TURİZM YATIRIM REKORTMENİ TORUNOĞULLARI AİLESİNİN REİSİ FAİK BABANIN ÖLÜMÜNÜN ARDINDAN…

TURİZM YATIRIM REKORTMENİ TORUNOĞULLARI AİLESİNİN REİSİ FAİK BABANIN ÖLÜMÜNÜN ARDINDAN…

Fethiye’deki cenaze töreni ve sonraki dini ritüellere, siyaset, futbol, sanat ve iş dünyasından ünlüler, Hollanda’dan gidenler ve kalabalık bir halk topluluğu katılmıştı.

Cenaze törenine Hollanda’dan gidemeyenler için düzenlenen Mevlid ve taziye programına da, Avrupa’nın dört bir yanından, sevenler katıldılar.

Başta Lahey Büyükelçimiz Şaban Dişli olmak üzere, iş dünyası ve sivil toplum temsilcilerinin yığınlar halinde geldikleri Den Bosch şehrinde trafik alt-üst oldu.

Afbeelding met persoon, person, muur, binnen Automatisch gegenereerde beschrijvingYazı: İlhan KARAÇAY                        Fotoğraflar:Mustafa KOYUNCU

Turizm yatırım rekortmeni Orka Şirketler Grubu’nun Kurucusu Turgut Torunoğulları, Fethiye Turistik Otelciler Birliği eski başkanı ve Orka Hotel Yönetim Kurulu Üyesi Yavuz Torunoğulları, Beşiktaş (BJK) yöneticiliği yapmış olan Erdal Torunoğulları, yönetimde yer alan Ertan ve Aykut Torunoğulları’nın, 27 Aralık 2022 günü kabettikleri  Hacı Faik Torunoğulları’nın, Fethiye’deki cenaze töreni  ve sonraki dini ritüellere, siyaset, futbol, sanat ve iş dünyasından ünlüler, Hollanda’dan gidenler ve kalabalık bir halk topluluğu katılmıştı.
Afbeelding met tekst, buiten, persoon, menigte Automatisch gegenereerde beschrijving

Cenaze törenine Hollanda’dan gidemeyenler için düzenlenen Mevlid ve taziye programına da, Avrupa’nın dört bir yanından, sevenler katıldılar.

Başta Lahey Büyükelçimiz Şaban Dişli olmak üzere, iş dünyası ve sivil toplum temsilcilerinin yığınlar halinde geldikleri Den Bosch şehrinde trafik alt-üst oldu.

Afbeelding met persoon, binnen, groep, mensen Automatisch gegenereerde beschrijving

Orka Şirketler Topluluğu’nun Hollanda’daki Holdingi, Edelstaal İnternational Simtronic binasında saat 13.00’te başlayan program, Mustafa Aydın (HDV Fahri Din Görevlisi), Ferhat Arslan (HDV Zevenbergen Din Görevlisi), Veysel İlan (HDV Den Bosch Din Görevlisi), Halit Demir ve Yusuf Öznavruz‘un okudukları Kur’ân-ı Kerîm ile başladı.
Mevlid-i Şerif, ilahiler, kasideler, sohbetler ile devam eden program, Hacı Faik Torunoğulları için yapılan dualar ile gece yarısına kadar devam etti.

Afbeelding met persoon, tafel, binnen, groep Automatisch gegenereerde beschrijving

Hollanda ve hatta Avrupa’nın dört bir yanından otomobilleri ile gelen yığınlar, Den Bosch trafiğinin tıkanmasına neden oldu. Simtronik binası etrafında park yeri bulmak zorlaşınca, özel valeler evreye sokuldu.

Afbeelding met persoon, person, binnen, staand Automatisch gegenereerde beschrijving

İnsani duruşları ve sıcak ilişkileri ile gönüllerde yer edinen Torunoğulları ailesine gösterilen bu ilginin nedenlerini bilmek isterseniz, lütfen web sayfamda yayınlanan 29 Nisan 2021 tarihli TORUNOĞULLARI AİLESİ haberime bakınız.

HER ŞEYE RAĞMEN İŞLER DEVAM ETTİ.

Afbeelding met tekst, persoon, person, buiten Automatisch gegenereerde beschrijving

Den Bosch şehrindeki Mevlid ve taziye programında, Torunoğulları ailesinden bir eksik vardı:
Turgut Torunoğulları’nın oğlu Ercan.
Küçük Torunoğulları, Fethiye ve Marmaris’te yönettiği Akua Park ve eğlence yerlerindeki işini, bir şartla bırakamazdı. O da, bu işyerlerine Cumhurbaşkanı Recep tayyip Erdoğan’ın gelme durumuydu.
Öyle de oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fethiye’de gençler ile buluşacaktı.
Bu buluşma için seçilen yer, Ercan Torunoğulları’nın yönettiği yerdi.

ANVERS’TE MADO’YU AÇTILAR
Afbeelding met tekst, persoon, binnen, groep Automatisch gegenereerde beschrijving

Torunoğulları kardeşler, Fethiye’deki cenaze töreninden sonra, Belçikalı milletvekillerinin de katılacağı bir açılışı ihmal etmediler. Anvers şehrinde MADO zincirine bir restaurant daha eklediler.

OTEL RESTORAN ZİNCİRİ YENİ YIL TOPLANTISI

Afbeelding met persoon, person, binnen, mensen Automatisch gegenereerde beschrijving
Hollanda’da, Ertan Torunoğulları ve Tarık Saki’nin inisiyatifi ile kurulan, otel ve restaurant işletmecileri biriliği HORECABOND NEDERLAND, Yeni yıl resepsiyonunu, Utrecht’teki Torunoğulları’na ait ICON LOUNGE’ta yaptı.
Lahey Büyükelçimiz Şaban Dişli’nin de katıldığı resepsiyona iş dünyasından Türkler katıldılar.

Afbeelding met persoon, mensen, groep, restaurant Automatisch gegenereerde beschrijving

 

UTRECHT TURİZM FUARININ GÖZDESİ CORENDON İDİ…

UTRECHT TURİZM FUARININ GÖZDESİ CORENDON İDİ…

Üst üste iki yıl yapılamayan  turizm fuarı, dün görkemli bir şekilde açıldı.

Bir milyon Hollandalı turist hedefleyen Türkiye, Lahey Büyükelçimiz Şaban Dişli, Rotterdam Başkonsolosumuz Sevgi Andiç, Amsterdam Başkonsolosumuz Mahmut Burak Ersoy ve Deventer Başkonsolosumuz Muammer Hakan Cengiz tarafından temsil edildi.

THY’nin ‘Türkiye’ye hediye bilet çekilişini’ yapan Büyükelçi Dişli, Hollandalılara, “Türkiye sizleri bekliyor” dedi.

Afbeelding met gras, buiten, windmolen, outdoor-object Automatisch gegenereerde beschrijving
İlhan KARAÇAY Yazdı:

Dünyanın önemli fuarları arasında yer alan Utrecht Turizm Fuarı, iki yıllık bir aradan sonra dün yeniden açıldı. İki yıllık duraklamadan sonra, geçtiğimiz turizm sezonunda, beklenen turist sayısını bulan Türkiye, bu yıl Hollanda’dan bir milyonu aşkın turist bekliyor.

Türkiye standında, Lahey Büyükelçimiz Şaban Dişli, Rotterdam Başkonsolosumuz Sevgi Andiç, Amsterdam Başkonsolosumuz Mahmut Burak Ersoy ve Deventer Başkonsolosumuz Muammer Hakan Cengiz ve THY Hollanda müdürü Şerafettin Ekici ev sahipliği yaptılar.

Afbeelding met persoon, staand, mensen, groep Automatisch gegenereerde beschrijvingTHY Standı önünde yapılan ‘Türkiye’ye bedava uçak bileti’ çekilişini yapan Büyükeşçi Şaban Dişli, alkışlar içinde yaptığı konuşmasında, bilet çekilişini izleyen Hollandalılar’a “Türkiye sizi bekliyor” dedi.

Türkiye standında yer alan, turistik yörelerimizin de temsil edildiği fuarda, Coral Group Hotels & Resort, Royal Wings Hotel, Royal Taj Mahal, G Hospitality, İzmir Ticaret Odası, Duja Hotel, Long Beach Hotel, Cornelia,Sea Life Hotel, 07 Group, Alanya Altid ve Alanya Tanıtma Vakfı göze çarpan temsilcilerimizdi.

EN GÖRKEMLİ GÖRÜNTÜ CORENDON’DAN

Afbeelding met tekst, vloer, binnen, markt Automatisch gegenereerde beschrijvingFuara girdiğim zaman, en görkemli görüntünün Corendon standına ait olduğu açıkça görülüyordu. Hollanda’dan başka, özellikle Almanya’dan Türkiye’ye em çok turist götüren tur operatörlüğü olarak bilnen Corendon’un, 63 uçaklık bir filosu var.

Afbeelding met tekst, persoon, groep, winkel Automatisch gegenereerde beschrijvingHer yıl olduğu gibi, bu yıl da Türkiye’ye çok sayıda turist taşıyacak olan Corendon, Türkiye dışında, çeşitli ülkelere de tur organize ediyor.

Corendon’un 63 uçaklık fiosuna Yıldıray Karaer (solda), tur operatörlüğü ve otelciliğe de Atilay Uslu (sağda) kaptanlık yapıyorlar. Corendon Havayolları’nın Amsterdam’daki kaptanlığını da Berk Güden (ortada) yapıyor.

İLGİNÇ KÖŞE

Afbeelding met tekst, persoon, staand, poseren Automatisch gegenereerde beschrijving
Fuarın en ilginç köşesi, Türk standında sergilenen Şampiyonlar Ligi kupasıydı.
İstanbul’da oynanacak olan 2022-2023 sezonu finalinde, kazanana verilecek olan kupa, Hollanda Türk Seyahat Acentalar Birliği Başkanı Kamil Saygı’nın gözetiminde…

 

İlhan KARAÇAY yazdı:  ZİKZAKLARI İLE HEM HOLLANDALILARI HEM DE TÜRKLERİ 12 YILDIR ÇİLEDEN ÇIKARAN BAŞBAKAN MARK RUTTE DOSYASI:

İlhan KARAÇAY yazdı: ZİKZAKLARI İLE HEM HOLLANDALILARI HEM DE TÜRKLERİ 12 YILDIR ÇİLEDEN ÇIKARAN BAŞBAKAN MARK RUTTE DOSYASI:

‘Dün dündür, bugün de bugün’ politikasını en iyi kullanan siyasetçilerden biri olan Hollanda Başbakanı, Türkiye ve Türkler için söylediği çelişkili laflardan sonra, şimdi de ‘kölelik ve sömürgecilik özürü’ ile gündeme oturdu.

Türk kökenli yazar Yeşim Candan’ın RTL HABER’de yayınlanan yorumu, Rutte’nin şaklabanlığını yeniden gündeme getirdi.

Geçmişte yaşananlar ile ilgili olarak, şahsımın da mektup gönderdiği Rutte hakkında yeni bir dosya açıyorum. Olumlu olanı da var ama daha çok olumsuzluklarla dolu bu dosyayı saklayınız.

Önce Yeşim Candan’ın yazısı:

           ‘Defol git’ten, ‘tekrar görüşürüz’e…
Ne değişti Mark Rutte?

                                    Afbeelding met persoon Automatisch gegenereerde beschrijving
Yeşim Candan

Başbakanımızla yapılan bir röportajın başlığında, “Fas kökenli çocuklar, Baarnlı çocuklarla aynı imkânlara sahip değil” denilmiş. Bunu okuduğum zaman, içmekte olduğum kahve ile boğulacaktım. Bir zamanlar Türk-Hollandalı gençler için ‘Defol git’ diyen Mark Rutte ile şimdiki Rutte aynı mı acaba?
Bir RTL yayını sırasında, bu konudaki sorumdan, diplomatik bir dil ile kaçan Mark Rutte de aynı Rutte’miydi?

Türkiye’nin Aileden Sorumlu Bakanı’nın ülkemize sokulmak istenmediği sırada çok kızan ve ayaklanan Türk gençleri gibi, ülkenin diğer bölgelerindeki Türk gençleri de kargaşa içindeydi. Peki, Hollanda’da doğan bu gençler, neden Türk Bakan’ın yanında yer almışlardı? Veya daha doğrusu: Başbakan Erdoğan’ın yanında?

Demek ki, kölelik geçmişi için aniden özür dilenebilirmiş.

O sırada herkes bu konuyu benimle konuşmak istemişti. Bu soruyu Başbakanımıza bizzat iletmeye karar verdim. O TV özel yayınında Başbakana kelimenin tam anlamıyla sordum: “Neden kendini bu gençlerin Başbakanı olamaya zorlamıyorsun? O zaman bu gençler Türk diasporasını tercih etmezlerdi. Bu gençler, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı lider olarak görüyorlar.”
Rutte’nin cevabı, sadece “Bu iyi bir soru.” oldu. Daha sonra da, sorumla hiçbir ilgisi olmayan bir şeyler hakkında konuşmaya devam etti.

Rutte’nin, geçtiğimiz günlerdeki ‘Hollanda, kölelik ve sömürgecilik geçmişi’ için özür dilemesinden sonra çok şaşırdım. Daha önce bu konuda özür dilememekte direnen Rutte, şimdi binbir bahane ile özür dilemeyi tereddütsüz kabul etmişti.
Ve sonra yaptığı o röportajda, aynı okula giden bir Baarnlı çocuk ile Fas kökenli bir çocuğun, gelecekteki olasılıkları arasında gerçekten bir fark olduğunu kabul etti. Rutte bu konuşmasında, “Bu çocukların beyinleri de aynı derecede iyi gelişmiş ama uygulamada yine de bir fark var” dedi.

‘Defol git’ten,‘Sonra görüşürüz’e:
Bu tezatın ardında ne var?

Evet Sayın Başbakan, bu çok doğru bir saptamadır. Beşiğinizin nerede olduğu genellikle geleceğinizi belirler. Tabii ki her zaman böyle değil. Çünkü benim beşiğim bir gettodaydı ve çok çalışarak şu an bulunduğum yere geldim. Ama elbette bu, yoksun bir mahallede doğan her çocuk için geçerli bir norm değil.

VVD Partisi daha önce, okula kahvaltı yapmadan giden çocukların, devletin değil, velilerinin sorumluluğunda olduğunu söylemişti. Bu nedenle Başbakanımızın 180 derecelik dönüşü çok özeldir. Bu kadar uzun süre hüküm sürdükten sonra, bu köken farkını bu şekilde adlandırışını epeyce anlamlı buluyorum. Zengin ve fakir arasındaki uçurum, on iki yıllık Rutte hükümetlerinden sonra, bu kadar farklı olmamıştı. Bu durum, özellikle çocuklar ve gençler arasında daha barizdir.
Çocuk bakımı yardımı ödenekleri konusunda patlayan, vergi idaresindeki soyad ayrımcılığı skandalı da bu konudaki duyarsızlığı ortaya çıkarmıştı. Vergi İdaresi’ndeki ırkçı yetkililere ve onların yöneticilerine, kayıtsız kalmasaydı Rutte itibar kazanırdı.

Kısacası: Başbakanımızın bu ani U dönüşü neden acaba?
‘Defol git’ten,’Sonra görüşürüz’e: Bunun arkasında ne var?
Yoksa bu bükülme, menfaat meselesi için bir makyaj mı?
Her neyse: Artık en azından herkes için fırsat eşitliği yaratmak, ırkçılığı ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak isteyen bir Başbakanımız var.
Kimin aklına gelirdi?

(Yazıların Hollandacaları en altta)

Media TV - Demonstratie bij Turks consulaat Schiedamse Vest Rotterdam (video)

                 ROTTERDAM OLAYLARI

Hatırlayacaksınız, Türkiye’de yapılacak olan referandum propagandası için Hollanda’ya gelip toplantı yapmak isteyen Dışişleri Bakanımız Çavuşoğlu’na, bu toplantı için izin verilmemişti. Hollanda’ya gelmek üzere havalanan uçağa da iniş izni verilmemişti. Dışişleri Bakanı gelmedi ama, o sırada Almanya’da bulunan Aileden Sorumlu Bakan Fatma Betül Sayan Kaya, dolaylı yollarla Hollanda’ya girmiş ve Rotterdam’daki Başkonsolosluğumuzun önüne kadar gelmişti. Hollanda güvenlik güçleri de, takip ettikleri Bakanımızın otomobilini çember altına almış ve konsolosluğa girişine de mani olmuştu.

Haberin TV’lerde canlı yayınlanmasından sonra durumu öğrenen yurttaşlarımız, Başkonsolosluğun önünde toplanarak durumu protesto etmek istemişti. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Atlı ve köpekli polisler, yurttaşlarımızı dağıtmak için şiddete başvurmuştu.
Bu konu o kadar alevlenmişti ki, Başbakan Rutte’den sonra Rotterdam Belediye Başkanı Ahmet Ebutalep de, rencide edici beyanatlar vermişlerdi. Hatta Ebutaleb’in, Türk delegasyonunun direnmesi halinde polise ‘vur’ emri vereceği bile dile gelmişti.

Afbeelding met tekst, person, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving

Olaylar sırasında, bir yurttaşımız Hollandalı bir gazetecinin sorusuna kızdıktan sonra ‘Defol git’ demişti. Başbakan Rutte de daha sonra verdiği demeçlerde ‘Siz defolun gidin’ anlamında bir şeyler söylemişti.

Afbeelding met tekst Automatisch gegenereerde beschrijving

Rutte’nin, alışılmışın dışında, gazetelere tam sayfa ilanlar vermesi ve konuya açıklık getirmek istemesi de yadırganmıştı. Bir gün sonra da Telegraaf gazetesi, ‘Bu ülkenin patronu biziz’ başlıklı bir manşet atmıştı.

Afbeelding met tekst, water, boot, buiten Automatisch gegenereerde beschrijving

Bunlar yetmezmiş gibi, Başbakan Rutte’nin Türkler için ‘Pleur op!’ (Defol git) demesi, ülkede büyük bir sevinç yaşatmıştı. Öyle ki, dünyaca ünlü bir Hollanda yatına ‘Pelur op!’ yazılmıştı. Medya da bunu, ‘Bütün salak Türkler biraraya’ olarak değerlendirmişti.

İşte o sıralarda ben Başbakan Rutte’ye bir mektup yazmaya karar verdim.
İşte o mektup ve daha sonra yaşananlardan bazı haberler:

Almere, 27 Mart 2017

Sayın Başbakanım,

Dikkat ettiyseniz size ‘Sayın Başbakan’ değil, ‘Sayın Başbakanım’ olarak hitap ettim. Zira, Türk kökenli bir Hollanda vatandaşı olarak sizi kendi Başbakanım olarak kabul ediyor ve saygı duyuyorum.
Daha önceleri de çeşitli sorunlar için Kraliçe Juliana ve Kraliçe Beatrix’e mektuplar yazmıştım.

Sayın Başbakanım, son günlerdeki acı ve üzücü olaylara değinmeden önce, Türk kökenlilerin Hollanda’ya uyum sağlamadıkları iddiasına karşı, Hollanda’da bu konuda nelerin yanlış yapıldığına değinmek istiyorum. Ama bunun için örnekler vermek mecburiyetindeyim.

Ben şahsen, Türkiye’de yabancı kökenli bir ‘Allochtoon’ olarak dünyaya gelmiştim. Çocukluk yıllarımda Arapça konuşmamız yasaktı. Konuşanlar karakola götürülüyordu. Müslümanlığın Alevi mezhebine sahip olduğumuz için, dini vecibelerimizi de gizli bir şekilde yerine getirebiliyorduk. Daha sonraları yaşanan rejim değişikliklerinden sonra Arapçayı da konuşabildik, Alevi olarak dini vecibelerimizi de yerine getirebildik.
Yasaklar devam etseydi, belki de kendimi hiçbir zaman Türk addetmeyecektim ve kendimi Suriyeli Arap kabul edecektim. Ama ben kendimi hep Türk olarak hissettim.

Aradan yıllar geçtikten sonra bu kez ben Hollanda’ya göç ettim. Sonra Hollanda tabiyetine geçtim. Gazetecilik yaparken Hollanda milli takımı ve Ajax ile dünyanın çeşitli yerlerine gittim.
Seviyordum o zaman Hollanda futbolunu. 1978 yılında Arjantin’deki finalde kaybedince hüngür hüngür ağlamıştım.
Daha sonra laleleri, yeldeğirmenlerini ve sarışınlarını sevmeye başladımHollanda’nın.
Bu sarışınlardan biri ile evlendim de…

Bu evlilikten iki çocuğum oldu. İki de torunum var. Çocuklarım burada doğmuş olmalarına rağmen, benim yabancı kökenli olmam nedeniyle ‘Allochtoon’ olarak kayıtlara geçtiler. Başlangıçta ayrımcılıktan şikayet etmedi çocuklarım. Ben nasıl ki çocuk iken bir allochtoon olarak Türkiye’yi sevdim ve kendimi bir Türk olarak kabul ettiysem, çocuklarım da Hollanda’yı sevecek ve kendilerini Hollandalı olarak kabul edeceklerdi. Ama maalesef öyle olmadı. İki dilli ve iki kültürlü bir zenginliğe rağmen, çocuklarım da her zaman ayrımcılığı hissettiler.
Çocuklarım, gazeteci olmam hasebiyle, yaşanan haksızlıklardan hep haberdar oldular ve bu duygular içinde yaşadılar.

Şahsen ben de ayrımcılığa kurban gittim.
İki ülke arasında büyük bir sürtüşme ve boykota varan olaylar yaşandığı için. bu konuyu da anlatmakta yarar görüyorum.
Hatırlarsanız, Alanya’da birkaç kendini bilmez Türk, 1995 yılında Hollandalı kızlara tecavüz etmiş ve kızlardan Marijke van Dijk’i öldürmüşlerdi. Bu caniler ömür boyu hapis cezasına çarptırılmışlardı. Daha sonra çıkan bir af yasasından yararlandıkları sanılan katiller yanlışlıkla serbest bırakılmışlardı. İşte o zaman Hollanda’da kıyamet kopmuştu. Hollanda ile Türkiye ilişkileri, bugünkü olaylar gibi zedelenmişti. Daha sonra hata düzeltildi ve katiller yeniden hapisaneye konulmuştu. O sırada Prens Willem Alexander ve Prenses Maxima Türkiye’ye gideceklerdi. Ama medyanın yaygarası nedeniyle bu gezi iptal edilmişti. İş o raddeye varmıştı ki, iki ülke biribirlerine karşı boykot tehditleri savurmuşlardı.

İşte o sırada ben ortalığı yumuşatmak için, yönetmekte olduğum DÜNYA gazetesinde Türkçe ve Hollandaca bir yorum yayınlamıştım. Bu yorumumda iki ülke yöneticilerini sakin olmaya davet etmiş, iki ülke halkına da tavsiyelerde bulunmuştum.
Satır aralarında Hollandalı ebeveynlere ve kızlara şu tavsiyede bulunmuştum:
” Türkiye bir İskandinav ülkesi değil, bir ortadoğu ülkesidir. Bu nedenle Türkiye’de giyiminize ve davranışlarınıza dikkat edin.” diye yazmıştım.

Ne var ki GPD Ajansı, benim bu tavsiyemden bir başka anlam çıkarmış ve 28 abonesine, benim, ‘Alanya’daki tecavüz ve cinayet kendi kabahatlarıydı’ diye yazdığımı iddia etmiş ve ‘Verkrachting Alanya was eigen schuld’ başlığı ile haber yapmıştı.

İşte o zaman kıyamet koptu ve tüm Hollanda medyası bana karşı acımasız yayın yapmaya başladı. Tabii ki olaya karışan kızlar ve aileleri de çok üzüldüler ve benim aleyhime tazminat davası açtılar.

Ben, haber-yorumumda böyle bir ifade kullanmadığımı belirtmeme ve ailelerden özür dilememe rağmen yargılandım. Ne gariptir ki, Utrechts Nieuwsblad gazetesi daha sonraki bir başyazısında, yanlış yaptıklarını ve benim böyle bir ifade kullanmadığımı yazdı ama bu da fayda etmedi.

Avukatlarımın ‘Fikir özgürlüğü’ savunması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden örnek duruşmalar göstermesi ve Utrechts Nieuwsblad’ın günah çıkarır gibi düzeltme yorumu bile yargıçları tatmin etmedi. Bu nedenle toplamda 18 bin euro cezaya çarptırıldım ve bu cezayı da ailelere ve devlete ödedim.

Yukarıda anlattığım olay, Hollanda adliyesinin bana karşı açıkça uyguladığı bir ayrımcılıktır. Çok uğraşmıştım. Amsterdam’daki duruşmaya bizzat katılmıştım. Hakimin önünde ailelere hitap ederek, böyle bir benzetme yapmadığımı söyledim ve açıkça özür diledim. Ama yargıçlar, medyanın etkisinde kalmıştı bir kere…

Şimdi gelelim bu günlere.
Bugünlerde de Türkiye ile Hollanda arasında büyük bir gerilim yaşanıyor.
Burada tekrarlamaya gerek görmedüğim malum olaylar, iki ülke arasında savaş niteliği kazanacak kadar ciddi bir şekilde gelişiyor. Öyle ya, Rotterdan Belediye Başkanı Aboutaleb’in, ‘Polis timine, yanlış bir harekette vur emri vermiştim’ şeklindeki açıklaması, Türk Dışişleri Bakanı tarafından ‘ Bu bir savaş nedeni olurdu’ tepkisine yol açtı.

Sayın Başbakanım, ben gerek ajansım ile gönderdiğim haber-yorumlarda ve gerekse sosyal medyadaki yazılarımda hep uzlaştırıcı olmaya çalıştım.
Bu olaylar için ne kadar çok kızmış Hollandalı varsa, lehte ve aleyhte o kadar çok kızmış Türk de var.

Ben burada, Türkiye’nin yanlışlarını sıralamayacağım. Türkiye’deki rejimin iyiliği veya kötülüğü bir tarafa. Mademki Hollanda demokrat, özgürlükçü ve insan haklarından yana bir ülkedir, o zaman 11 Mart cumartesi akşamı Rotterdam’da yaşanan olayların yorumunu nasıl yapmamız lazım?
Demokrasilerde, özgürlükçülükte ve insan hakları savunuculuğunda kısasa kısas olur mu?
Yani, ‘Türkiye şunu yaptı, biz de bunu yaparız’ demek olur mu?
O zaman nerede kaldı demokrasi, özgürlükçülük ve insan hakları savunuculuğu?

O akşam televizyonlardan canlı olarak izlediğimiz olaylar sırasında, Hollandalılar’ın gururla baktıkları polis kuşatması, Türkler’in içini karartıyordu.
Ekranlarda hem de Bakan olan bir hanımefediye yapılan muamaleyi izleyen milyonlarca Türk, adeta kan kusuyorlardı. Türk kökenli bir Hollanda vatandaşı olarak ben de öfkelenmiştim. Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosu Sadin Ayyıldız’a, Bakan’ın yanına girme izni bile verilmiyordu. Bakan’a ve yanındaki heyete bir bardak su bile verilemedi.

Daha sonra iki Türk diplomat tutuklanarak karakola götürüldü. Diplomatik pasaportlarını gösterdikleri halde tam iki saat hem de ayrı ayrı hücrelerde tutuldular.

Peki, bu olayların bu raddeye gelişinin nedeni Türkler miydi?
Ben şahsen, sizin Türkiye Başbakanı Yıldırım ile, Koenders’ın da Dışileri Bakanı Çavuşoğlu ile yaptığınız telefon konuşmalarının içeriğini biliyor gibiyim.
Fransa’nın aynı saatlerde Çavuşoğlu’nun uçağına iniş verdiği haberleri arasında, sizin hala yasakçı olma tavrınızın nedeni, iddia edildiği gibi, sırf Wilders’e karşı, daha sert yabancı ayrımcılığı yapmak mıydı?
Hoş, genel kanaat böyleydi ve bu nedenle de sizin seçimde Wilders’i alt ettiğiniz kanaati hakim ama, bundan sonra olayın telafisine nasıl gideceksiniz?

Sayın Başbakanım, sayıları 315 bini bulan Türk kökenli Hollanda vatandaşı olarak, biz bu ülkeyi, lalesi, yel değirmeni, sarışını, eşcinseli ile sevmek istiyoruz.
Bir zamanlar ben çok sevmiştim bu ülkeyi.
Sonra sevmez oldum.
Haliyle çocuklarım da uzaklaştı bu sevgiden.

Şimdi bir iddiaya karşı yanıt vereyim. Hollandalılar faşist ve ırkçı değillerdir.
Hollandalı’nın faşist ve ırkçı olmadığının delil ve örnekleri elimizde vardır.
Bir zamanlar Glimmerveen diye ırkçı bir politakcı türemişti. Ama Hollanda halkı bu ırkçıya prim vermedi ve seçimlerde tek sandalye bile kazanamadı. Daha sonra Janmaat diye bir başka ırkçı çıktı piyasaya.
Bu ırkçı da Hollanda halkından destek alamadı. Sadece bir sandalye kazandı ve kendisi meclise girdi. Ama meclisteki hiçbir parlamenter bu adamın elini bile sıkmadı. Zira o zamanlar politikacılar Hollanda halkının bu konudaki duygularını ve tutumunu çok iyi biliyorlardı.
Sonra sevimli bir ırkçı çıktı ortaya. Pim Fortuyn idi bu sevimli ırkçı.
New York’taki 11 Eylül sendromundan sonra patlayan islamafobiden de yararlanan Fortuyn büyük bir popülarite kazanmıştı. Ama ne var ki öldürüldü Fortuyn. Katili bulunmasaydı, suç Müslümanlar’a atılacaktı. Ama ne mutlu ki katili yakalandı ve Müslümanlar bu töhmetten kurtuldu. Katil bir Müslüman değil, sapsarı bir Hollandalıydı.

Daha sonra Bayan Verdonk Azınlıklardan Sorumlu bir Bakan olarak çıktı karşımıza. Söylemleri ve uygulamaları ile tam bir yabancı karşıtı olan Verdonk’a ben, bir Türk şarkısından esinlenerek ‘Vicdansız Sabuha‘ lakabını takmıştım. Sonraları da Wilders denen adam çıktı arenaya…
Sonu da malum.
İşte, Hollanda halkı bu çirkin politikacıların tesiri altında kaldılar. Aramızdaki çürük elmalar da Hollanda halkı içindeki bakış açılarının değişmesinde rol aldılar.

Eskiden bize, ne Türkiye devleti sahip çıkıyordu ne de Hollanda.
Şimdi görüyorum ki, bizi paylaşamıyorsunuz.
O zaman, bize bir şans verin sayın Başbakanım.
Öyle şeyler yapın ki, biz bu ülkeyi yeniden sevelim.
Gerekirse bu ülke için can da verelim.

Şu bir gerçektir ki, Hollandalılar olaylara daha serin kanlı bakarlar. Yani serinkanlı nuchterler.
Doğulular ise duygusaldırlar. Hollanda’yı yöneten bir Başbakan olarak siz burada serinkanlılığınızı gösterin ve daha duygusal olan Türkiye’ye karşı daha kucaklayıcı olun.

Bakın, buraya gelmiş ve burada doğmuş olan yarım milyona yakın Türk kökenli, çoğunlukla bu ülkeye entegre olmuş vatandaşlardır. 25 bin Türk kökenli işyeri açmıştır bu vatandaşlarınız. Bunlar 100 bine yakın insan çalıştırmaktadır. Türk kökenli çocuklar eğitim görmüşlerdir. Binlerce gencimiz çok önemli pozisyonlarda görev yapmaktadır. Türk kökenliler siyasete de ilgi duymuşlardır. Milletvekili olan, İl Genel Meclisi Üyesi olan ve Belediye Meclis Üyesi olan binlerce Türk kökenli vardır.
Bazı çatlak sesler, Türk kökenlileri aşağılamak için bu gelişmelerin aksini iddia etmektedirler.
Tabii ki her toplum içinde çürük elmalar olacaktır.
Türkiye’nin Akdeniz sahillerinde binlerce Hollandalı yaşamaktadır. Oradaki Hollandalılar arasında da çürük elmalar yok mudur?

Göçmenler, dünyanın her tarafında aynı kaderi paylaşırlar sayın Başbakanım.
Kanada’daki, Avusturalya’daki, Yeni Zelanda’daki Hollanda’dan göç etmişlere bakınız. Orada da aynı sorunları görürsünüz. Buralarda kiliseler boş iken ve hatta bazıları camiye dönüştürülürken, oralarda kiliseler dolmaktadır. Tıpkı burada camilerin dolduğu gibi…
Bunlar, göçmenlerin kendilerini sahipsiz hissetmelerinden kaynaklanmaktadır.

Türk kökenlilerin Hollanda’daki toplumsal konumları da tartışılıyor. Türk kökenliler aslında toplumdaki gelişmelere duyarlı davranmaktadırlar. Bunun son örneğini 15 Mart seçimlerinde gördük. Türk kökenliler siyasi katılım mücadelesinde farklı bir misyon ortaya koydular. Türk kökenliler seçimlerde katılımı azami seviyeye çıkararak, güçlerinin farkına varılmasını istediler ve bunu sağladılar. Seçim andıklarına giderek Hollanda’nın asli unsuru olduklarını ortaya koydular. Türk kökenliler, kullandıkları oylar ile, bu ülkenin yönetimi ile ilgili kaygılarının olduğunu ortaya koydular. Eşit vatandaşlar olarak, seçme ve seçilme hakkını vatandaşlık şuuruyla yerine getirdiklerini gösterdiler. Türk kökenli Hollandalılar, Türkiye’ye duydukları aidiyetin, Hollanda’ya duydukları aidiyete halel getirmeyeceğini, tam aksine bunun bir zenginlik olduğunu tavırlarıyla gösterdiler.

Sayın Başbakanım, madem ki bizler, gelişmemiş ve henüz demokratikleşmemiş bir ülkeden göç etmişiz, siz de gelişmiş , medenileşmiş ve demokratikleşmiş bir ülkesiniz, o halde gelişmelere de bu minvalde toleranslı davranılması gerektiğini anlamalısınız.
Burada yaşamakta olan yarım milyona yakın Türk ve Türk kökenlinin daha fazla üzülmesine izin vermeyiniz.
Buradaki Türk kökenliler, Hollanda’nın lalesini, yeldeğirmenini, futbolunu ve sarışınlarını yine sevmek istiyorlar. Bu aşkın yeniden doğmasına ön ayak olunuz.

Bu mektubum ile birlikte size, 2012 yılında kutladığımız Hollanda-Türkiye ile 400 yıllık ilişkilere ait kitabımı da gönderiyorm.
Bu kitapta da göreceksiniz ki, iki ülke arasındaki dostluk çok eskiye dayanıyor. Bu bir dostluktan ziyade kader birliğine de benziyor. Zira Türkiye, Hollanda’nın kuruluşunda ve sonrasında büyük yararlar sağlamıştır. Hollanda’nın düşman olması gereken en son ülke Türkiye olmalıdır.

Hollanda’nın Türkiye’ye minnet borcu da vardır. Bu borcu Prens Maurits o zamanlar Zeeland’ta bir yere ‘Türkije’ adını vererek ödemeye çalışmıştır. 80 Yıllık İspanya savaşını kazanmanızda Osmanlı’nın rolü olmuştur. Kurulan Hollanda devletini Venedikliler, Almanlar ve Fransızlar istemediğ halde ilk tanıyan Osmanlı olmuştur.
İlk Büyükelçiniz Haga, Osmanlı Sultanı tarafından kabul edilip kapütülasyon hakkını aşdığı zaman Hollandalılar çok mutlu olmuşlardı.
İşte biz böylesi bir kader birliğine sahibiz.

Şimdi sıra o kader birliğini yeniden inşa etyemeye geldi.
Bunu da en iyi yapacak olanların başında siz geliyorsunuz.
Sizden bekleneni yapınız sayın Başbakanım.
Bu ara beim yapmamı istediğiniz bir şey olursa, başımın üzerine…

Mektubuma son vereceğim sırada Rotterdam’dan bir haber geldi: Bir Türk, dükkanını Erdoğan posterleri ile süslemiş. Uyarı üzerine polis gelmiş ve bu posterleri toparlatmış. Gerekçe olarak da, kışkırtıcılığı önlemek gösterilmiş.
Bu durumda bu tip gelişmeler devam edecek gibi.

Peki şimdi ne yapacağız sayın Başbakanım?
Bu ülkede Erdoğan’ı sevenler olduğu sürece, siz nasıl demokrat ve özgürlükçü olarak hareket edeceksiniz? Türkler’in bazıları soruyorlar: Erdoğan diktatördü de, neden O’nunla anlaşmalar yapıyorsunuz? Erdoğan’ı Avrupa olarak neden tamamen dışlamıyorsunuz da, konu seçim olduğu zaman O’nu dışlıyorsunuz?
Burada yaşayan yarım milyona yakın Türk kökenlinin büyük çoğunluğu, bu gibi siyasi çekişmeler içerisinde kurban mı olacaklar?

Lütfen sayın Başbakanım, siz Hollanda gibi önemli bir ülkeyi yönetecek beceriye sahipsiniz. Türkiye ile bozulmuş olan ilişkiyi çözebilecek yeteneğe sahip olduğunuza inanıyorum.
Paylaşamadığınız buradaki Türk kökenlilerin hatırına, barış inisiyatifini siz alınız.

Yarım milyonu aşkın Türk ve Türk kökenli sizden bunu bekliyor.

Saygılarımla,

İlhan

Hollanda Başbakanı lütfetti ve bana mektup gönderdi…

C:\Users\Ilhan\Desktop\Fotograflar\_95118541_47b4d780-6529-494b-b811-3f53f41e13e5.jpg

Aileden Sorumlu Bakanımız Fatma Betül Sayan Kaya, 11 mart günü Rotterdam Başkonsolosluğumuzun önünde polis tarafından ablukaya alınmış ve daha sonra da yine polis eşliğinde snırdışı edilmişti.

Hollanda Başbakanı Mark Rutte’ye mart ayında göndermiş olduğum, bilgilendirici ve uyarıcı mektuba iki ay sonra cevap geldi.

Hollanda ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkileri kopuş noktasına getiren 11 marttaki olaylardan sonra kaleme aldığım mektuba cevap veren Hollanda Başbakanı Mark Rutte, sabuna suya dokunmadan kaleme aldığı bu mektupta sadece savunma yapmış ve sonrasında da, benim hatırlatmama değinerek, 400 yıllık dostluğun devam etmesini dilemiş.

Başbakan Rutte, 400 yıllık ilişkiler ile ilgili kitabımı aldığını ve memnuniyetle okuyacağını da belittiği mektubunda, Dışişleri Bakanımız Çavuşoğlu’nun uçağına iniş izni verilmeyişinin ve Aileden Sorumlu Bakanımız Fatma Betül Sayan Kaya’nın sınır dışı edilişinin nedenlerini anlatmaya çalışmış.
Tabii ki ben bu anlatımdan hiç de memnun olmadığımı belirtmeliyim.

Zira ben mektubumda, olayların nedenlerine değil, çözümüne çare aramak gerektiğini belirtmiştim. Hollanda’da yaşayan Türk kökenlilerin rahatsızlıklarını dile getirmiş olduğum mektubumda, ‘Madem ki siz daha demokrat ve daha medenisiniz, o halde siz inisiyatifi ele alın ve tolerans göstererek bu sorunu çözün’ anlamında ifadeler kullandığım mektubum, böylece ‘Dağ fare doğurdu’ misali gümbürtüye gitti.

Afbeelding met tekst Automatisch gegenereerde beschrijving

BAŞBAKAN RUTTE’YE GÖNDERİLEN MEKTUBUN HOLLANDACASI:

Almere, 27 Maart 2017

Mijn Geachte Premier,

Als u goed oplet is de aanhef van mijn brief, “mijn geachte premier”, in plaats van,
“geachte premier”. Dat komt omdat ik, als Nederlander met een Turkse achtergrond, u als mijn premier zie en respect heb voor u.

Al eerder heb ik ook vanwege verschillende vraagstukken brieven gestuurd aan de toenmalige Koningin Juliana en Koningin Beatrix.

Mijn geachte premier, voordat ik iets wil zeggen over de bedroevend gebeurtenissen van de afgelopen tijd, wil ik, als antwoord op de bewering dat de mensen met een Turkse achtergrond niet goed ingeburgerd zijn in Nederland, het hebben over de fouten die er in Nederland in dit proces gemaakt zijn. Om dit te doen is het nodig dat ik voorbeelden geef.

Ik ben persoonlijk een “allochtoon” met een buitenlandse achtergrond die in Turkije ter wereld kwam. Tijdens mijn kinderjaren was het voor ons verboden om Arabisch te praten. De mensen die wel Arabisch spraken werden door de politie meegenomen. Omdat wij islamitische alewieten zijn, konden wij onze religieuze verplichtingen alleen maar in het geheim uitvoeren. Later, onder andere regeringen, mochten wij wel Arabisch praten en wij mochten ook onze alewietische religieuze verplichtingen uitvoeren. Als deze verboden zo gebleven waren, zou ik mijzelf nooit een Turk hebben gevoeld, maar misschien wel een Syrische Arabier. Ik heb mijzelf echter altijd Turk gevoeld.

Jaren later ben ik naar Nederland verhuisd. Ik heb de Nederlandse nationaliteit gekregen. Tijdens de periode dat ik als journalist werkzaam was, heb ik het Nederlandse elftal en Ajax gevolgd over de hele wereld.

Ik hield erg van het Nederlandse voetbal. Toen Nederland de finale in 1978 tegen Argentinië verloor heb ik tranen met tuiten gehuild.

Later ging ik houden van de Nederlandse tulpen, de windmolens en de blondines.

Met zo’n blondine ben ik ook getrouwd…

Uit dit huwelijk heb ik twee kinderen gekregen. Nu heb ik ook nog twee kleinkinderen. Ondanks dat mijn kinderen hier geboren zijn, werden zij bestempeld als “allochtoon”, omdat ik een buitenlander was. Mijn kinderen hebben in eerste instantie geen last gehad van discriminatie. Net zoals ik in Turkije als kind zijnde een ‘allochtoon‘ was en hield van Turkije en mezelf Turk voelde, op dezelfde manier zouden mijn kinderen van Nederland houden en zichzelf Nederlander voelen. Dit ging echter anders. Ondanks de rijkdom van twee culturen en twee talen hebben mijn kinderen zich altijd gediscrimineerd gevoeld.

Vanwege mijn beroep als journalist waren mijn kinderen altijd op de hoogte van de onrechtvaardigheden die er waren en daardoor hebben zij met deze gevoelens geleefd.

Ik ben zelf ook wel gediscrimineerd.

Omdat ik zie dat er grote wrijving en zelfs boycots zijn tussen de beide landen, vind ik het nodig om dit onderwerp aan te halen.

Zoals u zich waarschijnlijk zult herinneren, waren er in 1995 in Alanya een paar verachtelijke Turken die Nederlandse meisjes hadden aangerand en zij hadden een van deze meisjes, namelijk Marijke van Dijk, vermoord. Deze schurken hebben daarna levenslange gevangenisstraf gekregen. Later profiteerden zij van een generaal pardon en toen zijn deze verdachten van moord per abuis vrijgekomen. Toen was in Nederland het hek van de dam. De contacten tussen Nederland en Turkije waren, net als vandaag de dag, flink gehavend. Later is deze fout gecorrigeerd en werden de moordenaars opnieuw vast gezet. In die tijd zouden prins Willem Alexander en prinses Maxima naar Turkije gaan, maar vanwege de druk die er vanuit de media ontstond was deze reis afgelast. Het conflict was zo groot geworden dat beide partijen elkaar dreigden met boycots.

Op dat moment heb ik in de krant DÜNYA, waar ik toen de redactie over had een column in het Turks en in het Nederlands geplaatst. In deze column vroeg ik aan de leiders van beide landen om zich gedeisd te houden en ik gaf aan de volken van beide landen adviezen.

Tussen de regels door gaf ik toen het volgende advies aan Nederlandse ouders en hun dochters: “Turkije is geen Scandinavisch land, het is een land in het Midden-Oosten. Om deze reden is het belangrijk om op je kleding en je gedrag te letten als je in dit land bent.”

Helaas heeft het GPD agentschap mijn woorden anders uitgelegd en tegenover haar 28 abonnees verklaard dat ik had gezegd dat, “de aanranding en de moord in Alanya de schuld was van de meisjes zelf” en zij hebben toen een stuk geplaatst met de kop, “Verkrachting in Alanya was eigen schuld”.

Toen was het hek van de dam en de gehele Nederlandse media begon toen een agressieve strijd tegen mij. Natuurlijk waren de betrokken meisjes en hun ouders hier erg verdrietig door en zij hebben toen een schadevergoeding claim tegen mij aangespannen.

Ondanks dat ik verklaard heb dat ik in mijn column niet deze dingen had gezegd en ondanks dat ik mijn excuses had aangeboden tegenover de betreffende families, werd ik toch veroordeeld. Het was opmerkelijk dat het Utrechts Nieuwsblad later in een hoofdartikel verklaard heeft dat zij een fout hadden gemaakt en dat ik mij niet op die manier had uitgelaten, maar ook dit hielp allemaal niet.

De rechters werden niet overtuigd door mijn advocaten die het hadden over de vrijheid van meningsuiting, de jurisprudentie van het Europese Hof voor de Mensenrechten die vergelijkbaar waren en de rectificatie van het Utrechts Nieuwsblad waarin zij de uitlatingen corrigeerden. Ik werd toen veroordeeld tot het betalen van 18 duizend euro en dit bedrag heb ik betaald aan de betreffende families en aan de staat.

Het voorval wat ik hierboven vermeld, is een duidelijke vorm van discriminatie die door de Nederlandse rechtbank ten opzichte van mij werd toegepast. Ik ben er heel lang mee bezig geweest. Ik ben zelf naar de zitting geweest in Amsterdam. Ten overstaan van de rechter heb ik de families toegesproken en gezegd dat ik niet zo’n vergelijking heb gemaakt en dat ik mijn excuses aanbood. Maar de rechters stonden onder invloed van de media…..

Als we nu eens kijken naar het heden.

Er is een grote spanning tussen Turkije en Nederland.

De bekende voorvallen, waarvan ik het niet nodig vind om ze hier te herhalen, ontwikkelen zich op serieuze wijze, zodat er binnenkort gesproken kan worden over een daadwerkelijke oorlogssituatie.
Het is zelfs zo dat de burgemeester van Rotterdam Aboutaleb de volgende uitspraak heeft gedaan: “Ik heb het politieteam de opdracht gegeven om te schieten als er verkeerde handelingen gedaan zouden worden”. Het antwoord hierop van de Turkse minister van Buitenlandse Zaken was “Dit zou reden zijn voor oorlog”.

Mijn geachte premier, ik heb altijd in mijn stukken, zowel in mijn nieuws / columns in de media als in de teksten op sociale media, geprobeerd om verzoenend te zijn.

Vanwege de gebeurtenissen zijn er veel Nederlanders die kwaad zijn, maar er zijn net zoveel Turken die kwaad zijn (deze mensen kunnen zowel vóór als tegen zijn).

Ik ga hier niet de fouten van Turkije opnoemen. De goede of slechte kanten van de regering van Turkije zijn hier ook niet aan de orde. Als Nederland een democratisch, vrij land is wat zich inzet voor mensenrechten, hoe moeten we dan de gebeurtenissen die op 11 maart in Rotterdam plaatsvonden verklaren?

In een democratie, een vrij land en een land waar de mensenrechten hoog in het vaandel staan, betaalt men toch niet met dezelfde munt terug?

Dus: ‘Turkije heeft dit gedaan en daarom doen wij dit‘, kan toch niet de redenatie zijn?

Waar blijven we dan met onze democratie, vrij land en mensenrechten?

Tijdens de gebeurtenissen die avond, die we allemaal live op de televisie hebben kunnen zien, keken de Nederlanders met trots naar het politieoptreden, maar werden de Turken hier kwaad over.

De miljoenen Turken die zagen hoe de vrouwelijke minister behandeld werd, werden furieus. Als een Nederlander met een Turkse achtergrond werd ik ook kwaad. De Turkse Consul-Generaal Sadin Ayyıldız uit Rotterdam kreeg zelfs geen toestemming om naar haar toe te gaan. Ze konden de minister en haar consorten niet eens een glaasje water aanbieden.

Later werden er twee Turkse diplomaten opgepakt en meegenomen naar het politiebureau. Ondanks dat zij hun diplomatenpaspoort toonden, werden zij toch twee uur vastgehouden in twee aparte cellen.

Maar, waren het wel de Turken die ervoor hadden gezorgd dat deze activiteiten zo uit de hand liepen?

Ik persoonlijk kan mij een beetje voorstellen hoe de gesprekken tussen u en de premier van Turkije Yıldırım en de gesprekken tussen de Ministers van Buitenlandse Zaken Koenders en Çavusoğlu verliepen.

Op het zelfde moment werd in Frankrijk bekend gemaakt dat het vliegtuig van Çavusoğlu daar wel mocht landen, maar u bleef maar verbieden. Was de reden hiervan, zoals beweerd wordt, alleen maar om tegenover Wilders meer discriminatie van vreemdelingen te tonen?

Goed, de algemene indruk was als boven vermeld en er wordt ook gezegd dat u om deze reden van Wilders gewonnen heeft, maar hoe gaat u deze gebeurtenis compenseren?

Mijn geachte premier, wij, als Nederlanders met een Turkse achtergrond, waarvan het aantal op dit moment 315 duizend is, willen van dit land houden met zijn tulpen, met zijn windmolens, met zijn blondines en met zijn homoseksuelen.

Eens heb ik ook veel van dit land gehouden.

Maar later hield ik er niet meer van.

Zelfs mijn kinderen zijn verwijderd van deze liefde.

Nu ga ik antwoord geven op een bewering: Nederlanders zijn niet fascistisch of racistisch.

Er zijn voldoende bewijzen die aantonen dat Nederlanders niet fascistisch of racistisch zijn.

Ooit was er een racistische politicus genaamd Glimmerveen. De Nederlandse bevolking heeft deze man geen premies gegeven en hij heeft zelfs geen enkele zetel gekregen bij de verkiezingen. Later kwam er een andere racist genaamd Janmaat. Ook deze racist kreeg geen steun van de Nederlandse bevolking. Hij kreeg één zetel en kwam zodoende in de kamer. Maar geen enkel ander kamerlid heeft deze man zelfs de hand geschud. Want de politici van toen wisten heel goed hoe de Nederlandse bevolking dacht over deze gevoelens en houding.

Later kwam er nog een lieve racist. Dat was Pim Fortuyn.

Fortuyn maakte gebruik van de islamofobie die ontstond na het 11 september syndroom en verkreeg veel populariteit. Maar Fortuyn werd vermoord. Als de moordenaar niet gevonden was, dan hadden de moslims hier de schuld van gekregen. Maar gelukkig werd de moordenaar wel gepakt en werden de moslims gered van deze valse beschuldiging. De moordenaar was geen moslim, maar een blonde Nederlander.

Nog later werd mevrouw Verdonk minister van minderheidszaken. Verdonk was, zowel met haar uitspraken als met haar activiteiten tegen vreemdelingen en ik noemde haar (gebaseerd op een Turks liedje) “Sabuha zonder geweten”.
Nog later kwam de man genaamd Wilders in de arena….

En de rest is bekend.

De Nederlandse bevolking staat onder invloed van deze lelijke politici. De rotte appels onder ons hebben ervoor gezorgd dat de visie van de Nederlandse bevolking veranderd is.

Vroeger bekommerde noch Turkije noch Nederland zich om ons.

Nu zie ik dat beiden ons willen veroveren.

Mijn geachte premier, geef ons dan een kans.

Doe dingen waardoor wij ook weer van dit land gaan houden.

Dat we ons leven willen geven voor dit land, als dat nodig is.

Het is juist dat de Nederlanders wat nuchterder kijken naar gebeurtenissen.

Oosterlingen zijn wat gevoeliger. Laat u, als Nederlandse premier uw nuchterheid zien en omarm Turkije, wat dus wat gevoeliger is.

Er zijn een half miljoen Turken die hier geboren zijn, of die zich hier gevestigd hebben en de meeste van hen zijn geïntegreerde burgers van dit land. Er zijn 25 duizend Turken die een eigen bedrijf hebben hier in Nederland. Totaal werken er 100 duizend mensen in deze bedrijven. De kinderen met een Turkse achtergrond hebben hier hun opleiding gevolgd. Duizenden jonge Turken zijn werkzaam op belangrijke posities. De mensen met een Turkse achtergrond hebben ook hun belangstelling voor de politiek getoond. Er zijn honderden kamerleden, leden van de provinciale raden, en gemeenteraadsleden met een Turkse achtergrond.

Er zijn figuren die de tegenstelling van deze ontwikkeling beweren om de Turken te vernederen.

Natuurlijk heb je in iedere gemeenschap de rotte appels.

Aan de kust van de Middellandse Zee in Turkije wonen duizenden Nederlanders. Zitten er tussen deze Nederlanders geen rotte appels?

Migranten delen over de hele wereld hetzelfde lot, mijn beste premier.

Kijk naar de Nederlanders die naar Canada, naar Australië, naar Nieuw-Zeeland zijn verhuisd.. Daar zie je dezelfde problemen. Terwijl de kerken hier leeg zijn en sommige kerken zelfs omgebouwd zijn tot moskee, zijn de kerken daar vol. Net als de moskeeën hier….

Dit komt omdat de migranten zich niet geaccepteerd voelen.

Ook de maatschappelijke situatie van de Nederlanders met een Turkse achtergrond worden bediscussieerd. Eigenlijk zijn de mensen met een Turkse achtergrond erg betrokken bij de ontwikkeling in de maatschappij. Dit hebben we gezien bij de verkiezingen van 15 maart. De Nederlanders met een Turkse achtergrond hebben een andere missie getoond bij de strijd om de politieke betrokkenheid. Zij wilden dat hun invloed werd gemerkt door de deelname van de Nederlanders met een Turkse achtergrond tot een maximum te verhogen en dit is ze gelukt ook. Zij hebben bewezen een belangrijke element te zijn in Nederland door naar de stembussen te gaan. De Nederlanders met een Turkse achtergrond hebben hun bezorgdheid over de aansturing van dit land laten zien door middel van hun stemgebruik. Zij hebben getoond dat zij als volwaardig staatsburger optimaal gebruik maken van hun actief en passief kiesrecht. De Nederlanders met een Turkse achtergrond hebben met deze houding laten zien dat het geen belemmering is om zowel bij Turkije als bij Nederland te horen, in tegenstelling dat het juist een verrijking is.

Mijn geachte premier, nu het zo is dat wij uit een land komen wat nog niet ontwikkeld is, wat nog niet democratisch is en u uit een democratisch, ontwikkeld land komt dan zult u toch begrijpen dat u in dit kader geacht wordt wat toleranter te zijn ten opzichte van deze ontwikkelingen.

Geeft u geen aanleiding om het halve miljoen Turken en mensen afkomstig uit Turkije wat hier woont nog langer bedroefd te laten zijn.

De mensen met een Turkse achtergrond die hier wonen willen van Nederland houden met zijn tulpen, met zijn windmolens, met zijn voetval en met zijn blonde meisjes. Neemt u het voortouw om deze liefde nieuw leven in te blazen.

Samen met deze brief stuur ik het boek wat ik in 2012 heb gemaakt naar aanleiding van de 400 jaar contacten tussen Nederland en Turkije.

In dit boek zult u zien dat de vriendschap tussen beide landen al heel oud is. Los van de vriendschap lijkt het meer op een lotgenotenschap. Want Turkije heeft een belangrijke rol gespeeld bij het ontstaan van Nederland. Turkije zou het laatste land moeten zijn wat een vijand wordt van Nederland.

Nederland is Turkije ook dankbaarheid verschuldigd. Deze dankbaarheid heeft Prins Maurits in het verleden willen tonen door een plaatsje in Zeeland de naam “Turkije” te geven. De Osmanen hebben namelijk een rol gespeeld bij het overwinnen van de Nederlanders in de 80-jarige oorlog met Spanje. Toen Nederland opgericht werd, wilden de Venetiërs, de Duitsen en de Fransen dit niet, maar het Osmaanse Rijk was destijds het eerste land wat Nederland erkende.

Jullie eerste ambassadeur Cornelis Haga werd door de Osmaanse Sultan ontvangen en toen de rechten van capitulatie werden overgedragen waren de Nederlanders erg blij.

Dit is ons lotgenotenschap.

Nu is het tijd om dit lotgenotenschap nieuw leven in te blazen.

U bent de persoon die vooraan staat bij de personen die dit zouden kunnen doen.

Mijn premier doet u wat er van u verwacht wordt.

Als ik hierin iets kan betekenen, dan doe ik dat graag….

Ik ben aan het einde van mijn brief gekomen en ik hoor net een bericht uit Rotterdam: Een Turk heeft zijn winkel versierd met posters van Erdoğan. De politie is gewaarschuwd en zij kwamen langs om de posters weg te laten halen. Als aanleiding wordt gezegd dat dit ophitsing is.

Het lijkt er op of dit soort ontwikkelingen door zullen gaan.

Maar mijn premier, wat gaan we nu doen?

Hoe gaat u vorm geven aan de democratie en het vrije land zolang er in dit land mensen zijn die van Erdoğan houden? Sommige Turken vragen het volgende: Als Erdoğan een dictator is, waarom worden er dan overeenkomsten met hem afgesloten? Waarom wordt Erdoğan niet door heel Europa buitengesloten, maar alleen op het moment dat het gaat om de verkiezingen? Moeten de half miljoen Nederlanders met een Turkse achtergrond het slachtoffer worden van dit politieke getouwtrek?

Alstublieft, mijn premier, u heeft de capaciteiten om leiding te geven aan een belangrijk land als Nederland. Ik geloof dat u de vaardigheden heeft om de relatie tussen Turkije en Nederland, die nu kapot is, te herstellen.

Neemt u alstublieft het initiatief om vrede te sluiten in naam van alle Nederlanders met een Turkse achtergrond die u ook vóór zich wilt winnen.

Meer dan half miljoen Turken en mensen met een Turkse achtergrond verwacht dit van u.

Hoogachtend,

İlhan.
****************

Yeşim Candan’ın yorumunun Hollandacası

Van ‘pleur op’ naar ‘ik zie je’:
wat steekt hierachter, Mark Rutte?

Afbeelding met persoon Automatisch gegenereerde beschrijving
Yeşim CANDAN

“Kind met Marokkaanse roots krijgt niet dezelfde kansen als kind uit Baarn”, staat boven een interview met onze minister-president. Ik verslikte me bijna in mijn koffie toen ik dit op Nu.nl las. Is dit dezelfde Mark Rutte die destijds ‘pleur op’ zei over rellende Turks-Nederlandse jongeren? Dezelfde Mark Rutte die, heel diplomatiek, het antwoord op mijn vraag ontweek tijdens een uitzending van RTL Late Night?

Het was ten tijde van de rellen in Rotterdam door Turks-Nederlandse jongeren, omdat de Turkse minister van Familiezaken niet naar ons land mocht komen. Wóédend waren deze jongeren daarover. De rest van het land was ook in rep en roer. Want waarom kozen deze in Nederland geboren jongeren de kant van deze Turkse minister? Of eigenlijk: van premier Erdogan?

Ineens konden excuses voor het slavernijverleden er kennelijk wél komen. 

Ook ik werd hier destijds door iedereen steeds weer op aangesproken. Ik besloot de vraag door te spelen naar onze minister-president. In die bewuste uitzending vroeg ik hem letterlijk: “Waarom zorgt u niet dat ú de minister-president wordt van deze jongeren? Dan kunnen ze niet kiezen voor een Turkse diaspora. Deze jongeren zien de Turkse president Erdogan als hun leider.”
Het ‘antwoord’ van Rutte: “Dat is een goede vraag.”
Om vervolgens verder te vertellen over iets wat totaal niet met mijn vraag te maken had.

Groot was dus mijn verbazing toen Rutte onlangs excuses aanbood voor het Nederlandse slavernijverleden. Een kwestie waarover hij eerder nog stevig zijn hakken in het zand zette, maar ineens konden die excuses er kennelijk wél komen. En dan was daar dus dat vraaggesprek met Nu.nl, waarin hij toegaf dat er wel degelijk een verschil bestaat tussen de toekomstmogelijkheden van een schoolgaande jongen met een Baarnse of een Marokkaanse achtergrond. “De hersenen van die kinderen zijn even goed ontwikkeld en toch is er een verschil”, zei hij daarover onder meer.

Van ‘pleur op’ naar ‘ik zie je’: wat steekt hierachter? 

Ja, meneer de minister-president, dit is een heel juiste conclusie. Waar je wieg staat, bepaalt meestal je toekomst. Niet altijd overigens, want mijn wieg stond in een getto en door hard te leren ben ik gekomen waar ik nu ben. Maar uiteraard is dit niet de norm voor ieder kind dat geboren wordt in een achterstandswijk.

Eerder nog zei de VVD dat kinderen die zonder ontbijt naar school gaan, de verantwoordelijkheid zijn van de ouders en niet van de staat. Daarom is de 180-graden-ommezwaai van onze minister-president extra bijzonder. Dat hij dit verschil in afkomst zo benoemt, na zo lang regeren, vind ik nogal wat. Nog nooit is de kloof tussen arm en rijk zo groot geweest in onze samenleving als nu, na twaalf jaar Rutte. Onder kinderen en jongeren geldt dat extra sterk. De toeslagenaffaire heeft bovendien laten zien dat je met een buitenlandse achternaam een doelwit bent voor de Belastingdienst. Het zou Rutte sieren als hij vanwege de toeslagenaffaire korte metten maakt met racistische ambtenaren en hun leidinggevenden bij de Belastingdienst.

Kortom: vanwaar deze ommezwaai ineens van onze minister-president?
Van ‘pleur op’ naar ‘ik zie je’: wat steekt hierachter? Of is deze draai een goedmakertje voor de toeslagenaffaire? Hoe dan ook: we hebben nu in ieder geval een minister-president die racisme en discriminatie wil uitroeien om kansengelijkheid voor iedereen te creëren. Wie had dat ooit gedacht?

Hollanda Başbakanı Mark Rutte, Türkiye’nin AB ile göçmen mutabakatı şikayetine yanıt verdi:

                        “Türkiye haklı”

C:\Users\ILHAN\Desktop\haberler\Mark Rutte-Erdogan.jpg

Hollanda Başbakanı Mark Rutte, Türkiye’nin Avrupa ile yapılan anlaşmadan şikayetçi olması üzerine, Avrupa Birliği ile Türkiye arasında imzalanan göçmen mutabakatının yeniden ele alınması gerektiğini belirtti.
‘Türkiye’nin, Avrupa Birliği ile yapılan göçmen mutabakatındaki şartların yerine getirilmemesinden şikâyeti üzerine, bu anlaşmanın yeniden gözden geçirilmesi gerekecek’ diyen Rutte, Türkiye’nin anlaşmadaki şartları büyük bir çoğunlukla yerine getirdiğine inandığını belirtti ve yeniden görüşme gerekliliği olduğunu söyledi.

Hollanda Başbakanı, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ‘Şartlar yerine getirilmez ve destek gelmezse, göçmenlerin Avrupa’ya kaçışını önleyemeyiz’ şeklindeki beyanının bir tehdit olup olmadığını soran gazetecilere, ‘Erdoğan’nın açıklaması farklı algılanabilir’ yanıtını verdi.

Rutte, Türkiye’nin finansal ve pratik destek gördüğünü de belirtirken, Türk otoritelerinin göçmenlerin sığınmasında gayretli olduklarını dile getirdi.

Erdoğan yaptığı bir açıklamada, Ankara’nın beklediği yardımı almaması halinde kapıları açacağını ve göçmenlerin Avrupa’ya akın edeceğini belirtmişti.

Ankara, Avrupa Birliği’nin, Suriyeli göçmenlerin Türkiye’deki yaşamlarını kolaylaştırmak için 6 milyar euro vermesi gerektiğini, fakat şimdiye kadar sadece 2,22 milyar euro ödendiğini belirtiyor.
Türkiye’nin, Suriyeli göçmenler için kendi imkaları ile onmilyarlarca dolar harcadığı belirtiliyor.


Haberin Hollandacası:

Rutte reageert op klachten Turkije
over EU-vluchtelingendeal

Premier Mark Rutte vindt dat Turkije en de EU opnieuw moeten onderhandelen over de vluchtelingendeal. Turkije klaagt dat Europa zich niet aan gemaakte afspraken houdt.

“Er moet opnieuw worden onderhandeld over de ontevredenheid van Turkije over de implementatie van de EU met betrekking tot de vluchtelingenovereenkomst”, zei Rutte vrijdag tijdens een persconferentie. Hij onderstreepte dat Turkije zich grotendeels goed aan de afspraken houdt en dat de onderhandelingen tussen de EU en Turkije moeten plaatsvinden.

De Nederlandse premier reageerde daarmee op een persvraag wat hij van de opmerkingen van de Turkse president Recep Tayyip Erdoğan over vluchtelingen vond. Die gaf deze week aan dat Turkije vluchtelingenstromen naar Europa zal toestaan als zijn land geen steun ontvangt en de lasten niet worden verlicht en gedeeld.

De deal uit 2016 was bedoeld om onregelmatige migratie door de Egeïsche Zee te ontmoedigen door strengere maatregelen tegen mensenhandelaren te nemen en de voorwaarden voor de 3 miljoen – nu 3,6 miljoen – Syrische vluchtelingen in Turkije te verbeteren. Turkije heeft geklaagd dat de EU haar deel van de deal niet heeft gehandhaafd, inclusief miljarden euro’s aan hulp aan de Syrische vluchtelingen.

Over de deal zei Rutte dat Turkije zowel financiële als praktische steun kreeg. Ook is Rutte van mening dat de Turkse autoriteiten erg hun best doen in de opvang van vluchtelingen.

Woensdag waarschuwde Erdogan dat Turkije “zijn deuren kon openen” om Syrische vluchtelingen Europa binnen te laten komen als Ankara niet de steun krijgt die het verwacht.

De EU had Ankara 6 miljard euro hulp toegezegd om de levensomstandigheden van Syrische vluchtelingen in Turkije te verbeteren, maar volgens Turkije is vanaf juni slechts 2,22 miljard euro uitgekeerd.

Turkije vangt momenteel 3,6 miljoen Syrische vluchtelingen op, meer dan enig ander land ter wereld. Het land heeft tientallen miljarden dollars uit eigen middelen uitgegeven voor de opvang.

Hollanda Başbakanı Rutte açıkladı:
2020’de Schengen sıkıntıya girebilir.

Göç sorunu öncelikli konu olacak.

C:\Users\ILHAN\Desktop\OCAK BULTENINE GIRECEKLER\mark-rutte-ilhan-karacay.jpg

İlhan KARAÇAY yazdı:

Hollanda Başbakanı Mark Rutte, 2020 yılında ele alınması gereken öncelikli sorunun göç sorunu olduğunu açıkladı. Avrupa ülkelerinde adeta tur atan sığınmacı göçmenlerden, hangilerinin ekonomik sığınmacı, hangilerinin siyasi sığınmacı olduklarına iyice bakılması gerektiğini belirten Rutte, sınır kontrollarını ortadan kaldıran Shengen anlaşmasının gözden geçirilmesi gerektiğini söyledi.

Schengen sözleşmesinin feshedilip edilmeyeceği sorusuna, ‘Şimdilik fesh edilmesine gerek yok ama, mevcut uygulama gözden geçirilmeli ve sınır kontrolları başlamalıdır’ yanıtını veren Rutte şöyle devam etti: “Görüyoruz ki, başarı şansları olmayan sığınmacı göçmenler Avrupa’da turluyorlar ve sonunda ya Fransa’ya ya da Hollanda’ya giriyorlar. Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile bu konuyu görüşüyorum. Bu hafta da bir grup Büyükelçi ile bu konuyu paylaşacağım. Ülkeler, sınırları dışında dolaşan gerçek sığınmacı ile ekonomik göçmen arasındaki farkı görmeliler. Ekonomik göçmenlerin sınır dışlarında kalmaları lazım. Bu yapılmazsa, Schengen’i sürdürmek imkânsızlaşır. Bu nedenle 2020’nin ana konusu göçmenler olacaktır.”

Rutte’nin bu çıkışını siyasi bir girişim olarak niteleyen yorumcular şu iddiada bulunuyorlar: “Anketlere göre, Rutte’nin partisi VVD’de oy kaybı devam ediyor. Yabancı karşıtlığı ile daha çok oy toplayan, Rutte’nin en önemli rakipleri Geert Wilders ve Thierry Baudet, bu söylemleri yıllardır dile getiriyorlar.”

Gazetecilerin, “Ne yani, Schengen’den vazgeçip sınır kontrolu mu başlamalı?” sorusuna Rutte şu cevabı veriyor: “Ben sadece Hollanda’dan söz etmiyorum. Schengen ortadan kalkmaz ama tehlikeye girer. Sadece bizim sınır kontrolu yapmamız, büyük bir ekonomik krize yolaçabilir.”

Yukarıda yazılanlardan da anlaşılabileceği gibi, Başbakan Rutte, siyasi rakipleriyle boy ölçüşebilmek için, 2020 yılında VVD’yi güçlendirmek için bu konu üzerinde fazlaca duracaktır.

Hollanda Başbakanı Rutte Türkler’e hesap verdi.

C:\Users\ILHAN\Desktop\ARALIK Bultenine girecekler\rutte-cropped.jpg

İlhan KARAÇAY’ın haberi:

Hollanda Başbakanı Mark Rutte, katıldığı bir tartışma programında, daha önceki söylemleri nedeniyle Türkler’in hışmına uğradı.
Amsterdam’daki Pakhuis de Zwijger Salonunda Hollandalı ve Türk davetlilerin katıldığı etkinlikte, ayrımcılık, entegrasyon, vatandaşlık gibi konular üzerinde yapılan tartışmanın ana teması, Başbakanın seçim kampanyası sırasında gazetelere verdiği bir ilandaki “normal davran ya da defol” cümlesiydi.

Toplantıda Başbakan Rutte’yi adeta hizaya çeken yayıncı Cemil Yılmaz, Avukat Ülkü Öğüt ve eğitimci ve yazar Halil Karaaslan, Başbakan’ın söylemleri ile pratikte uyguladıklarının çatıştığını belirttiler ve Türkler için söylemiş olduğu ‘Defolsunlar’ sözünün hesabını sordular.
Amaçlarının, Hollanda’da yaşayan Türk gençlerinin duygularını yapıcı bir şekilde Başbakan’a aktarabilmek olduğunu söyleyen üçlü, tarışmada mutlu bir görüntü sergiledi.

Ayrımcılığın Avrupa tarihinde her zaman yer aldığını söyleyen Rutte, “Başka bir ülkeye göç eden topluluklar üzerinde her zaman ayrımcılık olmuştur. Ama bu topluluklar o ülkeye adapte oldukça belirli bir süre sonra bu sona ermiştir. Bazen de ayrımcılığa karşı direnmek gerekir” dedi.

Rutte, protestolar sırasında bir Türk’ün Hollandalı bir gazeteciye “Defol ” demesi üzerine, bir televizyon programında, “Sen defol git kendi ülkene” cümlesinin yanlış anlaşıldığını savundu. Bu söylemin herkes için geçerli olmadığını belirten Rutte, “Protesto sırasında bir Hollandalı gazetecinin işini yapmasına izin vermeyen o genci kastederek, Eğer burada mutlu değilsen o zaman ülkeyi terk et demek istedim” diye konuştu.

Rutte sözlerine şöyle devam etti: “Bu ülkede pek çok şeyi söyleyebilirsin. Ama bu belli bir sınır ve adap içinde olmalı. Burada kadınve erkek, siyah ve beyaz, homo ve hetero eşitliği var. Burası demokratik bir hukuk devletidir. Fikir ve din özgürlüğü çok önemlidir. Şayet bunlar beğenilmiyorsa, o zaman bunları bir çay patisinde tartışamayız”

BU DA OLUMLU BİR GELİŞME

Hollanda Başbakanı: Türkiye'yi kıskanıyorum

Hollanda Başbakanı Rutte: Türkiye’yi kıskanıyorum

Göreve geldikten sonra ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştiren Hollanda Başbakanı Mark Rutte, Türkiye’nin gelişme sürecinden övgü ile bahsetti. Rutte Türkiye’yi bir konuda kıskandığını söyledi.

İstanbul Ticaret Odası’nı (İTO) ziyaret eden Rutte, Türk ve Hollandalı işadamlarına hitaben yaptığı konuşmada Türkiye’nin geleceğe dönük başarılı gelişmesini kıskandığını söyledi. Diplomatik ilişkilerin 400. yıl dönümü kapsamında Türkiye’ye gelen Rutte, bugün İTO’yu ziyaret etti. Hollanda Başbakanı, İTO Başkanı Murat Yalçıntaş’ın ev sahipliğinde düzenlenen ‘Bir Rekabet Avantajı Olarak Sürdürülebilirlik’ konulu panele katıldı.

Her iki ülkenin önde gelen şirketlerinin üst düzey yöneticilerinin de hazır bulunduğu panelin açılışında konuşan İTO Başkanı Yalçıntaş, ” İki ülke arasında çok yönlü işbirliğinin 400. yıl dönümünü kutladığımız bir dönemde, düzenlediğimiz ‘Bir Rekabet Avantajı Olarak Sürdürülebilirlik’ toplantısıyla Türkiye ile Hollanda arasındaki ilişkileri yeni bir düzeye taşıyoruz. 1612 senesinde olduğu gibi ilişkilerimizin temelinde ticaret var.” dedi. Türk ve Hollandalı siyasetçilerinin ilişkilerinin dostluk üzerine kurduğuna işaret eden Yalçıntaş, “Siyasetçilerimiz her zaman ilişkileri her iki ülkenin menfaatine kurdular. Ve şahsi günlük politikalarını bu işlere alet etmediler” ifadelerini kullandı.

SİZİ KISKANIYORUM

Daha sonra kürsüye gelen Hollanda Başbakanı Rutte, Ankara’daki temaslarında başta Suriye konusu olmak üzere, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB )üyeliği gibi konuları da görüştüklerini dile getirdi. Türkiye’ye her gelişinde yeni bir gelişmeye şahit olduğunu dile getiren Başbakan Rutte, “Sizi kıskanıyorum. Gelişme rakamlarınız çok umut verici” dedi.
Türkiye’nin yumuşak inişi başardığını aktaran Rutte, “Türkiye halen yüzde 3’e yakın bir büyüme kaydedebiliyor” dedi. İki ülkenin yıllık toplam ticaret hacminin yıllık 7 milyar doların üzerinde olduğunu anlatan Rutte, “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmeler yaptık. Bu görüşmeler sadece, politik meselelerden ibaret değildi. Aynı zamanda iki ülke arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri nasıl artırabileceğimizi de görüştük” diye konuştu.
Rutte, kredi derecelendirme kuruluşu Fitch’in Türkiye hakkında yaptığı not artırımı dolayısıyla Başbakan Erdoğan’ı da tebrik ettiğini belirterek, “Not artırımı Türkiye için çok güzel bir haber. Türkiye artık istikrarlı bir ortam sağlıyor” diye konuştu.

7.3 MİLYAR DOLAR

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ise bu yılın Türkiye ve Hollanda’nın ikili ilişkisinin 400. yılı olması sebebiyle önemli olduğunu belirterek, geçen yılın sonu itibariyle toplam ticaret hacminin 7.3 milyar dolara ulaştığını kaydetti. Bu rakamın potansiyelin altında olduğunu vurgulayan Babacan, Hollanda’dan gelen doğrudan yatırımın yıl sonu itibariyle 16 milyar doları geçmesinin beklendiğini ifade etti. 2011’de toplam 1.2 milyondan fazla Hollandalı turistin Türkiye’yi ziyaret ettiği bilgisini veren Babacan, krizin başladığı 2008-2009 yılları öncesinde kamu finansman kontrolü, sosyal güvenlik, sağlık hizmetleri ve diğer tüm alanlarda tedbirler alındığını anımsattı.

BU DA EN OLUMLU HABER

HOLLANDA BAŞBAKANI MARK RUTTE, DİPLOMATİK ZİYARETLERİNİN EN GÖRKEMLİSİNİ, UNUTAMAYACAĞI BİR ŞEKİLDE ANKARA’DA YAŞADI…


Havalimanı’nda karşılanışı, Anıtkabir’de Atatürk’ü ziyareti ve Külliye’ye girişi, Rutte’ye bir rüya yaşattı.

Daha önceki diplomatik ziyaretleri sırasında, Batı soğukluğu içinde karşılanan Rutte, özellikle Atatürk’ün huzurunda çok heyecanlandı ve duygulandı.

10 Yıllık ihtilaf ve soğukluk dönemi, hararet ile ısındı ve yeni bir sıcak dönem başladı.

İlişkiler, NATO Toplantısı’nda da aynı sıcaklıkla devam etti. Kendi halkına değişik konuşan ve liderlerin ikiyüzlülüğü bir kez daha perçinlendi.

Rutte’nin Ankara ziyareti, Türk ve Hollanda medyasında nasıl değerlendirildi?

….ve Rutte Hollanda’da bisikletine kavuştu…

Hollanda Başkanı Rutte'den dikkat çeken talep! Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan NATO ve AB ile uyum içinde olmasını istiyor

Rüya gibi bir Ankara ziyareti yaşadı Mark Rutte…
Hollanda’da dört dönemdir Başbakanlık yapan Rutte, dünyanın dört bir yanına diplomatik ziyaretler yapmıştı. Ama bu ziyaretlerin hiç biri, son Ankara ziyaretindeki gibi, hoş olduğu kadar, duygusal yaşanmamıştı.

Tam 10 yıldır ilişkiler çok soğuktu ve tam beş yıldır küs idi iki ülkeyi yönetenler. Bu küslük, haliyle Türk ve Hollanda halkına da yansımıştı.
Öyle ya, o kadar kızmıştık ki Hollanda’ya, cumhurbaşkanımızın ağzından ne naziliklerini bırakmıştık ne de antidemokratikliklerini…

kişi, kalabalık içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

İsterseniz, Rutte’nin unutamayacağı Ankara ziyaretine değinmeden önce, geçmişte yaşanan üzücü ve çirkin olayları anlatayım:

5 yıl önceydi. Yani 10 Mart 2017.
Dışişleri Bakanımız Çavuşoğlu’nun Hollanda’ya yapmak istediği özel bir ziyaret Hollanda tarafından engellenmişti.

Hollanda’daki genel seçimler öncesinde yapılan anketlerde, Geert Wilders’in ırkçı partisi PVV önde gidiyordu. Hükümetin en büyük ortağı olan Başbakan Rutte’nin partisi VVD ise büyük oy kaybına uğrayacaktı. Wilders’in ırkçı söylemlerinin seçmenler üzerinde önemli bir rol oynadığını fark eden Rutte, buna karşı bir şeyler yapma gerektiğine inanmıştı. Rutte, Türkiye’ye karşı bir eylemin ses getireceğine inandı. Türkiye’de nisan ayında yapılacak olan referandumun propagandası için Hollanda’ya gelecek olan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun gelişine yaygara koparan Geert Wilders’in önüne geçmek isteyen Rutte, çareyi diplomatik kuralları çiğnercesine bir planda buldu.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Hollanda’ya gelip Türkler ile buluşmasına engel olmak isteyen Rutte, Milli Güvenlik ve Terörizm ile Mücadele Koordinatörü Dick Schoof ile temasa geçti ve böylesi bir toplantının ‘Halkın güvenliğini tehlikeye sokar’ saptamasıyla iptalini sağlamaya çalıştı.
Ne var ki, Amsterdam, Lahey, Deventer ve özellikle liman kenti Rotterdam’da araştırmalar yaptıran Koordinatör Schoof, en iyi adamlarından birini de Rotterdam’a gönderdi ve 3 güçlü adam Belediye Başkanı Abutaleb, Polis Müdürü Frank Paauw ve Savcı ile yapılan toplantıya soktu.
Rutte’nin etkisinde kalan Schoof, bu şehirlerin Belediye Başkanları’na, yapılacak olan toplantılar için, ‘Güvenliği tehdit edici unsurlar olduğu’ gerekçesiyle yasak getirip getirmeme konusunda bir mektup gönderdi.

Çavuşoğlu’nun 10 mart günü Rotterdam’a gelecek olan uçağına yasak koyulmasına kadar giden bu gerginlik sonrasında, iki ülkenin politikacıları birbirlerini suçlayan açıklamalar yapmaya başladılar.
Çavuşoğlu’nun yola çıkmadan önce yaptığı konuşmada, ‘Bana, halka açık bir tolantıya katılamazsın’ diyorlar. Bu ne demek oluyor? Nerede kaldı, sizin bize öğretmeye çalıştığınız demokrasi ve fikir özgürlüğü? Ne oldu sizin toplantı yapma özgürlüğünüz?’ deyince Hollanda’da kıyamet koptu.
Tüm siyasi parti liderleri Rutte’nin arkasında olduklarını açıklayınca, ‘Şimdi bakalım kim kazanacak’ sorusu dolaşmaya başladı.

Hollanda şartlar koymaya başladı. Önce 50 kişilik bir davetli topluluğu ile konuşma şartı getirdiler. Daha sonra bu sayı 100’e çıkarıldı. Hollanda Dışişleri Bakanı Bert Koenders’in telefonla bildirdiği bu şartlara çok kızan Çavuşoğlu, 11 mart cumartesi sabahı CNN TÜRK’de yaptığı konuşmada ‘Boykot’ tehdidi savurunca Lahey’de kızılca kıyamet koptu ve, ‘Biz bu şantajın altında ezilmeyiz’ diyen Hollanda, uçağa iniş yasağı koydu.

Güvenlik Dairesi Koordinatörü Schoof, 10 mart günü Belediye Başkanları’na gönderdiği mektupta, ‘Türkler şartlarımızı kabul etmedi. Bu nedenle uçağa iniş yasağı konuldu’ dedi.
Bu görülmemiş önlem, ancak ve ancak, toplum güvenliğinden endişe eden
Hollanda’nın, Çavuşoğlu’nu ‘tehlikeli’ ilan edecek bir argümanı var mıydı?
Aylar sonra açıklananlara göre, Hollanda’nın böyle bir argümanı olmadığı meydana çıktı.
Zira, Rotterdam polisinin verdiği raporda  ‘Güvenliği tehdit edici unsuların bulunmadığı’ yazılıydı.

BAKAN SAYAN-KAYA OLAYI

Çavuşoğlu’nun  iniş yasağından sonra, Almanya’da bulunan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya arandı ve aynı gün Rotterdam’a gidip vatandaşlar ile buluşması istendi.
Bunu öğrenen Rutte adeta küplere bindi. Bayan Bakan’ın otomobil konvoyu takip edilmek istendi. Sınır kapısında önlem alan Hollanda polisi, konvoyda bulunan iki otomobili geri çevirdi. Bakan Kaya’nın otomobili Rotterdam’daki Türk Başkonsolosluğu’na kadar gelmişti. Ama Başkonsolosluk çevresini sarmış olan polis, Bakan otomobilinin Başkonsolosluğa yanaşmasını önlemişti.

metin, kişi içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Yolun her iki tarafını kapatan polis, Bakan’ın Başkonsolosluğa girmesini yasakladı. Olayın duyulmasından sonra, Hollanda’da yaşayan Türkler gruplar halinde Rotterdam’a akın etmeyebaşladılar. Rotterdam Başkonsolosluğumuzun önünde binlerce Türk toplanmıştı. Televizyonlar canlı yayın yapıyorlardı. Bakanımızı Başkonsolosluğa yanaştırmayan ve hatta otomobilinden çokmasını bile yasaklayan atlı ve köpekli polisler, aynı katılığı yurttaşlarımıza da uygulamaya başladı.
Köpeklerin saldırdığı yurttaşlarımızdan yaralananlar oldu. Deventer Başkonsolosumuz ve yardımcıları karakola götürüldü ve nezarette tutuldu. Daha sonra Bakan Kaya, polis nezaretinde Almanya’ya götürüldü.

metin, gazete içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Canlı yayın sırasında bir yurttaşımızın, Hollandalı bir gazetecinin kasıtlı soruları üzerine ‘Defol git buradan’ demesi, Başbakan Rutte’nin çok zoruna gitmişti. Bu kez Rutte, tüm Türkleri kastederek ‘Siz defolun gidin’ diyecek kadar ileri gitmişti.
Türkiye ve Türkler aleyhine yayınları ile bilinen De Telegraaf gazetesi ertesi gün tam sayfa yayınında Rutte’nin, ‘Burada patron biziz’ başlığını kullandı. Gazete, Mark Rutte’nin fotoğrafının altına koyduğu Erdoğan fotoğrafının üzerine çarpı işareti koyduktan sonra, Erdoğan’ın “Hollanda bir muz cumhuriyetidir” sözüne yer verdi.

İşte ondan sonra olan oldu ve Erdoğan sazı eline aldı, Hollanda’nın Naziliğinden başladı, antidemokratlığı ile bitirdi. Bu ara Büyükelçiler de geri çekildi ve ilişkiler tamamen durdu.
Naçizane şahsım da o günlerde Başbakan Rutte’ye, olayları kınayan ve konuyu açıklayan bir mektup göndermiştim. Başbakan Rutte, mektubuma verdiği cevabının sonunda ‘Bir gün gelir taşlar yerine oturur’ gibi bir ifade kullandı.

RUTTE’NİN UNUTAMAYACAĞI SON ZİYARET

 

Yukarıda anlattığım olaylar yaşandıktan iki gün sonra, Hollanda’daki ünlü işadamlarımızdan Turgut Torunoğulları’nın düzenlediği bir toplantıya gelen Hollanda Dışişleri Bakanı Bert Koenders’in, meydana gelen gerginliği yumuşatmış ve ilişkiler daha sonra normale dönmüştü.

İlişkiler normale dönmüştü ama, Hollandalı yetkililerin Türkiye konusundaki her açıklamaları sert ve düzeysizdi.

BARIŞ İÇİN BİR BAŞKA SAVAŞ MI GEREKTİ?

Gelişmelere bakılınca, ‘Hollanda ile Türkiye barışının sağlanması için bir başka savaş mı gerekliydi’ sorusu akla geliyor.
Evet, Hollanda Başbakaı Rutte, Rusya ile Ukrayna arasında patlak veren savaştan sonra, hem Putin ve hem de Zelenski ile iyi diyalogu olan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmek için Ankara’ya gitti. 10 yıllık soğuk bir dönemden sonra Türkiye’yi ziyaret eden Rutte, hayatı boyunca unutamayacağı seremonilerle dolu bir ziyaret yaşadı.
Rutte’nin, her şeyden önce Atatürk’e saygı duruşunda bulunmak için gittiği Anıtkabir’deki davranışları, onun duygusallığını da ortaya koydu.

kişi, yer, takım, dik içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Ankara’da havalimanında karşılanışı sırasında yapılan seremoninin etkisinde kalan Mark Rutte, buradan direkt olarak Atatürk’e saygı duruşunda bulunmak için Anıtkabir’e gitti.
Anıtkabir’e Aslanlı Yol’dan girişi kısa ve yavaş adımlarla uzun süren Rutte, Mozole’ye çelenk koyarken çok heyecanlıydı.

metin içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Rutte, daha sonra Anıtkabir Özel Defteri’ne şunları yazdı: “Mustafa Kemal Atatürk’ün hatırasını onurlandırmak için yeni bir fırsatla Anıtkabir’e geri geldiğim için kendimi ayrıcalıklı hissediyorum.
Hollanda, yüzyıllardır milletlerimizi birleştiren tarihi bağlara büyük değer veriyor ve halklarımız arasındaki dostluğu sürdürmeye kararlı.”

açık hava, gök, kişi içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Anıtkabir’deki anılar fotoğraflanırken de çok heyecanlı ve duygusal görünen Rutte, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmek için Külliye’ye gitti.
Karşılanış seremonisinde de, 21 pare top atışı sırasında heyecanlandığı görülen Rutte, İstiklal Marşımız ve Hollanda Milli Marşı’nın okunmasından sonra Muhafız Alayı Tören Kıtası’nı selamladı.
Törende, tarihte kurulan 16 Türk devletini temsil eden bayraklar ve askerler de yer aldı. İki ülke heyetlerinin takdimi sonrasında Erdoğan ve Rutte, merdivenlerde Türkiye ve Hollanda
bayrakları önünde gazetecilere poz verdiler.
Karşılama töreninin ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hollanda Başbakanı Rutte ile baş başa görüştüler.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yapılan görüşmeden sonra yaptığı açıklamada, Türkiye ve Erdoğan’ı öven Rutte, “Türkiye bu ihtilafta kilit bir rol oynuyor. Sayın Erdoğan’ın bu rolü üstlenmesinden ötürü teşekkür ediyorum. İki ülkeye açık hattı olan nadir ülkelerden Türkiye’yi arabuluculukta desteklediğimizi söylemek isterim” dedi.

Rutte daha sonra, “Halihazırda dünyadaki diğer ülkelerde daha fazla mülteci barındırıyorsunuz ve bunun için de teşekkür etmek istiyorum. Bu akşamki görüşmelerimiz ilişkilerimizi daha fazla geliştirdi. Türkiye yapabileceği her şeyi zaten yapıyor. Çok kritik bir rol oynuyor. Hem Putin ve hem Zelenski ile teması olan ender ülkelerden. İki ülke ile de muteber bir rolü var. İki ülkeye açık hattı olan nadir ülkelerden. Türkiye’yi bu yolda desteklediğimizi söylemek isterim. Çavuşoğlu vesilesiyle de hem Rusya hem Ukrayna ile müzakereleri sürdürüyor.” ifadelerini kullandı.

Rutte, yerli ve yabancı medya mensuplarına yaptığı açıklamada şunları da anlattı:

“Kilit ekonomik ortaklarız. 8’den 11 milyara artan bir ticaret hacmi gördük. Ara hedef olarak 15, nihai hedef olarak 20 milyar dolar belirledik. Bugünkü odağımız sadece ikili ilişkilerimiz değildi. Dünyada olanlara da odaklandık. Çünkü çok taraflı düzeyde de birlikte çalışıyoruz. İki ülke de NATO üyesi. Türkiye ittifak için çok büyük siyasi ve ekonomik önemi haizdir.”

Rutte, Montrö ve Boğazlar konusunda şöyle dedi: “Türkiye, Boğaz’dan gemilerin geçişi konusunda Montrö Sözleşmesi kapsamındaki gerekli yükümlülüklerini de yerine getirmişti. Bu rol sebebiyle de tebrik ve teşekkür etmek istiyorum.”

Türkiye’nin, yapılabilecek her şeyi yaptığına inandığını belirten Rutte şöyle devam etti: “Halihazırda dünyadaki diğer ülkelerde daha fazla mülteci barındırıyorsunuz ve bunun için de teşekkür etmek istiyorum. Bu akşamki görüşmelerimiz ilişkilerimizi daha fazla geliştirdi. Türkiye yapabileceği her şeyi zaten yapıyor. Çok kritik bir rol oynuyor. Hem Putin ve hem Zelenski ile teması olan ender ülkelerden. İki ülke ile de muteber bir rolü var. İki ülkeye açık hattı olan nadir ülkelerden. Türkiye’yi bu yolda desteklediğimizi söylemek isterim. Çavuşoğlu vesilesiyle de hem Rusya hem Ukrayna ile müzakereleri sürdürüyor.”

metin, kişi, adam, takım içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Basın toplantısında elleri cebinde olan bir Hollandalı gazeteci, Başbakan Rutte’ye, Türkiye‘nin Rusya‘ya karşı yaptırımlara katılmaması hakkında ne düşünüyorsunuz” bilinçsiz sorusu, Rutte tarafından şöyle cevaplandı:
“Türkiye yapabileceği her şeyi yapıyor. Çok kritik bir rol oynuyor. Hem Putin hem de Zelenski’yle teması olabilen bir ülke. Rusya’nın saldırganlığını alenen kınadı. İki ülke ile de muteber bir rolü var. İki ülkeye açık hattı olan nadir ülkelerden. Bu sebeple de Türkiye’yi bu yolda desteklediğimizi söylemek isterim. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu her iki ülkede girişimini sürdürüyor. Biz bu çabaları destekliyoruz.”

Rutte’nin, hayatında en çok soru cevapladığı basın toplantısındaki son sözleri şunlar oldu: “Bombardıman, misket bombaları ve bunların masum mağdurlara yöneltilmesi devam ediyor. Bu yüzden de Rusya’ya yaptırımlarla baskı uygulamaya devam edeceğiz. Aynı zamanda Ukrayna‘ya kendisini savunması için silah tedarikiyle bu baskıyı uygulamaya devam edeceğiz. Aynı zamanda insani yardıma devam edeceğiz. Uçuşa yasak bölge veya NATO’nun asker göndermesi bu bizi doğrudan açık bir itilafa sokacaktır ve dolayısıyla mümkün değildir. Türkiye BM yaptırımlarını uyguluyor. Türkiye’nin burada coğrafi konumu sebebiyle özel bir konumu var. Tabii ki Suriye‘deki angajmanı sebebiyle. Türkiye’nin tüm yaptırımlarını uygulamasını arzu ederiz ancak Türkiye’nin şu anda liderlik rolü oynamasından memnunuz.”

kişi, açık hava, yürüyüş, cadde içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Yukarıda, Hollanda Başbakanı Rutte’nin konuşmalarını okudunuz. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarından birkaç satır şöyle:

“Görüşmelerimizde ikili ilişkilerimizin çeşitli yönlerini değerlendirdik. Türkiye AB ilişkileri ile birlikte küresel meselelerde fikri teatisinde bulunduk. Ukrayna’daki gelişmeleri ayrıntılı şekilde ele aldık. Sayın Başbakan ile Türkiye’nin Ukrayna ile Rusya arasında yürüttüğü diplomatik çabalarla ilgili bilgi verdim.”

“Krizin başından beri sağduyu de diyalog çağrısı yaptık. Maalesef Ukrayna’daki insani dram artarak devam ediyor. Bu gidişata bir an evvel son verilmesi için yoğun bir diplomasi trafiği yürütüyoruz. Zelenski ve Putin ile temaslarımı sürdürüyorum. Şartların zorluğunun farkındayız. Diplomasiyi tek çıkış yolu olarak gören samimi girişimlerimizi bundan sonra da sürdüreceğiz.”

“NATO müttefikimiz Hollanda ile ilişkilerimiz ve bölgesel konulardaki diyaloğumuzu geliştirme konusunda ortak iradeye sahibiz. Ticaret hacmimiz yüzde 30’a yakın artışla 11 milyar dolara ulaştı. Bu şekilde 2016’da belirlediğimiz 10 milyar dolar hedefini aşmış oluyoruz. Şimdi ilk etapta 15, ardından 20 milyar dolar hedefini birlikte ortaya koyduk. Hollanda 27.5 milyar dolarla Türkiye’ye en çok yatırım yapan ülke konumundadır. AB’nin çıkar hesaplarına teslim olmadan artık üyelik müzakere fasıllarını açmasını, gümrük birliğinin güncellenmesi müzakerelerinin süratle başlamasını istiyoruz.”

“Bunları görüşeceğim NATO üyesi ülkelere tekrar tabii açacağız. Kendilerine bu konuyu ısrarla söyleyeceğiz. Eğer NATO’da berabersek dayanışmamızı ortaya tam manasıyla koymamız lazım. Özellikle de savunma sanayiine yönelik atılacak adımlarda NATO ülkeleri olarak dayanışma içinde olmamız lazım. Artık dünyada savunma sanayiinde hiçbir ürünü tek başına yapmıyor. Nitekim şu anda Rusya-Ukrayna savaşında da bunu gördük. Bundan sonra da kim bilir nerelerde, neyi göreceğiz. Libya‘da, Azerbaycan‘da bunu gördük. Temennimiz o dur ki bunların olmadığı, barışın egemen olduğu dünyayı hep birlikte kuralım. Bu şu anda konuşuluyor. Ama bununla ilgili olarak birinci derecede Milli Savunma Bakanlığımız her tedbiri alıyor. Gereği neyse yapılacaktır ve yapılmaktadır.”

Şimdi isterseniz bir de Hollanda medyasının yayınlarına AA’nın değerlendirmesiyle bakalım.

HOLLANDA MEDYASI

metin, gazete, kabin, bina içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Hollanda Başbakanı Mark Rutte‘nin 10 yıl aradan sonra Ankara‘ya ilk kez gerçekleştirdiği ziyaret, Hollanda basınında 2017 yılından bu yana gergin olan iki ülke ilişkilerinin yumuşatılması konusunda önemli bir adım olarak değerlendirildi.

Hollanda medyasına göre, geçmişte yaşanan diplomatik gerilim artık geride kaldı. Türkiye‘nin Ukrayna‘da devam eden savaşın durdurulması için önemli bir rol oynayabileceğine işaret eden medyaya göre, Rutte’nin ziyareti, Batı ile yeniden yakınlaşmaya çalışan Erdoğan için de fırsat oldu.

Yayın organlarının hemen hemen tamamı, Erdoğan’ın Rutte’ye kollarını açtığını ve onu hararetle karşıladığını belirten başlıklar attılar.

Kamu yayıncısı NOS, “Rutte, Erdoğan’ı Ukrayna’daki savaşı sona erdirme çabalarından dolayı övdü” başlığıyla duyurduğu haberde, Hollanda Başbakan’ının Ankara ziyaretine, yapılacak olan NATO liderler zirvesinin damga vurduğu belirtildi.

NOS, Rutte’nin, savaşı diplomasi yoluyla bitirme çabaları nedeniyle Erdoğan’ı övdüğünü ve Suriye‘den gelen mültecileri kabul ettiği için Türkiye Cumhurbaşkanı’na teşekkür ettiğini de bildirdi.

İki ülke arasında 2017 yılından bu yana yaşanan diplomatik gerilime atıfta bulunan Hollanda Televizyonu, “Bugün ikisi arasında herhangi bir düşmanlık belirtisi yoktu. Hollanda başbakanı, ‘Zaten güçlü olan ilişkimizi daha da derinleştirdik’ dedi” görüşüne yer verdi.

NOS’un yorumunda, Türkiye’nin, Ukrayna’daki savaşı durdurmak için NATO adına önemli bir rol oynayabileceği vurgulandı ve Erdoğan için şunlar yazıldı:

“Türkiye’nin aşağı yukarı tarafsız konumu NATO için değerli olabilir. Arabulucu rolü Erdoğan’a çok yakışıyor. Kendisini dünya sahnesinde önemli bir oyuncu olarak sunma arzusuyla tanınıyor. Bölgede rol oynayan, Doğu’ya ve Batı’ya saygı duyan biri.”

Ancak son yıllarda Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Batı’dan uzaklaştığına dikkati çekilen yorumda, “Erdoğan son zamanlarda, Avrupa ve ABD ile yeniden bağlantı kurmaya çalışıyor. Muhtemelen kendi ülkesindeki statüsünü de yükseltmek için Batı’ya karşı biraz daha hoşgörülü. Türkiye mali sıkıntı içinde ve bu da Erdoğan’ın popülaritesine zarar veriyor” dendi.

Hollanda Televizyonu, bu nedenle Erdoğan’ın Ukrayna’daki savaşı mükemmel bir fırsat olarak gördüğünü belirterek “Türkiye, NATO adına arabuluculuk yapmak için ideal bir konuma sahip önemli bir ülke” görüşüne yer verdi.

metin, açık hava, yol, kişi içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Hollanda’nın önde gelen gazetelerinden De Telegraaf da, “Erdoğan, Ankara ziyaretinde Rutte’yi kollarını açarak karşıladı” başlığıyla verdiği haberde, ikili ilişkilerdeki gerilimin geride kaldığını vurguladı.

Rutte’nin, Türkiye’yi, hem siyasi hem de askeri açıdan önemli bir NATO müttefiki olarak nitelendirdiğini belirten gazete, Rutte’nin, Ankara’nın Montrö Sözleşmesi’ne saygılı tutumundan da övgüyle söz etti.

Rutte’nin, Türkiye’deki Suriyeli mülteciler konusunda, “Dünyada bu kadar çok mülteciyi kabul eden başka bir ülke yok” sözlerine de yer veren De Telegraaf, ziyarette, iki ülke ilişkileri konusunda da sıcak mesajlar verildiğini aktardı.
Hollanda’nın, 27,5 milyar dolar ile Türkiye’deki en büyük dış yatırımcı olduğunun altını çizen gazete, geçen yılki ticaret hacminin yüzde 30 artarak 11 milyar dolara ulaştığını kaydetti.
Gazete, Erdoğan’ın, Türkiye ile Hollanda arasındaki “muazzam ticaretten” söz ettiğine belirterek, Cumhurbaşkanı’nın , “2016 yılında belirlediğimiz 10 milyar dolarlık hedefi de aştık. Yeni hedefimiz 20 milyar dolar” sözlerine yer verdi.
De Telegraaf, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Hollanda ile işbirliğini her alanda arttırmak istediklerini söylediğini de aktardı.

Hollanda’nın en büyük haber portalı Nu.nl, Ankara ziyaretini, “Rutte Türkiye ile daha iyi ilişkiler istiyor” başlığıyla duyurdu:
“Rutte, Hollanda ve Türkiye arasındaki zorlu ilişkiyi yeniden başlatmak istiyor. Rutte’ye göre Türkiye ile ilişkilere pragmatik olarak bakılmalıdır. Yıllar sonra ilk kez Türkiye’nin başkenti Ankara’ya giden başbakan, ‘İlişkilerimiz her zaman özel olarak kalacak’ dedi.”

Haberde, Hollanda ile Türkiye arasındaki siyasi bağların son yıllarda pek iyi olmadığına işaret eden Rutte’nin “Ama kendi başınıza boğulmaya devam edemezsiniz. Ayrıca, bazı şeyleri affetmeden ve unutmadan ilişkiyi yeniden başlatmaya çalışmalısınız” açıklaması da yer aldı.

Haber portalı, Hollanda Başbakanı’nın, “Türkiye, NATO içinde önemli bir ortaktır. Ülke, NATO’nun güneydoğu kanadının savunması için büyük önem taşıyor. Ayrıca Hollanda ile Türkiye arasındaki ticari bağlar çok güçlü” dediğini de aktardı.

RTL Haber kanalı da, Rutte’nin Ankara ziyaretinin neden önemli olduğuna ilişkin kapsamlı bir haber yayınladı.

RTL Haber’e göre, Erdoğan’ın Hollanda’yı “Nazi artığı ve faşistlikle” suçladığı, öfkeli Türk vatandaşlarının portakal bıçakladığı “çılgın süreç” sonrası gerçekleşen ziyaret, özellikle Ukrayna sorunu açısından büyük önem taşıyor.

Haberde, Türkiye uzmanı Prof. Dr. Erik Jan Zürcher’in, “Hollanda’nın Ukrayna’daki savaş nedeniyle baltayı gömmeye hazır olduğu” görüşüne yer verildi. Zürcher, şu yorumda bulundu:

“Başbakan Rutte’nin ziyareti Erdoğan’ı mümkün olduğunca Batı tarafına çekmeli. Rutte, Rusya‘ya yönelik yaptırımlara katılmayan Türkiye’nin mümkün olduğunca NATO ve AB ile uyum içinde olmasını istiyor. Erdoğan’ın tavrı yaptırımları etkisiz hale getiriyor. Türkiye ve özellikle İstanbul, hala dış dünyaya turist, mülteci veya askerlikten kaçmak için gitmek isteyen tüm Rusların rotası haline geldi.”

RTL Haber’e göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın öncelikli hedefi, ekonomik krize rağmen 2023 seçimlerini kazanmak. Prof. Dr. Zürcher, Türkiye’nin, ekonomik olarak kaybetse de, siyasi olarak bu savaştan kazanacağı çok şey olduğunu düşünüyor.

Hollandalı profesöre göre, Erdoğan’ın hem Rusya hem de Ukrayna ile olan ilişkileri, onu birdenbire bu savaşta çok önemli bir oyuncu haline getiriyor. Bu aynı zamanda Erdoğan’a Türkiye ile Batı arasındaki bağları güçlendirme fırsatı da veriyor. Böylece ülkesini yeniden yabancı para için cazip bir yatırım ülkesi haline getirmeyi hedefliyor.

Ulusal gazetelerden Algememeen Dagblad da, ziyaretin en önemli noktasının, Erdoğan’ın Ukrayna ile Rusya arasındaki arabuluculuk rolü olduğuna vurgu yaptı.

Ziyaret öncesi gazeteye konuşan uzmanlara göre, Türkiye – Hollanda ilişkilerindeki gerilimin bir anda ortadan kalkmayacağı düşünülürken, Ukrayna’daki savaşın her şeyi değiştirdiğinin altını çizdi.

Gazete, Ukrayna’ya insansız hava araçları temin eden Türkiye’nin, bir yandan da hem Rusya hem de Kiev yönetimi ile iyi ilişkileri nedeniyle “kilit rol” oynadığına dikkati çekti.

Gazeteye konuşan bir başka Türkiye uzmanı Nienke van Heukelingen, “Türkiye muhtemelen bu konuda bir şeyler yapabilecek tek NATO ülkesidir. Bu, Erdoğan’ı Hollanda için de önemli kılıyor. Türkiye, gerilimi düşürme girişimleri için en iyi referanslara sahip. Erdoğan da bu rolü üstlenmeye çalışıyor ama Putin’in izin verdiği kadar ileri gidebilir” dedi.

Algemeen Dagblad gazetesi, Rutte’nin, “Türkiye’nin NATO’nun doğu kanadını savunmadaki önemini vurgulayan” sözlerine atıfta bulunarak, van Heukingen’in, “Karmaşık olan da bu rol. Türkiye konum açısından vazgeçilmez, ancak Erdoğan’ın Putin ile olan iyi ilişkisi nedeniyle Ukrayna’ya Türk askeri müdahalesi zor” sözlerine yer verdi.

Belçika‘da yayımlanan HLN gazetesi de, ziyareti, “Türkiye, AB’den üyelik müzakerelerini yeniden başlatmasını istedi” başlığıyla duyurdu.

Erdoğan’ın, Hollanda Başbakanı Rutte ile yaptığı görüşmede, “AB’nin katılım müzakereleri faslını hızla açmasını ve gümrük birliği müzakerelerine başlamasını bekliyoruz” dediğini aktaran gazete, şu yorumda bulundu:

“Erdoğan’ın açıklamaları, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin, arabuluculuk çabalarının bir sonucu olarak Ankara’yı yeniden uluslararası üne kavuşturduğu bir dönemde geldi.”

NATO ZİRVESİ

kişi, grup, insanlar, takım içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Rutte’nin Ankara’yı ziyaretinden iki gün sonra Brüksel’de yapılan NATO Zirvesi’de bir araya gelen 30 ülkenin liderleri, sorunların ele alınışından önce ve sonra, ikili görüşmeler yapmak için birbirleriyle yarıştılar. Tabii ki, en çok temas kurulmak istenen kişi ABD Başkanı Biden idi. Liderlerin sırf el sıkmak da olsa en çok görüşmek istedikleri ikinci kişi Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan oldu. Öyle ki, alışılagelmiş merdiven fotoğrafı çekilirken bir araya gelen liderlerden bazılarının, Erdoğan ile el sıkışmak için üç beş basamak aşağı indikleri görüldü. Biden ile Erdoğan’ın göz göze gelip tam el sıkışacakları bir sırada araya giren Nato Genel Sekreteri Stoltenberg ile Fransa Başkanı Makron’a rağmen, ABD Başkanı Biden, Erdoğan’a doğru uzandı ve elini sıkarak hatır sordu.

NATO ZİRVESİ NE ZAMAN? NATO zirvesi başladı mı, saat kaçta ve nerede toplanacak? Olağanüstü NATO liderler zirvesine hangi ülkeler katılacak, Rusya var mı? Cumhurbaşkanı Erdoğan toplantı noktasına ulaştı! - Galeri - Yaşam

Bu durum karşısında insan ister istemez soruyor. Türkiye’yi ve haliyle Erdoğan’ı her zaman ağır ve sert bir şekilde eleştiren liderler, Erdoğan’ın bunduğu ortamlarda, onunla el sıkışmak ve konuşmak için neden sıraya giriyorlar acaba?
Bugün, ‘savaş suçlusu’ olarak gördükleri ve küfürler yağdırdıkları Putin ile, yarın bir araya geldikleri zaman, onunla el sıkışmak için yine sıraya gireceklerine inandığım bu liderler, sırf halklarına hoş görünmek için popülizm yapmaktan ne zaman vazgeçecekler acaba?

…VE RUTTE LİMOZİNDEN BİSİKLETİNE DÖNDÜ

yol, açık hava, binme, cadde içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Hollanda’daki günlük yaşamında, koruma kullanmayan ve işine bisikleti ile gidip gelen Rutte,
Türkiye’deki şaşaalı karşılamalardan sonra döndüğü ülkesinde, yeniden bisikletine döndü.

10 gün önce yazdığım Kölelik ve sömürgecilik için özür yazısı:

13 YIL ÖNCE KOLECİLİK VE SÖMÜRGE ÖZÜRÜ DİLEMEYEN HOLLANDA ŞİMDİ ÇARK ETTİ…

BU NE PERHİZ, BU NE LAHANA TURŞUSU?

13 yıl önce ‘Köle ticareti ve sömürgecilik’ için özür dilemeyen Hollanda, şimdi özür diliyor. Ama bir şartla: Sorumluluk ve tazminat yok.

13 yıl önceki Dışişleri Bakanı Maxime Verhagen, Endonezya’da yaşananlar için , ”Ben o zaman doğmamıştım. Sadece üzüntümü dile getiririm. Özürü 1947’deki hükümet dilesin” demişti.

13 yıl sonra şimdiki Başbakan Mark Rutte, Hollanda’nın kölelikte oynadığı rol için hükümet adına özür diledi.

Afbeelding met boom, buiten, rood, bloem Automatisch gegenereerde beschrijving

İlhan KARAÇAY yazdı:

13 yıl önce ‘de Volkskrant’ adlı gazetede, ara sayfalarda tek kolonluk bir haber yakalamıştım. Hollanda Dışişleri Bakanı Maxima Verhagen, bir Endonezya gezisi sonrasında, sömürgecilik ve kölelik konusunda özür dilemesini bekleyen halka, “Çok duygulandım. Ama ben o zamanlar çocuktum. Şimdi hükümetim adına sadece üzüntülerimi belirtirim. Özürü 1947’deki hükümet dilesin” şeklinde ilginç bir yanıt vermişti.

13 yıl sonra bugün, ‘Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu’ dedirtecek bir gelişme yaşandı ve Hollanda hükümeti sadece Endonezya’dan değil, sömürge ve köle olarak kullandığı tüm ülkelerden özür dileme kararı aldı.

İsterseniz önce, bu son gelişme hakkında Veyis Güngör’ün yazdığı yorumu okuyalım, sonra da 13 yıl önceki durumu anlatan haberimi…

Köle ticareti, sömürgecilik ve özür dilemek

2022 yılının sayılı günlerinde, “köle ticareti, sömürgecilik ve tarihsel geçmişle yüzleşme” tartışmaları, Hollanda gündeminin ana konularından birisi oldu.
19 Aralık’ta Başbakan Mark Rutte’nin Lahey’deki Ulusal Arşiv binasında özel davetlilere yaptığı yirmi dakikalık konuşma, tartışmaların ana fikrini oluşturdu.
Rutte konuşmasında, köleliği insanlık suçu olarak tanımlayıp, Hollanda’nın kölelikte oynadığı rol için hükümet adına özür diledi.
Ancak, Başbakan Rutte’nin dilediği özür, bazı kesimler tarafından, özellikle ülkedeki Surinamlı kuruluşlar başta olmak üzere, Hollanda’nın eski sömürgeleri Surinam, Sint Maarten ve Curaçao tarafından eleştirildi.
1 Temmuz 2023 tarihine dikkat çekilerek, -ki bu tarih Hollanda sömürgelerinde köleliğin sonlanmasının 150. Yıldönümü-, özür açıklamasının erken olduğu ve ertelenmesi dillendirildi.

Başbakan Rutte’nin özür dilemesiyle başlayan tartışmalara ve daha önceki özür dileme girişimlerine girmeden önce, bir iki cümleyle Hollanda sömürgeciliğini hatırlayalım.

Bilindiği üzere, Hollanda’nın ‘Altın Çağı’ olarak anılan 17. yüzyıldan itibaren, Hollandalı tüccarlar Afrika ve Asya’dan 600 binden fazla insanı kaçırıp, köleleştirmişlerdi. Bu yüzyılda, Hollanda’da refah olağanüstü artmıştı. Hollanda ekonomisi büyümüştü. Söz konusu refah artışında ve ekonominin iyileşmesinde köle ticareti önemli rol oynamıştı. Bazı araştırmacılar, bu rolün asla unutturulmamasını salık veriyorlar.

Hollanda’nın köle ticareti ve sömürge geçmişinden özür dileme girişimi yeni olmayıp, uzun süredir devam eden bir hareket. En son, geçtiğimiz Kasım ayında, Lahey Belediye Başkanı Jan van Zanen, siyasi başkent olarak, ülkenin köle ticareti ve sömürü geçmişinde oynadıkları rol için özür dilemişti.

Afbeelding met verschillende Automatisch gegenereerde beschrijving

Daha önce, 1 Temmuz 2021’de Amsterdam Belediye Başkanı Femke Halsema da, Amsterdam’ın, kölelik tarihinde oynadığı rolden dolayı özür dilemişti.
Rotterdam Belediyesi ve Hollanda Merkez Bankası da kölelik geçmişinde oynadıkları rol için özür dilemişlerdi. O zaman akil adamlar soruyorlardı: Özür dileme sırası hükümete gelmedi mi?

Peki, Hollanda’nın kölelik ticareti ve sömürge geçmişinden özür dilemek, geçmişle yüzleşmek nereden icap etti böyle?
Bu sorunun cevabını ararken iki sebeple karşılaşıyoruz.
Bu sebeplerden birincisi, geçen yıl Hollanda hükümetinin isteğiyle kurulan ‘Bağımsız Uzmanlar Kurulu’nun yayınladığı raporda, “köle ticaretinin insanlık suçu teşkil ettiği” vurgusunun yapılması ve Hollanda halkının köle ticaretiyle ilgili yeterli bilgiye sahip olmaması, bunun giderilmesi için okullarda eğitim verilmesi.
İkincisi sebep ise, Hollanda Kralı Willem-Alexander’ın, Kraliyet Ailesi’nin de ülkenin kölelik tarihindeki rolünün araştırılması için talimat vermiş olması.

Köle ticareti ve sömürgecilikle ilgili özür dilemeler ve son olarak Başbakan Rutte’nin özür dilemesi, Uzmanlar Kurulu’nun raporu ve Kral’ın talimatı, köle ticareti ve sömürgecilikte kilisenin rolünün de tartışmasını beraberinde getirdi. Özellikle, Protestanlar, kölelik sürecinde kilisenin oynadığı rolün araştırılmasını istiyorlar.

Hatırlanacağı üzere, Hollanda’da özür dileme furyası, bunlarla sınırlı değil.
Hollanda, II. Dünya Savaşı’nda hayatta kalıp Hollanda’ya geri dönen Yahudilere karşı davranışlardan dolayı 2000 yılında, özür dilemişti.
2011 yılında da, 1947’de Hollandalı askerlerin Java’nın Rawagede köyünde yaptıkları kanlı katliam için özür dilerken, 2020 yılında da Holokost 1933-1945 döneminde, Hollanda hükümetinin tutumundan dolayı özür dilemişti. En son 2022 yılında, 1945-1949 yılları arasında Endonezya bağımsızlık savaşında kullanılan aşırı şiddet ve Hollanda’nın 1995’te Srebrenitsa‘daki başarısızlığı için özür dilenmişti.

Köle ticaretini ‘bir insanlık suçu’ olarak kabul etmek, ilan etmek, özür dilemek ve bunun gereğini yapmak elbette insani, vicdani ve bir o kadar da erdemli bir davranıştır. Özür dilemek, acıları ortadan kaldırmaz. Ancak, Uzmanlar Kurulu sözcüsü Dagmar Oudshoorn’un dediği gibi, “Tarihi geri döndüremeyiz. Ancak, bugün de kötü sonuçları hissedilen bu tarihi adaletsizliğin, mümkün olduğu kadar düzeltilmesi için irade beyanında bulunmak ve bunu bir politika için çıkış noktası yapmak mümkün”dür.

2009’DA ÖZÜR DİLEMEMEKTE DİRENİYORLARDI

Yukarıdaki yorumda, ’Peki, Hollanda’nın kölelik ticareti ve sömürge geçmişinden özür dilemek, geçmişle yüzleşmek nereden icap etti böyle?’ diye sormuştu dostum.
2009 yılına kadar, özür dilememekte direnen Hollanda için, bakınız ben o zaman ne yazmıştım.

Afbeelding met persoon Automatisch gegenereerde beschrijving
VERHAGEN, ASKERLERİNİN YAPTIĞI KİTLE KATLİAMI İÇİN ÖZÜR BEKLEYEN EndOnEzyalilar’a, ”Ben o zaman doĞmamIŞtIm. Sadece ÜZÜNTÜMÜ DİLE GETİRİRİM. ÖZÜRÜ 1947’Dekİ hÜKÜMET DİLESİN” dedİ.

AMSTERDAM,- DÜNYA’nın Hollanda temsilcisi İlhan Karaçay, Ermeniler’in soykırım iddialarına boyun eğen ‘özürcüler’e ve Batılılara ders niteliğinde olan bir haberi yakaladı.

15 Ocak 2009 tarihinde, Hollanda’nın ciddi gazetelerinden De Volkskrant’ta yayınlanan bir haberi yakalayan İlhan Karaçay, Hollanda Dişişleri Bakanı Maxime Verhagen’in, Ermeniler’den özür dileme lüksüne düşenler ile Batılılara ders olacak nitelikteki sözlerini süzgeçten geçirdi.

Konu, Hollandalı askerlerin 1947 yılında Endoneya’nın Rawa Gede köyünde işledikleri bir kitle katliamı için özür dilenmesinin istenmesiydi. Hollanda Dışişleri Bakanı Vergahen’in Endonezya’ya yaptığı ziyeret sırasında, Rawa Gedeli yaşlı kadınlar ile buluştuğu sırada özür dilemesi istendiği zaman söylediği, “Ben o zaman doğmamıştım. Sadece üzuntümü dile getiririm. Özrü 1947’deki hükümet dilesin” dediği haber, De Volkskrant gazetesinde aynen şöyle yayınlandı:

ÖZÜR DİLEMEM, ÜZÜNTÜMÜ BELİRTİRİM

Bir otobüs dolusu Endonezyalı çok yaşlı kadın, Hollanda Dışişleri Bakanı
ile konuşmak için, Rawa Gede köyünden Jakarta’ya bir yolculuk yaptı. Bakan Maxime Verhagen onları üç çeyrek saat dinledi. Bakan, kadınların anlattıklarının etkisi
altında kaldığını ve duygulandığını belirtti. “Sizi can kulağı ile dinledim”
dediği 80 yaşın üzerindeki kadıları köylerine uğurladı.

Kadınlar, bu kez de “özür” kelimesini duyamadılar. Hollanda, Bakan
Verhagen’in ağzından, 1947 yılında, kendi askerlerinin bu köyde işlediği
kitle katliamı için,“üzüntü” hatta “derin üzüntü” duyduğunu bir kez daha açıkladı. Aynı üzüntü, 2005 yılında da daha önceki Bakan Bot tarafından dile getirilmişti.

Geçen aralık ayında Hollanda’nın Jakarta Büyükleçisi Van Dam da bu kadarla yetinmişti.
Verhagen, tüm zorlamalara rağmen duygu dolu bu “özür” kelimesini
kesinlikle ağzına almadı. Bir çok kez, ”İki kelime arasında farklılık var” diyen Verhagen,
‘özür’ ile geçmişte yaşananların sorumluluğunun üstelenilmiş olunacağını
ve Hollanda hükümetinin bunu kabul etmediğini belirtiyor ve ekliyor.
“Bu, ancak 1947’deki Hollanda hükümetinin sorumluluğudur” diyor.
“Ben 1956’da doğdum. Bu tarihi olay Ben doğmadan yaşanmış. O zaman
yaşananlardan biz sorumlu değiliz.” diyen Bakan, burada sadece politik bir
mirastan söz edilebileceğini belirtiyor ve hiç bir şeyi kabullenemeyeceğini
amaölenler için üzüntü duyduğunu ekliyor.

Kılı kırk yarmak gibi olacak ama, ‘özür’ yerine ‘üzüntü’ denmesinin
ikinci bir nedeni de, daha sonra doğacak olan tazminata bağlanıyor.
Peki Bakan tazminattan korkuyor mu? Bakan bu konuya yeniden girmek
istemediğini belirtiyor. Kendisinden önceki Bakan’ın Endonezya ile,
geçmişin üstüne bir çizgi çekilmesi konusunda anlaştığını, iki tarafın da tazminat talebinde
bulunmayacaklarını belirten Verhagen, Hollanda ile Endonezya arasında bir finansal
anlaşma olduğunu söyledi.

Hollanda tarihinde bir yüz karası daha…
BU DA SREBRENiCA’NIN SIRRI…

İlhan KARAÇAY yazdı:

Hollanda halkı, Srebrenitsa katliamı konusunda bugüne kadar belirsiz  kalan gerçekleri, Milli Arşiv’in gizliliğinin kaldırdığı birkaç günden bu yana öğrenmeye başladı. Mavi Bereli Hollandalı askerlerin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük katliam olan Srebrenitsa’daki yanlışı, ‘Devlet Sırrı’nın açıklanmasından sonra daha açık bir şekilde ortaya çıktı.

Açıklanan arşiv notlarında, Hollanda’nın o günlerdeki hükümetinin akibeti sezdiği ama lakayd kaldığı anlaşılıyor.
Şimdi size arşivdeki notlardan bazı paragraflar sunuyorum:

Srebrenica ismi, Hollanda Bakanlar Kurulu toplantısında, ilk kez 2 Nisan 1993 tarihinde duyulmuştu.

Hıristiyan Demokrat (CDA) partili Dışişleri Bakanı Peter Kooijmans, İslam halkına gitmekte olan yiyecek ve ilaçlara, Bosna-Sırp kuvvetlerinin el koyduğunu belirtmişti. İşçi Partili (PvdA) İçişleri Bakanı Ien Dales ise, ‘Hollanda bunun gerçekleşmesine seyirci kalırsa, tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında olduğu gibi, gelişmelere karşı gözlerini kaparsa elleri kirlenir’ şeklinde çok duygusal bir yanıt vermişti.
Dales, ‘Etnik temizlikten’ de söz etti.

Hollanda 1993’te, eski Yugoslavya’daki çatışmalarda bir transport birimi ile katkıda bulunuyordu. Bu birim, birbirleriyle savaşan tarafların zorluklarına karşı direnemiyordu. Hollanda parlamentosu, buraya vuruşmaya katılabilecek askerler ile  F-16 savaş uçakları gönderilmesini onaylamak istiyordu.
Lubbers III kabinesi de bunu gerçekleştirdi.

Dışişleri Bakanı Kooijmans, kabine toplantısında yapılan tartışmalar sırasında, barışın diplomatik yolla gerçekleşmesinin imkâsızlaştığını, Birleşmiş Milletler ile Avrupa Birliği’nin, ‘Güvenlik Bölgesi’ için anlaştığını belirtti. Aradan bir gün geçmeden İşçi Partili Kalkınma ve İşbirliği Bakanı Jan Pronk, Srebrenitsa’da, Bosnalı Sırplar’ın çok güçlendiğini ve Müslüman halkı katledeceğini söyledi. Pronk’un söylediği hemen gerçekleşmedi ama iki yıl sonra gerçekleşti.

Hollanda, Srebrenitsa’ya henüz asker göndermemişti. İşçi Partili Savunma Bakanı Relus ter Beek, oraya 150 Kanadalı Mavi Bereli’nin gideceğini belirtiyor. Dışişleri Bakanı Kooijmans, meslektaşı Ter Beek’e, oraya bir tabur hava kuvveti gönderirlip gönderilemeyeceğini soruyor.

Bakan Ter Beek, bunun 1993 sonunda gerçekleşebileceğini, ancak ortada bir sorunun bulunduğunu, paralı askerler ile mükellef askerlerin bu görevi gönüllü olarak kabul etmeleri gerektiğini söylüyor. Başbakan Yardımcıs İşçi Partili Wim Kok ile Dışişleri Bakanı Kooijmans, Savunma Bakanı’nın bu konuda kolları sıvamasını bekliyorlar.

Yıl sonuna doğru karar süreci güçleniyor. Zira, Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç, Hollanda’nın Birleşmiş Milletler gücüne katkı vermesi için Kooijmans’tan dilekte bulunmuş. Kooijmans bu istek için, ‘En kötü çözüm yolu’ demiş.

Savaş bölgesine askeri güç göndermek, Hollanda için çok kolay görünmüyordu. Kooijmans ve Ter Beek, kasım ayında bir tabur hava kuvveti gönderilmesi için Bakanlar Kurulu’nu zorluyorlar.Ter Beek, Birleşmiş Milletler Şefi Boutros-Ghali’in, kemdisinden bir zırlhlı araç taburu istediğini de söylüyor.
Ter Beek, Srebrenitsa’da bulunan 150-180 kişilik Kanadalı Mavi Bereli’nin yerini dolduracak bir paralı asker taburunun hazır olduğunu belirterek, Bakanlar Kurulu’ndan onay istiyor.

Başbakan Lubbers, başlangıçta sevkiyatı kabul ettiklerini, ancak görev dağılımı için, müttefikler ile yapılacak görüşmeleri bekleyeceklerini belirtiyor.

Bakanlar Kurulu, bu sevkiyatın finansal çözümünün de konuşulması gerektiği belirttikdikten sonra onay verdi.

Ama bu sırada ilginç bir haber geliyor.  Savunma Bakanı Ter Beek, daha önce Bosna’ya göndermiş olduğu General Ruurd Reirtma’dan bir fax mesajı alıyor. Bu faks mesajında, Hollanda’dan gelecek olan askerlerin  Srebrenica’daki  ‘safe area’ya yerleştirileceği belirtiliyor. Ter Beek bunu kabul ediyor ve gelen mektubu Bakanlar Kurulu’na sunuyor.
Bakanlar Kurulu, bu mektubu sadece bilgi olarak kabul ediyor. Zira Kasım ayında verdikleri şartlar henüz yerine getirilmemiştir.

Hollanda Millet Meclisi, 1994’dün başında ‘Dutchbat I’ diye adlandırılan birliğin gitmesini onaylıyor. (Bu konudaki gizli notlar 2020 yılında açıklanacak.)
Hollanda, İçişleri Bakanı Ien Dales’in korktuğu gibi, bu konuya duyarsız kalınmamıştı. Ne yazık ki aynı Ien Dales, 1995’te meydana gelen katliamdan önce vefat etmiş ve o kahredici olayı yaşamamıştı.

Afbeelding met boom, persoon, buiten, menigte Automatisch gegenereerde beschrijvingSrebrenica’da Sırplar, 11 Temmuz 1995 günü 9 bine yakın Bosnalı Müslüman’ı hunharca katletmişti. Bu katliama göz yuman Hollandalı askerler, 15 temmuz günü Müslüman halkın isyanını da böyle seyretmişti.

 HOLLANDA BARIŞ GÜCÜ’NÜN GÖZ YUMDUĞU SREBRENİTSA

 İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa’da yaşanan en büyük insanlık trajedisi olarak nitelendirilen Srebrenitsa soykırımı, aradan geçen 24 yıla rağmen Boşnakların kapanmayan yarası olmaya devam ediyor.

Bosna Hersek’in doğusundaki Srebrenitsa’da 11 Temmuz 1995’te başlayan, 8 bin 372 Boşnak sivilin Ratko Mladic komutasındaki Sırp askerler tarafından hunharca öldürüldüğü soykırım, sadece Bosna Hersek’te değil, tüm dünyada acının ve adalet arayışının sembolü haline gelmişti.

NASIL BAŞLADI?

Ratko Mladic komutasındaki Sırp birlikler, 11 Temmuz 1995’te Hollandalı Birleşmiş Milletler (BM) askerlerinin koruması altındaki “güvenli bölge” Srebrenitsa’ya girdi.

Lahey’deki Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesinin (ICTY), aralarında Srebrenitsa soykırımının da bulunduğu birçok suçtan müebbet hapse mahkum ettiği Mladic’in,
11 Temmuz 1995’te yaptığı açıklama, sonraki birkaç günde olacakların habercisiydi.

Mladic, Sırp Bayramı arifesinde, şehri Sırp milletine hediye ettiklerini kaydederek, “Nihayet bu topraklarda Türkler’den (bölge Müslümanları için kullanılan ifade) intikam alma zamanı geldi.” ifadelerini kullanmıştı.

Sırplar, Srebrenitsa düştükten sonra  8 bin 372 Boşnak sivili katletti, çok sayıda kadın ve çocuk evlerinden sürüldü.

Afbeelding met tekst, gras, buiten, teken Automatisch gegenereerde beschrijving
“ÖLÜM YOLU”

Srebrenitsa’nın düşmesinin ardından, bu şehirde yaşayan Müslüman halkın bir kısmı, bugünkü şehitliğin tam karşısında bulunan eski akümülatör fabrikasında konuşlanan Hollanda askerlerine sığınırken, bir kısmı da orman yolundan Boşnak askerlerin kontrolündeki bölgeye ulaşmayı denedi. Orman yolunu seçenlerin de, Hollandalı askerlere sığınanların da kaderi aynı oldu.

Yaşanan büyük katliamlar nedeniyle halk arasında “ölüm yolu” olarak da anılan orman yolunu tercih eden binlerce Boşnak, Sırp askerlerin kurduğu pusularda yaşamını yitirdi.

Hollandalı askerlere sığınanlar da eski akümülatör fabrikasındaki ilk gecenin ardından başlarına gelecekleri anladı. İlk gece fabrikaya giren Sırp askerler, Boşnakların kimlik kontrolünü yapıp keyiflerine göre bazılarını götürürken, eşlerinden ya da oğullarından ayrılan kadınların çığlıkları olacakların habercisiydi.

Ertesi gün Hollandalı askerlerin birkaç metre ilerisinde, kampın hemen dışında bekleyen Sırp askerler, kadın ve çocukları otobüslere bindirirken, erkekleri hemen orada ailelerinden ayırdı. Ailelerinden ayrılan erkekler, daha sonra katledilip farklı toplu mezarlara gömüldü. Kadın ve çocuklar ise yıllardır yaşadıkları evlerinden sürgün edildi.

HOLLANDA’NIN ROLÜ

Srebrenitsalı Boşnak sivillerin o dönem “tutunacak dal” olarak gördüğü Hollandalı BM askerlerinin rolü, aradan 24 yıl geçmesine rağmen bugün de tartışılıyor.

Şehrin Sırp güçlerince işgal edilmesinin ardından çekilen ve kamuoyunun da aşina olduğu görüntülerde, Hollandalı BM askerlerinin komutanı Thom Karremans’ın, 11 Temmuz 1995’te görüştüğü Mladic karşısında el pençe durması gözden kaçmıyor. Şehre giren Sırp askerlerine ateş açılması nedeniyle Karremans’ın adeta ifadesini alan Mladic’in, görüntülerin sonunda ise Karremans’a içki ısmarlaması ve ikilinin birlikte kadeh kaldırması dikkati çekiyor. Hollandalı askerlerin Srebrenitsa’dan uğurlanması öncesinde de Sırp komutanın, Karremans ve ailesine çeşitli hediyeler vermesi de bir başka detay olarak göze çarpıyor.

HOLLANDA MAHKEMESİNİN KARARI

Hollanda’da bir mahkeme ise 3 yıl önce, kasabada 300 Boşnak’ın öldürülmesinden Hollandalı BM askerlerinin doğrudan sorumlu olduğuna hükmetti.

Lahey kentinde görülen davada kararı okuyan Yargıç Larissa Alwin, Hollandalı BM barışgücü askerlerinin kontrolleri altındaki kamptan götürülen erkeklerin öldürüleceğini bilmesi gerektiğini, çünkü o dönemde de Sırpların savaş suçları işlediğine dair kanıtlar bulunduğunu vurgulamıştı.

Alwin, “Hollandalı BM barışgücü askerleri bu erkeklerin karargahtan götürülmesinde işbirliği yaparak yasalara aykırı davranmışlardır” demişti.Mahkeme Hollanda’nın 300 erkeğin yakınlarına tazminat ödemesi gerektiğine karar vermişti. Ancak mahkemeye göre, Hollandalı askerlerin Srebrenitsa’nın düşmesinden ve karargaha değil etraftaki orman arazisine sığınan diğer kurbanların ölümlerinden sorumlu tutulamazlardı.

 

LONDRA’DA BELEDİYE BAŞKANLIĞI, İNGİLTERE’DE DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI VE BAŞBAKANLIK YAPAN, TÜRK KÖKENLİ BORİS JOHNSON’IN BİLİNMEYEN YÖNLERİ.

LONDRA’DA BELEDİYE BAŞKANLIĞI, İNGİLTERE’DE DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI VE BAŞBAKANLIK YAPAN, TÜRK KÖKENLİ BORİS JOHNSON’IN BİLİNMEYEN YÖNLERİ.

Osmanlı döneminde Bakanlık yapan ve sonra da öldürülen Ali Kemal’ın küçük torunu olan Boris Johnson’ın ailesi, Çankırı’nın Kalfat köyünde yaşıyor.

Köyü ziyaret eden Johnsonlar, Türk kökenli olmaktan gurur duyduklarını söylediler.

Boris Johnson’ın, İngiltere’de üç önemli görevden sonra, adı NATO Genel Sekreterliği için geçiyor.

…ve son gelişme:Başbakanlığa yeniden getirilmesi gündemde.

Afbeelding met gras, buiten, windmolen, outdoor-object Automatisch gegenereerde beschrijving
İlhan KARAÇAY derledi:

İngiltere’de önce Londra Belediye Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve daha sonra da Başbakanlık yapan ve bu son görevi 6 Eylül 2022’de bırakan Boris Johnson, Jens Stoltenberg’den boşanacak olan NATO Genel Sekreterliği için, özellikle İngiltere’deki muhafazakârlar ile müttefik Ukrayna tarafından aday gösteriliyor.
NATO Genel Sekreterliği için oybirliği gerekeceği için, Johnson’ın seçilmesi zor görülüyor. Zira, Fransa’nın veto etmesi bile söz konusu. Ve de Amerika Birleşik Devletleri ABD, bu görev için Avrupa ülkelerinden bir aday düşünmüyor. ABD, yeni bir Avrupa Ordusu düşünen Avrupa Birliği’ne bu konuda sıcak bakmıyor.

Son gelişme: İngiltere ve dünyadaki medya organları, Boris Johnson’ın Başbakanlığa yeniden getirilme ihtimali üzerinde duruyor. Son 200 yıllık İngiltere tarihinde, 2022’de yaşanan siyasi krizin bir benzerine rastlanmadığı belirtiliyor. Bir yıl içinde 3 ayrı Başbakan ile yönetilen İngilizler’in, şimdi Boris Johnson’ı mumla aradıklarından söz ediliyor.

TÜRK TORUNU

Tüm dünyada ünlenen Johnson’ın, bir Türk’ün torunu olduğunu artık bilmeyen yok gibi.
İyi ama nasıl?
İşte bu sorunun yanıtını almak için çok uzun çalışmalar lâzımdı.
Ben bu çalışmayı yaptım ve bir derleme düzenledim. Almış olduğum notlar arasında, konuya ilişkin bilgiler veren pek çok yazarın isimlerini not etmeyi ihmal ettim. Bu nedenle yapmış olduğum pek çok alıntıya imza koyamadım. Özürüm kabul ola…

BORİS JOHNSON’IN BÜYÜK BÜYÜK BABASI BİR TÜK GÖÇMENDİ

Ülkesini, özellikle göçmenlik nedeniyle AB’den çıkarmada başarılı olan Boris Johnson’ın büyük büyük babası da Ali Kemal adında bir göçmendi.
1903’te İsviçre’de yatılı bir İngiliz kıza aşık olan ve sonra evlenen Ali Kemal ve Winifred Brun çifti, daha sonra İngiltere’ye taşındılar ve üç çocukları oldu. Ancak, karısının ölümünden sonra, Boris’in büyük dedesi Ali Kemal Türkiye’ye döndü ve orada Bakan oldu.

If Ali Kemal had money, Boris would have been a Turkish citizen now | Daily Sabah

Çocuklar İngiltere’de kaldı

Ne var ki Ali Kemal, çocuklarını kayınvalidesiyle bırakıp Osmanlı İmparatorluğu’na dönüp Bakan olduktan sonra, 1922’de öldürüldü.
Ali Kemal’ın oğlu Osman Ali, adını Wilfred Johnson olarak değiştirdi ve II. Dünya Savaşı sırasında RAF pilotu olarak görev yaptı.
Oğlu Stanley, yazar ve politikacı oldu ve 1964’te sarışın Boris Johnson’ın babası oldu.

İngiltere’de önce Londra Belediye Başkanı, sonra Dışişleri Bakanı, daha sonra da Başbakan olan Boris Johnson’ın büyük büyük dedesi olan Ali Kemal Bey’i, yazımın sonunda sizlere daha iyi tanıtacağım. Ama şimdi önce Boris Johnson etrafında yaşananlara değineceğim:

İşte Boris Johnson’ın Çankırı’daki evi

Afbeelding met persoon, buiten Automatisch gegenereerde beschrijving

Dedeleri Çankırılı olan Boris Johnson’ın, Kalfat Köyü’ndeki evi böyle görüntülenmişti. Çankırı’nın Orta ilçesine bağlı Kalfat köylüleri, Johnson’ın sülalesinin, bölgede “Sarıoğlangiller” olarak adlandırıldığını söylediler.

Köylülerinden Mehmet Ali Atmaca, Boris Johnson’ın sülalesinin, köyde “Sarıoğlangiller” lâkabıyla tanındığını ifade ederken, köy sakinlerinden Musa Şekerci, Johnson’ın büyük dedesi Ali Kemal Bey’in ilk yaşadığı evi gösterdi ve geçmiş yılarda Johnson’ın yakınlarının köyü ziyaret ettiğini anlattı. Şekerci, Johnson’ın ailesinin Almanyaİngiltere gibi ülkelerde olduğunu belirterek, özel günlerde zaman zaman köyü ziyaret ettiklerini vurguladı.

Mustafa Bal, former mayor of the village, second left, displays an image on his phone of his meeting with Boris Johnson holding an Ottoman Empire sign when he was Foreign Secretary, in Kalfat, Turkey.

Boris Johnson’ın büyük dedesinin kapı komşusu olan Yaşar Kaya da Johnson’ın akrabalarını geçmiş dönemlerde evlerinde misafir ettiklerini belirtti. Kaya, kendisinin bu aileyi tanımadığını fakat büyüklerinin bu aile ile sıkı bağları olduğunu kaydetti.

Köy sakinlerinden 80 yaşındaki Zeynep Usta da Johnson’ın büyük dedesi Ali Kemal Bey ile tanıştıklarını fakat Boris’i tanımadıklarını anlattı.

Öte yandan İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Boris Johnson, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ziyaretinin ardından gazetecilerin ‘Çankırılı mısınız?’ sorusuna, ‘Kalfatlıyım’ yanıtını vermişti.

Gazeteci Ali Kemal’in torunu Türk Kökenli Boris Johnson’ın babası Stanley Johnson’ın da, 2008 yılında Kalfat’ı ziyaret ettiğini ifade eden köy sakinleri, Boris’i de ata topraklarında misafir etmek istediklerini söylediler.

Boris Johnson: ‘İkimiz de Osmanlıyız’

Türkiye ve İngiltere yeni bir işbirliği dönemine girmişti. O zamanki İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson, bu durumu, ‘Osmanlı’nın iki torunu arasındaki bir işbirliği’ olarak nitelendirmişti.

Boris, yaptığı basın açıklamasında memleketinde olmaktan mutlu olduğunu ve sahip olduğu Osmanlı tarihinden de faydalandığını söylemişti. “Türkiye ile Birleşik Krallık arasında güçlü bir toplumu tamamen destekliyorum.” diyen Johnson, kendisini ve Türk Bakan Ömer Çelik’i işaret ederek, “Osmanlı’nın iki torunu arasındaki bir işbirliğidir” demişti.

Afbeelding met tekst, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving

Hemşehrileri, İngiltere Başbakanı Boris Johnson ile son derece gurur duydular

Bugün hâlâ Türkiye’de, özellikle kuzeydeki Çankırı ilinde yaşayan Ali Kemal’in torunların biri olan Mustafa Bal, bu durumdan özellikle gurur duyduğunu söyledi. “Bu aile dünya liderleri yetiştirdi. Bu bizim için büyük bir onur ve gurur duyuyoruz” dedi. Bal, bu köydeki aileye “Sarıoğlangiller” denildiğini söylüyor ve “Yani Boris Johnson’ın sarışınlığı o aileden kaynaklanıyor.” diye ekliyor.
Köy muhtarı Bayram Tavukçu da Johnson’ı tebrik ediyor. Ona göre, birçok köylü Johnson’ı şahsen tebrik etmek için İngiltere’ye seyahat etmek istedi.

Boris Johnson’ın Çankırı’daki Kalfat köyü meşhur oldu!

Afbeelding met tekst, buiten, boom, lucht Automatisch gegenereerde beschrijving

İngiltere’de Boris Johnson’ın İngiltere Başbakanı seçilmesi dünya çapında büyük bir yankı uyandırmıştı. Boris Johnson’ın geçtiğimiz yıllarda Türkiye’ye gelerek ata toprağı olarak bilinen Çankırı’nın Kalfat köyü, bu nedenle dünya çapında meşhur olmuştu.

Johson’ın Başbakan olması Kalfat köyünün ününe ün katmıştı.

“Köyde Sarıoğlangiller derler”

Boris Johnson’ın akrabası ve köy sakinlerinden olan Satılmış Karatekin, “İngiltere gibi bir yere başbakan olması onur ve gurur verici. Gurur duyuyoruz” diye konuştu.

Boris Johnson’ın Kalfat’a gelmesini beklediklerini dile getiren Karatekin, “Babası Boris’in Kalfat’a geleceğini, işlerinin yoğun olduğu için gelemediğini söyledi. İleri bir tarihte gelecek, babası ata toprağını gördüğü için çok duygulandı ve gururlandı” dedi.

Johnson ailesinin Kalfat’ta Alibeyoğulları olarak adlandırıldığını, sonrasında ise Sarıoğlangil olarak anıldığını anlatan Satılmış Karatekin, Boris Johnson’ın sarı olmasının bundan dolayı olduğunu anlattı.

Boris Johnson’ın İngiltere Başbakanı olmasından mutluluk duyduklarını dile getiren Kalfat Muhtarı Bayram Tavukçu ise, Boris Johnson’ın akrabalarının yılda belirli dönemlerde Kalfat’a geldiklerini kaydederek, “Akrabaları geliyorlar, ailenin bir kısmı Almanya’da, bir kısmı Ankara’da, yazları bir aylığına Almanya’dan gelip gidiyorlar” diye konuştu.

Johnson’ın dedelerinin yakın komşusu olduklarını belirten Rafet Sarıcı, “Kendisi Kalfatlıyım dediği zaman biz 22 bin nüfuslu olan bir beldenin insanları çok duygulandı. Avrupa’nın en büyük devletinin başbakanı olarak ‘Kalfatlıyım’ demesi çok güzel bir şey” dedi.

Boris Johnson’ın başbakan olacağını Londra Belediye Başkanlığı döneminde tahmin ettiklerini söyleyen Sarıcı, “Yolunun açık olduğunu Londra Belediye Başkanı olduğu dönemde biliyorduk. Çok şükür de tahminlerimiz oldu” ifadelerini kullandı.

Afbeelding met buiten, gras, staand, huis Automatisch gegenereerde beschrijving

Kalfat Köyü Muhtar Azası İbrahim Aksu, “Köylünün başbakan olması hissedilmez yaşanır. Büyük bir gurur, Osmanlı torunu İngiltere’yi yönetmeye talip olup kazandıysa, bundan daha büyük bir sevinç olabilir mi? Mutluluk duyuyoruz, kendisini buraya davet ediyoruz” diye konuştu.

Boris Johnson ile birebir iletişim kurmayı denemediklerini söyleyen Aksu, “Babası 2008 yılında geldiğinde onun da gelmeyi istediğini duyduk. Vakit bulup gelemedi. Geleceğini biliyoruz” dedi.

Gurur kaynaklarının olduğunu aktaran köy sakinlerinden Ahmet Demir, “Başbakan olması çok sevindirici, kendimiz olmuş gibi sevindik” şeklinde konuştu.

Boris Johnson’ın akrabalarının aile boyu okulda başarılı olduklarını anlatan Demir, “Hemen hemen her sınıfta başarılılardı. İleri zekalılık durumları vardı. Tüm derslerde elleri kaleme yatkın şekilde öğretmen soru sorduğunda ilk cevap verenlerden olurlardı. Tabir yerindeyse ‘zehir’ gibilerdi” dedi.

Demir, Boris Johnson’ın başbakan olduğuna şaşırmadığını ve sülaleden gelen zekiliğin devam ettiğini söyledi.

Eski Belediye Başkanı İngiltere’de görüşmüş.

2012’de Londra ziyaretinde Johnson’la görüşen 2009-2014 yılları arasında Kalfat Belediye Başkanlığı yapan Mustafa Bal’ın, Johnson ile çekilmiş hatıra fotoğrafı bile var.

Dünya basının dikkatini çekti.

Dünya’da önde gelen haber ajanslarından Reuters’da Boris Johnson’ın Başbakan seçilmesiyle “Türkler, Osmanlı Torunu’nun İngiltere lideri olmasından memnun” başlığını atarak dünyanın gündemine oturmuştu.

‘Türk büyük dedem başbakan olduğumu görseydi bundan gurur duyardı’
Afbeelding met persoon, person, kostuum, gekleed Automatisch gegenereerde beschrijving

Johnson büyük dedesinin de Türk ve Müslüman olduğunu vurgulayarak, “Eğer kendisi bugün benim bu ülkenin başbakanı olacağımı görseydi bundan çok gurur duyardı” diyerek İslam karşıtı fikirlerinin olmadığını savundu.

Boris Johnson’ın Çankırılı hemşehrileri üzgün: Köyümüzü iyi temsil ediyordu!

İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın istifası Çankırı’nın Orta ilçesine bağlı Kalfat köyündeki hemşehrilerinin keyfini kaçırmıştı. Köy sakini Satılmış Karatekin, “Gerçekten çok üzüldük. Köyümüzü yurt dışında çok güzel temsil ediyordu. Köyümüzde sevinçle karşılanmıştı Boris kardeşimizin seçilmesi” dedi.

ALİ KEMAL BEY’İ YAKINDAN TANIYALIM

Afbeelding met tekst, persoon, buiten, poseren Automatisch gegenereerde beschrijving
Türk yazar, gazeteci ve siyaset adamı. İkinci Meşrutiyet ve Mütareke döneminde İttihat ve Terakki karşıtı görüşleriyle tanınmıştır.

Ali Kemal’in babası Hacı Ahmet Rıza Efendi, 1813 yılında Kalfat’ta doğdu.
Johnson’ın büyük dedesi Ali Kemal, bir Osmanlı gazetecisi ve politikacısıydı. Damat Ferit Paşa hükümetinde üç ay İçişleri Bakanı olarak görev yaptı. Aynı zamanda Eğitim Bakanıydı.

O zaman Millî Mücadele aleyhine sert tutumlar gösterdi. Türk Kurtuluş Savaşı‘nın zaferinden sonra İstanbul‘da tutuklanarak İzmit‘te Nurettin Paşa‘ya bağlı askeri birliklerce linç edildi. Ermeni yanlısı olarak görülen bazı yazılarından dolayı düşmanlarınca “Artin Kemal” şeklinde adlandırılır. Mustafa Kemal‘e ve Millî Mücadele’ye muhalifliği nedeniyle pek çok insan tarafından “hain” olarak damgalanmıştır.

Ali Kemal, Türk Kurtuluş Savaşı’nda (1919-1923) bir rakipti ve Avrupa’da sürgünde yaşadı.

İlk yılları ve öğrenimi

1867 yılında İstanbul‘un Süleymaniye semtinde doğdu. Asıl adı Ali Rıza’dır. Ali Kemal ismini Vatan şairi Namık Kemal‘i çok sevdiği için almıştır. Babası, Çankırı’nın Orta ilçesine bağlı Kalfat beldesinde doğmuş, İstanbul’da mumculuk işine girerek mumcular esnafı Kethüdası olmuş Hacı Ahmed Rıza idi. Ali Kemal, İstanbul’da Mülkiye Mektebi’ne girdi. Dört yıllık dönemin son yılında buradan ayrılarak Fransızca‘sını ilerletmek amacıyla 1886’da Paris‘e gitti. Ertesi yıl Fransa‘dan Cenevre‘ye geçti ve 1888’de İstanbul‘a döndü. Yeniden Mülkiye Mektebi’ne başladı ve Avrupa’da gördüklerinden etkilenip bir öğrenci derneği kurdu. Kurduğu dernek kapatıldıktan sonra yeniden bir dernek kurma taşebbüsünde bulununca dokuz ay hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra Temmuz 1889’da Halep‘e sürgün edildi.

Halep Sürgünü ve Paris yılları

Halep‘te kaldığı yıllarda Halep İdadisinde Türk dili ve Osmanlı edebiyatı hocalığı yaptı. Halep‘teki durgun hayata fazla dayanamadı ve 1895’te izinsiz İstanbul’a döndü. Bunun üzerine hakkında tekrar sürgün kararı çıkınca Jön Türklerin bir çeşit karargahı hâline gelmiş bulunan Paris’e tekrar gitti (1894). Paris’te bulunduğu sırada Jön Türkler ile II. Abdülhamit arasında ara bulucu bir çizgi izlemeye çalıştı. Bu ara buluculuk rolünü hafiyelik noktasına vardırdığı sonradan ortaya çıkmıştır. Mizancı Murat‘ın Jön Türk hareketinden ayrılmasından sonra Ali Kemal de bu hareketten ayrıldı.

Ali Kemal, Paris’te bir yandan siyasal bilgiler okuyor, bir yandan da gazetecilik yapıyor, İstanbul‘daki İkdam gazetesine Paris izlenimlerini anlatan batı kültürüne hayranlık ile yoğrulmuş yazılar ve çeviriler gönderiyordu. İkdam’da kendi röportajlarıymış gibi kaleme alınmış pek çok yazının Fransız basınından çeviriden ibaret olduğunu sonradan Hüseyin Cahit tarafından ortaya çıkarılmış ve bu hadise ikisi arasında Ali Kemal’in ömrünün sonuna kadar sürecek bir polemiğin başlamasına neden olmuştur.

Brüksel katipliği, Mısır yılları, ilk evliliği

1897’de Brüksel Elçiliğinde ikinci kâtipliğe atandı. İttihatçılardan çekindiği için İstanbul’a dönemiyordu. 1899’da Siyasal Bilgiler diplomasını alması sonrasında, II. Meşrutiyet‘in ilanına kadar Mısır‘da yaşadı. Kahire’de Mısırlı bir prense ait bir çiftliği idare ediyordu. 1903 yılında yaz tatili için gittiği Londra’da Winifred Brun adlı bir İngiliz hanımla evlendi.[3] Bu evliliğinden Selma adında bir kız, Osman adında bir erkek çocuğu dünyaya geldi. Oğlunun doğumunun hemen ardından eşini kaybetti. II. Meşrutiyet’in ilanından bir gün önce İstanbul‘a döndü.

Afbeelding met muur, persoon, person, kostuum Automatisch gegenereerde beschrijving

31 Mart Olayındaki rolü

Afbeelding met buiten, mensen, groep, oud Automatisch gegenereerde beschrijving

İstanbul‘da İkdam gazetesinin başyazarlığının üstlenen Ali Kemal, bir yandan da Darülfünun‘da Edebiyat Fakültesi‘nde siyasi tarih dersleri veriyordu. İlk siyasi partilerden birisi olan Osmanlı Ahrar Fırkası‘na girdi. Ali Kemal’in İstanbul‘a döner dönmez padişahın huzuruna çıkmış, padişahın iltifatlarını ve verdiği paraları kabul etmişti; bu durum İttihatçıların tepkisine neden oldu. O da yeni eleştiri hedefini İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak belirledi ve İkdam gazetesinde Cemiyet’e karşı ağır eleştiriler içeren başyazılar yazmaya başladı. Hemen bütün çevresiyle sürekli kavga hâlindeydi. Sınıfta öğrencilere Fransa‘daki siyasal liberalizmi hararetle övüyor, kendisiyle aynı fikirde olmayan kişilere şiddetle saldırıyor, gençlerin öfkesini bunlara yöneltmeye çalışıyordu. Ali Kemal’in tahrikleri 31 Mart Olayı‘nın çıkmasında etkili oldu. Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey‘in öldürülmesinin ertesi günü olan 7 Nisan 1909’da Darülfünun’da kalabalık bir topluluğa yaptığı konuşmadan sonra bu konuşmanın etkisinde kalan Darülfünun hocaları ve öğrencileri katillerin yakalanmasını istemek üzere Bâb-ı Âli‘ye yürümüşler; sayıları onbinlere ulaşan kalabalığın üstüne ateş açılması sonucu birkaç yüz kişi yaralanmıştı. Ertesi günkü cenaze sırasında da devam eden olayların ve 31 Mart ayaklanmasına dönüşmesi üzerine Selanik‘ten gönderilen Hareket Ordusu İstanbul’a gireceği sırada Ali Kemal yeniden Paris‘e kaçmak zorunda kaldı (1909). Bu arada Mülkiye‘deki görevine son verilmişti.

Peyam gazetesi, ikinci evliliği

Vatan haini miydi, günah keçisi mi

İttihat ve Teraki Yönetiminin iktidardan uzaklaşmasının ardından 1912 affıyla İstanbul’a geri gelen Ali Kemal, İkdam gazetesinde başyazar olarak yazılarına devam etti ancak altı ay sonra hükûmet Bâb-ı Âli Baskını ile devrilince Viyana’ya sürüldü. Üç ay sonra İstanbul’a döndü. 14 Kasım 1913’te Peyam gazetesini yayınlamaya başladı, başyazarlığını üstlendi. İlk başyazısı “Peyamımız, Meramımız” başlığını taşıyordu. Mülkiyedeki hocalığı da geri verilmişti. Mektepler Nazırı Zeki Paşa’nın kızı Sabiha Hanım ile evlendi.[4] Bu evliliğinden Zeki adında bir oğlu dünyaya geldi. Ocak 1913’te İttihat ve Terakki‘nin gerçekleştirdiği askerî darbe olan Bâb-ı Âli Baskını’ndan sonra tutuklandı.

I. Dünya Savaşı yılları

Ali Kemal, 22 Temmuz 1914’te, I. Dünya Savaşı‘nın başladığı sıralarda, İttihat ve Terakki’nin baskısıyla gazetesini kapatmak zorunda kaldı. Siyasetle ilgilenmeyip öğretmenlik ve tüccarlıkla geçinmeye çalıştı. Bu tutumu 1918’de İttihat ve Terakki liderlerinin bir Alman denizaltısına binip Türkiye‘den ayrılışına kadar sürdü.

Kurtuluş Savaşı yılları

Mondros Ateşkes Antlaşmasına Yönelik Tepkiler - Ödev Notları

Ali Kemal, Mondros Ateşkes Antlaşması‘nın imzalanmasından sonra 14 Ocak 1919’da yeniden faaliyete geçen Hürriyet ve İtilâf Fırkası‘nin genel sekreteri oldu. 4 Mart 1919’da kurulan Birinci Damad Ferit Paşa hükûmetinde Maarif Nazırlığı (Eğitim Bakanlığı), bu hükûmetin Mayıs’ta istifasının hemen ardından kurulan ikinci Damad Ferit Paşa hükûmetinde ise Dahiliye Nazırlığı (İçişleri Bakanlığı) görevine getirildi. Bu görevde iken Kuvâ-yi Milliye ve Mustafa Kemal Paşa aleyhine emirler yayımladı. İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucularından birisi oldu. Hükûmet içinde çıkan bir anlaşmazlık yüzünden 26 Haziran 1919’da bakanlıktan istifa etti.

Darülfünun‘da ders vermeye devam eden Ali Kemal, 1922 Mart ayında Darülfünun öğrencilerinin istifaya davet ettiği dört öğretim elemanı arasındaydı. Öğrencilerin verdiği kararın gerekçesi, hocaların, bağımsızlık, kutsiyet, milliyet hislerine yabancı oluşları, saldırgan şahsiyetleri ile kamu vicdanında mahkûm edilmiş olmalarıdır. Öğrencilerin tepkileri üzerine Ali Kemal ve Cenap Şahabettin 3 Eylül 1922’de Meclis-i Vükela kararıyla görevlerinden azledildi.[5]

Ali Kemal, bakanlığı sırasında başyazarlığını Refik Halit ile Yahya Kemal’in üstlendiği Peyam-ı Sabah gazetesinin başyazarlığına bakanlıktan ayrıldıktan sonra döndü. Bu gazete, Peyam gazetesi ile ve Mihran Efendi’nin sahibi olduğu Sabah gazetesinin birleştirilmesiyle 1920’de kurulmuştu. Yazılarında acımasız eleştirilerini İttihat ve Terakki’nin devamı olarak gördüğü Anadolu hareketine yöneltti. Ancak Büyük Taarruz‘un başarılı olup, İzmir‘in kurtulmasından sonra 10 Eylül 1922’de “Gayelerimiz Bir İdi ve Birdir” başlıklı bir yazı yazarak yanıldığını söyledi.

Öldürülmesi

Nureddin’e nasıl olduğunu sordum. Kemâl-ı fahr ile yüksek perdeden, göğsünü kabartarak hikâye etti : ‘İzmit’e getirdiler. Aldım. İstintak ettim. Hakaret ettim sonra da asker ve ahaliden bir kalabalık toplamalarını emirerlerime emrettim. Topladılar. Beklesinler, Ali Kemâl’i çıkartacağım, hemen üstüne üşüşsünler, sopa ile, taşla, yumruk ile gebertsinler, dedim. Öyle yaptılar. Sonra da oraya astım.’ dedi. Oh… Bu bir cinayet idi. Hem de bunu bir ordu kumandanı yapıyordu. Bir kumandanın Türk askerliğine böyle bir leke sürmesini bir türlü çekemedim. Bu iş bana pek acı geldi.

Rıza Nur‘un hatıratı

Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ardından Ankara Hükûmeti, İstanbul polisinden Ali Kemal’in tutuklanıp yargılanmak üzere Ankara‘ya gönderilmesini istedi.

4 Kasım 1922 günü, Teşkilat-ı Mahsusa mensubu birkaç kişi Ali Kemal’i Tokatlıyan Oteli‘nde gittiği berber dükkânından kaçırarak İstiklal Mahkemesi‘ne çıkarılmak üzere Ankara‘ya götüreceklerini bildirdiler. Ancak Ali Kemal, İzmit‘te bölge kumandanı Sakallı Nurettin Paşa‘ya teslim edildi. Nurettin Paşa ile görüştükten sonra dışarı çıkarken kumandanlık karargahı önünde toplanan ahali tarafından linç edildi (6 Kasım 1922). Kafası çekiçlerle ve taşlarla kırılarak öldürüldü. Çıplak vücudu ayaklarına ip bağlanarak sokaklarda dolaştırıldı. Asılan cesedi, İsmet Paşa‘ya gösterildi. Lozan’a gitmekte olan İsmet İnönü‘nün bu durum karşısında sinirlenmesi üzerine Ali Kemal’in ölü bedeni apar topar kaldırıldı. İzmit’te defnedilen Ali Kemal’in mezarı, başına bir mezar taşı veya herhangi bir işaret konulmaması sebebiyle zamanla ortadan kayboldu; uzun araştırmalar sonunda 1950’lerde yeri tespit edilebildi.[2] Falih Rıfkı Atay’a göre Atatürk, Ali Kemal’in öldürülüş şeklinden tiksinerek bahsederdi.

Mezarı

Afbeelding met persoon, buiten, boom, staand Automatisch gegenereerde beschrijving

Defin yerini Ocak 1950’de Vatan gazetesinin İzmit muhabiri Cevdet Yakup Baykal buldu. Bunun üzerine “Ali Kemal’in bir mezarı olabilir mi?” diye ateşli bir münakaşa açıldı. Vatan eski bir yazarın vatan haini hâline düştüğünü, linç neticesinde işkenceler çektiğini ve ceza borcunu ödediğini, kendisini ve ailesini bir mezardan mahrum bırakmanın doğru olmadığını ileri sürdü. Nihayet Ali Kemal bir mezar sahibi oldu.

Ali Kemal gazeteciliğinin yanı sıra çeviriler de yapmış, “Ömrüm” adıyla yazdığı anılarını
1914’te Peyam-ı Edebi’de (22 tefrika olarak), sonra da Peyam-ı Sabahta (32 tefrika) yayınlamıştır. Ömrüm, 1985 yılında Ali Kemal’in ikinci eşinden oğlu olan ve Türkiye’nin BernLondra ve Madrid büyükelçiliklerini yapmış (ve karısı 1978’de Madrid’de ASALA tarafından öldürülen) Zeki Kuneralp tarafından kitap hâlinde yayınlandı. Bu kitapta, “Ömrüm Sonrası” başlıklı bir bölüm ve bazı ekler de bulunmaktadır. (Ali Kemal: Ömrüm (Yayına hazırlayan Zeki Kuneralp), İsis Yayıncılık, İstanbul, 1985)

Dışişleri Bakanlığı‘nda AB Genel Müdür Yardımcılığı yapan (ve o dönemde AB Komisyonu Türkiye Temsilcisi olan Karen Fogg ile ilginç yazışmaları ile gündeme gelen) Selim Kuneralp, Ali Kemal’in torunudur. Selim Kuneralp Stokholm Büyükelçiliği ve Seul Büyükelçiliği’nden sonra Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı görevini yürütmüş, AB Daimi Temsilciliği görevinde bulunduktan sonra Bakanlık müşavirliğine getirilmiştir.

Ali Kemal’in ilk eşi olan İngiliz hanımından olan öz torunu Stanley Johnson‘ın oğlu olan Boris Johnson İngiliz Muhafazakâr Parti parlamenteri olup, bir dönem ‘The Spectator‘ dergisinin Genel Yayın Yönetmenliğini yapmış ve 1 Mayıs 2008 tarihinde Muhafazakâr Parti adayı olarak Londra belediye başkanlığı seçimini kazanıp bu görevini 2016 yılına kadar sürdürmüştür.] 23 Temmuz 2019 tarihinde partinin başkanı olarak görevlendirilmiş ve Birleşik Krallık Başbakanlığı kesinleşmiş, bu vesileyle Ali Kemal’le olan bağı yeniden gündeme gelmiştir.

Son olarak Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin meslek şehidi gazeteciler listesi içinde yer almasıyla şehit sayılıp sayılamayacağına dönük tartışmaların alevlenmesiyle, Ali Kemal’in gündemdeki yerini 80 yıl sonra hâlâ koruduğu görülmektedir.

MADALYONUN DİĞER YÜZÜ OLABİLİR Mİ?

Ali Kemal, Vatan haini miydi, günah keçisi mi?

Yeşim Çobankent, 4 Ekim 2009’da şunları yazmıştı:
Terakki ve Milli Mücadele karşıtı görüşleriyle sivrilen gazeteci-yazar Ali Kemal’in ismi, Türk siyasi literatürüne bir tür küfür olarak girdi. Linç edilişinin üzerinden neredeyse yüz yıl geçti ama adı güncelliğini yitirmedi, vatan hainliği ve işbirlikçilikle özdeşleşti.

Sakallı Celal, Tanıdığım Nâzım Hikmet, Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği, Ziya Gökalp’i Tanımak kitaplarının yazarı gazeteci Orhan Karaveli, Ali Kemal hadisesine farklı bir yaklaşım getiriyor. Yaklaşık 2 yıllık bir çalışmanın ürünü olan “Ali Kemal… Belki de Bir Günah Keçisi…” kitabını yazarken eşi başta olmak üzere yakınlarının tepkisiyle karşılaşmış. “Vicdan sahibi bir gazeteci olarak bu konunun başka yönleriyle düşünülüp yeniden ele alınmasını istedim” diyor. İşte Orhan Karaveli’nin ağzından, hainliği dışında hakkındaki her şey unutturulan Ali Kemal…

Herkes Milli Mücadele’ye karşı çıktığını, vatan haini ilan edildiğini ve bu yüzden linç edildiğini biliyor. Bu kadar. Ben çok Atatürkçü bir insanım, adını temize çıkarmaya çalışmıyorum. “Vatan haini değildi” de, “Başına gelenleri haketmiş” de diyemem. Yanlış kesilmiş bir hesabı, belli bir adalet duygusuyla yeniden ele aldım sadece. Bence Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkarak yanlış tarafta durmuştur.
Orijinal, trajik ve çok kendine özgü bir karakter. Sportmen, maceraperest, romantik, şık ve çok dil bilen bir entelektüel. Her konuda çarpıcı fikirleri var, çok kavgacı. Tarihçi Andrew Mango, “İngiltere’de yaşasaydı küfürbaz bir gazeteci olurdu” diyor. Çok verimli, aynı anda çok farklı konularda üç-dört yazıyı birden hatasız yazıyor. Operadan borsaya, güreşten Nobel’e, Kürt sorunundan çocuk yetiştirmeye kadar geniş bir ilgi alanı var. 1000’den fazla makale yazmış, 3 tane romanı var. Sosyal yaşamla da ilgileniyor. Mesela evlenmeden beraber yaşanabileceğini tartışıyor. Damat Ferit Paşa Hükümeti’nde Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı sırada kızların erkeklerle birlikte okuması için gayret sarf ediyor. Din taasubuna karşı ve yüzü Batı’ya dönük biri. Keşke Mustafa Kemal’e ve Kurtuluş Savaşı’na karşı daha dikkatli olsaydı. “Ben Türk halkını tanımamışım, ondaki yaşama duygusunun bu kadar güçlü olduğunu fark etmemiştim” diyor ve yanlış yaptığını kabul ediyor.

EN PARLAK YAZAR OLURDU
Ali Kemal gibi birine yaşama imkanı verilseydi, mücadeleye çok faydalı olurdu. Belki de Cumhuriyet döneminin en parlak yazarlarından olacaktı. Yurdunu ve halkını seven ama pek iyi tanımayan biri. Hayatının yarısını yurtdışında geçirmiş. Paris, Halep, Mısır, Cenevre, Londra ve Viyana’da yaşamış. İçişleri Bakanlığı yapmış ve Sorbonne’da edebiyat dersleri vermiş.
Onu gençliğinden beri tanıyan ve nihayet ölüsünü de gören Yahya Kemal; “Vatan haini olamaz. Onun kusuru Türk milliyetinin özelliklerine ters bir görüşü inat ve ısrarla devam ettirmesidir” diyor. Kimseden para aldığına ya da birini ihbar ettiğine dair bir belge çıkmamıştır ortaya. Bana göre Mustafa Kemal canını dişine takmış savaşırken, “Yunan ordusu senden güçlüdür” demesi suçtur ama kanun nazarında suçu kesinleşmemiştir. Üstelik yakalandığında İzmit’te açık açık “Ben yanılmışım, bundan sonra Mustafa Kemal’in davası için çalışacağım” dedi.


LİNÇ DEĞİL PLANLI CİNAYET

Ali Kemal, 4 Kasım 1922’de İstanbul’dan kaçırılıp Ankara’ya yargılanmaya götürülürken 6 Kasım’da İzmit halkının galeyana gelmesi sonucunda linç edilmemiştir. Sabıkalı bir asker olan ordu kumandanı Nurettin Paşa’nın halkı kışkırtıp organize etmesiyle öldürülmüştür. Apaçık bir cinayet. Olayın tanıkları da dahil pek çok insan bu konuda hemfikir. Ankara Hükümeti o günün atmosferi içinde Ali Kemal’i korumayı başaramamıştır ne yazık ki. Biraz daha tedbirli olunabilirdi, Nurettin Paşa bu olaydan sadece birkaç hafta önce İzmir’deki Rum-Ortodoks Metropoliti Hrisostomos Efendi’yi de linç ettirdi. Dengesiz ve sadist biri. Onun davranışları, devrime gölge düşürdü.
İstiklal Mahkemeleri, fikirleri yüzünden kimseyi asmadı. 13 gazeteciyi 150’likler listesiyle yurtdışına gönderdi, çoğu geri geldi zaten. Kanaatime göre Ali Kemal planlandığı gibi Ankara’ya götürüp yargılansaydı belki hafif bir hapis cezası alır ve yurtdışına sürülürdü.

NEDEN YALNIZ ALİ KEMAL
Ya Ali Kemal’in hainliğini tartışalım, ya da bütün hainleri ortaya dökelim! Neden yalnız Ali Kemal?
Rıza Tevfik sonuna kadar Atatürk’e karşı çıktı. Yazılarında, “Doğuştan suçlu ve siyasi mecnundur” dedi. Ali Kemal için “Hazreti İsa gibi kendini kurban etti ama bizi kurtardı” diyor. Olaydan sonra da sanki bavulunu önceden hazırlamış gibi karısını ve oğlunu bırakarak kaçıyor. Refik Halit hemen sırra kadem basıyor. Padişah Vahdettin de Ali Kemal’in öldürülmesinden sadece birkaç gün sonra İngilizlere sığınıyor. Onun öldürülmesi diğerleri için bir işaret fişeği sanki.
Ali Kemal bir günah keçisi ve paratoner haline getirildi, bu da herkesin işine geldi. 53 yaşındaki bir insanı hayatının sadece son üç yılıyla mı değerlendirip yargılayacağız? Bu adam 16 yaşından itibaren Paris’ten yazı gönderen biri. Güme gitmiş bir Osmanlı aydını. Açıksözlü ve eleştirel bir Türk aydınını tek bir boyutuyla ele almak haksızlık. Türkiye bu meseleyi enine boyuna ele alabilecek bir demokratik olgunluğa henüz erişmedi ama erişmeli. Ali Kemal’i diriltmek mümkün olmadığına göre mesela Kültür Bakanlığı onunla ilgili bir seminer düzenleyebilir. 90 sene halının altına süprülen bu konu artık tartışmaya açılsın ve halıyı daha fazla çürütmesin.

************************

Günlük faaliyetlerini görüntülemek için üç fotoğrafçı istihdam eden Johnson’un, çekilen fotoğraflarına baktığınız zaman, sakar ve dağınık görünümlü oluşunun aksine çok becerikli ve çalışkan olduğu görülüyor.

Bu beceri ve başarının, Türk kökenli olup olmadığına bağlı olup olmadığına bakıldığı zaman, Milli Mücadele aleyhinde olan ve hain suçlaması olan dedesi Ali Kemal Bey’e benzeyen bir yanı bulunmuyor.

İlhan KARAÇAY yazdı:

İngiltere’ye Başbakan olarak seçildiği, hatta Londra Belediye Başkanlığı yaptığı yıllardan bu yana, Türk kökenli olduğu söylentisi nedeniyle, Türk kamuoyunun ilgisini çeken Boris Johnson, çeşitli eksantrik davranışları nedeniyle ününe ün katmaya devam ediyor. Korona salgını hakkında söyledikleri ve yaptıkları, ikamet ettiği Başbakanlık konutuna eşinin yaptığı abartılı masrafları ile göze batan Johnson, şimdi ise becerikliliği ve çalışkanlığı ile göze hoş gelmeye başladı.
Boris Johnson gibi sakar ve dağınık bir görünüme sahip birinin, basın fotoğrafçılarından veba gibi kaçınmasını beklersiniz ama, durum tam tersi. İngiltere Başbakanı, tüm faaliyetlerinin titizlikle kaydedilmesi için üç fotoğrafçı istihdam etti. Bu üç fotoğrafçı, patronlarının günlük çalışmalarını görüntüleyip bir katalog haline getirdiler. Bu fotoğrafları görenler, küçük dillerini yutacak kadar şaşırdılar. Zira karşılarında, hiç tahayyül etmedikleri bambaşka bir Johnson buldular.

Çekilen fotoğraflarda Johnson’un el attığı işler şöyle sıralanıyor: Barmen, otobüs şoförü, kreş bakıcısı, dağıtım görevlisi, bisiklet tamircisi, dondurmacı, peynir yapımcısı, kantin çalışanı, yengeç avcısı, laborant, arazi ölçümcü, öğretmen, depo çalışanı, duvar ustası, ortaokul öğrencisi, boru tamircisi, posta dağıtımcısı, aşı lokali çalışanı, koyun çobanı, ressam, temizlikçi, badanacı, marangoz, çiçek bahçesi çalışanı, buzlukta aşı taşıyıcısı, aşı imalatçısı, aşı test çalışanı ve futbolcu.
ÖZGEÇMİŞİ
İngiltere Başbakanı olan Boris Johnson’un dedesi Osmanlı’da bakanlık yapmış bir Türk…
Boris Johnson, Osmanlı’nın son döneminde İçişleri ve Milli Eğitim Bakanı olan Ali Kemal Bey’in öz torunu Stanley Johnson’un oğlu.
Boris Johnson, Oxford Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra The Times’ta kariyerine başladı. Daha sonra editör asistanı olduğu The Daily Telegraph’a geçti. 1999’da The Spectator’da editör oldu. 2001 Genel Seçimlerinde Avam Kamarasına seçildi ve ülkenin önde gelen siyasetçileri arasında yerini aldı.
İngiltere Muhafazakâr Parti’nin Henley milletvekili iken girdiği yerel seçimlerde, 1 Mayıs 2008 tarihinde Londra Belediye Başkanı seçildi ve 2016 yerel seçimlerine kadar bu görevini sürdürdü. 13 Temmuz 2016 tarihinde David Cameron’un yerine başbakan olan Theresa May tarafından Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı olarak görevlendirildi. 2019’da johnson başbakan ve muhafazakar partinin lideri için aday olacağını açıkladı.
ARAŞTIRMACI YAZAR-RESSAM ÜMRAN ÖZBALCI ARİA, ŞAHSIMA ‘GAZETECİLİĞİN VİNCENT VAN GOGH’U YAKIŞTIRMASINI YAPTI VE ÇİZDİ.

ARAŞTIRMACI YAZAR-RESSAM ÜMRAN ÖZBALCI ARİA, ŞAHSIMA ‘GAZETECİLİĞİN VİNCENT VAN GOGH’U YAKIŞTIRMASINI YAPTI VE ÇİZDİ.

Naçizane şahsımı, ‘Gazeteciliğin Vincent van Gogh’u’ olarak tanımlayan ve çizen Ümran Özbalcı Aria’ya

                         TEŞEKKÜRLER..!

Afbeelding met tekst, persoon, buiten Automatisch gegenereerde beschrijvingARAŞTIRMACI YAZAR-RESSAM ÜMRAN ÖZBALCI ARİA, ŞAHSIMA ‘GAZETECİLİĞİN VİNCENT VAN GOGH’U YAKIŞTIRMASINI YAPTI VE ÇİZDİ.

Sevgili Okurlarım,

Bugün size megalomanlaşmış bir kişi olarak yazacağım için beni bağışlayın lütfen.
Bu yazıda kendimi o kadar savunacak ve öveceğim ki, belki de bazılarınız beni tanıdığınız halde yadırgayacaksınız.
Ama yazmak mecburiyetindeyim. Zira, yazdıklarımı gönderdiğim 20 bini aşkın email adresi, 1250 whatsapp adresi, binlerce twitter, messenger ve Linkedin adresi içinde çok sayıda devlet yöneticisi, kurumsal başkan ve görevliler, Holding sahipleri, üniversiteler ve eğitimciler ve de binlerce medyadan çok az ses geliyor.
Kaldı ki, yazılarımı okuyup beğenen ve “Bu yazdıkların üniversitelerde ders olarak okutulmalı”, diye yazanların yanında, “Devlet seni ödüllendirmeli” diye yazan pek çok okurum var.

Ama ne yazık ki, ansiklopedi büyüklüğünde bastırdığım “Türkiye-Hollanda Arasında 400 Yıllık Resmi İlişkiler ve Hollanda’ya Türk göçünün 50’inci Yılı” başlıklı kitabımdan bile devletimiz tek bir tane satın almadı.

Afbeelding met tekst, gekleed Automatisch gegenereerde beschrijving

Haaa, bana Hollanda’da ödül veren pek çok firma ve kurum oldu ama, spor gazeteciğimdeki başarılarımı dikkate alan, Türkiye’deki ‘Uluslararası Futboltenisi Federasyonu FİFTA’ da bir ödül vermişti. 2014 Yılında İstanbul’da yapılan ödül töreninde, spor dalında başarılı olmuşlara ödülleri verilirken, benim ödülümü, milli takım eski ve şimdiki Trabzonspor’un teknik direktörü Abdullah Avcı vermişti.

Yazılarım için bana teşekkür ve övgü gönderenler içinde sakladıklarımı, bu yazının sonunda sizlere sunacağım.

Ama bugün sizlere, bana hayatımın en anlamlı ödülünü veren bir araştırmacı yazar ve ressamdan söz edeceğim.

Afbeelding met persoon, vrouw, poseren, sluiten Automatisch gegenereerde beschrijving

Hatırlayacaksınız, geçtiğimiz kasım aynının 14’üncü günü sizlere,
SANAT (RESİM) SEVENLER İÇİN ÜMRAN ÖZBALCI ARİA’DAN, HOLLANDA RESSAMLARINI TANITAN MUHTEŞEM BİR KİTAP” başlıklı bir haber sunmuştum.
Ümran Hanım İzmirli ama İstanbul’da yaşıyor. Ne mutlu ki, haberlerimi gönderdiğim 20 bini aşkın adres içinde O’nun da adresi varmış. Ümran hanımın başarılarını yazan çok gazeteci olmuş. Ama nedense, (Tabii ki bu neden, benim ayrı bir yazış ve servis ediş tarzım olacak), kendisi hakkında benim de bir haber yapmamı çok istemişti. Bana ulaşan Ümran hanımın haberini, çok uzayacak olsa da en alta yerleştireceğim.
Afbeelding met tekst, persoon, buiten Automatisch gegenereerde beschrijving
İşte o Ümran Özbalcı Aria, bana doğum günü, Noel ve yeni yıl tebriği olarak üstteki tabloyu tasarlamış ve göndermiş. Benim portremin yanına, Hollanda’nın dünyaca ünlü ressamı Vincent van Gogh’un yüzünü ekleyen ve bir daktilo ile bisiklet koyan Ümran hanım bana, “Gazeteciliğin Van Gogh’u” yakıştırmasını yapmış.
Belki biraz abartılı ama, bir konuda yanılmamış Ümran Hanım. Van Gogh, deliliği ile tanınan bir ressamdı. Kendi kulağını kestiği söylenir ama sanırım kendi kulağını kesen bir başkasıydı. Eeee, bende de var o delilik…
Zira ben işimi yaparken, gerekirse delilik yapmaktan da kaçınmayan bir yapıya sahibim.
SAĞOLSUN ÜMRAN ÖZBALCI ARİA..!

**********************

OKUYUCULARIM TARAFINDAN BANA GÖNDERİLEN REAKSİYONLARDAN BAZILARI

Kaydedemediklerim ve kaybolanların dışında, saklayabildiğim 1276 reaksiyondan bazılarını sunuyorum.

Günaydın İlhan Bey,

Haber platformunuzda yayınladığınız haber ve yorumlarınızın hemen-hemen hepsini büyük bir istek ve ilgi ile takip ediyorum.

Ancak, son analizinizin ne kadar isabetli ve yol gösterici olması bir yana, yazı tekniği ve kalitesi bakımından da bu konu hakkında şimdiye kadar Türk basınında yayınlanan benzerlerinin kat be kat daha üstünde.. sizi bu yazınızdan dolayı can-ı gönülden kutlar, güzel bir hafta sonu dilerim.
Nazif Ertekin, Amsterdam
*********************

Sevgili dostum İlhan Bey;

İçtenlikle söylüyorum; Devletimizin herhangi bir makamı size; T.C.Devlet Ödülü vermelidir. Ve bu ödül, Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı külliyesinde, törenle ve Cumhurbaşkanı Sn.R.T.Erdoğan eliyle verilmelidir…Çünkü siz, ideal bir gazetecilik örneği sunuyorsunuz. Sadece Hollanda’da yaşayan Türklerin yaşantıları ile ilgili değil; ülkemizin bütün sorunlarını, konularını içeren, haber-yorumlara da yer veren bültenler yayınlıyorsunuz.  Sizin 27000 adrese gönderdiğiniz bültenler çok zengin bir külliyat oluşturmuştur. Bir TÜRK olarak size şükranlarımı ve de tebriklerimi sunuyorum, kardeşim.
Yeni yılınız kutlu; hayatınızın her aşaması mutlu, başarılı ve dahi sağlıklı olsun.
Selam, sevgi ve saygılarımla.
Gazeteci Yazar Prof. Dr. İrfan Ünver Nasrattinoğlu

****************************

Değerli İlhan Bey,

Batı Avrupa’nın sayılan ve takip edilen bir gazetecisi olarak yazdıklarınız birçok insana doğru yolu gösterecektir. Özellikle gençlerimiz çok yanlış yönlendiriliyor. Yazdığınız yazı içine düştüğümüz yanlış iklimin koşullarını anlattığı için çok önemli. Yazınızın son bölümünde yaptığınız gibi önce iğneyi kendimize batırıp sonra başkalarını eleştirmek daha öğretici olur.

Ellerinize sağlık.

Gazeteci Yazar Prof. Dr. İrfan Ünver Nasrattinoğlu

*******************************

Sevgili Karaçay,

Aralıksız her ay yayımlamakta olduğunuz  uluslararası nitelikte ve değerdeki DERGİNİZİ bu kez de zevkle ve yararlanarak okudum. Büyük iş yapıyorsunuz. T.C. Devleti ve hatta Hollanda Hükümeti size büyük ödüller vermeli.

İyi akşamlar dileğiyle, sevgi ve saygılarımla.

Saygı ve selamlarımla,
Gazeteci Yazar Prof. Dr. İrfan Ünver Nasrattinoğlu
***********************

Sayın Karaçay,
Yazılarınızı zevkle okuyorum. O kadar akıcı yazıyorsunuz ki, okumaya başlayan bırakamıyor. Bazı olayları ve konuları başka gazetecilerden de okumaya çalışıyorum. Ama inanın ki, sizin yazdıklarınızdaki anlatımı başkalarında bulamıyorum.
Aslında, sizden bir ricada bulunacağım. Ben ve yakınımdakiler, Filistin-İsrail açmazını, sizin anlaşılır dilinizden okumak istiyoruz. Ricamız çok ağır mı olur bilemiyorum ama, bize bu konuyu siz araştırıp yazar mısınız?
Böylece bu davayı bizim gibi, çok kişi de daha iyi anlamış olur.
Şimdiden teşekkürlerimi ve selamlarımı iletiyorum.
Ali Çolak
****************************

Değerli İlhan Bey,

Batı Avrupa’nın sayılan ve takip edilen bir gazetecisi olarak yazdıklarınız birçok insana doğru yolu gösterecektir. Özellikle gençlerimiz çok yanlış yönlendiriliyor. Yazdığınız yazı içine düştüğümüz yanlış iklimin koşullarını anlattığı için çok önemli. Yazınızın son bölümünde yaptığınız gibi önce iğneyi kendimize batırıp sonra başkalarını eleştirmek daha öğretici olur.
Ellerinize sağlık.
Saygı ve selamlarımla,
Kutlay Yağmur, Professor of Language Identity and Education
Tilburg School of Humanities
Tilburg University-The Netherlands
*****************************
Ustadım Selam
Senin yazılarına bayılıyorum. Gerçekten bu kadar bilgiyi anlaşılır bir şekilde ve aynı zamanda sürükleyici bir şekilde yazıya dökmene hayranım.
Bana sorsalar, ‘sana göre en büyük yazar kim’, hiç düsünmeden, ‘Üstad İlhan abi’ derdim.
Saygi-Sevgi ve Selamlarımla,
Mehmet Soytürk
HOTİAD Onursal Baskanı
**********************

Merhaba adamın hası.
Yaptığın iş sıradan bir iş değil. Her babayiğidim diyen de beceremez. Tebrik ediyorum. Selamlarımla.
Mustafa Can.
**********************

Necati Kocak

İlhan Karaçay bey, çok teşekkür ederim. Yazmış olduğunuz mektubu satır satır okudum. Eline dinle sağlık, bundan daha güzel yazılamazdı. Osmanlı Devleti, Hollandanın ilk Büyük Elçisi Haga’yı kabul edip kapütülasyon hakkını aldığı zaman, Hollandalılar çok memnun olmuşlar. Ne yazık ki onlar bizim Bakanımıza vur emri verdiler. Bu bizi çok üzdü. Bu kadar zaman geçmesine rağmen özür bile dilenmedi. İnşallah düzelir de bizlerde rahatlarız.
Tek temennimiz ilişkiler iyiye gider.
Saygılarımla, Necati Kocak
**************************

Mehmet Hadra
Ağzınıza sağlık, Elnize sağlık, Çok güzel objektif bir yazı olmuş. teşekkürler ediyoruz Sayın Karaçay.. ve sayfamda paylaşıyorum.
Mehmet Hadra
******************************
Yıllarca Hollanda’da yaşamış ve sorunlarımızı en iyi ifade edebilen siz, duayen bir gazeteci ve güzel bir insan olarak tanıdığım siz sayın İlhan Karaçay, muhteşem bir mektup yazmışsınız..
Bu yazıyı okuyan ve içinde insanlık kıpırtısı olan hiç kimse duyarsız kalamaz..
Ben Türkiye’ye kesin dönüş yaptım, lakin ailemin büyük çoğunluğu ve çocuklarım Hollanda’dalar..
Ben ve ailem adına ve yine Hollanda’da yaşayan bütün Türkiye kökenlilerin adına size teşekkür ederim..
Umarım Hollanda’da yaşayan insanlarımız da sizin bu yazınızı okuyup bir nebze olsun duyarlı davranırlar..
Saygılarımla…
Metin Esen
******************************

Yasar Icyuz

Merhaba sayın Karaçay,
Sizin gazeteciliğinizi örnek almış bir naciz yazarım ben. Sizi Hürriyet’in göz bebeği olarak tanıdım. Çocuktum, sizi Hürriyet gazetesinin büyük bir duayeni olarak tanıyorum.
Ama sizce Hürriyet hala aynı mı?
Sizi bu mesuliyetinizden ve duyarlılığınızdan ötütü kutluyorum ve derinden tebrik ediyorum. Gurbetçilerinin halini gerçekten yaşamış bir Türk olarak, sizden iyi kimse bilemez. Gazetecilik bir yana, gurbetçi yanınız, duyarlılığınızı gösteriyor. Tebrikler sayın hocam. Siz korkusuzca cesaretle onurla geçmişimizi ve geçmişinizi taktirle savundunuz.
Allah kaleminize güç versin. Size de uzun ömür versin.
Hürmetlerimizle sayın hocam.
Yaşar İçyüz
**********************
Ibrahim Gormez

Eline yüregine sağlık. Senden de bundan başka bir şey beklenmezdi. Öfkemizin doruğa çıktığı bir zamanda, bizim öfkemize en azından dur dedin. Bekleyeceğiz göreceğiz. Mevlam neyler neylerse güzel eyler selamlar.
İbrahim Gormez
***************************

TC Ayhan Senyurek

Kalemini seveyim abi. Biz Türklerin düşüncelerini ancak siz bu kadar güzel

Özetleyebilirdiniz. Tek kelimeyle bravooo demek istiyorum.
Ayhan Senyurek

*************************


Aysel Sabuncu

İlhan abimiz. NL-TR tarhini dile getirmişsiniz ve de gereken yere iletmeniz beni gururlandırdı. Kaleminize ve elinize sağlık. Bizlere yapılan ayrımcılık, zaten 1970’lerde de vardı. Şimdi de var. Mersinli olarak 48 yıldır Hollandamı yine de seviyorum.

Aysel Sabuncu
************************

Esma Simsek
Yüregine sağlık çok değerli abim iyiki varsınız her türlü sorunlarımıza Tercuman oluryosunuz sn mahmut yılmaz beyin dediği gibi bu olaylara sebeb olan sn bakanımızada kaleminizden şirinlik dökülürse bende mutlu olurum bir okurun olarak çok tşk saygılar sevgiler https://www.facebook.com/images/emoji.php/v8/fd9/1.5/16/1f64f.png 🙏 https://www.facebook.com/images/emoji.php/v8/f3c/1.5/16/1f490.png 💐
Esra Şimşek (rahmetli oldu)
***********************

İlhan abi,
Yıl sonu değerlendirme raporunuzu okuyarak, daha önce aydınlattığınız bilgileri tekrar hatırladık. Sevgili Yavuz Nüfel, yorumunda sizi, Mersin’in dışarıya açılan kapısı’ olarak anmış. Kesinlikle saygı duymamla beraber, ben de kendi fikrimi söyleyeyim: Sizin mesleki bilginiz, tecrübeniz ve uluslararası bilgeliğiniz, Mersin boyutunu çoktan aştı bence. Türkiye’nin dışarıya açılan penceresi değil, entellektüellerden oluşan kapılarından bir tanesisin. Tecrübelerin ve bilgilerinden, keşke 27 bin kişi değil de milyonlar istifade edebilse. Sizi Ankara’nın görmesi ve Türkiye medyasının daha iyi değerlendirmesi dileklerimi sunar ve bu vesile ile mutlu yıllar dilerim
İlyas Keskin
*************************

Merhaba sayın İlhan Karacay bey,
Sizi çok yakından tanıyan biriyim ve daha önce de size ben email göndermistim ve benim emaili de yayınlamıştınız. Ben sizden yazılarınızı ve eleştirilerinizi devamlı alıyorum ve çok beğenerek ve severek zevkle okuyorum. Olaylara çok güzel yaklaşıyorsunuz ve herkesin anlayacağı bir şekilde yazıyorsunuz.
Teşekkürler ve selamlar.
Ahmet Kaya
*******************************
İlhan Abi, sen sağol. Yapmış olduğun güzel programlar ile Avustralya’daki Türklerin Hollanda konusundaki bir çok sorusuna çok güzel cevaplar veriyorsun. Ayrıca Bülent abimin Çanakkale Savasları konusundaki derin bilgisi ve milli bilinç şuurunu gençlere aşılamasi ile sadece ben değil, bir çok kişi tarafından takip edildiğini söyleyebilirim. Bülent Abimizi, 2015 ANZAK 100. yılı çereçevesindeki programlar da Avustralya da görmeyi çok istiyoruz. Gerekli çalışmaları bir kaç ay sonra başlatacak kurum ve kuruluslar ile tanıştıracağız.
Ali İdris Muşlu – Saigo Takamori (Avustralya)
***************************
Saygı değer İlhan Bey,
Öncelikle size bu dostane yaklaşımınız için çok teşekkür ediyorum. Siz bizim için güçlü bir kalem olarak hep örnek aldığımız gazetecisiniz. Beni bu yaklaşımınız son derece mutlu etti. Günümüzde yeni yeşeren Türk toplumu için katkı sağlamaya çaba gösteren bize destek ve yanlışlarımızı düzeltmemize samimi katkı sağlamanıız bizi daha çok güçlü kılıyor. Sizlerin bu katkılarını dikkate alarak daha güzeli yakalamaya gayret göstereceğim.
İyiki varsınız.
Saygı ve hürmetlerimi iletiyorum.
Ali Osman Biçen
****************************

Sayın Karaçay, sizlerin varlığı Türk toplumu için büyük bir şans. Sizlerin şimdiye kadar yaptığınız ve yapacağınız hizmetler için teşekkürlerimi bildirir ve yeni yılınızı kutlarım.
Ali Rahime Manus
********************************

Sevgili İlhan Dost merhaba,
Yazılarını hayranlıkla yukarıdan aşağıya gözden geçirdim.
Ne güzel yazılar yazmışsınız. Bravo.
Gözüm hemen Ecevit ile ilgili yazıya takıldı ve okudum.
Sonra diğerlerine de baktım.
Tek kelimeyle çok mükemmel yazılar.
İnsan okurken etkileniyor. O yıllara gidiyor.
Bir yerde insan hüzünleniyor ve bir yerde de mutlu oluyor.
Çünkü böylesi değerlerle birlikte olmuş bir kalem bir gazeteci İlhan dostun güzel cümleleri dökülüyor.
Bu yazıları bir kitap yapmayı herhalde düşünüyorsunuzdur.
Çünkü bu yazılar bir kitapta mutlaka saklanmalı ve Türk okurunun hizmetine sunulmalıdır diye düşünüyorum.
Size bu yazım ve gazetecilik yaşamında başarılar diliyorum.
Sevgi ve dostlukla kalınız.
Bekir Cebeci
*************************

İlhan Abi merhaba,

Yorgunluktan harap durumdayken yazınızı gördüm ve hemen okudum. harika bir yazı. Sizinle sohbet etmeyi çok isterim. şimdilik internetle de olsa bir gün mutlaka sizinle yüzyüze oturup iki kadeh içip sohbet edicem. Çünkü gazetecilik mesleğini seçmemdeki amaç, birgün kristal avizeli balo salonlarında birgün çamur içindeki arazide olabilmekti.  Gazetecilik bu iki mekanın simgelediği yaşamı aynı anda yaşatan ve tecrübe kazandıran tek meslektir  bana göre. Ve sizin hayat hikayeniz, bana hep bu amacı hatırlatıyor. Çok teşekkürler…

Sevgilerimle

Deniz BİLGEN
************************************

Sizin gibi “karanlığa kurşun sıkmayan, içinden belli etmeden küfür etmeden”  ama haksızlıkları açıkça ve mertçe yazan değerli insanlara ne kadar çok ihtiyacımız var!
Yalnız değilsiniz, sizi bütün kalbimle destekliyorum…
Fuat Yöndemli
*******************************

Elinize ve dilinize sağlık,
Herkesin hissettiklerini ancak bu cesaret yüklü bir kalemden gelebilirdi. Size boşuna İlhan Karaçay dememişler.
Hislerimizin tercümanı sayın elçi sevgi ve saygı dileklerimi lütfen kabul buyrun.
Hayriye Yılman
*****************************

Sevgili  Hocam,
Bu anlattıklarından sonra başka söze ne gerek var.
Güzel bir anlatım, iyi bir analiz.
Sizden de ancak böylesi bir yazı yazmanızı beklerdim.
Hollanda’lı Türklerin duyğu ve düşüncelerine tercüman olduğunuz için teşekkürü bir borç biliyor, sayğılarımı sunuyorum.
İbrahim Çitil/Amsterdam
****************************

Merhaba İlhan bey,

Özelikle bu güzel yazınız için size teşekkür ediyorum. İnanın ki duygularımı o kadar güzel yazmışsınız ki, sanki yaşadıklarımın hepsini biliyormuşsunuz gibi.
Böyle gerçekleri dile getiren yazı ve bilgileri okumayı severim. Çünkü bilgiler paylaşıldıkça zenginleşir.Devamını diliyorum.
Selam ve saygılar,
Necat Kaya, Rotterdam/ IJsselmonde Belediye Meclis Üyesi,
****************************

İlhan abi ağzına ve ellerine sağlık. Senin zaten böyle mükemmel ve gerçekçi yaklaşımlarından ve de tarafsızlığından hep örnek aldım ve hayatta da bunlardan dolayı örnekler yaşadım. Sağol varol. Yazılarının devamını sabırsızlıkla bekliyorum.
Not: Hollanda / Türkiye  devlet temsilcilerinin  senin gibi insanların tecrübe ve düşüncelerinden öğrenecekleri çok şey var.
Saygı ve selamlarımı iletir, tüm ailene ayrı ayrı selamlar.
Necati Çavuşoğlu
************************

Yıllardır, Hollanda’da ‘Derin Devlet’ten bahsedilmiştir. İnanmadık, ‘burada hukuk devleti vardır’ dedik, yanıldık! Hollanda’da ‘Derin Devlet’ olgusunu en yalın bir şekilde ortaya koyanlardan birisi, duayen gazeteci İlhan Karaçay’dır. Hollanda Türkleri arasında cesaret edip bu konuyu gündeme getiren ilk bilinçli yurttaştır.
İlhan ağabeye teşekkür ediyorum. Yazılarıyla; tarihe, ulusa ve gelecek nesillerin gerçekleri öğrenme hakkına ışık tuttu.
Oguzhan KILIÇ
*********************

Omer Altay

Omer Altay
İlhan bey merhaba, Biraz önce facebook’da DENK partisinden Selçuk Öztürk hakkındaki yazınızı dikkatle okudum. Her zaman doğruları şeffaf analiz edişinize de hayranım doğrusu. Siz, bizlerin tanıdığı ve hatırı sayılır ender insanlardansınız.
Saygılarımla, Türk İslam Kültür Dernekleri Federasyonu (TİKDF), Ömer Altay Genel Başkan
***********************

İlhan abi,
Emeğine, bileğine, kalemine sağlık.
Ben de yazıyı okurken çok duygulandım. O bavula konulan umutla yapılan yolculuk çok zordu. Çok acılar çekildi. Hep o bavuldaki umut güç verdi insanlara. Tam umudu kaybederken yeni kuşaklar çok başarılı örnekler vermeye başladı. Yeni bir döneme giriyoruz. Umut’a yolculuk yerini buluyor. Bu konudaki her çaba çok değerli benim gözümde. Bu bir borç. Bu günlere gelmemizin öncülerine bir gönül borcu.
Sizin katkınızı da çok önemsiyorum.
Sevgi ve selamlarımla.
Ömer Ilık
************************

Sevgili İlhan Karaçay,

Kraliçe’ye mektubunuz gerçekten övgüye değer. Gerekli yerlere gerekli mesajları vermişsiniz. Ben geçen haftakı, “Ankara’nın Avrupalı Türkleri bilinçsız ve biçimsiz kucaklama gayreti” yazınıza da değinmek istiyorum.
Güzel bir yazı. Hollanda’daki sorunlarımızı 40 yıldır yazıp çiziyorsunuz. Gelen heyetlerle, Bakanlarla, Başbakanla yapılan resmi ve yari resmi toplantılarda sorunlarımızı temcit pilavı gibi, bıkmadan, usanmadan dile getirdiniz ve  getirmeye devam ediyorsunuz..Buna tanığım. İyi ki bu konuyu işlediniz. Böylelikle benim gibi düşünenlerin  bir nebzecik olsun düşüncelerine tercüman oldunuz.
Kaleminize sağlık.
Sevgiler.
Uzaktan bir dost.
*****************************

Oğlum Ruşen’in mesajına bir başkasının yanıtı
Ailemizin direği sizsiniz. Sizin gibi bir babaya sahip olduğum için ne kadar şanslı olduğumu her zaman bileceğim. Sevgili baba, doğum gününüz kutlu olsun.

Ruşen’e cevap:
Ruşen Kardesim, Senin Babani, senin sevdigin kadar Hollanda’da bulunan Türkler olarak biz de seviyoruz. Babanı, Hollanda TV’sinde, o beş dakikalık “Pasaport Programı”na cıkacak diye, saatlerönceden televizyon başında beklerdik,
Nusret Oksuz -KOCAKURT.
*******************************

Merhaba İlhan Abi,
” Taşın nasıl gediğine konulmasına” ilişkin güzel bir yazı. Kalem tutan ellerine sağlık.
Met vriendelijk groet,
Salih Dadak
**********************

İlhan Bey,
Selam, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Başarılarınızın artarak devamını diliyorum.
Sizin çalışmalarınızı dikkatle izliyorum.
Kolay gelsin.
Hollanda’ya selam.
Vahit ÖZDEMİR
Dışişleri Bakanlığı
ANKARA
****************

İyi ki ordasın İlhan bey; kader insanı bir yerlere tesadüfen sürüklemez vardır bir bildiği.
Kalemin ve dilin keskin olsun, kalbinde tok vursun.
Selamlar.
Yalçın Koçak..
************************

Çok sevdiğim canım ağbiciğim, hayırlı günler..Haber konusunda Hollanda’dan her zaman birbirinden değerli haberlerinizle yanımda olduğunuzdan dolayı, size büyük bir minnettarlık duyuyorum. Hakkınızı helal ediniz. Sizler, beni ne kadar çok mutlu ediyor ve sevindiriyorsa, Rabb’im de her zaman sizleri mutlu etsin ve sevindirsin. Bu davranışınız, belirli bir yaşa gelmenize rağmen haber üretmeniz, tüm basın çalışanlarına iyi bir örnek olmasını diliyorum. İsterdim ki, sizi İletişim Fakültesi hocalarının yakından tanıması ve öğrencilerine, sizin bu çalışmalarınızı onlara anlatmasını. Siz, basın çalışanları ve bu mesleğe adım atacaklar için son derece önemli, örnek alınacak bir gazeteci büyüğümüzsünüz. Bu yaşta (75) ben bile şuana kadar çok şeyler öğrendiğimi söyleyebilirim. Bu, bir iltifat değil. Gerçek. Ellerinizden öpüyorum. Selam ve sevgiler..
Kardeşiniz Ataner YÜCE
********************************

İlhan Abi,

Yazılarını zevkle okuyorum. O kadar akıcı yazıyorsun ki, bırakın uzunluğu, ‘keşke bitmese’ dileğiyle okuyorum.
Bunun için sana teşekkürlerimi iletiyorum.
Ahmet Sarı (Hollanda Turk Spor ve Kültür Federasyonu)

*********************************

Fotoğraf açıklaması yok.
Kenan Yücesoy (Mersin Akdeniz eski Belediye Başkanı)

Abi gençliğimizde Hollanda denilince aklımıza iki kişi gelirdi birisi siz diğeri de Johan Cruyff
***********************

Bundan sonra karşılaşacağınız 100 sayfa, bir kitap gibi. Dosyalayınız ve daha sonra sindire sindire okuyunuz:

Adı, Hollanda ile özdeşleşmiş yaşayan tarih:
İlhan KARAÇAY

https://gazeteci.nl/wp-content/uploads/2018/02/BC328F7A-0D76-4207-9851-35C0B88CC918.jpeg

Yazan: Yavuz NUFEL

Türkiye’den Hollanda’ya işçi göçü, gayriresmi 1962 yılında, resmi olarak da 1963 yılında yapılan ikili sözleşme ile başlamıştır.

Bu satırların yazıldığı sırada, Türkler’in buraya gelişinin ellinci yılı kutlamaları için çalışmalar başlatılmıştır.

Hollanda’ya yerleşen Türkler arasında, sayıları az olmayan pek çok Türk, işçi olarak geldikleri bu ülkede başarılı işlere imza atmışlar, yurttaşlarının sorunlarının çözümü için başrollerde oynamışlar ve toplumsal faaliyetleri ile lider duruma gelmişlerdir.

Hollanda’da bu gibi faaliyetlerde öne çıkmış isimlerden biri de, herkesin yakından tanıdığı İlhan Karaçay’dır.

İlhan Karaçay, sadece Avrupa’daki yurttaşları arasında değil, Türkiye’dekiler tarafından da tanınan bir simadır. Karaçay’ı pek çok Hollandalı da tanır.

İlhan Karaçay’ın adı Hollanda ile özdeşleşmiştir.

Özellikle Türkiye’de Hollanda’dan söz edildiği zaman, pek çok insanın aklına ilk önce İlhan Karaçay ismi gelir.

İlhan Karaçay’ın yaşam öyküsünü yazmak bana düştüğü için kendimi mutlu addediyorum.

Afbeelding met tekst, persoon, person, stropdas Automatisch gegenereerde beschrijving

23 Aralık 1942 Mersin doğumlu olan Karaçay, gençlik yıllarında, CHP İçel İl Gençlik Kolu Başkanlığı görevini sürdürürken, bu partinin organı sayılan ULUS Gazetesi’nde de haber ve yorum yazmağa başlar. Aynı zamanda, genç yaşına rağmen, Mersin’de ailece sahip oldukları ve Pompeipolis adını koydukları motel, plaj, gazino ve kampingten oluşan turistik tesislerin işletmeciği de küçük Karaçay’ın omuzlarındadır.

Yirmi beş yaşında, çalıştırdığı turistik tesislere gelen bir Yunan kapatanın hayatının rotasını değiştireceğini söyleseler kendi bile inanamazdı belki de….
Yunan kaptan, Mersin’de eğlenceli bir yemek mekânı sorunca ‘Pompeipolis’ tavsiyesine uydu ve oraya gitti. İlhan Karaçay, eşi ve kızı ile eğlenerek yemek yiyen kaptanın masasına bir meyve tabağı gönderdi. Tabii ki kaptan teşekkür etmek istedi. Masaya patron olarak gelen küçük Karaçay’a, yukarıdan aşağıya bakıp ‘Bu da nasıl patronmuş’ gibi düşündüğü belli olan kaptan ile sohbet koyulaşınca, bu kaptanın gemisi ile Çin’in ŞangHay kentine gittiğini öğrenir. Çin’de Mao’nun Kültür İhtilali yaşandığı yıllardır. Gazetecilik mesleğine sevdalı Karaçay için bu kaçırılmaz bir fırsattır. Karaçay üç arkadaşı ile birlikte gemiye işçi olarak girmeyi başarır. 1967’nin haziran ayı başlarında başlayan yolculuğun gerçek amacı gazeteciliktir Karaçay için.

Afbeelding met tekst, persoon, groep, poseren Automatisch gegenereerde beschrijvingİlhan Karaçay, arkadaşları ve gemi personeli ile Çin’de. 1967

Çin’e yolculuk geminin Süveyş Kanalı’nı geçtikten hemen sonra bombalanışı sonucu bir maceraya dönüşür. Onlar Kanalı geçerler geçmesine fakat 7 Haziran 1967 günü Cibuti’ye ulaştıklarında İsrail ile Arap ülkeleri arasında savaşın tüm şiddetiyle devam ettiğini ve Süveyş Kanalı’nın kapandığını öğrenirler. Singapur üzerinden ŞangHay’a varıp karaya ayak basıldığında diğer gemicilerin neler yapacağı az çok bilinir ama Karaçay soluğu postanede alır. Süveş Kanalı’ndan ve yolculuk boyunca uğradıkları limanlardan çektikleri fotoğrafları ve birbirinden ilginç haberleri AKŞAM Gazetesi’ne postalar.

ŞangHay’da, Mao’nun gerçekleştirdiği Çin Kültür İhtilali’nin en renkli günlerini yaşar.
O zamanların dünyaya kapalı, dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’de sarılık hastalığına yakalanır. Hastaneye yatırılır. Fakat götürüldüğü hastaneden kaçar. Karaçay Hastaneden kaçışını ve nedenini şöyle anlatıyor:

“Kaptanın verdiği garanti belgesi ile, beni hastaneye götürmek için gelen jandarmanın elinden kurtulmayı ve kaçmayı başardım. Çünkü ŞangHay’dan sonraki yolculuk Kanada’nın Vancouver kentiydi. Yatacaksam modern dünyada hastaneye yatmalıydım. Gemi giderse ben bu bilinmezde ne ederdim?”

Modern dünyaya ayak basar basmaz hastaneye yatar, tam tamına iki buçuk ay. Bu süre içinde kendini idare edecek kadar bildiği İngilizcesini geliştirir. Hastanenin bayan doktoru, çok kısa zamanda İngilizce öğrenen Karaçay’ı tebrik eder, daha da geliştirmesi için kütüphane müdürünü ona ders vermesi için görevlendirir. Karaçay hastalığından kurtulur, öğrendiği İngilizce ise yanına kâr kalır. Kısacası, hasta olarak girdiği hastaneden sağlam ve “Bir lisan bir insan demektir” sözünden hareketle iki insan olarak çıkar.

Londra üzerinden Türkiye’ye dönerken Hollanda’ya uğrayan Karaçay, Hollanda’daki yaşamı ve insanları çok beğendiğini ve burada kalmaya karar verdiğini söylüyor.

“Nasıl kaldınız, bir fabrikada iş mi buldunuz?” soruma Karaçay şu yanıtı verdi:
“Avrupa’da basımına başlanan Tercüman Gazetesi’ne muhabirlik yapmak için, daha önceden tanıdığım İstihbarat Şefi Kemal Özbayraç ile anlaştım. O zamanlar Hollanda yaşamım oldukça renkli geçiyordu. Pek çok kız arkadaşım olmuştu. Yine de yaşamın giderek monotonlaştığını düşünüyordum. Amerika’ya gitmek için karar verdiğimde, şimdiki eşim Jeanne ile arkadaşlık yapıyordum.”

Amerika yolculuğu için hazırlıkları başlar. Fakat kız arkadaşı Jeanne bu ayrılıktan hoşnut değildir. Ne ki karar verilmiştir bir kere. Yolculuk için yapılan alışveriş biter ve yorgun argın eve geldiklerinin ardından beş dakika bile geçmeden kapının zilini çalan postacının elindeki uzattığı telgraf, Amerika’ya gidişini ilelebet unutmasına ve Hollanda’ya demir atmasına neden olur.

Telgraf , Tercüman Gazetesi spor müdürü Necmi Tanyolaç’tan gelmiştir. Tanyolaç acil çektiği telgrafta; “İlhan, Fenerbahçe Ajax ile eşleşti. Ajax’ı takibet, yazı ve fotoğrafları acele gönder.” diyordu. Karaçay ise o ânı anlatırken; “İşte o zaman akan sular durdu. O dönemde Hollanda futbolu henüz tırmanışa geçmemişti. Rinus Michels’in çalıştırdığı Ajax’ta, sonradan çok meşhur olan kimler yoktu ki? Mesela Johan Cruyff henüz 17 yaşında idi. Keizer, Swart, Krol, Hulshoff, Suurbier, Neeskens ve Haan gibi dev isimlerin esamisi okunmuyordu ama bunların hepsi sonradan birer futbol yıldızı oldular.” diyor ve kadroları ezbere sayıyordu Karaçay.

10 Kasım 1968 günü Amsterdam’ın Schiphol havalimanına inen Fenerbahçe’yi Jeanne ile karşılarlar. Oysa Jeanne’yi terk edip Amerika’ya gitmeyi planlarken Ajax-Fenerbahçe maçı Karaçay’ı Jeanne ile nikah masasına kadar götürür. Bu konu ile ilgili Karaçay, “Beşiktaşlı olmama rağmen, Jeanne evlenmeme ve Hollanda’da kalmama vesile olan Fenerbahçe’ye her zaman şükran duymuşumdur.” diye eklemekten mutlu oluyor.

1969 yılında Avrupa’da yayın hayatına başlayan Hürriyet gazetesi ile anlaşarak gazetecilikte profesyonelliğe adım atan Karaçay’ın, Hürriyet’in Avrupa’da bir numara olmasını sağlayan ekibin içinde de yer aldığını görüyoruz.

1975’te, TRT Haber Dairesi Başkanı Tayyar Şafak’ın Amsterdam ziyareti sırasında yaptığı muhabirlik teklifini, Nezih Demirkent’ten izin alarak kabul eder. Bununla birlikte aynı yıl Hollanda Yayın Kurumu NOS televizyonunda Türkler için ‘Pasaport’ adlı programı yönetmeye başlar.

1980 yılında, İKON Televizyonu’nun ünlü rejisörü Henk Barnard ile birlikte “Ceremeyi çeken çocuklar” (Kinderen van de Rekening) adlı beş bölümlük bir dizi yapan Karaçay, iki bölümün çekimlerini Türkiye’de gerçekleştirdikten sonra, Kapıkule sınır kapısına geldiğinde sabah olmaktadır. Ortalıkta, tanklar, askerler belirir birden. Yıl 1980, aylardan Eylül, takvimlerde gün hanesindeki sayı ise 12’dir.

Bir yandan TRT’nin, öte yandan Hürriyet gibi büyük bir gazetenin ve de Hollanda televizyonlarının başarılı bir elemanı olması, birçok kapının kolayca açılmasını sağlar Karaçay’a. Hollanda deyince Cağaloğlu yokuşunda, basın dünyasında ve buradaki vatandaşlarımız arasında İlhan Karaçay adı Hollanda ile âdeta özdeşleşir. Bu kadar başarılı çalışmaları ile Hollanda’da yöneticilerin de dikkatini çeken Karaçay, çeşitli bakanlıkların teklifini kabul ederek çalışma guruplarında yer alır. Çalışma guruplarında da tüm mücadelesi basın yayın kuruluşlarında olduğu gibi yine vatandaşlarımıza sahip çıkmak, destek olmaktır.

Söyleşinin başına dönüyor ve Jeanne ile olan ilişkilerini, ne zaman nişanlandıklarını, nasıl evlendiklerini, çocuklarını soruyorum.

Jeanne’yi ilk kez 1969’da Türkiye’ye götüren Karaçay’ın, aynı yılın 9 Ağustos tarihindeki nişan törenleri gazetelere konu olur.
Bir yıl sonra ise nikâh ve düğün.
O günleri anlatırken Karaçay unutamadığı bir acı anıyı da anlatma gereği duyuyor: “Her şeyi hazırlanmış, evlilik töreni için Mersin’e gidiyorduk. Yolculuğumuzun büyük bölümü geride kalmış Aksaray’a varmak üzereyken büyük bir trafik kazası geçirdik, Jeanne ile birlikte. İkimiz de ağır yaralanmıştık. Ölümden döndük diyebilirim. Nihayet 23 Mayıs 1970’te yine Mersin’de dünya evine girdik.”

Çiçeği burnunda İlhan ve Jeanne çiftinin mutlulukları ikiye, üçe katlanır 23 Ocak 1971’de… Ruşen ve Vahide adını verdikleri biri erkek, diğeri kız olmak üzere ikiz çocukları olur. Fakat bu mutlulukları uzun sürmez! Vahide kalbindeki delik nedeniyle ancak beş hafta hayata tutunabilmiştir. Kızlarını unutamaz genç evli, bu yüzden 17 Nisan 1974 tarihinde doğan ikinci kızlarına, beş haftalıkken ölen Vahide’nin adını verirler.
İlk çocukları Ruşen’den Eva, Vahide’den de Esra isminde iki torunu ile geçirdiği güzel zamanlar için Karaçay: “Hayatımın en güzel anları torunlarımla geçirdiğim anlardır. Her fırsatta torunlarımla olmak benim için dünyanın en büyük mutluluğu.”

YAZ GAZETECİ YAZ

“Başka nelerle uğraştınız, neler yaptınız?”diye soruyorum. Karşımdaki sıradan bir insan olsa bu soru elbette sorulmaz. Fakat o, İlhan Karaçay olunca soruyor insan.
1973 yılında gazeteciliğin yanı sıra seyahat işine de el atar ve 1976 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile THY’nin Utrecht Bölgesi Genel Satış Acenteliği’ni üstlenir.
1966-1977 kış döneminde Türkiye’ye düzenledikleri tur bir ilktir. Çünkü o zamana kadar kış sezonu ölü sezondur ve kış döneminde kimse Türkiye’ye tur düzenlememiştir. Karaçay bürosunda gazeteciliğin ve seyahat acentalığının yanı sıra ihtiyaç ve istek üzerine sigorta ve kredi işleriyle de uğraşır. Bu kadar uğraşı, gece gündüz iş derken, 1981 yılında geçirdiği ağır ameliyatlar sonucu ölüm korkusu sarar benliğini. Bu nedenle önce seyahat bürosunu Refik Selahiye’ye devreder.
Sağlığına kavuştuktan sonra Amsterdam’da Hürriyet Bürosu’nu açarak kendini artık sadece gazeteciliğe verir. 1983 yılı sonunda, bürosunda çalışan Yasemin ve Ünal Öztürk’e, Hürriyet temsilciliğini devreder. Uzun süredir çocuklarının Türkçe eğitim görmelerini istediği için Türkiye’ye dönerek yerleşme kararı verir. Karaçay bu, boş duramaz ve ilk iş olarak yine turistik tesislerini işletmeye başlar Mersin’de…

1984 Mart’ında yapılan yerel seçimlere, CHP’li olmasına rağmen, Mersin Anakent Belediye Başkanlığı’na Doğru Yol Partisi adayı olarak katıldığının afişlerini görüyoruz fotoğraflarda.
O yıllarda hemen her yerde çok güçlü olan Turgut Özal’ın patisi ANAP, Mersin’de de işi bitirir ve Karaçay seçilememiştir. Kanının her hücresine işlemiş gazetecilik mesleği ile o zamanlar Hürriyet’in başında bulunan Arda Gedik ile “Çukurova İlavesi” yayınlamak için anlaşırsa da bazı nedenlerden dolayı proje hayata geçmez.

İlhan Karaçay, bir süre sonra Mersin’deki sosyal yaşamdan rahatsız olmaya başlar, sıkılır. Çocukları yeteri kadar Türkçe öğrenmiştir. 1986 yılının başında Hollanda’ya ikinci kez gelir ve bir daha dönmemek üzere yerleşir.
Hollanda’ya gelişi ile birlikte Günaydın gazetesinin muhabirliğini, Türkçe ve Hollandaca yayınlanan HABER Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini üstlenir. Aynı yılın sonunda Avrupa’ya açılan SABAH Gazetesi’nin Benelux temsilciliğini de alır.
Fakat SABAH’ın ilk Avrupa serüveni uzun sürmez ve kapanır.
1988’de Asil Nadir’in Günaydın Gazetesi’ni satın alması ile birlikte, bu kez bu gazetenin Benelux temsilcisi olarak görüyoruz Karaçay’ı.

Asil Nadir krizinin ardından gazetenin Bekir Kutmangil tarafından satın alınmasından sonra da aynı görevi sürdürür. Gazetecilik yaşamımda, bu sektörün her branşında görev yapmış olan Karaçay’ı, 1994 yılında Günaydın’ın Avrupa baskılarının sahibi olarak görüyoruz.
Karaçay, Avrupa Türk Basınının kalbi olan Frankfurt’a yerleşir.

BİR ACI, BURUK KUTLAMA ve SONRASI

Afbeelding met tekst, binnen, persoon, vloer Automatisch gegenereerde beschrijving25’inci yıl evlilik yıldönümü davetiyesi Karaçay ailesi 25’inci evlilik gününde

“23 Mayıs 1995 günü Mersin’de 25’inci evlilik yıldönümü kutlamasına hazırlanırken, aynı gün Bekir Kutmangil’in öldürüldüğü haberi ile yıkıldık. Öldürülmeden önce sipariş ettiği buketi Mersin’e ulaşan Kutmangil için yas tutulurken, televizyonlara konu olan kutlama doğal olarak buruk bir şekilde yapılmıştı.Bekir Kutmangil’in ölümünden sonra gazeteyi, yeraltı dünyasının meşhur ismi ‘Altın tabancalı’ ve ‘Altın Mercedesli’ olarak bilinen Mehmet Saruhan satın aldı. Bundan sonra da bu iş ilişkisi biter. Günaydın, Avrupa baskılarını durdurduktan sonra, Türkiye’de de işler iyi gitmeyince, bu gazete tamamen kapandı.” diyor İlhan Karaçay

D:\FOTOGRAFLAR OZEL OZEL\25 jaar getrouwd (2).jpg

Kurduğu ÇAY-PRESS Ajans kanalıyla çeşitli gazete ve TV kuruluşlarına haber göndererek çalışmalarını sürdüren Karaçay, Radikal ve Posta’ya haber, bir spor gazetesi olan FANATİK’e de spor haberi ve yorum yazar.
1974 Almanya, 1978 Arjantin, (1980 Uruguay-Mini Şampiyona), 1982 İspanya ve 1994 Amerika’daki Dünya Futbol Şampiyonaları ile 1972, 1976, 1980, 1984, 1988, 1992 ve 2000 yıllarındaki Avrupa Şampiyonalarını izlemiş olan Karaçay, Tercüman, Hürriyet, Günaydın, Sabah, Radikal, Posta, Fanatik ve DÜNYA gazeteleri ile TRT, ATV, NTV, SHOW ve STAR televizyonları ile Hollanda televizyonu NOS’ta ki çalışmaları, deneyimiyle, genel konuların yanında, futbol konusunda da uzmanlaşmıştır.

DÜNYA GAZETESİ

28 Mart 1998 tarihi, Karaçay’ın gazetecilik yaşamında yeni bir dönemin başlangıcıdır. Nezih Demirkent’in sahibi olduğu (Şimdiki sahibi kızı Didem Demirkent) Ekonomi ve Politika Gazetesi DÜNYA’nın, Hollanda ve Belçika yayın hakkını alır. Türkler’in işçilikten kurtulup işadamı durumuna gelmeleri ile birlikte, onlara ticari ve ekonomik bilgiler verecek bir yayın organının piyasaya çıkması kaçınılmaz olmuştu. İşte bu boşluğu gören Karaçay, gazetecilik yaşamında yeni bir döneme imzasını atmış olur. Haftalık yayınlanan DÜNYA’nın Avrupa’daki yayın amacı, öncelikle ticari ve ekonomik bilgi sunmak olmasına karşın, Hollanda’da bir azınlık yaşamı sürdüren Türklerin sorunlarına seyirci kalmayı doğru bulmaz Karaçay. Bu nedenle gazetenin yapısında değişiklikler yaparak sosyal-kültürel sorunları da işlemeye başlar.

DE TELEGRAAF GAZETESİ

Çoğu zaman Türkler’e yapılan her haksızlığın karşısında artık DÜNYA vardır. Öyle ki, Türkler’e ve Türkiye’ye karşı her zaman acımasız davranan, kasıtlı haberler yayınlayan bir milyon trajlı en büyük gazete De Telegraaf’a âdeta savaş açar Karaçay. “Boşuna uğraşıyorsun, De Telegraaf’ı yola getiremezsin!” derlerse de aldırmaz, mahkemelere verilir; yılmaz, yıldıramazlar.
Çünkü Karaçay haklıdır ve adalet tecelli edecektir, eder de.
De Telegraaf’ın yöneticileri, Karaçay’ın kendilerini eleştiren yazılarına ilgisiz kalmaz.

Zamanın Genel Yayın Yönetmeni redaksiyonda bulunanlara sorar: ‘İçinizde Karaçay’ı tanıyan var mı’ diye sorar. Ünlü muhabir Jos van Noord, ‘Ben tanıyorum’ der. Genel Yayın Yönetmeni, ‘Davet et, konuşalım kendisiyle’ der. Sonunda bir öğle yemeğinde buluşma gerçekleşir.

İlhan Karaçay, gazetenin sürekli Türkiye ve Türk aleyhtarlığı yayınlarını dile getirir ve ‘Turizmcilerimiz size yılda 5 milyon euroluk ilan veriyor. Siz ise Türk turizmini baltalamaya çalışıyorsunuz’ der. Karaçay, kendisi ile bir röportaj teklifini geri çevirir ve ‘Büyükelçimiz ile röportaj yapın’ der.

Karaçay’ın bu mücadelesi sonucunda aynı gazete T.C. Lahey Büyükelçimiz ile yapılan röportajı tam sayfa olarak yayınlar. Hem de olumlu bir yaklaşımla.

Karaçay bu konuda şöyle diyor: “Oysa De Telegraaf’ın tarihi boyunca hiçbir büyükelçiye böylesine geniş yer vermediği bilinen bir gerçektir. De Telegraaf, bununla da kalmayıp Türkiye lehinde çokça haber yayınladı. Özellikle, daha önce balta vurmaya çalıştığı turizmimiz için övgü dolu haberler yayınladı. Bir genel değerlendirme yapıldığı zaman görülür ki, haftalık Dünya Gazetesi’nin dört sayfasının Hollandaca olarak çıkması, buradaki vatandaşlarımızın sesini direkt duyurmada çok ama çok etkili olduğu görülüyor.”

De Telegraaf yöneticileri daha sonra Türk turizmcileri ile de görüşmeler yapar. Beşer kişilik iki grupla ayrı ayrı yemek yenilir ve dertler dinlenir. O zamanlar De Telegraaf 5-6 ay Türk aleyhtarlığı yapmaz ve bazen de güzel haberler yayınlar.

VİCDANSIZ SABUHA

Çok yakından izlediğim DÜNYA Gazetesi’nde “Vicdansız Sabuha” başlığı, beni çocukluk yıllarıma götürdü. Ünlü türkücü İbrahim Tatlıses’in yıldızının parladığı yıllardı. Pendik’te her köşeden acılı acılı, yanık yanık, genç türkücünün feryadı duyuluyordu. “Vicdansızzzzzzzzzzzz Sabuhaaaaaaaaaaaaa!” Hollanda’daki vatandaşlarımızın sesini duyurabilmek için Karaçay, yabancılardan sorumlu Entegrasyon Bakanı Rita Verdonk’a hitaben bu başlığı seçmişti. Çünkü Verdonk, uyum kursları altında 7’den 77’ye, herkesin dil kurlarına gitmesi, Hollanda’ya gelip yerleşecek insanların uyum kurslarına devam etmeleri ve bu kursların paralarını ceplerinden ödemeleri yolunda bir dizi yasa teklifi hazırlamış, meclise sunuyordu. Uyum kurslarına ödenecek para için “Başlık Parası” Verdonk’a da “Vicdansız Sabuha” diyordu Karaçay.

TRT BELGESEL YAYINLARI

İlhan Karaçay’ı son yıllarda TRT ekranlarında çokça görür olduk. Merkezi İzmir’de olan TRT BELGESEL, İlhan Karaçay’a, ülke dışında yapılacak olan çekimler için teklif sundu. Karaçay da bu teklifi tereddüt etmeden kabul etti.

İlk iş 5 bölümlük ‘Uzaktaki Dostlar’ adlı seri oldu.
Bu programlarda, Hollanda’daki Türkiye adlı köy, Belçika’daki Faymonville kasabasında her yıl yapılan Türk festivali, İtalya’nın Moena kasabasında bir Türk Yeniçeri hatırasına yapılan Türk Festivali, İspanya’nın Sax kasabasında yine her yıl yapılan Türk festivali ve Fransa’daki Osmanville ve Turqueville kasabaları işlendi.
Önce TRT BELGESEL kanalında daha sonra da TRT’nin tüm kanallarında sıra ile yayınlanan bu programlar, şimdilerde de peyderpey yayınlanıyor.

C:\Users\Ilhan\Desktop\UAZAKTAKI DOSTLAR VE IZLER-YAZI VE FOTOĞRAFLAR\MACARİSTAN-IZLER\Macaristan Budapeste Sehitligi Osman Sahbaz ve TRT ekibi (1).JPGTRT ekibi soldan sağa: Orhan Aybertürk, İsmail Elden, Osman Şahbaz, İlhan Karaçay, Sacit Şahin ve Mehmet Türkoğlu.

TRT BELGESEL’deki ikinci iş İZLER adı verilen, Osmanlı izlerini anlatan seri oldu.
Macaristan, Viyana, Almanya, Hollanda, Fransa, İtalya, Rusya, Doğu Türkistan, Afganistan ve Finlandiya’yı kapsayan çalışmalarda ilginç konular ele alındı.
İtalya’da, Roma mediniyeti’nin başlangıcını hazırlayan Etrüksler’in, Anadolu’nun Ege bölgesinden gelmiş oldukları, müzelerde sergilenen kanıtlar ile ortaya serildi.

Macaristan’da, Atilla’nın maceraları, Osmanlılar’ın hükümranlığı ve hala kutlanmakta olan Turan şenlikleri işlendi.
Hollanda’da, Lale’nin Türkiye’den getiriliş öyküsü ele alındı. Laleyi Hollanda’ya ilk gönderen kişi Busbecq’in yaşam öyküsü anlatıldı. Busbecq’in kayıp olan mezarı da TRT ekibi tarafından aynı adı taşıyan Fransa’daki köyde bir kilisede bulundu. Hollanda Devlet Müzesi’nde hala sergilenmekte olan Osmanlı tabloları da programa renk kattı.

Fransa’da, Fatih Sultan mehmet’in oğlu Cem Sultan’ın sürgünde yaşadığı şato bulundu ve öyküsü anlatıldı. Yine Fransa’da, Atilla’nın otağı bulundu.

Viyana’da, çeşitli müzeler araştırıldı ve Osmanlı izleri tanıtıldı.
Almanya’da da, özellikle Berlin ve çevresinde Osmanlı izleri sergilendi.
İlhan Karaçay’ın TRT BELGESEL için yaptığı programlar, O’nun kariyerindeki ibreyi biraz daha yükseltti.

Yılların tecrübesi, elindeki tek silahı olan kalemiyle haksızlıkların karşısında gördüğümüz Karaçay, Hollanda’da son yıllarda sayıları hızla artan Türkçe gazete ve dergi sahiplerini (Gazetecileri) bir çatı altında toplayarak, gazetecilik mesleğine gönül vermiş gençlere ağabeylik yapmak, gayreti içinde. Bakalım birlikten doğacak kuvvet ne kadar etkili olacak, birlikte göreceğiz.

Gazetecilik mesleği ile esnaflığın aynı şey olmadığını çok iyi biliyor, yılların gazetecisi Karaçay. Elmalarla armutları aynı kefeye koymaz, ayırır. Düşlediği ve gerçekleştirmek için yoğun çaba sarf ettiği Hollanda Türk Gazeteciler Birliği’ni (ya da adı ne olacaksa) kuracaktır.

Son olarak şunu söylüyorum: İlhan ağabey, görünen köy kılavuz istemiyor!

Duayen gazeteci İlhan Karaçay ile özel röportaj:

‘HOLLANDA, TÜRKİYE’YE MÜTEŞEKKİR KALMALIDIR’

Afbeelding met tekst, gras, windmolen Automatisch gegenereerde beschrijving

Türkler ile Hollandalılar arasındaki fark çok mudur?
Hollanda, Türkiye’ye müteşekkir kalmalı mıdır?
Neden acaba?
Hollandalı Türkler, aralarında neden kavga ederler?
Hollanda’nın Türk gazetecisi İlhan Karaçay, bu çok özel röportajda bunları anlatacak.
Karaçay, bunun için derinlere inecek.
Küfüre karşı bir Türk nasıl reaksiyon gösterir?
Hollandalılar hakarete karşı ne reaksiyon gösterirler?
Bu roportajda, buraya gelen ilk Türkler’in sorunlarına değinilecek ve yalan habereler konusu da gündeme gelecek.


https://gazeteci.nl/wp-content/uploads/2018/02/Gazeteci.nl%E2%80%99de-y%C4%B1l%C4%B1n-r%C3%B6portaj%C4%B1-.jpeg

Hollanda’ya Türk işçi göçü, 1960’lı yılların başında başlamıştır. İki ülke arasındaki işçi sözleşmesi ise 1964 yılında imzalanmıştır. Yani tam 57 yıl önce.

Türkler, Hollanda’daki zorlu yılları atlatıp ve kendi sorunlarını halletmeye başlayıp refaha kavuştuktan sonra siyasi ve dini bir kutuplaşma içine girdiler.1980 darbesi öncesinde başlayan bu kutuplaşmalar günümüze kadar devam etti. Türkler arasındaki kutuplaşmaların ortadan kaldırılması için devletimiz tarafından hiçbir girişim olmadı. Bazı akil insanlarımızın kısıtlı gayretleri de sorunun çözümlenmesine yetmedi.

Hollanda Türk göçü tarihinde, adı en çok geçmiş ve geçecek olan ve adı Hollanda ile özdeşleşmiş olan gazeteci ilhan Karaçay da bu akil insanlardan biri. İlhan Karaçay gerek ilk dönemlerde ve gerekse şimdilerde, pek çok konuda başrol oynayan isimlerden biri. Bu nedenle, Karaçay ile bu konuları içeren röportajı gerçekleştirdik.

https://gazeteci.nl/wp-content/uploads/2018/02/BC328F7A-0D76-4207-9851-35C0B88CC918.jpegGazeteci.nl: İlhan Bey, Hollanda’da yaşadığınız süre içinde pek çok olayı yaşayarak yazdınız ve görüntülediniz. Hollanda’daki Türkler arasında meydana gelen olaylar içinde kavgalar da var. Nedir bu kavgaların içyüzü?

İlhan Karaçay: ”Hollanda’daki 50 yılı aşkın zaman biriminde, burada yaşayan Türk kökenliler arasında yaşanan, siyasi, dini ve dünyevi anlaşmazlıklar çoğu zaman çok can sıkıcı olmuştur. Yaratılmış olan biz insanlar, karekter ve huy olarak, tüm canlılardan daha farklıyızdır. Bizi yaratan, diğer canlılarla barışık bir yaşam sürmemizi istemiş olmasına rağmen biz insanlar, birbirimize şiddet uygulayarak üstünlük sağlamaya çalışmışızdır. Vahşi doğayı bilmem ama, biz insanlar önce kendimiz ile, sonra da diğer insanlar ile barışık olmalıyız. Yaşadığımız gök kubbenin altında, kimsenin kimseden üstünlüğü olmamalıdır. Bunun aksi, bizi barışa değil, savaşa götürür. Anlaşamayan insanların, aralarındaki ihtiafı çözmek için saygın aracılara veya yargıçlara ihtiyaç vardır. Ama ne yazık ki, bazı insanları ne saygın arabulucular ve ne de yargıçlar barıştıramıyorlar.”

Gazeteci.nl: İlk yıllarınızdan biraz söz eder misiniz?

İlhan Karaçay: ”1966 yılında 4 ay turist olarak kalıp Türkiye’ye geri döndüğüm ve sonradan 1967 yılının 10 kasımında yeniden geldiğim Hollanda’da, tam 51 yıldır yaşıyorum. Buraya gelir gelmez başladığım gazetecilik yaşamımda, ilişki içinde olduğum yurttaşlarım arasında, ne dini ve ne de siyasi bir farklılık gözetmeden iş yaptım. Yardımlarına koştuğum yurttaşlarımız arasında da ayrımcılık yapmadım. İlk yıllarda büyük zorluklar çeken yurttaşlarımıza, sadece yayın yoluyla değil, kişi ve mercilerle bizzat temas kurarak yardımcı olmaya çalışıyordum. Gazetelere yazıyor ve televizyonlarda programlar yapıyordum. Epeyi de ünlenmiştim. Eee, insan halidir, kimi uzun burnumu, kimi saç özürlülüğümü öne sürerek beğenmemiş olacağı gibi, beni beğenen ve takdir edenler olmuştur.” Yurttaşlarımızın bir kısmı, Hollanda’daki sorunların hafiflemesinden sonra, buradaki sorunları bir kenara bırakıp, anavatandaki siyasi ve dini çekişmelere odaklanmışlardı. Sağcı ve solcu kavgası buralara da sıçramıştı.

Gazeteci.nl: Neydi bu sağcılık ve solculuk konusu?

İlhan Karaçay: ”İsterseniz önce, bu sağ ve sol kavramının nereden kaynaklandığını anlatayım: Fransa’nın bilmem kaçıncı Kralı Louis’in , meclis kararlarını sürekli veto etmesini önlemek için özel bir oturum yapılıyor. Değişime açık olmayan muhafazakar kesimle, monarşiyi destekleyen, kralın veto hakkının olmasını isteyen ve genel anlamda toplumun kaymak tabakasında olan insanlar ‘sağ’ tarafa oturdular.O zamanki toplum düzeninin ilerici görüşlü burjuvazi temsilcileri, köylü hakkını ve ileriyi savunan, değişimi isteyen temsilciler de ‘sol’ tarafa oturdular. Anlayacağınız, o günden bu güne, ileriyi, değişimi, yeniliği, hak ve özgürlüğü, en önemlisi ise herkesin eşit olduğunu savunan insanlara ‘solcu’, muhafazakar olan, değişime, yeniliğe, hak ve özgürlüklere ve eşitliğe yakın olmayan insanlar da ‘sağcı’ olarak nitelenmeye başlandı. Tabii ki bu anlatım, Amerika’da başka, Asya’da başka ve Avrupa’da başka türlü de yorumlanıyor.”

https://gazeteci.nl/wp-content/uploads/2018/02/BD42B669-16E6-481D-B8B0-CC4B1E5D2286.jpeg

Gazeteci.nl: O dönemlerde Hollanda’daki Türkler’in durumu neydi?

İlhan Karaçay: ”O zamanlar, işte böyle sağcı ve solcu diye nitelenenler arasında kıyasıya bir çekişme başlamıştı. Türkiye’deki anarşik cinayetler korkusu, Utrecht’te bir futbol maçı sonrasında yaşanan cinayet ile Hollanda’ya da taşınmıştı. Zira o zaman, siyaseti futbola karıştırmak istemeyen Muzaffer Çavuşoğlu adlı bir gencimiz, bir siyasi grubun gadrine uğramış ve futbol sahasında öldürülmüştü.”

Gazeteci.nl: Bu olay karşısında sizin tutumunuz neydi?

İlhan Karaçay: ”O zamanki siyasi çekişmeler cereyan ederken, ben bu çekişmelerde ne sağcılardan yana oldum ne de solculardan yana. Böyle olunca da, beni kendilerinden olmadığım için, iki grup da düşman belledi. Özellikle ‘Düşman’ diye yazdım. Zira Hollanda polisi, beni önce sağcıların, bir yıl sonra da solcuların öldüreceği ihbarları ile iki defa korumaya almak istemişti. Ben her iki koruma isteğini ret etmiştim. ‘Benim yurttaşlarım bana kızarlar ama, beni öldürecek derecede düşmanlık yapmadığım için bunu yapmazlar’ dedim. Buna rağmen polis beni, kurşun geçirmez çelik yelek giymem için zorladı. Aylarca kilolarca ağılıktaki çelik yelek ile dolaştım. Ne mutlu ki bana hiçbir saldırı olmadı ve o yıllar mazide kaldı.

Gazeteci.nl: Yanlış istifhamları ortadan kaldırmak için soruyorum. O zaman İslam’a bakışınız nasıldı?

İlhan Karaçay: ”Hollanda’da, İslam inancında olan Müslümanlar, namaz kılmak için önce mescit yerleri, sonra da cami isteğinde bulundular. Müslümanlar dernekleşmeye başladılar. Dernekler kuruldu. Daha sonra dernekleri bir çatı altında toplayan Federasyon kuruldu. Daha sonra da Federasyonlar’ın birleştiği Konfederasyon kuruldu. İbrahim Görmez, hem federasyonda ve hem de konfederasyonda başkanlık yapmıştı. Ben o zamanlar gerek televizyondaki yayınlarımda ve gerekse Hürriyet’teki yayınlarımda hep yurttaşlarımızdan yana oldum ve destekledim. Ülkede, Katolikler, Protestanlar, Evangelistler ve Yahudiler için TV ve Radyo yayınları vardı ama Müslümanlar için yoktu. Bunun mücadelesi başladı.

Ben yukarıdaki tüm faaliyetlerde gerek gazetemde ve gerekse TV programlarımda hep destekçi oldum. Ama ne yazık ki, o zamanlar Hürriyet gazetesini düşman, Tercüman gazetesini dost bilen bazı kişiler, bana çok uzak durdukları için beni anlayamadılar.”

Gazeteci.nl: Sizin NOS’ta Pasaport programını yaptığınız dönemde, Hollanda televizyonunda YONEKO adlı bir film yayınlanmıştı. O kunuyu burada açıklar mısınız?

https://gazeteci.nl/wp-content/uploads/2018/02/A9DBBB57-FA81-4817-BE07-787441DF75E8.jpeg

İlhan Karaçay: ”1978 yılının mayıs ayında, EO adli Evangelist TV İstasyonunun, sırf Hıristiyan propagandası yapılan YONEKO adlı İngilizce bir filmin, özellikle Türkçe alt yazılı yayınlayacağını öğrendiğim zaman, gerek kendi TV yayınımda ve gerekse Hürriyet’te ‘Neden ille de Türkçe’ diye protesto etmiştim. Ama ne yazık ki sırf Tercüman okuyan ve benim yayınlarımdan habersiz olanlar, NOS Televizyonunda çalıştığım için, o yayını da benim yaptığımı sanarak bana çok ağır ve çirkin iki mektup göndermişlerdi. Zıra, Türkiye’de o zaman TRT ne ise, burada da NOS televizyonunun konumunu aynı zannedenler, diğer yayın kurumlarının kendi ideoloji ve inançları doğrultusunda yayın yaptıklarını bilmiyorlardı. Her televizyon kanalında yayınlanan programda benim parmağım olduğunu sanıyorlardı.”

Gazeteci.nl: Sonrasında hakkınızdaki fikirler değişti mi?

İlhan Karaçay: ”Tabii ki. Gün geldi, yukarıda anlattığım bilinmeyenler, bilinir hale geldi. Ne mutlu ki, o zamanlar Türk İslam ve Kültür Dernekleri Federasyonu Başkanlığı ve İslam Yayın Kurumu Başkanlığı yapmış olan İbrahim Görmez, ‘Senin değerini o zaman bilemedik. Nifakçılar seni hedef almışlardı. Şimdi senin İslam’a ve devletimize ne kadar yararlı olduğunu daha iyi anladık.’ deme medeniyetini gösterdi. Sağolsun İbrahim Görmez…” Hollanda’da, geçmişte yapmış olduğunuz toplumsal ve bireysel yardım faaliyetlerinize biraz sonra gireceğim. Şu anda yaşananlar çok önemli.”

Gazeteci.nl: Nedir şimdi yaşananlar ve nedir bu kavgalarda sizin yeriniz?

İlhan Karaçay: ”O zamanki kavgalarda, yerimin ne olduğu anlaşılmıştır sanırım. ‘Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu’ yakıştırmasına uygun bir yerdeydim. Bazıları buna ‘renksizlik’ diyordu ama, benim ne kadar renkli olduğumu bilenler de vardı. İçinde bulunduğumuz kavgalara ve bu kavgalarda benim yerimin ne olduğuna gelince: Refah düzeyi artan yurttaşlarımız, buradaki sorunlarından bir nebze kurtulduktan sonra, particiliği, inanç ayrıcalığını ve hatta Türkiye’deki futbol takımı sevdasını abartılı bir hale getirdiler. Daha önce bu konularda arada bir tartışanlar, sosyal medyanın yaygınlaşmasından sonra, birbirlerine hakaret etmeye başladılar. Eski dostlar düşman olmaya başladı. Bırakın siyasi ve dini düşünceyi, Fenerbahçeli ile Galatasaraylı bile birbirlerine düşman oldular. Ben Beşiktaşlı olduğum halde, Hollanda Beşiktaşlılar Derneği’ne üye bile olmadım. Çünkü ben işimde tarafsızlığımı inandırıcı bir şekilde ortaya koymalıydım.”

Gazeteci.nl: Son günlerdeki kargaşa hakkında neler diyeceksiniz?

İlhan Karaçay: ”15 Temmuz darbe girişiminden sonra ise, bir Erdoğancı-Fetöcü kavgası patlak verdi. Gruplar arasında çekişmeler ve hatta ufak tefek atışmalar meydana geldi. Hollanda’yı yönetenler bu durumdan rahatsız oldu. Araştırmalar yapıldı. Türk kuruluşlarından beşi, Başbakan yardımcısı Ascher’in emriyle araştırıldı. Pek çok konuda polis devreye girdi. Bakanlık ve istihbarat elemanları Türkler arasında mekik dokumaya başladı. Sonra şikayetler, dedikodular ve iftiralar baş gösterdi. Türkler, sosyal medyada birbirleri ile kabaca tartışmaya başladılar. Herkes birbirini suçluyor ve bir paye yakıştırıyordu. Tam anlamıyla, çok rahatsız edici bir durum söz konusuydu. Eskiden komuşularıyla muhabbet içinde yaşayan insanlarımız, şimdi o komuşularının yarısını kaybetmiş durumda. İnsanlar birbirlerine düşman gibi bakıyorlar.”

Gazeteci.nl: Sosyal medyada da bir kavga sürüp gidiyor. Nedir buradaki sorun?

İlhan Karaçay: “Yukarıdaki olumsuzluklar yetmezmiş gibi, eline kalem alan (Daha doğrusu bilgisayar veya akıllı telefon kullanan) bir yığın insan yorumlar yazmaya başladılar. Kimi Facebook’ta, kimi Instagram’da, kimi WhatsAap’ta, kimi Twitter’de ve Messenger’de yazıp yazıp gönderiyordu. Tabii ki bu ara kendi web sitelerini yayına sokmuş olanlar da vardı. Elindeki kara kalemi istediklerininin üzerine çalıyorlardı. Naçizane şahsım için bile bazen olumsuz satırlar yazılıyordu.
Ben bunları hiç sorun yapmıyordum. Benim için olumsuz yazanlar ile temasa geçiyor, biraraya geliyor ve olumsuzlukları düzeltme yoluna gitmeyi tercih ediyordum. Zira ben, eskiden olduğu gibi, şimdi de hiçbir yurttaşım ile kavgalı olmayı ve kavgalı kalmayı tercih etmiyorum. Kendi meselelerimi, kendime özgü tavır ve hareketlerimle halletmeye çalışıyorum.”

Gazeteci.nl: Siz bu konularda akıllı davranıyorsunuz. Peki diğerleri ne yapıyorlar?

İlhan Karaçay: ”Ne var ki, aynı yayınlardan rahatsız olan bazı dostlar, web sitelerinde kendilerini yeren kişilere karşı harekete geçtiler. ‘Kamuoyuna’ diye bildiriler yayınladılar ve kendileri için kötü yazanlara karşı sert yanıt verdiler.
İşte o saatten sonra olanlar oldu. Bu kez web sitesi yazarları karşı hücuma geçti. Ama yazılanlar arasındaki kelimeler yenilir içilir cinsten değildi. Ağır hakaretler ve kişisel ailevi suçlamalar çok can sıktı. ‘Kamuoyuna’ duyurusunu yazanlar, daha sonra bunu bir imza kampanyasına dönüştürdü. Site yazarları bu kez imza atanlara saldırdı. Tabii ki tüm bu olanlar, Hollanda’yı yönetenlerin gözünden kaçmadı. İstihbaratçılar, patronlarına bilgi vermek için bu konuyu da araştırmaya başladılar bile.”

Gazeteci.nl: Bu konuda sizin görüşünüz nedir?

İlhan Karaçay: ”Yalan söylemeyeyim. ‘Kamuoyuna’ diye başlayan bildiriye neden imza atmadığımı soranlar olduğu gibi, ‘imza atma’ diyenler de oldu. Ben her iki tarafa da, kimsenin etkisi altında kalmayacağımı, her hareketimi kendi sağduyumla yapacağımı ve bu gidişatın hiç hoş olmadığını ve hatta çok kötü olduğunu belirttim. Bu sorunun küfürleşme ve yargıyla çözümleneceğine inanmıyorum. Benim aleyhime de yazılanlar olduğu halde, bu sorunun diyalog ile çözüleceğine inanıyorum.”

Gazeteci.nl: Siz bu konuda nerede duruyorsunuz?

İlhan Karaçay: ”Akil bir dost bana şu tavsiyede bulundu: ”Bak İlhan, sen her zaman olduğu gibi bu kavganın dışındasın ve hatta üstündesin. Yoluna böyle devam et.”. Ben de tıpkı 51 yıldır yaptığım gibi, yurttaşlarımız arasında gelişmekte olan bu kavgaların dışında kalıyorum. Bana, eskiden olduğu gibi ‘Renksiz ve korkak’ diyenler çıkacaktır. Ama beni yakından tanıyanlar ne kadar renkli ve ne kadar da cesur olduğumu ifade edeceklerdir. Zira ben, Hollanda’daki Türkler’in tarihi yazıldığı zaman, İlhan Karaçay adının tertemiz yazılması dilemekteyim”

Medya kontrol edilecek!

Gazeteci.nl: Hollanda ve Avrupa’daki ana akım medya ve sosyal medya konusundaki son durum nedir, önlemler alınıyor mu?

İlhan Karaçay: ”Sosyal medyada hakaret ve iftira içeren yayınların ortadan kaldırılması için Avrupa Birliği ülkeleri ortak bir çalışma içine girdiler. Facebook, Twitter, Instagram, WhatsAap ve Messenger aracılığı ile yapılan hakaretlerin, bir hafta içinde kaldırılmaması halinde büyük cezalar konulacak. Ayrıca, Hollanda’nın üçüncü büyük gazetesi De Volkskrant, I&O Araştırma şirketine ,‘Yalan haberlerin toplumsal tartışmalara etkisi’ konulu bir araştırma yaptırdı.
Annieke Kranenberg tarafından kaleme alınan araştırma sonuçlarına göre, her üç Hollandalı’dan birisi, yalan haberle doğru haber arasındaki farkı ayıramıyor. Araştırmaya katılanlardan sadece yüzde 29’u, yalan haber ile doğru haberin farkına varabiliyor. Hollandalılar’ın yüzde 82 gibi ezici bir çoğunluğunun yalan haberlerden rahatsız oldukları, yalan haberlerin, demokrasi ve hukuk devletinin işleyişini tehdit ettiğini söylüyorlar. Okuyucunun genelde şuurlu olduğu, her habere hemen inanmayacağının altı çiziliyor. Örneğin, okuyucunun kendi ifadesine göre, Facebook’da yayınlanan haberlerin yüzde 71’i yanlış olabilir.

Gazeteci.nl: Peki, diğer Avrupa ülkeleri ne yapıyorlar bu konuda?

İlhan Karaçay: ”Yalan haberler, diğer Avrupa ülkelerinde de buradan farklı değil elbette. Yalan haberler ile mücadelede Hollanda ağır davranırken, Fransa ve Almanya sert önlemler alıyorlar. Geçen ay Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, yalan haberlerle ilgili yeni bir yasanın yürürlüğe gireceğini söyledi. Macron’un seçimler sürecinde yalan haberlerden canı yanmıştı tabiiki. Almanya da geçtiğimiz günlerde konuyla ilgili bir yasa sundu. Sosyal medyada nefret içeren haberleri yayından kaldırmayanlara ağır para cezası verilecek ve hesapları kapatılacak. Sahte ve yalan haberler için, Avrupa Komisyonu bu yıl bir dizi yaptırımlar getirecek. Komisyon, alanında uzman olan 39 kişi tesbit ederek çalışmalarına başladı. Brüksel’in vereceği karar, Avrupa ülkelerini harekete geçirecektir.Kişilerin yalan haberler karşısında zarar görmemesi, toplumsal düzeni zedelememesi, hukuken keskin önlemler alınması, hiç kimsenin yalan haberlerle başkalarının yaşam hakkını engellememesi için önlemler alınıyor.”

Gazeteci.nl: Sosyal medyada en çok rahatsızlık veren konu nedir?

İlhan Karaçay: “Bazı haber portallarını yönetenler, birisi hakkında kötü düşünülmesi için, kendi görüşlerinde ziyade, tribünlerde oturan hayalı insanları konuşturarak haber yapıyorlar. Ama artık bu taktiğe kimse inanmamaktadır.
Bu konuya dikkat edilmesini ve insanları sırf intikam almak için karalama kampanyası yapılmamasını diliyorum.”

En Son Gelişme

Gazeteci.nl: Türkiyemizdeki son gelişmeler hakkında da anlaşmazlık çıktı. Bu durm Türkiye’deki siyasetçiler arasında tatsızlık yaratıyor. Suriye’ye ‘Zeytindalı Çıkarması’. konusunda neler oluyor?

İlhan Karaçay: ”Milli bir dava olan bu girişim için, HDP haricindeki tüm siyasi partilerimiz onay verdi. Onay verildi ama, kurcalayıcı medya yine polemik yaratacak girişimlerde bulundu ve siyasileri değişik açılardan konuşturmaya başladı.
Dava milliydi ve onay almıştı. Ama, geçmişteki dış politikamız eleştirilmeye başlanınca, siyasilerimiz yeniden bir ağız dalaşına girdiler. (Bu konuda HDP’lileri kastetmiyorum). Siyasiler ağız dalaşına girince, yurttaşlar da konuşmaya ve yazmaya başladılar. Sosyal medya üzerinden yine hakaretler yağmaya başladı. Biri diğerine ‘Vatan haini’ diyor, diğeri de, ‘Çıkarcı sömürücü’ yanıtını veriyor. Kişisel sataşmalar da cabası…
Milli bir davada bile, çirkin siyasete başvuranlar, yurttaşlarımız arasındaki dostluk bağlarını bir kez daha çözülemeyecek düğüm haline getirdiler. Yazık, hem de çok yazık.
‘Sonumuz hayırlı olur inşallah’ diyerek sözlerimi tamamlıyorum.”

Geçmişte yaşananlar

Gazeteci.nl: Şimdi biraz da geçmişteki toplumsal hizmetlerinizden söz edelim. Hoofddorp’ta Türkler’in bir fabrikada boykot eylemi yaşanmıştı. O sorunu siz çözmüştünüz. Anlatır mısınız?

https://gazeteci.nl/wp-content/uploads/2018/02/3D54D1F3-6C7F-480D-8162-2F2010EC2EB8.jpeg

İlhan Karaçay: ”1975 yılında, Hoofddorp’taki Dam Chips adlı fabrikada 160 Türk işçisi işgal eylemi başlatmıştı. İsveren Türkler’in işine derhal son vermişti ama Türkler fabrikayı terk etmiyorlardı. Olay Hollanda parlamentosunda konu olmuştu. Medya sırf bu konuyla meşguldu. Sendikaların girişimleri fayda etmiyordu.
Türkler’in ikamet ettikleri Haarlem kentine gittim. Türkler ile uzun uzun konuştum. Daha sonra fabrikanın patronunu aradım ve olayı her iki tarafı mutlu edecek bir şekilde sonlandıracağımı bildirdim. Patron önce görüşmeyi kabul etmedi. Birkaç kez daha aradım. Sonunda kabul etti. Türkler ile fabrikada toplandık. Sonuçta barışı sağladık. Ertesi gün Hollanda medyası, ‘Hiç kimsenin yapamadığını, Türkler’in ombudsmanı gazeteci İlhan Karaçay yaptı ve barış sağlandı’ haberini yayınladılar.

Journalist İlhan Karaçay als ombudsman

DAM betaalt over stakings-
periode

HOOFDDORP. – De Dam Fabriek zal
de Turkse werknemers.jtlen vrouwen en
één man, die door een misverstand bijna
twee weken deze maand in staking gin-
gen en inmiddels, na ontslag, weer in
dienst zijn genomen, het loon dat zij
over de periode zouden hebben gekregen
uitbetalen

Dit kwam donderdagmorgen tijdens
besprekingen tussen de Turkse journalist
en “ombudsman” Ilhan Karacay die voor
de belangen van de stakers opkwam en’

https://gazeteci.nl/wp-content/uploads/2018/02/F741CA15-26FB-4B62-917F-6E8A4A3EE488.jpeg

Gazeteci.nl: Hollanda Kraliçesi Juliana’ya yazdığınız bir mektup hafızlardan silinmedi. Neydi o kunu?

İlhan Karaçay: ”1975 yılının mart ayında, Helmond kentindeki bir okulda Türk öğrencilere büyük bir haksızlık yapılmıştı. O zamanlar her cumartesi günü Türk çocuklarına Türkçe ders ve İslam dini öğretiliyordu. Okul yönetimi bu durumu yasaklamıştı. Hollanda yine ayağa kalkmıştı. İşte o zaman ben Kraliçe Juliana’ya bir mektup yazmıştım. O mektup da Hollanda medyasında geniş yer buldu ve sonra da dersler yeniden başladı.

https://gazeteci.nl/wp-content/uploads/2018/02/60775498-DEE7-48CD-91AA-36FED37F6C6C.jpeg

Gazeteci.nl: Sizin kaçak işçilere af konusunda da çalışmalarınız oldu. Anlatır mısınız?

İlhan Karaçay: ”1973 yılında, Hollanda’da ikamet ve çalışma izni olmayan ve ‘Kaçak işçi’ olarak adlandırılan insanlar için genel bir af verilmesi için bir komisyon oluşturmuştuk
Ben o zaman bu af için ‘Generaal pardon’ sözcüğünü seçmiştim. Bu sözcük Hollandalılar’ın diline pelesenk olmuştu. O zaman Hollanda’da çok ünlü bir İspanyol asıllı sendikacı vardı. Daha sonra ülkesine dönen ve orada Bakan olan bu ünlü sendikacı da bana ‘Bay General Pardon’ adını yakıştırmıştı.
O çalışmalar semersini vermiş ve daha sonra kaçak işçiler için af çıkmıştı.

https://gazeteci.nl/wp-content/uploads/2018/02/82D4D941-A2EC-46CB-89FC-5F1A13D850A7.jpeg

Gazeteci.nl: Hollanda hükümeti, Türkiye’de yaşayan Türk çocukları için daha az çocuk ödeneği verilmesini istenmişti. Bu konuyu da anlatır mısınız?

İlhan Karaçay: ”1976 yılında, Hollanda Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda bir komisyonda yer almıştım. O zamanki hükümet, Türkler’in Türkiye’de yaşayan çocukları için, normalden daha düşük çocuk parası ödeneği verilmesi için bir çalışma yapıyordu. Gerekçe: Türkiye’de süt, sebze ve meyve daha ucuzdu. Ben ise o komisyonda, Türk çocuklarının Türkiye’de daha ucuz yaşamadıklarını, aksine, ebeveynler Avrupa’da olduğu için, Türkiye’de bıraktıkları çocuklar için daha fazla para harcadıklarını anlatmıştım. Benim anlatımım, hükümetin bu plandan vaz geçmesi için yeterli olmuştu.”

https://gazeteci.nl/wp-content/uploads/2018/02/D3EC621E-9C1F-4612-9B4C-EB77E647C9E6.jpeg

Gazeteci.nl: Bir de Zwarte Markt (Kara Pazar) konusu var. Neydi o konu?

İlhan Karaçay: ”1983 yılında, Beverwijk’te kurulan dünyanın en büyük pazar yerinin kuruluş çalışmalarında ben de yer almıştım. Hollandalı girişimci Bart van Kampen pzarcılık yapıyordu. Zaandam kentindeki Bruynzeel fabrikasının avlusunda pazarcılık yapan Türkler’e yasak gelince, Bart van Kampen bana gelmiş ve Beverwijk kasabasındaki pazar yerinde Türkler’e yer vermek istediğini belirtmişti. Ben o zaman tanıdığım pazarcı Türkler’e ulaştığım gibi, Hürriyet ve Tercüman gazetelerine verdiğim ilanlar ve her tarafa astırdığım afişler ile büyük bir reklam kampanyası başlatmıştım. Daha sonra da Türkiye’den getirdiğimiz sanatçılarla bedava konserler ile binlerce Türk’ü pazar yerine çekmeye başladık. Dünyanın en büyük pazar yeri diyebileceğimiz bu yer, her hafta polis baskınıyla kapatılıyordu. O zaman pazar yerinde 100’ü aşkın Türk standı vardı.

https://gazeteci.nl/wp-content/uploads/2018/02/80FB9784-6F24-4AFB-98D5-BE20757F0A06.jpeg
Polis baskınlarından kurtulabilmek için bir komisyon oluşturduk ve zamanın İçişleri Bakanı’a gittik. Bakan, ‘Nuh’ diyor ama ‘Peygamber’ demiyordu. Pazar gününün insanlar için istirahat günü olduğunda israr ediyordu.
O sırada ben söz aldım: ‘Sayın Bakan, Scheveningen, Noordwijk ve Katwijk gibi yerlerde pazar günü dükkanlar neden açık’ diye sordum. Bakan tam istediğim yantı verdi: ”Oradaki dükkanlar yabancılar için açık.”
Ben de cevabı hemen yapıştırdım: ‘İyi ama sayın Bakan, Kara Pazar denen yere hep yabancılar geliyor. Yabancıların Hollanda’da yararlanabilecekleri rekreasyon yerleri çok kısıtlı. Pazar yerine gelen yabancılar çocukları ile birlikte eğlenebiliyorlar. Ayrıcai yüzden fazla Türk işyeri açmış ve yüzlercesine de iş imkanı sağlamış durumda. Beni dikkatle dinleyen Bakan, elini masaya vurarak ani ve kesin kararını verdi: ”O zaman sadece Türk pazarı açık kalabilir.”

“Komisyondaki Hollandalılar itiraz edecek oldular ama, araya girerek, ‘Durun itiraz etmeyin. Bugün Türk pazarına izin verildi, yarın da Hollanda pazarına izin çıkar’ dedim. Daha sonraki aylarda gerek belediye ile ve gerekse Bakanlık mensuplarıyla yapılan görüşmelerden sonra Hollanda pazarı da açık kaldı. Ve o günden sonra Türk pazarı cumartesi ve pazar günleri hala faaliyet gösteriyor.”

https://gazeteci.nl/wp-content/uploads/2018/02/8220D45F-9987-4100-B799-460BCF75C844.jpeg

Gazeteci.nl: Bir de pazar yerindeki Türkler’in boykot eylemi vardı?

İlhan Karaçay: ”Türk pazarcılar, pazar yeri sahibi Van kampen’in kira sözleşmelerinden hoşnut değildiler. Başı çeken bir Türk pazarcı, Türkler’e ‘Boykot’ kararı aldırdı. Ertesi gün pazar yerine gelenler pazara giremediler. Uzaklardan pazar yerine gelenler boşuna gelmiş oldular. Kaldı ki, pazarın tanıtımı için büyük emek ve masraf sarfedilmişti. Pazar yeri sahibi Bart van Kampen.ikinci hafta da boykotu sürdürmesi beklenen Türkler’i bu fikirden va geçirmek için beni aradı. Cumayı cumartesiye bağlayan gece pazar yerine gittim. Türk esnafı bir araya getirdim ve pazar yerine gelen binlerce kişinin bu hafta da geri dönmesi halinde, pazara bundan sonra hiç kimsenin gelmeyeceğini ve sonunda herkesin kaybedeceğini belirttim. Başı çeken Türk itiraz eder gibi oldu ama, esnafın büyük çoğunluğu bana inandı ve boykot sona erdi. Ertesi sabah beni arayan van kampen banka hesabımı istedi. Bana gece çalışması için bir honorerya gönderecekti. Kendisine teşekkür ettim ve havale edeceği parayı ret ettim.”

UÇUŞ VERGİSİ

-İlhan bey, sizin Hollanda’da yaptığınız ses getiren girişimlerin haddi hesabı yok biliyoruz. Hatırladığımız kadarıyla bir de ‘Uçuş vergisi’ yasasını geri çektirmenizin hikayesi var. Anlatır mısınız?

– ”Memnuniyetle. 5-6 yıl önceydi. Hollanda hükümeti uçak biletlerine bir ‘Uçuş vergisi’ koymak için bir yasa tasarısı düzenliyordu. Bu tasarıya göre, Atina’ya uçacak olan yolcu hiç vergi ödemeyecek, ama Ankara veya Antalya’ya uçacak olan yolcu 35 ila 50 euro arasında bir vergi ödeyecekti. Bu teklif yasalaşırsa, tatile gidecek Türk ailelerine büyük bir maddi külfet yüklenecekti. Bu duruma önce Hollanda Seyahat Acentaları Birliği ANVR, daha sonra çeşitli havayolu şirketleri itirazlarda bulundular. Corendon firması da girişimde bulundu ama fayda etmedi.

Afbeelding met tekst, person, persoon, poseren Automatisch gegenereerde beschrijving
Utrecht Turizm Fuarı’nın açılış arifesindeydik. İşçi Partisi milletvekili olan eski dostum ve Agis’in Eski Genel Başkanı Eelke van der Veen’i aradım. Durum hakkında birşeyler yapılması gerektiğini söyledim. O da beni, bu tasarının hazırlayıcısı olan Paul tang’a yönlendirdi. Aynı akşam Paul tang beni aradı ve ne istediğimi sordu. Ben de kendisine, iki gün sonra açılacak olan Turizm Fuarı’nda buluşma teklifinde bulundum. 6 Türk tur operatörü ve birkaç basın mensubu arkadaşım ile, Turizm Müşavirliğimizin standında buluştuk. Turizmci dostlar, biletlere eklenecek olan ‘Uçuş vergisi’nin yolcular için ağır bir yük olacağını anlattılar. Paul Tnng da, alınacak olan vergilerin, uçakların kirlettiği çevre için harcanacağını belirterek, çevre temizliliğini ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalıştı.
Toplantının sonucunda, fikir değişikliği olmadığı kanaatine vardım.
Ben de, ‘mademki bu işler siyasetle ve oy hesabıyla çözümlenir, o halde ben de bu işi bu yolla halletmeliyim’ diye düşündüm ve Paul Tang’ı tren istasyonuna kadar yolcu ederken konuşmaya başladım: ‘Bak Paul, sizin partiniz geçen seçimlerde, Ermeni davasını körü körüne desteklediğiniz için Türkler’den oy alamadı. Kaldı ki, bugüne kadar, sağcı olsun veya solcu olsun Türkler hep sizin partiye oy veriyorlardı. Şimdi bu uçak vergisi yüzünden Türk aileler size yine kızacak ve oy vermeyecekler. Sana tavsiyem, başkanınız Wouter Bos ile konuş ve bu durumu izah et’.

Afbeelding met tekst, persoon, mensen, groep Automatisch gegenereerde beschrijving

Paul Tang aynı akşam beni aradı ve Bos ile görüştüğünü, Maliye Bakanı ile de bu konuda randevu alındığını söyleyerek iyiye doğru bir işaret verdi.
Seyahat dalında faaliyet gösteren dostlara bunu anlattığım zaman bana, ‘Boş ver abi, bu iş böyle kalır’ diye umutsuz yanıtlar vermişlerdi.

Paul Tang ile konuşmam ocak ayında yapılmıştı. Mayıs ayı başında Mersin’deyken akşam telefonum çaldı. Hatta Paul Tang vardı. ‘Müjde Karaçay, uçak vergisi tasarısını geri çektim.‘ diye iyi haberi verdi.
Bu anlattıklarım, pek çok işin lobi faaliyeti ile nasıl çözümleneceğinin bir örneğidir.”

İlginç olaylar

İlhan Karaçay’ın 2002 yılında Kraliçe Beatrix’e yazdığı, 2017 yılında da şimdiki Başbakan Rutte’ye yazdığı mektuplar da, Türk ve Hollanda toplumunun barış içinde yaşayabilmeleri için, iyi niyetle yazılmış mektuplardı. Sorulara devam ediyoruz:

-Siz Kraliçe Beatrix ve Başbakan Mark Rutte’ye de mektuplar yazdınız?
-‘Evet, 2002 ve 2017 yıllarında, Holland ave Türk toplumunun birlikte ve huzur içinde yaşayabilmeleri için yazmıştım o mektupları.

-Şimdi değişik bir konuya girelim. Türkler ile Hollandalılar arasında kültür, gelenek, din ve hiddetlenme farkı nedir?
-‘Ben şahsen 55 yıldır Hollanda’da yaşadığım ve çifte tabiyete sahip olduğum halde, bu gibi farklılıkları kendim yaşamadım ama başkalarının yaşadığına şahit oldum. Tabii ki herkesi aynı kefeye koymak doğru olmaz. Bu nedenle vereceğim örnekleri genelleştirmek istemiyorum ama, çoğunluğu kastettiğimi de belirtmek isterim.

-Tabii ki objektif yanıt vereceksiniz. Peki bundan neden tereddüt ettiniz?
-‘Ben vereceğim örneklerde, ünlü düşünür ve yazar Aziz Nesin gibi hata yapmak istemiyorum. Aziz Nesin, Türk halkının yüze altmışının salak olduğunu iddia ettiği zaman çok eleştirilmiş ve hatta tehditler almıştı. Bunun üzerine Nesin bu kez şu cevabı verdi: ‘Yanlış söylemişim, Türk halkının yüzde sekseni salak.’ Aziz Nesin daha akıllı davranıp, ‘Türkler’in yüzde kırkı zekidir’ deseydi, diğer yizde altmışın salak olduğunu ifade etmiş olur ve kendisine bu kadar kızılmazdı.
Şimdi ben de Hollandalılar ile Türkler arasındaki farkı anlatırken, böyle bir hataya düşmemeye gayret edeceğim.’

-Türkleri ve Hollandalıları ne kadar güvenilir buluyorsunuz?
-‘Hollandalılar bu konularda daha soğuk kanlı ve ihmalkârdır. Kendilerine yaptığınız bir yardım ve destek konusunda müteşekkir olurlar ama bunu çabucak da unutabilirler.
Bir örnek: Hollandalılar, İspanyollar ile 80 yıl süren savaşı, Osmanlılar’ın bir nevi yardımı ile kazandılar. Prens Maurits, savaşın çok şiddetli geçtiği bölgeye, şükran borcu ödemek için ‘Türkiye’ adını verdi. Belçika’ya yakın olan Zeeland bölgesindeki Türkiye Köyü’nde bir de fahri büyükelçimiz var. Bayan Monique Strum, fahri büyükelçiliğimizi yaparken, Türkiye’yi tanıtarak iyi bir hizmet yapıyor.
Bir başka örnek: Hollanda devleti kurulduğu zaman, hiç bir devlet tanımaya yanaşmamıştı. Hollanda Büyükelçi Haga’yı İstanbul’a göndermişti. İki ay süren uzun bir bekleyisten sonra Sultan Ahmet taafından kabul edildi. Sultan Ahmet, Venedikliler’in, Almanlar’ın ve Fransızlar’ın karşı çıkmalarına rağmen Hollanda devletini ilk tanıyan oldu. Böylece, Hollanda’nın Akdeniz’de rahat dolaşmasını ve ticaret yapmasını sağlayan Sultan Ahmet, Hollanda’ya ikinci jesti yapmış oldu.
Hollanda, lale ile birlikte 80 çeşit çiçeği Türkiye’den elde ederek büyük paralar kazanıyor. Bunun için hâlâ festivaller yapılıyor.

Hollanda, seramik, tütün, kahve ve müzik aletlerini de Türkiye’den elde etti. Bu nedenle Hollanda Türkiye’ye müteşekkir kalmalı. Peki şimdi ne görüyoruz? Şimdiki Başbakan Mark Rutte, bu gerçeklerin tümünü bir kenara iterek, Türkiye’yi acımasızca eleştiriyor. Bu tutum dostluktan uzak bir tutumdur. Çok az bir Hollandalı grup, yukarıda anlattıklarımı bilir. Bunları bir kitapta toplayan da ben oldum. Sadece iyi tarihçiler ve benim kitabımı okuyanlar, Türkiye’nin Hollanda’ya yararlarını bilirler. Aynı Hollandalılar’ın bu bilinç ile Türkiye’ye karşı iyi niyet beslemeleri beklenir.’

-Hiddet?
-‘Hollandalılar çok çabuk ve sık hiddetlenmezler. Örnek: Bir Türk bir Hollandalı’nın bacısına veya aile fertlerine küfür ederse, Hollandalılar o Türk’ün yüzüne anlamamışcasına soğuk soğuk bakarlar. Hatta Hollandalı o küfürü yapan Türk’e, ‘Git, evde seni bekliyorlar, bakalım seni kabul edecekler mi’ diye de soğuk bir yanıt verir.

Ama aynı küfür bir Türk’e yapılırsa, o küfürün sonunda şiddeli bir münakaşa ve belki de ölümle sonuçlanan kanlı bıçaklı bir kavga çıkar.

Bir örnek daha: Bir Türk, Hollandalı eşiyle kaynanasını ziyarete gider. Hoş sohbet sırasında Türk eşine kızar ve şaka yollu da olsa anasına söver. Hollandalı eşi de durumu anneye aynen aktarır: ‘Bak anne, benim kocam seni halledecekmiş’ der. Kaynananın cevabı çok soğuktur: ‘Aaaah ben senin için çok yaşlıyım’.
Düşünün, aynı durumda bir Türk kaynana neler yapmaz. En azından damadın başına bir sandalye veya papuç giydirir değil mi?’

-Siyasi bir örnek verir misininz?
-‘Bir Türk politikacı Hollanda’ya kızarsa, ‘Heeeeeeyyy Holland’ diye başlar ve ‘Sem biz Nazi kalıntısısın, faşistsin, çıkarcısın’ diye bağırır. Buna karşın bir Hollandalı politikacı daha sakin görülür, kişiye ve topluma karşı nezaketini kaybetmez.’

-Türkler ile Hollandalılar arasındaki nezaket farkı nedir?
-‘Hollandalılar bu konuda genellikle yumuşak kalplidir. Başkalarıyla tartışma yaparken sadece konu üzerinde durular. Ama Türkler kendini kaybeder ve tartışmayı kişiselleştirir. Örneğin, bir Türk politikacı biriyle tartışma yaparken, birden bire ‘Sen bir koyunu bile güdemezsin’ diye bir laf eder. Geçmişteki seçim önceleri propaganda mitingleri sırasında en çok duyduğumuz, ‘Heeeyy, bay Kemal, ‘Heeeyyy bay Muharrem’ ve ‘Eveeeet bay Recep’ gibi çığlıklar oldu. Seçimler bitince ortalık sakinleşir gibi olur.’

-Misafirperverlik?
-‘Her insan Türkler’in çok misafirperver olduğunu söyler.
Bir örnek: Marmaris’te gece saat 23.00’tür. Biri Türk, diğeri Hollandalı olan bir çift otellerine doğru yürümektedir. Yolu kısaltmak için bir bahçeden geçmek mecburiyetinde kalırlar. Endişeli bir şekilde bahçeden geçerken hiç beklenmedik bir durumla karşılaşırlar. Evin bahçesinde hâlâ rakı sofrasında oturanlar vardır. Korkularını ‘Buyurun soframıza’ diye bir ses siler. Teşekkür ederler ama ısrar üzerine sofraya otururlar. Böyle bir durumun, bir Hollandalının evinin bahçesinden geçerken yaşanması düşünülemez bile…
Hollanda’daki her Türk, Hollandalı komuşusunu yemeğe davet eder veya evine yemek götürür. Bir Hollandalı, ‘Böyle bir adet bizim kültürümüzde yoktur’ der ve kesip atar.’

-Peki, kültüre bağlı adabımuaşeret farklılığı var mı?
-İki ülke insanları arasında bir farklılık ararsak, Türkler’in bu konuya daha çok dikkat ettiklerini söyleyebilirim. Belki elit çevrelerde denge sağlanır ama, halkın diğer kesiminde ağırlık Türklerde olur. Örnek: Ben misafirimi karşılarken, ayağımda ayakkabım v sırtımda ceketim ile kapıyı açar ve yer gösteririm. Bu evde de böyledir, ofiste de. Ama Hollandalılarda bu nezaket kuralı eksiktir.
Türklerde, yaşlı bir kişi geldiği zaman hemen ayağa kalkılır ve kendi sandalyeleri yaşlıya verilir. Ben başımdan geçen bir olayı anlatayım: Hollandali bir aile efradımda doğum günü kutlanıyordu. Eşimle gittiğim akraba evi kalabalıktı. Koltukta yeğenler oturuyordu ama, değil yer gösterme, ayağa bile kalkmadılar. Biz de portatif sandalyelerden aldık ve oturduk. Bir ara yeğenlerden biri koltuğu terketti. Aradan 10 dakika geçtiği halde gelmeyince ben o kultuğa oturdum. Az sonra geri dönen yeğen bana bakarak, ‘Ooooo, benim yerime oturmuşsunuz’ dedi ama, bu nezaketsizliğe hiç ses çıkarmadan oturmaya devam ettim. Yeğen 20 yaşındaydı ama nezaket konusunda hiçbir şey öğrenmemişti.’

-Türkler ile Hollandalılar arasındaki dini inanç farklılığı nedir?
-‘Hollandalılar genelde hıristiyandır, Türkler ise müslüman. Türk, kadere inanır ve her şeyin alına yazılmış olduğunu kabul eder. Hollandalı da böyle bir inanç yoktur. Hollandalı ile bu konuyu tartışırken şunu duyabilirsiniz: ‘Madem ki her şeyin önceden yazılmış olduğuna inanıyorsunuz, o zaman size bir soru. Allah, birinin kaderine, üç yaşında bir çocuğa tecavüz edip öldürme rezaletini yazar mı? Üç yaşındaki çocuğun kaderi de bu mu?’

Türk, ecele inanır ve ölü gününün de yazlılı olduğunu savunur. Hollandalı da buna karşın
‘O zaman İskandinavyalı neden 90 yıldan fazla yaşıyor da, geri kalmış ülkelerde insanlar 30-40 yaşında ölüyor?’ diye soruyor. Tabii ki bu soruya da cevap verilemiyor.’

-Peki aşka bakış açısı nedir?
-‘Aşk sınır tanımaz. Herkes birbirini şahane bir şekilde sevebilir. Ama benim saptamama göre, Doğuda (Türkiye) aşk, insanların ölümüne kadar sürecek olan bir şeydir. Burada Türk-Hollandalı ayrımı yapmamak gerekir ama, Hollandalı her konuda soğukkanlı olduğu gibi, aşk konusunda da soğukkanlı olabilir. Doğuluda aşk ölene kadardır ama Hollandalıda aşk ölüme kadar olmayabilir. Doğulu, inanılmaz olan aşkı seçer.’

Sonuç:

Hollanda’daki yaşamı boyunca, toplumsal konularda olduğu gibi, bireysel konularda da pek çok çalışmaları olan Karaçay, yurttaşları için işveren kapılarında, hastane kapılarında, karakol kapılarında ve akla gelemeyecek bir çok kapıda mücadele verdi.

Karaçay’ın bu faaliyetleri tabii ki Hollanda-Türk tarihinde yerini alacaktır.

Not: İlhan Karaçay’ın yaşamını ve yaptıklarını ”De Turk die Nederland in een adem noemt: Ilhan Karacay” başlıklı haberde; www.turksemedia.nl sitesinde Hollandaca okuyabilirsiniz.
************************************

YAVUZ NUFEL, İLHAN KARAÇAY’I GEÇMİŞİ İLE YÜZLEŞTİRDİ

Seyrettiği filmlerde kendisini ve ailesini hangi rollerde buluyor
Sosyal medyada İlhan Karaçay’ın kalp krizi geçirdiği haberini görünce hemen telefona sarıldım. Sağlık haberlerini aldıktan sonra bundan 10 yıl kadar önce yazdığım 40 yıl 40 İnsan 40 öykü kitabında yer alan öyküsünü hatırladım. Ardından bana vediği sözü.

Kitabımdaki yüzler, portreler öyküler tek tek eksiliyordu. Önce Ferruh Başaran ağabeyimiz, ardından Mehmet Abacı ve Hasan Güney…
“ Aman Allahım şimdi de sıra ilhan Karaçay ağabeye mi gelmişti” sorusu ile irkildim.

İnsanların bu dünyaya geldikleri bir an olduğu gibi, bu dünyadan gideceği bir an da olacaktır. Yaşam da, bu gel-git arasındaki mesafe kadardır,
bu yüzden bu öyküyü tamamlamak zorundaydım.

İlhan Karaçay'ı, kalp krizi geçirdikten sonra hastanede ziyaret eden Kamil Saygı ve Veyis Güngör oldu
İlhan Karaçay’ı, kalp krizi geçirdikten sonra hastanede ziyaret eden Kamil Saygı ve Veyis Güngör oldu

İlhan Karaçay’ı, kalp krizi geçirdikten sonra hastanede ziyaret eden Kamil Saygı ve Veyis Güngör oldu

Bazı insanların bu iki çizgi arasındaki mesafesi kısa olsa da, yaşarken insanlara büyük hizmetlerde bulunduğu gibi, öldükten sonra da bıraktığı hatıraları ve eserleri ile bu insanlara hizmet etmeye ve onların hayatına yön vermeye devam eder.

Bazı insanların ise bu iki çizgi arasındaki mesafesi çok uzun olmasına rağmen, yaşarken insanlığa doğru dürüst hizmetleri dokunmadığı gibi, öldükten sonra da isimleri tamamen bu dünyadan silinmektedir.

Bazı insanlar geçmişleri ile övünebilirler. Bazıları da geçmişlerindeki olumsuz olaylardan utanç duyarlar. Ama insandır işte, geçmişteki olumsuz yaptıklarına bir kılıf bulup yine de haklılığını ortaya sermeye çalışırlar.

Adı Hollanda ile özdeşleşmiş olan ünlü gazeteci İlhan Karaçay, doğmak ile ölmek arasındaki uzun yaşamında, topluma gerçekten yararlı olmuş bir üstadımızdır.
İlhan Karaçay’ın kısa yaşam öyküsünü daha önce yazmıştım. Geçen yıl Mersin’de kendisini ziyaretim sırasında, yalnız olduğum zamanlarda İlhan Karaçay ve ailesi ile ilgili duyduklarım beni heyecanlandırmıştı. Konuştuğum Mersinliler, Karaçay ailesi için çok ilginç ve önemli şeyler anlatıyorlardı.
Duyduklarımı İlhan Karaçay abimize sorduğum zaman, ‘Bir gün bunları da anlatırım Yavuz’ diye kestirip atmıştı.
Aradan hemen hemen iki yıl geçti. Karaçay’ın sözünü ettiği ‘Bir gün’ çoktan geldi sayılır.
Sordum kendisine:
-Ağabey, geçmişinle yüzleşeceğin gün geldi artık. Bana geçmişini anlatacak mısın?
Cevap verdi İlhan ağabey:
– ‘Yavuz’cuğum, Hollanda’daki yaşam öykümü nasıl ki sen yazdıysan, geçmişim ile yüzleşmemi de sen yazacaksın. Biraz daha bekle.’

Biraz daha bekledikten sonra, İlhan ağabeyimiz bir kalp krizi geçirdi.
Allah O’nu bize bağışladı.
Sonra açtım telefonu ve şu serzenişte bulundum:
‘Ağabey, Allah gecinden versin, inşallah daha uzun bir yaşam sürersin.
Ama geçmişinle yüzleşmenin aciliyeti var sanırım.’ dediğim zaman
hemen ‘tamam’ dedi İlhan ağabey.
Çoğumuz onun doğuduğu günden bugüne kadar iki nokta arasındaki hayatından kesitleri şöyle ya da böyle biliyoruz. Peki bilmediğimiz o çizginin kalınlığını çözmek, öğrenmek ve yazmak niyetindeyim. Çünkü O’nun anlatması gereken, bilmediğimiz bir çok yönü vardı. Ve hayat oldukça acımasızdı. Allah göstermesin bir gün aniden birimize bir şey olsa o öykü eksik kalacaktı…
O’nu hastanede yatarken telefonla arayıp konuştuktan sonra aklıma şu şiirim geldi.
Söylenmediyse bu güne dek.
artık söylemek gerek!
iki nokta arasında kalan
çizgi değildir hayat;
ancak, kalınlığı kadardır çizginin…
mesele, enine yaşamak…

İlhan ağabey iki nokta arasında koşturmanın yanı sıra, enine de yaşamış bir kişi idi. Sanat, edebiyat, sevgiler, aşklar, ve bizlerden geriye ilelebet kalacak en güzel şeyler ne varsa hep o çizginin kalınlığında gizliydi.
Boyuna ne kadar dolu doılu yaşamışsa enine de o kadar dolu dolu bir hayatı vardı ve ben de bunun peşindeydim. Daha sonra O’nunla buluştuk ve uzun bir süre konuştuk.
Soramaya başladım:
– Ağabey, Mersin’de iken senin ailen hakkında çok önemli ve övücü şeyler duydum. Mersin’in kalburüstü bir ailesinin çocuğu olan sen, nasıl oldu da Hollanda’ya geldin ve yerleştin?
-‘ Yavuz’cuğum, Hollanda’ya nasıl geldiğim, daha önce sana anlattığım yaşam öyküm içinde var. ‘Adı Hollanda ile özdeşleşmiş’ başlıklı yazında bunu bulabilirsiniz. Sanırım o yazını da şimdiki söyleşinin sonuna ekleyeceksin.’

-Peki abi, nedir senin geçmişindeki özellik?
-‘Benim geçmişimde çok parlak gelişmeler yaşanmıştır.
Hürriyet Gazetesi’nde 8 sütun büyüklüğünde imzam ile haberlerim yayınlanırken, televizyonlarda da dünyanın dört bir yanından sesleniyordum. İnsanlar beni gördükleri zaman ya birlikte fotoğraf çektiriyordu ya da bir imza alıyordu.
Bunlar hep güzel ve herkesin özlemini çekeceği gelişmelerdi.’

ILHAN3

Gazetelerde 8 sütun büyüklüğünde imzam ile haberlerim yayınlanırken, televizyonlarda da dünyanın dört bir yanından sesleniyordum. İnsanlar beni gördükleri zaman ya birlikte fotoğraf çektiriyordu ya da bir imza alıyordu.

-Peki, gençliğinde gazeteci olmak aklına gelmiş miydi?
-‘Gençliğimde zaten yazıyordum. Daha önceki yaşam öykümde bunlar hep var. CHP’li bir ailenin çocuğu olarak Ulus gazetesine yazıyordum. Daha sonra bunu profesyonelliğe geçirdim.
Bu konuda ilginç bir anımı anlatayım.
1970’li yıllarda gazeteciliğin zirvesindeyken, Mersinde eski bir okul arkadaşım ile karşılaştım. Naranciye bahçeleri sahibi ve kabzımal bir babanın çocuğuydu. Sohbetimiz sırasında bana şunu söylemişti: ”İlhan’cığım, sen okulda dersler ile arası iyi olmayan bir öğrenciydin. Ben ise en parlak öğrencilerdendim. Üniversite okudum, hatta gazetecilik okudum. Şu işe bak, o tembel çocuk sen, şimdi ünlü bir gazeteci oldun, gazetecilik okuyan ben ise Mersin’de limon satıyorum.”
Ben de o arkadaşıma, ‘Eeee, demekki gazeteci olunmaz, doğulurmuş’ demiştim.’

ILHAN4

-Senin gençliğinde bir ses sanatçısı olduğunu söylediler hatta belge bile buldum! Sanat ve sanatçılara verdiğin değerin, duyduğun saygının altında yatan gerçek bu mu?
-‘Evet, Mersin Türk Musiki Cemiyeti üyesi’ydim. Her hafta cumartesi günleri Belediye hoperlöründen yayınlanan programlar yapardık. Bir defasında da 1500 Mersin’linin doldurduğu salonda bir konser verdik. Ben o konserde, güftesi Ahmet Kaçar’a, bestesi de Şükrü Tunar’a ait uşşak makamındaki ‘Anar ömrümce gönül, giden sevgilileri’ ve Yesari Asım Arsoy’un hüzzam makamındaki ‘Akasyalar açarken’ şarkılarını söylemiştim.
Sonra kendimi İstanbul’da buldum. Şükran Ay’ın eşi Turan Turanlı’nın çadırında ve Sirkeci’deki Anadolu Saz Evi’nde şarkı söyledim. Filmlerde oynadım. Ama 10 liralık figuran olarak değil, 50 liralık diyaloglu rollerde…
O zaman, sosyal demokrat ideolojili olduğu halde tutuculuğu ağır basan Zekeriya ağabeyim,
‘ Oğlum sen köçek mi olacaksın’ diye beni azarlamış ve bu işten menetmişti. Eh, ben de şarkıcılıkta aradığım şöhreti bulamayınca, gazetecilikte daha iyi bir şöhret yakalama şanslılığına eriştim.’

-Abi ben geçmişinden bir şeyler duymak istiyorum. O zaman sana şunu sorayım. Seyrettiğin filmlerde kendine ve ailene hangi rolleri yakıştırırsın?
-‘Her insanda olduğu gibi ben de, çok parlak geçmişime rağmen, filmlerdeki veya romanlardaki kahramanlar arasında tabii ki kendimi ararım.
Örneğin, Ezel serisindeki başrol oyuncusu Kenan İmirzalıoğlu ve Ramiz Dayı rolündeki Tuncer Kurtiz, rolleri ile beni geçmişim ile yüzleştirmeye itmişti.
Başroldeki Ezel, mahallesinin en uysal çocuğu iken, talihsiz bir şekilde düştüğü hapishaneden çıktıktan sonra, Ramiz Dayı sayesinde kumar dünyasına girmişti. Ben de çocukluğumda, ağabeylerimin çalıştırdığı büyük bir kahvehanede, her kulüp ve lokalde olduğu gibi, Remi veya Konken oyunları arasında buldum kendimi. Ama bizim bu oyunlarımız Ezel’deki gibi mafyavari kumar değildi. O zamanlar bizim kahvehanemiz, esnafın, memurun, işadamlarının ve de kabadayıların müdavimi olduğu bir yerdi. Ben 10 yaşında iken sandalye üzerine çıkıp ocakçılık yapardım. Kahveyi ve çayı sıcak külde yapardım. Ufak tefek oyunlarda da ‘mano’ toplardım.’

-Peki sen kendini Ezel rolünde aradın mı?
-‘Hayır, ben kendimi Ezel’de aramadım. Ama Ramiz Dayı beni çok etkilemişti. Zira, çocukluğumda Mersin’de ‘Kikirik Baba’ lakaplı bir adamla tanışmış ve haşır neşir olmuştum. ‘Kikirik Baba’, kahvehanemizin müdavimleri arasındaydı. Ezel filmindeki Ramiz dayı bana hep ‘Kikirik Baba’yı hatırlatıyordu.
Ezel filmindeki kabadayıların kralı Ramiz Dayı, bilge bir insan rolündeydi. Söylediği veciz sözler herkesi büyüleyici nitelikteydi. ‘Kikirik Baba’ da Ramiz Dayı gibi bilge bir insandı ve kabadayılar O’nun nasihatlarını dinlerdi.’

-Peki abi, ben şimdi Eşkiya bu dünyaya hükümdar olmaz dizisini izliyorum.
nedense bu diziyi izlerken, Mersin’de duyduğum Karaçay ailesi canlanıyor gözlerimde. Bu konuda bir bağdaştırma ve kıyaslama yapabilir misin?

-‘ Biraz abartılı bir benzetme olacak ama, konuyu daha yumuşak bir şekilde ele alabilirim. Sözünü ettiğin film serisindeki rollerden bazılarını kendime ve aileme maledebilirim.
Bu serideki başrol oyuncuları Kardenizli bir aileyi canlandırıyorlar.
Biz de Akdenizli bir aile olarak aynı rolü paylaşabilirdik..
Karadenizli Çakır (oğlu) ailesi ile, Akdenizli Karaçay ailesi arasındaki benzerlik, öyle ahım şahım bir benzerlik değildir tabii…
Filmdeki aile silah imalatı ve kaçakçılığı yapan ama devletle iyi geçinen bir ailedir. Benim geçmişteki ailem ise, çok günahsız bir ticari kahve işi yapıyordu.
1950’li ve 60’lı yıllarda ülkemizde kahve bulmak imkansız gibiydi. Hatta bir ara Hürriyet gazetesi, o zaman adı Habeşistan olan ülkenin İmparatoru Haile Selassie’den aldığı bir çuval kahveyi, okurlarına yüzer gramlık torbalarda kupon karşılığı hediye etmişti.

ILHAN51960’lı yıllarda, odunlar üzerinde poz verse de, tüm mahalleliler kravatlıydı

İşte o yıllarda kahvehane çalıştıran ağabeylerim, Beyrut’tan gelen bir Arap ile
tanışmışlardı. Beyrutlu Arap, ağabeylerime, ‘Ülkenizde kahve yok. Bizde kahve çok. Gelin, size kahve verelim. Siz de hem ülkenize kahve kazandırın hem de kendiniz kazanın’ demişti.’

-Yani, bir nevi kaçakçılık teklifi mi?
-‘Bizim, film serisindeki Karadenizli korkusuz ve silahlı anne gibi bir annemiz yoktu. Bizim annemiz ‘Kaçakçılık’ lafını duyduğu zaman bayılacak kadar ürkek ve dürüst bir anneydi.
Önce, ‘Sakın ha’ dedi annemiz. ‘İçtiğiniz sütü helal etmem’ diye ekledi. Ağabeylerim, Beyrut’tan gelen Arap’a, ‘Olmaz’ dediler. Beyrutlu Arap, Arapçayı çok iyi konuşan annemle görüşmek istedi. Ağabeylerim onları bir araya getirdi. Adam anneme durumu izah etmeye çalışırken, ‘Bu aslında bir kaçakçılık değil, bir nevi ticarettir. Ülkenizde kahve yok. İnsanlar yüz gram kahve için can atıyorlar. İşte biz bu can atılan kahveyi buraya getireceğiz. Bu bir uyuşturucu veya silah kaçakçılığı değil’ dedi.
Ama annem, kaçakçılık lafından bile nefret ediyordu. Yine ‘Hayır’ dedi.
Beyrutlu Arap, ‘Annenizi ikna etmeden gitmeyeceğim’ demişti. Günlerce geldi gitti ve bizim kahvehanemizde vakit geçirdi. Sonunda da annemi razı etmeyi başardı. Ama annem, benim de bulunduğum bir ortamda, ‘İşin içine uyuşturucu ve silah sokarsanız, emdiğiniz sütümü haram ederim’ demeyi ihmal etmedi.’

-Sonra kahve ticareti başladı mı?
– ‘Evet, ondan sonra ağabeylerim, 6-7 metrelik tekneleriyle Beyrut’a gidip birkaç çuval kahve ile döndüler. Kahveye o kadar çok rağbet vardı ki, üç beş çuval kahve anında tükeniyordu. Ağabeylerim fiyatı astronomik yapmadıkları için çok cüzi bir para kazanıyorlardı ama, yaptıkları iş sonuçta yasal olmayan bir işti.
Biz o zaman kendimizi, ‘Milletimize ucuza kahve içiriyoruz’ düşüncesiyle avutuyorduk. Bu iş 10 yıl kadar sürdü.
Bu süre zarfında anlatılacak pek çok maceramız oldu. Devlet ile hiç çatışmadık. Bir iki kez Sahil Güvenlik tarafından çevrildik. Ama ne silahımız vardı, ne de sopamız. Tabii ki bu arada kahve içmeye mahrum olan bazı görevlilere de kahve içme imkanı veriyorduk. Eee, al gözüm ver gözüm işi her zaman ve her yerde geçerliydi.’

– İyi de ağabey, bu işleri yapmak için eleman da lazımdır. Bu elemanları nasıl buluyordunuz?
-‘Kahvehanemizde çok kişi barınırdı. İşi gücü olmayan aslan gibi delikanlılar bize sığınırlardı. Kimi kahvehanede yatardı, kimi de, o zamanlar genellikle Roman muhacirlere kiraya verdiğimiz 20 kadar barakada kendilerine yer bulurlardı. Ama hepsi de tam birer delikanlıydılar’.

Karaçay kardeşler soldan sağa: Zekeriya (Küçük Mecnun), Ayhan (Deli dolu), İlhan (bendeniz) ve Hüseyin (Aristokrat) Karaçay kardeşler soldan sağa: Zekeriya (Küçük Mecnun), Ayhan (Deli dolu), İlhan (bendeniz) ve Hüseyin (Aristokrat)

Karaçay kardeşler soldan sağa: Zekeriya (Küçük Mecnun), Ayhan (Deli dolu), İlhan (bendeniz) ve Hüseyin (Aristokrat)

-Mersinliler’i çok etkilemiş olan aileni kısaca tanıyalım o zaman.
-‘En büyük ağabeyim Hüseyin, aristokrat giyim ve tarzı ile, ortanca ağabeyim Zekeriya, ‘Küçük Mecnun’ lakabıyla, bir büyük ağabeyim Ayhan, deli dolu tavrıyla, Mersin’in saygı duyduğu kişilerdi.
Hüseyin ağabeyim mahallenin en saygın kişisiydi. Fakirlere yardımı ile ön plandaydı. Zekeriya ağabeyim, Kore savaşına katılmış bir kahramandı. Atatürk ve İnönü sevgisi ile tanınırdı. Haksızlıklara karşı mücadele eden bir Robin Hood idi. Karakolda adam dövüldüğü için karakol basardı. Ama bu asiliğine rağmen, saygılı duruşu ile en çok sevilen aile bireyimizdi. Onu 1988 yılında kaybettik.
Ayhan ağebeyim, benim bir büyüğüm idi. Deli doluydu. Adı Mersinli delikanlılar-kabadayılar arasında yer almıştı. Onu da çok genç yaşında hatalı bir ameliyat sonrasında kaybetmiştik.
Ben ise malumunuz…’

-Akraba-eleman diyebileceğimiz kişiler kimlerdi?
-‘ Bir Dellal Mehmet vardı. Esprileriyle kendini sevdirmiş en yaşlı delikanlıydı. O’nun bir esprisi çoğumuzun diline pelesenk olmuştu.
Her gün olduğu gibi, bir gün kahvehanede yemek yiyordu. O sırada kahvehanemize yeni dadanmış bir genç geldi. Dellal Mehmet o genci yemeğe davet etti. Genç, ‘Ne yiyorsun Mehmet amca?’ diye sordu. Dellal Mehmet de anlattı: ‘Bu, yağsız pilava yoğurt, su ve tuz eklenmiş olan Arapça sıreysir yemeği’ deyince genç adam ‘Oooo Mehmet amca bu hiç yenir mi?’ diye yanıt verdi.
Dellal Mehmed’in dillere pelesenk olan cevabı aynen şöyleydi: ‘Lan oğlum, Allah’ın ağzı olsaydı her gün bundan yerdi lan.’

-Ekip bu kadar değildi tabii?
-‘ Tabii ki değil. Beton Hüseyin vardı. İskenderun’da karıştığı bir kavgada, attığı yumruk ile adam öldürmüş ama sonra bunun ızdırabından kurtulamamış bir delikanlıydı.
Babadoş Mehmet vardı. Süper iyi giyinen, yakışıklılığı ile mahallenin kızlarının yüreklerinin çarptığı bir delikanlıydı. Öz dayım Ali Aytekin, tüm Mersinliler’in ‘Dayı’ olarak hitap ettiği bir bilgeydi. Adliyede başkatipti. Daha sonra arzuhalcilik yaptı. Bizim de akıl hocamızdı.
Kimler yoktu ki; Hamo Mehmet, Bafra Müslüm, Roman Şaban, Liboş Yaşar, Sarı Sülo (Süleyman) ve daha niceleri.

-Peki bu isimleri, ‘Eşkiya bu dünyaya hükümdar olmaz’ dizisindeki Çakır ailesi ve diğer akrabalar ile kıyaslamak doğru olur mu?
-Daha önce de söylemiştim, filmdeki Çakır ailesi ve adamları, silahlı kriminal bir gruptur. Benim saydıklarım ise, sadece cesaretleri, efendilikleri ve yakışıklılıkları ile imrenilecek tiplerdir.

-Peki sen bu filmde neredesin, hangi rolde kendini bulabiliyorsun?
-Ben bu filmde kendimi, Londra’da tahsil gören ama sonradan ekibe girme mecburiyetinde kalan küçük yeğen Alparslan’da buldum. Sonuçta ben de Karaçaylar’ın en küçüğüydüm.

-Ağabey, anlattıklarını yazacağım. Geçmişin ile yüzleşirken bir pişmanlığın olacak mı?
-‘Benim çok samimi ifade ve itiraflarımı istismar ederek karalamaya yeltenenler olacaktır. Ama bu karalamalar, bizi tanıyanlar üzerinde hiçbir etki yapmayacaktır. Zira bizi bilen biliyor. Karaçay ailesi, başlangıçta nasıl iyi bir intiba bırakmışsa, daha sonra da yaşama geçirdikleri Gazino-Motel-Plaj tesisleriyle, sadece Mersinliler’in değil, Adana, Gaziantep, Kahramanmaraş ve Hataylılar’a verdikleri hizmetler ile efsaneleşmiştir.

-Abi, senin bir de Mersin Belediye Başkanlığı maceran var.
-‘ Evet, güzel Mersin’e ben de Belediye Başkanı olarak hizmet etmek istemiştim. 1983 yılında, 12 yaşındaki oğlum Ruşen ve 9 yaşındaki kızım Vahide’nin Türkçe eğitim görmelerini zaruri gördüğüm için, Hürriyet gazetesi ve TRT muhabirliğini bırakarak kendimi emekli olmaya sevketmiş ve Mersin’e yerleşmiştim.
1984 yılında yerel seçimler vardı. Belediye Başkanlığı için önce bağımsız aday olmam üzerinde durulmuştu. Aslınca Cumhuriyet Halk Partisi kökenli bir aileye mensuptum. Partide Gençlik Kolu Başkanlığı da yapmıştım. Ama buna rağmen Doğru Yol Partisi adayı oldum. Zira, benim için Belediye Başkanlığı tutucu bir particiliğin dışında olmalıydı.

İlhan Karaçay, Mersin Belediye Başkanlığı seçimlerine katılmıştı
İlhan Karaçay, Mersin Belediye Başkanlığı seçimlerine katılmıştı

Benim seçime girme amaçlarımdan biri Başkan olmak, diğeri de Türkiye’ye mesaj vermekti.
Belediyeciliğin sadece asfalt döşemek, lağım döşemek, çöp toplatmak, elektrik dağıtmak olmadığını anlatmam gerekiyordu. Ulusal ve yerel gazeteler kanalıyla verdiğim mesajlarda, Belediyelerin sosyal ve kültürel hizmet yapması gerektiğini belirtiyordum. Benim programımda yer alan Hollanda modeli Belediyecilikte, geliri olmayanlara fakirlik parası vermek vardı. Gençlerin spor yapabilmeleri için stad ve salon yapamasam da, en az 20 mega çadır alıp spor yaptırmayı yeğliyordum.
Benim Hollanda modelim Türkiye çapında duyulmuştu. Pek çok başkan benden örnekler almışlardı. Zamanın Başbakanı Turgut Özal bile, Fak-Fuk-Fon denilen bir Fakir Fukara Fonu icad etmişti. Yıllar sonra Amsterdam’da bir toplantıda yan yana oturduğum rahmetli Özal, elini omuzuma atarak, “Mersin’den ne haber Karaçay” derken tatlı gülüşüyle takılmıştı.’

-Bu güzel söyleşinin sonuna daha önce yazdığım öykünüzüde eklersek Karaçay Efsanesinin” büyük bir bölümünü yazmış hissedeceğim kendimi. Yine de adettentir abi sormadan olmaz: Son olarak neler söylemek istersiniz?
-‘Filmseverler arasında, kendilerine bir rol seçmeye çalışanlara kolaylıklar dilerim. Ama şu bir gerçek ki, hiç kimse kendini kötü roller içinde aramayacaktır. Zira insanın doğasında, hep iyilik vardır.
İyiliklerin sizleri bulması dileğiyle.’

Afbeelding met lucht, persoon, buiten, person Automatisch gegenereerde beschrijving

Yavuz NUFEL Mersin’e gitti, araştırdı ve yazdı:

MERSİNLİ KARAÇAYLAR VE POMPEİPOLİS TESİSLERİNİN DOĞUŞU VE BATIŞI…

*Türkiyemizin dört bir yanında efsane isimler ve sembol haline gelmiş oluşumlar hep var olmuştur ve var olacaktır. Ama, Mersin’deki Karaçay ailesi efsanesi ile, Pompeipolis adlı turistik tesislerin sembolizasyonu hiç unutulmayacaktır.

*Mersin’e gittim ve derin bir araştırma yaptım. Mersinliler ve Karaçaylar’ın Hollanda’daki bireyi İlhan Karaçay ile uzun uzun konuştum ve sizlerin de unutamayacağı bir efsane aile canlandırıdım.

*1950’lerin ‘kabadayı beyleri’ daha sonra da ‘Beylerbeyi’ olarak yaşamlarını sürdürürken zirveye oturdular.

*‘Kabadayı beyleri’, fakirleri ve güçsüzleri doyuruyor ve koruyordu.
‘Beylerbeyi’ ise, topluma hizmet etmeyi ve eğlendirmeyi amaçlamıştı.

Afbeelding met tekst, persoon, poseren, staand Automatisch gegenereerde beschrijving
Karaçay kardeşler, bir zamanların Mersin’inde, koruyucu nitelikleri, sosyal ve kültürel faaliyetleri ile, çok sevilen bir aile olmuştu. Fotoğrafta, soldan sağa Zekeriya, Ayhan, İlhan ve Hüseyin Karaçay kardeşler görülüyor.

Değerli Okurlarım,

Uzun bir çalışma ve araştırma sonrasında hazırlamış olduğum, efsaneleri anlatan bu röportajıma başlamadan önce, burada kullanacağım bazı deyimlerin açıklamasını yapmak istiyorum.
Bu yazıda hikâyemin kahramanlarından ‘kabadayı’ diye söz edeceğim için, önce bu deyime bir açıklık getireyim.

Son zamanlarda kabadayılardan ve külhanbeylerden çok söz edilir oldu.
Bu deyimleri kimisi övmek, kimisi de yermek için kullanır. Aslında, kabadayılık bir övünç belirtisi, külhanbeylik de, aksine yerme belirtisidir.

Tabii ki çok eskilerde yaşanan dönemlerde, çok az sayıda kabadayı, çok sayıda da külhanbeyi vardı.
Külhanbeyi, ‘külhan’ kelimesinden türemiştir.
Külhan; hamamların ateş yakılan en sıcak bölümüne verilen addır. Hamamın suyu, bu külhan denen yerden geçirilerek ısıtılırdı. İşte bu yüzden hamamların bu bölümü evsiz, barksız ve berduş taifesinin sığındığı ve geceledikleri yerler olmuştur. Hemen hemen her hamamda bu gibi gençler barınırdı ve bunlara ‘külhanbeyi’ denilirdi.

Demek oluyor ki, şimdi bazıları bu deyimi çok yersiz ve yanlış kullanıyor.

Kabadayılığa gelince: Günümüzde artık rastlayamayacağımız kabadayılar, bölgenin beyefendi şövalyeleri gibiydiler. ‘Racon’ denilen örf ve adetleri vardı. Bu adetlere uymak mecburiyetindeydiler. Özellikle güçsüzleri, fakirleri ve namuslu insanları kollayıp koruyan kabadayılar, birbirlerine de hürmet gösteren insanlardı.

KARAÇAY AİLESİ

Bu yazımın kahramanları olan Karaçay ailesi, bir zamanlar Mersin’de, işte bu sözünü ettiğim kabadayıların önde gidenleriydi. Zira, doğup büyüdükleri Hamidiye mahallesi çok renkli ve çok kültürlü bir mahalleydi. Arap asıllılar ile çingene ve muhacirlerden oluşan bir toplum vardı.

Baba Numan Karaçay, Hatay Samandağ’dan Mersin’e göç eden Arap kökenlilerden biriydi.
Evlendiği kadın talihsiz bir şekilde çok genç yaşta vefat ettiği zaman geride üç çocuk bırakmıştı.
Yasin, Naime ve Kerim adlı üç çocuğa annelik yapacak bir kadın aranırken, henüz kendisi çocuk sayılan 17 yaşındaki Vahide bulundu ve evlendirldi.

Numan Karaçay, biri çarşıda, diğeri de mahallede iki bakkal-manav dükkânı işletiyordu.

Çarşıdaki dükkânı baba Numan, mahalledeki dükkânı da anne Vahide işletiyordu.
Hüseyin, Zekeriya, Kıymet, Ayhan, İlhan ve Nimet adını verdikleri 6 çocuk ile evin nüfusu 11 olmuştu.

Afbeelding met tekst, persoon, poseren, oud Automatisch gegenereerde beschrijving17 yaşındayken, 3 çocuklu Numan Karaçay ile evlenen Vahide, çocuk sayısını dokuza, aile nüfusunu onbire yükseltmişti.

Özellikle çarşıdaki dükkân çok kazandırıyordu. Eve çuval gibi torba içinde getirilen paralar, saatlerce terazide tartılarak sayılıyordu. Ama ne var ki bu uzun sürmedi.
Zira baba Numan 9 çocuk ve bir eş geride bıraktığı zaman yıl 1946 idi ve kendisi de 57 yaşındaydı.

Rahmetli Numan, dükkânın önünden geçen çocukların ceplerine şekerleme veya çerez doldurken, mahalleli tarafından ‘Çok iyi bir insan’ olarak anlatılıyordu.

O’nun ölümünden sonra mahalledeki manav dükkânını işletmeye devam eden anne Vahide, sabahları 05.00’te sebze haline gidiyor, satışa sunacağı malları at arabası ile dükkâna getiriyordu.

Avlularında 20 baraka vardı. Bunların tamamı Roman vatandaşlarımıza kiralanmıştı.

Anne Vahide bu işlere de bakıyordu. Tabii ki çoğu zaman ödenmeyen kiralara, manavdan borç defterine yazdırılarak alınanlar da ekleniyordu. Sonunda da, defterdeki borç sayfalarına bir çizgi çekiliyordu. Mahallelinin tam bir yardım ocağıydı Karaçaylar’ın yeri.

Gelişen ve artık delikanlı olan Karaçay kardeşler evlerinin altındaki manav dükkânının yanına bir kahvehane açmışlardı. İyi ama, kahvehanenin de sabah erken açılması gerekiyordu. Fedakâr ve cefakâr anne Vahide bu görevi de üstlenmişti. Sabah erken çarşı dönüşünden sonra kahvehaneyi de açıyor, kömürlü ocağı yakıyor ve çayı demliyordu. Kahvehanede, müdavimler ile birlikte radyoda önce kur’an-ı Kerim, sonra da Arapça şarkı dinleniyordu.
Kahvehane’nin müdavimleri, sabahları Arap asıllılar, öğleden sonra da Roman çingeneleriydi. Bu kesimi her zaman kollayan ve destekleyen Karaçay kardeşler, kendi soydaşları olan Arap kesimin boykotuna maruz kaldılar. Romanlar için, ‘Bunlar gelirse, biz gelmeyiz’ diyen Arap kesime verilen cevap tabii ki belliydi: ‘Biz insanlar arasında ayrımcılık yapamayız. ‘

Karaçay kardeşlerin, Mersin’de ‘ağır delikanlılar’ sınıfında yer almaları hiç de şaşırtıcı değildi.
Vahide’den doğma Karaçaylar’ın en büyüğü Hüseyin, ‘kabadıyı’ denildiği gibi, aristokrat bir görünümü vardı. Kore Savaşı’na katıldığı için ‘Koreli’ ünvanı yakıştırılan Zekeriya Karaçay, karakolda adam dövülüyor diye, karakolu basan ve dosyaları kaçıran adam olarak da anılıyordu. Zekeriya Karaçay, Mersin’in en ünlü ağır delikanlıları arasında yer alırken, fakir fukarayı da hiç ihmal etmiyordu.
Ortanca kardeş Ayhan, deli dolu bir yapıya sahipti. O da ağabeyleri gibi mahallelilerine sahip çıkardı.
Hepinizin çok yakından tanıdığı İlhan ağabeye gelince: O mahallede tam bir beyefendi ama okulda yaramaz bir çocuktu. Mahalleli onu parmak ile gösterirken, Çankaya İlkokulu’nun başöğretmeni Ulviye Alpay, onu ve arkadaşlarını sahilden toplayıp okula getirirdi.

ILHAN4

Güzel şarkı söylerdi İlhan Karaçay. Mersin Türk Musiki cemiyeti üyesiydi. Her Cumartesi günü belediye hoperlöründen yayınlanan konserler verirdi.
Şarkıcı olmak için İstanbul’a kaçtı. Yakından tanıdıkları ünlü şarkıcı ve bestekâr Abdullah Yüce onun elinden tuttu. Şükran Ay’ın Adanalı kocası Turan Turanlının (Merhum gazeteci Savaş Ay’ın babası) çadır tiyatrosunda şarkılar söyledi. Filmlerde oynadı.
Ankara Radyosu sınavını kazanınca evine gelen mektubu okuyan ağabey Zekeriya onu şöyle azalamıştı:
’Ne o köçekliğe mi soyunuyorsun?’
İşte o zaman akan sular durdu ve küçük Karaçay, artislikte ve şarkıcılıkta bulamadığı şöhreti, sonradan gazetecilikte, hem de fazlasıyla buldu.

İŞ YAŞAMLARI

Karaçaylar, bakkaliye ve kahvehane işlerinden sonra kuru kahve ticaretine başladılar.

1950’li ve 60’lı yıllarda ülkemizde kahve bulmak imkansız gibiydi. Hatta bir ara Hürriyet gazetesi, o zaman adı Habeşistan olan ülkenin İmparatoru Haile Selassie’den aldığı bir çuval kahveyi, okurlarına yüzer gramlık torbalarda kupon karşılığı hediye etmişti.

Karaçaylar, işte o yıllarda Beyrut’tan gelen bir Arap ile tanışmışlardı. Beyrutlu Arap, kendilerine, ‘Ülkenizde kahve yok. Bizde kahve çok. Gelin, size kahve verelim. Siz de hem ülkenize kahve kazandırın hem de kendiniz kazanın’ demişti.

Yani, bir nevi kaçakçılık teklifiydi bu. Anne Vahide bunu duyar duymaz, ‘Size sütümü helal etmem’ dedi ve bu işbirliğine karşı çıktı.

Karaçaylar, Beyrut’tan gelen Arap’a, ‘Olmaz’ dediler. Beyrutlu Arap, Arapçayı çok iyi konuşan anne Vahide ile görüşmek istedi. Adam, anneye durumu izah etmeye çalışırken, ‘Bu aslında bir kaçakçılık değil, bir nevi ticarettir. Ülkenizde kahve yok. İnsanlar yüz gram kahve için can atıyorlar. İşte biz bu can atılan kahveyi buraya getireceğiz. Bu bir uyuşturucu veya silah kaçakçılığı değil’ dedi.
Ama anne Vahide, kaçakçılık lafından bile nefret ediyordu. Yine ‘Hayır’ dedi.
Beyrutlu Arap, ‘Annenizi ikna etmeden gitmeyeceğim’ demişti. Günlerce geldi gitti ve kahvehanede vakit geçirdi. Anne Vahide, kahveler Türkiye’ye sorunsuz getirilirse onay vereceğini belirtmişti. Sonunda da kaveler Türkiye’ye getirildi ve Karaçaylar’a teslim edilmeye başlandı. Ama Vahide anne, ‘İşin içine uyuşturucu ve silah sokarsanız, emdiğiniz sütümü haram ederim’ demeyi ihmal etmedi.

Daha sonra 6-7 metrelik teknelerle Beyrut’tan getirilen kahveler piyasaya sürülüyordu. Kahveye o kadar çok rağbet vardı ki, üç beş çuval kahve anında tükeniyordu.

Karaçaylar o zaman, ‘Milletimize ucuza kahve içiriyoruz’ düşüncesiyle hareket ediyordu.
Öyle ki, Karaçaylar’ın kahve ticareti yaptığını öğrenen İstanbul’daki Brezilya Kurukahvecisi bile, bu sayede İstanbullular’a kahve içirmeye başladı. Bu iş 10 yıl kadar sürdü.

İyi ama, bu işleri yapmak için eleman da lazımdır. ‘Bu elemanları nasıl buluyordunuz?’ şeklindeki sorum şöyle yanıtlanmıştı:
‘Kahvehanemizde çok kişi barınırdı. İşi gücü olmayan aslan gibi delikanlılar bize sığınırlardı. Kimi kahvehanede yatardı, kimi de, o zamanlar genellikle Roman muhacirlere kiraya verdiğimiz 20 kadar barakada kendilerine yer bulurlardı. Ama hepsi de tam birer delikanlıydılar’.

ILHAN5

Karaçaylar ile birlikte hareket edenlerden biri de, ‘Beton Hüseyin’ idi. İskenderun’daki bir kavgada, bir admı bir yumrukla komaya soktuğu için ona ‘Beton’ lakabı takılmıştı.
Bir de ‘Babadoş Mehmet’ vardı. Sert delikanlılığın yanında, yakışıklılığı ile de kızların sevgilisi idi.

‘Dellal Mehmet’ adında bir de ‘Baba’ vardı. Çok nüktedan olan Dellal Mehmet, daha sonra Mersin’de ‘Tam Tam Ahmet’ diye ünlenen kişinin babasıydı.
İsterseniz biraz rahatlamak için, Dellal Mehmet’ten kısa bir anektod aktarayım:
Karaçaylar’ın kahvehanesi haliyle hep kalabalık olurdu. Anne Vahide ve yardımcıları, bu kalabalığa hergün yemek yapardı. Bir gün bu yemeklerin arasında, yağsız pilava karıştırılmış sulu yoğurtlu, ‘sıreysir’ denilen bir yiyecek vardı.
C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran bultenine girecekler\sireysil2B-2Bhatay.jpg
Kahvehaneye yeni dadanan bir delikanlı geldiği zaman Dellal Mehmet, ‘Buyur oğlum’ dedi.
Genç, ‘Ne yiyorsun amca’ diye sordu.
Dellal cevap verdi: ‘Bunun adı sıreysir.’
Genç yeniden sordu: ‘Nedir bu?’
Dellal açıkladı: ‘Yağsız pilav, yoğurt, tuz ve su karıştırılır ve soğuk yenir.’
Genç yüzünü buruşturarak, ‘Aboooo, bu da yenir mi amca?’ dedi.
Dellal’ın yanıtı çok ilginç oldu: ‘Lan oğlum, Allah’ın ağzı olsaydı, hergün sıreysir yerdi lan.’

Afbeelding met tekst, oud Automatisch gegenereerde beschrijving

POMPEİPOLİS TESİSLERİ’NİN DOĞUŞU VE BATIŞI

Karaçay kardeşler, kahvehane işletip kahve ticareti yaparlarken, Özel İdare tarafından Mezitli’de yapılan ve ihale ile kiraya çıkarılan bir restaurantı işletmeye karar verdiler ve ihaleyi kazandılar.

Antik bölge Viranşehir’de kurulan restauranta, tarihi önemini vurgulamak için Pompeipolis adı veridi.
Karaçaylar, işletmeye başladıkları restaurantta yemek müziği ve dans müziği icra edilmesi için bir de orkestra organizasyonu yaptılar.

1960’lı yılların başında, Mersin ve Adana’nın kalburüstü insanları Pompeipolis’e ilgi göstermeye başladılar. Öğle yemeklerinde işadamları, akşamları da dansı seven sosyete insanları doluşuyordu Pompeipolis’e.
Restauranta ilgi çoğalınca, mevcut yerin büyütülmesi için Vilayetten izin istendi. Bu izine, hemen yanda bulunan boş alana da bir motel inşası eklendi. 17 odalı mütevazı bir motel inşa eden Karaçay kardeşler, kalburüstü ve sosyetik insanlar için verilen hizmetin yanında, sıcaktan bunalan Mersin halkının da yararlanması için bir plaj yaptılar.
(Bu konudaki yazıyı altlarda bulacaksınız)

Karaçaylar’ın en küçüğü İlhan, 20’li yaşların başında kahvehaneyi işletiyordu. Ağabeyleri, 24 yaşına gelen küçük Karaçay’a, Pompeipolis-Karaçay adı verilen tesislerin yönetimini verdiler. İtalyan şantöz Diana ve eşi Bisio ile anlaşan küçük Karaçay’a, başarılı hamleler yaparken, yirmi beş yaşında iken çalıştırdığı turistik tesislere gelen bir Yunan kapatanın, hayatının rotasını değiştireceğini söyleseler kendi bile inanamazdı belki de….
Mersin limanına demirleyen bir Yunan gemisinin kaptanı, ‘Nerede eğlenebiliriz’ sorusuna, ‘Pompeipolis-Karaçay’ yanıtını alınca, eşi ve küçük kızı ile geldi. Küçük patron, Yunan kaptanın masasına bir meyve tabağı ikramında bulunmuştu. Kaptan, patrona teşekkür etmek istemişti. Küçük Karaçay’ı karşısında bulunca şaşıran kaptan ile sohbet koyulaşınca bu kaptanın gemisi ile Çin’in ŞangHay kentine gittiğini öğrenir. Çin’de Mao’nun Kültür İhtilali yaşandığı yıllardır. Gazetecilik mesleğine sevdalı Karaçay için bu kaçırılmaz bir fırsattır. Karaçay üç arkadaşı ile birlikte gemiye işçi olarak girmeyi başarır. 1967’nin haziran ayı başlarında başlayan yolculuğun gerçek amacı gazeteciliktir Karaçay için.

Afbeelding met tekst, persoon, binnen, oud Automatisch gegenereerde beschrijvingİlhan Karaçay, arkadaşları Tahsizn Zeray, Mehmet Genç ve Yunan Vageli Çin’de. 1967

Çin’e yolculuk geminin Süveyş Kanalı’nı geçtikten hemen sonra bombalanışı sonucu bir maceraya dönüşür. Onlar Kanalı geçerler geçmesine fakat 7 Haziran 1967 günü Cibuti’ye ulaştıklarında İsrail ile Arap ülkeleri arasında savaşın tüm şiddetiyle devam ettiğini ve Süveyş Kanalı’nın kapandığını öğrenirler. Singapur üzerinden ŞangHay’a varıp karaya ayak basıldığında diğer gemicilerin neler yapacağı az çok bilinir ama Karaçay soluğu postanede alır. Süveş Kanalı’ndan ve yolculuk boyunca uğradıkları limanlardan çektikleri fotoğrafları ve birbirinden ilginç haberleri AKŞAM Gazetesi’ne postalar.

C:\Users\Ilhan\Desktop\ilhan Karacay gecmisi ile yuzlesiyor\Ilhan Karacay Cin'de 1967.jpg
                                       Karaçay, gemi personeli ile Çin’de..

ŞangHay’da, Mao’nun gerçekleştirdiği Çin Kültür İhtilali’nin en renkli günlerini yaşar.
O zamanların dünyaya kapalı, dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’de sarılık hastalığına yakalanır. Hastaneye yatırılır. Fakat götürüldüğü hastaneden kaçar. Karaçay Hastaneden kaçışını ve nedenini şöyle anlatıyor:

“Kaptanın verdiği garanti belgesi ile, beni hastaneye götürmek için gelen jandarmanın elinden kurtulmayı ve kaçmayı başardım. Çünkü ŞangHay’dan sonraki yolculuk Kanada’nın Vancouver kentiydi. Yatacaksam modern dünyada hastaneye yatmalıydım. Gemi giderse ben bu bilinmezde ne ederdim?”

Modern dünyaya ayak basar basmaz hastaneye yatar, tam tamına iki buçuk ay. Bu süre içinde kendini idare edecek kadar bildiği İngilizcesini geliştirir. Hastanenin bayan doktoru, çok kısa zamanda İngilizce öğrenen Karaçay’ı tebrik eder, daha da geliştirmesi için kütüphane müdürünü ona ders vermesi için görevlendirir. Karaçay hastalığından kurtulur, öğrendiği İngilizce ise yanına kâr kalır. Kısacası, hasta olarak girdiği hastaneden sağlam ve “Bir lisan bir insan demektir” sözünden hareketle iki insan olarak çıkar.

Londra üzerinden Türkiye’ye dönerken Hollanda’ya uğrayan Karaçay, Hollanda’daki yaşamı ve insanları çok beğendiğini ve burada kalmaya karar verdiğini söylüyor.

“Nasıl kaldınız, bir fabrikada iş mi buldunuz?” soruma Karaçay şu yanıtı verdi:
“Avrupa’da basımına başlanan Tercüman Gazetesi’ne muhabirlik yapmak için, daha önceden tanıdığım İstihbarat Şefi Kemal Özbayraç ile anlaştım. O zamanlar Hollanda yaşamım oldukça renkli geçiyordu. Pek çok kız arkadaşım olmuştu. Yine de yaşamın giderek monotonlaştığını düşünüyordum. Amerika’ya gitmek için karar verdiğimde, şimdiki eşim Jeanne ile arkadaşlık yapıyordum.”

Amerika yolculuğu için hazırlıkları başlar. Fakat kız arkadaşı Jeanne bu ayrılıktan hoşnut değildir. Ne ki karar verilmiştir bir kere. Yolculuk için yapılan alışveriş biter ve yorgun argın eve geldiklerinin ardından beş dakika bile geçmeden kapının zilini çalan postacının elindeki uzattığı telgraf, Amerika’ya gidişini ilelebet unutmasına ve Hollanda’ya demir atmasına neden olur.

Telgraf , Tercüman Gazetesi spor müdürü Necmi Tanyolaç’tan gelmiştir. Tanyolaç acil çektiği telgrafta; “İlhan, Fenerbahçe Ajax ile eşleşti. Ajax’ı takibet, yazı ve fotoğrafları acele gönder.” diyordu. Karaçay ise o ânı anlatırken; “İşte o zaman akan sular durdu. O dönemde Hollanda futbolu henüz tırmanışa geçmemişti. Rinus Michels’in çalıştırdığı Ajax’ta, sonradan çok meşhur olan kimler yoktu ki? Mesela Johan Cruyff henüz 17 yaşında idi. Keizer, Swart, Krol, Hulshoff, Suurbier, Neeskens ve Haan gibi dev isimlerin esamisi okunmuyordu ama bunların hepsi sonradan birer futbol yıldızı oldular.” diyor ve kadroları ezbere sayıyordu Karaçay.

10 Kasım 1968 günü Amsterdam’ın Schiphol havalimanına inen Fenerbahçe’yi Jeanne ile karşılarlar. Oysa Jeanne’yi terk edip Amerika’ya gitmeyi planlarken Ajax-Fenerbahçe maçı Karaçay’ı Jeanne ile nikah masasına kadar götürür. Bu konu ile ilgili Karaçay, “Beşiktaşlı olmama rağmen, Jeanne evlenmeme ve Hollanda’da kalmama vesile olan Fenerbahçe’ye her zaman şükran duymuşumdur.” diye eklemekten mutlu oluyor.

1969 yılında Avrupa’da yayın hayatına başlayan Hürriyet gazetesi ile anlaşarak gazetecilikte profesyonelliğe adım atan Karaçay’ın, Hürriyet’in Avrupa’da bir numara olmasını sağlayan ekibin içinde de yer aldığını görüyoruz.

1975’te, TRT Haber Dairesi Başkanı Tayyar Şafak’ın Amsterdam ziyareti sırasında yaptığı muhabirlik teklifini, Nezih Demirkent’ten izin alarak kabul eder. Bununla birlikte aynı yıl Hollanda Yayın Kurumu NOS televizyonunda Türkler için ‘Pasaport’ adlı programı yönetmeye başlar.

1980 yılında, İKON Televizyonu’nun ünlü rejisörü Henk Barnard ile birlikte “Ceremeyi çeken çocuklar” (Kinderen van de Rekening) adlı beş bölümlük bir dizi yapan Karaçay, iki bölümün çekimlerini Türkiye’de gerçekleştirdikten sonra, Kapıkule sınır kapısına geldiğinde sabah olmaktadır. Ortalıkta, tanklar, askerler belirir birden. Yıl 1980, aylardan Eylül, takvimlerde gün hanesindeki sayı ise 12’dir.

Bir yandan TRT’nin, öte yandan Hürriyet gibi büyük bir gazetenin ve de Hollanda televizyonlarının başarılı bir elemanı olması, birçok kapının kolayca açılmasını sağlar Karaçay’a. Hollanda deyince Cağaloğlu yokuşunda, basın dünyasında ve buradaki vatandaşlarımız arasında İlhan Karaçay adı Hollanda ile âdeta özdeşleşir. Bu kadar başarılı çalışmaları ile Hollanda’da yöneticilerin de dikkatini çeken Karaçay, çeşitli bakanlıkların teklifini kabul ederek çalışma guruplarında yer alır. Çalışma guruplarında da tüm mücadelesi basın yayın kuruluşlarında olduğu gibi yine vatandaşlarımıza sahip çıkmak, destek olmaktır.

Söyleşinin başına dönüyor ve Jeanne ile olan ilişkilerini, ne zaman nişanlandıklarını, nasıl evlendiklerini, çocuklarını soruyorum.

Jeanne’yi ilk kez 1969’da Türkiye’ye götüren Karaçay’ın, aynı yılın 9 Ağustos tarihindeki nişan törenleri gazetelere konu olur.
Bir yıl sonra ise nikâh ve düğün.
O günleri anlatırken Karaçay unutamadığı bir acı anıyı da anlatma gereği duyuyor: “Her şeyi hazırlanmış, evlilik töreni için Mersin’e gidiyorduk. Yolculuğumuzun büyük bölümü geride kalmış Aksaray’a varmak üzereyken büyük bir trafik kazası geçirdik, Jeanne ile birlikte. İkimiz de ağır yaralanmıştık. Ölümden döndük diyebilirim. Nihayet 23 Mayıs 1970’te yine Mersin’de dünya evine girdik.”

Çiçeği burnunda İlhan ve Jeanne çiftinin mutlulukları ikiye, üçe katlanır 23 Ocak 1971’de… Ruşen ve Vahide adını verdikleri biri erkek, diğeri kız olmak üzere ikiz çocukları olur. Fakat bu mutlulukları uzun sürmez! Vahide kalbindeki delik nedeniyle ancak beş hafta hayata tutunabilmiştir. Kızlarını unutamaz genç evli, bu yüzden 17 Nisan 1974 tarihinde doğan ikinci kızlarına, beş haftalıkken ölen Vahide’nin adını verirler.
İlk çocukları Ruşen’den Eva, Vahide’den de Esra isminde iki torunu ile geçirdiği güzel zamanlar için Karaçay: “Hayatımın en güzel anları torunlarımla geçirdiğim anlardır. Her fırsatta torunlarımla olmak benim için dünyanın en büyük mutluluğu.”

MERSİNLİLER’E 50 YIL HİZMET VERMİŞ OLAN POMPEİPOLİS-KARAÇAY TESİSLERİNİN HAZİN HİKÂYESİ…

Tüm Çukurovalılar’ın, hatta Gaziantep, Kahramanmaraş ve Konyalılar ile turistlerin yararlandıkları 50 yıllık tesislerin yerinde şimdi yeller esiyor.

İtalya’dan Dianalar, İstanbul’dan Abdullah Yüceler, Beyaz Kelebekler, Erol Büyükburçlar ve Berkantlar’ın aylarca program yaptığı gazino, her gün
2 bin kişinin doldurduğu plaj ve kamping alanı ve de turistlerin de yararlandığı motel odaları şimdi çok sessiz.
C:\Users\ILHAN\Desktop\EYLUL BULTENINE GIRECEKLER\IMG_1198.jpg
Duygulandıran ve unutulmayan tesisler

Dillere destan olacak bir hikâyedir Pompeipolis Tesisleri’nin hikâyesi…
Tam 50 yıl sadece Mersinliler’e değil, tüm Çukurovalılar’a, Gaziantep, Kahramanmaraş, ve Konyalılar’a, rekreasyonun tüm güzelliklerini tattırmış olan Pompeipolis’in yaşam öyküsü, ne yazık ki yarım kaldı.

Yıl 1962. Mersin Özel İdare’si Mezitli’deki Viranşehir mevkiine küçük bir restaurant inşa etmiş ve açık artırma ile kiraya sunmuştu.
Açık artırma sonunda bu restaurantın işletmesi, Numan’dan olma, Vahide’den doğma Hüseyin, Zekeriya, Kıymet, Ayhan, İlhan ve Nimet Karaçay kardeşlere kalmıştı.

C:\Users\ILHAN\Desktop\EYLUL BULTENINE GIRECEKLER\Pompeipolis aksamlari. (1).jpg

Karaçay kardeşler, 48 yıllığına kiraladıkları bu restaurantı müzikli gazinoya çevirerek, müşterilere sadece yemek ziyafeti değil, müzik ziyafeti vermeyi de amaçladılar.

C:\Users\ILHAN\Desktop\EYLUL BULTENINE GIRECEKLER\Beyaz Kelebekler (1).jpg
                                                   Beyaz Kelebekler

Akşamları yemek müziği eşliğinde karınlarını doyuran müşteriler, daha sonra yine canlı müzik eşliğinde dans ederek eğlence sefası yaşamaya başladılar.

C:\Users\ILHAN\Desktop\EYLUL BULTENINE GIRECEKLER\Berkant Pompeipolis'te.jpg
                                 Berkant ve ekibi Pompeipolis’te

İlgi o kadar çoktu ki, Karaçay kardeşler kiraladıkları yeri üç misli büyüttüler ve deniz kenarındaki terası da denize kadar uzattılar.

C:\Users\ILHAN\Desktop\EYLUL BULTENINE GIRECEKLER\MV5BOGJlODdhM2ItOTEzNy00MGU5LWExZDQtNWUyODQ3N2EyYjhkXkEyXkFqcGdeQXVyMjc2Mzk3ODA@._V1_.jpg
                                            Sevda Ferdağ

Akşam yemek ve eğlencesine uzaklardan gelenler, dönüş için zorluk çekiyorlardı. Öyle ya, Pompeipolis’in ünü Mersin’i aşmış, Adana, Hatay, Gaziantep, Kahramanmaraş ve Konya’dan da müşteriler gelmeye başlamıştı. Kendilerini dans ve müziğe kaptıranlar, içkiyi de kaçırınca dönüş yolculuğu zor oluyordu. Bu nedenle, sabahı sandalyelerde uyuyarak geçirenler oluyordu. Dostların da tavsiyesi üzerine, restaurantın yanına motel odaları kurma fikri Özel İdare tarafından kabul edildi. Sadece 17 oda yapma şartı ile işe koyulan Karaçay kardeşler, moteli kısa bir sürede tamamladılar.

Afbeelding met persoon, poseren, muur, person Automatisch gegenereerde beschrijving
                                                     Abdullah Yüce

Müzikli gazino şehir dışından gelenler tarafından doldukça, motel müşterileri de artıyordu.
Yolunu şaşıran turistler de gelmeye başlayınca, bu kez mokamp kurma fikri doğdu.
Özel İdare’den kiralanan yer, sahil boyunca 7 bin metrekareden büyüktü. Aynı yere çadır konma izni de alındıktan sonra sıra, Mersinliler’in yüzebilecekleri bir plaj yapmaya gelmişti.

Afbeelding met tekst, persoon, poseren, staand Automatisch gegenereerde beschrijving

                                                            Erol Büyükburç

İlhan Karaçay, 1984 yılında Hollanda’yı terkedip eşi Jeanne ve çocukları Ruşen ve Vahide ile birlikte Mersin’e dönüş yaptı. Aynı yıl tesislerin tamamı restore edildikten sonra, bir de tam ikibin kişinin sığacağı bir plaj alanı yapıldı. Plaj alanına kurulan beton masa ve sandalyeler ile, gelenlere mangal partisi imkânı da verilmiş oldu.

Afbeelding met binnen, persoon, menigte Automatisch gegenereerde beschrijving

Plaj da çok rağbet görüyordu. Mersin Belediye Otobüsleri her gün ikibin insanı Pompeipolis’e taşıyordu. Kimi piknik ihtiyacını karşılıyor, kimi de yüzme ve güneşlenme ihtiyacını…

C:\Users\ILHAN\Desktop\EYLUL BULTENINE GIRECEKLER\Pompeipolis Motel ve Plajindan manzaralar (8).jpg

Restaurant-gazino bölümü o kadar ünlenmişti ki, ilgi gösteren müşterilerilere, daha kaliteli hizmet verme mecburiyeti doğmuştu. Müşterileriler arasında, Mersin’deki İtalyanlar, Adana’daki Amerikalı ve Almanlar vardı. İtalya Başkonsolosu da müşteriler arasındaydı. Onların yardımı ile İtalyan şantöz Diana ve kocası Bisio ile altı aylık mukavele imzalandı.

Başta TRT Radyosu, Kıbrıs Radyosu ve Hürriyet gazetesinde çıkan haber ve ilanlar nedeniyle, Pompeipolis, İstanbul gazinoları ile rekabet eder hale gelmişti. Öyle ki daha sonra Abdullah Yüce, Beyaz Kelebekler, Erol Büyükburç ve Berkant gibi ünlülerle de altışar aylık mukaveleler yapılmıştı.
İstek üzerine Diana ile daha sonra bir altı aylık mukavele daha yapıldı.

İlhan Karaçay, 1984 yılında , Mersin Belediye Başkanlığı için Doğru Yol’un adayı olarak seçime girmişti. O zaman Özal’ın adayı Okan Merzeci seçimi kazanmıştı. Karaçay da Merzeci’yi tebrik etmek için bir öğle yemeği vermişti.

KIRILMA NOKTASI

Bakınız İlhan Karaçay, kırılma noktasını nasıl anlatıyor: ‘Pompeipolis’te her şey tıkır tıkır işlerken, benim ailevi nedenlerle Hollanda’ya dönüş yapmam gerekti. Zor bir karardı ama bunun gerçekleşmesi lâzımdı.
Benim Hollanda’ya dönüşümden sonra ağabeylerim, fazla iş yükünden kurtulmak için tesisleri Ferhat isimli bir müzisyen dosta kiraya verdiler.

C:\Users\ILHAN\Desktop\EYLUL BULTENINE GIRECEKLER\Pompeipolis'te dugun.jpg
Daha sonra, Başta İsmet Akol ve Ahmet Bilyeli olmak üzere, hatırı sayılır bir dost grubu ağabeylerim ile konuştular ve tesisleri tanıdıkları Taşkıran kardeşlere kiraya vermeye ikna ettiler.
İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Taşkıranlar’ın tesisleri çalıştırma şekli Özel İdare’nin, yani devletin hoşuna gitmemişti. Devlet, hizmeti ve hatıralarıyla çok kişiyi duygulandıracak olan tesisleri Taşkıranlar’dan aldı ve tamamen yıkarak orayı dümdüz yaptı.

Bir Mersin ziyaretinde göz atmaya gittiğim Pompeipolis’in yerinde yeller esiyordu.
O dümdüz alanı görüntülerken göz yaşı dökmeyi engelleyemedim.’

C:\Users\ILHAN\Desktop\EYLUL BULTENINE GIRECEKLER\Pompeipolis 2017 (2).JPG
                                                  Şimdilerde böyle…

Dile kolaydı…
Öylesi başarıların ve hatıraların sonu hüsran olmuştu.

C:\Users\ILHAN\Desktop\EYLUL BULTENINE GIRECEKLER\IMG_1201.jpg
                                                             Böyleydi

İlhan Karaçay’ın oğlu Ruşen, bir Mersin ziyaretinde, yerinde yeller esen Pompeipolis’e uğramıştı.
O da ıslak gözlerle izlediği manzarayı görüntüledi.

C:\Users\ILHAN\Desktop\EYLUL BULTENINE GIRECEKLER\Pompeipolis dumduz (yerle bir) (5).JPG
                                                         Böyle oldu

Daha önceki görüntüler ile, sonradan çekilen görüntüleri harmanlayan Ruşen, sizleri de duygulandıracak olan, altta sunacağımız video klibini hazırladı.

C:\Users\ILHAN\Desktop\EYLUL BULTENINE GIRECEKLER\Pompeipolis Motel ve Plajindan manzaralar (3).jpg
                                                      Böyleydi

Pompeipolis-Karaçay Tesileri’ne kimler müşteri olmamıştı ki…
Karaçay bu konuda şunları söyledi:

Afbeelding met lucht, buiten, grond, kust Automatisch gegenereerde beschrijving                                                             Böyle oldu

‘Bunları sıralamaya kalkışırsam altından kalkamam.
Ama çok hoşlandığım bir anımı kısaca anlatayım.
Sosyal Medya denen iletişim sayesinde pek çok dost ile yeni temaslar kurduğum bir sırada, yazılarımı takip eden Posta Gazetesi’nin ünlü yazarlarından Mehmet Coşkundeniz’den kısa bir not almıştım. Notta şunlar yazıyordu: ‘Sizi şimdi daha iyi hatırladım. Mersin yıllarımda sizin tesislere hergün gider denize girer ve güneşlenirdim.’

Afbeelding met tekst, persoon, buiten, groep Automatisch gegenereerde beschrijving
Atatürk, yaşamının en son ziyaretini Pompeipolis’e yapmıştı

KARAÇAY KARDEŞLERİN DAHA SONRAKİ YAŞAMLARI

İlhan Karaçay, daha önce göç edip yerleştiği Hollanda’ya 1986 yılında dönüş yaptı ve az sonra anlatacağımız yaşamına devam ediyor.
Ailenin en yardımsever ve sevilen kişisi olan Zekeriya Karaçay, 1988 yılında geçirdiği bir beyin spazmı sonrasında hayata veda etmişti.

Ailenin deli dolu delikanlısı Ayhan Karaçay 2008 yılında önemsiz bir ameliyat sonrasında, dikkatsizlik nedeniyle yaşama veda etmişti.
Ailenin aristokrat delikanlısı Hüseyin Karaçay ise 2019 yılında bu dünyaya gözlerini yummuştu.

Karaçay ailesi, amcalar, dayılar, teyzeler, halalar ve kuzenler ile, Mersin’in en büyük aile topluluğunu oluşturuyor. Antakya, İskenderun ve Samandağ kaynaklı Karaçay ailesinin İlhan’ı, Hollanda’daki güçlü ve etkili faaliyetlerini sürdürüyor.

SİZE BİRAZ FUTBOL YAZAYIM MI?

Beşikten mezara kadar teknik direktör olduklarını zanneden
80 milyon kişiye, futbolun azizliğini ve cilvesini anlatmak zor ama,
55 yıllık gazeteciliğim ile yine de birşeyler karalayacağım.

Halen devam etmekte olan Avrupa Futbol Şampiyonası’nda, ‘Süper’ bir takım ve ‘Yıldız’ diyebileceğiniz bir futbolcu gördünüz mü?

Bir talihsiz ve rezil İtalya maçı haricinde, Türk milli takımının, diğer takımlardan eksik neyi vardı?

Gazetecilikte futbol yaşamımdan kesitler ve fotoğrafları bu yazıda bulabileceksiniz.

İlhan KARAÇAY’ın analizi:

‘Futbol’ deyip geçmeyiniz. Daha doğrusu bunu genelleştirip ‘spor’ olarak ele alabiliriz. Futbolun kadri çok büyüktür. Bunu ancak yaşayanlar bilir.
Naçizane şahsım, bugüne kadar tam 6 Dünya Futbol Şampiyonası, 1 Mini Dünya Futbol Şampiyonası ve 6 da Avrupa Futbol Şampiyonası izleme şansını yakalamıştım.

1974 Almanya, 1978 Arjantin, 1980 (Uruguay, Mini Dünya Futbol Şampiyonası), 1982 İspanya, 1986 Meksika, 1990 İtalya ve 1994 Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan Dünya Futbol Şampiyonaları’ndan başka, 1976 Yugoslavya, 1980 İtalya, 1984 Fransa, 1988 Almanya, 1992 İsveç ve 2000 Hollanda-Belçika’da yapılan Avrupa Futbol Şampiyonaları’nı yakından izledim. Bunlara ilaveten, izlediğim kulüpler şampiyonalarının sayısı da bir hayli çok.

Futbol müsabakaları öncesi ve sonrasında yaşananları değerlendirmeye kalkışırsanız, bu sporun önemini anlayabilirsiniz. Özellikle Dünya Şampiyonaları çok renkli ve zevkli geçer. Örneğin, Brezilyalılar’ın olmadığı bir şampiyona renksiz olur. Gittiğim Avrupa Şampiyonaları’nda bu eksikliği her zaman hissetmiştim.

Son 55 yılda dünyanın en önemli futbol karşılaşmalarını yakından izlememe karşın, sizleri olduğu gibi, beni de mutluluğun doruğuna çıkaran Japonya ve Kore’deki şampiyonayı yakından izleyemediğim için kahroldum. Keşke bundan önceki hiçbir turnuvaya gitmeseydim de, Türkiye’mizin zafer kazandığı bu son turnuvaya gitseydim. Bunun için imkan vardı ama, özel nedenlerle gidemedim.

Bu ‘futbol’ denen eğlence ve yarış, insanları bazen kızdırıyor, bazen de sevindiriyor. Bu kızgınlıklar ve sevinçler çoğu zaman çılgınca oluyor. ‘Çılgınlık’ derken, eli sopalı ve bıçaklı holiganların çılgınlığından söz etmiyorum. Onların yaptığı ancak ‘vahşilik’ olarak nitelenir. Benim sözünü ettiğim ‘çılgınlık’ tatlı çılgınlıktır.

Bakınız, her konuda doyuma ulaşmış ülkelerin insanları bile, futboldaki zaferden sonra sokaklara nasıl dökülüyorlar. Doyuma ulaşmış ülkelerin insanları bile sokaklara döküldükten sonra, pek çok konuda aç kalmış ülkelerin insanları ne yapmaz ki?

Yarım asırdır Avrupa’da horlanan Türkler, her türlü spor müsabakası sonrasında, farklı yenilgiler nedeniyle ayrıca kahroluyordu. Ellerinde bayraklar ve flamalar ile statlara ve salonlara koşan Türkler hep hüsrana uğramışlardı. Hüsranın yerini sevincin almasına o kadar ihtiyacımız vardı ki, şimdiki Avrupa Şampiyonası’nda bunu elde edeceğimizi sanıyorduk ama olmadı.

Tek zaferimiz

2002 Dünya Şampiyonası’nda bizi en son sevindiren ve hatta çılgınlaştıran zafer, birleştirici de olmuştu.
Şöyle ki; bugüne kadar gerek siyasi veya gerek dini çıkarlar nedeniyle Türkiye’ye küfredenler bile, içlerindeki asıl sevgiyi dışa vurma ihtiyacını hissettiler.
Bizzat şahit oldum. Hollanda’ya iltica ederken, Türkiye aleyhine söylemedik laf bırakmayan ve iltica hakkını elde ettikten sonra Türkiye aleyhinde söylemleri ile de tanıdığımız bir şahıs, Türkiye- Brezilya yarı final maçını kızları ile birlikte büyük ekran bir TV’den izliyordu. Bu şahısın kızlarının sırtında ay yıldızlı Türk bayrağı vardı. Kendine göre, demokrasi mücadelesi verdiği için Türkiye aleyhine söylenmedik laf bırakmayan bu şahıs, Hollandalı spikerin Brezilyalılar lehindeki her konuşmasından sonra sandalyesinden fırlayarak isyan ediyordu. Eskiden, ‘Bayrak’, ‘Atatürk’ ve ‘Türkiye’ dendiği zaman, tüylerinin kalktığını bildiğimiz insanlar, şimdi herkesten daha fanatik Türkçü olmuşlar. Amsterdam’ın Mercator Plein ve Rotterdam’ın Cool Singel meydanlarında kimler görülmedi ki? Fotoğraf çeken gazetecilere yakalanmamak için yüzlerini gizleyenleri gördük. Ama bu bile bize mutluluk verdi. Bir zamanlar Türkiye aleyhine söylenmedik laf bırakmayanlar, şimdi sokaklarda ‘Türkiye, Türkiye’ diye bağırabiliyorlardı. Bu da bize yeter. Varsın yarın yine menfaat icabı eski hastalıklarına dönüş yapsınlar. Biz onları af ettik. Onların yüreklerinde Türkiye sevgisi olduğunu bildiğimız sürece de bu hastalıklarına katlanacağız.

Şahit olmadım ama duyduğum bir başka olay daha var; Bir zamanlar Türkiye aleyhtarlığının liderliğini yapan ve sonra rahmetli olan bir tanıdığımızın çocukları, Ankara’da Anıtkabir’i ziyaret edecek kadar Türkiye hayranı olmuşlar.

Bütün bunlar, aslında sevgiye susamışlığın sonuçlarıdır. Menfaatler insanları bazı çirkinliklere sevkedebilir. Menfaatlerin derecesi hesaba katıldığı zaman, bazı çirkinlikler af edilebilir. Sevgiden ve ilgiden mahrum kalmış insanların, ekonomik zorluklar karşısında yaptıkları hatalar da af edilebilir. Ve zaten öyle de oluyor. Şefkatli Türk devleti, katilleri bile af ettiğine göre, şimdi eli bayraklıların pişmanlığını anlayacaktır.

Biraz da futbol analizi:
Batılı spor uzmanları, tıpkı siyasi uzmanlar gibi yine sınıfta kaldılar. Her şeye at gözlüğü ile bakan Batılılar, son şampiyona öncesinde, Almanya’yı, Portekiz’i, Fransa’yı, İspanya’yı favori gösteriyordular. Ama öyle olmadı. Bu ülkelerin hepsi ince bir ipte sallandılar. Tesadüflerle atılan goller sonrasında turu atlama şansına sahip oldular.
Gruplardaki sıralamalar o kadar ilginçti ki, bir grupta sonuncu durumda olan bir takım, sadece bir tek gol atabilseydi grup lideri olacaktı.

Türk milli takımı hakkında söylenenlere gelince:
Gerçekten, futbol tarihimizin en genç ve en ünlü futbolcularından oluşan Türk milli takımı, Avrupalılar’ın da açıkça söyleyemedikleri favoriler arasındaydı ki, elenmesinde en çok söz edilen ülke Türkiye oldu.

Türkiye nasıl elenmezdi?
Teknik heyetin başında Şenol Güneş olmasaydı.
1978 yılından bu yana çok iyi dostluğum olan Güneş hakkında fazla yazmak istemiyorum. Ama onun için söylenenlerin hepsine (kişisel eleştiriler hariç) katılıyorum. Sanırım sizlerin de çoğu aynı fikirdesiniz.
Çoğu Avrupa’da yetişmiş olan ve Avrupa kültürünün serbestliği içinde davranan futbolcular, Şenol Güneş’in beklediği ‘hazırol duruş’u sergilemedikleri için laf işittiler ve dışlandılar. Böyle olunca da bu futbolcular ile Şenol Güneş arasında tatsız tartışmalar cereyan etti. İtalya maçında, ille de beraberlik isteği, futbolcuları hipnotizma olmuşcasına etkiledi. Ben 55 yıllık gazetecilik yaşamımda böyle silik bir Türk milli takımı görmediğimi itiraf edebilirim.

Bu turnuvada başarısız oluşumuzun nedenlerini çoğaltabilirim ama, gelin biz geleceğe umutla bakalım.

Ne diyelim, bir başka bahar çok uzak değil.
Dileriz, gelecek yıl Katar’da yapılacak olan Dünya Futbol Şampiyonası’nda özlemi çekilen başarıyı gösteririz.

Futbol turnuvalarından anılar:

Neçizane şahsım 1978’de Arjantin’de yapılan ‘Dünya Futbol Şampiyonasını’, iki yıl sonra 1980 yılında Uruguay’da yapıla ‘Mini Dünya Futbol Şampiyonası’nı Hürriyet gazetesi için izlemiştim.
1978’de, başta rahmetli Necmi Tanyolaç olmak üzere, ünlü gazeteciler Halit Kıvanç,Togay Bayatlı, Ertuğrul Akbay, Güven Taner, Hüseyin Kırcalı, Kemal Belgin, Erol Aydın, Hasan Sarıçiçek ve teknik direktör Metin Türel ile birlikteydik.

Arjantin’deki şampiyonada, Hollanda takımının şampiyon olması için yanıp tutuşuyordum. Hollanda’yı ne de olsa ‘Babavatan’ olarak seçmiştik bir kere…
Finale kadar yükselen Arjantin Milli Takımı’nın, Peru’ya karşı elde ettiği bol gollü galibiyet maçının, tamamen binbir tehdit sonucunda kazanıldığını en iyi bilenlerden biriydim. Zira, konaklamakta olduğum Liberty (Hürriyet) Oteli’nde Peru takımı da konaklıyordu. Arjantin turuvaya iyi başlamamıştı. Gruptan çıkması için Peru’yu en az 4-0 yenmesi gerekiyordu.

General Vidella başkanlığındaki ihtilal hükümeti, Peru’ya silah ve gıda yardımı teklif ederek maçın en az 4-0 galibiyetle bitmesini istedi. Bu da yetmedi, konakladığımız Liberty Oteli askerler tarafından abluka altına alındı ve futbolculara korku salındı. Sonunda Arjantin Peru’yu 6-0 yendi ve gruptan çıktı.

Arjantin, Hollanda ile birlikte finale kadar yükselmişti. Hiç unutamadığım o final maçını Hollanda kaybetmişti. Hollanda’nın o zamanki yıldızı Rensenbrink, son dakikadaki fırsatı gole çeviremedi. Top direğe çarparak geri döndü. Uzatmada Arjantin maçı 3-1 kazandı.

Titreyerek seyrettiğim maç sonunda resmen ağlamıştım.

Afbeelding met tekst, krant Automatisch gegenereerde beschrijving

Maradona’nın yıldızlaştığı Uruguay’da ise tek Türk gazeteci olarak ben vardım. Maradona ile konuşan ilk Türk gazetecisi de ben olmuştum.

Her zaman yazmışımdır. Avrupa Futbol Şampiyonaları, Dünya Futbol Şampiyonaları gibi renkli olmuyor. Güney Amerikalılar ve Afrikalılar turnuvalara renk katıyor. Özellikle Brezilyalılar şampiyonaların en renkli görüntülerini yaratıyorlar. Öyle ki, Dünya Şampiyonaları’nda, en ilgi duymayacak ülkelerin maçları bile seyirci rekoru kırıyor.

Biz Türkler de bu konuda az değiliz ha!
Hiç unutamayacağım bir anı da, 1982’de İspanya’da yapılan Dünya Futbol Şampiyonası sırasında yaşandı. Bu şampiyonaya Türkiye katılmamıştı. Ama Barcelona’nın Ramblas meydanında gece yarısı şenliklerinde bir grup Beşiktaşlı taraftarın açtıkları Türk ve BJK bayrakları etrafında yapılan danslar beni çok duygulandırmıştı. O fotoğrafı çekme ve Hürriyet’te yayınlama şansı da bana nasip olmuştu.


Spor gazeteciliği kariyerimde, Real Madrid’in efsane Başkanı Santiago Bernabeu ile 1972’de görüşmem, Hollanda’nın efsane futbolcusu Johan Cruyff’a, 1969’da ‘Sarı fare’ (rakiplerini fındık faresi gibi yediği için) lakabını takmam ve Maradona ile 1980’de ilk röportajı yapmış olmam, anılarımın en güzellerindendir.

Şimdi her şey Oranje için. Portakalları desteklemek bize yakışan bir hareket olacaktır.
Portakalların her galibiyetinden sonra yapılacak olan şenliklere biz de Türk bayrakları ile katılmalıyız ve Hollandalılar ile dayanışma içinde olduğumuzu göstermeliyiz.Hup Holland hup !!!

Tanju Çolak ile bir nostalji…

Değerli Okurlarım,
Size bir Tanju çolak nostaljisi anlatacağım ve ondan sonra da bol fotoğraflı futbol geçmişimi uzun uzun anlatacağım. Önce Tanju Çolak hikâyesi:

Yıl 1989. Şubat’ın birinci günü. Monaco’da, 1987-1988 sezonunda Avrupa Gol Kralı’na altın ayakkabı verilecek. Futbol dünyasının gözü, kulağı Monaco’da. Ama binlerce futbol adamı da Monaco’da.
Günün kahramanının bir Türk oluşu çok garipseniyordu.

Evet, Altın Ayakkabı’yı bir Türk, yani Tanju Çolak alacaktı. Dile kolay, 38 gol atmıştı Tanju.

Afbeelding met tekst, persoon, staand, poseren Automatisch gegenereerde beschrijvingHer büyük futbol etkinliğinde olduğu gibi, o gün ben de oradaydım.
Hem de, Tanju Çolak’ı transfer etmek isteyen dev kulüplere satacak adam olarak.

O günlerde Wasteels adlı bir firmanın organizasyonu ile Hollanda’dan Türkiye’ye direkt tren seferleri düzenlenmişti. Wasteels’in Hollanda’daki Danışmanlık Bürosu TMF’in müdürü ile dostluğumuz vardı. TMF’ın Monaco’daki kardeş kuruluşu, Tanju Çolak’ın transfer işlerini üstlenmek istiyordu. İşte o sırada Monaco’da bu firma ile bir durum değerlendirmesi yaptık. Tanju’yu bu firmaya götürdüm. Durumdan çok memnun olan Tanju bu firmaya transfer konusunda yetki verdi.

Kimler yoktu ki Tanju’yu isteyenler arasında?
Real Madrid, Barcelona, A.C. Milan, İnter Milan, AS Roma, Monaco, Arsenal, Liverpool, Ajax ve Bayern Münih. (Yukarıdaki fotoğraf)

Şans mı, tesadüf mü, siz ne derseniz deyin. 1 Şubatta Altın Ayakkabı’yı alan Tanju, 1 Mart’ta, yani 30 gün sonra Monaco’ya karşı sahaya çıkacaktı. Hem de Monaco’da. Tanju ve görücüler için büyük bir fırsattı bu.

Ve o gün geldi çattı.
Tanju’yu seyretmeye gelen dev kulüplerin başkanlarını ve transfer yetkililerini maç öncesi Stade Luis II’nin kapısı önünde topladım ve fotoğrafladım. Sonra hep birlikte Tanju’yu seyretmeye başladık. Görücüler, sahada dolaşıp duran Tanju’ya bakıyorlar ve sonra da bana dönüp, “Bu ne iştir, bir şey anlamadık” der gibi işaret yapıyorlardı. Ama biraz sonra bir mucize gerçekleşti. Prekazi Tanju’ya mükemmel bir top uzatmıştı. Eee, Tanju bu, fırsatı hiç kaçırır mı? Prekazi’nin soldan mükemmel ortaladığı topa Tanju, 3 kişinin arkasından gelip önlerine geçerek ve de uçarak kafayı vurmuş ve maçtaki tek golü kaydetmişti. Görücüler bu defa bana döndüler ve baş parmaklarını havaya kaldırarak zafer işaretleri yaptılar.

Görücüler maç sonrasında, Tanju’nun iyi bir golcü olduğunu gördüler ama, O’nu bir kez de rövanş maçında izlemek istediklerini söylediler.

Tanju için biçilen fiyat, o tarih için çok astronomik idi: 10 milyon Dolar.

O zaman çalıştığım Günaydın gazetesinin birinci sayfa manşeti de bu idi:Tanju’nun değeri 10 milyon Dolar.

Rövanş maçı, Galatasaray’ın cezası nedeniyle Köln’de oynanacaktı. 15 Mart akşamı aynı görücüler bu kez Köln’deydiler. Maç Prekazi ve Weah’ın golleri ile 1-1 bitmiş ve Galatasaray Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı finale yükselmişti ama Tanju bu kez gol atamamıştı.

Üzücüdür ama, pazarlığın 10 milyon dolardan başladığı bu transfer görüşmelerinden sonra, Tanju’ya hiç bir kulüpten ciddi bir talep olmadı.

FOTOĞRAFLARLA FUTBOL YAŞAMIM


55 Yıllık gazetecilik yaşamımda, spor haberleri ve yorumları ile verdiğim hizmeti göz önünde tutan, Orhan İçin yönetimindeki Uluslararası Futbol Tenisi Federasyonu, şahsıma da bir ödül lutfunda bulunmuştu. Bu ödülü ünlü teknik direktör Abdullah Avcı’nın elinden almıştım.

Afbeelding met tekst, buiten, lucht, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving
Rinus Michels’in yarattığı total futbol ile büyüyen Hollanda’nın Ajax takımı ve milli takımın beyni olan Johan Cruyff ile birlikte göründüğümüz bu fotoğrafta, ünlü antrenörlerimizden Doğan Akı (ortada) Ünal temel (solda) ve Michels’in takipçisi Macar Stefan Kovacs da yer aldı. Kovacs daha sonra Fransa’ya total futbolu aşılayan adam oldu.


Hollanda’nın yetiştirmiş olduğu ünlü ve değerli futbolculardan De Boer kardeşlerden Frank, Galatasaray’da da fotbol oynamıştı. Şimdi Hollanda milli takımının başında olan Frank De Boer ve Ronald De Boer ile eski günlere dayanan bir fotoğrafımız.

Afbeelding met poseren Automatisch gegenereerde beschrijvingGazetecilik yaşamımda, Hollanda’nın dışında, diğer ülkelerin ünlü futbol adamları ile de görüşmelerim oldu. Üstteki fotoğrafta, İtalya milli takımı teknik direktörü Arrigo Sacchi, alttaki fotoğrafta da teknik direktör Giovanni Trappattoni ile değişik tarihlerde.

Afbeelding met tekst, gebouw, persoon, person Automatisch gegenereerde beschrijving

Afbeelding met tekst, persoon, staand, kostuum Automatisch gegenereerde beschrijving
1980’li yıllarda İtalyan takımı AC Milan’a şampiyonluklar kazandıran ve 1988 Avrupa Şampiyonası’nda Hollanda’yı şampiyon yapan Marco van Basten, Ruud Gullit, ve Galatasaray’da da oynayan Frank Rijkaart ile bir anımız.

Afbeelding met tekst, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving

Bir zamanlar Brezilya’nın dünya çapında yıldızı olan ve Fenerbahçe’de teknik direktörlük yapan vei ki kez şampiyonluk kazandıran Didi, daha sonra Suudi Arabistan’a transfer oldu. 1978 yılında Suudi Arabistan’da ziyaret ettiğim Didi ile bir maç esnasında (üstte), altta ise iki değişik enstantane.

Afbeelding met tekst, persoon, poseren Automatisch gegenereerde beschrijving

Afbeelding met tekst, persoon, person, kostuum Automatisch gegenereerde beschrijvingBir zamanlar Alman futbolunun en büyük yıldızı olan Gerd Müller ile futbolculuk yıllarında (solda) ve Tanju Çolak’ın Altın Ayakkabı Ödülü aldığı Monaco’da (sağda) görülüyoruz.

Afbeelding met tekst, persoon, buiten, groep Automatisch gegenereerde beschrijving
İngiltere futbolu dendiği zaman akla gelecek olan iki eski isim Boby ve Jacky Charlton kardeşlerden Jacky ile, 1976 Avrupa Şampiyonası sırasında Belgrad’da.

Futbol Şampiyonalarını izlerken, futbolun dışında magazin haberi bulmakta da az hünerli sayılmam. İşte 1982’de İspanya’da yapılan Dünya Şampiyonası’nda yıldızlaşan Brezilyalı Zico’nun eşini, çocukları ile bir otelde bulmuştum. Zico daha sonra 2006 yılında teknik direktör olduğu Fenerbahçe’yi 2006 yılında şampiyon yapmıştı.

Afbeelding met tekst, person, persoon, poseren Automatisch gegenereerde beschrijving
Futbol faaliyetlerimi anlatırken Guus Hiddink’i atlamam mümkün değil. Hollanda’nın
en başarılı teknik direktörlerinden biri olan Hiddink’in Fenerbahçe’ye gelişi sırasında tercümanlığını ve mihmandarlığını ben üstlenmiştim. Fenerbahçe’de başarılı olamayan ve ‘Hollanda köylüsü’ olarak aşağılanan Hiddink bir de kadın skandalına maruz kalmıştı.


Neden sadece yabancılar olsun? Bizim de futbolda ünlülerimiz var. İşte bu ünlülerden biri de Fatih Terim. Fatih terim ile 1992 Avrupa Futbol Şampiyonası sırasında İsveç’in Malmö kentinde birlikte olmuştum.

İtalyan futbolu dendiği zaman, Roberto Baccio akla gelen en ünlü golcülerden sayılır.
İşte Baccio’yu, 1990 Dünya Şampiyonası sırasında Roma’da ancak böyle yakalayabilmiştim

Afbeelding met gras, buiten, persoon, veld Automatisch gegenereerde beschrijving
Spor gazeteciliği yıllarımda, futbol oynamayı da ihmal etmezdim. Hem de büyük takımlarda… Fotoğrafta gördüğünüz 10 numara Hollanda ve Ajax’ın büyük yıldızı Piet Keizer’dir. Ajax’ın ünlü Başkanı Jaap van Praag beni kulübün onur üyesi yapmıştı. Bu nedenle Ajax’ın antremanlarına da serbestçe katılırdım. İşte bir antreman sırasında, sırtımda Johan Cruyff’ın 14 numarası ile Ajax’a karşı oynadım ve bir de gol attım.

Afbeelding met tekst, persoon, person, muur Automatisch gegenereerde beschrijving
Real Madrid’in teknik direktörü Miguel Munoz, miyonlarca futbolseverin kalplerinde yer tutat Real Madrid’i defalarca şampiyon yapmıştı.


Spor muhabirliğim, sadece futbol ile sınırlı değildi tabii. Ünlü boksör Muhammed Ali’yi mağlup eden Joe Fraizer ile de görüşmem olmuştu. Fraizer, Hürriyet’te yayınlanan fotoğraflarını gördükten sonra, ‘Allah Allah, demek ki Türkiye’de de bu kadar ilgi görmüşüm ha?’ demişti.

Afbeelding met tekst, krant Automatisch gegenereerde beschrijving1976’da Yugoslavya’da yapılan Avrupa Futbol Şampiyonasından bir Hürriyet kupürü.

******************************

Değerli Okurlarım,
Ünlü futbol adamları ile yaptığım görüşmelerin fotoğrafları o kadar çok ki, hepsini bu yazıya eklemeye kalkışırsam, web sayfamı çökertebilirim. En azından daha 100 ünlü ile görüşmelerimi ve fotoğraflarımı ekleyebilirim. Bu fotoğrafları ilhankaracay.com sayfasında bulabilirsiniz.
**************************

İşte, şahsımı ‘Gazeteciliğin Vincent van Gogh’u’ olarak tanımlayan ve çizen sanatçı için 14 Kasım günü yayınaldığım haber:

SANAT (RESİM) SEVENLER İÇİN

ÜMRAN ÖZBALCI ARİA’DAN, HOLLANDA RESSAMLARINI TANITAN MUHTEŞEM BİR KİTAP


Sanatseverlerin bir rehber olarak saklayabilecekleri kitapta, Harmenszoon van Rijn Rembrandt, Frans Hals, Johannes Vermeer, Jacop Van Ruysdael, Jan Van Goyen, Hobbema, Jan Steen, Gerard Terborch, Pieter De Hooch, Paulus Potter, Gerrit Dou, Joachim Wtewael, Jan Van Eyck, Judith Leyster, Michiel Sweerts, Nicolaes Maes, Thomas de Keyser, Jan De Bray, Johannes Cornelisz Verspronck, Jan Miense Molenaer, Arnold Houser, Michiel Jansz. van Miereveld, Johannes Cornelisz Verspronck, Gerard van Honthorst, Gerard Dou,

Philip Angel gibi sanatçılar ve Spinoza, Descartes ve Goethe gibi filozoflar anlatılıyor.

17’nci yüzyılın, Hollanda için sadece sanat açısından değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal gelişme açısından da çok önemli olduğu belirtilen kitapta, diğer ülkelerin sanatçılarından da söz ediliyor.

Afbeelding met gras, buiten, windmolen, outdoor-objectAutomatisch gegenereerde beschrijving
İlhan KARAÇAY derledi:


Gazetecilik yaşamım boyunca pek çok yazar çizer ile tanıştım ve eserlerini dikkatle okudum.
İçlerinde muhteşem olanlar olduğu gibi, sıfır olanlar da vardı. Eserleri ile okurlarını hipnotize edecek kadar muhteşem yazar ve çizerlerimize sonsuz şükranlarımı bildirirken, şimdi sizlere bir eserini sunacağım Sanatçı, Akademisyen ve yazar Ümran Özbalcı Aria’yı da ‘muhteşemler’ arasına koyuyorum.

Afbeelding met persoon, vrouw, poseren, sluiten Automatisch gegenereerde beschrijving

İzmir doğumlu olan Özbalcı Aria, 1985’te Dokuz Eylül Üniversitesi Resim Bölümü’nde Lisans,1992’de Marmara Üniversitesi Resim Bölümü’nde Yüksek Lisans,

1999’da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde Doktorasını aldı.
Daha sonra yaptığı eserleri ile Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanında sergiler açan Özbalcı’nın kariyerini, haberimin sonunda sizlere sunacağım.

Özbalcı Aria’nın ‘en başarılı’ diyebileceğim çalışması, Hollanda’yı ve Hollanda sanatçılarını tanıtan kitap oldu diyebilirim. Hollanda’yı çok iyi irdelemiş olan yazarı ben de kutluyorum.

17’nci yüzyılın, Hollanda için sadece sanat açısından değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal gelişme açısından da çok önemli olduğu belirtilen kitapta, diğer ülkelerin sanatçılarından da söz ediliyor.

Bir uyarım var: Hollandalı sanatçılar arasında, en büyüklerden biri olan, kendi kulağını kesecek kadar da deli olan ‘Vincent Van Gogh neden yok’ diye sorarsanız cevabım şu olur: Kitapta sadece 17’nci yüzyıl sanatçıları ele alınmış. Van Gogh 18’inci yüzyılda yaşadı.

Afbeelding met tekst Automatisch gegenereerde beschrijving

Başlangıçta, sanatı, 17’nci yüzyıldaki Hollanda’yı ve o dönemdeki Hollandalı ressamları daha iyi öğrenmek için isterseniz, ‘17.YÜZYIL HOLLANDA RESMİNDE PORTRE’ adlı kitaba önsöz yazan Sanatçı, Akademisyen Prof.Kemal İskender’in ne dediklerine bakalım:

Afbeelding met tekst Automatisch gegenereerde beschrijving

“İngilizce söylenişiyle ‘The Golden Age Of Painting’ Hollandaca söylenişi ile ‘De Golden Eeuw’, Türkçe söylenişi ile ‘Resmin Altın Çağı’ dendiği zaman, bundan yalnız ve sadece 17.yy.Hollanda resmi anlaşılır. Biraz olsun Sanat Tarihi ya da Sanat dünyasına aşina olan herkes bilir bu deyişi.

Sadece sanat açısından değil, ama aynı zamanda ekonomik ve sosyal gelişme açısından 17.yy Hollanda’sı benzersiz bir yapı sergiler. Bu dönem Hollandası, denizlerde İngiltere ile boy ölçüşebilir hale gelmiş, sömürge kaynaklarından akan gelirler aracılığıyla alabildiğine zenginleşmiş ve yoğun bir kültürel birikim düzeyine ulaşmıştır. Ayrıca, aynı Hollanda Avrupa’daki tüm devlet ve kuruluşlara oranla en ‘liberal’ yapıyı temsil eder.

Merkezi bir otoriteye bağlı olmaksızın gelişen belediye v.b gibi sivil kuruluşların yönetimindeki kent devletleri bu ‘liberal’ ortamın doğmasında etkili bir rol oynamıştır.Ve işte bu sayededir ki, ‘Resmin Altın Çağı’nda, her beş evden birinde mutlaka bir resim vardır. Gene bu sayede ‘dinsel ve tarihi konular’ ve ‘portre’nin yanı sıra, peyzaj enteriyor ve janr gibi resim türleri, birbirinden iyice ayrılan bağımsız ifade araçlarına dönüşmüştür.

Bu gelişmelere koşut olarak portre ve özelliklede grup portreciliğinin yaygın bir uygulama haline gelmesi, tümüyle Hollanda sanatına ‘özgü’ yeni bir yönelişi temsil eder. Rembrandt ve Frans Hals gibi ressamlar, diğer ülkelerde örnekleri pek görülmeyen grup portreciliğinin en yetkin ustalarıdır.

Öte yandan, Holanda’nın kültürel ve sanatsal değerleri, her şeyin üstünde tutan anlayış ve geleneği, Hollanda’nın, Hitler Almanyası tarafından işgal edileceği anlaşılacağı zaman, Hollandalıların para, mücevher ve altın gibi maddi değerleri değil de, (bir örnek olsun diye veriyorum) Rembrandt’ın ‘Gece Nöbeti’ gibi grup portreciliğinin doruk noktasını temsil eden başyapıtını saklamalarıyla sonuçlanmıştır.
Aria’nın (o zamanki adıyla Mimar Sinan Üniversitesi’nde) benim yönlendirmemle gerçekleştirdiği ‘17. yy Hollanda Resminde Portre’ başlıklı tez çalışması, yukarıda sözünü ettiğim gelişmeleri, derinlemesine araştıran bu gelişmelerin, biçimsel karşılıklarını analitik bir yaklaşımla çözümleyen ve değerlendiren ’benzersiz’ bir girişimdir ve bu çalışmanın ne Türk sanatında ne de Türk Sanat tarihinde bir benzeri daha vardır.”

NT2.nl | Emigreren naar Nederland

HOLLANDA GEZİSİ BU KİTABI YARATTI

Şimdi de kitabın Giriş Bölümü’nde neler olduğuna bakalım.
Şöyle yazıyor Ümran Özavcı Aria:

“Kitap konusu seçimimde, Hollanda’ya yaptığım gezinin şüpheniz katkısı büyük oldu. Bir ülke resmini, özgün yapıtları kendi topraklarında, müzelerinde yoğun olarak gözlemlemek önemliydi. Tüm çalışmam boyunca, labirentler içinde gezindim. Her yol bana muhteşem sanatçı ve portreler sundu.

Hollanda öyle bir ülke ki, Delft’in dar sokaklarında gezerken her an Vermeer’le,Amsterdam’da Rembrandt’la karşılaşacağınızı hissedersiniz. 17.yy dokusunu oluşturan muhteşem mimarideki evleri arasında bunları duyumsamak hiç de güç değil. “Rembrandt House”u gezerken onunla o havayı solur, ‘Night Watch’ı, otoportrelerinin yapılışına şahit olursunuz. Resim sanatı yüzlerce yıllık zengin anlatımlarıyla muhteşem sanatçı ve yapıtlarıyla karşımızda…
Tarih öncesi dönemlerdeki duvar resimlerinden günümüz resim sanatına kadar gelen uzun bir gelişme içinde küçük bir ülkenin ama resim sanatı büyük bir dönem olan XVII. yüzyıldaki “portre” resim türünü inceleme nedenim; Rembrandt’ın deyimiyle, “Yüz”ün unutulmasına içerliyor olmamdır belki de…

İnsanı, insanları, insanlığı tanımak, tanımlamak için bundan daha güzel ifade aracı olabilir mi?…

Afbeelding met tekst, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving

Descartes ve Spinoza; XVII. yüzyıl felsefesini oluşturan iki portre; Hollandalı Spinoza’nın ‘gerçekte özgür olduğum tek ülke’ diye tanımladığı Hollanda’da 20 yıl yaşamını sürdüren Fransız Descartes; bize XVII. yüzyıl Hollanda gerçeğini sembolleştiren isimlerden biridir. Hollanda’nın tarihi ve Hollanda’da hayat, çok özel koşullar altında ve tamamiyle kendi psikolojilerine özgü bir yolla gelişmiştir. Bu gelişme her yönüyle onların yaratıcılıklarına da özel bir anlam katmıştır. “Portre” resim sanatının gelişimi, her ne kadar Rönesans dönemine rastlasa da, sanat tarihinin hiç bir döneminde “Portre Resmi XVII. yüzyıl Hollandası” kadar parlak göz alıcı eserler sunmamıştır.

Birçok varlıklı tüccar, birçok saygın kentsoylu seçkin belediye başkanları veya belediye meclis üyeleri, taşıdıkları ünvanlarıyla belirtilerek, imgelerini sonraki kuşaklara ulaştırmak istiyordu. Hollanda’da seçkin birçok kişinin geldiği salonlarda asılmak üzere, toplu portre yaptırmak gibi bir gelenek de vardı. Günümüze kadar gelen Hollanda portrelerinin, geniş bir sosyal katmana yayıldığını gösteriyor. Bu resimler, modellerin asaletini gösterdiği gibi, son derece farklı ve özelleştirilmiş ifade tarzları, zeka, mütevazılık ve aşk evliliğinin yürütülmesi gibi, iç özellikleri de belirtir.

Afbeelding met tekst, persoon, poseren, verschillend Automatisch gegenereerde beschrijving
Rembrandt                                              Hals                                      Vermeer

XVII. yüzyıl Hollanda resim sanatında, ülkenin kendi adıyla özdeşleşen bazı isimlerin öne çıkması da çok doğaldı. Rembrandt, Frans Hals ve Vermeer, hemen diğerleri arasından sıyrılırlar. Rembrandt kendine özgü ışık-gölge doku ya da fırça işçiliği kullanımıyla, iç dünyasını yansıtmak için en uygun atmosferi yarattı. Frans Hals’ın portreleri ise çok ender olarak, büyük, sosyal ve dini ihtirasları yansıtır. Onun portrelerinde sıcak ve dostça yansıtma biçimi ön plandadır. Grup portreleri, tek portreler, portrelerin kompozisyon, ışık-gölge ve renk, ifade özellikleriyle ele aldığımız bir çalışmada, yine Rembrandt’ın olağanüstü yetenek ve belleğinin sonucu olan yapıtlarında, psikolojik yorumlamalarıyla portrelerine yansıdığını gördük.
Picasso’nun da belirttiği gibi; ‘Sanatta geçmiş ya da gelecek diye bir şey yoktur. Bir sanat yapıtı sürekli olarak şimdi de yaşamıyorsa onu hiç dikkate almamak gerekir’.
Hollanda portre resmi özgün anlatım türleri ve hepsi “ekol” sayılabilecek sanatçılarıyla resim sanatının tarihi içinde ayrıcalıklı yerini almış gözüküyor. Ve belki de bugün hiç olmadıkları ölçüde canlılık ve dirilikte durmaktadırlar…”

HOLLANDALI RESSAMLARIN ÖZELLİKLERİNE BAKALIM:

JOHAN VERMEER

Afbeelding met tekst, persoon, binnen, mensen Automatisch gegenereerde beschrijvingThe Milk Maid A Girl with a Pearl De Lace Maker

Johannes Vermeer, sanat tarihinde görüntü anını kusursuz bir ustalıkla tuale aktaran, desen, renk ve şimdilik durgunluk diyebileceğimiz tinsel veya metafiziksel niteliği kendinden birleştirmiş bir sanatçıdır. Desen sözüyle bir resmin kompozisyonundan ve düzeninden daha fazla bir şey anlatmak istiyoruz. Konular tek figürler veya gruplar halinde, bir manzaradaki şekiler veya bir manzaradaki çizgiler olarak seçilir ve gerçekleştirilir. Fakat bir resme desen çizmek bundan çok daha fazladır. Her şeyden önce güvenilebilir bir boşluğa konuyu yerleştirmek ve kompozisyondaki çeşitli unsurlara değişmeyen bir yapı vermek, izleyicinin gözünü doğrudan manzaraya veya tasvir edilen cisme düşündürerek çekebilmektir. En basit bir biçimde (ama en kolay değil) bu etki sadece ışıkla elde edilir. Soyutlanan formun üstüne ışık ve gölge düşürünce bu aynı görüntü alanında bulunan diğer cisimlerden destek olmaksızın, hayali bir yer kaplar.
Afbeelding met tekst, venster, fotolijstje Automatisch gegenereerde beschrijving
Vermeer‘in eserlerinde buna en iyi örnek ‘Türbanlı Kız’ portresidir. Onun resimlerinde resim boşluğunun ‘geometrik bölünüşü’nün, özellikle yansıtıldığı görülür. Geometri estetik bir amaca hizmet etmiyorsa, ilginç değildir.
‘Voman with a water jug’da, içeri ışık veren bir pencerenin altında, bir kız gösterilmiştir.

Resimde kadın düzenlemenin tam ortasındadır. Figur düzenli bir bakış içinde pencerenin kenarında duruyor. Kumaş yapısındaki güçlü hissediş ve hemen hemen dinsel ciddiyetteki göstergeler tipik bir Vermeer resmi özelliğini gösterir. Resimde Vermeer’e özgü mimari boşluk içinde kadın rüyalara dalmıştır. Resimdeki harita ve açık pencere badanalı duvarların arkasında var olanlar -örneğin bu gösterişli masa örtüsünun geldiği yeri bildirmeyi amaçlar, bu eserin içeriği Vermeer’in başlangıçta anlatmayı amaçladığı form olmuştur.

Slapend meisje, Johannes Vermeer - 1657 van Het Archief

Vermeer’in belki de hiçbir resmi, ‘A Girl a sleep’ masası başında uyuyakalmış olan genç kadın kadar, eserlerine hakim olan sükûn havasını belirtemez. Kadının günlük yorgunluğundan yükselen huzur havası, odanın havasına yansımaktadır. Ressam, bu sakin ruh havasını yaşatırken, mekan üzerindeki araştırmalarına da devam ediyor. Aynı tabloda, büyük masa ile yandan görülen sandalye, derinlik izlenimi uyandırmaktadır.

Vermeer, halılar, sandalyeler, battaniyeler, aynalar, delft testileri haritalar, sedefler, küpeler, kolyelerle sessiz bir yumuşaklık elde etmeyi başardı.

O’nun eserlerinde iç huzuruna kavuşmuş rahat bir hayatın ışıklı gölgelerde sezilen sessiz adımların şiiri titrer. Bu eserlerde hayatın karanlık, dramlı inişli ve çıkışlı tarafları yoktur. Her şey rahat bir akış, bir dinleniş, bir fısıltıdır.

Vermeer anlaşılmaz benliği ve gizli dünyasıyla ülkesinin ve zamanın en önemli sembollerindendir.

GERARD DOU

Afbeelding met tekst, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving

Gerard Dou‘nun “Old woman Reading” tablosunda yalın bir kompozisyon vardır. Figür profil, duruş biçimindedir. Resmin sol üst kösesinden (çaprazlama) alt sağ köseye doğru kompozisyon inmektedir. Bu da tüm dikkat yüze kitaba yönlendirmekte ve ellerde yoğunlaştırmaktadır.

Afbeelding met tekst, persoon, binnen, eettafel Automatisch gegenereerde beschrijvingBoy Reading Bray Family

Aynı etkiyi biraz farklı bir duruşla Franz Hals’ın Boy Reading tablosunda görürüz. Jan De Bray’ın Bray Family resmindeki kompozisyonunun 3 mekandan oluştuğu görülür. Önde köpeğin de yer aldığı duvarın önü, duvarın arkasında kalan figürlerin bulunduğu mekan, daha arkada karanlık bir dış mekan, Duvarın üzerine o dönem en çok kullanılan objelerden halı konulmuş.

MİCHELANGELO MERİSİ DA CARAVAGGİO

Afbeelding met tekst, persoon, verschillend, dezelfde Automatisch gegenereerde beschrijving
Aynı yüzyılda, biri güneyin diğeri kuzeyin ışık-gölge bütünlüğüyle resimlerine özgün, şiirsel anlatım kazandıran 2 büyük sanatçısıdır. Caravaggio’da ışık-gölge arasındaki kontrast formların statik karakterini, hatta figürler hareket halinde tasvir edilmiş olsalar bile, sınırlandırmıştır. Caravaggio’nın realizmi sanattır. Çünkü bir ışık-gölge ideali ile sarılmış ve figürler plastik bir ideale göre bireyselleştirilmiştir. Sanatçı ışık-gölge ile lumunistik üslûbun temellerini attı ve Caravaggioizm (Tenebrizm) anlayışını kazandırdı.

HARMENSOONZ VAN RİJN REMBRANDT

Afbeelding met tekst, persoon, binnen, groep Automatisch gegenereerde beschrijving

The Night Wacht Doctor Nicolaes Tulp

Rembrandt’ın resimlerinde de etkili olan unsur ışıktır. Rembrandt genel olarak ışığı tek kaynaktan almayı tercih ediyordu. Bunun bir sebebi, özellikle yaşlı ve fakir günlerinde, mum ışığında çalışmak zorunda olduğuysa da, sonuçta bu çok basit bir sebeptir. Çünkü aynı şartlar altında isteseydi aydınlık her yandan ışık alan resimler de yapabilirdi. Rembrandt’ta Caravaggio’da olan sert bir ışık gölge zıtlığı yoktur. Çehreleri aydınlattıktan sonra üst yanını sayısız derecede değişen yarı aydınlık tonlar içinde eritmenin en büyük ustası şüphesiz odur.

Tıpkı Leonardo’da olduğu gibi, onda da alaca karanlığın değerlendirildiğini, karanlık kısımlara aydınlık kısımlardan fazla yer verilmek şartıyla görüyoruz. Bu karanlık kısımları Rembrandt sadece karanlık bir boşluktan ibaret bırakmıyor. Aksine çeşitli tonlar ve renklerle o kısımlara hava tabakasının dalgalanışlarını veriyor. Adeta figürlerin iç hayatı, mekan boşluklarında ve resmin karanlıkta bırakılmış yerlerinde bir tül gibi dalgalanıyor. Buna karşılık o koyuluklar üzerinde kalan figür kısımlarına düşürdüğü bir ışık parçası, bir kemer tokası, aydınlıkta bırakılmış bir parmak, ayni kaynaktan ışık almaması gerektiği halde, bu değerlendirilişi, eşyayı maddi ağırlıktan kurtarır ve onları gerçeğin kendisi değil, resmi haline koyar. Rembrandt’ın büyüklüğü de bu noktadadır. Sade görüleni değil, görülmeyeni de resmedebildiği içindir ki, birçok gerçekçi ressamdan çok daha kuvvetle, dış gerçeği bize yansıtabilmiştir.

Rembrandt - Christ at Emmaus — Louvre (Paris)

Rembrandt’ın ‘Chirst at Emmaus’ tablosunda ışık sol taraftan, tablonun dışında kalan bir kaynaktan gelmekte, oturan figürlerin önündeki masaya çarparak odaya yayılmaktadır. Tabloda ikinci derecede bir ışık kaynağı da, ışık saçan başıyla İsa’dır. Bununla birlikte resimde en aydınlık yer, masanın örtüsüdür. Yani bu tabloda en şiddetli ışık, tablonun asıl merkezini oluşturan İsa’yla birleşmemektedir.

Fransız Sanat eleştirmeni Eugene Fromentin, Rembrandt‘daki ışık gölge oluşumunu söyle açıklar: “Biraz sonra banyosundan çıkararak daha uzak, daha gösterişli bir hale getirmek için; koyu hale ışıklı bir merkez etrafında döndürmek, onları buğulamak, eritmek, yoğun bir hale getirmek ya da şeffaf karanlıklar elde etmek, özümsenmesi kolay alacakaranlıklar meydana getirmek için: nihayet en koyu renklere bile, onları siyah olmaktan kurtaracak bir şeffaflık verebilmek için, her şeyi bir gölge ile sarıyor ve her şeyi, hatta ışığı bile bir gölge banyosuna daldırıyor.”

Rembrandt‘ın, ışık gölgesinde Caravaggio‘nun sertliği yoktur. Rembrandt’ın resmindeki ana etken, ışık gölge kontrastları değildir, buğulamadır renk değil alacakaranlıktır. Onun fantezisi kendini nüanslara kaptırmıştır. Bu nüanslar yoluyla eşyanın detayını oluşturmaktadır. Fakat bu detayın miktarı ne olursa olsun form daima bir genel karanlık içindedir. Bir burun, bir parmak, kendi maddi formları içinde görülmezler; gölge tarafından emilmiş kaçıcı ışıkların belirgin hale getirdiği şeyler gibidir.

Rembrandt’ın resimlerinde gölge unsurunun güçlü bir şekilde yer alması, gerçekte zayıf bölgeleri gizleme ya da güçlüklerden kaçma aracı yerine konamaz. Hele hele bir tür hayratlık izini taşıyan bir kaçamak da sayılmamalıdır Rembrandt’ın ışık gölge etkisi, Caravaggio’da ve çöküş dönemine özgü bazı İtalyan resim ustalarında rastlandığı üzere, donuk ve siyah bulutlara da dönüşmez. Gölgeler aksine saydam ve parlaktır. Eylemi tamamlamaya veya sahneyi açıklamaya yarayabilen bütün ikinci derece ayrıntılar, arada fark edilebilir. Bunlar el çabukluğu ile atlanılmayıp yerinde bırakılmışlar, şekillerini ve boyutlarını muhafaza etmektedirler, ama ışık-gölge sayesinde tam gerekli önemlerine kavuşmuşlardır. Hollandalı ustaların yaşam öykülerini kaleme alan Arnold Houbraken‘a göre, Rembrandt akademik geleneğin öngördüğü ustalık yolunu yermiş ve sanatçının yalnızca doğaya öykünmesi gerektiğinde direnmiştir.

Rembrandt‘ın portrelerinin bu ruh bağlantısını çok kolaylıkla sezebiliriz. Rembrandt‘ın görkemli üretimini derinlemesine incelemek isteyen kişi çok değişik etkiler altında kalacaktır. Veronese‘nin, Ribera’nın, Rubens ya da Frans Hals‘ın tersine, Resim tarihinde figürlerin bir ruhu olduğu, ruhlarıyla birlikte, hatta biçimlerin yardımıyla yalnız ruhlarının resmedilmiş olduğu meselesi, Rembrandt’la ortaya çıkmış bir şeydir.

FRANS HALS

İtalyan ressamlarının uğraşı olan birçok noktalar, güzellik, perspektif gibi onun için önemli değildir. Onun için önemli olan manevi boyuttur. Din konulu resimlerinde, portreleri ve diğer kompozisyonlarında tüm eserlerinde ağırlık noktasını oluşturan manevi boyut’tur. Sanat tarihinde dikkati çeken hemen hemen bütün çağlarda, insanı gülerken gösteren pozlara pek az rastlanmış olması ve hatta; bazı çağlarda hiç rastlanmaması durumudur. İkinci bir özellik ise; resimde, gülen insanlara, belki ilk kez Hollanda ressamlarında rastlanmasıdır.

Frans Hals bu özelliğiyle hemen bilinen bir sanatçıdır.

Afbeelding met tekst, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving

Sanatçının 1624 yılında yaptığı “Gülümseyen Kavalye” resminde ve diğer birçok resminde bu gülümsemeyi görürüz. Bu resim aynı zamanda Miereveld‘in portreciliğinin şekilciliğinden çok uzak, Haarlem’deki erken realismin içinde yer alır.

Frans Hals‘ın son yaşlılık dönemi resimleri dışındaki hemen hemen tüm portrelerinde görülen neşeli canlılığı ile başkalarına ruhsuz görünen şeylere bile elbiseler, sofra takımlarına cazibe ve ilgi uyandırmayı başarmıştır. Çehreleri canlıdır. Haarlem müzesindeki portre koleksiyonları, sanatçıyı tüm hayatıyla biraz fazla sakin başlangıcından, son günlerinin ölçüsüz cüretlerine kadar sıra ile izlememizi sağlar. Bunların hepsi birer sanat dersidir. O’nun resimlerinde ne bir ilerleme ne de gerileme vardır. İlk yaptığı resimlerde bile dikkati çeken kendini gösteren mükemmelliktir. Kusursuz çok ince işlenmiş resimleri, detaylar, ifadeler. Onda mükemmellik yalnız üstün bir teknikle değil, eşine az rastlanır bir renk ve ışık duygusuyla da kendini gösterir.

Hollanda ressamlarının çoğu gravürle de uğraşmışlardır. Ama şimdiye kadar Vermeer‘in olduğu sanılan tek bir gravüre rastlanmaz, bu onun çizgiden çok renge tutkun bir ressam olduğunu gösterir.

JOHANNES VERSPRONCK

Afbeelding met tekst Automatisch gegenereerde beschrijving

Verspronck’ın, kadın ve çocuk portrelerinde ve diğerlerinde Hals‘ın etkilerine rastlarız, ancak özgünlüğünü göremeyiz. Özellikle çift portreleriyle karşımıza çıkan sanatçının anlatımında, güzel gösterme çabasına rastlanmaz. Modelleri daha bizdendir, aristokrat kesimde bile olsalar, daha mütevazi görünürler, duygularını duruşlarından ve gözlerinden anlamamız çok zor olmaz.

Bu bilgiler Işığında 17’nci yüzyıl Hollanda portrelerine baktığımızda, sanatçının anlam yüklemesi, çağının verileri, alıcının beklentileri dikkate alınarak yorumlamak gerekir. Böyle bakıldığı zaman çok zengin anlatımlarla karşılaşırız. Her sanatçıda her portrede ayrı ayrı karşımıza çıkan zengin anlatımlarla.
Belki de Alain ifadesiyle “Güzel bir portre de geçici öfkeleri ve anlık parlamaları ortadan kaldırır, yalnızca sürekli olanı koruyarak model düşüncesini arıtır.”

Sonunda ‘PORTRE’ modele değil, Model ‘PORTRE’ye benzer.

17.YY HOLLANDA RESMİNDE PORTRE, DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Değerli okurlarım, yukarıda 17’nci yüzyılda sanatseverlere portreler çizmiş olan Hollandalı ressamların özelliklerini okudunuz.
Şimdi de sizlere, 17.YY HOLLANDA RESMİNDE PORTRE’nin değerlendirmesini ve sonucu sunuyorum. Özellikle sanatsever ve tarihe ilgi duyan okurlarım alttaki yazıyı zevkle okuyacaklardır.

17.YY HOLLANDA RESMİNDE PORTRE, DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Modern dünya zihinsel bakımdan XVII. yüzyılla başlar. Bilimin ortaya attığı yeni kavramlar modern felsefeyi etkisi altına alır. XVII. yüzyıl Rönesans’ın elde ettiği kazanımları derleyip düzenleyen bunlarla bir birliğe bir dünya görüşüne varmayı amaçlayan bir yüzyıldır.

XVII. yüzyıl felsefesi, kendisine matematik ve fiziği bilgi örneği olarak seçmesi nedeniyle “RATIONALIST“dir. “RATIONALISM” deyince akla Descartes gelir. Descartes‘in uzun yıllar (20 yıl) Hollanda’nın Utrecht, Deventer, Leiden, Santpoort, Haarlem, Amsterdam’da yaşadığını ve bir çok (Frans Hals dahil), Hollandalı ressam tarafından portresinin yapıldığını anımsayalım.

XVII. yüzyıla damgasını vurmuş araştırmacı bilim ve düşünce adamı kimliğiyle tanıdığımız Fransız filozofu Descartes‘in Hollanda’da yaşaması basit bir tesadüf değildir elbette.Descartes gibi, bir dehanın Hollandalı filozof Benoit Spinoza‘yı etkilediğini ve onun da Rembrandt‘ın yakın arkadaşı olduğunu söylediğimizde ise bazı şeyler daha da netleşiyor.Hollanda XVII. yüzyıl başlarında, 1609 barışının ardından bağımsızlığını kazandı. Bu ulus Avrupa’nın diğer ülkelerinden demokratik anayasası ve Kalvenist diniyle ayrılmaktaydı. Bu, tablo sanatını da etkiledi. Hollandalı ressamlar Flâmanların etkisinden kurtuluyorlardı. XVII. yüzyıldan sonra Hollanda’nın geçirdiği toplumsal ve siyasi değişiklikler her anlamda bu iki ülkeyi birbirinden ayırdı.

Afbeelding met tekst, buiten, lucht, teken Automatisch gegenereerde beschrijving

Yeni kurulan bu Cumhuriyet pek çok açıdan büyük bir hızla Avrupa’nın en ileri ülkesi haline geldi. Yeni bir tüccar sınıfı doğuyor siyasal ve dinsel hoşgörü yerleşiyordu. Rönesans etkisi altındaki aristokrat toplumlarda ortaya çıkan entellektüel yaklaşımın tersine, lonca sistemi, sanatın geleneksel zanaatçılıkla birleşmesini zamanla toplumun çok geniş bir kesiminde resmin yaygınlaşmasını destekledi.

Aslında, XVII. yüzyılda Avrupa’ya bakıldığında çok farklı özellikler görürüz. Güneyde İtalya, Katolik etki de yoğunlaşan bir “BAROK” anlayış, Fransa’da XIV. Louis etkisindeki “KLASİSİM” Kuzeyde gelişen Flâman resmi ve kendine özgü üslubuyla Hollanda resim sanatı, Hollanda portreciliği.Şüphesiz sanat ve sanatçılar bütün insanlığın ortak malıdır. (Dali her yerde Dali‘dir, Picasso her yerde ayni Picasso’dur). Bununla birlikte ayrıntılarda çeşitli uluslara ve bölgelere göre bazı değişiklikler görülebilir. İşte bunlardan biridir XVII. yüzyıl Hollanda’sı. Bu yüzyılda Hollanda diğer ülkelerden ayrılır kendi kaynaklarına döner Protestan kilisesinin artık kilisenin zaferi, kralın yüceltilmesi, ermişlerin din uğruna ruhunu teslim etmesi konulu resimlere gereksinimi yoktur. Böyle bir durumda kendi içine dönük bir sanat oluşacaktır, insanı önemseyen insani bir “gerçek değer” olarak öne çıkaran bir resim anlayışı.XVII. yüzyıldan önce resim sanatında görülen Peyzaj sadece anlatılan öykünün bir elemanı olarak yer alır, Hollanda resminde kendisi tek başına muhteşem varlığıyla sunulur. Jacop Van Ruysdael, Jan Van Goyen, Hobbema’nın resimleriyle Hollanda’nın doğasını gözlemleriz. Romantiklere ve Emprestyonistlere yaptıkları katkıları hissederiz.Doğa sanata yansıyınca her zaman sanatçının usunu beğenilerini, ruh durumunu yansıtır. Natürmort, özellikle JANR türünün en önemli temsilcisi Vermeer‘in tüm resimlerinde birer portre niteliğinde düzenlenmiş görülür. Resimlerinde yer alan objeler (Ekmek, mektup, örtü, harita, pencere) adeta portreleştirilmişlerdir.

Sanatçının resimleri hemen bizi kendine çeker adeta orada resimlerin yapılışına şahit oluruz. Onun resimlerinde yankılarda ölen müziğin, bir aşk mesajına dalan zihnin, dantel ipliğin, terazilerde tartılan küçük incinin ebedi durgunluğunu sezeriz. Hepsinde aynı etkiyi görürüz, ne daha az ne daha fazla…

Jan Steen’in 40 yaşındaki portresi İstiridye yiyen kız

Jan Steen‘in tuvale yansıyan, güler yüzlü hayat dolu, karışık, düzensiz sahneli resimlerindeki “ironik” anlatımlarıyla halkını, tüm gerçekçiliği ile yansıttığını gözlemleriz.Gerard Terborch‘la Hollanda’nın kültürlü burjuva yaşamı, gösterişli kıyafetleri içinde kadın, atlaslarıyla kumaş adeta yüceleşir. Pieter De Hooch‘un sakin sessiz ev görünümlerinde hep arka planda görülen açık kapı bize yaşamın başka bir boyutu olduğunu mu simgeler!… Paulus Potter‘in “Boğa”sıyla, Boğa’nın ilk olarak bu kadar görkemli sunulmasındaki anlamı çözmeye çalışırız. Gerrit Dou‘nun “Sahtekar Doktor”unda ve diğerlerinde Hollanda’nın bir başka yaşam gerçeğine rastlarız.Joachim Wtewael‘in “Mars and Venus Discovered by the Gods” bu mitolojik öykülü resimde tanrıların zaaflarını esprili bir biçimde yansıdığını, Rembrandt‘ın “Ganymade’in Kaçırılması” resminde dindar biri olarak bu olaya tepki gösterdiğini, duyumsarız.

Afbeelding met tekst, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving
Jan van Eyck ve eseri Memling ve eseri

Ortaçağ resminde portre sipariş veren kişi çoğu kez diz çöker dua eder, pozda ve genel kompozisyon içinde Aziz Meryem ya da İsa’nın alışılmış tasvirleri yanında, ikinci derecede önemli olacak biçimde gösterilirken, Rönesans’a geçişte belki de en kolaylıkla ayırt edilebilen fark, kişinin dindarlığını göstermekten çıkıp onu dini olmayan bir konunun başlıca kişisi olarak göstermesidir. Ancak, yine de Rönesans’ın ilk dönem portrelerinde özellikle kuzey de “Jan Van Eyck’in ve Memling’in portrelerinde hala ortaçağ havasını, atmosferini koruduğunu, insan fikirlerinin ve davranışlarının din karşısında ezilmesini, ifadeden yoksun sert görünümlü portrelerde, hem modeli hem de ressamı resmin oluşumunda sanki isteksizlermiş gibi yansıtıldıklarını hissederiz.

Sınıfı, kan bağları, meslek, geldiği yer gibi unsurları kişisel kimlik özelliklerini, portreler belgeler. O dönemde portreler ısmarlandı. Çünkü fiziki dünyada yok olan sevdiğiniz kişileri varmış gibi göstermek istediler ve bu portreler onların hatıralarını ölümden sonra koruma geleneğini sürdürür. Evlilik, portrelerinde de bir çiftin birleşmesini kendileri ve aileleri ve ziyaretçileri için ölümsüzleştirir. Portrelerin birçoğu az çok kamuya sergilenmek üzere yapılmıştır. Bu nedenle modellerin çoğu özel vatandaşlar, subaylar iş adamları sosyal rollerine uygun niteliklerde yansıtılmışlardır. Ancak bu durumda bir sakınca da vardı. Çünkü sokak serserileri kendilerini örnek aile babası gibi resimletmiş olabilirdi.

Resim sanatının standardı çok yüksek XVII. yüzyıl Hollanda Portreciliğinde Frans Hals’ın resimleri portresini yaptığı figürün canlılığı, fırçasının şaşmaz bir çırpıda acele fakat yerinde isabetli kullanımı onun en belirgin özelliği şüphesiz. Son derece hızlı enerjisiyle ülkesinin insanlarına adeta hayat verir, kişisel ihtirasları bize çok az yansıtır. Onun tablolarının önünde duran kişi tablonun o anda yeniden gözlerinin önünde şimşek hızıyla yapıldığını hisseder. Özellikle tek kişilik portrelerinde yoğun olarak gözlemlenen bu özellik hemen hemen tüm portrelerinde görülür. O, kişilerin yüzlerinde beliren psikolojik en küçük yansımayı bile saniye de saptayabilen üstün bir başar göstermiştir.

Judith Leyster “Self Portrait” Michiel Sweerts “Jeronimus Deuts”

Gülme, gülen yüzler onun resimlerinde belirginleşmiştir. Cüretkâr realism etkisiyle çağında alışılmışın dışına çıkmıştır. Frans Hals‘ın her zaman çok fazla taşıyan özel resim üslubu onun son portrelerinde belirgin olarak ortaya çıkar.1890 yılında Emprestyonistlerin fırça vuruşları nedeniyle öncü ilan ettikleri Hals, 19 yüzyıl resim anlayışında böyle anılacağını tahmin edemezdi herhalde.Vermeer‘in Kuzeyin “La Jakond”u unvanını alan tablosundaki kızın bakışı, gülümseyişi portreyi bir başyapıt düzeyine çıkartır. Judith Leyster‘de ressam kimliğini “Self Portrait” tablosuyla ortaya çıkarmış ve bu resimle kez daha ressamların kendilerini resim yaparken tablolaştırmayı sevdiklerini göstermiştir.

Jan Steen resimlerinde sık sık rastlanan kendi görüntüsüyle halktan farklı biri değilim ben dediğini duyarız. Michiel Sweerts’in “Jeronimus Deuts” portresindeki melankolik bakışlı gencin özelliklerini hemen tanırız.

Afbeelding met tekst, persoon, binnen, haar Automatisch gegenereerde beschrijvingMaes‘in “Dua eden yaşlı kadın” portresi ve HALS’ın “Isaac Massa and Beatrix Van der Laen”

 

Maes‘in “Dua eden yaşlı kadın” resminde Tanrıya yakarışın yüceselleştiğini görür. Gerard Dou‘nun “Old Woman Reading” resmiyle Rembrandt‘ın “Rembrandt‘s Mother as the Biblical Hannah” tablosundaki benzerliği fark ederiz.Grup portrelerinde amaç: grubun yapısını doğasını ve birbirleriyle ilişkileri konusunda bir şeyler anlatmasıydı. Hals‘ın “Banquet of the officers of the St.George Militia”sında tüm doğallığıyla sunulmuş portrelerinde Hollanda devletinin başarısının sembolleştiğini, “Isaac Massa and Beatrix Van der Laen” tablosunda bir çiftin bağlılığını görür. Keyser‘in “Constantin Huygens ve Sekreteri” tablosundaki yetkin anlatıma hayran kalırız.

Afbeelding met tekst, persoon Automatisch gegenereerde beschrijvingJan Miens Molenaer’in “Family Making Music” tablosu Rembrandt “selfportrait”

Jan De Bray‘ın “The Bray Family” resmindeki kendi ailesini Romalı General ve Mısırlı Kraliçe görüntüsü biçimindeki yansıtmasıyla farklı bir anlatım biçimi yakalarız. Verspronck‘un eş portrelerinde yüzyılın ilk üç çeyreğinde sürüp giden bir geleneği “PENTANT”ı daha net kavrar, Jan Miens Molenaer’in “Family Making Music” tablosuyla Grup portreciliğinin anlamını netleştiririz.Portre tutkusunun yeryüzüne suretini kazımanın masum göstergelerinden biri olduğu bir gerçek; sanat tarihinde bu tanıma en uygun kişi şüphesiz Rembrandt’dır. Kendini en iyi okuyan ressamlardan biridir onun “selfportrait”lerinde tüm yaşamını yaşanmışlıkların acılarını, hüzünlerini, sevinçlerini, yaşama bıraktığı tüm izleri hem fiziksel, hem ruhsal hem sanatsal yapısını, tümünü görürüz bu portrelerde.

Şüphesiz, Rembrandt’ın kendine tanıma temeli üzerine oturtulmuş bir sanat anlayışı, çevresinden arınmış bir yansıtma biçimi vardı. Onun resimleri dış etkenlerden çok adeta ruhsal bir dünyanın yorumu gibidir. Onun karakter yorumunda sosyal statü çok az rol oynar. 2. sınıf ressamların çok belirgin sivrilmiş özellikleri kendilerine özgü yaratma biçimleri olmadığı için; dini çevreleri ve sosyal atmosferi yansıtan daha güvenilir kaynaklar olarak değerlendirilebilir.

Kendilerine özgü çok fazla bir şey katmamışlar. Ülkeye özgü gelenekselliği yansıtma eğilimi göstermişlerdir. Rembrandt‘ın devrimci, radikal kimliğiyle birçok geleneksel kurallara uymadığını görürüz. Örneğin “Pentant” geleneğiyle hiç uğraşmamıştır. Onun sevgi, aşkı tanımlayan çift resimleri diğerlerinden farklıdır. O kendine özgü yazısıyla kendine ait bir çok özelliği samimi dille tüm bir ayrıntılarıyla anlatır. Bu anlatıma karşın onun bir “hikayeci” olduğu da söylenemez.Arnold Houser “The Philosophy of Art History” adlı kitabındaki belirttiği gibi “Rembrandt’ın Hollanda resminden çıkarsanız bu resmin karakteristik özellikleri değişmez çünkü; bu karakteristik özellikleri 2. sınıf sanatçılar oluşturur” ifadesi doğru bir tespittir.

Rembrandt’ın sanatı kendine özgü bir kişilik içinde sihirli bir şekilde birleşmiş olan çelişkilerle doludur. Onun bu içsel bölünmüşlüğünü yaşadığı yüzyılla açıklamaya imkân olup olmadığını kendimize sorabiliriz. İtalyan ustalarının uğraşı olan güzellik ve perspektif gibi özellikler de onun için önemli değildi, onun için önemli olan “manevi boyut”tu. Bulduğu yüksek plastik değerlerle resim diliyle okuruz onda her şeyi. Soru sorar gibi bakışlarda görürüz portrelerini. Sanki bize şöyle seslenir, Vücudum hem görendir hem de görünürdür. O ki her şeye bakmaktadır, kendine de bakabilir ve o zaman gördüğünde kendi görme gücünün “öbür yanını” tanıyabilir. Kendini gören olarak görmektedir, kendine dokunan olarak dokunmaktadır, kendisi için görünür ve hissedilirdir. Rodin’in vasiyetnamesindeki şu sözler de Rembrandt‘ı çok iyi tanımlar.

“Sanatçı için her şey güzeldir zira keskin bakışlarıyla varlıklarda karakteri yani formun altında görünen iç gerçeği keşfeder ve bu gerçek güzelliğin ta kendisidir. Dindarane inceleyiniz. Güzeli bulamamazlık edemeyeceksiniz, çünkü gerçeğe rastlayacaksınız.”Sanatçının son dönem yaptığı “Self portrait”lerde onu olgun bir filozof olarak görürüz. Yaşamdan tüm dersini almış, sanatıyla konuşan bir düşünür… “Beyaz Takkeli Portresi”nde kendisiyle hesaplaşmasının ödünsüz sunuluş biçimini görür, ihtiyarlığını böyle içten sunmasıyla onun narsist değil son derece sağlam ve namuslu bir karaktere sahip olduğuna şahit oluruz. Ancak sanatçının tümel yapıtı bakımından değil, yaratıcı ruhu bakımından özsel olan yanı daha geç fark edilmiştir.

Rembrandt’ın kompozisyonları kesinlikle bozulamayacak bir kuruluşta tasarlandığı hemen fark edilir, resimlerinde her hangi bir figürü çıkartıp atamayız. Çünkü onlar ışık gölge esasına göre kurgulanmışlardır. O titiz ve ölçülü kompozisyonlarıyla da diğer sanatçılardan ayrılmaktadır.Işık gölge konusunda Rembrandt’la Caravaggio‘yu karşı karşıya getirdiğimizde; Caravaggio daha sert ışık gölge kontrastını yansıttığını görürüz.

Afbeelding met tekst, krant Automatisch gegenereerde beschrijving

Bedri Rahmi Eyüboğlu‘nun,”Boğazına kadar gölgelere gömülü bir sanatçı” diye tanımladığı Rembrandt tek kaynaktan gelen ışıkla yarı aydınlık tonlar içinde yüzü eritmede en büyük başarıyı göstermiştir. Matisse‘in deyimiyle o; Işıktan, tam tersine belki: “Karanlıktan yontan adam”dır.Her eser onu yazanın (ya da çizenin yapanın vs.) otobiyografisidir, dikkatle incelendiğinde büyük sanatçılar çizgilerinde, boyalarında kağıda, tuvale yaşamın en derin felsefesini aktardıklarını görürüz. Resim sanatında figürlerin bir ruhu olduğu, biçimlerin yardımıyla ruhların resmedilmiş olduğu meselesi de Rembrandt’la ortaya çıkmıştır.

Anlatılanlara göre, Descartes, Anatomi üzerine çalışmalarını sürdürmek amacıyla gittiği mezbaha ziyaretlerinden birinde derisi yüzülmüş bir öküzün eskizini çizen iri yapılı bir genç görür ve ona neden böyle bir konu seçtiğini sorar. “Sizin felsefeniz ruhlarımızı alıyor, resimlerimde onları geri vereceğim, ölü hayvanlara bile” yanıtını verir, sanatçı. Bu sanatçının “Rembrandt” olduğu söylenir.Hollanda portre resmini birçok şeyle de tanımlayabiliriz ancak o temel kuramını Spinoza‘nın görüşünden almıştır. Spinoza‘nın “Törebilim” çevirisinin sunuş bölümünde de belirtildiği gibi, Geriot, Eliot, Coleridge,James Joyce gibi sanatçılar Spinoza’nın görüşünden etkilenmişlerdir. Bu sanatçılar: sanatsal duyarlığın kendisinin felsefeden gerçeklik arayışından uzakta serpilemeyeceğini düşünsel incelik ve kavrayış gücü olmaksızın sanatçı “tin”inin boş görüngüde dönüp duracağını biliyor, sanatlarını gerçekliğe duyarlık boyutunda özgürce anlatım verme çabası olarak görüyorlardı.

Ruhuna özgürlüğü en tam koşulsuzluk içinde tanıyan gerçek sanatçının Spinoza ile karşılaşmasını en iyi dile getiren kişinin “Goethe” olduğu tanımlanır. Resim sanatında “Rembrandt” olduğunu hiç düşünmeden söyleyebiliriz. Goethe‘nin Ateist olduğu ileri sürülen bu insanla birlikte (Spinoza) “Tanrıya tapınmaya giderek daha çok sarılıyorum ve din adını verdiğiniz ve vermeniz gereken her şeyi memnuniyetle size ve dostlarınıza bırakıyorum” sözü XVII. yüzyıl Hollanda’sının Protestan anlayışının resminin, Güneyin Katolik anlayışı ve resmine seslenişi gibidir.

“Bizler Tanrıyı ve dini tanımlamak için İsa, Meryem. Aziz figürlerine ihtiyaç duymuyoruz. Tanrının görüntüsünün tüm evrene yansıdığını bilerek bu konulara gereksinmeden onun varlığını, peyzaj, natürmort, janr ve portrede insanı tanımlayan her şeyde görüyor ve gösterebiliyoruz. Yıldızlar, ağaçlar, çiçekler dağlar, denizler, bulutlar hep Tanrı’nın parçasıdır”. İşte Spinoza‘nın bu “Panteist” anlayışını, Hollanda resim sanatında rahatlıkla okuyabiliriz.

Schelling, Spinoza’cılığın derinliklerine dalmamış hiç kimsenin felsefede tam ve gerçek bilgiye erişemeyeceğini söylüyordu. XVII. yüzyıl Hollanda ressamlarında onun derinliklerine daldıklarını hissederiz ve görürüz.Rembrandt‘ın “Portrait of Titus”, Cornelis Claes and his wife Anslo, Molenaer’in “Family Making Music”, Vermeer’in “Milk Maid”, Hals’ın “Civic Guard, Joly Toper, Malle Babbe, Miereveld’in “Prince Maurits” Dou‘nun “Old Woman Reading” Judith Leyster‘in “Self Portrait” hepsi portreleri hepsi ama Spinoza’yı tanımlayan şu sözlerle özdeşleşirler.“Tanrı, burada şimdi, yanımızda O’nu şu sisin içinde, şu toprağın üstünde, şu giysilerin, şu ayakkabıların içinde görebiliriz. Tanrıyı bulmamız için çevremize bakmamız yeterlidir.”

“Ben siz sapanın başındaki köylü, fabrikadaki işçi, tablosu önündeki ressam, masasında oturan şair, viranedeki serseri, bu ebediyetin değişmeyen mektebinde birbirimize bağlı talebeleriz. Halihazır, sınıf ve durumumuz ne olursa olsun hepimiz ebedi saadete ermeğe lâyıkız? İşte gerçek demokrasi ruhu budur.”“Resimde her fırça darbesi ister resmin üzerinde kalsın veya isterse silinsin, ressamın fikri gelişmesi için kendine düşen vazifeyi yapmıştır. Her yaratılan çizgi ve renk boşuna değildir. Bunun gibi her kısa ve bedbaht insan hayati bile boşuna değildir.”

Bu bölümü “Alain”in dizeleriyle sonuçlandırmak istiyorum. “Bırakalım öleni çürüsün, toz olsun” deriz. Ama tarih her şeyi bozar. Onun karşısına ben, ölümsüz portreler sanatını ileri sürüyorum. İyi ve yalın bir yüzün kendine özgü bir ölümsüzlüğü vardır. Böylece bir insanın gerçek benzeri gerçek ölümsüzlüğü elde edilmiş olur. Zaten bir insandan geriye kalan nedir? İnsanca bir varoluş biçimi… Çektiği küçük üzgüler değil yaptığı büyük işler, ölüler için değil gelecek için bir portre… İnsandan daha güzel, insandan daha insan olan bir şey yani…

YAZAR ÜMRAN ÖZBALCI ARİA’YI TANIYALIM

Sanatcı İzmir’de doğdu. Daha sonraki yaşam serüveni şöyle gelişti:

Eğitim:

*1985,Dokuz Eylül Üniversitesi,Resim Bölümü,Lisans

*1992,Marmara Üniversitesi,Resim Bölümü,Yüksek Lisans

*1999, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Resim Böl.Doktora) Sanatta Yeterlilik

Katıldığı bazı sergiler:

2000.Aynı’lık-Ayrı’lık Konulu Sergi,İst.Güzel San. Galerisi,2000

2008.Tüyap,18.Sanat Fuarı(Artist)İstanbul,2008

2008.Büyük Buluşma,Ankara Resim Heykel Müzesi,2008

2010.Resmin Resmi,Harbiye Askeri Müze,2010

2010.Kunstenhuıs Galery,Dutch Dream’Amsterdam,2010

2011.Tüyap 1.Sanat Fuarı,(Artist)İstanbul,2011

2011.İzmir Uluslararası Sanat Bienali-İzmir,2011

2012.Art Suites Gallery,Bodrum,IV.Workshop Sergi,2012

2016.İstanbul Tasarım Bienali,2016

2020.Coıncıdence,Tadzıo Gallery,Kıev,Ukrayna,2020

2020.Ethica-Boris Georgiev Art Galler-Varna(Küratör),2020

2021.Past,Present-Future,Artist’s Society-Burgas,Bulgaria-2021

2021.Revival Group Paper WorksExibition,Tadzio gallery Kyiv – Ukraine

2021.Art Antakya Çağdaş Sanat Fuarı

2021,Internatıonal Paper Works Exhibition

2021.Mail Earth-Bahariye Art Gallery

2021.Avrasya Unıversıty-Inter. Mıxed Exhıbıtıon-99 Artıst Works,

2021.Mıamı-International works on paper Exhibition

2022.De Las Flores Sergisi, Peru,Eser Adı:Women’s Mystery

2022.Mail Art .Exhibit,Eser Adı: Spontaneous Inspıratıon,Abstract Forms”

2022.TPao (Transformative Power of Art Journal), A Tribute to Yoko *Ono sergisi,

2022.Pakistan Uluslararası Çağdaş *Sanat Festivali,

2022.Niğde Art Gallery,Yunus Emre Loves Journey

2022.Sanatta Eleştiri,Cap Gallery

2022.Moulin Rouge,Signature Art Gallery

2022.Mujeres Artistas Creativas,Peru

2022.Beyond the Borders-Fantapia Museum-Kore

2022.Solo Exhibition-Online-Peru

2022.International Mail Art Exhibition-İzmir Resim Heykel Müzesi

Çeşitli Sanat Dergilerinde yazısı bulunmakta, Hiperlink Yayınlarından, 2017 yılında,17.yy Hollanda Resminde Portre, 2018 yılında Caravaggio Yaşamı-Dönemi-Eserleri ve 2019 yılında Görsel Anlatılar ve Ötekiler kitapları yayımlandı.

Çeşitli Sanat Dergilerinde yazısı bulunmakta, Hiperlink Yayınlarından, 2017 yılında,17.yy Hollanda Resminde Portre, 2018 yılında Caravaggİo Yaşamı-Dönemi-Eserleri ve 2019 yılında Görsel Anlatılar ve Ötekiler kitapları yayımlandı.

Hollanda, İtalya, Fransa, İspanya, Belçika gibi ülkelerde sanatsal araştırmalarda bulundu. Uzun yıllar farklı Üniversitelerde teorik ve uygulamalı sanat dersleri verdi. Dekan Yrd. ve Bölüm Başkanlığı gibi idari görevlerde bulundu.

İnstagram:umranaria/uoa_art/uoaamsterdam/

 

Sohbeti başlat
1
Yardımcı olabilir miyim?
Merhaba, yardımcı olabilir miyim?