BİREYSEL OLARAK TÜRK LİTERATÜRÜNE ONLARCA ESER KATAN, KURUMSAL OLARAK 110 ESERİ TOPLUMA KAZANDIRAN VEYİS GÜNGÖR’DEN YENİ BİR KİTAP: AVRUPA TÜRKLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

BİREYSEL OLARAK TÜRK LİTERATÜRÜNE ONLARCA ESER KATAN, KURUMSAL OLARAK 110 ESERİ TOPLUMA KAZANDIRAN VEYİS GÜNGÖR’DEN YENİ BİR KİTAP: AVRUPA TÜRKLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Dış Türkler Sosyolojisi’ne kazandırılan yeni kitabın sunuş bölümümü, günümüzün Çalışma Bakanı Vedat Bilgin yazdı.

Hollanda’da etkinlik organize etme rekoru kıran Veyis Güngör’ün, Belegesel ve DVD çalışmaları da parmak ısırtıyor.

İlhan KARAÇAY’ın haberi:

Bireysel olarak Türk literatürüne onlarca eser katan, kurumsal olarak da 110 eseri topluma kazandıran Veyis Güngör’den yeni bir kitap: Avrupa Türkleri Üzerine Düşünceler

Avrupa’ya Türk iş gücü göçünün 6o’ıncı yılı geride kalırken, Avrupa Türkleri Sosyolojisi’ne ışık tutan ve Avrupa Türklerini anlatan bu kitap, “Avrupa Türkleri Üzerine Düşünceler, Yeni Bir Gelecek Perspektifi Denemesi” başlığı ile yayınlandı.

Günümüzde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yapan Prof. Dr. Vedat BİLGİN’in sunuş bölümünü kaleme aldığı, “Avrupa Türkleri Üzerine Düşünceler” başlıklı kitap, Çizgi Kitapevi yayınları arasında okurlar ile buluştu.

Avrupalı Türklerin 60 yıllık serencamını anlatan kitap, “Avrupa Türkleri, göç, sivil toplum ve gençlik”, “Irkçılık, Avrupa İslam’ı ve demokrasi”, “Türkiye-AB ilişkileri ve Türk Dünyası”, “Kültürel Referanslar, dünya dili ve gelecek vizyonu” başlıkları altında pek çok güncel meseleye ışık tutuyor.

Afbeelding met tekst, persoon, poseren, kleed Automatisch gegenereerde beschrijving
Veyis Güngör (solda), kitabın ilk baskısını, Sunuş’u yazan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Prof. Dr. Vedat Bilgin’e takdim ederken.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Prof. Dr. Vedat Bilgin, eserin sunuş bölümünde kitabın köklü bir birikimin sonucu ortaya çıktığını vurguladı.
Bakınız Bakan Bilgin bu konuda neler yazdı: “Kuruluşundan itibaren, belli periyodlarda faaliyetlerine konuşmacı olarak katıldığım ‘Hollanda Türkevi Topluluğu’nun, Avrupa’daki Türklerin göç, entegrasyon, katılım, kültürel değişim ve Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri süreçlerini tartışıp, göç literatürüne önemli katkıda bulunduğuna şahit oldum. Avrupa’daki Türklerin alandaki değişim sürecini, Türkevi’nin, benim de katıldığım bazı faaliyetleri, Hollanda kurum ve kuruluşlarıyla ortak gerçekleştirmesini somut bir şekilde, gözlemledim. Özellikle Hollanda Türkevi Topluluğu faaliyetlerinin, sadece Hollanda ve Avrupa’daki Türklerle sınırlı olmaması, Türkiye ve Türk dünyasını da kapsaması, Avrupalı Türklerin yeni oluşturmaya çalıştıkları kimlik içeriğinin çok açık bir gayreti olduğunu söyleyebilirim”.

Veyis Güngör imzalı “Avrupa Türkleri Üzerine Düşünceler” kitabı, Avrupa Türklerinin bir gelecek perspektifi oluşturmaları yolunda müracaat edilmesi gereken ana sütun ve temel başlıkları formüle ediyor. Yazara göre, Avrupalı Türklerin gelecek perspektifi oluşturma sürecinde Avrupa’da oluşan 60 yıllık göç tecrübesi, tarihi ve kurumsal hafıza; Türkistan ve Anadolu insan tasavvurunu, Endülüs ve Balkan Müslümanlığı tecrübesi; Avrupa kültür tarihi bilinci ve yorumu ve nihayet, Türkiye-AB ilişkileri, Türk Dünyası, akraba topluluklar ve mazlum milletlerle ilişkilerden elde edilen kazanımlar, ana temeller olarak dikkate alınmalıdır.
Kitap, işaret edilen bu değer ve deneyimlerin, Avrupa Türklerinin gelecek on yıllarda, Avrupa’da ‘Müslüman Türk’ olarak varlıklarını devam ettirmeleri yönünde yapılacak tartışmalara da katkıda bulunacağını göstermektedir.

KİTABIN SUNUŞ YAZISINDA, ÇALIŞMA BAKANI VEDAT BİLGİN ŞUNLARI ANLATMAKTADIR:
Göç, küreselleşmenin en önemli dinamiklerinden birisini oluşturmuştur. Göç, her ne kadar insanoğlunun tarihi kadar eski olsa da, küreselleşme ile birlikte yeni boyutlar kazanmış ve yeni ilişkileri beraberinde getirmiştir. Göç hareketi, göç edenlerin geldikleri ülkelerle ilişkileri başta olmak üzere, siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilere yeni boyutlar katmıştır. Tarihte yaşanan farklı göç hareketlilikleri, geçmişte olduğu gibi günümüzde de aynı kategoride değildir. Özellikle 1900’lü yılların başında ortaya çıkan ve daha çok, ‘iş gücü göçü’ olarak gelişen göç hareketliliğine, 1950’li yıllarda, ‘Avrupa’ya Türk işgücü göçü’ de eklenmiştir. Her yaşanan göç olayında olduğu gibi, Avrupa’ya yapılan Türk işgücü göçü de, daha fazla emek ve istihdamla sınırlı olmayıp, aynı zamanda aynı zamanda, iki toplumun ve iki kültürün karşılaşmasıdır.

Türk toplumu, yirminci yüzyılın ikinci yarısına girildiğinde, toplumsal olarak daha çok köylülüğün egemen olduğu bir yapıya sahipti. Bu sosyolojik yapı, o yıllarda, Anadolu’nun köy, kasaba ve kentlerinden Avrupa’ya gerçekleşen Türk işçi göçünün de profiline yansımıştır. Birinci nesil Türk işçileri, Anadolu’nun daha çok kırsal kesiminden, kendileriyle birlikte getirdikleri kültürel birikimle, yeni toplumda, ihtiyaçtan kaynaklanan kurumları da inşa etmişlerdir. Özellikle, göçün önemli bir dönüm noktasını teşkil eden ‘aile birleşimi’ ve ikinci neslin, içinde bulunduğu ülkenin dilini öğrenmesiyle, Türk işçi göçünün mahiyeti de değişmeye başlamıştır. Bu değişim; içinde yaşadıkları toplumla girilen diyalogla başlayan kültürel karşılaşma ve etkileşim sonucu, önce ‘Avrupa’daki Türklerin, kendilerinin kim olduklarını tanımlama ve kimliklerinin yeniden keşfi’, sonra ‘yeni topluma uyum ve o toplumda yer edinme’, en önemlisi de, kendi kimliklerini muhafaza ederek, ‘yeniden üreten toplumsal çerçeveleri inşa etme’, olarak ortaya çıkmıştır.

1980’li yıllardan sonra gözlenen bir yapı değişikliğiyle, artık Avrupa’daki Türk işçileri, ‘Avrupalı Türkler’ olarak bir dönüşüm sürecinin içine girmişlerdir. O yıllarda, asimile olmadan, entegrasyonu savunan Türkler, içinde yaşadıkları ülkelerin kurumlarıyla sağlıklı ilişkiler kurmanın yollarını aramışlardır. Siyasi katılım, sivil toplum örgütlenmesi, girişimcilik ve diğer alanlardaki toplumsal temsil ve katılımlar bu evrilme sürecinin açık örneklerini oluşturmuştur.

Bu örneklerden biri de, elinizdeki kitabın yazarı Veyis Güngör’ün, yol arkadaşları ile birlikte kurduğu ‘Hollanda Türkevi Topluluğu’dur. Kuruluşundan itibaren, belli periyodlarda faaliyetlerine konuşmacı olarak katıldığım ‘Hollanda Türkevi Topluluğu’nun, Avrupa’daki Türklerin göç, entegrasyon, katılım, kültürel değişim ve Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri süreçlerini tartışıp, göç literatürüne önemli katkıda bulunduğuna şahit oldum. Avrupa’daki Türklerin alandaki değişim sürecini, Türkevi’nin, benim de katıldığım bazı faaliyetleri, Hollanda kurum ve kuruluşlarıyla ortak gerçekleştirmesini somut bir şekilde, gözlemledim. Özellikle Hollanda Türkevi Topluluğu faaliyetlerinin, sadece Hollanda ve Avrupa’daki Türklerle sınırlı olmaması, Türkiye ve Türk Dünyasını da kapsaması, Avrupalı Türklerin yeni oluşturmaya çalıştıkları kimlik içeriğinin çok açık bir gayreti olduğunu söyleyebilirim.

Çeyrek yüzyıla varan bir süredir takip ettiğim, kitabın yazarı Veyis Güngör’ün, gerek haftalık yorumlarında gerek periyodik yayınlarda yer alan makalelerinde de, yukarıda ifade edilen değişimin yansımalarına şahit oldum. Özellikle, REFERANS Dergisi’nde yayınlanan makalelerinde, Avrupa’da oluşturulmak istenen yeni bir anlayış, yeni bir gelecek perspektifinin, felsefi temelleri dikkat çekmektedir. Bu noktayı, özel bir sohbetimizde dile getirdim ve bu makalelerin bir kitapta toplanmasını teklif ettim.

Kitabı oluşturan çeşitli makalelerde, Güngör’ün, içinde yaşadığı şartları da göz önüne alarak, Avrupa’daki Türklerin köklerine yabancılaşmadan, Türkistan ve Anadolu değerlerini referans alarak ve bunları güncelleyerek, yeni bir gelecek vizyonu teklif ettiği görülmektedir. Bu yeni vizyonun oluşmasında, Avrupa kültür ve düşünce tarihi ve değerlerinin de yer alması, Endülüs ve Bosna Müslümanlığı tecrübesinin de gözden geçirilmesi, yeni vizyonun temelleri arasında yer almaktadır. Bu teklif, esasen Avrupa Türkleri için yeni bir inşacı sosyoloji sürecinin başladığının da farklı bir ifadesidir. Yeni süreç, içinde yaşanılan Avrupa ülkelerine ve dünyaya açık ama, kendi kültürel kimliğini oluşturan değerlere de yabancılaşmamaktır. Böyle bir gelecek perspektifi ve tasavvuru, başta Avrupa’daki Türkler için zorunlu olmakla birlikte, hem Türkiye hem Avrupa ülkeleri açısından hem de Avrupa Türklerinin ilişki halinde oldukları ve aidiyet duydukları topluluklar için oldukça faydalı bir zemindir. Güngör’ün bu çalışmasının Avrupa Türklerinin geleceği tartışmalarına katkıda bulunacağından şüphem yoktur.

Kitabın yazarı Veyis Güngör başta olmak üzere, otuz üç yıldır Hollanda Türkevi Topluluğu birimlerinde gönüllü olarak görev yapan dostlarıma, Avrupa Türkleri üzerine düşünen entelektüellere, yazarlara ve Çizgi Kitabevi yetkililerine teşekkür ederim.

Prof. Dr. Vedat BİLGİN
Türkiye Cumhuriyeti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı

VEYİS GÜNGÖR’ÜN KİTAP ÇALIŞMALARI

  • Türk Gençleri Hollanda’yı Anlatıyor (Türkçe-Hollandaca) 1989

  • Ibn Chaldoen en de geschiedenis van de migratie (Hollandaca); 1990

  • Hollanda’daki Türk Gençleri ve Türkiye (Türkçe) 1992

  • Batı Avrupa Türkleri (Türkçe) 1993

  • Aktif Öğrenme Yöntemleri (Türkçe) 1994

  • Ramadan meer dan vasten (Hollandaca), M. El-Fers’le birlikte; 1996

  • Amsterdam Mektupları (Türkçe) 1997

  • Üsküpten Prizrene; gezi notları (Türkçe) 2000

  • Avrupa’daki Türkler’in Türkiye-AB İlişkilerine Etkileri (Türkçe/İngilizce),

    T. Küçükcan ve H. Kacabıyık’la birlikte 2008

  • Bizimkilerin Pedagojisi (Türkçe) 2006

  • Turks in Europa (2009),

  • Siyasi Katılım: Avrupalı Türkler, Sivil Toplum ve Kültür, Hollanda Örnegi (2011).

  • Avrupa’da Anadolu; Söyleşiler,

  • Hollanda’da Mevlana ve Konya Öğretisi,

  • Brieven uit Konya: een kennismaking met enkele geestelijke architecten van Anatolië,

  • Hoca Ahmet Yesevi Okumaları,

  • Avrupa Türkleri üzerine düşünceler.

http://app.budgetmailer.com/userimages/6698/Veyis%20Gungor/Turkevi-Yayinlari.jpg

VEYİS GÜNGÖR’ÜN KURUMSAL OLARAK TOPLUMA KAZANDIRDIĞI BELGESEL VE DVD’LER

  • Yağlı Güreşler Hollanda’da, 1998, 27 Dakika Mokum TV’de yayınlandı

  • Mehter Dam Meydanı’nda, 2000, 27 Dakika Mokum TV’de yayınlandı

  • Mevlana Celaleddin Rumi, 2007, 27 Dakika Hollanda 1 Televizyonunda yayınlandı

  • Kosova ve Mekadonya Türkleri, 2008, 27 Dakika Hollanda 1 Televizyonunda yayınlandı

  • Bosna Müslümanları, 2008, 27 Dakika Hollanda 1 Televizyonunda yayınlandı

  • Mehmet Aydın Hollanda’da, 2009 27 Dakika Mokum Televizyonunda yayınlandı

  • Kasgarlı Mahmut, Dogumunun 1000. Yılına Armagan, 2010, 27 Dakika Mokum TV’de yayınlandı

  • Küsat Tüzmen Hollanda’da, 2010, 27 Dakika Mokum TV’de yayınlandı

  • Siyasi Katılım ve Hollanda Türkleri, 2011, 12 Dakika TRT TÜRK’de yayınlandı.

  • Egemen Bağış Hollanda’da, 2011, 27 Dakika Mokum TV’de yayınlandı

  • Bekir Bozdag Hollanda’da, 2012, 23 Dakika, mokum TV’de yayınlandı

  • Hollanda’da Mevlana ve Konya etkinlikleri, 2012, 12 Dakika

DÜN, İKİ BÜYÜK DEĞERİMİZİN ÖLÜM YILDÖNÜMLERİNİ ANDIK:NECMİ TANYOLAÇ VE ABDULLAH YÜCE

DÜN, İKİ BÜYÜK DEĞERİMİZİN ÖLÜM YILDÖNÜMLERİNİ ANDIK:NECMİ TANYOLAÇ VE ABDULLAH YÜCE

Necmi Tanyolaç, Türk spor medyasının kralıydı.
9 Yıl önce 27 Kasım’da vefat eden baba adam.

Bu Ne Sevgi Ah ve Yollar Niçin Bitmiyor:
Abdullah Yüce’yi 27 yıl önce kaybetmiştik

Afbeelding met persoon, person, muur, binnen Automatisch gegenereerde beschrijving
O, Türk medyasının, eleştirilmeyen tek adamıydı…
O, Yaratıcı bir gazeteciydi…
O, Yüzlerce spor yazarının öğretmeniydi.
O’nun öğrencisi İlhan KARAÇAY yazdı:

Yıl 1967. Hollanda’ya geldiğim ve Tercüman Gazetesi’ne muhabirlik yapmaya başladığım yıldı.
Yıl 1968.Amerika yolculuğu için hazırlıklara başlamıştım. Şimdiki eşim olan kız arkadaşım Jeanne bu ayrılık planından hoşnut değildi. Ne var ki bu konuda karar vermiştim bir kere. Yolculuk için yapılan alışveriş bitmiş ve yorgun argın eve gelişimizin ardından beş dakika bile geçmeden kapının zilini çalan postacının uzattığı telgraf, benim Amerika’ya gidişimi ilelebet unutmama ve Hollanda’ya demir atmama neden oldu.

Telgraf, Tercüman Gazetesi Spor Müdürü Necmi Tanyolaç’tan gelmiştir.
Tanyolaç, yıldırım çektiği telgrafta; “İlhan (STOP) Fenerbahçe Ajax ile eşleşti (STOP) Ajax’ı takibet (STOP) yazı ve fotoğrafları acele gönder (STOP)” diyordu.
İşte o zaman akan sular durdu. O dönemde Hollanda futbolu henüz tırmanışa geçmemişti. Rinus Michels’in çalıştırdığı  Ajax’ta, sonradan çok meşhur olan kimler yoktu ki? Mesela Johan Cruyff henüz 17 yaşında idi. Keizer, Swart, Krol, Hulshoff, Suurbier, Neeskens ve Haan gibi dev isimlerin esamisi okunmuyordu ama bunların hepsi sonradan birer futbol yıldızı oldular.

10 Kasım 1968 günü Amsterdam’ın Schiphol havalimanına inen Fenerbahçe’yi Jeanne ile karşıladım. Oysa Jeanne’yi terk edip Amerika’ya gitmeyi planlarken Ajax-Fenerbahçe maçı beni O’nunla ile nikah masasına kadar götürdü. Beşiktaşlı olmama rağmen, Jeanne ile evlenmeme ve Hollanda’da kalmama vesile olan Fenerbahçe’ye her zaman şükran duymuşumdur.
Havalimanındaki karşilama sadece sazlı ve sözlü değil, dansözlü de olmuştu. Bunu organize eden İstanbul Restaurant’ın sahibi Ünal Temel’e, ’10 Kasım’da dansöz oynatırsın ha, yakacağım seni’ diye takılmıştım.

Kafilede Necmi Tanyolaç ağabey de vardı.Otele vardığımız zaman o günkü Tercüman Gazetesi’ni çıkardı. Birinci sayfada Atatürk’ün kocaman bir fotoğrafı vardı.
Tercüman gazetesi o zamanlar, Atatürk fotoğrafı kullanmakta cimrilik yapardı. Necmi ağabey Atatürk fotoğrafını göstererek, ‘Patron Kemal Ilıcak’a çıktım. Atatürk fotoğrafı kullanmaktan korkmayın. Spor sayfalarımızı okuyan ve okumak isteyen binlece Atatürkçü var’ dediğini belirtti ve o günden sonra Tercüman’da bir tabunun yıkıldığını söyledi.

Afbeelding met tekst, krant Automatisch gegenereerde beschrijving

Necmi ağabey, gerçekten yaratıcı bir kişiliğe sahipti. 17 Eylül 1967 tarihinde oynanan Kayseri-Sivasspor maçında çıkan kavga sonunda tam 43 insanımız hayatını kaybetmişti. Bu haber dünya basınında geniş yer almıştı. ben de Hollanda medyasından haberleri göndermiştim. Necmi ağabey, ‘Futbolundan kan damlayan ülke’ başlığı ile benim haberimi manşet yapmıştı.

Hiç unutmam. 5 Mart 1969 akşamı Paris’te oynanan Ajax-Benfica final maçını Ajax 3-0 kazanmıştı. Necmi ağabey o maçı, ‘Ajax Benfica’yı Eyfel Kulesi’ne astı’ başlığıyla ve bir de çizgi resimle yayınladı. Eğik bir Eyfel’den sarkıtılan ipin ucunda Benfica onbiri asılıydı.

16 Nisan1969 tarihinde, bir gün sonrasının tarihiyle basılan ve Avrupa’da yayın hayatına başlayan Hürriyet gazetesi ile anlaşarak gazetecilikte tam profesyonelliğe adım attım. Ama o zaman Tercüman Avrupa’da daha çok satıyordu. Hürriyet’in Avrupa’da bir numara olmasını sağlayan Garbis Kesişoğlu ekibinin içinde naçizane ben de vardım.

Necmi ağabey bu kez, 1971 yılında Hollanda’ya geldi. Wembly’de oynanan Ajax-Panathiakos final maçından sonra Avrupa Şampiyonu olan AJax!ın Amsterdam’da yapacağı kutlamalar için…

O zaman Zeist kasabasında, sonradan evlendiğim Jeanne ile bir apartmanda ikamet ediyorduk. Necmi ağabeyi o evde ağırlarken bir maç seyredişi vardı ki. eşim Jeanne o sahneyi hiç unutamadı. Necmi ağabey gözlerini ekrana dikmişti ve etrafa hiç bakmıyordu. Bizimle konuşurken ve yemek yerken gözü ekrandan ayrılmıyordu.

Bir gün sonra Amsterdam’da Güner Kuban’ın bir restaurant açılışı vardı. Üç katlı restauranta ‘Poort van Amsterdam’ adı verilmişti. Güner Kuban ile tanışan Necmi ağabey, ‘Ben bu bayanı bir yerden tanıyorum ama nereden?’ diye konuştu. 3 saat sonra Necmi ağabey, ‘Tamam hatırladım, bu kadın İstanbul’dan meşhur lezbiyen Güner yahu’ dedi.
Güner Kuban, daha sonra açtığı ‘Homolulu’ adlı gece kulübü ve yazdığı ‘Sevişmenin Rengi’ adlı kitaplarıyla lezbiyenliğini alenen açıklamiş oldu.

Necmi ağabey ile daha sonra Avrupa’daki futbol karşilaşmaları sırasında birlikteliğimiz oldu. Bu birlikteliklerin en güzeli ve anlamlısı da 1978’de Arjantin’de yapılan Dünya Şampiyonası’nda oldu. Bu karşılaşmalar sırasında bir gün, Hürriyet Spor Müdürü olan rahmetli Doğan Koloğlu’na beni göstererek, ‘Bak size tabanca gibi bir oğlan verdim’ dediği zaman çok gururlanmıştım.

Necmi ağabey öldüğü zaman biz de Çamlıca’daydık. Hollanda’dan 9 gazeteci arkadaşla, TUSKON’un dünya işadamları ile yaptığı toplantıya gitmiştik. 26 Kasım günü Çamlıca tepesinde dolaştık ve salep içtik. O sırada Necmi ağabeyi düşünmüştüm. Zira O’nun Çamlıca’da bir bakımevinde kaldığını okumuştum. Necmi ağabeyi nasıl ziyaret ederiz diye düşünürken, ‘Hadi arkadaşlar gidiyoruz’ sesini duyduk. Bir davete icabet etmemiz gerekiyordu. Ne garip tesadüf ki, aynı gecenin sabahında Necmi ağabey vefat etti. Ertesi sabah Hollanda’ya uçtuğumuz için, ölüm haberini de Hollanda’da okuduk.

Nur içinde yat Necmi ağabey.

                **************************

Bu Ne Sevgi Ah ve Yollar Niçin Bitmiyor:
Abdullah Yüce’yi 27 yıl önce kaybetmiştik

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Abdullah Yuce-ilhan Karacay Mersin'de.jpgİstanbul’da bir bankada çalışırken amatör şarkıcılık yapan dayım İzzettin Aytekin kanalıyla tanımıştım rahmetliyi. Mersin’e bir konser için geldikleri zaman 16 yaşında idim. Beraberinde ünlü komedyen İsmail Dümbüllü de vardı. yengemin yaptığı içli köfteleri ceplerine doldurarak ayrılmışlardı Mersin’den.
17 Yaşımda iken, İstanbul’da Konservatuar’a kayıt olmaya gitmiştim.
O sırada tabii ki aile dostumuz olan Abdullah Yüce’nin Yeniköy’deki evine gitmiştim. Benimle yakından ilgilenmişti merhum. İstanbul gibi bir metrepolda yaşayabilmem için beni, Şükran Ay’ın kocası Turan Turanlı’ya teslim etmişti. (Kaybettiğimiz Savaş Ay’ın babası.) Turan Turanlı ünlü bir sihirbaz ve gösteri sanatçısıydı. Çadır tiyatroları kurardı ve o çadırlarda konserler organize ederdi. Çadır o zaman Bakırköy’de idi. Sinan Subaşı o günlerin ünlü şarkıcısıydı. O’nunla birlikte sahneye çıktım ve şarkı söyledim. Ama şarkıcılık bittikten sonra da sandalye toplama işlemine de katıldım.
İstanbul’daki şarkıcılık meceram kısa sürdü. Birkaç filmde rol aldıktan sonra Mersin’e döndüm.

Daha sonra kader beni Hollanda’ya taşıdı. Hollanda’da gazetecilik yaparken, seyahatçılık ve konser organizasyonu da yapıyordum.
Bir organizasyona Abdullah Yüce’yi de ekledim. Eski günleri yad ettik.
1984 yılında Hollanda’dan Mersin’e göç ettiğimiz zaman, Abdullah Yüce’yi, ailece işlettiğimiz Popeipolis-Karaçay adlı Gazino Restaurant’a getirdim. Tam altı ay sahneye çıktı merhum Yüce.

27 Kasım 1995’te vefat ettiği zaman 75 yaşındaydı Abdullah Yüce.
Yıllar sonra, 2012 yılında bana bir e-mail mesajı geldi. Mesaj merhumun kızından geliyordu. Evde fotoğraflarımı bulmuştu. Sonra da internette web sayfamı. Yazıştık Abdullah Yüce’nin sevgili kızıyla. O bana, ben de ona fotoğraflar gönderdik.
Nur içinde yatsın !!!

 

DOSTUM OLAN ÜÇ FAHRİ KONSOLOSA DÖRDÜNCÜSÜ EKLENDİ:CORENDON’UN ORTAĞI YILDIRAY KARAER, HOLLANDA’NIN ANTALYA FAHRİ KONSOLOSU OLDU

DOSTUM OLAN ÜÇ FAHRİ KONSOLOSA DÖRDÜNCÜSÜ EKLENDİ:CORENDON’UN ORTAĞI YILDIRAY KARAER, HOLLANDA’NIN ANTALYA FAHRİ KONSOLOSU OLDU

Yoğun işlerine rağmen teklifi kabul eden Karaer, Antalya ve çevresindeki Hollandalılar’a ve Hollanda ile ilişkileri olan herkese yardımcı olacağını ve Hollanda’dan Türkiye’ye turist sayısında artış sağlayacağını belirtti.

Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi Joep Wijnands’ın katıldığı görev teslim töreninde çok sayıda iş insanı da vardı.

Fahri Konsolos olan diğer dostlarım: İlyas Keskin Kongo’nun, Osman Şahbaz Macaristan’ın ve rahmetli Joost Peters Türkiye’nin hizmetindeydiler.

İlhan KARAÇAY yazdı

Fahri konsolosluk görevi üstlenen üç dostum vardı.
‘Vardı’ diyorum, zira bunlardan birini, Joost Peters’i ahirete uğurladık. Diğer ikisi İlyas Keskin ile Osman Şahbaz görevlerine devam ediyorlar.

İlyas Keskin Kongo’nun İstanbul Fahri Konsolosu, Osman Şahbaz da Macaristan’ın Kayseri Fahri Konsolosu olarak görevlerini sürdürüyorlar. Bu üç dostumun eski haberlerini bu yazının sonda bulacaksınız.

Hem ticari ilişkiler konusunda hem de konsolosluk işlemlerini yerine getirme noktasında çok önemli olan Fahri konsolosluk, ülkeler arası olan önemli işlemlerinin yapılması konusunda görevi bulunan bir kurumdur.
Ülkeler, Başkonsolosluk açamadığı dünya şehirlerinde, saygın olan gönüllüler bularak, bu görevi bahşederler.

İşte, Antalya’da konsolos eksikliği hisseden Hollanda, bu görevi 23 yıldır sürdüren Savaş Titiz’in ayrılmasından sonra, bu göreve Corendon’un ortağı Yıldıray Karaer’i lâyık buldu.
Corendon Havayolları’nın Yönetim Kurulu Başkanı olan dostum Yıldıray Karaer, çok yoğun işlerine rağmen bu görevi kabul etti ve buna zaman ayıracağını bildirdi.

Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi Joep Wijnands ve çok sayıda iş insanının katıldığı görev teslim töreni Akra Hotel’de yapıldı.

Büyükelçi Joep Wijnands, Karaer’in fahri konsolosluk görevine gelmesiyle iki ülke arasındaki iş birliğinin daha da güçleneceğini belirtti.

Antalya’nın, ülkeleri açısından çok önemli bir kent olduğuna dikkat çeken Wijnands, bu kenti tatilde tercih eden Hollandalı sayısının 435 bini geçtiğini ifade etti.

Büyükelçi Joep Wijnands, “Dünya kupası maçları olmasına rağmen törene katıldığınız için teşekkür ederim. Antalya’da olmak çok güzel bir duygu. Kasım ayı ortasında olmamıza rağmen yaz ayı devam ediyor. Logosu portakal olan bir şehirde bulunmaktan mutluluk duyuyorum. Portakal rengi bizim ulusal renklerimizden bir tanesidir. Türkiye’de bulunduğum süre zarfında öğrendim ki Türkler bizim milli takımımıza portakallar diyormuş. Aslında biz kendimize “aslanlar” deriz. Antalya bizim için başka alanlar için de önemlidir. Bunun başında da turizm geliyor. Buraya tatile gelen binlerce Hollandalı turist var. Valimizden öğrendiğimiz kadarı ile bu sene gelen Hollandalı turist sayısının Covid öncesi rakama ulaştığını öğrendik. Bu da yaklaşık sanırım 435 bin civarında bulunuyor. Turizm yanı sıra tarım da bizim için önemlidir. Bu sektör Hollanda’da mükemmeliyete ulaştı. Seracılık ve sebze alanında çok iyi seviyede bulunuyoruz. Tarım ve tarım teknolojisi alanında Türkiye gibi ülkelere de destek veren bir ülkenin büyükelçiliğini yapmanın gururunu yaşıyorum” diye konuştu.

Hollanda’nın Antalya Fahri Konsolosu Yıldıray Karaer: “Hollandalı turist sayısında ilk üçü zorlayacağız”

Corendon Airlines Yönetim Kurulu Başkanı Yıldıray Karaer de, Hollanda’da ilk uçak şirketini kurduklarını Türkiye’ye önce 180 bin, daha sonraki yıllarda 1,2 milyon Hollandalı turist getirdiklerini belirtti. Bu sayının daha sonra 750-800 bin dolayına düştüğünü anlatan Karaer, ‘’Antalya’ya her yıl 500 bin Hollandalı turist geliyor. Önümüzdeki yıllarda Türkiye, turizmde daha da parlayacak diye düşünüyorum. Önümüzdeki süreçte yeniden 1 milyonun üzerinde Hollandalı turistin Türkiye’ye gelmesini hedefliyoruz’’ dedi.

Kendisine verilen fahri konsolosluğun, çok gurur verici bir görev olduğunu belirten Hollanda’nın yeni Antalya Fahri Konsolosu Yıldıray Karaer, “Hollanda’nın önümüzdeki yıllarda gelen turist sayısında ilk üçü zorlayacağını düşünüyorum. Ben Hollanda’da turizm yapmaya başladığım zaman 180 bin turist geliyordu. Biz bunu 1 milyon 200 bin turiste kadar çıkarmıştık. Siyasi ve ekonomik krizler nedeniyle, bugün Türkiye’ye gelen turist sayısı 750- 800 bin civarında bulunuyor. Antalya’ya gelenlerin sayısı 500 bine yaklaşıyor. Daha önce ulaştığımız rakamları Türkiye’nin turizmde parlayacağı yıllarda tekrar buluruz. Biz daha önce de yaptığımız atraksiyonları yapmaya devam edeceğiz. Zaten fahri elçiliğimizi yapıyorduk, bundan sonra bu iş resmileşti” diye konuştu.

Afbeelding met persoon, binnen, poseren Automatisch gegenereerde beschrijving

Konuşmaların ardından Büyükelçi Wijnands, Karaer’e üzerinde İngilizce ‘Hollanda’ yazılı turuncu renkli futbol topu hediye etti.

Haberimin başlığında belirttiğim gibi, ‘Fahri Konsolos’ etiketi taşıyan 3 dostum oldu.
Yıldıray Karaer bu payeye lâyık görülen dördüncü dostum oldu.
Karaer’i yukarıda anlatmaya çalıştım.
Diğer ‘Fahri Konsolos’ dostlarımı da eski haberler ile sizlere tanıtayım:

İlyas Keskin, Kongo’nun İstanbul Fahri Konsolosu oldu.

C:\Users\ILHAN\Desktop\haberler\ilyas Keskin (7).JPG
Hollanda’daki yaşamı sırasında, Türk toplumu içinde parmakla gösterilen Dr. İlyas Keskin, daha sonraki yaşamında da başarılı işlere imza attı.
Hollanda’da telekom, İstanbul’da dondurma imalatı işleri ile meşgulken bir anda Fas’a göç eden Keskin, bir gün karşımıza ‘Türk-Fas İş Konseyi Başkanı’ olarak çıktı. Fas’ta turizm işine el atan Keskin, Afrika’daki çevre ülkeler ile ilişkisini zenginleştirdi.

C:\Users\ILHAN\Desktop\haberler\ilyas Keskin (5).JPG
Vaya Group CEO’su ve Afrika Birliği Danışmanı olarak da görev yapan Keskin’in başarılı faaliyetleri, Kongo Cumhuriyeti’ni yönetenlerin dikkatini çekti.
Keskin’in bir Türk olduğunu öğrenen Kongolular O’na İstanbul Fahri Konmsolosluğu görevini teklif ettiler. Bu teklifi tereddütsüz kabul eden İlyas Keskin, geçen hafta İstanbul Hilton Oteli’nde yapılan bir törenle mazbatasını aldı.

C:\Users\ILHAN\Desktop\haberler\ilyas Keskin (1).JPG

Keskin bu görevin verilmesinden dolayı Türkiye ve Kongo Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlarına ve Dışişleri Bakanları’na teşekkür ederken şunları söyledi: “Bu göreve atanmama karar veren Kongo Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Denis Sassou N’guessou’ya, Başbakan Sayın Clément Mouamba’ya, Dışişleri Bakanları Sayın Jean Claude Gakosso ile Basile İkouebe’ye ve konudaki desteklerini esirgemeyen Büyükelçi Sayın Luc Joseph Okio ile Brazzaville Ticaret Odası Başkanı Sayın George Mampouya’ya çok teşekkür ederim. Aynı şekilde, Benim Kongo Cumhuriyeti’nin İstanbul Fahri Konsolosu olarak atanmama onay veren Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a ve Dışişleri Bakanı Sayın Mevlut Çavuşoğlu’na şükranlarımı arzederim. Şahsıma tevdi edilen ve onur duyarak kabul ettiğim bu görev sırasında, hem Türkiye’deki Kongo Cumhuriyeti vatandaşlarına ve iş insanlarına, hem de ülkemin vatandaşları ile iş insanlarına bütün tecrübelerimi aktararak yardımcı olacağıma, Kongo Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nin talimatları ve önerileri çerçevesinde Kongo ile Türkiye arasındaki turizmin, ticaretin ve ekonomik ilişkilerin gelişmesine tüm gücümle katkıda bulunmaya çalışacağıma emin olmanızı isterim.”

C:\Users\ILHAN\Desktop\haberler\ilyas Keskin (3).JPG

Kongo Cumhuriyetinin İstanbul Fahri Konsolosluğu açılış programına, başta Kongo’nun Ankara Büyükelçisi Luc Joseph Okio olmak üzere, Cumhurbaşkanlığı Kabine Sekreteri Osman Sağlam, eski İçişleri Bakanı ve Yurt Partisi Genel Başkanı Sadettin Tantan, eski milletvekili ve halihazırda Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Sekmen, eski Osmaniye Valisi İsmail Fırat, Hollanda Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör. çok sayıda diplomat, iş insanı, sanatçı katıldılar.

Macaristan’da bir imparator : Osman Şahbaz

*Türk İşadamları Derneği Başkanı olan Şahbaz,
Macaristan’ın Kayseri fahri konsolosluğunu da yürütüyor.

*Pek çok uluslararası kongerans düzenleyen Şahbaz, aynı
zamanda bir ‘İyilik Meleği’.

İlhan KARAÇAY yazdı…

O’nu 2014 yılında Macaristan’da yapılan Turan Kurultayı Şöleni’nde tanımıştım.TRT BELGESEL ekibiyle iki gün süren şölenleri izlemiştik.

Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye gitemeden önce yaptığımız araştırmada, orada bize yardım edecek kişi olarak O’nun adı en başta yer almıştı.
O’nu telefonla aradığımız zaman, yoğun işlerine rağmen bizimle ilgileneceğini belirtmişti. Yoğundu, çünkü, hem Macaristan Türk İşadamları derneği Başkanıydı, hem Macaristan’ın Kayseri fahri konsolosuydu ve hem de büyük çapta yaptığı tekstil ticaretiyla uğraşıyordu.
Bırakın ilgilenmeyi, bizimle 24 saat beraber oluyordu. Bu ara tabii ki, orada yapacağımız çalışmalardaki konuların kaynağını da buluyordu.

Macaristan Budapeste Sehitligi Osman Sahbaz ve TRT ekibi (1)Osman Şahbaz (ortada krvatlı), TRT BELGESEL ekibinden, soldan sağa, Orhan Aybertürk, İsmail Elden, İlhan Karaçay, Sacit Şahin ve Mehmet Türkoğlu ile Türk Şehitliği’nde. Sağdaki Mehmet Türkoğlu’nu 7 Mayıs 2015’te 46 yaşındayken kaybettik

Osman Şahbaz’ın TRT ekibine yaptığı yardımları sıralarsam sayfalar dolacak.
Şahbaz’ın TRT ekibine katkılarını fotoğraf ve fotoğraflatı yazılarda görebileceksiniz.
Osman Sahbaz-ilhan Karaçay (2)Osman Şahbaz, Turan Kurultayı Şenlikleri’i sırasında, Parlamento Başkanı (sağda) ve Kurultay Başkanı (solda) ile yaptığımız söyleşilerde tercümanlığımızı yaptı.

Şahbaz’ı tanıyalım

İstanbul, Kayseri ve Budapeşte’de yerleşik sanayici ve tüccar bir ailenin oğlu olan Osman Şahbaz, 25 yıldır Macaristan’da ticari faaliyetlerde bulunuyor.

Macaristan’daki Türk İş Dünyası’nın çatı işadamları örgütü olan Türk Macar İşadamları Derneği’nin (TÜMİŞAD) kurucu yönetim kurulu başkanı olan Şahbaz, DEİK-Dünya Türk İş Konseyi Yönetim Kurulu Üyesi ve Avrupa Bölge Komitesi Başkan Yardımcısı olarak da görev yapıyor. 3000 ‘den fazla mimar ve mühendis üyesi bulunan Mimar ve Mühendisler Grubu Derneği (MMG) Genel Başkan Yardımcısı olan Şahbaz, Yıldız Teknik Üniversitesi mezunudur. Makine Mühendisi ve Yıldız Üniversitesi Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi olan Şahbaz, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den sonra, Macaristan Cumhurbaşkanı Dr. Ader Janos tarafından ‘Devlet Üstün Hizmet Madalyası’ verilen ikinci Kayserili Türk’tür.

Macaristan Kaposvár Üniversitesi Bilimsel Genel Kurul Üyeleri ve Senatosunun kararıyla, Macaristan Kayseri Fahri Konsolosu olan Osman Şahbaz’a, Uluslararası Siyaset Bilimi alanında akademik “Fahri Doçent” ünvanı verildi.

Kaposvár Üniversitesi, Sportcsarnok salonunda düzenlenen törende, Osman Şahbaz’a, Akademik Fahri Doçent’lik beratını, üniversitenin 2014 – 2015 eğitim yılı açılış töreninde, Kaposvár Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Szávai Ferenc ve Macaristan Milli Parlamentosu Başkan Vekili Dr. Mátrai Márta takdim etmişti.

Osman Sahbaz (1)Osman Şahbaz, Koposvar Üniversitesi’nden aldığı Fahri Doçent ünvanından sonra, okul yöneticileri ile bu hatıra fotoğrafını çektirmişti.

Osman Şahbaz, ödül töreninde teşekkür konuşmasında, bu onurlu ödüle layık görülmenin mutluluk ve heyecanı içinde olduğunu belirtti ve ‘ İnsanlığın ortak değerleri olan bilim, sanat, spor, sevgi ve hoşgörünün sınırları yoktur. Bu değerleri sınırlandırmaya kalkmak tabiatın kanununa aykırıdır. Son 25 yıldır milletlerarası evrensel değerlerin etkileşimi konusunda uğraş vermekteyim. Ülkelerin ve milletlerin farklılıkları uluslararası ilişkilerin zenginliğidir. Milletlerarası  ilişkileri, diplomatik ilişkilerin ötesinde, ana temelini halklararası ilişkilerin ve ekonomik işbirliklerinin oluşturduğuna inanmaktayım.’ dedi.

Osman Sahbaz ve dr martai martaOsman Şahbaz konuşmasına şöyle devam etti: ‘Bugün bana bahşetmiş olduğunuz bu onur, benim için oldukça önemli bir değer taşıyor. Kalbimin en değerli yerinde saklayacağım. Daha önce bir başka üniversiteden fahri doktora unvanı tevdi etmişlerdi.
O gün de farklı bir duygu yaşamıştım.

Osman Şahbaz’a Fahri Doçent belgesini, Macaristan Milli Parlamentosu Başkan Vekili Dr. Mátrai Márta takdim etmişti.üne gelişimde, Macaristan ve Türkiye’de her daim desteğini yanımda hissettiğim değerli dostlarımın, Dışişleri mensuplarının, Büyükelçilerinin, TÜMİŞAD üyelerinin, Türkiye’deki dostlarımın ve özelliklede fedakar ailemin çok özel yerleri vardır. Hep birlikte bugüne adım adım sabırla çalışarak ulaştık. Bu onur şimdiye kadar ki çalışmalarımıza bir teşekkür mahiyetindedir. Marifet iltifata tabidir. Bu Fahri Doçent unvanı Macaristan ve Türkiye’ye karşı üzerimdeki sorumlulukları daha da arttırmıştır. Fahri Doçent diplomasını ömür boyu saklayacağım ve çocuklarıma bırakacağım önemli bir miras olacaktır.

Üniversiteler, bilim, kültür, sanat ve düşünsel alanda başarı sağlamış, ülke kalkınmasına, önemli katkıda bulunmuş kişilere fahri doçent unvanı verir. Bu onur ve takdir anlamı taşıyan fahri doçent unvanı onayını veren Kaposvár Üniversitesi değerli Rektörüne, senatosuna içtenlikle teşekkür ediyorum.’

http://www.mmg.org.tr/upload/dosya/images/HUNGARY_.jpg

Kaposvár’da Uluslararası Sosyal Bilimler Kongresi

Osman Şahbaz’ın yapmış olduğu sayısız etkinliklerden biri de, Uluslararası Sosyal Bilimler Kongresi oldu.

Türk Macar İşadamları Derneği (TÜMİŞAD)’ın katkılaryla, Macaristan Kaposvár Üniversitesi ve Sakarya Üniversitesi (SAÜ),  bu kongrede bir araya geldiler.

Türkiye’den Sakarya, İstanbul, Marmara, Gazi, Hacettepe, Kültür, Nişantaşı, Yalova, Süleyman Demirel, Mehmet Akif Ersoy, Celal Bayar, Gaziantep, Nevşehir Hacı Bektaş Veli, Abant İzzet Baysal, Artvin Çoruh, Aydın, Giresun, Pamukkale, Bülent Ecevit, Hitit, Aksaray, Bilecik Şeyh Edebali, Kırklareli, Adıyaman, Yeni Yüzyıl, Medeniyet, Ordu, İnönü, Çanakkale 18 Mart, Azerbaycan Milli İlimler Akademisi, Makedonya Uluslararası Vizyon, Kazakistan Yesevi Üniversiteleri başta olmak üzere,  40’dan fazla farklı üniversiteden 150’den fazla profesör ve Macaristan’dan 33 bilim adamının katıldı.

Macaristan’a ayak basan Türkler arasında mağdur kalanların da başvurduğu ‘Baba’ olan Osman Şahbaz, burada bir imparator olarak anılıyor.

Bir Türkiye sevdalısının ardından…

Fahri Başkonsolosumuz Joost Peters’in yeri doldurulur mu?

Peters’in patronu olan Achmea Grubu, aynı görevin kendi bünyelerinden biri tarafından sürdürülmesinden yana.

C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\Joost peters-ilhan Karacay.JPG

İlhan KARAÇAY yazdı:

Türkiye’nin Hollanda’daki Leiden şehri Fahri Başkonsolosu olan Joost Peters’i mart ayı içinde yitirmiştik.
Tam bir Türkiye sevdalısı olan Joost Peters ile tanışıklığımız, Fahri Başkonsolosluk görevini üstlenmesinden öncesine dayanıyor.
Joost Paters, Sigorta şirketlerini ve bankaları nezdinde barındıran dünyaca ünlü ve güçlü Achmea Holding’in en önemli yetkililerinden biriydi.

AGİS

Joost Peters’in etkili ve yetkili olduğu şirketlerden biri AGİS adlı hastalık sigortasıydı. AGİS’in Türk müşterisi 5 bin kadardı. AGİS’te göreve başlayan Savaş Avcı, Türk müşteri sayısını artırabilmek için bir kadro oluşturmuştu. Bu kadronun içinde şahsım da, Halkla İlişkiler konusunda görev almıştım.

C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\agishaber5.jpg

Türkiye’ye tatile giden Türkler ve Hollandalılar, orada hastalandıkları zaman, başvurdukları doktorlar ve hastaneler tarafından suistimale uğruyorlardı. Hasta olanlara yüksek faturalar kesiliyor ve bu faturaların bedelleri de Hollanda’da ödenmiyordu.
Savaş Avcı bu gidişe bir son verme yoluyla, AGİS’e daha çok müşteri toplama başarısını gösterdi.

Türkiye’de 200’ü aşkın hastane ile yapılan sözleşmeler sonrasında, Türkiye’de hastalanan Türkler ve Hollandalılar, İstanbul’daki AGİS Merkezi’ne bir telefonla istedikleri hastanelere gidiyorlar ve hesap ödemiyorlardı.
Bu yöntemin halka iyi bir şekilde duyurulmasından sonra, AGİS’in Türk mişteri sayısı 5 binden 150 bine çıkmıştı. Tabii ki, Türkiye’ye her yıl tatile giden milyonlarca Hollandalı’dan 300 bini de AGİS müşterisi olmuştu.

C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\Achmea-De Witte Vis 2008.jpg

Achmea Holding’e bağlı olan AGİS’te yapılmak istenenlerin çoğu Joost Peters tarafından onaylanıyor ve destekleniyordu.
Joost Peters, AGİS’in Türkler tarafaından daha çok ilgi görmesi için çeşitli etkinlikler düzenliyordu.
Bu etkinliklerden biri de bir yat gezintisiydi.

C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\Achmea. Turkiye-Almanya maci 26 juni 2998 (5).jpg
Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Almanya ile oynayacağımız çeyrek final maç gününde düzenlenen bu yat gezisine, Hollanda’daki Türk dünyasının etkin isimleri davet edilmişti.
Akşam oynanacak olan maç öncesinde, özel olarak yaptırmış olduğu Türk milli takımı formalarını bize dağıtan Peters, sırtımıza geçirdiğimiz formalar ile fotoğraf çektirdikten sonra, akşam da maçı formalarımızla izlememizi sağladı.
Böylesine Türk hayranı olan Joost Peters’e, Türkiye’nin fahri başkonsolosu olma tavsiyesini yaptım. Bu uyarımı kabul eden Joost Peters’in başvurusu olumlu bulundu.
C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\Achmea. Turkiye-Almanya maci 26 juni 2998 (8).jpg

Joost Peters’in Fahri Başkonsolosluk başvurusu, Ankara tarafından kabul edilirken, görevin Utrecht bölgesinde yapılması şart koşulmuştu. Peters’in çalışma alanı ise Leiden ve çevresiydi. Ankara, Utrecht’te diretirse, Fahri Başkonsolosluk işi suya düşecekti. Bu nedenle Lahey Büyükelçiliğimize bir mektup gönderdim ve isteğin Leiden olarak kabul edilmesini tavsiye ettim. O mektuptan sonra Peters’in Leiden isteği de kabul edildi.
İşte, yazdığım o mektup:

Joost Peters icin mektup

C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\Achmea Zeil 26 juni 2008 (5).jpg

Fahri Başkonsoloslukların önemi:

Uluslararası ilişkilerin ve diplomasinin önemli bir unsuru olan fahri konsolosluğun, dış ekonomik ilişkiler açısından da önem kazanması iş dünyasının dikkatini çekiyor. Yurtdışında Türkiye’yi temsil eden fahri konsolos sayısı 170’e ulaşıyor. Türkiye’nin en çok ABD, Brezilya, Fransa ve Almanya’da fahri konsolosu bulunuyor.

Elçilikler kalkıyor

Birçok ülke büyükelçilik ya da konsolosluk açamadığı ülkelerde fahri konsoloslar aracılığıyla ilişkilerini geliştirirken, aralarında Kanada’nın da bulunduğu ülkeler de, var olan elçiliklerini ve konsolosluklarını kaldırıp, bu görevi fahri konsoloslara devretmeye başladı. Bunda da, ekonomik nedenler ve konsolosların her 4 yılda bir değişmesi yüzünden adaptasyon sorunu yaşamaları etkili oldu. Fahri konsolos, genellikle o ülkenin vatandaşı olduğu ya da orada ikamet ettiği için tercih ediliyor. Avrupa Birliği’nde de ülkelerdeki tüm büyükelçilikleri kapatıp, yerine yalnızca bir ‘Avrupa Birliği Büyükelçisi’ ya da fahri konsoloslara devretmek için çalışmalar yapılıyor.

JOOST PETERS’İN ATANIŞ HABERİ

Ölümünün ardından çok kişiyi hüzne boğan Joost Peters’in, Fahri Başkonsolosluk haberini 2008 yılında şöyle yayınlamıştık:

Hollanda’nın dev kuruluşlarından Achmea Holding’in, Yönetim Kurulu’na Badanışmanlık yapan Joost Johan Peters, Tükiye’nin Fahri Başkonsolosu oldu. Hizmet alanı Leiden, Utrecht, Amersfoort, Alkmaar, Hoorn ve Den Helder olan Joost Peters, kendisine verilen bu görevden çok memnun.

Dünyaca ünlü Eureko’nun şemsiyesi altında faaliyet gösteren Achmea; Rabobank, İnterpolis, Agis, Zileveren Kruis, Groeneland, PWZ, OZF, FBTO gibi kuruluşları yönetiyor. 2009 yılında yapılan değerlendirmelerde, Rabobank ve Devlet Karayolları işletmelerinin ardından en iyi üçüncü işveren seçilen Achmea’nın bu başarısında, Başdanışman Joost Peters’in rolü çok büyük.

İşte, bu başarılı Holdingler zincirinin Başdanışmanı olan Joost Peters, Türkiye’nin Hollanda’daki ikinci Fahri Başonsolosu oldu.
Achmea, Leiden şehrindeki Kort Rapenburg 1-3 adresinde tarihi bir binayı kiralayarak, Türkiye Fahri Bakonsolosluğu’na tahsis eden Joost Peters’in bu konudaki en büyük destekçisi olacak.

Fahri Başkonsolosluk tabelası önünde konuştuğumuz Joost Peters şöyle konuştu: “Bu tabela benim için en büyük gurur kaynağıdır. Hollanda ile Türkiye arasında bir köprü görevi yapmaya çalışacağım.

İki ülke insanlarının sorunlarının çözme amacının yanı sıra, ekonomik alanlarda işbirliğini de üstleneceğim.Hollanda ile Türkiye’nin karşılıklı yatırımları iyi koordine edilirse,Türkiye ile Hollanda arasındaki ekonomik işbirliğinin artarak sürmesi de kesinleşir. Türkiye Hollanda için çok önemlidir. Çünkü pozitif ve dinamik bir ekonomik yapısı var.Türkiye’nin önünde uzun bir yol var. Türkiye’nin gelişeceğini ve daha da modernleşeceğini düşünüyorum. Ümit ederim ki, bu bağlamda Fahri Konsolosluğun açılmasından sonra Hollanda ile Türkiye arasındaki ilişkiler daha iyi gelişir. Hollanda’dan Türkiye’ye giden turist sayısının her yıl artış göstermesinin nedenini araşırdığınız zaman, Hollandalı turistlerin Türkiye’de gördükleri hizmetten memnun kaldıkları anlaşılr.”

Çalışmaları arasında, Hollanda’daki Türk gençlerine staj yeri sağlamak olduğunu belirten Peters, Hollanda’dan Türkiye’ye de stajyerler göndermeyi amaçladığını söyledi. Özellikle Türkiye’deki modern hastanelere stajyer doktor göndermeyi çok arzuladığını belirten Peters, kendi bünyelerinde olan sağlık sigortalarının da, Türkiye’de Agis gibi hizmet vermeleri için çalışma yapıldığını sözlerine ekledi..
Türkiye’de, Savaş Avcı’nın yönetimindeki Agis Hizmet Merkezi’nin, 10 yıl içinde 200 bini aşkın Türk ve Hollandalı hastayı tedavi ettirdiği vurgulanırken, aynı hizmetin Zilveren Kruis gibi diğer Achmea sağlık sigortalıları için verilmesinin mutlaka sağlanması gerektiğini söyleyen Peters, “Bu sorunu kısa bir zamanda çözeceğiz” dedi

Öte yandan, Agis Sağlık Sigortası’nın Türkiye’deki Hizmet Merkezi Genel Müdürü ve hissedarı olan Savaş Avcı, Joost Peters’in TC Fahri Başkonsolosluğu’na getirilmesi ile ilgili olarak şunları söyledi: “Agis olarak, Türkiye ile Hollanda arasında başlattiğımız ve her yıl daha da güçlenmesi için çalıştığımız sağlık köprüsüne,  Holdingimizin Başdanışmanı Joost Peters’in Fahri Başkonsolos olması bizi çok heyecanlandırmş ve gururlandırmıştır. Joost Peters’in getireceği ivmeyle iki ülke arasında kurulacak yeni iş ve sosyal ilişkilerinin geliimi için bizim de varoluş amacımız olmasından kaynaklanan heyecanımızı ve enerjimizi hiç kaybetmeden desteğimizi vereceğimizi belirtmek isteriz.”

 

TÜRK HAVA YOLLARI’NDAN ‘VER ELİNİ MEMLEKET’, SİVAS VE ERZURUM HAMLESİ

TÜRK HAVA YOLLARI’NDAN ‘VER ELİNİ MEMLEKET’, SİVAS VE ERZURUM HAMLESİ

İlhan KARAÇAY

Türk Hava Yolları Amsterdam Müdürlüğü’nden yapılan bir açıklamaya göre, önümüzdeki yaz ayları için, ‘Ver Elini Memleket’ sloganı ile ucuz tarifeli seferler düzenlendi. Hollanda’dan İstanbul aktarmalı olarak Sivas, Erzurum ve diğer kentlere de yüzde otuz indirimli  fiyatlar uygulanacak.

Parlamento’ya yurt dışından giren ve ‘TBMM Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Alt Komisyonu Başkanı’ olan Zafer Sırakaya’nın girişimi ile gerçekleşen kampanyaya göre, tüm ülkelerde uygulanacak olan seferler, Hollanda’da da uygulanacak.

Afbeelding met tekst, persoon, person, muur Automatisch gegenereerde beschrijving
THY Amsterdam Müdürlüğü’ne yeni atanan Şerafettin Ekici,  Amsterdam’dan Sivas, Erzurum ve diğer şehirlere İstanbul aktarmalı uçuşlara da yüzde otuz indirim uygulanacağını açıkladı.


Türk Hava Yolları ile yüzde 30 indirimli ‘Ver Elini Memleket’ Kampanyası
1 Mayıs- 30 Eylül 2023 tarihleri arasında geçerli olacak. Ucuzluk, 28 Kasım- 4 Aralık 2022 tarihleri arasında alınacak olan biletler için geçerli olacak. İndirim en az üç, en fazla dokuz kişi için yapılan rezervasyonlarda, tüm ekonomi sınıf uçuşlarda geçerli olup, kampanya kapsamında yapılan indirimlere vergi ve harçların dahil olmadığı da açıklandı.

Afbeelding met persoon, binnen, tafel, gordijn Automatisch gegenereerde beschrijving

Konuyla ilgili olarak ayrıca bir açıklama yapan Zafer Sırakaya şunları söyledi:
“Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın memleket özlemini, Türkiye hasretini gidermek için ilk adımı atan ve bilet fiyatlarında indirim talebimizi hayata geçiren Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat’a ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın tüm sorunlarıyla yakından ilgilenen Saygıdeğer Cumhurbaşkanımıza yurtdışı Türkler ve şahsım adına teşekkür ediyorum.

Vatandaşlarımızdan gelen talep ve istekler doğrultusunda yaptığımız çalışma ve görüşmeler neticesinde THY’nin önümüzdeki dönemlerde de bilet fiyatlarında yapacağı kampanya ve indirimlerle yurtdışı Türklerin ülkelerine daha sık gelmelerine imkân sağlayacağı müjdesini şimdiden sizlerle paylaşıyorum.

Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın bizlerden istek ve beklentilerine yönelik çalışmalarımız devam ediyor ve her daim devam edecek.”

Afbeelding met tekst, berg, natuur, vallei Automatisch gegenereerde beschrijving

SANAT (RESİM) SEVENLER İÇİN  ÜMRAN ÖZBALCI ARİA’DAN, HOLLANDA RESSAMLARINI TANITAN MUHTEŞEM BİR KİTAP TANITIMI

SANAT (RESİM) SEVENLER İÇİN ÜMRAN ÖZBALCI ARİA’DAN, HOLLANDA RESSAMLARINI TANITAN MUHTEŞEM BİR KİTAP TANITIMI

Sanatseverlerin bir rehber olarak saklayabilecekleri kitapta, Harmenszoon van Rijn Rembrandt, Frans Hals, Johannes Vermeer, Jacop Van Ruysdael, Jan Van Goyen, Hobbema, Jan Steen, Gerard Terborch, Pieter De Hooch, Paulus Potter, Gerrit Dou, Joachim Wtewael, Jan Van Eyck, Judith Leyster, Michiel Sweerts, Nicolaes Maes, Thomas de Keyser, Jan De Bray, Johannes Cornelisz Verspronck, Jan Miense Molenaer, Arnold Houser, Michiel Jansz. van Miereveld, Johannes Cornelisz Verspronck, Gerard van Honthorst, Gerard Dou, Philip Angel gibi sanatçılar ve Spinoza, Descartes ve Goethe gibi filozoflar anlatılıyor.

17’nci yüzyılın, Hollanda için sadece sanat açısından değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal gelişme açısından da çok önemli olduğu belirtilen kitapta, diğer ülkelerin sanatçılarından da söz ediliyor.

Afbeelding met gras, buiten, windmolen, outdoor-objectAutomatisch gegenereerde beschrijving
İlhan KARAÇAY derledi:

Gazetecilik yaşamım boyunca pek çok yazar çizer ile tanıştım ve eserlerini dikkatle okudum.
İçlerinde muhteşem olanlar olduğu gibi, sıfır olanlar da vardı. Eserleri ile okurlarını hipnotize edecek kadar muhteşem yazar ve çizerlerimize sonsuz şükranlarımı bildirirken, şimdi sizlere bir eserini sunacağım Sanatçı, Akademisyen ve yazar Ümran Özbalcı Aria’yı da ‘muhteşemler’ arasına koyuyorum.

Afbeelding met persoon, vrouw, poseren, sluiten Automatisch gegenereerde beschrijvingİzmir doğumlu olan Özbalcı Aria, 1985’te Dokuz Eylül Üniversitesi Resim Bölümü’nde Lisans,1992’de Marmara Üniversitesi Resim Bölümü’nde Yüksek Lisans,

1999’da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde Doktorasını aldı.
Daha sonra yaptığı eserleri ile Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanında sergiler açan Özbalcı’nın kariyerini, haberimin sonunda sizlere sunacağım.

Özbalcı Aria’nın ‘en başarılı’ diyebileceğim çalışması, Hollanda’yı ve Hollanda sanatçılarını tanıtan kitap oldu diyebilirim. Hollanda’yı çok iyi irdelemiş olan yazarı ben de kutluyorum.

17’nci yüzyılın, Hollanda için sadece sanat açısından değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal gelişme açısından da çok önemli olduğu belirtilen kitapta, diğer ülkelerin sanatçılarından da söz ediliyor.

Bir uyarım var: Hollandalı sanatçılar arasında, en büyüklerden biri olan, kendi kulağını kesecek kadar da deli olan ‘Vincent Van Gogh neden yok’ diye sorarsanız cevabım şu olur: Kitapta sadece 17’nci yüzyıl sanatçıları ele alınmış. Van Gogh 19’uncu yüzyılda yaşadı.

Afbeelding met tekst Automatisch gegenereerde beschrijving

Başlangıçta, sanatı, 17’nci yüzyıldaki Hollanda’yı ve o dönemdeki Hollandalı ressamları daha iyi öğrenmek için isterseniz, ‘17.YÜZYIL HOLLANDA RESMİNDE PORTRE’ adlı kitaba önsöz yazan Sanatçı, Akademisyen Prof.Kemal İskender’in ne dediklerine bakalım:

“İngilizce söylenişiyle ‘The Golden Age Of Painting’ Hollandaca söylenişi ile ‘De Golden Eeuw’, Türkçe söylenişi ile ‘Resmin Altın Çağı’ dendiği zaman, bundan yalnız ve sadece 17.yy.Hollanda resmi anlaşılır. Biraz olsun Sanat Tarihi ya da Sanat dünyasına aşina olan herkes bilir bu deyişi.

Sadece sanat açısından değil, ama aynı zamanda ekonomik ve sosyal gelişme açısından 17.yy Hollanda’sı benzersiz bir yapı sergiler. Bu dönem Hollandası, denizlerde İngiltere ile boy ölçüşebilir hale gelmiş, sömürge kaynaklarından akan gelirler aracılığıyla alabildiğine zenginleşmiş ve yoğun bir kültürel birikim düzeyine ulaşmıştır. Ayrıca, aynı Hollanda Avrupa’daki tüm devlet ve kuruluşlara oranla en ‘liberal’ yapıyı temsil eder.

Merkezi bir otoriteye bağlı olmaksızın gelişen belediye v.b gibi sivil kuruluşların yönetimindeki kent devletleri bu ‘liberal’ ortamın doğmasında etkili bir rol oynamıştır.Ve işte bu sayededir ki, ‘Resmin Altın Çağı’nda, her beş evden birinde mutlaka bir resim vardır. Gene bu sayede ‘dinsel ve tarihi konular’ ve ‘portre’nin yanı sıra, peyzaj enteriyor ve janr gibi resim türleri, birbirinden iyice ayrılan bağımsız ifade araçlarına dönüşmüştür.

Bu gelişmelere koşut olarak portre ve özelliklede grup portreciliğinin yaygın bir uygulama haline gelmesi, tümüyle Hollanda sanatına ‘özgü’ yeni bir yönelişi temsil eder. Rembrandt ve Frans Hals gibi ressamlar, diğer ülkelerde örnekleri pek görülmeyen grup portreciliğinin en yetkin ustalarıdır.

Öte yandan, Holanda’nın kültürel ve sanatsal değerleri, her şeyin üstünde tutan anlayış ve geleneği, Hollanda’nın, Hitler Almanyası tarafından işgal edileceği anlaşılacağı zaman, Hollandalıların para, mücevher ve altın gibi maddi değerleri değil de, (bir örnek olsun diye veriyorum) Rembrandt’ın ‘Gece Nöbeti’ gibi grup portreciliğinin doruk noktasını temsil eden başyapıtını saklamalarıyla sonuçlanmıştır.
Aria’nın (o zamanki adıyla Mimar Sinan Üniversitesi’nde) benim yönlendirmemle gerçekleştirdiği ‘17. yy Hollanda Resminde Portre’ başlıklı tez çalışması, yukarıda sözünü ettiğim gelişmeleri, derinlemesine araştıran bu gelişmelerin, biçimsel karşılıklarını analitik bir yaklaşımla çözümleyen ve değerlendiren ’benzersiz’ bir girişimdir ve bu çalışmanın ne Türk sanatında ne de Türk Sanat tarihinde bir benzeri daha vardır.”

NT2.nl | Emigreren naar Nederland

HOLLANDA GEZİSİ BU KİTABI YARATTI

Şimdi de kitabın Giriş Bölümü’nde neler olduğuna bakalım.
Şöyle yazıyor Ümran Özavcı Aria:

“Kitap konusu seçimimde, Hollanda’ya yaptığım gezinin şüpheniz katkısı büyük oldu. Bir ülke resmini, özgün yapıtları kendi topraklarında, müzelerinde yoğun olarak gözlemlemek önemliydi. Tüm çalışmam boyunca, labirentler içinde gezindim. Her yol bana muhteşem sanatçı ve portreler sundu.

Hollanda öyle bir ülke ki, Delft’in dar sokaklarında gezerken her an Vermeer’le,Amsterdam’da Rembrandt’la karşılaşacağınızı hissedersiniz. 17.yy dokusunu oluşturan muhteşem mimarideki evleri arasında bunları duyumsamak hiç de güç değil. “Rembrandt House”u gezerken onunla o havayı solur, ‘Night Watch’ı, otoportrelerinin yapılışına şahit olursunuz. Resim sanatı yüzlerce yıllık zengin anlatımlarıyla muhteşem sanatçı ve yapıtlarıyla karşımızda…
Tarih öncesi dönemlerdeki duvar resimlerinden günümüz resim sanatına kadar gelen uzun bir gelişme içinde küçük bir ülkenin ama resim sanatı büyük bir dönem olan XVII. yüzyıldaki “portre” resim türünü inceleme nedenim; Rembrandt’ın deyimiyle, “Yüz”ün unutulmasına içerliyor olmamdır belki de…

İnsanı, insanları, insanlığı tanımak, tanımlamak için bundan daha güzel ifade aracı olabilir mi?…

Afbeelding met tekst, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving

Descartes ve Spinoza; XVII. yüzyıl felsefesini oluşturan iki portre; Hollandalı Spinoza’nın ‘gerçekte özgür olduğum tek ülke’ diye tanımladığı Hollanda’da 20 yıl yaşamını sürdüren Fransız Descartes; bize XVII. yüzyıl Hollanda gerçeğini sembolleştiren isimlerden biridir. Hollanda’nın tarihi ve Hollanda’da hayat, çok özel koşullar altında ve tamamiyle kendi psikolojilerine özgü bir yolla gelişmiştir. Bu gelişme her yönüyle onların yaratıcılıklarına da özel bir anlam katmıştır. “Portre” resim sanatının gelişimi, her ne kadar Rönesans dönemine rastlasa da, sanat tarihinin hiç bir döneminde “Portre Resmi XVII. yüzyıl Hollandası” kadar parlak göz alıcı eserler sunmamıştır.

Birçok varlıklı tüccar, birçok saygın kentsoylu seçkin belediye başkanları veya belediye meclis üyeleri, taşıdıkları ünvanlarıyla belirtilerek, imgelerini sonraki kuşaklara ulaştırmak istiyordu. Hollanda’da seçkin birçok kişinin geldiği salonlarda asılmak üzere, toplu portre yaptırmak gibi bir gelenek de vardı. Günümüze kadar gelen Hollanda portrelerinin, geniş bir sosyal katmana yayıldığını gösteriyor. Bu resimler, modellerin asaletini gösterdiği gibi, son derece farklı ve özelleştirilmiş ifade tarzları, zeka, mütevazılık ve aşk evliliğinin yürütülmesi gibi, iç özellikleri de belirtir.


           Rembrandt                                    Hals                                    Vermeer

XVII. yüzyıl Hollanda resim sanatında, ülkenin kendi adıyla özdeşleşen bazı isimlerin öne çıkması da çok doğaldı. Rembrandt, Frans Hals ve Vermeer, hemen diğerleri arasından sıyrılırlar. Rembrandt kendine özgü ışık-gölge doku ya da fırça işçiliği kullanımıyla, iç dünyasını yansıtmak için en uygun atmosferi yarattı. Frans Hals’ın portreleri ise çok ender olarak, büyük, sosyal ve dini ihtirasları yansıtır. Onun portrelerinde sıcak ve dostça yansıtma biçimi ön plandadır. Grup portreleri, tek portreler, portrelerin kompozisyon, ışık-gölge ve renk, ifade özellikleriyle ele aldığımız bir çalışmada, yine Rembrandt’ın olağanüstü yetenek ve belleğinin sonucu olan yapıtlarında, psikolojik yorumlamalarıyla portrelerine yansıdığını gördük.
Picasso’nun da belirttiği gibi; ‘Sanatta geçmiş ya da gelecek diye bir şey yoktur. Bir sanat yapıtı sürekli olarak şimdi de yaşamıyorsa onu hiç dikkate almamak gerekir’.
Hollanda portre resmi özgün anlatım türleri ve hepsi “ekol” sayılabilecek sanatçılarıyla resim sanatının tarihi içinde ayrıcalıklı yerini almış gözüküyor. Ve belki de bugün hiç olmadıkları ölçüde canlılık ve dirilikte durmaktadırlar…”

HOLLANDALI RESSAMLARIN ÖZELLİKLERİNE BAKALIM:

JOHAN VERMEER

        The Milk Maid                         A Girl with a Pearl                 De Lace Maker

Johannes Vermeer, sanat tarihinde görüntü anını kusursuz bir ustalıkla tuale aktaran, desen, renk ve şimdilik durgunluk diyebileceğimiz tinsel veya metafiziksel niteliği kendinden birleştirmiş bir sanatçıdır. Desen sözüyle bir resmin kompozisyonundan ve düzeninden daha fazla bir şey anlatmak istiyoruz. Konular tek figürler veya gruplar halinde, bir manzaradaki şekiler veya bir manzaradaki çizgiler olarak seçilir ve gerçekleştirilir. Fakat bir resme desen çizmek bundan çok daha fazladır. Her şeyden önce güvenilebilir bir boşluğa konuyu yerleştirmek ve kompozisyondaki çeşitli unsurlara değişmeyen bir yapı vermek, izleyicinin gözünü doğrudan manzaraya veya tasvir edilen cisme düşündürerek çekebilmektir. En basit bir biçimde (ama en kolay değil) bu etki sadece ışıkla elde edilir. Soyutlanan formun üstüne ışık ve gölge düşürünce bu aynı görüntü alanında bulunan diğer cisimlerden destek olmaksızın, hayali bir yer kaplar.

Afbeelding met tekst, venster, fotolijstje Automatisch gegenereerde beschrijving
Vermeer‘in eserlerinde buna en iyi örnek ‘Türbanlı Kız’ portresidir. Onun resimlerinde resim boşluğunun ‘geometrik bölünüşü’nün, özellikle yansıtıldığı görülür. Geometri estetik bir amaca hizmet etmiyorsa, ilginç değildir.
‘Voman with a water jug’da, içeri ışık veren bir pencerenin altında, bir kız gösterilmiştir.

Resimde kadın düzenlemenin tam ortasındadır. Figur düzenli bir bakış içinde pencerenin kenarında duruyor. Kumaş yapısındaki güçlü hissediş ve hemen hemen dinsel ciddiyetteki göstergeler tipik bir Vermeer resmi özelliğini gösterir. Resimde Vermeer’e özgü mimari boşluk içinde kadın rüyalara dalmıştır. Resimdeki harita ve açık pencere badanalı duvarların arkasında var olanlar -örneğin bu gösterişli masa örtüsünun geldiği yeri bildirmeyi amaçlar, bu eserin içeriği Vermeer’in başlangıçta anlatmayı amaçladığı form olmuştur.

Slapend meisje, Johannes Vermeer - 1657 van Het Archief
Vermeer’in belki de hiçbir resmi, ‘A Girl a sleep’ masası başında uyuyakalmış olan genç kadın kadar, eserlerine hakim olan sükûn havasını belirtemez. Kadının günlük yorgunluğundan yükselen huzur havası, odanın havasına yansımaktadır. Ressam, bu sakin ruh havasını yaşatırken, mekan üzerindeki araştırmalarına da devam ediyor. Aynı tabloda, büyük masa ile yandan görülen sandalye, derinlik izlenimi uyandırmaktadır.

Vermeer, halılar, sandalyeler, battaniyeler, aynalar, delft testileri haritalar, sedefler, küpeler, kolyelerle sessiz bir yumuşaklık elde etmeyi başardı.

O’nun eserlerinde iç huzuruna kavuşmuş rahat bir hayatın ışıklı gölgelerde sezilen sessiz adımların şiiri titrer. Bu eserlerde hayatın karanlık, dramlı inişli ve çıkışlı tarafları yoktur. Her şey rahat bir akış, bir dinleniş, bir fısıltıdır.

Vermeer anlaşılmaz benliği ve gizli dünyasıyla ülkesinin ve zamanın en önemli sembollerindendir.

GERARD DOU

Afbeelding met tekst, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving

Gerard Dou‘nun “Old woman Reading” tablosunda yalın bir kompozisyon vardır. Figür profil, duruş biçimindedir. Resmin sol üst kösesinden (çaprazlama) alt sağ köseye doğru kompozisyon inmektedir. Bu da tüm dikkat yüze kitaba yönlendirmekte ve ellerde yoğunlaştırmaktadır.

Afbeelding met tekst, persoon, binnen, eettafel Automatisch gegenereerde beschrijving      Boy Reading                                                  Bray Family

Aynı etkiyi biraz farklı bir duruşla Franz Hals’ın Boy Reading tablosunda görürüz. Jan De Bray’ın Bray Family resmindeki kompozisyonunun 3 mekandan oluştuğu görülür. Önde köpeğin de yer aldığı duvarın önü, duvarın arkasında kalan figürlerin bulunduğu mekan, daha arkada karanlık bir dış mekan, Duvarın üzerine o dönem en çok kullanılan objelerden halı konulmuş.

MİCHELANGELO MERİSİ DA CARAVAGGİO


Aynı yüzyılda, biri güneyin diğeri kuzeyin ışık-gölge bütünlüğüyle resimlerine özgün, şiirsel anlatım kazandıran 2 büyük sanatçısıdır. Caravaggio’da ışık-gölge arasındaki kontrast formların statik karakterini, hatta figürler hareket halinde tasvir edilmiş olsalar bile, sınırlandırmıştır. Caravaggio’nın realizmi sanattır. Çünkü bir ışık-gölge ideali ile sarılmış ve figürler plastik bir ideale göre bireyselleştirilmiştir. Sanatçı ışık-gölge ile lumunistik üslûbun temellerini attı ve Caravaggioizm (Tenebrizm) anlayışını kazandırdı.

HARMENSOONZ VAN RİJN REMBRANDT

Afbeelding met tekst, persoon, binnen, groep Automatisch gegenereerde beschrijving                       The Night Wacht                                      Doctor Nicolaes Tulp

Rembrandt’ın resimlerinde de etkili olan unsur ışıktır. Rembrandt genel olarak ışığı tek kaynaktan almayı tercih ediyordu. Bunun bir sebebi, özellikle yaşlı ve fakir günlerinde, mum ışığında çalışmak zorunda olduğuysa da, sonuçta bu çok basit bir sebeptir. Çünkü aynı şartlar altında isteseydi aydınlık her yandan ışık alan resimler de yapabilirdi. Rembrandt’ta Caravaggio’da olan sert bir ışık gölge zıtlığı yoktur. Çehreleri aydınlattıktan sonra üst yanını sayısız derecede değişen yarı aydınlık tonlar içinde eritmenin en büyük ustası şüphesiz odur.

Tıpkı Leonardo’da olduğu gibi, onda da alaca karanlığın değerlendirildiğini, karanlık kısımlara aydınlık kısımlardan fazla yer verilmek şartıyla görüyoruz. Bu karanlık kısımları Rembrandt sadece karanlık bir boşluktan ibaret bırakmıyor. Aksine çeşitli tonlar ve renklerle o kısımlara hava tabakasının dalgalanışlarını veriyor. Adeta figürlerin iç hayatı, mekan boşluklarında ve resmin karanlıkta bırakılmış yerlerinde bir tül gibi dalgalanıyor. Buna karşılık o koyuluklar üzerinde kalan figür kısımlarına düşürdüğü bir ışık parçası, bir kemer tokası, aydınlıkta bırakılmış bir parmak, ayni kaynaktan ışık almaması gerektiği halde, bu değerlendirilişi, eşyayı maddi ağırlıktan kurtarır ve onları gerçeğin kendisi değil, resmi haline koyar. Rembrandt’ın büyüklüğü de bu noktadadır. Sade görüleni değil, görülmeyeni de resmedebildiği içindir ki, birçok gerçekçi ressamdan çok daha kuvvetle, dış gerçeği bize yansıtabilmiştir.

Rembrandt - Christ at Emmaus — Louvre (Paris)

Rembrandt’ın ‘Chirst at Emmaus’ tablosunda ışık sol taraftan, tablonun dışında kalan bir kaynaktan gelmekte, oturan figürlerin önündeki masaya çarparak odaya yayılmaktadır. Tabloda ikinci derecede bir ışık kaynağı da, ışık saçan başıyla İsa’dır. Bununla birlikte resimde en aydınlık yer, masanın örtüsüdür. Yani bu tabloda en şiddetli ışık, tablonun asıl merkezini oluşturan İsa’yla birleşmemektedir.

Fransız Sanat eleştirmeni Eugene Fromentin, Rembrandt‘daki ışık gölge oluşumunu söyle açıklar: “Biraz sonra banyosundan çıkararak daha uzak, daha gösterişli bir hale getirmek için; koyu hale ışıklı bir merkez etrafında döndürmek, onları buğulamak, eritmek, yoğun bir hale getirmek ya da şeffaf karanlıklar elde etmek, özümsenmesi kolay alacakaranlıklar meydana getirmek için: nihayet en koyu renklere bile, onları siyah olmaktan kurtaracak bir şeffaflık verebilmek için, her şeyi bir gölge ile sarıyor ve her şeyi, hatta ışığı bile bir gölge banyosuna daldırıyor.”

Rembrandt‘ın, ışık gölgesinde Caravaggio‘nun sertliği yoktur. Rembrandt’ın resmindeki ana etken, ışık gölge kontrastları değildir, buğulamadır renk değil alacakaranlıktır. Onun fantezisi kendini nüanslara kaptırmıştır. Bu nüanslar yoluyla eşyanın detayını oluşturmaktadır. Fakat bu detayın miktarı ne olursa olsun form daima bir genel karanlık içindedir. Bir burun, bir parmak, kendi maddi formları içinde görülmezler; gölge tarafından emilmiş kaçıcı ışıkların belirgin hale getirdiği şeyler gibidir.

Rembrandt’ın resimlerinde gölge unsurunun güçlü bir şekilde yer alması, gerçekte zayıf bölgeleri gizleme ya da güçlüklerden kaçma aracı yerine konamaz. Hele hele bir tür hayratlık izini taşıyan bir kaçamak da sayılmamalıdır Rembrandt’ın ışık gölge etkisi, Caravaggio’da ve çöküş dönemine özgü bazı İtalyan resim ustalarında rastlandığı üzere, donuk ve siyah bulutlara da dönüşmez. Gölgeler aksine saydam ve parlaktır. Eylemi tamamlamaya veya sahneyi açıklamaya yarayabilen bütün ikinci derece ayrıntılar, arada fark edilebilir. Bunlar el çabukluğu ile atlanılmayıp yerinde bırakılmışlar, şekillerini ve boyutlarını muhafaza etmektedirler, ama ışık-gölge sayesinde tam gerekli önemlerine kavuşmuşlardır. Hollandalı ustaların yaşam öykülerini kaleme alan Arnold Houbraken‘a göre, Rembrandt akademik geleneğin öngördüğü ustalık yolunu yermiş ve sanatçının yalnızca doğaya öykünmesi gerektiğinde direnmiştir.

Rembrandt‘ın portrelerinin bu ruh bağlantısını çok kolaylıkla sezebiliriz. Rembrandt‘ın görkemli üretimini derinlemesine incelemek isteyen kişi çok değişik etkiler altında kalacaktır. Veronese‘nin, Ribera’nın, Rubens ya da Frans Hals‘ın tersine, Resim tarihinde figürlerin bir ruhu olduğu, ruhlarıyla birlikte, hatta biçimlerin yardımıyla yalnız ruhlarının resmedilmiş olduğu meselesi, Rembrandt’la ortaya çıkmış bir şeydir.

FRANS HALS

İtalyan ressamlarının uğraşı olan birçok noktalar, güzellik, perspektif gibi onun için önemli değildir. Onun için önemli olan manevi boyuttur. Din konulu resimlerinde, portreleri ve diğer kompozisyonlarında tüm eserlerinde ağırlık noktasını oluşturan manevi boyut’tur. Sanat tarihinde dikkati çeken hemen hemen bütün çağlarda, insanı gülerken gösteren pozlara pek az rastlanmış olması ve hatta; bazı çağlarda hiç rastlanmaması durumudur. İkinci bir özellik ise; resimde, gülen insanlara, belki ilk kez Hollanda ressamlarında rastlanmasıdır.

Frans Hals bu özelliğiyle hemen bilinen bir sanatçıdır.

Sanatçının 1624 yılında yaptığı “Gülümseyen Kavalye” resminde ve diğer birçok resminde bu gülümsemeyi görürüz. Bu resim aynı zamanda Miereveld‘in portreciliğinin şekilciliğinden çok uzak, Haarlem’deki erken realismin içinde yer alır.

Frans Hals‘ın son yaşlılık dönemi resimleri dışındaki hemen hemen tüm portrelerinde görülen neşeli canlılığı ile başkalarına ruhsuz görünen şeylere bile elbiseler, sofra takımlarına cazibe ve ilgi uyandırmayı başarmıştır. Çehreleri canlıdır. Haarlem müzesindeki portre koleksiyonları, sanatçıyı tüm hayatıyla biraz fazla sakin başlangıcından, son günlerinin ölçüsüz cüretlerine kadar sıra ile izlememizi sağlar. Bunların hepsi birer sanat dersidir. O’nun resimlerinde ne bir ilerleme ne de gerileme vardır. İlk yaptığı resimlerde bile dikkati çeken kendini gösteren mükemmelliktir. Kusursuz çok ince işlenmiş resimleri, detaylar, ifadeler. Onda mükemmellik yalnız üstün bir teknikle değil, eşine az rastlanır bir renk ve ışık duygusuyla da kendini gösterir.

Hollanda ressamlarının çoğu gravürle de uğraşmışlardır. Ama şimdiye kadar Vermeer‘in olduğu sanılan tek bir gravüre rastlanmaz, bu onun çizgiden çok renge tutkun bir ressam olduğunu gösterir.

JOHANNES VERSPRONCK

Afbeelding met tekst Automatisch gegenereerde beschrijvingVerspronck’ın, kadın ve çocuk portrelerinde ve diğerlerinde Hals‘ın etkilerine rastlarız, ancak özgünlüğünü göremeyiz. Özellikle çift portreleriyle karşımıza çıkan sanatçının anlatımında, güzel gösterme çabasına rastlanmaz. Modelleri daha bizdendir, aristokrat kesimde bile olsalar, daha mütevazi görünürler, duygularını duruşlarından ve gözlerinden anlamamız çok zor olmaz.

Bu bilgiler Işığında 17’nci yüzyıl Hollanda portrelerine baktığımızda, sanatçının anlam yüklemesi, çağının verileri, alıcının beklentileri dikkate alınarak yorumlamak gerekir. Böyle bakıldığı zaman çok zengin anlatımlarla karşılaşırız. Her sanatçıda her portrede ayrı ayrı karşımıza çıkan zengin anlatımlarla.
Belki de Alain ifadesiyle “Güzel bir portre de geçici öfkeleri ve anlık parlamaları ortadan kaldırır, yalnızca sürekli olanı koruyarak model düşüncesini arıtır.”
Sonunda ‘PORTRE’ modele değil, Model ‘PORTRE’ye benzer.

17.YY HOLLANDA RESMİNDE PORTRE, DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Değerli okurlarım, yukarıda 17’nci yüzyılda sanatseverlere portreler çizmiş olan Hollandalı ressamların özelliklerini okudunuz.
Şimdi de sizlere, 17.YY HOLLANDA RESMİNDE PORTRE’nin değerlendirmesini ve sonucu sunuyorum. Özellikle sanatsever ve tarihe ilgi duyan okurlarım alttaki yazıyı zevkle okuyacaklardır.

17.YY HOLLANDA RESMİNDE PORTRE, DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Modern dünya zihinsel bakımdan XVII. yüzyılla başlar. Bilimin ortaya attığı yeni kavramlar modern felsefeyi etkisi altına alır. XVII. yüzyıl Rönesans’ın elde ettiği kazanımları derleyip düzenleyen bunlarla bir birliğe bir dünya görüşüne varmayı amaçlayan bir yüzyıldır.

XVII. yüzyıl felsefesi, kendisine matematik ve fiziği bilgi örneği olarak seçmesi nedeniyle “RATIONALIST“dir. “RATIONALISM” deyince akla Descartes gelir. Descartes‘in uzun yıllar (20 yıl) Hollanda’nın Utrecht, Deventer, Leiden, Santpoort, Haarlem, Amsterdam’da yaşadığını ve bir çok (Frans Hals dahil), Hollandalı ressam tarafından portresinin yapıldığını anımsayalım.


XVII. yüzyıla damgasını vurmuş araştırmacı bilim ve düşünce adamı kimliğiyle tanıdığımız Fransız filozofu Descartes‘in Hollanda’da yaşaması basit bir tesadüf değildir elbette.Descartes gibi, bir dehanın Hollandalı filozof Benoit Spinoza‘yı etkilediğini ve onun da Rembrandt‘ın yakın arkadaşı olduğunu söylediğimizde ise bazı şeyler daha da netleşiyor.Hollanda XVII. yüzyıl başlarında, 1609 barışının ardından bağımsızlığını kazandı. Bu ulus Avrupa’nın diğer ülkelerinden demokratik anayasası ve Kalvenist diniyle ayrılmaktaydı. Bu, tablo sanatını da etkiledi. Hollandalı ressamlar Flâmanların etkisinden kurtuluyorlardı. XVII. yüzyıldan sonra Hollanda’nın geçirdiği toplumsal ve siyasi değişiklikler her anlamda bu iki ülkeyi birbirinden ayırdı.

Afbeelding met tekst, buiten, lucht, teken Automatisch gegenereerde beschrijving

Yeni kurulan bu Cumhuriyet pek çok açıdan büyük bir hızla Avrupa’nın en ileri ülkesi haline geldi. Yeni bir tüccar sınıfı doğuyor siyasal ve dinsel hoşgörü yerleşiyordu. Rönesans etkisi altındaki aristokrat toplumlarda ortaya çıkan entellektüel yaklaşımın tersine, lonca sistemi, sanatın geleneksel zanaatçılıkla birleşmesini zamanla toplumun çok geniş bir kesiminde resmin yaygınlaşmasını destekledi.

Aslında, XVII. yüzyılda Avrupa’ya bakıldığında çok farklı özellikler görürüz. Güneyde İtalya, Katolik etki de yoğunlaşan bir “BAROK” anlayış, Fransa’da XIV. Louis etkisindeki “KLASİSİM” Kuzeyde gelişen Flâman resmi ve kendine özgü üslubuyla Hollanda resim sanatı, Hollanda portreciliği.Şüphesiz sanat ve sanatçılar bütün insanlığın ortak malıdır. (Dali her yerde Dali‘dir, Picasso her yerde ayni Picasso’dur). Bununla birlikte ayrıntılarda çeşitli uluslara ve bölgelere göre bazı değişiklikler görülebilir. İşte bunlardan biridir XVII. yüzyıl Hollanda’sı. Bu yüzyılda Hollanda diğer ülkelerden ayrılır kendi kaynaklarına döner Protestan kilisesinin artık kilisenin zaferi, kralın yüceltilmesi, ermişlerin din uğruna ruhunu teslim etmesi konulu resimlere gereksinimi yoktur. Böyle bir durumda kendi içine dönük bir sanat oluşacaktır, insanı önemseyen insani bir “gerçek değer” olarak öne çıkaran bir resim anlayışı.XVII. yüzyıldan önce resim sanatında görülen Peyzaj sadece anlatılan öykünün bir elemanı olarak yer alır, Hollanda resminde kendisi tek başına muhteşem varlığıyla sunulur. Jacop Van Ruysdael, Jan Van Goyen, Hobbema’nın resimleriyle Hollanda’nın doğasını gözlemleriz. Romantiklere ve Emprestyonistlere yaptıkları katkıları hissederiz.Doğa sanata yansıyınca her zaman sanatçının usunu beğenilerini, ruh durumunu yansıtır. Natürmort, özellikle JANR türünün en önemli temsilcisi Vermeer‘in tüm resimlerinde birer portre niteliğinde düzenlenmiş görülür. Resimlerinde yer alan objeler (Ekmek, mektup, örtü, harita, pencere) adeta portreleştirilmişlerdir.

Sanatçının resimleri hemen bizi kendine çeker adeta orada resimlerin yapılışına şahit oluruz. Onun resimlerinde yankılarda ölen müziğin, bir aşk mesajına dalan zihnin, dantel ipliğin, terazilerde tartılan küçük incinin ebedi durgunluğunu sezeriz. Hepsinde aynı etkiyi görürüz, ne daha az ne daha fazla…

       Jan Steen’in 40 yaşındaki portresi                            İstiridye yiyen kız

Jan Steen‘in tuvale yansıyan, güler yüzlü hayat dolu, karışık, düzensiz sahneli resimlerindeki “ironik” anlatımlarıyla halkını, tüm gerçekçiliği ile yansıttığını gözlemleriz.Gerard Terborch‘la Hollanda’nın kültürlü burjuva yaşamı, gösterişli kıyafetleri içinde kadın, atlaslarıyla kumaş adeta yüceleşir. Pieter De Hooch‘un sakin sessiz ev görünümlerinde hep arka planda görülen açık kapı bize yaşamın başka bir boyutu olduğunu mu simgeler!… Paulus Potter‘in “Boğa”sıyla, Boğa’nın ilk olarak bu kadar görkemli sunulmasındaki anlamı çözmeye çalışırız. Gerrit Dou‘nun “Sahtekar Doktor”unda ve diğerlerinde Hollanda’nın bir başka yaşam gerçeğine rastlarız.Joachim Wtewael‘in “Mars and Venus Discovered by the Gods” bu mitolojik öykülü resimde tanrıların zaaflarını esprili bir biçimde yansıdığını, Rembrandt‘ın “Ganymade’in Kaçırılması” resminde dindar biri olarak bu olaya tepki gösterdiğini, duyumsarız.

Afbeelding met tekst, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving
Jan van Eyck ve eseri                                         Memling ve eseri

Ortaçağ resminde portre sipariş veren kişi çoğu kez diz çöker dua eder, pozda ve genel kompozisyon içinde Aziz Meryem ya da İsa’nın alışılmış tasvirleri yanında, ikinci derecede önemli olacak biçimde gösterilirken, Rönesans’a geçişte belki de en kolaylıkla ayırt edilebilen fark, kişinin dindarlığını göstermekten çıkıp onu dini olmayan bir konunun başlıca kişisi olarak göstermesidir. Ancak, yine de Rönesans’ın ilk dönem portrelerinde özellikle kuzey de “Jan Van Eyck’in ve Memling’in portrelerinde hala ortaçağ havasını, atmosferini koruduğunu, insan fikirlerinin ve davranışlarının din karşısında ezilmesini, ifadeden yoksun sert görünümlü portrelerde, hem modeli hem de ressamı resmin oluşumunda sanki isteksizlermiş gibi yansıtıldıklarını hissederiz.

Sınıfı, kan bağları, meslek, geldiği yer gibi unsurları kişisel kimlik özelliklerini, portreler belgeler. O dönemde portreler ısmarlandı. Çünkü fiziki dünyada yok olan sevdiğiniz kişileri varmış gibi göstermek istediler ve bu portreler onların hatıralarını ölümden sonra koruma geleneğini sürdürür. Evlilik, portrelerinde de bir çiftin birleşmesini kendileri ve aileleri ve ziyaretçileri için ölümsüzleştirir. Portrelerin birçoğu az çok kamuya sergilenmek üzere yapılmıştır. Bu nedenle modellerin çoğu özel vatandaşlar, subaylar iş adamları sosyal rollerine uygun niteliklerde yansıtılmışlardır. Ancak bu durumda bir sakınca da vardı. Çünkü sokak serserileri kendilerini örnek aile babası gibi resimletmiş olabilirdi.

Resim sanatının standardı çok yüksek XVII. yüzyıl Hollanda Portreciliğinde Frans Hals’ın resimleri portresini yaptığı figürün canlılığı, fırçasının şaşmaz bir çırpıda acele fakat yerinde isabetli kullanımı onun en belirgin özelliği şüphesiz. Son derece hızlı enerjisiyle ülkesinin insanlarına adeta hayat verir, kişisel ihtirasları bize çok az yansıtır. Onun tablolarının önünde duran kişi tablonun o anda yeniden gözlerinin önünde şimşek hızıyla yapıldığını hisseder. Özellikle tek kişilik portrelerinde yoğun olarak gözlemlenen bu özellik hemen hemen tüm portrelerinde görülür. O, kişilerin yüzlerinde beliren psikolojik en küçük yansımayı bile saniye de saptayabilen üstün bir başar göstermiştir.

Judith Leyster “Self Portrait”                             Michiel Sweerts “Jeronimus Deuts”

Gülme, gülen yüzler onun resimlerinde belirginleşmiştir. Cüretkâr realism etkisiyle çağında alışılmışın dışına çıkmıştır. Frans Hals‘ın her zaman çok fazla taşıyan özel resim üslubu onun son portrelerinde belirgin olarak ortaya çıkar.1890 yılında Emprestyonistlerin fırça vuruşları nedeniyle öncü ilan ettikleri Hals, 19 yüzyıl resim anlayışında böyle anılacağını tahmin edemezdi herhalde.Vermeer‘in Kuzeyin “La Jakond”u unvanını alan tablosundaki kızın bakışı, gülümseyişi portreyi bir başyapıt düzeyine çıkartır. Judith Leyster‘de ressam kimliğini “Self Portrait” tablosuyla ortaya çıkarmış ve bu resimle kez daha ressamların kendilerini resim yaparken tablolaştırmayı sevdiklerini göstermiştir.

Jan Steen resimlerinde sık sık rastlanan kendi görüntüsüyle halktan farklı biri değilim ben dediğini duyarız. Michiel Sweerts’in “Jeronimus Deuts” portresindeki melankolik bakışlı gencin özelliklerini hemen tanırız.

Maes‘in “Dua eden yaşlı kadın” resminde Tanrıya yakarışın yüceselleştiğini görür. Gerard Dou‘nun “Old Woman Reading” resmiyle Rembrandt‘ın “Rembrandt‘s Mother as the Biblical Hannah” tablosundaki benzerliği fark ederiz.Grup portrelerinde amaç: grubun yapısını doğasını ve birbirleriyle ilişkileri konusunda bir şeyler anlatmasıydı. Hals‘ın “Banquet of the officers of the St.George Militia”sında tüm doğallığıyla sunulmuş portrelerinde Hollanda devletinin başarısının sembolleştiğini, “Isaac Massa and Beatrix Van der Laen” tablosunda bir çiftin bağlılığını görür. Keyser‘in “Constantin Huygens ve Sekreteri” tablosundaki yetkin anlatıma hayran kalırız.

Jan Miens Molenaer’in “Family Making Music” tablosu – Rembrandt “selfportrait”

Jan De Bray‘ın “The Bray Family” resmindeki kendi ailesini Romalı General ve Mısırlı Kraliçe görüntüsü biçimindeki yansıtmasıyla farklı bir anlatım biçimi yakalarız. Verspronck‘un eş portrelerinde yüzyılın ilk üç çeyreğinde sürüp giden bir geleneği “PENTANT”ı daha net kavrar, Jan Miens Molenaer’in “Family Making Music” tablosuyla Grup portreciliğinin anlamını netleştiririz.Portre tutkusunun yeryüzüne suretini kazımanın masum göstergelerinden biri olduğu bir gerçek; sanat tarihinde bu tanıma en uygun kişi şüphesiz Rembrandt’dır. Kendini en iyi okuyan ressamlardan biridir onun “selfportrait”lerinde tüm yaşamını yaşanmışlıkların acılarını, hüzünlerini, sevinçlerini, yaşama bıraktığı tüm izleri hem fiziksel, hem ruhsal hem sanatsal yapısını, tümünü görürüz bu portrelerde.

Şüphesiz, Rembrandt’ın kendine tanıma temeli üzerine oturtulmuş bir sanat anlayışı, çevresinden arınmış bir yansıtma biçimi vardı. Onun resimleri dış etkenlerden çok adeta ruhsal bir dünyanın yorumu gibidir. Onun karakter yorumunda sosyal statü çok az rol oynar. 2. sınıf ressamların çok belirgin sivrilmiş özellikleri kendilerine özgü yaratma biçimleri olmadığı için; dini çevreleri ve sosyal atmosferi yansıtan daha güvenilir kaynaklar olarak değerlendirilebilir.

Kendilerine özgü çok fazla bir şey katmamışlar. Ülkeye özgü gelenekselliği yansıtma eğilimi göstermişlerdir. Rembrandt‘ın devrimci, radikal kimliğiyle birçok geleneksel kurallara uymadığını görürüz. Örneğin “Pentant” geleneğiyle hiç uğraşmamıştır. Onun sevgi, aşkı tanımlayan çift resimleri diğerlerinden farklıdır. O kendine özgü yazısıyla kendine ait bir çok özelliği samimi dille tüm bir ayrıntılarıyla anlatır. Bu anlatıma karşın onun bir “hikayeci” olduğu da söylenemez.Arnold Houser “The Philosophy of Art History” adlı kitabındaki belirttiği gibi “Rembrandt’ın Hollanda resminden çıkarsanız bu resmin karakteristik özellikleri değişmez çünkü; bu karakteristik özellikleri 2. sınıf sanatçılar oluşturur” ifadesi doğru bir tespittir.

Rembrandt’ın sanatı kendine özgü bir kişilik içinde sihirli bir şekilde birleşmiş olan çelişkilerle doludur. Onun bu içsel bölünmüşlüğünü yaşadığı yüzyılla açıklamaya imkân olup olmadığını kendimize sorabiliriz. İtalyan ustalarının uğraşı olan güzellik ve perspektif gibi özellikler de onun için önemli değildi, onun için önemli olan “manevi boyut”tu. Bulduğu yüksek plastik değerlerle resim diliyle okuruz onda her şeyi. Soru sorar gibi bakışlarda görürüz portrelerini. Sanki bize şöyle seslenir, Vücudum hem görendir hem de görünürdür. O ki her şeye bakmaktadır, kendine de bakabilir ve o zaman gördüğünde kendi görme gücünün “öbür yanını” tanıyabilir. Kendini gören olarak görmektedir, kendine dokunan olarak dokunmaktadır, kendisi için görünür ve hissedilirdir. Rodin’in vasiyetnamesindeki şu sözler de Rembrandt‘ı çok iyi tanımlar.

“Sanatçı için her şey güzeldir zira keskin bakışlarıyla varlıklarda karakteri yani formun altında görünen iç gerçeği keşfeder ve bu gerçek güzelliğin ta kendisidir. Dindarane inceleyiniz. Güzeli bulamamazlık edemeyeceksiniz, çünkü gerçeğe rastlayacaksınız.”Sanatçının son dönem yaptığı “Self portrait”lerde onu olgun bir filozof olarak görürüz. Yaşamdan tüm dersini almış, sanatıyla konuşan bir düşünür… “Beyaz Takkeli Portresi”nde kendisiyle hesaplaşmasının ödünsüz sunuluş biçimini görür, ihtiyarlığını böyle içten sunmasıyla onun narsist değil son derece sağlam ve namuslu bir karaktere sahip olduğuna şahit oluruz. Ancak sanatçının tümel yapıtı bakımından değil, yaratıcı ruhu bakımından özsel olan yanı daha geç fark edilmiştir.

Rembrandt’ın kompozisyonları kesinlikle bozulamayacak bir kuruluşta tasarlandığı hemen fark edilir, resimlerinde her hangi bir figürü çıkartıp atamayız. Çünkü onlar ışık gölge esasına göre kurgulanmışlardır. O titiz ve ölçülü kompozisyonlarıyla da diğer sanatçılardan ayrılmaktadır.Işık gölge konusunda Rembrandt’la Caravaggio‘yu karşı karşıya getirdiğimizde; Caravaggio daha sert ışık gölge kontrastını yansıttığını görürüz.

Afbeelding met tekst, krant Automatisch gegenereerde beschrijvingBedri Rahmi Eyüboğlu‘nun,”Boğazına kadar gölgelere gömülü bir sanatçı” diye tanımladığı Rembrandt tek kaynaktan gelen ışıkla yarı aydınlık tonlar içinde yüzü eritmede en büyük başarıyı göstermiştir. Matisse‘in deyimiyle o; Işıktan, tam tersine belki: “Karanlıktan yontan adam”dır.Her eser onu yazanın (ya da çizenin yapanın vs.) otobiyografisidir, dikkatle incelendiğinde büyük sanatçılar çizgilerinde, boyalarında kağıda, tuvale yaşamın en derin felsefesini aktardıklarını görürüz. Resim sanatında figürlerin bir ruhu olduğu, biçimlerin yardımıyla ruhların resmedilmiş olduğu meselesi de Rembrandt’la ortaya çıkmıştır.

Anlatılanlara göre, Descartes, Anatomi üzerine çalışmalarını sürdürmek amacıyla gittiği mezbaha ziyaretlerinden birinde derisi yüzülmüş bir öküzün eskizini çizen iri yapılı bir genç görür ve ona neden böyle bir konu seçtiğini sorar. “Sizin felsefeniz ruhlarımızı alıyor, resimlerimde onları geri vereceğim, ölü hayvanlara bile” yanıtını verir, sanatçı. Bu sanatçının “Rembrandt” olduğu söylenir.Hollanda portre resmini birçok şeyle de tanımlayabiliriz ancak o temel kuramını Spinoza‘nın görüşünden almıştır. Spinoza‘nın “Törebilim” çevirisinin sunuş bölümünde de belirtildiği gibi, Geriot, Eliot, Coleridge,James Joyce gibi sanatçılar Spinoza’nın görüşünden etkilenmişlerdir. Bu sanatçılar: sanatsal duyarlığın kendisinin felsefeden gerçeklik arayışından uzakta serpilemeyeceğini düşünsel incelik ve kavrayış gücü olmaksızın sanatçı “tin”inin boş görüngüde dönüp duracağını biliyor, sanatlarını gerçekliğe duyarlık boyutunda özgürce anlatım verme çabası olarak görüyorlardı.

Ruhuna özgürlüğü en tam koşulsuzluk içinde tanıyan gerçek sanatçının Spinoza ile karşılaşmasını en iyi dile getiren kişinin “Goethe” olduğu tanımlanır. Resim sanatında “Rembrandt” olduğunu hiç düşünmeden söyleyebiliriz. Goethe‘nin Ateist olduğu ileri sürülen bu insanla birlikte (Spinoza) “Tanrıya tapınmaya giderek daha çok sarılıyorum ve din adını verdiğiniz ve vermeniz gereken her şeyi memnuniyetle size ve dostlarınıza bırakıyorum” sözü XVII. yüzyıl Hollanda’sının Protestan anlayışının resminin, Güneyin Katolik anlayışı ve resmine seslenişi gibidir.

“Bizler Tanrıyı ve dini tanımlamak için İsa, Meryem. Aziz figürlerine ihtiyaç duymuyoruz. Tanrının görüntüsünün tüm evrene yansıdığını bilerek bu konulara gereksinmeden onun varlığını, peyzaj, natürmort, janr ve portrede insanı tanımlayan her şeyde görüyor ve gösterebiliyoruz. Yıldızlar, ağaçlar, çiçekler dağlar, denizler, bulutlar hep Tanrı’nın parçasıdır”. İşte Spinoza‘nın bu “Panteist” anlayışını, Hollanda resim sanatında rahatlıkla okuyabiliriz.

Schelling, Spinoza’cılığın derinliklerine dalmamış hiç kimsenin felsefede tam ve gerçek bilgiye erişemeyeceğini söylüyordu. XVII. yüzyıl Hollanda ressamlarında onun derinliklerine daldıklarını hissederiz ve görürüz.Rembrandt‘ın “Portrait of Titus”, Cornelis Claes and his wife Anslo, Molenaer’in “Family Making Music”, Vermeer’in “Milk Maid”, Hals’ın “Civic Guard, Joly Toper, Malle Babbe, Miereveld’in “Prince Maurits” Dou‘nun “Old Woman Reading” Judith Leyster‘in “Self Portrait” hepsi portreleri hepsi ama Spinoza’yı tanımlayan şu sözlerle özdeşleşirler.“Tanrı, burada şimdi, yanımızda O’nu şu sisin içinde, şu toprağın üstünde, şu giysilerin, şu ayakkabıların içinde görebiliriz. Tanrıyı bulmamız için çevremize bakmamız yeterlidir.”

“Ben siz sapanın başındaki köylü, fabrikadaki işçi, tablosu önündeki ressam, masasında oturan şair, viranedeki serseri, bu ebediyetin değişmeyen mektebinde birbirimize bağlı talebeleriz. Halihazır, sınıf ve durumumuz ne olursa olsun hepimiz ebedi saadete ermeğe lâyıkız? İşte gerçek demokrasi ruhu budur.”“Resimde her fırça darbesi ister resmin üzerinde kalsın veya isterse silinsin, ressamın fikri gelişmesi için kendine düşen vazifeyi yapmıştır. Her yaratılan çizgi ve renk boşuna değildir. Bunun gibi her kısa ve bedbaht insan hayati bile boşuna değildir.”

Bu bölümü “Alain”in dizeleriyle sonuçlandırmak istiyorum. “Bırakalım öleni çürüsün, toz olsun” deriz. Ama tarih her şeyi bozar. Onun karşısına ben, ölümsüz portreler sanatını ileri sürüyorum. İyi ve yalın bir yüzün kendine özgü bir ölümsüzlüğü vardır. Böylece bir insanın gerçek benzeri gerçek ölümsüzlüğü elde edilmiş olur. Zaten bir insandan geriye kalan nedir? İnsanca bir varoluş biçimi… Çektiği küçük üzgüler değil yaptığı büyük işler, ölüler için değil gelecek için bir portre… İnsandan daha güzel, insandan daha insan olan bir şey yani…

YAZAR ÜMRAN ÖZBALCI ARİA’YI TANIYALIM

Sanatcı İzmir’de doğdu. Daha sonraki yaşam serüveni şöyle gelişti:

Eğitim:

*1985,Dokuz Eylül Üniversitesi,Resim Bölümü,Lisans

*1992,Marmara Üniversitesi,Resim Bölümü,Yüksek Lisans

*1999, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Resim Böl.Doktora) Sanatta Yeterlilik

Katıldığı bazı sergiler:

2000.Aynı’lık-Ayrı’lık Konulu Sergi,İst.Güzel San. Galerisi,2000

2008.Tüyap,18.Sanat Fuarı(Artist)İstanbul,2008

2008.Büyük Buluşma,Ankara Resim Heykel Müzesi,2008

2010.Resmin Resmi,Harbiye Askeri Müze,2010

2010.Kunstenhuıs Galery,Dutch Dream’Amsterdam,2010

2011.Tüyap 1.Sanat Fuarı,(Artist)İstanbul,2011

2011.İzmir Uluslararası Sanat Bienali-İzmir,2011

2012.Art Suites Gallery,Bodrum,IV.Workshop Sergi,2012

2016.İstanbul Tasarım Bienali,2016

2020.Coıncıdence,Tadzıo Gallery,Kıev,Ukrayna,2020

2020.Ethica-Boris Georgiev Art Galler-Varna(Küratör),2020

2021.Past,Present-Future,Artist’s Society-Burgas,Bulgaria-2021

2021.Revival Group Paper WorksExibition,Tadzio gallery Kyiv – Ukraine

2021.Art Antakya Çağdaş Sanat Fuarı

2021,Internatıonal Paper Works Exhibition

2021.Mail Earth-Bahariye Art Gallery

2021.Avrasya Unıversıty-Inter. Mıxed Exhıbıtıon-99 Artıst Works,

2021.Mıamı-International works on paper Exhibition

2022.De Las Flores Sergisi, Peru,Eser Adı:Women’s Mystery

2022.Mail Art .Exhibit,Eser Adı: Spontaneous Inspıratıon,Abstract Forms”

2022.TPao (Transformative Power of Art Journal), A Tribute to Yoko *Ono sergisi,

2022.Pakistan Uluslararası Çağdaş *Sanat Festivali,

2022.Niğde Art Gallery,Yunus Emre Loves Journey

2022.Sanatta Eleştiri,Cap Gallery

2022.Moulin Rouge,Signature Art Gallery

2022.Mujeres Artistas Creativas,Peru

2022.Beyond the Borders-Fantapia Museum-Kore

2022.Solo Exhibition-Online-Peru

2022.International Mail Art Exhibition-İzmir Resim Heykel Müzesi

Çeşitli Sanat Dergilerinde yazısı bulunmakta, Hiperlink Yayınlarından, 2017 yılında,17.yy Hollanda Resminde Portre, 2018 yılında Caravaggio Yaşamı-Dönemi-Eserleri ve 2019 yılında Görsel Anlatılar ve Ötekiler kitapları yayımlandı.

Çeşitli Sanat Dergilerinde yazısı bulunmakta, Hiperlink Yayınlarından, 2017 yılında,17.yy Hollanda Resminde Portre, 2018 yılında Caravaggİo Yaşamı-Dönemi-Eserleri ve 2019 yılında Görsel Anlatılar ve Ötekiler kitapları yayımlandı.

Hollanda, İtalya, Fransa, İspanya, Belçika gibi ülkelerde sanatsal araştırmalarda bulundu. Uzun yıllar farklı Üniversitelerde teorik ve uygulamalı sanat dersleri verdi. Dekan Yrd. ve Bölüm Başkanlığı gibi idari görevlerde bulundu.

İnstagram:umranaria/uoa_art/uoaamsterdam/

 

Sohbeti başlat
1
Yardımcı olabilir miyim?
Merhaba, yardımcı olabilir miyim?