DE TELEGRAAF KIBRIS’I YAZDI AMA TARİHİN BAZI SAYFALARI EKSİK KALDI

KIBRIS konusuna ilgi duyan değerli okurlarıma, belge ve tanıklıklara dayanan bu kapsamlı dosyayı okumalarını ve ileride yeniden başvurmak üzere saklamalarını tavsiye ederim. Çünkü Kıbrıs meselesi, tek bir tarihten ibaret değildir.
Maarten van Aalderen’in yazısından hareketle hazırlanmış belge ve tanıklık dosyası.
Kıbrıs’ı doğru anlamak için sadece 1974’e değil, öncesine de bakmak gerekir.
De Telegraaf’ta yayımlanan bir Kıbrıs yazısı, beni yarım asırlık arşivimi yeniden açmaya yöneltti. Çünkü bazı tarihî gerçeklerin eksik kaldığını düşündüm.
Bu yazı dizisi, herhangi bir tarafı haklı çıkarmak için değil; Kıbrıs meselesinin eksik anlatılan sayfalarını belge, tanıklık ve uluslararası kaynaklar ışığında tamamlamak amacıyla hazırlandı.
Üç ayrı Kıbrıs ziyareti, dönemin devlet adamlarıyla yaptığım röportajlar, yıllar içinde oluşturduğum gazetecilik arşivi ve uluslararası belgeler, bu dosyanın temelini oluşturdu.
Kıbrıs, yalnızca 20 Temmuz 1974’ten ibaret değildir. Bu dosya, 1960’tan günümüze uzanan süreci, çoğu zaman göz ardı edilen gelişmeleriyle birlikte kronolojik olarak ele alıyor.
Gazeteciliğin görevi hüküm vermek değil, eksik kalan bilgileri tamamlayarak okuyucunun kendi değerlendirmesini yapmasına yardımcı olmaktır. Elinizdeki çalışma da bu anlayışla kaleme alındı.
Bu dosya, tarihe yeni bir hüküm vermek için değil; eksik kalan sayfaları tamamlayarak okuyucunun kendi hükmünü oluşturmasına katkı sağlamak amacıyla hazırlandı.
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)

İlhan KARAÇAY yazdı
Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs konusunda yeniden girişimde bulunması ve Avrupa Birliği’nin çözüm çağrılarını artırması üzerine, Hollanda’nın en çok okunan gazetelerinden De Telegraaf, deneyimli dış politika yazarı Maarten van Aalderen imzasıyla geniş bir Kıbrıs dosyası yayımladı.
Yazıyı büyük bir dikkatle okudum.
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, Van Aalderen bugünkü Avrupa basınında pek rastlanmayan bir gazetecilik anlayışı sergilemiş. Sadece Rum kesimini değil, Kuzey Kıbrıs’ı da ziyaret etmiş; Türklerle konuşmuş, onların görüşlerine de yer vermiş. Bu yönüyle yazısının objektif olmaya çalışan bir çalışma olduğunu söylemek mümkündür.
Ancak…
Kıbrıs gibi yarım asrı aşan, acılarla dolu bir meseleyi anlatırken bazı tarihî gerçekler eksik bırakıldığında, ortaya çıkan tablo da ister istemez eksik kalıyor.
Bu nedenle, Hollandalı meslektaşımın yazısında yer alan bazı değerlendirmelere, tarihin diğer sayfasından da bakmak istiyorum.
Van Aalderen yazmış: “Magosa’nın Maraş bölgesi, 1974’ten sonra hayalet şehre dönüştü.”

İşin gerçeği şu:
Evet…
Maraş bugün gerçekten de hüzün veren bir hayalet bölgesidir.
Ancak Maraş’ın neden bu hâle geldiğini anlayabilmek için, sadece 20 Temmuz 1974’e bakmak yeterli değildir.
Çünkü olaylar o gün başlamadı.

Bundan beş gün önce, 15 Temmuz 1974’te, Yunanistan’daki askerî cunta, Nikos Sampson aracılığıyla Cumhurbaşkanı Makarios’a darbe yaptı. Darbenin amacı, Kıbrıs’ı bağımsız bir devlet olarak yaşatmak değil, adayı Yunanistan’a bağlamaktı.
İşte Türkiye’nin garantörlük hakkına dayanarak gerçekleştirdiği askerî harekât da bu gelişmelerin ardından geldi.
Dolayısıyla 20 Temmuz’u anlatırken, 15 Temmuz’u görmezden gelmek okuyucuya eksik bilgi vermek olur.
Van Aalderen yazmış: Makarios bağımsız Kıbrıs’ın ilk cumhurbaşkanıydı…

Meslektaşım Maarten van Aalderen, Makarios’u bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı olarak tanıtıyor. Bu bilgi doğrudur.
Ancak eksik olan nokta, Makarios’un sadece devlet başkanı olmadığı, aynı zamanda Kıbrıs’ın kaderini değiştiren olayların da tam merkezinde yer aldığıdır.
1950’li yıllarda Rum toplumunun önemli bir kesimi, “Enosis”, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını savunuyordu. Bu hedef doğrultusunda kurulan EOKA örgütü, İngiliz yönetimine karşı silahlı mücadele başlatmıştı.
Fakat 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ile birlikte Makarios, zaman içinde farklı bir çizgiye yöneldi. Artık hedefi, Kıbrıs’ın ne Yunanistan’a bağlanması ne de Türkiye ile paylaşılmasıydı. Bağımsız bir Kıbrıs devleti istiyordu.
İşte kırılma noktası da burada yaşandı.
Yunanistan’daki askerî cunta, Makarios’un bu politikasını ihanet olarak gördü.
15 Temmuz 1974’te, Nikos Sampson’un öncülüğünde gerçekleştirilen askerî darbeyle Makarios görevden uzaklaştırıldı. Cumhurbaşkanlığı Sarayı ağır silahlarla saldırıya uğradı. Makarios son anda kurtularak adadan kaçmayı başardı ve daha sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, darbeyi açıkça Yunan cuntasının gerçekleştirdiğini dünyaya anlattı.
Van Aalderen yazısında bu darbeye yalnızca dolaylı biçimde değiniyor.
Oysa bu ayrıntı, Kıbrıs tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir.
Çünkü Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’te gerçekleştirdiği askerî harekât, beş gün önce anayasal düzeni ortadan kaldıran bu darbenin hemen ardından başladı.

1974’ü değerlendirmek isteyen herkesin önce 15 Temmuz’u, 15 Temmuz’u anlayabilmek için de 1960’tan sonra yaşanan gelişmeleri bilmesi gerekir.
Tarih, yalnızca sonuçları anlatarak değil, o sonuçlara götüren sebepleri de ortaya koyarak yazıldığında gerçek anlamına kavuşur.
Van Aalderen yazmış: Kıbrıs sorunu 1974’ten sonra bugünkü hâlini aldı…

İşin gerçeği şu:
Kıbrıs meselesini yalnızca 1974’ten başlatmak, yarım asırlık bir filmi son sahnesinden izlemek gibidir. Oysa adadaki acılar çok daha önce başladı.
1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkler ile Rumların ortaklığına dayanıyordu. Anayasa, her iki topluma da siyasi haklar ve güvence sağlıyordu. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık ise bu düzenin garantörü olmuştu.
Ne var ki bu ortaklık uzun ömürlü olmadı.
Rum yönetimi, anayasanın Türk toplumuna tanıdığı hakları zamanla kısıtlamak istedi. Cumhurbaşkanı Makarios’un hazırladığı ve tarihe “13 Madde” olarak geçen anayasa değişikliği önerileri, Türk toplumunda büyük endişe yarattı. Çünkü bu değişiklikler, Kıbrıs Türklerini devletin eşit ortağı olmaktan çıkaracak nitelikte görülüyordu.
Gerilim giderek arttı.
Ve 21 Aralık 1963 gecesi, tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen olaylar yaşandı.
Silahlı Rum grupları, Lefkoşa başta olmak üzere birçok bölgede Türk mahallelerine saldırdı. Evler kurşunlandı, insanlar öldürüldü, yüzlerce aile evlerini terk etmek zorunda kaldı.

O günlerde yaşanan vahşetin simgelerinden biri de, banyolarında öldürülen kadınlar ve çocuklar oldu. Bu fotoğraflar, aradan geçen onlarca yıla rağmen Kıbrıs Türklerinin hafızasından hiç silinmedi.
Saldırılar yalnızca Lefkoşa ile sınırlı kalmadı.
Türk köyleri kuşatma altına alındı, yollar kapatıldı, birçok yerleşim yeri boşaltıldı. Binlerce Kıbrıs Türkü, yıllarca küçük ve birbirinden kopuk bölgelerde, uluslararası literatürde “enklav” olarak adlandırılan yerleşim alanlarında yaşamak zorunda kaldı.
Oysa Van Aalderen yazısında bu döneme hemen hiç değinmiyor.
1974’e giden yolu anlamanın anahtarı tam da burada yatıyor.
Kıbrıs Türklerinin hafızasında 20 Temmuz’dan önce, 21 Aralık 1963 vardır.
Bu gerçeği görmeden yazılan her Kıbrıs değerlendirmesi, ister istemez eksik kalacaktır.
Van Aalderen yazmış: “Rumlar Kuzey Kıbrıs’ı işgal edilmiş toprak olarak görüyor.”
İşin gerçeği şu: Evet…
Bugün Güney Kıbrıs’ta yaşayan Rumların büyük bölümü, Kuzey Kıbrıs’ı “işgal altındaki toprak” olarak görüyor.
Bu bakış açısı yıllardır değişmedi.
Ancak Kıbrıs meselesini yalnızca bu ifadeyle anlatmak, madalyonun sadece bir yüzünü göstermektir.
Çünkü 15 Temmuz 1974’te, Yunanistan’daki askerî cunta tarafından desteklenen Nikos Sampson darbesiyle, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni fiilen ortadan kaldırıldı.
Darbenin amacı, bağımsız Kıbrıs’ı yaşatmak değil, adayı Enosis yoluyla Yunanistan’a bağlamaktı.
Cumhurbaşkanı Makarios canını zor kurtararak adadan kaçtı.
Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada da, darbenin arkasında Atina’daki cuntanın bulunduğunu açıkça dile getirdi.
İşte Türkiye, beş gün sonra, 1960 Garanti Antlaşması’nın kendisine tanıdığı hakka dayanarak askerî harekât başlattığını açıkladı.
Bugün de Ankara’nın resmî görüşü değişmiş değildir.
Türkiye, bu harekâtı bir “işgal” değil, garantör devlet olarak anayasal düzeni yeniden tesis etmeye ve Kıbrıs Türklerinin güvenliğini sağlamaya yönelik bir müdahale olarak değerlendirmektedir.

Kuzey Kıbrıs’ı, sadece Rumlar değil, Avrupa Birliği de “işgal” dedi.
Rum tarafı ise aynı olaya farklı bakmaktadır.
Onlara göre Türkiye’nin müdahalesi, ilk aşamadan sonra sınırlarını aşmış ve adanın kuzeyinde kalıcı bir askerî varlığa dönüşmüştür.
Aradan yarım asır geçti.
Tarafların hukukî ve siyasî tezleri değişmedi.
Değişmeyen bir başka gerçek daha var.
Her iki toplum da yaşadıklarını kendi hafızasında derin acılar olarak taşımaya devam ediyor.
İşte bu nedenle, Kıbrıs meselesini anlatan her gazeteci, yalnızca bir tarafın kullandığı kavramlarla yetinmemeli; diğer tarafın gerekçelerini de okuyucuya aktarmalıdır.
Gazeteciliğin görevi karar vermek değil, gerçeğin bütün yönlerini ortaya koymaktır.
Van Aalderen yazmış: “İki toplumun yeniden bir arada yaşaması kolay değil.”
İşin gerçeği şu:
Bu tespit, büyük ölçüde doğrudur.
Aradan yarım asır geçti.
Bu süre içinde yeni nesiller yetişti.
Bugün adanın kuzeyinde doğan birçok genç, Güney Kıbrıs’ı hiç tanımıyor.
Güneyde doğan gençlerin önemli bir bölümü de kuzeyi yalnızca uzaktan biliyor.
Buna rağmen hayat devam ediyor.
Sınır kapılarının açılmasından sonra her gün binlerce kişi iki kesim arasında geçiş yapıyor.
Kimi çalışmak için…
Kimi alışveriş yapmak için…
Kimi de yıllardır görmediği doğduğu köyü ziyaret etmek için…
Bu tablo gösteriyor ki, siyasetin çözemediği birçok engel, insanlar arasında yavaş yavaş aşılmaya başlanmış durumda.
Van Aalderen’in yazısında da buna ilişkin bazı örnekler yer alıyor.
Bu, geleceğe dair umut veren bir gelişmedir.
Ancak kalıcı bir çözüm için sadece iyi niyet yetmez.
Her iki tarafın da geçmişte yaşanan acıları inkâr etmekten vazgeçmesi gerekir.
Çünkü sadece Rumların acıları anlatılırsa, Türkler kendilerini unutulmuş hisseder.
Sadece Türklerin yaşadıkları dile getirilirse de, Rumlar aynı duyguyu yaşar.
Oysa acının milliyeti olmaz.
Ölen bir çocuk…
Hangi milletten olursa olsun…
İnsanlığın ortak kaybıdır.
Kıbrıs’ta kalıcı barışın yolu da, geçmişi tek taraflı yazmaktan değil, bütün gerçekleri cesaretle kabul etmekten geçmektedir.
PEKİ ÇÖZÜM NEDİR?
Bugün elli yılı aşkın süredir süren bu anlaşmazlığın kolay bir çözümü yok.
Ama çözümü daha da zorlaştıracak yaklaşımlardan kaçınmak mümkündür.
Her şeyden önce, iki taraf da birbirinin varlığını ve güvenlik kaygılarını samimiyetle kabul etmelidir.
Geçmişte yaşanan katliamlar, zorunlu göçler ve kayıplar, kim tarafından yapılmış olursa olsun, ortak bir vicdanla değerlendirilmelidir.
Siyasi çözüm hangi model üzerine kurulursa kurulsun, iki toplum arasında ekonomik, kültürel ve sosyal ilişkilerin geliştirilmesi desteklenmelidir.
Dış güçlerin değil, adada yaşayan insanların iradesi ön planda tutulmalıdır.
Ve belki de en önemlisi…
Yeni nesiller, geçmişin nefretiyle değil, geleceğin umuduyla yetiştirilmelidir.
VAN ALDEREN’E…

Sayın Maarten van Aalderen…
Kıbrıs dosyanızı ilgiyle okudum.
Objektif olmaya çalıştığınız açıkça görülüyor.
Ancak Kıbrıs’ın hikâyesi, birkaç sayfalık bir gazete dosyasına sığmayacak kadar uzun, karmaşık ve acılarla doludur.
Bu nedenle yazınızda eksik kaldığını düşündüğüm bazı tarihî gerçekleri, bir meslektaşınız olarak okurlarımızla paylaşmak istedim.
Çünkü gazetecilik, yalnızca anlatılanı aktarmak değildir.
Bazen anlatılmayanı da hatırlatmaktır.
Kıbrıs’ın artık yeni acılara değil, yeni umutlara ihtiyacı var.
Bunun yolu ise tarihi yeniden yazmaktan değil, tarihi bütün yönleriyle kabul etmekten geçiyor.
Buraya kadar De Telegraaf’ta yer alan değerlendirmeleri tarihî belgeler ışığında ele almaya çalıştım. Şimdi ise, Kıbrıs tarihinin çoğu zaman eksik anlatılan bazı önemli dönüm noktalarını kronolojik olarak hatırlatmak istiyorum.
Bugün, De Telegraaf’ta yayımlanan Kıbrıs dosyasında eksik kaldığını düşündüğüm bazı tarihî noktalara değindim. Ancak bunlar, Kıbrıs meselesinin yalnızca giriş sayfalarıdır. Asıl hikâye, 1963 ile 1974 yılları arasında yaşanan ve adanın kaderini değiştiren olaylarda gizlidir.
Yarın, belgeler, tanıklıklar ve tarihî gelişmeler ışığında şu sorunun cevabını arayacağız:
YARIN:
Kanlı Noel’den EOKA’ya, Makarios’tan Enosis’e, darbeye giden süreçten Türkiye’nin müdahalesine kadar, çoğu zaman eksik anlatılan tarihî gelişmeleri kronolojik olarak ele alacağız.

********************
DE TELEGRAAF SCHREEF OVER CYPRUS, MAAR ENKELE PAGINA’S VAN DE GESCHIEDENIS BLEVEN ONTBREKEN

Aan mijn waarde lezers die belangstelling hebben voor de kwestie Cyprus, raad ik aan dit uitgebreide dossier, gebaseerd op documenten en ooggetuigenverslagen, zorgvuldig te lezen en te bewaren om er later opnieuw naar terug te kunnen grijpen. Want de Cypruskwestie laat zich niet herleiden tot één enkele datum.
Een dossier met documenten en getuigenissen, geïnspireerd door het artikel van Maarten van Aalderen.
Om Cyprus goed te begrijpen, moet men niet alleen naar 1974 kijken, maar ook naar wat eraan voorafging.
Een artikel over Cyprus in De Telegraaf bracht mij ertoe mijn journalistieke archief van meer dan een halve eeuw opnieuw te openen. Ik had namelijk het gevoel dat een aantal historische feiten onderbelicht was gebleven.
Deze artikelenreeks is niet geschreven om één van de partijen in het gelijk te stellen, maar om de onvolledig vertelde hoofdstukken van de Cypruskwestie aan te vullen aan de hand van documenten, getuigenissen en internationale bronnen.
Drie afzonderlijke bezoeken aan Cyprus, mijn interviews met de staatslieden van die periode, het journalistieke archief dat ik in de loop der jaren heb opgebouwd en internationale documenten vormen de basis van dit dossier.
Cyprus bestaat niet alleen uit 20 juli 1974. Dit dossier behandelt de ontwikkelingen vanaf 1960 tot vandaag en doet dat in chronologische volgorde, met bijzondere aandacht voor gebeurtenissen die vaak buiten beeld zijn gebleven.
De taak van de journalistiek is niet om een oordeel te vellen, maar om ontbrekende informatie aan te vullen, zodat de lezer zelf tot een eigen oordeel kan komen. Ook dit dossier is vanuit die overtuiging geschreven.
Dit dossier is niet samengesteld om de geschiedenis een nieuw oordeel op te leggen, maar om ontbrekende pagina’s aan te vullen en zo de lezer in staat te stellen zijn eigen oordeel te vormen.

Naar aanleiding van de nieuwe initiatieven van de Verenigde Naties inzake Cyprus en de toenemende oproepen van de Europese Unie om tot een oplossing te komen, publiceerde De Telegraaf, een van de meest gelezen kranten van Nederland, een uitgebreid dossier over Cyprus van de hand van de ervaren buitenlandcommentator Maarten van Aalderen.
Ik heb het artikel met grote aandacht gelezen.
Allereerst wil ik benadrukken dat Van Aalderen een vorm van journalistiek heeft bedreven die in de huidige Europese pers nog maar zelden voorkomt. Hij bezocht niet alleen het Griekse deel van Cyprus, maar ook Noord-Cyprus; hij sprak met Turkse Cyprioten en gaf ook hun visie een plaats in zijn reportage. In die zin kan worden gezegd dat hij oprecht heeft geprobeerd een evenwichtig beeld te schetsen.
Toch…
Wanneer een kwestie als Cyprus, die al meer dan een halve eeuw voortduurt en getekend is door menselijk leed, wordt beschreven zonder enkele essentiële historische feiten, blijft ook het totaalbeeld onvermijdelijk onvolledig.
Daarom wil ik enkele passages uit het artikel van mijn Nederlandse collega bekijken vanuit de andere kant van de geschiedenis.
Van Aalderen schrijft: “De wijk Varosha in Famagusta veranderde na 1974 in een spookstad.”

De werkelijkheid is echter als volgt:
Ja…
Varosha is vandaag inderdaad een aangrijpende spookstad.
Maar om te begrijpen waarom Varosha deze toestand bereikte, is het niet voldoende om alleen naar 20 juli 1974 te kijken.
Want de gebeurtenissen begonnen niet op die dag.

Vijf dagen eerder, op 15 juli 1974, pleegde de militaire junta in Griekenland via Nikos Sampson een staatsgreep tegen president Makarios. Het doel van die staatsgreep was niet het voortbestaan van een onafhankelijke Cypriotische staat, maar de aansluiting van het eiland bij Griekenland.
Pas na deze ontwikkelingen begon Turkije zijn militaire interventie, waarbij het zich beriep op zijn rechten als garantieland.
Wie dus over 20 juli schrijft maar 15 juli buiten beschouwing laat, geeft de lezer slechts een deel van het verhaal.
Van Aalderen schrijft: “Makarios was de eerste president van de onafhankelijke Republiek Cyprus…”

Mijn collega Maarten van Aalderen introduceert Makarios terecht als de eerste president van de onafhankelijke Republiek Cyprus.Dat is juist.
Wat echter ontbreekt, is dat Makarios niet alleen staatshoofd was, maar zich ook in het centrum bevond van de ontwikkelingen die het lot van Cyprus ingrijpend zouden veranderen.
In de jaren vijftig verdedigde een belangrijk deel van de Grieks-Cypriotische gemeenschap het ideaal van Enosis: de aansluiting van Cyprus bij Griekenland.
Met dat doel werd de organisatie EOKA opgericht, die een gewapende strijd begon tegen het Britse koloniale bestuur.
Na de oprichting van de Republiek Cyprus in 1960 koos Makarios echter geleidelijk voor een andere koers.
Zijn doel was niet langer aansluiting bij Griekenland, maar ook niet de opdeling van het eiland met Turkije.
Hij streefde naar een onafhankelijke Cypriotische staat.
Juist daar ontstond het beslissende keerpunt.
De militaire junta in Griekenland beschouwde deze koers van Makarios als verraad.
Op 15 juli 1974 werd Makarios door een militaire staatsgreep onder leiding van Nikos Sampson uit zijn ambt gezet.
Het presidentieel paleis werd met zware wapens aangevallen.
Makarios wist op het nippertje te ontsnappen, verliet het eiland en verklaarde later in een toespraak voor de Veiligheidsraad van de Verenigde Naties dat de staatsgreep was georganiseerd door de Griekse militaire junta.
In zijn artikel verwijst Van Aalderen slechts zijdelings naar deze staatsgreep.
Terwijl juist dit één van de belangrijkste keerpunten in de geschiedenis van Cyprus vormt.
Want de militaire interventie die Turkije op 20 juli 1974 uitvoerde, begon slechts vijf dagen nadat deze staatsgreep de constitutionele orde op het eiland had omvergeworpen.

Iedereen die 1974 wil beoordelen, moet eerst 15 juli begrijpen. En om 15 juli te kunnen begrijpen, is het noodzakelijk te weten wat zich sinds 1960 op Cyprus heeft afgespeeld.
Geschiedenis krijgt pas haar werkelijke betekenis wanneer niet alleen de gevolgen worden beschreven, maar ook de oorzaken die tot die gevolgen hebben geleid.
Van Aalderen schrijft: “De Cypruskwestie kreeg pas na 1974 haar huidige vorm…”

De werkelijkheid is echter anders:
De geschiedenis van Cyprus pas in 1974 laten beginnen, is alsof men een film van een halve eeuw pas vanaf de laatste scène bekijkt.
Want het menselijk leed op het eiland begon veel eerder.
De Republiek Cyprus, die in 1960 werd opgericht, was gebaseerd op een partnerschap tussen Turks- en Grieks-Cyprioten.
De grondwet bood beide gemeenschappen politieke rechten en waarborgen.
Turkije, Griekenland en het Verenigd Koninkrijk traden op als garantielanden voor deze constitutionele orde.
Maar dit partnerschap bleek niet van lange duur.
De Grieks-Cypriotische leiding probeerde geleidelijk de rechten die de grondwet aan de Turks-Cypriotische gemeenschap had toegekend, te beperken.
De voorstellen van president Makarios tot wijziging van de grondwet, die de geschiedenis zijn ingegaan als de “Dertien Punten”, veroorzaakten grote ongerustheid onder de Turks-Cyprioten.
Volgens hen zouden deze wijzigingen de Turks-Cyprioten hun positie als gelijkwaardige partner binnen de staat ontnemen.
De spanningen namen steeds verder toe.
En in de nacht van 21 december 1963 vonden de gebeurtenissen plaats die de geschiedenis zouden ingaan als “Bloody Christmas”.

Gewapende Grieks-Cypriotische groepen vielen Turkse wijken aan, niet alleen in Nicosia, maar ook in tal van andere plaatsen.
Huizen werden onder vuur genomen, mensen kwamen om het leven en honderden gezinnen zagen zich gedwongen hun woningen te verlaten.
Een van de meest aangrijpende symbolen van die dagen waren de vrouwen en kinderen die in hun badkamers werden gedood.
Zelfs na tientallen jaren zijn deze foto’s niet uit het collectieve geheugen van de Turks-Cyprioten verdwenen.
De aanvallen beperkten zich bovendien niet tot Nicosia.
Turkse dorpen werden omsingeld, wegen afgesloten en talrijke nederzettingen moesten worden ontruimd.
Duizenden Turks-Cyprioten leefden jarenlang in kleine, van elkaar geïsoleerde gebieden die in de internationale literatuur bekendstaan als enclaves.
Toch besteedt Van Aalderen in zijn artikel nauwelijks aandacht aan deze periode.
En juist hier ligt de sleutel tot het begrijpen van de weg die naar 1974 leidde.
In het collectieve geheugen van de Turks-Cyprioten komt 21 december 1963 vóór 20 juli 1974.
Elke analyse van de Cypruskwestie die deze historische werkelijkheid buiten beschouwing laat, zal onvermijdelijk onvolledig blijven.
Van Aalderen schrijft: “De Grieks-Cyprioten beschouwen Noord-Cyprus als bezet gebied.”
De werkelijkheid is echter als volgt: Ja…
Een groot deel van de Grieks-Cyprioten in Zuid-Cyprus beschouwt Noord-Cyprus vandaag de dag inderdaad als “bezet gebied”.
Die opvatting is al jarenlang onveranderd gebleven.
Maar de Cypruskwestie uitsluitend met deze omschrijving verklaren, betekent slechts één kant van de medaille laten zien.
Want op 15 juli 1974 werd de constitutionele orde van de Republiek Cyprus feitelijk omvergeworpen door de staatsgreep van Nikos Sampson, die werd gesteund door de militaire junta in Griekenland.
Het doel van deze staatsgreep was niet het voortbestaan van een onafhankelijke Republiek Cyprus, maar de aansluiting van het eiland bij Griekenland via Enosis.
President Makarios wist ternauwernood aan de dood te ontsnappen en vluchtte van het eiland.
In zijn toespraak voor de Veiligheidsraad van de Verenigde Naties verklaarde hij ook uitdrukkelijk dat de staatsgreep was georganiseerd door de militaire junta in Athene.
Vijf dagen later verklaarde Turkije dat het een militaire interventie was begonnen op basis van de rechten die het ontleende aan het Garantieverdrag van 1960.
Ook vandaag is het officiële standpunt van Ankara ongewijzigd.
Turkije beschouwt deze militaire operatie niet als een “bezetting”, maar als een interventie van een garantieland, met als doel de constitutionele orde te herstellen en de veiligheid van de Turks-Cyprioten te waarborgen.

Niet alleen de Grieks-Cyprioten, maar ook de Europese Unie omschrijft Noord-Cyprus als “bezet gebied”.
De Grieks-Cypriotische zijde kijkt echter op een andere manier naar dezelfde gebeurtenissen.
Volgens haar is de Turkse interventie na de eerste fase haar oorspronkelijke doel voorbijgeschoten en uitgegroeid tot een permanente militaire aanwezigheid in het noorden van het eiland.
Er is inmiddels een halve eeuw verstreken.
De juridische en politieke standpunten van beide partijen zijn in al die jaren niet veranderd.
Er is echter nóg een werkelijkheid die eveneens onveranderd is gebleven.
Beide gemeenschappen dragen de gebeurtenissen uit het verleden nog altijd als diepe littekens met zich mee.
Juist daarom zou iedere journalist die over Cyprus schrijft, zich niet moeten beperken tot de begrippen van slechts één partij, maar ook de argumenten van de andere partij aan zijn lezers moeten voorleggen.
De taak van de journalistiek is niet om een oordeel uit te spreken, maar om alle kanten van de werkelijkheid zichtbaar te maken.
Van Aalderen schrijft: “Het zal niet gemakkelijk zijn om beide gemeenschappen weer samen te laten leven.”
De werkelijkheid is als volgt:
Deze vaststelling is grotendeels juist.
Er is een halve eeuw verstreken.
In die tijd zijn nieuwe generaties opgegroeid.
Veel jongeren die in Noord-Cyprus zijn geboren, kennen Zuid-Cyprus alleen van horen zeggen.
En een groot deel van de jongeren die in het zuiden zijn geboren, kent het noorden eveneens slechts van een afstand.
Toch gaat het leven verder.
Sinds de grensovergangen zijn geopend, steken dagelijks duizenden mensen de grens tussen beide delen van het eiland over.
Sommigen om te werken…
Anderen om boodschappen te doen…
En weer anderen om na vele jaren hun geboortedorp terug te zien.
Dit laat zien dat veel barrières waar de politiek geen oplossing voor heeft gevonden, tussen gewone mensen langzaam beginnen te verdwijnen.
Ook Van Aalderen noemt daarvan in zijn artikel enkele voorbeelden.
Dat is een ontwikkeling die hoop geeft voor de toekomst.
Maar goede wil alleen is niet voldoende om tot een duurzame oplossing te komen.
Beide partijen zullen moeten ophouden het leed van de ander te ontkennen.
Want als alleen het leed van de Grieks-Cyprioten wordt verteld, voelen de Turks-Cyprioten zich
vergeten.
En als uitsluitend het leed van de Turks-Cyprioten wordt belicht, zullen de Grieks-Cyprioten hetzelfde gevoel hebben.
Want verdriet kent geen nationaliteit.
Een gestorven kind…
Uit welk volk het ook afkomstig is…
Is een verlies voor de hele mensheid.
De weg naar een duurzame vrede op Cyprus loopt daarom niet via een eenzijdige geschiedschrijving, maar via de moed om alle historische feiten onder ogen te zien en te erkennen.
WAT IS DAN DE OPLOSSING?
Vandaag, na meer dan vijftig jaar, bestaat er geen eenvoudige oplossing voor dit conflict.
Maar het is wél mogelijk benaderingen te vermijden die een oplossing alleen maar moeilijker maken. Allereerst moeten beide partijen elkaars bestaan en veiligheidszorgen oprecht erkennen.
De bloedbaden, de gedwongen migraties en de vermisten uit het verleden moeten, ongeacht door wie zij zijn veroorzaakt, met één en hetzelfde menselijke geweten worden beoordeeld.
Welke politieke oplossing uiteindelijk ook wordt gekozen, de economische, culturele en sociale contacten tussen beide gemeenschappen moeten worden gestimuleerd.
Niet de belangen van buitenlandse machten, maar de wil van de mensen die op het eiland wonen, moet centraal staan.
En misschien wel het allerbelangrijkste…
Nieuwe generaties moeten niet worden opgevoed met de haat van het verleden, maar met de hoop op de toekomst.
AAN MAARTEN VAN AALDEREN…

Geachte heer Maarten van Aalderen,
Ik heb uw Cyprus-dossier met grote belangstelling gelezen.
Het is duidelijk dat u hebt geprobeerd een evenwichtig beeld te geven.
Toch is het verhaal van Cyprus te lang, te complex en te beladen met menselijk leed om in enkele krantenpagina’s volledig te kunnen worden verteld.
Daarom heb ik, als collega-journalist, enkele historische feiten die naar mijn mening onderbelicht zijn gebleven, met onze lezers willen delen.
Want journalistiek betekent niet alleen vertellen wat al is verteld.
Soms betekent zij ook aandacht vragen voor wat niet is verteld.
Cyprus heeft vandaag geen behoefte aan nieuwe pijn, maar aan nieuwe hoop.
En de weg daarheen loopt niet via het herschrijven van de geschiedenis, maar via het erkennen van de geschiedenis in al haar facetten.
Tot zover heb ik geprobeerd de beschouwingen die in De Telegraaf zijn verschenen, te toetsen aan historische documenten.
Nu wil ik de belangrijkste keerpunten uit de geschiedenis van Cyprus, die vaak onvolledig worden verteld, in chronologische volgorde in herinnering brengen.
Vandaag heb ik stilgestaan bij enkele historische feiten waarvan ik meen dat zij in het Cyprus-dossier van De Telegraaf onvoldoende aan bod zijn gekomen.
Maar dit vormt slechts de inleiding op de Cypruskwestie.
Het eigenlijke verhaal ligt besloten in de gebeurtenissen tussen 1963 en 1974, de jaren die het lot van het eiland ingrijpend hebben veranderd.
Morgen zoeken wij, aan de hand van documenten, getuigenissen en historische ontwikkelingen, een antwoord op de volgende vraag:
MORGEN:
Van Bloody Christmas tot EOKA, van Makarios tot Enosis, van de aanloop naar de staatsgreep tot de Turkse interventie: wij behandelen de historische ontwikkelingen die vaak slechts gedeeltelijk of onvolledig worden verteld, stap voor stap en in chronologische volgorde.

Bir yanıt yazın