Muratağa, Sandallar ve Atlılar… Savaşın en acı yüzü, yalnızca cephede değil; kadınların, çocukların ve yaşlıların hayatında görüldü.
Acı sadece bir tarafa ait değildi. Türkler de Rumlar da evlerini terk etti, sevdiklerini kaybetti. Kıbrıs’ın gerçek hikâyesi, ancak iki toplumun yaşadıkları birlikte anlatıldığında tamamlanabilir.
Belgeler, tanıklıklar ve uluslararası kaynaklarla hazırlanan bu üç günlük dosya, Kıbrıs meselesine tek taraflı değil, tarihin bütününü esas alan bir bakış sunuyor.
Çünkü kalıcı barış, geçmişi unutarak değil, bütün gerçeklerle yüzleşme cesareti göstererek kurulabilir.
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı…
Değerli Okurlarım,
İlk iki bölümde, De Telegraaf’ta yayımlanan Kıbrıs dosyasında eksik kaldığını düşündüğüm tarihî gerçeklere dikkat çektim. Ardından, 1963 ile 1974 yılları arasında yaşanan siyasi gelişmeleri, anayasa krizlerini, EOKA’yı, Enosis’i, Makarios’u, darbeyi ve Türkiye’nin askerî harekâtına giden süreci kronolojik olarak ele aldım.
Bugün ise, tarihin resmî belgelerinden ve siyasî tartışmalarından uzaklaşıp, savaşın insanlar üzerinde bıraktığı derin izlere bakacağız. Çünkü savaşlar yalnızca haritaları değiştirmez; insanların hayatlarını, ailelerini ve hafızalarını da değiştirir. Kıbrıs’ta yaşanan acıları anlamadan, bu meselenin gerçek boyutunu kavramak mümkün değildir.
Savaşların kazananı olmaz.
Kıbrıs da bunun en acı örneklerinden biridir.
Bugün adaya gidenler masmavi denizi, tarihî eserleri ve sakin yaşamı görüyor.
Oysa aynı topraklar, yarım asır önce insanlık adına utanç verici olaylara sahne oldu.
Bu olaylardan biri de, 14 Ağustos 1974’te Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde yaşandı.
İkinci Barış Harekâtı’nın başladığı günlerde, bu üç köyde yaşayan çok sayıda Kıbrıslı Türk kadın, çocuk ve yaşlı toplu hâlde öldürüldü.
Olaydan günler sonra toplu mezarlar açıldığında ortaya çıkan manzara, adadaki herkesin hafızasına kazındı.
Hayatını kaybedenlerin büyük bölümü silahsız sivillerdi.
Aralarında kundaktaki bebekler de vardı.
Yaşlılar da…
Henüz yürümeye başlayan çocuklar da…
Kıbrıs Türkleri bu olayı, tarihlerinin en büyük sivil katliamlarından biri olarak görüyor.
Ancak acı olan şudur…
Bu olay, Avrupa’da yazılan birçok Kıbrıs dosyasında ya hiç yer almıyor ya da birkaç satırla geçiştiriliyor. Oysa tarih, seçerek anlatıldığında eksik kalır.
ACI SADECE BİR TARAFA AİT DEĞİLDİR
Gerçeği söylemek gerekir.
1974 yazında yalnızca Türk aileleri acı çekmedi.
Rum siviller de evlerini terk etti.
Kayıplar yaşandı.
Aileler parçalandı.
Yıllarca haber alınamayan insanlar oldu.
Bugün hâlâ çalışmalarını sürdüren Kayıp Şahıslar Komitesi, her iki toplumdan kayıpların akıbetini ortaya çıkarmak için çalışmalarını sürdürüyor.
Bu bile, acının tek taraflı olmadığını göstermeye yeter.
İşte bu nedenle gazetecilik, sadece kendi acısını anlatanların mesleği değildir.
Gazetecilik, karşı tarafın acısını da görme sorumluluğudur.
VAN AALDEREN YAZMIŞ…
Hollandalı meslektaşım Maarten van Aalderen’in yazısını bir kez daha okudum.
Rumların yaşadığı dramı anlatıyor.
Maraş’ın boşaltılmasını anlatıyor.
Bugünkü bölünmüşlüğü anlatıyor.
Bunların hepsi doğrudur.
AMA İŞİN GERÇEĞİ ŞU…
Kıbrıs’ın hikâyesi sadece Maraş değildir.
Muratağa’dır…
Sandallar’dır…
Atlılar’dır…
Taşkent’tir…
Geçitkale’dir…
Lefkoşa’nın ara sokaklarıdır…
1963’te evini terk eden Türk aileleridir…
1974’te evini terk eden Rum aileleridir…
Kıbrıs’ın gerçek hikâyesi, yalnızca bir tarafın gözyaşlarıyla yazılamaz.
Çünkü gözyaşının milliyeti yoktur.
TARİHLE YÜZLEŞMEK CESARET İSTER
Aradan elli yılı aşkın bir süre geçti.
Bugün Kıbrıs’ta doğan gençlerin büyük bölümü o günleri yaşamadı.
Belki de bu yüzden, geçmişin öfkesi yerine geçmişin gerçeklerini öğrenmeye daha açıklar.
Bu büyük bir fırsattır.
Çünkü barış, geçmişi inkâr ederek kurulmaz.
Geçmişi doğru anlayarak kurulur.
Kıbrıs’ın geleceği de, yalnızca Rumların acılarını ya da yalnızca Türklerin acılarını anlatmakla değil, her iki toplumun yaşadıklarını dürüstçe kabul etmekle şekillenecektir.
ELLİ YIL SONRA… KIBRIS’TA BARIŞ HÂLÂ MÜMKÜN MÜ?
Yarım asır…
Dile kolay…
Kıbrıs’ın ikiye bölünmesinin üzerinden elli yılı aşkın bir zaman geçti. Bu süre içinde savaşın sesleri sustu. Yeni nesiller yetişti. Yeni yollar yapıldı. Yeni evler kuruldu. Ama barış anlaşması hâlâ imzalanamadı.
Bugün Lefkoşa’da, dünyanın hâlâ bölünmüş son başkentinde insanlar karşılıklı kapılardan geçebiliyor. Kuzeyde yaşayanlar güneye, güneyde yaşayanlar kuzeye gidebiliyor. Binlerce kişi her gün çalışmak, alışveriş yapmak ya da geçmişini görmek için sınırı geçiyor. Bu tablo, siyasetçilerin başaramadığı yakınlaşmayı halkın yavaş yavaş kendi hayatında kurmaya başladığını gösteriyor.
Birleşmiş Milletler ise yıllardır çözüm arayışını sürdürüyor. Federasyon modeli, iki bölgeli ortak devlet önerileri, son yıllarda ise iki devletli çözüm tartışmaları gündeme geliyor. Buna rağmen ortak bir noktada buluşulamıyor.
Peki neden?
Çünkü Kıbrıs’ta yalnızca toprak paylaşılmıyor.
Tarih de paylaşılıyor.
Hatıralar da…
Acılar da…
İşte asıl düğüm burada.
Rum tarafı 1974’ü unutamıyor.
Türk tarafı ise 1963’ü unutamıyor.
Rumlar evlerini hatırlıyor.
Türkler ise yıllarca kuşatma altında yaşadıkları günleri.
Her iki toplum da kendi hafızasını canlı tutuyor.
Belki de bu yüzden ortak bir hafıza oluşturulamıyor.
Oysa barışın ilk şartı, tek taraflı hafızadan vazgeçmektir.
Bunun anlamı geçmişi unutmak değildir.
Tam tersine…
Geçmişi bütün yönleriyle kabul etmektir.
Muratağa’da öldürülen çocuk da bu tarihin parçasıdır.
1974’te evini terk eden Rum aile de…
1963’te göç etmek zorunda kalan Türk aile de…
Kayıp yakınlarını hâlâ bekleyen anneler de…
Bugün Birleşmiş Milletler’in himayesinde çalışan Kayıp Şahıslar Komitesi, her iki toplumdan kayıp kişilerin bulunması ve kimliklerinin belirlenmesi için çalışmalarını sürdürüyor. Komitenin yapısı da dikkat çekicidir. Rum ve Türk uzmanlar aynı ekiplerde birlikte çalışıyor. Belki de Kıbrıs’ın geleceği için en önemli mesaj, tam da burada yatıyor. İnsanlar birlikte çalışabiliyorsa, siyaset de bir gün ortak bir çözüm üretebilir.
Ben, yarım asrı geride bırakmış bir gazeteci olarak şuna inanıyorum:
Kıbrıs’ta kalıcı barış, bir tarafın diğerine haklılığını kabul ettirmesiyle kurulmayacaktır.
Kalıcı barış, iki tarafın da birbirinin acısını inkâr etmekten vazgeçmesiyle kurulacaktır.
De Telegraaf’ta yayımlanan yazıyı okurken de aklımdan hep bu düşünce geçti.
Meslektaşım Maarten van Aalderen, önemli bir konuyu yeniden gündeme taşıdı.
Bence doğru bir iş yaptı.
Ancak Kıbrıs’ın hikâyesi birkaç sayfaya sığmayacak kadar derindir.
Bu nedenle ben de eksik kaldığını düşündüğüm bazı tarihî halkaları okurlarımla paylaşmak istedim.
Çünkü gazetecilik, sadece anlatılanı yazmak değildir.
Gazetecilik, anlatılmayanı da araştırıp ortaya koyabilmektir.
Ve son söz…
Kıbrıs artık yeni savaşlar konuşmamalıdır.
Yeni katliamlar hiç konuşulmamalıdır.
Konuşulması gereken tek şey, iki halkın çocuklarının barış içinde yaşayacağı ortak bir gelecektir.
İşte gerçek zafer de o gün kazanılmış olacaktır.
Kıbrıs’ın bilinmeyen gerçekleri
KANLI NOEL… KIBRIS’TA İLK KURŞUNU KİM SIKTI?
Kıbrıs konusunda yazılan hemen her yazı, 20 Temmuz 1974’ü anlatır.
Oysa tarihçiler çok iyi bilir ki, hiçbir savaş bir sabah ansızın başlamaz.
Her savaşın yıllar süren bir hazırlık dönemi vardır.
Kıbrıs’ta da öyle oldu.
1974’te patlayan olayların fitili, aslında on bir yıl önce ateşlenmişti.
Bugün Kıbrıs Türklerinin hafızasında derin iz bırakan “Kanlı Noel”, işte bu sürecin en önemli dönüm noktalarından biridir.
ORTAKLIK DAHA ÜÇ YILLIKTI
1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, dünyaya örnek gösterilen bir ortaklık modeli olarak doğmuştu.
Türkler ve Rumlar, aynı devletin kurucu ortaklarıydı.
Cumhurbaşkanı Rum olacaktı.
Cumhurbaşkanı yardımcısı Türk…
Devlet kadrolarında iki toplum birlikte görev yapacaktı.
Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ise bu düzenin garantörü olacaktı.
Kâğıt üzerinde her şey mükemmel görünüyordu.
Ancak uygulamada işler hiç de öyle gitmedi.
MAKARİOS’UN 13 MADDESİ
Cumhurbaşkanı Makarios, 1963 yılında Anayasa’da on üç maddelik bir değişiklik yapılmasını istedi.
Rum tarafı bunu devletin daha kolay işlemesi için gerekli bir düzenleme olarak savunuyordu.
Türk tarafı ise bu değişikliklerin, kurucu ortaklık haklarını ortadan kaldıracağını düşünüyordu.
İşte ipler burada koptu.
Siyasi tartışmalar kısa sürede silahlı çatışmalara dönüştü.
21 ARALIK 1963
Takvimler 21 Aralık’ı gösteriyordu.
Lefkoşa’da başlayan silahlı olaylar, birkaç saat içinde büyüdü.
Barikatlar kuruldu.
Evler ateşe verildi.
Mahalleler boşalmaya başladı.
O gün yaşananlar, daha sonra “Kanlı Noel” adıyla tarihe geçti.
Çatışmalar sırasında çok sayıda Türk ve Rum hayatını kaybetti.
Ancak özellikle Türk mahalleleri ağır saldırılarla karşı karşıya kaldı.
Binlerce Kıbrıs Türkü, doğup büyüdüğü evleri terk etmek zorunda kaldı.
DÜNYANIN GÖZÜ ÖNÜNDE
Olaylar kısa sürede uluslararası toplumun dikkatini çekti.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi devreye girdi.
1964 yılında adaya Barış Gücü gönderildi.
Mavi bereliler bugün hâlâ Kıbrıs’ta görev yapıyor.
Bu bile, yaşanan krizin geçici değil, kalıcı bir uluslararası sorun hâline geldiğini göstermeye yetiyordu.
BİR FOTOĞRAF VARDI…
Kıbrıs Türklerinin hafızasına kazınan bir fotoğraf vardır.
Bir annenin…
Ve çocuklarının…
Bir banyonun içinde cansız yattığı o fotoğraf…
O kare, sadece bir ailenin değil, Kıbrıs’taki Türk toplumunun hafızasına kazınmış bir sembol oldu.
Aradan altmış yılı aşkın süre geçti.
Ama o fotoğraf hâlâ unutulmadı.
TARİHİN BÜTÜNÜ GÖRÜLMELİ
Bugün Avrupa’da yayımlanan birçok Kıbrıs yazısı, olayları 1974’ten başlatıyor.
Oysa 1963 bilinmeden…
1974 anlaşılamaz.
Kanlı Noel bilinmeden…
Barış Harekâtı değerlendirilemez.
Tarih, yalnızca sonuçlardan ibaret değildir.
Sonuçları doğuran sebepler de tarihin ayrılmaz parçasıdır.
İşte bu nedenle Kıbrıs meselesini anlatırken, takvimi yalnızca 1974’e değil, 1963’e de çevirmek gerekir.
Kıbrıs tarihini anlamaya çalışan herkesin karşısına çıkan ilk isimlerden biri EOKA’dır. Kimilerine göre EOKA, İngiliz sömürge yönetimine karşı kurulmuş bir bağımsızlık hareketidir. Kimilerine göre ise adayı onlarca yıl sürecek çatışmalara sürükleyen silahlı örgüttür. Gerçeği anlayabilmek için sloganlara değil, tarihin akışına bakmak gerekir.
EOKA, 1955 yılında emekli Yunan subayı Georgios Grivas’ın liderliğinde kuruldu. Örgütün temel hedefi, İngiliz yönetimini sona erdirmek ve Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamaktı. Bu hedef Rumca Enosis olarak adlandırılıyordu. O yıllarda Rum toplumunun önemli bir bölümü bu düşünceyi destekliyordu.
Başlangıçta EOKA’nın mücadelesi İngiliz yönetimine karşı yürütüldü. Ancak zaman içinde adadaki Türklerle Rumlar arasındaki ilişkiler de giderek gerginleşti. Ortak yaşam fikri zayıflarken, karşılıklı güvensizlik büyüdü. Kıbrıs’taki siyasi gelişmeler, iki toplumun birbirinden uzaklaşmasına yol açtı.
1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması kararlaştırıldığında, herkes aynı düşüncede değildi. Başpiskopos Makarios bağımsız devleti kabul etti ve yeni cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Ancak Enosis hedefinden vazgeçmeyen çevreler bu kararı yeterli bulmadı.
Bu görüş ayrılığı ilerleyen yıllarda daha da derinleşti. General Grivas yeniden sahneye çıktı ve 1971 yılında EOKA-B adı verilen yeni örgüt kuruldu. Bu kez hedef yalnızca Enosis değildi. Makarios da hedef alınmıştı. Çünkü bağımsız Kıbrıs politikası izlediği düşünülüyordu.
Kıbrıs böylece yalnızca Türklerle Rumlar arasında değil, Rum toplumunun kendi içinde de büyük bir siyasi çatışmaya sürüklendi. Bombalı saldırılar, suikast girişimleri ve silahlı eylemler arttı. Adadaki huzursuzluk her geçen gün büyüdü.
15 Temmuz 1974’te gerçekleştirilen darbe, işte bu sürecin son halkası oldu. Makarios görevden uzaklaştırıldı, yerine Nikos Sampson getirildi. Darbenin ardından yaşanan gelişmeler ise yalnızca Kıbrıs’ın değil, Doğu Akdeniz’in ve uluslararası siyasetin yönünü değiştirdi.
Bugün EOKA hakkında farklı değerlendirmeler yapılabilir. Ancak tarihî bir gerçek değişmiyor. Kıbrıs’ta yaşananları anlamak isteyen herkes, EOKA’yı da, EOKA-B’yi de, Makarios’u da, Grivas’ı da birlikte değerlendirmek zorundadır. Olayların yalnızca bir bölümüne bakılarak sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.
15 TEMMUZ 1974… MAKARİOS’A YAPILAN DARBE KIBRIS’IN KADERİNİ NASIL DEĞİŞTİRDİ?
Kıbrıs denildiğinde, çoğu kişi 20 Temmuz 1974 tarihini hatırlar. Oysa bu tarihten sadece beş gün önce yaşananlar bilinmeden, adada yaşanan gelişmeleri doğru değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü 20 Temmuz’a giden yol, 15 Temmuz sabahı Lefkoşa’da atılan ilk kurşunlarla açılmıştır.
O gün, Yunanistan’da iktidarı elinde bulunduran askerî cunta, Kıbrıs’taki Millî Muhafız birlikleri ve EOKA-B militanlarının desteğiyle yönetime el koydu. Cumhurbaşkanlığı Sarayı ağır silahlarla ateş altına alındı. Amaç açıktı; Başpiskopos Makarios’u devirmek ve Enosis’i, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını gerçekleştirmek.
Makarios saldırıdan sağ kurtuldu. Önce Baf’a geçti, ardından İngiliz üsleri aracılığıyla adadan ayrıldı. Daha sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, yaşananların bir iç isyan değil, Yunanistan’daki askerî cunta tarafından gerçekleştirilen bir darbe olduğunu bütün dünyaya ilan etti.
Darbenin ardından Nikos Sampson cumhurbaşkanı ilan edildi. Sampson, Kıbrıs’ta tartışmalı bir isimdi. EOKA geçmişi nedeniyle Rum milliyetçilerinin desteğini alırken, Türk toplumunda büyük endişe yaratıyordu. Ankara da gelişmeleri dikkatle izliyordu.
Türkiye açısından mesele yalnızca bir hükümet değişikliği değildi. 1960 Garanti Antlaşması ile güvence altına alınan anayasal düzen ortadan kaldırılmıştı. Üstelik adanın Yunanistan’a bağlanması ihtimali artık açıkça dile getiriliyordu. Ankara, bunun hem Kıbrıs Türklerinin güvenliği hem de Doğu Akdeniz’deki dengeler açısından kabul edilemez olduğunu açıkladı.
Türkiye önce diplomatik yolları denedi. Garantör devletlerden biri olan Birleşik Krallık ile ortak hareket edilmesi seçeneği görüşüldü. Ancak bu girişimlerden sonuç alınamadı. Bunun üzerine Ankara, Garanti Antlaşması’ndan doğan haklarını kullanacağını duyurdu.
Beş gün sonra, 20 Temmuz 1974 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs’a çıkarma yaptı.
Bugün hâlâ tartışmaların odağında olan soru şudur: Türkiye’nin müdahalesi, Garanti Antlaşması’nın verdiği yetkinin kullanılması mıydı, yoksa bu yetkinin sınırları aşıldı mı?
Bu soruya verilen cevaplar, taraflara göre değişiyor.
Ancak değişmeyen bir gerçek var.
15 Temmuz darbesi yaşanmamış olsaydı, 20 Temmuz harekâtı da muhtemelen tarihin akışında farklı bir yerde duracaktı.
İşte bu nedenle, Kıbrıs tarihini yazarken 20 Temmuz’u anlatıp 15 Temmuz’u birkaç satırla geçmek, olayların en önemli halkalarından birini eksik bırakmak olur.
BÜLENT ECEVİT LONDRA’DA NE ARADI? İNGİLTERE NEDEN ORTAK MÜDAHALEYİ KABUL ETMEDİ?
15 Temmuz 1974’te Makarios’a karşı gerçekleştirilen darbe, yalnızca Kıbrıs’ın değil, Doğu Akdeniz’in de kaderini değiştirdi. Darbenin ardından Ankara’da peş peşe toplantılar yapıldı. Ancak Türkiye’nin ilk tercihi askerî müdahale değildi. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, Garanti Antlaşması’nın öngördüğü ortak hareket mekanizmasını işletmek amacıyla önce Londra’nın yolunu tuttu. Çünkü Türkiye gibi Birleşik Krallık da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantör devletlerinden biriydi. Ecevit’in düşüncesi, anayasal düzeni yeniden sağlamak için iki garantör ülkenin birlikte hareket etmesiydi.
Londra’da yapılan temaslarda İngiliz hükümeti askerî bir ortak operasyona sıcak bakmadı. Diplomatik girişimlerin sürdürülmesini savundu ve doğrudan müdahaleye katılmayacağını bildirdi. Böylece Garanti Antlaşması’nın öngördüğü ortak hareket seçeneği fiilen ortadan kalktı. Ankara’da yapılan değerlendirmelerde, Kıbrıs’taki gelişmelerin yalnızca siyasi bir kriz olmaktan çıktığı, adadaki Türk toplumunun güvenliğinin ciddi tehlike altında olduğu görüşü ağırlık kazandı.
Türkiye bunun üzerine Garanti Antlaşması’nın dördüncü maddesine dayanarak tek taraflı harekât kararı aldı. 20 Temmuz 1974 sabahı başlayan çıkarma, dünya kamuoyunun dikkatini yeniden Kıbrıs’a çevirdi. Ankara bunun uluslararası anlaşmalardan doğan bir hak olduğunu savunurken, Atina ve Rum yönetimi bunun kabul edilemez bir müdahale olduğunu ileri sürdü. Aradan geçen yarım yüzyıla rağmen tarafların bu konudaki hukukî değerlendirmeleri değişmiş değildir.
Bugün geriye dönüp bakıldığında şu gerçek açıkça görülmektedir: İngiltere, Türkiye ile birlikte hareket etmeyi kabul etmiş olsaydı, Kıbrıs tarihinin nasıl şekilleneceğini artık hiç kimse kesin olarak söyleyemez. Ancak kesin olan bir şey vardır; Londra’da alınan karar, 20 Temmuz sabahına giden sürecin en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur.
KISSINGER GERÇEKTEN NE YAPTI? ABD’NİN KIBRIS POLİTİKASI BUGÜN BİLE TARTIŞILIYOR
Kıbrıs Harekâtı denildiğinde, Türkiye’de en çok tartışılan isimlerden biri dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’dır. Aradan elli yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen hâlâ “Kissinger Türkiye’ye göz yumdu”, “Müdahaleyi önlemedi”, “Her şeyi önceden biliyordu” şeklinde yorumlar yapılmaktadır. Ancak tarih, söylentilerle değil, belgelerle yazılır. Bugün açıklanan Amerikan ve İngiliz arşivleri incelendiğinde, Washington’un temel hedefinin ne Türkiye’nin ne de Yunanistan’ın zaferi olduğu görülüyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin önceliği, iki NATO müttefikinin birbiriyle savaşa girmesini önlemek ve Sovyetler Birliği’nin Doğu Akdeniz’deki gelişmelerden yararlanmasını engellemekti.
1974 yılı, Soğuk Savaş’ın en gergin dönemlerinden biriydi. Doğu Akdeniz, yalnızca Kıbrıs’tan ibaret değildi. Bölgede Amerikan Altıncı Filosu bulunuyor, İngiltere’nin egemen üsleri faaliyet gösteriyor ve Sovyet donanması Akdeniz’deki etkinliğini artırmaya çalışıyordu. Bu nedenle Washington’da alınan her karar, yalnızca Kıbrıs açısından değil, bütün NATO dengeleri açısından değerlendiriliyordu. Kissinger’in önündeki en büyük sorun da buydu. Bir tarafta NATO üyesi Türkiye, diğer tarafta yine NATO üyesi Yunanistan vardı. İki müttefikin doğrudan savaşa girmesi, Batı ittifakı için büyük bir kriz anlamına gelecekti.
15 Temmuz darbesinin ardından Washington gelişmeleri yakından izledi. Darbenin Yunanistan’daki askerî yönetimle bağlantısı kısa sürede ortaya çıktı. Ardından Ankara’nın askerî müdahale hazırlıkları başladı. Amerikan yönetimi diplomatik girişimlerle krizi kontrol altında tutmaya çalıştıysa da bunu başaramadı. 20 Temmuz sabahı Türk birlikleri adaya çıktı ve Kıbrıs’ta yeni bir dönem başladı.
Bugün bazı araştırmacılar, Kissinger’in Türkiye’nin müdahalesini engellemek istemediğini savunurken, bazıları ise Washington’un olayların bu noktaya geleceğini öngöremediğini ileri sürüyor. Ancak açıklanan resmî belgeler, ABD’nin temel önceliğinin NATO içindeki dengeleri korumak olduğunu açıkça gösteriyor. Washington’un bütün hesapları bu eksen etrafında şekillendi. Kıbrıs’taki insani dram ise büyük güçlerin jeopolitik hesaplarının gölgesinde kaldı.
Aradan geçen yıllar bize önemli bir gerçeği gösterdi. Kıbrıs meselesini yalnızca Ankara ile Lefkoşa veya Atina arasındaki bir anlaşmazlık olarak değerlendirmek doğru değildir. Bu sorun aynı zamanda Londra’nın, Washington’un, Birleşmiş Milletler’in ve NATO’nun da içinde olduğu uluslararası bir denklemdir. Bu nedenle Kıbrıs’ta yaşananları anlamak isteyen herkesin, yalnızca adaya değil, dönemin dünya siyasetine de bakması gerekir.
JOHNSON MEKTUBU’NUN GÖLGESİ… TÜRKİYE 1974’E HANGİ DERSLERİ ALARAK GİRDİ?
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın neden 1974 yılında gerçekleştirildiğini anlayabilmek için, takvimi on yıl daha geriye çevirmek gerekir. Çünkü Ankara’nın hafızasında silinmeyen bir tarih vardı: 5 Haziran 1964. O gün ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’ın, dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye gönderdiği mektup, yalnızca Türk-Amerikan ilişkilerini değil, Türkiye’nin güvenlik anlayışını da derinden etkiledi.
1963’te başlayan toplumlar arası çatışmalar üzerine Türkiye, Kıbrıs’a askerî müdahaleyi ciddi biçimde değerlendirmişti. Ancak Washington’dan gelen mektup, Ankara’da adeta soğuk duş etkisi yarattı. Johnson, Türkiye’nin tek taraflı bir harekâtının NATO içinde ciddi sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor, kullanılacak Amerikan silahları konusunda da uyarılarda bulunuyordu. Daha da önemlisi, böyle bir müdahale sonrasında Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı harekete geçmesi hâlinde, NATO’nun otomatik olarak Türkiye’yi savunmak zorunda olmayabileceği yönünde ifadeler yer alıyordu.
Mektup Ankara’da büyük rahatsızlık yarattı. Başbakan İsmet İnönü’nün söylediği rivayet edilen, “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünyada yerini alır.” sözü, yalnızca o günün değil, sonraki yılların dış politika anlayışını da etkileyen tarihî bir çıkış olarak hafızalara kazındı.
Türkiye, 1964’te müdahale edemedi.
Ancak o süreçten önemli dersler çıkardı.
Savunma sanayisinin güçlendirilmesi gerektiği görüldü.
Dış politikada tek bir müttefike bağımlı kalmanın riskleri daha açık biçimde anlaşıldı.
Kıbrıs konusunda uluslararası hukukun ve garantörlük sisteminin daha ayrıntılı değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıktı.
İşte bu nedenle, 1974 yılına gelindiğinde Ankara, on yıl öncesine göre çok daha hazırlıklıydı. Diplomatik girişimler yine yapıldı. Önce İngiltere ile ortak hareket edilmesi istendi. Ancak bu girişim sonuçsuz kalınca Türkiye, Garanti Antlaşması’ndan doğan haklarını kullanarak askerî harekât başlatma kararı aldı.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Johnson Mektubu’nun yalnızca diplomatik bir yazışma olmadığı açıkça görülmektedir. O mektup, Türkiye’nin güvenlik politikalarında yeni bir dönemin başlangıcı olmuş, savunma anlayışından dış politikaya kadar birçok alanda kalıcı izler bırakmıştır.
Kıbrıs Harekâtı’nı anlamak isteyenlerin, 20 Temmuz 1974 kadar 5 Haziran 1964’ü de iyi bilmesi gerekir. Çünkü tarih bazen cephede değil, devlet başkanlarının masasında yazılan birkaç sayfalık mektupla yön değiştirir.
RAUF DENKTAŞ… AVRUPA’NIN TAM OLARAK TANIYAMADIĞI BİR MÜZAKERECİ
Kıbrıs meselesi konuşulduğunda akla gelen ilk isimlerden biri hiç kuşkusuz Rauf Denktaş’tır. Avrupa basınının önemli bir bölümü onu yıllarca “uzlaşmaz lider” olarak tanıttı. Türk kamuoyunun büyük bölümü ise Kıbrıs Türklerinin haklarını kararlılıkla savunan bir devlet adamı olarak gördü. Aradan geçen yıllar gösterdi ki, Denktaş’ı tek bir sıfatla anlatmak mümkün değildir. Çünkü o, yalnızca bir siyasetçi değil, aynı zamanda bir hukukçu, iyi bir hatip ve yıllarını müzakere masalarında geçirmiş bir diplomasi ustasıydı.
Rauf Denktaş, hukuk eğitimini tamamladıktan sonra savcılık yaptı, ardından avukatlığa geçti. Daha genç yaşlarda Kıbrıs Türk toplumunun haklarını savunmaya başladı. O yıllarda adada yaşanan gelişmeleri yakından izliyor, Türk toplumunun geleceğinin yalnızca günlük siyasetle değil, uluslararası hukuk zemininde korunabileceğine inanıyordu. Bu anlayış, ilerleyen yıllarda onun bütün siyasi hayatına yön verdi.
1960 Cumhuriyeti’nin kurulması sırasında da, sonrasında başlayan toplumlar arası krizlerde de Denktaş hep ön plandaydı. Türk toplumunun siyasi temsilcilerinden biri olarak Londra’da, Lefkoşa’da, New York’ta ve Cenevre’de sayısız görüşmeye katıldı. Birleşmiş Milletler çatısı altında yürütülen müzakerelerde Türk tezini anlatan en etkili isimlerden biri hâline geldi.
Avrupa’da ise farklı bir algı oluştu. Özellikle 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilan edilmesinden sonra Denktaş, birçok Batılı gazetede çözüme engel olan lider olarak gösterildi. Oysa onun savunduğu temel görüş oldukça açıktı. Denktaş, iki halkın siyasi eşitliği kabul edilmeden kalıcı bir anlaşmanın mümkün olmayacağını söylüyordu. Rum tarafı ise uluslararası alanda tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamlılığını esas alıyordu. İşte yıllarca süren görüşmelerin en önemli çıkmazlarından biri de bu farklı yaklaşımdı.
Rauf Denktaş’ın en dikkat çekici özelliklerinden biri de güçlü hafızası ve hukuk bilgisiydi. Müzakere masasında yalnızca siyasi söylemler kullanmaz, imzalanan anlaşmaları, Birleşmiş Milletler kararlarını ve uluslararası hukuk kurallarını ayrıntılarıyla gündeme getirirdi. Bu nedenle onu yakından tanıyan birçok yabancı diplomat, Denktaş’ın son derece hazırlıklı bir müzakereci olduğunu kabul etmiştir. Aynı diplomatların önemli bir bölümü, Rum liderler için de benzer değerlendirmeler yapmıştır. Kıbrıs müzakereleri, uzun yıllar boyunca iki güçlü siyasi iradenin karşı karşıya geldiği zorlu bir diplomasi alanı olmuştur.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Rauf Denktaş hakkında farklı görüşler ileri sürülebilir. Ancak üzerinde herkesin birleştiği bir gerçek vardır. O da, Denktaş’ın Kıbrıs tarihinin en etkili siyasi aktörlerinden biri olduğudur. Onu anlamadan Kıbrıs meselesini anlamak mümkün değildir. Aynı şekilde Makarios’u, Glafkos Klerides’i, Dr. Fazıl Küçük’ü ve diğer liderleri tanımadan da bu tarih eksik kalacaktır.
Gazetecilik, kişileri kahraman ya da suçlu ilan etme mesleği değildir. Gazeteciliğin görevi, o kişilerin yaşadıkları dönemde hangi rolü üstlendiklerini doğru biçimde anlatmaktır. Rauf Denktaş da, Kıbrıs tarihinin tartışılmaya devam edecek en önemli isimlerinden biri olarak, bu yaklaşımı hak etmektedir.
MASANIN ÖTEKİ TARAFINDA NASIL BİR LİDER VARDI?
Gazetecilik mesleğinde bazen öyle insanlarla karşılaşırsınız ki, onlar hakkında yazılanları okumak başka, aynı masada oturup konuşmak bambaşka bir tecrübe olur. Rauf Denktaş da benim için böyle isimlerden biriydi. Yıllar içinde kendisiyle birkaç kez görüşme ve röportaj yapma fırsatı buldum. Her buluşmamızda dikkatimi çeken ilk özellik, konuya ne kadar hâkim olduğu ve en küçük ayrıntıyı bile yıllar öncesine kadar hatırlayabilmesiydi.
Denktaş, konuşurken yalnızca düşüncelerini anlatmazdı. Tarih verirdi, belge gösterirdi, imzalanan anlaşmaların maddelerini tek tek hatırlatırdı. Bazen bir gazeteci olarak soru sormakta zorlandığım olurdu. Çünkü daha sorumu tamamlamadan, hangi konuya geleceğimi tahmin eder ve cevabını hukukî dayanaklarıyla birlikte vermeye başlardı. Bu yönüyle yalnızca bir siyasetçi değil, müzakere masasında yetişmiş güçlü bir hukukçuydu.
Avrupa basını uzun yıllar onu “uzlaşmaz lider” olarak tanımladı. Bu değerlendirmeyi yapan gazetecilerin önemli bir bölümünün, Denktaş’ı uzun uzun dinleme fırsatı bulduğunu ise sanmıyorum. Benim gördüğüm Denktaş, görüşlerinden kolay vazgeçmeyen ama karşısındaki kişiyi dikkatle dinleyen bir müzakereciydi. Elbette sert tartışmalar yaşanıyordu. Ancak konuşmalarının temelinde mutlaka bir hukukî gerekçe bulunurdu. Onu anlamak için sloganlara değil, anlattığı gerekçelere kulak vermek gerekiyordu.
Bir röportajımız sırasında bana söylediği şu cümleyi hiç unutmadım: “Müzakere masasına oturuyorsanız, önce kendi halkınızın haklarını koruyacaksınız. Bunu yaparken de karşı tarafı dinlemeyi bileceksiniz.” Aradan uzun yıllar geçti. Bugün geriye dönüp baktığımda, bu sözün yalnızca Kıbrıs için değil, uluslararası diplomasinin bütünü için geçerli olduğunu düşünüyorum.
Rauf Denktaş’la yaptığım görüşmelerde dikkatimi çeken bir başka nokta da şuydu. Geçmişte yaşanan acıları anlatırken duygularını gizlemiyordu. Ancak konuşmayı mutlaka geleceğe getiriyordu. “Bir gün bu mesele çözülecek.” derdi. Nasıl çözüleceği konusunda kendi görüşleri vardı ama çözüm arayışından hiçbir zaman vazgeçmediğini hissettirirdi. Bu yönü, kamuoyunda çizilen sert lider portresinden daha farklı bir tablo ortaya koyuyordu.
Gazetecilik bana önemli bir ders verdi. Bir siyasetçiyi gerçekten tanımak istiyorsanız, onun hakkında yazılanları okumak yetmez. Aynı masaya oturacak, sorular soracak ve cevaplarını sabırla dinleyeceksiniz. Benim Rauf Denktaş’tan edindiğim izlenim de tam olarak buydu. Onu herkes gibi değerlendirebilirsiniz. Katılabilirsiniz ya da eleştirebilirsiniz. Ama Kıbrıs tarihindeki yerini inkâr edemezsiniz.
Benim arşivimde bulunan Rauf Denktaş röportajları ve birlikte çekilmiş fotoğraflar, yalnızca meslek hayatımın hatıraları değildir. Aynı zamanda Kıbrıs meselesinin en önemli aktörlerinden biriyle yapılan gazetecilik tanıklıklarıdır. Aradan yıllar geçse de o sohbetlerin birçok ayrıntısını bugün hâlâ ilk günkü canlılığıyla hatırlıyorum.
DR. FAZIL KÜÇÜK… KIBRIS TÜRKLERİNİN SESSİZ LİDERİ NEDEN GÖLGEDE KALDI?
Kıbrıs Türklerinin yakın tarihi anlatılırken, ilk akla gelen isim çoğu zaman Rauf Denktaş olur. Oysa Denktaş’tan önce, Türk toplumunun sesi olmayı başaran bir başka isim vardı. O isim, Dr. Fazıl Küçük’tü. Bugün birçok kişi onu yalnızca Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak hatırlıyor. Oysa Dr. Küçük’ün mücadelesi çok daha önce başlamış, Kıbrıs Türk toplumunun siyasi ve sosyal örgütlenmesinde belirleyici bir rol oynamıştı.
Doktor olarak görev yaptığı yıllarda köy köy dolaşan Dr. Fazıl Küçük, yalnızca hastalarını tedavi etmiyor, aynı zamanda Türk toplumunun sorunlarını da yakından dinliyordu. Eğitimden sağlığa, ekonomik sıkıntılardan siyasal temsil meselesine kadar birçok konuda yazılar yazıyor, gazeteler çıkarıyor ve toplumun sesi olmaya çalışıyordu. O yıllarda Kıbrıs Türklerinin en büyük sıkıntılarından biri, seslerini duyurabilecek güçlü bir temsil mekanizmasına sahip olmamalarıydı.
İngiliz sömürge yönetimi döneminde başlayan siyasi faaliyetleri, onu kısa sürede Türk toplumunun doğal liderlerinden biri hâline getirdi. Rum toplumunda Başpiskopos Makarios nasıl öne çıkıyorsa, Türk toplumunda da Dr. Fazıl Küçük aynı ağırlığa sahipti. Ancak iki liderin yöntemleri farklıydı. Makarios dinî kimliğiyle de öne çıkarken, Dr. Küçük daha çok sivil ve siyasi mücadeleyi tercih etti.
1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğunda, anayasa gereği Cumhurbaşkanı Rum, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ise Türk olacaktı. Bu göreve Dr. Fazıl Küçük seçildi. Böylece Kıbrıs Türkleri ilk kez uluslararası alanda tanınan bir devletin yönetiminde en üst düzeyde temsil edilmiş oldu. Ancak ortaklık uzun ömürlü olmadı. 1963 yılında başlayan anayasa krizi ve ardından gelen toplumlar arası çatışmalar, genç cumhuriyetin temelini sarstı.
Dr. Fazıl Küçük, bu zor dönemde tansiyonu düşürmeye çalışan isimlerden biri olarak öne çıktı. Türk toplumunun haklarını savunurken, diyalog kapısının tamamen kapanmaması gerektiğini de dile getiriyordu. Ancak şartlar her geçen gün ağırlaşıyor, karşılıklı güvensizlik büyüyordu. Silahların konuşmaya başladığı bir ortamda, siyasetçilerin etkisi de giderek azalıyordu.
Daha sonraki yıllarda Kıbrıs Türk siyasetinde Rauf Denktaş ön plana çıktı. Uluslararası müzakerelerin en önemli aktörü hâline gelen Denktaş’ın uzun siyasi hayatı, doğal olarak Dr. Fazıl Küçük’ün tarihî rolünü zaman zaman gölgede bıraktı. Oysa bugün Kıbrıs Türk toplumunun geçmişine dönüp bakıldığında, Dr. Küçük’ün attığı adımların, daha sonraki siyasi mücadelenin temel taşlarını oluşturduğu açıkça görülmektedir.
Tarih bazen yüksek sesle konuşanları öne çıkarır, bazen de sessiz ama kalıcı iz bırakanları arka planda bırakır. Dr. Fazıl Küçük, ikinci grupta yer alan liderlerden biridir. Kıbrıs Türk toplumunun siyasi kimliğinin oluşmasında oynadığı rol, yalnızca yaşadığı dönemi değil, sonraki kuşakları da etkilemiştir. Bu nedenle Kıbrıs tarihini anlatırken, onu yalnızca bir devlet görevlisi olarak değil, toplumunu örgütleyen ve temsil eden öncü bir lider olarak da değerlendirmek gerekir.
GLAFKOS KLERİDES… DOST MUYDU, RAKİP MİYDİ? YOKSA BARIŞI EN ÇOK İSTEYEN LİDERLERDEN BİRİ MİYDİ?
Kıbrıs meselesi yarım yüzyılı aşkın bir süredir devam ediyor. Bu uzun süreçte yüzlerce siyasetçi geldi geçti. Ancak bazı isimler vardır ki, adeta Kıbrıs tarihinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Rum tarafında bu isimlerden biri hiç kuşkusuz Glafkos Klerides’tir. Türk kamuoyu onu çoğu zaman Rauf Denktaş’ın en büyük siyasi rakibi olarak tanıdı. Oysa müzakere masasına oturduklarında ortaya çıkan tablo, gazetelere yansıyan görüntüden çok daha farklıydı.
Klerides, hukuk eğitimi almış, II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Hava Kuvvetleri’nde görev yapmış, Almanlara esir düşmüş ve savaş sonrasında siyasete atılmış bir isimdi. 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Temsilciler Meclisi Başkanlığı görevini üstlendi. Makarios’un yurtdışında bulunduğu dönemlerde Cumhurbaşkanlığı görevini vekâleten yürüttü. Kıbrıs sorununu yalnızca siyasi değil, hukukî yönüyle de çok iyi bilen liderlerden biri olarak tanındı.
Rauf Denktaş ile Glafkos Klerides yıllarca aynı masanın iki tarafında oturdular. Birbirlerine sert eleştiriler yönelttikleri zamanlar da oldu, görüşmelerin tamamen çıkmaza girdiği dönemler de yaşandı. Buna rağmen iki lider arasında kişisel saygının hiçbir zaman tamamen kaybolmadığını söyleyen diplomatların sayısı az değildir. Çünkü her ikisi de Kıbrıs gerçeğinin, sloganlarla değil, uzun ve sabır isteyen müzakerelerle çözülebileceğini biliyordu.
Avrupa basını çoğu zaman Klerides’i uzlaşmaya açık, Denktaş’ı ise daha katı bir lider olarak tanıttı. Türk tarafı ise aynı dönemde tam tersini savundu ve Rum yönetiminin siyasi eşitliği kabul etmediğini ileri sürdü. Gerçek ise her zamanki gibi daha karmaşıktı. Tarafların kırmızı çizgileri birbirinden çok farklıydı. Rum tarafı uluslararası alanda tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamlılığını esas alırken, Türk tarafı iki halkın siyasi eşitliğinin kabul edilmesini vazgeçilmez şart olarak görüyordu. Bu iki yaklaşım yıllarca ortak bir zeminde buluşamadı.
2004 yılında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın hazırladığı çözüm planı işte bu nedenle büyük önem taşıyordu. Uzun müzakerelerin ardından hazırlanan plan referanduma sunuldu. Kıbrıs Türkleri çoğunlukla “evet” dedi. Rum tarafı ise büyük çoğunlukla “hayır” oyu kullandı. Böylece yıllardır üzerinde çalışılan çözüm girişimi sonuçsuz kaldı. Bu referandum, Kıbrıs tarihinde yalnızca siyasi değil, psikolojik bir dönüm noktası da oldu. Çünkü taraflar birbirlerine olan güvenlerini bir kez daha sorgulamaya başladılar.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Klerides ile Denktaş’ın yalnızca iki rakip lider olmadıkları daha iyi anlaşılıyor. Onlar aynı zamanda yarım asırlık Kıbrıs meselesinin yükünü omuzlarında taşıyan iki deneyimli müzakereciydi. Başarılı oldukları kadar başarısız oldukları dönemler de yaşandı. Ancak ikisini de anlamadan Kıbrıs müzakerelerinin neden sonuç vermediğini anlamak mümkün değildir.
2004 REFERANDUMU… TÜRKLER “EVET” DEDİ, RUMLAR NEDEN “HAYIR” DEDİ?
Kıbrıs meselesinin en önemli dönüm noktalarından biri, hiç şüphesiz 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan referandumdur. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın uzun müzakereler sonunda hazırladığı kapsamlı çözüm planı, adanın her iki kesiminde de halkın oyuna sunuldu. Sonuç ise yalnızca Kıbrıs’ı değil, Avrupa Birliği’ni ve uluslararası toplumu da şaşırttı.
Referandum öncesinde aylar süren yoğun bir diplomasi trafiği yaşandı. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve garantör ülkeler çözüm için büyük çaba harcadı. Planın kabul edilmesi hâlinde birleşik bir Kıbrıs’ın, birkaç gün sonra Avrupa Birliği’ne tek devlet olarak katılması öngörülüyordu. Dünyanın gözü bu referanduma çevrilmişti.
Sandıklar açıldığında beklenmedik bir tablo ortaya çıktı. Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Türk seçmenlerin büyük çoğunluğu plana “evet” dedi. Güney Kıbrıs’ta yaşayan Rum seçmenlerin büyük çoğunluğu ise “hayır” oyu kullandı. Böylece yıllardır üzerinde çalışılan çözüm planı yürürlüğe giremeden rafa kaldırıldı.
Peki neden?
Rum tarafı, planın güvenlik, mülkiyet ve Türk askerinin adadaki varlığı konusunda yeterli güvence sağlamadığını savundu. Birçok Rum siyasetçi, çözümün aceleye getirildiğini ve gelecekte yeni sorunlar doğurabileceğini ileri sürdü. Dönemin Rum lideri Tasos Papadopulos’un referandum öncesinde yaptığı duygusal televizyon konuşması da kamuoyunu önemli ölçüde etkiledi.
Türk tarafında ise farklı bir hava vardı. Uzun yıllardır uygulanan uluslararası izolasyonun sona ereceği, doğrudan ticaretin başlayacağı ve Kuzey Kıbrıs’ın dünyaya açılacağı beklentisi güçlüydü. Bu nedenle referandum, yalnızca bir siyasi tercih değil, aynı zamanda geleceğe dair bir umut olarak görüldü.
Referandumun ardından Avrupa Birliği, Güney Kıbrıs’ı bütün ada adına üye kabul etti. Ancak Avrupa Birliği müktesebatı, fiilen Kuzey Kıbrıs’ta uygulanmadı. Bu durum, Kıbrıs meselesine yeni bir boyut kazandırdı. Türk tarafında, “Biz çözümü destekledik ama yine de ödüllendirilmedik.” düşüncesi yaygınlaştı. Rum tarafı ise uluslararası alanda tanınan devlet olmanın sağladığı diplomatik avantajı korumaya devam etti.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, 2004 referandumu yalnızca kaçırılmış bir fırsat olarak değil, iki toplumun geleceğe bakışındaki farklılıkları gösteren tarihî bir dönüm noktası olarak da değerlendiriliyor. O gün verilen oylar, aslında sadece Annan Planı’na değil, tarafların birbirlerine duyduğu güvene de verilmiş bir cevaptı.
Aradan geçen yıllar gösterdi ki, Kıbrıs’ta kalıcı çözüm yalnızca uluslararası planlarla sağlanamıyor. Çözümün başarılı olabilmesi için, adada yaşayan iki toplumun da kendisini güvende hissedeceği ortak bir zeminin oluşturulması gerekiyor. İşte bugüne kadar en zor başarılan şey de bu oldu.
AVRUPA BİRLİĞİ KIBRIS’TA TARAFSIZ KALABİLDİ Mİ? BRÜKSEL’İN HÂLÂ CEVAP VEREMEDİĞİ SORU
Kıbrıs meselesi yarım asırdır yalnızca Türkiye ile Yunanistan’ın sorunu değildir. Birleşmiş Milletler’in, İngiltere’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve son yirmi yıldır Avrupa Birliği’nin de doğrudan ilgilendiği uluslararası bir dosyadır. Özellikle Güney Kıbrıs’ın 1 Mayıs 2004 tarihinde Avrupa Birliği’ne üye olmasıyla birlikte, Kıbrıs sorunu aynı zamanda Avrupa Birliği’nin de iç meselesi hâline geldi.
İşte tartışmalar da bu noktada başladı.
Çünkü referandumda Kıbrıs Türkleri büyük çoğunlukla “evet”, Rumlar ise büyük çoğunlukla “hayır” demesine rağmen, Avrupa Birliği üyeliği yalnızca uluslararası alanda tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti üzerinden gerçekleşti. Kuzey Kıbrıs ise Avrupa Birliği toprağı kabul edilmesine rağmen, Birlik hukukunun fiilen uygulanmadığı bir bölge olarak kaldı.
Türk tarafı yıllardır şu soruyu soruyor: “Çözüm planına destek veren taraf biz olduğumuza göre, neden verilen sözler yerine getirilmedi?”
Rum tarafının cevabı ise farklı.
Onlara göre Avrupa Birliği, uluslararası hukuka uygun davranmış, yalnızca tanınan devleti üye olarak kabul etmiştir. Çözümün gerçekleşmemesinin sorumluluğunu ise Türk askerinin adadaki varlığına ve siyasi anlaşmazlıkların devam etmesine bağlamaktadır.
Gerçek şu ki, Avrupa Birliği bu konuda hiçbir zaman iki tarafı da tamamen tatmin edemedi.
Türk tarafı Brüksel’i tarafsız davranmamakla eleştiriyor.
Rum tarafı ise Avrupa Birliği’nin kendisine yeterince güçlü destek vermediğini zaman zaman dile getiriyor.
Yani eleştiriler farklı olsa da memnun olan taraf yok.
Bunun en önemli nedeni, Avrupa Birliği’nin siyasi bir birlik olmasının yanında, üye devletlerinin ulusal çıkarlarını da gözetmek zorunda olmasıdır. Kıbrıs konusunda alınan birçok karar, yalnızca hukukî değerlendirmelerle değil, diplomatik ve siyasi dengelerle de şekillenmiştir.
Bugün Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen kararlar incelendiğinde, Kuzey Kıbrıs’ın tanınmasına sıcak bakılmadığı açıkça görülmektedir. Buna karşılık Avrupa Birliği belgelerinde, Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik gelişiminin desteklenmesi ve iki toplum arasındaki temasların artırılması yönünde çeşitli programlara da yer verilmektedir.
Bütün bunlar gösteriyor ki, Avrupa Birliği de Kıbrıs konusunda kesin ve kalıcı bir çözüm üretebilmiş değildir.
Belki de en dikkat çekici gerçek şudur:
Aradan geçen elli yılı aşkın süreye rağmen, Kıbrıs konusunda herkes karşı taraftan fedakârlık bekliyor; ancak kendi toplumuna aynı fedakârlığı anlatmakta zorlanıyor.
İşte bu yüzden Kıbrıs meselesi yalnızca diplomatik bir sorun değil, aynı zamanda cesaret isteyen bir liderlik sınavıdır.
Belki de bundan sonra sorulması gereken soru şudur:
Barışı gerçekten istemek yeterli midir?
Yoksa barış için kendi toplumuna zor gerçekleri anlatabilecek liderlere mi ihtiyaç vardır?
Tarih, bu sorunun cevabını henüz verebilmiş değildir.
KIBRIS’TA REKABET, SOFRAYA KADAR UZANIYOR
Kıbrıs’taki anlaşmazlık, yalnızca sınırlar ve siyasetle sınırlı değil. Zaman zaman ekonomi, ticaret ve hatta sofralara kadar uzanan ilginç örnekler de yaşanıyor. Bunların en bilineni ise “hellim-hallumi” tartışmasıdır.
Hellim peyniri bile yıllardır iki taraf arasındaki anlaşmazlığın simgelerinden biri olmayı sürdürüyor. Rum yönetimi, “Hallumi” adını tek başına sahiplenmek isterken, Kıbrıs Türk tarafı bunun adanın ortak kültürel mirası olduğunu savunuyor.
Bu anlaşmazlık öyle bir noktaya ulaştı ki, Avrupa Birliği ile Kanada arasında imzalanması planlanan milyarlarca euroluk CETA Ticaret Anlaşması bile Rum Parlamentosu’nun vetosuyla karşı karşıya kaldı.
KIBRIS’TAKİ ANLAŞMAZLIK TİCARETE DE YANSIYOR
Kıbrıs meselesi yalnızca sınırlar, askerî güvenlik ve siyasi egemenlik tartışmalarından ibaret değil. Ada üzerindeki anlaşmazlık, zaman zaman ekonomi, ticaret ve uluslararası hukuk alanlarına da taşınıyor.
Bunun en ilginç örneklerinden biri, Türklerin “hellim”, Rumların ise “hallumi” adını verdiği ünlü Kıbrıs peyniridir.
Rum yönetimi, bu ürünün yalnızca Rum tarafına ait bir coğrafi işaret olarak tescil edilmesini isterken, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bunun iki toplumun ortak kültürel mirası olduğunu savundu. Tartışma yıllarca Avrupa Birliği kurumlarını meşgul etti.
Sorun daha sonra Avrupa Birliği ile Kanada arasında imzalanması planlanan Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması (CETA) görüşmelerine kadar uzandı. Rum Parlamentosu, “Hallumi” adının yeterince korunmadığını öne sürerek anlaşmaya onay vermeyen ilk AB ülkesi oldu. Böylece Kıbrıs’taki bir anlaşmazlık, yalnızca ada sınırlarını değil, Avrupa Birliği’nin uluslararası ticaret politikasını da etkileyen bir konu hâline geldi.
Bu örnek, Kıbrıs meselesinin yalnızca geçmişte yaşanmış bir siyasi kriz olmadığını; bugün de ekonomi, ticaret, kültürel miras ve uluslararası hukuk alanlarında etkisini sürdürdüğünü gösteriyor.
Kıbrıs meselesinin yalnızca ada içinde değil, uluslararası ticaret ve diplomasi alanında da nasıl yankı bulduğunu gösteren bu örnek, aslında Avrupa’nın Kıbrıs’a bakışını anlamak açısından da önemlidir. Çünkü Avrupa kamuoyu, yıllar boyunca Kıbrıs’ta yaşanan gelişmeleri çoğu zaman kendi basınının aktardığı bilgilerle değerlendirdi.
Peki Avrupa basını, özellikle de Hollanda basını, Kıbrıs’ı nasıl gördü? Hangi gerçekleri öne çıkardı, hangilerini yeterince yansıtamadı?
HOLLANDA KIBRIS’A NASIL BAKTI? AVRUPA BASINI ELLİ YIL BOYUNCA NE GÖRDÜ, NEYİ GÖREMEDİ?
Kıbrıs meselesi yalnızca adada yaşayan Türkleri ve Rumları ilgilendiren bir konu olmadı. 1974’ten sonra Avrupa’nın hemen bütün gazeteleri bu gelişmeleri manşetlerine taşıdı. Hollanda basını da bunların arasında önemli bir yer tuttu. De Telegraaf, NRC Handelsblad, De Volkskrant, Trouw ve diğer gazeteler, Kıbrıs’taki gelişmeleri düzenli olarak okuyucularına aktardı. Ancak yıllar içinde oluşan haber dili incelendiğinde, Avrupa kamuoyunun olaya çoğu zaman Güney Kıbrıs merkezli baktığı görülmektedir. Bunun en önemli nedeni, uluslararası toplumun yalnızca Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıması ve haber kaynaklarının büyük bölümünün Rum yönetimi üzerinden şekillenmesiydi.
Bununla birlikte Hollandalı gazetecilerin tamamını aynı değerlendirmek de doğru olmaz. Adanın kuzeyine giderek Kıbrıs Türklerinin görüşlerini dinleyen, iki toplumun yaşadığı acıları birlikte aktarmaya çalışan gazeteciler de vardı. Son günlerde De Telegraaf’ta yayımlanan Maarten van Aalderen imzalı yazı da bu açıdan dikkat çekicidir. Meslektaşımız yalnızca Güney Kıbrıs’ta kalmamış, Kuzey Kıbrıs’a geçmiş, Türklerle görüşmüş ve onların düşüncelerine de yer vermiştir. Yazısında eksik bulduğumuz tarihî noktalar olsa da, olayın iki tarafını görmeye çalışması gazetecilik açısından önemlidir.
Avrupa basınında uzun yıllar boyunca dikkat çeken başka bir özellik daha vardı. Haberlerde çoğunlukla 1974 sonrasındaki gelişmelere geniş yer verilirken, 1963 ile 1974 arasında yaşanan toplumlar arası çatışmalar çok daha sınırlı biçimde ele alındı. Bunun doğal sonucu olarak Avrupa kamuoyunda Kıbrıs meselesinin başlangıç tarihi çoğu zaman 20 Temmuz 1974 olarak algılandı. Oysa tarih, yalnızca sonucun anlatılmasıyla anlaşılmaz. O sonuca götüren gelişmeler bilinmeden yapılan değerlendirmeler ister istemez eksik kalır.
Gazetecilik mesleğinde yarım asrı geride bırakmış biri olarak şuna inanıyorum: Bir olayı doğru anlatabilmek için yalnızca görüneni yazmak yetmez. Görünmeyeni de araştırmak gerekir. Kıbrıs dosyasını hazırlamaktaki amacım da budur. Hiç kimseyi haklı ya da haksız ilan etmek değil; eksik bırakılmış tarihî halkaları tamamlamak ve okuyucunun kendi değerlendirmesini yapmasına yardımcı olmaktır. Çünkü gerçek gazetecilik, peşin hüküm vermek değil; bütün tarafları dinledikten sonra okuyucuya eksiksiz bilgi sunabilmektir.
SAVAŞLAR BİTER… PROPAGANDA YILLARCA DEVAM EDER
Silahların sustuğu gün savaş bitmiş sayılır. Ancak propaganda çok daha uzun yaşar. Kıbrıs bunun en belirgin örneklerinden biridir. 1974 yılında silah sesleri kesildi, ateşkes ilan edildi ve adada fiilî bir denge oluştu. Buna rağmen geçen elli yılı aşkın süre içinde taraflar yalnızca diplomasi masasında değil, uluslararası kamuoyunda da birbirlerini anlatmaya çalıştı. Herkes kendi yaşadığı acıları dünyaya duyurmak istedi. Kimi zaman gerçekler öne çıktı, kimi zaman ise eksik anlatılan olaylar toplumların hafızasında kalıcı izler bıraktı.
Avrupa basınını yıllardır takip eden bir gazeteci olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Kıbrıs konusunda yazılan haberlerin büyük bölümü, olayların tamamını değil, görünen kısmını aktardı. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Uluslararası tanınmışlık, haber kaynaklarına ulaşma kolaylığı ve diplomatik ilişkiler bunların başında geliyordu. Ancak gazetecilik açısından önemli olan, haberin kolay ulaşılan kısmını değil, eksik kalan tarafını da araştırmaktır.
İşte bu nedenle De Telegraaf’ta yayımlanan Maarten van Aalderen imzalı yazıyı dikkatle okudum. Meslektaşım, Kuzey Kıbrıs’a geçerek Türk tarafını da dinlemiş. Bu, takdir edilmesi gereken bir gazetecilik yaklaşımıdır. Ancak Kıbrıs gibi karmaşık bir dosyada birkaç gün süren bir geziyle bütün tarihî arka planı ortaya koymak mümkün değildir. Benim bu yazı dizisini hazırlamaktaki amacım da tam olarak budur. Van Aalderen’in yazdıklarına karşı çıkmak değil, eksik kalan tarihî halkaları tamamlamaktır.
Gazetecilik hayatım boyunca şuna inandım: Bir olayı anlamanın en doğru yolu, tarafları konuşturmak ve belgeleri birlikte okumaktır. Kıbrıs meselesi de bunun en güzel örneklerinden biridir. Rumların anlattıkları dinlenmeden gerçek ortaya çıkmaz. Türklerin yaşadıkları bilinmeden de gerçek tamamlanmış olmaz. Çünkü tarih, tek sesli değil, çok seslidir.
Belki de Kıbrıs’ın en büyük talihsizliği budur. Aynı olay, iki ayrı toplumun hafızasında iki ayrı hikâye olarak yaşamaya devam ediyor. Oysa geleceği kurabilmek için önce ortak bir tarih bilinci oluşturmak gerekir. Bu kolay değildir. Ama imkânsız da değildir. Avrupa’nın geçmişinde bunu başaran ülkeler vardır. Kıbrıs da bir gün aynı yolu seçebilir.
Kıbrıs Harekâtı denildiğinde akla gelen ilk siyasi isimlerden biri hiç kuşkusuz dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’tir. Türkiye’de yıllarca “Kıbrıs Fatihi” olarak anılan Ecevit, uluslararası kamuoyunda ise farklı değerlendirmelere konu oldu. Kimileri onu kararlı bir devlet adamı olarak gördü, kimileri ise aldığı kararları sert biçimde eleştirdi. Ancak hangi görüş benimsenirse benimsensin, 1974 yazında yaşanan gelişmelerin merkezindeki isimlerden biri olduğu tartışmasızdır.
15 Temmuz darbesinden sonra Ankara’da yapılan yoğun görüşmelerde Ecevit’in ilk tercihi askerî müdahale olmadı. Öncelikle garantör devletlerden biri olan Birleşik Krallık ile ortak hareket edilmesi için diplomatik girişimlerde bulundu. Londra’da yaptığı temaslardan sonuç alınamayınca, hükümet askerî seçeneği değerlendirmeye başladı. Türkiye’nin resmî açıklamalarında, müdahalenin amacının adadaki anayasal düzeni yeniden kurmak ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğini sağlamak olduğu vurgulandı.
Harekât başladıktan sonra Ecevit’in kullandığı “Biz aslında yalnız Türklere değil, Rumlara da barış götürmek için adaya gidiyoruz.” şeklindeki sözleri, Türkiye’de geniş yankı uyandırdı. Bu yaklaşım daha sonra “Kıbrıs Barış Harekâtı” adının da temel dayanaklarından biri oldu. Rum tarafı ise aynı gelişmeleri farklı değerlendirdi ve müdahalenin adanın kalıcı biçimde bölünmesine yol açtığını savundu. Aradan geçen yarım yüzyılda tarafların bu konudaki görüşleri değişmedi.
Bugün tarihçiler, Ecevit’in kararını değerlendirirken yalnızca 20 Temmuz sabahına değil, öncesinde yaşanan gelişmelere de dikkat çekiyor. 1963 olayları, 1964 Johnson Mektubu, 1967’de yaşanan krizler ve 15 Temmuz 1974 darbesi, Ankara’nın güvenlik değerlendirmelerinde önemli yer tuttu. Bu nedenle Kıbrıs Harekâtı’nı tek bir güne indirgemek, tarihî süreci eksik okumak anlamına gelir.
Bülent Ecevit’in siyasi mirası elbette yalnızca Kıbrıs’la sınırlı değildir. Ancak Kıbrıs, onun devlet adamlığı denildiğinde ilk akla gelen başlıklardan biri olmaya devam etmektedir. Kararı doğru ya da yanlış bulanlar olabilir. Fakat 1974 yazında aldığı kararın, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli dış politika ve güvenlik kararlarından biri olduğu konusunda geniş bir görüş birliği bulunmaktadır.
Benim gazetecilik hayatım boyunca tanıdığım devlet adamları arasında Bülent Ecevit’in ayrı bir yeri olmuştur. Kendisini yakından izleme ve görüşme fırsatı buldum. Bugün arşivimde bulunan birlikte çekilmiş fotoğrafımız, benim için yalnızca bir hatıra değildir. Aynı zamanda Türk siyasi tarihinin en kritik dönemlerinden birine tanıklık etmiş olmanın da sessiz bir belgesidir.
KIBRIS’A İLK GİTTİĞİM GÜN… HAFIZAMDA HÂLÂ İLK GÜNKÜ GİBİ DURUYOR
Gazetecilik hayatım boyunca dünyanın birçok ülkesine gittim.
Sayısız devlet adamıyla görüştüm.
Yüzlerce röportaj yaptım.
Ama bazı yolculuklar vardır ki, insanın hafızasında sadece bir haber olarak değil, bir hayat dersi olarak kalır.
Kıbrıs da benim için öyle oldu.
Adaya ilk ayak bastığım gün, gazetelerde okuduğum Kıbrıs ile karşımdaki Kıbrıs’ın aynı olmadığını hemen fark ettim.
Haritalarda çizilen sınırlar başka şey söylüyordu.
İnsanların yüzleri ise bambaşka…
Bir tarafta yıllardır yaşadığı evini kaybetmiş insanların hikâyeleri vardı.
Diğer tarafta çocukluğunu geride bırakmak zorunda kalan ailelerin…
Kiminle konuştuysam, önce geçmişi anlattı.
Sonra geleceği…
Ve ilginç olan şuydu…
Hemen herkes farklı şeyler söylüyor ama aynı cümlede buluşuyordu: “Bir daha savaş olmasın…”
Gazetecilik bana yıllar önce önemli bir şey öğretmişti.
Bir olayı anlamak için önce insanları dinleyeceksiniz.
Ben de öyle yaptım.
Türkleri dinledim.
Rumları dinledim.
Siyasetçileri dinledim.
Sokaktaki insanları dinledim.
Sonra kendi kendime şu soruyu sordum:
Acaba Kıbrıs meselesini bu kadar zorlaştıran gerçekten sadece siyaset miydi?
Yoksa geçmişin bıraktığı korkular mıydı?
Aradan yıllar geçti.
Kıbrıs’a bir kez daha gittim.
Sonra bir kez daha…
Her gidişimde yeni binalar gördüm.
Yeni yollar gördüm.
Yeni insanlar tanıdım.
Ama değişmeyen bir şey vardı.
Her iki tarafta da insanlar, geçmişi dün yaşanmış gibi anlatıyordu.
İşte o gün anladım ki…
Kıbrıs’ta zaman ilerliyor.
Ama hatıralar ilerlemiyor.
Belki de bu yüzden Kıbrıs meselesi yalnızca diplomatik bir sorun değildir.
Aynı zamanda bir hafıza meselesidir.
Ben, üç ayrı ziyaretimde bunu çok daha iyi gördüm.
Yaptığım röportajlarda da…
Sokakta karşılaştığım insanlarda da…
Resmî toplantılarda da…
Herkes aynı adada yaşıyor ama aynı geçmişi yaşamıyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Kıbrıs bana yalnızca bir haber konusu değil, gazeteciliğin en önemli derslerinden birini hatırlatıyor.
Bir olayın gerçeğini öğrenmek istiyorsanız…
Önce önyargılarınızı bir kenara bırakacaksınız.
Sonra bütün tarafları dinleyeceksiniz.
En sonunda da kararı okuyucuya bırakacaksınız.
Ben elli yılı aşkın gazetecilik hayatım boyunca hep bunu yapmaya çalıştım.
Kıbrıs’ta da…
Hollanda’da da…
Dünyanın başka ülkelerinde de…
Çünkü gazetecinin görevi hüküm vermek değildir.
Gerçeğin bütün parçalarını bir araya getirmektir.
KIBRIS’TA TANIK OLDUĞUM GÜNLER
Bu dosyayı hazırlarken yalnızca belgelere değil, Kıbrıs’ta yaptığım üç ziyaret sırasında tuttuğum notlara ve çektiğim fotoğraflara da yeniden döndüm. Aradan yarım asırdan fazla zaman geçmiş olsa da, bazı görüntüler hafızamdaki yerini hâlâ koruyor.
KIBRIS’TA BENİ EN ÇOK SUSTURAN YER ŞEHİTLİK OLDU
Gazetecilik hayatım boyunca çok olayın izini sürdüm.
Çok acılı olayları yerinde gördüm.
Ama Kıbrıs’ta beni en çok etkileyen yerlerden biri, Karaoğlanoğlu Şehitliği oldu.
Aradan çok kısa bir süre geçmişti.
Şehitliğin girişindeki asker nöbetini tutuyordu.
Mezarların üzerindeki çiçekler henüz solmamıştı.
Bazı aileler hâlâ yakınlarının mezarını ilk kez ziyaret ediyordu.
Ben ise gazeteci kimliğimle not almaya çalışıyor, ama bir yandan da gördüklerimi içime sindirmeye uğraşıyordum.
Şehitlikte dolaşırken insan ister istemez şunu düşünüyor:
Savaşlar haritaları değiştirebilir.
Ama geride bıraktığı acıları değiştiremez.
Bir mezar taşının önünde hangi milletten olduğunuzu unutuyorsunuz.
Orada artık sadece yarım kalmış hayatlar var.
Sessizlik var.
Ve geride kalanların gözyaşları…
Fotoğraf çektirdik.
Bugün o kareye baktığımda, yalnızca gençliğimi görmüyorum.
O günün atmosferini de yeniden yaşıyorum.
Gazetecilik bazen soru sormaktır.
Bazen belge toplamaktır.
Ama bazen de sadece susup gördüklerini hafızana kazımaktır.
Kıbrıs’ta en çok bunu yaptığımı hatırlıyorum.
TOPRAK HÂLÂ SICAK GİBİYDİ
Şehitlikte gezerken dikkatimi çeken başka bir ayrıntı daha vardı.
Mezarların çoğu henüz çok yeniydi.
Toprak yeni düzenlenmişti.
Çelenkler tazeydi.
İnsanlar alçak sesle konuşuyordu.
Sanki yüksek sesle konuşulursa, orada yatanları rahatsız edecekmiş gibi bir duygu hâkimdi.
O gün, gazeteciliğin yalnızca haber yazmak olmadığını bir kez daha anladım.
Bazen tarihin tam ortasında durur, hiçbir şey söylemeden sadece tanıklık edersiniz.
Yıllar geçti…
Aradan yarım asırdan fazla zaman geçti.
Ama bugün Kıbrıs üzerine bu dosyayı hazırlarken, o şehitlikte hissettiğim sessizlik hâlâ kulaklarımda çınlıyor.
Belki de bu yüzden, bu dosyayı hazırlarken tek bir düşüncem vardı: Kıbrıs’ın tarihini anlatırken, hiçbir annenin gözyaşını unutmamak…
BİR FOTOĞRAF… BAZEN BİN SAYFALIK TARİH KİTABINDAN DAHA FAZLA ŞEY ANLATIR
Gazetecilik mesleğinde bazen uzun röportajlar yaparsınız, bazen saatlerce süren toplantıları izlersiniz, bazen de tek bir fotoğraf, bütün anlatılanlardan daha güçlü bir belge hâline gelir. Kıbrıs konusunda yıllar içinde arşivimde biriken fotoğraflara her baktığımda bunu yeniden hissediyorum. O karelerde yalnızca devlet başkanları, siyasetçiler ya da törenler yok. Aynı zamanda yaşanmış bir dönemin tanıklığı var. Bir gazetecinin objektifinden geçen o anlar, bugün artık tarihin sessiz belgeleri hâline gelmiş durumda.
Bülent Ecevit ile birlikte çekilmiş bir fotoğrafıma baktığımda yalnızca bir başbakanı görmüyorum. Türkiye’nin en kritik kararlarından birini almak zorunda kalan bir devlet adamını hatırlıyorum. Rauf Denktaş ile yaptığım röportajların fotoğraflarına baktığımda ise yalnızca bir lideri değil, yıllar boyunca aynı davayı anlatmaya çalışan, müzakere masalarında ülkesini temsil eden bir siyasetçiyi görüyorum. Gazetecilik işte tam burada farklılaşıyor. Çünkü fotoğraf makinesi sadece görüntüyü kaydetmiyor; dönemin ruhunu da geleceğe taşıyor.
Arşivlerime dönüp baktığımda şunu açıkça görüyorum: Gazetecilik, yalnızca haber yazmak değildir. Gazetecilik, yaşanan zamanı belgelemektir. Bugün elimde bulunan fotoğrafların önemli bir bölümü, artık tekrar çekilemeyecek karelerdir. O insanlar değişti, o şartlar değişti, o günler geride kaldı. Ama fotoğraf kaldı. İşte bu yüzden iyi bir arşiv, gazetecinin en büyük hazinesidir.
Yıllar boyunca Hollanda’da, Türkiye’de ve dünyanın farklı ülkelerinde yaptığım röportajlarda hep aynı ilkeye bağlı kaldım. Konuşan kişinin yalnızca söylediklerini değil, söyleyiş biçimini de anlamaya çalıştım. Çünkü bazen bir bakış, bazen bir sessizlik, bazen de röportaj bittikten sonra edilen birkaç cümle, haberin en önemli bölümünü oluşturur. Kıbrıs’ta yaptığım görüşmelerde de aynı duyguyu yaşadım. Resmî açıklamalar başka şey söylüyordu, insanların yüzleri ise bambaşka bir hikâye anlatıyordu.
Belki de bu nedenle bugün dönüp geçmişe baktığımda, en büyük zenginliğimin yazdığım haberlerden çok, sakladığım belgeler ve fotoğraflar olduğunu düşünüyorum. Çünkü onlar yalnızca benim değil, tarihin de hafızasıdır.
GAZETECİLİK BANA ŞUNU ÖĞRETTİ: TARİHİ KAZANANLAR DEĞİL, BELGELER YAZAR
Gazetecilik mesleğinde altmış yıla yaklaşan çalışma hayatım boyunca sayısız seçim izledim, darbeler gördüm, savaş bölgelerine gittim, krallarla da konuştum, cumhurbaşkanlarıyla da… Kimi zaman büyük sevinçlere, kimi zaman insanın içini acıtan trajedilere tanıklık ettim. Bütün bu yılların sonunda vardığım en önemli sonuç şudur: Tarihi siyasetçiler anlatır, ama gerçeği sonunda belgeler ortaya çıkarır. Bu yüzden hiçbir zaman tek kaynağa güvenmedim. Bir haber hazırlarken daima ikinci, üçüncü, hatta dördüncü kaynağı aradım. Çünkü gazetecinin görevi bir tarafı haklı çıkarmak değil, gerçeği mümkün olduğu kadar eksiksiz ortaya koymaktır.
Kıbrıs konusunda da aynı yolu izledim. Türk tarafını dinledim. Rum tarafını dinledim. Birleşmiş Milletler’in raporlarını okudum. Avrupa Birliği’nin açıklamalarını takip ettim. Hollanda gazetelerinin olaya nasıl baktığını yıllarca izledim. Sonunda gördüm ki, herkes aynı olayları anlatıyor ama farklı cümlelerle… Aynı tarih, farklı hafızalarda bambaşka anlamlar kazanıyor. İşte gazetecinin en zor görevi de burada başlıyor. O farklı anlatımların arasından gerçeğin izini bulabilmek…
Bugün geriye dönüp baktığımda, Kıbrıs konusunda yazılan birçok makalenin ortak bir eksikliği olduğunu düşünüyorum. Olaylar çoğu zaman sonuçlarıyla anlatılıyor. Oysa sonuçları doğuran sebepler yeterince incelenmiyor. 1974 anlatılıyor ama 1963 unutuluyor. Darbe anlatılıyor ama darbeye giden süreç ihmal ediliyor. Göç anlatılıyor ama göçe neden olan gelişmeler çoğu zaman birkaç satırla geçiliyor. Tarih, bu şekilde anlatıldığında eksik kalıyor.
Bu yazı dizisini hazırlamaktaki amacım kimseyi ikna etmek değildir. Okuyucunun yerine karar vermek gibi bir niyetim de yok. Ben sadece yıllardır eksik bırakıldığını düşündüğüm sayfaları tamamlamaya çalışıyorum. Çünkü gazetecilik bana, gerçeğin tek renkten oluşmadığını öğretti. Her olayın görünen yüzü vardır, bir de görünmeyen tarafı… İkisini birlikte görmeden sağlıklı bir değerlendirme yapmak mümkün değildir.
Yıllar önce mesleğe ilk başladığım günlerde bana söylenen bir cümleyi hiç unutmadım. “Gazeteci, herkesin gördüğünü yazan değil; kimsenin fark etmediğini araştıran kişidir.”
Belki de bu yüzden bugün hâlâ aynı heyecanla çalışıyorum. Kıbrıs dosyasını hazırlarken de tek hedefim budur. Bilinenleri tekrarlamak değil, eksik bilinenleri gün ışığına çıkarmak…
KIBRIS’TAN AYRILIRKEN… AKLIMDA KALAN TEK ŞEY TOPRAK DEĞİL, İNSANLARDI.
Gazetecilik hayatım boyunca birçok ülkeden ayrılırken valizimde kupürler, notlar ve fotoğraflar taşıdım. Kıbrıs’tan dönerken ise bunlara bir şey daha eklendi; insanların anlattıkları… Çünkü adada konuştuğum herkes, hangi tarafta yaşarsa yaşasın, bana önce yaşadığı acıları anlattı. Rumlarla konuştuğumda da aynı duyguyu hissettim, Türklerle konuştuğumda da… Herkes geçmişten söz ediyor, herkes kaybettiklerini anlatıyordu. Fakat dikkatimi çeken ortak nokta şuydu: Hiç kimse çocuklarının aynı acıları yaşamasını istemiyordu. Belki de Kıbrıs’ın geleceği için en büyük umut burada yatıyordu.
Gazetecilik, insana sadece soru sormayı öğretmez. Aynı zamanda dinlemeyi de öğretir. Kıbrıs’ta geçirdiğim günlerde bunu bir kez daha anladım. Devlet başkanlarını dinledim, bakanları dinledim, müzakerecileri dinledim. Ama en az onlar kadar, kahvede oturan yaşlı bir Kıbrıslının anlattıkları da önemliydi. Çünkü tarih yalnızca devlet arşivlerinde yazılmaz. Tarih, bazen evinin anahtarını hâlâ cebinde taşıyan yaşlı bir insanın hafızasında yaşar. Bazen de yıllardır göremediği komşusunu anlatırken gözleri dolan bir annenin sessizliğinde saklıdır.
Kıbrıs bana bir gerçeği daha öğretti. Barış anlaşmaları imzalanabilir, ateşkesler yapılabilir, sınırlar çizilebilir. Fakat insanların kalplerindeki duvarları yıkmak, resmî belgeleri imzalamaktan çok daha zordur. Bunun için zamana ihtiyaç vardır. Güvene ihtiyaç vardır. En önemlisi de birbirini dinlemeye ihtiyaç vardır. Gazetecilikte olduğu gibi, barışta da önce dinlemeyi bilmek gerekir.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Kıbrıs benim için yalnızca haber yaptığım bir ada değildir. Orası, tarihin ne kadar karmaşık olduğunu bana yeniden öğreten bir okul gibidir. Hiçbir olayın tek cümleyle açıklanamayacağını, hiçbir toplumun tek kelimeyle tarif edilemeyeceğini ve hiçbir acının yalnızca bir millete ait olmadığını Kıbrıs’ta bir kez daha gördüm. Belki de bu yüzden, yıllar geçmesine rağmen Kıbrıs üzerine yazılan her yeni satırı aynı dikkatle okumaya devam ediyorum.
Bu yazı dizisini hazırlarken amacım hiç kimseyi ikna etmek olmadı. Ben sadece yarım asrı aşan gazetecilik hayatım boyunca gördüklerimi, okuduklarımı, araştırdıklarımı ve yaşadıklarımı bir araya getirmeye çalıştım. Eğer bu yazıları okuyanlar, Kıbrıs meselesine bugüne kadar bakmadıkları bir pencereden bakabilirlerse, kendimi görevimi yapmış sayacağım. Çünkü gazetecinin en büyük başarısı, okuyucuya kendi hükmünü vermesi için yeni bilgiler sunabilmesidir.
SON SÖZ… KIBRIS BANA NE ÖĞRETTİ?
Gazetecilik hayatım boyunca sayısız dosya hazırladım. Binlerce haber yazdım. Dünyanın birçok ülkesinde devlet başkanlarıyla, başbakanlarla, bakanlarla, siyasetçilerle ve sıradan insanlarla konuştum. Her gittiğim ülkeden yeni bilgilerle döndüm. Ama bazı ülkeler vardır ki, size yalnızca haber vermez; hayat dersi de verir. Kıbrıs, benim için işte böyle bir yer oldu.
Adaya yaptığım üç ayrı ziyarette çok farklı insanlarla tanıştım. Devlet yöneticileriyle görüştüm. Röportajlar yaptım. Toplantıları izledim. Arşivlerde çalıştım. Sokaklarda dolaştım. Ama bütün bu çalışmaların sonunda vardığım sonuç, siyasetin anlattığından daha farklıydı. Çünkü masaların etrafında konuşulanlarla, sokakta yaşayan insanların anlattıkları her zaman aynı değildi. Bir tarafta diplomasi vardı, öbür tarafta ise günlük hayatın sessiz gerçekleri…
Kıbrıs bana, tarihin tek cümleyle anlatılamayacağını öğretti. Bir toplumun yaşadığı acıyı anlamadan, diğer toplumun yaşadıklarını değerlendiremeyeceğinizi gösterdi. Aynı olayın iki ayrı hafızada nasıl farklı yaşadığını gördüm. Bu yüzden yıllardır şuna inanıyorum: Tarih, yalnızca kazananların değil, acı çeken insanların da hikâyesidir.
Bu yazı dizisini hazırlarken ne bir tarafın sözcüsü olmayı düşündüm ne de diğer tarafın tezlerini çürütmeye çalıştım. Çünkü gazetecilik, mahkeme salonu değildir. Gazeteci de hâkim değildir. Bizim görevimiz hüküm vermek değil, okuyucunun doğru hükme varabilmesi için eksik kalan bilgileri tamamlamaktır. Eğer bunu başarabiliyorsak, mesleğimizi doğru yapmışız demektir.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Kıbrıs’ta gördüğüm en önemli şeyin savaşın izleri değil, barış özlemi olduğunu düşünüyorum. Yıllar önce yaşanan acıları anlatan insanların gözlerinde bile, çocuklarının daha farklı bir gelecekte yaşamasını isteyen bir umut vardı. Belki yüksek sesle dile getirmiyorlardı ama hissediliyordu. İşte beni en çok etkileyen de buydu.
Bu dosyayı hazırlarken zaman zaman eski not defterlerimi açtım. Yıllar önce yaptığım röportajları yeniden okudum. Arşivimdeki fotoğraflara tekrar baktım. Bülent Ecevit’le çekilmiş bir kare… Rauf Denktaş’la yaptığım bir söyleşi… Kıbrıs sokaklarında çektiğim fotoğraflar… O günler bir daha geri gelmeyecek. Ama gazeteciliğin en büyük gücü de burada yatıyor. O günleri gelecek kuşaklara aktarabilmek…
Belki bir gün bu yazıları okuyan genç bir gazeteci, Kıbrıs’a gidecek. Belki benim gezdiğim sokaklarda dolaşacak. Belki aynı soruları yeniden soracak. Eğer o gün geldiğinde bu dosya ona küçük de olsa bir kaynak olabilirse, kendimi mutlu sayarım. Çünkü gazetecilikte en büyük ödül, yıllar sonra bile güvenle açılıp okunabilen bir arşiv bırakabilmektir.
Kıbrıs meselesi bugün de çözülebilmiş değildir. Yarın çözülür mü, bunu kimse kesin olarak bilemez. Ama şunu biliyorum ki, kalıcı barışın yolu tarihi değiştirmekten değil, tarihi bütün yönleriyle anlamaktan geçer. Eksik bırakılmış sayfalar tamamlanmadan ortak bir gelecek kurulamaz. Benim bu yazı dizisi boyunca yapmaya çalıştığım da tam olarak buydu.
Bu dosyayı bitirirken, yarım asrı aşan gazetecilik hayatımın bana öğrettiği en önemli cümleyi bir kez daha paylaşmak istiyorum:
Gerçek gazetecilik, herkesin söylediklerini tekrarlamak değil, söylenmeyenleri araştırıp belgeleyerek gelecek kuşaklara aktarmaktır.
Bu yazı dizisini hazırlarken Birleşmiş Milletler belgelerinden, 1960 Garanti Antlaşması’ndan, dönemin uluslararası resmî belgelerinden, Türk ve yabancı kaynaklardan, Kıbrıs’ta yaptığım röportajlardan ve yıllar içinde oluşturduğum kişisel gazetecilik arşivimden yararlandım.
************
TRANEN KENDEN OP CYPRUS GEEN NATIONALITEIT: EEN VERHAAL DAT NOG STEEDS NIET VOLLEDIG IS VERTELD
Muratağa, Sandallar en Atlılar…
De meest pijnlijke kant van de oorlog speelde zich niet alleen aan het front af, maar ook in het leven van vrouwen, kinderen en ouderen.
Verdriet behoorde niet slechts tot één kant. Zowel Turks-Cyprioten als Grieks-Cyprioten moesten hun huizen verlaten en verloren hun dierbaren.
Het ware verhaal van Cyprus kan alleen volledig worden verteld wanneer de ervaringen van beide gemeenschappen samen worden belicht.
Dit driedelige dossier, samengesteld aan de hand van documenten, getuigenissen en internationale bronnen, biedt geen eenzijdige kijk op de kwestie-Cyprus, maar een benadering die de volledige historische werkelijkheid centraal stelt.
Want duurzame vrede kan niet worden bereikt door het verleden te vergeten, maar alleen door de moed te tonen de volledige waarheid onder ogen te zien.
Beste lezers,
In de eerste twee delen heb ik aandacht besteed aan de historische feiten die naar mijn mening ontbraken in het Cyprus-dossier dat door De Telegraaf werd gepubliceerd. Vervolgens heb ik de politieke ontwikkelingen tussen 1963 en 1974, de grondwettelijke crises, EOKA, Enosis, Makarios, de staatsgreep en de gebeurtenissen die leidden tot de Turkse militaire operatie in chronologische volgorde beschreven.
Vandaag nemen wij afstand van de officiële documenten en de politieke discussies en richten wij ons op de diepe littekens die de oorlog bij mensen heeft achtergelaten. Want oorlogen veranderen niet alleen grenzen en landkaarten; zij veranderen ook mensenlevens, gezinnen en herinneringen. Zonder het menselijk leed op Cyprus te begrijpen, is het onmogelijk de werkelijke omvang van deze kwestie te doorgronden.
Oorlogen kennen geen winnaars. Cyprus is daarvan een van de pijnlijkste voorbeelden. Wie het eiland vandaag bezoekt, ziet de azuurblauwe zee, de historische monumenten en de rustige sfeer. Maar op precies diezelfde grond vonden een halve eeuw geleden gebeurtenissen plaats die een schande voor de mensheid waren.
Eén van die gebeurtenissen speelde zich af op 14 augustus 1974 in de dorpen Muratağa, Sandallar en Atlılar. Tijdens de eerste dagen van de Tweede Vredesoperatie werden in deze drie dorpen vele Turks-Cypriotische vrouwen, kinderen en ouderen op gruwelijke wijze om het leven gebracht.
Toen enkele dagen later de massagraven werden geopend, bood zich een tafereel aan dat voorgoed in het geheugen van iedereen op het eiland gegrift bleef. Het overgrote deel van de slachtoffers bestond uit ongewapende burgers. Onder hen bevonden zich ook baby’s… Ouderen… En kinderen die nog maar net hadden leren lopen…
De Turks-Cypriotische gemeenschap beschouwt deze gebeurtenis als een van de grootste massaslachtingen onder burgers uit haar geschiedenis.
Maar het pijnlijke is…
Dat deze tragedie in veel Europese publicaties over Cyprus óf helemaal niet wordt vermeld, óf in slechts enkele regels wordt afgedaan. Geschiedenis blijft onvolledig wanneer zij selectief wordt verteld.
HET VERDRIET HOORT NIET BIJ SLECHTS ÉÉN KANT
De waarheid moet worden gezegd.
In de zomer van 1974 leden niet alleen Turkse families.
Ook Grieks-Cypriotische burgers moesten hun huizen verlaten.
Er vielen slachtoffers.
Gezinnen werden uiteengerukt.
Er waren mensen van wie jarenlang niets meer werd vernomen.
De Commissie Vermiste Personen, die ook vandaag haar werkzaamheden voortzet, probeert nog altijd het lot van vermisten uit beide gemeenschappen op te helderen.
Dat alleen al is voldoende om aan te tonen dat het verdriet niet aan één kant stond.
Juist daarom is journalistiek niet het beroep van mensen die alleen het leed van hun eigen kant vertellen.
Journalistiek betekent ook de verantwoordelijkheid dragen om het verdriet van de andere kant te zien.
VAN AALDEREN SCHREEF…
Ik heb het artikel van mijn Nederlandse collega Maarten van Aalderen nogmaals gelezen.
Hij beschrijft het drama dat de Grieks-Cyprioten hebben meegemaakt.
Hij schrijft over de ontruiming van Varosha.
Hij beschrijft het huidige verdeelde Cyprus.
Dat alles is waar.
MAAR DE WERKELIJKHEID IS DEZE…
Het verhaal van Cyprus bestaat niet alleen uit Varosha.
Het is ook Muratağa…
Sandallar…
Atlılar…
Taşkent…
Geçitkale…
De smalle straten van Nicosia…
De Turkse families die in 1963 hun huizen moesten verlaten…
De Grieks-Cypriotische families die in 1974 hun huizen moesten verlaten…
Het ware verhaal van Cyprus kan niet worden geschreven met de tranen van slechts één kant.
Want tranen hebben geen nationaliteit.
DE GESCHIEDENIS ONDER OGEN ZIEN VRAAGT MOED
Er zijn inmiddels meer dan vijftig jaar verstreken.
De meeste jongeren die vandaag op Cyprus worden geboren, hebben die periode zelf niet meegemaakt.
Misschien staan zij daarom meer open voor de historische werkelijkheid dan voor de woede van het verleden.
Dat is een grote kans.
Want vrede wordt niet opgebouwd door het verleden te ontkennen.
Vrede wordt opgebouwd door het verleden goed te begrijpen.
Ook de toekomst van Cyprus zal niet worden bepaald door alleen het verdriet van de Grieks-Cyprioten of alleen dat van de Turks-Cyprioten te vertellen, maar door eerlijk te erkennen wat beide gemeenschappen hebben meegemaakt.
VIJFTIG JAAR LATER… IS VREDE OP CYPRUS NOG STEEDS MOGELIJK?
Een halve eeuw…
Dat klinkt als een eeuwigheid…
Meer dan vijftig jaar zijn verstreken sinds Cyprus werd verdeeld. In die tijd zijn de wapens tot zwijgen gebracht. Er groeiden nieuwe generaties op. Er werden nieuwe wegen aangelegd. Nieuwe huizen gebouwd. Maar een vredesakkoord is er nog altijd niet.
Vandaag kunnen mensen in Nicosia, de laatste verdeelde hoofdstad ter wereld, via de grensovergangen van de ene kant naar de andere reizen. Bewoners van het noorden kunnen naar het zuiden gaan en bewoners van het zuiden naar het noorden. Duizenden mensen steken dagelijks de grens over om te werken, boodschappen te doen of terug te keren naar plaatsen die voor hen een bijzondere betekenis hebben. Dat laat zien dat de bevolking stap voor stap dichter naar elkaar toe groeit, terwijl de politiek daar nog altijd niet in is geslaagd.
De Verenigde Naties blijven ondertussen zoeken naar een oplossing. Door de jaren heen zijn een federaal model, voorstellen voor een tweezonige gezamenlijke staat en de laatste jaren ook een tweestatenoplossing besproken. Toch is er nog altijd geen gemeenschappelijk uitgangspunt gevonden.
Waarom?
Omdat op Cyprus niet alleen het land verdeeld is.
Ook de geschiedenis.
De herinneringen…
Het verdriet…
Precies daar ligt de kern van het probleem.
De Grieks-Cyprioten kunnen 1974 niet vergeten.
De Turks-Cyprioten kunnen 1963 niet vergeten.
De Grieks-Cyprioten herinneren zich de huizen die zij moesten achterlaten. De Turks-Cyprioten herinneren zich de jaren waarin zij onder belegering leefden.
Beide gemeenschappen houden hun eigen herinneringen levend. Misschien is dat wel de reden waarom er nog altijd geen gezamenlijke herinnering is ontstaan. Toch begint vrede met het loslaten van een eenzijdige kijk op het verleden. Dat betekent niet dat het verleden moet worden vergeten. Integendeel…
Het betekent dat het verleden in al zijn facetten moet worden erkend. Ook het kind dat in Muratağa werd vermoord, maakt deel uit van die geschiedenis. Evenals de Grieks-Cypriotische familie die in 1974 haar huis moest verlaten… Evenals de Turkse familie die in 1963 gedwongen werd te vluchten… Evenals de moeders die nog altijd wachten op hun vermiste dierbaren…
De Commissie Vermiste Personen, die vandaag onder auspiciën van de Verenigde Naties werkt, zet haar inspanningen voort om vermisten uit beide gemeenschappen op te sporen en te identificeren. Ook de samenstelling van de commissie is veelzeggend. Turkse en Griekse deskundigen werken er zij aan zij in dezelfde teams. Misschien ligt juist daarin de belangrijkste boodschap voor de toekomst van Cyprus. Als mensen samen kunnen werken, kan ook de politiek op een dag tot een gezamenlijke oplossing komen.
Als journalist, die inmiddels meer dan een halve eeuw achter zich heeft liggen, geloof ik het volgende: Een duurzame vrede op Cyprus zal niet ontstaan doordat de ene partij de andere van haar gelijk overtuigt. Een duurzame vrede zal pas mogelijk zijn wanneer beide partijen ophouden het verdriet van de ander te ontkennen.
Terwijl ik het artikel in De Telegraaf las, bleef die gedachte voortdurend door mijn hoofd gaan. Mijn collega Maarten van Aalderen heeft een belangrijk onderwerp opnieuw onder de aandacht gebracht. Naar mijn mening heeft hij daarmee goed werk verricht. Maar het verhaal van Cyprus is te diep en te ingewikkeld om in enkele pagina’s te kunnen worden verteld. Daarom wilde ook ik enkele historische schakels die naar mijn mening ontbraken, met mijn lezers delen. Want journalistiek betekent niet alleen opschrijven wat wordt verteld. Journalistiek betekent ook onderzoeken en naar buiten brengen wat niet wordt verteld.
En tot slot…
Cyprus zou niet langer over nieuwe oorlogen moeten spreken. Nieuwe bloedbaden zouden nooit meer onderwerp van gesprek mogen zijn. Er is nog maar één onderwerp dat besproken zou moeten worden: een gezamenlijke toekomst waarin de kinderen van beide volkeren in vrede kunnen leven. Pas op die dag zal de werkelijke overwinning zijn behaald.
DE ONBEKENDE WAARHEID OVER CYPRUS:
BLOEDIGE KERST… WIE LOSTE HET EERSTE SCHOT OP CYPRUS?
Vrijwel ieder artikel dat over Cyprus wordt geschreven, begint bij 20 juli 1974. Historici weten echter heel goed dat geen enkele oorlog zomaar op een ochtend uitbreekt. Aan iedere oorlog gaat een lange aanloop vooraf. Op Cyprus was dat niet anders. De lont die in 1974 tot ontploffing kwam, was in werkelijkheid al elf jaar eerder aangestoken. De gebeurtenis die bij de Turks-Cyprioten nog altijd diepe sporen heeft nagelaten en bekendstaat als de ‘Bloedige Kerst’, vormt een van de belangrijkste keerpunten in dat proces.
HET PARTNERSCHAP BESTOND PAS DRIE JAAR
De Republiek Cyprus, die in 1960 werd opgericht, werd gepresenteerd als een voorbeeld van een gezamenlijk staatsmodel. Turks- en Grieks-Cyprioten waren de twee stichtende partners van dezelfde staat. De president zou een Grieks-Cyprioot zijn. De vicepresident een Turks-Cyprioot… Beide bevolkingsgroepen zouden gezamenlijk deelnemen aan het bestuur van de staat. Turkije, Griekenland en het Verenigd Koninkrijk zouden als garantielanden toezien op deze staatsorde. Op papier leek alles perfect geregeld. Maar in de praktijk liep het heel anders.
DE DERTIEN PUNTEN VAN MAKARIOS
President Makarios stelde in 1963 voor om de grondwet op dertien punten te wijzigen. De Grieks-Cypriotische zijde verdedigde dit als een noodzakelijke hervorming om de staat beter te laten functioneren. De Turks-Cypriotische zijde was ervan overtuigd dat deze wijzigingen de rechten van de stichtende partners zouden aantasten. Hier begon de breuk. De politieke spanningen veranderden al snel in gewapende confrontaties.
21 DECEMBER 1963
De kalender wees 21 december aan. In Nicosia braken gewapende ongeregeldheden uit, die zich binnen enkele uren verder uitbreidden. Er werden barricades opgeworpen. Huizen werden in brand gestoken. Woonwijken begonnen leeg te lopen. Wat die dag gebeurde, zou later de geschiedenis ingaan als de ‘Bloedige Kerst’. Tijdens de gevechten kwamen veel Turks- en Grieks-Cyprioten om het leven. Vooral de Turkse wijken kregen echter zware aanvallen te verduren. Duizenden Turks-Cyprioten werden gedwongen de huizen te verlaten waar zij waren geboren en opgegroeid.
VOOR HET OOG VAN DE WERELD
De gebeurtenissen trokken al snel de aandacht van de internationale gemeenschap. De Veiligheidsraad van de Verenigde Naties kwam in actie. In 1964 werd de VN-Vredesmacht naar het eiland gestuurd. De blauwhelmen zijn vandaag de dag nog altijd op Cyprus gestationeerd. Alleen dat al liet zien dat de crisis niet langer een tijdelijk conflict was, maar was uitgegroeid tot een blijvend internationaal vraagstuk.
ER WAS EEN FOTO…
Er is één foto die diep in het geheugen van de Turks-Cyprioten gegrift staat. Een moeder… En haar kinderen… Levenloos liggend in een badkamer… Dat beeld werd niet alleen het symbool van het drama van één gezin, maar ook van het collectieve geheugen van de Turks-Cypriotische gemeenschap. Meer dan zestig jaar zijn inmiddels verstreken. Maar die foto is nooit vergeten.
DE GESCHIEDENIS MOET ALS GEHEEL WORDEN BEKEKEN
Veel artikelen die vandaag de dag in Europa over Cyprus verschijnen, beginnen het verhaal pas in 1974. Maar zonder 1963 te kennen… Kan 1974 niet goed worden begrepen. Zonder kennis van de Bloedige Kerst… Kan ook de Vredesoperatie niet op een evenwichtige manier worden beoordeeld. Geschiedenis bestaat niet alleen uit de gevolgen. Ook de oorzaken die tot die gevolgen hebben geleid, vormen een onlosmakelijk onderdeel van de geschiedenis. Juist daarom moet, wanneer over de kwestie Cyprus wordt geschreven, de kalender niet alleen naar 1974 worden teruggedraaid, maar ook naar 1963.
EOKA… EEN VRIJHEIDSBEWEGING OF HET BEGIN VAN DE VERDELING VAN CYPRUS?
Iedereen die de geschiedenis van Cyprus probeert te begrijpen, komt al snel de naam EOKA tegen. Volgens sommigen was EOKA een onafhankelijkheidsbeweging die streed tegen het Britse koloniale bestuur. Volgens anderen was het de gewapende organisatie die het eiland meesleepte in een conflict dat tientallen jaren zou duren. Wie de werkelijkheid wil begrijpen, moet niet afgaan op slogans, maar op de loop van de geschiedenis.
EOKA werd in 1955 opgericht onder leiding van de gepensioneerde Griekse officier Georgios Grivas. Het belangrijkste doel van de organisatie was een einde te maken aan het Britse bestuur en Cyprus bij Griekenland te voegen. Dat streven stond bekend als Enosis. In die jaren werd deze gedachte door een groot deel van de Grieks-Cypriotische gemeenschap gesteund.
Aanvankelijk richtte EOKA zijn strijd tegen het Britse koloniale bestuur. Maar na verloop van tijd verslechterden ook de verhoudingen tussen Turks- en Grieks-Cyprioten. Het idee van vreedzaam samenleven verloor geleidelijk terrein. Het wederzijdse wantrouwen nam toe. De politieke ontwikkelingen op Cyprus dreven beide gemeenschappen steeds verder uit elkaar.
Toen in 1959 met de Akkoorden van Zürich en Londen werd besloten de onafhankelijke Republiek Cyprus op te richten, was lang niet iedereen het daarmee eens. Aartsbisschop Makarios aanvaardde de onafhankelijke staat en werd de eerste president van de nieuwe republiek. Maar de groepen die Enosis niet wilden opgeven, vonden deze oplossing onvoldoende. Dat meningsverschil werd in de jaren daarna steeds groter.
Generaal Grivas verscheen opnieuw op het toneel en richtte in 1971 een nieuwe organisatie op: EOKA-B. Dit keer was niet alleen Enosis het doel. Ook Makarios werd doelwit. Men vond dat hij een politiek voerde die gericht was op het behoud van een onafhankelijk Cyprus.
Cyprus raakte daardoor niet alleen verwikkeld in een conflict tussen Turks- en Grieks-Cyprioten. Ook binnen de Grieks-Cypriotische gemeenschap zelf ontstond een diepe politieke verdeeldheid. Bomaanslagen… Pogingen tot moord… Gewapende acties… De onrust op het eiland nam met de dag toe.
De staatsgreep van 15 juli 1974 vormde uiteindelijk de laatste schakel in deze ontwikkeling. Makarios werd afgezet. Nikos Sampson nam zijn plaats in. Wat daarna gebeurde, veranderde niet alleen de geschiedenis van Cyprus, maar ook die van het oostelijke Middellandse Zeegebied en de internationale politiek.
Over EOKA bestaan vandaag de dag verschillende opvattingen. Maar één historisch feit blijft onveranderd. Wie wil begrijpen wat er op Cyprus is gebeurd, moet EOKA, EOKA-B, Makarios en Grivas samen beoordelen. Wie slechts naar één deel van het verhaal kijkt, kan onmogelijk tot een evenwichtige conclusie komen.
15 JULI 1974… HOE VERANDERDE DE STAATSGREEP TEGEN MAKARIOS HET LOT VAN CYPRUS?
Wanneer Cyprus ter sprake komt, denken de meeste mensen meteen aan 20 juli 1974. Maar zonder te weten wat zich slechts vijf dagen eerder afspeelde, is het onmogelijk de gebeurtenissen op het eiland goed te begrijpen. De weg naar 20 juli begon namelijk met de eerste schoten die op de ochtend van 15 juli in Nicosia werden gelost.
Op die dag greep de militaire junta, die toen in Griekenland aan de macht was, met steun van de Nationale Garde op Cyprus en de militanten van EOKA-B de macht op het eiland. Het presidentieel paleis werd met zware wapens beschoten. Het doel was duidelijk: Aartsbisschop Makarios afzetten… En Enosis verwezenlijken, oftewel Cyprus bij Griekenland voegen.
Makarios overleefde de aanval. Hij vluchtte eerst naar Paphos en verliet vervolgens via de Britse bases het eiland. Later verklaarde hij tijdens zijn toespraak in de Veiligheidsraad van de Verenigde Naties tegenover de hele wereld dat het niet om een binnenlandse opstand ging, maar om een staatsgreep die was georganiseerd door de militaire junta in Griekenland.
Na de staatsgreep werd Nikos Sampson tot president uitgeroepen. Sampson was een omstreden figuur op Cyprus. Vanwege zijn verleden binnen EOKA genoot hij de steun van Grieks-Cypriotische nationalisten, maar onder de Turks-Cypriotische gemeenschap riep zijn benoeming grote ongerustheid op. Ook Ankara volgde de ontwikkelingen met grote aandacht.
Voor Turkije ging het niet alleen om een regeringswisseling. De constitutionele orde, die door het Garantieverdrag van 1960 was gewaarborgd, was buiten werking gesteld. Bovendien werd de mogelijkheid dat Cyprus bij Griekenland zou worden gevoegd nu openlijk uitgesproken. Ankara verklaarde dat dit zowel voor de veiligheid van de Turks-Cyprioten als voor het machtsevenwicht in het oostelijke Middellandse Zeegebied onaanvaardbaar was.
Turkije probeerde eerst een diplomatieke oplossing te vinden. Er werd overleg gevoerd over gezamenlijk optreden met het Verenigd Koninkrijk, eveneens een van de garantielanden. Maar deze pogingen leverden niets op. Daarop maakte Ankara bekend gebruik te zullen maken van de rechten die voortvloeiden uit het Garantieverdrag.
Vijf dagen later, op de ochtend van 20 juli 1974, landden de Turkse strijdkrachten op Cyprus. De vraag die ook vandaag nog centraal staat in het debat is deze: Was de Turkse interventie een rechtmatig gebruik van de bevoegdheden die het Garantieverdrag verleende…
Of werden de grenzen van die bevoegdheid overschreden? De antwoorden op die vraag verschillen per partij. Maar één feit blijft onveranderd. Als de staatsgreep van 15 juli niet had plaatsgevonden, zou ook de militaire operatie van 20 juli waarschijnlijk een heel andere plaats in de geschiedenis hebben ingenomen.
Juist daarom is het onmogelijk de geschiedenis van Cyprus volledig te vertellen wanneer 20 juli uitgebreid wordt beschreven, maar 15 juli in slechts enkele regels wordt afgedaan.
WAT ZOCHT BÜLENT ECEVİT IN LONDEN? WAAROM WEIGERDE HET VERENIGD KONINKRIJK EEN GEZAMENLIJKE INTERVENTIE?
De staatsgreep tegen Makarios op 15 juli 1974 veranderde niet alleen het lot van Cyprus, maar ook dat van het oostelijke Middellandse Zeegebied. Na de staatsgreep volgden in Ankara de ene vergadering na de andere. Toch was een militaire interventie niet de eerste keuze van Turkije. Premier Bülent Ecevit vertrok eerst naar Londen om het mechanisme van gezamenlijk optreden, zoals voorzien in het Garantieverdrag, in werking te stellen. Net als Turkije was ook het Verenigd Koninkrijk een van de garantielanden van de Republiek Cyprus. Ecevit wilde dat beide garantielanden gezamenlijk zouden optreden om de constitutionele orde op Cyprus te herstellen.
Tijdens de besprekingen in Londen bleek de Britse regering echter niet bereid deel te nemen aan een gezamenlijke militaire operatie. Zij gaf de voorkeur aan voortzetting van diplomatieke inspanningen en maakte duidelijk niet aan een directe interventie te zullen deelnemen. Daarmee verviel in de praktijk de mogelijkheid van gezamenlijk optreden zoals voorzien in het Garantieverdrag. In Ankara groeide vervolgens de overtuiging dat de ontwikkelingen op Cyprus niet langer slechts een politieke crisis waren, maar dat ook de veiligheid van de Turks-Cypriotische gemeenschap ernstig in gevaar was gekomen.
Daarop besloot Turkije, met een beroep op artikel 4 van het Garantieverdrag, zelfstandig tot militair optreden. De landing die op de ochtend van 20 juli 1974 begon, richtte opnieuw de aandacht van de wereld op Cyprus. Ankara stelde dat het ging om een recht dat voortvloeide uit internationale verdragen. Athene en de Grieks-Cypriotische autoriteiten beschouwden de operatie daarentegen als een onaanvaardbare militaire interventie. Ook na een halve eeuw zijn de juridische standpunten van beide partijen hierover niet veranderd.
Wanneer wij vandaag op die gebeurtenissen terugkijken, valt één feit duidelijk op. Als het Verenigd Koninkrijk had ingestemd met een gezamenlijk optreden met Turkije, kan niemand met zekerheid zeggen hoe de geschiedenis van Cyprus zich zou hebben ontwikkeld. Eén ding staat echter vast. De beslissing die in Londen werd genomen, vormde een van de belangrijkste keerpunten op de weg naar de ochtend van 20 juli 1974.
WAT DEED HENRY KISSINGER EIGENLIJK? OVER HET AMERIKAANSE CYPRUSBELEID WORDT NOG STEEDS GEDISCUSSIEERD
Wanneer over de Cyprusoperatie wordt gesproken, is een van de meest besproken namen in Turkije die van de toenmalige Amerikaanse minister van Buitenlandse Zaken Henry Kissinger. Ondanks het feit dat er inmiddels meer dan vijftig jaar zijn verstreken, wordt nog altijd gezegd: “Kissinger gaf Turkije vrij spel”, “Hij heeft de interventie niet tegengehouden” of “Hij wist van tevoren wat er zou gebeuren.” Maar geschiedenis wordt niet geschreven op basis van geruchten, maar op basis van documenten. Uit de inmiddels vrijgegeven Amerikaanse en Britse archieven blijkt dat Washington niet uit was op een overwinning van Turkije of Griekenland. De belangrijkste doelstelling van de Verenigde Staten was te voorkomen dat twee NAVO-bondgenoten met elkaar in oorlog zouden raken en tegelijkertijd te verhinderen dat de Sovjet-Unie voordeel zou halen uit de ontwikkelingen in het oostelijke Middellandse Zeegebied.
1974 was een van de meest gespannen jaren van de Koude Oorlog. Het oostelijke Middellandse Zeegebied draaide niet alleen om Cyprus. De Amerikaanse Zesde Vloot bevond zich in de regio. De Britse soevereine bases waren volledig operationeel. En de Sovjetmarine probeerde haar aanwezigheid in de Middellandse Zee verder uit te breiden. Elke beslissing die in Washington werd genomen, werd daarom niet alleen beoordeeld vanuit Cyprus, maar ook vanuit het bredere evenwicht binnen de NAVO. Dat was precies het dilemma waarvoor Kissinger stond. Aan de ene kant stond NAVO-lid Turkije. Aan de andere kant NAVO-lid Griekenland. Een rechtstreekse oorlog tussen twee bondgenoten zou een ernstige crisis voor het Westen hebben betekend.
Na de staatsgreep van 15 juli volgde Washington de ontwikkelingen op de voet. Al snel werd duidelijk dat de coup verband hield met het militaire regime in Griekenland. Kort daarna begonnen de Turkse voorbereidingen voor een militaire interventie. Hoewel de Amerikaanse regering via diplomatieke initiatieven probeerde de crisis onder controle te houden, slaagde zij daar niet in. Op de ochtend van 20 juli landden Turkse troepen op Cyprus en begon een nieuw hoofdstuk in de geschiedenis van het eiland.
Sommige onderzoekers zijn vandaag van mening dat Kissinger de Turkse interventie niet wilde verhinderen. Anderen stellen juist dat Washington niet had voorzien dat de gebeurtenissen deze wending zouden nemen. De vrijgegeven officiële documenten laten echter duidelijk zien dat voor de Verenigde Staten het behoud van het evenwicht binnen de NAVO de hoogste prioriteit had. Vrijwel alle besluiten van Washington werden vanuit dat uitgangspunt genomen. Het menselijke drama op Cyprus raakte daardoor ondergeschikt aan de geopolitieke belangen van de grote mogendheden.
De afgelopen vijftig jaar hebben één belangrijke les geleerd. Het is onjuist de kwestie Cyprus uitsluitend te beschouwen als een conflict tussen Ankara en Nicosia of tussen Ankara en Athene. Cyprus was en is tegelijkertijd een internationale kwestie waarbij ook Londen, Washington, de Verenigde Naties en de NAVO een belangrijke rol spelen. Wie werkelijk wil begrijpen wat zich op Cyprus heeft afgespeeld, moet daarom niet alleen naar het eiland kijken, maar ook naar de wereldpolitiek van die periode.
DE SCHADUW VAN DE JOHNSON-BRIEF… WELKE LESSEN NAM TURKIJE MEE NAAR 1974?
Om te begrijpen waarom de Vredesoperatie op Cyprus pas in 1974 plaatsvond, moeten we de kalender nog tien jaar verder terugdraaien. Want in het geheugen van Ankara stond één datum diep gegrift: 5 juni 1964. Op die dag stuurde de Amerikaanse president Lyndon B. Johnson een brief aan de toenmalige Turkse premier İsmet İnönü. Die brief had niet alleen grote gevolgen voor de Turks-Amerikaanse betrekkingen, maar beïnvloedde ook diepgaand het veiligheidsbeleid van Turkije.
Na de intercommunale gewelddadigheden die in 1963 waren begonnen, overwoog Turkije serieus militair in te grijpen op Cyprus. De brief uit Washington kwam in Ankara echter als een koude douche. Johnson waarschuwde dat een eenzijdige Turkse interventie ernstige gevolgen zou kunnen hebben voor de NAVO. Hij wees er bovendien op dat Amerikaanse wapens niet zonder meer voor een dergelijke operatie mochten worden gebruikt. Nog belangrijker was zijn opmerking dat de NAVO mogelijk niet automatisch verplicht zou zijn Turkije te verdedigen wanneer de Sovjet-Unie na een interventie tegen Turkije zou optreden.
De brief veroorzaakte grote onrust in Ankara. De woorden die premier İsmet İnönü volgens velen toen uitsprak, zijn de geschiedenis ingegaan: “Er wordt een nieuwe wereld opgebouwd, en Turkije zal daarin zijn plaats innemen.” Die uitspraak werd niet alleen het symbool van dat moment, maar beïnvloedde ook het Turkse buitenlandse beleid in de jaren daarna.
Turkije greep in 1964 niet militair in. Maar uit die periode werden belangrijke lessen getrokken. Men besefte dat de eigen defensie-industrie moest worden versterkt. Ook werd duidelijk hoe riskant het was om in het buitenlands beleid afhankelijk te zijn van slechts één bondgenoot. Daarnaast groeide het besef dat het internationale recht en het systeem van garantielanden in de kwestie Cyprus grondiger moesten worden bestudeerd. Toen 1974 aanbrak, was Ankara daardoor veel beter voorbereid dan tien jaar eerder. Ook toen werd eerst geprobeerd de kwestie langs diplomatieke weg op te lossen. Turkije stelde voor samen met het Verenigd Koninkrijk op te treden. Toen ook deze poging zonder resultaat bleef, besloot Ankara gebruik te maken van de rechten die voortvloeiden uit het Garantieverdrag en een militaire operatie te beginnen.
Wie vandaag terugkijkt, ziet duidelijk dat de Johnson-brief veel meer was dan een gewone diplomatieke brief. Hij markeerde het begin van een nieuw tijdperk in het Turkse veiligheidsbeleid en liet blijvende sporen na in zowel de defensiestrategie als het buitenlandse beleid.
Wie de Cyprusoperatie wil begrijpen, moet daarom niet alleen 20 juli 1974 kennen, maar ook 5 juni 1964. Want soms wordt de loop van de geschiedenis niet bepaald op het slagveld, maar door een brief van enkele pagina’s die op het bureau van een regeringsleider belandt.
RAUF DENKTAŞ… EEN ONDERHANDELAAR DIE EUROPA NOOIT VOLLEDIG HEEFT BEGREPEN
Wanneer over de kwestie Cyprus wordt gesproken, is Rauf Denktaş zonder twijfel een van de eerste namen die naar voren komen. Een groot deel van de Europese pers omschreef hem jarenlang als een “onverzoenlijke leider”. Een groot deel van het Turkse publiek zag hem juist als een staatsman die vastberaden de rechten van de Turks-Cyprioten verdedigde. De jaren hebben echter laten zien dat Denktaş zich niet met één enkel etiket laat omschrijven. Hij was niet alleen politicus, maar ook jurist, een begaafd redenaar en een ervaren diplomaat die jarenlang aan de onderhandelingstafel zat.
Na zijn rechtenstudie werkte Rauf Denktaş eerst als officier van justitie en daarna als advocaat.
Al op jonge leeftijd zette hij zich in voor de rechten van de Turks-Cypriotische gemeenschap.
Hij volgde de ontwikkelingen op het eiland op de voet en was ervan overtuigd dat de toekomst van de Turks-Cyprioten niet alleen door de dagelijkse politiek, maar ook door het internationale recht moest worden beschermd. Die overtuiging zou zijn hele politieke loopbaan bepalen.
Zowel bij de totstandkoming van de Republiek Cyprus in 1960 als tijdens de intercommunale crises die daarna volgden, stond Denktaş steeds op de voorgrond. Als een van de politieke vertegenwoordigers van de Turks-Cyprioten nam hij deel aan talloze besprekingen in Londen, Nicosia, New York en Genève. Tijdens de onderhandelingen onder auspiciën van de Verenigde Naties groeide hij uit tot een van de belangrijkste vertegenwoordigers van het Turkse standpunt. In Europa ontstond echter een ander beeld.
Vooral na de uitroeping van de Turkse Republiek Noord-Cyprus in 1983 werd Denktaş in veel westerse kranten afgeschilderd als de leider die een oplossing in de weg stond. Zijn uitgangspunt was echter duidelijk. Volgens Denktaş kon er geen duurzame oplossing worden bereikt zolang de politieke gelijkwaardigheid van beide bevolkingsgroepen niet werd erkend. De Grieks-Cypriotische zijde hield daarentegen vast aan de continuïteit van de internationaal erkende Republiek Cyprus. Juist dit fundamentele verschil vormde jarenlang een van de grootste obstakels tijdens de onderhandelingen.
Een van de meest opvallende eigenschappen van Rauf Denktaş was zijn uitzonderlijke geheugen en zijn grondige kennis van het recht. Aan de onderhandelingstafel beperkte hij zich niet tot politieke argumenten. Hij verwees uitvoerig naar ondertekende verdragen, resoluties van de Verenigde Naties en regels van het internationale recht. Veel buitenlandse diplomaten die hem persoonlijk hebben meegemaakt, hebben erkend dat Denktaş een buitengewoon goed voorbereide onderhandelaar was. Een groot deel van diezelfde diplomaten sprak met hetzelfde respect over verschillende Grieks-Cypriotische leiders. De onderhandelingen over Cyprus vormden jarenlang een diplomatiek strijdtoneel waarop twee sterke politieke visies tegenover elkaar stonden.
Wanneer wij vandaag terugkijken, kunnen over Rauf Denktaş verschillende opvattingen bestaan. Maar over één feit bestaat nauwelijks verschil van mening. Hij was een van de meest invloedrijke politieke hoofdrolspelers uit de geschiedenis van Cyprus. Zonder Denktaş is het onmogelijk de kwestie Cyprus goed te begrijpen. En zonder ook Makarios, Glafkos Klerides, dr. Fazıl Küçük en andere leiders te kennen, blijft datzelfde verhaal onvolledig.
Journalistiek is niet het vak waarin mensen tot held of schuldige worden verklaard. De taak van de journalist is duidelijk te maken welke rol zij in hun tijd hebben gespeeld. Ook Rauf Denktaş verdient het daarom om op die manier te worden beoordeeld, als een van de belangrijkste figuren over wie in de geschiedenis van Cyprus nog lang zal worden gesproken.
WIE ZAT ER AAN DE ANDERE KANT VAN DE ONDERHANDELINGSTAFEL?
In de journalistiek ontmoet je soms mensen over wie lezen één ding is, maar met wie persoonlijk aan tafel zitten en spreken een totaal andere ervaring blijkt te zijn. Rauf Denktaş was voor mij zo iemand. In de loop der jaren heb ik meerdere keren de gelegenheid gehad hem te ontmoeten en te interviewen. Wat mij bij iedere ontmoeting als eerste opviel, was zijn indrukwekkende dossierkennis en zijn vermogen om zelfs de kleinste details van vele jaren geleden feilloos te herinneren.
Wanneer Denktaş sprak, beperkte hij zich niet tot het geven van zijn mening. Hij noemde data. Hij haalde documenten tevoorschijn. Hij herinnerde aan de artikelen van ondertekende verdragen, soms één voor één. Als journalist had ik soms moeite mijn vraag af te maken. Nog voordat ik uitgesproken was, leek hij al te weten waar ik naartoe wilde. Vervolgens gaf hij zijn antwoord, ondersteund door juridische argumenten. Juist daardoor was hij niet alleen een politicus, maar ook een jurist die was gevormd aan de onderhandelingstafel.
De Europese pers heeft hem jarenlang omschreven als een “onverzoenlijke leider”. Ik betwijfel echter of veel van de journalisten die dat schreven ooit de tijd hebben genomen om langdurig met hem te spreken. De Denktaş die ik heb leren kennen, was een onderhandelaar die niet snel afstand deed van zijn standpunten, maar wel aandachtig luisterde naar de ander. Natuurlijk werden er soms harde discussies gevoerd. Maar aan de basis van zijn betoog lag vrijwel altijd een juridische onderbouwing. Wie Denktaş wilde begrijpen, moest niet afgaan op slogans, maar luisteren naar de argumenten die hij naar voren bracht.
Tijdens een van onze interviews zei hij iets wat ik nooit ben vergeten. “Als je aan een onderhandelingstafel plaatsneemt, moet je eerst de rechten van je eigen volk beschermen. Maar tegelijkertijd moet je ook weten hoe je naar de andere partij moet luisteren.” Sindsdien zijn vele jaren verstreken. Wanneer ik daar vandaag op terugkijk, ben ik ervan overtuigd dat deze woorden niet alleen voor Cyprus gelden, maar voor de internationale diplomatie als geheel.
Nog iets viel mij tijdens onze gesprekken steeds weer op. Wanneer hij sprak over het verdriet van het verleden, verborg hij zijn emoties niet. Maar uiteindelijk bracht hij het gesprek altijd terug naar de toekomst. “Op een dag zal dit probleem worden opgelost”, zei hij vaak. Hij had zijn eigen ideeën over hoe die oplossing eruit moest zien. Maar ik kreeg nooit de indruk dat hij de zoektocht naar een oplossing had opgegeven. Dat liet een heel ander beeld zien dan het harde imago dat vaak in de publieke opinie van hem werd geschetst.
De journalistiek heeft mij een belangrijke les geleerd. Wie een politicus werkelijk wil leren kennen, kan niet volstaan met het lezen van wat anderen over hem schrijven. Je moet met hem aan tafel gaan zitten. Vragen stellen. En vooral geduldig luisteren naar zijn antwoorden. Dat is precies de indruk die Rauf Denktaş bij mij heeft achtergelaten. Iedereen mag zijn eigen oordeel over hem hebben. Men kan het met hem eens zijn of hem bekritiseren. Maar zijn plaats in de geschiedenis van Cyprus kan niemand ontkennen.
De interviews met Rauf Denktaş en de foto’s die ik samen met hem in mijn archief bewaar, zijn voor mij niet alleen herinneringen aan mijn journalistieke loopbaan. Ze vormen ook journalistieke getuigenissen van mijn ontmoetingen met een van de belangrijkste hoofdrolspelers in de geschiedenis van Cyprus.
DR. FAZIL KÜÇÜK… WAAROM BLEEF DE STILLE LEIDER VAN DE TURKS-CYPRIOTEN OP DE ACHTERGROND?
Wanneer de recente geschiedenis van de Turks-Cyprioten wordt verteld, is de eerste naam die meestal wordt genoemd Rauf Denktaş. Maar vóór Denktaş was er al een andere leider die erin slaagde de stem van de Turks-Cypriotische gemeenschap te worden. Die man was dr. Fazıl Küçük. Vandaag herinneren veel mensen hem alleen als de eerste vicepresident van de Republiek Cyprus. Maar zijn strijd was al veel eerder begonnen. Hij speelde een beslissende rol bij de politieke en maatschappelijke organisatie van de Turks-Cypriotische gemeenschap.
Tijdens de jaren waarin hij als arts werkte, trok dr. Fazıl Küçük van dorp naar dorp. Hij behandelde niet alleen zijn patiënten. Hij luisterde ook aandachtig naar de problemen van de Turkse gemeenschap. Hij schreef over onderwijs, gezondheidszorg, economische moeilijkheden en politieke vertegenwoordiging. Hij gaf kranten uit en probeerde de stem van zijn gemeenschap te laten horen. In die jaren was een van de grootste problemen van de Turks-Cyprioten dat zij niet beschikten over een sterke vertegenwoordiging die hun belangen kon verdedigen.
Zijn politieke activiteiten, die al begonnen tijdens de Britse koloniale periode, maakten hem al snel tot een van de natuurlijke leiders van de Turks-Cypriotische gemeenschap. Zoals aartsbisschop Makarios uitgroeide tot de belangrijkste leider van de Grieks-Cyprioten, zo nam dr. Fazıl Küçük die positie in binnen de Turkse gemeenschap. Hun manier van leidinggeven verschilde echter. Makarios ontleende zijn gezag mede aan zijn religieuze positie. Dr. Fazıl Küçük koos vooral voor een maatschappelijke en politieke benadering.
Toen in 1960 de Republiek Cyprus werd opgericht, bepaalde de grondwet dat de president een Grieks-Cyprioot en de vicepresident een Turks-Cyprioot zou zijn. Voor deze functie werd dr. Fazıl Küçük gekozen. Daardoor waren de Turks-Cyprioten voor het eerst op het hoogste niveau vertegenwoordigd binnen een internationaal erkende staat. Maar het partnerschap hield niet lang stand. De grondwettelijke crisis van 1963 en de daaropvolgende intercommunale conflicten brachten de jonge republiek ernstig aan het wankelen.
In die moeilijke periode behoorde dr. Fazıl Küçük tot de leiders die probeerden de spanningen te verminderen. Terwijl hij de rechten van de Turks-Cyprioten verdedigde, benadrukte hij tegelijkertijd dat de deur naar dialoog niet volledig gesloten mocht worden. Maar de omstandigheden werden met de dag moeilijker. Het wederzijdse wantrouwen groeide. En toen de wapens eenmaal begonnen te spreken, nam de invloed van de politici geleidelijk af.
In de jaren daarna trad Rauf Denktaş steeds meer op de voorgrond binnen de Turks-Cypriotische politiek. Doordat hij uitgroeide tot de belangrijkste onderhandelaar op internationaal niveau, raakte de historische rol van dr. Fazıl Küçük soms op de achtergrond. Toch wordt vandaag de dag steeds duidelijker dat juist de stappen die dr. Fazıl Küçük had gezet, de basis vormden voor de politieke strijd die daarna volgde.
De geschiedenis geeft soms de meeste aandacht aan degenen die het hardst spreken. Maar zij vergeet ook niet degenen die in stilte blijvende sporen hebben nagelaten. Dr. Fazıl Küçük behoort zonder twijfel tot die laatste groep. De rol die hij heeft gespeeld bij de vorming van de politieke identiteit van de Turks-Cyprioten heeft niet alleen zijn eigen tijd, maar ook de generaties na hem beïnvloed. Daarom verdient hij het om in de geschiedenis van Cyprus niet alleen te worden herinnerd als een bestuurder, maar ook als een pionier die zijn gemeenschap organiseerde, vertegenwoordigde en richting gaf.
GLAFKOS KLERIDES… WAS HIJ EEN TEGENSTANDER, EEN VRIEND OF EEN VAN DE LEIDERS DIE HET MEEST NAAR VREDE STREEFDE?
De kwestie Cyprus houdt de wereld inmiddels al meer dan een halve eeuw bezig. In die lange periode kwamen en gingen honderden politici. Maar sommige namen zijn onlosmakelijk verbonden geraakt met de geschiedenis van Cyprus. Aan Grieks-Cypriotische zijde is Glafkos Klerides zonder twijfel een van die namen. Het Turkse publiek kende hem vooral als de grootste politieke tegenstander van Rauf Denktaş. Maar wie keek naar wat zich werkelijk aan de onderhandelingstafel afspeelde, zag een heel ander beeld dan de krantenkoppen deden vermoeden.
Klerides studeerde rechten, diende tijdens de Tweede Wereldoorlog bij de Britse Royal Air Force, werd krijgsgevangen gemaakt door de Duitsers en ging na de oorlog de politiek in. Na de oprichting van de Republiek Cyprus in 1960 werd hij voorzitter van het Huis van Afgevaardigden. Tijdens de afwezigheid van Makarios in het buitenland nam hij bovendien tijdelijk het presidentschap waar. Hij stond bekend als een leider die de kwestie Cyprus niet alleen politiek, maar ook juridisch door en door kende.
Rauf Denktaş en Glafkos Klerides zaten jarenlang tegenover elkaar aan dezelfde onderhandelingstafel. Er waren momenten waarop zij elkaar scherp bekritiseerden. Er waren ook periodes waarin de onderhandelingen volledig vastliepen. Toch zijn veel diplomaten van mening dat het persoonlijke respect tussen beide leiders nooit volledig verdween. Beiden beseften namelijk dat de kwestie Cyprus niet met slogans kon worden opgelost, maar alleen door langdurige onderhandelingen en veel geduld. De Europese pers presenteerde Klerides meestal als een leider die openstond voor compromissen, terwijl Denktaş werd afgeschilderd als de meer onbuigzame partij. Aan Turkse zijde werd juist het tegenovergestelde betoogd. Daar stelde men dat de Grieks-Cypriotische leiding weigerde de politieke gelijkwaardigheid van beide bevolkingsgroepen te erkennen. Zoals zo vaak lag de werkelijkheid ingewikkelder. De rode lijnen van beide partijen verschilden fundamenteel van elkaar. De Grieks-Cypriotische zijde hield vast aan de continuïteit van de internationaal erkende Republiek Cyprus. De Turks-Cypriotische zijde beschouwde de erkenning van de politieke gelijkwaardigheid van beide bevolkingsgroepen als een onmisbare voorwaarde. Deze twee uitgangspunten vonden jarenlang geen gemeenschappelijke basis.
Juist daarom was het vredesplan dat VN-secretaris-generaal Kofi Annan in 2004 presenteerde van zo’n groot belang. Na jarenlange onderhandelingen werd het plan in een referendum aan beide bevolkingsgroepen voorgelegd. De Turks-Cyprioten stemden in meerderheid vóór. De Grieks-Cyprioten wezen het plan met een ruime meerderheid af. Daarmee mislukte opnieuw een oplossing waaraan jarenlang was gewerkt. Dat referendum vormde niet alleen een politiek, maar ook een psychologisch keerpunt in de geschiedenis van Cyprus. Beide partijen begonnen opnieuw te twijfelen aan het wederzijdse vertrouwen.
Wanneer wij vandaag terugkijken, wordt steeds duidelijker dat Klerides en Denktaş veel meer waren dan alleen twee politieke rivalen. Zij waren ook twee ervaren onderhandelaars die gedurende een halve eeuw de last van de kwestie Cyprus op hun schouders droegen. Zij kenden zowel successen als teleurstellingen. Maar zonder inzicht in de rol van zowel Glafkos Klerides als Rauf Denktaş is het onmogelijk te begrijpen waarom de onderhandelingen over Cyprus uiteindelijk geen definitieve oplossing hebben opgeleverd.
HET REFERENDUM VAN 2004… WAAROM STEMDEN DE TURKS-CYPRIOTEN “JA” EN DE GRIEKS-CYPRIOTEN “NEE”?
Een van de belangrijkste keerpunten in de geschiedenis van de kwestie Cyprus was zonder twijfel het referendum van 24 april 2004. Het uitgebreide vredesplan dat VN-secretaris-generaal Kofi Annan na langdurige onderhandelingen had opgesteld, werd aan beide bevolkingsgroepen op het eiland voorgelegd. De uitslag verraste niet alleen Cyprus, maar ook de Europese Unie en de internationale gemeenschap.
In de maanden voorafgaand aan het referendum vond een intensieve diplomatieke campagne plaats. De Verenigde Naties, de Europese Unie, de Verenigde Staten en de garantielanden spanden zich gezamenlijk in om een oplossing mogelijk te maken. Als het plan zou worden aangenomen, zou een herenigd Cyprus enkele dagen later als één staat toetreden tot de Europese Unie. De ogen van de hele wereld waren op dit referendum gericht.
Toen de stemmen waren geteld, ontstond een onverwacht beeld. Een grote meerderheid van de Turks-Cyprioten in Noord-Cyprus stemde vóór het plan. Een grote meerderheid van de Grieks-Cyprioten in Zuid-Cyprus stemde echter tegen. Daardoor verdween het vredesplan, waaraan jarenlang was gewerkt, in de la nog voordat het kon worden uitgevoerd.
Waarom gebeurde dat?
De Grieks-Cypriotische zijde vond dat het plan onvoldoende garanties bood op het gebied van veiligheid, eigendomsrechten en de aanwezigheid van Turkse militairen op het eiland. Veel Grieks-Cypriotische politici stelden bovendien dat de oplossing te snel werd doorgedrukt en in de toekomst nieuwe problemen zou kunnen veroorzaken. Ook de emotionele televisietoespraak van de toenmalige Grieks-Cypriotische leider Tasos Papadopoulos, kort voor het referendum, had veel invloed op de publieke opinie.
Aan Turks-Cypriotische zijde heerste juist een heel andere sfeer. Er leefde een sterke verwachting dat de internationale isolatie eindelijk zou eindigen, dat rechtstreekse handel mogelijk zou worden en dat Noord-Cyprus zich voor de wereld zou kunnen openstellen. Daarom werd het referendum niet alleen gezien als een politieke keuze, maar ook als een hoopvolle stap naar de toekomst. Na het referendum trad de Republiek Cyprus namens het hele eiland toe tot de Europese Unie. Het Europese recht werd echter in de praktijk niet toegepast in Noord-Cyprus. Daardoor kreeg de kwestie Cyprus een nieuwe dimensie.
Aan Turks-Cypriotische zijde groeide het gevoel: “Wij hebben de oplossing gesteund, maar werden daar uiteindelijk niet voor beloond.” De Grieks-Cypriotische zijde bleef ondertussen profiteren van de diplomatieke voordelen die verbonden zijn aan de internationale erkenning van de Republiek Cyprus.
Wanneer wij vandaag terugkijken, wordt het referendum van 2004 niet alleen gezien als een gemiste kans. Het geldt ook als een historisch keerpunt dat duidelijk maakte hoe verschillend beide gemeenschappen naar de toekomst keken. De stemmen die die dag werden uitgebracht, waren in feite niet alleen een oordeel over het Annan-plan. Zij weerspiegelden ook het vertrouwen of juist het gebrek daaraan dat beide bevolkingsgroepen in elkaar hadden.
De jaren daarna hebben duidelijk gemaakt dat een duurzame oplossing voor Cyprus niet uitsluitend kan worden bereikt met internationale vredesplannen. Een blijvende oplossing is alleen mogelijk wanneer beide gemeenschappen zich veilig voelen binnen een gezamenlijke toekomst. Juist dát is tot op de dag van vandaag de moeilijkste opgave gebleken.
IS DE EUROPESE UNIE ER OP CYPRUS IN GESLAAGD NEUTRAAL TE BLIJVEN? EEN VRAAG WAAR BRUSSEL NOG STEEDS GEEN DEFINITIEF ANTWOORD OP HEEFT
De kwestie Cyprus is al meer dan een halve eeuw niet alleen een geschil tussen Turkije en Griekenland. Het is ook een internationaal dossier waarbij de Verenigde Naties, het Verenigd Koninkrijk, de Verenigde Staten en sinds ruim twintig jaar ook de Europese Unie rechtstreeks betrokken zijn. Vooral sinds Zuid-Cyprus op 1 mei 2004 toetrad tot de Europese Unie, werd de kwestie Cyprus ook een interne aangelegenheid van de EU.
Juist toen begon de discussie. Hoewel de Turks-Cyprioten tijdens het referendum in grote meerderheid vóór stemden en de Grieks-Cyprioten in grote meerderheid tégen, vond de toetreding tot de Europese Unie uitsluitend plaats via de internationaal erkende Republiek Cyprus. Noord-Cyprus wordt weliswaar beschouwd als grondgebied van de Europese Unie, maar is een gebied waar het Europese recht in de praktijk niet wordt toegepast.
De Turkse zijde stelt al jaren dezelfde vraag: “Als wij de oplossing hebben gesteund, waarom zijn de beloften aan ons dan niet nagekomen?”
De Grieks-Cypriotische zijde geeft daarop een ander antwoord. Volgens haar heeft de Europese Unie gehandeld overeenkomstig het internationale recht door uitsluitend de internationaal erkende staat als lid toe te laten. Dat er geen oplossing kwam, schrijven zij toe aan de aanwezigheid van Turkse militairen op het eiland en het voortduren van de politieke meningsverschillen.
De werkelijkheid is dat de Europese Unie er nooit in is geslaagd beide partijen volledig tevreden te stellen. De Turkse zijde verwijt Brussel dat het niet onpartijdig heeft gehandeld. De Grieks-Cypriotische zijde laat op haar beurt geregeld weten dat de Europese Unie haar onvoldoende krachtig heeft gesteund.
Met andere woorden: de kritiek verschilt, maar werkelijk tevreden is geen van beide partijen. Een belangrijke verklaring daarvoor is dat de Europese Unie niet alleen een politieke unie is, maar ook rekening moet houden met de nationale belangen van haar lidstaten.
Veel besluiten over Cyprus zijn daarom niet uitsluitend gebaseerd op juridische overwegingen, maar ook op diplomatieke en politieke afwegingen. Wie de resoluties van het Europees Parlement bestudeert, ziet duidelijk dat er geen steun bestaat voor de erkenning van Noord-Cyprus. Tegelijkertijd bevatten documenten van de Europese Unie verschillende programma’s om de economische ontwikkeling van de Turks-Cypriotische gemeenschap te ondersteunen en de contacten tussen beide bevolkingsgroepen te bevorderen.
Dit alles laat zien dat ook de Europese Unie tot op heden geen definitieve en duurzame oplossing voor de kwestie Cyprus heeft weten te bereiken. Misschien is de meest opvallende conclusie wel deze. Meer dan vijftig jaar later verwacht iedere partij nog steeds dat de ander concessies doet. Maar het blijkt veel moeilijker om diezelfde concessies aan de eigen bevolking uit te leggen.
Juist daarom is de kwestie Cyprus niet alleen een diplomatiek probleem, maar ook een beproeving van politiek leiderschap. Misschien is dit wel de belangrijkste vraag die vandaag gesteld moet worden. Is het voldoende om vrede te willen? Of zijn er leiders nodig die ook de moeilijke waarheden aan hun eigen samenleving durven uit te leggen om die vrede mogelijk te maken? De geschiedenis heeft op die vraag nog altijd geen definitief antwoord gegeven.
OP CYPRUS LOOPT DE RIVALITEIT ZELFS DOOR TOT AAN DE EETTAFEL
Het conflict op Cyprus beperkt zich niet alleen tot grenzen en politiek. Soms strekt het zich ook uit tot de economie, de handel en zelfs tot wat er op tafel wordt geserveerd. Het bekendste voorbeeld daarvan is de discussie over “hellim” en “halloumi”.
Zelfs deze beroemde Cypriotische kaas is al jarenlang een symbool van het conflict tussen beide partijen. De Grieks-Cypriotische regering wil de naam “Halloumi” exclusief beschermen. De Turks-Cypriotische zijde stelt daarentegen dat deze kaas deel uitmaakt van het gemeenschappelijke culturele erfgoed van beide gemeenschappen.
Het conflict liep zelfs zo hoog op dat ook de miljarden euro’s tellende Comprehensive Economic and Trade Agreement (CETA) tussen de Europese Unie en Canada ermee te maken kreeg.
DE KWESTIE CYPRUS HEEFT OOK GEVOLGEN VOOR DE HANDEL
De kwestie Cyprus gaat niet alleen over grenzen, veiligheid en politieke soevereiniteit. Het geschil heeft ook gevolgen voor de economie, de internationale handel en het internationale recht. Een van de opvallendste voorbeelden is de beroemde Cypriotische kaas die door de Turks-Cyprioten “hellim” en door de Grieks-Cyprioten “halloumi” wordt genoemd.
De Grieks-Cypriotische regering wilde dat deze kaas uitsluitend als een Grieks-Cypriotische beschermde geografische aanduiding zou worden geregistreerd. De Turkse Republiek Noord-Cyprus voerde daarentegen aan dat het om een gedeeld cultureel erfgoed van beide gemeenschappen gaat. Jarenlang hield deze discussie de instellingen van de Europese Unie bezig.
Het geschil bereikte uiteindelijk zelfs de onderhandelingen over de Comprehensive Economic and Trade Agreement (CETA) tussen de Europese Unie en Canada. Het parlement van de Republiek Cyprus werd het eerste parlement binnen de Europese Unie dat weigerde zijn goedkeuring te geven aan het verdrag. Volgens de Grieks-Cypriotische regering bood het akkoord onvoldoende bescherming aan de naam “Halloumi”. Zo kreeg een conflict dat zijn oorsprong op Cyprus had niet alleen gevolgen voor het eiland zelf, maar ook voor het internationale handelsbeleid van de Europese Unie.
Dit voorbeeld laat zien dat de kwestie Cyprus niet slechts een politieke crisis uit het verleden is. Ook vandaag heeft zij nog invloed op de economie, de handel, het cultureel erfgoed en het internationale recht. Juist dit voorbeeld maakt duidelijk hoe een lokaal conflict ook zijn weerslag kan hebben op de internationale handel en diplomatie. Het helpt bovendien te begrijpen hoe Europa in de loop der jaren naar Cyprus heeft gekeken. Want de Europese publieke opinie vormde haar beeld van Cyprus grotendeels op basis van wat de eigen media berichtten.
Maar hoe berichtte de Europese pers en in het bijzonder de Nederlandse pers eigenlijk over Cyprus? Welke feiten kregen veel aandacht? En welke aspecten bleven onderbelicht?
HOE KEKEN NEDERLAND EN DE EUROPESE PERS NAAR CYPRUS? WAT HEBBEN ZIJ VIJFTIG JAAR LANG GEZIEN EN WAT IS BUITEN BEELD GEBLEVEN?
De kwestie Cyprus was nooit alleen een zaak van de Turks- en Grieks-Cyprioten. Na 1974 besteedden vrijwel alle grote Europese kranten uitgebreid aandacht aan de ontwikkelingen op het eiland. Ook de Nederlandse pers speelde daarin een belangrijke rol. De Telegraaf, NRC Handelsblad, de Volkskrant, Trouw en andere kranten berichtten regelmatig over Cyprus. Wie de berichtgeving van de afgelopen decennia zorgvuldig bekijkt, ziet echter dat de Europese publieke opinie de kwestie meestal bekeek vanuit het perspectief van Zuid-Cyprus. De belangrijkste reden daarvoor was dat de internationale gemeenschap uitsluitend de Republiek Cyprus erkende en dat een groot deel van de beschikbare informatie afkomstig was van de Grieks-Cypriotische autoriteiten.
Toch zou het onjuist zijn alle Nederlandse journalisten over één kam te scheren. Er waren ook verslaggevers die naar Noord-Cyprus reisden, de Turks-Cyprioten aan het woord lieten en probeerden het leed van beide gemeenschappen in beeld te brengen. In dat opzicht is ook het recente artikel van Maarten van Aalderen in De Telegraaf opmerkelijk. Onze collega bleef niet alleen in Zuid-Cyprus. Hij bezocht ook Noord-Cyprus, sprak met Turks-Cyprioten en gaf ook hun visie een plaats in zijn reportage. Hoewel wij vinden dat in zijn artikel enkele belangrijke historische feiten ontbreken, verdient zijn poging om beide kanten van het verhaal te belichten journalistieke waardering. Nog een ander kenmerk viel jarenlang op in de Europese berichtgeving.
De nadruk lag meestal op de gebeurtenissen ná 1974. De intercommunale conflicten tussen 1963 en 1974 kregen daarentegen veel minder aandacht. Daardoor ontstond bij veel Europeanen de indruk dat de kwestie Cyprus pas op 20 juli 1974 begon. Maar geschiedenis laat zich niet begrijpen door alleen het eindresultaat te beschrijven. Zonder kennis van de gebeurtenissen die eraan voorafgingen, blijft iedere beoordeling onvermijdelijk onvolledig.
Na meer dan een halve eeuw in de journalistiek ben ik tot één overtuiging gekomen. Wie een gebeurtenis eerlijk wil beschrijven, mag zich niet beperken tot wat zichtbaar is. Ook datgene wat buiten beeld is gebleven, moet worden onderzocht. Dat is precies de reden waarom ik dit dossier over Cyprus heb samengesteld. Mijn bedoeling is niet om de ene partij gelijk en de andere ongelijk te geven. Ik wil de ontbrekende schakels in de geschiedenis aanvullen, zodat de lezer zelf een weloverwogen oordeel kan vormen. Want echte journalistiek betekent niet dat je vooraf een oordeel velt. Echte journalistiek betekent dat je alle betrokken partijen aan het woord laat en de lezer vervolgens zo volledig mogelijk informeert
OORLOGEN EINDIGEN…
MAAR PROPAGANDA KAN NOG JAREN DOORGAAN
Op de dag dat de wapens zwijgen, wordt een oorlog officieel als beëindigd beschouwd.
Maar propaganda leeft vaak nog jarenlang voort.
Cyprus is daarvan een van de duidelijkste voorbeelden.
In 1974 verstomden de wapens, werd een staakt-het-vuren afgekondigd en ontstond er op het eiland een feitelijk evenwicht.
Toch hebben beide partijen zich in de meer dan vijftig jaar daarna niet alleen aan de onderhandelingstafel, maar ook in de internationale publieke opinie ingespannen om hun eigen verhaal te vertellen.
Iedereen wilde het eigen leed onder de aandacht van de wereld brengen.
Soms kregen de feiten de overhand.
Soms bleven juist onvolledig vertelde gebeurtenissen blijvende sporen nalaten in het collectieve geheugen van beide gemeenschappen.
Als journalist die de Europese pers al jarenlang volgt, durf ik zonder aarzeling te zeggen dat een groot deel van de berichtgeving over Cyprus niet het volledige verhaal vertelde, maar slechts het zichtbare deel ervan.
Daarvoor waren verschillende oorzaken.
De internationale erkenning van de Republiek Cyprus, de gemakkelijke toegang tot nieuwsbronnen en de diplomatieke verhoudingen speelden daarbij een belangrijke rol.
Maar juist vanuit journalistiek oogpunt is het essentieel niet alleen te schrijven over wat gemakkelijk toegankelijk is, maar ook onderzoek te doen naar wat onderbelicht is gebleven.
Daarom heb ik het recente artikel van Maarten van Aalderen in De Telegraaf met bijzondere aandacht gelezen.
Mijn collega is ook naar Noord-Cyprus gereisd en heeft de Turks-Cypriotische kant van het verhaal aangehoord.
Dat verdient waardering.
Maar bij een dossier dat zo complex is als Cyprus, is het onmogelijk om tijdens een bezoek van slechts enkele dagen de volledige historische achtergrond bloot te leggen.
Precies daarom heb ik deze artikelenreeks geschreven.
Niet om de visie van Van Aalderen te bestrijden, maar om de ontbrekende historische schakels aan te vullen.
Gedurende mijn hele journalistieke loopbaan heb ik één overtuiging gehad.
De beste manier om een gebeurtenis werkelijk te begrijpen, is alle betrokkenen aan het woord te laten en de beschikbare documenten gezamenlijk te bestuderen.
De kwestie Cyprus vormt daarvan misschien wel het beste voorbeeld.
Zonder te luisteren naar wat de Grieks-Cyprioten vertellen, ontstaat geen volledig beeld.
Maar zonder ook kennis te nemen van wat de Turks-Cyprioten hebben meegemaakt, blijft dat beeld eveneens onvolledig.
Geschiedenis kent immers niet één stem, maar vele stemmen.
Misschien is dat wel de grootste tragiek van Cyprus.
Dezelfde gebeurtenissen leven in het geheugen van twee gemeenschappen voort als twee verschillende verhalen. Toch is juist een gedeeld historisch besef noodzakelijk om samen aan de toekomst te kunnen bouwen. Dat is niet eenvoudig. Maar het is ook niet onmogelijk.
In Europa zijn er landen die daarin zijn geslaagd.
Misschien zal ook Cyprus op een dag diezelfde weg kunnen inslaan.
BÜLENT ECEVIT… “WANNEER WIJ NAAR CYPRUS GAAN, GAAN WIJ NIET VOOR OORLOG MAAR VOOR VREDE.” WAT BEDOELDE HIJ DAARMEE?
Wanneer over de Cyprusoperatie wordt gesproken, is Bülent Ecevit zonder twijfel een van de eerste politieke leiders die in herinnering wordt gebracht. In Turkije werd hij jarenlang aangeduid als de “Veroveraar van Cyprus”. Internationaal werd zijn optreden echter heel verschillend beoordeeld. Sommigen zagen in hem een daadkrachtig staatsman. Anderen leverden scherpe kritiek op zijn besluiten. Welke opvatting men ook heeft, één feit staat vast: in de zomer van 1974 behoorde hij tot de belangrijkste hoofdrolspelers.
Na de staatsgreep van 15 juli koos Ecevit in eerste instantie niet voor een militaire interventie. Zijn eerste stap was een diplomatiek initiatief om samen op te trekken met het Verenigd Koninkrijk, dat eveneens een van de garantielanden was. Toen zijn besprekingen in Londen geen resultaat opleverden, begon de Turkse regering de militaire optie serieus te overwegen. Volgens de officiële verklaringen van Ankara was het doel van de operatie het herstel van de constitutionele orde op Cyprus en het waarborgen van de veiligheid van de Turks-Cypriotische gemeenschap.
Na het begin van de operatie verklaarde Ecevit: “Wij gaan eigenlijk niet alleen vrede brengen aan de Turken, maar ook aan de Grieken op het eiland.”
Deze uitspraak kreeg in Turkije veel aandacht. Zij vormde later ook een van de belangrijkste redenen waarom de operatie officieel de naam “Cyprus Vredesoperatie” kreeg. De Grieks-Cypriotische zijde beoordeelde dezelfde gebeurtenissen echter heel anders. Volgens haar leidde de interventie tot de blijvende deling van het eiland. Meer dan een halve eeuw later zijn de standpunten van beide partijen op dit punt nauwelijks veranderd.
Historici wijzen er tegenwoordig op dat de beslissing van Ecevit niet uitsluitend kan worden beoordeeld aan de hand van de gebeurtenissen van 20 juli 1974. Ook de ontwikkelingen die daaraan voorafgingen, moeten daarbij worden betrokken. De gebeurtenissen van 1963, de Johnson-brief van 1964, de crisis van 1967 en de staatsgreep van 15 juli 1974 speelden allemaal een belangrijke rol in de veiligheidsafwegingen van Ankara. Wie de Cyprusoperatie terugbrengt tot één enkele dag, doet daarom geen recht aan de historische werkelijkheid.
De politieke nalatenschap van Bülent Ecevit reikt vanzelfsprekend veel verder dan alleen Cyprus. Toch blijft Cyprus een van de eerste onderwerpen waaraan men denkt wanneer zijn staatsmanschap ter sprake komt. Men kan van mening verschillen over de juistheid van zijn besluit. Maar over één punt bestaat brede overeenstemming. Het besluit dat hij in de zomer van 1974 nam, behoort tot de belangrijkste beslissingen op het gebied van buitenlands beleid en nationale veiligheid in de geschiedenis van de Republiek Turkije.
Van alle staatslieden die ik tijdens mijn journalistieke loopbaan heb leren kennen, neemt Bülent Ecevit voor mij een bijzondere plaats in. Ik heb hem van dichtbij kunnen volgen en verschillende keren mogen ontmoeten. De foto die wij destijds samen maakten en die zich nog altijd in mijn archief bevindt, is voor mij niet alleen een dierbare herinnering. Zij is ook een stille getuige van een van de meest beslissende perioden uit de moderne politieke geschiedenis van Turkije.
MIJN EERSTE REIS NAAR CYPRUS… IK HERINNER HET ME NOG ALTIJD ALS DE DAG VAN GISTEREN
Tijdens mijn journalistieke loopbaan heb ik vele landen over de hele wereld bezocht. Ik heb met talloze staatslieden gesproken. Ik heb honderden interviews afgenomen. Maar sommige reizen blijven niet alleen als een reportage in je geheugen gegrift. Ze worden ook een levensles.
Voor mij was Cyprus zo’n reis. Op de dag dat ik voor het eerst voet op het eiland zette, besefte ik meteen dat het Cyprus uit de kranten niet hetzelfde was als het Cyprus dat ik met eigen ogen zag. De grenzen op de kaarten vertelden één verhaal. De gezichten van de mensen vertelden een heel ander verhaal.
Aan de ene kant waren er mensen die hun huis en hun woonplaats waren kwijtgeraakt. Aan de andere kant gezinnen die hun jeugd en hun verleden hadden moeten achterlaten. Met wie ik ook sprak, iedereen begon met het verleden. En daarna sprak men over de toekomst. Het opvallendste was misschien wel dat iedereen iets anders vertelde, maar uiteindelijk steeds bij dezelfde wens uitkwam: “Laat er nooit meer oorlog komen.”
De journalistiek had mij jaren eerder al een belangrijke les geleerd. Wie een gebeurtenis wil begrijpen, moet eerst naar de mensen luisteren. Dat heb ik ook op Cyprus gedaan. Ik luisterde naar de Turks-Cyprioten. Ik luisterde naar de Grieks-Cyprioten. Ik sprak met politici. Ik sprak met gewone mensen op straat.
En daarna stelde ik mezelf één vraag. Was het werkelijk alleen de politiek die de kwestie Cyprus zo ingewikkeld maakte? Of waren het vooral de angsten die het verleden had achtergelaten? De jaren gingen voorbij. Ik bezocht Cyprus opnieuw. En daarna nog een keer. Bij ieder bezoek zag ik nieuwe gebouwen. Nieuwe wegen. Nieuwe gezichten. Maar één ding veranderde nooit.
Aan beide kanten van het eiland vertelden de mensen hun verleden alsof het gisteren was gebeurd. Toen begreep ik iets. Op Cyprus gaat de tijd vooruit. Maar de herinneringen blijven stilstaan.
Misschien is dat wel de reden waarom de kwestie Cyprus niet alleen een diplomatiek probleem is. Het is ook een kwestie van collectief geheugen. Tijdens mijn drie bezoeken heb ik dat steeds duidelijker ingezien. In de interviews die ik afnam. In de gesprekken met mensen die ik toevallig op straat ontmoette. En tijdens officiële bijeenkomsten. Iedereen leefde op hetzelfde eiland. Maar niemand leefde met precies hetzelfde verleden.
Wanneer ik daar vandaag op terugkijk, heeft Cyprus mij niet alleen een journalistiek onderwerp opgeleverd. Het heeft mij ook een van de belangrijkste lessen van mijn vak geleerd. Wie de waarheid van een gebeurtenis wil achterhalen… moet eerst zijn eigen vooroordelen opzijzetten. Daarna alle betrokkenen aan het woord laten. En uiteindelijk het oordeel overlaten aan de lezer.
Dat is precies wat ik gedurende meer dan vijftig jaar als journalist altijd heb geprobeerd te doen. Op Cyprus. In Nederland. En overal elders in de wereld. Want het is niet de taak van een journalist om een oordeel te vellen. De taak van een journalist is alle stukjes van de waarheid bijeen te brengen.
DAGEN WAARVAN IK OP CYPRUS GETUIGE WAS
Bij het samenstellen van dit dossier heb ik mij niet alleen gebaseerd op documenten. Ik ben ook teruggekeerd naar de aantekeningen die ik tijdens mijn drie bezoeken aan Cyprus maakte en naar de foto’s die ik daar destijds heb genomen. Hoewel er inmiddels meer dan een halve eeuw is verstreken, staan sommige beelden mij nog altijd helder voor de geest.
DE PLAATS OP CYPRUS DIE MIJ HET MEEST STIL MAAKTE, WAS DE MILITAIRE BEGRAAFPLAATS
Tijdens mijn journalistieke loopbaan heb ik veel gebeurtenissen van dichtbij gevolgd. Ik ben op plaatsen geweest waar groot menselijk leed zichtbaar was. Maar een van de plekken die mij op Cyprus het diepst raakte, was de Karaoğlanoğlu Martelarenbegraafplaats. Er was nog maar korte tijd verstreken sinds de gebeurtenissen. Bij de ingang hield een soldaat de wacht. De bloemen op de graven waren nog niet verwelkt. Sommige families bezochten het graf van hun dierbaren voor de allereerste keer.
Ik probeerde als journalist aantekeningen te maken. Maar tegelijkertijd probeerde ik ook te verwerken wat ik zag.
Terwijl ik tussen de graven liep, kwam steeds dezelfde gedachte bij mij op. Oorlogen kunnen grenzen en landkaarten veranderen. Maar zij kunnen het verdriet dat zij achterlaten niet uitwissen. Wanneer je voor een grafsteen staat, doet nationaliteit er niet meer toe. Daar zie je alleen levens die veel te vroeg zijn afgebroken.
Stilte.
En de tranen van degenen die achterbleven…
Wij maakten er een foto.
Wanneer ik die foto vandaag bekijk, zie ik niet alleen mijn jonge zelf.
Ik beleef ook opnieuw de sfeer van die dag.
Journalistiek betekent soms vragen stellen.
Soms documenten verzamelen.
Maar soms betekent het ook zwijgen en de beelden die je ziet voor altijd in je geheugen bewaren. Dat is misschien wel wat ik mij van Cyprus het sterkst herinner.
DE GROND LEEK NOG STEEDS WARM
Terwijl ik over de militaire begraafplaats liep, viel mij nog iets anders op.
De meeste graven waren nog maar pas aangelegd.
De aarde was nog vers omgewoeld.
De kransen waren nog fris.
De mensen spraken zacht.
Alsof luid spreken de rust van degenen die daar lagen zou verstoren.
Die dag besefte ik opnieuw dat journalistiek veel meer is dan alleen nieuws schrijven.
Soms sta je midden in de geschiedenis. Niet om iets te zeggen. Maar om eenvoudigweg getuige te zijn.
De jaren gingen voorbij…
Meer dan een halve eeuw verstreek.
Toch hoor ik, terwijl ik vandaag dit dossier over Cyprus samenstel, nog altijd de stilte van die begraafplaats.
Misschien had ik daarom tijdens het schrijven steeds maar één gedachte: Dat ik, wanneer ik de geschiedenis van Cyprus vertel, nooit de tranen van een moeder mag vergeten.
ÉÉN FOTO… KAN SOMS MEER VERTELLEN DAN DUIZEND BLADZIJDEN GESCHIEDENIS
In de journalistiek voer je soms lange interviews. Soms woon je urenlange vergaderingen bij. Maar soms wordt één enkele foto een veel krachtiger document dan alles wat met woorden kan worden verteld. Iedere keer wanneer ik de foto’s bekijk die zich in de loop der jaren in mijn archief over Cyprus hebben verzameld, voel ik dat opnieuw. Op die foto’s staan niet alleen staatshoofden, politici of officiële plechtigheden. Ze vormen ook stille getuigenissen van een tijdperk dat voorbij is. De momenten die ooit door de lens van mijn camera werden vastgelegd, zijn vandaag historische documenten geworden.
Wanneer ik kijk naar een foto waarop ik samen met Bülent Ecevit sta, zie ik niet alleen een voormalige premier. Ik zie een staatsman die een van de moeilijkste beslissingen uit de geschiedenis van de Republiek Turkije moest nemen. Wanneer ik de foto’s bekijk van mijn interviews met Rauf Denktaş, zie ik niet alleen een politieke leider. Ik zie iemand die jarenlang hetzelfde standpunt verdedigde en zijn volk aan de onderhandelingstafel vertegenwoordigde. Juist daar onderscheidt de journalistiek zich. Want een camera legt niet alleen een beeld vast. Hij bewaart ook de geest van een tijdperk voor de toekomst.
Wanneer ik mijn archieven opnieuw doorblader, kom ik telkens tot dezelfde conclusie. Journalistiek is niet alleen het schrijven van nieuws. Journalistiek is ook het vastleggen van de tijd waarin wij leven. Veel van de foto’s die ik vandaag bezit, kunnen nooit meer opnieuw worden gemaakt. De mensen zijn veranderd. De omstandigheden zijn veranderd. Die dagen zijn voorbij. Maar de foto’s zijn gebleven. Daarom is een goed archief misschien wel het kostbaarste bezit van een journalist.
Gedurende al die jaren waarin ik interviews maakte in Nederland, Turkije en vele andere landen, heb ik steeds hetzelfde uitgangspunt gehanteerd. Ik probeerde niet alleen te luisteren naar wat iemand zei. Ik probeerde ook te begrijpen hóé iemand het zei. Want soms vertelt een blik… Soms een stilte… En soms juist een paar zinnen nadat het officiële interview al is afgelopen… het belangrijkste deel van het verhaal. Op Cyprus had ik precies dezelfde ervaring. De officiële verklaringen vertelden één verhaal. Maar de gezichten van de mensen vertelden een heel ander.
Misschien is dat wel de reden waarom ik vandaag, wanneer ik op mijn verleden terugkijk, mijn grootste rijkdom niet zie in de artikelen die ik heb geschreven. Maar in de documenten en foto’s die ik al die jaren zorgvuldig heb bewaard. Want zij behoren niet alleen tot mijn eigen geheugen. Zij maken ook deel uit van het geheugen van de geschiedenis.
DE JOURNALISTIEK HEEFT MIJ ÉÉN DING GELEERD: NIET DE OVERWINNAARS, MAAR DE DOCUMENTEN SCHRIJVEN DE GESCHIEDENIS
Tijdens mijn bijna zestig jaar als journalist heb ik talloze verkiezingen gevolgd. Ik heb staatsgrepen meegemaakt. Ik ben in oorlogsgebieden geweest. Ik heb gesproken met koningen én met presidenten. Soms was ik getuige van grote vreugde. Soms van gebeurtenissen die diep menselijk verdriet achterlieten. Na al die jaren ben ik tot één belangrijke conclusie gekomen. Politici vertellen de geschiedenis. Maar uiteindelijk zijn het de documenten die de waarheid zichtbaar maken. Daarom heb ik nooit op slechts één bron vertrouwd. Wanneer ik een artikel voorbereidde, zocht ik altijd naar een tweede, een derde en soms zelfs een vierde bron. Want het is niet de taak van een journalist om één partij gelijk te geven. Zijn taak is de waarheid zo volledig mogelijk zichtbaar te maken.
Ook bij de kwestie Cyprus heb ik volgens dat uitgangspunt gewerkt. Ik heb naar de Turkse zijde geluisterd. Ik heb naar de Grieks-Cypriotische zijde geluisterd. Ik heb de rapporten van de Verenigde Naties bestudeerd. Ik heb de verklaringen van de Europese Unie gevolgd. Jarenlang heb ik geanalyseerd hoe de Nederlandse pers over Cyprus berichtte. En uiteindelijk ontdekte ik dat iedereen over dezelfde gebeurtenissen sprak, maar met andere woorden. Dezelfde geschiedenis krijgt in verschillende herinneringen een andere betekenis. Juist daar begint misschien wel de moeilijkste taak van een journalist. De waarheid terugvinden tussen al die verschillende verhalen.
Wanneer ik vandaag terugkijk, valt mij op dat veel publicaties over Cyprus één tekortkoming gemeen hebben. Vaak worden vooral de gevolgen beschreven. Maar de oorzaken die tot die gevolgen hebben geleid, blijven onderbelicht. 1974 wordt uitvoerig besproken. 1963 raakt gemakkelijk op de achtergrond. De staatsgreep krijgt aandacht. Maar de weg die naar die staatsgreep leidde, wordt vaak nauwelijks uitgelegd. De vluchtelingenstromen worden genoemd. Maar de ontwikkelingen die eraan voorafgingen, worden soms in enkele regels afgedaan. Op die manier blijft de geschiedenis onvolledig.
Met deze artikelenreeks probeer ik niemand te overtuigen. Ik wil ook niet in de plaats van de lezer een oordeel vellen. Ik probeer slechts de bladzijden aan te vullen waarvan ik meen dat ze jarenlang onvolledig zijn gebleven. Want de journalistiek heeft mij geleerd dat de waarheid nooit uit slechts één kleur bestaat. Elke gebeurtenis heeft een zichtbare kant. Maar ook een kant die minder zichtbaar is. Zonder beide te kennen, is een evenwichtige beoordeling onmogelijk. Ik ben nooit vergeten wat mij aan het begin van mijn carrière werd verteld. “Een journalist is niet degene die opschrijft wat iedereen al ziet, maar degene die onderzoekt wat niemand heeft opgemerkt.”
Misschien is dat wel de reden waarom ik ook vandaag nog met hetzelfde enthousiasme blijf werken. Ook bij het samenstellen van dit dossier over Cyprus had ik slechts één doel. Niet herhalen wat al bekend is. Maar het licht laten schijnen op wat nog onvoldoende bekend is.
BIJ MIJN VERTREK UIT CYPRUS… WAS HET NIET DE GROND DIE IK MEE NAAM, MAAR DE MENSEN
Tijdens mijn journalistieke loopbaan vertrok ik uit vele landen met een koffer vol krantenknipsels, notities en foto’s. Toen ik Cyprus verliet, nam ik nog iets anders mee. De verhalen van de mensen. Want iedereen met wie ik op het eiland sprak, vertelde mij allereerst over het verdriet dat hij of zij had meegemaakt. Dat voelde ik bij de Grieks-Cyprioten. En precies hetzelfde bij de Turks-Cyprioten. Iedereen sprak over het verleden. Iedereen vertelde over wat verloren was gegaan. Maar één overeenkomst viel mij bijzonder op. Niemand wilde dat zijn kinderen hetzelfde verdriet zouden moeten meemaken. Misschien lag juist daarin de grootste hoop voor de toekomst van Cyprus.
De journalistiek leert je niet alleen vragen te stellen. Zij leert je vooral ook te luisteren. Dat besefte ik opnieuw tijdens mijn dagen op Cyprus. Ik luisterde naar presidenten. Naar ministers. Naar onderhandelaars. Maar minstens zo belangrijk waren de verhalen van een oudere Cyprioot in een koffiehuis. Want geschiedenis wordt niet alleen geschreven in staatsarchieven. Soms leeft zij voort in het geheugen van een oude man die de sleutel van zijn vroegere huis nog altijd in zijn zak bewaart. Soms schuilt zij in de stilte van een moeder wier ogen vol tranen lopen wanneer zij over haar vroegere buren spreekt.
Cyprus heeft mij nog iets geleerd. Vredesakkoorden kunnen worden ondertekend. Staakt-het-vurens kunnen worden gesloten. Grenzen kunnen worden getrokken. Maar de muren in de harten van mensen afbreken is veel moeilijker dan het ondertekenen van officiële documenten. Daarvoor is tijd nodig. Vertrouwen. En bovenal de bereidheid om naar elkaar te luisteren. Net als in de journalistiek begint ook vrede met luisteren.
Wanneer ik vandaag terugkijk, is Cyprus voor mij veel meer dan alleen een eiland waarover ik reportages heb gemaakt. Het is een plaats die mij opnieuw heeft geleerd hoe ingewikkeld geschiedenis werkelijk is. Dat geen enkele gebeurtenis met één zin kan worden verklaard. Dat geen enkele samenleving met één woord kan worden omschreven. En dat geen enkel verdriet uitsluitend aan één volk toebehoort. Juist daarom lees ik, zelfs na al die jaren, iedere nieuwe publicatie over Cyprus nog altijd met dezelfde aandacht.
Ook bij deze artikelenreeks was het nooit mijn bedoeling iemand te overtuigen. Ik heb alleen geprobeerd samen te brengen wat ik gedurende meer dan een halve eeuw als journalist heb gezien, gelezen, onderzocht en persoonlijk heb meegemaakt. Als de lezers na het lezen van deze serie met een andere blik naar de kwestie Cyprus kijken dan voorheen, dan beschouw ik mijn taak als volbracht. Want de grootste verdienste van een journalist is niet dat hij de lezer vertelt wat hij moet denken. Maar dat hij hem voldoende informatie geeft om zelf tot een eigen oordeel te komen.
TOT SLOT… WAT HEEFT CYPRUS MIJ GELEERD?
Tijdens mijn journalistieke loopbaan heb ik talloze dossiers samengesteld. Ik heb duizenden artikelen geschreven. In vele landen heb ik gesproken met staatshoofden, premiers, ministers, politici en gewone mensen.
Van iedere reis keerde ik terug met nieuwe kennis. Maar sommige landen geven je meer dan alleen een verhaal. Ze geven je ook een levensles. Voor mij is Cyprus zo’n plaats geworden.
Tijdens mijn drie bezoeken aan het eiland ontmoette ik mensen met zeer uiteenlopende achtergronden. Ik sprak met regeringsleiders. Ik maakte interviews. Ik woonde bijeenkomsten bij. Ik werkte in archieven. Ik liep door de straten. Maar na al die ervaringen kwam ik tot een conclusie die anders was dan het beeld dat de politiek vaak schetst. Wat aan de onderhandelingstafel werd gezegd, kwam lang niet altijd overeen met wat de mensen op straat mij vertelden. Aan de ene kant stond de diplomatie. Aan de andere kant de stille werkelijkheid van het dagelijks leven.
Cyprus heeft mij geleerd dat geschiedenis zich niet in één enkele zin laat samenvatten. Je kunt het verdriet van de ene gemeenschap niet begrijpen zonder ook naar het verdriet van de andere te luisteren. Ik heb gezien hoe dezelfde gebeurtenissen in twee verschillende collectieve herinneringen een totaal andere betekenis kregen. Daarom geloof ik al jaren dat geschiedenis niet alleen het verhaal is van de overwinnaars. Zij is ook het verhaal van de mensen die geleden hebben.
Bij het schrijven van deze serie heb ik nooit de bedoeling gehad woordvoerder van de ene partij te zijn of de standpunten van de andere te weerleggen. Want journalistiek is geen rechtszaal. En een journalist is geen rechter. Onze taak is niet om een oordeel uit te spreken. Onze taak is de ontbrekende informatie aan te vullen, zodat de lezer zelf tot een eerlijk oordeel kan komen. Als wij daarin slagen, hebben wij ons vak goed uitgeoefend. Wanneer ik vandaag terugkijk, denk ik dat het belangrijkste wat ik op Cyprus heb gezien niet de sporen van de oorlog waren. Het was het verlangen naar vrede. Zelfs in de ogen van mensen die vertelden over hun verdriet, zag ik de hoop dat hun kinderen ooit een andere toekomst zouden krijgen. Misschien spraken zij die hoop niet altijd hardop uit. Maar zij was voelbaar. Juist dat heeft mij het meest geraakt.
Tijdens het schrijven van dit dossier heb ik geregeld mijn oude notitieboeken opnieuw geopend. Ik heb interviews teruggelezen die ik tientallen jaren geleden maakte. Ik heb opnieuw gekeken naar de foto’s in mijn archief. Een foto met Bülent Ecevit. Een interview met Rauf Denktaş. Foto’s die ik maakte in de straten van Cyprus. Die dagen zullen nooit meer terugkomen. Maar juist daarin ligt de grootste kracht van de journalistiek. Dat wij zulke momenten kunnen bewaren voor de generaties die na ons komen.
Misschien zal op een dag een jonge journalist deze artikelen lezen en zelf naar Cyprus reizen. Misschien zal hij door dezelfde straten lopen als ik destijds. Misschien zal hij dezelfde vragen opnieuw stellen. Als dit dossier hem dan, al is het maar een beetje, kan helpen, zal ik dat als een groot geluk beschouwen. Want de mooiste beloning voor een journalist is een archief achter te laten dat ook vele jaren later nog met vertrouwen wordt geraadpleegd.
De kwestie Cyprus is ook vandaag nog niet opgelost. Of dat morgen wel zal gebeuren, kan niemand met zekerheid zeggen. Maar één ding weet ik wel. De weg naar een duurzame vrede loopt niet via het herschrijven van de geschiedenis. Hij loopt via het begrijpen van de geschiedenis in al haar facetten. Zolang de ontbrekende bladzijden niet worden aangevuld, kan er geen gezamenlijke toekomst worden opgebouwd. Dat is precies wat ik met deze artikelenreeks heb willen doen.
Nu ik dit dossier afsluit, wil ik nog één keer de belangrijkste les delen die meer dan een halve eeuw journalistiek mij heeft geleerd: Echte journalistiek betekent niet dat je herhaalt wat iedereen al zegt. Echte journalistiek betekent dat je onderzoekt wat nog niet is gezegd, het met documenten onderbouwt en het doorgeeft aan de generaties die na ons komen.
Bij het samenstellen van deze artikelenreeks heb ik gebruikgemaakt van documenten van de Verenigde Naties, het Garantieverdrag van 1960, officiële internationale documenten uit die periode, Turkse en buitenlandse bronnen, de interviews die ik op Cyprus heb afgenomen en het journalistieke archief dat ik in de loop der jaren persoonlijk heb opgebouwd.
Bir yanıt yazın