İlhan KARAÇAY açıklıyor:  ‘KAHPE’ DEYİMİ İÇİN BENİ ELEŞTİREN OKUR-DOSTUMA…!

İlhan KARAÇAY açıklıyor: ‘KAHPE’ DEYİMİ İÇİN BENİ ELEŞTİREN OKUR-DOSTUMA…!


İlhan KARAÇAY açıklıyor:

‘KAHPE’ DEYİMİ İÇİN BENİ ELEŞTİREN OKUR-DOSTUMA…!

Türkçe ve Hollandaca konusunda çok iddialıyım. Uzmanlara göre
kahpelik azarlaması kadından çok, erkeğe daha iyi yakışıyor.

Türk dil bilimcilerine uyarı: Televizyonlardaki spikerler Türk dilini   piç ediyorlar. Düzeltmek için müdahale ediniz.

Sevgili Okurlarım,
Birkaç gün önce yazdığım ve yayınladığım, ‘Hollanda’nın kahpelikleri Türk toplumunu çileden çıkardı’ başlıklı yorumuma, çoğu olumlu olan bir yığın reaksiyon geldi. Ne var ki, bir dost-okurdan gelen reaksiyon protesto niteliğindeydi. Hoş, bu gerçekten iyi bir dost-okurun niyeti kötü değildi ama, yine de beni en azından biraz uğraştırdı. Bir yandan da iyi oldu, zira konuyu deşmeme yol açtı.
Dost-okurum, haberin başlığındaki ‘Kahpe’ deyimine takılmış. Bu deyim ile, kadınları rencide ettiğimi iddia ediyor. Bakın bana ne yazdı dost-okur:
İlhan Abi Merhaba.
Yazılarını düzenli olarak okumaya çalışıyorum. Eline sağlık.
Ama bu yazıdaki başlığı beğenmediğimi söylemeliyim. Kahpe, daha çok kadınlar için kulanılan bir aldatma/hakaret tanımlamasıdır. Bir olumsuzluğu, kadınlara yapıştıran bir yafta ile tanımlamak yerine, daha az cinsiyetçi bir tanım daha güzel olurdu. Bu yazdıklarım, yazının içeriği ile ilgili değildir. Hoşgörüne güvenerek bu eleştiriyi yazdım. Sevgi ve selamlarımla.
Bu dost-okura şu yanıtı verdim:
Kardeş, alttaki yazıya bakarsan, benim yanlış yapmayacak kadar deneyimli olduğumu anlayacaksın. Ben, tam 4 ünlü yazara redaktörlük yapıyorum. Türkçe ve Hollandaca’da çok titizim.Bilgilerine…
İlgin için de teşekkürler ve selamlar.
‘KAHPE’NİN AÇIKLAMASI
İnanır mısınız değerli okurlarım, haberi yazmadan önce başlığa koyduğum ‘Kahpelik’ deyimini, bir yanlışlık olmaması için Google’de aramış ve ikna olduktan sonra başlığa koymuştum.
Dost-okuruma, Bozok Sancağı adlı web sayfasında gördüğüm aşağıdaki açıklamayı gönderdim.
Bakın o açıklamada ne yazıyor:
‘Kahpe, beklenmedik anda sevgiliye, aileye, arkadaşlarına karşı veya kişilere kötülük yapan için kullanılan bir terim olduğu gibi, kişileri sırtından vuran, satışa getiren veya cinsel anlamda aldatan kişi için söylenir.
Kadına ait sıfatlanmış gibi görünse de, erkeği de vardır. Hele kahpe kavramı, ahlâksız kadınlardan çok ahlâksız ve ilkesiz erkeğe daha çok yakışır. (Cuk diye oturur)
Kahpelik, siyahla beyazın arasındaki fark kadardır. Kötü insanın ne yapacağını kestirebilirsiniz ama kahpelerin asla
Kahpelik, tamamen kişinin karekteri ile alâkalıdır. Bir insan bir kere kahpelik yapmışsa, bu onda bağımlılık yapar ve kahpeliği vücudundaki kan gibi taşır.’
Sevgili dost-okurum beni biraz uğraştırdı ama, öteden beri değinmek istediğim dil yanlışları konusuna girmem için bana yol açmış oldu.
Yazılarımı takip eden okuyucularımdan sık sık aldığım mesajlarda, çok anlaşılır bir dil kullandığım ve yazılarımın akıcı olduğu belirtilir. Bunu da tabii ki kendi yazı ekolüme borçluyum.
Kim bilir, yazılarımı iyi incelemeyenler, benim hafif Çukurova aksanıma aldanıp, yazı dilimin de ‘şiveli’ olduğunu sanıyor olabilirler. Başka ülkelerde hiç aşağılanmayan aksan konusu nedense Türkiye’mizde aşağılanır.
Naçizane şahsım, yenilikçiliği tercih ederim. Evvel yerine önce, sene yerine yıl, iptidai yerine ilkel, mutaassıp yerine bağnaz ve gerici yerine tutucu yazmayı tercih ederim.
Türkçe, dünyanın en zor dillerinden biridir. Türkçe yazım da çok zordur ve yanlışlarla doludur. Örneğin, benim de hâlâ yaptığım gibi, üleştirme sayıları rakamla yazılmaz.
5’er yerine beşer, 10’ar yerine onar ve 6’şar yerine altışar yazılmalı. Ama bunu uygulayan çok az. Ama ben bundan sonra bunun doğrusunu kullanacağım.
Dil konusundaki hassasiyetimi, daha önce yazdığım uyarı-yorumlarda belirtmiştim.
Ünlü yazarların, kocaman gazetelerdeki yazım hataları gözüme hep batmıştır.
Televizyonlarda kullanılan dilde de çok hatalar vardır. Rakam ile sayı, harf ile kelime arasındaki farkı bilmeyenler vardır. Yani, 12’nin bir sayı, 1 ve 2’nin de rakam olduğunu bilmeyenler vardır. Genellikle maç anlatan spikerlerin tamamı, ‘kritik’ deyimini çok kullanıyorlar. Kritik kelimesinin anlamı ‘tehlikeli’ olduğu halde, kalecinin güzel bir kurtarışına ‘Çok kritik bir kurtarış’ veya defans oyuncusunun güzel bir hareketine ‘Çok kritik bir hareket’ diyorlar. Bazı durumlarda topun dışarı çıkmasını sağlamak için es geçen futbolculara ‘topun çıkmasına izin verdi’ diyorlar.
Kale direkleri üstündeki lataya, ‘üst direk’ diyorlar. Kaldı ki direk, yere çakılı olan destektir.
Dil benzerliği olduğu için lataya ‘lat’ diyen Hollandalı spikerler, kalenin iki direği üzerindeki parçaya ‘lat’ diyorlar. Bu konuda verebileceğim yanlışlık örnekleri çok ama, fazla vaktinizi almak istemediğim için burada kesiyorum.
Hollanda dilinde de titiz olduğumu söylemiştim.
Tercüme işi, aslında çok hassas bir iştir. Hollandacayı tam tercüm ederseniz, bazı hallerde çok yanlış vurgulamalar yaparsınız. Bu nedenle ben tercüme yaparken, bazı durumlarda tam tercüme değil, anladığımı Türkçe yazarım.
Size son bir örnek vereyim.
Yine birkaç gün önce yayınladığım Lale Gül haberinde, Hollandaca bir cümleyi tercüme ederken büyük zorluk yaşadım.
Hollandacada ‘schild’ kelimesi kalkan, siper, koruyucu anlamındadır.
‘Lale Gül, 2019 yılında islam karşıtı görüşlerini sosyal medyada yayınlandığı zaman, sağ görüşlüler tarafından schild gehesen olmuştu’ şeklindeki cümleyi, ‘schild’in karşılığı kalkan, siper, koruyucu olduğu için, ‘Sağ görüşlülere karşı kendisini kalkan ile koruması gerekti’ şeklinde tercüme edecektim. Ama daha sonraki cümlede, ‘Bu nedenle kendisini sağ görüşlü ünlüler öğle yemeğine davet etti’ denildiği için şüpheye düştüm ve araştırmaya başladım.
Sonunda ne buldum biliyor musunuz? Kalkan ve siper olarak bildiğim schild kelimesinin yanına gehesen kelimesi konulunca, eski bir deyim olmuş. Bu deyim de ‘Baş tacı edildi’ anlamındaydı.
Ben de o cümleyi, ‘Lale Gül, 2019 yılında islam karşıtı görüşlerini sosyal medyada yayınaldığı zaman, sağ görüşlüler tarafından baş tacı edildi’ diye tercüme ettim ve ünlü sağcıların davetlerinden söz ettim.
Bir gün sonra da o Hollandaca cümleyi Facebook’ta yayınlayarak, ‘Bu cümleyi tercüme edebilene ödül vereceğim’ dedim.
Schild kelimesi nedeniyle, ‘Kazığa oturtacaklardı’, ‘İdam edeceklerdi’ diye tercüme edenler oldu.
İşte böyle değerli okurlarım. Gerek Türkçe’deki ve gerekse Hollandaca’daki bilgi ve titizliğimi bilmeyenler, Çukurova aksanım deneniyle varsın beni hafife alsınlar. Ama ben yazdıklarımı zevkle ve ilgiyle akıcı bir şekilde okuduklarını belirten okurlarıma şükranlarımı sunuyorum.
BİR HOLLANDALI GAZETECİNİN GÖZÜYLE: TÜRKLER AVRUPALI MI?

BİR HOLLANDALI GAZETECİNİN GÖZÜYLE: TÜRKLER AVRUPALI MI?

*Tüm karalama kampanyalarına rağmen, Türkler’in Avrupalılığa   çok yakın oldukları üzerindeki fikirler ağırlık kazanıyor.

*Türkiye’de araştırma yapan bir Hollandalı gazeteci, Türkler’in   genel kültürünün Avrupalılar ile bağdaştığını ima ediyor.

*Türkler’i ‘çalışkan bir toplum’ olarak niteleyen gazeteci,   Avrupa’nın büyük birişgücünden yararlanamamasından dem   vuruyor.

*Hollandalı gazeteci, Bursa’da geç saatlerde balık, İstanbul’da   sabaha kadar çilek ve diğer mevvelerin satın alınabileceğini, İst.   salonlarında lüks kahvaltı edilebileceğini ve insanların sokak   hayvanlarına iyi davranışlarını anlatan fotoğraflar kullandı.


İlhan KARAÇAY yazdı:

Türkler’in Avrupa toplumu ile bağdaşıp bağdaşamayacağı hakkında çeşitli görüşler var.
Benim kanaatıma göre, Türkiye’de yerleşik toplumlar arasında, Avrupalılar’dan daha medeni ve daha demokrat insanlar olduğu gibi, Avrupalılar ile eşit olarak kıyaslanabilecek insanlar da var. Tabii ki, gerek adet ve gelenek ve gerekse dini inanç nedeniyle, Avrupalılar ile bağdaşamayacak insanlarımız da var. Bu son savım, hâlâ Avrupa’da yaşamakta olan bazı Türkler için de geçerlidir. Yıllardır birlikte yaşadıkları Avrupalılar ile, nedeni ne olursa olsun, ilişki kuramayan Türkler’in sıkıntıları çok çeşitli.

AVRUPALI’DAN DAHA MODERN
Türk topraklarında, Avrupalılar’dan daha medeni ve daha demokrat insanların yaşadıkları yerler, İzmir, Mersin, İskenderun olarak sınırlanmamalı. Sahil kenti olmamasına rağmen Eskişehir de bu kentlere katılabilir. Tabii ki İstanbul’un da bu kentlere katılması lâzım ama, ‘eski İstanbul’un…
Hoş, bazı semtlerde modern ve demokrat kesimlerin kalıntıları kalmıştır ama, aslında yukarıda saydığım kentlerde de artık ‘kalıntılardan’ söz etmemiz gerekir. Zira, aşırı göçler bu kentlerdeki yaşamı, kültür ve gelenek açısından çok değiştirmiştir.
Mersin ve İskenderunlular’ın, Avrupalılar’dan daha toleranslı ve daha hoşgörülü olduklarının en önemli örneği olarak mezarlıklar gösterilebilir. Bu kentlere önceleri yerleşmiş olan halklar çeşitli inançlardan oluşuyordu. Kültür ve gelenekler iç içe kaynaşmıştı. Vefat eden birinin nereye gömülmesi gerektiğine karar verilirken, dini inançlara bakılmazdı. Müslüman, Hıristiyan veya Yahudiler yan yana gömülüyorlardı.
Mersin’in Asri Mezarlığı’nda, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi inancındaki ölülerin, yan yana olan mezarlıklarından iki fotoğraf görüyorsunuz.
Türk toplumu içinde, Avrupalılar’dan daha medeni, daha görgülü, daha sevecen ve daha demokrat insanların var olduğunu, 55 yıldır içinde yaşadığım Hollanda’da bir kıyaslama yaptığım zaman anlamışımdır.
Giyim-kuşam, misafir ağırlama, yeme-içme, kültür ve sanat konusunda o kadar geri kalmış Avrupalı gördüm ki, bunları izah etmeye kalkışırsam onlarca sayfa yazmam lâzım.
TÜRKLER AVRUPALI MI?
Ama isterseniz ben size bir Hollandalı gazetecinin bu konuda ne yazdığını özet olarak aktarayım.
Görsel ve yazılı medya mensubu olan Hollandalı gazeteci, ‘Türkler Avrupalı mı?’ başlıklı yazısında bakın neler demiş:
‘Türkler’in Avrupalı olup olmadığına dair soruya, kısa bir zaman öncesine kadar rahatlıkla ‘evet’ diyordum. 17 gün süren, İstanbul’un bir bölümünü de içine alan Avrupa’ya ait Trakya bölgesinde yaptığım geziden sonra, bu soruya nasıl cevap vermem gerektiğini bilemez oldum.
Bizim varsayımlarımızdan biri olan, ‘Avrupalılar yaşamak için çalışırlar’ söylemi, doğru bir yaklaşımdır. Türkiye’nin AB’ye üye olmasının karşısında olan, Avrupa Birliği’nin Yunan eski parlamenterlerinden Ionnis Averof, bundan önce yaptığım bir araştırma sırasında bana,
‘Türkler bizden daha çok çalıştıkları için, yakında bizim ekonomimizi ele geçirirler’ demişti. Ama bu iddiayı aktardığım bir Türk entellektüel de kulağıma şunları fısıldamıştı: ‘Sakın Yunanlılar’a söylemeyin, biz Türkler de en az Yunanlılar kadar uyuşuğuz.’
Herşeye rağmen Türk esnafının büyük bir kesiminin, günün büyük kesiminde çalıştıklarını görmüşüzdür. Bursa’da gecenin geç saatinde bile balık satın alabilirisiniz. İstanbul’da çilek veya diğer meyve çeşitleri satan tezgâhlar hiç kapanmazlar. Anlayacağınız, Avrupa Birliği’nin maksimum çalışma saati ile dükkân kapatma normları, Avrupa Birliği normları ile uyuşmamaktadır. Yani Türk toplumuna çalışma freni takmak gerekecektir. Bu nedenle Türkler’in uyuşuk olduğunu iddia edenler, onların Çinliler gibi çalışkan olduklarını gözardı ediyorlar. Aslında Avrupa’nın, Türk işgücünden yararlanması lâzım.
Büyük şehirlerde yaşayan Türk halkının küçük bir kesimi, liberal düşünce olarak Avrupalılar’dan daha geride değiller. Bizim de sabahları kahvaltı yaptığımız, İstanbul’un Taksim semtindeki İst. adlı yere gelen müşterilerin çoğunu modern Türkler teşkil ediyor. Orada başı örtülü bir kadın da var ama, açıkta sigara içmekte de beis görmüyor.
Türk toplumunu uzun süredir inceleyen profesyoneller, modernitenin alan kazandığına şahit oluyorlar. Ama, dünyayı gezmiş olan modern Türkler arasında, ülkeleri için milliyetçi ve şövenistliği tercih edenler de vardır. Bu durum, Avrupalılar için varit değildir ama Yunanlılar ve eski Yugoslavlar da topraklarına ve bayraklarına bağlılar.
En modern ve en Avrupai Türkler, ülkelerinin dışarıdaki olumsuz imajından ve son onyıllardaki gelişmelerin farkına varılmamasından rahatsızlık duyuyorlar.
‘Avrupa ile birlikte olmak istiyor musunuz?’ diye sorduğumuz Türkler’in çoğu, buna olumlu bakıyorlar ama, bazı olumsuz argümanları da sıralıyorlar. Türkler’e göre, Avrupa harika değildir. Ama, Irak, İran ve Suriye gibi komşulardan korunmak için sırtlarını dayabileceklerini sandıkları bir Birliktir. Aynı Türkler’e göre, Rusya ve ABD’nin varlığı da unutulmamalıdır.
Türk halkının büyük bir kesimi, geleneksel İslam’dan ziyade, modern Avrupa gibi davranış ve giyiniş içindedir. Onlara, güvensizlik duymamamız ve kabul edilmez saymamamız gerekir. Onların, tabii ki haklı olarak Avrupa’nın sunduğu zorlayıcı ikrama karşı çıkmak için iyi argümanları var ama, Avrupalı’ya da düşmanca ve somurtkan bakmıyorlar. Türklerin geneline baktığınız zaman, yabancılara karşı misafirperver ve cana yakınlar.
Gezdiğimiz onca ülke içinde, Türkler’in en kucaklayıcı insanlar olduğunu anlamışızdır.’
Hollandalı yazar, yabancılara karşı o kadar sevecen olan Türkler’in, birbirlerine karşı davranışları hakkındaki olmusuzluklara da yer vermiş. Otomobil park sorunundan mahalledeki sokak tartışmalarına örneklerle değinen yazar, Avrupa Birliği kurallarının, bu sorunlar karşısında zorlanacağını iddia ediyor.
Yazar şöyle devam ediyor:
‘Ülke gerçekten hoş bir ülke. Bu ülkede ikamet edenler de insancıl olma ölçüsünü aşmışlardır. Hayvanlar ile birlikte yaşama becerileri de var. Dün İstanbul’da sokak hayvanlarını görüntülemiştik. Bugün bir hayvan barınağında, elinde kaynak suyu olan bir bayanın hayvanlara nasıl su içirdiğini ve nasıl yedirdiğini görünce çok şaşırdık. Her hayvan için özel bölmeler yapılmış. Medeniyet ölçüleri içinde hayvanlara nasıl davranılması gerektiğini öğrenmek isteyenler için mükemmel bir yer. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu konuda bir karar vermek gerekirse, İstanbul bu konuda dünyanın en medeni kentidir.’
İşte böyle değerli okurlarım.
Avrupalılar’ın kavrayamadıkları gerçekler ortada dururken, bu bilinmeyenleri bilinir hale getirmek bizim görevimiz olmalıdır. Kendi inisiyatifleri ile Türkiye’ye gidip araştırma yapan ve gördüklerini filme çeken ve yazan gazetecilerin sayıları artırılmalıdır. Bunu da devletimiz yapmalıdır.
60 yıldır sürüncemde olan Avrupa Birliği üyeliği konusu, işte bu bilinmeyenler nedeniyle sonuçlanmamaktadır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik konusu da başlı başına yazılacak bir sorundur.
Yine bir Hollanda gazetesi, bu konudaki gerçekleri dile getiren uzun bir yazı yayınladı. Yakında bu konuyu da sizler için yazacağım.
Esen kalınız.

 

HOLLANDA’DA YENİ BİR BİLİMKURGU:TÜRK KIZI KİTAP YAZDI, HAYATI ZEHİR OLDU

HOLLANDA’DA YENİ BİR BİLİMKURGU:TÜRK KIZI KİTAP YAZDI, HAYATI ZEHİR OLDU

*Ailesine ‘roman yazıyorum’ dedi ama laf furyası ile ailesini   yerden  yere vurdu…

*23 yaşındaki Lale Gül, Türk ve islam geleneklerini sertçe   eleştiren  kitabının yayınlanmasından sonra evinden çıkamaz   oldu.

*Televizyonlarda ve gazetelerde günün konusu olan genç kız,         babası için ‘döllendiren’ annesi için de ‘irinli hamam böceği ve   faşist islam despotu’ yakıştırmasını yaptı.

*Din ve geleneklerine bağlı olan Türk kesiminden ölüm tehditleri   alan genç kız ‘yazarlığa tövbe’ dedi ama gelen cazip teklifler de   kafasını karıştırıyor.

İlhan KARAÇAY yazdı:

Bir Pazar gününüzü zehir etmek istemiyordum ama, Hollanda’da nelerin yaşandığını güncel olarak bilme hakkınız olduğu için bekletemedim. Ama söz, sizlere yarın iç açıcı bir yazı servis edeceğim. Yazının başlığını şimdiden müjdeleyim: Türkler Avrupalı mı?
Şimdi dönelim bugünkü konumuza…
Hollanda’da yeni bir ‘scienne fiction’ bilimkurgu filmi dönmeye başladı. Bu fimin başrol oyuncusu bu kez 23 yaşında Lale Gül adlı bir genç kızımız.
Ailesine ‘Roman yazıyorum’ diyen, ama roman yerine kendi hayatını yazarken Türk ve islam geleneklerini yerden yere vuran genç kızımız, gerek ailesinden ve gerekse din ve geleneklerine bağlı olan Türk kesiminden gördüğü tepkiler ve tehditler üzerine, hayata küserek dışarı çıkamaz hale geldi.
Kendi ifadesiyle, çeşitli çevreler tarafından lanet okunan genç kız, ‘Beni yuvasına pisleyen’ olarak anıyorlar diye dert yanarken, kalemini bir kenara attığını ve artık yazmayacağını belirtti.
Lale Gül’ün bir ilk olan kitabının adı ‘Ik ga leven’, yani ‘Yaşayacağım’. Ama öyle görülüyor ki, kitabında kullandığı hiciv, taşlama ve laf salatası nedeniyle hayatını zindana soktu. Kitapta kullandığı yazı dili, kendi deyimi ile yapısı olmayan, sokak dili ile yazılmış kaotik bir hikâye. Ama buna rağmen, kitapçılara sipariş verme yarışında ilk 10’na girmeyi başarmış.
Bakınız Lale Gül Hollanda medyasında nasıl değerlendirildi:

Lale Gül, kitabının yayınlanmasından iki hafta sonra çok naif davrandığını ve budalalık yaptığını kabul etti. Amacı, kendini örnek göstererek, Amsterdam’da yaşayan bir genç kızın, aşırı islam toplumu içindeki boğuşmalı yaşamını anlatmaktı. Yazacaklarından ötürü evde zorluk çekeceğini hiç hesaba katmamıştı. Sonuçta anne ve babası kırık Hollandacaları ile bir şeyin farkına varmayacaklardı ve sonunda da, ‘Amaaan, kulaktan dolma sözlerle yazılmış bir roman’ diyecekti.
Ama bu düşünce ne yazık ki suya düştü. Kitabın yayınlanmasından iki hafta sonra çıktığı Televizyon programından sonra, Gül ailesinin telefonları kilitlenmişti. Aile bireyleri, tanıdıklar ve tanımadıkları hesap sormaya başlamışlardı. Kitap, Türk toplumu içinde utanç yaratıcıydı.
Lale anlatıyor: ‘Babam, titreyen elleri ile tuttuğu telefondan herkese cevap vermeye çalışıyordu. Zira ben kendilerine bir aşk hikâyesi yazdığımı söylemiştim. Ama babam her gelen telefondan anladıklarıyla, benim neler yazdığımı öğrenmişti. O sırada babam bana ‘Kızım, ne yaptın sen, aile yaşamımızı sokağa döktün.’ diye feryat etti.’
‘Yaşayacağım’ adlı kitapta başrolü oynarken laf salatası yaptığını unutmuştu. Evde müzik dinlemek, öpüşme sahnesi olan film seyretmek ebeveyler tarafından yasaklanmıştı. Makyaj, ziynet ve selfi fotoğraf çekmek yasaktı. Doğum günü kutlamak ve dışarı çıkmak yasaktı. Okul gezisine gitmek, tatile bir erkek aile bireyi olmadan gitmek yasaktı. Erkek arkadaş edinmek, hele hele sevgili edinmek kesinlikle yasaktı.
Ama başrol oyuncusu yasakların olmadığı bir yaşam istiyordu. Kitabında da soruyordu: ‘Ne yani, bir ev bitkisi olarak mı yaşayacaktım? Evleneceğim, gülme yoksunu, Kur’an yutmuş bir uyuşuk erkeği seçecek olan beni döllendirenler, yaşamam gereken seksüel ilişkinin nasıl olması gerektiğini de mi anlatacaklar? Bunun için mi yaşayacağım? Allah benim bu trajedime sevinecek mi?’
Lale Gül kitabında, annesi arasındaki geçimsizliği, bir erkek arkadaşıyla ilişkisi nedeniyle çektiği zorlukları anlatırken, babasından ‘Beni döllendiren’, annesinden de ‘irinli hamam böceği ve faşit islam despotu’ diye söz ediyor.
‘Amacım, zehirleyici dil kullanmak değildi’ diyor Lale Gül ve ekliyor: ‘Amacım, yaşadığım gerçekleri yazmak ve kararı okuyuculara bırakmaktı. Ama yazım sırasında ebeveynlerime kızdım ve kızgınlığımı okuyucuların da bilmesini istedim.’
Lale Gül’ün anne ve babası, 1990’lı yıllarda Hollanda’ya göç etmişlerdi. Amsterdam’ın bir mahallesinde ikamet ediyorlardı. Annesi, üç çocuğa bakan bir ev kadınıydı. Babası ise postacı ve tren temizliği işleri yapmıştı. Lale, o günleri şöyle anlatıyor: ‘Amsterdam’da ikamet ediyorlardı ama, geldikleri köyü hiç terk etmemiş gibiydiler. Türk televizyonlarını izliyorlar ve kendi geleneksel norm ve değerlerinden kopamıyorlardı. Benim kot pantolon giyinmemden bile rahatsız oluyorlardı. Ne de olsa komuşulardan çekiniyorlardı. Sofu müslüman olarak cennet ve cehenneme inanıyorlar. Çocuklarının ahirette cayır cayır yanmasını istemiyorlardı. Bu nedenle bize bazı kısıtlamalar koymuşlardı. Annem, benim günahlarımın kendisine kaydolacağına inanıyordu. Allah’ın ona, ‘Kızın şeytanın peşine takıldığı zaman sen ne yaptın’ diye soracağına inanıyordu.
Lale’ye göre, müslüman kızların çoğu aynı baskı ve kurallar içinde yaşıyordu. Ama çoğunluğun da bu baskı ve kurallara uymadığını görüyordu. ‘Amsterdam Üniversitesi’nde, yüksek eğitimli müslüman kızlar ile konuşurken, onların da evden dışarı çıkamadıklarını ve arkadaş edinemediklerini duyuyordum. Ama onlar bu duruma isyan etmiyorlardı. Okula geldikleri zaman başörtülerini çıkarıyorlar ve gizlice arkadaşları ile buluşuyorlardı. Ama toplum içinde bununla mücadeleden kaçınıyorlardı.’ diyor Lale.
Lale’nin bu konudaki serüveni Kur’an okulunda başlamıştı. (Gazete Kur’an okulunun bağlı olduğu kuruluşun adını yazmış ama ben bundan imtina ediyorum.)
6 yaşından 17 yaşına kadar her Cumartesi ve Pazar günleri, Kur’anı ezbere öğreniyordu. Öğrenciler islam norm ve değerleri çerçevesinde öğrenim görüyorlardı. Lale’nin tuhafına giden, kendi görüş ve düşüncelerinin ne olduğunun sorulmaması idi. Kaldı ki gittiği ilkokulda buna imkân veriliyordu. Ama hafta sonları buna şansı yoktu ve kendi düşüncelerini yutmak zorundaydı. Kur’an hocasına ‘Neden biz başımızı örtüyoruz ama erkeklere hiçbir kural yok’ diye sormuş. Aldığı cevap şu olmuş:’Bu soruyu senin kulağına şeytan üfürdü.’
Lale Gül kitabında, Batılı görüşler ile peygamber öğretisini barıştırmak istiyordu. Şöyle diyor Lale: ’16 yaşında iken YouTube’de solcu Türkler’in filmlerini izliyordum. Onlara göre dini kurallara körü körüne bağlanmak yerine, günün şartlarına göre hareket etmek mübahtır. O zaman memnun olmuştum ve bundan böyle kimlerle özdeşleşeceğimi öğrenmiştim.’
Lale şöyle devam ediyor: ‘Bir hafta sonra sınıfta, eşcinselliğin bir hastalık olduğunu söylediğim zaman doçentimiz çok kızmış ve bunun hipokrit (münafık-riyakâr) bir düşünce olduğunu, hipokritlerin de çoğu zaman ateistlerden (inançsızlardan) daha kötü olduklarını belirtmişti’
18’inci yaşından itibaren kendisinin ‘islamofoob’ (islam korkusu) olduğunu belirten Lale Gül şöyle diyor: ‘O zaman dini inancın, insan yaşamındaki etkisinden endişe duymaya başlamıştım. Eşcinsel veya feminist kadınların yaşayabileceği hiçbir islam ülkesi yoktur. Kadın imam veya bir eşcinselin camiye girmesi gibi, islamı modernleştirme girişimleri hep baltalanmıştır. Yayınlanan dini tekstlerdeki yorumlar, peygamber öğretisini zayıflatınca, Hollanda-Türk toplumu içindeki tutuculuk SGP ( Dini Parti) oryantallığına dönüşüyor.’
Lale Gül, kitap yazımından çok önce, 2019’da görüşlerini sosyal medyada duyurmaya başladığı zaman, sağ görüşlü twitter kullanıcıları tarafından baştacı edildi. Bir anda kendisini De Telegraaf yazarı Wierd Duk, Forum Demokrasi Partisi lideri Thierry Baudet ve TV programcısı Fidan Ekiz öğle yemeğine davet ettiler. Bu buluşmalardan çok memnun olmuştu. Zira bu cesur görüşlerini destekliyorlardı. Baudet, kendisini parti propagandası toplantılarına davet etti. Ama 23 yaşındaki Lale, bu davete icabet etmediği için de memnun oldu. ‘Öyle umut ediyordum ki Baudet, bu yapısal konulara değinecekti. Ama öyle olmadı.’ diyor Lale.
Lale Gül, kitabının yayınlanmasından sonra da ilgi odağı oldu. Kendi pozisyonunda olan pek çok genç kadından aldığı mektuplarda tavsiyeleri soruldu. Okuyucular da onun kültüre bakış açısını tebrik ettiler. O da bir yazar olan Franca Treur’den aldığı mektupta, aynı konulara değinilecek olan bir kitap yayınlayacağını öğrendi.
Lale, islam karşıtları tarafından takdir ediliyordu ama evdeki durum bambaşkaydı.
Kitabın yayınlanmasından iki hafta sonra katıldığı televizyon tartışma programından sonra, ‘verem ol’ tehditleri başladı. Kitapta adından bahsettiği (Açık ismi yazmıyorum) dini kuruluşun başkanının telefon ederek kendisini mahkmeye vereceğini belirten Lale, ‘Amcalarımdan biri evime geldi ve bana ‘pis fahişe kızı’ dedi ve ağzımdaki dişlerin hepsini kıracağını söyledi. Annem de bana, ‘Amcana hak vermeden edemeyeceğim. Zira sen yazdığın kitapla bunu hak ettin’ dedi.’
Lale, artık sokakta tanınıyor ve tehdit ediliyordu. Bunun için savcılığa şikâyette bulundu. Evden dışarı çıkamaz oldu. Babası da, komşuların hesap sormasından korktuğu için dışarı çıkamaz oldu. Kitabın yayınlanmasından sonra camiye de gitmez oldu. Ama, postacılık işi için yine de sokaklara çıkma mecburiyetinde kalıyordu..
Lale anlatıyor: ‘Babam mahallede mektup dağıtırken, kendisine ‘Senin kızın da ikinci Ebru Umar oldu. ( O da yazdıkları nedeniyle Türkiye’den Hollanda’ya sınır dışı edilmişti) Neden kızına engel olamadın?’ diye soruyorlar. Babam da onlara ‘Ne yapayım, boğazını mı keseyim, söyleyin’ diye cevap veriyor. Babam eve gelince, ‘İnsanlarımızın nasıl olduğunu biliyordun, bunu hesaba katamaz mıydın’ diye azarlamaya devam ediyor.’
Dışarıdan gelen tehditlere karşı babası, 20 yaşındaki erkek kardeşi ve 22 yaşındaki yeğeni tarafından korunduğunu belirten Lale ekliyor: ‘Kardeşim insanları uyarıyor. Kardeşim ‘kim kız kardeşime dokunursa benden çekeceği var’ diyor. Onun desteği olmasaydı şimdiye çoktan tokatlanmıştım.’
Lale, diğer aile fertlerinden de destek bekliyordu. Ama onlar kendisine sırtlarını çevirdiler. Bu da çok zoruna gidiyor ve ekliyor: ‘Bana yuva pisleten diyorlar. Ama ben kendi hayatım diye yazdım. Kendi hikâyemi anlatmak hakkım yok mu? Bunu tekrarlamaya devam edeceğim. Ama birbirimizi anlayamıyoruz.’
Lale, aynı zamanda kendisini suçlu buluyor ve devam ediyor: ‘Öncelikle, kötü bir düşüncem yoktu, Sadece hikâyemi dökmek istiyordum. Ama pratikte bu böyle olmadı. Ebeveynlerimin bu yüzden hastalandıklarını görüyorum. Annem iki haftadır yatakta kıvarıp duruyor. Annem kız kardeşime şöyle diyor.’Bana felç inerse veya kendimi öldürürsem, bu Lale’nin kabahatidir.’ Bu da kardeşimi çok üzüyor. Dün kardeşim bana, ‘Bunu bir daha yapmayacağına dair söz ver. Annemin başına bunların gelmesini istemiyorum’ diyerek ağlamaya başladı.’
‘Olanları Hollandalı arkadaşlarıma anlattığım zaman bana, ‘Bu olağan durum karşısında kendini suçlu bulma’ diyorlar. Ama ben bunların hepsini hesaba katmadan hareket ettim.’ diyen Lale’ye diğer aile fertleri sırt çevirmişti ama kendi anne ve babası sırt çevirmemişti. Lale şöyle devam ediyor: ‘Bu durum en çok anne ve babamı zor durumda bıraktı. Annem ve babam bana yine de teklifte bulundular ve şöyle dediler:’Öyle sanıyoruz ki, şimdi pişmanlık duyuyorsun. Kitabın için seni af ediyoruz. Ama bir daha hiçbir tartışma ortamına girmeyeceksin.’
Lale bu durumdan çok memnun olduğunu söylüyor ve şöyle diyor: ‘Yazdığım kitap ile görüşlerimi tüm dünyaya duyurdum. Hollanda, Türk toplumunun içinde bulunduğu durumu öğrenmiş oldular. Böylece amacıma ulaştım sayılır. Şimdi kepengi indirdim. Annem ve babam ile bağdaşmak için yazmaya ‘stop’ diyorum’
Ama bu alınması çok zor bir karardı. Bunu da şöyle yorumluyor Lale: ‘İçimi kemiren bir his var. Benim için iyi bir yetenek diyorlar. Geçen hafta çok sayıda telefon geldi. Aylık dergi Elle’ye yorum yazmam istendi. Katıldığım Televizyon programı için sürekli katılım teklifi geldi. Türkiye cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında konuşmam istendi. Bu nedenle kariyerli ve kamuoyu oluşturan bir yazar olma rüyaları görüyorum. Ama bunları yapmamam lâzım. Böylece yarayı deşmekten başka bir şey yapmış olmam. Aksi takdirde, bir daha asla düzelmez.’
Yıllarca çırpındıktan sonra elde etmek istediği serbestliğe ulaşmıştı Lale.
‘Baş örtüsü kullanmaya mecburiyetim yok, makyaj yaparak da dolaşabilirim. Yaz gelince kumsalda da uzanabilirim. Türk-Hollandalı pek çok kadının bunları nasıl elde ettikleri hakkında çok şeyler okudum. Tiyatrocu Nazmiye Oral ve televşzyon yapımcısı Fidan Ekiz’in, evlerine Türk olmayan erkeklerle gittiklerini de okudum. Bu gelişmeler bana hep umut veriyor. Demek ki bir gün bana da bu yol açılabilir diye düşünüyorum hep.’ diyor.
Lale anlatmaya devam ediyor: ‘Biliyorum, Nazmiye ve Fidan bu konuda tabii ki birer istisnadır. Ben bir Hollandalı erkekle eve gidemem ve artık yayın da yapamam. Kendimi buna alıştırmaya çalışacağım. Bunlar ebeveynlerimin bana sunacakları en iyi toleranstır. Ben anne ve babam ile vedalaşmak istemiyorum. Erkek ve kız kardeşim ile gizlice anlaşmak da istemiyorum. Çocuklarım olduğu zaman, anne anne ve dede diyebilmelerini istiyorum.’
Son olarak şunu söyleyebiliriz: Lale, şimdilerde anne ve babasının bilgisi dışında son mülakatlarını yapıyor. 23 yaşındaki yazarın kariyeri başlamadan bitiyor. Üniversitedeki eğitimine devam edecek. İleride evleneceği ve mutlu bir evlilik süreceği bir Türk erkek bulacak. Çok ileride belki yine kalemi eline alacak ve yazacak. Ama bunu şimdi hiç düşünmeyecek. Romanının filme çekilmesi için ciddi teklifler alan Lale, bunun gerçekleşmesi halinde, başına gelecekleri şimdiden bildiği için, bu teklifi de geri çevirdi.
Kendisiyle yaptığım bu görüşme bir umutsuzluk görüşmesi miydi acaba?
Lale, gülerek cevap veriyor: ‘Sana başka bir hikâye anlatmak isterdim. Zira benim yaşamım bir masal değildir.’

           AYAAN HİRSİ ALİ VE EBRU UMAR

Lale Gül, yayınlamış olduğu kitap ile, islamı yeren yazarlar zincirine katılmış oldu.
Bu yazarlardan biri de Somalili Ayaan Hirsi Ali idi. 2004 yılında Theo van Gogh ile birlikte, islam karşıtı Submission filmini yapmıştı. Bu nedenle van Gogh öldürülmüş, Ayaan Hirsi Ali de, hayatından endişe edildiği için ABD’ye sürgüne gönderilmişti.
Ne ilginçtir ki, solcu görüşlerle sivrilen Ayaan Hirsi Ali, ABD’de konservatif (tutucu) görüşlü bir Düşünce Kuruluşu olan Hoover Instituut’te çalışıyor.
Ama Lale Gül, Hirsi Ali ile kıyaslanmasını da doğru bulmuyor ve ‘O bir şahane insandır. O benim ancak ustam olabilir’ diye övgü yağdırmayı da ihmal etmiyor.
EBRU UMAR
Babası patoloji doktoru, annesi göz doktoru olan Ebru Umar, 2004 yılında öldürülen Theo van Gogh ile birlikte çalıştı. Çeşitli gazetelere yazdığı yorumlarda, müslümanların ve Türkler’in gözüne battı. Tehditler aldığı için savcılığa başvuruda bulundu.
23 Nisan 2016 günü, Kuşadası’nda polis tarafından tutuklandı. Suçu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret suçuydu. Bu tutuklama iki ülke arasında siyasi krize yol açtı. Daha sonra Hollanda Dışişleri’nin baskısı sonucunda sınır dışı edildi.
Sevgili Okurlarım,
Bugünkü yazım iç açıcı değildi. Hoş, dünyanın neresine giderseniz gidin, göçmenler için yazılacaklar arasında bu gibi konular yer alır.
Kanada’ya, Yeni Zelanda ve Avustralya’ya göç etmiş olan Hollanda toplumları içinde de gelişmemişliklere rast gelebilirsiniz. Bu, göçün bir kaderidir. Burnumuzun dibindeki Paris yakınlarında koloni halinde yaşayan Hollandalılar içinde de bunlar yaşanmaktadır. Mesele, dışa açılamamak ve kendi içlerinde boğulma meselesidir.
Yarın sizlere iç açıcı bir yazı servis edeceğim.
Yazımın başlığı ‘Türkler Avrupalı mı?’
Hem de bir Hollandalı gazetecinin görüşleriyle…

 

İLHAN KARAÇAY BİR BİLİNMEYENİ AÇIKLIYOR: REMBRANDT ‘TÜRK PORTRESİ’ ÇİZMİŞ

İLHAN KARAÇAY BİR BİLİNMEYENİ AÇIKLIYOR: REMBRANDT ‘TÜRK PORTRESİ’ ÇİZMİŞ

İlhan KARAÇAY bir bilinmeyeni açıklıyor:

Mozart ve Beethoven’in Türk Marşı’nı bestelediklerini biliyoruz. Rembrandt da Türk Portresi çizmiş

*Osmanlı İmparatorluğu’nun korku saldığı yıllardan sonra,
Türk kıyafetleri giyerek ve Türk kahvesi içerek sempati
beslenilen yıllarda, Önce Mozart ve sonra Beethoven Türk
Marşı’nı bestelemişlerdi.

*Ünlü Hollandalı ressam Rembrandt da, o yıllarda Türkler’den etkilenmiş ve bir   Türk Portesi çizmişti.

Değerli Okurlarım,

‘Türkler Avrupa’ya uygun mu?’ başlıklı bir araştırma yazısı okurken, altında ‘De Turk’ resimaltı yazısı bulunan bir portre görünce donup kaldım.
‘Türk’ başlıklı bir portre karşısında neden donup kalacakmışım?
Donup kalmamın nedeni, bu portreyi, Hollanda’nın dünyaca ünlü ressamı Rembrandt’ın çizmiş olmasıdır.

55 yıldır yaşadığım Hollanda’da, bugüne kadar hiç duymadığım bu gerçeği araştırmak için girdiğim Google’da da konuyla ilgili Türkçe bir şey bulamadım. Google’de Hollandaca aradığım bu konu hakkında kısa da olsa birkaç satır bulabildim ama yeterli bilgi yoktu.

Okuduğum ‘Türkler Avrupa’ya uygun mu?’ başlıklı yazıda yayınlanan
‘De Turk’ adlı portrenin altında sadece şunlar yazılıydı:
‘Türkiye ile Avrupalılar arasındaki ilişkiler yüzyıllar öncesine dayanıyor. Ticaretin yanında kültür etkinlikleri de çok iyi durumdaydı. Avrupa ile savaşlar sona erdikten sonra, Avrupalılar Türkler’e sempati ile bakmaya başlamışlardı. Türk giysileri ve Türk kahvesi revaçtaydı. O sıralarda Wolfgang Amadeus Mozart, Osmanlı müziğinden esinlenerek ‘Rondo alla Turca’yı bestelemişti.
Daha sonra Beethoven de bu kervana katıldı ve ‘Türk Marşı’nı besteledi.
Tabii ki Rembrandt da bu kervana katılmaktan den geri kalmadı ve ‘De Turk’ portresini çizdi.’

Fotoğraflı olarak gördüğüm ve okuduğum bu ilginç gelişmeden sonra yaptığım araştırmada sadece şunu buldum:
‘Rembrandt’ın eserleri arasında, kendisine ait olmadığı iddia edilenler de var. Bunlardan ikisinin kendisine ait olmadığı kesin. Ama O’nun, ortak çalışma ile gerçekleştirdiği iddia edilen iki eser de var. Bu iki eserden biri de ‘De Turk’tür. Zira, Rembrandt bu eseri bir öğrencisi ile birlikte çizmiş.’

Varsın öyle olsun. Farzedelim ki Rembrandt bu eseri bir öğrencisi ile birlikte çizmiş olsun. Tabloları milyonlarca dolara satılan ve dünyanın en önemli müzelerinde sergilenen Rembrandt’ın eserleri arasında bir de ‘Türk Portresi’ olması gurur verici değil mi?

Rembrandt’ın (bir öğrenci ile ortaklaşa) çizdiği ‘De Turk’ portresi en son Washington’da sergilenmiş.
Takip edeceğim. Portre Avrupa’ya getirilir getirilmez öğreneceğim ve sizlere bilgi vereceğim.

MOZART ve BEETHOVEN

Rembrandt’ın ‘De Türk’ Portresinden söz ederken, Mozart ve Beethoven’in eserlerinden de söz edildi.
İsterseniz şimdi bu iki sanatçının o eserlerine ait haberlere de bir göz atalım:

Wolfgang Amadeus Mozart için Türklerin ayrı bir önemi vardır, Türkler için de Mozart’ın. Mozart Türklerle, müzik ve töreleriyle gençlik çağlarından başlayarak ilgilenmiştir.

Osmanlılar’ın Viyana’yı kuşatmaları sırasında ve sonrasında, Avrupalılar, özellikle de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yurttaşları Türklerle yakın ilişkilere girmiştir. Kuşatma dağılıp Viyana kurtulunca, daha önce korkulan düşman artık merak konusu olmaya başlamıştır. Osmanlı giysileri hem erkekler hem de kadınlar arasında moda olmuş, Mozart’ın da tiryakisi olduğu Türk kahvesi Viyanalılar’ın yaşamına bir daha çıkmamak üzere girmiştir. Mehter takımının vurmalı ve üflemeli çalgıları da Avrupa askeri bandolarını etkilemiş, mehter müziğinden Mozart başta olmak üzere çok sayıda besteci yararlanmıştır.

Türklerle ilgili konular müzikli sahne oyunlarının en gözde malzemesi durumuna gelmiş ve bu gelişme 18. yüzyılda Avrupa’da “Türk Operası” akımını yaratmıştır. Bu akımın sayısı yüzü aşan örnekleri arasında en ölümsüz olanı ise Mozart’ın ‘Saraydan Kız Kaçırma” adlı eseri olmuştur.

Korsanlar tarafından kaçırılarak Osmanlı sarayına, ya da paşa konağına satılan bir Avrupalı genç kızın, vatanındaki sevgilisi tarafından bin türlü hile ve desiseye başvurularak kaçırılması temasını işleyen “Saraydan Kız Kaçırma” operası, Mozart’ın Türk müziği motiflerine ve harem hikâyelerine olan ilgisinin bir ürünüdür. Bu ünlü eser, Mozart’ın yeni yerleşik olduğuViyana’da kendisine duyulan hayranlığın artmasına, imparatorun gözüne girmesine ve Alman operasının İtalyan stilinin egemenliğinden bir ölçüde kurtulmasına yol açmıştır.

Mozart’ın Türk müziğinin ritmik, ezgisel ve tınısal özelliklerine duyduğu ilgi ve sevda sadece operalarla sınırlı kalmamıştır. Dünyanın “Türk Marşı” diye adlandırdığı ünlü eser, Mozart’ın en sevilen eserleri arasındaki yerini bu yüzyılımızda da korumaktadır.
“Türk Marşı” aslında K.V. 331 La major piyano sonatının “Alla Turca” başlıklı son rondo bölümüdür.

Beethoven ve Türk Marşı

Müzik tarihinin efsanevi isimlerinden biri olan Ludwig van Beethoven,
8 engelli çocuğa sahip bir ailenin son oğludur.
Kendisinden 14 yaş büyük olan Mozart‘tan bir süre dersler almış, Mozart erken yaşta öldükten sonra, çalışmalarına Haydn ile devam etmiştir.
47 yaşında tamamen sağır olduktan sonra da beste yapmıştır.
Meşhur 9. senfonisi bu döneme aittir.

‘Copying Beethoven’ (Beethoven’i Anlamak) filminde hayat hikayesi anlatılmaktadır.
Beethoven’in 2/4’lük bu Türk Marşı’nda da askeri ritimleri farkedebilirsiniz.
Türk rap sanatçısı Ceza, Mozart’ın Türk Marşı’na 2012 yılında Türkçe söz yazdı ve parçaya bir klip çekildi.

Kaynak: BEYHAN ASMA

 

HOLLANDA’DA PROPAGANDA VE LOBİCİLİK DERSİ VEREN TÜRK KIZI:DAHRAN ÇOBAN

HOLLANDA’DA PROPAGANDA VE LOBİCİLİK DERSİ VEREN TÜRK KIZI:DAHRAN ÇOBAN

Nienke adında 17 yaşındaki kız arkadaşıyla organize ettiği protesto gösterisi, Hollanda medyasında geniş yer aldı.

Medya kendilerini, ‘Nienke ve Dahran, medyayı ve Bakanları nasıl etkilediler’ başlığı ile övdü.

İlhan KARAÇAY

Önceki gün yayınladığım, Türkiye ve Türkler’in lobicilik anlayışıyla ilgili yazımdan bir gün sonra, Hollanda medyasında yer alan bir haber, ‘tesadüfün böylesi’ dedirtti.
Bu haberde ‘‘Nienke ve Dahran, medyayı ve Bakanları nasıl etkilediler’ başlığını görünce, hem kahramanlardan birinin Türk kızı oluşu ve hem de benim ilgi alanımı kapsadığı için dikkatlice okudum.
Haberin kahramanları, 25 yaşındaki Dahran Çoban ve 17 yaşındaki Nienke Luijckx, başkanlıklarını yaptıkları öğrenci kuruluşları adına küçük ama nitelikli bir protesto gösterisi organiz etmişlerdi. Bu gösteri sessiz bir gösteri olacak ve sadece 20 kişi katılacaktı.
Gösterideki protesto amacı, korona salgını nedeniyle alınan önlemleri protesto edenlere katkı idi.
Dahran, Ulusal Öğrenci Danışma Kurulu (Interstedelijk Studenten Overleg ISO)’nun başkanıydı. Nienke ise, 17 yaşına rağmen Öğrenci Dayanışma Komitesi (Aktie Komitee Scholieren LAKS’)ın başkanıydı.
Dahran ile Nienke, emek harcadıkları organizasyonun ses vermesi için, herkese örnek olacak çalışmalar yaptılar. Sessiz olacağı ve 20 kişi için izin aldıkları gösteri Lahey’de yapılacaktı. Bunun iyi duyurulması için temas geçmedikleri medya ve siyasetçi kalmadı. Eğitim Bakanı Van Engelshoven ile defalarca görüşen ikili, yarı devlet kuruluşu olan NOS Televizyonu ile de sıkı temasa geçmişlerdi. NOS, önce haber için çekimi ret etmişti. Ama onlar pes etmedi ve sonunda kabul ettirerek, haberin yayılmasını sağladı.
Daha sonra yazılı ve görsel medyanın peşlerinden koştuğu Dahran ve Nienke, toplum ile dayanışma içinde olmanın kendileri için bir görev olduğunu ve bundan mutluluk duyduklarını belirttiler.
Medya, bu ikilinin bireysel olarak yaptıkları diğer başarılı faaliyetlerden de sitayişle söz ett.
Başarılı ikili, sabah saat 06’larda basın bülteni gönderdiklerini ve duyurular yayınladıklarını söylerken, ‘ses çıkarmak için tabii ki çok çalışmak lâzım’ dediler.

Şamatacı her yerde şamatacıdır

Haberde ilginç olan bir konu daha var.
Bizim görsel medyamızda sık görüleceği gibi, Hollanda medyasında da şamatacılık yapanlar vardır. Yani bui sadece Türk görsel medyasına vergi bir şey değildir.
Sessiz protesto gösterisini yayınlayan BNR Haber Radyosu’nun muhabiri, sessizlikten hoşlanmamış olacak ki, göstericilere ‘Böyle sessiz olmuyor ama. Bana biraz ses lâzım. Biraz gürültü yapar mısınız?’ diyor ve göstericiler de çaresiz olarak, ‘Yeeeee, oooooooo, buuuuu’ gibi sesler çıkardılar.
Sohbeti başlat
1
Yardımcı olabilir miyim?
Merhaba, yardımcı olabilir miyim?