Tesadüfün böylesi ve dikkatli bakış: Şota ve Erchil Arveladze kardeşler ile çekilmiş olduğum bir fotoğraf 22 yıl sonra TV ekranlarına yansıdı

Tesadüfün böylesi ve dikkatli bakış: Şota ve Erchil Arveladze kardeşler ile çekilmiş olduğum bir fotoğraf 22 yıl sonra TV ekranlarına yansıdı

TESADÜFÜN BÖYLESİ VE DİKKATLİ BAKIŞ…

Şota ve Erchil Arveladze kardeşler ile çekilmiş olduğum bir fotoğraf 22 yıl sonra TV ekranlarına yansıdı

C:\Users\Ilhan\Desktop\ARALIK AYINA GIRECEKLER\Arveladze.jpg

Üstteki fotoğrafı, oğlum Ruşen, RTL televizyonundaki bir yayından çekmiş.
Görüntü bir kahvehaneden. Haber Korona virüs hakkında. Kahvehane sahibi bir Ajax sevdalısı.
Görüntüde, arkadaki fotoğraflar da dikkat çekiyor.
En üstte sağdaki fotoğraf, benim Futbolcu Arveladze kardeşlerle birlikte çekildiğim bir fotoğraf.
Şota Arveladze Ajax’ta, Archil Arveladze de NAC BREDA’da oynuyordular.
Yani iki kardeş ilk defa karşı karşıya geleceklerdi.
Medyanın ilgisini çekecek en iyi görüntü, iki kardeşin birlikteki fotoğraflarıydı.
Şota’ya, maç bitiminde bu fotoğrafı çektirmek istediğimi söylemiştim.
Maç sonunda iki kardeşi bir köşeye çektim. Ama tüm fotoğrafçılar başımıza üşüşmüştü.
Benim hazırladığım bu sahnenin rakiplerce kopyalanmasını istemediğim için, iki kardeşin arasına girdim ve onları kucakladım.
Benim fotoğraflarım çekilirken, rakipler bağırıyordu:Çekil artık.
Ama yok öyle şey, bu ekmeği başkasına yedirmezdim. Kardeşlere, ‘ hadi fırlayın’ dediğim an fırladılar ve soyunma odasına gittiler.Haliyle, fotoğrafçılar Arveladze kardeşlerin fotoğrafını çekemediler.

C:\Users\Ilhan\Desktop\ARALIK AYINA GIRECEKLER\Arvaladze, Sota ve Arcil-ilhan Karacay ileKaracay-Sota ve Arcil Arveladze.jpg
İŞTE O FOTOĞRAF’IN BİR BAŞKA VERSİYONU

Ertesi gün medyanın çoğunda benimle birlikte çekilen fotoğraf yayınlandı.
Ama rakip bir Türk gazetesi yaptı yapacağını. Kendi muhabirleri meslektaşım da aynı fotoğrafı göndermeye utandı tabii. Ajanların gönderdiği Fotoğraftan benim görüntümü çıkarıp, arka tribünü de fotomontaj ile düzelttiler ve bensiz yayınladılar.

Yaaa işte böyle. O fotoğraf şimdilerde bir TV yayınında yeniden göründü.
Ne tesadüf değil mi?
Bravo oğlum Ruşen’e
İyi yakalamış.
Mutlu bir pazar dileği ile esen kalınız…

 

Bisiklet sevdalılarının Türkiye aşkı!

Bisiklet sevdalılarının Türkiye aşkı!

Hollandalı Melanie, Türkiye ve Türkçe sevdası için iki ay pedal çevirdi…Bir önceki Türkiye ziyaretinde, Türk insanına ve Türk diline hayran kalan Hollandalı, Türk dili için Orta Asya’ya kadar gidecek.


Hollandalı bir çift, 8 ay yolculuktan sonra, korona nedeniyle Türkiye’de 6 ay daha kalacak
Hollandalı çift, Mersin ve çevresini ‘Muhteşem güzellikler ve dünya iyisi insanlar’ olarak tanımlıyor.

C:\Users\Ilhan\Desktop\KASIM AYINA GIRECEKLER\hollandali-turkolog-turkce-ye-pedal-cevirdi-13710516_amp.jpgC:\Users\Ilhan\Desktop\KASIM AYINA GIRECEKLER\20201102_162510-1.jpg

İlhan KARAÇAY derledi:

Bisikletleri ile dünya turuna çıkan pek çok insanın maceralı hikâyelerini okumuşsunuzdur.
Bu hikâyeler arasında harika olanları da vardır.
Benim anlatacağım iki hikâyenin ise bir başka özelliği vardır.
Hikâyelerin birincisinde, Türkiye ve Türkçe’ye hayran kalmış olan bir Hollandalı bayanın öyküsünü, ikincisinde ise, Nepal’a giderken Türkiye’de mahsur kalan bir Hollandalı çiftin öyküsünü okuyacaksınız.
Ajansların da servis ettiği ilk haber şöyle:

Hollanda’dan bisikletiyle Orta Asya’ya doğru yola çıkan Türkçe aşığı Hollandalı Türkolog Melanie Deegen, Kırklareli’nin Lüleburgaz ilçesindeki bisiklet akademisine geldi. Deegen, hedefinin Türkçe’nin doğduğu topraklar olan Orta Asya bozkırlarına bisikletiyle gitmek olduğunu söyleyerek, “Korona virüsü yendim. Şimdi sıra dünyayı bisikletimle yenmekte” dedi.

Hollanda’da özel eğitim öğretmeni olan 62 yaşındaki bayan Türkolog Melanie Deegen, gençliğinden beri içinde olan dünyayı bisikletiyle gezme hayalini gerçekleştirmek için harekete geçti. Mart ayında korona virüse yakalanan ancak hastalığı yenmeyi başaran ve 1 Eylül’de bisikletiyle yola koyulan Türkolog Degeen, 62’nci günde Lüleburgaz’a ulaştı. Yaşına rağmen gençlere taş çıkartan Deegen, hedefinin ise hayranı olduğu Türkçe’nin izinde Orta Asya’ya kadar bisikletiyle gitmek olduğunu söyledi.

Türkiye ve Türkçe’ye hayran

Daha önceden Türkiye’ye geldiğini hatırlatan Deegen, bu sırada Türkçe’ye ilgi duyduğunu söyledi. Ülkesine döner dönmez Türkçe kursuna yazıldığını söyleyen Deegen, kursun ardından üniversiteye yazılarak Türkoloji okumaya başladığını belirtti. Her fırsatta Türkiye ve Türkçe’ye hayran olduğunu dile getiren Deegen, “Türkçe ve Türk tarihini çok iyi biliyorum. Ama ne yazık ki Hollanda’da konuşmaya konuşmaya Türkçe’yi unutuyorum. Türkiye çok güzel bir ülke. İnsanları çok cana yakın. Misafirperver. Türkçe’yi çok seviyorum. Türkçe şiir gibi bir dil. Onun için Türkçe’yi öğrendim” ifadelerini kullandı.

Hedefi Orta Asya

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde yola koyulan Deegen, hedefinin ise Türkçe’nin ve Türk’ün doğduğu Orta Asya bozkırları olduğunu söyledi. Deegen, “Dünya turu yapıyorum. Hollanda’dan Orta Asya’ya kadar gideceğim. Zaman olursa daha da ileriye gideceğim. Kırgızistan’a, Kazakistan’a bisikletle gitmek istiyorum” diye konuştu.

İzlenimlerini de akıcı Türkçesiyle aktaran Deegen, “Lüleburgaz’da çok güzel yerler gördüm. Lüleburgaz Yıldızları Kadın Akademisi gibi büyük bir bina gördüm. İnsanlar burada çok modern. Orada çalışan kadınları görünce çok mutlu oldum. Bunun yanında Lüleburgaz Yıldızları Motosiklet ve Bisiklet Akademisi’ne (LYMBA) gibi bir yeri ilk defa burada gördüm. Hollanda’da böyle bir şey yok. Bizde spor akademileri var ama böylesine bir akademi yok. Sadece bisiklet tutkunları için bir akademi yok” şeklinde konuştu.

İnternetten buldu

Bisikletçilerin kullandığı internet uygulaması üzerinden LYMBA’yı bulduğunu söyleyen Deegen, akademiyi bulmasında Lüleburgaz Bisiklet Derneği’nden İnanç Zorlutuna’nın emeğinin büyük olduğunu belirtti. Deegen, “İnanç’la birlikte Lüleburgaz turu yaptık. Lüleburgaz çok modern bir şehir” ifadelerini kullandı.

“Hala enerjim var”

Yaşının 62 olmasına rağmen kendini 22 yaşında gibi hissettiğini söyleyen Deegen, “Bisikletle dünyayı gezme planını korona virüsten önce yaptım. Bu şimdi yola çıkmak için tam zamanı. Hem hala enerjim var, hem de gücüm yerinde. O zaman bisiklet artı uçakla Kırgızistan’a gitmek istiyordum. O zaman korona virüs hastalığına yakalandım. Antrenman yapamamıştım. Biraz zayıflamıştım. Ama planımı değiştirmedim. Belki havaalanı kapalı olabilir diye bisikletle yola çıktım. Korona virüsü yendim, şimdi de bisikletle dünyayı yeneceğim” dedi.

İKİNCİ HİKÂYE

Hollandalı bir çift, 8 ay yolculuktan sonra, korona nedeniyle Türkiye’de 6 ay daha kalacak

Özellikle Mersin ve çevresini ‘Muhteşem güzellikler ve dünya iyisi insanlar’ olarak tanımlıyorlar.

2 Mart 2020 tarihinde Hollanda’nın Barneveld kentinden bisikletleri ile Nepal yoluna düşmeden önce, aile bireyleri ve dostları tarafından alkışlarla uğurlandılar.
Aylar sonra kasım ayına geldikleri zaman, bisikletlerinin göstergesindeki kilometre sayısı 15.000 olmuştu. Çok neşeli günler geçirdikleri gibi, kendilerini ağlatacak olaylar da yaşadılar.
15 bin km’den sonraki planları Nepal idi ama, onlar Adana’ya gelmeden önce doğu istikametinden vazgeçip batıya doğru yöneldiler. Araştırmalarına göre Mersin’de ihtiyaçlarını giderecek nitelikte alışveriş merkezleri vardı. Mersin’e doğru pedal çevirmeye başladılar.

Bundan sonrası çiftin ağzından okuyalım:
‘Mersin’e geldiğimiz zaman ilk işimiz, üzerimizde eskiyen t-shirtleri atıp yenilerini giymek oldu. Dağ yollarından kurtulmuş, ova düzlüğünde pedal sallamanın zevkini çıkarıyorduk. Deniz kıyısına geldiğimiz zaman dünyamız değişti. Çadırımızı istediğimiz yere kurabiliyorduk. Güneşin doğuşu ile günbatımını resimlemeye doyamıyorduk. İnsanlar da çok cana yakındı. Çadırımıza evlerinden tencereler ile yemek taşıyordu Akdenizli Türkler. Alanya’ya doğru yol alırken muz bahçeleri bizi adeta büyüledi. Evlerin diplerine kadar yakın yerlerde seral kurulmuştu. Muz salkımları naylon torbalar içinde korunuyordu. Bunlar bizim gönlümüze su serpen günlerimizdi.’

C:\Users\Ilhan\Desktop\KASIM AYINA GIRECEKLER\20201026_142145.jpg C:\Users\Ilhan\Desktop\KASIM AYINA GIRECEKLER\20201028_175226.jpg

Hollandalı çift, artık Hollanda’ya dönüş planları yapmaya başlamıştı. Ama dönüş yolu engellerle doluydu. Kışı geçirmek istedikleri Yunanistan’a giriş yasaktı. Türkiye’de kalış süreleri de kısıtlıydı. Vizelerini uzatmak için Göç Dairesi’ne gitmeleri gerekiyordu.
Bakınız bu konudaki sorunu nasıl anlatıyor Hollandalı çift:
‘Alanya ve Antalya’daki Göç Dairelerinden randevu almak imkânsızdı. Korona nedeniyle sıkı önlemler alınmıştı. Bize sıra gelmesi için çok beklememiz gerekiyordu. Araştırdık ve Kemer’de hemen başvurabileceğimizi öğrendik. Kemer 180 km ötedeydi. Gitmekten başka çaremiz yoktu. Gittik ve vizemizi uzattık’

C:\Users\Ilhan\Desktop\KASIM AYINA GIRECEKLER\cropped-20181119_104627.jpgC:\Users\Ilhan\Desktop\KASIM AYINA GIRECEKLER\20201021_162821.jpg

Hollandalı çift, kışı Yunanistan yerine Türkiye’de geçirme kararı almıştı. Kemer’de çok ucuz bir otel bulmuşlardı. Bu otelde 6 ay kalmayı planladılar. Şimdi tek sorunları, vizelerini 6 ay daha uzatabilmek.
Hollandalı çift, Türkiye maceraları için şunu söylüyorlar:
‘Burada çok şey öğrendik. Asıl insanlığı burada tanıdık. Şimdi bisikletimiz ile geldik ama, bundan sonraki gelişimiz lüks karavan ile olacak. Türk insanına teşekkür borçluyuz.’

C:\Users\Ilhan\Desktop\KASIM AYINA GIRECEKLER\20201102_163634-1.jpg

Bu yaşananlardan sonra bir dondurmacıya uğrayıp iki külah dondurma ile yüreklerini soğutan Hollandalı çift, ‘Bizim ikinci vatanımız artık Türkiye’dir’ dediler.

 

Düşünce özgürlüğü konusunda keser hep Avrupalılar için yontuyor…

Düşünce özgürlüğü konusunda keser hep Avrupalılar için yontuyor…

Düşünce özgürlüğü konusunda keser hep Avrupalılar için yontuyor…

*Hollanda Başbakanı Rutte kesercilerin başını tutuyor

*Ben Laden’i, El Kaide’yi ve İŞİD canavarlarını
yaratanlar, şimdi Müslümanları sorumlu tutuyorlar

İlhan KARAÇAY yazdı

Avrupalılar’ın, düşünce özgürlüğü konusundaki hassasiyetleri hep üst düzeyde olmuştur. Ayrımcılığın her türlüsüne sert tepki gösteren Avrupalılar, hele hele eşcinsellik ayrımına karşı küplere binerler. Avrupalılar’ın bu tutumu tabii ki bizden de takdir görür.

‘Avrupalılar’ dedim ama, bu konuya Amerikalılar’ı, yani ABD’lileri de kısmen katmam gerek.
Öyle ya, ABD demokrasisi de hatırı sayılacak bir takdire lâyıktır.
Ne var ki, insanların demokratik haklar ile eşit yaşamasını savunan bu ülkeler, sırf kendi menfaatleri için sekiz takla atarlar. Örneğin Ben Laden’i yaratırlar. El Kaide ve İSİD gibi kahrolası terör örgütlerini yaratmaktan hiç çekinmeyen Batılılar, haliyle ceremeyi de Müslümanlara çektirirler.

C:\Users\Ilhan\Desktop\KASIM AYINA GIRECEKLER\Nederlandse parlament.jpgHOLLANDA PARLAMENTOSU: Başbakan Rutte’nin de katıldığı (sağda) yukarıda görülen oturumda, sözde Ermeni soykırımının varlığı kabul edilmişti.

Kendi yarattıkları canavarlar, işi azıtıp hunharca cinayetler işlediği zaman, bunun suçunu İslam’a yükleyen Batılılar, kışkırtıcıları görmezden gelirler.
Son günlerde özellikle Fransa’da meydana gelen ve hepimizin lanetlediği terör olayları, Batılıların tepkisi ile gündemi meşgul etmiştir.
Bu tepki, benim yaşadığım Hollanda’da da gündemi günlerce meşgul etmiştir.
Ne var ki, gündemdeki konuşmalar bizleri çok rahatsız edici bir boyuta yükselmiştir.
Özellikle, Hollanda Başbakanı Rutte’nin ‘iki daldan murt yemesi’ hepimizi üzmüştür.

Geçmişte de, Türkiye ve Türkler konusundaki çıkışları ile bizleri üzmüş olan Rutte’ye ben de bir mektup yazmıştım. Hatırlamanız için o mektubu bu haberin altına ekleyeceğim.

Rutte’nin son çıkışına şimdi de yoğun bir tepki göstermemiz gerekirdi. Ama maalesef bu kez bu yapılmadı. Örneğin, Türkler İçin Danışma Kurulu böyle bir girişimde bulunabilirdi.
Neyse ki, Hollanda Türkevi Başkanı Veyis Güngör bu konuda bir şeyler yazdı ve Rutte’ye hitap ederek yüreğimize su serpti.

Bakınız Veyis Güngör neler yazmış:
Bu hafta, Hollanda Temsilciler Meclisinde yapılan düşünce özgürlüğü tartışmalarında heyecan dolu ve öfkeli anlar yaşandı. Hollanda’daki Müslümanların Hz. Muhammed’e hakaretin hukuken yasaklanması için başlattıkları kampanyanın gündeme gelmesiyle ipler koptu. Yüz yirmi bin imzalı kampanya tartışması, İşçi Partisi PvdA milletvekili Attje Kuiken, DENK Partisi milletvekili Farid Azarkan ve CDA milletvekili Madaleine van Toorenburg arasında gelişti. Hıristiyan Birlik CU lideri Gert Jan Segers ve liberal Parti VVD’den Dilan Yesilgöz’ün de katıldığı tartışmada yer yer tansiyon yükseldi.

Konuşmalarda, özellikle CDA milletvekili Madaleine van Toorenburg’un sinirlerine hakim olamaması, bağırıp, çağırması hatta hakarete varan ifadeler kullanması dikkat çekti. Mecliste hızını alamayan CDA’lı vekil, aynı akşam bir televizyon tartışma programına konuşmacı olarak katıldı ve kusmak istediklerini orada tamamladı.

Tartışmanın içeriği elbette ayrı bir konu.
Fransa’da öldürülen öğretmen olayının hemen arkasından böyle bir kampanyanın başlatılması, kampanyanın zamanlaması, Müslümanların demokratik haklarını kullanmaları, mutlaka tartışılmalı.

Ancak, Mecliste yapılan tartışmanın kapanışında, Başbakan Rutte’nin yaptığı değerlendirme çok daha dikkat çekici.

Başbakan Rutte, Denk Partisi milletvekili Farid Azarkan’la CDA milletvekili Madeleine van Toprenburg arasında yaşanan ateşli tartışma sonrası, Azarkan’ı kastederek “Sınırlanmayan düşünce özgürlüğü, ilerlemeyi durdurur” dedi. Ancak aynı Başbakan Rutte, hatırlanacağı üzere birkaç hafta önce, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın ırkçı ve İslam düşmanı Wilders için söyledikleri üzerine, kendisine mikrofon uzatılınca, “Mesajım çok basit; Hollanda’da biz düşünce özgürlüğünü en önemli değer olarak görüyoruz…” demişti.

Buradan anlaşılan mesaj gayet açık ve net: Rutte’ye göre, Wilders için düşünce özgürlüğü sınırlanamaz, o her düşündüğünü söyleyebilir. Aynı Rutte’ye göre, Azarkan için düşünce özgürlüğünün sınırları olmalı. Azarkan, her düşündüğünü ifade etmemeli, aksi halde ilerlemeyi, gelişmeyi engeller.
Olayı biraz daha açık tarif edersek: Hollandalılar düşündüklerini sınırsız söyleyebilirler, çünkü düşünce özgürlüğü Batı için önemli bir norm ve değeridir. Ancak Faslılar, Türkler, Surinamlılar ve diğer topluluklar akıllarına gelen her şeyi söyleyemezler, ifade edeceklerini söylemeden önce iyice tartmalılar.

Bu tutum, kelimenin tam anlamıyla çifte standarttır.
Şimdi söylenecek bir çift söz var: Sayın Başbakan Rutte, hiç kusura bakmayın ama, böyle bir tutum tam bir sömürü kültürü adetidir. İçinde yaşadığımız zamanın ruhuna aykırıdır. On sekiz, on dokuzuncu yüzyıl değeridir.
Üzülerek hatırlatmak gerekir ki, Hollanda tarihi bu sömürü örnekleriyle doludur. Bununla gurur duyulamaz. Kaldı ki Hollanda ve birçok Avrupa ülkesi, tarihlerindeki sömürge ve kölelik dönemleriyle ilgili muhasebe yapıp, ilgili ülke ve topluluklardan özür dileme gayreti içindeler.

Durum böyleyken, yirmi birinci yüzyılda yaşayan bir liberal Başbakan olarak sömürgeci ve kölelik kültürünün kalıntılarını bırakmanızı ve anayasanın birinci maddesinde yer alan eşitlik ilkesini tekrar hatırlamanızı hassaten arz ederim.

*****************************

Bakınız 2017 yılında Başbakan Rutte’ye göndermiş olduğum mektup, Türk basınında nasıl yayınlanmıştı.
(Alttaki yazı HABER DÜKKÂNI’NDAN)

İLHAN KARAÇAY’DAN HOLLANDA BAŞBAKAN’I RUTTE’YE MEKTUP

Hollanda’da 50 yıldır gazetecilik yapan Türk kökenli gazeteci İlhan Karaçay, son günlerde yaşanan Hollanda-Türkiye krizi sonrasında, iki ülke arasındaki buzları eritmek için, Başbakan Rutte’ye bir mektup yazdı.

Hollanda’da yaşayan Türk kökenlilere 50 yıldır gazeteci ve ombudsman olarak hizmet veren İlhan Karaçay, daha önceleri de Kraliçe Juliana ve Kraliçe Beatrix’e mektuplar yazmıştı.

İlhan Karaçay’ın Başbakan Rutte’ye gönderdiği mektubun tam metni şöyle: (Mektubun orijinali altta)

Almere, 27 Mart 2017

Sayın Başbakanım,
Dikkat ettiyseniz size ‘Sayın Başbakan’ değil, ‘Sayın Başbakanım’ olarak hitap ettim. Zira, Türk kökenli bir Hollanda vatandaşı olarak sizi kendi Başbakanım olarak kabul ediyor ve saygı duyuyorum.
Daha önceleri de çeşitli sorunlar için Kraliçe Juliana ve Kraliçe Beatrix’e mektuplar yazmıştım.
Sayın Başbakanım, son günlerdeki acı ve üzücü olaylara değinmeden önce, Türk kökenlilerin Hollanda’ya uyum sağlamadıkları iddiasına karşı, Hollanda’da bu konuda nelerin yanlış yapıldığına değinmek istiyorum. Ama bunun için örnekler vermek mecburiyetindeyim.
Ben şahsen, Türkiye’de yabancı kökenli bir  ‘Allochtoon’ olarak dünyaya gelmiştim. Çocukluk yıllarımda Arapça konuşmamız yasaktı. Konuşanlar karakola götürülüyordu. Müslümanlığın Alevi mezhebine sahip olduğumuz için, dini vecibelerimizi de gizli bir şekilde yerine getirebiliyorduk. Daha sonraları yaşanan rejim değişikliklerinden sonra Arapçayı da konuşabildik, Alevi olarak dini vecibelerimizi de yerine getirebildik.
Yasaklar devam etseydi, belki de kendimi hiçbir zaman Türk addetmeyecektim ve kendimi Suriyeli Arap kabul edecektim. Ama ben kendimi hep Türk olarak hissettim.
Aradan yıllar geçtikten sonra bu kez ben Hollanda’ya göç ettim. Sonra Hollanda tabiyetine geçtim. Gazetecilik yaparken Hollanda milli takımı ve Ajax ile dünyanın çeşitli yerlerine gittim.
Seviyordum o zaman Hollanda futbolunu. 1978 yılında Arjantin’deki finalde kaybedince hüngür hüngür ağlamıştım.
Daha sonra laleleri, yeldeğirmenlerini ve sarışınlarını sevmeye başladımHollanda’nın.
Bu sarışınlardan biri ile evlendim de…
Bu evlilikten iki çocuğum oldu. İki de torunum var. Çocuklarım burada doğmuş olmalarına rağmen, benim yabancı kökenli olmam nedeniyle ‘Allochtoon’ olarak kayıtlara geçtiler. Başlangıçta ayrımcılıktan şikayet etmedi çocuklarım. Ben nasıl ki  çocuk iken bir allochtoon olarak Türkiye’yi sevdim ve kendimi bir Türk olarak kabul ettiysem, çocuklarım da Hollanda’yı sevecek ve kendilerini Hollandalı olarak kabul edeceklerdi. Ama maalesef öyle olmadı. İki dilli ve iki kültürlü bir zenginliğe rağmen, çocuklarım da her zaman ayrımcılığı hissettiler.
Çocuklarım, gazeteci olmam hasebiyle, yaşanan haksızlıklardan hep haberdar oldular ve bu duygular içinde yaşadılar.
Şahsen ben de ayrımcılığa kurban gittim.
İki ülke arasında büyük bir sürtüşme ve boykota varan olaylar yaşandığı için. bu konuyu da anlatmakta yarar görüyorum.
Hatırlarsanız, Alanya’da birkaç kendini bilmez Türk, 1995 yılında Hollandalı kızlara tecavüz etmiş ve kızlardan Marijke van Dijk’i öldürmüşlerdi. Bu caniler ömür boyu hapis cezasına çarptırılmışlardı. Daha sonra çıkan bir af yasasından  yararlandıkları sanılan katiller yanlışlıkla serbest bırakılmışlardı. İşte o zaman Hollanda’da kıyamet kopmuştu. Hollanda ile Türkiye ilişkileri, bugünkü olaylar gibi zedelenmişti. Daha sonra hata düzeltildi ve katiller yeniden hapisaneye konulmuştu. O sırada Prens Willem Alexander ve Prenses Maxima Türkiye’ye gideceklerdi. Ama medyanın yaygarası nedeniyle bu gezi iptal edilmişti. İş o raddeye varmıştı ki, iki ülke biribirlerine karşı boykot tehditleri savurmuşlardı.

İşte o sırada ben ortalığı yumuşatmak için, yönetmekte olduğum DÜNYA gazetesinde Türkçe ve Hollandaca bir yorum yayınlamıştım. Bu yorumumda iki ülke yöneticilerini sakin olmaya davet etmiş, iki ülke halkına da tavsiyelerde bulunmuştum.
Satır aralarında Hollandalı ebeveynlere ve kızlara şu tavsiyede bulunmuştum:
” Türkiye bir İskandinav ülkesi değil, bir ortadoğu ülkesidir.  Bu nedenle Türkiye’de giyiminize ve davranışlarınıza dikkat edin.” diye yazmıştım.

Ne var ki GPD Ajansı, benim bu tavsiyemden bir başka anlam çıkarmış ve 28 abonesine, benim, ‘Alanya’daki tecavüz ve cinayet kendi kabahatlarıydı’ diye yazdığımı iddia etmiş ve ‘Verkrachting Alanya was eigen schuld’ başlığı ile haber yapmıştı.
İşte o zaman kıyamet koptu ve tüm Hollanda medyası bana karşı acımasız yayın yapmaya başladı. Tabii ki olaya karışan kızlar ve aileleri de çok üzüldüler ve benim aleyhime tazminat davası açtılar.
Ben, haber-yorumumda böyle bir ifade kullanmadığımı belirtmeme ve ailelerden özür dilememe rağmen yargılandım. Ne gariptir ki, Utrechts Nieuwsblad gazetesi daha sonraki bir başyazısında, yanlış yaptıklarını ve benim böyle bir ifade kullanmadığımı yazdı ama bu da fayda etmedi.
Avukatlarımın ‘Fikir özgürlüğü’ savunması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden örnek duruşmalar göstermesi ve Utrechts Nieuwsblad’ın günah çıkarır gibi düzeltme yorumu bile yargıçları tatmin etmedi. Bu nedenle toplamda 18 bin euro cezaya çarptırıldım ve bu cezayı da ailelere ve devlete ödedim.
Yukarıda anlattığım olay, Hollanda adliyesinin bana karşı açıkça uyguladığı bir ayrımcılıktır. Çok uğraşmıştım. Amsterdam’daki duruşmaya bizzat katılmıştım. Hakimin önünde ailelere hitap ederek, böyle bir benzetme yapmadığımı söyledim ve açıkça özür diledim. Ama yargıçlar, medyanın etkisinde kalmıştı bir kere…
Şimdi gelelim bu günlere.
Bugünlerde de Türkiye ile Hollanda arasında büyük bir gerilim yaşanıyor.
Burada tekrarlamaya gerek görmediğim malum olaylar, iki ülke arasında savaş niteliği kazanacak kadar ciddi bir şekilde gelişiyor. Öyle ya, Rotterdan Belediye Başkanı Aboutaleb’in, ‘Polis timine, yanlış bir harekette vur emri vermiştim’ şeklindeki açıklaması, Türk Dışişleri Bakanı tarafından ‘ Bu bir savaş nedeni olurdu’ tepkisine yol açtı.
Sayın Başbakanım, ben gerek ajansım ile gönderdiğim haber-yorumlarda ve gerekse sosyal medyadaki yazılarımda hep uzlaştırıcı olmaya çalıştım.
Bu olaylar için ne kadar çok kızmış Hollandalı varsa, lehte ve aleyhte o kadar çok kızmış Türk de var.
Ben burada, Türkiye’nin yanlışlarını sıralamayacağım. Türkiye’deki rejimin iyiliği veya kötülüğü bir tarafa. Mademki Hollanda demokrat, özgürlükçü ve insan haklarından yana bir ülkedir, o zaman 11 Mart cumartesi akşamı Rotterdam’da yaşanan olayların yorumunu nasıl yapmamız lazım?
Demokrasilerde, özgürlükçülükte ve insan hakları savunuculuğunda kısasa kısas olur mu?
Yani, ‘Türkiye şunu yaptı, biz de bunu yaparız’ demek olur mu?
O zaman nerede kaldı demokrasi, özgürlükçülük ve insan hakları savunuculuğu?
O akşam televizyonlardan canlı olarak izlediğimiz olaylar sırasında, Hollandalılar’ın gururla baktıkları polis kuşatması, Türkler’in içini karartıyordu.
Ekranlarda hem de Bakan olan bir hanımefediye yapılan muamaleyi izleyen milyonlarca Türk, adeta kan kusuyorlardı. Türk kökenli bir Hollanda vatandaşı olarak ben de öfkelenmiştim. Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosu Sadin Ayyıldız’a, Bakan’ın yanına girme izni bile verilmiyordu. Bakan’a ve yanındaki heyete bir bardak su bile verilemedi.
Daha sonra iki Türk diplomat tutuklanarak karakola götürüldü. Diplomatik pasaportlarını gösterdikleri halde tam iki saat hem de ayrı ayrı hücrelerde tutuldular.
Peki, bu olayların bu raddeye gelişinin nedeni Türkler miydi?
Ben şahsen, sizin Türkiye Başbakanı Yıldırım ile, Koenders’ın da Dışileri Bakanı Çavuşoğlu ile yaptığınız telefon konuşmalarının içeriğini biliyor gibiyim.
Fransa’nın aynı saatlerde Çavuşoğlu’nun uçağına iniş verdiği haberleri arasında, sizin hala yasakçı olma tavrınızın nedeni, iddia edildiği gibi, sırf Wilders’e karşı, daha sert yabancı ayrımcılığı yapmak mıydı?
Hoş, genel kanaat böyleydi ve bu nedenle de sizin seçimde Wilders’i alt ettiğiniz kanaati hakim ama, bundan sonra olayın telafisine nasıl gideceksiniz?
Sayın Başbakanım, sayıları 315 bini bulan Türk kökenli Hollanda vatandaşı olarak, biz bu ülkeyi, lalesi, yel değirmeni, sarışını, eşcinseli ile sevmek istiyoruz.
Bir zamanlar ben çok sevmiştim bu ülkeyi.
Sonra sevmez oldum.
Haliyle çocuklarım da uzaklaştı bu sevgiden.

Şimdi bir iddiaya karşı yanıt vereyim. Hollandalılar faşist ve ırkçı değillerdir.
Hollandalı’nın faşist ve ırkçı olmadığının delil ve örnekleri elimizde vardır.
Bir zamanlar Glimmerveen diye ırkçı bir politakcı türemişti. Ama Hollanda halkı bu ırkçıya prim vermedi ve seçimlerde tek sandalye bile kazanamadı. Daha sonra Janmaat diye bir başka ırkçı çıktı piyasaya.
Bu ırkçı da Hollanda halkından destek alamadı. Sadece bir sandalye kazandı ve kendisi meclise girdi. Ama meclisteki hiçbir parlamenter bu adamın elini bile sıkmadı. Zira o zamanlar politikacılar Hollanda halkının bu konudaki duygularını ve tutumunu çok iyi biliyorlardı.
Sonra sevimli bir ırkçı çıktı ortaya. Pim Fortuyn idi bu sevimli ırkçı.
New York’taki 11 Eylül sendromundan sonra patlayan islamafobiden de yararlanan  Fortuyn büyük bir popülarite kazanmıştı. Ama ne var ki öldürüldü Fortuyn. Katili bulunmasaydı, suç Müslümanlar’a atılacaktı. Ama ne mutlu ki katili yakalandı ve Müslümanlar bu töhmetten kurtuldu. Katil bir Müslüman değil, sapsarı bir Hollandalıydı.
Daha sonra Bayan Verdonk Azınlıklardan Sorumlu bir Bakan olarak çıktı karşımıza. Söylemleri ve uygulamaları ile tam bir yabancı karşıtı olan Verdonk’a ben, bir Türk şarkısından esinlenerek  ‘Vicdansız Sabuha’ lakabını takmıştım. Sonraları da Wilders denen adam çıktı arenaya…
Sonu da malum.
İşte, Hollanda halkı bu çirkin politikacıların tesiri altında kaldılar. Aramızdaki çürük elmalar da Hollanda halkı içindeki bakış açılarının değişmesinde rol aldılar.

Eskiden bize, ne Türkiye devleti sahip çıkıyordu ne de Hollanda.
Şimdi görüyorum ki, bizi paylaşamıyorsunuz.
O zaman, bize bir şans verin sayın Başbakanım.
Öyle şeyler yapın ki, biz bu ülkeyi yeniden sevelim.
Gerekirse bu ülke için can da verelim.
Şu bir gerçektir ki, Hollandalılar olaylara daha serin kanlı bakarlar. Yani serinkanlı nuchterler.
Doğulular ise duygusaldırlar. Hollanda’yı yöneten bir Başbakan olarak siz burada serinkanlılığınızı gösterin ve daha duygusal olan Türkiye’ye karşı daha kucaklayıcı olun.
Bakın, buraya gelmiş ve burada doğmuş olan yarım milyona yakın Türk kökenli, çoğunlukla bu ülkeye entegre olmuş vatandaşlardır. 25 bin Türk kökenli işyeri açmıştır bu vatandaşlarınız. Bunlar 100 bine yakın insan çalıştırmaktadır. Türk kökenli çocuklar eğitim görmüşlerdir. Binlerce gencimiz çok önemli pozisyonlarda görev yapmaktadır. Türk kökenliler siyasete de ilgi duymuşlardır. Milletvekili olan, İl Genel Meclisi Üyesi olan ve Belediye Meclis Üyesi olan binlerce Türk kökenli vardır.
Bazı çatlak sesler, Türk kökenlileri aşağılamak için bu gelişmelerin aksini iddia etmektedirler.
Tabii ki her toplum içinde çürük elmalar olacaktır.
Türkiye’nin Akdeniz sahillerinde binlerce Hollandalı yaşamaktadır. Oradaki Hollandalılar arasında da çürük elmalar yok mudur?
Göçmenler, dünyanın her tarafında aynı kaderi paylaşırlar sayın Başbakanım.
Kanada’daki, Avusturalya’daki, Yeni Zelanda’daki Hollanda’dan göç etmişlere bakınız. Orada da aynı sorunları görürsünüz. Buralarda kiliseler boş iken ve hatta bazıları camiye dönüştürülürken, oralarda kiliseler dolmaktadır. Tıpkı burada camilerin dolduğu gibi…
Bunlar, göçmenlerin kendilerini sahipsiz hissetmelerinden kaynaklanmaktadır.
Türk kökenlilerin Hollanda’daki toplumsal konumları da tartışılıyor. Türk kökenliler aslında toplumdaki gelişmelere duyarlı davranmaktadırlar.  Bunun son örneğini 15 Mart seçimlerinde gördük. Türk kökenliler siyasi katılım mücadelesinde farklı bir misyon ortaya koydular. Türk kökenliler seçimlerde katılımı azami seviyeye çıkararak, güçlerinin farkına varılmasını istediler ve bunu sağladılar.  Seçim andıklarına giderek Hollanda’nın asli unsuru olduklarını ortaya koydular. Türk kökenliler,  kullandıkları oylar ile, bu ülkenin yönetimi ile ilgili kaygılarının olduğunu ortaya koydular.  Eşit vatandaşlar olarak, seçme ve seçilme hakkını  vatandaşlık şuuruyla yerine getirdiklerini gösterdiler.  Türk kökenli Hollandalılar, Türkiye’ye duydukları aidiyetin, Hollanda’ya duydukları aidiyete halel getirmeyeceğini, tam aksine bunun bir zenginlik olduğunu tavırlarıyla gösterdiler.
Sayın Başbakanım, madem ki bizler, gelişmemiş ve henüz demokratikleşmemiş bir ülkeden göç etmişiz, siz de gelişmiş , medenileşmiş ve demokratikleşmiş bir ülkesiniz, o halde gelişmelere de bu minvalde toleranslı davranılması gerektiğini anlamalısınız.
Burada yaşamakta olan yarım milyona yakın Türk ve Türk kökenlinin daha fazla üzülmesine izin vermeyiniz.
Buradaki Türk kökenliler, Hollanda’nın lalesini, yeldeğirmenini, futbolunu ve sarışınlarını yine sevmek istiyorlar. Bu aşkın yeniden doğmasına ön ayak olunuz.
Bu mektubum ile birlikte size, 2012 yılında kutladığımız Hollanda-Türkiye ile 400 yıllık ilişkilere ait kitabımı da gönderiyorm.
Bu kitapta da göreceksiniz ki, iki ülke arasındaki dostluk çok eskiye dayanıyor. Bu bir dostluktan ziyade kader birliğine de benziyor. Zira Türkiye, Hollanda’nın kuruluşunda ve sonrasında büyük yararlar sağlamıştır. Hollanda’nın düşman olması gereken en son ülke Türkiye olmalıdır.
Hollanda’nın Türkiye’ye minnet borcu da vardır. Bu borcu Prens Maurits o zamanlar Zeeland’ta bir yere ‘Türkije’ adını vererek ödemeye çalışmıştır. 80 Yıllık İspanya savaşını kazanmanızda Osmanlı’nın rolü olmuştur.  Kurulan Hollanda devletini Venedikliler, Almanlar ve Fransızlar istemediği halde ilk tanıyan Osmanlı olmuştur.
İlk Büyükelçiniz Haga, Osmanlı Sultanı tarafından kabul edilip kapütülasyon hakkını aldığı zaman Hollandalılar çok mutlu olmuşlardı.
İşte biz böylesi bir kader birliğine sahibiz.

Şimdi sıra o kader birliğini yeniden inşa etmeye geldi.
Bunu da en iyi yapacak olanların başında siz geliyorsunuz.
Sizden bekleneni yapınız sayın Başbakanım.
Bu ara benim yapmamı istediğiniz bir şey olursa, başımın üzerine…
Mektubuma son vereceğim sırada Rotterdam’dan bir haber geldi: Bir Türk, dükkanını Erdoğan posterleri ile süslemiş. Uyarı üzerine polis gelmiş ve bu posterleri toparlatmış. Gerekçe olarak da, kışkırtıcılığı önlemek gösterilmiş.
Bu durumda bu tip gelişmeler devam edecek gibi.

Peki şimdi ne yapacağız sayın Başbakanım?
Bu ülkede Erdoğan’ı sevenler olduğu sürece, siz nasıl demokrat ve özgürlükçü olarak hareket edeceksiniz? Türkler’in bazıları soruyorlar: Erdoğan diktatördü de, neden O’nunla anlaşmalar yapıyorsunuz? Erdoğan’ı Avrupa olarak neden tamamen dışlamıyorsunuz da, konu seçim olduğu zaman O’nu dışlıyorsunuz?
Burada yaşayan yarım milyona yakın Türk kökenlinin büyük çoğunluğu, bu gibi siyasi çekişmeler içerisinde kurban mı olacaklar?

Lütfen sayın Başbakanım, siz Hollanda gibi önemli bir ülkeyi yönetecek beceriye sahipsiniz. Türkiye ile bozulmuş olan ilişkiyi çözebilecek yeteneğe sahip olduğunuza inanıyorum.
Paylaşamadığınız buradaki Türk kökenlilerin hatırına, barış inisiyatifini siz alınız.
Yarım milyona yakın Türk ve Türk kökenliler sizden bunu bekliyor.

Saygılarımla,
İlhan Karaçay

Mektubun Hollandacası

Mijn Geachte Premier,

Zoals u ziet is de aanhef van mijn brief, “mijn geachte premier”, in plaats van “geachte premier”.

Dat komt omdat ik, als Nederlander met een Turkse achtergrond, u als mijn premier zie en respect  voor u heb. Al eerder heb ik ook vanwege verschillende vraagstukken brieven gestuurd aan de toenmalige koningin Juliana en koningin Beatrix.
Mijn geachte premier, voordat ik iets wil zeggen over de bedroevende gebeurtenissen van de afgelopen tijd, wil ik, als antwoord op de bewering dat de mensen met een Turkse achtergrond niet goed ingeburgerd zijn in Nederland, het hebben over de fouten die er in Nederland in dit proces gemaakt zijn. Om dit te doen is het nodig om voorbeelden te geven.
Ik ben persoonlijk een “allochtoon” met een buitenlandse achtergrond die in Turkije ter wereld kwam. Tijdens mijn kinderjaren was het voor ons verboden om Arabisch te praten. De mensen die wel Arabisch spraken werden door de politie meegenomen. Omdat wij islamitische alevieten zijn, konden wij onze religieuze verplichtingen alleen maar in het geheim uitvoeren. Later, onder andere regeringen, mochten wij wel Arabisch praten en mochten we ook onze alevitisch religieuze verplichtingen uitvoeren. Als deze verboden zo gebleven waren, zou ik mijzelf nooit een Turk hebben gevoeld, maar misschien wel een Syrische Arabier. Ik heb mijzelf echter altijd Turk gevoeld.
Jaren later ben ik naar Nederland verhuisd. Ik heb de Nederlandse nationaliteit gekregen. Tijdens de periode dat ik als journalist werkzaam was, heb ik over de hele wereld het Nederlands elftal en Ajax gevolgd.
Ik hield erg van het Nederlands voetbal. Toen in 1978 Nederland de finale tegen Argentinië verloor heb ik tranen met tuiten gehuild.
Later ben ik gaan houden van de Nederlandse tulpen, de windmolens en de blondines.
Met zo’n blond meisje ben ik ook getrouwd…
Uit dit huwelijk heb ik twee kinderen gekregen. Nu heb ik ook twee kleinkinderen. Ondanks dat mijn kinderen hier geboren zijn, werden zij, omdat ik een buitenlander was, bestempeld als “allochtoon”.
Net zoals ik in Turkije als kind zijnde een allochtoon was en hield van Turkije en mezelf Turk voelde, hebben mijn kinderen in eerste instantie geen last gehad van discriminatie. Ook zij zouden zich op dezelfde manier van Nederland houden en zich Nederlander voelen. Dit ging echter anders. Ondanks de rijkdom van twee culturen en twee talen hebben mijn kinderen zich wel gediscrimineerd gevoeld.
Vanwege mijn beroep als journalist waren mijn kinderen altijd op de hoogte van de onrechtvaardigheden die er waren en daardoor hebben zij met deze gevoelens geleefd.
Ik ben zelf ook geregeld gediscrimineerd.
Omdat ik zie dat er grote wrijving en zelfs boycots zijn tussen de beide landen, vind ik het nodig om dit voorbeeld aan te halen.
Zoals u zich waarschijnlijk zult herinneren, waren er in 1995 in Alanya een paar verachtelijke Turken die Nederlandse meisjes hadden aangerand  en een van deze meisjes, namelijk Marijke van Dijk, vermoord. Deze schurken hebben daarna een levenslange gevangenisstraf gekregen. Later profiteerden zij van een generaal pardon en werden de daders van deze moord per abuis vrijgelaten. In Nederland was toen het hek van de dam. De contacten tussen Nederland en Turkije waren, net als vandaag de dag, flink gehavend. Later is de vrijlating van de daders gecorrigeerd en werden zij opnieuw vast gezet. In die tijd zouden prins Willem Alexander en prinses Maxima naar Turkije gaan, maar vanwege de druk die er vanuit de media ontstond was deze reis afgelast. Het conflict was zo groot geworden dat beide partijen elkaar dreigden met boycots.
Op dat moment  had ik in de krant DÜNYA, waar ik toen de redactie over had, een column in het Turks en Nederlands geplaatst. Hierin vroeg ik aan de leiders van beide landen om zich gedeisd te houden en ik gaf aan het volk van beide landen adviezen.
Tussen de regels door gaf ik het volgende advies aan Nederlandse ouders en hun dochters:
“Turkije is geen Scandinavisch land, het is een land in het Midden-Oosten. Om deze reden is het belangrijk om op je kleding en je gedrag te letten als je in dit land bent.”
Helaas heeft het GPD persagentschap mijn woorden anders uitgelegd en tegenover haar 28 abonnees verklaard dat ik gezegd zou hebben dat “de aanranding en de moord in Alanya de schuld was van de meisjes zelf”. Zij hebben toen een stuk geplaatst met de kop: “Verkrachting in Alanya was eigen schuld”.
Toen was het hek van de dam en de gehele Nederlandse media begon toen een agressieve strijd tegen mij. De betrokken meisjes en hun ouders hebben toen een schadevergoeding claim tegen mij aangespannen.
Ondanks dat ik verklaard had dat ik in mijn column niet deze uitspraak had gedaan en dat ik mijn excuses had aangeboden tegenover de betreffende families, werd ik toch veroordeeld. Het was opmerkelijk dat het Utrechts Nieuwsblad later in een hoofdartikel verklaarde dat zij een fout hadden gemaakt en dat ik mij inderdaad niet op die manier had uitgelaten. Dit was echter tevergeefs.
De rechters werden niet overtuigd door mijn advocaten die het hadden over de vrijheid van meningsuiting, de jurisprudentie van het Europese Hof voor de Mensenrechten die vergelijkbaar waren en de rectificatie van het Utrechts Nieuwsblad waarin zij de uitlatingen corrigeerden. Ik ben toen veroordeeld tot het betalen van 18 duizend euro en heb dit betaald aan de betreffende families en de staat.
Het voorval wat ik hierboven vermeld, is een duidelijke vorm van discriminatie die door de Nederlandse rechtbank ten opzichte van mij werd toegepast. Ik ben hier lang mee bezig geweest. Zelf ben ik ook naar de zitting geweest in Amsterdam en heb ten overstaan van de rechter en betrokkenen verklaard dat ik niet zo’n vergelijking had gemaakt en dat ik mijn excuses aanbood voor dit misverstand. Maar de rechters stonden helaas onder druk van de media…..
Als we nu eens kijken naar het heden.
Er is een grote spanning tussen Turkije en Nederland.
De bekende voorvallen, waarvan ik het niet nodig vind om ze hier te herhalen, ontwikkelen zich op serieuze wijze, zodat er binnenkort gesproken kan worden over een daadwerkelijke oorlogssituatie. Het is zelfs zo dat de burgemeester van Rotterdam Aboutaleb de volgende uitspraak heeft gedaan: “Ik heb het politieteam de opdracht gegeven om te schieten als er verkeerde handelingen gedaan zouden worden” en het antwoord hierop van de Turkse minister van Buitenlandse Zaken hierop was “Dit zou reden zijn voor oorlog”.
Mijn geachte premier, ik heb altijd in mijn stukken, zowel in mijn nieuwsartikelen en columns in de media als op sociale media, geprobeerd om verzoenend te zijn.
Vanwege de gebeurtenissen zijn er veel Nederlanders die kwaad zijn, maar er zijn net zoveel Turken die kwaad zijn (deze mensen kunnen zowel vóór als tegen zijn).
Ik ga hier niet de fouten van Turkije opnoemen. De goede of slechte kanten van de regering van Turkije zijn hier ook niet aan de orde. Als Nederland een democratisch, vrij land is wat zich inzet voor mensenrechten, hoe kunnen we dan de gebeurtenissen die op 11 maart in Rotterdam plaatsvonden verklaren?
In een democratie, een vrij land en een land waar de mensenrechten hoog in het vaandel staan, betaalt men toch niet met dezelfde munt terug?
Dus: ‘Turkije heeft dit gedaan en daarom doen wij dit’, kan toch niet de redenatie zijn?
Waar blijven we dan met onze democratie, vrij land en mensenrechten?
Tijdens de gebeurtenissen die avond, die we allemaal live op de televisie hebben kunnen zien, keken de Nederlanders met trots naar het politieoptreden, maar werden de Turken hier kwaad over.
De miljoenen Turken die zagen hoe de vrouwelijke minister behandeld werd, werden furieus. Als een Nederlander met een Turkse achtergrond werd ik ook kwaad. De Turkse Consul-Generaal Sadin Ayyildiz uit Rotterdam kreeg zelfs geen toestemming om naar haar toe te gaan. Ze konden de minister en haar consorten niet eens een glaasje water aanbieden.
Later werden er twee Turkse diplomaten opgepakt en meegenomen naar het politiebureau. Ondanks dat zij hun diplomatenpaspoort toonden, werden zij toch twee uur vastgehouden in twee aparte politiecellen.
Maar, waren het wel de Turken die ervoor hadden gezorgd dat deze activiteiten zo uit de hand liepen?
Ik persoonlijk kan mij een beetje voorstellen hoe de gesprekken tussen u en de premier van Turkije Yıldırım en de gesprekken tussen de Ministers van Buitenlandse Zaken Koenders en Çavuşoğlu zouden zijn gelopen.
Op het zelfde moment werd in Frankrijk bekend gemaakt dat het vliegtuig van Çavuşoğlu daar wel mocht  landen, maar u bleef maar verbieden. Was de reden hiervan, zoals beweerd wordt, alleen maar om tegenover Wilders meer discriminatie van vreemdelingen te tonen?
Goed, de algemene indruk was als boven vermeld en er wordt ook gezegd dat u om deze reden van Wilders gewonnen heeft, maar hoe gaat u deze gebeurtenis compenseren?
Mijn geachte premier, wij, als Nederlanders met een Turkse achtergrond, waarvan het aantal op dit moment 315 duizend is, willen van dit land houden met zijn tulpen, met zijn windmolens, met zijn blondines en met zijn homoseksuelen.
Eens heb ik ook veel van dit land gehouden.
Maar later hield ik er niet meer van.
Zelfs mijn kinderen zijn verwijderd van deze liefde.
Nu wil ik graag antwoord geven op een bewering: Nederlanders zijn niet fascistisch of racistisch.
Er zijn voldoende bewijzen die aantonen dat Nederlanders niet fascistisch of racistisch zijn.
Ooit was er een racistische politicus genaamd Glimmerveen. De Nederlandse bevolking heeft deze man geen premies gegeven en hij heeft zelfs geen enkele zetel gekregen bij de verkiezingen. Later kwam er een andere racist genaamd Janmaat. Ook deze racist kreeg geen steun van de Nederlandse bevolking. Hij kreeg één zetel en kwam zodoende in de kamer. Maar geen enkel ander kamerlid heeft deze man zelfs de hand geschud. Want de politici van toen wisten heel goed hoe de Nederlandse bevolking dacht over deze gevoelens en houding.
Later kwam er een sympathieke racist. Dat was Pim Fortuyn.
Fortuyn maakte gebruik van de islamofobie die ontstond na het 11 september syndroom en verkreeg veel populariteit. Maar Fortuyn werd vermoord. Als de moordenaar niet gevonden was, dan hadden de moslims hier de schuld van gekregen. Maar gelukkig werd de moordenaar wel gepakt en werden de moslims gered van deze valse beschuldiging. De moordenaar was geen moslim, maar een blonde Nederlander.
Nog later werd mevrouw Verdonk minister van minderheidszaken. Verdonk was, zowel met haar uitspraken als met haar activiteiten tegen vreemdelingen en ik noemde haar (gebaseerd op een Turks liedje) “Sabuha zonder geweten”.
Nog later kwam de man genaamd Wilders in de arena en de rest is bekend.
De Nederlandse bevolking staat onder invloed van deze lelijke politici. De rotte appels onder ons hebben ervoor gezorgd dat de visie van de Nederlandse bevolking veranderd is.
Vroeger bekommerde noch Turkije noch Nederland zich om ons.
Nu zie ik dat beiden ons willen veroveren.
Mijn geachte premier, geef ons dan een kans.
Doe dingen waardoor wij ook weer van dit land gaan houden.
Dat we ons leven willen geven voor dit land, als dat nodig is.
Het is juist dat de Nederlanders wat nuchterder kijken naar deze gebeurtenissen.
Oosterlingen zijn wat gevoeliger. Laat u, als Nederlandse premier uw nuchterheid zien en omarm Turkije, wat dus wat gevoeliger is.
Kijk, er zijn een half miljoen Turken die hier geboren zijn, of die zich hier gevestigd hebben en de meeste van hen zijn geïntegreerde burgers van dit land. Er zijn 25 duizend Turken die een eigen bedrijf hebben hier in Nederland. Totaal werken er 100 duizend mensen in deze bedrijven. De kinderen met een Turkse achtergrond hebben hier hun opleiding gevolgd. Duizenden jonge Turken zijn werkzaam op belangrijke posities. De mensen met een Turkse achtergrond hebben ook hun belangstelling voor de politiek getoond. Er zijn honderden kamerleden, leden van de provinciale raden, en gemeenteraadsleden met een Turkse achtergrond.
Er zijn figuren die de tegenstelling van deze ontwikkeling beweren om de Turken te vernederen.
Natuurlijk heb je in iedere gemeenschap de rotte appels.
Aan de kust van de Middellandse Zee in Turkije wonen duizenden Nederlanders. Zitten er tussen deze Nederlanders geen rotte appels?
Migranten delen over de hele wereld hetzelfde lot, mijn beste premier.
Kijk naar de Nederlanders die naar Canada, naar Australië, naar Nieuw-Zeeland zijn verhuisd.. Daar zie je dezelfde problemen. Terwijl de kerken hier leeg zijn en sommige kerken zelfs omgebouwd zijn tot moskee, zijn de kerken daar vol. Net als de moskeeën hier….
Dit komt omdat de migranten zich niet geaccepteerd voelen.
Ook de maatschappelijke situatie van de Nederlanders met een Turkse achtergrond worden bediscussieerd. Eigenlijk zijn de mensen met een Turkse achtergrond erg betrokken bij de ontwikkeling in de maatschappij. Dit hebben we gezien bij de verkiezingen van 15 maart. De Nederlanders met een Turkse achtergrond hebben een andere missie getoond bij de strijd om de politieke betrokkenheid. Zij wilden dat hun invloed werd gemerkt door de deelname van de Nederlanders met een Turkse achtergrond tot een maximum te verhogen en dit is ze gelukt ook. Zij hebben bewezen een belangrijke element te zijn in Nederland door naar de stembussen te gaan. De Nederlanders met een Turkse achtergrond hebben hun bezorgdheid over de aansturing van dit land laten zien door middel van hun stemgebruik. Zij hebben getoond dat zij als volwaardig staatsburger optimaal gebruik maken van hun actief en passief kiesrecht. De Nederlanders met een Turkse achtergrond hebben met deze houding laten zien dat het geen belemmering is om zowel bij Turkije als bij Nederland te horen, in tegenstelling dat het juist een verrijking is.
Mijn geachte premier, nu het zo is dat wij uit een land komen wat nog niet ontwikkeld is als Nederland en wat nog niet democratisch is. U komt wel uit een democratisch en ontwikkelder land en zult dan toch begrijpen dat u in dit kader geacht wordt wat toleranter te zijn ten opzichte van deze ontwikkelingen.
Geef geen aanleiding om een half miljoen Turken en mensen afkomstig uit Turkije wat hier woont nog langer bedroefd te laten zijn.
De mensen met een Turkse achtergrond die hier wonen willen van Nederland houden met zijn tulpen, met zijn windmolens, met zijn voetval en met zijn blondines. Neemt u het voortouw om deze liefde nieuw leven in te blazen.
Samen met deze brief stuur ik het boek wat ik in 2012 heb gemaakt naar aanleiding van de 400  jarige betrekkingen tussen Nederland en Turkije.
In dit boek zult u zien dat de vriendschap tussen beide landen al heel oud is. Los van de vriendschap lijkt het meer op een lotgenotenschap. Turkije heeft namelijk een belangrijke rol gespeeld bij het ontstaan van Nederland. Turkije zou het laatste land moeten zijn wat een vijand wordt van Nederland.
Nederland is Turkije ook dankbaarheid verschuldigd. Deze dankbaarheid heeft Prins Maurits in het verleden willen tonen door een plaatsje in Zeeland de naam “Turkije” te geven. De Osmanen hebben een rol gespeeld bij het overwinnen van de Nederlanders in de 80-jarige oorlog met Spanje. Toen Nederland opgericht werd, wilden de Venetiërs, de Duitsen en de Fransen dit niet, maar het Osmaanse Rijk was destijds het eerste land wat Nederland erkende.
Jullie eerste ambassadeur Cornelis Haga werd door de Osmaanse sultan ontvangen en toen de rechten van capitulatie werden overgedragen waren de Nederlanders erg blij.
Dit is ons lotgenotenschap.
Nu is het tijd om dit lotgenotenschap nieuw leven in te blazen.
U bent de persoon die vooraan staat bij de personen die dit zouden kunnen doen.
Mijn premier doet u wat er van u verwacht wordt.
Als ik hierin iets kan betekenen, dan doe ik dat graag….
Ik ben aan het einde van mijn brief gekomen en ik hoor net een bericht uit Rotterdam: Een Turk heeft zijn winkel versierd met posters van Erdoğan. De politie is gewaarschuwd en zij kwamen langs om de posters weg te halen. Als aanleiding wordt gezegd dat dit ophitsing is.
Het lijkt er op dat dit soort ontwikkelingen door zullen gaan.
Maar mijn premier, wat gaan we nu doen?
Hoe gaat u vorm geven aan de democratie en het vrije land zolang er in dit land mensen zijn die van Erdoğan houden? Sommige Turken vragen het volgende: Als Erdoğan een dictator is, waarom worden er dan overeenkomsten met hem afgesloten? Waarom wordt Erdoğan niet door heel Europa buitengesloten, maar alleen op het moment als het gaat om de verkiezingen? Moeten de half miljoen Nederlanders met een Turkse achtergrond het slachtoffer worden van dit politieke getouwtrek?
Alstublieft, mijn premier, u heeft de capaciteiten om leiding te geven aan een belangrijk land als Nederland. Ik geloof dat u de vaardigheden heeft om de relatie tussen Turkije en Nederland, die nu kapot is, te herstellen.
Neemt u alstublieft het initiatief om vrede te sluiten in naam van alle Nederlanders met een Turkse achtergrond die u ook vóór zich wilt winnen.
Een half miljoen Turken en mensen met een Turkse achtergrond verwacht dit van u.
Hoogachtend,
İlhan Karaçay

 

 

Hollanda’da Türkler’in entegrasyonu mükemmel!

Hollanda’da Türkler’in entegrasyonu mükemmel!

Hollanda’da Türkler’in entegrasyonu mükemmel!

*İstatistik Bürosu’nun 2020 Raporu’na göre,
Eğitim ve iş piyasasındaki mağduriyet azalıyor

*İşsiz Türkler’in  oranı % 15’ten % 5,4’e indi*Eğitimde, Türkler’in   başarılı katılımı artıyor

*Türkler, çalışma hayatına üst düzeyde başlıyorlar

*Türkler’in suç işleme oranı Hollandalılardan fazla değil

*Türk kızları, entegrasyon yarışında birinci sırada

İlhan KARAÇAY derledi:

Hollanda Merkezi İstatistik Bürosu CBS tarafından açıklanan 2020 Entegrasyon Raporunun kapağında yer alan aşağıdaki fotoğrafta, yabancı kökenli iki kadın, bir Hollanda kermes tezgâhında, gülümseyen sarışın bir bayandan rengârenk pamuk şekeri alırken görülüyor.
Aslında fotoğraf, raporun iyimser içeriğinin görsel bir özeti gibi.
Rapora göre, göçmenlerin konumundaki iyileşme, yerli Hollandalılardan daha hızlı ilerliyor. Göçmenler toplumsal mağduriyetlerini hızlı bir şekilde gideriyorlar.

C:\Users\Ilhan\Desktop\KASIM AYINA GIRECEKLER\900x450.jpg

Sözü edilen bulgular, 2013-2019 yıllarını kapsayan sosyal ve ekonomik rakamlara dayandırılıyor. Bir başka ifade ile Hollanda’da ekonomik krizin en derin noktasından, korona salgınının başladığı zamana kadarki veriler değerlendiriliyor. Bu dönem özellikle Hollanda’da yaşayan Türkler açısından çok olumlu seyrediyor. Ama hemen burada belirtmekte fayda var, Türkler aynı zamanda yaşamakta olduğumuz korona salgınından sosyal ve ekonomik açıdan en çok etkilenen gruplardan birisi.

Hollanda’da yaşayan Türkler arasında işsizlik oranı 2014-2019 yılları arasında yüzde 15’ten yüzde 5,4’e geriliyor. Aynı dönemde çalışma hayatına net katılım oranı yüzde 10 oranında yükseliyor. Bu artışla Türkiye kökenli erkeklerin, çalışma hayatına net katılım oranı yüzde 73,6 ile Hollandalılarla yaklaşık aynı düzeye geliyor. Buna karşılık kadınların çalışma hayatına katılımı ise, yüzde 52,7 ile oldukça düşük bir düzeyde seyrediyor.

Entegrasyon raporundaki en olumlu gelişme ise eğitimde görülüyor. Türk öğrencilerin mağduriyeti, önceki yıllara göre azalmakla birlikte, aradaki farkın da hızlı şekilde kapandığı görülüyor. Buna göre HAVO ve VWO tavsiyesi alan 8. grup Türk öğrencilerin sayısı hızla artıyor. Son iki yılda orta okul üçüncü sınıfta HAVO ve VWO okuyan Hollandalı öğrencilerin oranı yüzde 50’den 51’e yükselirken, bu oran Türk öğrenciler arasında yüzde 28’den 31’e yükseliyor.

C:\Users\Ilhan\Desktop\KASIM AYINA GIRECEKLER\NederTurkse-vlag.jpg
Bayrak ile onurlanmak, entegrasyona engel teşkil etmiyor

Türk öğrencilerin diplomasız okulu terk etme oranı azalıyor, başarı oranları artıyor ve eğitim kariyerleri de aynı ölçüde yükseliyor. Bunun da bir sonucu olarak, çalışma hayatına daha üst düzeyde başlıyorlar. Ama buna karşılık seviyelerine uygun iş bulmada, Hollandalı akranlarına göre daha çok zorlanıyorlar.

Uzun bir süredir yaptığımız protestoların da bir sonucu olarak, suç işleme kayıtları daha doğru bir şekilde değerlendiriliyor. Buna göre, istatistiklerde zanlı sayısı yerine, herhangi bir suçtan hüküm giyenlerin sayısı dikkate alınıyor. Bunun yanı sıra, suç işleyen göçmenler, aynı toplumsal konuma sahip (Yaş, yoksulluk, kentleşme vb.) Hollandalılar ile karşılaştırılıyor. Bu şekilde yapılan karşılaştırmadan çıkan sonuç ise çok çarpıcı; Göçmenler arasında suç işleme oranı hiç te öyle sanıldığı gibi Hollandalılar’dan fazla değil.

C:\Users\Ilhan\Desktop\KASIM AYINA GIRECEKLER\as.jpg C:\Users\Ilhan\Desktop\KASIM AYINA GIRECEKLER\041208-turkse-meisjes.jpgHollanda Toplumunun en uyumlu kesimini ise Türk kızları oluşturuyor.

 

İŞTE O MEKTUP!  Türkler İçin Danışma Kurulu’ndan Avrupa Birliği’ne zehir zembelek mektup

İŞTE O MEKTUP! Türkler İçin Danışma Kurulu’ndan Avrupa Birliği’ne zehir zembelek mektup

İŞTE O MEKTUP!


Türkler İçin Danışma Kurulu IOT, Avrupa Birliği ülkelerindeki ayrımcılığın kapsamlı şekilde araştırılmasını istedi!

*Yönetimlerin ve toplumsal kurumların göçmenlere yaptığı haksız muamele yüzünden, halk arasında  yabancı düşmanlığı ve ırkçılık mübah görülmekte ve güçlenmektedir

*Yerel ve genel yönetimlerin, göçmen kuruluşlarınına tepeden bakmayıp, temsilcileriyle istişare etmesini talep ediyoruz.

*Gözlemlerimize göre, Hollanda’da ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde uyumlu ve herkesi kucaklayan toplum yaşamı, ayrımcılığın, ırkçı art düşüncenin ve yabancı düşmanlığının artışıyla başarısızlığa uğramaktadır.

*Ekonomik kriz zamanlarında etnik azınlıkların işsizlikten ağır şekilde etkilenmesi önlenmelidir. Avrupa Komisyonu’nun bu alanda önemli bir boşluğu dolduracağını umuyoruz.

*İktidar partileri, yabancı düşmanı partilere koz vermemek için, artık ayrımcılıkla güçlü bir şekilde mücadele etmemektedir. Bunun en güzel misali, işgücü piyasasında  işverenlerle yapılan görüşmelerden elde edilen  görüntülere yansımaktadır.

İlhan KARAÇAY’ın haberi:

Çeşitli siyasi ve dini görüşlere sahip olan Federasyonların birleşimi ile kurulmuş olan, Hollanda’da Türkler İçin Danışma Kurulu (IOT), Avrupa Komisyonu’nun geliştirmek istediği entegrasyon politikasına katkı amacıyla, Avrupa Birliği’nin İçişlerinden Sorumlu, Komiseri Ylva Johansson’a gönderdiği mektupta, Avrupa’da ayrımcılıkla mücadele konusunda görüşlerini iletti. IOT mektubunda, AB ülkelerinde yaşayan göçmenlerin topluma uyumu ve katılımının, sürekli artan ayrımcı, ötekileştirici, yabancı düşmanlığı ve özellikle de islamofobik uygulamalarla engellendiği belirtildi.

Hollanda’da göçmen kökenlilerin iş ve konut piyasasında maruz kaldığı ayrımcı uygulamaları örnek gösteren IOT, ayrıca eğitimde giderek artan fırsat eşitsizliğine de dikkat çekti.

Bu bağlamda, üye ülkelerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile, arasında Türkiye ile imzalanan Ortaklık Hukuku Anlaşmaları olmak üzere, bireylere eşit muamele öngören anlaşma maddelerine ne kadar uygun davrandıklarının kapsamlı bir şekilde araştırılmasını istedi.

Son olarak, ülkesel ve yerel düzeyde göçmen gruplarla diyalogun önemine de değinen IOT, özellikle göçmenleri temsil gücü olan kuruluşlarla görüşme içinde olunmasını istedi.
IOT mektubunda, ülke yönetimlerinin göçmen kuruluşları, entegrasyon sürecine dahil ederek onları eşit ve sorumlu bir partner olarak kabul etmelerinin önemine değindi.

C:\Users\Ilhan\Desktop\KASIM AYINA GIRECEKLER\IMG_1297.jpg

Avrupa Birliği’ne, Başkan Zeki Baran imzası ile gönderilen mektubu, Deventer eski başkonsolosumuz Orhan Ertuğruloğlu, hiç üşenmeden tercüme etti.
Avrupa Birliği’ne gönderilen mektubun Tükçesi söyle:

“Avrupa Birliğinin alacağı önlemlerle göçmenlerin toplumla entegrasyonunu hızlandıracağı ve sosyal bakımdan içlerine kapanmalarını engelleyeceği  görüşündeyiz.

Yapılan araştırmalara göre, özellikle toplumumuzdaki gençlerin kendilerini Hollanda toplum yaşamından giderek daha fazla koptuğu, bunun yanında Hollandalıların ancak %14 kadarının entegrasyon başarısına inandığı anlaşılmaktadır. Gözlemlerimize göre, Hollanda’da ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde uyumlu ve herkesi kucaklayan toplum yaşamı, ayrımcılığın, ırkçı art düşüncenin ve yabancı düşmanlığının artışıyla başarısızlığa uğramaktadır. Özellikle İslam düşmanlığı zehirli bir rol oynamaktadır.

Geçtiğimiz yıllarda Hollanda’da yapılan bilimsel araştırmalar,  toplumsal yaşamın tüm  önemli kesimlerinde, göçmenlere ayrımcılık yapıldığı göstermiştir. Özellikle işsizliğin arttığı dönemlerde, göçmenler iş görüşmelerinde çok az başarılı olmakta ve herkesten önce büyük ölçüde yabancılar işten çıkarılmaktadır. Yoksulluk sınırında yaşayanlar içinde, göçmenler ağırlıklı bir şekilde temsil edilmektedir. Uygun bir ev arayışında göçmenler birçok kez ayrımcılıkla karşılaşmaktadır.   Eğitimde, yüksek eğitime gitme şansı olan okullar arasındaki farklılık giderek artmakta, göçmenlerin gittiği okullardan mezun olanların başarılı bir eğitim kariyeri yapma şansı oldukça düşmektedir. Öğretmenler, göçmen ailelere çocuklarını yüksek okullara göndermeye özendirmeyen önerilerde bulunmaktadır. Avrupa Birliği Temel Haklar Dairesi tarafından hazırlanan ayrımcılık raporunda,  İtalya’dan sonra Avrupa Birliği’nde kendilerini yaşadıkları ülkeye en az bağlı gören göçmen gruplarının, Hollanda’daki Türk ve Faslı müslümanlar olduğu ve Yunanistan’dan sonra en çok bunlara ayrımcılık uygulandığı belirtilmiştir.(1)

İktidar partileri, yabancı düşmanı partilere koz vermemek için, artık ayrımcılıkla güçlü bir şekilde mücadele etmemektedir. Bunun en güzel misali, işgücü piyasasında  işverenlerle yapılan görüşmelerden elde edilen  görüntülere yansımaktadır. Polis ve adli merciler ayrımcılık şikâyetlerine artık eskisi kadar önem vermediğinden, mağdur olan kişilerin şikâyetleri üzerine mücadele verilmemektedir.

Yönetimlerin ve toplumsal kurumların göçmenlere yaptığı haksız muamele yüzünden, halk arasında  yabancı düşmanlığı ve ırkçılık mübah görülmekte ve güçlenmektedir. Bunun en belirgin misali, son zamanlarda AOW ödeneği alan yaşlılara uygulanan yöntemde görülmektedir. Yönetimler yurttaşlara eşit muamele etmediği zaman, bu halkın göçmenlere ayrımcılık yapmasına davetiye çıkarmak demektir.

İnsanların ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmekten bıktığı bir topluma entegre olmak hiç te cazip değildir. Sosyal ve Kültürel Planlama Bürosu’nun araştırmasından (2) geçlerin dışlandıkları için dışa açılmadıkları ve Hollanda’yı vatan olarak görmedikleri ortaya çıkıyor. Çoğunlukla, ilkeler güzel de bize uygulanmıyor dediklerine tanık oluyoruz.

Bu nedenle Avrupa Komisyonu’nu Birliğe üye ülkelerin yasalarında bir araştırma yaparak, ayrımcılık gördüğü noktaları saptamasını ve AB’nin amaçlarına yönelik olarak gerekli değişiklikleri önermesini istiyoruz. Sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi değil, diğer anlaşmalar da bunu gerektirmektedir. Türk kökenli göçmenler olarak, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki Ortaklık Anlaşması da bize eşit muamele yapılmasını gerektiriyor.Sadece Hollanda’da değil, birçok Avrupa ülkesinde de bu anlaşmalar, Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın kararlarına rağmen sürekli ihlal edilmektedir.

Kanımıza göre, Avrupa Birliği, kökenine bakılmaksızın  tüm öğrencilere yeteneklerini geliştirmeleri için eşit şans verilmesini teşvik edici bir eğitim politikası izlemelidir..
Kuşkusuz etnik çizgide eğitimde gittikçe artan fırsat eşitsizliği ile mücadele, Avrupa Birliği’nin politikasının önceliği olmalıdır.

Fikrimize göre, Avrupa’nın ayrımcılığı izlemeye öncelik vermesi hayati önem taşımaktadır. Böyle bir politika uygulanırsa ayrımcılığa maruz kalanların şikâyetlerini polis ve adli merciler ciddiye alacaktır. Yönetimin elinde işgücünün katılımını sağlayacak yeterli tedbirler mevcuttur. Özellikle yönetimler özel kurumlara iyi örnek olmalıdır. Ekonomik kriz zamanlarında etnik azınlıkların işsizlikten ağır şekilde etkilenmesi önlenmelidir. Avrupa Komisyonu’nun bu alanda önemli bir boşluğu dolduracağını umuyoruz.

Son olarak, yerel ve genel yönetimlerin, göçmen kuruluşlarının temsilcileriyle istişare etmesini talep ediyoruz. Yerel ve Genel yönetimlerin, göçmen kuruluşlarına tepeden bakmayıp onlarla işbirliği yapması ve uyum sürecinde sorumluluklarını alarak göze çarpan bir rol üstlenmelerine izin vermesi önem taşıyor. Bu da etkili bir politikayı gerektirir. Böylece yabancı kökenli halkın, uyum sürecine olan inancı da güçlenecektir. Özellikle  cinsiyet eşitliği ve eşcinsellerin topluma kabulünde  öz örgütler rol üstlenmiş olacaktır.’’

(1) European Union agency of Fundamental Rights, Avrupa Birliği İkinci Azınlık ve Ayrımcılık araştırması, 2017. Bu araştırmada etnik ve din bazında ayırımcılıkta Hollanda çok kötü not aldı.”

(2) Farklı Dünyalar. Hollanda’daki göçmen grupların durumu ve osyo-kültürel ilgisizlik.SCP 2015, 28

 

 

Sohbeti başlat
1
Yardımcı olabilir miyim?
Merhaba, yardımcı olabilir miyim?