//
Bulundugunuz alan:

İlhan KARAÇAY

BİYOĞRAFİ

e-Posta Yazdır PDF

  Adı, Hollanda ile özdeşleşmiş
yaşayan tarih: 

İlhan KARAÇAY

Yazan: Yavuz NÜFEL

23 Aralık 1942 Mersin doğumlu olan Karaçay, gençlik yıllarında, CHP İçel İl Gençlik Kolu Başkanlığı görevini sürdürürken, bu partinin organı sayılan ULUS Gazetesi’nde de  haber ve yorum yazmağa başlar. Aynı zamanda genç yaşına rağmen, Mersin’de ailece sahip oldukları ve Pompeipolis adını koydukları motel, plaj, gazino ve kampingten oluşan turistik tesislerin işletmeciği de küçük Karaçay’ın omuzlarındadır.

Yirmi beş yaşında, çalıştırdığı turistik tesislere gelen bir Yunan kapatanın hayatının rotasını değiştireceğini söyleseler kendi bile inanamazdı belki de….
Sohbet koyulaşınca bu kaptanın gemisi ile Çin’in ŞangHay kentine gittiğini öğrenir
. Çin’de Mao’nun Kültür İhtilali yaşandığı yıllardır. Gazetecilik mesleğine sevdalı Karaçay için bu kaçırılmaz bir fırsattır. Karaçay üç arkadaşı ile birlikte gemiye işçi olarak girmeyi başarır. 1967’nin haziran ayı başlarında başlayan yolculuğun gerçek amacı gazeteciliktir Karaçay için.

Çin’e yolculuk geminin Süveyş Kanalı’nı geçtikten hemen sonra bombalanışı sonucu bir maceraya dönüşür. Onlar Kanalı geçerler geçmesine fakat 7 Haziran 1967 günü Cibuti’ye ulaştıklarında İsrail ile Arap ülkeleri arasında savaşın tüm şiddetiyle devam ettiğini ve Süveyş Kanalı’nın kapandığını öğrenirler. Singapur üzerinden ŞangHay’a varıp karaya ayak basıldığında diğer gemicilerin neler yapacağı az çok bilinir ama Karaçay soluğu postanede alır. Süveş Kanalı’ndan ve yolculuk boyunca uğradıkları limanlardan çektikleri fotoğrafları ve birbirinden ilginç haberleri AKŞAM Gazetesi’ne postalar.

ŞangHay’da, Mao’nun gerçekleştirdiği Çin Kültür İhtilali’nin en renkli günlerini yaşar.
O zamanların dünyaya kapalı, dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’de sarılık hastalığına yakalanır. Hastaneye yatırılır. Fakat götürüldüğü hastaneden kaçar. Karaçay Hastaneden kaçışını ve nedenini şöyle anlatıyor:

“Kaptanın verdiği garanti belgesi ile, beni hastaneye götürmek için gelen jandarmanın elinden kurtulmayı ve kaçmayı başardım. Çünkü  ŞangHay’dan sonraki yolculuk Kanada’nın Vancouver kentiydi. Yatacaksam modern dünyada hastaneye yatmalıydım. Gemi giderse ben bu bilinmezde ne ederdim?”

Modern dünyaya ayak basar basmaz hastaneye yatar, tam tamına iki buçuk ay. Bu süre içinde kendini idare edecek kadar bildiği İngilizcesini geliştirir. Hastanenin bayan doktoru, çok kısa zamanda İngilizce öğrenen Karaçay’ı tebrik eder, daha da geliştirmesi için  kütüphane müdürünü ona ders vermesi için görevlendirir. Karaçay hastalığından kurtulur, öğrendiği İngilizce ise yanına kâr kalır. Kısacası, hasta olarak girdiği hastaneden sağlam ve “Bir lisan bir insan demektir” sözünden hareketle iki insan olarak çıkar.

 Londra üzerinden Türkiye’ye dönerken Hollanda’ya uğrayan Karaçay, Hollanda’daki yaşamı ve insanları çok beğendiğini ve burada kalmaya karar verdiğini söylüyor.

“Nasıl kaldınız, bir fabrikada iş mi buldunuz?” soruma Karaçay şu yanıtı verdi:
“Avrupa’da basımına başlanan Tercüman Gazetesi’ne muhabirlik yapmak için, daha önceden tanıdığım İstihbarat Şefi Kemal Özbayraç ile anlaştım. O zamanlar  Hollanda yaşamım oldukça renkli geçiyordu. Pek çok kız arkadaşım olmuştu. Yine de yaşamın giderek monotonlaştığını düşünüyordum. Amerika’ya gitmek için karar verdiğimde, şimdiki eşim Jeanne ile arkadaşlık yapıyordum.”

Amerika yolculuğu için hazırlıkları başlar. Fakat kız arkadaşı Jeanne bu ayrılıktan hoşnut değildir. Ne ki karar verilmiştir bir kere. Yolculuk için yapılan alışveriş biter ve yorgun argın eve geldiklerinin ardından beş dakika bile geçmeden kapının zilini çalan postacının elindeki uzattığı telgraf, Amerika’ya gidişini ilelebet unutmasına ve Hollanda’ya demir atmasına neden olur.

Telgraf , Tercüman Gazetesi spor müdürü Necmi Tanyolaç’tan gelmiştir. Tanyolaç acil çektiği telgrafta; “İlhan, Fenerbahçe Ajax ile eşleşti. Ajax’ı takibet, yazı ve fotoğrafları acele gönder.” diyordu. Karaçay ise o ânı anlatırken; “İşte o zaman akan sular durdu. O dönemde Hollanda futbolu henüz  tırmanışa geçmemişti. Rinus Michels’in çalıştırdığı  Ajax’ta, sonradan çok meşhur olan kimler yoktu ki? Mesela Johan Cruyff henüz 17 yaşında idi. Keizer, Swart, Krol, Hulshoff, Suurbier, Neeskens ve Haan gibi dev isimlerin esamisi okunmuyordu ama bunların hepsi sonradan birer futbol yıldızı oldular.” diyor ve kadroları ezbere sayıyordu Karaçay.

10 Kasım 1968 günü Amsterdam’ın Schiphol havalimanına inen Fenerbahçe’yi Jeanne ile karşılarlar. Oysa Jeanne’yi terk edip Amerika’ya gitmeyi planlarken  Ajax-Fenerbahçe maçı Karaçay’ı Jeanne ile nikah masasına kadar götürür. Bu konu ile ilgili Karaçay, “Beşiktaşlı olmama rağmen, Jeanne evlenmeme ve Hollanda’da kalmama vesile olan Fenerbahçe’ye her zaman şükran duymuşumdur.” diye eklemekten mutlu oluyor.

1969 yılında Avrupa’da yayın hayatına başlayan Hürriyet gazetesi ile anlaşarak gazetecilikte profesyonelliğe adım atan Karaçay’ın, Hürriyet’in Avrupa’da bir numara olmasını sağlayan ekibin içinde de yer aldığını görüyoruz.

1975’te, TRT Haber Dairesi Başkanı Tayyar Şafak’ın Amsterdam ziyareti sırasında yaptığı muhabirlik teklifini, Nezih Demirkent’ten izin alarak kabul eder. Bununla birlikte aynı yıl Hollanda Yayın Kurumu NOS televizyonunda Türkler için ‘Pasaport’ adlı programı yönetmeye başlar.

1980 yılında, İKON Televizyonu’nun ünlü rejisörü Henk Barnard ile birlikte “Ceremeyi çeken çocuklar” (Kinderen van de Rekening) adlı beş bölümlük bir dizi yapan Karaçay, iki bölümün çekimlerini Türkiye’de gerçekleştirdikten sonra, Kapıkule sınır kapısına geldiğinde sabah olmaktadır. Ortalıkta, tanklar, askerler belirir birden. Yıl 1980, aylardan Eylül, takvimlerde gün hanesindeki sayı ise 12’dir.

 
Bir yandan TRT’nin, öte yandan Hürriyet gibi büyük bir gazetenin ve de Hollanda televizyonlarının başarılı bir elemanı olması, birçok kapının kolayca açılmasını sağlar Karaçay’a. Hollanda deyince Cağaloğlu yokuşunda, basın dünyasında ve buradaki vatandaşlarımız arasında İlhan Karaçay adı Hollanda ile âdeta özdeşleşir. Bu kadar başarılı çalışmaları ile Hollanda’da yöneticilerin de dikkatini çeken Karaçay, çeşitli bakanlıkların teklifini kabul ederek çalışma guruplarında yer alır. Çalışma guruplarında da tüm mücadelesi basın yayın kuruluşlarında olduğu gibi yine vatandaşlarımıza sahip çıkmak, destek olmaktır.

Söyleşinin başına dönüyor ve Jeanne ile olan ilişkilerini, ne zaman nişanlandıklarını, nasıl evlendiklerini, çocuklarını soruyorum.

Jeanne’yi ilk kez 1969’da Türkiye’ye götüren Karaçay’ın, aynı yılın 9 Ağustos tarihindeki  nişan törenleri gazetelere konu olur.
Bir yıl sonra ise nikâh ve düğün.

O günleri anlatırken Karaçay unutamadığı bir acı anıyı da anlatma gereği duyuyor: “Her şeyi hazırlanmış, evlilik töreni için Mersin’e gidiyorduk. Yolculuğumuzun büyük bölümü geride kalmış Aksaray’a varmak üzereyken büyük bir trafik kazası geçirdik, Jeanne ile birlikte. İkimiz de ağır yaralanmıştık. Ölümden döndük diyebilirim. Nihayet  23 Mayıs 1970’te yine Mersin’de dünya evine girdik.”

Çiçeği  burnunda  İlhan ve Jeanne çiftinin mutlulukları ikiye, üçe katlanır 23 Ocak 1971’de… Ruşen ve Vahide adını verdikleri biri erkek, diğeri kız olmak üzere ikiz çocukları olur. Fakat bu mutlulukları uzun sürmez! Vahide kalbindeki delik nedeniyle ancak beş hafta hayata tutunabilmiştir. Kızlarını unutamaz genç evli, bu yüzden 17 Nisan 1974 tarihinde doğan ikinci kızlarına, beş haftalıkken ölen Vahide’nin adını verirler.
İlk çocukları Ruşen’den Eva, Vahide’den de Esra isminde iki torunu ile geçirdiği güzel zamanlar için Karaçay:
“Hayatımın en güzel anları torunlarımla geçirdiğim anlardır. Her fırsatta torunlarımla olmak benim için dünyanın en büyük mutluluğu.”

YAZ GAZETECİ YAZ

“Başka nelerle uğraştınız, neler yaptınız?”diye soruyorum. Karşımdaki sıradan bir insan olsa bu soru elbette sorulmaz. Fakat o, İlhan Karaçay olunca soruyor insan.
1973 yılında gazeteciliğin yanı sıra seyahat işine de
el at
ar ve 1976 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile THY’nin Utrecht Bölgesi Genel Satış Acenteliği’ni üstlenir.
1966-1977 kış döneminde Türkiye’ye düzenledikleri
tur bir ilktir. Çünkü o zamana kadar kış sezonu ölü sezondur ve kış döneminde kimse Türkiye’ye tur düzenlememiştir. Karaçay bürosunda gazeteciliğin ve seyahat acentalığının yanı sıra ihtiyaç ve istek üzerine sigorta ve kredi işleriyle de uğraşır. Bu kadar uğraşı, gece gündüz iş derken, 1981 yılında geçirdiği ağır ameliyatlar sonucu ölüm korkusu sarar benliğini. Bu nedenle önce seyahat bürosunu Refik Selahiye’ye
devreder.
Sağlığına kavuştuktan sonra
Amsterdam’da Hürriyet Bürosu’nu açarak kendini artık sadece gazeteciliğe verir. 1983 yılı sonunda, bürosunda çalışan Yasemin ve Ünal Öztürk’e, Hürriyet temsilciliğini devreder. Uzun süredir çocuklarının Türkçe eğitim görmelerini istediği için Türkiye’ye dönerek yerleşme kararı verir. Karaçay bu, boş duramaz ve ilk iş olarak yine turistik tesislerini işletmeye başlar Mersin’de…

1984 Mart’ında yapılan yerel seçimlere, CHP’li olmasına rağmen, Mersin Anakent Belediye Başkanlığı’na Doğru Yol Partisi adayı olarak katıldığının afişlerini görüyoruz fotoğraflarda.
O yıllarda hemen her yerde çok güçlü olan Turgut Özal’ın patisi ANAP, Mersin’de de işi bitirir ve Karaçay seçilememiştir. Kanının her hücresine işlemiş  gazetecilik mesleği ile o zamanlar  Hürriyet’in başında bulunan Arda Gedik ile  “Çukurova İlavesi” yayınlamak için anlaşırsa da bazı nedenlerden dolayı proje hayata geçmez.

İlhan Karaçay, bir süre sonra Mersin’deki sosyal yaşamdan rahatsız olmaya başlar, sıkılır. Çocukları yeteri kadar Türkçe öğrenmiştir. 1986 yılının başında Hollanda’ya ikinci kez gelir ve bir daha dönmemek üzere yerleşir.
Hollanda’ya gelişi ile birlikte Günaydın gazetesinin muhabirliğini, Türkçe ve Hollandaca yayınlanan HABER Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini üstlenir. Aynı yılın sonunda Avrupa’ya açılan SABAH Gazetesi’nin Benelux temsilciliğini de alır. 
Fakat SABAH’ın ilk Avrupa serüveni uzun sürmez ve kapanır.
1988’de Asil Nadir’in Günaydın Gazetesi’ni satın alması ile birlikte, bu kez bu gazetenin Benelux temsilcisi olarak görüyoruz
Karaçay’ı.

Asil Nadir krizinin ardından gazetenin Bekir Kutmangil tarafından satın alınmasından sonra da aynı görevi sürdürür. Gazetecilik yaşamımda, bu sektörün her branşında görev yapmış olan Karaçay’ı, 1994 yılında Günaydın’ın Avrupa baskılarının sahibi olarak görüyoruz.
Karaçay, Avrupa Türk Basınının kalbi olan Frankfurt’a yerleşir.

BİR ACI, BURUK KUTLAMA ve SONRASI

“23 Mayıs 1995 günü Mersin’de 25’inci evlilik yıldönümü kutlamasına hazırlanırken, aynı gün Bekir Kutmangil’in öldürüldüğü haberi ile yıkıldık. Öldürülmeden önce sipariş ettiği buketi Mersin’e ulaşan Kutmangil için yas tutulurken, televizyonlara konu olan kutlama doğal olarak buruk bir şekilde yapılmıştı.Bekir Kutmangil’in ölümünden sonra gazeteyi, yeraltı dünyasının meşhur ismi ‘Altın tabancalı’ ve ‘Altın Mercedesli’ olarak bilinen Mehmet Saruhan satın aldı. Bundan sonra da bu iş ilişkisi biter. Günaydın, Avrupa baskılarını durdurduktan sonra, Türkiye’de de işler iyi gitmeyince, bu gazete tamamen kapandı.'' diyor İlhan Karaçay

Kurduğu ÇAY-PRESS Ajans kanalıyla çeşitli gazete ve TV kuruluşlarına haber göndererek çalışmalarını sürdüren Karaçay, Radikal ve Posta’ya haber, bir spor gazetesi olan FANATİK’e de spor haberi ve yorum yazar.
1974 Almanya, 1978 Arjantin, (1980 Uruguay-Mini Şampiyona), 1982 İspanya ve 1994 Amerika’daki Dünya Futbol Şampiyonaları ile 1972, 1976, 1980, 1984, 1988, 1992 ve 2000 yıllarındaki Avrupa Şampiyonalarını izlemiş olan Karaçay, Tercüman, Hürriyet, Günaydın, Sabah, Radikal, Posta, Fanatik ve DÜNYA gazeteleri ile TRT, ATV, NTV, SHOW ve STAR televizyonları ile Hollanda televizyonu NOS’t
a ki çalışmaları, deneyimiyle, genel konuların yanında, futbol konusunda da uzmanlaşmıştır.

DÜNYA GAZETESİ

28 Mart 1998 tarihi, Karaçay’ın gazetecilik yaşamında yeni bir dönemin başlangıcıdır. Nezih Demirkent’in sahibi olduğu (Şimdiki sahibi kızı Didem Demirkent) Ekonomi ve Politika Gazetesi DÜNYA’nın, Hollanda ve Belçika yayın hakkını alır. Türkler’in işçilikten kurtulup işadamı durumuna gelmeleri ile birlikte, onlara ticari ve ekonomik bilgiler verecek bir yayın organının piyasaya çıkması kaçınılmaz olmuştu. İşte bu boşluğu gören Karaçay, gazetecilik yaşamında yeni bir döneme imzasını atmış olur. Haftalık yayınlanan DÜNYA’nın Avrupa’daki yayın amacı, öncelikle ticari ve ekonomik bilgi sunmak olmasına karşın, Hollanda’da bir azınlık yaşamı sürdüren Türklerin sorunlarına seyirci kalmayı doğru bulmaz Karaçay. Bu nedenle gazetenin yapısında değişiklikler yaparak sosyal-kültürel sorunları da işlemeye başlar.

Çoğu zaman Türkler’e yapılan her haksızlığın karşısında artık DÜNYA vardır. Öyle ki, Türkler’e ve Türkiye’ye karşı her zaman acımasız davranan, kasıtlı haberler yayınlayan bir milyon trajlı en büyük gazete De Telegraaf’a âdeta savaş açar  Karaçay. “Boşuna uğraşıyorsun, De Telegraaf’ı yola getiremezsin!” derlerse de aldırmaz, mahkemelere verilir; yılmaz, yıldıramazlar. Çünkü Karaçay haklıdır ve adalet tecelli edecektir, eder de.

Karaçay’ın bu mücadelesi sonucu olsa gerek, aynı gazete T.C. Lahey Büyükelçimiz ile yapılan röportajı tam sayfa olarak yayınlar. Hem de olumlu bir yaklaşımla.

Karaçay bu konuda şöyle diyor: “Oysa De Telegraaf'ın  tarihi boyunca hiçbir büyükelçiye böylesine geniş yer vermediği bilinen bir gerçektir. De Telegraaf, bununla da kalmayıp Türkiye lehinde çokça haber yayınladı. Özellikle, daha önce balta vurmaya çalıştığı turizmimiz için övgü dolu haberler yayınladı. Bir genel değerlendirme yapıldığı zaman görülür ki, haftalık Dünya Gaztesi'nin  dört sayfasının Hollandaca olarak çıkması, buradaki vatandaşlarımızın sesini direkt duyurmada çok ama çok etkili olduğu görülüyor.”

VİCDANSIZ SABUHA

Çok yakından izlediğim DÜNYA Gazetesi’nde “Vicdansız Sabuha” başlığı, beni çocukluk yıllarıma götürdü. Ünlü türkücü İbrahim Tatlıses’in yıldızının parladığı yıllardı. Pendik’te her köşeden acılı acılı, yanık yanık, genç türkücünün feryadı duyuluyordu. “Vicdansızzzzzzzzzzzz Sabuhaaaaaaaaaaaaa!”  Hollanda’daki vatandaşlarımızın sesini duyurabilmek için Karaçay, yabancılardan sorumlu Entegrasyon Bakanı Rita Verdonk’a hitaben bu başlığı seçmişti. Çünkü Verdonk, uyum kursları altında 7’den 77’ye, herkesin dil kurlarına gitmesi, Hollanda’ya gelip yerleşecek insanların uyum kurslarına devam etmeleri ve bu kursların paralarını ceplerinden ödemeleri yolunda bir dizi yasa teklifi hazırlamış, meclise sunuyordu. Uyum kurslarına ödenecek para için “Başlık Parası”  Verdonk’a da “Vicdansız Sabuha” diyordu Karaçay.
Yılların tecrübesi, elindeki tek silahı olan  kalemiyle haksızlıkların karşısında gördüğümüz Karaçay, Hollanda’da son yıllarda sayıları hızla artan   Türkçe gazete ve dergi sahiplerini (Gazetecileri) bir çatı altında toplayarak, gazetecilik mesleğine gönül vermiş gençlere ağabeylik yapmak, gayreti içinde. Bakalım birlikten doğacak kuvvet ne kadar etkili olacak, birlikte göreceğiz.

Gazetecilik mesleği ile esnaflığın aynı şey olmadığını çok iyi biliyor, yılların gazetecisi Karaçay. Elmalarla armutları aynı kefeye koymaz, ayırır. Düşlediği ve gerçekleştirmek için yoğun çaba sarf ettiği Hollanda Türk Gazeteciler Birliği’ni (ya da adı ne olacaksa) kuracaktır.
Son olarak şunu söylüyorum: İlhan ağabey, görünen köy kılavuz istemiyor!

                          *******************************

(İlhan Karaçay’ın, Hürriyet gazetesinde yayınlanan söyleşisi 2008)

Adı, Hollanda ile özdeşleşmiş, yaşayan tarih İlhan Karaçay iddia ediyor:

“Derin devlet, Türklerin önünü kesmek ve

cezalandırmak istiyor”

Hollanda’daki usta gazeteci İlhan Karaçay, toplumumuzu hedef alan olumsuz yaklaşımlarla ilgili olarak, “Yaşamın her alanında başarılı bir tablo ortaya koymaktayız. Ciddi bir ekonomik güç haline gelmekteyiz. Yetişen genç kuşak son derece başarılı. Hollanda siyasetine damgamızı vurduk. Desteklenmesi gereken bu tablo, halkta da, siyasetçide de rahatsızlık yaratıyor” dedi.

Karaçay, “Her araştırma bizim bir kabahatimizi ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bir süre önce Hollandalı bir araştırmacı, ‘Bize araştırma sonuçları dikte ettiriliyor’ diye açıklamada bulundu. Burada siyasetçilerin dışında bir derin devlet var. Hollanda istihbarat örgütü bizim içimizde çok adam besliyor. Ama paralı değil bunlar. Aramızdan bazıları devlet görevlileriyle oturup kahve içmeyi bir şey sanıyor”

diye devam etti.

Ünal ÖZTÜRK / AMSTERDAM

23 Aralık 1942 Mersin doğumlu olan Karaçay, gençlik yıllarında, CHP İçel İl Gençlik Kolu Başkanlığı görevini sürdürürken, bu partinin organı sayılan ULUS Gazetesi’nde de  haber ve yorum yazmağa başlar. Aynı zamanda genç yaşına rağmen, Mersin’de ailece sahip oldukları ve Pompeipolis adını koydukları motel, plaj, gazino ve kampingten oluşan turistik tesislerin işletmeciği de küçük Karaçay’ın omuzlarındadır.

Yirmi beş yaşında, çalıştırdığı turistik tesislere gelen bir Yunan kapatanın hayatının rotasını değiştireceğini söyleseler kendi bile inanamazdı belki de….
Sohbet koyulaşınca bu kaptanın gemisi ile Çin’in ŞangHay kentine gittiğini öğrenir
. Çin’de Mao’nun Kültür İhtilali yaşandığı yıllardır. Gazetecilik mesleğine sevdalı Karaçay için bu kaçırılmaz bir fırsattır. Karaçay üç arkadaşı ile birlikte gemiye işçi olarak girmeyi başarır. 1967’nin haziran ayı başlarında başlayan yolculuğun gerçek amacı gazeteciliktir Karaçay için.

Çin’e yolculuk geminin Süveyş Kanalı’nı geçtikten hemen sonra bombalanışı sonucu bir maceraya dönüşür. Onlar Kanalı geçerler geçmesine fakat 7 Haziran 1967 günü Cibuti’ye ulaştıklarında İsrail ile Arap ülkeleri arasında savaşın tüm şiddetiyle devam ettiğini ve Süveyş Kanalı’nın kapandığını öğrenirler. Singapur üzerinden ŞangHay’a varıp karaya ayak basıldığında diğer gemicilerin neler yapacağı az çok bilinir ama Karaçay soluğu postanede alır. Süveş Kanalı’ndan ve yolculuk boyunca uğradıkları limanlardan çektikleri fotoğrafları ve birbirinden ilginç haberleri AKŞAM Gazetesi’ne postalar.

ŞangHay’da, Mao’nun gerçekleştirdiği Çin Kültür İhtilali’nin en renkli günlerini yaşar.
O zamanların dünyaya kapalı, dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’de sarılık hastalığına yakalanır. Hastaneye yatırılır. Fakat götürüldüğü hastaneden kaçar.
Karaçay Hastaneden kaçışını ve nedenini şöyle anlatıyor:

“Kaptanın verdiği garanti belgesi ile, beni hastaneye götürmek için gelen jandarmanın elinden kurtulmayı ve kaçmayı başardım. Çünkü  ŞangHay’dan sonraki yolculuk Kanada’nın Vancouver kentiydi. Yatacaksam modern dünyada hastaneye yatmalıydım. Gemi giderse ben bu bilinmezde ne ederdim?”

Modern dünyaya ayak basar basmaz hastaneye yatar, tam tamına iki buçuk ay. Bu süre içinde kendini idare edecek kadar bildiği İngilizcesini geliştirir. Hastanenin bayan doktoru, çok kısa zamanda İngilizce öğrenen Karaçay’ı tebrik eder, daha da geliştirmesi için  kütüphane müdürünü ona ders vermesi için görevlendirir. Karaçay hastalığından kurtulur, öğrendiği İngilizce ise yanına kâr kalır. Kısacası, hasta olarak girdiği hastaneden sağlam ve “Bir lisan bir insan demektir” sözünden hareketle iki insan olarak çıkar.

 Londra üzerinden Türkiye’ye dönerken Hollanda’ya uğrayan Karaçay, Hollanda’daki yaşamı ve insanları çok beğendiğini ve burada kalmaya karar verdiğini söylüyor.

“Avrupa’da basımına başlanan Tercüman Gazetesi’ne muhabirlik yapmak için, daha önceden tanıdığım İstihbarat Şefi Kemal Özbayraç ile anlaştım. O zamanlar  Hollanda yaşamım oldukça renkli geçiyordu. Pek çok kız arkadaşım olmuştu. Yine de yaşamın giderek monotonlaştığını düşünüyordum. Amerika’ya gitmek için karar verdiğimde, şimdiki eşim Jeanne ile arkadaşlık yapıyordum.”

Tam Amerika’ya gidecekken Karaçay yaşamının yön değıştirişini şoyle anlatır:

1968 yılında Avrupa Şampiyonası’nda Ajax ile Fenerbahçe eşleşince, spor müdürümüz Necmi Tanyolaç ağabeyimizden bir telegraf gelmişti: “Fenerbahçe Ajax ile eşleşti stop. Ajax’ı takip et stop. Bize bol bol fotoğraf gönder stop. Özellikle Cruyff, Swart ve Keizer’in fotoğraflarını gönder stop.”

…Ve Karaçay, Ajax-Fenerbahçe maçları süresince arkadaşı Jeanne ile ilişkisini sıcaklaştırır, sonunda da O’nunla evlenir.

1969 yılında Hürriyet gazetesine transfer olan İlhan Karaçay ile yaptığımız söyleşiye güncel konularla devam ediyoruz.

-Sayın Karaçay, son yıllarda Hollanda kamuoyunda Türklere karşı önyargıların arttığı gözlenmekte. Deneyimli bir gazeteci olarak bunu neye bağlıyorsunuz?

-“Batı Avrupa ülkeleri zaten Türklerden bıkmışlar ve Türklerden korkmuşlar. Bu yıllardır var olan bir şey. Buna 11 eylül bahane oldu. Ardından Pim Fortuyn denilen bir adam çıktı. Hollanda halkı maalesef Fortuyn’e itibar etti. Durum böyle olunca da Fortuyn bu durumu kullandı. Hollandalılar, genelde batılıların hepsi halen ‘haçlı ruhu’ taşıdıkları için Türklere farklı gözle bakıyorlar. Ben bir Hollandalıyla evliyim; kaynıma çocukken ‘Türk’ derlermiş. Sebep, çok arsızmış, pismiş: bunun için ‘Türk’ derlermiş. Bu da taşıdıkları ‘haçlı ruhunun’ bir göstergesi bence. Yıllar önce bir toptancı halinde Türkiye’den gelen limonların satışına şahit oldum. Adam mala baktı, beğendi falan; ama ‘Lütfen bundan sonra sandıklara Türk Malı yazmayalım’ dedi. Çünkü adam ‘Türk’ kelimesinden rahatsız oluyor. Tabii aramızdan bazı çürük elmalar da çıktı. Mafya babaları falan. Bu nedenle biraz medyatik olduk. Medyatik olunca da azınlıklarla ilgili her olayda ‘Türk’ denmeye başlandı. Yabancılar anavatanlarından evlilik yapmasın deniliyor. Surinamlı’ya bir şey yok, Antilli’ye bir şey yok; ama ‘Türk Türk ile evlenmesin’ deniliyor. Hakkımızda yanlış bir imaj sahibi olunmuşsa ben hiç bir şey yapmam. Ben neysem oyum. Batılı genel anlamda, genel kültürü olmayan bir toplum; tarihi de bilmez, coğrafyayı da bilmez. Ama ben bilirim. Biz bunları ilkokulda öğrendik. Batılıların genel kültürü zayıf olduğundan bu imajın silinmesi zor.”

- Siyaset ve iş dünyası başta olmak üzere toplumumuz yaşamın farklı alanlarında etkin olması da ön yargıları körüklüyor mu?

- “Tabii ki. Yaşamın her alanında başarılı bir tablo ortaya koymaktayız. Türk esnaf sayısı yüzde 40’lara ulaştı. 2020’de bu oran yüzde 80’lere çıkar. İş dünyasının her alanında yer alıyoruz. Ciddi bir ekonomik güç haline gelmekteyiz. Girişimci sayımız her geçen yıl katlanarak büyüyor. Yetişen genç kuşağı da son derece başarılı buluyorum. Siz bakmayın ‘Türk gençleri okumuyor’ palavralarına. Geleceğin toplumunda layık oldukları noktalara ulaşabilmek için büyük mücadele veriyorlar. Yüksek okullarda öğrenim gören Türk genci sayısı 1970’lı yıllarda parmakla gösterilecek kadar azdı. Bugün ise ortada gurur duyacağımız bir tablo var. Anayasa’da yapılan değişiklik sonrası 1986 yılında bu yana yerel yönetimlerde yer almaktayız. Belediye meclislerinde temsilcilerimizin sayısını her seçim sonrası daha da arttırmaktayız. 1998 yılından bu yana da Hollanda parlamentosunda temsilcilerimiz bulunuyor. Eyaletlerde de  politikacılarımız var. Desteklenmesi gereken bu tablo, halkta da, siyasetçide de rahatsızlık yaratıyor”

- Sıraladığınız örnekler ‘uyum’ açısından büyük önem taşımıyor mu?

“Yıllardır bir ‘uyum masalıdır’ gidiyor. Bu konuda samimi olsalar, şu sıraladığım örneklere yenilerini ekleme çabası sergilemeleri gerekir. Ancak bunu göremediğimiz gibi, aksine Türklerin önünü kesmek ve cezalandırmak istiyorlar.”

- Nasıl?

- “Bu örnekleri çoğaltmak istemiyorlar. Seçim dönemlerinde Türk adayları listelerin alt sıralarına atıyorlar. Girişimcilere destek mi, köstek mi oldukları belli değil. Sözüm ona çıkardıkları uyum yasalarıyla aile birleşimini engellemeye, bu ülkede uzun yıllardır yaşayanları da baskıyla geri dönüşe zorlamak istiyorlar. Ali birleşimindeki şu kritere bakın, eş seçimi için devlet ülke sıralıyor. Şu, şu ülkelerden evlenirsen sorun yok, ancak Türkiye’den evlenirsen o zaman ‘dur bakalım’ deniyor. Bunun insan haklarıyla bağdaşan bir yönü yok. Hitler, Yahudileri niye katletti? Buradakine benzer bir gelişme gördü. Yahudilerin toplumda gelişme eğiliminden korktu. Yahudilerin Siyonizm gibi bir derdi de vardı. Bizim böyle bir şeyimiz yok. Biz ekmek parası için çıktık yola; şimdi ekmek parasını pasta parasına çevirmeye çalışıyoruz. Bundan korkuyorlar”

- Yabancılara yönelik araştırmalara ilişkin neler söylemek istersiniz?

- “Her araştırma bizim bir kabahatimizi ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bir süre önce Hollandalı bir araştırmacı, ‘Bize araştırma sonuçları dikte ettiriliyor’ diye açıklamada bulundu. Burada siyasetçilerin dışında bir derin devlet var. Hollanda istihbarat örgütü bizim içimizde çok adam besliyor. Ama paralı değil bunlar. Aramızdan bazıları devlet görevlileriyle oturup kahve içmeyi bir şey sanıyor.”

- Sözünü ettiğiniz derin devlet mi yabancılara yönelik yıldırma politikası izlenmesini istiyor?

- “Siyasetçilerin yüzde 99’u bundan habersizdir. Hangi siyasetçi olursa olsun, derin devlet tarafından yönetildiğini kabul etmez. Ancak, siyasetçi yönlendiriliyor, oyuna geliyor.

- Türk toplumu örgütlenme açısından çok parçalı bir tablo ortaya koyuyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- “Çok bölünmüş bir durumdayız. Bu gücümüzü hissettirmemizi engelliyor. Dünyaya örnek olarak gösterdiğimiz kurum, devletten üç-beş kuruş daha fazla destek alayım diye naylon bir araştırma yapıyor ve bunu basın yoluyla telkin ediyor. Dini ve siyasi görüşlerden uzak vatandaşın ortak sorunları ve çıkarları için mücadele yürütecek bir oluşum gerçekleşmeli. Bunun içinde alanında uzmanlaşmış kişiler yer almalı ve iş adamlarımız destek vermeli. Hem Türk ve hem de Hollanda devletinden bağımsız olmalı.”

- Zaman, zaman yaşanan olaylara karşı bireysel tepki de ortaya koyup, kişileri, kurumları mektup bombardımanına tutuyorsunuz?

- “Haksızlığa isyanım yıllardır sürüyor. Bu konudaki mücadelem ölünceye kadar sürecek. Herkesi bıktırırlar ama beni asla.”

Karaçay ile nostaljik konulara da girdik.

- Sayın Karaçay, ‘haber atlatmak’ mesleğimizin bir parçası. Kuşkusuz unutamadığınız anılarınız da vardır. Okuyucularımızla neleri paylaşmak istersiniz ?

- “Yıl 1978. Arjantin’de Dünya Futbol Şampiyonasını izliyoruz. Türkiye’nin tüm ünlü futbol yazarları ve muhabirleri orada. Ben de o zaman Hürriyet’e çalışıyorum. Türkiye’de ‘En çok haber atlatan adam’ olarak bilinen “Gölge Adam” lakaplı Ertuğrul Akbay kardeşimiz de orada. Ertuğrul çok iyi bir magazincidir. O da o zaman Günaydın’a çalışıyor. Ertuğrul’un haber atlatma maceraları öylesine çok ki,  kendi anlatımı ile bunlardan biri şöyle : Ünlü Maria Callas İstanbul’a gelmiş. Hiç kimse onunla görüşemiyor. Ama Ertuğrul bir helikopter kiralamış ve Callas’ın bulunduğu yata iniş yaparak kendisiyle konuşmuş. O zaman Günaydın’ın sporda çok iddiası yoktu. Ama Hürriyet hem sporda ve hem de magazinde iddialı idi. Bu nedenle benim Ertuğrul’dan daha atik davranmam gerekiyordu.

    Ertuğrul, 1976 Monreal Olimpiyatları sırasında, ünlü foto muhabiri Mehmet Biber ile bir anlaşmazlık sonunda kavga etmiş ve fotoğraf makinesi ile kafasını yarmıştı. Hastaneye kaldırılan Mehmet Biber, Kanada televizyonlarına bile haber olmuştu. Bu nedenle Ertuğrul’a fazla yanaşılmazdı. Ertuğrul kurnaz bir gazeteciydi. Orada en büyük rakibi bendim. Bu nedenle bana yanaşmak ve böylece beni kontrol etmek durumundaydı. Bana ilk teklifini yapmıştı: ‘Bak kardeş, birlikte çalışalım ve birbirimize yardımcı olalım’ Benden de tabii ki bir ‘hay hay’ yanıtı gitmişti. Aynı gece uyumaya giderken, ilan tahtasında, ertesi sabah saat 07.00’de bir otobüsün Arjantin milli takımının kamp yaptığı şehre gideceği yazılmıştı. Arjantin ev sahibi olduğu için çok önemliydi. Ben bu ilanı Ertuğrul’un görüp görmediğini merak ediyordum.

   Ertesi sabah erkenden kalkıp otobüse bindiğim zaman arka sıralarda Ertuğrul’u gördüm. Tabii ki ben önce davrandım ve ‘Neredesin be, odanın kapısını çaldım ama yoktun’ yalanını söyledim. O da bana bir yalanla kendini af ettirmeye çalıştı. Ertuğrul, 3 saatlik yol boyunca hayat hikâyesini ve nasıl çalıştığını anlattı. Bu ara Mehmet Biber’i de nasıl perişan ettiğini anlattı. Arjantin kampına vardığımız zaman, o da, ben de futbol haberinden çok magazin haber peşine düştük. O kendine göre, ben de kendime göre güzellikler bulduk ve gazetemize gönderdik. Burada birbirimize üstünlük sağlayamadık.

O sırada bir güzellik yarışması da vardı. Jüri üyeleri arasında bizim Togay Bayatlı da olduğu için, tüm Türk gazeteciler özel davetliydi. TV’den canlı yayınlanan yarışma sırasında, sahnedeki güzellerden birine yanaştım ve ‘En güzel sensin’ diye iltifat ettim.

   Yarışma sonrasında benim favorim kraliçe seçilince, yaptığı ilk iş benim boynuma sarılmak oldu. Ondan sonra bu kızın ‘hamisi’ durumuna geldim ve bütün programı onunla birlikte yaşadım. Fotoğraf çekimi ve mülakat için hep bana başvuruluyordu. Tabii ki bu arada ben de onunla birlikte dans ederken fotoğraf çekildim. Ertuğrul da kendine göre fotoğraflarını çekiyordu.

   Yarışma sonrasında otele giderken Ertuğrul teklif etti: ‘Kardeş, yarın sabah saat 10.00’da Lufthans’nın önünde buluşalım ve filmlerimizi gönderelim’ Ama ben Ertuğrul’a güvenemezdim ki. Aynı gece özel bir adreste filmi banyo ettirdim. Filmden bir tek kare kestim. Zarfladıktan sonra sabah saat 09.00’da İberia Havayolları’na gittim. Zarfımı Madrid ve Frankfurt üzerinden İstanbul’a gönderdim. Zarfın bu şekilde  aktarmalı gitmesi zordu ama bu bir kumardı. Ertuğrul ile saat 10.00’da buluştuğumuz zaman film şeridini olduğu gibi gösterdim. Filmi zarfa koydum. O da filmini zarfa koydu. İki zarfı birlikte Lufthansa’ya verdik.

   Çok talihliymişim ki, İberia ile gönderdiğim zarfım o günün akşamı Madrid ve Frankfurt’tan sonra İstanbul’a ulaştı. Ertesi gün Basın Merkezi’nde telekslerin başındayız. Milliyet’in Fotoğraf Servisi Müdürü Hüseyin Kırcalı da yanımızda.

Ertuğrul yazıyor: ‘Burada güzellik yarışması yapıldı...Filmler bugün elinize geçecek”

Karşı taraftan cevap: ‘Güzellik Yarışmasına ait haber ve fotoğraf bugün Hürriyet’in birinci sayfasında var’ O zaman Ertuğrul’un yüzünü görmeliydiniz. Bana döndü ve sorar gibi baktı.  Ben de ‘Ajanslardandır’ dedim. Ertuğrul da aynısını yazdı ama oradan gelen cevap daha da moral bozucuydu: ‘Fotoğraf renkli’ O zaman ajanslar henüz renkli fotoğraf çekmiyorlardı. Ben de ‘Ne bileyim kardeşim, filmi beraber göndermedik mi? O resim bir ajanstan gitmiştir’ diye ısrar edince, Hüseyin Kırcalı araya girdi ve Ertuğrul’u daha çok fitillemeye başladı: ‘Vay be Ertuğrul, başına bu da mı gelecekti’

    Ertuğrul ile bu kez bir başka ödül törenindeyiz. Dünya Kupaları’nın egale edilemeyen gol  kralı Juste Fontaine’ye ödül verilecek. Dünya Kupası tarihinde, İsveç 1958'de 13 gol atarak rekor kıran Fontaine’nin ödül törenine Halit Kıvanç, Necmi Tanyolaç, Kemal Belgin, Togay Bayatlı, Metin Türel, Erol Aydın, Hüseyin Kırcalı, Ertuğrul Akbay ve ismini hatırlayamadığım arkadaş ile kalabalık bir şekilde gitmiştik. Orada Ertuğrul Akbay, güzel bir kız ve top buldu. Kızı masaya çıkardı. Fontaine’yi de yanında getirdi. Ben de arkadaşlara, ‘Bakın şimdi Ertuğrul’u nasıl çıldırtacağım’ dedim. Ve arkasından deklanşöre bir kez bastım. O sırada Ertuğrul geri döndü ve ‘Benim hazırladığım sahneyi çekme yahu’ diye bağırdı. Arkadaşların yanına oturduğum zaman hepsi kıs kıs gülüyorlardı. O gün filmleri ancak akşam uçağı ile gönderebilirdik. Haber de ertesi gün kullanılabilir ve iki gün sonra da yayınlanabilirdi. Saate baktım. Frankfurt’a gidecek olan bir uçağın kalkmasına yarım saat vardı. O uçağa kargo vermenin imkânı yoktu. Ben tuvalete gider gibi yaptım ve bir taksiye atlayarak 10 dakika ilerideki havaalanına gittim. Basın kartı sayesinde içeri girdim ve Lufthansa uçağına kadar gittim. Bir hostese yalvardım. Bir arkadaşımın kendisini Frankfurt havalimanında karşılayacağını söyledim. Hostes kabul etti ve içinde film olan zarfımı aldı. 20 dakika sonra geri döndüğüm zaman, yerime otururken Hüseyin Kırcalı yine konuştu :  ‘Eee sayın Karaçay, zarf gitti mi ?’ O an Ertuğrul’u gerçekten görmeliydiniz. Hüseyin ateşlemeye devam etti : ‘Oh anam oh, haber yine yarın Hürriyet’te. Diyabakır’da kese kâğıdı olduktan sonra da film Günaydın’a gidecek’

Karaçay’ın yaşam öyküsünde hoşa giden nostaljik kesimler boldur.

Bunlardan biri de, Karaçay’ın Hollanda’ya gelişinin akabinde, o zaman Kraliçe olan Juliana’nın küçük kızı Prenses Christina’ya yazdığı mektup var. Karaçay bunu da şöyle anlatıyor:

“Hollanda’ya yeni gelmişim. Televizyonlarda ve gazetelerde sürekli olarak Prenses Christina’dan söz ediliyordu. İlk bakışta güzel bir kıza benziyordu. Oturdum bu güzel (!) kıza mektup yazdım. Özellikle güzel gözlerine hayran olduğumu yazdım ve evlenme teklifi yaptım. Ama büyük bir hata yapmışım. Kraliçe Juliana doğum sırasında menenjit hastalığına yakalandığı için, doğan kızı Christina’nın gözleri bozuk (şası) olmuş. Ben de buna hiç dikkat etmediğim için O’nun güzel gözlerinden söz etmişim. Bu nedenle de benim mektubum tabii ki ciddiye alınmamıştır. Bu konuda sadece Emformasyon Dairesi’nden bir mektup aldım . Mektupta, benim mektubumun presnsese aktarıldığı belirtilmiş. Christina sonunda yine de

Kübalı bir  yabancıyla evlendi ama sonradan boşandı.”


İLhan Karaçay Post Gazetesi’ne (Türkiye Gazetesi eki) konuştu:

         Güvenimi kaybettiler!...

 
(19.05.2006)
 

İlhan Karaçay (ortada), Komfortours Hava Şirketi Sahibi Osman Çelik (solda) ve Yoldaş Partner sahibi Tümer Yoldaş ile.

      

Gazeteci İlhan Karaçay, Hollanda Temsilcimiz Mehmet Ali Topcu`ya çarpıcı açıklamalarda bulundu.Zamanın Başbakanı Bülent Ecevit`le söyleşi yapan

Türk Gazeteci İlhan Karaçay, bilhassa 11 Eylül`den sonra Müslüman göçmenlere sergiledikleri tavır sebebiyle Hollandalılara güvenini kaybettiğini söyledi

 

Hollanda`da `Türk gazeteci` denince ilk akla gelen isimlerin başında hiç şüphesiz İlhan Karaçay geliyor. Halen Dünya gazetesi Hollanda temsilciliğini yürüten, yıllardır yerli-yabancı bir çok medya organında çeşitli görevler alan ve Hollanda gündemini yakından takip eden Karaçay`la, Hollanda nereye gidiyor? Güvenlik mi, özgürlükler mi? sorularına cevap aradık.


Röportaj: Mehmet Ali Topcu

-Son zamanlarda Hollanda`da gündeme gelen, güvenliğe daha fazla önem verilmesi ve özgürlüklerin geri plana itilmesi konusu, 11 Eylül sonrası ABD`de yaşanan gelişmelerin bir uzantısı mı? Bilindiği gibi, 11 Eylül`den sonra özgürlükler askıya alınmaya ve güvenliğe daha fazla vurgu yapılmaya başlanmıştı. Bu konuda ABD`nin başka ülkelere, özellikle de Avrupa ülkelerine baskısı söz konusu olabilir mi?

-Aslında bu, Amerika`nın baskısı sonucunda meydana gelmiş bir hadise değil. Batı Avrupa ülkeleri zaten Türklerden bıkmış ve Türklerden korkmuşlar. Bu yıllardır var olan bir şey. Buna 11 Eylül bahane oldu. Ardından Pim Fortuyn denilen bir adam çıktı ve bu durumu kullandı. Halk da bu adama itibar etti. Akabinde adam öldürüldü. Ne mutlu ki öldüren bir Müslüman veya bir Türk değildi. O gece ben uyumadım; inşallah bir Müslüman değildir diye merak ettiğimden. Hollandalılar, genelde Batılıların hepsi halen Haçlı ruhu taşıdıkları için Türklere karşı değişik bir bakışa sahip. Bunları Faslılar daha çok rahatsız ettiği halde, bu gruptan biraz söz ediyorlar ama hedef aslında hep Türkler. Ben bir Hollandalıyla evliyim; kaynıma çocukken Türk derlermiş. Sebep, çok yaramazmış; bu sebeple Türk derlermiş. Bu da gösteriyor ki, Haçlı ruhu eskiden beri yüreklerinde yaşıyor.

-Neden bu kadar önyargılılar Türklere karşı?

-Klasik ama gerçek bir durum var; az önce de belirttim: Haçlı zihniyetinin bir uzantısı var. 15 yıl önce bir toptancı halinde Türkiye`den gelen limonların satışına şahit oldum. Adam mala baktı, beğendi falan; ama Lütfen bundan sonra sandıklara Türk Malı yazmayalım dedi.

 Çünkü adama antipatik geliyor. Bir de şu oldu: Aramızdan bazı çürük elmalar çıktı; bunlar koca koca adamlardı, mafya babaları falan. Bu sebeple biraz medyatik olduk. Medyatik olunca da azınlıklarla ilgili her olayda `Türk` denmeye başlandı.


`Yabancılar memleketlerinden evlenmesin` deniliyor; Surinam`lıya bir şey yok, Antil`liye bir şey yok; ama `Türk Türk`le  evlenmesin!` deniliyor. Bir başka boyutu daha var işin: Türkler gerçekten her alanda çok güzel yayılmaya başladılar. Bir kere esnaf Türk oldu. Bu eğilim bugün yüzde 30-40`larda. On beş yıl sonra yüzde 80 olur. Bir yığın işadamımız çıktı.
Gençlerimiz söylenenlerin aksine, çok güzel eğitim görüyor ve çok önemli köşe başlarını kapıyor. Politikaya atıldık; parlamentoda 6 milletvekilimiz var. İl Genel Meclisleri`nde 12, Belediye Meclisleri`nde 200 üyemiz var. Bu sebeple Türklerin önünü kesmek ve cezalandırmak istiyorlar. Nasıl ceza kesmek istiyorlar?
`Bunları çoğaltmayalım` dediler.

Mesela verdiler IOT`ye 75 bin Euro, dediler ki: `Bir araştırma yap`. IOT de, `Türkiye`den evlenince kültür farkı çıkıyor, akraba evliliği yüzünden çocuklar sakat doğuyor` diye bir yığın gerekçe sıraladı.-Peki bütün bu tablonun konumuzla nasıl bir ilgisi var? Türkler Hollanda`nın güvenliğini mi tehdit ediyor ki, özgürlüklerini kısıtlıyorlar?-Hitler Yahudileri niye katletti? Buradakine benzer bir gelişme gördü. Yahudilerin toplum içindeki gelişiminden korktu. Yahudilerin `Siyonizm` gibi bir derdi de vardı. Bizim böyle bir şeyimiz yok. Biz ekmek parası için çıktık yola; şimdi ekmek parasını pasta parasına çevirmeye çalışıyoruz.

Bundan korkuyorlar. Her araştırma bizim bir kabahatimizi ortaya çıkarmaya çalışıyor. Özgürlük mü, güvenlik mi? Özgürlüklerin sınırsız olduğuna inanmıyorum, burada da özgürlükler kısıtlı...-Özgürlüklerin kısıtlandığı kesin de, bunun tabii olmayan tarafı, hep bir kesimin (Türklerin) tehdit unsuru olarak sunulması. -Bundan yedi-sekiz ay önce Hollandalı bir araştırmacı; `Bize araştırma sonuçları dikte ettiriliyor` şeklinde beyanat vermişti. O kişiden bugüne kadar bir daha ses çıkmadı.
 
Burada politikacıların dışında bir derin devlet var. Hollanda istihbarat örgütü bizim içimizde çok adam besliyor. Ama paralı değil bunlar. Aramızdan bazıları devlet görevlileriyle oturup kahve içmeyi bir şey sanıyor. Aramızdan, `Yeşilgöz` gibi ayrılıkçılar bunların dümen suyuna gidiyor.-`Kötü yabancılar, kötü Türkler` imajından yola çıkılarak, toplumda bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Bunun elbette ki Hollanda toplumunun geneline de yansımaları var. Hollandalıların bu konudaki tepkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?-Aslında konuyu ikiye ayırmak lâzım. Güvenlikten bahsediyorsunuz. Ama bu içeriden kaynaklanmıyor; dışarıda yaşanan bir takım gelişmeler var. İsrail-Filistin sorunu çözülmedikçe bunlar güvensiz kalır.

İçeride ise, `Hollanda`da örgütleniyorlar, falan vakıf burada teröristleri besliyor` deniliyor. Bunları henüz Türklere bağlamadılar. `Faslılar varmış` falan deniliyor. Bu güvenlik olayı dış politikayı ilgilendiriyor, Türkleri bağlamıyor. Fakat bizi herkesle aynı kefeye koyuyorlar.

- Bu imajdan kurtulmak için Türkler ne yapmalı?

- Benim için yanlış bir imaj sahibi olunmuşsa ben hiç bir şey yapmam. Ben neysem oyum. Batılı, genel anlamda, genel kültürü olmayan bir toplum; tarihi de bilmez, coğrafyayı da bilmez. Ama ben bilirim. Biz bunları ilkokulda öğrendik. Batılıların genel kültürü zayıf olduğundan bu imajın silinmesi zor.

- O zaman şöyle bir tablo mu çıkıyor: Diğer yabancılar güvenliği ilgilendiren meselelere göre sınıflandırılırken, Türkleri daha çok kendi hayat alanlarına daha fazla dahil ve müdahil olmuş insanlar olarak mı sınıflandırıyorlar?

-Ekonomik olarak böyle bir tablo var.

-Yakın zaman içinde iki kere üst üste seçimler oldu. Bu seçimlerde aynı hava hakimdi. Sağcı, milliyetçi bir hava. Bu çerçevede geleceğe bakışınız nasıl?

- En solda geçinen Sosyalist Parti bile kalktı seçimlerden önce genel başkanının ağzından azınlıklar aleyhine üç-beş laf etti. Partinin kamuoyu yoklamalarında koltuk sayısı 21`e yükseldi. Sonra anlaşıldı ki oy peşindeler, bu yükseliş düştü. İşçi Partisi de aynı. Ben hiç bir zaman bu partinin samimiyetine inanmadım. Sebep: Seçmenleri işçi. Yabancılardan en fazla rahatsız olan kesim de işçiler. Bu itibarla İşçi Partisi kapalı kapılar ardında çok farklı politikalar yapıyor. Başkanları seçimlerden önce  `uyum sağlamayanlar sınır dışı edilsin` diye bir açıklama yaptı.

- Derin devletten söz ettiniz. Bu çerçevede özgürlüklerin kısıtlanmasıyla ilgili olarak bir devlet politikasından, gelip geçici olan hükümetlerin politikalarından ayrı olan bir devlet politikasından bahsetmek mümkün mü?

- Bu konuda size en son örneği göstereyim. Üç tane Patriot füzesinin Türkiye`ye gönderilmesine kararı kim verdi: Balkenende! Daha sonra kararı meclise sundu ve meclisten geçti. Ama asıl kararı kim verdi? O siyasi partiler mi? Mutlaka Hollanda derin devleti `verin` dedi.

- O zaman Hollanda derin devletinin yabancılara, özelde de Türklere karşı politikası ne?

- Böyle bir politika varsa bile, ben eminim ki siyasetçilerin yüzde 99`u habersizdir. Ama yönlendiriliyorlar. Siyasetçi de oyuna geliyor. Yoksa ben eminim ki siyasetçiler bilse bunu reddederler.

- Bu nereden kaynaklanıyor peki? Özgürlüklerden yana olmaktan mı?

- Tabii, tabii. Hangi siyasetçi olursa olsun, derin devlet tarafından yönetildiğini kabul etmez.

- O zaman yabancıların ve Türkler`in, siyasetçilerle, sivil toplum kuruluşlarıyla daha yakın temas noktasında bir şeyler yapabileceği gibi bir sonuç çıkmıyor mu ortaya?

- Türkler örgütlenmede zayıflar. Aslında çok güzel örgütleniyorlar; ancak amaç noktasında zayıflar. Biz çok bölünmüşüz; hem siyasi ideolojide ve hem de dini ideolojide çok parçalanmışız. Mesela IOT; Türkler için Danışma Kurulu. Bunu dünyaya örnek gösterdik. IOT içinde federasyonlar bir araya geldi; ama bir yere kadar el sıkıştılar. Sonra her biri kendi menfaati doğrultusunda çalışmaya başladı. Bir çatı altında toplanmışsak, ortak menfaat için çalışmalıyız. Bu yapılmıyor; ne oluyor? IOT devletten üç-beş kuruş daha fazla destek alayım diye naylon bir araştırma yapıyor ve bunu basın yoluyla telkin ediyor.

- Buradaki vatandaşların kendilerini rahatsız hissettikleri konularda Türkiye`den ne gibi beklentileri olabilir?

- Türkiye`nin bu konuda dikkatli davranması çok normal; çünkü yanlış anlaşılıyor. O yüzden biz Türkiye`den bir şeyler beklemek yerine, kendimiz bu sorunu çözmeliyiz. Kendi örgütlenmemizle çözmeliyiz. Bu çerçevede bir Türk Platformu kurmayı bile önerdik. IOT`den farklı olmalıydı bu; ama olmadı. `Siyasetten uzak, dini ve siyasi görüşlerden uzak bir grup oluşturalım. Hukukçu olsun, ekonomist olsun, başka çeşitli uzmanlar olsun. Bir de on kadar bize sponsor olacak işadamımız olsun. Hem Türk ve hem de Hollanda devletinden bağımsız olsun` dedik. Ama eski bağlar devam edince bu oluşamıyor. Bu konuda hala arayışlar içindeyim, hiç bir örgütü, hiç bir kuruluşu yermiyorum. Sadece ortak bir menfaat için çalışmayı öneriyorum.

- Böyle bir oluşum içinde yer alır mıydınız?

- Bugüne kadar Hollanda`da hiç bir oluşum içinde yer almadım. Sadece 1970`li yıllarda kurulan Hollanda Türk Spor Klüpleri Federasyonu adlı bir oluşumun içinde, danışma kurulunda yer aldım. Bu federasyondaki çalışmalarımızda, `ayrımcılık yapmayalım` diye, mesela `Kayserispor` lafını bile koydurmadık kulüplerimize. `Hiç bir ayrımcılık yok` dedik; `ne dini, ne siyasi, ne de bölgesel, hemşehriliğe dayalı ayrımcılık olmayacak` dedik.

- Şimdi Hollandalılar rahatsız oluyor diye Türkçe yasağı getirilmek istenmesine bakılırsa, nereye gidiyoruz?

- Bu, Hollandalıların uyum konusundaki dertleriyle alakalı. Bizim federasyonda yapmaya çalıştığımız, ayrı bir şeydi. Bu uyum da ayrı bir dert. Bizi o raddeye getirdiler ki `Lanet olsun!` deyip buradan kaçmamızı istiyorlar. Ama ben pes etmeyeceğim. Bu mücadeleyi ölünceye kadar vereceğim. Herkesi bıktırmaya çalışıyorlar.

- Mücadelenizin adını koydunuz mu?

- Haksızlığa karşı tepki!

- Bu mücadelenizde Hollandalı sivil toplum örgütleriyle dirsek temasınız oluyor mu? Onların tavrı ne bu konuda?

- Hollandalılarda bize destek olacak hiç bir grup yok. Sol örgütler, insan hakları örgütleri, ayrımcılık dernekleri; hepsi dahil. İddialı konuşuyorum. Sadece lafta bizimle beraber oluyorlar. Ayrıca benim güvenimi kaybettiler. Ancak biz kendi haklarımızı savunabiliriz. Ne yazık ki Hollandalıların genel kültürü yok. Pim Fortuyn diye bir adam çıkıyor ve bu adama şu kadar oy verebiliyorlar.

- Açıklamalarınız için teşekkür ederiz.

- Ben teşekkür ederim.



İlhan Karaçay kimdir?

Adı, Hollanda ile özdeşleşmiş yaşayan tarih: İlhan Karaçay. 23 Aralık 1942 Mersin doğumlu olan Karaçay, gençlik yıllarında Ulus Gazetesi`nde haber ve yorum yazmaya başlar.  Karaçay, 1986 yılının başında Hollanda`ya ikinci gelişinde bir daha dönmemek üzere yerleşir.

Hollanda`ya gelişi ile birlikte Günaydın gazetesinin muhabirliğini, Türkçe ve Flamanca yayınlanan Haber Gazetesi`nin genel yayın yönetmenliğini üstlenir. Aynı yılın sonunda Avrupa`ya açılan Sabah Gazetesi`nin Benelüks temsilciliğini de alır. Fakat Sabah`ın ilk Avrupa serüveni uzun sürmez ve kapanır. 1988`de Asil Nadir`in Günaydın Gazetesi`ni satın alması ile birlikte, bu kez bu gazetenin Benelüks temsilcisi olarak görüyoruz Karaçay`ı.

 
Asil Nadir krizinin ardından gazetenin Bekir Kutmangil tarafından satın alınmasından sonra da aynı görevi sürdürür. Gazetecilik hayatında, bu sektörün her branşında görev yapmış olan Karaçay`ı, 1994 yılında Günaydın`ın Avrupa baskılarının sahibi olarak görüyoruz.

 
Karaçay, Avrupa Türk basınının kalbi olan Frankfurt`a yerleşir. Kurduğu Çay-Press Ajans kanalıyla çeşitli gazete ve TV kuruluşlarına haber göndererek çalışmalarını sürdüren Karaçay, Radikal ve Posta`ya haber, bir spor gazetesi olan Fanatik`e de spor haberi ve yorum yazar.


1974 Almanya, 1978 Arjantin, (1980 Uruguay-Mini Şampiyona), 1982 İspanya ve 1994 Amerika`daki Dünya Futbol Şampiyonaları ile 1972, 1976, 1980, 1984, 1988, 1992 ve 2000 yıllarındaki Avrupa Şampiyonalarını izlemiş olan Karaçay, Tercüman, Hürriyet, Günaydın, Sabah, Radikal, Posta, Fanatik ve Dünya gazeteleri ile TRT, ATV, NTV, SHOW ve STAR televizyonları ile Hollanda televizyonu NOS`taki çalışmaları, deneyimiyle, genel konuların yanında, futbol konusunda da uzmanlaşmıştır.

Dünya Gazetesi
28 Mart 1998 tarihi, Karaçay`ın gazetecilik hayatında yeni bir dönemin başlangıcıdır. Nezih Demirkent`in sahibi olduğu (Şimdiki sahibi kızı Didem Demirkent) Ekonomi ve Politika Gazetesi Dünyanın, Hollanda ve Belçika yayın hakkını alır.

Türklerin işçilikten kurtulup işadamı durumuna gelmeleri ile birlikte, onlara ticari ve ekonomik bilgiler verecek bir yayın organının piyasaya çıkması kaçınılmaz olmuştu. İşte bu boşluğu gören Karaçay, gazetecilik hayatında yeni bir döneme imzasını atmış oldu.

 
Haftalık yayınlanan Dünya`nın Avrupa`daki yayın amacı, öncelikle ticari ve ekonomik bilgi sunmak olmasına karşın, Hollanda`da bir azınlık durumundaki Türklerin sorunlarına seyirci kalmayı doğru bulmaz Karaçay. Bu sebeple gazetenin yapısında değişiklikler yaparak sosyal-kültürel sorunları da işlemeye başlar.

İlhan Karaçay’ın DOĞUŞ gazetesi ile yaptığı söyleşi

İlhan Karaçay Hollandalılar’ı defterinden silmiş:

Benim güvenimi kaybettiler...

Röportaj: Ahmet Demirhan

Fotoğraflar: Ercan Kuzu

‘Hollanda’da Türk gazeteci’ denince ilk akla gelen isimlerin başında hiç şüphesiz İlhan Karaçay geliyor. Halen Dünya gazetesi Hollanda temsilciliğini yürüten, yıllardır yerli-yabancı bir çok medya organında çeşitli görevler alan ve Hollanda gündemini yakından takip eden Karaçay’la, “Hollanda nereye gidiyor? Güvenlik mi, özgürlükler mi?” sorularına cevap aradık.

Son zamanlarda Hollanda’da gündeme gelen, güvenliğe daha fazla önem verilmesi ve özgürlüklerin geri plana itilmesi konusu, 11 eylül sonrası ABD’de yaşanan gelişmelerin bir uzantısı mı? Bilindiği gibi, 11 eylülden sonra özgürlükler askıya alınmaya ve güvenliğe daha fazla vurgu yapılmaya başlanmıştı. Bu konuda ABD’nin başka ülkelere, özellikle de Avrupa ülkelerine baskısı söz konusu olabilir mi?

Aslında bu Amerika’nın baskısı sonucunda meydana gelmiş bir hadise değil. Batı Avrupa ülkeleri zaten Türkler’den bıkmışlar ve Türkler’den korkmuşlar. Bu yıllardır var olan bir şey. Buna 11 eylül bahane oldu. Ardından Pim Fortuyn denilen bir adam çıktı ve bu durumu kullandı. Halk da bu adama itibar etti. Akabinde adam öldürüldü. Ne mutlu ki öldüren bir Müslüman, bir Türk değildi. O gece ben uyumadım; inşallah bir Müslüman değildir diye merak ettiğimden. Holllandalılar, genelde batılıların hepsi halen Haçlı ruhu taşıdıkları için Türklere karşı değişik bir bakışa sahip. Bunları Faslılar daha çok rahatsız ettiği halde, bu gruptan biraz söz ediyorlar ama hedef aslında hep Türkler. Ben bir Hollandalıyla evliyim; kayınıma çocukken Türk derlermiş. Sebep, çok arsızmış, pismiş: bunun için Türk derlermiş. Bu da göteriyor ki, Haçlı ruhu eskiden beri yüreklerinde yaşıyormuş.

Türklerde ne var ki bu kadar önyargılılar Türklere karşı?

Klasik ama gerçek bir durum var; az önce de belirttim: Haçlı zihniyetinin bir uzantısı var. 15 yıl önce bir toptancı halinde Türkiye’den gelen limonların satışına şahit oldum. Adam mala baktı, beğendi falan; ama “Lütfen bundan sonra sandıklara Türk Malı yazmayalım” dedi. Çünkü adama antipatik geliyor.
Bir de şu oldu: aramızdan bazı çürük elmalar çıktı; bunlar koca koca adamlardı, mafya babaları falan. Bu nedenle biraz medyatik olduk. Medyatik olunca da azınlıklarla ilgili her olayda ‘Türk’ denmeye başlandı.
Yabancılar memleketlerinden evlenmesin deniliyor; Surinamlıya bir şey yok, Antilliye bir şey yok; ama ‘Türk Türkle  evlenmesin’ deniliyor.

Bir başka boyutu daha var işin: Türkler gerçekten her alanda çok güzel yayılmaya başladılar. Bir kere esnaf Türk oldu. Bu eğilim bugün yüzde 30-40’larda. On beş yıl sonra yüzde 80 olur. Bir sürü işadamımız çıktı. Gençlerimiz söylenenlerin aksine, çok güzel eğitim görüyor ve çok önemli köşe başlarını kapıyor. Politikaya atıldık; parlamentoda 3 milletvekilimiz var. Belediye meclislerinde 250 üyemiz var. Bu nedenle Türkler’in önünü kesmek ve cezalandırmak istiyorlar. Nasıl ceza kesmek istiyorlar? “Bunları çoğaltmayalım” dediler. Mesela verdiler IOT’ye 75 bin Euro, dediler ki, “bir araştırma yap”. IOT de, ‘Türkiye’den evlenince kültür farkı çıkıyor, akraba evliliği yüzünden çocuklar sakat doğuyor’ diye bir yığın gerekçe sıraladı.

Peki bütün bu tablonun konumuzla nasıl bir ilgisi var? Türkler Hollanda’nın güvenliğini mi tehdit ediyor ki özgürlüklere el atıp yok ediyorlar?

Hitler Yahudiler’i niye katletti? Buradakine benzer bir gelişme gördü. Yahudiler’in toplumda gelişme eğiliminden korktu. Yahudiler’in Siyonizm gibi bir derdi de vardı. Bizim böyle bir şeyimiz yok. Biz ekmek parası için çıktık yola; şimdi ekmek parasını pasta parasına çevirmeye çalışıyoruz. Bundan korkuyorlar. Her araştırma bizim bir kabahatimizi ortaya çıkarmaya çalışıyor. Özgürlük mü, güvenlik mi? Özgürlüklerin sınırsız olduğuna inanmıyorum, burada da özgürlükler kısıtlı...

Bu doğal bir şey de, bunun doğal olmayan tarafı, hep bir tarafın güvenliği tehdit eder bir biçimde sunulması.

Bundan yedi-sekiz ay önce Hollandalı bir araştırmacı beyanat verdi, “Bize araştırma sonuçları dikte ettiriliyor” diye. O adamdan bugüne kadar bir daha ses çıkmadı. Burada politikacıların dışında bir derin devlet var. Hollanda istihbarat örgütü bizim içimizde çok adam besliyor. Ama paralı değil bunlar. Aramızdan bazıları devlet görevlileriyle oturup kahve içmeyi bir şey sanıyor. Aramızdan, Yeşilgöz gibi ayrılıkçılar bunların dümen suyuna gidiyor.

Peki ‘kötü yabancılar, kötü Türkler’ imajından yola çıkılarak toplumda bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Bunun elbette ki Hollanda toplumunun geneline de yansımaları var. Hollandalılar’ın bu konudaki tepkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında konuyu ikiye ayırmak lazım. Güvenlikten bahsediyorsunuz. Ama bu içerden kaynaklanmıyor; dışarıda yaşanan bir takım gelişmeler var. İsrail-Filistin sorunu çözülmedikçe bunlar güvensiz kalır. İçerde ise, “Hollanda’da örgütleniyorlar, falan vakıf burada teröristleri besliyor” deniliyor. Bunları henüz Türkler’e bağlamadılar. Faslılar varmış falan deniliyor. Bu güvenlik olayı dış politikayı ilgilendiriyor; Türkler’i bağlamıyor. Ama bizi herkesle aynı kefeye koyuyorlar.

Bu imajdan kurtulmak için Türkler ne yapmalı peki?

Benim için yanlış bir imaj sahibi olunmuşsa ben hiç bir şey yapmam. Ben neysem oyum. Batılı, genel anlamda, genel kültürü olmayan bir toplum; tarihi de bilmez, coğrafyayı da bilmez. Ama ben bilirim. Biz bunları ilk okulda öğrendik. Batılıların genel kültürü zayıf olduğundan bu imajın silinmesi zor.

O zaman şöyle bir tablo mu çıkıyor: Diğer yabancılar güvenliği ilgilendiren meselelere göre sınıflandırılırken, Türkler’i daha çok kendi hayat alanlarına daha fazla dahil ve müdahil olmuş insanlar olarak mı sınıflandırıyorlar?

Ekonomik olarak böyle bir tablo var.

Yakın zaman içinde iki kere üst üste seçimler oldu. Bu seçimlerde aynı hava hakimdi. Sağcı, milliyetçi bir hava. Bu çerçevede geleceğe bakışınız nasıl?

En solda geçinen Sosyalist Parti bile kalktı seçimlerden önce genel başkanının ağzından azınlıklar aleyhine üç-beş laf etti. Partinin kamuoyu yoklamalarında  koltuk sayısı 21’e yükseldi. Sonra anlaşıldı ki oy peşindeler, bu yükseliş düştü. İşçi Partisi de aynı. Ben hiç bir zaman bu partinin samimiyetine güvenmedim. Sebep: Seçmenleri işçi. Yabancılardan en fazla rahatsız olan kesim de işçiler. Bu nedenle İşçi Partisi kapalı kapılar ardında çok değişik politika yapıyor. Başkanları seçimlerden önce  ‘uyum sağlamayanlar sınır dışı edilsin’ diye bir açıklama yaptı.

Demin derin devletten bahsettiniz. Bu çerçevede özgürlüklerin kısıtlanmasıyla ilgili olarak bir devlet politikasından, gelip geçici olan hükümetlerin politikalarından ayrı olan bir devlet politikasından bahsetmek mümkün mü?

Bu konuda size en son örneği göstereyim. Üç tane Patriot füzesinin Türkiye’ye gönderilmesine karar kim verdi? : Balkenende. Daha sonra kararı Meclis’e sundu ve Meclis’ten geçti. Ama asıl kararı kim verdi? O siyasi partiler mi? Mutlaka Hollanda derin devleti ‘verin’ dedi.

O zaman Hollanda derin devletinin yabancılara, özelde de Türkler’e karşı politikası ne?

Böyle bir politika varsa bile ben eminim ki siyasetçilerin yüzde 99’u habersizdir. Ama yönlendiriliyorlar. Siyasetçi de oyuna geliyor. Yoksa ben eminim ki siyasetçiler bilse bunu reddederler.

Bu neden kaynaklanıyor peki? Özgürlüklerden taraf olmaktan mı?

Tabii, tabii. Hangi siyasetçi olursa olsun, derin devlet tarafından yönetildiğini kabul etmez.

O zaman yabancıların ve Türkler’in, siyasetçilerle, sivil toplum kuruluşlarıyla daha yakın temas noktasında bir şeyler yapabileceği gibi bir sonuç çıkmıyor mu ortaya?

Türkler örgütlenmede zayıflar. Aslında çok güzel örgütleniyorlar; ama amaç noktasında zayıflar. Biz çok bölünmüşüz; hem siyasi ideolojide ve hem de dini ideolojide çok parçalanmışız. Mesela IOT; Türkler için Danışma Kurulu. Bunu dünyaya örnek gösterdik. IOT içinde federasyonlar bir araya geldi; ama bir yere kadar el sıkıştılar. Sonra her biri kendi menfaati doğrultusunda çalışmaya başladı. Bir çatı altında toplanmışsak, ortak menfaat için çalışmalıyız. Bu yapılmıyor; n’oluyor? IOT devletten üç-beş kuruş daha fazla destek alayım diye naylon bir araştırma yapıyor ve bunu basın yoluyla telkin ediyor.

Buradaki vatandaşların kendilerini rahatsız hissettikleri konularda Türkiye’den ne gibi beklentileri olabilir?

Türkiye’nin bu konuda dikkatli davranması çok normal; çünkü yanlış anlaşılıyor. O nedenle biz Türkiye’den bir şeyler beklemek yerine  kendimiz bu sorunu çözmeliyiz. Kendi örgütlenmemizle çözmeliyiz. Bu çerçevede bir Türk Platformu kurmayı bile önerdik. IOT’den farklı olmalıydı bu; ama olmadı. “Siyasetten uzak, dini ve siyasi görüşlerden uzak bir grup oluşturalım. Hukukçu olsun, ekonomist olsun, başka çeşitli uzmanlar olsun. Bir de on tane falan bize sponsor olacak işadamımız olsun. Hem Türk ve hem de Hollanda devletinden bağımsız olsun” dedik. Ama eski bağlar devam edince bu oluşamıyor. Bu konuda hala arayışlar içindeyim, hiç bir örgütü, hiç bir kuruluşu yermiyorum. Sadece ortak bir menfaat için çalışmayı öneriyorum.

Böyle bir oluşum içinde yer alır mıydınız?

Bugüne kadar Hollanda’da hiç bir oluşum içinde yer almadım. Sadece 1970’li yıllarda kurulan Hollanda Türk Spor Klüpleri Federasyonu adlı bir oluşumun içinde, danışma kurulunda yer aldım. Bu federasyondaki çalışmalarımızda, “ayrımcılık yapmayalım” diye, mesela ‘Kayserispor’ lafını bile koydurmadık kulüplerimize. “Hiç bir ayrımcılık yok” dedik; “ne dini, ne siyasi, ne de bölgesel, hemşehriliğe dayalı ayrımcılık olmayacak” dedik.

Şimdi Den Haag çevresindeki bazı klüplerin, Hollandalılar rahatsız oluyor diye Türk sporculara Türkçe yasağı getirmeye çalıştığına bakılırsa, bu hayli gelişkin bir şey.

Bu Hollandalılar’ın uyumla ilgili dertleriyle alakalı. Bizim federasyonda yapmaya çalıştığımız şey ayrı bir şeydi. Bu uyum da ayrı bir dert. Bizi o raddeye getirdiler ki “Allah belanızı versin” deyip buradan kaçmamızı istiyorlar. Ama ben pes etmeyeceğim. Bu mücadeleyi ölünceye kadar vereceğim. Herkesi bıktırmaya çalışıyorlar.

Mücadelenizin nedeni ne peki?

Haksızlığa karşı isyan.

Bu mücadelenizde Hollandalı sivil toplum örgütleriyle dirsek temasınız oluyor mu? Onların tavrı ne bu konuda?

Hollandalılarda bize destek olacak hiç bir grup yok. Sol örgütler, insan hakları örgütleri, ayrımcılık dernekleri; hepsi dahil. İddialı konuşuyorum. Sadece lafta bizimle beraber oluyorlar. Ayrıca benim güvenimi kaybettiler. Ancak biz kendi haklarımızı savunabiliriz. Bir şey daha söyleyebilirim: Hollandalılar Avrupa’nın çingeneleridir. Belki çingenelere kıyım yaptım, ama amacım onlara hakaret değil. Genel kültürleri yok. Pim Fortuyn diye bir adam çıkıyor; buna şu kadar oy verebiliyorlar...

Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim

İlhan Karaçay’ın Değirmen Dergisi’ndeki söyleşisi:

İlhan Karaçay: Hollanda’da Türk medyasının duayeni

-Hollanda’da Türk basınının duayeni olarak, meslektaşlarınıza tavsiye mesajınız ne olur?

-“Hollanda’da gazetecilik yapan dostlarımızın çoğu, üstlenmiş oldukları bu görevi fedakârca yapıyorlar. Bu dostlarımızı amatör ve profesyonel olarak ikiye bölmenin hiç bir anlamı yok.

Bunların bir kısmı ülkemizin ulusal medyasına, bir kısmı da yerel medyaya hizmet ediyorlar.

Kısıtlı imkanlarla yaptıkları hizmet takdire şayandır. Ama ne yazıkki bu hizmetin değeri bazı mercilerce idrak edilmemektedir.”

-Bilindiği kadarı ile Hollanda’da bulunan Türk basın mensuplarının bir dernek veya vakıf oluşumu yok. Bu konuda bir girişim oldu mu? Bu konuda düşünceleriniz nedir?

-“Hollanda’daki basın mensubu arkadaşlarımızı bir çatı altında toplamak için iki kez girişimde bulunduk. İlk girişim, Şadi Tatlı ile benim inisiyatifimiz ile oldu. Sanırım 1978 yılıydı. Rijswijk’teki Türk Kültür ve Spor Kulüpleri Federasyonu binasında bize bir yer ayrılmıştı. Orada yaptığımız bir toplantıda yönetim kurulu da seçilmişti. Ama bunu bir türlü resmi hale getirmedik.

İkinci girişimimiz iki yıl önce oldu. Bu kez Rotterdam’daki Dostluk Vakfı’nda toplandık. Ama sonunu getiremedik. Aslında çok büyük bir ihtiyacı savsaklıyoruz. Umarım en yakın zamanda daha çok meslektaşın girişimi ile bu iş tamamlanır.”

-DÜNYA Gazetesi ile ilgili çalışma ve görüşlerinizi açıklar mısınız?

-“DÜNYA Gazetesi’ni, bu gazetenin sahibi ve Türk basınının son duayeni rahmetli Nezih Demirkent’in israrı üzerine Avrupa’ya açtım Üç yılı aşkın bir zamandır başarılı  oluyoruz.

Biz burada hiç bir zaman ‘boşluk doldurma’ iddiasında bulunmadık. Ülkemizin ve dünyanın ekonomisini ve siyasetini yakından takibetmek isteyenler için biçilmiş bir kaftan olan DÜNYA, son aylarda sosyal, kültürel ve toplumsal olayları da sayfalarına yansıtmaya başlayınca daha çok ilgi görmeye başladı.”

-Hollanda’daki Türk basınının durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

-“Söze Avrupa’daki Türk basını ile başlamak gerekir. Avrupa’daki Türk basınının durumu pek iç açıcı değildir. Sabah’ın kapanmasından sonra Star’ın da kapanması şaşırtıcı oldu. Hürriyet, Türkiye ve Zaman gibi gazeteler bu boşluktan yararlanamadılar. Bu gazetelerin tirajlarının artması bir yana, tiraj kaybettikleri bile söylenebilir. Bunun en önemli nedeni, insanlarımızın artık internet aracılığı ile bu gazeteleri okuyabilmeleridir. Ayrıca çok sayıdaki Türk TV kanalı da ilgiyle izleniryor. Böyle olunca da insanların gazete okuma ihtiyacı azalıyor.

Hollanda’daki Türk medyasının konumu tabiiki daha değişik

Burada yerel medyadan söz etmek gerekir. Hollanda’daki Türk yerel medyasını bölümlere ayırmak gerekecek. Belli siyasi ve dini görüşlerin savaşını veren dernek ve federasyonların direkt olarak yayınladıkları dergi, gazete, radyo ve televizyonların yanında, bazı işyerlerinin sponsorluğu ile yayınlananlar da var.

Hoş, şimdilerde Türkiye’de de ulusal medyanın çoğu  aynı konumdadır ama, ne mutlu ki kendilerini halen bağımsız olarak koruyabilen yazar ve yorumcular vaziyeti kurtarmaktadır.

Hollanda’daki Türk medyasının içeriği hakkında fikir yürütmek istemiyorum. Ama bu işi fedakarca yapmakta olduklarını belirttiğim meslektaşları takdir etmek lazımdır.”

-Son günlerde Hollanda medyasında şahsınıza karşı bir saldırı oldu. Bu konuda açıklama yapar mısınız?

-“11 Eylül’den sonra özellikle Müslümanlar’a karşı bir karalama kampanyası başladı. Bu kampanyalar karalama ile kalmadı, Müslümanlar saldırıya da uğradılar. 11 Eylül saldırısı ırkçıların ekmeğine yağ sürmüştü. Ne varki, Hollanda’da bazı yayın organları ırkçıları kışkırtıcı yayınlar yaptılar. Ben de bunları isim vererek eleştirdim.

Eleştrirdiklerimden biri de, çok ünlü olan Profesör Smalhout idi. Smalhout, De Telegraaf gazetesindeki köşesinde bana yanıt vereceği yerde, isim vererek aşağılamaya çalıştı ve beni ırkçılara hedef olarak gösterdi.

Ben de Smalhout’un asılşız iddialarını çürütmek için sıkı bir çalışma yaptım ve yayınladığım üç sayfa dolusu Hollandaca haber ve yorumlar ile fiyakasını bozdum.

Bu yayınları içeren DÜNYA gazetelerini bakanlıklar, siyasi partiler, tüm medya kuruluşları ve önemli sayılan 500 adrese postaladım.

Smalhout’un bundan sonra bana yanıt vermesini beklemiyordum. Ve öyle de oldu. Herhalde kendisinin de kulağını çektiler ki, bana yanıt veremez duruma geldi.”

-İlhan Karaçay olarak 24 saatinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

-“Ben aslında bir ev faresiyim. Dışarıda işim olmadığı zaman hemen evime gelirim. Önce mutfağa girerim. Mutfakta tüm stresimi attıktan sonra, akşam yemeğini müteakip odama çekilrim ve TV’nin karşısına geçerim. Gazeteler ve dergiler de yanımdadır. Fındık fıstık ve bol meyva ile gece saat 02’lere kadar zaping yapar ve okurum.

Sabahları uyanışım 06’yı bulmaz.

Kıbrıs’tan peşimize takılan küçük köpeğimizi gezdirdikten sonra sabah haberlerini takip ederim ve bilgisyarın karşısına otururum. Hergün saat 10.00’a kadar evde çalışırım. Sonra büroma giderim. Günlük çalışma ne ise yaparım ve öğleden sonra yine erken saatte mutfağıma dönerim. Böylece devri daim sürer.

                                *********************************

(5 Aralık 1997)

Yalçın BAYER

                  İSTANBUL'A GÖÇ

İstanbul'a Anadolu'dan göçün sınırlandırılması tartışılırken, bunun antidemokratik olacağı ve ülke içinde sınır saptayarak pasaport kullanma gibi bir mecburiyet getirmenin insan haklarına da aykırı olacağı görüşleri ağırlık kazanmıştı.

Kaldı ki, demokrasinin beşiği Hollanda'nın büyük kentleri ve küçük köylerinin belediyelerinin çoğu, ülke içi göçü sınırlamıştır. Rotterdam'da ikamet eden bir Hollandalı bazı şartları yerine getirmediği takdirde Amsterdam'a göç edemez. Bu göçün gerçekleşmesi için göç isteyenin Amsterdam kentinde resmen bir işe girmesi veya bir işyeri açması şarttır. 

İkamet ettiğim Amsterdam'ın sınır komşusu Abcoude köyünün nüfusu 5 bindir. Bu köye göç etmek isteyen kişinin burada iş bulması imkânsızdır. Zira bu köyde işyeri yoktur. Ama bizim belediyemiz kendi kuralını koymuştur: ‘‘Bu köyde ikamet edecek olan kişinin kiralayacağı evin aylığı 2000 Gulden'den -1000 dolar-, satın alacağı evin değeri de 300 bin Gulden'den -150 bin dolar- aşağı olmayacak.''

Görülüyor ki yerel yönetimler, ‘‘Benim sınırlarım içine girecek kişi işsiz, fakir ve aç olmamalı'' tezine çok dikkat ediyorlar. 

Bu uygulama ile insanların gezme ve ziyaret özgürlüğü kısıtlanmıyor. Sadece iskan özgürlüğü kısıtlanıyor. Bunu uygulamak da zor değil. Ev kiralamak veya satın almak isteyenler, belediyelerden 'iskan izni' almak mecburiyetindedir. Aksi takdirde kiralama veya satış geçerli olmaz. Bu kısıtlamayı delenler vardır. İkamet izni olan bir ailenin evinde bir oda kiralayabilirsiniz. Ama o evde bir odanın boş ve gereksiz olduğunu ispatlamak durumundasınız. ‘‘Ben çocuğumla aynı odada yatarım'' diyemezsiniz.

ÖZGÜRLÜKLER-DEMOKRATİK HAKLAR

Görülüyor ki, dışarıdan göç edeceklerin özgürlükleri kısıtlanırken yörede yıllardır vergisini verip kurallara uyan halkın demokratik hakları korunuyor.

İstanbul'a göç eden işsiz, evsiz barksız insanların kent halkına yüklediği külfeti hesaba katarsanız, Hollandalılar'ın bu konudaki haklılığı anlaşılır. İstanbul'da yeri olmayan kişilerin kent halkına yükledikleri külfetleri düşünün bir kere. Gecekondularla çirkin kentleşmenin yanında, basit görülen bir su tüketimi bile işin ciddiyetini ortaya koyar. İstanbul'da yaşamaya hak kazanmış halkın suyunu tüketmek, onların demokratik haklarına el uzatmak olmuyor mu? Kanalizasyon, trafik, elektrik, çöp, işsizlik gibi etkenler de cabası.

Şimdi denilecek ki: ‘‘Türkiye'nin şartları ile Hollanda'nın şartları aynı değil. Anadolu'daki insan aç olduğu için yaşam mücadelesi yapma hürriyeti olmalı.'' Bu da doğrudur. Ama bu ülkenin genel bir sosyal ve ekonomik sorunudur. Bunun çözümü şarttır. Ne var ki, birine demokratik hak verilirken, diğerinin haklarını göz ardı etmemek lazımdır. Tıpkı Hollandalılar'ın yaptığı gibi...

İlhan KARAÇAY-HOLLANDA

                            ********************************

      İlhan Karaçay TRT’de

Tarih: 26.11.2004

Özellikle, yurtdışında ‘sıfırdan’ başlayarak çok yüksek başarı elde etmiş örnek kişileri, uzmanları ve sanatçıları konuk ederek, stüdyodaki seyircilerin de katılımı ile, ünlü şarkıcı Pınar Ayhan’ın sunduğu, ‘Hayal bu ya’ isimli çok beğenilen bir program yapan Demet Şahin, 27 kasım cumartesi akşamı, Türkiye saati ile 21.30, Avrupa saati ile 20.30’da yayınlanacak olan sekizinci bölüme, ünlü şovmen Beyazıt Özturk (Beyaz) ve Hollanda’da gazetecilik yapan İlhan Karaçay’ı davet etti.

Beyaz, Türk medyasındaki paparazi nitelikli magazin haberlerinden şikayet ederken, İlhan Karaçay Hollanda’yı masaya yatırdı.

Ünlü şovmen Beyaz’ın yaptığı espriler, ‘Hayal bu ya’ programını, bugüne kadar yapılan programlardan çok daha değişik bir bir boyuta taşıdı.

Özel konukların ve seyircilerin hayallerinde yaşattıklarını ele alan programda konuşan Beyaz, Türkiye’de paparazi nitelikli magazin haberlerinden şikayet ederken, “Şimdi TRT gibi ciddi bir kurumun programında yer almaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. İnanın başka bir programdan davet edilsem gitmezdim. Çünkü konular öylesine çarpıtılıyor ki, insana bıtkınlık veriyor” dedi. Seyicilerden bir bayanın, “Hayalinizde evlenmek istediğiniz biri var mı?” şeklindeki sorusunu hoş karşılamayan Beyaz, “Bakın ben paparaziden kurtulmak için TRT’ye geldim ama burada da bana paparazi nitelikli sorular geliyor. Yapmayın Allah aşkına” deyince genç kız bu kez, “Kızmayın ben size evlenme teklif edecektim” dedi ve ortalık kahkahaya boğuldu.

Hollanda’da gazetecilik yapan İlhan Karaçay ise Hollanda’yı masaya yatırdı. Pınar Ayhan’ın , “Sizin hayalinizde neler vardı?”şeklindeki sorusuna, “Hayallerle yaşamadım. Ama hayalimde hep insanlığa hizmet vardı. Hollanda’da sahipsiz kalan yurttaşlarıma hizmet ettiğim için mutluyum. Ben size kendi hayallerimi değil, yurtdışında yaşayan yığınların hayalini anlatayım” diye cevap verince alkışandı.

Programda, sunucu ve şarkıcı Pınar Ayhan’ın orkestra eşliğinde seslendirdiği güzel şarkıların yanında, Psikiyatrist Dr. Göksel Bayram, ele alınan konuların analizini yaptı.

Program yapımcısı Demet Şahin, 13 bölümden oluşan programlarının sekizincisinin, diğerlerinden çok daha neşeli geçtiğini belirtirken şu bilgiyi verdi: “Küçük ya da büyük hayaller kurmanın, kişilerin ve toplumların kalkınmasında, insanın uygarlığa katkıda bulunmada çok önemli bir rolü olduğu açıktır. Geçmişten günümüze gerek kişi bazında gerekse toplum bazındaki gelişmelerin kaynağının ilk tohumunun aslında sadece ‘bir hayalden’ ibaret olduğunu görmek mümkün. Bu düşünceden yola çıkarak; hayal kurmanın önemini vurgularken, hayallerin ne oranlarda ve hangi durumlarda gerçekleşebileceğini araştırmak ve gerçekleşebilecek hayalleri kurmaya teşvik etmek programın başlıca amacıdır.

Bu amaçtan yola çıkarak, kişisel hayallerden (çocukluk, eğitim, evlilik, iş kurma, kariyer, vs. gibi) toplumsal hayallere (edebiyat, sanat, tıp, tekonolojik buluşların hayalleri) uzanan bir yelpazede insana dair her türlü hayaller, programın konusunu oluşturmaktadır.”

                                       *********************



 

De naam die in de Turkse wereld in een adem genoemd wordt met Nederland:

              İlhanKARAÇAY

De migratie van de Turken naar Nederland begon in 1963 in het kader van de officiële overeenkomsten.
Op het moment dat deze tekst geschreven wordt, worden er voorbereidingen getroffen om de veertigste verjaardag van de komst van de Turken te vieren met verschillende activiteiten.

Tussen de Turken die zich in Nederland gevestigd hebben bevinden zich mensen, waarvan het aantal niet zo klein is dat we deze groep over het hoofd kunnen zien, die hier als arbeider gekomen zijn en daarna hun naam hebben gezet onder zeer succesvolle maatschappelijke activiteiten waarmee zij een voortrekkersrol voor hun landgenoten op zich namen.

Een van de namen die velen zullen kennen vanwege de activiteiten die hij in Nederland heeft ontplooid is İlhan Karaçay.

İlhan Karaçay is een bekend gezicht bij zijn landgenoten in Europa zowel als bij de Turken in Turkije en bovendien kennen veel Nederlanders hem.

De naam İlhan Karaçay wordt in een adem genoemd wordt met Nederland. Vooral als je in Turkije over Nederland praat, dan zullen velen de naam İlhan Karaçay herinneren.

Laten we samen eens kijken naar het verleden van İlhan Karaçay:

Hij is op 23 december 1942 in Mersin geboren.

In zijn jonge jaren was hij voorzitter van de jeugdafdeling van de Sociale Democratische Partij CHP in de provincie Içel. Hij schreef toen ook berichten en commentaren voor het dagblad van deze partij, de ULUS. Ook in zijn jonge jaren was hij manager van het familiebedrijf in de toeristische sector te Mersin wat bestond uit een motel, strandpaviljoen, een restaurant met muziek en een camping en wat de naam Pompeipolis had.

Toen hij 25 jaar was maakte hij kennis met een Griekse kapitein die te gast was in het restaurant met muziek waar hij de leiding over had. Het schip van deze kapitein ging naar de stad Shang Hay in China. Op dat moment vond de culturele revolutie van Mao plaats in China. Dit was voor Karaçay een gelegenheid die hij niet aan zijn neus voorbij zou laten gaan.

De kapitein van het schip nam na veel aandringen Karaçay met drie vrienden in dienst en daarna begon de avontuurlijke reis naar China. Het eerste noemenswaardige avontuur van de reis, die in juni van het jaar 1967 begon was, was dat het schip gebombardeerd werd direct na het passeren van het Suez-kanaal. Toen zij op 7 juni 1967 bij Cibuti aankwamen, kwamen zij er achter dat het Suez-kanaal afgesloten was vanwege de oorlog die toen woedde tussen Israel en de Arabische landen.

Na een lange en avontuurlijke reis kwam het schip via Singapour aan in Shang Hay. Van daaruit werden de berichten met foto’s naar de krant AKŞAM verzonden.

İlhan Karaçay kreeg in Shang Hay geelzucht terwijl hij genoot van de kleurrijkste dagen van de Chinese Culturele Revolutie. Hij liep weg uit het ziekenhuis waar hij was opgenomen en werd vanwege de garantieverklaring van de kapitein verlost van de gendarmes die hem kwamen ophalen om hem naar het ziekenhuis te brengen.

De reis ging na Shang Hay verder naar de stad Vancouver in Canada. Karaçay gaf de voorkeur aan een ziekenhuisopname in de moderne wereld en dat gebeurde ook. Hij heeft precies twee en een halve maand in het ziekenhuis gelegen. De vrouwelijke arts van het ziekenhuis feliciteerde Karaçay omdat hij zeer snel Engels leerde en haalde de directeur van de bibliotheek over om hem les te geven.

Karaçay ging terug naar Turkije via Londen en tijdens deze reis was hij ook even in Nederland. Het leven in Nederland beviel hem en hij besloot om er te blijven. Hij kwam met de directeur van het nieuwsagentschap, die hij van vroeger kende, Kemal Ozbayrac overeen dat hij als journalist kon gaan werken voor de krant Tercüman, die toen pas begon met een Europese editie.

De jeugdige jaren van Karaçay in Nederland waren erg kleurrijk. Hij had veel vriendinnen. Maar het aantal ontmoetingen waarbij zijn hart sneller ging kloppen werden steeds minder. Op het moment dat Karaçay besloot om naar Amerika te gaan omdat hij vond dat zijn leven te monotoon werd, was zijn huidige echtgenote Jeanne zijn vriendin. Toen hij een nieuwe koffer ging kopen voor zijn reis, was Jeanne met hem samen. Allebei hadden ze moeite met de naderende scheiding, maar de beslissing was al genomen.

Toen gebeurde er een wonder. De chef sportredactie van Tercüman, Necmi Tanyolac stuurde een telegram waar het volgende stond: “İlhan, Fenerbahçe en Ajax spelen tegen elkaar volgens de loting. Volg jij Ajax en stuur de teksten en de foto’s met spoed naar mij toe.”

Toen gebeurde het onverwachte en de reis naar Amerika werd uitgesteld.

Toen was het Nederlandse voetbal nog niet aan de top. Wie zaten er eigenlijk niet in het Ajax, wat toen getraind werd door Rinus Michels?
Johan Cruyff was toen pas 17 jaar. De namen van de groten als Keizer, Swart, Krol, Hulshoff, Suurbier, Neeskens en Haan waren toen nog niet bekend. Zij zouden later allemaal voetbalsterren worden.

De wedstrijd Ajax-Fenerbahçe was er de oorzaak van dat de reis van Karaçay naar Amerika uitgesteld werd en dat hij uiteindelijk met Jeanne trouwde. Op 10 november 1968 kwam Fenerbahçe aan op Schiphol en Karaçay bleef daarna ook tot na de revanche nog in Nederland. Karaçay is eigenlijk een fan van Beşiktaş, maar omdat hij vanwege de wedstrijd van Fenerbahçe in Nederland bleef en hierdoor in het huwelijk trad met Jeanne is hij Fenerbahçe nog steeds dankbaar.

Karaçay zette zijn eerste professionele stap in het journalistieke veld toen hij in 1969 als correspondent voor Hürriyet ging werken. Deze krant begon toen pas in Europa. Karaçay maakte deel uit van het team van Hürriyet dat ervoor zorgde dat deze krant in Europa zeer populair werd. De voortrekkers van dit team waren Nezih Demirkent en Garbis Keşişoğlu.

In het jaar 1975 kwam de voorzitter van de nieuwsafdeling van de TRT,
de heer Tayyar Şafak, in Nederland op bezoek en vroeg Karaçay of hij voor de TRT wilde gaan werken. Karaçay accepteerde dit aanbod in overleg met Nezih Demirkent en in datzelfde jaar kreeg hij ook de leiding over het programma ‘Paspoort voor Turken’ van de NOS.

In het jaar 1980 maakte Karaçay samen met de bekende regisseur van de IKON, Henk Barnhard, de vijf-delige serie “Kinderen van de rekening”. Toen zij voor de opnamen van de eerste twee delen van deze serie in Turkije waren, maakte Karaçay tijdens zijn terugreis naar Nederland op 12 september de staatsgreep mee aan de grens bij Kapikule. De contacten die Karaçay had met de TRT openden gesloten deuren voor hem.

Er zijn verschillende redenen waarom de naam İlhan Karaçay in een adem genoemd wordt met Nederland: Aan de ene kant zijn functie bij Hürriyet en aan de andere kant zijn activiteiten bij de TRT en de NOS hebben ervoor gezorgd dat hij steeds populairder werd.

İlhan Karaçay adviseerde de Nederlandse regering vele keren bij het nemen van beslissingen aangaande de Turken in Nederland. Hij heeft deelgenomen aan werkgroepen voor verschillende ministeries. Hij is niet alleen via de krant en de televisieuitzendigen voor de Turken in dit land opgekomen, maar ook via de verschillende werkgroepen waaraan hij deelnam.

Karaçay heeft Jeanne voor het eerst in 1969 meegenomen naar Turkije en hun verloving op 9 augustus van dat jaar, was het onderwerp van de kranten. Een jaar later, namelijk op 23 mei 1970 stapten İlhan Karaçay en Jeanne in het huwelijksbootje maar onderweg naar het huwelijk kregen zij in de omgeving van Aksaray een zwaar auto-ongeluk, waarbij zij beiden zeer zwaar gewond raakten.

Op 23 januari 1971 kreeg het paar İlhan en Jeanne een tweeling. De jongen kreeg de naam Ruşen en het meisje Vahide, Vahide heeft echter maar 5 weken mogen leven, vanwege een gat in haar hart. Op 17 april 1974 kwam de tweede dochter van Karaçay ter wereld en zij werd weer Vahide genoemd. Op het moment dat deze regels geschreven worden heeft de 28-jarige Vahide een dochter genaamd Esra.

Karaçay had al eerder het geluk om grootvader te worden van zijn zoon Ruşen, die nu 31 jaar oud is: Ruşen heeft namelijk een dochtertje van 3 jaar genaamd Eva. Het leven van Karaçay is met het krijgen van kleinkinderen nog kleurrijker geworden.

Karaçay is zich sinds 1973, naast de journalistiek, ook gaan bezighouden met de reiswereld en in 1976 is hij door middel van een besluit van de Ministerraad Algemeen Verkoop Agentschap  gekregen voor de regio Utrecht van de THY (Turkish Airlines). In het winterseizoen van 1976-1977 heeft Karaçay voor het eerst een tour naar Turkije georganiseerd en vanwege de vele verzoeken hield hij zich in zijn kantoor ook bezig met verzekeringen en kredieten. In 1981 heeft Karaçay zeer zware operaties ondergaan en om deze reden heeft hij zijn reisbureau in Hoog Catharijne in Utrecht verkocht aan Refik Selahiye. Hij heeft daarna het Hürriyet-bureau in Amsterdam geopend en is zich weer gaan concentreren op de journalistiek.

Vanwege verschillende redenen wilde Karaçay dat zijn kinderen in Turkije onderwijs volgden en daarom heeft hij besloten om zich in Turkije te vestigen. Eind 1983 verhuisde hij daadwerkelijk naar Turkije.

Yasemin en Ünal Öztürk, die op dat moment werkzaam waren bij Hürriyet, hebben de taak van Karaçay bij deze krant overgenomen.

Karaçay was in Mersin begonnen met het runnen van touristische faciliteiten en tijdens de lokale verkiezingen in maart 1984 heeft hij zich kandidaat gesteld voor de het burgemeesterschap van de centrale stad van Mersin voor de Partij van het Rechte Pad, ondanks dat hij zelf van CHP was. De partij van Süleyman Demirel, die op dat moment zelf geen politiek mocht bedrijven, was echter erg klein in Mersin. Bovendien was de partij van Turgut Özal, de ANAP, toen erg sterk en deze partij won op veel plaatsen, en dus ook in Mersin de verkiezingen.

Karaçay is toen met Arda Gedik, Algemeen directeur van Hürriyet, overeengekomen dat hij in het district Çukurova een bijlage zou gaan maken voor de krant, vergelijkbaar met de Benelux bijlage van Hürriyet. Helaas kon dit project vanwege verschillende redenen niet doorgaan.

Karaçay heeft tot het jaar 1984 drie Wereldkampioenschappen en drie Europese kampioenschappen gevolgd en in het jaar 1984 heeft hij in Frankrijk de Europese kampioenschappen gevolgd voor de krant Günaydın.

Het verblijf van Karaçay in Mersin duurde niet lang. Het sociale leven in Mersin beviel hem niet. Hij was naar Mersin gegaan om uit te rusten, maar omdat hij ook daar de taak van Ombudsman, die hij in Nederland al die jaren vervuld had, moest gaan uitvoeren, besloot hij toch om maar terug te keren naar Nederland. De kinderen van Karaçay hadden inmiddels voldoende Turks geleerd en begin 1986 kwam hij terug in Nederland. Daar werd hij, naast zijn werk bij Günaydın, hoofdredacteur van de Turks-Nederlandse krant HABER.

İlhan Karaçay werd aan het eind van datzelfde jaar vertegenwoordiger van de krant SABAH voor de Benelux. Het eerste Europese avontuur van SABAH duurde echter niet lang.

Toen in 1988 de krant Günaydin door Asil Nadir werd gekocht werd Karaçay vertegenwoordiger voor de Benelux van deze krant en toen de krant later werd overgenomen door Bekir Kutmangil, bleef hij deze taak vervullen.

In zijn journalistieke loopbaan heeft Karaçay in alle branches van deze sector gewerkt en in 1994 werd hij de eigenaar van de Europese uitgave van de krant Günaydın. Karaçay vestigde zich in Frankfurt en terwijl hij druk bezig was met de voorbereidingen voor de viering van zijn 25-jarige huwelijk op 23 mei 1995 stortte hij in toen hij hoorde dat Bekir Kutmangil vermoord was. De viering, die onderwerp was voor de televisie ging toch door en het boeket wat Kutmangil had besteld voordat hij vermoord werd kwam in Mersin aan terwijl er om hem gerouwd werd.

Na de dood van Bekir Kutmangil werd de krant gekocht door Mehmet Saruhan ook wel ‘de man met de gouden pistool’ en ‘de man met de gouden Mercedes’ genoemd, een naam die bekend is in de onderwereld. Daarna werd de arbeidsrelatie verbroken. Karaçay stopte de Europese uitgave van Günaydın. Later, toen de zaken in Turkije ook niet goed gingen, is deze krant helemaal verdwenen.

İlhan Karaçay heeft toen een reis-, krediet- en verzekeringsbureau geopend voor zijn zoon Ruşen. Ruşen werd bekend als manager van Türkinfo en Conrad.  Op het moment dat deze regels geschreven worden is Ruşen een groot zakenman die zich bezig houdt met onroerend goed.

Karaçay ging door met zijn journalistieke activiteiten, door onder de naam
ÇAY-PRESS Ajans berichten te sturen aan verschillende kranten en televisiekanalen en hij schreef berichten voor Radikal en Posta en sportcommentaren voor de sportkrant Fanatik.

Op 28 maart 1998 begon een nieuw tijdperk in de journalistieke loopbaan van Karaçay. Karaçay verkreeg de publicatierechten voor Nederland en Belgie van de economische en politieke krant DÜNYA, waarvan Nezih Demirkent de eigenaar was (sinds zijn dood is dat zijn dochter Didem Demirkent). Karaçay begon via deze krant publicaties te maken voor de Turken, die niet langer arbeiders waren, maar die waren uitgegroeid tot zakenmensen. Vanwege deze verandering in de positie van de Turken in Nederland, was er behoefte aan een uitgave die informatie gaf over de handel en de economie. Karaçay zag dit gat in de markt en begon aan een nieuwe uitdaging in zijn journalistieke loopbaan.

Het doel van DÜNYA in Europa was in eerste instantie het geven van informatie over de handel en de economie, maar omdat de Turken in Nederland als minderheid leven, zou het niet goed zijn om de problemen die hiermee te maken hebben, niet aan bod te laten komen. Om deze reden heeft Karaçay een verandering in de opzet van de krant aangebracht en vanaf dat moment worden er ook sociale en culturele vraagstukken behandeld.

Als de Turken onrecht aangedaan wordt, dan staat DÜNYA hier tegenover. Het leek of Karaçay een oorlog was begonnen tegen de krant De Telegraaf die altijd negatieve berichten had over de Turken en Turkije. Terwijl de mensen zeiden “Span je niet in, het lukt je niet om de Telegraaf tot rede te brengen”, heeft hij hiermee toch succes geboekt. Want deze zelfde krant heeft, terwijl ze bezig waren met het zoeken van contact met Karaçay, een reportage van een hele pagina met de Ambassadeur van Turkije in Den Haag gepubliceerd. De Telegraaf heeft nog nooit in zijn geschiedenis een hele pagina over een ambassadeur geschreven.
Hierna heeft de Telegraaf nog veel positieve berichten over Turkije gepubliceerd. Met name over het toerisme in Turkije, waarover eerder veel negatieve berichten waren, waren veel goede berichten.

Als we eens kijken naar de loopbaan van Karaçay, dan zien we het volgende:

Hij heeft gewerkt voor de volgende kranten: Tercüman, Hürriyet, Günaydin, Sabah, Radikal, Posta, Fanatik en DÜNYA en hij heeft ook gewerkt voor de volgende omroepen: TRT, ATV, NTV, SHOW en STAR en de Nederlandse NOS. Hierdoor is hij zowel op algemeen gebied als op het gebied van voetbal zeer deskundig geworden.

Hij is naar de wereldkampioenschappen in 1974 te Duitsland, in 1978 te Argentinie (in 1980 mini kampioenschappen te Uruguay), in 1982 te Spanje en in 1994 te Amerika geweest en naar de Europese Kampioenschappen in 1972, 1976, 1980, 1984, 1988, 1992 en 2000. Ook heeft hij veel wedstrijden gezien( gevolgd) waar het Nederlandse of het Turkse elftal in speelde voor de Europa Cup.

Veel Turkse media-mensen die in Nederland komen, komen bij İlhan Karaçay langs. Zijn Turkse collega’s bedanken İlhan Karaçay vanwege zijn behulpzaamheid en zijn gastvrijheid.

Karaçay is tevens een ‘abi’ (grote broer) voor zijn collega’s in Nederland.

 

Het adres van  İlhan Karaçay is: Zanzibarstraat 57, 1339 RP  Almere.

Tel: 0653-49 26 63. Tel:turkije: 00905366873777.Fax: 036 – 529 60 24.
E-Mail: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

ANKET

Yeni tasarımımızı nasıl buldunuz ?
 

KİMLER BİZİMLE ?

Şu anda 24 konuk çevrimiçi

İSTATİKLER

Üyeler : 34
İçerik : 917
Web Bağlantıları : 7
İçerik Tıklama Görünümü : 99811