Geri
1 Mayıs 2026 2026

AYNI İSİM, AYNI GERİLİM: EBRU UMAR 10 YIL SONRA YENİDEN HORTLADI

Kuşadası’nda gözaltına alınarak Türkiye ile Hollanda arasında krize yol açan Ebru Umar, yıllar sonra yeniden sahnede. Söylemleri değişmedi, tartışmalar bitmedi. Hollanda medyası eski defterleri açarken, Türk toplumunda kapanmayan yaralar yeniden kanıyor.

KUŞADASI’NDAN DÜNYA GÜNDEMİNE UZANAN OLAY
2016’da Kuşadası’nda gözaltına alınan Ebru Umar, bir gazeteciden çok uluslararası bir krizin sembolüne dönüştü. Türkiye ile Hollanda arasında diplomatik gerilim tırmanırken, olay Hollanda’daki Türk toplumunun kimlik ve aidiyet tartışmalarını da yeniden alevlendirdi.

RUTTE’NİN DEVREYE GİRDİĞİ KRİZ
Dönemin Hollanda Başbakanı Mark Rutte’nin doğrudan devreye girmesi, olayın boyutunu açıkça ortaya koydu. Başbakanın Umar ile temas kurduğunu açıklaması ve büyükelçiliğin süreci yakından takip ettiğini duyurması, bir köşe yazısının nasıl uluslararası krize dönüştüğünü gözler önüne serdi.

AYKIRI KALEMİN GÖLGESİNDE BÜYÜYEN TEPKİLER
İslam, Türkiye ve Türkler hakkında yaptığı sert çıkışlarla tanınan Umar, bir kesim tarafından ifade özgürlüğünün simgesi olarak görülürken, diğer kesimlerce toplumu tahrik eden bir figür olarak değerlendirildi. Bu ikili algı, onun yıllardır tartışmaların merkezinde kalmasına neden oldu.

HIRSI ALI’DEN UMAR’A, UMAR’DAN LALE GÜL’E UZANAN HAT
Hollanda’da İslam eleştirisi üzerinden yükselen isimler değişse de tartışmanın yönü değişmedi. Ayaan Hirsi Ali ile başlayan süreç, Ebru Umar ile devam etti, bugün ise Lale Gül ile yeni bir evreye taşındı. Aynı tartışmalar, farklı isimlerle yeniden gündeme taşınıyor.

HORTLAYAN SADECE BİR İSİM DEĞİL
Ebru Umar’ın 10 yıl sonra yeniden manşetlere taşınması, sadece bir gazetecinin geri dönüşü değil. Hollanda medyasının Türkiye, Türkler ve İslam eksenli tartışmaları yeniden gündeme taşıdığının açık bir göstergesi olarak görülüyor.

UMAR VE LALE GÜL AYNI SAHNEDE
Bugün en çok merak edilen soru şu: Ebru Umar ile Lale Gül aynı çizgide mi buluşacak, yoksa aynı alanın iki güçlü sesi olarak rekabet mi edecekler. Önümüzdeki süreçte bu iki ismin medya ve kamuoyundaki konumu, tartışmaların yönünü belirleyecek.

(Haberin Holandacası en altta.
De Nederlandse versie van het nieuws staat onderaan)


İlhan KARAÇAY yazdı

Hollanda’nın en büyük gazetelerinden De Telegraaf, yıllar sonra Ebru Umar’ı tam sayfa haber yaptı. Başlık dikkat çekiciydi: “Korkmak asla bir seçenek değil.”
Haberin özü ise daha da çarpıcıydı.
Umar, Türkiye’deki gözaltı, ev hapsi, tehditler ve Hollanda’ya dönüş hikâyesinden 10 yıl sonra yeniden sahneye çıkmıştı.
Üstelik bu kez sadece geçmişini anlatmıyor, Hollanda’nın bugünkü halinden de umutsuz olduğunu söylüyordu.
“Ben iyiyim ama Hollanda iyi değil” diyerek, hem kendisini hem de içinde yaşadığı ülkeyi aynı cümlede tartışmanın ortasına yerleştiriyordu.


ULUSLARARASI KRİZİN YENİDEN GÜNDEME GELMESİ: Hollanda medyası eski defterleri yeniden açtı. De Telegraaf, 10 yıl önce Kuşadası’nda gözaltına alınarak Türkiye ile Hollanda arasında krize yol açan Ebru Umar’ı yeniden tam sayfa gündeme taşıdı. O dönemde Başbakan Mark Rutte’nin devreye girerek doğrudan temas kurması, olayın sıradan bir gözaltı değil, uluslararası bir kriz olduğunu ortaya koymuştu. Yıllar sonra yeniden ortaya çıkan Umar, “Ben iyiyim ama Hollanda değil” diyerek bu kez yaşadığı ülkeye yönelik sert eleştiriler yöneltiyor. Theo van Gogh çizgisinden Kuşadası krizine, tehditlerden medya tartışmalarına uzanan bu dosya, Hollanda’da Türkiye, Türkler ve İslam üzerinden yürüyen tartışmaların yeniden alevlendiğini ve Lale Gül gibi yeni isimlerle daha da büyüyeceğini gösteriyor.

EBRU UMAR’IN GEÇMİŞİ VE MEDYAYA GİRİŞİ

Column Ebru Umar: Eigen volk eerst - Over allochtoon geweld tegen politie

Ebru Umar, 20 Mayıs 1970’te Lahey’de doğdu. Babası patolog, annesi göz doktoruydu. Hollanda’da yetişti, iyi eğitim aldı, ancak sakin bir akademik aile çizgisinde kalmadı. Sivri dili, sert yazıları ve özellikle İslam, Türkler, Türkiye ve göçmen toplumlar hakkındaki çıkışlarıyla kısa sürede dikkat çekti. Öldürülen sinemacı Theo van Gogh ile çalıştı. Daha sonra Metro gazetesinde köşe yazarı oldu. Hollanda medyasının “aykırı” ve “korkusuz” diye sunduğu isimlerden biri haline geldi. Reuters, 2016’daki gözaltı haberinde Umar’ı “Erdoğan’ın açık sözlü bir eleştirmeni” olarak tanımlamıştı.
The Guardian ise onun Theo van Gogh çizgisinden gelen, militan İslam eleştirileriyle tanınan bir yazar olduğunu yazmıştı.
Umar’ın gündeme gelişini anlamak için Hollanda’daki eski bir süreci de hatırlamak gerekir.

HIRSI ALI ÖRNEĞİ VE MEDYADAKİ BOŞLUĞUN DOLDURULMASI

Ayaan Hirsi Ali on Islamic Reform | American Libraries Magazine

Bir dönem Somali kökenli Ayaan Hirsi Ali, İslam hakkındaki çok sert sözleriyle Hollanda’da aşırı sağcı çevrelerin gözdesi olmuştu. Theo van Gogh’un öldürülmesinden sonra Hirsi Ali ciddi tehditler altında yaşadı. Hollanda devleti onu koruma altına aldı ve güvenlik gerekçesiyle, evine yapılan acil bir baskın sonrasında, özel bir uçakla Amerika Birleşik Devletleri’ne götürdü. Daha sonra da Amerika’ya yerleşti. Bu süreç, Hollanda’da İslam eleştirisinin medya, güvenlik, siyaset ve göçmen toplumları nasıl birbirine bağladığını gösteren en çarpıcı örneklerden biriydi.
Hirsi Ali’nin sahneden çekilmesinden sonra meydanda yeni isimler belirdi. Bunlardan biri Ebru Umar oldu. Umar, Türkiye, Türkler ve İslam üzerine sert çıkışlarıyla Hollanda medyasında kendine geniş yer buldu. Bir kesim onu cesur bir ifade özgürlüğü savunucusu olarak gördü. Başka bir kesim ise onu kendi köklerine, kendi toplumuna ve Müslümanlara karşı acımasız bir kalem olarak değerlendirdi. İşte bu gerilim, 2016 yılında Kuşadası’nda patladı.

KUŞADASI’NDA GÖZALTI VE DİPLOMATİK GERİLİM
23 Nisan 2016’da Ebru Umar, Aydın’ın Kuşadası ilçesinde gözaltına alındı. Gerekçe, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret iddiasıydı. Umar, Twitter paylaşımları ve Metro’daki yazısı nedeniyle polis tarafından alındı. Daha sonra adli kontrol ve yurt dışı yasağı ile serbest bırakıldı. Reuters ve The Guardian haberlerinde, Umar’ın Türkiye’den ayrılamadığını ve olayın Hollanda’da büyük yankı uyandırdığını yazdı. Dönemin Hollanda Başbakanı Mark Rutte de Umar ile temas kurduğunu ve Hollanda Büyükelçiliği’nin kendisine yardım için yakın irtibatta olduğunu açıkladı.

Westerse waarden besmeurd door arrestatie Ebru Umar | Het Parool

HOLLANDA’DAKİ YANKILAR VE TOPLUMSAL TEPKİLER
O günlerde Hollanda’da medya ayağa kalktı. “Türk asıllı Hollandalı gazeteci gözaltına alındı” başlıkları atıldı. Umar’ın çifte vatandaşlığı gündeme geldi. Hollanda Dışişleri Bakanlığı devreye girdi. İzmir Fahri Konsolosluğu’nun da hukuki destek için temaslarda bulunduğu yazıldı. Hollanda’da birçok gazeteci ve siyasetçi, olayı ifade özgürlüğü açısından ele aldı. Ancak bu olay sadece basın özgürlüğü meselesi olarak kalmadı. Türk toplumunda da farklı duygular uyandırdı.

ERTUĞRULOĞLU’NUN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE DAYALI DENGELİ YAKLAŞIMI
O dönemde Deventer eski Başkonsolosu Orhan Ertuğruloğlu’nun değerlendirmesi çok önemliydi. Ertuğruloğlu, meseleye ne kör bir öfkeyle ne de basit bir tarafgirlikle yaklaştı. “Söz ve basın hürriyetine inanan bir insan olarak, istediğini yazmakta serbesttir diye düşünüyorum. Kendi fikridir. Paylaşırız paylaşmayız, o başka” diyordu.
Bu cümle, olayın kalbini gösteriyordu. İnsan Ebru Umar’ın sözlerine katılmayabilir. Hatta onları kırıcı, haksız ve saldırgan bulabilir. Ama basın ve ifade özgürlüğü ilkesi ayrı bir yerde durur.

BİRİNCİ KUŞAĞIN GÖZÜNDEN “EBRU KIZIMIZ”
Ertuğruloğlu’nun asıl çarpıcı sözleri ise Ebru Umar’a bir baba şefkatiyle yaklaştığı bölümdü. Birinci kuşak Türklerin Hollanda’da yetişen üçüncü ve dördüncü kuşak Türk çocuklarını kendi evlatları gibi gördüğünü söylüyordu. Doğumlarına, düğünlerine, ölümlerine tanık oldukları bu kuşağın başarılarıyla sevindiklerini anlatıyordu. Umar için de “Ebru kızımız” diyordu. Ama aynı zamanda Türkiye’de olduğunu unutmaması gerektiğini de ekliyordu. “Aman Hollanda’ya dönene kadar Türkiye’de olduğunu bir daha sakın unutmasın” ifadesi, hem uyarı hem de acı bir gerçeklikti.

ÇİFTE VATANDAŞLIK VE DEVLET KORUMASI GERÇEĞİ
Ertuğruloğlu’nun sözlerinde bir başka önemli nokta daha vardı. Umar’ın Hollanda Krallığı’nın koruması altında olmasının onun için bir şans olduğunu söylüyordu. “Acıdır. Ama şanslıdır” diyordu. Bu cümle, çifte vatandaşlık, ana vatan, tabiyet ve devlet koruması gibi çok katmanlı bir tartışmayı tek satıra sığdırıyordu. Umar, Türkiye’de gözaltına alınmıştı ama Hollanda vatandaşı olması nedeniyle Hollanda devleti arkasında durmuştu. Her Türk kökenli insanın aynı korumaya sahip olmadığı da ortadaydı.

BÖHMERMANN VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ TARTIŞMASI
Ertuğruloğlu, Böhmermann olayına ve Ebru Umar’ın yazılarına da değiniyordu. Ne Böhmermann’ın pespaye hicvini beğendiğini ne de Umar’ın bazı düşüncelerine katıldığını söylüyordu. Ama iki olayın da ifade ve basın özgürlüğü çerçevesinde ele alınmasını savunuyordu. “Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner. Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü hepimize lazım” sözleri bugün de geçerliliğini koruyor. Çünkü özgürlük sadece sevdiğimiz fikirler için istenirse, özgürlük olmaktan çıkar.

KUŞADASI OLAYININ TOPLUMSAL YANSIMALARI
Ebru Umar’ın Kuşadası olayı, sadece Türkiye ile Hollanda arasında yaşanmış bir diplomatik kriz değildi. Aynı zamanda Hollanda’daki Türk toplumunun kimlik, aidiyet, eleştiri ve sadakat duygularını da sarsan bir hadiseydi. Bir yanda Türkiye’ye ve İslam’a ağır eleştiriler yönelten Türk kökenli bir Hollandalı yazar vardı. Diğer yanda, onu “bizim kızımız” olarak gören ama sözlerinden incinen bir göçmen kuşağı vardı.

10 YIL SONRA YENİDEN GÜNDEMDE
Şimdi aradan 10 yıl geçti. Umar, De Telegraaf’a konuştu. “Korkmak asla bir seçenek değil” dedi. Amsterdam’daki hayatını kaybettiğini, Kuşadası’ndaki yazlık evini bir daha görmediğini, Rotterdam’a döndüğünü anlattı. Türkiye’de yaşadığı ev hapsi, Hollanda’daki tehditler, Amsterdam’daki evine girilmesi ve duvara yazılan hakaretler, onun hafızasında hâlâ canlı. Röportajda, eski Başbakan Mark Rutte’nin o dönemde kendisini düzenli aradığını, Hollanda Büyükelçiliği ile sürekli temas halinde olduğunu ve Metro ile De Telegraaf’taki meslektaşlarının kendisine çok destek verdiğini söylüyor.

UMAR’IN BUGÜNKÜ KONUMU VE DEĞİŞEN HAYATI
Umar artık daha sakin sularda olduğunu iddia ediyor. Kendi platformunda yazdığını, gayrimenkul sektörüne yönelik bir meslek dergisinde genel yayın yönetmeni olduğunu, artık tehdit edilmediğini anlatıyor. Ama aynı röportajda Lale Gül’e bakıp onu kıskanmadığını da söylüyor. Bu cümle rastgele söylenmiş bir cümle değildir. Çünkü Umar’ın boş bıraktığı alanı son yıllarda Lale Gül doldurmuş görünüyor.

LALE GÜL’ÜN YÜKSELİŞİ VE YENİ TARTIŞMA DALGASI
Lale Gül, “Ik ga leven” adlı kitabıyla Hollanda’da büyük tartışma yarattı. Dindar Müslüman bir ailede büyüyen genç bir Türk kökenli kadın olarak yaşadıklarını anlattı. Kitap çok sattı, medyada geniş yer buldu, ancak Gül de ciddi tehditler aldı. NL Times, 2022’de Gül’ün yeni tehditler nedeniyle bir süre yurt dışına çıkmayı düşündüğünü yazdı. Avrupa basınında da Gül’ün kitabı sonrası ölüm tehditleri aldığı, ailesi ve çevresiyle büyük kopuş yaşadığı aktarıldı.

HOLLANDA MEDYASINDA SÜREKLİLİK GÖSTEREN BİR ÇİZGİ
Bu tabloya bakınca, Hollanda medyasında garip bir süreklilik görülüyor. Önce Ayaan Hirsi Ali vardı. Sonra Ebru Umar öne çıktı. Ardından Lale Gül geldi. Üçünün hikâyesi aynı değildir. Hayatları, üslupları ve konumları farklıdır. Ancak hepsinin ortak noktası, İslam eleştirisi üzerinden Hollanda medyasında büyük görünürlük kazanmalarıdır. Her biri, özgürlük, kadın hakları ve bireysel tercih söylemleriyle desteklendi. Fakat her biri aynı zamanda aşırı sağdan liberal çevrelere kadar geniş bir alanda sembolleştirildi.

YENİ MEDYA HAMLESİ Mİ, YOKSA TESADÜF MÜ
Bugün sorulması gereken soru şudur: Ebru Umar’ın 10 yıl sonra yeniden tam sayfa haber yapılması sadece bir yıldönümü ilgisi midir, yoksa yeni bir medya hamlesinin işareti midir? Umar ile Lale Gül aynı kulvarda mı yürüyecekler? Birbirlerini tamamlayan iki ses mi olacaklar, yoksa aynı alanın iki rakibi haline mi gelecekler? Umar’ın “Lale Gül’ün başına gelenleri görüyorum ve onu kıskanmıyorum” sözü, bu açıdan çok manidardır.

İKİ NESİL ARASINDAKİ YANSIMA VE KARŞILAŞTIRMA
Belki Umar, Lale Gül’ü kendi gençlik döneminin yeni versiyonu olarak görüyor. Belki de onun yaşadığı tehditleri ve medya ilgisini görünce, “Ben bu filmi daha önce gördüm” demek istiyor. Lale Gül ise bugün Hollanda’da bazı çevreler tarafından cesur bir özgürlük sembolü olarak baş tacı ediliyor. Ama aynı zamanda Türk ve Müslüman çevrelerde sert tepki görüyor. Bu açıdan onun hikâyesi de Ebru Umar’ın hikâyesine benziyor.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE TOPLUMSAL SORUMLULUK DENGESİ
Ancak burada dikkat edilmesi gereken çok hassas bir nokta var. İnsanların tehdit edilmesi, susturulması, şiddet korkusuyla yaşaması asla kabul edilemez. Ebru Umar’ın da, Lale Gül’ün de, Ayaan Hirsi Ali’nin de güvenlik endişeleri ciddiye alınmalıdır. Fakat aynı zamanda, bu isimlerin söylediklerinin toplumda nasıl yaralar açtığı, hangi çevreler tarafından nasıl kullanıldığı ve göçmen toplumlara nasıl fatura edildiği de konuşulmalıdır.

MEDYANIN SEÇİCİ İLGİSİ VE TÜRK TOPLUMUNDAKİ KIRGINLIK
Hollanda medyası, Türk ve Müslüman kökenli kadınların acılı aile hikâyelerini, din eleştirilerini ve toplumla kopuşlarını çok seviyor. Bu hikâyeler çoğu zaman “özgürleşme” başlığıyla sunuluyor. Ama aynı medya, yıllarca alın teriyle bu ülkeye katkı sağlayan, çocuklarını okutan, iş kuran, vergisini ödeyen, toplumla uyum içinde yaşayan yüz binlerce Türk’ün hikâyesine aynı ilgiyi göstermiyor. Bu da Türk toplumunda haklı bir kırgınlık yaratıyor.

HOLLANDA’YA YÖNELEN YENİ ELEŞTİRİLER
Ebru Umar şimdi “Ben iyiyim ama Hollanda değil” diyor. Aslında bu cümle sadece Umar’ın değil, Hollanda’nın da aynasıdır. Çünkü Hollanda artık eski hoşgörü ülkesi değildir. Groningen mağdurları, sosyal yardım skandalında ezilen aileler, tasarruf sahipleri, sığınmacı merkezi tartışmaları, göçmen kökenlilere yönelik gerilimler ve siyasetin sertleşen dili, Umar’ın da dediği gibi ülkeyi yormuştur. Fakat ilginç olan şudur: Umar bu kez sadece Türkiye’yi, Türkleri veya İslam’ı değil, Hollanda’yı da eleştiriyor.

ROTTERDAM’DAN BAKAN BİR YAZAR
Belki de bu yüzden dönüşü daha dikkat çekicidir.
10 yıl önce Kuşadası’nda gözaltına alınan Ebru Umar, bugün Rotterdam’dan Hollanda’ya bakıyor. Kendisini kurtarmış görünüyor ama ülkesinden umudunu kesmiş. Türkiye’ye gidebileceğini ama oradan çıkamayacağını söylüyor. Hollanda’dan gitmeyeceğini, anne ve babası yaşadığı sürece Rotterdam’da kalacağını belirtiyor.

ESKİ DEFTERLERİN YENİDEN AÇILMASI
Sonuçta Ebru Umar yine gündemde. De Telegraaf onu tam sayfa haber yaptı. Eski defterler açıldı. Kuşadası, Erdoğan, Theo van Gogh, Ayaan Hirsi Ali, Lale Gül ve Hollanda’nın değişen iklimi aynı hikâyenin içinde yeniden buluştu.

YENİ BİR KOALİSYON MU, YOKSA REKABET Mİ
“Umar 10 yıl sonra yeniden hortladı” dersek, bu sadece bir başlık olmaz. Aynı zamanda Hollanda medyasının, İslam eleştirisi üzerinden yarattığı eski tartışmaları yeniden ısıttığının da ifadesi olur. Şimdi merak edilen şudur: Bu dönüş yeni bir koalisyonun başlangıcı mı olacak, yoksa Ebru Umar ile Lale Gül aynı sahnede birbirlerine rakip mi çıkacak?

HORTLAYAN SADECE UMAR DEĞİL

Bunu zaman gösterecek. Ama bir şey şimdiden açık: Tartışma hiç bitmedi, sadece bir süre geri çekildi. Şimdi yeniden sahnede. Hollanda’da Türkiye, Türkler ve İslam üzerinden yürüyen medya tartışmaları yıllardır aynı eksende dönüyor. Değişen sadece isimler. Dün Ayaan Hirsi Ali vardı, sonra Ebru Umar öne çıktı, bugün Lale Gül konuşuluyor. Yarın başka bir isim çıkarsa kimse şaşırmayacak.

Bu tablo, bir tesadüften çok daha fazlasını anlatıyor. Hollanda medyasında belli başlıklar, belli dönemlerde yeniden ısıtılıyor ve kamuoyunun önüne tekrar konuluyor. Her seferinde “yeni bir hikâye” gibi sunulsa da, aslında aynı tartışmanın farklı versiyonları yaşanıyor.

Ebru Umar’ın 10 yıl sonra yeniden gündeme taşınması da bu çerçevede okunmalı. Bu sadece bir gazetecinin geri dönüşü değil. Aynı zamanda Hollanda’daki medya ikliminin, eski tartışmaları yeniden dolaşıma soktuğunun bir göstergesi.

Bugün asıl soru şu: Bu sahnede bir ortaklık mı kurulacak, yoksa aynı alanda yeni bir rekabet mi doğacak? Umar ile Lale Gül aynı çizgide yürüyen iki ses mi olacak, yoksa aynı tartışmanın farklı tonlarını temsil eden iki ayrı kutup mu?

Cevabı zaman verecek. Ancak görünen gerçek şu: Bu tartışma kapanmadı. Sadece ara verdi. Ve şimdi yeniden, daha görünür ve daha sert bir şekilde geri dönüyor.

**************

DEZELFDE NAAM, DEZELFDE SPANNING: EBRU UMAR NA 10 JAAR OPNIEUW OP HET TONEEL

Ebru Umar, die in Kuşadası werd aangehouden en daarmee een crisis veroorzaakte tussen Turkije en Nederland, is jaren later opnieuw in beeld. Haar uitspraken zijn niet veranderd, de discussies evenmin. Terwijl de Nederlandse media oude dossiers heropenen, bloeden oude wonden binnen de Turkse gemeenschap opnieuw.

VAN KUŞADASI NAAR INTERNATIONALE KRANTENKOPPEN
In 2016 groeide Ebru Umar, na haar aanhouding in Kuşadası, uit van journaliste tot symbool van een internationale crisis. Terwijl de diplomatieke spanningen tussen Turkije en Nederland opliepen, wakkerde het incident ook opnieuw discussies aan over identiteit en verbondenheid binnen de Turks-Nederlandse gemeenschap.

DE CRISIS WAARBIJ RUTTE INGREEP
Dat de toenmalige Nederlandse premier Mark Rutte persoonlijk ingreep, maakte duidelijk hoe groot de zaak was. Zijn contact met Umar en de betrokkenheid van de ambassade toonden aan hoe een column kon uitgroeien tot een internationale crisis.

EEN CONTROVERSIËLE STEM IN HET DEBAT
Met haar scherpe uitspraken over islam, Turkije en Turken werd Umar door sommigen gezien als een symbool van vrijheid van meningsuiting, terwijl anderen haar beschouwden als een provocerende figuur. Deze dubbele perceptie hield haar jarenlang in het middelpunt van de discussie.

VAN HIRSI ALI NAAR UMAR, VAN UMAR NAAR LALE GÜL
In Nederland veranderden de namen, maar niet het debat. Wat begon met Ayaan Hirsi Ali, ging verder met Ebru Umar en kreeg recent een nieuw gezicht met Lale Gül. Dezelfde thema’s keren telkens terug, telkens met andere protagonisten.

NIET ALLEEN EEN TERUGKEER VAN EEN NAAM
Dat Ebru Umar na tien jaar opnieuw de krantenkoppen haalt, is meer dan de terugkeer van één journaliste. Het toont aan dat discussies over Turkije, Turken en islam opnieuw worden aangewakkerd in de Nederlandse media.

UMAR EN LALE GÜL OP HETZELFDE TONEEL
De vraag die nu speelt is duidelijk: zullen Ebru Umar en Lale Gül dezelfde lijn volgen, of worden zij twee concurrerende stemmen binnen hetzelfde debat? Hun positie in het publieke debat zal de richting van de komende discussies bepalen.

(Haberin Holandacası en altta.
De Nederlandse versie van het nieuws staat onderaan)


Geschreven door İlhan KARAÇAY

De grootste krant van Nederland, De Telegraaf, bracht Ebru Umar na jaren opnieuw met een paginagroot artikel. De kop was opvallend: “Angst is nooit een optie.”
Maar de inhoud was nog opvallender.
Tien jaar na haar aanhouding, huisarrest en bedreigingen in Turkije, verscheen Umar opnieuw op het toneel.
Dit keer sprak zij niet alleen over haar verleden, maar ook over haar teleurstelling in het huidige Nederland.
Met de woorden “Met mij gaat het goed, maar met Nederland niet” plaatste zij zichzelf en het land waarin zij leeft midden in het debat.


HET OPNIEUW OPLAAIEN VAN EEN INTERNATIONALE CRISIS: De Nederlandse media hebben oude dossiers opnieuw geopend. De Telegraaf bracht Ebru Umar, die tien jaar geleden na haar aanhouding in Kuşadası een diplomatieke crisis veroorzaakte, opnieuw paginagroot in het nieuws. Dat premier Mark Rutte destijds persoonlijk ingreep en direct contact zocht, onderstreepte dat het niet om een gewone aanhouding ging, maar om een internationale kwestie. Vandaag keert Umar terug met scherpe kritiek op Nederland zelf. Van Theo van Gogh tot Kuşadası, van bedreigingen tot mediadebatten: het dossier laat zien dat discussies over Turkije, Turken en islam opnieuw oplaaien en met nieuwe namen zoals Lale Gül verder groeien.

HET VERLEDEN VAN EBRU UMAR EN HAAR INTOCHT IN DE MEDIA

Column Ebru Umar: Eigen volk eerst - Over allochtoon geweld tegen politie

Ebru Umar werd op 20 mei 1970 in Den Haag geboren. Haar vader was patholoog en haar moeder oogarts. Ze groeide op in Nederland en kreeg een goede opleiding, maar volgde niet het rustige academische pad van haar familie. Met haar scherpe pen en uitgesproken standpunten over islam, Turkije en migranten trok zij al snel de aandacht. Ze werkte samen met de vermoorde filmmaker Theo van Gogh en werd later columniste bij Metro. In de Nederlandse media werd zij gepresenteerd als een “eigenzinnige” en “onverschrokken” stem. Reuters omschreef haar in 2016 als “een uitgesproken criticus van Erdoğan”.
The Guardian schreef dat zij in de lijn van Theo van Gogh stond en bekend stond om haar felle kritiek op de islam.
Om haar opkomst in de media te begrijpen, moet men ook een eerdere fase in Nederland in herinnering brengen.

HET VOORBEELD VAN HIRSI ALI EN DE MEDIA-DYNAMIEK

Ayaan Hirsi Ali on Islamic Reform | American Libraries Magazine

In een eerdere periode werd de Somalisch-Nederlandse Ayaan Hirsi Ali, met haar scherpe kritiek op de islam, een favoriet van rechtse kringen in Nederland. Na de moord op Theo van Gogh leefde zij onder zware dreiging. De Nederlandse staat nam haar onder bescherming en bracht haar om veiligheidsredenen, na een spoedoperatie bij haar woning, met een privévliegtuig naar de Verenigde Staten. Daar vestigde zij zich later definitief. Dit proces liet zien hoe islamkritiek in Nederland verweven raakte met media, veiligheid, politiek en migrantengemeenschappen.
Na het verdwijnen van Hirsi Ali uit de schijnwerpers ontstond ruimte voor nieuwe namen. Eén daarvan was Ebru Umar. Met haar scherpe uitspraken over Turkije, Turken en islam kreeg zij veel aandacht in de Nederlandse media. Voor sommigen was zij een moedige verdediger van de vrijheid van meningsuiting. Voor anderen een harde en confronterende stem tegenover haar eigen achtergrond en gemeenschap. Deze spanning bereikte een hoogtepunt in 2016 in Kuşadası.

AANHOUDING IN KUŞADASI EN DIPLOMATIEKE SPANNING

Op 23 april 2016 werd Ebru Umar in Kuşadası, in de provincie Aydın, aangehouden. De beschuldiging luidde belediging van president Recep Tayyip Erdoğan. Vanwege haar tweets en een column in Metro werd zij door de politie meegenomen. Later werd zij vrijgelaten onder voorwaarden en met een uitreisverbod. Reuters en The Guardian meldden dat zij Turkije niet mocht verlaten en dat de zaak in Nederland grote weerklank vond. De toenmalige premier Mark Rutte verklaarde dat hij contact had met Umar en dat de Nederlandse ambassade haar nauw ondersteunde.

Westerse waarden besmeurd door arrestatie Ebru Umar | Het Parool

REACTIES IN NEDERLAND EN BINNEN DE SAMENLEVING

In Nederland kwam de mediawereld direct in beweging. Krantenkoppen spraken van een “Turks-Nederlandse journaliste aangehouden”. Haar dubbele nationaliteit kwam volop ter sprake. Het Nederlandse ministerie van Buitenlandse Zaken kwam in actie. Er werd ook gemeld dat via het consulaat in İzmir juridische steun werd georganiseerd. Veel journalisten en politici benaderden de kwestie vanuit het perspectief van persvrijheid. Maar het bleef daar niet bij. Ook binnen de Turkse gemeenschap leidde het tot uiteenlopende reacties en emoties.

DE EVENWICHTIGE BENADERING VAN ERTUĞRULOĞLU

De beoordeling van voormalig consul-generaal in Deventer, Orhan Ertuğruloğlu, was in die periode van groot belang. Hij benaderde de kwestie noch met blinde woede, noch met simpele partijdigheid. “Als iemand die gelooft in vrijheid van meningsuiting en persvrijheid, vind ik dat zij vrij is om te schrijven wat zij wil. Het is haar mening. Of wij het delen of niet, dat is iets anders,” zei hij. Deze woorden raakten de kern van de zaak. Men kan het oneens zijn met Ebru Umar, haar woorden hard, onterecht of kwetsend vinden. Maar het principe van pers- en meningsvrijheid staat op zichzelf.

EEN ‘DOCHTER’ IN DE OGEN VAN DE EERSTE GENERATIE

Nog opvallender waren zijn woorden waarin hij Umar met een bijna vaderlijke benadering omschreef. Hij gaf aan dat de eerste generatie Turken in Nederland de derde en vierde generatie beschouwt als hun eigen kinderen. Ze waren getuige geweest van hun geboortes, huwelijken en verliezen, en deelden in hun successen. Over Umar sprak hij als “onze dochter Ebru”. Tegelijkertijd waarschuwde hij haar dat zij niet moest vergeten dat zij zich in Turkije bevond. “Laat haar alsjeblieft niet vergeten dat zij in Turkije is totdat zij weer in Nederland is,” zei hij. Een zin die zowel een waarschuwing als een harde realiteit weerspiegelde.

DE REALITEIT VAN DUBBELE NATIONALITEIT EN BESCHERMING

Ertuğruloğlu wees ook op een ander belangrijk punt. Hij stelde dat het voor Umar een vorm van geluk was dat zij onder de bescherming van het Koninkrijk der Nederlanden viel. “Het is pijnlijk, maar zij heeft geluk,” zei hij. Deze woorden vatten een complexe discussie samen over dubbele nationaliteit, vaderland, staatsburgerschap en bescherming. Umar werd in Turkije aangehouden, maar als Nederlandse burger kon zij rekenen op de steun van de Nederlandse staat. Het is duidelijk dat niet iedere persoon met een Turkse achtergrond op dezelfde bescherming kan rekenen.

BÖHMERMANN EN HET KADER VAN VRIJHEID

Ertuğruloğlu verwees ook naar de zaak rond Böhmermann en naar de teksten van Ebru Umar. Hij gaf aan noch de grove satire van Böhmermann te waarderen, noch alle opvattingen van Umar te delen. Toch vond hij dat beide gevallen binnen het kader van vrijheid van meningsuiting en persvrijheid moesten worden beoordeeld. “Wat vandaag gebeurt, kan morgen terugkeren. Vrijheid van meningsuiting en persvrijheid zijn voor ons allemaal nodig,” zei hij. Want als vrijheid alleen geldt voor meningen die wij prettig vinden, verliest zij haar betekenis.

DE IMPACT OP DE TURKSE GEMEENSCHAP

De zaak rond Kuşadası was niet alleen een diplomatieke crisis tussen Turkije en Nederland. Het was ook een gebeurtenis die de gevoelens van identiteit, verbondenheid en loyaliteit binnen de Turkse gemeenschap in Nederland raakte. Aan de ene kant stond een Turks-Nederlandse schrijfster die scherpe kritiek uitte op Turkije en islam. Aan de andere kant stond een generatie migranten die haar als “hun dochter” zag, maar zich tegelijkertijd gekwetst voelde door haar woorden.

TIEN JAAR LATER OPNIEUW IN DE SPOTLIGHTS

Tien jaar later is Umar opnieuw in het nieuws. In haar interview met De Telegraaf zegt zij: “Angst is nooit een optie.”
Zij vertelt dat zij haar leven in Amsterdam verloor, haar vakantiehuis in Kuşadası nooit meer terugzag en uiteindelijk naar Rotterdam terugkeerde. Haar ervaringen met huisarrest in Turkije, bedreigingen in Nederland, een inbraak in haar woning in Amsterdam en beledigende teksten op de muur zijn nog steeds levendig in haar geheugen. In het interview vertelt zij ook dat voormalig premier Mark Rutte haar destijds regelmatig belde, dat zij voortdurend contact had met de Nederlandse ambassade en dat haar collega’s bij Metro en De Telegraaf haar sterk hebben gesteund.

UMAR’S HUIDIGE POSITIE EN HAAR VERANDERDE LEVEN

Umar zegt dat zij nu in rustiger vaarwater verkeert. Ze schrijft op haar eigen platform, is hoofdredacteur van een vakblad in de vastgoedsector en stelt dat zij niet langer wordt bedreigd. In hetzelfde interview zegt zij echter ook dat zij niet jaloers is op Lale Gül. Dit is geen toevallige opmerking. Het lijkt erop dat de ruimte die Umar achterliet de afgelopen jaren door Lale Gül is ingevuld.

DE OPKOMST VAN LALE GÜL EN EEN NIEUWE DISCUSSIEGOLF

Lale Gül veroorzaakte met haar boek “Ik ga leven” een groot debat in Nederland. Als jonge vrouw met een Turkse achtergrond, opgegroeid in een religieus islamitisch gezin, beschreef zij haar ervaringen. Het boek werd een bestseller en kreeg veel aandacht in de media. Tegelijkertijd ontving ook zij ernstige bedreigingen. NL Times meldde in 2022 dat Gül vanwege nieuwe bedreigingen zelfs overwoog tijdelijk naar het buitenland te gaan. Ook in de Europese pers werd bericht dat zij na haar boek doodsbedreigingen ontving en een breuk ervoer met haar familie en omgeving.

EEN TERUGKEREND PATROON IN DE NEDERLANDSE MEDIA

Wanneer men dit geheel overziet, ontstaat een opvallende continuïteit in de Nederlandse media. Eerst was er Ayaan Hirsi Ali. Daarna trad Ebru Umar naar voren. Vervolgens kwam Lale Gül. Hun levens, stijlen en posities verschillen van elkaar. Maar hun gemeenschappelijke punt is dat zij via kritiek op de islam een grote zichtbaarheid kregen in de Nederlandse media. Zij werden gesteund met argumenten over vrijheid, vrouwenrechten en individuele keuzes. Tegelijkertijd werden zij door een breed spectrum, van rechts tot liberaal, tot symbolen gemaakt.

EEN NIEUWE MEDIAGOLF OF SLECHTS TOEVAL

De vraag die vandaag gesteld moet worden is deze: is de hernieuwde aandacht voor Ebru Umar na tien jaar slechts toeval of een teken van een nieuwe mediagolf?
Zullen Umar en Lale Gül dezelfde koers volgen?
Worden zij twee stemmen die elkaar versterken, of juist twee concurrenten binnen hetzelfde debat? Umar’s opmerking “Ik zie wat Lale Gül meemaakt en ik ben niet jaloers” krijgt in dit licht een bijzondere betekenis.

TWEE GENERATIES, ÉÉN SPIEGEL

Misschien ziet Umar in Lale Gül een nieuwe versie van haar jongere zelf. Misschien denkt zij bij het zien van de bedreigingen en media-aandacht: “Dit heb ik eerder meegemaakt.”
Lale Gül wordt vandaag door bepaalde kringen in Nederland gepresenteerd als een moedige stem van vrijheid. Tegelijkertijd krijgt zij stevige kritiek vanuit Turkse en islamitische gemeenschappen. In dat opzicht vertoont haar verhaal duidelijke parallellen met dat van Ebru Umar.

DE BALANS TUSSEN VRIJHEID EN VERANTWOORDELIJKHEID

Er is echter een uiterst gevoelig punt dat niet uit het oog verloren mag worden. Bedreigingen, intimidatie en leven onder angst zijn nooit acceptabel. De veiligheidszorgen van Ebru Umar, Lale Gül en Ayaan Hirsi Ali moeten serieus genomen worden. Tegelijkertijd moet ook besproken worden welke impact hun uitspraken hebben op de samenleving, hoe zij door bepaalde kringen worden gebruikt en welke gevolgen dat heeft voor migrantengemeenschappen.

SELECTIEVE AANDACHT EN GROEIENDE ONVREDE

De Nederlandse media tonen grote interesse in verhalen van vrouwen met een Turkse of islamitische achtergrond die breken met hun familie, hun religie bekritiseren en zich losmaken van hun omgeving. Deze verhalen worden vaak gepresenteerd als “bevrijding”.
Maar dezelfde media tonen veel minder aandacht voor de honderdduizenden Turken die met hard werken bijdragen aan de samenleving, hun kinderen opleiden, bedrijven opbouwen en zich aanpassen aan het land. Dit leidt binnen de Turkse gemeenschap tot een begrijpelijk gevoel van onvrede.

KRITIEK OP NEDERLAND ZELF

Ebru Umar zegt nu: “Met mij gaat het goed, maar met Nederland niet.”
In feite is deze zin niet alleen een reflectie van Umar, maar ook van Nederland zelf. Want Nederland is niet langer het land van onbegrensde tolerantie. De situatie van de Groningse gedupeerden, de toeslagenaffaire, spaarders, discussies rond opvangcentra en toenemende spanningen rondom migratie laten zien dat het land onder druk staat. Opvallend is dat Umar deze keer niet alleen Turkije, Turken of islam bekritiseert, maar ook Nederland zelf.

EEN AUTEUR DIE VANUIT ROTTERDAM TERUGKIJKT

Misschien maakt dit haar terugkeer des te opmerkelijker. Tien jaar na haar aanhouding in Kuşadası kijkt Ebru Umar nu vanuit Rotterdam naar Nederland. Ze lijkt haar persoonlijke strijd te hebben overwonnen, maar heeft haar vertrouwen in het land deels verloren. Ze zegt dat ze wel naar Turkije kan gaan, maar er mogelijk niet meer uit kan komen. Nederland wil ze niet verlaten. Zolang haar ouders leven, blijft zij in Rotterdam.

OUDE DOSSIERS, NIEUWE CONTEXT

Ebru Umar is opnieuw in het nieuws. De Telegraaf gaf haar een paginagroot podium. Oude dossiers zijn weer geopend. Kuşadası, Erdoğan, Theo van Gogh, Ayaan Hirsi Ali, Lale Gül en het veranderende klimaat in Nederland komen opnieuw samen in één verhaal.

NIET ALLEEN UMAR KEERT TERUG

Als men zegt “Umar is na tien jaar opnieuw teruggekeerd”, dan is dat meer dan een kop. Het is ook een aanwijzing dat de Nederlandse media oude discussies rond islamkritiek opnieuw onder de aandacht brengen. De vraag die nu speelt is duidelijk: is dit het begin van een nieuwe samenwerking, of zullen Ebru Umar en Lale Gül als rivalen tegenover elkaar staan?

DEZE DISCUSSIE IS NIET VOORBIJ

De tijd zal het leren. Maar één ding is nu al duidelijk: de discussies in Nederland rond Turkije, Turken en islam zijn niet verdwenen. De terugkeer van Ebru Umar lijkt een nieuw hoofdstuk te openen in een debat dat nooit volledig is afgesloten.

NIET ALLEEN UMAR KEERT TERUG

De tijd zal het uitwijzen. Maar één ding is nu al duidelijk: het debat is nooit echt verdwenen, het heeft zich slechts een tijdlang teruggetrokken. Nu staat het opnieuw op het toneel. De discussies in Nederland over Turkije, Turken en islam draaien al jaren rond dezelfde as. Alleen de namen veranderen. Eerst was er Ayaan Hirsi Ali, daarna trad Ebru Umar naar voren en vandaag staat Lale Gül centraal. Mocht morgen een nieuwe naam opduiken, zal dat niemand verbazen.

Dit beeld wijst op meer dan toeval. In de Nederlandse media worden bepaalde thema’s in bepaalde periodes opnieuw opgewarmd en opnieuw onder de aandacht van het publiek gebracht. Elke keer wordt het gepresenteerd als een “nieuw verhaal”, maar in werkelijkheid gaat het om verschillende versies van dezelfde discussie.

Dat Ebru Umar na tien jaar opnieuw in de schijnwerpers wordt geplaatst, moet in dit kader worden gezien. Dit is niet alleen de terugkeer van een journaliste. Het is ook een teken dat het mediaklimaat in Nederland oude discussies opnieuw in omloop brengt.

De centrale vraag van vandaag is dan ook deze: ontstaat er op dit toneel een vorm van samenwerking, of juist een nieuwe vorm van concurrentie?
Zullen Umar en Lale Gül twee stemmen zijn die elkaar versterken, of vertegenwoordigen zij twee verschillende polen binnen hetzelfde debat?

De tijd zal het leren. Maar één ding staat vast: dit debat is niet afgesloten. Het heeft slechts een pauze gekend. En nu keert het terug, zichtbaarder en scherper dan voorheen.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir