İnsanı ve toplumu yeniden buluşturan bir ay olan Ramazanın toplumsal ruhu ve Hollanda’daki Türklerin yeri.
Oruç neden var ve insana ne kazandırır?
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Hollanda’da, NSP, Teleac ve RVU ortaklığında kurulan kamu yayıncısı NTR, Ramazan ayı için geniş kapsamlı bir yayın hazırlığı yaptı. Radyo programlarından belgesellere, aile dizilerinden sosyal medya içeriklerine kadar uzanan bu yayınların ortak noktası ise “inanç, kimlik, aile, yemek ve birlikte yaşama kültürü.”
14 Şubat’tan itibaren başlayacak yayınlar NPO, NPO Start, NPO Luister, Zapp ve dijital kanallar üzerinden izleyici ve dinleyiciyle buluşacak. Programların temel amacı Ramazanın yalnızca dini bir ibadet ayı olmadığını, aynı zamanda toplumlar arasında bağ kuran güçlü bir kültürel dönem olduğunu göstermek.
NTR yetkilileri, hazırlanan içeriklerle Ramazanın Hollanda’da ve dünyanın farklı şehirlerinde nasıl yaşandığını anlatmak istediklerini belirtiyor. Bu anlatımın içinde Türk toplumunun da önemli bir yeri bulunuyor. Çünkü Hollanda’da Ramazan denildiğinde akla gelen en büyük topluluklardan biri Türkler.
RADYODAN BELGESELE, DİZİDEN SOSYAL MEDYAYA UZANAN YAYINLAR
Ramazan programlarının merkezinde günlük radyo yayını Suhoor Stories yer alıyor. Bu programda her sabah farklı konuklar Ramazan deneyimlerini, aile geleneklerini ve gündelik hayatla kurdukları bağı anlatıyor. Programda dünyanın farklı ülkelerinden Müslümanların sabah ritüelleri de yer buluyor.
Hollanda’daki Türk ailelerin sahur kültürü ve dayanışma alışkanlıklarının da bu çerçevede gündeme gelmesi bekleniyor.
Iftar Around The World adlı belgesel ise, Ramazanın uluslararası yüzünü ekrana taşıyor. Londra, Tromsø ve Muscat gibi şehirlerde yaşayan insanların iftar sofraları üzerinden hayat hikâyeleri anlatılıyor. Yemek burada sadece bir sofra unsuru değil. Hatıraların, geleneklerin ve kimliğin taşıyıcısı olarak ele alınıyor.
Türk mutfağının ve Türk aile yapısının bu anlatılarda doğal olarak yer bulması, Hollanda’daki çok kültürlü yapının da bir yansıması olarak görülüyor.
Ramadan Bites ise, genç kuşağa hitap eden sosyal medya içeriklerinden oluşuyor. Günlük kısa videolarda oruç, aile içi diyaloglar, mutfak telaşı ve iftar hazırlıkları mizahi bir dille anlatılıyor. Bu içeriklerde Türk gençlerinin ve göçmen kökenli ailelerin hayatından kesitler de dikkat çekiyor.
Spill the Tea adlı podcast programında ise genç kadınlar aile, kimlik, aşk ve ruh sağlığı üzerine açık sohbetler yapıyor. Göçmen kökenli gençlerin yaşadığı kimlik arayışı ve aidiyet duygusu bu programın önemli başlıkları arasında yer alıyor.
AİLE DİZİSİ VE ÇOCUKLAR İÇİN EĞİTİCİ İÇERİKLER
All You Can Eid adlı aile dizisi, ilk Ramazanını yaşayan bir çocuğun hikâyesi üzerinden ilerliyor. Dizide aile bağları, dayanışma ve birlikte kutlama kültürü öne çıkarılıyor. Bu hikâye Hollanda’daki Türk ailelerin yaşadığı deneyimlerle de örtüşen bir anlatım sunuyor.
Schooltv tarafından hazırlanan eğitim içeriklerinde ise çocuklara Ramazanın ne olduğu, orucun anlamı, sahur ve iftarın önemi anlatılıyor. Böylece farklı kültürlerden öğrencilerin birbirini daha iyi tanıması hedefleniyor.
TÜRK TOPLUMU BU TABLONUN DIŞINDA DEĞİL
Hollanda’da yaşayan Türkler, Ramazan geleneklerini güçlü biçimde sürdüren toplulukların başında geliyor. Camilerdeki iftar sofraları, mahalle dayanışması, sokakta iftar yemekleri, aile ziyaretleri ve ortak etkinlikler Ramazan ayının en belirgin görüntülerini oluşturuyor.
NTR’nin hazırladığı bu yayın paketi, yalnızca Müslümanlara yönelik bir içerik değil. Hollanda toplumunun tamamına hitap eden bir tanıtım ve anlama çabası olarak görülmeli. Türklerin bu toplum içindeki varlığı ve Ramazan kültürüne yaptığı katkı ise bu anlatının doğal bir parçası.
Özetle bu yayınlar, Ramazanın sadece bir ibadet değil, aynı zamanda ortak bir yaşam deneyimi olduğunu anlatıyor. Aynı sofrada buluşan, aynı hikâyeleri paylaşan ve aynı duyguları yaşayan insanlar arasında köprü kurmayı amaçlıyor. Türkler de bu köprünün en güçlü ayaklarından biri olarak bu hikâyenin tam merkezinde yer alıyor.
RAMAZAN SADECE ORUÇ DEĞİL. İNSANI YENİDEN İNŞA EDEN BİR AY
NTR’nin Ramazan yayınları, aslında daha büyük bir gerçeği hatırlatıyor. Ramazan yalnızca aç kalınan bir zaman dilimi değildir. Ramazanın, insanın kendine dönmesi, kalbini temizlemesi ve hayatın hızını yavaşlatması için verilen bir fırsat olduğuna inanıyorum.
İslam inancına göre Ramazan, Allah’ın kullarına bir lütfudur. Oruç ise bir ceza ya da zorunluluk gibi değil, insanı terbiye eden bir ibadet olarak kabul edilir. Hz. Muhammed’in hayatına bakıldığında da Ramazanın sadece aç kalmakla ilgili olmadığı açıkça görülür. Paylaşmak, sabretmek, öfkeyi kontrol etmek, fakirin hâlini anlamak ve insanlara zarar vermemek bu ayın temel ruhudur.
ORUÇ NEDEN VAR
Oruç ibadetinin arkasında hem manevi hem de insani bir hikmet olduğuna inanırım.
İnsan, hayatın içinde çoğu zaman fark etmeden tüketir. Yer, içer, harcar, konuşur, kırar ve geçip gider. Ramazan bu akışı durdurur. İnsana durmayı öğretir.
Açlığın burada bir amaç olduğuna inanmıyorum. Açlık bir hatırlatmadır. Sofraya her gün ulaşamayan insanların varlığını hatırlatır. Sabretmenin ne demek olduğunu öğretir. Nefsin her istediğinin hemen yapılmaması gerektiğini gösterir.
Bu yönüyle oruç, insanı disipline eder. Gün boyu yememek ve içmemek, akşam vakti sofraya oturduğunda şükretmeyi öğretir. İsrafın ne olduğunu fark ettirir. Lokmanın değerini hatırlatır.
SAĞLIK VE HAYAT DENGESİ
Ramazanın bir başka yönü de, hayatın ritmini düzenlemesi olduğuna inanıyorum. Modern bilim bugün aralıklı beslenme, metabolizmanın dinlenmesi ve vücudun toparlanması gibi kavramlardan söz ediyor. Oruç, asırlardır uygulanan doğal bir denge hâlidir. İnsan bedenine de, zihnine de nefes aldırır.
Ancak, Ramazan sadece sağlık için tutulmaz. Sağlık bunun yanındaki bir kazanımdır. Asıl olan, insanın kendini kontrol etmeyi öğrenmesidir. Azla yetinmek, paylaşmak ve şükretmek bu ayın temelidir.
TOPLUMU BİR ARADA TUTAN GÜÇ
Ramazan aynı zamanda bir toplumsal dayanışma ayıdır. Sofralar büyür. Kapılar açılır.
İnsanlar birbirini davet eder. Komşular birbirini hatırlar. Camiler, dernekler ve mahalleler hareketlenir.
Hollanda’daki Türk toplumu bu kültürü en güçlü şekilde yaşatan toplulukların başında geliyor.
İftar sofraları için yapılan davetler bir ay öncesinden gönderilmeye başlandı. Benim ajandamda yer alan davet sayısı 50’yi geçti. Bundan sonra gelecekler de cabası.
İftar sofraları sadece yemek yenilen yerler değildir. Hasretlerin giderildiği, dostlukların tazelendiği ve yeni bağların kurulduğu alanlardır.
Gençler büyükleriyle aynı sofraya oturur. Çocuklar Ramazanın ne olduğunu evde öğrenir. Paylaşmanın değeri bu sofralarda anlatılır.
BİR İBADETİN ÖTESİNDE BİR HAYAT DERSİ
Ramazan, insanı yavaşlatır. Kendine baktırır. Kalbini yoklatır. Kimseye görünmeden yapılan bir ibadet olduğu için samimiyet ister. Bu yüzden de en güçlü tarafı iç dünyaya dokunmasıdır.
Oruç tutan kişi, gün boyu yalnızca aç kalmaz. Dilini tutar. Kalbini korur. Kırmamaya çalışır. Yardım etmeye yönelir. Bu da Ramazanı sadece dini bir ritüel olmaktan çıkarır ve bir hayat dersine dönüştürür.
NTR’nin hazırladığı yayınların değeri de burada ortaya çıkıyor. Ramazanı sadece bir ibadet ayı olarak değil, bir kültür, bir duygu ve bir toplumsal bağ olarak anlatmaya çalışıyor. Türklerin bu hikâyedeki yeri ise çok belirgin. Çünkü Ramazan geleneklerini en canlı biçimde yaşatan, aile yapısı ve paylaşma kültürüyle bu ayın ruhunu taşıyan toplulukların başında Türkler geliyor.
Sonuçta Ramazan, insanın hem Allah ile hem de insanlarla kurduğu bağı güçlendiren bir aydır. Sofrada başlayan, kalpte büyüyen ve topluma yayılan bir iyilik hâlidir. Bu yüzden Ramazan geldiğinde sadece aç kalınmaz. İnsan biraz daha insan olur.
PROGRAM
Suhoor Stories 17 Şubat Salı günü NTR’de Radio 1’de başlıyor.
Suhoor Stories, dayanışmanın merkezde olduğu günlük bir Ramazan radyo programıdır. Her hafta içi sabahı güncel konularla bağlantısı olan ilham verici bir ana konuk ağırlanır. Programda, gün doğmadan önce yenen öğün olan suhoor ve oruç ayında birlikte olmanın özel anlamı ele alınır. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların sabah ritüelleri sohbetlere derinlik katar. Programın etkisi Hollanda ile sınırlı kalmamış, BBC bile Suhoor Stories’e yer vermiştir.
IFTAR around the world 26 Şubat Perşembe günü saat 22.45’te başlıyor.
Iftar Around The World programında yönetmen Hassnae Bouazza, Ramazanın farklı anlam ve renkler kazandığı yerlere yolculuk yapıyor. Orucun açıldığı öğün olan iftar üzerinden kişisel hayat hikâyeleri anlatılıyor. Londra, Tromsø ve Maskat’ta insanlar aşkı ve kaybı, inancı ve mutluluğu paylaşıyor. Yemek, hatıra, tutunma noktası ve hikâyeleri aktarma aracı olarak anlatının merkezinde yer alıyor. Iftar Around The World, tek bir ritüelin dünyanın dört bir yanındaki insanları nasıl birbirine bağladığını gösteriyor.
Ramadan Bites ayrıca @ramadanbitesntr üzerinden izlenebilir.
Ramadan Bites, Instagram, WhatsApp ve TikTok’ta her gün kısa videolar sunar. Otuz gün boyunca bir içerik üretici kolektifi, oruç ayına dair komedi, skeçler ve gündelik hayattan tanıdık anlar paylaşır. Hafif, keskin ve her zaman günlük yaşama yakın bir anlatım sunar.
Spill the Tea, NPO Luister üzerinden dinlenebilir ve YouTube’da izlenebilir.
Spill the Tea programında Nora Akachar ve arkadaşları günlük yaşama dair kişisel hikâyelerini paylaşır. Aile, aşk, kimlik ve ruh sağlığı hakkında açıkça konuşurlar. Mizah ve sıcaklık sayesinde tanıdıklık ve kırılganlık için bir alan oluşur. Sofrada yapılan iyi bir sohbet hissi veren bir podcast.
All You Can Eid 14 Şubat Cumartesi günü başlıyor ve her hafta saat 18.35’te NPO Zapp ve NPO Start’ta yayımlanıyor.
Bu aile dizisi, ilk Ramazanını yaşamayı heyecanla bekleyen on bir yaşındaki Imani’yi takip ediyor. Ancak tam da bu özel ayda aile işletmesi olan pastanenin satılma tehlikesi ortaya çıkar ve gizemli bir hırsızlık her şeyi altüst eder. Imani, en iyi arkadaşı Damla, kardeşi Sami ve Sami’nin arkadaşı Hidde ile birlikte hem ailesini hem de Ramazanı kurtarmak için elinden geleni yapar. All You Can Eid, aile, dayanıklılık ve birlikte kutlamanın anlamı üzerine sıcak ve heyecanlı bir hikâyedir.
Schooltv, Ramazanın ne olduğunu ve bu ayın neden özel olduğunu anlatır. Öğrenciler orucun ne anlama geldiğini, suhoor ve iftarın ne olduğunu ve Müslümanların dünyanın farklı yerlerinde Ramazanı nasıl yaşadığını öğrenir.
************
NTR-RADIO EN TELEVISIE IN NEDERLAND START SPECIALE RAMADANUITZENDINGEN: OOK TURKEN MAKEN DEEL UIT VAN DIT VERHAAL
De maatschappelijke geest van de Ramadan als maand die mensen en samenleving opnieuw samenbrengt en de plaats van Turken in Nederland.
Waarom bestaat het vasten en wat brengt het de mens?
Geschreven door İlhan KARAÇAY
De publieke omroep NTR, opgericht in samenwerking met NSP, Teleac en RVU, heeft in Nederland een uitgebreid uitzendpakket voorbereid voor de Ramadan. Deze uitzendingen variëren van radioprogramma’s tot documentaires en van familieseries tot sociale media-inhoud. Het gemeenschappelijke thema is “geloof, identiteit, familie, eten en de cultuur van samenleven.”
De uitzendingen starten vanaf 14 februari en zijn te volgen via NPO, NPO Start, NPO Luister, Zapp en digitale kanalen. Het doel van de programma’s is te laten zien dat de Ramadan niet alleen een religieuze maand is, maar ook een sterke culturele periode die bruggen slaat tussen samenlevingen.
NTR-functionarissen geven aan dat zij met deze inhoud willen laten zien hoe de Ramadan in Nederland en in verschillende steden wereldwijd wordt beleefd. Binnen deze vertelling heeft de Turkse gemeenschap een belangrijke plaats. Wanneer men in Nederland aan Ramadan denkt, behoren Turken tot de grootste gemeenschappen die daarbij in gedachten komen.
VAN RADIO TOT DOCUMENTAIRE EN VAN SERIE TOT SOCIALE MEDIA
Het dagelijkse radioprogramma Suhoor Stories staat centraal in de Ramadanuitzendingen. Elke ochtend vertellen verschillende gasten over hun Ramadanervaringen, familietradities en de band met het dagelijks leven. Ook ochtendrituelen van moslims uit verschillende landen komen aan bod. Verwacht wordt dat in dit kader ook de sahurcultuur en de solidariteitsgewoonten van Turkse gezinnen in Nederland worden besproken.
De documentaire Iftar Around The World brengt het internationale gezicht van de Ramadan in beeld. Via iftartafels in steden als Londen, Tromsø en Muscat worden levensverhalen verteld. Eten wordt hier niet alleen gezien als een element van de tafel, maar als drager van herinneringen, tradities en identiteit. Dat de Turkse keuken en familiewaarden hierin vanzelfsprekend een plaats krijgen, wordt gezien als een weerspiegeling van de multiculturele structuur van Nederland.
Ramadan Bites bestaat uit sociale media-inhoud gericht op de jongere generatie. In dagelijkse korte video’s worden het vasten, familiedialogen, drukte in de keuken en voorbereidingen voor de iftar op humoristische wijze verteld. In deze inhoud vallen ook fragmenten uit het leven van Turkse jongeren en gezinnen met een migratieachtergrond op.
In de podcast Spill the Tea voeren jonge vrouwen open gesprekken over familie, identiteit, liefde en mentale gezondheid. De zoektocht naar identiteit en het gevoel van verbondenheid onder jongeren met een migratieachtergrond vormen belangrijke thema’s van het programma.
FAMILIESERIE EN EDUCATIEVE INHOUD VOOR KINDEREN
De familieserie All You Can Eid volgt het verhaal van een kind dat zijn eerste Ramadan beleeft. Familiewaarden, solidariteit en samen vieren staan centraal. Dit verhaal vertoont duidelijke overeenkomsten met de ervaringen van Turkse gezinnen in Nederland.
In educatieve inhoud van Schooltv wordt aan kinderen uitgelegd wat de Ramadan is, wat vasten betekent en wat het belang is van sahur en iftar. Zo wordt beoogd dat leerlingen uit verschillende culturen elkaar beter leren kennen.
DE TURKSE GEMEENSCHAP STAAT NIET BUITEN DIT GEHEEL
Turken in Nederland behoren tot de gemeenschappen die Ramadantradities sterk in stand houden. Iftartafels in moskeeën, buurt-solidariteit, gezamenlijke maaltijden op straat, familiebezoeken en gezamenlijke activiteiten vormen de meest zichtbare beelden van deze maand.
Het uitzendpakket van NTR is niet uitsluitend gericht op moslims. Het moet worden gezien als een poging tot kennismaking en begrip voor de gehele Nederlandse samenleving. De aanwezigheid van Turken binnen deze samenleving en hun bijdrage aan de Ramadancultuur vormen een natuurlijk onderdeel van dit verhaal.
Kort samengevat laten deze uitzendingen zien dat Ramadan niet alleen een religieuze praktijk is, maar ook een gedeelde levenservaring. Ze willen bruggen slaan tussen mensen die aan dezelfde tafel samenkomen, dezelfde verhalen delen en dezelfde gevoelens ervaren. Turken staan als een van de sterkste pijlers van deze brug in het centrum van dit verhaal.
RAMADAN IS NIET ALLEEN VASTEN MAAR EEN MAAND DIE DE MENS OPNIEUW VORMT
De Ramadanuitzendingen van NTR herinneren ons aan een grotere waarheid. Ramadan is niet alleen een periode van honger. Het is een kans voor de mens om naar zichzelf terug te keren, zijn hart te zuiveren en het tempo van het leven te vertragen.
Volgens het islamitische geloof is Ramadan een genade van God. Vasten wordt niet gezien als straf of verplichting, maar als een vorm van aanbidding die de mens disciplineert. In het leven van de profeet Mohammed is duidelijk te zien dat Ramadan niet alleen over honger gaat. Delen, geduld hebben, woede beheersen, de situatie van de armen begrijpen en niemand schade toebrengen vormen de kern van deze maand.
WAAROM BESTAAT HET VASTEN
Ik geloof dat achter het vasten zowel een spirituele als menselijke wijsheid schuilgaat. De mens consumeert in het dagelijks leven vaak zonder het te beseffen. Hij eet, drinkt, besteedt, spreekt, kwetst en gaat verder. Ramadan onderbreekt deze stroom en leert de mens stil te staan.
Honger is hier geen doel. Honger is een herinnering. Het herinnert aan mensen die niet elke dag toegang hebben tot voedsel. Het leert wat geduld betekent en laat zien dat niet elke wens onmiddellijk vervuld hoeft te worden.
In die zin disciplineert het vasten de mens. De hele dag niet eten en drinken leert dankbaarheid wanneer men ’s avonds aan tafel zit. Het maakt bewust van verspilling en herinnert aan de waarde van voedsel.
GEZONDHEID EN LEVENSBALANS
Een andere dimensie van Ramadan is dat het het ritme van het leven ordent. Moderne wetenschap spreekt tegenwoordig over periodiek eten, het laten rusten van het metabolisme en het herstel van het lichaam. Vasten is al eeuwenlang een natuurlijke vorm van balans. Het geeft zowel het lichaam als de geest ruimte om te ademen.
Ramadan wordt echter niet alleen om gezondheidsredenen gehouden. Gezondheid is een bijkomend voordeel. Het belangrijkste is dat de mens leert zichzelf te beheersen. Met weinig tevreden zijn, delen en dankbaarheid vormen de kern van deze maand.
DE KRACHT DIE DE SAMENLEVING SAMENHOUDT
Ramadan is ook een maand van sociale solidariteit. Tafels worden groter. Deuren gaan open. Mensen nodigen elkaar uit. Buren denken aan elkaar. Moskeeën, verenigingen en buurten komen tot leven.
De Turkse gemeenschap in Nederland behoort tot de groepen die deze cultuur het sterkst beleven. Uitnodigingen voor iftartafels worden al een maand van tevoren verstuurd. Het aantal uitnodigingen in mijn agenda is de vijftig al gepasseerd en er zullen er nog meer volgen.
Iftartafels zijn niet alleen plaatsen waar gegeten wordt. Het zijn plekken waar heimwee wordt verzacht, vriendschappen worden vernieuwd en nieuwe banden ontstaan. Jongeren zitten samen met ouderen aan tafel. Kinderen leren thuis wat Ramadan betekent. De waarde van delen wordt aan deze tafels doorgegeven.
MEER DAN EEN RELIGIEUZE PRAKTIJK, EEN LES VOOR HET LEVEN
Ramadan vertraagt de mens. Het laat hem naar zichzelf kijken en zijn hart onderzoeken. Omdat het een vorm van aanbidding is die zonder uiterlijk vertoon plaatsvindt, vraagt het oprechtheid. Juist daarom raakt het de innerlijke wereld van de mens.
Iemand die vast, blijft niet alleen hongerig. Hij bewaakt zijn woorden, beschermt zijn hart, probeert niemand te kwetsen en richt zich op helpen. Zo verandert Ramadan van een religieus ritueel in een levensles.
De waarde van de NTR-uitzendingen ligt precies hier. Ze proberen Ramadan niet alleen als religieuze maand te tonen, maar ook als cultuur, emotie en sociale band. De plaats van Turken in dit verhaal is duidelijk zichtbaar. Zij behoren tot de gemeenschappen die de tradities levendig houden en met hun familiewaarden en cultuur van delen de geest van deze maand dragen.
Uiteindelijk is Ramadan een maand die de band van de mens met God en met andere mensen versterkt. Het is een staat van goedheid die aan tafel begint, in het hart groeit en zich verspreidt in de samenleving. Wanneer Ramadan komt, blijft men niet alleen hongerig. De mens wordt ook meer mens.
PROGRAMMA
Suhoor Stories start op dinsdag 17 februari op NTR Radio 1. Het is een dagelijks radioprogramma waarin solidariteit centraal staat. Elke weekochtend wordt een inspirerende hoofdgast ontvangen die actuele thema’s bespreekt. Het programma behandelt de suhoor, de maaltijd vóór zonsopgang, en de bijzondere betekenis van samen zijn tijdens de vastenmaand. Ochtendrituelen van moslims wereldwijd verdiepen de gesprekken. Het programma kreeg zelfs aandacht van de BBC.
Iftar Around The World start op donderdag 26 februari om 22.45 uur. Regisseur Hassnae Bouazza reist naar plaatsen waar Ramadan verschillende betekenissen en kleuren krijgt. Via iftarmaaltijden worden persoonlijke levensverhalen verteld. In Londen, Tromsø en Muscat delen mensen liefde, verlies, geloof en geluk. Eten staat centraal als herinnering, houvast en middel om verhalen door te geven. Het programma laat zien hoe één ritueel mensen wereldwijd met elkaar verbindt.
Ramadan Bites is ook te volgen via @ramadanbitesntr. Het biedt dagelijks korte video’s op Instagram, WhatsApp en TikTok. Gedurende dertig dagen deelt een collectief van makers komische fragmenten, sketches en herkenbare momenten uit het dagelijks leven van de vastenmaand.
Spill the Tea is te beluisteren via NPO Luister en te bekijken op YouTube. Nora Akachar en haar vrienden delen persoonlijke verhalen uit het dagelijks leven. Ze spreken open over familie, liefde, identiteit en mentale gezondheid. Humor en warmte creëren ruimte voor herkenning en kwetsbaarheid. Het voelt als een goed gesprek aan tafel.
All You Can Eid start op zaterdag 14 februari en wordt wekelijks om 18.35 uur uitgezonden op NPO Zapp en NPO Start. De serie volgt de elfjarige Imani die uitkijkt naar haar eerste Ramadan. Tegelijkertijd dreigt de familiebakkerij verkocht te worden en zet een mysterieuze diefstal alles op zijn kop. Samen met haar beste vriendin Damla, haar broer Sami en diens vriend Hidde doet Imani er alles aan om haar familie en Ramadan te redden. Het is een warm en spannend verhaal over familie, veerkracht en samen vieren.
Schooltv legt uit wat Ramadan is en waarom deze maand bijzonder is. Leerlingen ontdekken wat vasten betekent, wat suhoor en iftar zijn en hoe moslims in verschillende delen van de wereld Ramadan beleven.
1-Hollanda’da konut krizine Türk çözümü:Rönesans Holding sahnede
2-Hollanda’da Müslümanları gizlice araştıran 10 belediyeye ceza
3-Corendon’a Türkiye güneş tatili ödülü
4-Lale gül için “bilgisiz” iddiam raporlandı. Dekolte kıyafetler de yayınevini kızdırdı…
HOLLANDA’DA KONUT KRİZİNE TÜRK ÇÖZÜMÜ: RÖNESANS HOLDİNG SAHNEDE
Her hükümetin “Yılda 100.000 konut” vaadinin güvencesi: Rönesans Holding’in satın aldığı Ballast Nedam
İlhan KARAÇAY’ın haberi:
Hollanda yıllardır derinleşen bir konut sıkıntısı ile mücadele ediyor. Artan nüfus, yükselen kiralar ve yetersiz yeni konut üretimi özellikle gençleri ve öğrencileri zor durumda bırakıyor. Konut sorunu bugün ülkenin en büyük toplumsal ve ekonomik meselelerinden biri olarak kabul ediliyor.
Hollanda’da ardı ardına gelen hükümetlerin en büyük vaatlerinden biri, her yıl yaklaşık 100.000 yeni konut üretmek oldu. Ancak uygulamada bu hedefe ulaşmakta zorlanılıyor. Talep hızla artarken üretim aynı tempoda ilerlemiyor. Bu durum kiraların yükselmesine, ev bulmanın zorlaşmasına ve şehirlerde yaşam maliyetinin ciddi biçimde artmasına yol açıyor.
Tam da bu noktada Türk sermayesinin güçlü temsilcilerinden Rönesans Holding’in attığı adımlar dikkat çekici bir çözüm adresi olarak öne çıkıyor.
Rönesans Holding’in Hollanda’nın köklü ve büyük inşaat ve gayrimenkul şirketlerinden Ballast Nedam’ı satın alması yalnızca bir şirket devri değildi. Bu adım Hollanda konut piyasasında dengeleri değiştiren stratejik bir hamle olarak kayda geçti. Türk yatırımcının Avrupa’daki en önemli açılımlarından biri olan bu satın alma ile birlikte Ballast Nedam yeniden yapılandı, büyüdü ve özellikle konut üretiminde güçlü bir aktör haline geldi.
Rönesans Holding’in vizyonu netti. Hollanda gibi planlı ve disiplinli bir ülkede büyük ölçekli projelerle hem ekonomik değer üretmek hem de sosyal bir soruna çözüm sunmak. Bugün gelinen noktada sayılar bu hedefin somutlaştığını gösteriyor.
Ballast Nedam yalnızca konut projeleri ile değil, altyapı yatırımları ile de Hollanda’nın gelişiminde kritik rol oynayan bir şirket. Hava limanları, otoyollar ve tüneller gibi ülkenin stratejik altyapı projelerinde önemli görevler üstlenmiş köklü bir kuruluş. Bu birikim ve mühendislik gücü, konut projelerine de aynı kalite ve ölçek anlayışının taşınmasını sağlıyor.
Ballast Nedam’ın imzasını taşıyan projeler sadece bina üretmekten ibaret değil. Şehir yaşamını yeniden kurgulayan, konut ile iş hayatını ve sosyal yaşam ile kültürü bir araya getiren modern yaşam alanları ortaya çıkarılıyor. Bu yaklaşım Hollanda’daki konut sıkıntısının yalnızca sayı meselesi olmadığını, aynı zamanda yaşam kalitesi sorunu olduğunu da ortaya koyuyor.
Bu vizyonun en çarpıcı örneklerinden biri Amsterdam’da yükselen Eleven Square projesi oldu. Türk Rönesans Holding’in Hollanda’daki gayrimenkul iştiraki Ballast Nedam, bu projede yer alan 933 konutu Bouwinvest’e satarak ülke tarihine geçen bir anlaşmaya imza attı. Satılan konut sayısı bakımından Hollanda’da bugüne kadar gerçekleştirilen en büyük tek seferlik konut işlemi olarak kayıtlara geçen bu satış, projenin büyüklüğünü ve etkisini açıkça ortaya koydu.
Eleven Square Amsterdam’da Johan Cruijff ArenA’nın yanında yükseliyor. 145 metre yüksekliği ile tamamlandığında şehrin en yüksek konut kulesi olacak. Yaklaşık 170 bin metrekarelik bir alanda geliştirilen proje büyüklük olarak 28 futbol sahasına eşdeğer bir alanı kapsıyor.
Toplamda 1.100 konutun yer alacağı Eleven Square yalnızca bir konut projesi değil. Aynı zamanda çalışma alanları ile kültür, spor ve sosyal yaşam noktaları da içeren çok işlevli bir şehir parçası olarak tasarlanıyor.
İşte bu noktada ana tablo daha net görülüyor. Hollanda’da yıllık konut ihtiyacı yaklaşık 100 bin konut seviyesinde. Ancak üretim uzun süredir bu ihtiyacın gerisinde kalıyor. Gençler ev bulamıyor. Öğrenciler barınma sorunu yaşıyor. Orta gelir grubu şehir merkezlerinden uzaklaşmak zorunda kalıyor.
Rönesans Holding’in Ballast Nedam üzerinden yürüttüğü projeler tam olarak bu sorunun kalbine dokunuyor. Şirket yalnızca konut üretmiyor. Aynı zamanda konut piyasasına yeni giren gençlere ve öğrencilere hitap eden ulaşılabilir ve sürdürülebilir yaşam alanları oluşturmayı hedefliyor.
Eleven Square projesi bu stratejinin güçlü bir örneği. Projenin Hollanda’daki konut açığının azaltılmasına doğrudan katkı sağlaması bekleniyor. Aynı zamanda her yıl büyüyen konut ihtiyacına anlamlı bir destek sunması hedefleniyor.
Amsterdam Belediyesi proje alanını inşaata hazır hale getirdi. Konut kulelerinin yapımının 2026 yılının ikinci çeyreğinde başlaması planlanıyor.
Bugün gelinen noktada şu gerçek açıkça görülüyor. Rönesans Holding yalnızca bir yatırımcı değil. Hollanda’daki konut krizinin çözümünde aktif rol üstlenen bir güç haline gelmiş durumda.
Türk sermayesinin Hollanda’nın planlı şehircilik anlayışı ile buluşması hem ekonomik hem sosyal değeri yüksek projeler ortaya çıkarıyor. Ballast Nedam’ın yeniden yükselişi ve ardı ardına gelen büyük ölçekli konut yatırımları bunun en somut göstergesi.
Hollanda yıllardır konuştuğu konut sorununa çözüm arıyor. Hükümetler her yıl yüz binlerce yeni konut hedefi açıklıyor. Piyasa ise bu hedefleri karşılamakta zorlanıyor. Bu tabloda özel sektör yatırımlarının ve uluslararası sermayenin rolü her geçen gün daha da önem kazanıyor.
Görünen o ki bu çözümün en güçlü adaylarından biri artık net biçimde ortada:Rönesans Holding.
*****************
HOLLANDA’DA MÜSLÜMANLARI GİZLİCE ARAŞTIRAN 10 BELEDİYEYE CEZA
İlhan KARAÇAY yazdı:
Hollanda’da camiler ve Müslüman topluluklar hakkında gizlice veri toplayan 10 belediyeye toplam 250 bin euro para cezası verildi. “Kişisel Verileri Koruma Kurumu” (Autoriteit Persoonsgegevens) her belediyeye 25 bin euro idari ceza uyguladı.
Kurum, belediyelerin bireylerin dini inançlarına ilişkin hassas kişisel verileri herhangi bir hukuki dayanak olmadan topladığını ve işlediğini açıkladı. Bu nedenle yapılan çalışmaların açık şekilde hukuka aykırı olduğu vurgulandı.
Ceza verilen belediyeler Eindhoven, Tilburg, Zoetermeer, Delft, Ede, Haarlemmermeer, Hilversum, Veenendaal, Huizen ve Gooise Meren oldu. Belediyeler hatalı davrandıklarını kabul ettiklerini ve kesilen cezalara itiraz etmeyeceklerini duyurdu.
Araştırmalar, merkezi hükümet ve Ulusal Terörle Mücadele ve Güvenlik Koordinatörlüğü’nün belediyeleri radikalleşmenin önlenmesinde daha aktif rol almaya çağırdığı bir dönemde başlatıldı.
O dönemde NCTV’nin başında bugün geçici hükümette başbakanlık görevini yürüten Dick Schoof bulunuyordu.
Bu çağrılar sonrasında bazı belediye başkanları “güç alanı analizi” ve “hızlı tarama” adı verilen çalışmalar için dışarıdan bir araştırma şirketiyle anlaştı. Belediyelerin bir bölümü bu adımı NCTV’nin tavsiyesi ile atarken bazıları kendi inisiyatifi ile harekete geçti.
Yürütülen çalışmalarda özellikle cami cemaatleri mercek altına alındı. Camilere giden kişilerin isimleri toplandı. Dini inançları incelendi. Kimlerin kimlerle temas halinde olduğu araştırıldı ve ilişkiler haritalandırıldı.
Araştırma şirketi belediye başkanları adına İslami topluluklar hakkında raporlar hazırladı. Bazı belediyelerin bu raporları diğer kamu kurumlarıyla da paylaştığı ortaya çıktı.
Kişisel Verileri Koruma Kurumu’na göre söz konusu raporlar polis birimleri ile birlikte NCTV’ye ve Sosyal İşler ve İstihdam Bakanlığı’na da gönderildi.
Raporların içeriği belediyeden belediyeye değişse de tamamında incelenen kişilerin dini inançlarına ve İslam içindeki eğilimlerine dair bilgilerin yer aldığı belirtildi. Bazı raporlarda isimler, fotoğraflar, aile bilgileri ve cami içindeki gerilimlere ilişkin ayrıntılı notlar bulunduğu ifade edildi. Bazı kişiler hakkında ise kapsamlı kişisel profiller hazırlandı.
Kamuoyunda dile getirilen sahte kimlikle araştırma yapıldığı iddiaları hakkında ise kurum somut bir bulguya ulaşmadığını açıkladı. Ancak araştırmacıların bilgileri farklı kaynaklardan topladığı ve bu kaynaklar arasında durumdan habersiz Müslümanlarla yapılan görüşmelerin de bulunduğu belirtildi.
Autoriteit Persoonsgegevens, belediyelerin bu tür verilere sahip olmasının ve işlemesinin açık biçimde hukuka aykırı olduğunu vurguladı. Kurum sözcüsü, kişilerin dini inançları ve siyasi eğilimleri gibi özel nitelikli verilerin işlenmesinin neredeyse her durumda yasak olduğunu söyledi.
Kurum Başkanı Aleid Wolfsen de belediyelerin hiçbir hukuki dayanak olmadan bu bilgilere ulaştığını belirtti. Wolfsen, araştırmaya konu olan kişilerin mahremiyetinin ağır şekilde ihlal edildiğini ve bu durumun belediyelere duyulan güveni ciddi biçimde zedelediğini ifade etti.
Soruşturma kapsamındaki belediyeler hatalı davrandıklarını kabul etti ve para cezalarına itiraz etmeyeceklerini açıkladı.
Öte yandan bazı belediyelerin söz konusu raporları hâlâ elinde bulundurduğu belirtildi. Kuruma göre bu belgeler yalnızca mağdur kişilerin açabileceği tazminat davalarında kullanılabilecek. Bunun dışında kullanılmalarına izin verilmeyecek ve süreçlerin tamamlanmasının ardından imha edilmeleri gerekecek.
Almere gibi bazı belediyelerin de aynı araştırma şirketiyle çalıştığı ancak bu belediyelere ceza verilmediği bildirildi. Kurum bu soruşturmada bir seçim yapıldığını doğruladı ancak hangi kriterlerin esas alındığına dair ayrıntılı açıklama paylaşmadı.
Bu olay Hollanda’da devlet, güvenlik ve temel haklar dengesinin yeniden tartışılmasına yol açtı. Radikalleşme ile mücadele gerekçesiyle başlatılan çalışmaların, bireylerin dini kimliklerini ve özel hayatını hedef alacak boyuta ulaşması ciddi bir kırılma olarak değerlendiriliyor.
Uzmanlara göre burada iki hassas alan çarpışıyor. Bir yanda güvenlik kaygısı ve radikalleşmeyi önleme çabası bulunuyor. Diğer yanda ise hukuk devleti ilkesi, mahremiyet hakkı ve din özgürlüğü yer alıyor. Bu dosya, kamu otoritelerinin güvenlik gerekçesiyle sınırları ne kadar zorlayabileceği sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Belediyelerin doğrudan cami cemaatlerini hedef alması ve kişilerin dini aidiyetlerine göre veri toplaması, Hollanda’nın uzun yıllardır savunduğu özgürlük ve eşitlik ilkeleriyle ne kadar örtüştüğü sorusunu da beraberinde getirdi.
Olayın bir başka dikkat çekici yönü ise hazırlanan raporların polis ve bakanlıklarla paylaşılması oldu. Bu durum, yerel düzeyde başlatılan bir çalışmanın kısa sürede merkezi güvenlik mekanizmasının parçası haline geldiğini gösterdi.
Bugün gelinen noktada verilen para cezaları yalnızca idari bir yaptırım olarak görülmüyor. Aynı zamanda kamu kurumlarına verilen güçlü bir uyarı niteliği taşıyor. Kişisel verilerin korunması ve özellikle dini kimliğe ilişkin bilgilerin işlenmesi konusunda sınırların açık olduğu mesajı veriliyor.
Ancak tartışma burada bitmiş değil. Çünkü bazı belediyelerin aynı araştırma şirketi ile çalışmasına rağmen ceza almamış olması, soruşturmanın kapsamı ve kriterleri konusunda yeni soru işaretleri doğuruyor.
Bu dosya Hollanda’da uzun süre konuşulacağa benziyor. Güvenlik mi özgürlük mü sorusu, bir kez daha ülkenin gündeminin merkezine yerleşmiş durumda.
**************
CORENDON’A TÜRKİYE GÜNEŞ TATİLİ ÖDÜLÜ
İlhan KARAÇAY’ın haberi:
Turizm sektörünün prestijli organizasyonlarından Vakantie Awards’ın 26’ncı edisyonunda Corendon, Türkiye Güneş Tatili kategorisinde bir kez daha ödüle layık görüldü. Ödül töreni Hollanda’daki Grand Hotel Huis ter Duin’de düzenlendi ve sektörden çok sayıda davetlinin katılımıyla gerçekleşti.
Corendon adına ödülü Dick Gussen ve Tineke Boele teslim aldı. Törende yapılan değerlendirmelerde, Türkiye’nin güneş tatili destinasyonu olarak güçlü konumunu koruduğu ve Corendon’un bu alandaki etkin rolünün sektör temsilcileri tarafından açık biçimde takdir edildiği vurgulandı.
Yetkililer, ödülün özellikle seyahat sektöründeki meslektaşlar ve iş ortaklarının oylarıyla kazanılmasının ayrı bir anlam taşıdığını ifade etti. Bu sonuç, Türkiye’de yıllardır sürdürülen turizm yatırımlarının ve hizmet kalitesinin karşılık bulduğunu gösteriyor.
Corendon yönetimi, Türkiye’de görev yapan ekipler ile yerel iş ortaklarının katkısına da dikkat çekti. Sahadaki yoğun emek, misafirperverlik anlayışı ve operasyonel başarı bu ödülün alınmasında belirleyici unsurlar arasında yer aldı.
Turizm çevreleri, söz konusu ödülün hem Corendon’un hem de Türkiye’nin uluslararası tatil pazarındaki güçlü konumunu pekiştirdiği görüşünde birleşiyor. Özellikle son yıllarda artan talep ve sürdürülen iş birlikleri, Türkiye’nin güneş tatili kategorisinde lider destinasyonlardan biri olmayı sürdürdüğünü ortaya koyuyor.
Monitor Politieke Ontwikkeling (MPO)’nun raporuna göre, Hollanda’da İslam üzerine yürütülen tartışmalarda en görünür 13 konuşmacının hiçbirinin, İslami ilimler alanında kanıtlanabilir akademik yeterliliğe sahip olmadığı ortaya çıktı. 13 isim arasında Lale Gül de var.
Lale Gül’ün eğitimi lise düzeyinin ötesine geçmemiş durumda. Buna rağmen rapora göre bu kişi, talk show’larda, gazetelerde ve çevrim içi yayınlarda düzenli olarak söz hakkı buluyor ve açıklamaları çoğu zaman uzman görüşü gibi sunuluyor.
Lale Gül’ün destekçisi yayınevi,Televizyon ve gazetelerdeki dekolte kıyafetleri için uyarıda bulundu.
İlhan KARAÇAY yazdı:
Değerli Okurlarım, Daha önce yayımladığım yazılarda, Lale Gül’ün edebi niteliğinden çok, İslam karşıtı çıkışları sayesinde medyada geniş yer bulduğunu ve bu ilginin yapay biçimde büyütüldüğünü dile getirmiştim. Bugün ortaya çıkan gelişmeler, bu değerlendirmemin tesadüf olmadığını gösteriyor. Nitekim hem televizyon programlarındaki görünürlüğü hem de kamuoyuna servis edilen fotoğraflar, yazarın edebi kimliğinden çok tartışma yaratan yönleri üzerinden öne çıkarıldığını bir kez daha ortaya koydu.
Özellikle SBS 6 ve Vandaag Inside gibi TV programlarında sık görünmesi ve haberlerde kullanılan dekolte fotoğraflar, tartışmayı yeni bir boyuta taşıdı. Dahası, yayınevinin bu durumdan rahatsızlık duyduğu yönündeki iddialar, daha önce dikkat çektiğim “medyatik kimlik inşası” eleştirisini güçlendirdi. Yayınevi cephesinden gelen uyarılar, edebiyat ile popüler görünürlük arasındaki gerilimin artık kurum içinde de hissedildiğini gösteriyor.
Bugünkü tablo, Lale Gül’ün kamuoyunda nasıl konumlandırıldığına dair tartışmayı yeniden alevlendirirken, medyanın kimi isimleri hangi gerekçelerle öne çıkardığı sorusunu da daha görünür hale getiriyor.
13 İSLAM DÜŞMANI, AKADEMİK YETERLİLİĞE SAHİP DEĞİL
Hollanda’da İslam üzerine yürütülen tartışmalarda en görünür 13 konuşmacının hiçbirinin, İslami ilimler alanında kanıtlanabilir akademik yeterliliğe sahip olmadığı ortaya çıktı.
Bu sonuca, Monitor Politieke Ontwikkeling (MPO) tarafından kısa süre önce yayımlanan “Niteliksiz – İslam tartışmasında sıkça dile getirilen sözde uzmanların teşhiri” başlıklı raporda varıldı.
Araştırma, medyada sık sık İslam ve Müslümanlar konusunda “uzman” olarak sunulan siyasetçiler, köşe yazarları ve aktivistlere odaklanıyor. Bu isimler arasında Geert Wilders, Lale Gül, Wierd Duk ve Annabel Nanninga da bulunuyor.
MPO’ya göre, bu kişilerin hiçbirinde bu alanda onları içerik açısından uzman kılacak ilgili bir akademik altyapı mevcut değil.
YÜKSEKÖĞRENİM DİPLOMASI YOK
Araştırmaya dahil edilen grubun yüzde 40’ının yükseköğretimde tamamlanmış bir eğitimi bulunmuyor. Annabel Nanninga ve Lale Gül’ün eğitimleri lise düzeyinin ötesine geçmemiş durumda. Buna rağmen rapora göre bu kişiler, talk show’larda, gazetelerde ve çevrim içi yayınlarda düzenli olarak söz hakkı buluyor ve açıklamaları çoğu zaman uzman görüşü gibi sunuluyor.
Bölgesel cami çatı örgütlerinin iş birliğiyle (K9) kurulan bir platform olan MPO, raporda bu konuşmacıların, araştırmacılara göre nasıl inatçı mitleri yaydığını analiz ediyor.
Bunlar arasında, İslam’ın doğası gereği şiddet içerdiği ya da Müslümanların topluca topluma tehdit oluşturduğu iddiaları da yer alıyor.
MPO’ya göre bu tür bir algı, kamuoyunu etkiliyor ve sosyal uyum ile hukuk devleti üzerinde olumsuz sonuçlar doğuracak şekilde politika ve mevzuatı şekillendiriyor.
KUTUPLAŞMA
Araştırmanın çıkış noktası, MPO’ya göre Hollanda’da İslam ve Müslümanlar etrafında artan kutuplaşma. Bu kutuplaşmanın, son siyasi gelişmeler ve tek taraflı medya çerçeveleri tarafından daha da körüklendiği belirtiliyor.
MPO, raporun kesinlikle bir sansür çağrısı olmadığının altını çiziyor. Ancak araştırmacılar, editoryal kadrolara görüş ile uzmanlık arasındaki farkın daha net gözetilmesi ve karmaşık dini ve toplumsal konular ele alınırken akademik eğitim almış uzmanlara daha fazla söz verilmesi çağrısında bulunuyor.
KASITLI VURGULAMALAR
“Hükümet karşıtı”, “radikal”, “ırkçı”, “aşırı sağcı” ve “İslam karşıtı” gibi kavramlar, Hollanda’daki İslam tartışmalarında sıkça kullanılan etiketlerdir. Bu nitelemeler çoğu zaman dikkatle tanımlanmadan ve bağlamı sorgulanmadan kullanılmaktadır. Bunun sonucunda, kamusal tartışma giderek daha tek taraflı ve yüzeysel bir hâl almaktadır.
Bu rapor, Hollanda’daki İslam tartışmasını mercek altına almaktadır.
Araştırma, medyada sıkça “uzman” olarak sunulan kişilerin büyük bölümünün İslami ilimler alanında akademik bir yeterliliğe sahip olmadığını ortaya koymaktadır. Buna rağmen bu kişilerin görüşleri, kamuoyunda belirleyici bir ağırlık kazanmaktadır.
Raporda, bu ‘sözde uzmanların’ çoğu zaman yanlış genellemeler yaptıkları ve İslam ile Müslümanlar hakkında kalıplaşmış önyargıları besledikleri belirtilmektedir. Bu tür söylemler, toplumsal kutuplaşmayı artırmakta ve sağlıklı bir kamusal tartışma ortamını zedelemektedir.
Rapor, aynı zamanda eleştirinin ve ifade özgürlüğünün meşru olduğunu vurguluyor. Ancak bu özgürlüğün bilgi, uzmanlık ve sorumluluk temelinde kullanılması gerektiğine de dikkat çekiyor.
Bu rapor, Hollanda’daki İslam tartışmasının bir analizidir.
Akademik uzmanlık iddiasında bulunan kişilerin kimler olduğunu ortaya koymakta ve bunun ne gibi sonuçlar doğurduğunu göstermektedir.
Aynı zamanda, dürüst, bilgili ve dengeli bir tartışma için nerelerde fırsatlar bulunduğuna işaret etmektedir.
Yazar Lale Gül, dinleyicilerden gelen saldırgan tepkiler nedeniyle büyük olasılıkla konferanslar vermeyi bırakacak. Gül, televizyondaki ‘WNL op Zondag’ programında, her yıl 5 Mayıs öncesinde düzenlenen ‘Özgürlük Kolejleri’ kapsamında verdiği bir konferansta yaşadığı olumsuz deneyimi anlattı.
“Bu çok rahatsız ediciydi. O erkekler yarım saat ile kırk beş dakika boyunca bana saldırdılar. İnancı aşağıladığımı, topluluğa saldırdığımı ve bu ülkede Müslümanlara yönelik nefreti artırdığımı söylediler,” diye anlattı Gül sunucu Rick Nieman’a ve şöyle devam etti: “Salondaki insanlar tarafından bana her türlü suçlama yöneltiliyor. Buna hakları olabilir ama bunu son derece yıldırıcı ve korkutucu bir şekilde yapıyorlar.”
LALE GÜL’ÜN TELEVİZYON VE FOTOĞRAF TARTIŞMASI YAYINEVİNİ RAHATSIZ ETTİ
Yazar Lale Gül’ün televizyon programlarına katılması ve medyada yer alan bazı fotoğrafları, yayınevi cephesinde rahatsızlık yarattı. Özellikle Vandaag Inside programındaki görünürlüğü ve haberlerde kullanılan dekolte fotoğrafların ardından yayınevinin temkinli bir tutum aldığı konuşuluyor.
SBS 6 Televizyonu’na sık sık katılmasının eleştirilmesi konusunda konuşan Lale Gül yaptığı açıklamada, yayınevinden bir kişinin kendisine “Artık bir SBS 6 kızısın” dediğini aktardı.
Bu sözlerin, televizyon programlarına katılımın yazarın ciddiyetine zarar verebileceği endişesiyle söylendiği ifade ediliyor. Yeni bir kitabın tanıtımı sırasında bazı televizyon programlarında yer bulmanın zorlaşabileceği yönünde uyarı yapıldığı da dile getirildi.
Lale Gül için yayımlanan son haberlerde kullanılan dekolte fotoğrafların da yayınevinin hoşuna gitmediği iddia ediliyor. Televizyon görünürlüğü ile birlikte bu tür görsellerin, yazarın kamuoyundaki algısını etkileyebileceği yönünde kurum içinde değerlendirmeler yapıldığı konuşuluyor.
Tartışma, edebiyat dünyasında yazarın medyadaki görünürlüğü ile yayıncılık çizgisi arasındaki hassas dengeyi bir kez daha gündeme getirdi.
Lale Gül cephesinde ise geri adım sinyali yok. Yazarın hem televizyon programlarına katılmayı hem de kamuoyunda görünür olmaya devam etmeyi planladığı ifade ediliyor.
Tarihçi yazar Ekrem Hayri Peker, “Lalelerin ve Ressamların Ülkesi Hollanda’da bir Cevelan” kitabını yazdı.
Hollanda’ya gelemeyenler, bu kitabı okudukları zaman, kendilerini Hollanda’da hissedecekler ve her şeyi öğrenecekler.
İlhan KARAÇAY yazdı:
Hayatımın yarım asrından fazlası bu alçak (Nederland) topraklarda geçti.
Kanallarında yürüdüm, meydanlarında durdum, insanını tanıdım, göçmenliğin ne demek olduğunu burada öğrendim. Bu ülkeyi kimi zaman sevdim, kimi zaman eleştirdim ama her zaman anlamaya çalıştım. Çünkü Hollanda, yalnızca bir coğrafya değil, bir sistemdir, bir akıldır, bir hayat biçimidir.
Bazı kitaplar vardır, yalnızca bir ülkeyi anlatmaz. Okuru, o ülkenin sokaklarında gezdirir, meydanlarında durdurur, müzelerinde düşündürür, insanına yaklaştırır.
İşte bu yüzden Ekrem Hayri Peker’in “Lalelerin ve Ressamların Ülkesi Hollanda’da Bir Cevelan” adlı kitabını elime aldığımda, sıradan bir gezi kitabı okumadığımı daha ilk sayfalarda hissettim.
Bu eser, turist gözüyle yazılmış bir “gittim, gördüm” metni değildir.
İçinde bir babanın oğluna doğru yaptığı yolculuk vardır. Bir mühendisin titizliği, bir tarih okurunun merakı ve bir yazarın samimiyeti vardır. Daha da önemlisi, gördüğünü yalnızca anlatan değil, anlamaya çalışan bir bakış vardır.
“Belgesel Tarih” web sayfasının yöneticisi olan ve uzun yıllardır yazılarımı yayımlayan değerli dostum Ekrem Hayri Peker, bu kitapta Hollanda’yı gezmiyor. Hollanda’yı okumaya çalışıyor. Amsterdam’dan Eindhoven’a, Utrecht’ten Lahey’e uzanan bu yolculukta yalnızca sokaklar, binalar ve müzeler anlatılmıyor. Bir ülkenin nasıl kurulduğu, nasıl yaşadığı ve insanına nasıl bir hayat sunduğu gösteriliyor.
Bu nedenle “Lalelerin ve Ressamların Ülkesi Hollanda’da Bir Cevelan”, elinize alıp bir solukta bitireceğiniz sıradan bir gezi kitabı değildir. Okudukça durup düşüneceğiniz, bazı sayfaları tekrar çevireceğiniz, bazı cümlelerin altını çizeceğiniz bir eserdir.
AMSTERDAM BİR ŞEHİR DEĞİL BİR RUHTUR
Peker’in Amsterdam anlatısı, şehrin tarihini vermekle kalmaz, okuru o şehrin içine sokar. Merkez Garı’ndan Dam Meydanı’na yürürsünüz. Kanalların kıyısında durursunuz. Rembrandt’ın evinin önünde nefes alırsınız. Bu şehirde düzenin insanı ezmediğini, tam tersine insana alan açtığını hissedersiniz.
Ben yıllardır şunu yazarım: “Amsterdam, insanına güvenen bir şehirdir.”
Burada arabalar yayaya yol verir. Bisiklet, bir spor aracı değil, hayatın ta kendisidir. Çeşmeden akan su içilir. Parklar, yalnızca yeşil alan değil, yaşam alanıdır. Bu düzen, gökten düşmemiştir. Yüzyıllar boyunca emekle kurulmuştur.
Peker, bu ruhu sezdiriyor. “Bir kenti tanımanın tek yolu yürüyerek gezmektir” derken, aslında bir hayat felsefesini anlatıyor. Yürüdükçe görürsünüz. Gördükçe düşünürsünüz. Düşündükçe, bu ülkenin neden böyle olduğunu anlamaya başlarsınız.
Amsterdam, bu kitapta yalnızca gezilen bir yer değildir. Bir uygarlık biçimidir.
REMBRANDT’IN EVİ VE RESSAMLARIN ÜLKESİ
Kitabın en etkileyici bölümlerinden biri, Rembrandt’ın evi etrafında örülen anlatıdır.
Yazar, yalnızca bir müze gezmiyor. Bir dönemin ruhuna giriyor. Protestanlığın resim üzerindeki etkisini, portre sanatının neden geliştiğini, Kuzey Avrupa’nın nasıl bir sanat iklimi yarattığını sade bir dille anlatıyor.
Rembrandt’ın kısa yatağı, insanların neden düz yatmadığı, ressamın iflas edişi, evinin mezatta satılması, ardından yeniden müzeye dönüştürülmesi…
Bunların hepsi, sanatın arkasındaki insanı görünür kılıyor.
Bu bölüm okura şunu hissettiriyor: “Sanat yalnızca estetik değildir. Aynı zamanda toplumun aynasıdır.”
Hollanda’nın “ressamlar ülkesi” oluşu, yalnızca yetenek meselesi değildir. Bu, bir toplumun sanata verdiği değerin sonucudur.
LALELER, TARİH VE BİZ
Çiçek Pazarı bölümü, kitabın en renkli duraklarından biridir. Lalelerin yalnızca bir süs bitkisi olmadığını, tarih boyunca nasıl bir ekonomik ve kültürel değer taşıdığını öğrenirsiniz.
İşte bu noktada yazar, benim yıllar önce kaleme aldığım bir yazıdan alıntı yaparak Hollanda ile Türkiye arasındaki görünmez bağı hatırlatıyor. Kitapta aynen şu satırlara yer veriyor: “Lale Osmanlı İmparatorluğu’ndan gitmiş. Neredeyse 60 yıldır yılın yarısını Hollanda’da geçiren duayen gazeteci ve belgeseltarih.com sitesi yazarı İlhan Karaçay, Cumhuriyetimizin 101. Yılında Hollanda’da yapılan etkinlikleri anlattığı yazısında ‘Atatürk’ adı verilen laleye değinir. ‘Hollandalılar, zenginliklerini bize borçlu oldukları lale soğanlarından yeni bir tür yarattılar. 10 yıllık bir çalışmadan sonra ürettikleri bir lale çeşidine Atatürk adını verdiler ve dünyanın en büyük çiçek bahçesi Keukenhof’ta bu laleyi sergilediler.’”
Bu alıntı, kitabın yalnızca Hollanda’yı anlatmadığını, aynı zamanda iki ülke arasındaki tarihsel bağlara da dikkat çektiğini gösteriyor. Laleler üzerinden kurulan bu köprü, okura şunu düşündürüyor: “Tarih bazen bir çiçeğin yaprağında saklıdır.”
ATATÜRK’ÜN İZİ AMSTERDAM’DA
Kitabın bir başka yerinde, Amsterdam’daki Atatürk izine değiniliyor. Bu bilgi, yalnızca hoş bir ayrıntı değildir. Hollanda’da yaşayan Türklerin emekle nasıl bir iz bıraktığının belgesidir.
Ekrem Hayri Peker, bu bölümü anlatırken benim şu satırlarıma aynen yer veriyor: “Amsterdam’da bir Atatürk büstü ve Türkiye Sokağı bulunduğunu Hollanda’da yaşayan duayen gazeteci İlhan Karaçay’dan öğrendim. Amsterdam’ın kuzeyindeki gemi tersanesinde çalışan Türkler için kurulan Atatürk Kampı’nın bulunduğu sokağa Amsterdam Belediyesi ‘Atatürk’ ismini vermiş.”
Bu birkaç cümle, kitabın ruhunu da özetliyor.
Bu eser yalnızca gezilen yerleri anlatmıyor. Orada yaşayan insanları, oraya emek verenleri ve tarihe bırakılan izleri de görünür kılıyor.
Bir ülkeyi tanımak, yalnızca binalarını görmek değildir. O ülkede kimlerin nasıl yaşadığını, hangi emeklerin hangi izleri bıraktığını bilmektir. Peker’in kitabı, tam da bunu yapıyor.
Ben yıllardır şunu yazarım: Gurbet, yalnızca bir ekmek mücadelesi değildir. Aynı zamanda bir iz bırakma meselesidir. Bizler bu topraklara sadece iş gücü olarak gelmedik. Alın terimizi, kültürümüzü, hatıralarımızı da getirdik. Bugün Amsterdam’da bir sokağın Atatürk adını taşıması, bu emeğin görünür hâle gelmiş şeklidir.
KANALLAR, TEKNELER VE BİR ÜLKENİN SABRI
Kanallarda yapılan tekne turları anlatılırken, Hollanda’nın doğayla kurduğu ilişki gözler önüne seriliyor. Rehberin “kanallar üç metre ama bunun bir metresi çamur, bir metresi kayıp bisikletler” demesi, bu ülkenin mizahını da yansıtıyor.
Teknelerin bir kısmı konut olarak kullanılıyor. Kimisi çiçek bahçesine dönüşmüştür. Kimisinin güvertesinde lüks arabalar vardır. Bu sahneler, refahın nasıl sıradanlaştığını gösteriyor.
Ben bu ülkeyi anlatırken hep şunu söylerim: “Hollanda aceleci değildir. Bu ülke, sabırla kurulmuştur.”
Denizden toprak alarak ülke yapan bir toplumdan söz ediyoruz. Yüzyıllar boyunca suyla mücadele etmiş, her karışı emekle kazanmış bir halktan. Peker’in satırlarında bu sabır hissediliyor. Kanallar, yalnızca su yolları değildir. Bir hayat anlayışının sembolüdür.
VAN GOGH’UN KÖYÜ VE BİR RESSAMIN İÇ DÜNYASI
Ekrem Hayri Peker’in anlatısında, Van Gogh yalnızca bir ressam değildir. Bir insan, bir kader ve bir trajedidir. Yazar, Van Gogh’un köyüne gidişi, müzeyi gezmesi ve ressamın hayatını satır aralarına yerleştirişiyle okuru yalnızca bir sanatçının dünyasına değil, insan ruhunun kırılganlığına da götürüyor.
Van Gogh’un yaşam öyküsü, onun tablolarına bakan gözün de değişmesine neden olur. Yoksulluk, yalnızlık, psikolojik çalkantılar ve erken ölüm. Peker, bu hikâyeyi ansiklopedik bilgi gibi değil, bir insanın iç dünyasına yaklaşarak anlatıyor.
Bu bölümlerde okur şunu hisseder: Sanat çoğu zaman acının içinden doğar.
Van Gogh’un köyü, bu kitapta bir durak değil, bir iç yolculuk noktasıdır.
EINDHOVEN, PHILIPS VE MODERN HOLLANDA
Kitapta Eindhoven anlatısı, Hollanda’nın yalnızca geçmişiyle değil, bugünüyle de yüzleşmemizi sağlıyor. Philips gibi dev bir markanın doğduğu kentte, teknolojinin ve düzenin nasıl iç içe geçtiği görülüyor.
Bu şehir, yalnızca fabrikalarla değil, insan odaklı yaşam biçimiyle dikkat çekiyor. Yazar, oğlunun burada kurduğu hayat üzerinden, çağdaş Avrupa’nın nasıl bir iş ve yaşam dengesi kurduğunu gösteriyor.
Ben yıllardır Avrupa’yı anlatırken şunu vurgularım: Bu düzen, tesadüf değildir.
Eindhoven, bu kitapta şunu anlatıyor: Gelecek, plansız kurulmaz.
DENİZCİLİK MÜZESİ VE GEÇMİŞLE YÜZLEŞME
Amsterdam’daki Denizcilik Müzesi bölümü, Hollanda’nın nasıl bir deniz gücü olduğunu gözler önüne seriyor. Eski gemiler, haritalar, pusulalar, sömürgecilik gerçeği.
Peker’in bu bölümlerdeki tavrı dikkat çekicidir.
Hollanda, geçmişini saklamaz.
Köle ticareti ve sömürgecilik, müzede tüm çıplaklığıyla sergilenir.
Bu anlatı, okura şunu düşündürür: Gerçek medeniyet, geçmişi inkâr etmeden yüzleşebilmektir.
ŞATOLAR, TREN GARLARI VE GÜNLÜK HAYAT
Muiden Şatosu, kaleler, hendekler ve kalın duvarlar, geçmişin bugüne nasıl taşındığını gösteriyor. Tren garları ise bugünün düzenini yansıtıyor. Garların mimarisi, dakiklik, sessizlik ve temizlik, bu toplumun karakterini ele veriyor.
Bu ülke zamanı ciddiye alır.
İnsana saygı, burada yalnızca bir söz değildir.
Gündelik hayatın parçasıdır.
GÖÇMEN MAHALLELERİ VE BİRLİKTE YAŞAM
Kitabın önemli duraklarından biri de göçmen mahalleleridir. Hollanda’nın çok kültürlü yapısı, burada yaşayan Türkler ve diğer topluluklar, yazarın gözünden sade ama çarpıcı biçimde aktarılıyor.
Okur, Hollanda’nın yalnızca “beyaz bir Avrupa ülkesi” olmadığını, farklı kimliklerle birlikte yaşama tecrübesi geliştirmiş bir toplum olduğunu görür.
Benim hayatım, bu çok kültürlü yapının tam ortasında geçti. Bu ülkede büyüyen çocuklarımız, artık iki dünyanın da insanı. Peker’in satırları, bu gerçeği sessizce ama derinden hissettiriyor.
BİR KİTABIN HAFIZASI VE TÜRKİYE KÖYÜ
Kitabın sonunda yer alan ve bana ait olan metin, bu eserin neden yalnızca bir gezi kitabı olmadığını en güçlü biçimde ortaya koyuyor.
Ekrem Hayri Peker, “EK” bölümünde, belgeseltarih.com’da yayımlanan yazımı aynen kitaba almıştır:
Aşağıdaki yazı, kitapta yer almayan ama gerçekte var olan fotoğraflarla desteklenmiştir.
TÜRKİYE’DEN 3 BİN KİLOMETRE UZAKTA BİR KÖY VAR: TÜRKİYE
* 80 yıl süren İspanya savaşını, Osmanlı’nın katkısı ile galip bitiren Hollanda’nın o zamanki lideri Prens Maurits, minnet borcunu ödemek için geniş bir yöreye TÜRKİYE adını verdi.
* Hollanda Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan ülke 1612’de Osmanlı oldu. Hollanda o tarihten sonra ticarette ve tarımda atak yaptı ve bugün sayılı zengin ülkelerden biri oldu.
* Kraliyet’e geçtikten sonra da Osmanlı ve Cumhurıyet Türkiyesi ile ilişkilerini sürdüren Hollanda, 50 yıldır yararlandığı Türk işçiler sayesinde de endüstriyel ve ekonomik gelişme sağladı.
* Hollanda, tütün, kahve, çiçek, müzik, seramik ve Türkçe kelimeleri de kültürüne katarak, her bakımdan zenginleşmiş bir ülke oldu.
Röportaj: İlhan KARAÇAY
Hollanda, Avrupa’nın kuzeyinde, laleleri, değirmenleri, Johan Cruyffları ve de sarışınları ile ünlü bir ülkedir.
Bu ülkenin en büyük kenti ise, ‘Kuzeyin Venediği’ olarak anılan bir kanallar kentidir. Amsterdam’da özgürlüğün sınırı olmayan bir yaşam sürmektedir.
80 yıl süren İspanya savaşını, Osmanlı’nın katkısı ile galip bitiren Hollanda’nın o zamanki lideri Prens Maurits, minnet borcunu ödemek için geniş bir yöreye TÜRKİYE adını verdi.
Hollanda Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan ülke 1612’de Osmanlı oldu. Hollanda o tarihten sonra ticarette ve tarımda atak yaptı ve bugün sayılı zengin ülkelerden biri oldu.Kraliyet’e geçtikten sonra da Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiyesi ile ilişkilerini sürdüren Hollanda, 50 yıldır yararlandığı Türk işçiler sayesinde de endüstriyel ve ekonomik gelişme sağladı. Hollanda, tütün, kahve, çiçek, müzik, seramik ve Türkçe kelimeleri de kültürüne katarak, her bakımdan zenginleşmiş bir ülke oldu.
Türkiye Köyü Hollanda’nın Belçika’ya komşu olan Zeeland bölgesine TRT’den Prodüktor İsmail Elden, Yönetmen Sacit Şahin, kameramanlar Ercan İşsever ve Mehmet Ali Uzuncular ile birlikte gittik.
Türkiye’den 3 bin kilometre uzakta, her yıl onbinlerce yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği bir köy var. Bu köyün adı TÜRKİYE’dir.
Hollanda’nın Zeeland bölgesindeki bu köye ‘Türkiye’ adını, 400 yıl önce, Hollanda’nın kurucusu olan Willem van Oranje’nin oğlu Prens Maurits vermiş.
Osmanlı dayanışması sonunda, 80 yıl süren savaşta İspanyollar’ı yenilgiye uğratan Maurits, Türkiye’ye minnet borcunu ödeyebilmek için bu yöreye ‘Türkiye’ adını bahşetmiş.
Zeeland’ın Oostburg ilçesi sınırları içinde yol alırken önce Turkeijeweg (Türkiye yolu) tabelası ile karşılaşıyoruz.‘Bu ne güzel raslantı’ diye düşünürken, bu kez karşımıza bir köy adı olarak ‘Turkeye’(Türkiye) tabelası çıkıyor.
Köye yaklaşınca, gönderde dalgalanan bir Türk bayrağı görüyoruz.
Zira bu köyde bir gönüllü elçimiz var. Monique Strum adlı bu elçimiz, eşi Cor ile birlikte ziyaretçilere Tam bir Türk konukseverliği ile hizmet ediyor.
Monique’nin evine girerken, duvardaki “Türkiye elçiliği, numara 16.” yazılı küçük bir tabela da dikkat çekiyor.
Monique’e duygularını soruyorum: ‘Böylesi hoş bir duyguya başka bir konu ile ulaşamazsınız. Kendimi gerçekten Türkiye Büyükelçisi gibi hissediyorum’ diyor Monique.
Bu temsilciliğin ne kadar süreceğini, kendisinden sonra bu temsilciliği kimin yapabileceğini sorduğum zaman da. ‘Benim aile efradım yok. Benden sonrasını Türk makamları düşünsün ve şimdiden hazırlık yapılsın’ diye ekliyor Monique.
Avrupa’da yaşayan ve bu köyden haberi olan gurbetçilerin yanında, Türkiye’den gelenlerin de azımsanmayacak kadar çok olduğunu belirten Monique, gelenlerin duygularını kaleme aldığı bir hatıra defteri bile oluşturmuş. Evin içindeki bütün ayrıntılar Türkiye üzerine. Seccade, tespih, Türkiye fotoğrafları, Türk gazeteleri, Türk takvimi, Türk kahvesi, Türk sanatçıların kasetlerine kadar ne ararsanız var.
Monique, okullardaki tarih kitaplarında Türkiye ve Osmanlı hakkında yeteri kadar bilgi verilmediğinden yakınıyor.
Monique ve eşi Cor Van Doeselaar iki kez Türkiye turu yapmışlar. Önümüzdeki yıl ise köyden kalabalık bir ekiple, Türkiye’ye bisiklet turu yapmayı planlıyorlar.
Sint Anna Ter Muiden
Türkiye köyüne çok yakın olan Sint Anna Ter Muiden, Hollanda-Türkiye
ilişkilerinin en önemli ve başlangıç noktası oluyor.
400 yıl önceki savaşlar sırasında, Akdeniz’de, İspanyollar’dan para karşılığı kurtarılan Türk denizciler bu köye getirildiler.
Yerli halk Türkler’in hastalık yaymasından korktu. Ama sonuçta yine de Türk esirlere kucak açıldı.
Kurtarılan Türk esirler, İspanyollar’ın savaş planlarına ait belgeleri Hollandalılar’a verdiler. Türk denizcilerin verdikleri bilgi ve taktik sayesinde İspanyollar’ı yenigiye uğratan Hollandalılar, daha sonra Türk esirleri sağlıklı bir şekilde İstanbul’a ulaştırdılar.
İşte o zaman Türk Sultanı Hollanda’ya bir şükran plaketi gönderdi. Gönderilen yarım ay şeklindeki bu plaket, köy meydanındaki çeşmenin üzerine yerleştirildi. Bir başka yarım aylı plaket de belediye binasının üzerine vidalandı.
Aslında bu konuda birkaç rivayet vardır:
1590-1604 yılları arası. Hollanda Prensi Maurits döneminde, İspanyollarla yaşanan savaşlarda en önemli savunmanın yapıldığı yer Sint Anna Ter Muiden’dir. Buranın Hollanda için stratejik önemi çok fazla. O dönem İspanyollar’ın elinde esir bulunan 1400 kadar Türk forsa, Hollandalılar’ın yardımı ile kurtarılır. Leventler kendilerini kurtaran Hollandalılar’a kıyafetlerini ve üç hilalli flamalarını hediye eder. Üç hilalli Osmanlı flamalarını gemilerinde göndere çeken Hollandalılar’ı gören İspanyollar, ‘Osmanlı buraya donanma göndermiş’ diyerek korkar ve geri çekilir. Böylece ülke büyük bir istiladan kurtulur.
Diğer bir rivayette ise Prens Maurits, İspanya’ya karşı Osmanlı’dan yardım ister. Gelen cevapta, asker gönderme yerine, Osmanlı flamasının kullanılması önerilir. Gemilerdeki Osmanlı flamalarını gören İspanyollar, Osmanlı’dan korkarak kaçarlar.
Türkiye ile Hollanda arasındaki resmi ilişkilerin 400’üncü yılı kutlamaları çerçevesinde, her iki ülkede planlanan kutlamalardan biri de Hollanda’nın “Türkeye” adlı köyünün bağlı olduğu İjzendijke kasabasında gerçekleşti.
Türk köyü yetkililerinin inisiyatifi ile İjzendijke kasabasındaki Bolwerk Müzesi’nin bir bölümü, Türkiye-Hollanda ilişkilerine ait obje ve dökümanlara ayrıldı. İŞTE BU MÜZE: Türk ve Hollanda bayrağı ile süslenen Ijzendijke kasabasındaki Müze’nin bir bölümünde sergilenen Türkiye obje ve dökümanları büyük ilgi gördü.
Hollanda- Türkiye ilişkileri aslında bin yıla dayanır ama, diplomatik ve ticari resmi ilişkiler 1612′ de başlamıştır. Yani tam dörtyüz yıl önce.
Dörtyüz yıl önce, 6 aylık uzun bir yolculuk ve iki ay süren bir beklemeden sonra, Sultan Birinci Ahmet tarafından kabul edilen Hollanda Büyükelçisi Cornelis Haga, resmi ilişkilerin anahtarı olmuştur.
Daha açık söylemek gerekirse, pek çok devletin karşı çıkmasına rağmen, Haga’nın huzura kabul edilmesiyle, Hollanda’yı devlet olarak tanıyan ilk ülke Türkiye olmuştur.
İşte bu nedenle 2012 yılı, bu ilişkilerin 400’üncü yılı olarak kutlanmıştır.
Türkiye ve Hollanda’da çok çeşitli etkinliklerle kutlanan bu dostluğun, bundan sonra da asırlarca süreceğine inandığını belirten Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, kutlamalar sırasında geldigi Hollanda’da, Kraliçe Beatrix tarafmdan çok sıcak bir şekilde karşılandı.
Ijzendijke’nin merkezindeki Leglise adlı Protestan kilisesinde toplanan konuklara karşı yaptığı açış konuşmasına Türkçe olarak, “Sayın Lahey Büyükelçisi Uğur Doğan ve tüm davetliler, Türk köyünüze hoş geldiniz.” diyerek başlayan Het Bolwerk Müzesi Müdürü Ruud van der Berg, bölgelerinde bir ilke imza attıkları için mutluluğunu dile getirdi.
NEBAHAT ALBAYRAK’TAN VALİ’YE, BÜYÜKELÇİ’DEN BELEDİYE BAŞKANI’NA PLAKET:
Ulaştırma Bakanlığı yaptığı sırada bir Türkiye ziyaretinde, Hollanda’daki Türkeye Köyü’nün de içinde bulunduğu bölgeye valilik teklifi aldığını belirten Karla Peijs, bugün bu görevinden mutluluk duyduğunu söyledi. (olda)
Türk Hollanda Dostluk Vakfı Başkanı Bülent Türker, konuşmacıların hepsine birer plaket hazırlattı. Lahey Büyükelçimiz Uğur Doğan, Sluis Belediye Bakanı Jacques Suurmond’a plaketini verirken.(Sağda)
Açılışa katıldığ için kendisine teşekkür edilerek mikrofona davet edilen Milletvekili Nebahat Albayrak, yaptığı konuşmada, 400 yıllık Türk-Hollanda dostluğuna değindikten sonra, “Bir gün bana Hollanda’nın Zeeland bölgesinde Türk köyü var. Bu ismi de 1604 yılında Prens Maurits vermiş. Bundan haberin var mı, oraya gittin mi? diye sordukları zaman çok şaşırmıstım. Sonra buraya geldim ve bisiklet turu da yaptım. Bugün de, böylesi güneşli bir havada buradayız. Burada bulunmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum.” dedi.
MONİQUE STRUM’A İLHAN KARAÇAY’DAN, ŞENOL OCAKLI’YA HOLLANDA KONSOLOSUNDAN PLAKET: Törende, Türkiye Köyün’ün Fahri Konsolosu olan Monique Strum’a İlhan Karaçay, Türkiye Köyü ile ilgili yaptığı çalışmalardan ötürü ödüle layık görülen Şenol Ocaklı’ya da, Hollanda’nın İstanbul Başkonsolosu Marco Hennis plaketlerini verdiler.
Daha sonra mikrofona davet edilen Sluis Belediye Başkanı Jacques Suurmond, ilişkilerin öemine değindikten sonra, “Bir gün Dalaman’da tatil yaparken, üzerinde ‘Turkeye-Sluis’ yazılı bir tabela görünce çok şaşrmıstım. Öyle ya, Hollanda’da Belediye Başkanlığını yaptığım bir kentin ve o kente bağı bir köyün adını, Türkiye’de bir başka köyün girişinde görmek gerçekten şaşırtıcı olmaz mı? Meğer bu güzel girişimi, bugün de aramızda bulunan Şenol Ocaklı yapmış. Kendisine teşekkürlerimi sunuyorum.” diye konuştu. BÜYÜKELÇİ DUYGULANDI: Lahey Büyükelçimiz Uğur Doğan, Hollanda-Türk ilişkileri üzerine yaptığı konuşmadan sonra, Lavent Müzik Grubu’ndan dinlediği şarkıdaki “Haydi yolla İstanbul’a yolla” dizesinden sonra çok duygulandı.
Türk müziği ziyafeti
Türkiye Köyü’nde 10 yıl önce kurulan beş kişilik Laventen adlı müzik grubu, kilisede düzenlenen toplantıda yarım saatlik bir program yaptı. Türkçe ve İbranice repertuvarları ile büyük alkış toplayan grubun bir şarkıdaki “Haydi yolla İstanbul’a yolla, haydi yolla Beyoğlu’na yolla” sözleri salondakilere ve özellikle de Büyükelçi Uğur Doğan’a duygulu anlar yaşattı.
Ödül ve lale çiçeği yağmuru
Hollanda Dostluk ve Engelliler Vakfı Başkanı Bülent Türker, konuşmacıların hepsine 400’üncü yıl anısına özel olarak yaptırılan porselen tabaklar hediye etti. Ayrıca, serginin açılışına katılan davetlilere lale buketleri verildi.
VALİ VE BÜYÜKELÇİ’YE YEMEK: Türkiye Köyü’nün bağl olduğu Ijzendijke kasbası yöeticileri, sergi öncesinde Lahey Büyükelçimiz Uğur Doğan ve eşi ile Zeeland Valisi Karla Peijs’e bir öle yemeği ikram ettiler. Bu yemeğe, katkılarından ötürü İlhan Karaçay ve Şenol Ocaklı da davetliydiler.
AY YILDIZLI KRAVAT: Ijzendijke Müzesi’nin Genel Koordinatörü Tonyy Verhage Ay Yıldızli kravatıla dikkat çekti. Verhage, müzelerinde böyle bir etkinlik yapmalarından dolayı mutlu olduğunu söyledi.
Ekrem Hayri Peker’in “Lalelerin ve Ressamların Ülkesi Hollanda’da Bir Cevelan” adlı eseri, bir ülkeyi tanıtmanın ötesine geçen bir çalışmadır.
Bu kitapta:
Bir babanın yolculuğu vardır.
Bir mühendisin titizliği vardır.
Bir tarih okurunun merakı vardır.
Bir gezginin şaşkınlığı ve hayranlığı vardır.
Hollanda’yı merak eden herkes bu kitabı okumalı.
Ama yalnızca Hollanda’yı merak edenler değil.
Bu kitabı, dünyanın nasıl kurulduğunu, bir ülkenin nasıl ayağa kalktığını, düzenin ve emeğin nasıl hayat yarattığını merak eden herkes okumalı.
Çünkü bu sayfalarda sadece bir ülke yok.
Bu sayfalarda emek var, hafıza var ve insan var.
Ve işte bu yüzden, bu kitap Hollanda’yı muhteşem bir şekilde tanıtıyor.Bovenkant formulier
EKREM HAYRİ PEKERİ TANIYALIM
02/10/1954 tarihinde Mustafakemalpaşa’da doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünü bitirdi. Evli iki çocukludur.
30 yıl tekstil sektöründe çalıştı. Dört yıl Özbekistan’da bulundu. Özbekistan’daki gözlemlerini ve Anadolu’yla bağlarını kitaplaştırdı.
Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. İngiltere ve Pakistan’daki üniversitelerin düzenlendiği sempozyumlara çağrıldı. Gönderdiği bildiriler kabul edildi.
Tekstil Teknik, Konfeksiyon Teknik, Ev Tekstili, Kauçuk Dergisi, Örme Dünyası, Türk-Chem dergilerinde ve Bursa’da Mey dan, Kent ve Yeni Marmara gazeteleri; Bursa’da Yaşam, Bursa Defteri, Bursa Araştırmaları Vakfı dergisi, Bursa Günlüğü, Şeh rengiz, Çini, Güney Bursa, Patikalar, Bursa Pusula, Yenişehir Gazetesi, Turan, Perspektif, Hosab dergilerinde; belgeseltarih.com, teksarge.com, makalearsivi.com ve altınmiras.com gibi sitele rinde çeşitli makaleleri yayınlanmıştır.
Çeşitli haber sitelerinde yazıları yayınlanmıştır. www.belgeseltarih.com ve tekstil sektörüne yönelik www.teksarge.com sitelerinin kurucularındandır.
Mesleki bilgilerini kitaplaştırdı. Tekstilcinin El Kitabı (2011), Tekstil el Kitabı (2013), Tekstile Giriş (2015), Tekstilciler İçin Baskı el Kitabı (2017) ve Örme El Kitabı (2019) adlarında beş kitap yazdı.
Lahey Alevi Bektaşi Kültür ve Tanıtma Derneği’ninYeni Yıl Resepsiyonu, sazlı, sözlü, danslı ve yemekli yapıldı.
Belediye Başkanı: Bu, yalnızca geleceğe baktığımız bir an değil, aynı zamanda bizi birbirimize bağlayan değerler üzerinde durduğumuz bir andır.
Büyükelçi: Lahey Belediye Başkanı ve yardımcılarının da aramızda bulunmalarından mutluluk duyduğumu belirtmek isterim.
(Haberin Hollandacası en altta. De Nederlandse versie staat onderaan Turks)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Tüm dünyada “LAHEY” denildiği zaman, insanların aklına ilk gelen barış ve insanlık olur.
Dünya insanlarının diline pelesenk olan LAHEY, önceki gün bir başka barış ve insanlık etkinliğine sahne oldu.
Derneğin Yeni Yıl Resepsiyonu’na, Lahey Belediye Başkanı Jan van Zanen, Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan, Belediye Başkan Yardımcıları Nur İcar ve Marielle Vavier, Demokrat 66 Partisi Grup Başkanı Assad Yousef, Hart voor Den Haag Parti lideri İsmet Bingöl,
Yeşil Sol Partili Vincent Thepass, Mahalle Karakolu Müdürü Dasy ve ekibi ile kalabalık bir Türk ve Hollanda grubu katıldı.
Lahey Alevi Bektaşi Kültür ve Tanıtma Derneği Başkanı Muharrem Cengiz ve Eş Başkan Pelin Yıldırım, günün mana ve önemini anlatan konuşmalarından sonra sözü büyükelçimiz Yazgan’a verdiler.
Büyükelçi Yazgan, konuşmasında Pir Sultan Abdal’ın “Sarı Çiğdem” deyişine atıfta bulunarak, Anadolu Alevi Bektaşi geleneği ve kültürünün Türk kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu ve şahsen kendisinin de yetiştiği toprakların mayasını oluşturduğunu vurguladı. Bu kültürün Lahey’de yaşatılmasından büyük bir memnuniyet duyduğunu ifade eden Yazgan, yeni yılda da müzik ve kültür aracılığıyla Lahey’e birlikte katkı sunulacağına inandığını söyledi. Yazgan ayrıca, Lahey Belediye Başkanı ve yardımcılarının etkinlikte yer almasından duyduğu mutluluğu da dile getirdi.
Daha sonra söz alan Lahey Belediye Başkanı Jan van Zanen şunları söyledi:
“Sayın Ekselansları, Değerli katılımcılar,
Bugün sizinle birlikte, yeni yılı karşılıyor olmayı büyük bir ayrıcalık ve mutluluk olarak görüyorum.
Bu, yalnızca geleceğe baktığımız bir an değil, aynı zamanda bizi birbirimize bağlayan değerler üzerinde durduğumuz bir andır.
Ve tam da burada, bu bağ somut hale geliyor. Birbirimize gösterdiğimiz ilgiyle, diyaloğa verdiğimiz önemle.
Ve farklılıkların mesafe yaratmadığına, aksine bizi zenginleştirebileceğine olan inançla.
Geçen yılın Şubat ayında, her altı ayda bir davet ettiğim Lahey’deki dini ve inanç temelli topluluklarla birlikte burada bir araya gelmiştik.
Bu, benim için çok değerli bir gelenektir.
O buluşmada, günümüz toplumunda büyümenin ne anlama geldiğini ve bunun gençler ve ebeveynleri için hangi zorlukları beraberinde getirdiğini konuştuk.
Dini ve inanç temelli toplulukların toplumsal hayattaki rolünü asla küçümsememeliyiz.
Sizler çok büyük bir gönüllü emek ortaya koyuyorsunuz. Maddi imkânları kısıtlı olanlar ve yalnız yaşayanlar için yemek hazırlamaktan, öğrencilere ödev desteği vermeye, henüz burada kendi yolunu tek başına bulamayan insanlara toplumsal destek sunmaya kadar çok geniş bir alanda çalışıyorsunuz.
Kısacası sizler, kentimizin toplumsal dokusunu bir arada tutan harcın önemli bir parçasısınız.
Lahey, birçok sesin, geleneğin ve hikâyenin bir arada bulunduğu bir şehirdir.
Alevi toplumu da buna yıllardır çok özel bir şekilde katkı sunmaktadır.
İnsanları bir araya getiren etkinliklerle, kültüre ve maneviyata gösterilen özenle ve kente ve kent sakinlerine karşı açık bir tutumla.
Yeni bir yılın başındayız. Bu yılın kuşkusuz yeni zorluklar ama aynı zamanda yeni fırsatlar getireceği açıktır.
Dünyada şu anda pek çok şey yaşanıyor.
Sizi, beni ve hepimizi endişelendiren gelişmeler de var.
Dünyanın evi olan Lahey’de bunu yakından hissediyoruz.
Yine de, saygıyla, karşılıklı sorumluluk duygusuyla ve çok çeşitli kent topluluğumuzun gücüyle bunun üstesinden birlikte gelebileceğimize inanıyorum.
Hepinize sağlıklı, barış dolu ve ilham verici bir 2026 diliyorum.
Karşılaşmaların, anlayışın ve dayanışmanın öne çıktığı bir yıl olsun.
Zor zamanlarda birbirimizi bulabildiğimiz, birbirimize tutunabildiğimiz ve destek olabildiğimiz bir yıl olsun.
Ve hayatın güzel yanlarını birlikte kutlayabildiğimiz bir yıl olsun.
Çeşitlilik içinde birlik.
Hepimiz farklıyız, ama hepimiz Laheyliyiz.
Teşekkür ederim.”
MÜZİK VE ALEVİLİK FELSEFESİ
Etkinliğe müzik eşliğinde açık büfe yemek sunulurken, Aleviliğin felsefesini kapsayan görüşmeler ve konuşmalar yapıldı.
Alevilik felsefesinde, insan merkezdedir. İnanç, korkuya değil sevgiye dayanır. Kul ile Yaradan arasına kimsenin girmediği, vicdanın en büyük rehber kabul edildiği bir yol anlayışı vardır. Alevilikte ibadet, sadece bir ritüel değil, insanın insana karşı sorumluluğunu hatırlatan bir yaşam biçimidir.
“Eline, beline, diline sahip ol” öğretisi, Alevi yolunun temel ahlaki pusulasıdır. Bu anlayışta kimseye zarar vermemek, kimseyi incitmemek ve kimseyi ötekileştirmemek esastır. Kadın ve erkek yan yana durur, lokma paylaşılır, rızalık olmadan hiçbir işin hayırlı olmayacağı kabul edilir. Bu yönüyle Alevilik, eşitliğin, paylaşmanın ve dayanışmanın inançla bütünleşmiş hâlidir.
Alevi Bektaşi geleneğinde saz, söz ve deyiş sadece müzik değildir. Onlar, yüzyıllar boyunca aktarılan bir hafızadır. Pir Sultan Abdal’dan Hacı Bektaş Veli’ye uzanan bu yol, adaletsizliğe karşı durmayı, haksızlık karşısında susmamayı ve her koşulda insan onurunu savunmayı öğretir. Bu nedenle Alevilik, yalnızca bir inanç sistemi değil, aynı zamanda barıştan ve insanlıktan yana bir duruştur.
Lahey gibi barışın ve hukukun simgesi olan bir kentte, Alevi kültürünün bu değerlerle yaşatılması, yalnız Alevi yurttaşlarımız için değil, birlikte yaşama kültürüne inanan herkes için anlamlı bir katkı olarak görülmektedir.
LAHEY ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR VE TANITMA DERNEĞİNİ TANITIM KİTAPÇIĞINDAN ÖĞRENELİM:
Lahey Alevi Bektaşi Kültür ve Tanıtma Derneği, Lahey ve çevresinde yaşayan Alevi toplumu için önemli bir buluşma noktası olarak faaliyet gösteriyor. Dernek, dayanışmayı, kültürü ve eğitimi esas alan yapısıyla, Alevi inancının ve kültürünün yaşatıldığı, aktarıldığı ve paylaşıldığı bir merkez olma özelliği taşıyor.
Derneğin temel hedefi, Alevi kimliğini güçlendirmek ve Aleviliğin eşitlik, saygı, hoşgörü ve insan sevgisi gibi evrensel değerlerini gelecek kuşaklara aktarmak. Bu amaçla hem kültürel hem de eğitici etkinlikler düzenleniyor, genç kuşakların kendi kökleriyle bağ kurmasına özel önem veriliyor.
Dernek bünyesinde, Alevilikle ilgili söyleşiler, atölyeler ve kurslar gerçekleştiriliyor. Alevi inancında önemli yere sahip günler ve ritüeller, toplu katılımla ve rızalık anlayışı içinde yaşatılıyor. Topluluk faaliyetleri sayesinde insanlar bir araya geliyor, dayanışma güçleniyor ve güçlü bir toplumsal bağ kuruluyor.
Lahey Alevi Bektaşi Kültür ve Tanıtma Derneği, yalnızca Alevi yurttaşlara değil, Alevi kültürünü tanımak ve anlamak isteyen herkese açık bir kapı olmayı sürdürüyor. Dernek yöneticileri, saygının, barışın ve birlikte yaşama kültürünün merkezde olduğu bir gelecek için çalıştıklarını vurguluyor.
DERNEKTE EĞİTİM VE KURSLAR
Dernek bünyesinde kişisel gelişim ve kültürel derinleşmeye yönelik çeşitli kurslar da düzenleniyor. Bu kurslar, bireylerin hem toplumsal hem de kişisel anlamda güçlenmesini hedefliyor.
Saz kursları, Alevi müziğinin temel enstrümanı olan sazı öğrenmek isteyenlere yönelik olarak veriliyor. Katılımcılar, sadece bir enstrüman çalmayı değil, aynı zamanda Alevi müzik geleneğini ve deyiş kültürünü de yakından tanıma fırsatı buluyor.
Kişisel gelişim alanında ise liderlik, zaman yönetimi, üretkenlik ve kendini ifade etme gibi başlıklarda eğitimler sunuluyor. Sanat, şiir ve yazı yoluyla yaratıcılığı geliştirmeye yönelik çalışmalar da bu kapsamda yer alıyor.
Alevi kültürü ve inancına ilgi duyanlar için Aleviliğin tarihi, felsefesi ve ritüellerini ele alan eğitim programları düzenleniyor. Bu çalışmalar, Alevi kimliğiyle bağ kurmak ve bu kültürü bilinçli şekilde yaşatmak isteyenler için önemli bir kaynak oluşturuyor.
GENÇLİK ÇALIŞMALARI
Derneğin gençlik kolları, Alevi toplumundaki gençleri bir araya getirmede özel bir rol üstleniyor. Gençlerin kültürel kimliklerini tanımaları, özgüven kazanmaları ve toplumsal hayata aktif biçimde katılmaları hedefleniyor.
Gençlere yönelik kültürel atölyeler, saz çalışmaları, sportif etkinlikler ve güncel konuların ele alındığı eğitim toplantıları düzenleniyor. Ayrıca gönüllülük faaliyetleriyle gençlerin toplumsal sorumluluk bilinci geliştirmeleri teşvik ediliyor.
Lahey’de sazın teline, sözün özüne ve insanın vicdanına yaslanan bu buluşma, Alevi kültürünün yalnızca geçmişten gelen bir miras değil, bugünle konuşan ve yarına umut taşıyan diri bir yaşam biçimi olduğunu bir kez daha gösterdi.
Lahey Alevi Bektaşi Kültür ve Tanıtma Derneği’nin yöneticileri, inançla sorumluluğu, kültürle toplumsal duyarlılığı bir arada taşıyan anlayışlarıyla bu yolu kararlılıkla sürdürürken, gençler de sazla, sözle ve bilinçle bu mirası geleceğe taşıyacaklarını açıkça ortaya koyuyor.
Bu tablo, Aleviliğin Lahey’de sadece yaşatılmadığını, aynı zamanda güvenle yarına emanet edildiğini gösteriyor.
İşte bu yüzden Lahey’de yankılanan her deyiş, paylaşılan her lokma ve kurulan her gönül bağı, yalnızca bir kültürel buluşma değil, insanı merkeze alan bir yaşam anlayışının sessiz ama güçlü ilanı olarak kayda geçiyor.
YÖNETİM KURULU
Muharrem Cengiz: Eş başkan
Pelin Yıldırım: Eş başkan
Haydar Özmen: Sekreter
Gönül Yıldırım: Sekreter yardımcısı
Hakan Yıldırım: Sayman
Bora Çelik: Sayman yardımcısı
Ceyhun Özçelik: Yönetim kurulu üyesi
Mürşit Aslan: Yönetim kurulu üyesi
Ali Ergül: Yönetim kurulu üyesi
Tarık Kutlutürk: Yönetim kurulu üyesi
Yusuf Yıldız: Yönetim kurulu üyesi
DENETLEME KURULU
Abuzer Şaş, Hasan Sarıkaya, Piraye Yıldırım, Düzgün Şahinkaya, Selin Cengiz, Hasan Basri Yılmaz, Sebahattin Erbaş, Mustafa Kırmızı, Mahmut Kirmit.
************************
DE BURGEMEESTER VAN DEN HAAG EN ONZE AMBASSADEUR BIJ ALEVITISCHE NEDERLANDERS
De nieuwjaarsreceptie van de Alevitische Culturele Vereniging werd gehouden met muziek, zang, dans en een gezamenlijk buffet.
Burgemeester: Dit is niet alleen een moment waarop we vooruitkijken, maar ook een moment waarop we stilstaan bij de waarden die ons met elkaar verbinden.
Ambassadeur: Ik wil graag benadrukken hoe verheugd ik ben dat ook de burgemeester van Den Haag en zijn wethouders vandaag onder ons zijn.
Door İlhan KARAÇAY
Wanneer wereldwijd de naam Den Haag valt, denken mensen allereerst aan vrede en menselijkheid.
De stad die synoniem is geworden met recht en internationale rechtspraak, vormde onlangs opnieuw het decor voor een bijeenkomst waarin juist deze waarden centraal stonden.
Aan de nieuwjaarsreceptie van de Alevitische Bektashi Culturele en Promotievereniging in Den Haag namen onder anderen deel: burgemeester Jan van Zanen, de Turkse ambassadeur in Den Haag Fatma Ceren Yazgan, wethouders Nur İcar en Marielle Vavier, fractievoorzitter van D66 Assad Yousef, partijleider van Hart voor Den Haag İsmet Bingöl, vertegenwoordiger van GroenLinks Vincent Thepass, wijkagent Dasy en zijn team, evenals een grote groep Nederlandse en Turkse gasten.
Na de openingswoorden waarin het belang en de betekenis van de dag werden benadrukt, gaven voorzitter Muharrem Cengiz en co-voorzitter Pelin Yıldırım het woord aan ambassadeur Yazgan.
Zij verwees in haar toespraak naar het deyiş “Sarı Çiğdem” van Pir Sultan Abdal en zei dat zij er persoonlijk veel waarde aan hecht dat de Anatolische Alevitisch-Bektashische traditie en cultuur, die een onlosmakelijk deel vormt van de Turkse identiteit en ook van de grond waarop zij zelf is opgegroeid, in Den Haag levend wordt gehouden.
Zij sprak de hoop uit dat men ook in het nieuwe jaar met muziek en cultuur gezamenlijk zal bijdragen aan de stad Den Haag en gaf aan bijzonder verheugd te zijn over de aanwezigheid van de burgemeester en zijn wethouders.
TOESPRAAK VAN BURGEMEESTER JAN VAN ZANEN
Excellentie, Geachte aanwezigen, Beschouw het als een voorrecht en groot genoegen om vandaag samen met u en de wethouders Mariëlle Vavier en Nur Icar het nieuwe jaar in te luiden. Een moment waarop we niet alleen vooruitkijken, maar ook stilstaan bij wat ons verbindt. En juist hier, bij Dab Der, wordt die verbinding tastbaar: in de aandacht voor elkaar, in de inzet voor dialoog. En in de overtuiging dat verschillen geen afstand scheppen, maar juist kunnen verrijken. In februari vorig jaar waren we hier samen met Haagse religieuze en levensbeschouwelijke gemeenschappen te gast, die ik ieder half jaar uitnodig. Een traditie die me na aan het hart ligt. We spraken toen over opgroeien in de huidige samenleving en de uitdagingen die dat meebrengt, voor jongeren én hun ouders. De rol van de religieuze en levensbeschouwelijke gemeenschappen in het maatschappelijk leven mogen we niet onderschatten. U doet enorm veel vrijwilligerswerk, van maaltijden bereiden voor mensen met een kleine beurs en alleenstaanden, tot huiswerkbegeleiding, tot maatschappelijke hulp aan mensen die hier hun weg nog niet zelfstandig kunnen vinden. Kortom, u bent onderdeel van het cement dat het maatschappelijke weefsel van onze stad bij elkaar houdt. Den Haag is een stad van vele stemmen, tradities en verhalen. De Alevitische gemeenschap draagt daar al jaren op een bijzondere manier aan bij. Met activiteiten die mensen samenbrengen, met aandacht voor cultuur en spiritualiteit, en met een open houding naar de stad en haar inwoners. We staan aan het begin van een nieuw jaar, dat ongetwijfeld nieuwe uitdagingen, maar ook nieuwe kansen biedt. Op dit moment gebeurt er van alles in de wereld. Ook dingen die u, mij, ons allemaal zorgen baren. In Den Haag, de stad waar de wereld thuis is, merken we dat goed. Toch heb ik er vertrouwen in dat we dit samen aankunnen, met respect, met betrokkenheid en met de kracht van onze diverse stedelijke gemeenschap. Wens u allen een gezond, vreedzaam en inspirerend 2026. Dat het een jaar mag zijn van ontmoeting, begrip en verbondenheid. Waarin we elkaar, op moeilijke momenten, weten te vinden, vasthouden en steunen. En de mooie dingen van het leven samen kunnen vieren. Verbonden in verscheidenheid. Allemaal anders, allemaal Haags. Dank u wel.
MUZIEK, ONTMOETING EN DE FILOSOFIE VAN HET ALEVITISME
Tijdens de bijeenkomst werd onder muzikale begeleiding een open buffet geserveerd.
In een warme en samenzijn gerichte sfeer vonden gesprekken en uitwisselingen plaats waarin niet alleen cultuur, maar ook de filosofische kern van het Alevitisme centraal stond.
Binnen het Alevitisme staat de mens centraal.
Het geloof is niet gebaseerd op angst, maar op liefde.
Het is een levensbeschouwing waarin niemand tussen de mens en de Schepper staat en waarin het geweten wordt gezien als de belangrijkste leidraad.
Aanbidding is daarbij geen losstaand ritueel, maar een manier van leven die de verantwoordelijkheid van de mens tegenover de medemens benadrukt.
De bekende Alevitische levensregel “Wees meester over je hand, je lichaam en je woord” vormt het morele kompas van deze traditie.
Niemand schade berokkenen, niemand kwetsen en niemand buitensluiten geldt als fundamenteel uitgangspunt.
Vrouwen en mannen staan zij aan zij, voedsel wordt gedeeld en zonder wederzijdse instemming wordt geen enkele handeling als juist beschouwd.
In die zin is het Alevitisme een geloof waarin gelijkwaardigheid, delen en solidariteit onlosmakelijk met elkaar verbonden zijn.
Binnen de Alevitisch-Bektashische traditie zijn muziek, poëzie en gezongen teksten meer dan alleen kunstvormen. Zij vormen een collectief geheugen dat al eeuwenlang van generatie op generatie wordt doorgegeven. Van Pir Sultan Abdal tot Hacı Bektaş Veli leert deze traditie om onrecht niet te accepteren, niet te zwijgen tegenover onrechtvaardigheid en onder alle omstandigheden de menselijke waardigheid te verdedigen. Daarom is het Alevitisme niet uitsluitend een religieus systeem, maar ook een houding die staat voor vrede, rechtvaardigheid en menselijkheid.
In een stad als Den Haag, wereldwijd symbool van vrede en recht, wordt het levend houden van deze waarden gezien als een betekenisvolle bijdrage
niet alleen voor Alevitische Nederlanders, maar voor iedereen die gelooft in samenleven, wederzijds respect en dialoog.
DE ALEVITISCHE BEKTASHI CULTURELE EN PROMOTIEVERENIGING IN DEN HAAG
De Alevitische Bektashi Culturele en Promotievereniging in Den Haag fungeert als een belangrijk ontmoetingspunt voor de Alevitische gemeenschap in Den Haag en omgeving.
De vereniging werkt vanuit de kernwaarden solidariteit, cultuur en educatie en vormt een centrum waar het Alevitische geloof en de bijbehorende culturele tradities worden beleefd, doorgegeven en gedeeld.
Het voornaamste doel van de vereniging is het versterken van de Alevitische identiteit en het doorgeven van universele waarden zoals gelijkwaardigheid, respect, tolerantie en liefde voor de mens aan toekomstige generaties.
Daarom worden zowel culturele als educatieve activiteiten georganiseerd, met bijzondere aandacht voor het betrekken van jongeren bij hun culturele wortels.
Binnen de vereniging vinden lezingen, workshops en cursussen plaats over het Alevitisme.
Belangrijke religieuze dagen en rituelen worden gezamenlijk gevierd, in een sfeer van participatie en wederzijdse instemming.
Dankzij gemeenschapsactiviteiten komen mensen samen, wordt onderlinge verbondenheid versterkt en ontstaat een hechte sociale structuur.
De vereniging richt zich niet uitsluitend op Alevitische Nederlanders, maar staat ook open voor iedereen die kennis wil maken met de Alevitische cultuur en levensbeschouwing.
Het bestuur benadrukt dat zij zich blijven inzetten voor een toekomst waarin respect, vrede en samenleven centraal staan.
EDUCATIE EN CURSUSSEN
Binnen de vereniging worden diverse cursussen aangeboden die gericht zijn op persoonlijke ontwikkeling en culturele verdieping.
Deze programma’s zijn erop gericht om deelnemers zowel maatschappelijk als persoonlijk sterker te maken.
Er worden sazlessen gegeven voor iedereen die dit voor de Alevitische muziek zo kenmerkende instrument wil leren bespelen.
Deelnemers leren niet alleen een instrument, maar maken ook kennis met de muzikale tradities en de deyişcultuur van het Alevitisme.
Op het gebied van persoonlijke ontwikkeling worden trainingen aangeboden op het gebied van leiderschap, time-management, productiviteit en zelfexpressie.
Ook creatieve workshops rond kunst, poëzie en schrijven maken deel uit van het programma.
Voor geïnteresseerden in de Alevitische cultuur en religie zijn er educatieve trajecten over de geschiedenis, filosofie en rituelen van het Alevitisme.
Deze activiteiten bieden verdieping en versterken de band met de Alevitische identiteit.
JONGERENWERK
De jongerenafdeling van de vereniging speelt een belangrijke rol in het samenbrengen van jongeren binnen de Alevitische gemeenschap.
Het doel is om jongeren te ondersteunen bij het ontwikkelen van hun culturele identiteit, zelfvertrouwen en actieve deelname aan de samenleving.
Er worden culturele workshops georganiseerd, waaronder sazactiviteiten, sportieve bijeenkomsten en educatieve sessies over actuele thema’s.
Daarnaast worden jongeren aangemoedigd om deel te nemen aan vrijwilligersactiviteiten, waarmee hun maatschappelijke betrokkenheid wordt vergroot.
De bijeenkomst in Den Haag, gedragen door de klank van de saz, de kracht van het woord en het morele kompas van het geweten, liet nogmaals zien dat de Alevitische cultuur niet slechts een erfgoed uit het verleden is,
maar een levende levenswijze die met het heden spreekt en hoop biedt voor de toekomst.
Terwijl het bestuur van de Alevitische Bektashi Culturele en Promotievereniging deze weg met vastberadenheid blijft volgen door geloof te verbinden met verantwoordelijkheid en cultuur met maatschappelijke betrokkenheid,
tonen jongeren met muziek, bewustzijn en overtuiging dat zij dit erfgoed met vertrouwen zullen doorgeven aan volgende generaties.
Dit laat zien dat het Alevitisme in Den Haag niet alleen wordt behouden, maar met zekerheid wordt toevertrouwd aan de toekomst.
Juist daarom staat elke gezongen deyiş, elke gedeelde maaltijd en elke oprechte ontmoeting in Den Haag symbool
voor meer dan een culturele samenkomst alleen.
Het vormt een stille maar krachtige verklaring van een levensvisie waarin de mens centraal staat.
BESTUUR
Muharrem Cengiz – Co-voorzitter
Pelin Yıldırım – Co-voorzitter
Haydar Özmen – Secretaris
Gönül Yıldırım – Adjunct-secretaris
Hakan Yıldırım – Penningmeester
Bora Çelik – Adjunct-penningmeester
Ceyhun Özçelik – Bestuurslid
Mürşit Aslan – Bestuurslid
Ali Ergül – Bestuurslid
Tarık Kutlutürk – Bestuurslid
Yusuf Yıldız – Bestuurslid
RAAD VAN TOEZICHT
Abuzer Şaş, Hasan Sarıkaya, Piraye Yıldırım, Düzgün Şahinkaya, Selin Cengiz,
Hasan Basri Yılmaz, Sebahattin Erbaş, Mustafa Kırmızı, Mahmut Kirmit.
Serdar Gözübüyük’ün hikâyesi, aynı zamanda toplumsal bir başarı hikâyesi.
Göçmen kökenli bir ailenin çocuğu olarak Avrupa futbolunun elit hakem listesinde kalıcı olabilmiş olması, gençler için güçlü bir rol model oluşturuyor.
Bu haberim, bir plaket töreninden çok daha fazlasını anlatıyor.
Bu, bir hakemlik sisteminin nasıl çalıştığını ve Türkiye’de neden aynı sonucun alınamadığını sorgulayan bir haber.
7 Dünya Şampiyonası, 7 Avrupa Şampiyonası, sayısız final maçları izlemiş bir gazeteci olarak iddia ediyorum:Baskı altında soğukkanlı kalabilen, futbolcuyla çatışmadan otorite kurabilen ve oyunun önüne geçmeyen bir hakem hep zirvede kalır.
UEFA’nın titizliği: 100 maçtan hiçbirinde Türk takımı yok.
(Analizin Hollandacası en altta
De Nederlandstalige analyse staat onderaan)
Santiago Bernabeu Didi (Arabistanda) Kovacs
İlhan KARAÇAY’ın analizi:
Bazı hikâyeler vardır. Okurken yalnızca bir kişiyi anlatmaz, bir sistemi de sorgulatır.
Serdar Gözübüyük’ün hakemlik yolculuğu tam olarak böyle bir hikâye.
Bu haberim, UEFA organizasyonlarında 100 maça ulaşan bir hakemin portresini çizerken aynı zamanda Avrupa’da hakemliğin nasıl inşa edildiğini ve Türkiye’de neden aynı istikrarın sağlanamadığını gözler önüne seriyor.
Bazı hakemler vardır, maçın önüne geçer. Bazıları ise maçı oynatır.
Serdar Gözübüyük, ikinci şıkka girenlerden.
Sahada bağırarak değil, görünmezce ama hissedilir biçimde otorite kuran bir hakem.
Onu Avrupa Kupaları’nda 100 maça taşıyan temel özellik de tam olarak bu anlayış.
Gözübüyük, “Union of European Football Associations UEFA (Avrupa Futbol Federasyonları Birliği)” organizasyonlarında yönettiği 100’üncü Avrupa Kupası maçı nedeniyle, “Koninklijke Nederlandse Voetbalbond KNVB(Hollanda Kraliyeti Futbol Federasyonu” ve UEFA tarafından plaketle onurlandırıldı.
Bu, Avrupa futbolunda az sayıda hakemin ulaşabildiği bir eşik. Ancak bu haberim, bir plaket töreninden çok daha fazlasını anlatıyor.
Bu, bir hakemlik sisteminin nasıl çalıştığını ve Türkiye’de neden aynı sonucun alınamadığını sorgulayan bir haber.
HAKEMLİK ONUN İÇİN SONRADAN SEÇİLMİŞ BİR YOL DEĞİLDİ
Serdar Gözübüyük’ü yakından tanıyanların sıkça kullandığı bir ifade var: “Yaşından büyük bir olgunluk.”
Henüz 16 yaşındayken yönettiği maçlarda bile oyunu okuyabilen, futbolcuyla doğru mesafeyi kurabilen ve düdüğü kişisel güç aracı haline getirmeyen bir hakemdi.
Onu farklı kılan, karttan önce iletişimi, cezadan önce iknayı tercih etmesiydi.
Sertlikle değil, oyun aklıyla var olmayı seçti.
Bu yaklaşım amatör sahalarda başladı, Hollanda liglerine taşındı ve zamanla Avrupa’nın büyük statlarında karşılık buldu.
Gözübüyük’ün hakemliği, hiçbir zaman “ben buradayım” diye bağırmadı.
Tam tersine, ne kadar az görünürse, maçın o kadar iyi aktığını bilen bir anlayışla şekillendi.
AVRUPA’DA 100 MAÇ TESADÜF DEĞİL
UEFA organizasyonlarında 100 maça ulaşmak, tek bir iyi sezonla açıklanamaz.
Bu, yıllar boyunca aynı seviyede kalabilmek demektir.
Fizik testleri, her maçtan sonra hazırlanan ayrıntılı raporlar, VAR uyumu ve baskı altında doğru karar verebilme becerisi, bu sürecin ayrılmaz parçalarıdır.
Serdar Gözübüyük, bu sınavlardan sezon sezon geçti.
Şampiyonlar Ligi, Avrupa Ligi ve Konferans Ligi karşılaşmalarında aldığı görevler, UEFA’nın ona duyduğu güvenin açık göstergesi oldu. Verilen plaket, bir anlık başarının değil, uzun süreli istikrarın belgesi niteliği taşıyor.
HOLLANDA’DA YILIN EN İYİ HAKEMİ
2024–2025 sezonu, Gözübüyük’ün kariyerinde özel bir yere sahip. Deneyimli hakem, eski Hollanda Milli Takımı futbolcularından oluşan jüri tarafından, “sezonun en iyi hakemi” seçildi.
Futbol kamuoyunda “Altın Kart” olarak bilinen bu ödül, De Telegraaf gazetesi tarafından düzenlenen ve her yıl şeffaf biçimde açıklanan bir oylamayla veriliyor.
Toplam 35 eski milli futbolcu, sezon boyunca izledikleri hakem performanslarını değerlendirdi.
(Üstteki fotoğraflar soldan sağa) Guus Hiddink, De Boer kardeşler, Ronald Koeman, Jack Zwart, Willem van Hanegem, John Bosman, Willy van de Kerkhof’tan başka, Wesley Sneijder, Rafael van der Vaart ve Wim Kieft gibi isimlerin yer aldığı jüri, Gözübüyük’ü zirveye taşıdı.
Ödülü takdim eden Hollanda futbolunun efsanelerinden Ruud Gullit, onun hakemlik felsefesini şu sözlerle özetledi: “Maçı yönettiğin belli ama aynı zamanda maçın oyuna ait olduğunu hissettiriyorsun. Ne kadar az görünürsen, maç için o kadar iyidir. Sen bu dengeyi çok iyi kurmuşsun. Senin yönettiğin maçlar keyifle izleniyor.”
Bu sözler, bir iltifattan çok, üst düzey hakemliğin tanımı olarak kayda geçti.
HAKEMLER NEREDEYSE HİÇ ALKIŞ ALMAZ
Gözübüyük’ün ödül sonrası söyledikleri, mesleğin çıplak gerçeğini yansıtıyordu: “Biz hakemler aslında hiçbir zaman tam anlamıyla beğenilmeyiz. Ama eski milli futbolculardan gelen bu takdir, insanı gururlandırıyor.” Bu yaklaşım, onun karakterini de özetliyor. Alkış peşinde değil, doğru yönetim peşinde.
GÖÇMEN BİR AİLEDEN AVRUPA’NIN ELİT LİSTESİNE
Serdar Gözübüyük’ün hikâyesi, aynı zamanda toplumsal bir başarı hikâyesi.
Göçmen kökenli bir ailenin çocuğu olarak Avrupa futbolunun elit hakem listesinde kalıcı olabilmiş olması, gençler için güçlü bir rol model oluşturuyor. Bu yol, şansla değil; disiplin, sabır ve sistemle yürünmüş bir yol.
VE TÜRKİYE GERÇEĞİ
Bu noktada kaçınılmaz bir soru ortaya çıkıyor. Aynı oyunu oynayan ülkeler arasında hakemlikte neden bu kadar büyük farklar var.
Türkiye’de hakemlik, yıllardır aynı döngünün içinde. Bir derbi, bir kariyeri bitirebiliyor.
Hakemler maçtan çok maç sonrası tartışmalarla anılıyor. Güven, bir haftalık. Hakem, sahada oyunu yöneten kişi olmaktan çıkıp tartışmanın merkezine oturuyor.
Hollanda modelinde ise hakem sistemin parçası. Yanlış yaptığında linç edilmiyor, doğru yaptığında da göklere çıkarılmıyor. Analiz ediliyor, geliştiriliyor ve korunuyor. Süreklilik esas alınıyor.
“TÜRKİYE DERBİ MAÇLARA GÖZÜBÜYÜK’Ü ÇAĞIRSIN” CÜMLESİ NEDEN KURULUYOR
Bu cümle, yabancı hayranlığı değil. Baskı altında soğukkanlı kalabilen, futbolcuyla çatışmadan otorite kurabilen ve oyunun önüne geçmeyen bir hakem arayışının ifadesi.
Serdar Gözübüyük’ün portresi, Türkiye’deki sorunun bireysel değil, yapısal olduğunu açık biçimde gösteriyor.
BİR HAKEM NASIL KORUNUR, NASIL HARCANIR
Hollanda’da bir hakem kötü maç yönettiğinde, ertesi gün manşetlerde yakılmıyor. Televizyon programlarında hedef tahtasına oturtulmuyor. Analiz ediliyor, raporlanıyor ve gerekirse dinlendiriliyor. Ama itibarı yerle bir edilmiyor. Çünkü sistem, bir hakemin bir maçtan ibaret olmadığını biliyor.
Türkiye’de ise hakem, çoğu zaman tek maçlık bir figür. Bir pozisyon, bir düdük ve sonrasında haftalar süren tartışmalar. Bu ortamda ne özgüven gelişiyor ne de istikrar sağlanabiliyor.
HAKEMİN MAÇI DEĞİL, MAÇIN HAKEMİ
Gözübüyük’ün yönettiği maçlarda hakem konuşulmuyor. Bu, bir hakem için alınabilecek en büyük övgülerden biri. Çünkü iyi hakem, oyunu oynatandır. Kendini değil, maçı öne çıkarandır.
Türkiye’de ise çoğu zaman kart sayısı, düdük tonu ve mimikler tartışılıyor. Oysa Avrupa’da esas olan oyunun ritmi.
BİR HAKEMİN HAYALİ VE HABERİN MESAJI
Serdar Gözübüyük, daha önce Avrupa Şampiyonası’nda dördüncü hakem olarak görev aldı. Hedefi ise net. Büyük turnuvalarda sahada olmak. Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası, hâlâ ulaşılmak istenen zirveler arasında.
Bu dosya, bir hakemin portresiyle başlıyor ama bir sistem eleştirisiyle bitiyor. 100 Avrupa maçı bir son değil, bir durak.
Darısı Türk hakemlerin başına. Darısı, hakemi maçla değil sistemle değerlendirenlerin başına.
Serdar Gözübüyük’ün bu haberi okunurken çoğu kişinin aklından geçen soru aslında çok tanıdık: “Türkiye’de neden böyle hakemler yok?”
Bu soru, ilk bakışta bireylere yöneliyor gibi görünse de, cevabı bireylerde değil, yapıda saklı.
Türkiye’de hakemlik uzun yıllardır kişilikler üzerinden tartışılıyor. İsimler öne çıkıyor, düdükler konuşuluyor, bir pozisyonla kariyerler yazılıyor ya da siliniyor. Oysa Avrupa’da tartışılan şey isimler değil, standartlar. Hakem kim olursa olsun, sistemin içinde kalabildiği sürece korunuyor, geliştiriliyor ve uzun vadeli planın parçası haline geliyor.
Serdar Gözübüyük’ü farklı kılan şey, hatasız olması değil. Onu öne çıkaran asıl unsur, hatayla kurulan ilişki. Yanlış yaptığında yakılmaması, doğru yaptığında putlaştırılmaması. Bu denge, hakemin sahada rahat nefes almasını sağlıyor. Rahat nefes alan hakem, doğru karar verme ihtimalini artırıyor.
Türkiye’de ise hakemlik, sürekli savunma halinde yaşanan bir meslek. Hakem, maçtan önce tedirgin, maç sırasında baskı altında, maçtan sonra ise hedefte. Bu döngü kırılmadıkça ne yeni Gözübüyük’ler çıkar ne de mevcut hakemler potansiyelini gösterebilir.
Bu yüzden çözüm, yabancı hakem getirmek ya da tek tek isimleri parlatmak değil.
Çözüm, hakemi sistemin merkezine değil, sistemin güvencesine yerleştirmek.
Eğitimle, analizle ve kurumsal duruşla desteklenen bir yapı kurmak.
Serdar Gözübüyük örneği bize şunu söylüyor. Doğru düzen kurulduğunda, hakem sadece maçı değil, futbol iklimini de yönetebiliyor. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey de tam olarak bu.
Daha yüksek sesli düdükler değil, daha sağlam bir sistem.
Gerisi zaten kendiliğinden geliyor.
GÖZÜBÜYÜK TÜRK TAKIMLARININ MAÇLARINI YÖNETMEDİ
Serdar Gözübüyük, UEFA organizasyonlarında 100 Avrupa Kupası maçına ulaşmış bir hakem.
Ancak bu 100 maçın hiçbirinde bir Türk takımının karşılaşmasında görev almadı.
Bu durum bir tesadüf değil, bir ihmal de değil.
UEFA’nın hakem atamalarında en titiz davrandığı alanlardan biri, en küçük algı ihtimalini bile ortadan kaldırmak. Köken, bağ ya da duygu ihtimali söz konusuysa, sistem baştan kapıyı kapatıyor.
Gözübüyük’ün Türk takımlarının maçlarından özellikle uzak tutulması, ona duyulan güvensizlikten değil; tam tersine, tartışmasız ve lekesiz bir profilin korunmak istenmesinden kaynaklanıyor. UEFA, yeteneğini kullanıyor ama adını hiçbir tartışmanın içine sokmuyor.
Avrupa futbolunda bazen bir hakemi asıl değerli kılan şey, yönettiği maçlar değil; bilinçli olarak yönettirilmediği maçlardır.
Serdar Gözübüyük örneği, bu sistemin nasıl işlediğini tek başına anlatan nadir örneklerden biri.
Kısacası şunu söylemek mümkün:
UEFA, Gözübüyük’ün yeteneğini görüyor, istikrarını ödüllendiriyor ama, “yanlış anlaşılmaya mahal vermemek” için Türk takımlarını onun yolundan bilinçli olarak uzak tutuyor.
Yani mesele güven eksikliği değil, tam tersine aşırı güven.
“Bu hakem tartışmasız olmalı” deniyor ve en küçük gölge ihtimali bile devre dışı bırakılıyor.
Bir başka ifadeyle:
UEFA’nın gözünden hiçbir şey kaçmıyor.
Hatta bazen, bizim çok sonradan fark ettiğimiz ayrıntıları bile.
Bir hakemin bir ülkenin takımlarından özellikle uzak tutulması, o hakem için gizli bir kariyer madalyasıdır.
Çünkü bu, “seni konuşulur kılmak istemiyoruz” demektir.
Ve Avrupa futbolunda bundan daha büyük bir iltifat pek yoktur.
**************
ONZE TROTS SERDAR GÖZÜBÜYÜK: 100 WEDSTRIJDEN IN DE EUROPESE BEKERS, SCHEIDSRECHTER VAN HET JAAR IN NEDERLAND EN EEN ONDERSCHEIDING VAN DE UEFA
Het verhaal van Serdar Gözübüyük is tegelijkertijd ook een maatschappelijk succesverhaal.
Als zoon van een familie met een migratieachtergrond is hij erin geslaagd zich blijvend te handhaven op de elitelijst van de Europese arbitrage. Dat maakt hem tot een sterk rolmodel voor jongeren.
Dit artikel vertelt veel meer dan alleen het verhaal van een plaquette-uitreiking.
Het stelt vragen over hoe een scheidsrechterssysteem functioneert en waarom in Turkije al jaren niet hetzelfde resultaat wordt behaald.
Als journalist die zeven Wereldkampioenschappen, zeven Europese Kampioenschappen en talloze finales heeft gevolgd, stel ik het volgende: een scheidsrechter die onder druk kalm blijft, gezag kan uitoefenen zonder conflict met spelers en het spel niet naar zich toe trekt, blijft altijd aan de top.
De nauwkeurigheid van de UEFA: in geen van de 100 wedstrijden een Turkse club
Santiago Bernabeu Didi (in Arabie) Kovacs
Analyse van İlhan KARAÇAY
Sommige verhalen beschrijven niet alleen een persoon, maar zetten ook een systeem aan het denken.
De loopbaan van Serdar Gözübüyük is precies zo’n verhaal.
Dit artikel schetst het portret van een scheidsrechter die de mijlpaal van 100 UEFA-wedstrijden heeft bereikt en laat tegelijk zien hoe arbitrage in Europa wordt opgebouwd en waarom dezelfde continuïteit in Turkije ontbreekt.
Sommige scheidsrechters gaan vóór de wedstrijd staan. Anderen laten de wedstrijd spelen.
Serdar Gözübüyük behoort tot die tweede categorie.
Hij bouwt gezag niet op door te schreeuwen, maar op een onzichtbare en tegelijk voelbare manier.
Dat inzicht vormt precies de basis die hem naar 100 Europese wedstrijden heeft gebracht.
Gözübüyük werd vanwege het feit dat hij zijn 100e Europese bekerwedstrijd leidde binnen de organisaties van de Union of European Football Associations UEFA (Europese Voetbalbond), onderscheiden met een plaquette door zowel de Koninklijke Nederlandse Voetbalbond KNVB (Koninklijke Nederlandse Voetbalbond) als de UEFA.
Dit is een drempel die slechts door zeer weinig scheidsrechters in het Europese voetbal wordt bereikt.
Maar dit artikel vertelt veel meer dan alleen het verhaal van een plaquette-uitreiking.
Het is een artikel dat ter discussie stelt hoe een scheidsrechterssysteem functioneert en waarom in Turkije hetzelfde resultaat niet kan worden behaald.
SCHEIDSRECHTER ZIJN WAS VOOR HEM GEEN LATER GEMAAKTE KEUZE
Mensen die Serdar Gözübüyük goed kennen, gebruiken vaak dezelfde uitdrukking: “een volwassenheid die zijn leeftijd overstijgt”.
Zelfs op zestienjarige leeftijd kon hij wedstrijden lezen, de juiste afstand tot spelers bewaren en de fluit niet als persoonlijk machtsmiddel gebruiken.
Wat hem onderscheidde, was zijn voorkeur voor communicatie vóór kaarten en overtuiging vóór straf. Hij koos niet voor hardheid, maar voor spelinzicht.
Die benadering begon op amateurvelden, zette zich voort in de Nederlandse competities en vond uiteindelijk weerklank in de grote Europese stadions.
Zijn manier van fluiten schreeuwde nooit “ik ben hier”.
Integendeel, zij werd gevormd door het besef dat hoe minder zichtbaar de scheidsrechter is, hoe beter de wedstrijd loopt.
100 WEDSTRIJDEN IN EUROPA IS GEEN TOEVAL
Het bereiken van 100 wedstrijden in UEFA-organisaties kan niet worden verklaard door één sterk seizoen.
Het betekent jarenlang op hetzelfde niveau kunnen blijven.
Fysieke testen, gedetailleerde rapporten na elke wedstrijd, VAR-compatibiliteit en het vermogen om onder druk juiste beslissingen te nemen vormen onlosmakelijke onderdelen van dit proces.
Serdar Gözübüyük doorliep deze toetsen seizoen na seizoen.
Zijn aanstellingen in de Champions League, Europa League en Conference League tonen duidelijk het vertrouwen dat de UEFA in hem stelt. De uitgereikte plaquette is geen bewijs van een moment, maar van langdurige stabiliteit.
SCHEIDSRECHTER VAN HET JAAR IN NEDERLAND
Het seizoen 2024–2025 neemt een bijzondere plaats in binnen zijn carrière.
De ervaren scheidsrechter werd door een jury van voormalige internationals uitgeroepen tot “scheidsrechter van het seizoen”. Deze onderscheiding, in de voetbalwereld bekend als de “Gouden Kaart”, wordt toegekend via een transparante stemming die jaarlijks door De Telegraaf wordt georganiseerd.
In totaal beoordeelden 35 oud-internationals de prestaties van scheidsrechters gedurende het seizoen. Onder hen bevonden zich onder meer Guus Hiddink, de broers De Boer, Ronald Koeman, Jack Swart, Willem van Hanegem, John Bosman, Willy van de Kerkhof, Wesley Sneijder, Rafael van der Vaart en Wim Kieft.
De prijs werd uitgereikt door Ruud Gullit, een van de iconen van het Nederlandse voetbal, die Gözübüyüks filosofie als volgt samenvatte: “Je ziet dat je de wedstrijd leidt, maar tegelijk laat je voelen dat de wedstrijd van het spel is. Hoe minder zichtbaar je bent, hoe beter voor de wedstrijd. Jij beheerst die balans uitstekend. Wedstrijden onder jouw leiding zijn prettig om te volgen.”
Deze woorden gelden niet zozeer als compliment, maar als definitie van arbitrage op topniveau.
SCHEIDSRECHTERS KRIJGEN BIJNA NOOIT APPLAUS
De woorden die Gözübüyük na de prijsuitreiking sprak, weerspiegelen de naakte realiteit van het vak:
“Scheidsrechters worden eigenlijk nooit volledig gewaardeerd. Maar waardering van voormalige internationals maakt je trots.”
Die benadering typeert ook zijn karakter. Niet op zoek naar applaus, maar naar correct wedstrijdmanagement.
VAN EEN MIGRANTENGEZIN NAAR DE EUROPESE ELITELIJST
Het verhaal van Serdar Gözübüyük is tegelijk ook een maatschappelijk succesverhaal.
Als kind van een migrantenfamilie wist hij zich blijvend te vestigen op de elitelijst van Europese scheidsrechters. Die weg werd niet afgelegd dankzij geluk, maar dankzij discipline, geduld en een systeem.
DE REALITEIT IN TURKIJE
Op dit punt dringt zich onvermijdelijk een vraag op. Waarom bestaan er zulke grote verschillen in arbitrage tussen landen die hetzelfde spel spelen?
In Turkije zit de arbitrage al jaren vast in dezelfde cirkel.
Eén derby kan een carrière beëindigen.
Scheidsrechters worden meer herinnerd om de discussies na afloop dan om het spel op het veld. Vertrouwen duurt vaak maar één week.
In het Nederlandse model is de scheidsrechter onderdeel van het systeem.
Fouten leiden niet tot publieke afrekening en correcte beslissingen niet tot verheerlijking. Er wordt geanalyseerd, ontwikkeld en beschermd. Continuïteit staat centraal.
WAAROM WORDT DE ZIN “LAAT GÖZÜBÜYÜK DE DERBY LEIDEN” GEBRUIKT
Die zin is geen uiting van bewondering voor het buitenland.
Het is de weerspiegeling van een zoektocht naar een scheidsrechter die onder druk kalm blijft, gezag uitoefent zonder conflict en het spel niet overschaduwt.
Het portret van Serdar Gözübüyük laat duidelijk zien dat het probleem in Turkije niet individueel is, maar structureel.
HOE WORDT EEN SCHEIDSRECHTER BESCHERMD EN HOE WORDT HIJ OPGEGEVEN
In Nederland wordt een scheidsrechter na een slechte wedstrijd niet de volgende dag publiekelijk verbrand.
Hij wordt niet op een schandpaal gezet in televisieprogramma’s. Er wordt geanalyseerd, gerapporteerd en zo nodig rust gegund. Maar zijn reputatie wordt niet vernietigd. Omdat het systeem weet dat een scheidsrechter niet uit één wedstrijd bestaat.
In Turkije is de scheidsrechter vaak een figuur van één wedstrijd. Eén beslissing, één fluitsignaal en daarna wekenlange discussies. In zo’n klimaat ontstaat geen zelfvertrouwen en geen stabiliteit.
NIET DE WEDSTRIJD VAN DE SCHEIDSRECHTER, MAAR DE SCHEIDSRECHTER VAN DE WEDSTRIJD
In wedstrijden onder leiding van Gözübüyük wordt zelden over de scheidsrechter gesproken.
Dat is een van de grootste complimenten die een scheidsrechter kan krijgen. Goede scheidsrechters laten het spel spreken, niet zichzelf.
In Turkije daarentegen worden vaak het aantal kaarten, de toon van het fluitsignaal en lichaamstaal besproken. Terwijl in Europa het ritme van het spel centraal staat.
DE DROOM VAN EEN SCHEIDSRECHTER EN DE BOODSCHAP VAN DIT ARTIKEL
Serdar Gözübüyük fungeerde eerder als vierde official op een Europees Kampioenschap. Zijn doel is duidelijk. Op het veld staan tijdens grote toernooien. Het Wereldkampioenschap en het Europees Kampioenschap blijven de hoogste toppen.
Dit dossier begint met het portret van een scheidsrechter en eindigt met een systeemkritiek.
100 Europese wedstrijden zijn geen eindpunt, maar een tussenstation.
Moge het Turkse scheidsrechters ook ten deel vallen. Moge het toekomen aan wie scheidsrechters beoordeelt op systeem en niet op incident.
Bij het lezen van dit artikel komt bij velen een bekende vraag op: “Waarom zijn er in Turkije geen scheidsrechters zoals hij?”
Die vraag lijkt op individuen gericht, maar het antwoord ligt in de structuur.
In Turkije wordt arbitrage al jaren besproken via personen. Namen staan centraal, fluitsignalen worden uitvergroot en carrières worden geschreven of uitgewist met één beslissing.
In Europa daarentegen draait het om standaarden. Wie de regels volgt en binnen het systeem blijft, wordt beschermd, ontwikkeld en onderdeel van een langetermijnplan.
Wat Serdar Gözübüyük onderscheidt, is niet dat hij foutloos is.
Het is de manier waarop met fouten wordt omgegaan. Niet verbrand worden bij fouten en niet verheerlijkt bij successen. Die balans stelt een scheidsrechter in staat vrij te ademen op het veld. En wie vrij ademt, neemt betere beslissingen.
Zolang arbitrage in Turkije een beroep blijft dat in permanente verdediging wordt uitgeoefend, zullen nieuwe Gözübüyük’s niet ontstaan en zullen bestaande talenten hun potentieel niet bereiken.
De oplossing ligt niet in het importeren van buitenlandse scheidsrechters of het verheffen van individuele namen.
De oplossing ligt in het plaatsen van de scheidsrechter niet in het centrum van het systeem, maar onder de bescherming ervan.
Het voorbeeld Serdar Gözübüyük laat zien wat mogelijk is wanneer het juiste kader wordt gecreëerd.
Dan beheert een scheidsrechter niet alleen een wedstrijd, maar ook het voetbalklimaat.
Niet hardere fluitsignalen, maar een sterker systeem maakt het verschil.
De rest volgt vanzelf.
GÖZÜBÜYÜK LEIDDE GEEN WEDSTRIJDEN VAN TURKSE PLOEGEN
Serdar Gözübüyük is een scheidsrechter die binnen de UEFA-organisaties de mijlpaal van 100 Europese bekerwedstrijden heeft bereikt.
In geen van deze 100 wedstrijden had hij echter de leiding over een duel waarin een Turkse club betrokken was.
Dit is geen toeval en ook geen nalatigheid.
Een van de terreinen waarop de UEFA bij scheidsrechtersaanstellingen het meest nauwgezet te werk gaat, is het volledig uitsluiten van zelfs de kleinste perceptie van belangenverstrengeling. Wanneer herkomst, binding of emotionele betrokkenheid een rol zou kunnen spelen, sluit het systeem vanaf het begin de deur.
Dat Gözübüyük bewust uit de buurt wordt gehouden van wedstrijden van Turkse clubs, heeft dan ook niet te maken met een gebrek aan vertrouwen. Integendeel, het is bedoeld om een onbetwistbare en smetteloze profilering te beschermen. De UEFA maakt gebruik van zijn kwaliteiten, maar plaatst zijn naam niet in het midden van mogelijke discussies.
In het Europese voetbal wordt de waarde van een scheidsrechter soms niet bepaald door de wedstrijden die hij leidt, maar juist door de wedstrijden die hij bewust niet krijgt toegewezen.
Het voorbeeld van Serdar Gözübüyük laat op zichzelf al zien hoe dit systeem werkt.
Kort gezegd kan het volgende worden gesteld:
de UEFA ziet het talent van Gözübüyük en beloont zijn stabiliteit, maar houdt hem doelbewust weg van Turkse clubs om elke mogelijkheid van misinterpretatie te vermijden.
Het gaat hier dus niet om een gebrek aan vertrouwen, maar juist om een vorm van verregaand vertrouwen.
Er wordt gezegd: “Deze scheidsrechter moet onomstreden blijven”, en zelfs de kleinste schaduw van twijfel wordt buiten spel gezet.
Met andere woorden: Niets ontsnapt aan het oog van de UEFA.
Soms zelfs details die door het voetbalpubliek pas veel later worden opgemerkt.
Wanneer een scheidsrechter bewust op afstand wordt gehouden van clubs uit één bepaald land, heeft dat binnen het systeem een stille maar duidelijke betekenis.
Het betekent: “wij willen dat je naam niet onderwerp van discussie wordt”.
En in het Europese voetbal bestaat er nauwelijks een grotere blijk van waardering dan dat.