Hollandalı bir anne, Türkiye’de kurulan bir hayat ve sanatla sınırları aşan bir anne-kız hikâyesi.
Dünya göç tarihinin en ilginç anne-kız serüveni…
(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Göç, çoğu zaman istatistiklerle anlatılır. Yıllar, sayılar, ülkeler ve anlaşmalar sıralanır. Oysa göçün asıl hikâyesi, bireylerin hayatında bıraktığı izlerde saklıdır. Bir karşılaşmada, bir evlilikte, bir çocuğun aldığı isimde ve bazen de sanatla kurulan derin bir bağda…
İşte Hollandalı sanatçı Maria Sezer ile soprano kızı Aylin Sezer’in hikâyesi, tam da bu nedenle dünya göç tarihinin “en insani” ve en dikkat çekici serüvenlerinden biridir. Çünkü bu hikâye, ne sadece bir aşkın ne de yalnızca bir sanat yolculuğunun öyküsüdür. Bu hikâye, iki ülke arasında kurulan bir hayatın, iki kuşak boyunca sanatla anlam kazanmasının hikâyesidir.
1970’li yılların başında, Türkiye’de iş kuran bir Hollandalı ailenin kızı olan Maria’nın yolu, 1972 yılında bir Türk iş insanı Sinan Sezer ile kesişir. Bu karşılaşma, onun yaşamını iki ülke arasında şekillendirecek uzun bir yolculuğun da başlangıcı olur. Türkiye’de kurulan bir aile, İstanbul’da doğan bir kız çocuğu ve ona verilen bir isim: Aylin.
Bu isim, yıllar sonra Avrupa’nın en saygın sahnelerinde yankılanacak bir soprano sesinin habercisi olacaktır.
Maria Sezer, yaşamını hiçbir zaman tek bir kimliğe, tek bir ülkeye ya da tek bir dile sığdırmaz. Hollanda’da başlayan hayatı, Türkiye’de derinleşir; sanatı ise sınır tanımayan bir dile dönüşür. Doğa ile insan arasındaki bağı, beden ve malzeme üzerinden sorgulayan üretimleri, onun sanatını sadece estetik değil, düşünsel bir zemine de taşır. Sezer’in eserlerinde insan bedeni, doğanın devamı olarak karşımıza çıkar; kil, toprak ve çizgi, bir göçmenin belleği gibi katman katman anlam taşır.
Kızı Aylin Sezer ise bu çok katmanlı hayatın içinden, müziğin evrensel diliyle yükselir. İstanbul’da başlayan eğitimi, Hollanda’da profesyonel bir kariyere dönüşür. Lahey’den Amsterdam’a, Concertgebouw’dan Carre sahnesine uzanan bu yolculuk, sadece bireysel bir başarı hikâyesi değildir. Aynı zamanda, Avrupa’daki Türk toplumunun kültürel zenginliğini ve görünmeyen potansiyelini temsil eden güçlü bir örnektir.
Anne, doğanın dilini insan bedeninde ararken; kız, insan ruhunun en derin titreşimlerini sesiyle sahneye taşır. Biri kil ve çizgiyle, diğeri nefes ve notayla üretir. Ama her ikisinin de ortak noktası, sınırları kabul etmeyen bir sanat anlayışıdır.
Aylin Sezer 2017 yılında, 10’u kadın olan 11 aday arasında en çok puanı toplayarak ”Schaunard Award”ı kazanmıştı.
Bu nedenle Maria ve Aylin Sezer’in hikâyesi, sadece “anne ve kız” hikâyesi değildir. Bu hikâye, gurbetçiliğin bazen bir yoksunluk değil, aksine çoğul bir zenginlik yarattığını gösteren nadir örneklerden biridir.
Sanatın, insanı köksüz bırakmadan dünyaya açabildiğinin; kimlikleri bölmeden çoğaltabildiğinin somut kanıtıdır.
Şimdi okuyacağınız iki ayrı haber, bu ortak hikâyenin iki güçlü yüzünü anlatıyor.
Biri, doğayla insan arasındaki kadim bağı sanatla sorgulayan Hollandalı bir annenin portresi…
Diğeri ise Avrupa’nın en saygın sahnelerinde Türk kökenli bir soprano olarak alkışlanan bir kızın başarı öyküsü…
Birlikte okunduğunda ise karşımıza çıkan şey, dudak ısırtan bir anne kız serüveninden çok daha fazlasıdır.
Bu, göçle yoğrulmuş bir hayatın sanata dönüşmüş hâlidir.
BU HİKÂYENİN ORTAYA ÇIKMASINA VESİLE OLAN İSİM:NAZİF ERTEKİN
Aylin Sezer ile beni tanıştıran değerli iş insanımız Nazif Ertekin, geçen hafta telefonda, “Sizi bu kez Aylin’in annesi Maria hanım ile tanıştırmak istiyorum. Şu anda kendisi Hollanda’da, hepimize uygun bir yerde buluşabilir miyiz” diye sordu.
Schiphol Havalimanı’a yakın otoyol üzerindeki Brug Restaurant’ı (Köprü Restoran) seçtik.
Bakın o konuşmadan neler çıktı:
(Aylin Sezer haberi en altta)
MARİA SEZER: DOĞANIN DİLİNİ İNSAN BEDENİNDE ARAYAN SANATÇI
Maria Sezer, sanat yaşamı boyunca hem malzemeyle hem bedenle hem de doğanın kendi ritmiyle kuran çok yönlü bir sanatçıdır. Hollanda’da başlayan yaşamı, genç yaşta Türkiye’ye uzanan bir yolculukla şekillenmiş ve bu iki kültürün iç içe geçtiği geniş bir duyarlılık alanı yaratmıştır. Kendisi milliyetleri ve sınırları bir kimlik olarak değil, yalnızca yaşamın fonu olarak görür. Bu özgürlük anlayışı, hem sanatında hem de kişisel dünyasında sezilir.
Sanatçı, anlatmak istediği fikrin gerektirdiği herhangi bir malzemeyi veya tekniği kullanmaktan çekinmez. Resim, gravür, heykel, seramik ve kil çalışmaları onun için birbirinden ayrı disiplinler değil, aynı düşünsel hattın farklı dilleridir.
Ne üzerine çalışıyorsa o fikrin doğal malzemesi neyse onu seçer. Bu da Sezer’e özgü, samimi ve organik bir ifade dili yaratır.
Sezer’in üretiminde en dikkat çeken özellik, ifadenin biçim tarafından değil, fikrin kendisinden doğmasıdır. Hangi malzemenin kullanılacağını, üzerinde çalıştığı fikrin o anda ihtiyaç duyduğu duyusal ve zihinsel alan belirliyor. Bu nedenle sanatçının çalışmalarında resim, baskı, heykel, seramik, kil ve performans neredeyse birbirinin devamı gibidir. O, malzemeyi amaç değil, fikrin kendini gerçekleştirdiği bir köprü olarak görülüyor.
Sanatçının insan ile doğa arasındaki ilişkiye eğilmesi, yalnızca tematik bir tercih değildir. Onun için insan da doğa gibi bir döngünün, bir akışın, bir sürekliliğin parçasıdır. Bu düşüncenin en güçlü örneklerinden biri, üstteki fotoğraflarda görülen, ‘insan bedenine kırmızı kil ile işlenmiş motiflerden oluşan seri’dir. Bu çalışmalarda Sezer, insan bedenini bir tuval değil, bizzat doğanın devamı olan bir yüzey olarak ele almış. Beden üzerindeki kil, toprağın insan üzerindeki izi gibidir. Her motif, yaşamın döngüsel hâlini, mevsimlerin tekrarlayan ritmini ve insanın kendi içsel dönüşümünü simgeliyor.
Maria Sezer, insan ile doğa arasındaki ilişkiyi sanatının merkezine alan bir sanatçıdır. İfade aracı olarak, o anda anlatmak istediği fikri en iyi dışa vuracağını düşündüğü malzemeyi seçer. Doğadan stilize edilmiş motiflerle betimlediği insan figürlerini kırmızı kil kullanarak çalışmıştır.
Eser, insan ile doğa arasındaki bağlılığı ortaya koyar. Her motif, doğal dünyanın ve insan yaşamının bir evresine işaret eder. Hayatın faniliği, görünür değişimlerin somut tezahürüyle vurgulanır.
Sezer’in bu izah tarzı, sanat anlayışının neredeyse özeti niteliğindedir. Çünkü onun dünyasında doğa ve insan birbirine karşıt değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Değişim, hem doğada hem insanda kaçınılmazdır ve bu değişimin izini sürmek aslında yaşamın kendisini anlamaktır.
Sanatçının baskı resimlerinde de benzer bir yaklaşım görülür. 1990’lardan itibaren yoğunlaştığı gravür ve baskı çalışmalarında, siyah beyazın yalın ama çarpıcı gücüyle beden ile doğanın çizgisel dansını izleriz. Sezer’in çizgileri ne tamamen geometriktir ne bütünüyle organik. Bir geçiş hâli, bir akış ve dönüşüm taşırlar. Bu özellik, onun insan bedenini bir “doğal form” olarak gören yaklaşımından kaynaklanır.
Figüratif ve Doğa Motifli Çalışmaları: Bu eserlerde stilize insan figürleri ile doğadaki organik formlar iç içe geçer. Sanatçı, bedeni çoğu zaman bir “yaşam döngüsü” metaforu olarak kullanır.
Maria Sezer’in yalnızca bireysel üretimle yetinmemesi ve sanatın kolektif gücüne inanması da önemlidir. “For the Love of Bee” adlı doğa odaklı sanat inisiyatifinin kurucuları arasında yer alması tesadüf değildir. Arılar, doğanın devamlılığını temsil eder ve Sezer’e göre insanın doğayla kurduğu bağın metaforudur. Bu inisiyatif aracılığıyla hem çevresel farkındalık yaratmayı hem de sanatın koruyucu ve iyileştirici gücünü görünür kılmayı amaçlamıştır.
Sezer’in tüm bu çalışmalarında temel bir soru gizlidir: İnsan, kendisini doğadan ayıran yapay sınırları kaldırdığında hangi yeni hakikate ulaşır?
Bu soru, yalnızca bir sanat sorusu değil, aynı zamanda varoluşsal bir sorudur. O nedenle Sezer’in eserleri izleyiciye sadece görsel bir deneyim sunmaz, aynı zamanda içsel bir yolculuğun kapısını aralar.
Baskı Teknikleri (Printmaking) – Siyah Beyaz Etkileyici Kompozisyonlar: Maria Sezer’in 1990 sonrası yoğunlaştığı gravür ve baskı işlerinde, çizgi çok belirgin bir anlatım aracıdır. Bu çalışmalarda hem insan bedeni hem bitkisel formlar minimalist ve şiirsel bir dile dönüşür.
Bugün Maria Sezer, Türkiye ve Hollanda arasında köprü kuran bir sanatçı olmanın ötesinde, insan ve doğa arasındaki ortak dili araştıran bir düşünür olarak da anılmaktadır. Sanat hayatı boyunca çıkardığı her iş, her çizgi, her kil izi, onun bu büyük sorunun peşinden gittiğini gösterir.
Ve belki de Sezer’in sanatındaki en değerli taraf, cevabı kesin bir dille vermemesi, aksine izleyiciyi bu soruyu kendi bedeninde, kendi doğasında yeniden düşünmeye davet etmesidir.
MARIA SEZER’İN YAŞAMINI, KRONOLOJİK OLARAK ŞÖYLE SIRALAYABİLİRİM:
*Maria Sezer 1954 doğumlu bir sanatçıdır.
*Aslen Hollanda doğumlu, ancak uzun yıllardır İstanbul’da yaşamış ve sanatını orada sürdürmüştür.
*Sanat eğitimi almış; 1980 yılında Neşet Günal Atölyesi’nden master derecesi almıştır.
*1996 yılında baskı (printmaking / grafik) çalışmaları yapmaya başlamıştır; 2004 yılında ise Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden “sanat yeterliliği (Proficiency in Arts)” derecesi almıştır.
SANAT ANLAYIŞI & TEMALARI
*Maria Sezer’in sanatı; insan ile doğa arasındaki ilişki üzerine kurulu. Doğayı ve insanı birbirinden ayrı varlıklar olarak değil, birbirine bağlı ve eş değer unsurlar olarak görüyor.
*Çalışmalarında resim, baskı, heykel, seramik, grafik gibi birçok teknik kullanıyor. Hangi tekniği kullanacağına; o anda üzerinde çalıştığı fikir ve temaya göre karar veriyor.
*Kadın kimliği, zamanın değişimi ve doğayla insan arasındaki bağ gibi daha geniş kavramları işler. Örneğin zamanla değişen kimlikleri, değişimin hem doğadaki hem de insandaki yansıması olarak görüyor.
AKTİVİTELER, SERGİLER VE PROJELER
*1986 — 1998 arası orijinal baskı işleri (printmaking) üretmiş; 2008’de İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi’nde baskı çalışmaları yapmıştır.
*Sadece bireysel değil, aynı zamanda topluluk / kolektif çalışmalarda da yer almış. 2000 yılı çerçevesinde ‘Açık Radyo’da arılar hakkında program-serisi yazıp, sunduktan sonra, 2016’da “For the Love of Bee” adlı sanat inisiyatifinin kurucuları arasında yer aldı; bu kolektif ile arı ve doğa temalı sanat eğitimi ve sergileri düzenlediler. Burada Nil İlkbaşaran ve Güngör Erdem ile çalışıyor.
*Hem Türkiye’de hem yurt dışında birçok karma ve kişisel sergi, sempozyum ve atölyeye katıldı.
*Örneğin: 2018’de International Mersin Science Night etkinliğinde performans / resim–grafik çalışması; 2017’de Sinop Meeting Center’da “Love of Bees” atölyesi gibi projeler gerçekleştirmiştir.
YAŞAM VE KÜLTÜREL KÖKEN / BAĞLANTI
*Maria Sezer, gençlik döneminde (1972) İstanbul’da birisiyle tanışıyor ve 5 yıl sonra Türkiye’ye yerleşmeye karar veriyor. Yani hem Hollanda hem Türkiye bağları olan bir sanatçı.
*Kendisini “milliyetlere bağlı hissetmediğini” söylüyor; bu özgürlük anlayışı, sanatında da, insanların ve doğanın sınır tanımayan doğasına yansıyor.
NEDEN İLGİNÇ / ÖNEMLİ?
*Maria Sezer, hem farklı disiplinlerde (resim, baskı, heykel, seramik vb.) çalışabilen çok yönlü bir sanatçı. Bu çok disiplinli yaklaşım, sanatın sabit formlara bağlı olmaması gerektiğini savunan çağdaş sanat anlayışını yansıtıyor.
*Doğa–insan ilişkisi gibi evrensel temaları işler; bu da eserlerini yalnızca bireysel değil, herkesin deneyimleyebileceği şekilde kılıyor.
*Kültürel kökenler arasındaki geçiş (Hollanda-Türkiye), hem kişisel hikâyesinde hem sanatında bir “sınırları aşma”,“uluslararası kimlik” arayışı olarak görülüyor. Bu bakımdan sanatçının biyografisi de tematik bir derinliğe sahip.
*Aynı zamanda hem bireysel sanatçı hem de topluluk / kolektif çalışma (“For the Love of Bee”) ile üretim yapıyor, bu da sanatın hem bireysel hem kolektif dönüştürücü gücüne dair bir manifestoyla benzer.
Maria Sezer’in bedenle ve toprakla sorduğu sorulara, kızı Aylin Sezer yıllar sonra sesiyle cevap verecekti.
*****************
Aylin Sezer’i sizlere tanıtabilmem için, daha önce yayınlamış olduğum bir haberi sunuyorum:
HOLLANDA’DA BİR DE AYLİN SEZER’İMİZ VAR…
Caz sanatçımız Karsu’dan sonra, şimdi de soprano Aylin Sezer Hollanda’yı çalkalıyor.
Tam 55 yıl öncesinde başlayan göç sonrasında gelişmeye başlayan Hollanda’daki Türk toplumu içinden, pek çok başarılı kişiler çıkmıştır. Spordan müziğe ve tiyatrodan yazarlığa kadar çeşitli branşlarda başarılara imza atmış olan bu insanlarımızdan Karsu Dönmez, dünya çapında bir şöhreti elde etmiştir. Başarılı sanatçılarımız arasında tabii ki Esra Dalfidan’ı da göstermemiz lâzım.
Ama, bu güne kadar gözümden kaçan bir başka başarılı sanatçımızın da var olduğunu bildirmem lâzım. Bu sanatçımız, İstanbul doğumlu Aylin Sezer’den başkası değil.
Hollanda’nın Olympia’sı olarak bilinen Carre Tiyarosu
Önce gelin Aylin’in biyografisini okuyalım:
Soprano Aylin Sezer Istanbul’da doğdu. Müziğe olan sevgisini Italyan Kız Ortaokulu’nda keşfeden Aylin, Ayşe Sezerman’dan şan dersleri almaya başladı. Lise eğitimine Robert Kolej’de devam etti ve 2003 yılında mezun oldu. Aylin aynı sene konservatuvar eğitimi almak ve annesinin vatanı Hollanda’yı daha yakından tanımak için Lahey’e taşındı. Lahey Kraliyet Konservatuvarı’ndan 2008 yılında mezun oldu. Master eğitimini Dutch National Opera Academy’de gördü ve 2010 yılında “Üstün Sanatsal Başarı” ödülüyle tamamladı.
2014-2015 sezonunda Opera Vlaanderen’in kadrosunda Zerlina ve Despina’yı, Elektra operasında Fünfte Magd, Kovanşçina’da Emma rollerini seslendirdi. Sonraki sezonlarda Hollanda’nın farklı opera evlerinde Violetta, Nedda, Dido, Euridice ve Micaëla gibi rolleri yorumladı. Concertgebouw’da maestro Giancarlo Andretta yönetiminde I due Foscasri operasında Pisana rolünü söyledi. Peter Brook’un Mozart Sihirli Flüt adaptasyonu “une flûte echantée”yle Güney Amerika ve Avrupa turnesine çıktı,
Tannhäuser’ın Concertgebouw Oda Orkestrası için özel olarak hazırlanmış bir aranjmanında Elizabeth ve Venus’ü seslendirdi. Önümüzdeki sezon Prinsengrachtconcert’te solistlik yapacak olan Aylin, kasım ayında Nederlandse Reisopera’da Violetta rolünü canlandıracaktır.
Carre’deki bu boş koltuklar Aylin Sezer konserlerinde tıklım tıklım doluyor…
Limburg Symfonie Orkest ve şef Jan Willem de Vriend ile Beethoven’ın Egmont eserinde Clärchen’i yorumlayan Aylin, farklı korolara da solistlik yapmaktadır. Repertuvarında Brahms’ın Ein Deutsches Requiem’i, Mozart ve Saint-Saëns’ın Requiem’i, Poulenc’in Stabat Mater ve Gloria’sı, Rossini’nin Stabat Mater’i ve Haydn’ın Die Jahreszeiten’i gibi oratoryum eserlerinin soprano soloları da bulunmaktadır.
HOTİAD ÖDÜLÜ’NDE TANIMIŞTIK
2017 yılında Schaunard Award’ı kazanan Aylin Sezer’i, Hollanda Türk İşadamları Birliği HOTİAD’ın verdiği ‘Yılın Sanatçısı’ ödülü ile tanımıştık. İşte bu Aylin Sezer, daha sonra verdiği konserler ile ününe ün katmaya başladı.
Aylin Sezer, HOTİAD’ın 2.500 euroluk ‘Yılın Sanatçısı Ödülü’nü Başkanı Hikmet Gürcüoğlu’dan almıştı.
Maria Sezer’in kil ile toprağa, Aylin Sezer’in ses ile ruha bıraktığı izler, aynı hikâyenin iki ayrı cümlesi gibidir. Biri doğanın, diğeri insanın dilini konuşur. Ama ikisi de bize şunu hatırlatır: Göç bazen bir kopuş değil, nesiller boyunca süren bir yaratım hâlidir. Ve sanat, bu yolculuğun en kalıcı tanığıdır.
*****************
EEN VERHAAL DAT JE DE ADEM BENEEMT: DE HOLLANDSE KUNSTENAAR MARIA EN HAAR SOPRAANDOCHTER AYLIN VAN TURKSE AFKOMST
Een Nederlandse moeder, een leven opgebouwd in Turkije en een moeder-dochterverhaal dat grenzen overstijgt door kunst.
Een van de meest opmerkelijke moeder-dochterverhalen uit de wereldwijde migratiegeschiedenis…
Geschreven door İlhan KARAÇAY
Migratie wordt vaak verteld aan de hand van statistieken. Jaren, cijfers, landen en verdragen volgen elkaar op. Maar het echte verhaal van migratie ligt verborgen in de sporen die zij nalaat in individuele levens. In een ontmoeting, een huwelijk, de naam die een kind krijgt en soms in een diepe band die via kunst wordt gevormd…
Het verhaal van de Nederlandse kunstenares Maria Sezer en haar sopraandochter Aylin Sezer behoort juist daarom tot de meest menselijke en meest opvallende verhalen uit de wereldwijde migratiegeschiedenis. Want dit is niet alleen het verhaal van een liefde, noch uitsluitend van een artistieke carrière. Het is het verhaal van een leven dat tussen twee landen werd opgebouwd en dat over twee generaties betekenis kreeg door kunst.
Begin jaren zeventig kruist het pad van Maria, dochter uit een Nederlandse familie die zaken deed in Turkije, dat van de Turkse zakenman Sinan Sezer. Deze ontmoeting in 1972 vormt het begin van een lange reis die haar leven tussen twee landen zou vormgeven. Een gezin dat in Turkije werd gesticht, een dochter die in Istanbul werd geboren en een naam die haar werd gegeven: Aylin.
Een naam die jaren later zou weerklinken op de meest prestigieuze podia van Europa als de stem van een sopraan.
Maria Sezer heeft haar leven nooit laten begrenzen door één identiteit, één land of één taal. Haar leven begon in Nederland, verdiepte zich in Turkije en haar kunst groeide uit tot een taal zonder grenzen. In haar werk onderzoekt zij de band tussen mens en natuur via het lichaam en het materiaal. Daarmee tilt zij haar kunst van het louter esthetische naar een diep filosofisch niveau. In haar werken verschijnt het menselijk lichaam als een voortzetting van de natuur; klei, aarde en lijn dragen laag op laag betekenis, als het geheugen van een migrant.
Haar dochter Aylin Sezer groeit vanuit dit gelaagde leven uit met de universele taal van muziek. Wat begon met een opleiding in Istanbul, mondde uit in een professionele carrière in Nederland. De reis van Den Haag naar Amsterdam, van het Concertgebouw naar Carré, is niet slechts een individueel succesverhaal. Het is tegelijk een krachtig voorbeeld van de culturele rijkdom en het vaak onzichtbare potentieel van de Turks-Nederlandse gemeenschap in Europa.
Terwijl de moeder de taal van de natuur zoekt in het menselijk lichaam, brengt de dochter de diepste trillingen van de menselijke ziel naar het podium met haar stem. De een werkt met klei en lijn, de ander met adem en noten. Hun gemeenschappelijke punt is een kunstopvatting die geen grenzen erkent.
Aylin Sezer behaalde in 2017 de hoogste score onder elf kandidaten, van wie tien vrouwen, en won daarmee de Schaunard Award.
Het verhaal van Maria en Aylin Sezer is daarom niet slechts een moeder-dochterverhaal. Het is een zeldzaam voorbeeld dat laat zien dat migratie soms geen gemis is, maar juist een meervoudige rijkdom kan voortbrengen. Het is het tastbare bewijs dat kunst de mens kan openen naar de wereld zonder hem te ontwortelen en identiteiten kan vermeerderen zonder ze te splijten.
De twee artikelen die u nu zult lezen, tonen de twee krachtige gezichten van dit gezamenlijke verhaal.
Het ene schetst het portret van een Nederlandse moeder die via kunst de oeroude band tussen mens en natuur onderzoekt.
Het andere vertelt het succesverhaal van een sopraan van Turkse afkomst die wordt toegejuicht op de meest prestigieuze podia van Europa.
Samen gelezen, onthullen zij veel meer dan een adembenemend moeder-dochteravontuur.
Het is het verhaal van een door migratie gevormd leven dat is getransformeerd tot kunst.
DE NAAM DIE DIT VERHAAL MOGELIJK MAAKTE: NAZİF ERTEKİN
De gewaardeerde zakenman Nazif Ertekin, die mij in contact bracht met Aylin Sezer, belde mij vorige week met de woorden: “Deze keer wil ik u graag voorstellen aan Aylins moeder, mevrouw Maria. Zij is momenteel in Nederland. Zullen we ergens afspreken dat voor ons allemaal goed uitkomt?”
We kozen voor Brugrestaurant, gelegen langs de snelweg nabij luchthaven Schiphol.
Wat daaruit voortkwam, leest u hieronder:
(Het artikel over Aylin Sezer staat onderaan)
MARIA SEZER:DE KUNSTENAAR DIE DE TAAL VAN DE NATUUR ZOEKT IN HET MENSELIJK LICHAAM
Maria Sezer is een veelzijdige kunstenares die gedurende haar hele artistieke leven werkt met materiaal, met het lichaam en met het eigen ritme van de natuur. Haar leven begon in Nederland en kreeg op jonge leeftijd een vervolg in Turkije, wat resulteerde in een brede gevoeligheid waarin twee culturen met elkaar verweven zijn. Zij ziet nationaliteiten en grenzen niet als identiteit, maar slechts als achtergrond van het leven. Deze vrijheid is voelbaar in zowel haar kunst als haar persoonlijke wereld.
De kunstenares schuwt geen enkel materiaal of techniek die nodig is om het idee dat zij wil overbrengen vorm te geven. Schilderkunst, grafiek, beeldhouwkunst, keramiek en klei zijn voor haar geen afzonderlijke disciplines, maar verschillende talen binnen één en dezelfde denkwereld. Het materiaal dat zij kiest, vloeit voort uit het idee waaraan zij op dat moment werkt. Dat creëert een oprechte en organische beeldtaal die eigen is aan Sezer.
Het meest kenmerkende aspect van haar werk is dat de vorm niet het idee dicteert, maar dat het idee zelf de vorm bepaalt. De keuze van het materiaal wordt gestuurd door de zintuiglijke en mentale ruimte die het idee op dat moment vereist. Daardoor lijken schilderijen, grafiek, sculpturen, keramiek, klei en performance in haar oeuvre elkaars verlengde.
Haar focus op de relatie tussen mens en natuur is geen louter thematische keuze. Voor Sezer maakt de mens, net als de natuur, deel uit van een cyclus, een stroom en een continuïteit. Een van de krachtigste voorbeelden hiervan is de serie waarin rode kleimotieven op het menselijk lichaam zijn aangebracht. Hier wordt het lichaam niet als drager gezien, maar als een verlengstuk van de natuur zelf. De klei op de huid is als de afdruk van aarde op de mens. Elk motief symboliseert de cyclische aard van het leven, het ritme van de seizoenen en de innerlijke transformatie van de mens.
Ook in haar grafisch werk is deze benadering zichtbaar. In haar gravures en drukwerken, waarin zij zich vanaf de jaren negentig intensief heeft verdiept, zien we met de sobere maar krachtige zwart-witcontrasten een lineaire dans tussen lichaam en natuur. Haar lijnen zijn noch volledig geometrisch, noch puur organisch. Ze dragen een gevoel van overgang, stroom en transformatie, voortkomend uit haar visie op het menselijk lichaam als een natuurlijke vorm.
Figuratieve werken met natuurmotieven:In deze werken vloeien gestileerde menselijke figuren samen met organische vormen uit de natuur. De kunstenaar gebruikt het lichaam vaak als een metafoor voor de “levenscyclus”.
Naast haar individuele praktijk gelooft Maria Sezer sterk in de collectieve kracht van kunst. Dat zij medeoprichter is van het natuurgerichte kunstinitiatief For the Love of Bee is geen toeval. De bij, symbool van de continuïteit van de natuur, fungeert voor haar als metafoor voor de band tussen mens en natuur. Via dit initiatief wil zij zowel ecologisch bewustzijn creëren als de helende en beschermende kracht van kunst zichtbaar maken.
In al haar werk schuilt één fundamentele vraag:
Wat voor nieuwe waarheid bereikt de mens wanneer hij de kunstmatige grenzen die hem van de natuur scheiden, opheft?
Het is geen louter artistieke, maar ook een existentiële vraag. Daarom bieden haar werken niet alleen een visuele ervaring, maar openen zij ook de deur naar een innerlijke reis.
Grafische technieken (printmaking) – Indrukwekkende zwart-witcomposities: In haar gravures en drukwerken, waarin Maria Sezer zich vooral vanaf de jaren negentig heeft verdiept, is de lijn een zeer uitgesproken vertelmiddel. In deze werken worden zowel het menselijk lichaam als plantaardige vormen omgevormd tot een minimalistische en poëtische beeldtaal.
Vandaag de dag wordt Maria Sezer niet alleen gezien als een kunstenaar die een brug slaat tussen Turkije en Nederland, maar ook als een denker die de gemeenschappelijke taal tussen mens en natuur onderzoekt. Elke lijn, elke kleisporen en elk werk getuigen van haar voortdurende zoektocht. Misschien is juist het meest waardevolle aspect van haar kunst dat zij geen definitief antwoord geeft, maar de toeschouwer uitnodigt deze vraag opnieuw te overdenken in het eigen lichaam en de eigen natuur.
HET LEVEN VAN MARIA SEZER IN CHRONOLOGISCHE VOLGORDE
*Maria Sezer is een kunstenares, geboren in 1954.
*Zij is van Nederlandse afkomst, maar heeft vele jaren in Istanbul gewoond en daar haar artistieke praktijk voortgezet.
*Zij volgde een kunstopleiding en behaalde in 1980 haar mastergraad aan het atelier van Neşet Günal.
*In 1996 begon zij zich intensief te richten op grafische technieken (printmaking). In 2004 behaalde zij aan het Mimar Sinan Universiteit – Instituut voor Sociale Wetenschappen de graad Proficiency in Arts (kunstbekwaamheid).
KUNSTOPVATTING EN THEMA’S
*De kunst van Maria Sezer is opgebouwd rond de relatie tussen mens en natuur. Zij ziet natuur en mens niet als gescheiden entiteiten, maar als met elkaar verbonden en gelijkwaardige elementen.
*In haar werk maakt zij gebruik van uiteenlopende technieken zoals schilderkunst, grafiek, beeldhouwkunst, keramiek en drukwerk. De keuze van de techniek wordt telkens bepaald door het idee en het thema waaraan zij op dat moment werkt.
*Zij behandelt bredere thema’s zoals vrouwelijke identiteit, de verandering van de tijd en de band tussen mens en natuur. Veranderende identiteiten ziet zij als weerspiegelingen van transformatie, zowel in de natuur als in de mens zelf.
ACTIVITEITEN, TENTOONSTELLINGEN EN PROJECTEN
*Tussen 1986 en 1998 produceerde zij originele grafische werken (printmaking). In 2008 werkte zij aan grafische projecten in het Istanbul Museum voor Grafische Kunsten.
*Naast haar individuele praktijk nam zij ook deel aan collectieve projecten. In het kader van het jaar 2000 schreef en presenteerde zij bij Açık Radyo een programmaserie over bijen. In 2016 behoorde zij tot de oprichters van het kunstinitiatief “For the Love of Bee”, waarmee kunsteducatie en tentoonstellingen rond bijen en natuur werden georganiseerd. Binnen dit collectief werkte zij samen met Nil İlkbaşaran en Güngör Erdem.
*Zij nam deel aan talrijke groeps- en solotentoonstellingen, symposia en ateliers in zowel Turkije als in het buitenland.
*Voorbeelden hiervan zijn onder meer een performance en schilder–grafiekproject tijdens de International Mersin Science Night in 2018, en de workshop “Love of Bees” in het Sinop Meeting Center in 2017.
LEVEN EN CULTURELE ACHTERGROND
*Maria Sezer ontmoette begin jaren zeventig (1972) in Istanbul iemand die bepalend zou zijn voor haar leven en besloot vijf jaar later zich definitief in Turkije te vestigen. Daarmee is zij een kunstenares met zowel Nederlandse als Turkse wortels.
*Zij geeft aan zich niet gebonden te voelen aan nationaliteiten. Deze opvatting van vrijheid weerspiegelt zich in haar kunst, waarin de grenzeloze aard van mens en natuur centraal staat.
WAAROM IS DIT INTERESSANT EN BELANGRIJK?
*Maria Sezer is een multidisciplinaire kunstenares die werkt met schilderkunst, grafiek, beeldhouwkunst en keramiek. Deze benadering sluit aan bij de hedendaagse kunstopvatting dat kunst niet aan vaste vormen gebonden hoeft te zijn.
*Zij behandelt universele thema’s zoals de relatie tussen mens en natuur, waardoor haar werk niet alleen persoonlijk is, maar voor iedereen toegankelijk en herkenbaar wordt.
*De culturele overgang tussen Nederland en Turkije wordt in zowel haar leven als haar kunst zichtbaar als een zoektocht naar het overstijgen van grenzen en naar een internationale identiteit. Dit verleent haar biografie een thematische diepgang.
*Tegelijkertijd werkt zij zowel als individuele kunstenaar als binnen een collectief kader (For the Love of Bee), wat haar praktijk verwant maakt aan een manifest over de individuele én collectieve transformerende kracht van kunst.
AYLİN SEZER
De vragen die Maria Sezer stelde met klei en aarde, zouden jaren later door haar dochter Aylin Sezer worden beantwoord met haar stem.
De sporen die Maria achterlaat op het lichaam en de natuur, en die Aylin nalaat op de ziel, vormen twee zinnen van hetzelfde verhaal. De een spreekt de taal van de natuur, de ander die van de mens. Samen herinneren zij ons eraan dat migratie soms geen breuk is, maar een creatieve reis die generaties overspant. En dat kunst de meest blijvende getuige van die reis is.
***************
Om Aylin Sezer aan u voor te stellen, deel ik hier een artikel dat ik eerder heb gepubliceerd:
IN NEDERLAND HEBBEN WE OOK EEN AYLİN SEZER…
Na onze jazzartieste Karsu zorgt nu ook sopraan Aylin Sezer voor opschudding in Nederland.
Sinds de migratie die 55 jaar geleden begon, is binnen de Turks-Nederlandse gemeenschap een groot aantal succesvolle mensen voortgekomen. Van sport tot muziek, van theater tot literatuur hebben velen opmerkelijke prestaties geleverd. Onder hen heeft Karsu Dönmez een wereldwijde bekendheid verworven. Natuurlijk moeten we ook Esra Dalfidan noemen als een van onze succesvolle artiesten.
Maar ik moet toegeven dat ik tot nu toe een andere opmerkelijke kunstenares over het hoofd heb gezien. Die kunstenares is niemand minder dan Aylin Sezer, geboren in Istanbul.
Het Carré Theater, bekend als het Olympia van Nederland
Laten we eerst kennismaken met Aylins biografie:
Sopraan Aylin Sezer werd geboren in İstanbul. Zij ontdekte haar liefde voor muziek op de Italiaanse Meisjesschool en begon zanglessen te volgen bij Ayşe Sezerman. Zij vervolgde haar middelbare schoolopleiding aan Robert College en studeerde af in 2003. In datzelfde jaar verhuisde Aylin naar Den Haag om een conservatoriumopleiding te volgen en het land van haar moeder, Nederland, beter te leren kennen.
Zij studeerde in 2008 af aan het Koninklijk Conservatorium Den Haag. Haar masteropleiding volgde zij aan de Dutch National Opera Academy, die zij in 2010 afrondde met de onderscheiding Uitmuntende Artistieke Prestatie.
In het seizoen 2014–2015 maakte zij deel uit van het ensemble van Opera Vlaanderen, waar zij onder meer Zerlina en Despina vertolkte, evenals Fünfte Magd in Elektra en Emma in Khovansjtsjina. In de daaropvolgende seizoenen zong zij bij verschillende Nederlandse operahuizen rollen als Violetta, Nedda, Dido, Euridice en Micaëla.
In het Concertgebouw vertolkte zij onder leiding van maestro Giancarlo Andretta de rol van Pisana in I due Foscari. Met Peter Brooks bewerking van Mozarts Die Zauberflöte, Une flûte enchantée, maakte zij tournees door Zuid-Amerika en Europa. Daarnaast zong zij Elisabeth en Venus in een speciaal voor het Concertgebouw Kamerorkest bewerkte versie van Tannhäuser.
Komend seizoen zal Aylin soleren tijdens het Prinsengrachtconcert en in november vertolkt zij de rol van Violetta bij de Nederlandse Reisopera.
De lege stoelen in Carré zijn tijdens concerten van Aylin Sezer steevast tot de laatste plaats gevuld…
Samen met het Limburgs Symfonie Orkest en dirigent Jan Willem de Vriend vertolkte zij Clärchen in Beethovens Egmont. Daarnaast treedt zij op als soliste bij diverse koren. Haar repertoire omvat onder meer de sopraansolo’s in Brahms’ Ein Deutsches Requiem, de Requiems van Mozart en Saint-Saëns, Poulencs Stabat Mater en Gloria, Rossini’s Stabat Mater en Haydns Die Jahreszeiten.
ONTMOET BIJ DE HOTİAD-PRIJS
In 2017 leerden wij Aylin Sezer kennen toen zij de Schaunard Award won en door de Hollandse Unie van Turkse Ondernemers (HOTİAD) werd onderscheiden met de prijs Artiest van het Jaar. Deze Aylin Sezer wist vervolgens haar reputatie verder uit te bouwen met de concerten die zij gaf.
Aylin Sezer ontving de ‘Artiest van het Jaar’-prijs, ter waarde van 2.500 euro, uit handen van HOTİAD-voorzitter Hikmet Gürcüoğlu.
De sporen die Maria Sezer met klei en aarde nalaat, en die Aylin Sezer met haar stem in de ziel achterlaat, zijn als twee zinnen van hetzelfde verhaal. De een spreekt de taal van de natuur, de ander die van de mens. Samen herinneren zij ons eraan dat migratie soms geen breuk is, maar een creatieve reis die generaties omspant. En dat kunst de meest blijvende getuige van die reis is.
Post Views:360
2 Yorumlar
Ergun Şenlik
16 Aralık 2025 üzerinde 18:53 de
Aylinle gurur duyuyoruz.Anne ve babasıyla (Maria ve Sinan) iyi ki tanışdık, dostlarımız oldular.Ne mutlu bizlere.
Aylinle gurur duyuyoruz.Anne ve babasıyla (Maria ve Sinan) iyi ki tanışdık, dostlarımız oldular.Ne mutlu bizlere.
Ne mutlu size ki, böylesi dostlarınız var.
Selamlarımla…