İLHAN KARAÇAY SORUYOR: ‘TÜRKLER MEDENİ VE MODERNDİR’ SAVI DOĞRU MU?

İLHAN KARAÇAY SORUYOR: ‘TÜRKLER MEDENİ VE MODERNDİR’ SAVI DOĞRU MU?

Yıllardır eksikliğini hissettiğim, milletimi özeleştirimdir…

53 yıldır savunduğum ‘Türkler moderndir’ iddiası doğru mu?

Hollanda ve Türkiye parlamento tartışmalarını örnek aldığım zaman kendime, ‘Hadi canım sen de’ diyebiliyorum.

C:\Users\ILHAN\Desktop\OZEL FOTOGRAFLAR-Guncel\Ilhan Karacay.JPG
İlhan KARAÇAY’ın analizi:

Hollanda’da gazetecilik yapığım günden bu yana, yani tam 53 yıldır, Türk insanının genelde Avrupalılaşmış olduğunu ileri sürer, hatta iddia eder dururum. Ülkemin insanına üstten bakanlara çok kızarım.

Bir anımda yazmıştım.
Galatasaray’a Ajax’tan bir futbolcu transferi için, Türkiye’den gelen Galatasaraylı eski Başkan Selahattin Beyazıt ile, Ajax’ın yönetim kurulu toplantısındaydık.
Ön sohbetimiz sırasında Ajaxlı bir yönetici, Türkler için iyi şeyler söylemiyordu. Ben araya girdim ve adama birşeyler öğretmeye çalıştım. O sırada bana direkt olmasa da şunu söyledi: ‘İyi ama siz de Hollanda’ya biraz uyum sağlayın’.
Ben bunu duyunca adeta küplere bindim. Ve saymaya başladım: ‘Ben sizin neyinize uyum sağlayacağım? Bakın siz misafir ağırlamasını bilmezsiniz. Ben eimde misafir ağırlarken kapıyı açarken ceketli ve ayakkbılı olmaya dikkat ederim. Size misafirinizi koltuğunuzda otururken karşılar ve ‘kap bir sandalye’ dersiniz. Benim bu takım elbiseyi giymeyi ve kravatı takmayı burada öğrendiğimi mi sanıyorsun? Türkiye’ye gel de modanın nasıl takip edildiğini orada gör. Siz yemek yemesini de bilmezsiniz. Mutfak kültürünüz de sıfır. Bizim gençlerimiz büyüklerine karşı çok saygılırdır, ama sizin gençleriniz dünyayı umursamaz nitelikte şımarıktır…’
Ajaxlı yöneticiye saymam devam edecekti ama, Başkan Beyazıt araya girdi ve ‘Tamam İlhan’cığım. Anlaşılan adam seni çok kızdırmış’ dedi. Ben de aramızda geçenleri kısaca tercüme ettim.

Yukarıda söylediklerimde haklılığımın payı büyüktür ama, içimimizde genel kültürü zayıf olanların da var olduğunu kabul etmek lâzımdır.
Biraz sonra yazacaklarımın, yukarıda yazdıklarım ile taban tabana zıt olması, benim kabahatim değildir. Yukarıdakileri, biraz sonra milletim için yapacağım özeleştiriye özür amacıyla yazdım. Yani yapacağım acımasız özeleştiri için bana kızmamanız için, geçmişte yaptığım bir mücadeleyi yazdım.

Şimdi gelelim asıl soruya:
Türkler gerçekten Batılılar gibi medeni ve modern mi?
Gazetecilik yaşamımın belki de son aşamasında bu sorunun cevabını mertçe ve korkusuzca vermeliyim.
Dün, Hollanda televizyonunda, Millet Meclisi’ndeki bir oturum canlı yayınlandı. Yayında bir anormallik yoktu. Her zaman gördüğümüz manzaralar tekrarlanıyordu. Sağlık Bakanı Hugo de Jonge korona krizi ile ilgili açıklamalar yapıyordu. Bakan konuşurken cevap vermek isteyenler parmak kaldırıyor, meclis başkanı da, pundunu yakaladığı an Bakan’ı susturuyor ve birine söz veriyordu. Mikrofona gelen çok yumuşak ve medeni bir uslup ile düşüncesini açıklıyor ve sorusunu soruyordu. Bakan da buna karşı teşekkür ediyor ve cevabını veriyordu. Soruyu yönelten gerekirse yeniden söz alabiliyordu.
Bakan de Jonge’a kendi partisinden bir milletvekili bile eleştirel soru yöneltiyordu. Bakan bunu da en medeni bir şekilde yanıtlıyordu.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\Minister de Jongh.jfif C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\Minister.jfif
             Bakan De Jonge konuşuyor…                                           Milletvekilleri konuşma sıralarını bekliyorlar

Bakan konuşmasının son bölümüne girerken, meclis başkanı, söz hakkı isteyen milletvekillerinin adlarını saydı. Bakan konuşurken, meclis başkanı durduruyor ve söz hakkı olanlara mikrofonu açıyordu.
Bu sahneleri izlerken inanın Türkiye’dekiler adına utandım. Hoş, daha önceleri de bu sahneleri çok görmüş ve imrenmiştim ama, sırası şimdi geldi ve yazıyorum.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\hqdefault.jpg C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\5e608dc75cf3b0161c2305e4.jpg
Türkiye parlamentosunda, hemen hemen her oturumda görmeye alıştığımız sahnelerden ikisi

Hollanda parlamentosundaki bir açık oturumda yaşanan ve beni kıskandıran bu sahnelere karşı, Türkiye’de cereyan edenleri mukayese etmek mümkün mü?
O koca koca adamların birbirlerine karşı yaptıkları hakaretler ve hatta saldırılar çoğu zaman dünya televizyonlarına da yansıyor ve dünya bizimkilere gülüyor.

Hollanda parlamentosunda bir konu hakkında konuşulurken, bir başka konuya kesinlikle değinilmez. Yani her şey ‘To The Point’.
Ama bizde bir konu görüşülürken, konu dağılır ve birbirerini suçlayıcı diğer konular gündeme gelir. Avaz avaz bağırılır, birbirlerine küfürler başlar ve sonra da saldırılar…

Ben Mersin’in çingene mahallesinde büyümüş bir insan olarak şunu söyleyebilirim ki, (kendimi onlardan ayırt etmediğim çingene dostlarım beni bağışlasınlar) kendilerini Roman diye niteleyen insanlardan ders alması gerekecek kadar seviyesiz olan bazı siyasetçiler kendilerine çeki düzen vermelidirler. Bu düzeysiz insanlar parlamentodaki kavgaları ile yurttaşlarımız arasında da gerginlik yaratıyorlar. Sırf ön plana çıkmak ve göze çapmak (batmak) için çırpınan bu koca koca adamlara söyleyecek çok şey var ama…

Demek ki, medeni ve modern olmak için, misafirperver olmak, güzel giyinmek, iyi yemek yetmiyormuş.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\AHDE VEFA 5 Subat 2017 (2).jpg Birinci nesil Türkler için organize edilen Ahde Vefa toplantısında konuşuyorum

Değerli okurlarım, bir zamanlar Almanya’da sözümona bir yazar çıkmıştı ve ‘Türkler şu kadar geri, çorba içemezler, yemek yiyemezler’ gibisinden zırva dolu bir kitap yazmıştı.
O kitaba ilk karşı çıkanlardan biri ben olmuştum. Anadolu’nun bağrından kopup buralara gelen, alın teri ile çalışıp Türkiye’deki yakınlarını geçindiren o insanlara aşağılayıcı sözler edenler şimdi utanıyorlardır.
Dördüncü nesil diyebileceği o Türkler’in çoğu hakkın rahmetine ulaşmışlardır. Ama geride bıraktıkları ikinci, üçüncü ve dördüncü nesil Türkler ise, toplumda layık oldukları yerlerde görev üstlenmişlerdir. İşadamı, siyasetçi, yönetici ve eğitimci patlaması yapan Türkler, çok iyi yerlerde post kapmışlardır.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\download.jfif C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\Hollandadaki-başarılı-Türkler-ödüllerine-kavuştu-1.jpg
Hollanda’da siyasette başarı elde etmiş iki Türk ve Ödül alan diğer Türkler

Türkiye’de, yaptıkları ile yüzümüzü kara çıkaranlara karşın, buralarda dördüncü nesli yetiştiren, birinci nesil Türkler’e ne kadar teşekkür edilse azdır.

Kalın sağlıcakla…

 

IRKÇILIK İDDİALARINI ABARTMAMALIYIZ…

IRKÇILIK İDDİALARINI ABARTMAMALIYIZ…

Abartılarımızı kontrol altına almalıyız…

Her konuda ırkçılığı öne sürmekle puan kaybediyoruz

Bir benzetme: Yalandan ‘Yangın var’ diyen adam, hakiki yangında adam sayılmadı ve her yer kül oldu.

İlhan KARAÇAY yazdı:

Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya (KRV) eyaletine bağlı Duisburg şehrinde, belediye tarafından çöp kovalarının üzerine yazılan Türkçe isimlerin, kasıtlı olarak seçildiğini ve Türkleri aşağılama amacı taşıdığını öne sürenler, daha sonra yapılan açıklamalardan sonra az olsun utanmışlardır sanırım.
Haber şuydu: Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya (KRV) eyaletine bağlı Duisburg şehrinde, belediye tarafından çöp kovalarının üzerine yazılan Türkçe isimler büyük tepki çekti.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\185199.jpg
Çöp kutuları üzerinde “Çöpü buraya at…” (Mach et, Mehmet) şeklinde yazıları gören vatandaşlar, belediyenin bu uygulamasını eleştirirken, Belediye yetkilileri, 6 bin adet çöp kutusuna bunların yazıldığını ve uygulamanın temiz bir çevreye dikkat çekmek için yapıldığını ve sadece Türk isimlerin değil, diğer ülke insanlarının da isimlerin kullanıldığını belirttiler.

Diğer taraftan, şehirdeki yerel Türk siyasetçiler, dernekler ve vatandaşlar, çöp kovalarında yazan Türkçe isimlerden rahatsız olduklarını belirtti. Birçok kişi sosyal medya üzerinden belediyeye tepki göstererek, uygulamanın ırkçı bir yaklaşım olduğunu savundu. Bazı vatandaşlar da kendi isimlerinin yazılı olduğu çöp kovalarına, çöp atarken çektikleri fotoğrafları sosyal medya üzerinden paylaşarak tepki gösterdi.

Madalyonun ters yüzü

Ancak, çöp kutularında sadece Türkçe isimler yazılarak Türklerin aşağılandığı iddiası doğru değil.
Almanya’nın Duisburg kentinde Wirtschaftsbetriebe Duisburg şirketi iş birliğiyle, Duisburg Belediyesi tarafından başlatılan bu kampanyada daha temiz bir çevreye dikkat çekmek için hazırlanan posterler, çöp kutularının üzerine yapıştırıldı. Aynı zamanda bu posterlerde farklı dillerden isimlerin yer aldığını da belirtildi.

Posterlerde yer alan diğer isim ve yazılar şöyle;

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\duisburg-cop-kutusu-2-686x1024.jpg C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\duisburg-cop-kutusu-robert.jpg C:\Users\ILHAN\Pictures\Hanna.png
Yukarıdaki fotoğraflarda görüldüğü gibi, çöp kutularına sadece Mehmet ve Gülcan yazılmamış

  • Sauber, Steffi! (Temiz tut, Steffi!)
  • Geht doch, Gülcan! (Hadi, Gülcan!)
  • Komma hier, Kevin! (Buraya gel, Kevin!)
  • Mach et, Mehmet! (Buraya at, Mehmet!)
  • Alles klar, Andi! (Her şey tertemiz, Andi!)
  • Respekt, Robert! (Saygılı ol, Robert!)

WELT’de yer alan habere göre, şirket yetkilisi Silke Kershken bu tarz bir tartışmanın çıkmasını beklemediklerini, bu durumun onları şaşırttığını belirtti.

Duisburg kentine bağlı Meiderich/Beeck semtinde belediye meclis üyeliği yapan Melih Keser, Facebook hesabı üzerinden konuyla alakalı bir açıklama yaptı.
Melih Keser, açıklamasında çöp kutularındaki isimlerin kasıtlı bir davranış olmadığını belirterek çöp kutuları üzerine yapıştırılan posterlerde aynı zamanda diğer ülkelerden isimlerin de yer aldığını belirtti.

Sonuç
Abartılarımızı kontrol altına almalıyız…
Her konuda ırkçılığı öne sürmekle puan kaybediyoruz.
Bir benzetme: Hani adamın biri ‘Yangın var’ diye bağırınca dışarı fırlayan halk, bunun yalan olduğunu anlamıştı ya?
Ertesi gün hakiki bir yangına şahit olan aynı adam yine ‘Yangın var’ diye bağırınca hiç kimse dışarı çıkmamıştı ya?
Sonra da herşey kül olup gitmişti.
Şimdi biz de her konuda ‘Irkçılık var’ diye bağırırsak, yarın biz de kül olur gideriz vallahi.
Aman dikkat.

 

Kahramanmaraş’ta üretilen altın maske, tüm dünyada yankı yaptı

Kahramanmaraş’ta üretilen altın maske, tüm dünyada yankı yaptı

Kaldı ki ünlü bankacı JP Morgan: ‘Altın paradır, başka hiçbir şey değil.’ demişti

Süslenmeyi sevenlerin, gelinler için yapılan altın maskenin, daha hafif şekline ilgi duyacakları sanılıyor

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\ALTIN MASKE.jpg

İlhan KARAÇAY’ın haberi:

Kahramanmaraş’ta bir kuyumcu tarafından, evlenecek olan gelinler için üretilen altından yapılmış maske haberi, tüm dünyada geniş yankı uyandırdı.

Bu konudaki haberi sizlere sunmadan önce, Amerikalı ünlü bankacı JP Morgan’ın yıllar önce söylemiş olduğu bir lafı hatırlatayım.

JP Morgan, ‘Gold is money, and nothing else’ (Altın paradır, başka hiçbir şey değil) sözü, çeşitli şekillerde yorumlanmıştı.
Ne demek istemişti Morgan?

Sanıyorum JP Morgan söylediği, ‘altın paradır, başka hiçbir şey değil’ lafı ile ‘altın paradır, geriye kalan herşey kredidir’ anlamında bir şey söylemek istemiştir.

Ünlü şarkıcı Bob Marley de söylediği meşhur şarkısında, ‘No woman no cry’ lafı ile, ‘kadın yok, gözyaşı yok’ mu demek istemiş, yoksa ‘kadınım ağlama’ mı?
Yorum artık sizlerin.

Şimdi gelelim tüm dünyada büyük yankı yaratan ve medyada geniş yer alan Kahramanmaraş’taki altın maske konusuna.
Bakınız, bizim medyamızda bu konuda ne yayınlanmıştı:

Türkiye’de altın işlemede önemli konumda bulunan Kahramanmaraş’ta bir kuyumcu, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) tedbirleri kapsamında, gelinliklerin bir parçası haline gelen maskeleri, ortalama 30 gram altınla işleyerek, yaklaşık 14 bin liradan satışa sundu.
C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\ALTIN MASKE 2.jpg

Sektörün öncü kentlerinden Kahramanmaraş’ta, ağırlıklı olarak ‘22 ayar’ altın işlemeciliği yapıp Türkiye’nin her yerinde vitrinleri süsleyen kuyumcu esnafı, Kovid-19’dan korunmak için hayati önem taşıyan maskeye düğün hazırlığını sürdüren çiftler için yeni bir anlayış kazandırdı.

Bir kuyumcu, normal yaşamda olduğu gibi düğün ve nikah töreni sırasında da takılması zorunlu olan maskeleri altınla kapladı.

İşlemeli altını, cerrahi maskelerin üzerine süsleyerek farklı bir tarz oluşturan kuyumcu, hem maskeye farklı bir görünüm kazandırdı hem de takı olarak değerlendirilmesini sağladı.

Kuyumcunun ortaklarından da olan Kahramanmaraş Kuyumcular Odası Başkanı Hacı Mustafa Öz, yaptığı açıklamada, oda yönetimi ve kuyumcu esnafıyla birlikte aldıkları kararla “altın süslemeli maske dönemini başlattıklarını söyledi.

“ALTIN MASKELİ GELİNLERİ SIKLIKLA GÖRECEĞİZ”

Üretilen maskenin takı olarak da ilgi göreceğine inandıklarını belirten Öz, “Çok yakın zamanda düğünlerde altın maskeli gelinleri sıklıkla göreceğiz diye düşünüyorum. Düğünlerde gelinlerin maskeyle sahnede olmaları ve sade maskenin görsellik açısından pek uyuşmadığını gördük. Biz de bunun üzerine maskeyi bir altın takıyla süsleyerek görsellik kattık.” dedi.

Genellikle 30 gram civarında altın kullanılan maskenin yaklaşık 14 bin liradan satıldığını aktaran Öz, maskede 100 grama kadar altın kullanılabildiğini ve fiyatın da buna bağlı olarak arttığını dile getirdi.

Öz, Kahramanmaraş’ın altın takı üretiminde İstanbul’dan sonra en büyük üretici olduğuna dikkati çekerek, geleneksel tarzda üretim yapan ustaların becerilerinin sektöre çok ciddi katkı sağladığını sözlerine ekledi.

 

Sorun Türkler ile çözümlenmemişti… Rumlar, hellim peynirini sahiplenmek için, Kanada ile yapılan CETA sözleşmesini ret eden ilk AB ülkesi oldu

Sorun Türkler ile çözümlenmemişti… Rumlar, hellim peynirini sahiplenmek için, Kanada ile yapılan CETA sözleşmesini ret eden ilk AB ülkesi oldu

İlhan KARAÇAY’ın haberi:

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile henüz çözümleyemediği hellim peyniri sorununu, şimdi Avrupa Birliği’nin başına bela etti.
Avrupa Birliği’nin Kanada ile ticaret konusunda imzaladığı ama 40 ülkenin oluruna sunduğu
Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması CETA, henüz sadece 14 ülke tarafından onaylandı.
Diğer ülkelerin de olurunu bekleyen Avrupa Birliği, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden gelen ilk ret tepkisiyle şaşkına döndü.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\Hellim.jpgC:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\hellim 2.jpeg

Önceki gün Rum Parlamentosunda yapılan oylama görüşmelerinde, bizim ‘hellim’ olarak andığımız, Rumlar tarafından ise ‘hallumi’ olarak anılan peynir çeşidinin, tıpkı İtalyanlar’a uygulanan Parma Jambonu gibi, Kıbrıslı Rumlar’a özge bir isim olarak korunması istendi.
Kanada ile anlaşma aşamasında olan CETA’nın, ‘hallum’ adını tehlikeye sokacağı, bu peynir çeşidinin özellikle ABD, Danimarka, İngiltere ve Kanada’da imitasyon ile zarar göreceği görüşleri arasında oylanan teklif, çoğunluk tarafından ret edildi. Böylece CETA sözleşmesine ilk ret tepkisi Rumlar’dan gelmiş oldu.

TÜRK KESİMİ İLE YAŞANAN SORUN

Avrupa Birliği’nin başını çok ağırtacağa benzeyen bu konu, daha önce de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile de yaşanmıştı.

Hellim peynirinin başka yerlerde üretimine mani olmak için girişim başlatmış olan Rumlar, AB Komisyonu’na müracaat ederek ‘korunmuş menşe işareti’ (PDO) belgesi talep etmişti.

Rumların engellemeleri üzerine zaten birçok ekonomik sorun yaşayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ise söz konusu peynirin her iki ismiyle de tescillenmesine razı olmuştu.

Tartışma konusu olan peynire Türk tarafı ‘hellim’, Rumlar ‘hallumi’ adını veriyor. AB Komisyonu’nun peynire sadece Rum ismi olan ‘hallumi’ ile PDO vermesi durumunda Kıbrıslı Türk peynir üreticileri büyük bir mağduriyet yaşayacaktı.

Avrupa Parlamentosu’nun İngiliz üyesi Sarah Ludford bir açıklama yaparak AB’nin hellim peynirini sadece Rumlar’a mahsus bir ürün olarak tescil edilmesi halinde Türkler’in yeni bir ayrımcılık ve mağduriyetle karşılaşacağı uyarısı yapmıştı.

AB’nin, Türkler’in hellim Rumların hallumi dedikleri peynire eşit muamele yapması gerektiğine işaret eden Ludford, aksi durumda Kıbrıslı Türk peynir üreticilerinin büyük zarar göreceğine dikkat çekmişti.

Daha sonra yazılı bir açıklama yapan Ludford, Avrupa Birliği’nin 2004’te Kıbrıslı Türkler’in tecridine son vermek için kararlar aldığı halde, harekete geçemediğini hatırlatarak ‘hellime ayrımcılık yaparak Türklerin ekonomik durumunun kötüleşmesine’ AB’nin katkıda bulunmaması gerektiğini belirtmişti.

KKTC, ihracatının yaklaşık yüzde 18’ine tekabül eden hellim üretiminde, 12 bin kişi çalışıyor. AB’nin sadece Rumlar’ın hallumi peynirini tescillemesi durumunda, Türkler ürünün pazarlanmasından satışına kadar birçok alanda sorunlarla karşılaşacak.

Avrupa Birliğini CETA anlaşması konusunda çok yoracağı bilinen bu konunun, Rum parlamentosunda yeniden oylanması konusunda girişimler başlatıldığı öğrenildi.

CETA ANLAŞMASI

CETA Anlaşmasının önemini ortaya koymak için, başlangıçta yayınlanan bir haberi sunuyorum:

AB ve Kanada arasında yıllarca müzakere edilen Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması geçici olarak yürürlüğe girdi.

Avrupa Birliği (AB) ile Kanada arasında müzakereleri 7 yıl süren Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması (CETA), bugünden itibaren geçici olarak yürürlüğe girdi.

Serbest ticaret anlaşması olan CETA kapsamında AB ile Kanada arasındaki gümrük vergilerinin ortadan kalkması, karşılıklı ticaret, yatırım ve istihdamın artması öngörülüyor.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\CETA.jpg

Bugün itibariyle yürürlüğe giren CETA ile Kanada ve AB arasında karşılıklı olarak ürünlerin yüzde 98’i üzerindeki gümrük vergileri ortadan kalkacak. Bu durum, Avrupalı firmaların Kanada’da daha rekabetçi bir duruma gelmesini sağlayacak.

AB firmaları, Kanada’daki kamu ihalelerinde daha rahat bir şekilde teklifte bulunabilecek. Kanada hizmet sektörü, AB şirketlerine açılacak. Avrupa gıda ve içecek sektörünün Kanada’ya ihracatı kolaylaşacak. Avrupa’nın geleneksel coğrafi ürün ve işaretleri Kanada’da da koruma altına girecek. AB ihracatçılarının üretim standartları değişmeyerek maliyetleri azalacak. Tüketiciler, uygun fiyatlardan fayda sağlayacak.

Bazı mesleki gereksinim ve nitelikler karşılıklı olarak tanınacak ve Avrupalı profesyonellerin Kanada’da istihdam edilmeleri kolaylaşacak. AB ve Kanada, yatırımcılar için öngörülebilir koşullar ortaya koyacak. Böylece Avrupalı şirketlerin Kanada’da yatırım gerçekleştirmeleri kolaylaşacak.

Parça ve diğer girdilerin maliyetleri azalacak

CETA kapsamında AB ve Kanada arasında karşılıklı olarak ilk etapta gümrük vergilerinin yüzde 98’i kalkacak. Anlaşmanın 7’nci yılında ise sanayi ürünlerindeki bütün gümrükler son bulacak. Anlaşma ile Kanada, AB ürünlerinden tahsil ettiği yıllık 590 milyon euro civarındaki gümrük vergisini almayacak. Böylece ürünlerin, piyasalarda karşılıklı olarak ucuzlamasıyla daha rekabetçi olmaları sağlanacak. Avrupa firmalarının Kanada’dan tedarik edecekleri parça ve diğer girdilerin maliyetleri azalacak.

Kanada, AB’den ithal edilen çikolatadaki yüzde 10, pasta, bisküvi ve ekmek gibi hamur işlerindeki yüzde 15, giyim ve tekstil ürünlerindeki yüzde 16, otomotiv parçası, yedek parça, makine ve ekipman üzerindeki yüzde 9,5, tıbbi cihaz ve optiklerdeki yüzde 8, kimya ürünlerindeki yüzde 6,5 gümrük vergisini sıfıra indirecek.

Kamu ihaleleri geniş bir alanı kapsayacak

CETA kapsamında AB ve Kanada, karşılıklı olarak birbirlerinin kamu ihalelerine daha fazla erişim sağlayacak. Kamu ihaleleri federal seviyede olmakla kalmayıp yerel yönetimlere kadar geniş bir alanı kapsayacak.

Kanada federal hükümeti, her yıl yaklaşık 30 milyar euroluk kamu alım sözleşmesi yapıyor. Söz konusu ihalelere AB şirketlerinin katılımı sağlanacak. Kanada, AB şirketleri için kamu alımlarının tamamının bir listesini “rahatça” ulaşılır bir şekilde sağlayacak.

Ortak mesleki şartlar belirlenecek

AB hizmet sektörü, telekomünikasyon, finans, muhasebe, taşımacılık, mühendislik, mimarlık ve avukatlık gibi alanlarda Kanada’da daha iyi imkanlara kavuşacak. Karşılıklı olarak pek çok alanda ortak mesleki şartlar belirlenerek tanınırlık sağlanacak. Şirketlerin diğer tarafa çalışan göndermeleri kolaylaştırılacak.

Yatırım koruma ve uzlaşmazlık çözme

CETA’nın en fazla tartışılan yönlerinden biri, yatırımcıların korunması ve uzlaşmazlıkların çözülmesi için kurulacak tahkim mahkemeleri olarak öne çıkıyor.

Anlaşma, yabancı firmaların bir uzlaşmazlık durumunda kamuyu tahkim mahkemesine götürmesine imkan sağlıyor. Bunun yürürlüğe girmesi ile bazı Amerikan firmalarının, Avrupa’da yaşayacakları bir sorun karşısında Kanada’daki iştirakleri aracılığıyla AB ülkelerini mahkemeye verebilecekleri düşünülüyor. Tahkim sisteminin yürürlüğe girmesi için CETA’nın tam olarak yürürlüğe girmesi gerekiyor.

Belçika, bir süre önce, söz konusu tahkim prosedürünün AB hukukuna uygunluğunun değerlendirilmesi için Lüksemburg merkezli AB’nin en yüksek hukuki merci olan Avrupa Adalet Divanı’na başvuruda bulunmuştu.

AB’nin Kanada ile 7 yıl müzakere ettiği CETA, 30 Ekim 2016’da Brüksel’de imzalanmış, Avrupa Parlamentosu (AP) tarafından da 15 Şubat 2017’de onaylanmıştı. Şu anda Danimarka, Letonya, İspanya ve Danimarka tarafından onaylanan CETA’nın kalıcı hale gelmesi için AB üyesi 28 ülkenin parlamentolarında tekrar onaylanması gerekiyor.

Valonya engeli

AB ile Kanada arasında Brüksel’de imzalanması planlanmış olan CETA, Belçika’nın Fransızca dilini konuşan Valonya bölgesinin onay vermemesi nedeniyle imzalanamamıştı.

Nüfusu 3,5 milyon olan Valonya bölgesi, AB’nin Kanada’yla imzalamayı planladığı ticaret anlaşmasına tarım ve hayvancılık ürünleri pazarına ve ihracatına zarar vereceği kaygısı ile karşı çıkmıştı.

Valonya’nın, CETA kapsamında devletler ile yabancı yatırımcılar arasında çatışmaların çözümü için kurulması öngörülen bağımsız mahkeme sistemi hakkında da çekinceleri bulunuyordu. Sistemin, çok uluslu şirketlerin çıkarlarını kollayacağından kaygı duyuluyordu. Tarım ekonomisinin hakim olduğu Valonya’da, Kanada’dan et ithalatı yapılması çekinceleri bulunurken, Valonlar, işsizlik oranının bu tür ticaret anlaşmalarıyla daha da artmasından endişe ediyordu. Valon Parlamentosu, yapılan görüşmeler sonrası anlaşmayı imzalamak için Belçika federal hükümetine yetki vermişti.

Anlaşmanın vize boyutu

CETA, Valonya bölgesi öncesinde Bulgaristan ile Romanya tarafından bloke edilmekle tehdit edilmişti. Bulgaristan ve Romanya, vatandaşlarına Kanada’nın uyguladığı vizelerin kaldırılmasını talep etmişti.

Yapılan müzakereler sonucu ticaret anlaşmasının imzalanması durumunda Kanada, söz konusu 2 ülkeye uygulamakta olduğu vize sınırlamalarını 1 Aralık 2017’de kaldıracağını açıklamıştı. Bunun üzerine Bulgaristan ve Romanya, anlaşmaya onay verme kararı almıştı.

AB’nin serbest ticaret anlaşmaları

AB’nin söz konusu ticari anlaşmayı Kanada gibi bir ülke ile bile yapamamış olması, referandumla AB’den ayrılma kararı alan İngiltere ile ayrılık süreci sonrası nasıl bir ticari anlaşma sağlanacağı konusunda da soru işaretleri ortaya koyuyor.

AB, küresel ticarette öncü rol oynamayı, Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerle benzer ticaret anlaşmaları yapmayı planlıyor. Bu durum, Kanada ile yapılan anlaşma üzerinde kolayca uzlaşı sağlayamayan AB’nin, daha geniş ölçekli ve daha ihtilaflı olan ticari anlaşmaları onaylamakta da güçlükler çekeceği anlamını taşıyor.

ABD ile yapılması beklenen Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) anlaşması ise korumacı ekonomi politikalarını savunan Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesiyle rafa kaldırılmıştı.

AB’nin, 4 milyon kilometrekarelik yüz ölçümü ve 28 üye ülkesinde toplam 508 milyon vatandaşı bulunuyor. Toplam geliri 16,5 trilyon euro civarında olan AB, dünya ekonomisinin 5’te birinden fazlasını oluşturuyor.

Kanada ise 9 milyon 985 bin kilometrekarelik alanda 35 milyonluk nüfusa sahip. Kanada’nın milli geliri ise 1 trilyon 550 milyar dolar seviyesinde bulunuyor.

 

Hollandalılar’ın ibadet yerlerine bakış açısı:  Bu güne kadar 25 kilise camiye dönüştürüldü

Hollandalılar’ın ibadet yerlerine bakış açısı: Bu güne kadar 25 kilise camiye dönüştürüldü

Biz, Ayasofya konusunda milletçe çok duyarlı davranırken,
Hollandalılar kiliselerinin camiye dönüştürülmesinden hiç rahatsız olmadılar.

Kültür farkı mıdır, inanç farkı mıdır, gelenek görenek farkı mıdır, normlara değer verip vermemek midir, vurdumduymazlık mıdır, yoksa aşırı duygusallık mıdır çözemedim ama, Hollandalılar ile biz Türkler’in, ibadet yerlerine bakış açısı arasında dağlar kadar fark vardır.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\Fatih Camii Amstedam (3).jpg

İlhan KARAÇAY’ın analizi

Kültür farkı mıdır, inanç farkı mıdır, gelenek görenek farkı mıdır, normlara değer verip vermemek midir, vurdumduymazlık mıdır, yoksa aşırı duygusallık mıdır çözemedim ama, Hollandalılar ile biz Türkler’in, ibadet yerlerine bakış açısı arasında dağlar kadar fark vardır.

Biz, Ayasofya konusunda millet olarak çok duyarlı davrandık ama, Hollandalılar kendi ibadet yerleri olan kiliselerin camiye dönüştürülmesinden hiç rahatsız olmadılar. Öyle ki, bugüne kadar 25 kilise müslümanlar tarafından satın alınarak camiye dönüştürülmüştür.

Hollanda’da mevcut olan 6900 kilisenin 1400’ü, kullanılmadığı için meydana gelen masraflar nedeniyle yeni imar planları ile iskân ve işyerine dönüştürülmüştür.

Hollanda’ya 1960’lı yılların başında gelmeye başlayan Türkler’in, namaz kılacakları mescitler bile yoktu. 1969 yılında, Friesland’ın Grouw köyünde 70 Türk çalışıyor ve ikamet ediyordu. Bir bayram günü namaz kılmaları için, kantinin bulunduğu salon mescit haline getirilmişti. Aynı durum Hollanda’nın dört bir yanında yaşanıyordu.
Başlangıçta mescit yeri bulmakta güçlük çeken Türkler’in şimdi 148’i Diyanet’e bağlı olan 200’ü aşkın camisi var.
Minareli olarak inşa edilmeye başlanan camilerin yanında, kiliseden dönüştürülmüş camiler de var.

Hollandalılar, kiliselerin camiye dönüştürülmesinden başlangıçta rahatsız olmuyorlardı. Gerek New Yorkta’ki ikiz kulelerin saldırıya uğraması ve gerekse daha sonraki İSİD vahşetleri bu durumu değiştirir gibi oldu.
Zaten bu nedenle 2000 yılından bu yana da kiliselerin müslümanlara satışı durdu gibi…
Geçen yıl Lahey’deki Thomas Kilisesi, Ahmediyya Cemiyetine satılan son kiliseydi.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\Fatih Camii Amstedam (1).jpg

CAMİYE DÖNÜŞTÜRÜLEN KİLİSELER

Hollanda’da camiye dönüştürülen ilk kilise Amsterdam’daki ‘De Zaaier’ olarak anılan kilise oldu. Kentin en geniş caddesi olan Rosengracht üzerinde bulunan bu kilise 1890 yılında, Sosyalist İşçi Hareketi Constantia tarafından inşa edilmişti. 1929 yılında Sint-Ignatius Kilisesi olarak hizmete devam etti ama diğer bir adı da ‘De Zaaier’ idi.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\Fatih-Zaandam'a mescit sart.JPG C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\11cee510-3263-4f8e-a4b2-4f46617256ac.JPG

1981 yılında mescit bulmakta bile güçlük çeken müslümanlara önderlik yapan Hollanda Türk İslam Kültür Dernekleri Federasyonu, kilise olarak faaliyet göstermeyen, bazen toplantı salonu bazen de disko olarak çalıştırılan bu yeri satın almak için harekete geçti. Başkan İbrahim Görmez ve bugün çoğu rahmetli olan yöneticilerden Hamit Taş, Sabri Mercimek, Cemal Emirmustafa ve Ömer Korkmaz, 1465 metrekare üzerine kurulmuş olan bu yeri 1 milyon 311 guldene (Bugünkü para ile 700 bin euro) satın aldılar. Bugünkü değeri 35 milyon euro olan bu kilise,restorasyon çalışmalarından sonra 1982 yılında Fatih Camii olarak hizmete girdi.

Türkler’in kilise satın alarak camiye dönüştürdükleri yerlerden biri de, Veggel şehrindeydi. Kullanılması tehilikeli olan bina yıkıldı ve yerine cami yapıldı. Aynı durum Eindhoven’de de yaşandı.
Türkler tarafından satıl anlına kilise yine tehlike arzettiği için yıkıldı ve yerine cami yapıldı.
C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\Fatih-Lahey.JPG C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\Lahey-Mescidi Aksa.jpg
En ilginç gelişme ise Lahey’de yaşandı. Kullanılmayan bir Yahudi Sinagogu’nu işgal eden Türkler, daha sonra masaya oturdukları Belediye yetkilileri ile yaptıkları pazarlık sonucunda burayı satın aldılar ve yerine muhteşem bir cami inşa ettiler. O zaman yayınlanan Hürriyet gazetesinde bu camiye Fatih adı verileceği yazılmıştı. Daha sonra caminin adı Mescidi Aksa oldu.

Şimdi gelelim analizimin ana noktasına.
Yukarıda belirtmiş olduğum gibi, daha önceleri kendi ibadet yerlerinin camiye dönüştürülmesinde hiçbir sakınca görmeyen ve ‘Eyvah, dinimiz elden gidiyor’ diye feryat etmeyen Hollandalılar, islam dünyasındaki olumsuz gelişmelerden sonra, aynı fikir ve inancı koruyamadılar.
Hele hele, Ayasofya’nın Müze’den camiye dönüştürüldüğü haberlerinden sonra daha da hassaslaşan Hollandalılar, medya kanalıyla yaptıkları açıklamalarda, bundan böyle hiçbir kilisenin müslümanlara satılmasını istemediler.
‘Hollandalılar’ derken, tabii ki dini kurumları kastediyorum.
Dinci yazarlar da sert başlıklarla isyanlarını ifade ediyorlar.
Hollandaca bilen okurlarıma aşağıda sunacağım bu yazılardan birinin başlığı aynen çöyle:
‘Bir kikiseyi müslümanlara satmak kâfirliktir.’
İkinci başlık da şöyle:
‘Kiliseyi camiye dönüştürmeye de Okey değil mi?

İşte o Hollandaca yayınlar:

Een kerk verkopen aan moslims is Godslastering

van kerk naar moskee is niet oké?

Te weinig kerkgangers, te hoge kosten. Leegstaande kerken komen steeds vaker in het Nederlands straatbeeld voor, een op de vijf kerkgebouwen is niet meer als kerk in gebruik. Een nieuwe bestemming wacht: van sportschool tot theater, boekhandel, gezondheidscentrum, appartementencomplex en zelfs trampolinepark. In dat rijtje hoorde tot het jaar 2000 ook de moskee thuis. Het aantal moslims in Nederland mag dan stijgen, leegstaande kerkgebouwen worden niet graag aan moslimgemeenschappen verkocht. Een goede of slechte trend?

Een kerk verkopen aan moslims is Godslastering

Van 6900 kerken kregen de afgelopen jaren bijna 1400 kerken een nieuwe bestemming, bleek uit onderzoek dat Trouw dit jaar deed naar herbestemming van kerken in Nederland. Van de bijna zesduizend kerkgebouwen die voor 1970 werden gebouwd, kregen zo’n vijftig stuks een andere religieuze of spirituele nieuwe bestemming, daarvan werd de helft een moskee.
Meer moslims, minder christenen: is een kerk ombouwen naar moskee een logische oplossing? Of willen de meeste christenen hun kerk niet meer verkopen aan moslims?

De Fatih-moskee in Amsterdam -Noordis een voorbeeld van tijden dat deze houding anders was. Van de voormalige rooms-katholieke kerk zijn de kruizen vervangen door halve maantjes. In het artikel ‘We verkopen onze kerk niet aan moslims’ in de Groene vertelt Micket Bosschert, makelaar in religieus vastgoed dat ze niet meer aan moslims verkoopt omdat ze zich niet aan afspraken zouden houden. Daarnaast is de bestemming van een kerk erg belangrijk voor de oude eigenaren. “Als een kerk een moskee wordt, tast dat iets wezenlijks aan van hun geloofsgevoel,” aldus Bosschert.

weerstand groeit

In het artikel ‘Kerken krijgen allerlei nieuwe functies, maar worden vrijwel nooit een moskee’ dat in Trouw verscheen, vertelt Petra Stassen die als directeur van Kerkelijk Waardebeheer veel gesprekken met parochies en protestantse gemeenten voert, dat weerstand tegen hergebruik van kerken als moskee groeit. In het Midden-Oosten worden christenen vervolgd en verdreven door moslims. “Vooral katholieken vinden het heel raar als wij hier kerkgebouwen aan moslims overdragen, terwijl elders hun christelijke broeders en zusters worden vermoord. Dat argument hoorde je tien jaar geleden veel minder.”

In de room-katholieke beleidsnota Het kerkgebouw als getuige van de christelijke traditie uit 2008 is bepaald dat een katholiek godshuis niet mag worden hergebruikt als moskee. Ook in de Raad van Kerken, waarbij dertien christelijke kerken zijn aangesloten, is bepaald dat kerken alleen aan elkaar mogen worden doorverkocht.
De rooms-katholieke kijk op een kerkgebouw verschilt van die van de protestanten. De kerk is het huis van God, gedraag en kleed je eerbiedig. De kerk moet zoveel mogelijk open zijn voor bezoekers om te kunnen bidden. Een kerkgebouw kan pas een andere bestemming krijgen, nadat het officieel uit de eredienst is onttrokken. Voor protestanten is niet het gebouw, maar vormen de gelovigen als gemeenschap het huis van God.

Niet nieuws

Maar is het bezitten van een kerkgebouw bijbels? De eerste christenen kwamen helemaal niet samen in kerkgebouwen, maar ontmoetten elkaar op een plek die op dat moment voorhanden was. De eerste kerkgebouwen verschenen pas halverwege de derde eeuw na Christus. In de evangelische hoek komen kerkgangers vandaag de dag vaak samen in een school of theatergebouw.

Daarnaast is het fenomeen van een kerk ‘ombouwen’ tot moskee niet nieuws. De wereldberoemde moskee Hagia Sofia inIstanbul was tot het jaar 1453 een kathedraal. Overigens gebeurde het omgekeerde in Spanje, waar tijdens de Reconquista moskeeën omgebouwd werden tot kathedraal, zoals de minaraat in Sevilla die vandaag de dag bekend staan als Giralda.

Nostalgisch verleden

Een kerk blijft een gebouw. Als een huis te koop staat, wordt degene die het hoogste bod uitbrengt, de trotse eigenaar. Of is het daarnaast een kwestie van gunnen? Is het niet altijd het hoogste bod dat de doorslag geeft. En is naarmate meer liefde, tijd en zorg gestoken is in een huis, het lastiger voor de voormalig eigenaar om afstand te nemen. Zo’n huis (of kerk), verkoop je aan iemand aan wie je het toevertrouwt.

Schuilt in dat vertrouwen, of het ontbreken daarvan het probleem? Zitten christenen te veel vast aan een nostalgisch verleden waarin op zondagochtend kerkgangers in stoet naar de kerk liepen, zondag nog een rustdag was? En de kerk een stuk zichtbaar bewijs is van een historische periode toen God nog wel in Nederland zichtbaar was. De kerk als symbool.
En vandaag de dag moslims in het Nederlands straatbeeld beter herkenbaar zijn dan christenen en de kerk al dan leegstaand of niet, daaraan een tegenwicht biedt. Tast een moskee het geloofsgevoel van de christen aan. En is van kerk naar moskee daarom niet oké?

Kerken hebben hun lege gebouwen de laatste twintig jaar amper meer aan moslimgemeenschappen verkocht.

Bas Roetman

De verkoop van leegstaande kerkgebouwen aan moslimgemeenschappen is in de afgelopen jaren stilgevallen. Tot het jaar 2000 werden enkele tientallen kerken omgebouwd tot moskee, maar daarna is dat – ondanks de groei van het aantal moslims in Nederland – bijna niet meer voorgekomen. Dat heeft alles te maken met de veranderde houding tegenover moslims, zeggen experts.

Van de kerkgebouwen in Nederland die voor 1970 zijn gebouwd (bijna 5900) hebben ongeveer vijftig stuks een andere religieuze of spirituele functie gekregen. In ongeveer de helft van die gevallen gaat het om een moskee. Twee van die moskeeën werden na 2000 geopend, de rest allemaal vóór de eeuwwisseling. Na 2000 zijn honderden kerken herbestemd.

Die cijfers komen uit het onderzoek dat Trouw deed naar herbestemming van kerken in Nederland, waarvan de eerste uitkomsten vorige week werden gepubliceerd. Uit dat onderzoek blijkt dat van de bijna 6900 kerken in Nederland er inmiddels een kleine 1400 een andere bestemming hebben gekregen.

Allemaal protestants

De kerken die zijn veranderd in een moskee waren oorspronkelijk bijna allemaal protestants. Rooms-katholieken zijn tegen de verkoop van hun kerkgebouwen aan moslims. Als ze hun kerk aan andere gelovigen overdoen, moet het in principe om christelijke gemeenschappen gaan. ‘Een kerk kan niet worden bestemd voor niet-christelijke godsdiensten of levensovertuigingen’, schreven de Nederlandse bisschoppen in 2008.

Protestanten stonden er lange tijd veel makkelijker in. Als een protestants kerkgebouw door gelovigen van andere godsdiensten wordt gebruikt, is er weliswaar sprake van ‘vervreemding van de oorspronkelijke bedoeling van het gebouw’, meldt een protestants visiedocument uit 2009. Maar: ‘Het verdient toch aanbeveling eerder te kiezen voor de overdracht van een af te stoten kerkgebouw aan vertegenwoordigers van een andere wereldgodsdienst dan het voor profaan gebruik aan te bieden.’

Maar inmiddels zien ook protestanten liever niet dat hun kerkgebouw een moskee wordt. “In protestantse kringen is er geen absolute norm voor wat wel of niet kan in een kerkgebouw. Maar wat ik wel veel om mij heen hoor, is dat er geen moskee in de kerk mag. Dat heeft alles met deze tijd te maken”, zegt Jos Aarnoudse, directeur van de Vereniging voor Kerkrentmeesterlijk Beheer in de Protestantse Kerk Nederland.

Sentiment

Petra Stassen ziet een soortgelijk sentiment bij rooms-katholieken. Als directeur van Kerkelijk Waardebeheer, een organisatie die christelijke gemeenschappen bijstaat bij vastgoedvraagstukken, voert ze veel gesprekken met parochies en protestantse gemeenten. “In het Midden-Oosten worden christenen vervolgd door moslims. Veel gelovigen vinden het raar als wij hier kerkgebouwen aan moslims overdragen terwijl elders hun christelijke broeders en zusters worden vermoord. Dat hoorde je tien jaar geleden veel minder.”

Overigens is niet duidelijk hoe vaak het voorkomt dat groepen moslims hun oog op een leegstaand kerkgebouw hebben laten vallen en vervolgens nul op het rekest krijgen.

De laatste keer dat een kerk moskee werd, was vorig jaar. Toen vestigde de islamitische vereniging Ahmadiyya Anjuman Isha’at Islam Lahore zich in de voormalige Thomaskerk in Den Haag, ondanks protesten van Geert Wilders en de anti-islamitische protestgroep Voorpost. De islam staat in een weinig positief daglicht, denkt voorzitter Robbert Mohammedamin van de nieuwe Haagse moskee. “We moeten de negatieve beeldvorming bijstellen. Wij staan voor vrede, voor de mensheid. We zijn in eerste instantie mensen onderling, dan pas komt het geloof.”
***************

De kerk die een moskee werd: dat gebeurt nu niet meer

https://images0.persgroep.net/rcs/YQFRJ0bjqlNrm1LfMCbNYkIfego/diocontent/151600925/_fitwidth/1240?appId=93a17a8fd81db0de025c8abd1cca1279&quality=0.9

De Al-Qiblatain-moskee was vroeger de Thomaskerk in Den Haag.Beeld Lars van den Brink

Slechts twee kerken werden de afgelopen twintig jaar verbouwd tot moskee. Dat was in de laatste decennia van de vorige eeuw wel anders: toen werden tientallen leegstaande kerken aan moslims verkocht. Die verandering komt vooral door negatieve beeldvorming over de islam en angst voor maatschappelijke ophef.

Bas Roetman

In de Al-Qiblatain-moskee aan de Harmelenstraat in Den Haag verspreiden zich heerlijke etensgeuren. Het is ramadan, en een groep vrouwen is aan het koken voor de iftar van vanavond, de gezamenlijke maaltijd na zonsondergang. Uit de keuken klinkt gelach. Van de buitenkant ziet de moskee er nog altijd uit als de Thomaskerk. Boven de deur prijkt een bijbeltekst uit de eerste brief van Petrus: ‘Laat u ook zelf als levende stenen gebruiken voor de bouw van een geestelijk huis’.

Maar schijn bedriegt. Binnen is de metamorfose compleet: de kerkbanken zijn verruild voor lange tafels. In een zijruimte, waar de protestanten na de dienst een kopje koffie dronken, bevindt zich nu de islamitische gebedsruimte. De nieuwe eigenaren van de kerk behoren tot een gematigde stroming binnen de islam, die begin vorige eeuw in India ontstond. Vrouwen bidden er in dezelfde ruimte als de mannen, zij het met een scherm ertussen.

De voormalig Nederlands-hervormde Thomaskerk is het meest recente voorbeeld van een kerk die een moskee is geworden. De kerk werd in 1952 gebouwd en moest in 2012 haar deuren sluiten vanwege een vergrijzende gemeente en dalende inkomsten. Uit onderzoek van Trouw naar de herbestemming van kerken in Nederland blijkt dat naar schatting zo’n 25 kerken zijn verbouwd tot moskee, maar opvallend genoeg vonden slechts twee van die herbestemmingen plaats na 2000.

Sociale ontmoetingsplek

De vorige moskee voldeed niet langer aan de eisen, vertelt Robbert Mohammedamin. Hij is in het dagelijks leven huisarts en voorzitter van de islamitische vereniging Ahmadiyya Anjuman Isha’at Islam Lahore, een vereniging met ongeveer 300 mensen. Oorspronkelijk komt de Nederlandse gemeenschap uit Suriname: 43 jaar geleden vestigden de eerste leden zich in Den Haag. “Wij vinden dat de moskee niet alleen een gebedsruimte is, maar ook een sociale ontmoetingsplek. Dat is bijvoorbeeld ook een functie van het vrijdaggebed, dat je daar je medebroeders ontmoet”, zegt de voorzitter.

De vereniging wil ook graag activiteiten organiseren, zoals familieavonden en sportdagen, en daar was de vorige moskee te klein voor.
Daarom besloot de Ahmadiyya-vereniging in 2017 om de Nederlands-hervormde Thomaskerk te kopen van een projectontwikkelaar, die het gebouw had overgenomen van de protestantse gemeente. Op aandringen van de gemeente Den Haag, die iets wilde doen aan het groeiende tekort aan islamitische gebedsruimte in de Hofstad, kwam de projectontwikkelaar in contact met Mohammedamin en in april 2018 opende de moskee haar deuren.

Nog steeds een gebedshuis

David Schiethart, predikant van de PKN Den Haag, is blij met de nieuwe invulling van de kerk. Schiethart was een van de sprekers bij de opening van de moskee, waar hij iets vertelde over de geschiedenis en de architectuur van de kerk. Schiethart: “Ik ben zeer gelukkig dat de kerk nog steeds een gebedshuis is. Een islamitische gemeenschap die een kerk overneemt is wat mij betreft prima, zolang er geen haat wordt gepredikt. Dat is in dit geval totaal niet aan de orde: in deze moskee heerst een cultuur van naastenliefde. Het is bovendien een gemeenschapshuis gebleven, dat is heel goed voor de wijk.”

Ondanks het enthousiasme van dominee Schiethart zijn protestantse gemeentes die hun deuren moeten sluiten steeds minder bereid hun kerk aan een moslimgemeenschap te verkopen. Dat komt deels door een groeiend wantrouwen tegenover de islam, zegt Jos Aarnoudse, directeur van de Vereniging van Kerkrentmeesterlijk Beheer in de PKN. “Sinds de terroristische aanslagen van 11 september 2001 is de situatie echt veranderd. Voor veel protestanten heeft de islam zijn onschuld verloren. Dat betekent echt niet dat iedereen op Geert Wilders stemt: als je het aan de mensen zelf vraagt zijn ze niet per se anti-islam, maar een moskee in de kerk gaat hen wel te ver.”

Dat was vroeger wel anders, legt Aarnoudse uit. “Tot 2000 zagen protestanten een herbestemming als moskee als een voortzetting van het religieus gebruik van de kerk, als iets wenselijks dus. Moslims en christenen zijn toch op een bepaalde manier hetzelfde, zo was destijds de gedachte.”

Soort censuur

Ook als er geen inhoudelijke bezwaren tegen een hergebruik als moskee zijn, kiezen protestanten niet voor die optie omdat ze geen ophef willen, zegt Aarnoudse. “Wanneer je als kerk besluit om het gebouw tot moskee te verbouwen, kun je er vergif op innemen dat er opschudding ontstaat. Dat willen mensen niet, en dus kiezen ze voor andere bestemmingen. Dat betekent dus dat er vanuit het maatschappelijk klimaat een soort censuur uitgaat.”

Dat een metamorfose van een kerk tot moskee inderdaad opschudding kan veroorzaken, blijkt uit de verkoop van de Thomaskerk. Al voor de overname ving voorzitter Mohammedamin signalen op over buurtbewoners die de komst van de moskee met lede ogen aanzagen. Mohammedamin: “Onbekend maakt onbemind natuurlijk, dat begrijp ik heel goed. Ook wij hadden nog veel vragen: stel je voor dat we vandalisme krijgen. Is het wel veilig?”

Die zorgen bleken niet ongegrond, want kort na de bekendmaking van de nieuwe functie van de kerk, kondigde de nationalistische actiegroep Voorpost aan om tegen de komst van de moskee te demonstreren. Ook Geert Wilders mengde zich in de strijd. Hij stelde Kamervragen en twitterde: ‘We worden vervangen en verraden.’

IJs gebroken

In overleg met de gemeente Den Haag organiseerde Mohammedamin een open avond, waarvoor alle buurtbewoners waren uitgenodigd. Daar kwamen uiteindelijk vierhonderd mensen op af. Voorpost demonstreerde die avond ook, maar omdat het maar een kleine groep van ongeveer tien mensen was, leidde dat niet tot ongeregeldheden.

De avond was een groot succes, zegt Mohammedamin. “Het ijs was meteen gebroken. We hebben iedereen netjes ontvangen en verteld wie we zijn.” Afgezien van een bierfles die op oudejaarsavond door het raam van de moskee werd gegooid, zijn er daarna geen vervelende incidenten geweest.

Petra Stassen, directeur van Kerkelijk Waardebeheer, een organisatie die christelijke gemeenschappen bijstaat bij vastgoedvraagstukken, voert veel gesprekken met parochies en protestantse gemeenten. De weerstand tegen hergebruik van kerken als moskee groeit, merkt ze. “In het Midden-Oosten worden christenen vervolgd en verdreven door moslims. Vooral katholieken vinden het heel raar als wij hier kerkgebouwen aan moslims overdragen, terwijl elders hun christelijke broeders en zusters worden vermoord. Dat argument hoorde je tien jaar geleden veel minder.”

Geen islamofobie

Rooms-katholieken verkopen hun kerken al decennia niet meer aan moslims. De laatste katholieke kerk die een moskee werd, was de Sint-Ignatiuskerk aan de Rozengracht in Amsterdam, die in 1981 werd omgedoopt tot de Fatih-moskee. Volgens Hans Zuijdwijk, woordvoerder van het bisdom Utrecht, heeft dat maar weinig met islamofobie te maken. “Sommige mensen zeggen dat wij specifiek moslims discrimineren, maar we verkopen ook niet aan hindoes of boeddhisten. Als christenen verkopen we alleen aan elkaar, dat is de afspraak.”

Zuijdwijk doelt op afspraken die in de jaren tachtig en negentig werden gemaakt door het Interkerkelijk Contact in Overheidszaken (CIO-K), een samenwerkingsverband dat namens de christelijke kerken aan tafel zit bij de overheid. Volgens die afspraken mag een kerkgebouw alleen aan een kerk worden verkocht die zich heeft aangesloten bij het CIO-K. “Als een kerk verandert in een woning, kan ik daar vrede mee hebben. De verwijzing naar God is dan verdwenen. Een verbouwing tot moskee of een hindoetempel is veel moeilijker te verkroppen”, zegt Zuijdwijk.

Richting Mekka

David van Duinen, adviseur bij kerkenmakelaar Reliplan, herkent dat er vanuit christelijke kerken steeds minder animo is om een kerk aan moslims te verkopen. Maar het komt ook regelmatig voor dat moslims niet in een kerkgebouw willen, omdat die niet aan hun eisen voldoet. Van Duinen: “De kerk moet bijvoorbeeld richting Mekka staan en mag geen zuilen bevatten, zodat iedereen de imam goed kan zien.” Vanwege deze eisen ging de koop van een karmelietenklooster in Oss door een islamitische gemeente niet door.

In de Al-Qiblatain-moskee in Den Haag zijn de gelovigen heel tevreden met hun gebouw. Voorzitter Mohammedamin betreurt het dat zo weinig christenen hun leegstaande gebouw aan moslims willen verkopen. Om dat te veranderen moet de islam in een positiever daglicht komen te staan, zegt hij. “We moeten iedere gelegenheid aangrijpen om te vertellen wie we zijn, om zo de negatieve beeldvorming over moslims bij te stellen. “Wij staan voor vrede, voor eenheid en menslievendheid. Dat is de ware islam.”

 

Sohbeti başlat
1
Yardımcı olabilir miyim?
Merhaba, yardımcı olabilir miyim?