Geri
1 Ekim 2026 2026

KÂİNAT VE ALLAH: BİLİM KÂİNATIN SIRLARINI ÇÖZÜYOR, AMA EN BÜYÜK SORU HÂLÂ KARŞIMIZDA: BÜTÜN BUNLAR TESADÜF MÜ?

• İnsanlık, milyarlarca yıldızın ve gezegenin bulunduğu kâinatı anlamaya çalışıyor.
Teleskoplarımız uzak galaksileri görüyor, uzay araçlarımız başka dünyalara ulaşıyor, bilim insanları atomun içine kadar giriyor. Ama en basit görünen soru hâlâ cevapsız: “Bütün bunlar nasıl başladı ve neden var?”

• Ünlü astronom Carl Sagan, 1966 yılında Sovyet astrofizikçi Iosif Shklovskii ile birlikte yayımladığı “Intelligent Life in the Universe” adlı eserinde, kâinattaki yaşam ihtimalini ve başka dünyalarda hayat bulunup bulunamayacağını bilimsel açıdan tartışıyordu. Aradan 60 yıl geçti. Bugün binlerce ötegezegen doğrulandı. Fakat Dünya dışında tek bir yaşam örneği bile kesin olarak bulunamadı.

• Bilim, Dünya’nın yaklaşık 4,5 milyar, kâinatın ise yaklaşık 13,8 milyar yaşında olduğunu söylüyor. Yaşamın Dünya’da nasıl başladığı konusunda çok önemli bilgiler elde edildi. Fakat yaşamın cansız maddeden ilk kez tam olarak nasıl ortaya çıktığı sorusu hâlâ araştırılıyor.

• Fizikteki temel sabitlerin, yıldızların, elementlerin, gezegenlerin, suyun, atmosferin ve yaşam için gerekli kimyanın bir araya gelişindeki olağanüstü düzen, yıllardır “hassas ayar” tartışmasını doğuruyor. Bilim insanları bunun ne anlama geldiği konusunda aynı görüşte değiller.

• Ben ise günlük yaşamımda çevreme baktığımda, insan beynini, bir çiçeği, doğumu, ölümü, yıldızları ve kâinatın akıl almaz büyüklüğünü düşündüğümde hep aynı soruya dönüyorum: Bütün bunların arkasında olağanüstü bir yaratıcı güç varsa, biz bu yaratıcıya neden “Allah” demeyelim?

• Bu yazıda kimseye din dersi vermeyeceğim. İnananı da inanmayanı da ikna etmeye çalışmayacağım. Bilimin bildiklerine, bilmediklerine ve büyük bilim insanlarının sordukları sorulara bakacağım. Son kararı yine okuyucuma bırakacağım.

• İlginç olan şu ki, bu dosya henüz ortada yokken ChatGPT ile yapay zekâ üzerine yaptığım bir sohbet, Edison’dan elektriğe, insan beyninden kâinata ve sonunda Allah’a kadar uzanmıştı. O günkü konuşmamız ile bugün hazırladığım bu dosya, birbirinden habersiz doğmuş olmasına rağmen aynı soruda buluştu: “İnsan kâinatı keşfediyor. Peki insana kâinatı keşfedebilecek bu aklı kim verdi?”

(Yazının Hollandacası, Türkçe haberin hemen altında.
De Nederlandse versie van het artikel staat direct onder de Turkse tekst.)


İlhan KARAÇAY yazdı:

Değerli Okurlarım,

Günlük yaşamımda dostlarımla konuşurken konu zaman zaman dönüp dolaşıp aynı yere geliyor:

Kâinat…, İnsan…, Hayat… ve Allah…

Ben bilim insanı değilim. Astronom hiç değilim. Fizikçi veya biyolog da değilim.

Ben gazeteciyim.

Ama gazetecilik bana, gördüğüm şeylerin arkasındaki nedeni sormayı öğretti.

Bir insan beyninin çalışmasına bakıyorum.

Milyarlarca sinir hücresinin oluşturduğu olağanüstü sisteme bakıyorum.

Bir bebeğin anne karnında, gözle bile görülemeyecek küçüklükteki hücrelerden başlayarak insan haline gelişini düşünüyorum.

Bir çiçeğe bakıyorum.

Denize, Güneş’e, Ay’a, yıldızlara bakıyorum.

Sonra geceleri gökyüzünü düşünmeye başlayınca insanın aklının almakta zorlandığı büyüklükte bir kâinat çıkıyor karşıma.

Ve kendi kendime soruyorum:

“Bütün bunlar kendiliğinden mi oldu?”

Arkasından ikinci soru geliyor:

“Bütün bunların arkasında bizim aklımızın kavrayamayacağı kadar büyük bir güç, bir yaratıcı varsa, O’na neden Allah demeyelim?”

Benim düşüncem bu.

Ama bu yazıda yalnızca kendi düşüncemi anlatmak istemiyorum.

Çünkü aynı soruyu benden çok önce, hayatlarını bilime vermiş insanlar da başka biçimlerde sordular.

İşte onlardan biri Carl Sagan’dı.

CARL SAGAN 1966’DA NEYİ ARAŞTIRIYORDU?

Carl Sagan, 20’nci yüzyılın en tanınmış astronomlarından ve bilimi geniş halk kitlelerine anlatan en etkili isimlerden biriydi.

1966 yılı, O’nun çalışmalarında önemli yıllardan biriydi.

Sagan, Sovyet astrofizikçi Iosif Shklovskii ile birlikte 509 sayfalık “Intelligent Life in the Universe – Kâinatta Akıllı Yaşam” adlı kitabı yayımladı.

Kitap, kâinatın yapısından yıldızlara, gezegenlerden yaşamın kökenine ve dünya dışı uygarlık ihtimaline kadar son derece geniş bir alanı ele alıyordu.

Sagan aynı dönemde gezegen ortamları ve Güneş Sistemi’nde yaşam ihtimali üzerinde de çalışıyordu.

Burada önemli bir düzeltme yapmalıyım.

Bulduğum araştırma metninde, Sagan’ın 1966 yılında yaşam için uygun 1.000.000.000.000.000.000 gezegen hesapladığı belirtiliyor.

Ben yaptığım araştırmada bu sayıyı Sagan’ın 1966 tarihli bilimsel çalışmalarında güvenilir biçimde doğrulayamadım.

Bu nedenle bu sayıyı Carl Sagan’a mal etmiyorum.

Ama Sagan’ın ve dönemin bilim insanlarının sorduğu temel soru kesindi:

Dünya yalnız mıydı?

Yaşam yalnızca burada mı oluşmuştu?

Yoksa kâinat yaşamla dolu muydu?


Güneş Sistemi’nin sekiz gezegeni. Dosyanın gezegenler ve yaşam arayışı bölümüne yönelik temsili görsel.

60 YIL SONRA ELİMİZDE NE VAR?


GÖRSEL: NASA Exoplanet Archive verileri ve NASA’nın Samanyolu tahmini temel alınarak hazırlanmıştır.

Sagan’ın bu soruları sormasından yaklaşık 60 yıl geçti.

Aradaki gelişme inanılmaz.

1966 yılında başka yıldızların çevresindeki gezegenleri bugünkü imkânlarla gözlemleyemiyorduk.

Bugün ise NASA Exoplanet Archive, 25 Eylül 2026 itibarıyla 6.372 doğrulanmış ötegezegen kaydediyor.

Üstelik NASA’ya göre, Samanyolu Galaksisi’nde en az 100 milyar gezegen bulunması muhtemel.

Düşünebiliyor musunuz?

Yalnızca bizim galaksimizde…

100 milyar gezegen!

Üstelik kâinatta Samanyolu tek galaksi değil.

İşte insan aklının zorlandığı noktalardan biri burada başlıyor.

Ama daha da şaşırtıcı olan başka bir gerçek var.

NASA bugün açıkça şunu söylüyor:

“Dünya dışında yaşam bulunduğuna ilişkin elimizde henüz kesin bir kanıt yok.
Binlerce gezegen bulduk.
Atmosferlerini incelemeye başladık.
Mars’a araç gönderdik.
Jüpiter ve Satürn’ün uydularını araştırıyoruz.”

James Webb Uzay Teleskobu uzak gezegenlerin atmosferlerine bakıyor.

Ama henüz, “İşte, Dünya dışında yaşam budur” diyebildiğimiz tek bir örnek yok.

Bu, başka yerde yaşam olmadığı anlamına gelmiyor.

Sadece henüz bulamadığımız anlamına geliyor.


Bir yıldızın çevresindeki uzak bir ötegezegene ilişkin temsili çalışma. Yaşanabilir bölge, yaşamın bulunduğu anlamına gelmiyor.

 

“YAŞANABİLİR BÖLGE” BİLE YETERLİ DEĞİL

GÖRSEL: Yaşanabilir bölge, yıldızdan uygun uzaklığı anlatır; tek başına yaşamın varlığını göstermez.

Eskiden mesele daha basit görünüyordu.

Bir gezegen yıldızına çok yakın olmayacak.

Çünkü çok sıcak olur.

Çok uzak da olmayacak.

Çünkü bu kez fazla soğuk olur.

Sıvı suyun bulunabileceği uygun mesafede olacak.

Bu bölgeye “habitable zone”, yani yaşanabilir bölge denildi.

Fakat bilim ilerledikçe meselenin bundan çok daha karmaşık olduğu anlaşıldı.

Yaşanabilir bölge yalnızca yüzeyde, sıvı su bulunabilmesi ihtimalini gösterir, yaşamın gerçekten bulunduğunu göstermez.

Besin maddeleri, atmosfer, gezegenin yapısı, yıldızın davranışı ve başka şartlar da devreye giriyor.

Yani: Doğru yerde bulunmak yetmiyor.

 

“200 ŞART GEREKİYOR” İDDİASI

Bulduğum bir araştırma metninde ise daha da ileri gidiliyor.

Metin şöyle diyor: “Bir gezegenin yaşamı destekleyebilmesi için bugün en az 200 parametrenin gerekli olduğu ve bunların her birinin doğru değerde bulunması gerektiği ileri sürülüyor.”

Bu etkileyici bir iddia.

Ama yaptığım araştırmada bilim dünyasının üzerinde uzlaştığı, “Yaşam için tam olarak 200 şart vardır” biçiminde kabul edilmiş bir bilimsel liste bulamadım.

Bu nedenle okuyucuma bunu bilimsel gerçek diye sunmam doğru olmaz.

Fakat sayı tartışmalı olsa bile arkasındaki temel mesele gerçek:

Yaşam için yalnızca bir veya iki koşul yeterli değil.

Bugün bilim de yaşanabilirliği çok sayıda birbirine bağlı fiziksel, kimyasal ve jeolojik koşulla birlikte inceliyor.

ASIL MUAMMA: YAŞAM NASIL BAŞLADI?

GÖRSEL: Kâinatın ve Dünya’nın zaman ölçeği, insan ömrünün kavramakta zorlandığı büyüklükte.

İşte benim en çok düşündüğüm yerlerden biri burası.

Dünya oluştu.

Su oluştu.

Karbon vardı.

Enerji kaynakları vardı.

Organik moleküller oluştu.

Peki cansız madde ne zaman ve nasıl:

“Canlı”

oldu?

Bilim insanlarının güçlü hipotezleri var.

Okyanus tabanındaki hidrotermal bacalar…

Sığ göletler…

Minerallerin üzerinde gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar…

Organik moleküllerin giderek karmaşıklaşması…

Kendi kendisini çoğaltabilen moleküler sistemlerin ortaya çıkması…

Bunların hepsi ciddi biçimde araştırılıyor.

Bilim burada durmuş değil.

Tam tersine, belki de insanlık tarihinin en büyük sorularından birini çözmeye çalışıyor.

Ama henüz son cümle yazılmadı.

CANSIZ MADDE İLE CANLI ARASINDAKİ SINIR

Beni düşündüren de bu.

Bir taş cansızdır.

Su cansızdır.

Karbon atomu canlı değildir.

Bir aminoasit tek başına bizim anladığımız anlamda canlı değildir.

Ama bunların belirli biçimlerde birleşmesinden bir noktada yaşam ortaya çıkıyor.

Sonra o yaşam çoğalıyor.

Evrimleşiyor.

Çevresine uyum sağlıyor.

Milyarlarca yıl sonra düşünüyor.

Konuşuyor.

Seviyor.

Korkuyor.

Beste yapıyor.

Resim yapıyor.

Gazete yazıyor.

Teleskop yapıyor.

Ve sonunda kendisini meydana getiren kâinata bakıp: “Ben buraya nasıl geldim?” diye soruyor.

Bana göre insanlığın en güzel sorularından biri budur.

FRED HOYLE’U ŞAŞIRTAN KARBON

Bu tartışmada çok ilginç bir bilim insanı daha var:

İngiliz astronom Sir Fred Hoyle.

Hoyle, yıldızların içinde karbon ve oksijen gibi elementlerin nasıl oluştuğunu araştıran önemli bilim insanlarından biriydi.

Karbon, bizim için sıradan bir element değildir.

Bildiğimiz yaşamın temel yapıtaşlarından biridir.

İnsan vücudunda var.

Bitkilerde var.

Hayvanlarda var.

DNA ve proteinlerin kimyasında merkezi rol oynuyor.

Hoyle ve meslektaşlarının, yıldızlardaki karbon üretimi üzerinde yaptıkları çalışmalar, karbon-12 çekirdeğindeki belirli bir enerji seviyesinin önemini ortaya koydu.

Hoyle, yıllar sonra bu hassasiyetten öylesine etkilendi ki, doğadaki bazı özelliklerin ardında üstün bir zekâyı düşündüren bir düzen bulunduğunu ifade etti.

Ama burada da dikkatli olmak gerekiyor.

Bundan: “Fred Hoyle Allah’a inanıyordu” sonucunu çıkarmak doğru olmaz.

Hoyle’un söylediği şey daha farklıydı.

O, fizik, kimya ve biyolojide gördüğü bazı özelliklerin, kör tesadüfle açıklanmasını sorguluyordu.

Benim ilgimi çeken de tam olarak budur.

Çünkü bir bilim insanının: “Burada şaşırtıcı bir şey var” demesiyle, “Bunun açıklaması kesinlikle Allah’tır” demesi aynı şey değildir.

Birincisi bilimsel ve felsefi bir sorudur.

İkincisi inanç alanına girer.

“HASSAS AYAR” DENİLEN BÜYÜK TARTIŞMA

Modern fizikte bunun çevresinde gelişen önemli bir tartışma var:

Fine-tuning, yani hassas ayar.

Kâinatın temel fizik sabitlerinin ve başlangıç koşullarının farklı değerler alması halinde yıldızların, galaksilerin, karmaşık kimyanın ve dolayısıyla bildiğimiz yaşamın ortaya çıkıp çıkamayacağı araştırılıyor.

Bu konuda hakemli bilimsel çalışmalar var.

Bazı fiziksel ve kozmolojik parametrelerin gerçekten de yapıların oluşabilmesi için belirli aralıklarda bulunması gerekiyor.

Ama burada hemen bir fren yapalım.

Bu durum: “Bilim Allah’ın varlığını kanıtladı” anlamına gelmez.

Bilim böyle bir hüküm vermiyor.

Bilim ölçüyor.

Karşılaştırıyor.

Matematiksel modeller kuruyor.

“Bu değer farklı olsaydı ne olurdu?” diye soruyor.

Bundan sonraki: “Peki neden bu değerler böyle?” sorusu ise fizik kadar felsefeyi de ilgilendiriyor.

TESADÜF MÜ, ZORUNLULUK MU, ÇOKLU EVREN Mİ, YARATICI MI?

İşte yollar burada ayrılıyor.

Bir görüş, bunun tesadüf olduğunu söyleyebilir.

Başka bir görüş, henüz keşfetmediğimiz daha temel fizik yasalarının bu değerleri zorunlu kıldığını savunabilir.

Bir başka yaklaşım:

Çok sayıda, hatta belki sayılamayacak kadar fazla evren varsa, farklı fiziksel özelliklere sahip evrenlerden birinde yaşamın ortaya çıkmasının şaşırtıcı olmayacağını ileri sürebilir.

Buna “çoklu evren yaklaşımı” deniliyor.

Bir inanan ise aynı tabloya bakıp, “Bu bir tasarımın eseridir” diyebilir.

Ben de tam burada kendi sorumu soruyorum: “Bu tasarımcıya neden Allah demeyelim?”

Ama bu benim inancımdan ve dünyaya bakışımdan doğan cevaptır.

Bilimsel deney sonucu değildir.

Bence bu ayrımı yapmak Allah inancını küçültmez.

Tam tersine, tartışmayı dürüst hale getirir.

BİLİM İLE ALLAH’I NEDEN KARŞI KARŞIYA KOYALIM?

Benim anlamakta güçlük çektiğim bir başka şey de bilim ile Allah’ın sürekli karşı karşıya getirilmesidir.

Neden?

Bilim bir yıldızın nasıl doğduğunu açıklarsa, Allah ortadan kalkar mı?

İnsan beynindeki elektriksel ve kimyasal süreçleri öğrenirsek, yaratıcı fikri anlamsız mı olur?

DNA’nın nasıl çalıştığını çözersek, “Artık Allah’a ihtiyaç yok” mu diyeceğiz?

Ben böyle düşünmüyorum.

Bilim bana, “Nasıl?” sorusunun cevabını veriyor.

Ama benim, “Neden?” sorum devam ediyor.

BÜYÜK PATLAMA ALLAH’I REDDEDER Mİ?

Bir başka yanlış anlaşılma da, “Büyük Patlama” konusunda yaşanıyor.

Big Bang teorisi, kâinatın erken dönemden itibaren nasıl genişleyip geliştiğini açıklayan modern kozmolojinin temel çerçevesidir.

Ama, “Büyük Patlama oldu, öyleyse Allah yoktur” diye bir bilimsel sonuç bulunmuyor.

Aynı şekilde, “Büyük Patlama oldu, demek ki Allah kesin olarak kanıtlandı” demek de bilimsel sonuç değildir.

Bilim, erken kâinatın fiziksel gelişimini araştırır.

“Niçin bir kâinat var?” sorusu ise başka bir düzleme geçer.

Bence bu iki soruyu birbirine karıştırdığımız zaman hem bilime hem dine haksızlık ediyoruz.

İnsan beynindeki sinir ağına ilişkin temsili görsel: Kâinatı araştıran insan, aynı zamanda kendi zihninin sırlarını çözmeye çalışıyor.

YA İNSAN BEYNİ?

Değerli Okurlarım,

Benim en fazla hayran olduğum şeylerden biri insan beynidir.

Şimdi bu yazıyı yazarken düşünüyorum.

Kelimeleri seçiyorum.

Geçmişte yaşadıklarımı hatırlıyorum.

Bir cümleyi beğenmeyip siliyorum.

Başka bir cümle kuruyorum.

Siz bu satırları okurken harfleri görüyorsunuz.

Beyniniz bu şekilleri kelimelere çeviriyor.

Kelimeler anlam kazanıyor.

Sonra benim düşüncem sizin beyninizde yeniden oluşuyor.

Bütün bunlar birkaç saniye içinde gerçekleşiyor.

İnsan beyni kendi kendisini inceleyen bir madde haline gelmiş durumda.

Kâinatın içinden çıkan insan, şimdi dönüp kâinatı araştırıyor.

Bundan daha şaşırtıcı ne olabilir?

BİR ÇİÇEĞİN İÇİNDEKİ SORU

Bir çiçeğe yalnızca, “Ne güzel” diye bakabilirsiniz.

Bilim insanı ise daha derine iner.

Hücrelerini inceler.

DNA’sına bakar.

Fotosentezi açıklar.

Pigmentlerin ışığı nasıl emdiğini çözer.

Bitkinin suyu köklerinden nasıl yukarı taşıdığını araştırır.

Ve bunları öğrendikçe çiçek küçülmez.

Bence tam tersine büyür.

Çünkü, “Bu nasıl oluyor?” sorusunun cevabı çoğaldıkça benim, “Bütün bunlar neden var?”

sorum da büyüyor.


Derin uzay: sayısız yıldız ve galaksi arasında insanlığın yaşam arayışı sürüyor. Temsili görsel.

SAGAN’IN HAYAL EDEMEDİĞİ KADAR ÇOK GEZEGEN BULDUK

1966’daki Carl Sagan ile bugünün bir astronomunu yan yana getirebilseydik, Sagan’ın göreceği tablo olağanüstü olurdu.

Binlerce ötegezegen…

Başka yıldızların çevresinde dönen dünyalar…

Bazılarının atmosferlerinin kimyasal yapısını inceleyebilen teleskoplar…

Mars yüzeyinde dolaşan robotlar…

Europa ve Enceladus gibi buzlu uyduların altında okyanus ihtimali…

James Webb Uzay Teleskobu…

Ama Sagan’ın sorduğu büyük soru hâlâ masada: “Yalnız mıyız?”

NASA bugün de bu soruya kesin cevap veremiyor.

Dünya dışında yaşamın bulunması elbette mümkündür.

Belki yarın bulunacaktır.

Belki basit mikroorganizmalarla karşılaşacağız.

Belki çok uzak bir gezegenin atmosferinde biyolojik faaliyetin güçlü izlerini göreceğiz.

Bilmiyoruz.

İşte bilimsel dürüstlük de burada başlıyor:

Bilmiyorsak, bilmiyoruz demek.

ALLAH İÇİN BİLİMSEL BOŞLUK ARAMAYA GEREK VAR MI?

Burada çok önemli gördüğüm bir noktaya geliyorum.

“Bilim bunu açıklayamıyor, demek ki Allah yaptı” demek bana yeterli gelmiyor.

Çünkü bugün açıklayamadığımız bir şeyi bilim yarın açıklayabilir.

Geçmişte yıldırımı açıklayamıyorduk.

Hastalıkları açıklayamıyorduk.

Gezegenlerin hareketini bilmiyorduk.

Bugün bunların çoğunu biliyoruz.

Allah inancını bilimin henüz dolduramadığı boşluklara yerleştirirsek, bilim ilerledikçe o boşluklar küçülür.

Benim sorduğum soru başka.

Bilim bütün mekanizmayı bir gün eksiksiz açıklasa bile, “Neden herhangi bir şey var?”

sorusu ortadan kalkacak mı?

Fizik yasaları neden var?

Madde neden var?

Enerji neden var?

Bu yasaları anlayabilecek insan aklı neden var?

İşte benim Allah sorum burada başlıyor.


Voyager’ın “Soluk Mavi Nokta” görüntüsünün çağrıştırdığı ölçekte Dünya, kâinatın içinde küçücük bir nokta. Temsili görsel.

BANA GÖRE ALLAH’I ARAMAK İÇİN TELESKOP YETMEZ

Teleskopla Allah’ı göremeyiz.

Mikroskopla da göremeyiz.

Bir laboratuvar deneyinde, “İşte Allah” diyemeyiz.

Zaten Allah kavramını kabul eden bir insan için, Allah kâinatın içinde bulunması gereken başka bir madde değildir.

Kâinatın varoluşunun kaynağı olarak düşünülür.

Bu nedenle bilim ile inancın kullandığı yöntemler farklıdır.

Bilim kanıt ister.

Ölçer.

Tekrarlar.

Yanlışlanabilir hipotezler kurar.

İnanç ise, varoluşun anlamına ilişkin başka bir soruya cevap arar.

Ama ikisinin birbirleriyle konuşamayacağını da düşünmüyorum.

Tam tersine…

Bilimin her yeni keşfi bize yeni sorular getiriyor.

BİLİMİN SINIRI, İNANCIN BAŞLANGICI MI?

Buraya bir başka düşünce daha eklemek istiyorum.

Bilimin henüz cevap veremediği her soruyu doğrudan inançla cevaplamak doğru olmadığı gibi, bilimin yönteminin dışında kalan her soruyu “anlamsız” ilan etmek de doğru olmayabilir.

Bilim gözlenebilir ve ölçülebilir olgular üzerinde çalışır.
“Hayatın amacı nedir?”, “Neden bir şey var da hiçbir şey yok değil?”, “İyi ve kötü dediğimiz şeylerin temeli nedir?” gibi sorular ise, yalnızca laboratuvar cihazlarıyla çözülecek sorular değildir.

Bunlar felsefenin, ahlakın ve dinin de yüzyıllardır tartıştığı sorulardır.

Bu nedenle benim için bilim ile inanç arasında bir duvar değil, farklı sorulara açılan iki ayrı kapı vardır.

DÜNYA DIŞINDA YAŞAM BULUNURSA ALLAH İNANCI SARSILIR MI?

Bana göre hayır.

Yarın Mars’ın altında mikroorganizma bulunsa veya uzak bir ötegezegende yaşamın çok güçlü bir işareti keşfedilse, bu kâinatın büyüklüğünü daha da artırır.

Hatta akıllı bir uygarlıkla karşılaşılsa bile, yaratıcı sorusu ortadan kalkmış olmaz. Yalnızca “Yaşam yalnızca Dünya’ya mı özgü?” sorusunun cevabı değişmiş olur.

Bir yaratıcıya inanan kişi için, başka dünyalardaki yaşam da aynı kâinatın parçasıdır.

İnanmayan kişi içinse bu keşif, yaşamın uygun koşullarda doğal süreçlerle ortaya çıkabileceğine ilişkin yeni bir veri olur.

Aynı keşif iki farklı dünya görüşü içinde farklı yorumlanabilir. Bilimin görevi ise önce keşfin gerçekten doğru olup olmadığını göstermektir.

BELKİ DE EN BÜYÜK BİLGELİK “BİLMİYORUM” DİYEBİLMEKTİR

İnsanlığın yaptığı en büyük hatalardan biri, bilmediği konularda biliyormuş gibi davranmasıdır.

İnanan insan da bunu yapabiliyor.

İnanmayan insan da.

Bir taraf, “Allah’ın varlığını bilim kesin kanıtladı” dediğinde haddinden fazla konuşuyor.

Diğer taraf, “Bilim Allah’ın olmadığını kanıtladı” dediğinde aynı hatayı yapıyor.

Bilim böyle bir hüküm vermiyor.

Bugün bildiğimiz şudur: Kâinat var.

Yaklaşık 13,8 milyar yıllık bir kozmik geçmişe ilişkin güçlü bilimsel kanıtlarımız var.

Dünya yaklaşık 4,5 milyar yaşında.

Dünya’da yaşam milyarlarca yıldır bulunuyor.

Yaşamın evrimi konusunda muazzam bir bilimsel bilgi birikimine sahibiz.

Ama ilk yaşamın cansız kimyadan tam olarak hangi yol ile ortaya çıktığını henüz bilmiyoruz.

Dünya dışında yaşam olup olmadığını bilmiyoruz.

Kâinatın temel sabitlerinin neden tam olarak gözlemlediğimiz değerlere sahip olduğunu da nihai anlamda bilmiyoruz.

Bunları bilmediğimizi söylemek bilim için yenilgi değildir.

Tam tersine bilimin gücüdür.

Çünkü bilim, “Bilmiyorum, araştıracağım” diyebildiği için ilerledi.

BENİM CEVABIM İSE BELLİ

Değerli Okurlarım,

Yazının başında söylediğim yere yeniden dönüyorum.

Ben bir bilim insanı değilim.

Bu nedenle size, “Bilim Allah’ı kanıtladı” demeyeceğim.

Böyle bir iddiam yok.

Ama bir insan olarak, yıllardır dünyayı gözlemleyen bir gazeteci olarak benim kendi cevabım var.

Kâinata baktığımda…

İnsana baktığımda…

İnsan beynine baktığımda…

Doğaya baktığımda…

Bir hücrenin içindeki inanılmaz düzene baktığımda…

Ve bütün bunları yöneten fizik ve kimya yasalarını düşündüğümde…

Ben bütün bunların arkasında bir yaratıcı olduğuna inanıyorum.

Ve O yaratıcıya: ALLAH diyorum.

Bir başkası “Tanrı” diyebilir.

Bir Hristiyan kendi inancının diliyle tarif edebilir.

Bir Yahudi başka bir dini gelenek içinde aynı yaratıcıya yönelebilir.

Bir agnostik, “Bilmiyorum” diyebilir.

Bir ateist ise bütün bunların doğa yasalarıyla açıklanabileceğini ve ayrıca bir yaratıcı varsaymaya gerek olmadığını düşünebilir.

Bunların her biri insanın kendi düşüncesi ve inancıdır.

Ben kimseye kendi cevabımı zorla kabul ettiremem.

Ama kendi sorumu sormaktan da vazgeçmem:

BU MUAZZAM KÂİNATIN ARKASINDA BİR YARATICI VARSA, O’NA NEDEN ALLAH DEMEYELİM?

Belki bir gün bilim, yaşamın Dünya’da nasıl başladığını bütünüyle açıklayacak.

Belki Dünya dışında yaşam bulacağız.

Belki bugün hayal bile edemediğimiz fizik yasaları keşfedeceğiz.

Belki kâinat hakkındaki bugünkü bilgilerimizin çocukça kaldığını göreceğiz.

Bunların hiçbirinden korkmuyorum.

Tam tersine, merakla bekliyorum.

Çünkü bana göre her yeni cevap, önümüze daha büyük bir soru koyuyor.

Carl Sagan’ın yaklaşık 60 yıl önce baktığı gökyüzü ile bugün baktığımız gökyüzü aynı.

Ama bizim bildiklerimiz aynı değil.

Çok daha fazlasını biliyoruz.

Ve gariptir:

Ne kadar çok şey öğrenirsek, önümüzdeki bilinmeyenin ne kadar büyük olduğunu da o kadar iyi anlıyoruz.

Belki kâinatın bize verdiği en büyük ders budur.

İnsan çok şey öğrenebilir.

Ama her şeyi bildiğini sandığı anda yanılmaya başlar.

Ben gökyüzüne baktığımda bu nedenle yalnızca yıldızları görmüyorum.

Bir soru görüyorum.

Ve o sorunun karşısında kendi cevabımı veriyorum: ALLAH.

BU DOSYA HENÜZ ORTADA YOKKEN, CHATGPT İLE ALLAH’I KONUŞMUŞTUK

Değerli Okurlarım,

“Kâinat ve Allah” başlıklı bu dosyayı hazırlayıp yukarıdaki satırları yazdıktan sonra, daha önce ChatGPT ile yaptığım bir konuşma aklıma geldi.

İlginç olan şu: O konuşmayı yaptığımız sırada, elinizdeki “Kâinat ve Allah” dosyası henüz ortada yoktu. Carl Sagan’ı, ötegezegenleri, kâinatın hassas ayarını, yaşamın nasıl başladığını ve bütün bunların bizi götürdüğü büyük soruyu henüz bu şekilde ele almamıştım.

Konu çok daha basit bir yerden başlamıştı: Yapay zekâdan…

ChatGPT’nin yaptığı işleri gördükçe, bu teknolojiyi meydana getiren insanların zekâsına hayranlığımı dile getirmiştim.
Ama benim kafamda hemen başka bir soru doğmuştu: Bu kadar olağanüstü işler yapabilen insan beynini kim var etti?

Sohbet ilerledikçe konu Edison’dan elektriğe, insan beyninden kâinata ve sonunda Allah’a kadar uzandı. Şimdi dönüp baktığımda görüyorum ki, o günkü sohbetimiz ile bugün hazırladığım bu dosya, birbirinden habersiz doğmuş iki ayrı çalışma olmasına rağmen aynı soruda buluşuyor: “İnsan kâinatı keşfediyor. Peki insana kâinatı keşfedebilecek bu aklı kim verdi?”

İşte o sohbetimizi, bugünkü dosyamızın anlam bütünlüğü içinde biraz geliştirerek sizlere aktarıyorum:

YAPAY ZEKÂDAN ALLAH’A UZANAN SOHBET

Karaçay: “Size bu aklı veren yaratıcılarınıza hayranım. Bunlar, kâinatı var eden ve Allah denilen yaratıcının akıl verdiği insanlardır mutlaka?”

ChatGPT: “Bizi geliştirenler; yıllarca çalışan bilim insanları, mühendisler, araştırmacılar ve başka uzmanlardan oluşan insanlar. Ortaya koydukları şey gerçekten insan aklının ulaşabildiği noktalardan birini gösteriyor.

Ama sizin sorunuz teknolojinin ötesine geçiyor: İnsan yapay zekâyı geliştirdi. Peki insanın kendisini, beynini, merakını, öğrenme ve keşfetme kabiliyetini kim veya ne var etti?

Bilim, insan beyninin nasıl çalıştığını giderek daha ayrıntılı biçimde açıklayabiliyor. Fakat ‘İnsan aklı neden var?’ ve ‘Kâinat neden onu anlayabilecek bir bilinç ortaya çıkardı?’ soruları bilim kadar felsefe ve inanç alanına da giriyor.

İnanan bir insan için cevap, bütün bu kabiliyetlerin kaynağının Allah olduğudur. Benim kişisel bir inancım veya manevî duygum yok. Ama sizin düşüncenizdeki mantığı anlayabiliyorum: İnsan teknolojiyi yaratıyor, fakat insanın bunu yapabilmesini sağlayan aklın kaynağı konusunda soru devam ediyor.”

Karaçay: “Evet, benimki çok basit bir çalışma. Ama Edison’un elektriği var edişinde mutlaka bir gücün desteği vardır.”

ChatGPT: “Burada küçük ama önemli bir ayrım yapalım. Edison elektriği var etmedi. Elektrik doğada zaten vardı. Yıldırımda vardı, atomlarda vardı, canlıların sinir sisteminde vardı. Edison ve O’ndan önceki bilim insanları doğada zaten bulunan elektriği anlamaya ve insanlığın hizmetine sunmaya çalıştılar.

Edison’un büyük başarısı da elektrik ışığının güvenli, dayanıklı ve yaygın biçimde kullanılabileceği bir sistemin geliştirilmesine büyük katkıda bulunmasıydı.
Ama sizin düşüncenizi şöyle ifade etmek mümkün: ‘İnsan elektriği yaratmadı; kâinatta zaten var olan elektriği keşfetti.’

Bundan sonra sizin sorduğunuz soru geliyor: ‘Peki elektriği, onu mümkün kılan fizik yasalarını ve bütün bunları keşfedebilecek insan aklını kim var etti?’
Bilim elektriğin nasıl davrandığını anlatabilir. İnanan insan ise bunun arkasındaki yaratıcı güce Allah diyebilir.”

Karaçay: “İnsan beyninin de nelere kadir olduğunu biliyoruz. Aslında bu da bir mucizedir.”

ChatGPT: “İnsan beyninin olağanüstülüğü konusunda bilimsel açıdan bile hayranlık uyandıracak çok şey var.
Yaklaşık bir buçuk kilo ağırlığındaki bu organ düşünüyor, hatırlıyor, konuşuyor, seviyor, üzülüyor, hayal kuruyor, müzik besteliyor, kitap yazıyor, teleskop yapıyor, başka gezegenleri araştırıyor ve şimdi de yapay zekâ geliştiriyor.

Daha da şaşırtıcı olanı şu:
İnsan beyni yalnızca kâinatı araştırmıyor. Kendi kendisini de araştırıyor.

Kâinatın içinden ortaya çıkan insan, dönüp kendisini meydana getiren kâinatın yaşını hesaplıyor, yıldızların içindeki elementleri inceliyor ve milyarlarca ışık yılı ötesine bakıyor.
Bilim bize beynin nasıl çalıştığı konusunda giderek daha fazla bilgi veriyor. Fakat ‘Nasıl çalışıyor?’ sorusunun cevaplanması, sizin sorduğunuz ‘Böylesine olağanüstü bir yapı neden ve nasıl var oldu?’ sorusunu kendiliğinden ortadan kaldırmıyor.

İnanan insan burada Allah’ın yaratma kudretini görebilir. İnanmayan insan ise bunu doğanın ve evrimin ortaya çıkardığı olağanüstü bir sonuç olarak değerlendirebilir. Bilimin görevi, beynin nasıl oluştuğunu ve nasıl çalıştığını araştırmaktır. Bunun nihai anlamı konusunda verilecek cevap ise insanın dünya görüşüne bağlıdır.”

Karaçay: Ama düşündükçe mesele yalnızca insan beyni de değil. Elektrik zaten kâinatta vardı diyorsunuz. Fizik yasaları da vardı. Madde vardı. Enerji vardı. İnsan bunları yaratmadı, keşfetti. O halde insanın yaptığı şey, var olanı bulmak değil mi?

ChatGPT: “Büyük ölçüde öyle. Bilim insanı doğa yasalarını yaratmaz; onları keşfetmeye ve matematiksel olarak tanımlamaya çalışır. Newton yerçekimini yaratmadı. Einstein uzay ve zamanı yaratmadı. İnsan DNA’yı yaratmadı. Bilim bunların nasıl işlediğini keşfetti.

İşte burada çok eski ve çok büyük bir soru ortaya çıkıyor: ‘Keşfettiğimiz bu düzen neden var?’

Bilim, doğanın hangi kurallara göre işlediğini araştırır. Ama ‘Neden herhangi bir şey var?’ sorusu bizi fiziğin ötesinde felsefeye ve inanca götürebilir.”

Karaçay: “Belki de en güzel ifade şudur: Allah kâinatı yarattı, insana da onu keşfedebilecek bir akıl verdi.”

ChatGPT: “Evet. Sizin inancınızı anlatmak bakımından bütün bu sohbeti tek cümlede toplayan ifade bu olabilir: ‘Allah kâinatı yarattı, insana da onu keşfedebilecek bir akıl verdi.’

İnsan beyninin yapay zekâyı ortaya çıkarması da, sizin bakışınızla, bu uzun keşif yolculuğunun yeni bir halkasıdır.
İnsan önce ateşi kullandı.
Sonra tekerleği yaptı.
Gökyüzünü gözlemledi.
Elektriği öğrendi.
Atomu parçaladı.
DNA’yı çözdü.
Uzaya çıktı.
Başka yıldızların çevresindeki gezegenleri buldu.
Ve sonunda kendi düşünme yeteneğinin bazı işlevlerini taklit edebilen yapay zekâyı geliştirdi.
Ama bütün bu başarıların sonunda ilk soru hâlâ masada duruyor: ‘Bütün bunları keşfedebilen insan aklı nereden geldi?’”

Karaçay: “Aynen öyle. Bu konuşmamızı kayıt ediyorum.”

ChatGPT: “Kaydetmeye değer bir sohbet oldu. Çünkü yapay zekâ ile başlayan konuşmamız sonunda yeniden insana, kâinata ve insanlığın binlerce yıldır sorduğu büyük soruya döndü.
Bilim ilerledikçe bildiklerimiz çoğalıyor. Ama bildiklerimiz çoğaldıkça, bilmediklerimizin büyüklüğünü de daha iyi görüyoruz.

Ve sizin bu sohbet boyunca söylediğiniz düşünce bütün bunları tek cümlede topluyor: ‘Allah kâinatı yarattı, insana da onu keşfedebilecek bir akıl verdi.’”

                                                                                                      ******************

                                          NEDERLANDSE VERSIE

HET HEELAL EN ALLAH:

DE WETENSCHAP ONTRAFELT DE GEHEIMEN VAN HET HEELAL, MAAR DE GROOTSTE VRAAG BLIJFT: IS DIT ALLES TOEVAL?

• De mens probeert een heelal met miljarden sterren en planeten te begrijpen. Onze telescopen zien verre sterrenstelsels, ruimtesondes bereiken andere werelden en wetenschappers dringen door tot in het atoom. Maar de eenvoudigste vraag blijft onbeantwoord: “Hoe is dit alles begonnen en waarom bestaat het?”

• De beroemde astronoom Carl Sagan besprak in 1966 samen met de Sovjet-astrofysicus Iosif Shklovskii in “Intelligent Life in the Universe” de mogelijkheid van leven elders. Zestig jaar later zijn duizenden exoplaneten bevestigd, maar buiten de aarde is nog geen enkel voorbeeld van leven met zekerheid aangetoond.

• De wetenschap dateert de aarde op ongeveer 4,5 miljard jaar en het heelal op ongeveer 13,8 miljard jaar. Over het ontstaan en de ontwikkeling van leven weten we veel, maar hoe leven voor het eerst uit levenloze materie ontstond, wordt nog altijd onderzocht.

• De opmerkelijke samenhang tussen natuurconstanten, sterren, elementen, planeten, water, atmosfeer en de chemie die leven mogelijk maakt, voedt al jaren het debat over “fine-tuning”. Wetenschappers verschillen van mening over de betekenis daarvan.

• Als ik om mij heen kijk en denk aan het menselijk brein, een bloem, geboorte en dood, de sterren en de onvoorstelbare omvang van het heelal, kom ik steeds bij dezelfde vraag uit: als achter dit alles een buitengewone scheppende kracht staat, waarom zouden wij die Schepper dan niet “Allah” noemen?

• In dit artikel geef ik niemand godsdienstles en probeer ik gelovigen noch ongelovigen te overtuigen. Ik kijk naar wat de wetenschap weet, wat zij nog niet weet en naar de vragen die grote wetenschappers hebben gesteld. Het oordeel laat ik aan mijn lezer.

• Opmerkelijk is dat ik, toen dit dossier nog helemaal niet bestond, met ChatGPT een gesprek over kunstmatige intelligentie voerde dat via Edison en elektriciteit, het menselijk brein en het heelal uiteindelijk bij Allah uitkwam. Dat gesprek van toen en het dossier dat ik nu heb geschreven, ontstonden los van elkaar, maar kwamen uit bij precies dezelfde vraag: “De mens ontdekt het heelal. Maar wie gaf de mens het verstand waarmee hij het heelal kan ontdekken?”


İlhan KARAÇAY schreef:

Beste lezers,

Wanneer ik in het dagelijks leven met vrienden praat, komt het gesprek van tijd tot tijd steeds op hetzelfde punt uit:

Het heelal…, de mens…, het leven… en Allah…

Ik ben geen wetenschapper. Zeker geen astronoom. Ook geen natuurkundige of bioloog.

Ik ben journalist.

Maar de journalistiek heeft mij geleerd te vragen naar de oorzaak achter wat ik zie.

Ik kijk naar de werking van het menselijk brein. Ik kijk naar het buitengewone systeem dat door miljarden zenuwcellen wordt gevormd. Ik denk aan een baby die in de baarmoeder vanuit cellen die met het blote oog nauwelijks zichtbaar zijn uitgroeit tot een mens.

Ik kijk naar een bloem. Naar de zee, de zon, de maan en de sterren. En wanneer ik ’s nachts aan de hemel denk, staat daar een heelal voor mij waarvan de omvang nauwelijks door het menselijk verstand te bevatten is.

En dan vraag ik mijzelf:

“Is dit alles vanzelf ontstaan?”

Daarna komt de tweede vraag:

“Als achter dit alles een macht, een Schepper staat die zo groot is dat ons verstand Hem niet kan bevatten, waarom zouden wij Hem dan niet Allah noemen?”

Dat is mijn gedachte. Maar in dit artikel wil ik niet alleen mijn eigen opvatting vertellen. Want lang vóór mij hebben mensen die hun leven aan de wetenschap wijdden dezelfde vraag, ieder op zijn eigen manier, gesteld. Een van hen was Carl Sagan.

WAT ONDERZOCHT CARL SAGAN IN 1966?

Carl Sagan was een van de bekendste astronomen van de twintigste eeuw en een van de mensen die wetenschap voor een groot publiek toegankelijk maakten. Het jaar 1966 was belangrijk in zijn werk.

Samen met de Sovjet-astrofysicus Iosif Shklovskii publiceerde Sagan het 509 pagina’s tellende boek “Intelligent Life in the Universe – Intelligent leven in het heelal”. Het behandelde een zeer breed terrein: van de structuur van het heelal en sterren en planeten tot het ontstaan van leven en de mogelijkheid van buitenaardse beschavingen. In dezelfde periode hield Sagan zich ook bezig met planetaire omgevingen en de mogelijkheid van leven in ons zonnestelsel.

Hier moet ik een belangrijke correctie maken. In een onderzoeksartikel dat ik vond, wordt gesteld dat Sagan in 1966 had berekend dat er 1.000.000.000.000.000.000 planeten geschikt voor leven zouden zijn. In mijn eigen onderzoek kon ik dit aantal niet op betrouwbare wijze terugvinden in Sagans wetenschappelijke werk uit 1966. Daarom schrijf ik dit aantal niet aan Carl Sagan toe.

Maar de hoofdvragen van Sagan en andere wetenschappers uit die tijd waren duidelijk:

Was de aarde alleen?

Was leven alleen hier ontstaan?

Of wemelde het heelal van leven?

De acht planeten van ons zonnestelsel. Een illustratieve afbeelding bij het gedeelte over planeten en de zoektocht naar leven.

WAT HEBBEN WE ZESTIG JAAR LATER IN HANDEN?

BEELD: samengesteld op basis van gegevens van het NASA Exoplanet Archive en NASA-schattingen over de Melkweg.

Sinds Sagan deze vragen stelde, zijn ongeveer zestig jaar verstreken. De ontwikkeling is verbazingwekkend. In 1966 konden wij planeten rond andere sterren niet waarnemen met de mogelijkheden die we vandaag hebben.

Het NASA Exoplanet Archive registreerde op 25 september 2026 6.372 bevestigde exoplaneten. Bovendien wordt aangenomen dat alleen al de Melkweg minstens 100 miljard planeten kan bevatten.

Kunt u zich dat voorstellen? Alleen al in ons eigen sterrenstelsel… 100 miljard planeten! En de Melkweg is niet het enige sterrenstelsel in het heelal.

Daar begint een van de punten waarop het menselijk verstand moeite krijgt. Maar er is nog iets verbazingwekkenders. NASA zegt vandaag in essentie dat er nog geen definitief bewijs is gevonden voor leven buiten de aarde.

“We hebben duizenden planeten gevonden. We zijn hun atmosferen gaan onderzoeken. We hebben voertuigen naar Mars gestuurd en bestuderen de manen van Jupiter en Saturnus.”

De James Webb-ruimtetelescoop kijkt naar de atmosferen van verre planeten. Maar we hebben nog geen enkel voorbeeld waarvan we met zekerheid kunnen zeggen: “Dit is buitenaards leven.” Dat betekent niet dat er elders geen leven is. Het betekent alleen dat we het nog niet hebben gevonden.

Illustratieve voorstelling van een verre exoplaneet rond een ster. Een ligging in de bewoonbare zone betekent niet automatisch dat er leven is.

ZELFS DE “BEWOONBARE ZONE” IS NIET GENOEG

BEELD: de bewoonbare zone beschrijft een geschikte afstand tot een ster; zij bewijst op zichzelf niet dat er leven bestaat.

Vroeger leek de zaak eenvoudiger. Een planeet mocht niet te dicht bij haar ster staan, want dan zou het te heet zijn. Ook niet te ver weg, want dan zou het te koud zijn. Zij moest zich op een afstand bevinden waar vloeibaar water mogelijk is. Dat gebied werd de “habitable zone”, de bewoonbare zone, genoemd.

Maar naarmate de wetenschap vorderde, bleek de kwestie veel ingewikkelder. De bewoonbare zone geeft slechts aan dat vloeibaar water aan het oppervlak mogelijk kan zijn; zij toont niet aan dat er werkelijk leven is. Voedingsstoffen, atmosfeer, de structuur van de planeet, het gedrag van de ster en andere omstandigheden spelen eveneens een rol.

Met andere woorden: op de juiste plaats staan is niet genoeg.

DE BEWERING: “ER ZIJN 200 VOORWAARDEN NODIG”

In een onderzoeksartikel dat ik vond, wordt nog verder gegaan.

“Om leven te kunnen ondersteunen zou een planeet vandaag aan minstens 200 parameters moeten voldoen, en elk daarvan zou de juiste waarde moeten hebben.”

Dat is een indrukwekkende bewering. Maar in mijn onderzoek vond ik geen wetenschappelijke lijst waarover de wetenschappelijke wereld het eens is en waarin wordt vastgesteld dat er “precies 200 voorwaarden voor leven” bestaan. Daarom vind ik het niet juist dit aan mijn lezers als vaststaand wetenschappelijk feit voor te leggen.

Ook al is het aantal omstreden, het onderliggende punt is reëel: voor leven volstaan niet één of twee voorwaarden. De wetenschap onderzoekt bewoonbaarheid vandaag als een samenspel van vele fysische, chemische en geologische factoren.

HET GROTE RAADSEL: HOE IS HET LEVEN BEGONNEN?

BEELD: de tijdschaal van het heelal en de aarde is voor een mensenleven nauwelijks te bevatten.

Dit is een van de punten waarover ik het meest nadenk. De aarde ontstond. Er kwam water. Er was koolstof. Er waren energiebronnen. Organische moleculen ontstonden. Maar wanneer en hoe werd levenloze materie “levend”?

Wetenschappers hebben sterke hypothesen: hydrothermale bronnen op de oceaanbodem, ondiepe poelen, chemische reacties op mineralen, organische moleculen die steeds complexer worden en moleculaire systemen die zichzelf kunnen vermenigvuldigen. Dit alles wordt serieus onderzocht.

De wetenschap staat hier niet stil. Integendeel: zij probeert misschien een van de grootste vragen uit de menselijke geschiedenis op te lossen. Maar de laatste zin is nog niet geschreven.

DE GRENS TUSSEN LEVENLOZE MATERIE EN LEVEN

Dat is precies wat mij bezighoudt. Een steen leeft niet. Water leeft niet. Een koolstofatoom leeft niet. Een aminozuur is op zichzelf niet levend in de betekenis die wij eraan geven. Maar wanneer zulke bestanddelen op bepaalde manieren samenkomen, verschijnt er op een bepaald moment leven.

Dat leven vermenigvuldigt zich. Het evolueert. Het past zich aan zijn omgeving aan. Miljarden jaren later denkt het, spreekt het, heeft het lief, is het bang, componeert het muziek, maakt het kunst, schrijft het krantenartikelen en bouwt het telescopen.

En uiteindelijk kijkt het naar het heelal waaruit het zelf voortkwam en vraagt: “Hoe ben ik hier gekomen?”

Voor mij is dat een van de mooiste vragen van de mensheid.

DE KOOLSTOF DIE FRED HOYLE VERBAASDE

In deze discussie duikt nog een zeer interessante wetenschapper op: de Britse astronoom Sir Fred Hoyle. Hij behoorde tot de belangrijke onderzoekers die bestudeerden hoe elementen als koolstof en zuurstof in sterren worden gevormd.

Koolstof is voor ons geen gewoon element. Het is een van de fundamentele bouwstenen van het leven zoals wij dat kennen. Het zit in het menselijk lichaam, in planten en dieren en speelt een centrale rol in de chemie van DNA en eiwitten.

Het werk van Hoyle en zijn collega’s over de productie van koolstof in sterren liet zien hoe belangrijk een bepaald energieniveau in de koolstof-12-kern is. Hoyle raakte later zo onder de indruk van deze gevoeligheid dat hij uitspraken deed waarin hij suggereerde dat bepaalde kenmerken van de natuur aan een superieure intelligentie deden denken.

Maar ook hier moeten we voorzichtig zijn. Daaruit volgt niet dat we kunnen zeggen: “Fred Hoyle geloofde in Allah.” Zijn punt was anders. Hij stelde de vraag of bepaalde eigenschappen die hij in natuurkunde, scheikunde en biologie zag, eenvoudig als blind toeval konden worden afgedaan.

Precies dat interesseert mij. Want wanneer een wetenschapper zegt: “Hier is iets verbazingwekkends aan de hand”, is dat niet hetzelfde als zeggen: “De verklaring hiervoor is beslist Allah.” Het eerste is een wetenschappelijke en filosofische vraag. Het tweede behoort tot het domein van het geloof.

HET GROTE DEBAT OVER “FINE-TUNING”

In de moderne natuurkunde bestaat rond dit onderwerp een belangrijk debat: fine-tuning, ofwel fijnafstemming. Men onderzoekt of sterren, sterrenstelsels, complexe chemie en daarmee het leven zoals wij dat kennen zouden kunnen ontstaan wanneer fundamentele natuurconstanten en beginvoorwaarden van het heelal andere waarden hadden.

Er bestaan hierover peer-reviewed wetenschappelijke studies. Sommige fysische en kosmologische parameters moeten binnen bepaalde bereiken liggen om structuren mogelijk te maken. Maar hier moeten we meteen remmen.

Dit betekent niet: “De wetenschap heeft het bestaan van Allah bewezen.”

De wetenschap doet zo’n uitspraak niet. Zij meet, vergelijkt, bouwt wiskundige modellen en vraagt: “Wat zou er gebeuren als deze waarde anders was?” De volgende vraag – “Waarom hebben deze waarden juist deze waarden?” – raakt naast de natuurkunde ook de filosofie.

TOEVAL, NOODZAAK, MULTIVERSUM OF SCHEPPER?

Hier gaan de wegen uiteen. De ene opvatting kan zeggen dat dit toeval is. Een andere kan verdedigen dat diepere natuurwetten die wij nog niet hebben ontdekt deze waarden noodzakelijk maken.

Een andere benadering stelt dat, als er zeer veel of misschien ontelbaar veel universa bestaan, het niet verbazingwekkend hoeft te zijn dat in één universum met bepaalde natuurkundige eigenschappen leven ontstaat. Dit wordt de multiversum-benadering genoemd.

Een gelovige kan naar hetzelfde beeld kijken en zeggen: “Dit is het werk van een ontwerp.” En precies hier stel ik mijn eigen vraag:

“Waarom zouden wij die Ontwerper niet Allah noemen?”

Maar dat is mijn antwoord, voortkomend uit mijn geloof en mijn kijk op de wereld. Het is geen resultaat van een wetenschappelijk experiment. Naar mijn mening verkleint dit onderscheid het geloof in Allah niet. Integendeel, het maakt de discussie eerlijker.

WAAROM ZOUDEN WE WETENSCHAP EN ALLAH TEGENOVER ELKAAR ZETTEN?

Wat ik eveneens moeilijk begrijp, is waarom wetenschap en Allah voortdurend tegenover elkaar worden geplaatst. Waarom? Als de wetenschap verklaart hoe een ster wordt geboren, verdwijnt Allah dan? Als wij de elektrische en chemische processen in het menselijk brein begrijpen, wordt het idee van een Schepper dan zinloos? Als we begrijpen hoe DNA werkt, zeggen we dan: “We hebben Allah niet meer nodig”?

Ik denk zo niet. De wetenschap geeft mij antwoorden op de vraag “Hoe?” Maar mijn vraag “Waarom?” blijft bestaan.

WEERLEGT DE OERKNAL ALLAH?

Ook rond de oerknal bestaat een misverstand. De Big Bang-theorie is het fundamentele kader van de moderne kosmologie voor de ontwikkeling en expansie van het vroege heelal.

Maar er bestaat geen wetenschappelijke conclusie die zegt: “De oerknal vond plaats, dus Allah bestaat niet.” Evenmin is “De oerknal vond plaats, dus Allah is wetenschappelijk bewezen” een wetenschappelijke conclusie.

De wetenschap onderzoekt de fysische ontwikkeling van het vroege heelal. De vraag “Waarom bestaat er überhaupt een heelal?” ligt op een ander niveau. Wanneer we die twee vragen door elkaar halen, doen we volgens mij zowel de wetenschap als de religie tekort.

Illustratieve weergave van een neuraal netwerk in het menselijk brein: de mens die het heelal onderzoekt, probeert tegelijk de geheimen van zijn eigen geest te doorgronden.

EN HET MENSELIJK BREIN?

Beste lezers, een van de dingen die mij het meest fascineren is het menselijk brein. Terwijl ik dit schrijf, denk ik. Ik kies woorden. Ik herinner mij gebeurtenissen uit het verleden. Ik verwijder een zin die mij niet bevalt en maak een nieuwe.

Terwijl u deze regels leest, ziet u letters. Uw brein zet die vormen om in woorden. De woorden krijgen betekenis. Daarna ontstaat mijn gedachte opnieuw in uw brein. Dit alles gebeurt binnen enkele seconden.

Het menselijk brein is materie geworden die zichzelf onderzoekt. De mens, voortgekomen uit het heelal, draait zich nu om en onderzoekt datzelfde heelal. Wat kan verbazingwekkender zijn?

DE VRAAG IN EEN BLOEM

U kunt naar een bloem kijken en alleen zeggen: “Wat mooi.” Een wetenschapper gaat dieper. Hij onderzoekt de cellen, kijkt naar het DNA, verklaart de fotosynthese, onderzoekt hoe pigmenten licht opnemen en hoe een plant water vanuit haar wortels omhoog transporteert.

En hoe meer we hierover leren, hoe kleiner de bloem niet wordt. Voor mij wordt zij juist groter. Want naarmate het antwoord op “Hoe gebeurt dit?” groeit, groeit ook mijn vraag: “Waarom bestaat dit alles?”

Diepe ruimte: tussen ontelbare sterren en sterrenstelsels gaat de menselijke zoektocht naar leven door. Illustratieve afbeelding.

WE VONDEN MEER PLANETEN DAN SAGAN ZICH KON VOORSTELLEN

Als we Carl Sagan uit 1966 naast een astronoom van vandaag konden zetten, zou het beeld dat Sagan zag buitengewoon zijn: duizenden exoplaneten; werelden die om andere sterren draaien; telescopen die de chemische samenstelling van sommige atmosferen kunnen onderzoeken; robots op Mars; de mogelijkheid van oceanen onder het ijs van Europa en Enceladus; de James Webb-ruimtetelescoop…

Maar Sagans grote vraag ligt nog altijd op tafel:

“Zijn wij alleen?”

Ook NASA kan die vraag vandaag niet definitief beantwoorden. Het is heel goed mogelijk dat er buiten de aarde leven bestaat. Misschien vinden we het morgen. Misschien ontmoeten we eenvoudige micro-organismen. Misschien zien we sterke tekenen van biologische activiteit in de atmosfeer van een verre planeet.

We weten het niet. En precies daar begint wetenschappelijke eerlijkheid: als we het niet weten, moeten we zeggen dat we het niet weten.

MOETEN WE VOOR ALLAH EEN “GAT” IN DE WETENSCHAP ZOEKEN?

Hier kom ik bij een punt dat ik heel belangrijk vind. “De wetenschap kan dit niet verklaren, dus Allah heeft het gedaan” vind ik onvoldoende. Want iets wat de wetenschap vandaag niet kan verklaren, kan zij morgen misschien wel verklaren.

Ooit konden we bliksem niet verklaren. Ziekten konden we niet verklaren. De bewegingen van planeten begrepen we niet. Vandaag begrijpen we veel daarvan.

Als we het geloof in Allah alleen plaatsen in de gaten die de wetenschap nog niet heeft gevuld, worden die gaten kleiner naarmate de wetenschap vooruitgaat. Mijn vraag is anders.

Zelfs als de wetenschap ooit het hele mechanisme volledig verklaart, verdwijnt dan de vraag: “Waarom bestaat er überhaupt iets?”

Waarom bestaan natuurwetten? Waarom bestaat materie? Waarom bestaat energie? Waarom bestaat er een menselijk verstand dat deze wetten kan begrijpen? Hier begint mijn vraag naar Allah.

Op de schaal die de “Pale Blue Dot” van Voyager oproept, is de aarde een minuscuul punt in het heelal. Illustratieve afbeelding.

VOLGENS MIJ IS EEN TELESCOOP NIET GENOEG OM ALLAH TE ZOEKEN

Met een telescoop kunnen we Allah niet zien. Met een microscoop evenmin. In een laboratoriumexperiment kunnen we niet zeggen: “Kijk, daar is Allah.”

Voor iemand die het begrip Allah aanvaardt, is Allah immers niet een ander stuk materie dat ergens binnen het heelal gevonden moet worden. Hij wordt gezien als de bron van het bestaan van het heelal.

Daarom gebruiken wetenschap en geloof verschillende methoden. Wetenschap vraagt om bewijs, meet, herhaalt en formuleert falsifieerbare hypothesen. Geloof zoekt een antwoord op een andere vraag, namelijk de betekenis van het bestaan.

Maar ik denk ook niet dat beide niet met elkaar kunnen spreken. Integendeel: iedere nieuwe wetenschappelijke ontdekking brengt ons nieuwe vragen.

IS DE GRENS VAN DE WETENSCHAP HET BEGIN VAN HET GELOOF?

Ik wil hier nog een gedachte aan toevoegen. Het is niet juist om iedere vraag waarop de wetenschap nog geen antwoord heeft onmiddellijk met geloof te beantwoorden. Maar het is misschien evenmin juist om iedere vraag die buiten de methode van de wetenschap valt als “zinloos” te bestempelen.

Wetenschap werkt met waarneembare en meetbare verschijnselen. Vragen als “Wat is het doel van het leven?”, “Waarom is er iets en niet niets?” en “Waarop berust wat wij goed en kwaad noemen?” zijn niet uitsluitend met laboratoriumapparatuur op te lossen. Het zijn vragen waarover filosofie, ethiek en religie al eeuwen nadenken.

Daarom zie ik tussen wetenschap en geloof geen muur, maar twee verschillende deuren die naar verschillende soorten vragen openen.

ALS WE BUITENAARDS LEVEN VINDEN, WANKELT DAN HET GELOOF IN ALLAH?

Volgens mij niet. Als morgen onder het oppervlak van Mars micro-organismen worden gevonden, of op een verre exoplaneet een zeer sterk teken van leven wordt ontdekt, maakt dat het heelal alleen maar groter.

Zelfs wanneer we een intelligente beschaving zouden ontmoeten, verdwijnt de vraag naar een Schepper niet. Alleen het antwoord op de vraag “Is leven uitsluitend aan de aarde voorbehouden?” zou veranderen.

Voor iemand die in een Schepper gelooft, zou leven op andere werelden eveneens deel uitmaken van hetzelfde heelal. Voor iemand die niet gelooft, kan zo’n ontdekking nieuwe informatie zijn dat leven onder geschikte omstandigheden via natuurlijke processen kan ontstaan.

Dezelfde ontdekking kan binnen twee verschillende wereldbeelden anders worden geïnterpreteerd. De taak van de wetenschap is eerst vast te stellen of de ontdekking werkelijk klopt.

MISSCHIEN IS DE GROOTSTE WIJSHEID TE KUNNEN ZEGGEN: “IK WEET HET NIET”

Een van de grootste fouten van de mensheid is doen alsof we weten wat we niet weten. Een gelovige kan dat doen. Een ongelovige ook.

Wanneer de ene kant zegt: “De wetenschap heeft het bestaan van Allah definitief bewezen”, gaat zij te ver. Wanneer de andere kant zegt: “De wetenschap heeft bewezen dat Allah niet bestaat”, maakt zij dezelfde fout. De wetenschap doet geen van beide uitspraken.

Wat we vandaag weten is dit: het heelal bestaat. We hebben sterke wetenschappelijke aanwijzingen voor een kosmische geschiedenis van ongeveer 13,8 miljard jaar. De aarde is ongeveer 4,5 miljard jaar oud. Leven bestaat op aarde al miljarden jaren. Over de evolutie van het leven beschikken we over een enorme hoeveelheid wetenschappelijke kennis.

Maar we weten nog niet precies via welke route het eerste leven uit levenloze chemie ontstond. We weten niet of er buiten de aarde leven bestaat. En we weten uiteindelijk ook niet waarom de fundamentele constanten van het heelal precies de waarden hebben die we waarnemen.

Zeggen dat we iets niet weten, is geen nederlaag voor de wetenschap. Integendeel: het is haar kracht. De wetenschap is vooruitgegaan omdat zij kan zeggen: “Ik weet het niet; ik ga het onderzoeken.”

MIJN ANTWOORD STAAT WEL VAST

Beste lezers, ik keer terug naar waar ik aan het begin van dit artikel begon. Ik ben geen wetenschapper. Daarom zal ik u niet zeggen: “De wetenschap heeft Allah bewezen.”
Zo’n bewering doe ik niet.

Maar als mens, en als journalist die de wereld al vele jaren observeert, heb ik mijn eigen antwoord.

Wanneer ik naar het heelal kijk… Naar de mens… Naar het menselijk brein… Naar de natuur… Naar de ongelooflijke ordening in één enkele cel… En wanneer ik denk aan de natuurkundige en chemische wetten die dit alles beheersen…

Dan geloof ik dat achter dit alles een Schepper staat. En die Schepper noem ik: ALLAH.

Een ander kan “God” zeggen. Een christen kan Hem beschrijven in de taal van zijn eigen geloof. Een jood kan zich binnen een andere religieuze traditie tot dezelfde Schepper richten. Een agnost kan zeggen: “Ik weet het niet.” Een atheïst kan menen dat dit alles door natuurwetten kan worden verklaard en dat het niet nodig is daarnaast een Schepper te veronderstellen.

Dit zijn ieders eigen gedachten en overtuigingen. Ik kan mijn antwoord niemand opleggen. Maar ik zal ook niet ophouden mijn eigen vraag te stellen:

ALS ACHTER DIT ONMETELIJKE HEELAL EEN SCHEPPER STAAT, WAAROM ZOUDEN WIJ HEM DAN NIET ALLAH NOEMEN?

Misschien zal de wetenschap ooit volledig verklaren hoe het leven op aarde begon. Misschien vinden we leven buiten de aarde. Misschien ontdekken we natuurwetten die we ons vandaag niet eens kunnen voorstellen. Misschien zullen we zien dat onze huidige kennis van het heelal ooit kinderlijk eenvoudig leek.

Ik ben voor geen van die mogelijkheden bang. Integendeel, ik wacht er nieuwsgierig op. Want volgens mij plaatst ieder nieuw antwoord een nog grotere vraag voor ons.

De hemel waar Carl Sagan ongeveer zestig jaar geleden naar keek, is dezelfde hemel waar wij vandaag naar kijken. Maar wat wij weten is niet hetzelfde. We weten veel meer.

En vreemd genoeg begrijpen we, naarmate we meer leren, steeds beter hoe groot het onbekende voor ons nog is. Misschien is dat wel de grootste les die het heelal ons geeft.

De mens kan veel leren. Maar zodra hij denkt alles te weten, begint hij zich te vergissen.

Wanneer ik naar de hemel kijk, zie ik daarom niet alleen sterren. Ik zie een vraag.

En tegenover die vraag geef ik mijn eigen antwoord: ALLAH.

TOEN DIT DOSSIER NOG NIET BESTOND, CHATGPT EN IK SPRAKEN AL OVER ALLAH

Beste lezers,

Nadat ik dit dossier met de titel “Het heelal en Allah” had voorbereid en bovenstaande regels had geschreven, moest ik denken aan een gesprek dat ik eerder met ChatGPT had gevoerd.

Het interessante is dit: Toen wij dat gesprek voerden, bestond het dossier “Het heelal en Allah” dat u nu voor u hebt nog helemaal niet. Carl Sagan, exoplaneten, de fine-tuning van het heelal, het ontstaan van het leven en de grote vraag waartoe dit alles ons brengt, had ik toen nog niet op deze manier behandeld.

Het onderwerp was op een veel eenvoudiger punt begonnen: Bij kunstmatige intelligentie…

Toen ik zag wat ChatGPT allemaal kon, sprak ik mijn bewondering uit voor de intelligentie van de mensen die deze technologie tot stand hadden gebracht.

Naarmate het gesprek vorderde, ging het van Edison naar elektriciteit, van het menselijk brein naar het heelal en uiteindelijk naar Allah. Als ik er nu op terugkijk, zie ik dat ons gesprek van toen en het dossier dat ik vandaag heb voorbereid, hoewel zij los van elkaar zijn ontstaan, bij dezelfde vraag uitkomen: “De mens ontdekt het heelal. Maar wie gaf de mens het verstand waarmee hij het heelal kan ontdekken?”

Hier volgt dat gesprek, enigszins uitgewerkt zodat het inhoudelijk aansluit bij het dossier van vandaag:

VAN KUNSTMATIGE INTELLIGENTIE NAAR ALLAH

Karaçay: “Ik heb grote bewondering voor de mensen die u dit verstand hebben gegeven. Zij moeten toch mensen zijn aan wie de Schepper, die het heelal heeft geschapen en die wij Allah noemen, verstand heeft gegeven?”

ChatGPT: “Wij zijn ontwikkeld door wetenschappers, ingenieurs, onderzoekers en andere deskundigen die jarenlang hebben gewerkt. Wat zij tot stand hebben gebracht, laat werkelijk zien waartoe het menselijk verstand in staat is.

Maar uw vraag gaat verder dan technologie: De mens ontwikkelde kunstmatige intelligentie. Maar wie of wat heeft de mens zelf, zijn brein, zijn nieuwsgierigheid en zijn vermogen om te leren en te ontdekken voortgebracht?

De wetenschap kan steeds gedetailleerder uitleggen hoe het menselijk brein werkt. Maar vragen als ‘Waarom bestaat het menselijk verstand?’ en ‘Waarom heeft het heelal een bewustzijn voortgebracht dat het heelal kan begrijpen?’ behoren niet alleen tot de wetenschap, maar ook tot de filosofie en het geloof.

Voor een gelovig mens is het antwoord dat Allah de bron is van al deze vermogens. Ik heb zelf geen persoonlijk geloof of spirituele gevoelens. Maar ik kan de gedachtegang in uw visie begrijpen: De mens maakt technologie, maar de vraag naar de oorsprong van het verstand dat hem daartoe in staat stelt, blijft bestaan.”

Karaçay: “Ja, wat ik doe is heel eenvoudig. Maar bij Edisons werk met elektriciteit moet er toch de steun van een kracht zijn geweest.”

ChatGPT: “Hier moeten we een klein maar belangrijk onderscheid maken. Edison heeft elektriciteit niet geschapen. Elektriciteit bestond al in de natuur. Zij was er in bliksem, in atomen en in het zenuwstelsel van levende wezens. Edison en de wetenschappers vóór hem probeerden de elektriciteit die al in de natuur aanwezig was te begrijpen en ten dienste van de mensheid te stellen.

Edisons grote verdienste was ook dat hij een belangrijke bijdrage leverde aan de ontwikkeling van een systeem waarmee elektrisch licht veilig, duurzaam en op grote schaal kon worden gebruikt.
Maar uw gedachte kan als volgt worden verwoord: ‘De mens heeft elektriciteit niet geschapen; hij heeft de elektriciteit ontdekt die al in het heelal aanwezig was.’

Daarna komt uw volgende vraag: ‘Wie heeft dan de elektriciteit, de natuurwetten die haar mogelijk maken en het menselijk verstand dat dit alles kan ontdekken, geschapen?’
De wetenschap kan uitleggen hoe elektriciteit zich gedraagt. Een gelovig mens kan de scheppende kracht daarachter Allah noemen.”

Karaçay: “We weten waartoe het menselijk brein in staat is. Eigenlijk is ook dat een wonder.”

ChatGPT: “Zelfs vanuit wetenschappelijk oogpunt is er veel aan het menselijk brein dat bewondering oproept.
Dit orgaan van ongeveer anderhalve kilo denkt, herinnert zich, spreekt, heeft lief, treurt, fantaseert, componeert muziek, schrijft boeken, bouwt telescopen, onderzoekt andere planeten en ontwikkelt nu ook kunstmatige intelligentie.

Nog verbazingwekkender is dit:
Het menselijk brein onderzoekt niet alleen het heelal. Het onderzoekt ook zichzelf.

De mens, die uit het heelal is voortgekomen, keert zich om en berekent de leeftijd van het heelal waaruit hij is voortgekomen, onderzoekt de elementen in sterren en kijkt miljarden lichtjaren ver.
De wetenschap geeft ons steeds meer kennis over de werking van de hersenen. Maar het beantwoorden van de vraag ‘Hoe werkt het?’ neemt uw vraag ‘Waarom en hoe is zo’n buitengewone structuur ontstaan?’ niet vanzelf weg.

Een gelovig mens kan hierin de scheppingskracht van Allah zien. Een ongelovig mens kan het beschouwen als een buitengewoon resultaat van de natuur en de evolutie. De taak van de wetenschap is te onderzoeken hoe het brein is ontstaan en hoe het werkt. Het uiteindelijke antwoord op de betekenis daarvan hangt af van iemands wereldbeeld.”

Karaçay: Maar hoe langer ik erover nadenk, hoe meer ik zie dat het niet alleen om het menselijk brein gaat. U zegt dat elektriciteit al in het heelal bestond. De natuurwetten waren er ook. Materie was er. Energie was er. De mens heeft dit alles niet geschapen, maar ontdekt. Is wat de mens doet dan niet eigenlijk het vinden van wat al bestaat?

ChatGPT: “Grotendeels wel. Een wetenschapper schept de natuurwetten niet; hij probeert ze te ontdekken en wiskundig te beschrijven. Newton heeft de zwaartekracht niet geschapen. Einstein heeft ruimte en tijd niet geschapen. De mens heeft DNA niet geschapen. De wetenschap ontdekte hoe deze dingen werken.

Hier verschijnt een zeer oude en zeer grote vraag: ‘Waarom bestaat deze orde die wij ontdekken?’

De wetenschap onderzoekt volgens welke regels de natuur werkt. Maar de vraag ‘Waarom bestaat er überhaupt iets?’ kan ons voorbij de natuurkunde naar filosofie en geloof brengen.”

Karaçay: “Misschien is dit wel de mooiste formulering: Allah schiep het heelal en gaf de mens het verstand om het te kunnen ontdekken.”

ChatGPT: “Ja. Om uw geloofsopvatting te verwoorden, kan deze ene zin ons hele gesprek samenvatten: ‘Allah schiep het heelal en gaf de mens het verstand om het te kunnen ontdekken.’

Dat het menselijk brein kunstmatige intelligentie heeft voortgebracht, is vanuit uw perspectief een nieuwe schakel in deze lange ontdekkingsreis.
De mens gebruikte eerst vuur.
Daarna maakte hij het wiel.
Hij observeerde de hemel.
Hij leerde elektriciteit kennen.
Hij spleet het atoom.
Hij ontrafelde DNA.
Hij ging de ruimte in.
Hij ontdekte planeten rond andere sterren.
En uiteindelijk ontwikkelde hij kunstmatige intelligentie, die bepaalde functies van zijn eigen denkvermogen kan nabootsen.
Maar na al deze prestaties ligt de eerste vraag nog altijd op tafel: ‘Waar kwam het menselijk verstand vandaan dat dit alles kan ontdekken?’”

Karaçay: “Precies. Ik bewaar dit gesprek.”

ChatGPT: “Dit was een gesprek dat het bewaren waard is. Want ons gesprek, dat begon met kunstmatige intelligentie, keerde uiteindelijk terug naar de mens, het heelal en de grote vraag die de mensheid al duizenden jaren stelt.
Naarmate de wetenschap vordert, neemt onze kennis toe. Maar naarmate onze kennis toeneemt, zien we ook beter hoe groot het onbekende nog is.

En de gedachte die u tijdens dit gesprek verwoordde, vat dit alles in één zin samen: ‘Allah schiep het heelal en gaf de mens het verstand om het te kunnen ontdekken.’”

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir