Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, person, kleding Automatisch gegenereerde beschrijving
İlhan KARAÇAY yazdı:

Süleyman Demirel, Erdal İnönü, Bülent Ecevit, Abdullah Yüce, Zeki Müren, Barış Manço, Hulusi Kentmen, Bay Samnyolu Berkant, Azer Bülbül, Müslüm Gürses,  Yılmaz Güney-Tuncer Kurtiz ikilisi, Savaş Ay, Doğan Koloğlu, Necmi Tanyolaç, Sadri Alışık ve Çolpan İlhan, Müzeyyen Senar, Erol Büyükburç, İsmail Cem İpekçi, Ajlan Akıncı, Bedri Koraman, Erdal İnönü, Mehmet Türker, Mehmet Ali Birand, Neşet Ertaş, Turgut Akyüz, Ahmet Sezgin, Aytunç Altındal, Nejat Uygur ve Ahmet Mete Işıkara,  Naci Yalınkılıç, Turgay Şeren, Malik Yolaç, Hüseyin Kırcalı,Talay Erker, Mersin’in gülü Lina Nasif ve de yaşayan bir ölü: Sabit Gürses. Hollandalı dost Peter Tettero.

Afbeelding met tekst, collage, Menselijk gezicht, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving

İnsanın bu dünyadaki ömrü, ahiretteki ömür ile kıyaslandığı zaman çok kısadır.
Aslında ‘Çok kısa’ demek de yanlıştır.
Zira, inanışlara göre, ahiretteki yaşam sonsuzdur.
‘Kısa yaşam’ sürdürdüğümüz bu dünyada, doğuyoruz, büyüyoruz, yaşlanıyoruz ve ölüyoruz.
Bu dünyada herşey değişkendir.
Yine inanışlara göre, dünyamızda Allah’tan başka kalıcı ve ölümsüz varlık yoktur.
‘Ecel’ denilen yaşamın sona ermesi ile, ‘Kıyamet’ denilen dünyanın yok olması sonrasında, ‘Mahşer’de toplanılacak, hesaplar görülecek ve ondan sonra da ‘Ahiret’ başlayacaktır.
‘Ahiret’te yaşam sonsuza kadar sürecektir.

Hepimizin çok sevdiği canlılar vardır ki, Allah’ın, yukarıda belirtilen kuralları doğrultusunda bu dünyaya gelmişler ve sonra da gitmişlerdir.
Bunu, ‘Ahiret’e göç etti’ diye değerlendiriyoruz.
Benim de, annem, babam, kardeşlerim ve dostlarım Ahiret’e göç etmişlerdir.
Bir de, aynı akibete uğrayan, hepimizin tanıdığı ünlüler vardır.
Üzüntü verici ama, bu ünlüler arasında benim pek çok dostum olmuştur.
Bu dostlardan bazılarını ele alacağım ve ilgi çekecek anılar anlatacağım.
Bunu bir kitap olarak kabul ediniz ve dosyalayınız.
Çok uzun bir yazı oldu ama, ünlü dostları sıra ile ele almak zorunluluğu olduğu için, uzun yazıma katlanacaksınız artık…
İster art arda okuyun, ister peyderpey…
(Medyadaki dostlarım her gün birkaç anı değerlendirebilirler)

                       SÜLEYMAN DEMİREL

D:\Ahirete giden unlu dostlar\Suleyman Demirel.jpg

Başlangıçta siyasi görüşlerimiz bağdaşmazdı rahmetli ile…
Ben bir CHP’li olarak, O ise Ragıp Gümüşpala’dan devraldığı Adalet Partisi Başkanı olarak ayrı siyasi görüşlere sahiptik.
Bu nedenle gençlik yıllarımda en azından sempati duymazdım rahmetliye.

1984 yılında, geri dönüş yaptığım Mersin’de, Belediye Başkanlığı için bağımsız aday olma kararı almıştım. Bir gazeteyi ziyaretim sırasında, gazete sahibi dostum, ‘Gel seni Doğru Yol Partisi (DYP) adayı yapalım’ demişti.
Ben bu teklife sıcak bakmamıştım. ‘Ben CHP kökenliyim, olmaz’ demiştim. O ise, ‘Bal gibi olur. Sen bir Mersinlisin. Mersinliler’e hizmet edeceksin. Avrupa deneyimin var. Bu seçimde parti etiketi değil, kişi etiketi önemli’ demişti.

Bu teklif daha sonra aklıma yatmıştı ama, aday adayı olarak 10 rakibim vardı. ‘Ben bu yarışa girmem’ dediğim gazete sahibi dostum, aynı anda Ankara’yı aradı. Birileriyle görüştü. Sonra da bana, ‘Sen merak etme, senin adaylığını Süleyman beye onaylatacağım.’ demişti.

Bu durumda DYP aday adaylığını kabul etmiştim. Sonunda da tek aday ben oldum.

Rahmetli Demirel, her gün ülkenin çeşitli kentlerini telefonla arar ve kendisi ile görüşmek için toplanan kişilerle tek tek görüşürdü. Bir cumartesi günü sıra Mersin’e gelmişti. Telefon saatini beklemek için ben de toplantı yerine gitmiştim.
Konuştuğu kimselerin adını tek tek söylerdi Demirel. Kentin sorunlarını da bilirdi. Çiftçinin mahsulünün rekoltesini ve fiyatını da bilirdi. Konuştuğu kişilere, falana da selam söyle demeyi ihmal etmezdi. Her gün onlarca kente telefon edip sorunları dinleme meziyeti Demirel için olağan bir işti.
O gün ben de iki kelime konuşmuştum Demirel ile. Bana ‘Hayırlı olsun’ demesi ile aday adaylığından adaylığa geçmiş olduğumu sezinledim.

Afbeelding met tekst, auto, Landvoertuig, voertuig Automatisch gegenereerde beschrijving
Seçim kampanyalarımda, Hollanda’daki belediyecilikten kesitler sunmuştum.
Sosyal Yardım Fonu projemi, rahmetli Turgut Özal ‘Fak-Fuk-Fon’ olarak benden almıştı.
Sonuç malumdu. Özal’ın adayları 67 ilin 64’dünü kazanmıştı.

Seçimlerden sonra Hollanda’ya yeniden dönüş kararı almıştım. Hollanda’ya döndüğüm zaman, Demirel’in posta adres listesine ben de eklenmiştim. Sık sık tebrik kartı ve mektup gönderirdi rahmetli.
Genel seçimler yaklaştığı zaman bana bir mektup geldi. ‘Genel seçimler için DYP’den Mersin adayısınız ve birinci sıradasınız’ diye yazmıştı.

Bu teklife yanıt vermek çok zor oldu. Ama daha sonra zor da olsa yazdım: ‘Bir Hollandalı ile evliyim. İki çocuğum var. Mersin’de iki yıl kaldık. Çocuklar çok güzel Türkçe öğrendiler. Hollanda’ya yeniden yerleştik. Bu durumda Ankara’ya yeni bir göç benim için çok zor olacak. Bu nedenle beni bağışlayınız.’

Rahmetli daha sonra bana yanıt vermedi.
Belli ki mektubumdan hoşnut olmamıştı.
Sonra bir daha temasımız olmadı.
Ama eminim ki, bu dünyadan göç ederken bana kırgın gitmemiştir.

Allah rahmet eylesin. Mekânı cennetolsun.

MERHUM İÇİN VEFALI YORUMLAR

Demirel’e veda ederken

Bazı devlet adamları için kendi kader çizgileriyle ülkelerinin kader çizgisi birbirinden ayrı düşünülemez. Bu siyasetçilerin şahsi serüvenleri büyük ölçüde ülkenin tarih içindeki yolculuğuyla iç içe girer, birbirini etkiler, yönlendirir.

Dün kaybettiğimiz Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in serüveni bundan tam 91 yıl önce Isparta’nın elektriği olmayan, gaz lambası ile aydınlatılan bir köy evinde başlamıştı. Bu serüven, onu İstanbul Teknik Üniversitesi’nden yüksek mühendis olarak mezuniyetine, oradan bürokrasiye, Başbakanlığa ve ardından ülkenin en üst makamı Cumhurbaşkanlığına kadar taşıdı.

Demirel, geçen yıl İslamköy’de kendi adını taşıyan Demokrasi ve Kalkınma Müzesi’nin açılışında yaptığı konuşmada, geldiği noktayı Atatürk’e ve Cumhuriyet’e borçlu olduğunu söylemişti. Onun yaşam öyküsü, Cumhuriyet’in, mütevazı sosyal dokuların içinden gelen insanların önünü açıp, onları yukarıya taşıyarak, ülkenin beşeri sermayesini seferber etmekte gösterdiği başarının da öyküsüdür.

Demirel’in yaşam çizgisi, özellikle siyasete girdikten sonra Türkiye’nin yakın tarihinin iniş çıkışlı güzergâhında seçim zaferleri, yenilgileri, askeri darbeler, tutukluluk günleri, yasaklar ve iktidar mücadeleleriyle yoğrulup şekillenmiştir.

Özellikle 1970’li yıllarda 1980 askeri müdahalesine giden süreçte Türkiye’nin üzerine çöken talihsiz kutuplaşma ve cepheleşme döneminde yaşanan büyük savrulmanın başat aktörlerinden biri olmuştur Demirel.

Gelgelelim bu savrulma, özellikle 1990’lı yılların başından itibaren yerini önemli bir evrime bırakmıştır. 1991’de kurulan DYP-SHP koalisyonu, sergilediği örnek uyum ve uzlaşı kültürüyle demokrasimiz için önemli bir olgunluk sınavı olmuştur. Bu koalisyon, Türkiye’de merkez sağ ile merkez solun pekâlâ el sıkışıp ülkeyi birlikte yönetebileceklerini göstermesi bakımından tarihi bir uzlaşıyı simgelemiştir.

DEMİREL’in bundan sonra 1993’te başlayan Cumhurbaşkanlığı dönemi bu uzlaşı ikliminin devamı olarak görülebilir. Bu dönemde özellikle 28 Şubat’ta demokratik rejimin bir kazaya uğramasını önlemekte Demirel’in oynadığı rol muhtemelen ileride daha iyi anlaşılacaktır.
Toplumun geçmişte kendisine mesafeli duran, eleştirel bakan kesimlerinin önemli bir bölümünün sempatisini, güvenini kazanabilmiş olması, belli bir konsensusu temsil etmesi Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminin önemli bir artısıdır.
Geriye bıraktığı mirasın çok değerli bir yönü, şahsında buluşturduğu değerlerin birlikteliğinde yatıyor. O, bu toprakların insanıydı, Anadolu’nun bağrından çıkan mütedeyyin, muhafazakâr anlayışın temsilcisiydi. Bu yönüyle Anadolu’yu, geleneği temsil ediyordu ama aynı zamanda bu çizginin Cumhuriyet değerleriyle, modern dünyanın gerekleriyle çatışmadığını şahsında etkileyici bir şekilde kanıtlıyordu.


Ve bu mirasta onun demokrasi anlayışı da önemli bir yer tutuyor. Demirel, çoğulculuğu ve açık toplum idealini içselleştirmiş, eleştiriye, farklı görüşlere gösterdiği tahammül ile ifade özgürlüğünü yücelten bir kimlikle karşımıza çıkıyor. Renkli kişiliğiyle, kendisini hicveden karikatüristlerin de yakın dostuydu.

Hatalarına gelince…

Yaşamının büyük bir bölümü ülkenin geçirdiği çalkantıların içinde seyreden bir siyasetçi olarak Demirel’in eleştiriyi hak eden pek çok kararı, icraatı, söylemi bulunabilir, bunların uzun bir listesi çıkarılabilir. Muhtemelen bu yönleri bundan sonra da tartışılmaya devam edecektir.

Son tahlilde insanlar günahları ve sevaplarıyla, artıları ve eksileriyle birlikte değerlendiriliyor. Tarihe mal olmuş her büyük devlet adamı gibi onun hakkındaki en doğru hükmü de kuşkusuz tarih verecek. Bugün söyleyebileceğimiz, Cumhuriyet’in yetiştirdiği en önemli devlet adamlarından birini kaybetmiş olduğumuzdur.

Süleyman Demirel’in yeni mekânında Büyük Türkiye’yi düşlemeye devam edeceğinden şüphemiz yok.

DEMİREL İÇİN BİR BAŞKA YORUM

Bak kardeşim… Genç çocuk… Yakın tarihi 15 yıldan öteye geçmeyen kardeşim… Bil ki gerçek manada büyük bir Türk büyüğünü kaybettik…

Süleyman Demirel ismini yaz hafızanın bir tarafına…
Benim gençliğim o insanla mücadeleyle geçti…
Geç anladım onun değerini…Çok geç…
Ama bil ki iyi anladım…

Kaybettiğimiz insan, bu ülkenin en yoksul köylerinden birinde, köyünden de yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğdu…
Bu ülkenin Başbakanı oldu…Cumhurbaşkanı oldu…
Otuz beş yıldan çok bu ülkenin siyasetindeydi…

Hapisler yattı…
Ne mazlum edebiyatı yaptı, ne de bu edebiyatın üzerine bir zulüm anıtı dikmeye kalktı.
Ne üç buçuk aylık bir hapsin çile rantiyesi oldu,
Ne de o rantın derebeyi…
İktidar oldu, muktedirliğe soyunmadı
Kibir desen, hiç terk etmediği Güniz Sokak’a hiç uğramadı.
Siyaseten Güniz Sokak’ta doğdu, orada yaşadı, 3 katlı mülküne tek göz oda eklemedi
Bu dünyadan bir “Çoban Sülü” geçti
Cumhuriyet çocuğu olarak Anadolu’nun bir köyünde, tek göz evde doğdu
Onu Cumhuriyet okuttu, o da hep Cumhuriyetine dua etti.

“Çoban Sülü” olarak doğdu, Türkiye Cumhuriyeti’nin dokuzuncu Cumhurbaşkanı olarak öldü.

Bu parantezin içine sığan ve taşan şey ise 1923’te kurulan Cumhuriyettir arkadaş…
Hani “İki ayyaş” diye aşağılanmaya kalkılan o iki aziz insan ve arkadaşlarının cesareti, vizyonu, fedakarlıkları ile kurulan ve bu ülkenin insanlarını Isparta’nın köyünden, İstanbul’un Kasımpaşası’ndan, Malatya’nın, Kayseri’nin yoksul mahallelerinden alıp ta, devletin başına getiren rejimin adıdır o…
Kendini “Soylu” sanan insanların değerini de vermiştir, tıynetsizliğini de göstermiştir.
Soy ağacında yoksulluk yazan insanlardan demokrasi soylularını da işte, bazılarının 10 yıldır yok etmeye, tarihten silmeye çalıştığı Cumhuriyet bağışlamıştır bu ülkeye…

Genç adam…Genç kızımız…Çocuğumuz…
İyi tanıyın bu insanları…
İnsanlar nankör olabilir…
Ama nesiller o nankörlüğün hamalı olamaz…

Adı Süleyman Demirel’dir…
İslamköy’de doğmuştur…Ramazan’ın arifesinde bize veda etmiş, Nazmiye Hanım’ın yanına gitmiştir…

Meşakkatli bir Türkiye tarihidir geride bıraktığı…

Devlet adamlarına, sonu “M” harfiyle biten hitapları sevmem.
Ama hayatta bir jokerim varsa, onu da bu büyük Türk devlet adamı için kullanmak isterim.
Güle güle Sayın Cumhurbaşkanım…
Bize öylesine güzel bir hayat hikayesi, ondan güzel bir hoşgörü mirası bıraktınız ki…
Vicdanı olanlarımıza, içinde hala insanlığı kalanlarımıza, nesiller boyu yeter…

BENİ BÜLENT ECEVİT GAZETECİ YAPTI

C:\Users\Ilhan\Desktop\Vefat eden unlu dostlar\Bulent Ecevit (Basbakan)-ilhan Karacay.jpg1977 yılında Başbakan ilen Bülent Ecevit ile görüştüğüm ve eski günleri de yad ettiğim an.

Merhum Bülent Ecevit’i en iyi şekilde anlatabilmem için, ölümünden hemen sonra yazdığım yorumu aşağıda aynen aktarıyorum:

Beni gazeteci yapan merhum Bülent Ecevit ile anılarıma başlamadan önce bir vurgulama yapmak istiyorum.
Geçtiğimiz hafta hayata gözlerini kapayıp bu dünyadan göç eden merhum Bülent Ecevit’in arkasından çok şeyler yazıldı.
Bazı köşe yazarı dostlarımın, ‘doğruculuk’ veya ‘dobracılık’ budalalığına kapılarak yazdıklarını, kendilerine gönderdiğim  birer mesaj ile  kınadım. Kendilerine yazdığım mesajlarda, ‘Ne yaptın?’ diye sordum ve milyonların kalbinde taht kuran insanlara, ölümlerinden sonra hakarete varan eleştiri yapmak ile belki de kariyerlerinin sonunu getirdiklerini belirttim.
Ne diyelim, ‘beşer’dirler ve de şaşabilirler…

Merhum Ecevit için çok kişi yazdı ve anılarını dile getirdi.
Benim Ecevit ile anılarımın bir ayrıcalığı var.
Ben Ecevit’i yaşım 19 iken tanıdım.
Mersin’deki ailem aktif CHP’liydi. Abilerimden biri Bucak Başkanı, diğeri Ocak Başkanı daha sonra ben de Gençlik Kolu Başkanı oldum.
Başta merhum İsmet İnönü, Kasım Gülek, Kemal Satır ve Bülent Ecevit gibi büyük politikacılar Mersin’e geldikleri zaman, mutlaka bizim aile ile birlikte olurlardı. Bizim ailemiz CHP’nin Mersin kalesiydi. O devrin Demokrat Parti yönetimi tarafından sık sık hışıma uğrar ve sık sık karakollara, tutukevlerine gönderilirdik. Tabii ki bizi kurtaranlar da, yukarıda saydığım isimler olurdu.

Demokrat Parti devrini beğenenler çoktur. Ama bizim tam delikanlılığımız sırasında yaşadıklarımız anlatılmaya değerdir.
Ben şimdi burada Demokrat Parti’nin ve liderlerinin eleştirisini yapmak istemiyorum. O devri beğenenlere de bir diyeceğim yok.

27 Mayıs ihtilali, demokrasiye inandığımız halde bizleri sevindirmişti.
Benim, 18 yaşın verdiği heyecan ile mücadelem, o zaman da ‘emperyalist’ olarak andığımız Amerika Birleşik Devletleri’ne karşıydı.
Neden mi ?
Çünkü o zaman meşhur Altıncı Filo, İstanbul, İzmir, Antalya, İskenderun ve Mersin limanlarında cirit atıyordu.
Altıncı Filo’dan çıkan Amerikan askerlerinin, bizim polislerle birlikte ellerinde cop olduğu halde caddelerimzde dolaşmalarına çok kızıyorduk. Herhangi bir olay sırasında, ABD askerinin de Türk insanına karşı cop kullanmasına ise kahroluyorduk.

Lütfen dikkat ediniz. Ben o devrin genel politikasına değinmiyorum. Sadece Amerika ile olan ilişkilere değiniyorum. Bir Amerikan askerinin, kendi topraklarımızda bize karşı cop kullanmasını kabul etmek, sömürgeciliğe boyun eğmekti. O nedenle biz gençlik olarak, bize cop sallayan ABD askerine karşı mücadele etmeye başladık.
Gazetelerde, “İstanbul Dolmabahçe’de Altıncı Filo’ya ait ABD askerleri denize atıldı” haberlerini hatırlayanlarınız vardır. Gazetelere yansımayan olaylar ise diğer kentlerde yaşanıyordu. Örneğin biz de Mersin Atatürk Bulvarı’nda eli coplu Amerikan askerlerini,   denize atıyorduk. Amerikan askerlerinin rezalet çıkardıkları barları ve pavyonları dolaşıyor ve onları orada pataklıyorduk.

İşte böyle bir atmosfer içinde yaşarken, 27 Mayıs 1960’da ordunun yaptığı müdahale tabii ki bizi sevindirmişti. Biz gençlik olarak bir sömürge ülkesi durumunda olmaktan kutulmanın sevincini yaşıyorduk.

Yukarıda belirttiğim sevinç için, bizi ‘antidemokrat’ olarak niteleyecek olanlar varsa, ‘Varsın öyle olsun’ demekten başka yapacağımız bir şey yok.

Gazeteciliğe ilk adım

Ben, ihtilal öncesinde, CHP’nin organı sayılan ULUS gazetesine bir yorum göndermiştim. Bu yorumda DP hükümetini şiddetle eleştirmiş ve Mersin gençliği olarak sömürge ülkesi muamelesine tahammül edemediğimizi yazmıştım.
Yazıyı gönderdikten sonra, ailemin kökünün bulunduğu Samandağı’ndaki akrabaları ziyarete gitmiştim. İşte o sırada ULUS gazetesi benim yorumumu yayınlamıştı. Tabii bundan haberim olmamıştı.
Mersin’e döndüğüm zaman tüm aile efradının beni coşkuyla kucaklamasına bir anlam verememiştim.
Sonradan anlatılanları duyduğum zaman, yorumumun ULUS gazetesinde yayınlanmış olduğunu öğrendim.
Hem de ne öğreniş…
Ağabeylerim ULUS’taki yazıyı kesmişler ve bir kartona yapıştırmışlar. Bu kartonu, kurdukları rakı masasının ortasına yerleştirmişler.
ULUS gazetesi, benden giden yorumu sütunlarına koyarken bir giriş yapmış ve “Karaçay diyorki..” diyerek yorumumu koymuş.
Ağabeylerim de, her kadeh kaldırışta “Karaçay diyor ki” yi ‘şerefe’ anlamında kullanmış.

Ertesi gün CHP’nin ileri gelenleri beni sırayla kucakladılar ve “yazmaya devam
et ha !”
diye de uyardılar.
İşte o sırada Bülent Ecevit de Mersin’e gelmışti. O da beni kucakladı ve “Bak ben de küçük yaşta yazmaya başladım. Sen de yazmaya devam et’’ diyen Ecevit, kendisiyle denize girdiğim sırada da  bu ısrarını sürdürmüştü.

Ecevit’in tavsiyeleri bende büyük bir etki yaratmıştı. Ben de arada bir ULUS gazetesine yazılar göndermiştim.

Hayat hikâyemi okuyanlar, 1967 yılında bir Yunan gemisi ile Çin’e gittiğimi ve Mao’nun Kültür İhtilalı döneminde gazetelere oradan haber gönderdiğimi öğrenmişlerdir.
Yani, ULUS gazetesinden sonra muhabirlik işlevim Çin’de başlamıştı.
Çın’den  Kanada’ya geçmiş, Vancouver’de 3 ay hastanede yattıktan sonra Türkiye’ye dönerken uğradığım Hollanda’da kalmaya karar vermiş ve burada önce Tercüman, sonra da Hürriyet’e muhabirlik yapmaya başlamıştım.
İşte benim gazetecilik yaşamım böyle başladı ve böyle de devam ediyor…

Gazetecilik yaşamımın en hızlı döneminde, hem Hürriyet’e, hem TRT’ye ve hem de Hollanda NOS Televizyonuna çalışıyordum. Ecevit’in Kıbrıs zaferinden sonra ikinci kez iktidara geldiği dönemde Ankara’ya gittim ve kendisiyle bir mülakat yapma şansı buldum. Ama bu şansta, onunla mazideki ilişkilerimin rolü büyük oldu.
Şöyleşi öncesinde sohbet ettiğim merhum Ecevit, Mersin anılarını anlattığım zaman şaşırmıştı.
‘İsminiz bir yerlerden çağrışım yapıyordu ama, inanın sizi şimdi hatırladım’ demiş ve memnuniyetini belirtmişti.

Ecevit ile son karşılaşmam Amsterdam’da oldu. 12 Eylül 1980 ihtilalınden sonra zor günler geçiren Ecevit, Amsterdam’da bir konferansa gelmişti. Üzerinde doğru dürüst bir elbise bile bulunmayan Ecevit bizi üzmüştü. Hediye konusunda bile çok hassas olan Ecevit’e bir takım elbise hediye etme kararı almıştık. Bu hediyeyi aldık ve rahat taşınabilir bir karton kutuya yerleştirmiştik. Kaldığı otelde ziyaret ettiğimiz Ecevit’e hediye paketini verirken, ’Lütfen bunu burada açmayın. Gideceğiniz Danimarka’da açın. Bu bir Hollanda süprizi olsun’ demiştik.

Geçen hafta Can Dündar’ın hazırlamış olduğu Ecevit Dökümanteri’nde, muhterem Rahşan hanımın ‘O günler çok zor şartlar altında yaşadık. Evimizde satılabilecek ne varsa satmıştım. En son olarak 5 adet gümüş çay kaşığını sattım’ deyişini duyunca, aklıma Amsterdam’daki Ecevit geldi.

Hürriyet’te dostum Cengiz Özdemir yazmış : Ecevit Hollanda’dan bir sendikanın gönderdiği 20 bin guldeni o zor günlerde kabul etmemiş. Parayı götüren sendikacı Talip Demirhan bize bu konuyu hiç açmamıştı.

İşte böyle bir Ecevit ailesini merhametsizce ve de küstahça eleştirenlere bu nedenle kızıyorum.
Nur içinde yat muhterem Ecevit !!!

İNSANLIK TİMSALİ OLAN ERDAL İNÖNÜ

D:\FOTOGRAFLARIN TAMAMI-isimlendirildi.Dec 2017\Erdal Inonu-ilhan Karacay .Danimarka 1990.jpg

Türkiye’yi yönetenler sınıfında, insanlık timsali olarak anılan İnönü ailesi fertlerinden Erdal İnönü, önce Kopenhag’da, sonra Lahey’de, daha sonra da Ankara’da konuşma şerefine nail olduğum muhterem bir insandı. Kopenhag’da, Türkiye Büyükelçiliği rezidansının bahçesinde bir salıncak üzerinde bir saat sohbet ettiğim Erdal bey ile, daha sonra Lahey’de bir toplantıda bir araya gelmiş ve o zaman yayınladığım Avrupa DÜNYA Gazetesi’ni incelemiştik.

Erdal İnönü ile son konuşmamız, 1991 Genel seçimlerinden sonra Doğru Yol Partisi ile SHP’nin kurduğu koalisyon hükümetinde Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı olduğu zaman, Hollanda televizyonu için yaptığım bir röportajda gerçekleşmişti.

Aşağıda biyografisini okuyabileceğiniz Erdal İnönü’nün doğum günü olan 6 Haziran’da rahmetle anıldı.

Erdal İnönü, 6 Haziran 1926 Ankara’da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara’da yaptı, 1947 de Fen Fakültesi’nden fizik lisansı diploması aldıktan sonra A.B.D.’ye gitti, California Teknoloji Enstitüsü’nde lisans üstü öğrenimi yaptı, yüksek lisans ve doktora derecelerini aldı, Teorik fizik alanında araştırmalar yaptı, Yurda dönünce Ankara Üniversitesinde Fizik Asistanı olarak göreve başladı.

Askerlik görevini yaptıktan sonra üniversite doçentlik sınavını verdi, 1957-1960 yılları arasında tekrar Amerika’ya giderek “Atom Enerjisinden Yararlanma” programı içinde çeşitli üniversite ve araştırma enstitülerinde araştırmalar yaptı. 1964 – 1974 tarihleri arasında Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde Fizik Profesörü olarak çalıştı, ODTÜ’de öğretim üyeliği görevinin yanı sıra araştırma ve yönetim görevleri de yaptı, Teorik Fizik Bölümü Başkanlığı, Fen Edebiyat Fakültesi Dekanlığı, Üniversite Rektörlüğünde bulundu. 1974’te İstanbul Boğaziçi Üniversitesine geçti, 1974-1983 yılları arasında fizik profesörlüğünün yanı sıra 6 yıl kadar da Temel Bilimler Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı.

D:\FOTOGRAFLARIN TAMAMI-isimlendirildi.Dec 2017\Erdal Inonu-Karacay ile Dunya'yi inceliyor. (1).jpg

Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun kuruluşuna katkıda bulundu ve TÜBİTAK Temel Araştırmalar Enstitüsü’nde kurucu müdürlük görevini yürüttü. Aynı zamanda NATO Fen Komitesi’nde çalıştı ve UNESCO Yürütme Kurulunda görev aldı. 1983 yılında siyasete atılan Erdal İnönü, Sosyal Demokrasi Partisi’nin (SODEP) kurucu Genel Başkanı oldu, SODEP ile Halkçı Partinin Birleşmesi sonucu kurulan SHP’nin ilk olağanüstü kurultayında SHP Genel Başkanı seçildi, Bu görevini 1993 yılına kadar sürdürdü. İnönü, 1986 yılı ara seçimlerinde İzmir Milletvekili seçilmiş, 1987 ve 1991 genel seçimlerinde yeniden aynı ilden milletvekili seçilerek parlamentoda görevine devam etti.

1991 Genel seçimlerinden sonra Doğru Yol Partisi ile SHP’nin kurduğu koalisyon hükümetinde Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı olarak görev üstlendi ve 1993 yılına kadar bu görevini sürdürdü. SHP’nin Cumhuriyet Halk Partisi ile birleşmesinin ardından, 27 Mart 1995 tarihinde Koalisyon’un Sosyal Demokrat kanadında değişikliğe gidildi, Erdal İnönü bu değişiklikle Dışişleri Bakanı olarak atandı ve 1995 yılının Mart ve Ekim ayları arasında Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı.

SHP Onursal Genel Başkanı Erdal İnönü, yaklaşık bir yıldır kan kanseri tedavisi görüyordu. Erdal İnönü’ye son olarak Houston’daki bir hastanede deneysel tedavi uygulanıyordu.

Prof. Dr. Erdal İnönü, 20 Ağustos 2007’de zatürre nedeniyle hastaneye yatırılmıştı. İnönü’nün hastalığı kontrol altına alınmıştı. Ancak yapılan ileri tetkiklerde, daha önce kontrol altında olan hastalığı anlaşılınca ABD’de tedavi gördüğü merkeze gönderilme kararı alınmıştı.

Deniz Baykal’ın CHP’nin eski çizgisini tasfiye kararı üzerine bir kısım arkadaşıyla birlikte CHP’den istifa etti. 31 Ekim 2007 tarihinde ABD’nin Houston şehrinde öldü.
**********

ÖYLE BİR BARIŞ MANÇO Kİ!

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Baris Manco-ilhan Karacay.jpg

Barış Manço’yu 1974 yılında Rotterdam Başkonsolosluğumuzun residansındaki bir resepsiyonda yakından tanımıştım. Yanımızda, o zaman Tercüman’da dış politika yazan Güneri Cıvaoğlu da vardı.
Daha sonra sık sık Hollanda’ya geldi. Hollanda’ya geldiği zamanlar, Milliyet’in Hollanda muhabiri Kamuran Sümercan’ın evinde kalırdı.
O ziyaretler sırasında da birlikte olurduk. Daha o zamanlar içinde gazetecilik ve televizyonculuk ruhu olduğu anlamıştım.

1976 yılında Beyaz Kelebekler’i Hollanda’ya getirmiş ve ‘Sen Gidince’ şarkısını plak yaparak pop listelerine girmesini sağlamıştım.
Beyaz Kelebekler’i ziyaret ettiğim bir Ankara gecesinde Barış Manço’da aynı sahneyi paylaşmıştı. Kuliste birlikte olduğumuz Barış Manço, Beyaz Kelebekler’in merhum şefi Turgut Akyüz’e, ‘Helal olsun size be, hoptiralalayla falan işi yürütüyorsunuz’ diye takılmıştı. Turgut da o zaman bu lafın altında kalmadı ve, ‘Sana da helal olsun. Lambaya püfte ile müfte ile işi götürüyorsun’ şeklinde takıldı.

Barış Manço, ünlü spor yorumcusu ve spiker Halit Kıvanç’ın da esprilerine maruz kalmıştı. Sahnede iken Barış Manço’yu anons eden Halit Kıvanç, ‘Barış’ın cebinde ya akrep vardır veya cebi deliktir’ esprisi ile O’nun cimri olduğunu ima etmişti. Barış da sahneye çıktığı zaman, ‘Halit abi de benden geri kalmaz’ diye karşılık vermişti.

Hoş sohbet ve yaratıcı olan Barış Manço’yu 1 Şubat 1999 tarihinde kaybettik.
Dualarımız O’nun için….

ABDULLAH YÜCE:
UZAYIP GİDEN O TREN YOLLARI

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Abdullah Yuce-ilhan Karacay Mersin'de.jpg
Bu Ne Sevgi Ah ve Yollar Niçin Bitmiyor:

İstanbul’da bir bankada çalışırken amatör şarkıcılık yapan dayım İzzettin Aytekin kanalıyla tanımıştım rahmetliyi. Mersin’e bir konser için geldikleri zaman 16 yaşında idim. Beraberinde ünlü komedyen İsmail Dümbüllü de vardı. yengemin yaptığı içli köfteleri ceplerine doldurarak ayrılmışlardı Mersin’den.
17 Yaşımda iken, İstanbul’da Konservatuar’a kayıt olmaya gitmiştim.
O sırada tabii ki aile dostumuz olan Abdullah Yüce’nin Yeniköy’deki evine gitmiştim. Benimle yakından ilgilenmişti merhum. İstanbul gibi bir metrepolda yaşayabilmem için beni, Şükran Ay’ın kocası Turan Turanlı’ya teslim etmişti. (Kaybettiğimiz Savaş Ay’ın babası.) Turan Turanlı ünlü bir sihirbaz ve gösteri sanatçısıydı. Çadır tiyatroları kurardı ve o çadırlarda konserler organize ederdi. Turanlı’nın çadırı o zaman Bakırköy’de idi. Sinan Subaşı o günlerin ünlü şarkıcısıydı. O’nunla birlikte sahneye çıktım ve şarkı söyledim. Ama şarkıcılık bittikten sonra da sandalye toplama işlemine de katıldım.
İstanbul’daki şarkıcılık meceram kısa sürdü. Birkaç filmde rol aldıktan sonra Mersin’e döndüm.

Daha sonra kader beni Hollanda’ya taşıdı. Hollanda’da gazetecilik yaparken, seyahatçılık ve konser organizasyonu da yapıyordum.
Bir organizasyona Abdullah Yüce’yi de ekledim. Eski günleri yad ettik.
1984 yılında Hollanda’dan Mersin’e göç ettiğimiz zaman, Abdullah Yüce’yi, ailece işlettiğimiz Popeipolis-Karaçay adlı Gazino Restaurant’a getirdim.Tam altı ay sahneye çıktı merhum Yüce.

27 Kasım 1995’te vefat ettiği zaman 75 yaşındaydı Abdullah Yüce.
Yıllar sonra, 2012 yılında bana bir e-mail mesajı geldi. Mesaj merhumun kızından geliyordu. Evde fotoğraflarımı bulmuştu. Sonra da internette web sayfamı. Yazıştık Abdullah Yüce’nin sevgili kızıyla. O bana, ben de ona fotoğraflar gönderdik.
Nur içinde yatsın !!!

ZEKİ MÜREN: TÜRK MÜZİK VE ŞOV DÜNYASININ EN BÜYÜĞÜ

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Ilhan Karacay-Zeki Muren 1984.JPG
Dünya iyisi ve efendisi


Zeki Müren’i 1983 yılında yakından tanıdım. Kilolarından kurtulmak için ABD’ye gidiyordu. O zaman Beneluks temsilciliğini yaptığım Hürriyet’ten aradılar ve emri verdiler: “İlhan, Zeki Müren Amerika’ya giderken Amsterdam’a uğrayacak. KLM uçaği ile oraya geliyor. Havaalanı’ndan al ve kendisiyle ilgilen”.
Eh, ne de olsa ‘emir demiri keserdi’.
Ben de havaalanına gittim, basın bürosundan içeri girdim ve Zeki Müren’i uçaktan çıkılacak olan kapıda bekledim.

Daha önce tanışmamıştık Zeki Müren ile.
Ama o beni kapıda görünce tanıma becerisini gösterdi :
‘Seni sakallı fotoğraflarından tanıdım’ diye de iltifat etti.

Zeki Müren, KLM Havayolları tarafından VİP (Çok Kıymetli Kişi) olarak çiçeklerle karşılanmıştı. O’nu otele götürmek üzerelerken müdahale etti ve, ‘Teşekkür ederim, ben bu arkadaşla gideceğim’ dedi.

Daha önce pek çok ünlü sanatçı ile birlikteliğim olmuştu. O yıllarda Türkiye’ye hasret olan buradaki yurttaşlarımız için konserler düzenlerdim. Bu nedenle de tanışmadığım sanatçı yok gibiydi. Ama Zeki Müren gibi ünlü bir sanatçı ile birlikte olmak bir başkaydı.

Zeki Müren’i oteline götürdükten sonra yemeğe çıkacaktık. KLM tarafından bile VİP karşılanan böylesi ünlü bir sanatçıyı mutlaka ünlü ve lüks bir restauranta götürmem gerekirdi.
’Nereye gideceğiz’ diye sorduğu zaman birkaç ünlü restaurant adı saydım.
’Boş ver’ dedi ve ‘Türk lokantası yok mu?’ diye sordu.
Olmaz olur muydu ? Aklıma hemen, Sabit Gürses’in program yaptığı Çağlayan Restaurant geldi.
Sabit Gürses, hâlâ keşfedilmemiş bir sese sahip, Hollanda’da çok sevilen bir şarkıcıdır.

Zeki Müren’e, ‘Seni bir Türk lokantasına götüreceğim. Orada bir çocuk şarkı söylüyor. Onu dinlemeni de istiyorum’ dediğim zaman itiraz etmedi.
Yemek sırasında Sabit Gürses’i dinlerken çok etkilenen ve sık sık “Yavrum. yavrum” diyen Zeki Müren çok duygulanmıştı. Daha sonra masamıza gelip saygı gösterisinde bulunan Sabit Gürses’e “Burada ne işin var senin? İstanbul’a gel ve şöhret ol” diyen Zeki Müren, destek sözü vermişti. Afbeelding met kleding, Menselijk gezicht, persoon, person Automatisch gegenereerde beschrijving

Saat 23.30 olmuştu. “Şimdi nereye gideceğiz sayın Karaçay?” diye dokundurdu Zeki Müren. Öyle ya, erotik cenneti Amsterdam’a gelip de ‘ilginç’ yerlere gitmemek olur muydu?
”Seni çok beğeneceğin yerlere götüreceğim” dediğim Zeki Müren’i saat 03.00’e kadar gezdirdim ve eğlendirdim. Gördükleri ve yaşadıkları ile çok mutlu olan ünlü sanatçı, “Dünya nerelere gelmiş, biz nerelerdeyiz” diye de hayıflandı.

Ertesi gün Zeki Müren’i Amerika’ya yolcu etmek üzere otelinden aldım ve havaalanına götürdüm.
Yolda sohbet ederken “Bülent Ersoy geçen ay buradaydı” dediğim an, “Ne olursun, bu ismi duymak istemiyorum” diyerek, bu sanatçıya karşı antipatisini ortaya koydu.

Bülent Ersoy’u Hollanda’ya ben getirmiştim. Amsterdam, Rotterdam ve Brüksel olmak üzere üç konserlik bir sözleşme yapmıştım.
Önceden aldığım uyarılara rağmen, Bülent Ersoy ile ile sözleşme yaptığım için çok pişman olmuştum. Tam anlamıyla bir kâbus yaşatmıştı Bülent Ersoy.
Onunla ilgili ‘rezalet’ haberlerim Hafta Sonu’nda yayınlanmıştı. O da bu nedenle hem benim ve hem de Hafta Sonu aleyhine dava açmıştı.

Sizlere anlatmaya çalıştığım Zeki Müren ile bir daha görüşemedim. Ama O’ndan sık sık selam geldi. İstanbul’da ve Bodrum’da, Hollanda’dan kiminle konuşsa, mutlaka bana da selam iletirdi rahmetli.

Dünya beyefendisi Zeki Müren’i 24 Eylül 1996 tarihinde İzmir’de bir TV çekimi sırasında kaybettik.
Ruhu şad olsun !!!

MÜSLÜM GÜRSES:
DÜNYANIN EN MAHZUN İNSANI

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Muslum Gurses, Fahri Isik ve ilhan Karacay 1979.jpg O’nu 1977 yılında yakından tanıdım.
Yine de çok ünlüydü ama para kazanamıyordu.
Garip ve mahzun bir insandı.
Sahipsizdi.

Bir Avrupa turunda yolu Hollanda’ya düştü. Fahri Işık kardeşimiz O’nu Utrecht’teki büroma getirmişti. Türkiye’de plakları ve filmleri büyük rağbet görmesine rağmen para kazanamıyordu. Daha doğrusu, organizatörler O’nu sömürüyordu.
Bir gün, organizatörün yanına gitmiş ve ‘para lazım’ demiş. Organizatör ‘ne kadar lazım’ diye sormuş. O da, o günün değerlerine göre 100 bin gibi bir mablağ söylemiş. Sonra ne olmuş biliyor musunuz? Organizatör ayağa kalkmış ve ‘Sen delirdin mi oğlum’ diyerek kolundan tuttuğu gibi dışarı atmış.

Düşünebiliyor musunuz? Plakları ve filmleri büyük ilgi gören ve çok meşhur biri olan Müslüm Gürses gibi bir insana böylesi bir muamele yapma basiretsizliğini gösteren organizatörler de varmış. Ama o organizatör bu cesareti, Müslüm’ün garip ve mahzun halinden almış.

Müslüm Gürses, Hollanda’da kalma kararı almıştı. Bu doğrultuda yardımımı istemişti. Ben de ‘Tamam’ dedim. ‘Sen, Sabit Gürses, Fahri Işık ve birkaç da bayan sanatçı ile bir kadro kuralım ve konserler verelim’ demiştim. Çok sevinmişti Müslüm Gürses.

O gün evimize uğradık. Eşimi de alarak Amsterdam’daki Türk lokantasına kalabalık bir grup olarak gittik. Mahzun Müslüm çok neşelenmişti. O kadar rahatlamıştı ki, belki de yaşamı boyunca kendisini böylesine hür ve hoş hissetmemişti. Neşesi biraz doz artırınca Fahri Işık’a, ‘ yeter, al bu kardeşi yatağa götür’ deme ihtiyacını hissetmiştim.

Müslüm Gürses daha sonra bana gelmedi.Groningen’de dostlarının yanında kalmış ve hatta Adanalı bir bayan ile evlendirilmişti. Sonra Türkiye’ye giderken Münih’te tutuklandığını yazmıştı gazeteler.

Aradan aylar geçmişti. Müslüm Gürses’in, bir zamanların ünlü sinema yıldızı Muhterem Nur ile birlikte olduğunu yazmaya başladı gazeteler.

Sinemayı bıraktıktan sonra bir ara şarkıcılık da yapmaya çalışan Muhterem Nur yıpranmıştı artık. O’nun Müslüm Gürses’e, Müslüm Gürses’in de O’na yararı olacaktı. Ve öyle de oldu. Muhterem, Müslüm’ün elinden tutunca maddi sorun ortadan kalktı.
Televizyon kanallarının devreye girmesi ile de, her sanatçı ve gazeteci gibi, onlar da bu gelişmeden yararlandılar.

Yıllar sonra, sanırım 1980 yılında Müslüm Gürses’i, Hulusi Kentmenli bir kadro ile Hollanda’ya getirdim. 20 kadar konser verildi. Ama Müslüm Gürses konserlerine pek ilgi olmuyordu. Bunun nedeni de, Müslüm’ün sahnede kendinde olmamasından kaynaklanıyordu. Yani Müslüm Gürses sahnede iyi değildi.
En kalabalık konser Hengelo şehrinde olmuştu. Konser öncesi merhum Hulusi Kentmen ile kuliste oturuyorduk. Bir bayan Müslüm Gürses’i sordu. Ben de soyunma odasını gösterdim. Soyunma odasına giren bayanın ardından yaşlıca bir bayan daha girmişti. Görüşme uzayınca yerimden kaltım ve soyunma odasına gittim. Kapıyı açtığım zaman acayip bir görüntü ile karşılaştım. Genç bayan, duvara yaslanmış olan Müslüm Gürses’in yakasına yapışmış ve ‘Sen nasıl nikahlı karın dururken böylesi bir kadınla beraber olursun’ diye bağırıyordu genç kadın. Ardından annesi olduğu anlaşılan bayan saldırıyordu ve Muhterem Nur için ağıza alınmayacak kötü sözler söyleyi hakaret ediyordu. Tabii ki bu duruma hemen müdahale ettim ve Müslüm’ü kadınların elinden kurtardım. Ama kurtulma bir türlü gerçekleşmiyordu. Zira kadınlar dışarıda bekleyen akrabalarına seslenmişlerdi. Bir yığın adam kapıya çullanmıştı. Ben ise Müslüm’ü içeride tutup, dışarıda kapıyı tutuyordum. Sonra bizim çocuklara seslendim. Büyük bir ardebeden sonra çağrılan polis saldırganları yaka paça yakalamış ve yerlerde dürükleyerek karakola götürmüştü. Bu konuyu, Müslüm’e zarar gelmemesi için haber yapmamış ve yaptırmamıştım.
Ama yıllar sonra İstanbul-Adana uçağında karşılaştığım Müslüm, nedense o olayı hatırlamak istememişti ve hatta yüzüme karşı, ‘Yooook, yok öyle bir şey’ diyerek çok çekindiğini belli etmişti. Kaldı ki yanımızda Muhterem yoktu ve sadece Yunus Bülbül vardı.

Muhteren Nur, Müslüm’ün ölümünden sonra yayınlanan bir röportajında bu evliliği inkar etmemiş ve şöyle demişti: ‘Turnelerde otelde kalmak sorun oldu,evlendik. Müslüm daha önce Hollanda’ya gitmek için formalite evliliği yapmış.. Kadını görmemiş hiç. Çocuğumuz 3.5 aylıkken karnımda öldü. Bir daha olmadı. Benim çocuğum Müslüm, onun çocuğu ben oldum. Arkadaşım da, oğlum da, kardeşim de oydu. Sevgi, saygı ondaydı.’

İşte, Muhterem Nur’un ifade ettiği bu evlilik, benim sözünü ettiğim evliliktir.
Yaşamı boyunca, sineği bile incitmeyen bir Müslüm Gürses, işte böyle geldi ve geçti bu dünyadan.
Nur içinde yatsın !!!

NECMİ TANYOLAÇ:
TÜRK SPOR MEDYASININ KRALIYDI

Yıl 1967. Hollanda’ya geldiğim ve Tercüman Gazetesi’ne muhabirlik yapmaya başladığım yıldı.
Yıl 1968.Amerika yolculuğu için hazırlıklara başlamıştım. Şimdiki eşim olan kız arkadaşım Jeanne bu ayrılık planından hoşnut değildi. Ne var ki bu konuda karar vermiştim bir kere. Yolculuk için yapılan alışveriş bitmiş ve yorgun argın eve gelişimizin ardından beş dakika bile geçmeden kapının zilini çalan postacının uzattığı telgraf, benim Amerika’ya gidişimi ilelebet unutmama ve Hollanda’ya demir atmama neden oldu.

Telgraf , Tercüman Gazetesi Spor Müdürü Necmi Tanyolaç’tan gelmiştir. Tanyolaç acil çektiği telgrafta; “İlhan (STOP) Fenerbahçe Ajax ile eşleşti (STOP) Ajax’ı takibet (STOP) yazı ve fotoğrafları acele gönder (STOP)” diyordu.
İşte o zaman akan sular durdu. O dönemde Hollanda futbolu henüz tırmanışa geçmemişti. Rinus Michels’in çalıştırdığı  Ajax’ta, sonradan çok meşhur olan kimler yoktu ki? Mesela Johan Cruyff henüz 17 yaşında idi. Keizer, Swart, Krol, Hulshoff, Suurbier, Neeskens ve Haan gibi dev isimlerin esamisi okunmuyordu ama bunların hepsi sonradan birer futbol yıldızı oldular.

10 Kasım 1968 günü Amsterdam’ın Schiphol havalimanına inen Fenerbahçe’yi Jeanne ile karşıladım. Oysa Jeanne’yi terk edip Amerika’ya gitmeyi planlarken Ajax-Fenerbahçe maçı beni O’nunla ile nikah masasına kadar götürdü. Beşiktaşlı olmama rağmen, Jeanne ile evlenmeme ve Hollanda’da kalmama vesile olan Fenerbahçe’ye her zaman şükran duymuşumdur.
Havalimanındaki karşilama sadece sazlı ve sözlü değil, dansözlü de olmuştu. Bunu organize eden İstanbul Restaurant’ın sahibi Ünal Temel’e, ’10 Kasım’da dansöz oynatırsın ha, yakacağım seni’ diye takılmıştım.

Kafilede Necmi Tanyolaç ağabey de vardı.Otele vardığımız zaman o günkü Tercüman Gazetesi’ni çıkardı. Birinci sayfada Atatürk’ün kocaman bir fotoğrafı vardı.
Tercüman gazetesi o zamanlar, Atatürk fotoğrafı kullanmakta cimrilik yapardı. Necmi ağabey Atatürk fotoğrafını göstererek, ‘Patron Kemal Ilıcak’a çıktım. Atatürk fotoğrafı kullanmaktan korkmayın. Spor sayfalarımızı okuyan ve okumak isteyen binlece Atatürkçü var’ dediğini belirtti ve o günden sonra Tercüman’da bir tabunun yıkıldığını söyledi.

Necmi ağabey, gerçekten yaratıcı bir kişiliğe sahipti. 17 Eylül 1967 tarihinde oynanan Kayseri-Sivasspor maçında çıkan kavga sonunda tam 43 insanımız hayatını kaybetmişti. Bu haber dünya basınında geniş yer almıştı. ben de Hollanda medyasından haberleri göndermiştim. Necmi ağabey, ‘Futbolundan kan damlayan ülke’ başlığı ile benim haberimi manşet yapmıştı.

Hiç unutmam. 5 Mart 1969 akşamı Paris’te oynanan Ajax-Benfica final maçını Ajax 3-0 kazanmıştı. Necmi ağabey o maçı, ‘Ajax Benfica’yı Eyfel Kulesi’ne astı’ başlığıyla ve bir de çizgi resimle yayınladı. Eğik bir Eyfel’den sarkıtılan ipin ucunda Benfica onbiri asılıydı.

https://encrypted-tbn2.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcTo5PUgZ8XaEX7faYYGz-8PKbV81tJY1wfofe9nLGBk07RRa8FQ

16 Nisan1969 tarihinde, bir gün sonrasının tarihiyle basılan ve Avrupa’da yayın hayatına başlayan Hürriyet gazetesi ile anlaşarak gazetecilikte tam profesyonelliğe adım attım. Ama o zaman Tercüman Avrupa’da daha çok satıyordu. Hürriyet’in Avrupa’da bir numara olmasını sağlayan Garbis Kesişoğlu ekibinin içinde naçizane ben de vardım.

Necmi ağabey bu kez, 1971 yılında Hollanda’ya geldi. Wembly’de oynanan Ajax-Panathiakos final maçından sonra Avrupa Şampiyonu olan AJax’ın Amsterdam’da yapacağı kutlamalar için…

O zaman Zeist kasabasında, sonradan evlendiğim Jeanne ile bir apartmanda ikamet ediyorduk. Necmi ağabeyi o evde ağırlarken bir maç seyredişi vardı ki. eşim Jeanne o sahneyi hiç unutamadı. Necmi ağabey gözlerini ekrana dikmişti ve etrafa hiç bakmıyordu. Bizimle konuşurken ve yemek yerken gözü ekrandan ayrılmıyordu. C:\Users\Ilhan\Desktop\Vefat eden unlu dostlar\Kayseri-sivas faciasi.jpg

Bir gün sonra Amsterdam’da Güner Kuban’ın bir restaurant açılışı vardı. Üç katlı restauranta ‘Poort van Amsterdam’ adı verilmişti. Güner Kuban ile tanışan Necmi ağabey, ‘Ben bu bayanı bir yerden tanıyorum ama nereden?’ diye konuştu. 3 saat sonra Necmi ağabey, ‘Tamam hatırladım, bu kadın İstanbul’dan meşhur lezbiyen Güner yahu’ dedi.
Güner Kuban, daha sonra açtığı ‘Homolulu’ adlı gece kulübü ve yazdığı ‘Sevişmenin Rengi’ adlı kitaplarıyla lezbiyenliğini alenen açıklamiş oldu.

Necmi ağabey ile daha sonra Avrupa’daki futbol karşilaşmaları sırasında birlikteliğimiz oldu. Bu birlikteliklerin en güzeli ve anlamlısı da 1978’de Arjantin’de yapılan Dünya Şampiyonası’nda oldu. Bu karşılaşmalar sırasında bir gün, Hürriyet Spor Müdürü olan rahmetli Doğan Koloğlu’na beni göstererek, ‘Bak size tabanca gibi bir oğlan verdim’ dediği zaman çok gururlanmıştım.

Necmi ağabey öldüğü zaman biz de Çamlıca’daydık. Hollanda’dan 9 gazeteci arkadaşla, TUSKON’un dünya işadamları ile yaptığı toplantıya gitmiştik. 26 Kasım günü Çamlıca tepesinde dolaştık ve salep içtik. O sırada Necmi ağabeyi düşünmüştüm. Zira O’nun Çamlıca’da bir bakımevinde kaldığını okumuştum. Necmi ağabeyi nasıl ziyaret ederiz diye düşünürken, ‘Hadi arkadaşlar gidiyoruz’ sesini duyduk. Bir davete icabet etmemiz gerekiyordu. Ne garip tesadüf ki, aynı gecenin sabahında Necmi ağabey vefat etti. Ertesi sabah Hollanda’ya uçtuğumuz için, ölüm haberini de Hollanda’da okuduk.

Nur içinde yat Necmi ağabey.

TURGAY ŞEREN: ARDINDAN AĞLADIK AMA GÜLDÜREN OLAYLARI DA VAR

D:\Ahirete giden unlu dostlar\Turgay Seren vefat etti.jpg

Türk futbolunun unutulmaz isimlerinden Turgay Şeren ağabeyimizi kaybettik.
‘Ağabeyim’ diyorum, zira benden 10 yaş büyüktü. Bu nedenle de kendisine hep ‘ağabey’ olarak hitap ederdim.

Rahmetli ile çok defa beraber olduk. Dünya ve Avrupa Futbol Şampiyonaları’nın hemen hemen hepsinde O’nunla birlikte oldum. O’nu en son 2000 yılında Hollanda ve Belçika’da yapılan Avrupa Futbol Şampiyonası sırasında görmüştüm.
Amsterdam Arena Stadı’ndaydık. Turgay ağabey o sıralarda bel ağrısı çekiyordu ve yürümekte zorlanıyordu. Maçı birlikte seyredeceğimiz tribün çok yükselteydi ve zorlu merdivenleri çıkmamız gerekiyordu. ‘İlhan’cığım bana yardım et’ demişti. Seve seve yardım edecektim ama olmadı. Çıkamadık yukarı. Daha sonra birilerine sordum ve asansör olduğunu öğrendim. Turgay ağabeyi ancak asansör ile yukarı çıkarabilmiştim.
Turgay ağabeyi ondan sonra bir daha göremedim. Ama, NTV’nin o zamanki Spor Müdürü rahmetli Kenan Onuk ile bir kere daha birlikte olmuştuk sanırım.

Turgay ağabey ilk teknik direktörlüğü benim memleketim Mersin’de 1968-69 sesonunda yapmıştı. Daha sonra 1971-1973 yılları arasında yine Mersin İdman Yurdu’na teknik direktör olmuştu.
Şimdi ardından ağladığımız Turgay ağabey’in Mersin’de çok iyi anıları oldu.
Bu anılardan en komiği, bir cenaze namazında yaşandı.
Mersin’i bilenler, o zaman orada ’11 Yusuf’u da bilirler.
11 Yusuf zır deli bir adamdı. Ama tatlı deliydi. Mersin İdman Yurdu maçlarında sırtına 11 numaralı formayı giyer ve adeta amigoluk yapardı. Sırtındaki 11 numara yüzünden seyirciler O’na, ‘Onbir, onbir’ diye bağırırlardı. O da kızardı ve tribünlerde kim varsa küfürü yerdi.
Böylece deli Yusuf’un adı ’11 Yusuf’ olmuştu. Kardeşi Ahmet de deliydi ama Yusuf kadar kızmazdı. Ona da , onbirin yarısı olan ‘5,5 Ahmet’ adını takmışlardı.

Afbeelding met kleding, persoon, Menselijk gezicht, buitenshuis Automatisch gegenereerde beschrijving
11 Yusuf ve kardeşi 5,5 Ahmet

Turgay ağabeyin en komik anısına gelince:
O zaman ünlü bir işadamının cenaze namazı için Ulu Cami’ye giden Turgay Şeren, yaşamının en utandığı ve de en çok güldüğü anını yaşadı.
Zira o cenaze namazına 11 Yusuf da gelmişti. Malum, 11 Yusuf cenaze törenindeki herkesten harçlığını alacaktı.
Tesadüf ya, aynı sabah Turgay ağabey, 11 Yusuf!a bir çift futbol ayakkabısı hediye etmişti.
11 Yusuf ayakkabıları bağları ile boynuna dolamıştı. Turgay ağabey, yanında eski boksörlerimizden ve Mersin İdman Yurdu’nun sembolü olan Bayram Birinci (Hacı) ile birlikte cami girişinde idi. 11 Yusuf da boynunda ayakkbıları ile namaz kılanların arasına girdi. Ayakkabıları boynundan çıkardı ve yere koydu. Namaz kılınırken Bayram Birinci (Hacı) çaktırmadan ayakkabıları aldı.
İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Az sonra ayakkabılarının yerde olmadığını gören 11 Yusuf, namazın tam orta yerinde bağırarak kıyameti koparmaya başladı. Namaz kılanların kimi bu küfürlü isyana kızıyor, kimisi de kahkahalarla gülüyordu. Sonunda Turgay ağabey ile Bayram Birinci pişman oldular ama, hayatlarında unutamayacakları bir anıya sahip oldular.

Afbeelding met tekst, Dans, Karmijn, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving
Şeren’in cenaze namazı. Bir başka cenaze namazında kahkahalara yolaçan ayakkabılar.

Turgay ağabeyin futbol geçmişini yazmama hiç gerek yok sanırım. Ama, bilmeyenler için yine de VİKİPEDİ’de yazılanları alta koyuyorum.
Allah rahmet eylesin Turgay ağabey.
Ben hakkımı helal ediyorum, sen de helal et lütfen.

VİKİPEDİ’de TURGAY ŞEREN:

Turgay Şeren (Türkay Sabit Şeren, 15 Mayıs 1932; Keçiören, Ankara – ö.7 Temmuz 2016; İstanbul), Türk futbolcu, teknik direktör, futbol yorumcusu ve 2. Profesyonel Futbolcular Derneği Başkanı. Kaleci pozisyonunda görev alan oyuncu, futbolculuk kariyerinin tamamını Galatasaray‘da geçirmiştir.

1932 yılında doğan Şeren, altyapısında oynadığı Galatasaray’ın A takımındaki ilk maçına 1949-50 sezonunda çıktı. 1954-55, 1955-56 ve 1957-58 sezonlarında İstanbul Profesyonel Ligi; 1961-62 ve 1962-63 sezonlarında Millî Lig; 1962-63, 1963-64 ve 1965-66 sezonlarında Türkiye Kupası şampiyonlukları yaşadı. Kariyerinin tamamını geçirdiği Galatasaray’da 1966-67 sezonu sonuna kadar görev yaptı. Bu süreçte 369’u lig olmak üzere 405 resmî maça çıktı. Futbolculuk kariyerini sonlandırdığında, resmî maçlar göz önüne alındığında kulüp tarihinin en çok maça çıkan oyuncusu olan Şeren, sonralarını bu unvanını farklı oyunculara kaptırdı.

1950 ile 1952 yılları arasında Türkiye 21 yaş altı millî takımında, 1950 ile 1966 yılları arasında ise Türkiye A millî takımında oynadı. 1951’de Berlin‘de Batı Almanya‘ya karşı yapılan ve Türkiye’nin 1-2 kazandığı maçta yaptığı kurtarışlar neticesinde “Berlin Panteri” lakabı ile anılmaya başladı. Ülkenin katıldığı ilk FIFA Dünya Kupası olan 1954 FIFA Dünya Kupası‘nda, takımın birinci kalecisi olarak mücadele etti. A millî takım formasıyla 46 maçta görev aldı. Futbolculuk kariyerini sonlandırdığında, Lefter Küçükandonyadis ile birlikte en çok A millî olan oyuncu konumunda olsa da, günümüzde bu iki oyuncu bu alanda 24. sırada bulunmaktadır. Türkiye A millî takımı formasıyla 35 kez kaptan olarak sahaya çıkan Şeren, bu alanda birinci konumdadır.

Futbolculuğu bırakmasının ardından teknik direktörlük ve futbol yazarlığı kariyerine başladı. 1968-69 sezonu başında Mersin İdman Yurdu‘nun teknik direktörlüğüne geldi. 1969-70 sezonunda Vefa, 1970-71 sezonunda Samsunspor, 1971-1973 yılları arasında yeniden Mersin İdman Yurdu, 1974’te yeniden Vefa ve son olarak 1979-80 sezonunda Galatasaray’ı çalıştırdı. Bir dönem ise televizyonda yayınlanan futbol programlarında yorumculuk yaptı.
Şeren, 7 Temmuz 2016’da hayatnı kaybetmiştir.

MEHMET ALİ BİRAND: TÜRKİYE’NİN EN CÜRETKÂR GAZETECİSİYDİ

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Mehmet Ali Birand 2.jpg
Brüksel’de yaşarken sık sık birlikte olurduk. Dış siyasette çok güçlü bir muhabirdi.
Hiç unutmam. Bir gün Lahey Büyükelçiliğimizde Dışişleri bakanı İlter Türkmen ile bir toplantıdaydık.
Bir soru üzerine ters bir cevap veren Bakan Türkmen’e hiçbir şey söylemeden sırtını dönüp, salonu terkedecek kadar cüretliydi rahmetli.

Mehmet Ali Birand (9 Aralık 1941, Beyoğlu – 17 Ocak 2013, Nişantaşı), Türk gazeteci, yazar, köşe yazarı, haber sunucusu, televizyon yapımcısı. 1964 yılının Temmuz ayında Abdi İpekçi‘nin vasıtasıyla Milliyet gazetesinde mesleğe başladı. Bu dönem Brüksel‘e yerleşerek burada yirmi yıl yaşadı ve 1985 yılında TRT 1‘de 32. Gün adlı bir aylık haber programı yapmaya başladı. Program oldukça başarılı oldu ve Birand, bu programla birlikte tanındı. 1991’de Türkiye‘ye dönerek gazeteciliğe ve program sunuculuğa farklı yayın organlarında devam etti. Ayrıca hakkında çeşitli davalar açıldı.

Mürvet ve İzzet Birand çiftinin oğlu olarak 9 Aralık 1941 gecesi Alman Hastanesi’nde dünyaya geldi. Birand’ın kökeni anne tarafından Elazığ‘ın Palu ilçesine baba tarafından ise Karadeniz Ereğli‘ye dayanmaktadır ve anne tarafından Kürt kökenlidir. Birand, iki yaşındayken babasını kalp krizi nedeniyle kaybetti. İlkokulu Erenköy Zihnipaşa’da tamamladı ve 1955’te Galatasaray Lisesi‘nde okumaya başladı. Bu okula, Dışişleri Bakanlığında “küçük bir diplomat” olan dayısının maddi yardımlarıyla gitti.[2] Liseyi 1962’de bitirdi. İstanbul Üniversitesi Filoloji Fakültesi’nde Fransızca bölümüne girerek eğitimini sürdürdü fakat maddi sorunlardan dolayı devam edemedi.

Birand, üç yaşındayken sol bacağına kaynar su döküldü ve bu sebeple toplamda beş ameliyat geçirdi. Milliyet‘te çalışırken 1971 yılında, Milliyet gazetesinin kurucusu Ali Naci Karacan‘ın oğlu Ercüment Karacan‘ın üvey kızı Cemre Güngören ile evlendi. Çift, evlendikten sonra Brüksel‘e giderek burada yirmi yıl yaşadı.1977 yılında Umur Ali adında bir oğlu oldu. Belçika vatandaşılığı da bulunan Birand ana dili olan Türkçeye ek olarak Fransızca ve İngilizce de bilmekteydi.

Mesleğe 1964 yılının Temmuz ayında Abdi İpekçi‘nin vasıtasıyla Milliyet gazetesinde başladı. 1971’de evlendikten sonra 500 dolar maaşla Brüksel‘de Milliyet için çalışmaya başladı ve burada yirmi yıl çalıştı. 1974 Kıbrıs Harekatı‘nın meydana gelmesiyle sürekli Washington, Atina, Strasbourg’a (Avrupa Konseyi için) gider oldu. Abdi İpekçi‘den sonra kısa bir dönem Milliyet‘in genel yayın yönetmenliğini yaptı.

1985 yılında TRT 1‘de 32. Gün adlı bir aylık haber programını yapmaya başladı. Programda uluslararası ilişkileri ele aldı ve yabancı devlet adamlarını konuk etti. Birand, programı, Avrupa televizyonlarında gördüklerini örnek alarak ve izlediklerinden esinlenerek yaptı. 32. Gün‘ün beğenilmesiyle Birand, oldukça tanındı. Can DündarMithat BereketÇiğdem AnadAli KırcaDeniz ArmanCüneyt ÖzdemirRıdvan AkarMusa Çözen, Talip Korkmaz, Sacit Baydar başta olmak üzere birçok muhabir, kameraman ve teknisyen program için çalıştı.

1986 yılında Sovyetler Birliği yetkililerini ve Milliyet‘i ikna edip, Moskova‘da da büro açtı. 1988’de Lübnan’ın Beka vadisindeki PKK kampında Abdullah Öcalan ile röportaj yaptı. Bu röportaj, Türkiye‘de Öcalan ile yapılan ilk röportajdı ve Haziran 1988’de yayımlanması sonrası Milliyet gazetesi toplatıldı ve yayımlanması yasaklandı. Daha sonraki yıllarda çeşitli belgeseller çekti.

1991 yılının Haziran ayında Birand, ailesiyle birlikte Türkiye’ye geri döndü. İstanbul‘a yerleştikten sonra Milliyet‘ten Sabah‘a geçti ve 32. Gün programını TRT’den Show TV‘ye taşıdı. Fakat 28 Şubat sonrası Sabah‘tan kovuldu ve Show TV’deki programı da durduruldu. 1997’de Aydın Doğan, kendisine CNN Türk‘ün kuruluşunda görev verdi ve bu dönem, Posta gazetesinde yazmaya başladı. CNN Türk’te Manşet adlı günlük siyasi bir talk show yaptı. 2005’te Kanal D Ana Haber Bülteni‘nin Genel Yayın Yönetmeni ve bültenin anchor‘u oldu. Ocak 2009’da hem CNN Türk’ü, hem de Kanal D’nin Genel Yayın Yönetmenliğini üstlendi.

SABİT GÜRSES: AVRUPA’NIN PRENSİYDİ 

Sabit Gürses’in Hollanda’ya geldiği ilk günden itibaren hamiliğini yapmaya çalıştım.
Onu anlatabilmek için, daha önce yayınlamış olduğum bir haberi okumanız yeterli olacaktır sanırım.

Mersin’de ‘Avrupa’nın Prensi’ olan bir şarkıcı yaşıyor. 

Şans veya tesadüfler O’na yardım etseydi Türkiye’nin en
ünlü sanatçısı olurdu.

Şarkı ve filmleri ile Avrupa’da ve özellikle Hollanda’da
idol olan Sabit Gürses, Mersin’de işlettiği Rakışıklı
lokantasında her akşam program yapıyor.

* Ünlüler O’nun için ‘Türkiye’nin en iyi yeteneği’ demişti

* Zeki Müren: Türkiye’nin en iyi sesi.

* Hulki Saner: Elime geçseydi sahne ve beyaz perde kralı olurdu.

* Turgut Akyüz: Kibariye’yi yarattığım gibi, Sabit’i de yaratacağım.

MERSİN,– Nasıl ki Johan Cruyff , Pele, Maradona ve gibileri dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcularıysa, Türkiye’nin en güzel sesli şarkıcısının da Sabit Gürses olduğuna inanıyor ve iddia ediyorum.

1970’li yılların başında ve de çocuk yaşta iken, ‘Uykuda mısın sevgili yarim uyan’ şarkısını Türk müzikseverlere çok sevdiren, daha sonra gittiği Hollanda’da müzik çalışmalarını sürdüren ve tüm Avrupa’da ‘Prens’ olarak şöhret olan Sabit Güres, şimdilerde Mersin’de yaşıyor.

Afbeelding met tekst, persoon, person, Menselijk gezicht Automatisch gegenereerde beschrijving

Adanalı Gürses ailesinin tüm erkek bireylerinin müzisyen oluşu tabii ki bir tesadüf değil. Baba ve altı erkek evlat, hem birkaç müzik enstrümanı çalıyor ve hem de şarkı söylüyordu. Büyük ağabey Necati Gürses Hollanda’nın Rotterdam kentine yerleşmiş ve orada şöhret olmuştu. Küçük kardeş Sabit ağabeyinin yanına gitmişti.
Ve gidiş o gidiş…

Sabit, ağabeyi Necati’nin şöhretini egale etmeye başlamıştı.
Sabit Gürses Almanya’daki Türküola şirketi ile anlaşmıştı.
Türküola Kaset ve video firmasının sahibi olan Yılmaz Asöcal’ın, eşi Yüksel Özkasap’tan sonra en çok yararlandığı şarkıcı olan Sabit Gürses’in kariyerinde büyük başarılar var.
Ne var ki, firma sahibi Yılmaz Asöcal, Sabit Gürses için Türkiye’de büyük bir reklam kampanyası yapma sözü vermişti. Asöcal’ın eşi olan ve ‘Köln Bülbülü’ olarak isim yapan Yüksel Özkasap kıskançlık emareleri gösterince, Asöcal bu sözünde durmadı.
O’nu ilk keşfeden, zamanın Sosyal Güvenlik Bakanı Hilmi İşgüzar olmuştu 1978-1979 yıllarındaki  2. Ecevit Hükümeti’nde yer alan İşgüzar, o zamanın spor yazarı ve Fenerbahçe’nin eski başkanı Ali Şen ile birlikte götürdüğüm Amsterdam’daki Türkiye Restaurant’ta  dinlediği Sabit Gürses’e hayran olmuş ve ‘Bu çocuk Türkiye’nin tanıtım elçisi olur. Bu çocuğu bana getirin’ demişti.

Afbeelding met Menselijk gezicht, persoon, kleding, person Automatisch gegenereerde beschrijving
Sabit Gürses Zeki Müren ile Sabit Gürses Orhan Gencebay ile

O yıl, Türkiye’deki ses ve sahne sanatçılarına ilk kez emeklilik maaşı bağlanacaktı. Bunun için de Maxim Gazinosu’nda bir gala gecesi düzenlenmişti. Türkiye’nin en ünlü sanatçıları, film ve plak yapımcılarının hazır bulunduğu bu galaya Sabit Gürses de Bakan İşgüzar’ın özel davetiyle gelmişti.

O gala gecesi, fantezi filmlerdaki sahnelere benzer şeyler yaşandı. Sabit Gürses ‘Konuk sanatçı’ olarak sahneye çıktığı zaman masalardan büyük gürültü fışkırıyordu. Masadakilerin kulaklarına gelen büyüleyici ses, onların bir anda susmasına ve sahneye dönüp merak ve beğeni ile dinlemelerine neden oldu.

O gece, Türkiye’de ne kadar gazinocu, ne kadar filmci ve ne kadar plakçı varsa, Hilmi İşgüzar’ın masasındaki Sabit Gürses’e teklif yağdırdı.

Sabit Gürses, Hollanda’da İKON Televizyon Kurumu’na benim hazırladığım 5 bölümlük bir serinin müzik yapımını üstlendi ve bölümlerden birinde de başrol oynadı. ‘Ceremeyi çeken çocuklar’  isimli seride, yabancı kökenli çocukların sorunları dile getiriliyordu. Sabit Gürses bu serinin yayınından sonra tüm Avrupa’da sevilen ve aranan bir sanatçı oldu.

Kibariye’yi keşfedip onu sahneye çıkaran, Beyaz Kelebekler grubunun lideri olan merhum Turgut Akyüz, sık sık geldiği Hollanda’da dinlemeye doyamadığı Sabit Gürses’e, ‘İstanbul’a gelirsen seni de Kibariye gibi Türkiye’ye kazandırırım’ demişti. Ama Akyüz’ün ömrü buna yetmedi. Zira, o zamanlar Stardust adlı gazinoyu da çalıştıran Akyüz öldürülmüştü.

Hollanda’yı ziyaret eden tüm şöhretlerin mutlaka görüp dinledikleri ve ‘Çok büyük yetenek, buralarda kalması ve Türkiye’ye gitmemesi büyük yanlış’  dedikleri Sabit Gürses, Zeki Müren ve film yapımcısı Hulki Saner’in tavsiyelerini de dinlemedi.

Merhum Zeki Müren, şişman ve sağlıksız olduğu günlerde tedavi için Amerika’ya gidiyordu. Bir gece Amsterdam’da kalıp, ertesi gün ABD’ye uçacaktı. Zeki Müren’i havalimanından aldım ve oteline götürdüm. Akşam yemeği için bir lokantaya gidilecekti. Zeki Müren’e ‘Bir Türk lokantasına gideceğiz. Orada sana bir çocuğu dinleteceğim’ dediğim zaman, Zeki Müren ‘Ne olursun beni bir batakhaneye götürme’ ricasında bulunmuştu. Zeki Müren pişman olmamıştı. Zira, Sabit Gürses’i dinlediği zaman, ‘Yazık oluyor. Bu çocuk neden burada kalıyor? Türkiye’de böyle bir ses yok. Getirin bu çocuğu bana. O’nun elinder tutar ve zirveye oturturum.’ demişti.

Ünlü film ve müzik yapımcısı Hulki Saner’i de Gürses ile tanıştırmıştım. Gürses’i birkaç kez dinleyen Hulki Saner de, ‘Elime geçseydi Türkiye’de ses ve beyaz perde kralı olurdu. Bu çocuğu bana getirin O’nu buradaki ünvanı ile Türkiye’de prens yaparım.’ demişti.

Sabit Gürses’in dostları arasında ünlü sanatçı Orhan Gencebay da vardı. Gencebay da Gürses’e Türkiye’ye gelmesi için sık sık teklifler yapmıştı.

Ama her gurbetçi gibi, o zaman yaşadığı ortamı değiştirmek istemeyen Sabit Gürses, ‘Avrupa prensliği’ ile yetiniyor ve tavsiyelere kulak kapatıyordu.

Öyle ya, Avrupa’da Türk müziğinin her dalındaki şarkı ve türküleri büyüleyici bir ses ile okuyan Sabit Gürses, aynı zamanda da genç kızları çıldırtacak kadar da güzeldi. Çok iyi kazanıyordu Gürses. O zaman uyuşturucu ticaretinin merkezi olan Hollanda’daki tüm mafya babaları Sabit Gürses’i dinlemeye geliyordu. Babalar, Sabit Gürses için bir şampanya patlatıyordu ama kasalar dolusu şampanyayı da parasını ödeyerek ikram ediyorlardı. Sahneye para da yağıyordu. O zamanki gulden birimimden binlik banknotlar sahneye yağıyordu.

Eeee, böylesine sevilen ve böylesine kazanan Sabit Gürses neden İstanbul’a gitsin ki?

İşte o Sabit Gürses şimdilerde Mersin’de yaşıyor. Hem de, Rotterdamlar’a kadar peşinden gittiği ağabeyi Necati Gürses ile birlikte. Necati kendini emekli olmaya sevketmiş. Ama Sabit yerinde duramıyor. Mersin’in sayfiye ilçesi Mezitli’nin kıyı şeridinde işlettiği lokantalarda, hem patron hem de mekan şarkıcısı olan Sabit Gürses şimdilerde Rakışıklı adlı mekanında yaşamını sürdürüyor.

Sabit Gurses esi ileGürses’in arkasında şimdi bir kadın desteği de var. Mersin’de Melek Terim ile evlenen Gürses, yaşamının en mutlu günlerini Mersin’de geçirmekte olduğunu söylüyor. Melek Terim-Gürses, Mersin ve Adana’da musiki cemiyetlerinde sanat müziği okumuş biri olarak Sabit’e eşlik etmekten de geri kalmıyor.

Biz de gittik Sabit Gürses’in Mersin’deki mekanına. Öyle bir gece geçirdik ki, o geceye katılanların nasıl mutlu ve neşeli olduklarını gördükçe biz de mutlu ve neşeli olduk.

Pek çok şarkıcı çıktı Adana’dan. Adana bir zamanlar Türkiye’ye şarkıcı üreten bir kentti. Bırakalım eskileri. Yenilere bakalım. Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, Faruk Tınaz ve Vahdet Vural. Hepsi Sabit Gürses’in çocukluk arkadaşı.

Ama Zeki Müren’e göre, hiç biri Sabit’in eline su dökemezdi.

Bu yazı sizlere sakın ola bir mizansen hissi vermesin. Sabit Gürses’i dinleyen zaten bu methiyenin gerçek olduğunu bilirler. Mersin’deki Rakışıklı’ya bir kez uğrarsanız ve Sabit Gürses’i dinlerseniz gerçeği sizler de öğrenirsiniz. Mersin’e gidemezseniz Youtube’ye girin ve Sabit Gürses ile röportajlarımı seyredin ve dinleyin.

Merhum Zeki Müren’in dediği gibi: ”Türkiye’deki en güzel sesi” dinleyeceksiniz.
…ve o Sabit Gürses de şimdi rahmetli oldu.

SAVAŞ AY: İKİ AYRI NESLİN GAZETECİSİYDİ

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Savas ve Sukran Ay.jpg
Bizim çağımızın (1970-2000) gazetecisiydi Savaş Ay. Daha sonra iki neslin gazetecisi oldu.
Yeni nesil muhabirlerin yapamadığını, O yaşamının sonuna dek yapmaya devam etti.
Pek çok olaydan sonraki gelişmeleri irdelerken, ‘İşte gazetecilik budur’ dedirtti. Ama ne var ki, özellikle televizyon kanallarının mantar gibi çoğalması ile birlikte, reyting kurbanlarının arasına düşmek durumunda kaldı.
Ölenin arkasından konuşulmaz ama, Savaş Ay’ın meslek yaşamında yaptığı hataları daha önceleri yazmış olduğum için, ölümünün ardından riyakarlık yapmamak için, şimdi ölümünün ardından saklamam doğru olmaz. Her türlü eleştiriye rağmen O, bizim Savaş’ımızdır.

Daha önceki anılarımda anlatttığım gibi, çok iyi tanıdıklarım olan Şükran Ay-Turan Turanlı çiftinin oğluydu Savaş. Bu nedenle O’nu hem bir meslektaş olarak ve hem de dostlarımın oğlu olarak çok sevdim.

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:savasay.jpg
Savaş Ay’ı 1980 yılında yakından tanıdım. Özhan Hakantürk adında biri, Avrupa’daki Türkler için büyük bir yayın organı planlamıştı. Merkezi Hollanda’da kurulacak olan bu yayın organı için, Türkiye’nin en ünlü gazetecileri ile sözleşme yapılmıştı.
Yazarlar, çizerler ve muhabirler arasında Çetin Altan, Turhan Selçuk ve Savaş Ay gibi 50 büyük isim vardı.
Özhan Hakantürk, gerçekleşeceğine hiç inanmadığım halde beni çok büyük meblağlarla ikna ederek Genel Yayın Müdürü yaptı.
Türkiye’ye gittim ve İstanbul’da bu ünlü gazeteci dostlarla önce Hilton’da teker teker görüştüm ve ön bilgiler verdim.
İkinci defa gittiğim İstanbul’da, bu kez Gazeteciler Cemiyeti’nde topladığım bu ünlü gazetecilere şüphelerimi anlattım ve benim bu işten çekildiğimi belirttim. Ama ne var ki,
Hakantürk’ün ikna ettiği üç gazeteci arkadaş Hollanda’ya gelip işe başlamıştı bile…

İşte o zaman Savaş Ay, sanıyorum Milliyet için izlediği İran-Irak savaşından dönerken Amsterdam’a uğramıştı.
İşe alınacaklar kadrosunda olduğu için Savaş Ay ile Amsterdam’da buluştuk.
Patron (!) Hakantürk ile birlikte yemeğe çıktık. Hakantürk’ün patavatsız bir lafı üzerine sinirlenen Savaş Ay, “Abi ben bu adamı döverim” diyerek kükredi ama sonunda yatıştı.

Savaş Ay, savaş dönüşü bitkin bir haldeydi ve parasızdı. Uçak biletini aldım, cebine de harçlığını koydum ve onu İstanbul’a uğurladım. Hoş, daha sonra diğer üç gazetecinin de uçak biletleri ve masraflarını karşılamak bana düşmüştü. Zira Hakantürk bir dalaveracıydı.
Savaş Ay daha sonra Tercüman Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Hatta yanılmıyorsam bir ara da Londra’da kaldı.

Kader bir gün Savaş Ay’ı televizyoncu yaptı. A-Takımı’nın kaptanı oldu ve çok ünlendi. Eski bir dostun bu başarısı elbette beni de çok sevindirdi.
A Takımı programını sunduğu yıllarda, Amsterdam’dan aldığım, göğsünde kocaman bir
A harfi olan bir kazağı İstanbul’a götürdüm ve çalıştığı kurumun resepsiyonuna bıraktım.

Savaş Ay yanlış yapmıştı.

Savaş Ay ile bir ara kalem tartışması yaptık. O tartışmaları, ölümünden sonra buraya taşımak ayıp ve günah olur. Ama kısaca da değinmek şart olacak. Zira, ardından sadece göz yaşı döken bir riyakar olmak istemiyorum.

Savaş Ay’ın bazı programları, onun eski ideolojisine hiç yakışmıyordu.
Zira Savaş, eski bir Mao hayranı ve ilerici bir yapıya sahipti. İlerici bir yapıya sahip olan Savaş Ay’ın ATV’deki ‘Bodrum fuhuş yuvası oldu’ programına ve SABAH’taki ‘Tarkan da Aleviymiş’ yazısına eleştiri yapmıştım.
O yazıları görmek isteyenler Google’de ‘ilhan karaçay-savas ay’ yazdıkları zaman görebilirler.

Savaş Ay, yine de her zaman başarılı gazeteciliği ile anılacaktır.
Allah rahmet eylesin !!!

DOĞAN KOLOĞLU:
GAZETECİLERİN DÜNYA İYİSİ BİR AĞABEYİ

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Dogan Kologlu.jpg

Doğan Koloğlu, sineği bile incitmeyen dünya iyisi bir ağabeydi. Hürriyet’te Spor Servisi Müdürü iken birlikteliğimiz çok oldu.
En son birlikteliğimiz İspanya’daki 1982 Dünya Futbol Şampiyonası’nda oldu. Bir ay boyunca her gün birlikteydik. Çok güzel bir çalışma yapmıştık. Doğan ağabey, güzel ve çarpıcı bir röportaj planlamıştı.

Plan şuydu: Yel değirmenlerini düşman ordusu sanıp savaşacak kadar saf biri olan Don Kişot, İspanyol romancı Miguel de Cervantes Saavedra’nın romanı ve aynı zamanda bu romandaki asıl şahsiyetin adıdır.

Don Kişot, yani Senyor Kesada; halkını, vatanını çok seven bir insan olduğu için olsa gerek. yardımcısı Sanço Panza‘yı da yanına alarak Don Kişot oluyor. Kitapta da sözü edildiği üzere Don Kişot, mazlumları korur ve de kötülere göz açtırmaz. Tabii ki yel değirmenleri ile savaşı da tartışılır.
Anlatalım: Don Kişot, yine bir kurtarma operasyonundadır. Yardımcısı Sanço Panza ile epey ilerledikten sonra yel değirmenlerine rastlarlar. Don Kişot düşmanlarının karşıda olduğunu söyler. Sanço Panza, karşıda yel değirmenlerinden başka bir şey görmez. Don Kişot, karşıdaki büyük devlere saldıracaklarını söyler. Sanço Panza onların dev değil, yel değirmeni olduğunu söylese de Don Kişot, Sanço Panza’nın sözünü keser ve devlere yani yel değirmenlerine saldırır. Yel değirmeninin koca kanadı Don Kişot’la atına çarpar ve birkaç metre geriye uçarlar. Sanço Panza , Don Kişot’u kaldırır ve ağacın gölgesine taşır. Don Kişot devlerin çok güçlü olduğunu söyler. Belirli bir süre sonra yaraları iyileşir.
İşte, Doğan ağabey bu konuda bir röportaj yapmayı planlamıştı. Bana, ‘İlhan Ben Don Kişot olayım, sen de Sanço Panza.’ dediği zaman tereddüt ettim ve düşündüm.
Tamam Don Kişot başrol oyuncu ama, yardımcısı Sanço daha akıllı. Doğan abiye döndüm ve, ‘Ağabey, Don Kişot çok akıllı değil, Sanço daha akıllıdır. Sen Sanço ol ben de akılsız Don Kişot’ dedim. Doğan ağabey hiç itiraz etmedi.
Doğan ağabey bir köye gitmiş ve iki eşek ayarlamıştı bile. Röportaj için o köye gideceğimiz günün sabahında gelen bir telefon sonucunda, acilen Hollanda’ya dönmem gerekti. Bu nedenle de Doğan ağabeyin çok istediği Don Kişot ve Sanço Panza röportajı gerçekleşmedi.
Ama sen üzülme Doğan ağabey…
Yakında yanına gelirim. Don Kişot’u ve Sanço Panza’yı orada bulur tamamlarız işimizi.

Doğan ağabeyi 13 Kasım 2013 günü kaybettik.
Allah gani gani rahmet eylesin !!!

HÜSEYİN KIRCALI: FOTOĞRAF SİHİRBAZIYDI

Hayata gözlerini yuman dostlarımız ve meslektaşlarımızın ardından çok şeyler yazmış ve çizmişizdir.
‘Ölenin arkasından kötü konuşulmaz’ geleneğimize saygılı olduğumuz için, merhumların hep iyi taraflarını yazmış, kötü huylarını hep es geçmişizdir.
Benim yazdıklarım arasında,sadece birkaç kişinin kötü huylarına da değinmiştim. Çünkü, milyonlarca kişinin ‘baba adam’ diye tanıdıkları bazı ünlülerin, kötü huylarının da herkesçe bilinmesi gerektiğine inanmışımdır.
O birkaç isimden şimdi hiç söz etmeyeceğim.

C:\Users\Ilhan\Desktop\KASIM AYINA GIRECEKLER\Hıuseyin KIRCALI.jpg

Bugün ele alacağım merhum, iyiliği üzerine herkesin birleştiğin Hüseyin Kırcalı’dır.
Meslektaşlarım tarafından hatıraları bolca yazılan Kırcalı için ben yaşadığı dönemde birkaç hatıra yazmıştım. Özellikle, o da geçen yıl (8 Mart 2019) hayata gözlerini yuman meslektaşım Ertuğrul Akbay ile yaşadığım hatıralar arasında yer almıştı.

Şimdi sizlere, Kırcalı’nın espiritüel özelliğini ortaya serecek hatıralarımı yazıyorum.
Yıl 1978. Dünya Futbol Şampiyonası için Arjantin’deyiz.

Başta rahmetli Necmi Tanyolaç olmak üzere, Halit Kıvanç, Togay Bayatlı, Erol Aydın, Erdal Aydın, Hasan Sarıçiçek, Güven Taner, Kemal Belgin, antrenör Metin Türel, TRT kadrosu ve tabii ki Hüseyin Kırcalı Türk gazeteci ekibini oluşturuyordu.
Bir ayara gelindiği zaman konuşulan konuların en önemlisi, şampiyonaya Ertuğrul Akbay’ın da gelecek olmasıydı.
Öyle ya, Ertuğrul Akbay, 1976 Montreal Olimpiyat Oyunları sırasında, rakibi olan Mehmet Biber ile haber atlatma yarışması yaparken, fotoğraf makinesi le Hürriyet’e çalışan Biber’in kafasını yarmış ve hastanelik etmişti. Olay dünya haber bültenlerine girmişti. İşte o Ertuğrul Akbay Arjantin’e gelmeden önce böyle anılıyordu.
Akbay’ın bu kez en büyük rakibi ben olacaktım. Zira hem Ertuğrul’un çalıştığı Günaydın ve hem de benim çalıştığım Hürriyet, spordan başka magazin haberlerine de önem veriyorlardı.
Ertuğrul Akbay gelmeden önce rahmetli Hüseyin Kırcalı, ‘Vallahi senin işin zor Karaçay. Ertuğrul rakibinin kafasını yarmış dünya çapında bir adam’ diye espirili bir uyarı yapmıştı.

Ertuğrul Akbay çalıştığı gazete için dünyanın dört bir yanını gezen, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarından kutuplara, Asya steplerinden Japonya’ya yaptığı geziler ve bu gezileri kaleme aldığı yazıları ile bir neslin ufkunu açmıştır. Kısaca rekoru kırılmaz, atlatılmaz, dünyanın hemen hemen her ülkesini avcunun içi gibi bilen bir gazetecidir.

Ertuğrul gerçekten kurnaz bir gazeteciydi. Ama ‘El oğlunda neler var’ misali başka kurnaz gazeteciler de vardır. İşte o kurnaz gazetecilerden biri de naçizane bendim. Ertuğrul’un oradaki en büyük rakibi ben oluyordum tabii…

Ertuğrul bu nedenle bana yanaşmak ve böylece beni kontrol etmek durumundaydı. Bana ilk teklifini yapmıştı:“Bak kardeş, birlikte çalışalım ve birbirimize yardımcı olalım”
Benden de tabii ki bir ‘hay hay’ yanıtı almıştı.
Ama rekabetteki ilk yalan, ilk gün yaşanmıştı.
Aynı gece uyumaya giderken, otelin ilan tahtasında, ertesi sabah saat 07.00’de bir otobüsün Arjantin milli takımının kamp yaptığı şehre gideceği yazılmıştı. Arjantin ev sahibi olduğu için bu haberi işlemek çok önemliydi. Ben bu ilanı Ertuğrul’un görüp görmediğini merak ediyordum.

Ertesi sabah erkenden kalkıp otobüse bindiğim zaman arka sıralarda Ertuğrul’u gördüm. Tabii ki ben önce davrandım ve ‘Neredesin be kardeş, odanın kapısını çaldım ama yoktun’ yalanını söyledim. O da bana bir başka yalanla kendini af ettirmeye çalıştı.

Ertuğrul, 3 saatlik yol boyunca gazetecilik yaşamını,  nasıl çalıştığını, nasıl haber atlattığını anlattı. Bu ara Mehmet Biber’i de nasıl perişan ettiğini de anlattı. Arjantin kampına vardığımız zaman, o da, ben de futbol lafı attı ortaya haberinden çok magazin haber peşine düştük. O kendine göre, ben de kendime göre güzellikler bulduk ve gazetemize gönderdik. Ertesi gün Türkiye’de, Hürriyette yayınlanan Arjantn’deki magazin haberleri konuşuluyordu. Akşam Türk ekibi bir araya geldiği zaman rahmetli Hüseyin Kırcalı: ‘Yaaa işte böyle sayın Akbay, bu iş kafa kırmakla olmuyormuş.’

GÜZELLİK YARIŞMASI

Arjantin’de Dünya Şampiyonası oynanırken bir de güzellik yarışması yapıldı.Jüri üyeleri arasında ise Togay Bayatlı vardı.Yarışmaya tüm Türk gazeteciler özel davetliydi.

http://img.inboxify.nl/6698/Mart%202019/foto8.png

TV’den canlı yayınlanan yarışma sırasında, sahnedeki güzellerden birine yanaştım ve
‘En güzel sensin’ diye iltifat ettim.

Yarışma sonrasında benim favorim kraliçe seçilince, yaptığı ilk iş benim boynuma sarılmak oldu. Ondan sonra bu kızın ‘hamisi’ durumuna geldim ve bütün programı onunla birlikte yaşadım. Fotoğraf çekimi ve mülakat için hep bana başvuruluyordu. Tabii ki bu arada ben de onunla birlikte dans ederken fotoğraf çekildim. Ertuğrul da kendine göre fotoğraflarını çekiyordu.

Yarışma sonrasında otele giderken Ertuğrul teklif etti: “Kardeş, yarın sabah saat 10.00’da Lufthansa’nın önünde buluşalım ve filmlerimizi gönderelim” Ama ben Ertuğrul’a güvenemezdim ki. Aynı gece özel bir adreste filmi banyo ettirdim. Filmden bir tek kare kestim. Zarfladıktan sonra sabah saat 09.00’da İberia Havayolları’na gittim. Zarfımı Madrid ve Frankfurt üzerinden İstanbul’a gönderdim. Zarfın bu şekilde aktarmalı gitmesi zordu ama bu bir kumardı. Ertuğrul ile saat 10.00’da buluştuğumuz zaman film şeridini olduğu gibi gösterdim. Filmi zarfa koydum. O da filmini zarfa koydu. İki zarfı birlikte Lufthansa’ya verdik.

Çok talihliymişim ki, İberia ile gönderdiğim zarfım o günün akşamı Madrid ve Frankfurt’tan sonra İstanbul’a ulaştı. Ertesi gün Basın Merkezi’nde telekslerin başındayız. Milliyet’in Fotoğraf Servisi Müdürü Hüseyin Kırcalı da yanımızda.

Ertuğrul teletekste yazıyor: “Burada güzellik yarışması yapıldı… Filmler bugün elinize geçecek”

Karşı taraftan cevap: “Güzellik Yarışmasına ait haber ve fotoğraf bugün Hürriyet’in birinci sayfasında var”. O zaman Ertuğrul’un yüzünü görmeliydiniz. Bana döndü ve sorar gibi baktı. Ben de ‘Ajanslardan almışlardır’ dedim. Ertuğrul da telekste ‘Ajanslardandır’ diye yazdı ama Günaydın’dan gelen cevap daha da moral bozucuydu: “Fotoğraf renkli”.
O zaman ajanslar henüz renkli fotoğraf çekmiyorlardı. Böyle olunca da, fotoğrafın elden gittiği belli oluyordu. Ben de, ‘Ne bileyim kardeşim, filmi beraber göndermedik mi?
O resim bir ajanstan gitmiştir’ diye yalanımda ısrar edince, Hüseyin Kırcalı araya girdi ve Ertuğrul’u daha çok fitillemeye başladı: “Vay be Ertuğrul, başına bu da mı gelecekti. Hürriyet basıldı, satıldı ve Diyarbakır’da kese kağıdı oldu ama senin haber halâ yayınlanmadı.”

EGALE EDİLEMEYEN GOL KRALLIĞI

Ertuğrul ile Arjantin’de bu kez bir başka ödül törenindeyiz. Dünya Kupaları’nın egale edilemeyen gol kralı Juste Fontaine’ye ödül verilecek. Dünya Kupası tarihinde, İsveç 1958’de 13 gol atarak rekor kıran Fontaine’nin ödül törenine Halit Kıvanç, Necmi Tanyolaç, Kemal Belgin, Togay Bayatlı, Metin Türel, Erol Aydın, Hüseyin Kırcalı, Ertuğrul Akbay ve ismini hatırlayamadığım arkadaş ile kalabalık bir şekilde gitmiştik. Orada Ertuğrul Akbay, güzel bir kız ve top buldu. Kızı masaya çıkardı. Fontaine’yi de yanında getirdi. Ben de arkadaşlara, ‘Bakın şimdi Ertuğrul’u nasıl çıldırtacağım’ dedim. Ve arkasından deklanşöre bir kez bastım. O sırada Ertuğrul geri döndü ve “Benim hazırladığım sahneyi çekme yahu “ diye bağırdı. Arkadaşların yanına oturduğum zaman hepsi kıs kıs gülüyorlardı.

O gün filmleri ancak akşam uçağı ile gönderebilirdik. Haber de ertesi gün kullanılabilir ve iki gün sonra da yayınlanabilirdi. Saate baktım. Frankfurt’a gidecek olan bir uçağın kalkmasına yarım saat vardı. O uçağa kargo vermenin imkânı yoktu. Ben tuvalete gider gibi yaptım ve bir taksiye atlayarak 10 dakika ilerideki havaalanına gittim. Basın kartı sayesinde içeri girdim ve Lufthansa uçağına kadar gittim. Bir hostese yalvardım. Bir arkadaşımın kendisini Frankfurt havalimanında karşılayacağını söyledim. Hostes kabul etti ve içinde film olan zarfımı aldı. 20 dakika sonra otele geri döndüğüm zaman, yerime otururken Hüseyin Kırcalı yine konuştu: “Eee Sayın Karaçay, zarf gitti mi? “

O an Ertuğrul’u gerçekten görmeliydiniz. Hüseyin ateşlemeye devam etti: “Oh anam oh, haber yine yarın Hürriyet’te. Diyabakır’da kese kâğıdı olduktan sonra da film Günaydın’a gidecek.

Kırcalı’nın Arjantin’deki en esprili çalışmasını da yazmadan geçemeyeceğim.
Arjantin’de boş vakitlerin geçtiği zamanlarda güzel bayanlar ile birlikte olma durumu da vardı tabii.
Hüseyin Kırcalı, oteldeki yatak odasına bir tabela asmıştı. Bu tabelaya Türk medya mensuplarını isimlerini alt alta yazmıştı. İsimler tabii ki esprili ve namı diğer lakaplardı. Örneğin Halit Kıvanç miçin ‘Çenespor’ benim için ‘Sakalspor’ kendisi için de ‘Fotospor’ diye yazmıştı.
Bir gece önce kızlarla beraber olanların isimlerinin karşısına işaretler koyan Kırcalı,
‘Çenespor 1 Arjantin 0’ diye başlamıştı. Son gündeki skor ‘Türkiye 34 Arjantin 0’ idi.
Listede ‘Sakalspor’ ile ‘Fotospor’ sıfırda kalmıştık.
Sevgili Kırcalı’ya Allah rahmet eylesin.

TURGUT AKYÜZ:
BEYAZ KELEBEKLERİN UNUTULMAZ ŞEFİ

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Beyaz Kelebekler-Turgut Akyüz-akardeonlu- Volendam'da.jpgTurgut Akyüz (akordeonlu olan)

Beyaz Kelebekler’in şefi Turgut Akyüz ile ilk tanışmam 1984 yılında oldu. Beyaz Kelebekler grubunun şefiydi. Bir Hollanda turnesi için anlaşmıştık. Hollanda’ya ilk gelişlerinde, çıkardığım bir televizyon programında söyledikleri ‘Sen gidince bak neler oldu’ şarkısıyla, seslerini tüm dünyaya duyurmuşlardı. 1975-1980 yılları arasında Hollanda’ya defalarca getirdim Beyaz Kelebekler’i.

Afbeelding met kleding, persoon, jurk, mensen Automatisch gegenereerde beschrijving

1978 yılında ben Arjantin’de dünya şampiyonasını izlerken, rahmetliden bir telefon gelmişti: “Abi, bir adam bizi Avrupa turnesine götürmek istiyor. Senin iznini almadan karar vermeyeceğiz” demişti. Tabii ki ben hemen ‘olur’ demiştim.
Hollanda’ya geldiğim zaman, turne grubunda Muazzez Abacı’nın da olduğunu öğrenmiştim. Organizatör genç biri idi. Benden Hollanda konseri için yardım istedi. Ben de bu yardımı yaptım. Muazzez Abacı’nın sevgilisi, yeraltı dünyasının büyük kabadayılarından Hasan Heybetli idi.
Rotterdam’daki konser sırasında birlikte olduğumuz Heybetli, gruptakilerin hoşuna gitmeyecek hareketler yapıyordu. Heybetli’nin yine bir kaba hareketinden sonra rahmetli Turgut, “Abi bu adama haddini bildirmek var ama, bu işin bir İstanbul’u var. Bu adamlar beladır” demişti.
Bakınız, ‘kader’ diyeceğim bu konuşmanın sonrasında neler oldu? Rotterdam’da, “Bu işin bir de İstanbul’u var” demiş olan Turgut Akyüz, bir tesadüf olarak, Heybetli’nin kardeşi tarafından öldürüldü.

Olay şöyle yaşanmıştı:
Turgut Akyüz, İstanbul’da Stardus adlı bir müzikhol açmıştı. Talihsiz bir gelişme sonrasında bir hiç yüzünden öldürüldü.

16 Şubat Çarşamba günü büyük bir acı yaşandı gazino dünyasında. Stardust Gece Kulübü sahibi Turgut Akyüz, Abbas Heybetli tarafından tabanca ile vurularak öldürülmüştü. Olayın nedenleri konusunda çok şey söylenmişti. İddialar arasında, gazino patronlarının Gönül Yazar’a sahne boykotu uygulama kararı aldıkları halde, Turgut Akyüz’ün bu kararı hiçe saymasının olaya neden olduğu iddiası bile yer almıştı.

Oysa olay gecesi gazinoya arkadaşları ile gelen Abbas Heybetli, olay sırasında söylediği şeyleri, 22 Şubat Salı günü Fatih’de yakalandıktan sonra da ileri sürmüş ve, “Yengem Muazzez Abacı’nın söylediği ‘Yasemen’ şarkısını o an Gönül Yazar’ın okumasına dayanamadım. Çünkü o şarkıyı yengem tanıtmıştı ve bestecisinden sonra onun sayılırdı. Bu yüzden Gönül Yazar’ı uyardım. Ama Turgut Akyüz çok sert bir şekilde müdahale etti, içkiliydim ve kendime hakim olamadım” demişti.

Neden ne olursa olsun, o akşamki bir öfke her iki tarafın da acı çekmesine yetmişti sonuçta. Cuma günü kar ve tipi altında yapılan cenaze töreninde acı ve gözyaşı vardı, Hemen bütün ses sanatçıları, Turgut Akyüz’ü son yolculuğunda yalnız bırakmamış ve törene gelmişlerdi. Olayı içinde yaşayan ve en çok etkilenen Gönül Yazar, sinir krizleri geçirirken, Sezen Aksu onu yatıştırmaya çalışmıştı. Adnan Şenses, Azize Gencebay, Müşerref Tezcan, Selma Güneri, Mehtap Ar, Sevim Çağlayan, Vahdet Vural törende göze çarpan sanatçılardandı…

Afbeelding met persoon, kleding, person, tafelgerei Automatisch gegenereerde beschrijving
Beyaz Kelebekler grubu ile, son yemeğimizden bir hatıra. Soladan sağa Büken Ortaç, Ender Akacan Turgut Akyüz ve İlhan Karaçay.

HULUSİ KENTMEN: PERDEDE İYİLİK MELEĞİ, GERÇEK YAŞAMINDA SERT BİR HAPİSHANE MÜDÜRÜ

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:ilhan Karacay Hulusi Kentmen ile.jpg

Yıl 1962. Yer, Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi. Askerliğimi yaparken geçirdiğim bir bunalım nedeniyle, bu hastanenin Asabiye Servisi’ne yatırılmıştım.
Hastanenin hemen yanında askeri hapishane vardı. Malumunuzdur, hapisaneye düşenler hemen hastaneye getirilir ve müşahede altına alınırdı. Hapishaneden gelenlerle yaptığım sohbetler sırasında Hulusi Kentmen adını çok duydum. Merhum hakkında söylenenleri burada anlatmaktan imtina ederek, Sami Mert Eğilmez’in web sayfasındaki ifadelerini aktarmakla yetineceğim:

“1911 yılında Bulgaristan’da dünyaya gelen Hulusi Kentmen, 1942’de sinema oyunculuğuna adımını atmıştır. Bugüne kadar 231 filmde rol alan Kentmen, çizdiği sevecen, iyi kalpli ve otoriter rolleriyle halkın her kesimi tarafından sevilmiştir. Polis ve hakim karakterleriyle rol aldığı filmlerde adaletin iyi yüzünü, zengin bir iş adamını canlandırmış, otoritenin simgesi olmuştur. Pos bıyıklarıyla bir neslin dedesi kadar sevdiği Kentmen, çevresinde de her zaman sevgi dolu kalbiyle tanınırdı.
Hulusi Kentmen, sinema oyunculuğuna atılmadan önce bir süre orduda deniz kuvvetlerinde astsubaylık yapmıştır.
Ama efsane oyuncunun gerçek mesleği cezaevinde dirliği ve düzeni sağlamaktan sorumlu olan gardiyanlıktır.”

Hastane günlerimden birinde, o zaman Galatasaray’da oynayan Uğur ve Telat askerlik muayenesi için hastaneye gelmişlerdi.
Onlara yardım için koridorlardaydım. Tam o sırada Hulusi Kentmen’in de orada olduğunu öğrendim. Duyduklarımdam ötürü çok kızmış olduğum Kentmen’e bir sürpriz yapmalıydım. ‘Horozun oğlu Hulusiiiiii ‘ diye bağırdığım zaman kendisi de şaşırmıştı. ‘ Kim ulan bu’ gibisinden üzerime gelmeye başlayınca kulağına fısıldandı: ‘Aman ha, çok asabidir’. Hulusi Kentmen o an çark etti ve ‘Gel bakyım oğlum’ diye yanaştı ve beni kucakladı. İşte ne olduysa ondan sonra oldu.
O sevilmeyen sert adama sempati duydum.

Yıllar sonra, Hulisi Kentmen’i Müslüm Gürses kadrosuyla Hollanda’ya getirdim. Hengelo’daki konser sırasında kuliste sordum O’na. ‘Hulusi baba sen beni tanımadın değil mi?’ Yanıt açıktı. ‘ Nasıl tanımam canım. İlhan Karaçay’ı tanımayan mı var?’
Hatırlatmaya çalıştım: ‘Yıl 1962, Kasımpaşa Askeri deniz Hastanesinde biri sana Horozun oğlu Hulisiiiii diye bağırmıştı.’ Kentmen’in yanıtı: ‘Hatırlamam mı yaaaa. Zır delinin tekiydi.’
‘İşte o zır deli bendim Hulusi baba’
deyince o da çok şaşırdı.

Hoş, ben zır deli değildim ama, Hulusi babada o intibayı bırakmışım.
Ben de hapisane yaşamına değinmiştim Hulusi babanın. Bana Hengelo’da uzun uzun anlattı. Meslek icabı mahkumlara karşı yumuşak davranılmaması zorunluluğundan söz etmişti.

Beyaz perdenin en iyi babası, asıl mesleğninin en sert adamı, Yeşilçam’ın unutulmaz oyuncusu Hulusi Kentmen, 20 Aralık 1993’te İstanbul’da hayatını kaybetti.
Allah rahmet eylesin.

EROL BÜYÜKBURÇ;
TÜRKİYE’NİN EN FENOMEN ŞARKICISI 

Erol Büyükburç’u 1975 yılında tanıdım. Hollanda’ya bir konser turnesine katılmıştı. Hürriyet gazetesinin Benelux temsilciliğini, TRT muhabirliğini ve Hollanda televizyonu NOS’ta da Pasaport programını yapıyordum.

Erol Büyükburç bir konser için Hollanda’ya gelmişti.
Türkiye’de gençlerin kalbinde taht kurmuş bir idol ile yakından ilgilenmek şart olmuştu.
O’nu önce Volendam kasabasına götürdüm. Her turistin yaptığı gibi O da haring ( salamura yapılmış ringa balığı-lakerda gibi) yedi. Sonra Volendamlılar’ın otantik kıyafetlerini giydik ve kameranın karşısına geçtik. Erol Buyukburc-ilhan Karacay 1975

O sırada Rotterdam’da dünyaca ünlü sanatçı Santana’nın konseri vardı. Erol Büyükburç’un da sahne aldığı De Doelen salonundaydı konser. Ama konser gece saat 01.00’de başlayacaktı.
Büyükburç’u Santana ile tanıştırmak için Amsterdam’daki bir otele götürdüm. Santana çatı katta tavan arası bir odada kalıyordu. Hoş beşten sonra Santana bizi konserine davet etti.

Gece 01.00’de başlayan konsere gittiğime gideceğime pişman olmuştum. Santana’yı izlemeye ve dinlemeye gelenler, o güzelim De Doelen salonunu çöplüğe çevirmişlerdi. Koltuklarda sızıp kalanları görünce, hepsinin uyuşturucu kullandığını anlamıştık.
Sonra müzik başladı. Santana elindeki gitarı ve ekibi ile kendisini dünyaca ünlü yapan şarkılarını söylüyor ve şov yapıyordu. Ama, kulaklarımı sağır eden bilmem kaç desibel şiddetindeki ses mideme vurdu ve sancı çekmeye başladım. Konser salonundan çıkıp lobiye geldiğim zaman, benim gibi mide ağrısı çeken onlarca insan gördüm. Onlar da konsere geldiklerine pişman olmuşlardı.
Erol Büyükburç’u oteline bırakıp, bir saat mesafedeki evime gittim ama sabaha kadar mide ağrısı çektim.

Erol Buyukburc-Mersin Karacay tesislerinde

Erol Büyükburç ile daha sonra Mersin’de buluştuk. Mersin’de ailece işlettiğimiz Pompeipolis-Karaçay Gazinosu’nda program yaptı Büyükburç. O zaman Türkiye’deki ilk uzun pide ekmeğini bizim fırıncımız Şamlı Usta yapıyordu. Büyükburç’un üç metre uzunluğundaki ekmek ile yukarıdaki hatıra fotoğrafını çekmiştim.

Lise yıllarında kurduğu ilk müzik grubuyla, Florya plajında müzik yaptı. İstanbul Belediyesi Konservatuvarı’na giden Büyükburç, bir yandan da şan dersleri aldı. Müzik hayatına 1961’de ‘Little Lucy’adlı bestesini plak yaparak başladı. Balkan Festivali’nde ‘En İyi Şarkıcı’ ödülünü aldı. Uzun yıllar Efsaneler Orkestrası ile çalıştı.

Erol Büyükburç, ilk albümü olan ‘Sevgi Çiçekleri‘ni 1975 yılında çıkardı. Lise yıllarında müziğe giriş yapan sanatçı, İstanbul Belediyesi Konservatuvarı’na devam etmiştir. Kurduğu ‘Erol Büyükburç Vokal Grubu’ ile sahne almıştır.

Bütün bu başarılarından dolayı kendisine ‘Yerli Elvis’ denilmeye başlanmıştır.

20 fotoroman, 6 taş plak, 5 long play, 75 tane 45’lik, 200’e yakın ödül, 1800 civarında bestesi bulunan Erol Büyükburç’un, Senden Vazgeçtim, Bende Bu Gönül Nerde ve Seni Beklerim isimli üç bestesinin sözleri ise, ünlü sanatçı Onur Akay’a aittir. Büyükburç, ayrıca 30’a yakın filmde de rol aldı.

Erol Büyükburç’u yaratan güzel

Erol Büyükburç u yaratan güzel

Bir dönem gençliğin fenomeni Erol Büyükburç, 1960’lı yıllarda şarkılarıyla kitleleri peşinden sürüklüyordu. Erol Büyükburç’un başarısında, Türkiye Güzeli olmayı kılpayı kaçıran ablası Sabiha’nın büyük payı olduğu iddia ediliyor.

Bağdat Demiryolları Başveznedarı olan Büyükburç’un babası saz, annesi Cemile Hanım ise ud ve keman çalardı. Ancak küçük Erol’un ilk müzik öğretmeni, ablası Sabiha olmuştu.

Piyano da çalan Sabiha, Fransız Lisesi’nde okurken öğrendiği Fransızca şarkıları mırıldanırken, Erol da kendisine eşlik etmeye çalışırdı. Abla Sabiha, kardeşi Erol’un iyi bir müzikal altyapı edinmesinde büyük rol oynadı. Şöhretin zirvesine giden yolda, ilk rehberliğini üstlendi.

Ancak Sabiha Büyükburç, sadece müziğe yetenekli bir öğrenci değil, aynı zamanda güzelliği dillere destan bir genç kızdı. 1952 yılında Türkiye Güzellik Yarışması’na katıldı Yarışmanın favorisiydi. Ancak son geçiş sırasında, kendisine uygun daha iyi bir mayo bulamayınca, ikincilikte kaldı. Birinciliği kazanan Günseli Başar ise sonrasında Avrupa Güzeli de seçildi.

Evlilikleri.

Birinci eşi: Ayla Tayman ile kısa süre evli kaldılar. Türkan Türker ile birlikteliğinden Ajlan ve Jeyan adında müzisyen iki kızı var.

İkinci eşi: Emel Büyükburç. Emel Büyükburç’un 2001 yılında vefatına kadar süren 25 yıllık evliliğinden Evren adında virtuoz piyanist ve öğretim görevlisi olan bir kızı var.

Üçüncü eşi: Gönül Demirkol. Erol Büyükburç’un 1,5 yıl evli kaldığı Gönül Demirkol’dan da Özlem adında bir kızı var.

Dördüncü eşi: Ute Esser.

Vefatı.

22 Temmuz 1999‘da kızı Ajlan Büyükburç‘u trafik kazasında kaybetti. 2001 yılında da eşi Emel Büyükburç‘u karaciğer yetmezliği sonucu kaybetti.

Sanatçı, İstanbul Etiler’deki evinde 12 Mart 2015 tarihinde ölü bulundu. Cenazesi Cemal Reşit Rey Konser Salonunda düzenlenen törenin ardından Zincirlikuyu Mezarlığında defnedildi.

BEDRİ KORAMAN: KARİKATÜRLERİ İLE GÜLDÜRÜRDÜ AMA SİNİRLENİRDİ DE…

D:\Ahirete giden unlu dostlar\Bedri Koraman, Melih Asik, Orhan ve Ozkan Sackan.jpg

Bedri Koraman, dostluk kurduğum iki ünlü karikatüristten biriydi. Diğer ünlü karikatürist Nehar Tüblek idi. Onunla Hürriyet’te çalışırken defalarca sohbet etmiştim. Tam bir İstanbul efendisiydi. O’nu ‘Ahirete göç eden ünlü dostlar’ listesine ekleyememiştim. Bu vesile ile Nehar Tüblek’i de rahmetle anmış olalım.

Bedri Koraman gerçekten Dünya efendisi bir insandı.
O’nunla 1995 yılında, Milliyet yazarı Melih Aşık, o zaman Günaydın’daki şefim Özkan Saçkan ile çok güzel ve ilginç bir sofra anımız var.
Yüzlerce masanın dolu dolu olduğu balık restoranları, Romanlar’ın müzik ve dansları ile şenleniyordu.

Ne var ki, o masaları davetsiz misafirler hep rahatsız ediyorlardı. Fıstık satan, badem satan ve milli piyango satanların verdiği rahatsızlık had safhadaydı. Sohbetin en can alıcı anında masamıza yanaşan kişi, ‘Verelim abi, fıstık verelim’ diye araya giriyor ve sohbeti piç ediyordu. Fıstıkçı gidiyor, bu kez bademci geliyordu. Bunlara bir de milli piyangocu eklenince ben garsonlardan birine ‘Uzaklaştırın şunları buradan’ demiştim.
Ama nafile. Satıcıların biri gidiyor, diğeri geliyordu.
Sohbetin tam can alıcı noktasında bu kez bir bayan milli piyango satıcısı yanaştı masamıza. Bayan satıcı, ‘Milli piyango, verelim beyler’ deyince, o sakin ve uysal Bedri Koraman çılgına döndü ve avazı çıktığı kadar,
‘Ananın ……’ diye bağırdı. İşte o sırada yüzlerce masadaki binlerce insan bizim masaya baktı. Durumun farkına varan rahmetli, elini havaya kaldırarak özür diledi.

Sonuçta Bedri Koraman da bir insandı ve ve her insan gibi O da hislerine hakim olamayabilirdi.

O gece Bedri Koraman, başındaki şapkayı benim başıma geçirdi ve ‘Sana çok yakıştı Karaçay, bu şapka benden sana hediye’ dedi.
Ben de o şapkayı yıllarca Hollanda’da başımın üzerinde gezdirdim.
Şimdi de Bedri Koraman dostumu, yüreğimim en derin yerinde yaşatıyorum.
Allah rahmet eylesin.

AZER BÜLBÜL: BİR BAŞKA GARİP İNSAN

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Azer Bulbul 2.png
Yıl 1992. Lahey’de Gemi Restaurant’tayız. Gece saat 02.00. Günaydın Gazetesi ve ilavesi TAN için gazino reklamları alıyorum. Sahnede bir genç şark usulü şarkılar söylüyor. Okuma tarzı bambaşka. Sordum. Birkaç plak yapmış. Almanya’da bayağı tanınıyormuş. Biz de gazetemizde bu doğrultuda ilanlar yayınlıyoruz.

Sabahlara kadar açık olan eğlence yerlerinden ilan alırsanız, siz de sabahlara kadar çalışmaya mecbur kalırsınız. Ben de öyle yaptım. Haftanın belirli günleri, Amsterdam, Rotterdam ve Lahey’deki bu gibi eğlence yerlerini gece yarıları ziyaret ediyorduk.

Gemi Restaurant’taki genç şarkıcı ile ilk konuşmam, üçüncü ziyaretim sırasında oldu. Biraz erken gelmiştim. Barda oturmuş, başını elleri arasına almış, ağlamaklı olan genç Azer Bülbül idi. Asıl adı Sabutay Kesgin olan Azer Bülbül çok dertliydi. Bu dert yüzünden uyuşturucu kullandığı söyleniyordu. Kısa sohbetimizde derdini tam olarak anlatmadı.
Daha sonraki ziyaretlerimde açılmıştı, sıkıntılarını bana anlatıyordu. Ben de kendisine aklımın erdiği kadar yol gösteriyordum.
Ama O’na söylediğim en net şey, ‘Buralarda kalma, İstanbul’a git’ idi.

Tıpkı Sabit Gürses’e sık sık söylediğim gibi.
Sabit gitmedi ama Azer gitti. Gider gitmez de başarıya ulaştı. 1996 yılında çıkardığı “Ben Babayım” adlı albümü ile bomba gibi patladı. Bu albümde yer alan “Yaralandın mı Ey Can”, “Dokunmayın Çok Fenayım ” ve “Her An Her şey Olabilir” adlı eserleri çok sevildi.
Daha sonra, “Ağıt”, “Zordayım” ve “Kör Kurşun” isimli albümlerini çıkardı. Azer Bülbül, “Yalan Sevgiler”, “Başımda Bela Var”, “Bana Düştü” ve “Ateş Düştüğü Yeri Yakar” albümleri ile gönülleri fethetti.
“Seçmeler” adı altında eski şarkıları yeniden piyasaya girdi. “Üzülmedim ki” şarkısı yıllar sonra dillerde dolanıyordu.

Azer ile de, tıpkı Müslüm Gürses gibi, İstanbul-Adana uçağında yeniden karşılaştığım zaman boynuma sarılmıitı. Mersin’de bir gecelik iş vardı.
‘Nasılsın’ diye sorduğum zaman. ‘ Çok iyiyim abi. Her insanın gibi ben de hatalar yapmıştım. İnsanın hayatında kötü dönemler oluyor. Ben de çok olumsuzluk yaşadım. Ama artık hepsi geride kaldı. 18 ay uyuşturucu tedavisi gördüm. Artık uyuşturucu kullanmıyorum.
O zamanlar maddi manevi büyük zarar gördüm. O günleri anmak bile istemiyorum abi.’

Azer o görüşmemizden sonra başarılarına devam etti. 2007’de yine muhteşem bir albüm ile çıkardı. Albüm biraz gecikmeli çıktı ama, bu gecikmeye de değdi. “Kalemin Kırıldı” albümü, içerisindeki “Zorunamı Gitti”,”Alıştım” ve “Dayanamıyorum” şarkıları öncülüğünde dinleyenlerini mest ediyordu.

Antalya’da 6 Ocak 2012 gecesi kaldığı otelde hayatını kaybeden Azer Bülbül için ‘Titreyen adam’ diyenlere çok kızan fanları, O’nu kalplerinde yaşatacaklarına dair pankartlar taşımışlardı.
Allah rahmet eylesin.

AHMET SEZGİN:
TÜRK HALK MÜZİĞİNİN EN ÜNLÜSÜYDÜ

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Ahmet Sezgin-Ilhan Karacay 1976.jpg Halk türkülerinin en ünlü ve sevilen sesi olarak Hollanda’ya getirmiştim. Günlerce birlikte olduk. Amsterdam anılarımızı yıllarca anlattı. Ölene dek temasımızı kaybetmedik.

1 Nisan 1936 tarihinde İstanbul’da doğdu. 1954 yılında İstanbul Radyosu “Yurttan Sesler Korosu” oluşturma sınavına giren Sezgin, 935 aday arasında birincilikle sınavı kazandı. Muzaffer Sarısözen gibi hocalardan solfej ve nota dersleri alarak kendini geliştiren sanatçı, dörder türkülük programlar yapmaya başladı. TRT Ankara Radyosu‘nda canlı yayınlara katılarak türkü ve uzun havalarla adını duyurdu. 1960 yılında ilk plağını çıkardı. 1963 yılından itibaren İstanbul’da sahneye çıkarak türkü söylemeye başladı. 400’den fazla plak ve kaset çıkaran sanatçı, Yücel PaşmakçıHamdi ÖzbayTuncer İnanMehmet ErenlerMusa EroğluArif SağNida TüfekçiZafer Gündoğdu ve Orhan Gencebay gibi sanatçılarla birlikte çalıştı.

1964 yılında Türkiye’de ilk arabesk şarkıyı seslendiren Sezgin, bir dönem tiyatro müzikleri de yaptı. Yine aynı yıl Filiz Akın ile Sari Kızla Kopuk Ahmet, 1969 yılında ise Sezer Güvenirgil ile Aşk Yarası Derindir adlı iki sinema filminde rol alan sanatçı, sayısı 100’ü aşkın ödül kazandı. Bağlama dışında yaylı ve mızraplı tamburud ve piyano çalan Ahmet Sezgin, yine Türkiye’de ilk kez folklor ekibiyle sahneye çıkan sanatçı oldu. 1960 ve 70’li yıllarda popüler bir sanatçı olan Sezgin, kolon kanseri nedeniyle yaşamını yitirdi.

YILMAZ GÜNEY VE TUNCER KURTİZ İLE KISA BİR ‘YOLDAŞLIĞIMIZ’ OLDU

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Yilmaz Guney-Tuncer Kurtiz 2.png

Yıl 1960. İstanbul’da macera peşindeyim. Konservatuara kaydımı yaptıramayınca, çadır tiyatrolarındaki şarkıcılık deneyimlerim sırasında bir çok flmde oynadım. Ünlü yapımcı Vecdi Benderli, Göksel Arsoy gibi sarışın bir yıldız yaratmanın yanında, Yılmaz Güney gibi bir başka yıldızın doğacağından habersiz idi. Benim hamim Vecdi Benderli idi.
O tarihte, flm oyuncularının haklarını savunmak için bir grev organize edilmişti. Organizeyi yapanların başında Yılmaz Güney ve Tuncer Kurtiz vardı. Adanalı hemşehrime destek vermek boynumun borcuydu ama diğer tarafta bana hamilik yapan Vecdi benderli vardı.
‘Nasıl olsa görmez ve farketmez’ diye düşünerek greve katıldım ve geceyi de Yılmaz Güney-Tuncer Kurtiz ikilisiyle çadırda geçirdim.
Ertesi gün tabii ki gazetelerde boy boy fotoğrafların içinde benim de kellem görünüyordu. Anında kovdu beni Vecdi benderli ağabey.
Yılmaz Güney, ‘Boş ver, üzülme, gel birlikte çalışırız’ demişti ama benim moralim bozuldu ve hemen Mersin’e döndüm.

Yılmaz Pütür (Güney), sinemanın ‘Çirkin Kralı’ olarak ünlenirken, siyasi nedenlerle yurtdışına kaçtı. Sonraki durumu da hepimizce malum.
Tuncer Kurtiz, yaşamının en büyük çıkışını Ezel dizisinde yaptı. Ramiz Dayı rolü O’nun için biçilmiş kaftandı.
Rahmete kavuştuğu günlerde yazmıştım:

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Yilmaz Guney-Tuncer Kurtiz.png
Gençlik yıllarımda, Mersin’de Kikirik Baba lakaplı ünlü bir kabadayı vardı.
Kikirik Baba bizim kahvehane ve Gazino-Restaurantımızdan çıkmazdı.
Yaşamı hapishenelerde geçmiş profesör gibi bir adamdı. Ezel dizisindeki Ramis Dayı, Kikirik baba’nın aynısıydı. Kim bilir bu filmin senaryo yazarı belki de Kikirik Baba’yı örnek almıştır. Ne de olsa, bir zamanların ünlü jönü, şimdiki ünlü senarist Suphi Tekniker de Mersinlidir.

Tuncer Kurtiz, Kurtiz olarak ünlendi ama, Ramiz Dayı olarak taçlandı ve Ramiz Dayı olarak da göç etti.
Nur içinde yatsın.

SADRİ ALIŞIK’TAN BURUK BİR ANI, ÇOLPAN İLHAN’DAN ASİL BİR DAVRANIŞ 

Aslında Sadri Alışık ile geçmişte yaşadığım bir anımı yazmayacaktım. Ama muhterem eşi Çolpan İlhan 25 Temmuz 2014’te vefat edince, o eski anıyı da yazmak şart oldu.
Yıl 1976. İzmir Fuarı’nda bir gazinodayız. O zamanlar, gurbette radyo bile dinleyemeyen yurttaşlarımız için konser turneleri düzenliyordum.
Beyaz Kelebekler’i Hollanda’ya getirip ünlü yaptıktan sonra, ikinci turne hazırlıkları yapıyordum. Ünlü türkücülerimiz Saniye Can ve Ahmet Sezgin teklifimi kabul etmişlerdi. Sanatçılarımıza teklif yaparken genelde şunları söylüyordum:
‘ Ben aslında organizatör değilim. Ben gazeteciyim. Hürriyet, TRT ve NOS’a çalışıyorum. Yurtdışındaki yurttaşlarımız size büyük özlem duyuyorlar. Hollanda içinde 15-20 kente uğrayacağız ve oralarda konserler vereceğiz. Amacımız kar değil. Amaç yurttaşlarımızı cüzi fiyatlarla mutlu etmek. Bizimle gelirseniz, iyi yerlerde konaklayacak, gezecek ve medyada bolca yer alacaksınız. Bu nedenle benden gerçekten hak edeceğiniz parayı değil, daha düşüğünü isteyiniz’

İzmir Fuarı’ndaki gazinoya, Turist Ömer tiplemesi ile meşhur olan Sadri Alışık’a teklif yapmak için girdiğim zaman, muhterem eşi Çolpan İlhan ile karşılaştım. O sırada Sadri Alışık sahnedeydi. Aynı zamanda büyük bir tiyatro sanatçısı olan Çolpan İlhan’a, yukarıdaki ifadelerle teklif yaptım. Allah rahmet eylesin, Çolpan hanım ‘Bila bedel gelirim’ demişti. Ben de, ‘Rica ederim, bedelsiz olur mu’ dediğim zaman, ‘Bekleyelim, bakalım eşim (Sadri Alışık) ne diyecek’ demişti.

Sadri Alışık’ın sahneden inmesini beklerken Çolpan hanım ile uzun uzun sohbet ettik. Hollanda’yı anlattım kendilerine. Tabii benim yaptığım işleri de…
Çok memnun olmuştu ve Hollanda’ya gitmekten memnun olacağını belirtmişti.

http://www.haberoku24.com/files/uploads/fft31_mf5463815.Jpeg

Bir süre sonra Sadri Alışık sahneden indi ve yanımıza geldi. El sıkıştıktan sonra Çolpan hanım beni tanıtmadan, ‘Bak Sadri, İlhan bey bize Hollanda turnesi teklifi yapıyor’ dedi. Sahnede ve filmlerde milyonları kahkahaya boğan Sadri Alışık, ‘Olur gideriz’ diyerek astronomik bir bedel istedi. Ben de durumu izah ederek cuzi bir meblağ verebileceğimi söyledim. ‘Ne kadarmış bu cuzi meblağ’ diye sorunca düşündüğüm meblağı söyledim. Ama o meblağı söylediğime bin pişman oldum. Zira o meblağı duyan Sadri Alışık, yüzüme bile bakmadan eşi Çolpan İlhan’a ‘Hadi kalk gidiyoruz’ deyince yerin dibine girmiş oldum. Sağolsun, Çolpan hanım bu tepkiyi, ‘Ama Sadri’ diye başlayarak yumuşatmaya çalıştı ama sadri Alışık, ‘Hadi kalk kalk’ diyerek uzaklaştı. Çolpan hanım da benden tekrar tekrar özür dileyerek elimi sıktı ve ‘Keşke sizi ona tanıtsaydım. Sizi tanımadığı için böyle tepki koydu’ dedi ve ayrıldı.

Eee, ölümlü dünyada bunlar da oluyor işte. Nasıl ki filmlerde sevecen bir baba olarak tanıdığımız bir sanatçı, özel yaşamında sert ve gaddar bir hapisane müdürü oluyorsa, milyonları kahkahaya boğan ve sevilen bir sanatçı da, gayet samimi bir iş teklifine böylesine tepki koyabiliyordu.
Sadri Alışık’a Allahtan rahmet dilemek hepimizin borcudur.
Çolpan İlhan hanimefendiye de nur içinde yatmasını dilemek…

NEŞET ERTAŞ: AŞIKLARIN PİRİ

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Neset Ertas.jpg Neşet Ertaş. O’nu da İzmir’de bulmuştum. Hollanda teklifim için çok etik bir davranışta bulundu.
Bana, ‘Sizinle gelmek isterim ama, benim Hollanda’daki işlerime Dursun kardeşim bakıyor. Lütfen onunla konuşun’ demişti. Ünlü Ozan’ın bu tavrı beni üzmüştü ama, etik davranışı da takdire şayandı.

Neşet Ertaş (1938; AkpınarKırşehir – 25 Eylül 2012; İzmir), Türk halk ozanıabdallık geleneğinin son büyük temsilcisi. “Bozkırın Tezenesi” olarak tanınır.

1950’li yıllardan itibaren yaptığı plaklarla özellikle Orta Anadolu türkülerini ve bozlakları kayıt altına aldı. 1960’lı yıllardan itibaren bizzat kendisinin yazdığı türküleri seslendirdi. “Garip” mahlasını kullandı. 1970’li yıllarda türküleri Türkiye’de dönemin birçok sanatçısı tarafından yorumlandı ve çok popüler oldu.2009 yılında UNESCO‘nun Yaşayan İnsan Hazineleri envanterine girmeye değer görüldü.

İlk yılları

1938 yılında Kırşehir‘inÇiçekdağı ilçesine bağlı (günümüzde Akpınar‘ın) Kelismailuşağı köyünün Kırtıllar mahallesinde doğdu. Babası abdal geleneğinin temsilcisi bir bağlama ustası Muharrem Ertaş, annesi Kırıkkale‘nin Keskin ilçesinin Hacıaliobası köyünden Döne Ertaş’tır.Küçük yaşta babasının yanında zil, cümbüş, darbuka çaldı.

Sekiz yaşında ailesi ile birlikte Kırtıllar köyünden taşınarak İbikli köyüne yerleşti. 12 yaşındayken annesi Döne’yi kaybetti. Babası ve kardeşleri ile bir süre göçebe bir hayat sürdüler. Babası Muharrem Ertaş, İç Anadolu Bölgesi’ndeki Yozgat‘ın Kırıksoku köyünden “Arzu” isminde bir hanımla ikinci evliliğini yaptı ve bir süre onun köyünde yaşadılar; daha sonra Yozgat’ın Yerköy ilçesine yerleştiler. Sırasıyla KırşehirÇiçekdağıYozgatYerköy ve ardından iki yıl Kırıkkale‘de yaşadılar.

Neşet Ertaş, ilkokula gittiği bu dönemde önce keman, sonra da bağlama çalmayı öğrendi. Babası Muharrem Ertaş ile birlikte yörenin düğünlerinde sazı ile türküler söyleyen Neşet Ertaş, etkilendiği tek kişinin babası Muharrem Ertaş olduğunu söylemiştir. Ertaş, bu durumu şu şekilde ifade eder; “Babamla ben aynı ruhun insanlarıyız.

Sanat yaşamı

1950’li yılların başlarında TRT Ankara Radyosu’nda canlı olarak yayımlanan, Muzaffer Sarısözen’in yönettiği “Yurttan Sesler” programında, “Geleli gülmedim ben bu cihana” adlı bozlağı solo çalıp okumasından sonra Neşet Ertaş’ın adı ülke genelinde duyuldu.1970’li yılların ortalarına kadar devam eden yirmi yılı aşkın süre boyunca on beş günde bir “misafir mahallî sanatçı” sıfatıyla Ankara Radyosu’na çağrılarak on beşer dakikalık solo bantlar yaptı.

1957 yılının sonunda İstanbul’a giderek ilk kayıtlarını babasının türküleri ile yaptı. Babasının Neden Garip Garip Ötersin Bülbül türküsünün adını taşıyan ilk taş plağını, diğer plakları ve halk konserleri takip etti. İki yıl İstanbul’da çalıştıktan sonra sahne hayatına Ankara’da Kazablanka Gazinosu’nda devam etti. Önce farklı türlere mensup müzisyen ve oyuncularla birlikte çıktığı konser turneleriyle, ardından tek başına çıktığı organizasyonlarla Türkiye’nin bütün şehirlerini ve pek çok ilçesini dolaştı.

1962’de İzmir’in Narlıdere ilçesinde askerlik yaptı. Askerlikten döndükten sonra Ankara’da saz dükkanında tanıştığı Leyla isminde bir kızla babasının karşı çıkmasına rağmen evlendi. Babası ile arasının bozulduğu bu dönemde onunla türküler aracılığıyla iletişim kurdu. Neşet Ertaş ve Leyla Ertaş’ın bu evlilikten Döne ve Canan adında iki kız ile Hüseyin adında bir erkek çocukları oldu. Yedi yıl evli kaldıktan sonra 1970’lerin başlarında ayrıldılar. “Cahildim dünyanın rengine kandım” türküsünü evliliğini bitmesi üzerine söyledi.

1969’da Almanya’da verdiği bir konser sonrası Türkiye’ye dönerken ehliyetsiz otomobil kullanmaktan dolayı Yugoslavya’da 3 ay hapse mahkum olan Ertaş, “Hapishanelere Güneş Doğmuyor” türküsünü bu sırada besteledi. Hapishanede olduğunu öğrenen Yaşar Kemal’in kendisine “İnce Memed romanını gönderip kapağına “Bozkırın Tezenesi. Geçmiş olsun” diye yazmasından sonra Ertaş’a hayranları “Bozkırın Tezenesi” olarak seslendi.[11]

Neşet Ertaş, 1976 yılında sigara ve alkol kullanımına bağlı olarak bir gün sahnede iken parmaklarından felç geçirdi. İki yıl süren fizik tedaviden sonuç alamadı ve işsiz kaldı. Almanya’da işçi olan kardeşinin yanına gidip tedavi olunca ailesini yanına getirdi. 1979-2003 yıllarında Almanya’da kaldı. Önce Berlin’e, sonra Köln’e yerleşti. Avrupa ülkelerinde Türk işçilerin yoğun yaşadığı hemen hemen tüm şehirlerde konserler verdi. Almanya yıllarında 20 civarında kaset çıkardı. Çoğunlukla söz ve müziği kendisine ait türküler seslendirdi. Seslendirdiği diğer eserler babası Muharrem Ertaş’tan kalanlar türkülerle söz ve müziği anonim olan çoğu Orta Anadolu yöresine ait çeşitli türküler, bozlaklar, oyun havaları ve halay ezgilerdi.

Sanatçı, 2000 yılında İstanbul’da Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda verdiği konserle sahne hayatına geri döndü. 2002’de devrin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından kendisine takdim edilmek istenilen devlet sanatçısı unvanını geri çevirdi. 2003 yılında Türkiye’ye dönerek İzmir’e yerleşti. 2006 yılında TBMM Üstün Hizmet Ödülü’nde değer görüldü. Devlet sanatçılığı unvanını reddetmesi hakkında şunları söyledi: “O dönem Süleyman Demirel cumhurbaşkanıydı. Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben, ‘hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor’ diyerek teklifi kabul etmedim. Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım, bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdadımız adına aldım.[13]

2009 yılında Unesco Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi kapsamında yapılan ulusal envanterlerden Yaşayan İnsan Hazineleri Türkiye Ulusal Envanterine alınarak yaşayan insan hazinesi kabul edilen Ertaş, 25 Nisan 2011 tarihinde İTÜ Devlet Konservatuvarı tarafından fahri doktora ödülüne layık görüldü. Bağlamadaki tavrı ve türküleri konservatuvarlarda ders olarak okutuldu.

Ölümü

25 Eylül 2012 tarihinde İzmir’de tedavi gördüğü hastanede ileri evrede prostat kanseri nedeniyle yaşamını yitirdi.Cenazesi Kırşehir Bağbaşı Mezarlığı’nda babası Muharrem Ertaş’ın mezarı yanına defnedildi. Mezar taşında ”Sakin ol ha, insanoğlu. İncitme canı, her can bir kalp, Hakk’a bağlı. İncitme canı, incitme.” yazılıdır.

BERKANT: BAY SAMANYOLU

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Berkant ve Serpil Orumcer, ilhan Karacay'in evinde.jpg Hiç merak ettiniz mi, şehirde değil, kerpiç evli bir köyde 1938’de dünyaya gelen ve 2012 yılında aramızdan ayrılan, unutulmaz “Samanyolu” şarkısını söyleyen Berkant, ortaokuldayken piyano çalmayı nereden biliyordu ?..

Yetmiş sene evvel, ilkokuldayken, memleketin yüzde doksanında radyo bile yokken, mızıka ve akordeon çalmayı kimden öğrenmişti ?

Henüz 14 yaşındayken, Frank Sinatra, Dean Martin, Nat King Cole şarkılarından oluşan repertuvara nasıl sahip olabilmişti ?

Berkant’ı 1975 yılında yakından tanıdım.
‘Bayan bacak’ diye ünlenen Serpil Örümcer ile evlenmiş ve KLM uçağı ile Amsterdam’ın Schiphol Havalimanı’na gelin-damat olarak gelmişlerdi.
Serpil Örümcer’in muhteşem gelinliği hem Hürriyet’te ve hem de KLM Magazine’de kapak olmuştu.

metin, kişi, dik, poz içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Berkant-Serpil çifti, Amsterdam’ın Schiphol havalimanına gelişlerinde yurttaşraımızdan da büyük ilgi görmüşlerdi.

1984 yılında Hollanda’dan dönüş yaptığım Mersin’deki Gazino-Restaurantımızdaki müzik sahnemizi zenginleştirmek için Berkan’ı aradım ve teklifimi yaptım. Hemen kabul etti ve Mersin’e geldi. Ama geliş o geliş oldu. İki yıl kaldığım Mersin’de sürekli bzimle oldu. Benim Hollanda’ya yeniden dönmemle birlikte ise, bizim gazinodan ayrıldı ve Lagos adlı bir başka mekanda yıllarca sahneye çıktı.

metin, kişi, grup, iç mekan içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Mersin’deki Pompeipolis tesislerinde aylarca sahneye çıkan Berkant, eşi Serpil ile, dünyanın en uzun pidesinden koparma yapıyor.

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:ilhan karacay:Berkant, ilhan Karacay'in isettigi Mersin Pompeipolis'te.jpg Mersin’deki birlikteliğimizde eski alışkanlıklarından vazgeçmiş, spor yapan, diyet programı uygulayan ve alkol almayan bir Berkant vardı.
Görünürde sessizdi ama, özel sohbetlerde bülbül gibi şakırdı.
Kazandığı paraları İstanbul’daki eşine ve çocuğunun bakımına harcardı.

Berkant’ın seslendirdiği, sözlerini Teoman Alpay’ın yazdığı ve bestesi Metin Bükey’e ait olan Samanyolu adlı şarkı, 1969 yılında Hollandalı pop şarkıcısı David Alexander Winter tarafından ‘Oh Lady Mary’ adıyla seslendirilince batıda da tanınan bir parça haline geldi. Fakat parçayı tüm dünyada tanıtan şarkıcı Patricia Carli olmuştur. Şarkının plağı 1968 yılında 100.000’in üzerinde satarak Türkiye’de platin kazanan ilk plak olmuştu.
Berkant’a, Samanyolu şarkısındaki popülaritesi nedeniyle ‘Bay Samanyolu’ lakabını ben takmıştım.

Berkant Akgürgen’i 1 Ekim 2012 tarihinde kaybettik.
Nur içinde yatsın.

Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, poster, grafische vormgeving Automatisch gegenereerde beschrijving

Bakınız Berkant’ı, Antalya Elmalı ilçesi Bayraklar köyü müzik öğretmeni Emre Dayıoğlu nasıl tanıtıyor:
Hiç merak ettiniz mi, şehirde değil, kerpiç evli bir köyde 1938’de dünyaya gelen ve 2012 yılında aramızdan ayrılan, unutulmaz “Samanyolu” şarkısını söyleyen Berkant, ortaokuldayken piyano çalmayı nereden biliyordu ?..

Yetmiş sene evvel, ilkokuldayken, memleketin yüzde doksanında radyo bile yokken, mızıka ve akordeon çalmayı kimden öğrenmişti ?

Henüz 14 yaşındayken, Frank Sinatra, Dean Martin, Nat King Cole şarkılarından oluşan repertuvara nasıl sahip olabilmişti ?

Dedim ya, 1938’de köyde dünyaya gelen çocuk..

On sekiz yaşındayken orkestra kurmayı, Saksafon çalmayı, hangi vizyonla akıl etmişti ?..

Çünkü.. Babası Hasan Akgürgen’in Köy Enstitüleri’ndeki görevi nedeniyle Ankara’nın Hasanoğlan Köyü’nde dünyaya gelmiş, ilkokula Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde başlamış, babasının tayini gereği, Bilecik’e, Denizli’ye gitmiş ama, ailesi tarafından hep “köy enstitüsü ruhu”yla büyütülmüştü..

Berkant’ın temel eğitimini aldığı Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde ; tarih derslerini Ordinaryüs Profesör Enver Ziya Karal, zooteknik derslerini Profesör Selahattin Batu, ekonomi derslerini Profesör Muhlis Ete, kültür-edebiyat derslerini Sabahattin Eyüboğlu, ziraat derslerini Profesör Kazım Köylü, coğrafya derslerini Profesör Ferruh Sanır veriyordu.

Peki, ya müzik derslerini ?..
Âşık Veysel ve Ruhi Su !..

Ankara Konservatuvarı’nın saygın ustaları klasik müzik öğretiyordu. 1945 senesinde, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün enstrüman demirbaşı şöyleydi : 259 mandolin, 55 keman, 37 bağlama, 8 akordeon, 3 piyano, 3 davul, 1 metronom ve 1 pikap..

“Harika çocuk”lar Suna Kan ve İdil Biret, enstitüye misafir getiriliyor, köy çocuklarını teşvik için yaşıtlarından keman ve piyano dinletiliyordu.

Âşık Veysel ve Ruhi Su ise saz çalmasını öğretiyordu.

Âşık Veysel, enstitü bahçesine kiraz fidanı dikmiş, seneler sonra ziyaret edip kollarını açarak kiraz ağacına sarılmış, nasıl boy verdiğini hissetmişti..

Resim yapıyorlar, voleybol oynuyorlardı.. Sinema salonu vardı, tiyatro salonu vardı..

Bedri Rahmi Eyüboğlu bir hatırasını şöyle anlatmıştı :

“Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gitmiştik. Okulun hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduğunu nasıl kavradığını, ertesi gün oynadıkları piyeste gördük..”

kişi, iç mekan, grup, poz içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturulduBerkant ve Serpil Örümcer, Rotterdam Başkonsolosluğumuzun rezidansında da ağırlandığı zaman, yanında yine İlhan Karaçay vardı.

Mozart, Vivaldi, Beethoven dinliyorlar ; Gorki, Tolstoy, Zola okuyorlardı. Molieré’in “Kibarlık Budalası”nı, Sofokles’in “Kral Oedipus”unu, Gogol’un “Müfettiş”ini sahneliyorlardı.

Mesela, bir mezuniyet töreni programı sırasıyla şöyleydi : İstiklal Marşı, bağlama konseri, türküler, mandolin konseri, şiirler, keman konseri, piyano konseri, koro, Anton Çehov’un “Bir Evlenme Teklifi”, diploma takdimi ve topluca oynanan zeybek…

Tüm zamanların gelmiş geçmiş en şöhretli şarkısı “Samanyolu”nu ölümsüzleştiren, dededen toruna nesiller boyu adeta marş gibi ezberleten Berkant, işte bu “ruh”un Türkiye’ye armağanıydı..

İşin ilginç tarafı, romantizm tarihimizin en önemli şarkısının adı “Samanyolu” ama, şarkının içinde tek kelime “Samanyolu” geçmiyor..

metin, açık hava, kişi, spor içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Müzisyenlik hayatında yüzlerce konser veren Berkant’ı, Utrecht şehrindeki konserinde, sahnede alkışlayanlardan biri de İlhan Karaçay’dı. (sağda)

Müzisyenlik hayatı

İlk kez 1957 yılında Ankara’da bir düğün salonunda “Üstün Poyrazoğlu Orkestrası” ile sahneye çıktı. Aynı yıl kurduğu “Jüpiter Kenteti” adlı müzik topluluğu ile gece kulüplerinde çalıştı. Bu süreçte tanınmasının ardından TRT Ankara Radyosu‘nda program yapmaya başladı. Askerlik sürecinde bando takımında yer almasının ardından İstanbul’a giderek saksafon öğrendi. 1964’te Ankara’da Yurdaer Doğulu ile orkestra kurarak çalışmalarını sürdürdü. 1965 yılında Vasfi Uçaroğlu Orkestrası’na solist olarak katılan Berkant, ilk plağını aynı yıl çıkardı. Sezen Cumhur ÖnalMetin Bükey ve Teoman Alpay ile de çalışan sanatçı, 1967 yılında çıkardığı Samanyolu adlı şarkısıyla çok kısa sürede zirveye tırmandı. 1967’de sinema alanında da yer alan Berkant, 1971 yılına kadar çeşitli filmlerde rol aldı. Beste ve şarkı sözü uyarlaması, yazarlığı yaptı.

AHMET METE IŞIKARA: DEPREM BABA

Herkes O’nu ‘Deprem Baba’ olarak tanımıştı. Sevecen ve babacan haliyle gönüllerde taht kurmuştu. Ben de O’nu zevkle izler ve dinlerdim. Işıkara soyadı bende birşeyler çağrıştırıyordu ama, belleğim O’nu tanımama yetmiyordu.
O’nun, benim sınıf arkadaşım olduğunu ancak öldükten sonra anladım.
Mersin’de Çankaya İlkokulu’nda aynı sınıfı paylaşmıştık Mete ile. Başöğretmenimiz Ulviye Alpay, aralarında benim de olduğum birkaç haylazı, deniz kenarından toplayıp okula getirdiği zamanlarda, O sınıfın en çalışkan çocuğu olarak daha o günlerde ünlenmişti.
Sonra ‘Deprem Baba’ olarak ün yaptı.
Yaşamında seni tanıyamadığım için özür dilerim Mete!
Nur içinde yat.

http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/Assets/PhotoGallery/Pictures/0000407079.jpg

Ahmet Mete Işıkara Kimdir ?

22 Ekim 1941 yılında Mersin’de 7 kardeşin sonuncusu olarak doğdu. Dedesi Ahmet Bey Halepli bir manifaturacı idi. Babası Muhittin Bey, annesi ise Giritli bir ailenin kızı olan Hüsniye Hanımdır. Kardeşlerinden ikisi çok küçükken vefat eder. En büyükleri Baki Işıkara, iktisat profesörüdür. Yüksel Hanım’ın ardından gelen Önder ile Savaş Bey ticaretle uğraşır.

Ahmet Mete Işıkara, çocukluğunu lise yıllarının sonuna kadar hep Mersin’de geçirdi. İlkokula 1947 yılında Gazi Paşa İlkokulu’nda başladı.

1954 yılında Mersin lisesine girdi. 1965 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Bölümü’nü bitirdi ve aynı bölüme asistan oldu. Ardından burslu olarak Londra Üniversitesi İmperial College Fizik Bölümü’nde ihtisas yapar. Sonra Almanya’da Göttingen Üniversitesi Jeofizik Kürsüsü’nde görev alır.

17 Ağustos 1999’da Marmara bölgesinde yaşanan ve büyük yıkımlar ile ölümlerin olduğu deprem sonrası yaptığı toplumu bilinçlendirme çabaları nedeniyle özellikle dönemin çocuklarının bilincine deprem dede, deprem amca gibi isimlerle de yerleşti.

1964 – 1976 yılları arasında Arzmanyetik alanının değişimi ile ilgili çalışmalar yaptı ve Manyetik ve elektromanyetik yöntemlerle yer kabuğunun yapısının araştırılması çalışmalarında bulundu.

1973 – 1974 yılları arasında askerlik görevini Harita Genel Komutanlığı’nda yaptı.

1976 – 1983 yılları arasında Türkiye Ulusal Jeodezi ve Jeofizik Birliği Ulusal Jeomagnetizma ve Aeronomi Komisyonu Başkanlığı yaptı. 1979 – 1982 yılları arasında Avrupa Depremlerin Önceden Belirlenmesi Çalışma Grubu’nda koordinatör ve 1980 – 1983 yılları arasında Türkiye adına Avrupa Konseyi Deprem Uzmanları Komitesi’nde temsilcilik yaptı.

1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde göreve başladı. 1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırmaları Enstitüsü’nde müdür yardımcısı oldu. 1991 yılında da Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırmaları Enstitüsü’nde müdür oldu.

1991 – 1992 Boğaziçi Üniversitesi’nde Rektör Yardımcılığı yaptı. 1985 – 1999 Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Jeofizik Anabilim Dalı Başkanlığı yaptı.

1991 – 2002 Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü olarak görev yaptı.

1992 – 2000 Boğaziçi Üniversitesi’nde Yönetim Kurulu Üyesi oldu. 1993 – 2000 yılları arasında Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu’nda, Depremlerinin Önceden Belirlenmesi Değerlendirme Danışma Komitesi Üyeliğinde bulundu.

2000 – 2002 Başbakanlık Ulusal Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü Ulusal Danışmanlığı görevini yürüttü.

2002 de Afete Hazırlık Eğitim Derneği (AHDER) Başkanlığı’nda bulundu.

2005 yılından beri de Türk Kızılayı Genel Başkan Danışmanlığı yaptı.

1976 – 2008 yılları arasında deprem ve depremselik çalışması, depremlerin önceden belirlenmesi araştırmaları, deprem konusunda toplum eğitimi, afet yönetimi ve afet zararlarının azaltılması konusunda çalışmalar yürüttü.

Ahmet Mete Işıkara, AHDER (Afete Hazırlık ve Deprem Eğitim Derneği)’in yönetim kurulu başkanıydı. Aynı zamanda Türk Kızılayı Genel Başkan Başdanışmanlığı da yapmaktaydı.

Ahmet Mete Işıkara 1969 yılında şarkıcı Necmi Rıza Ahıska’nın kızı Aysel Ahıska ile evlendi. Yeşim ve Cengiz adında bir kızı bir oğlu vardır.

Daha önce de 3 Ocak 2012 tarihinde anjiyo olan, kamuoyunda “Deprem Dede” olarak tanıatürre olduğu tanısıyla hastaneye yatırıldı ve yoğun bakıma alındı. 24 Kasım’da bakımının evinde sürdürüleceğini belirtilerek taburcu edildi.

Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, bir süredir tedavi gördüğü İstanbul Göztepe-Medical Park Hastanesi’nde 21 Ocak 2013 tarihinde 72 yaşında hayatını kaybetti.

NEZİH DEMİRKENT:TÜRK MEDYASININ BAŞ ÖĞRETMENİ VE BABIALİ’NİN SON ANIT İNSANIYDI

Sadece gazeteci olarak değil, insan yönüyle, organizasyon yeteneğiyle, yönetici niteliğiyle de Demirkent, bağımsız gazeteciliğin sembolüydü.

Afbeelding met persoon, kleding, Menselijk gezicht, overdekt Automatisch gegenereerde beschrijving

11 Şubat 2001 Pazar. Bu tatil gününün yatak keyfini çıkar­mak için TRT’deki Pazar
Pa­norama’yı izliyorum. Bu nedenle de hiç kaçırmadığım NTV haberini kaçırıyorum. Saat 10.20’de telefon çaldı. Arkadaşım Erdinç Örgüt aramıştı. Ani­den “Başın sağolsun” dediğini du­yunca aklıma ilk gelen Nezih Demir-kent oldu. Zira, arkadaşım Erdinç, ai­lemden haber alamazdı. Bir devlet bü­yüğü ölseydi TRT yayını keser ve
ya­yınlardı, Birkaç saniye içinde beynim­de Demirkent yaşadı.

Ve Erdinç’in ‘Nezih Ağabeyi kay­bettik’ deyişi ile çöktüm. Hemen is­tanbul’a uçma hazırlığına başladım.

Günboyu mobil telefonum susmadı. Allah hepsinden razı olsun. Demir-Halk Bank’ın Genel Müdürü Merdan Araz, İstanbul Havayollarının eski Mü­dürü Berk Güden, Avrupa Türk Telecom’un sahibi Ali Yavuz, gazeteci arkadaşlarım Ünal Öztürk ve Ali Okşak, turizmci dostlanm Refik Selahiye, Ce­mal Kapıkıran ve Nebil Zeytunlu bana ilk teselli verenler oldu. Daha sonra pek çok tanıdık ve okur taziyelerini bil­dirdi.

Meslek hayatımda benim babam, ağabeyim ve arkadaşımdı De­mirkent.

Afbeelding met begrafenis, graf, begraafplaats, kleding Automatisch gegenereerde beschrijving

1969 yılında Hürriyet’e girdi­ğim zaman Nezih Ağabey Hürriyet’in yan kuruluşu Yeni Gazete’de idi. 1971 yılında Hürriyet’in başına geçtiği za­man, Garbis Keşişoğlu yönetimindeki Avrupa nüshaların basımı için Frank­furt’ta matbaa kurma çalışmalarını ta­mamladı. O zamanki en büyük rakibi­miz Tercüman idi. Tercüman’ın tirajı­na ulaşmak bir hayal gibiydi. Ama Av­rupa’da oluşturduğumuz ekip, her ge­çen gün tirajımızın yükselmesine yet­mişti. Nezih Ağabey, bir süre sonra Ertuğ Karakullukçu’yu Avrupa baskılarının başına getirdi. İşte bu atamadan sonra Hürriyet’in Avrupa baskılannın tirajı Tercüman’ın tirajını geçmeye başladı.

Hollanda ve Belçika benim sorumlu­luğumda idi. O yıllarda ulaştığımız tiraj rekor olmuştu. Bugün bile o günkü ti­raja ulaşılamıyor. Nezih Demirkent, gazeteciliğin en ince yönlerini keşfet­miş bir yönetici olarak, tirajına ulaşıl­ması bile hayal kabul edilen o zamanki Tercüman’ı geride bırakmayı başar­mıştı. Bunun için hepimiz Hürriyet’i sırtımızda taşıdık diyebilirim.

Çok güçlüydü

Çok severdi Nezih bey Hollanda ve Belçika’yı. Hollanda’ya geldiği za­man Van Gogh ve Milli Müze’yi gez­meden gitmezdi. Onunla Hollan­da’dan Belçika’ya otomobil ile bir se­yahatimiz olmuştu. Başbakan Demirel Brüksel’e geliyordu. O günkü yayın­lar nedeniyle Demirel, Hürriyet’e so­ğuktu. Demirel’in kalacağı otele gel­diğimiz zaman lobinin en uzak köşe­sinde oturmuştuk. Başbakan Demirel otele geldiği zaman etrafında, sıkı bir koruma vardı. Hiç kimse
yanaştırıl­mıyordu. Hiç unutamıyorum. Demirel’in otel salonuna giri­şi ve asansöre binişinden sonra biri kulağına birşeyler fısıldadı. Demirel ellerini iki yana açtı ve asansörün ha­reketini önledi. Asansörden çıktı ve bizim oturduğumuz köşeye doğru yürümeye başladı. İşte o sırada De­mirkent ayağa kalktı ve kendisine doğru gelen Demirel’e el uzattı. Tüm ba­sın mensupları Demirel’in yanına yanaşamazken, ay­nı Demirel’in asansörden özel olarak çıkarak bizim oturduğumuz yere kadar yürümesi, Demirel’in Hürriyet’e ve Demirkent’e verdiği değeri ortaya ko­yuyordu.

Sağlamcıydı

Demirkent, muhabirlerine çok güve­nirdi. Ama bir hata yapmamaları için de kontrol mekanizmasını çalıştırırdı. 1972 yılında Rotterdam’da Türkler’e saldırılar yapılıyordu. Günlerce süren bu saldınlarda Türk evleri yakılıyordu. Verdiğimiz haberler Türkiye’de de manşetlerde idi. İnanılması çok zor olan olayları aktarıyorduk. Nezih Ağa­bey, Delft’te ikamet eden yeğenine çaktırmadan görev vermiş bizi kontrol ettirmişti.

1976 yılında Beyaz Kelebekler’in “Sen gidince bak neler oldu” adlı şarkısı burada hit olmuştu. Radyo ve televizyonlar gün boyu bu parçayı ya­yınlıyordu. Geçen yıl hit olan Tar­kan’ın “Şımank” adlı parçası “Sen gi­dince” kadar ünlenmemişti. Nezih bey ile ‘Sen Gidince’yi çarşıda pazarda da her an du­yuyorduk. Beyaz Kelebekler’i tam üç kez duyduğu zaman bana anlamlı bir bakış savurdu. Otelden çıkıp Zwolle’deki bir matbaayı ziyarete giderken radyoda bir kez daha Sen Gidince’yi duyan Ne­zih Ağabey espriyi patlattı “Ulan ben gelmeden önce radyolara ta­limat mı verdin?”

Yayınlanmayanları yayınlardı

Türkiye’de medyanın yayınlayamadığı haberler vardı. Bazı kişilerin aleyhi­ne yazmak zordu. Bunlardan biri de, o zaman Ajda Pekkan ile gizli aşk yaşa­yan ünlü bir işadamıydı. Bu işadamının Ajda Pekkan ile ilişkisi olduğunu hiçbir yayın organı yayınlayamamıştı. Ajda Pekkan’ın Eurovizyon Şarkı Yarışma-sı’na “Petrol” adlı şarkı ile Lahey’de katıldığı haftaydı. Nezih Ağabey İstan­bul’dan aradı ve aynen şunları söyledi:

“İlhan, Ajda’nın sevgilisi işada­mı Erdoğan Demirören bugün Amsterdam’a geliyor. Onu havaalanından al, oteline götür ve ilgilen. Ama daha sonra da ne yapıp yap, Ajda ile birlikte fotoğraflarını çek ve bizzat bana gönder. Bunu yapamazsan ceke­tini al ve git.”

Emir büyük yerden ve de şaka yollu tehditli gelmişti. Ünlü işadamını hava­alanında uçak kapısından aldım. Aj­da’nın kaldığı otele giderken kendisi­ne, “Bak, Nezih Ağabey’den emir geldi. Senin Ajda ile resimlerini çekeceğim ve göndereceğim” uyarısını yaptım. Ünlü işadamı eliyle işa­ret edip “Geç” dedi. Ben de kendisi­ne, “Bak ben senin resmini çeker ve gönderirim. Benden gönder­mek, senden de yayınlatmamak” dedim.

Ajda ve ünlü işadamı ile bir hafta bir­likte oldum. Bu bir hafta boyunca re­sim çekmeye hiç yanaşmadım. Taa ki Ajda’nın Petrol şarkısı ile fiyasko yaşa­nana kadar. Yarışma sonrasında otelin bodrum katındaki barına gittik. Yanım­da eşim de vardı. Ajda ile ünlü işadamı kederden bol bol alkol alıyorlardı. Ga­zetemizin ünlü sosyete fotoğrafçısı Zo­zo Toledo da oradaydı. İşadamına, “Şimdi fotoğraf çekilme zamanı. Şöyle dörtlü bir hatıra fotoğrafı çekilelim” deyince hiç itiraz gelmedi. İşadamı, “Çekin anasını satayım” dedi. Zozo’yu çağırdım ve fotoğrafımı­zı çekmesini istedim. Zozo “Çekmem abi” dedi. Ben de kendisine bunun bi­zim için bir hatıra fotoğrafı olduğunu, işadamının da onay verdiğini söyledi­ğim Zozo, fotoğraf çekmemekte ısrar etti. İşadamı bu kez “Çek ulan Zozo” dedi.

Bunun üzerine Zozo, “Abi şimdi sarhoşsun, ya­rın ayılınca anamı bellersin” deyiverdi.

Daha sonra Zozo fotoğrafımızı çekti ve film makarasını da bana verdi.

Otelden ayrıldıktan sonra zarf içine koyduğum filmi göndermek için Schiphol Havaalanı’na gittim ve kargo ile gönderdim. Ertesi sabah otel odasında buluştuğum Ajda ile işadamı neler ol­duğundan habersiz idiler. İşadamına filmin gittiğinf söyledim. Gazete dağıtı­mında çok etkili olan bu işadamı he­men İstanbul’daki sağ kolunu aradı: “Gazeteleri dolaş, akşam fotoğ­raflar çekilmiş. Git hepsini topla” emrini verdi.

Filmi alan Nezih Ağabey, Hafta So­nu Gazetesi’nin birinci sayfasının ta­mamını bizim fotoğraflarımız ile doldu­rup, “İşte işadamı Erdoğan Demirören ile Ajda’nın büyük aşkı” başlıklı bir haber koymuş. Bir hafta sonra İstanbul Hilton Oteli’nde karşılaştığım Zozo, bunun sonrasını ba­na şöyle anlattı: “Abi sorma yahu. Nezih Baba haberi tam sayfa koymuş. İşadamı önce Erol Bey’i aramış ve baskının durdurulması­nı istemiş. Erol Bey baskıyı dur­durmuş. İşadamı yola çıkan gaze­te yüklü kamyonları da durdurmuş.”

Bir de Özhan Hakantürk macerası vardı. Bu macerayı da sizlere Yavuz Nufel kardeşimin kalemi ile aktarayım:

Yıl 1980. Aylardan Haziran. İlhan Karaçay, Avrupa Futbol Şampiyonası için İtalya’ya gider. Çalıştığı gazetenin o zamanki patronu, ünlü şarkıcı Nükhet Duru ile birlikte Roma’dadır.

Karaçay, Frankfurt’tan aldığı bir haftalık Hürriyet gazetelerini patronuna götürmüş o günlerde şöhretinin zirvesinde olan Nükhet Duru ile birlikte otelin lobisinde çaylarını içitikten sonra mesleğini icra etmek için kolları sıvar.
Teçhizatını kuşanır ( Fotoğraf Makineleri) başlar spor haberleri için koşturmaya..

Türkiye’den gelen meslektaşları ile birlikte Avrupa Futbol Şampiyonası’nı takip eden İlhan Karaçay, bir meslektaşından duydukları karşısında hayretler içinde kalır; Meslektaşı; “Biz büyük bir grupla Hollanda’ya geleceğiz. Özhan Hakantürk adında biri Türkiye’den 50 gazeteci-yazar ile sözleşme yaptı. Hepimiz Hollanda’ya yerleşeceğiz ve çeşitli yayın organları çıkaracağız” diyordu.

Duyduklarından kısa bir süre sonra , Karaçay’ı Hollanda’daki bürosunda çalışan Yasemin Öztürk ile Necati Çavuşoğlu ararlar ve “Abi burada bir bey var, sizinle görüşmek istiyor” dedikten sonra ahizeyi yeni patron adayı Özhan Hakantürk’e verirler.

Hakantürk telefonda, “Size Genel Yayın Yönetmenliği teklifinde bulunacağım” sözleri üzerine İlhan Karaçay’ın cevabı kısa ve net olur, “Hollanda’ya gelince görüşürüz”

Karaçay’a yapılan bu teklif ; İstanbul’da Cağloğlu, Frankfurt’ta da Neu Izenburg’da dilden dile dolaşmaktakta basın camiasından günlerce
“Gündem”den düşmeyen konu olur.

Söylentiler ve Karaçay’a yapılan bu teklif üzrine o dönemde Hürriyet’in Frankfurt Genel Müdürü Garbis Keşişoğlu Karaçay’ı arar, “İlhan, nedir bu konuşulanların aslı. Sen de Hürriyet’i brakıp Genel Yayın Yönetmeni olacakmışsın” diye sorar. Karaçay yine kısa ve net konuşur ”Hollanda’ya dönünce bilgi vereceğim” der.

1980 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın ardından Hollanda’ya dönen Karaçay, çıkacak gazete(ler) için Genel Yayın Yönetmenliği teklifinde bulunan Özhan Hakantürk ile görüşür ve Cağaloğlu ile Neu Izenburg’u ayağa kaldıran söylentilerin gerçekliliğini araştırmaya başlar. Başlar başlamasına ama Hakantürk, Karaçay’ın araştırmasına fırsat bile vermeden Genel Yönetmenlik teklifini yapmıştır bile.

Karaçay bu teklife anında “hayır” der. O sırada büroda bulunan ve Karaçay’ın “Hayır” cevabını duyan Yasemin Öztürk ile Necati Çavuşoğlu biribirlerinin suratlarına bakarlar; Hakantürk’e dönerek zafer kazanmış kumandan edası ile “Yaaa, biz İlhan abi kabul etmez demedik mi?” derler.

Çünkü Karaçay’ın Genel Yayın Yönetmenliği teklifinine verceği cevabın “Hayır “ olacağını söylemişler bu konuda patron adayı Hakantürk ile iddiaya girmişlerdir. O yüzden Karaçay’ın “Hayır” cevabını duyar duymaz ilk tepkileri “Yaaa!” olur.

Yasemin Öztürk ile Necati Çavuşoğlu’na karşı iddiayı kaybeden Hakantürk Avrupa’da çıkarmayı düşündüğü gazeteler için Türkiye’nin en ünlü yazar ve çizerleri ile sözleşme yapmıştır, İlhan Karaçay gibi Avrupa ve Hollanda’yı çok iyi bilen deneyimli bir gazeteciyi de bu yeni işin başına getirmeye kararlıdır.

Hakantürk, Karaçay’a aylık meblağı boş olan bir mukavele uzatır ve “Hadi kalk notere gidiyoruz” demesiyle İlhan Karaçay, Yasemin ile Necati’nin yüzlerine bakarak, “Ben bu maceranın sonunu merak ediyorum” şeklinde tepki veriken bir yandan da mukaveleye “Aylık 20 bin D Mark net ve artı masraflar” diye yazar!

Notere gidilir ve sözleşme İngilizce, Hollandaca ve Türkçe olarak üç dilde yapılır ve imzalanır.

Bir yandan ne olup bittiğini, bir yandan da bu maceranın sonunu merak eden Karaçay, ilk iş olarak Türkiye’deki meslektaşları ile görüşmek için İstanbul’da Hilton’a yerleşir ve Hollanda’da çalışmaya aday meslektaşlar ile teker teker görüşür.

Günlerce süren görüşmelere bugünün çok ünlü yazar- çizer takımından olanlar bile Karaçay ile görüşmek için sıraya girmiş günlerce sıra beklemek zorunda kalmışlardır.

Karaçay; “Çünkü o yıllarda gazeteciler öyle ahım şahım paralar almazlar kıt kanaat geçinirlerdi.” diyor.
‘Ağabey sizinle görüşmeye gelen, sıraya giren, bekleyen ve bugün burunlarından kıl aldırmayan isimlerden bir kaç isim verseniz’ şeklindeki ricam üzerine, otoriter bir baba edasıyla, ”Asla, meslek etiğine yakışmaz” diyor Karaçay.

‘Tamam abi yazılmamak kaydıyla bir iki isim’ diyorum ısrarla; “ Yavuz!… ,Yavuz,!…” diyor ses tonunu azcık yükselterek. Şayet Karaçay karşındaki kişinin adını iki kez art arda söylüyorsa kuracağı cümlenin başında : “Bu konuda daha fazla soru sorma, tamam” demektir.

Neyse, konumuza dönecek olursak İlhan Karaçay, Cağaloğlu’nu çalkalayan bu yeni gelişmeler hakkında konuşmak , bilgi vermek bilgi almak için Hürriyet’in başında bulunan merhum Nezih Demirkent ile görüşmeye gider.
Nezih beye durumu anlatan Karaçay, Demirkent’ten, “Bu tehlikeli bir maceradır. Hem sen ve hem de buradaki meslektaşlarımız zor duruma düşebilir. Sen bu işe girme.” tepkisiyle karşılaşır. Ama Karaçay, başladığı işin sonunun nereye varacağını bilmek ister. Bunun üzerine Nezih Demirkent, şaka yollu da olsa, “Hürriyet’te, ‘İlhan Karaçay ile hiçbir ilgimiz kalmamıştır’ diye yarım sayfa ilan atarım’ tehdidini savurur. Karaçay da bunun üzerine, “Ben size ne kötülük yaptım ki ağabey” deyince, abartısız bir şekilde şu yanıtı alır Demirkent’ten.

“Bak İlhan, senin ismin, özellikle Avrupa’da Hürriyet’ten büyük. Bak, Günaydın gazetesi 1 milyon, biz ise 500 bin satıyoruz değil mi? Peki, bir milyon satan Günaydın’da, Londra muhabiri Bora Paran mı, yoksa 500 bin satan Hürriyet’teki İlhan Karaçay mı daha ünlü? Senin adını herkes ezberlemiş. Bunu tabii ki önce senin becerine sonra da Hürriyet’e borçlusun. Bu nedenle ben seni bırakmam.”

1970’li yıllarda, İlhan Karaçay ismi sadece Avrupa’da değil, Türkiye’de de çok ünlenmişti. Bir zamanların Hikmet Ferudun Es’i gibi ünlenmişti Karaçay.
Zira, Karaçay’ın dünyanın dört bir yanından gönderdiği haberler, Hürriyet’ten başka Haftasonu, Kelebek, TV’de 7 Gün ve Gonk gibi dergilerde manşetlerde yer almaktadır.

Meraklısı açar arşivleri bakar!
Dünya ve Avrupa Futbol Şampiyonaları demek İlhan Karaçay imzası demektir. O günlerde Hürriyet’de 9 sütun ( 8 sütün değil) İlhan Karaçay imzasıyla yayınlanmaktadır, o dönemin en önemli dış dünya haberleri, spor haberleri…

Rahmetli Demirkent ile görüşmenin sonunda, İlhan Karaçay saygıyı ve nezakati elden bırakmadan şöyle der: “Ağabey, bu bir kariyer meselesidir. Şu 50 isme bakar mısın? Ben bu 50 ünlünün Genel Yönetmeni olacağım. Burada paradan da önemli bir konu var.” Bunun üzerine Demirkent, öz bir ağabey tavrı ile “İstersen Hürriyet’i bırakma. Hem bize hem de Hakantürk’e çalış” der; Karaçay’ın bu teklife cevabı çabucak “Evet” olur.

Karaçay, İstanbul’daki görüşmelerden sonra Hollanda’ya döner ve yeni patronu Hakantürk ile detaylı bir görüşme yapar. Bilgi ve fikir teatisinde bulunurlar. Karaçay bu görüşmeden tatmin olmaz. Fakat işler planlanandan daha hızlı ilerlemektedir. Türkiye’den 3 meslektaş gelmiştir ve işe başlamıştır bile.
Bunun için büyük bir büro kiralanmıştır. Türkiye’nin en ünlü yazar ve çizerlerin yer aldığı bir ekip tarafından İstanbul’da hazırlanan BOŞVER adlı bir mizah dergisinin kalıpları Hollanda’ya gelmiştir çoktan…

Tüm bu gelişmeler karşısında Karaçay mutlu değildir. İçine sinmeyen bir durumla karşı karşıya olduğunu hisseder. İçini kemiren soruyu sormak için bir gün Hakantürk’ü karşısına alır ve aynen şöyle der: “Söyle bakalım Hakan bey, bu değirmenin suyu nereden akacak? Sen CIA’ya mı, KGB’ye mi, Mossad’a mı, Ermenilere veya ayrılıkçılara mı hizmet edeceksin? Söyle bakalım, sen 50 ünlü gazeteciyi nasıl besleyeceksin?”

Hakantürk’ün yanıtı açıktır: “Sen bu yayıların Genel Yönetmeni değil misin? İstediğin gibi yayın yap.” Yayınların siyasi boyutu hakkındaki yanıtın olumlu olması bir yana para kaynağı hakkında açık bir cevap alamayan Karaçay kararlı bir şekilde; “Bak Özhan, bana parayı ve kaynağını göstermezsen ben bu işte yokum.” der.

Bunun üzerine Karaçay, Hakantürk’ü daha dikkatle takip etmeye başlar. Karaçay’ın bürosuna Hakantürk için gelen gidenler çoğalır. Utrceht’ten bir Tük Hakantürk’ün altına bir Mercedes otomobil çekmiştir. Bir yığın adam, “Özhan bey bizi gazeteci yapacak ve ikamet izni alacak” diye ortalıklarda dolaşmaya konuşmaya başlamıştır.
Karaçay’ın yüreğine şüphe düşmüştür artık.

Karaçay derhal İstanbul’a giderek Gazeteciler Cemiyeti’nde topladığı Hollanda’da çalışmak için daha önce Hiltonda görüştüğü meslektaşlarına “Ben bu işte yokum. Hollanda’ya kim gelirse beni yok bilsin. Sorumluluk bende değil, gelendedir.” diye açıkça konuşur, tavrını ortaya koyar. Buna rağmen ilk etapta üç meslektaş gelmiş ve o arada maketi İstanbul’da hazırlanmış olan BOŞVER isimli dergi Hollanda’da basılmış ve Avrupa’ya dağıtılmıştır çoktan!.

İlhan Karaçay, Özhan Hakantürk’ün gerçekleri konuşmayan bir maceraperest olduğuna kanaat getirdiğinde bomba patlar. Hakantürk’ün evine baskın yapan Utrecht polisi 5 sahte pasaport bulmuş ve Hakantürk’ü hemen ertesi gün sınırdışı etmiştir!
İlhan Karaçay, “Sorumluluğu almam” dediği halde, Hollanda’ya gelen ve açıkta kalan üç meslektaşına sahip çıkar ve onları selametle İstanbul’a gönderir. (Bu üç gazeteci Naci Yalınkılıç, Zakir Barutçu ve Ergin Sanver’dir)

Gerek Hollanda’ya gelen üç meslektaş ve gerekse çok ünlü olan 50 yazar çizerin isimlerini tüm ısrarlarıma rağmen öğrenemedim, O 50 kişilik isim listesi İlhan Karaçay’da saklıdır.

Hollanda’daki 50 yıllık Türk tarihinde, Cağaloğlu- Franfurt uzantılı günlük yayın organlarının yanı sıra yerel Türk medyası ile sayıları otuzu bulan, eline fotoğraf makinesi geçirenin “Gazeteciyim” pozlarında dolaştığı günümüzde, böyle bir anıyı yazmamak eksiklik olurdu. Hollanda Türk Medya tarihince yaşanan ilginç bir anı, bir macerayı da yine / ancak İlhan Karaçay gibi bir duayen yaşayabilir ve anlatabilirdi…

DEMİRKENT’İN, MUHABİRLERE ‘ÇÖPE ATILAN HABERLER’ KONUSUNDA VERDİĞİ İKİ ÖRNEK: MEHMET TÜRKER VE İLHAN KARAÇAY.

Mehmet Türker ile birlikte, muhabir haklarının iki ‘Yılmaz Savaşçısı olarak gösterilmiştik.

Türker’i kaybettiğimizi öğrendiğim zaman, Hürriyet gazetesindeki günlerimiz aklıma geldi.
O zaman Mehmet Türker Türkiye’de haberler üretiyor, ben de Hollanda’dan haber üretip Yazı İşleri Müdürlüğü’ne aktarıyorduk.

Şimdi hangi konu olduğunu bilemiyorum ama, Yazı İşleri Müdürlüğü’ne haber değeri olan bir konuyu fotoğraflı aktarmıştım.
Haber yayınlanmamıştı. Serviste çalışan arkadaşlara sorduğum zaman,
‘Yazı İşleri Müdürü kullandırtmadı‘ dediler.

Bunun üzerine Yazı İşleri Müdürü’müzü aradım. Haberin neden kullanılmadığını sorduğum zaman, ‘Bunun kararını ben veririm İlhan’ diye kesip atmaya çalıştı. Ben ise, haberin çok ses getirecek bir nitelikte olduğunu, özellikle Avrupa ülkelerinde ses vereceğini anlattım. Ama O yayınlamamakta direndi. Ben de hakimiyetimi biraz kaybederek üzerine gittim. ‘Sen buradaki havayı koklayamazsın, buradaki havayı ben daha iyi koklarım’ dedim.
O hâlâ yayınlamamakta direnince, ‘Bak, sen de bu gazete için faydalı olmaya çalışıyorsun, ben de. Bu haber gazeteye çok şey kazandırır’ deyince, bana karşı yine direndi ve sertleşti. Bunun üzerine ben de sertleştim. ‘Bak ben konuyu patrona kadar götürürüm’ dediysem de olmadı. Öyle ya, kilometrelerce yol katederek saatlerce çalıştığım halde, haber değeri taşıyan yazım kullanılmamıştı. Sonunda çok sinirlendim ve çok kaba sayılacak kelimeler kullanarak telefonu kapadım.

Nasıl olduysa haber ertesi gün yayınlandı.
Şaşırmıştım ama, birşey anlamamıştım.

Aylar sonra, Hürriyet’in o zamanki hem Genel Müdürü ve hem de Genel Yayın Müdürü olan rahmetli Nezih Demirkent, dünyadaki tüm Hürriyet muhabirlerini Frankfurt’a çağırmıştı.

Toplantıların birinde, muhabir arkadaşların çoğu, gönderdikleri haberlerin çöp kutusuna atılmasından şikayet ettiler. Rahmetli Demirkent şikayetleri dinledikten sonra şöyle konuşmuştu: ”Şu, en arkada oturan İlhan Karaçay var ya, ona sorun, o size ne yapacağınızı iyi anlatır. Ben haberlerinin peşini bırakmayan iki adam tanıyorum. Biri Mehmet Türker, diğeri de İlhan Karaçay.”

Rahmetli Demirkent’in bu sözleri beni düşündürmüştü. Sonra birden aklıma gelmişti. Demek ki, benim münakaşa ettiğim Yazı İşleri Müdürü, yaptığımız sert tartışmadan sonra beni şikayete gitmiş. Demirkent de, habere bakınca, ‘Sen bu haberi kullan, ben Karaçay’a ağzının payını verir ve cezalandırırım” demiş olacak.

Rahmetli Mehmet Türker ile şahsımı, haberlerinin yayınlanması için savaş yapan iki muhabir olarak örnekleyen Demirkent’i ve Mehmet Türker’i rahmetle anıyorum…

NEZİH DEMİRKENT KİMDİR?

Nezih Demirkent 1930 yılında İstanbul’da doğdu. F.Sabiha ve A.Nurettin Demirkent’in oğluydu. Haydarpaşa Lisesi’ni ve İÜ Hukuk Fakültesi bitirdi. Mesleğe 1950 yılında Son Saat Gazetesinde başladı. Yeni Sabah, Yeni Gazete ve Hürriyet’te, mesleğin çeşitli dallarında çalıştı. Hürriyet Gazetesinde Genel Yayın Müdürlüğü yaptı. Daha sonra Dünya Gazetesi’nin sahipliğini üstlendi. Fransızca biliyordu. “Sayfa Sayfa Gazetecilik”, “Medya Medya” ve “Salı Yazıları” isimli kitapları yayınlandı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin önceki başkanlarından Nezih Demirkent, 50 yıl gazetecilik mesleğinin içinde bulundu. Uzun bir dönem TGC‘nin Başkan Yardımcılığı görevinde hizmet verdikten sonra 18 Kasım 1982 günü Başkanlığa seçildi. 10 yıl sürdürdüğü bu hizmetten, seçimde adaylığını koymayarak çekildi. TGC Hikmet Memduh Kızılağaç Huzurevi ile TGC Basın Müzesi projelerini gerçekleştirdi. TSYD’nin kurucu üyesiydi. Türkiye Gazete Sahipleri Sendikası’nın bir dönem başkanlığını yaptı. Basın Şeref Kartı taşıyordu. 11 Şubat 2001’de vefat etti. Tarih Profesörü Işın Demirkent ile evliydi. TGC üyesi, Demirkent Eğitim ve Araştırma Vakfı Başkanı Didem Demirkent’in babasıydı.

SAKIP SABANCI İLE CANNES VE AMSTERDAM HATIRALARIM

Kısa bir biyografisini altta sunacağım ünlü işadamı Sakıp Sabancı ile ilk buluşmamız, Dünya Jet Sosyetesinin merkezi olan Monaco’ya 52 km. uzaklıktaki Cannes’te oldu.
Fenerbahçe futbol takımı, 1994-1995 sezonunda UEFA Kupasında rövanş maçı için Cannes’e gelmişti. Ertesi Gün Galatasaray-Barcelona ile Barcelona’da oynayacaktı.
Gazetem için her iki maçı izleme görevi bana düşmüştü.

Cannes’te Sakıp Sabancı ile aynı otelde kalıyorduk. Sabancı’nın otele ihtiyacı var mıydı bilemiyorum ama, tanışmamız o otelde oldu. Sabah kahvaltısından sonra birlikte dışarı çıktığımız Sabancı’nın Rolls Royce otomobili kapıda bekliyordu.
“Atla Karaçay” dedi rahmetli…
Neye uğradığımı şaşırdım. O muhteşem otombil ile şehirde birkaç tur atarken muhabbetimiz yerindeydi

Afbeelding met voertuig, Landvoertuig, kleding, wiel Automatisch gegenereerde beschrijving

Akşam, 1707 Fenerbahçe Derneği’nin yemeği vardı. Yemekte, eski Başkan Ali Şen ve Ömer Çavuşoğlu ile birlikteydik. Fenerbahçeliler Ali Şen’in başkanlığa gelmesini istiyorlardı.
Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti o kadar acımasızdı ki, Fenerbahçeli taraftarlar İstanbul’daki tribünlerde, Galatasaray’ın Barcelona ile oynayacağı maç için “Barcelonalıyız” pankartı asmışlardı.
Cannes’teki yemekte mikrofonu eline alan Ömer Çavuşoğlu, Galatasaray aleyhtarı bir konuşma yapınca, mikrofonu kapan Ali Şen, “Hayır, biz Barcelona’da oynanacak maçta Galatasaray’ın yanında yer almalıyız. Bizim rekabetimiz kendi aramızdadır. Dışa karşı hepimiz Türk taraftarıyız” diyerek ortalığı sakinleştirdi.

Nihayet sıra Cannes-Fenerbahçe maçına gelmişti. Maça yine birlikte gitmiştik rahmetli Sabancı’yla.
Maç öncesi, sahaya girmek isteyen Sabancı’ya hiç kimse ‘dur’ diyemedi. Benim aynı zamanda fotoğrafçı kartım da olduğu için sahaya girebildim.
Fenerbahçe evinde oynadığı maçı 1-5 kaybetmişti. Şimdi o maçın rövanşı oynanacaktı. Fenerbahçe taraftarı mutsuzdu ve yeni bir başkan arayışı içindeydiler. Seyirciler Sabancı’yı sahada görünce tezahürata başladılar. Tribünlerden, “En büyük Başkan Sabancı başkan” sesleri çıkmaya başladı.
Sabancı tel örgülerin ardından seyirci ile diyaloga başlamıştı. Ben de hiç durmadan fotoğraf çekiyordum. Yarım saat boyunca tribünleri baştan sona dolaşmıştık.
Maç saati gelince birlikte tribündeki yerimizi alırken, “Ne diyorsunuz, Fenerbahçe’ye başkan olacak mısınız?” diye sordum. Sabancı, yüzüme olumsuz bir mimik ile karşılık vermeye çalışınca, durumu anladım. ‘Böylesi büyük ve meşgul bir işadamının kulüp başkanlığında ne işi var’ diye düşünmüştüm.

Afbeelding met tekst, visitekaartje, logo, Lettertype Automatisch gegenereerde beschrijving

Fenerbahçe o maçı 4-0 kaybederek turnuvadan elenmişti.

AMSTERDAM BULUŞMASI
Sakıp Sabancı ile ikinci buluşmamız Amsterdam’da olmuştu. Sabancı’nın kızı ampute takımı ile birlikte Amsterdam’a gelmişti. Hava limanında karşıladığım ekibin içinde Sakıp sabancı da vardı.

Afbeelding met Menselijk gezicht, kleding, persoon, glimlach Automatisch gegenereerde beschrijvingO zamanlar, Amsterdam’daki eğlence dünyasının kralı olan Yüksel Kazancı da benimle birlikteydi.
Sabancı ile akşam, Yüksel’in sahibi olduğu otelde buluştuk. Kırmızı lambalı sokakları dolaştıktan sonra geldiğimiz otelde sohbet etmeye başladığımız Sabancı, “Adamları görüyor musunuz, turizmden kazandıkları para ile doymuyorlar bir de seks turizminden para kazanıyorlar.” demişti.
Öyle ya, kırmızı lambalı sokaklar, kadınlı erkekli binlerce turist ile doluydu.

Afbeelding met Menselijk gezicht, kleding, persoon, pak Automatisch gegenereerde beschrijving

Rahmetli Sabancı bizden ayrılırken, “İstanbul’da mutlaka bana geleceksiniz ha!” demişti.
Ama tabii ki biz, böylesi meşgul bir işadamının çay-kahve muhabbeti ile meşgul edemezdik ve öyle de yaptık.

Afbeelding met Menselijk gezicht, kleding, persoon, stropdas Automatisch gegenereerde beschrijving

SAKIP SABANCI’NIN BİYOGRAFİSİ

Allah’ın rahmetinin üzerinde olmasını dilediğim Sabancı’nın kısa bir biyografisi şöyle:

Kuruluşundan beri Hacı Ömer Sabancı Holding’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yapmış olan Merhum Sakıp Sabancı, 7 Nisan 1933 tarihinde Kayseri’nin Akçakaya köyünde fakir bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Çok genç yaşlarda, Bossa Un Fabrikası’nda veznedarlıkla iş hayatına başladı. Sırasıyla, Çiftlik Müdürü ve Bossa Tekstil İşletmesi Müdürü oldu. Babasının 1966 yılında vefatından sonra kurulan Sabancı Holding’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’na getirildi.

1964 yılından itibaren, 25 yıl müddetle Adana ve Kocaeli Sanayi Odaları; Türkiye Sanayi ve Ticaret Odaları Birliği Üyeliği ve Başkanlığı yaptı. 1986 yılında Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği TÜSİAD’ın Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı üstlenen Sakıp Sabancı, 1987 – 1990 yılları arasında Yüksek İstişare Konseyi Başkanlığı’nı yaptı. Sabancı, Hacı Ömer Sabancı Vakfı’nın kurucuları arasındaydı.

Sabancı’nın “İşte Hayatım”, “Para Başarının Mükafatıdır”, “Gönül Galerimden”, “Rusya’dan Amerika’ya, Gezdiklerim Gördüklerim”, “Ücret Pazarlığı mı, Koyun Pazarlığı mı?”, “Gelişen, Değişen Türkiye”, “Daha Fazla İş, Daha Fazla Aş”, “Doğu Anadolu Raporu”, “Başarı Şimdi Aslanın Ağzında” , “Hayat Bazen Tatlıdır”, “Bıraktığım Yerden Hayatım”, “Herşeyin Başı Sağlık”, İngilizce ve Japonca yayınlanan “This is My Life” ile İngilizce yayınlanan “Turkey: Changing and Developing” adlı on dört kitabı vardır.

Sakıp Sabancı’ya 1984’de Eskişehir Anadolu Üniversitesi, 1986’da Amerika’nın New Hampshire Universitesi, 1992’de İstanbul Yıldız Üniversitesi, 1993’te Kayseri Erciyes Üniversitesi, 1997’de İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Kıbrıs Girne Amerikan Üniversitesi, Edirne – Trakya Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi, 1998’de Washington Southeastern Üniversitesi (ABD), 1999’da Çukurova Üniversitesi ve 2002’de Kırıkkale Üniversitesi tarafından “Fahri Doktorluk” ünvanı verilmiştir.

Sakıp Sabancı, ayrıca 1987 yılında “Belçika Kraliyet Nişanı” ve 1992’de Japon Hükümeti tarafından verilen “Kutsal Hazine Altın ve Gümüş Yıldız Nişanı” ile, 2000 yılında ise Sabancı Üniversitesi Müzesi’ne bağışladığı ve “Altın Harfler” adı altında Türk Hat eserlerinin ve tablolarının ilk defa Louvre Müzesi’nde sergilenmesini sağlayarak Fransa’da Türk kültürünü tanıtmadaki başarılı katkılarından dolayı Fransız Hükümeti tarafından “Legion d’honneur” Şeref Nişanı ile onurlandırılmıştır.

Sakıp Sabancı’ya 1997 yılında Cumhurbaşkanı tarafından “Devlet Üstün Hizmet Madalyası”; İsviçre-Zürih’teki Avrupa Ekonomi Enstitüsü tarafından “Avrupa Kristal Dünya Ödülü” ve Hukukun Egemenliği Derneği tarafından da “Kaliteli İnsan Onur Ödülü” verilmiştir.

Sakıp Sabancı 1999 yılında New York’ta FABSIT Vakfı tarafından “Yılın İşadamı” ödülünü, Türk-Amerikan İşadamları Derneği (TABA) tarafından “Türkiye Tanıtım Ödülü”nü almıştır.

Türkiye genelinde birçok caddeye Sakıp Sabancı adı verilmiştir. Sabancı Türkiye’de Artvin, Erzurum, Kırıkkale illeri ve Torbalı beldesi, ABD’de ise New Hampshire, Houston ve Beverly Hills kentlerinin Fahri Hemşehrisi seçilmiştir.

10 Nisan 2004 tarihinde vefat eden Sakıp Sabancı; evli, 3 çocuk babası ve 1 torun sahibiydi. “

Çok genç yaşlarda, Bossa Un Fabrikası’nda veznedarlıkla iş hayatına başladı. Sırasıyla, Çiftlik Müdürü ve Bossa Tekstil İşletmesi Müdürü oldu. Babasının 1966 yılında vefatından sonra kurulan Sabancı Holding’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’na getirildi.

1964 yılından itibaren, 25 yıl müddetle Adana ve Kocaeli Sanayi Odaları; Türkiye Sanayi ve Ticaret Odaları Birliği Üyeliği ve Başkanlığı yaptı. 1986 yılında Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği TÜSİAD’ın Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı üstlenen Sakıp Sabancı, 1987 – 1990 yılları arasında Yüksek İstişare Konseyi Başkanlığı’nı yaptı. Sabancı, Hacı Ömer Sabancı Vakfı’nın kurucuları arasındaydı.

Sabancı’nın “İşte Hayatım”, “Para Başarının Mükafatıdır”, “Gönül Galerimden”, “Rusya’dan Amerika’ya, Gezdiklerim Gördüklerim”, “Ücret Pazarlığı mı, Koyun Pazarlığı mı?”, “Gelişen, Değişen Türkiye”, “Daha Fazla İş, Daha Fazla Aş”, “Doğu Anadolu Raporu”, “Başarı Şimdi Aslanın Ağzında” , “Hayat Bazen Tatlıdır”, “Bıraktığım Yerden Hayatım”, “Herşeyin Başı Sağlık”, İngilizce ve Japonca yayınlanan “This is My Life” ile İngilizce yayınlanan “Turkey: Changing and Developing” adlı on dört kitabı vardır.

Sakıp Sabancı’ya 1984’de Eskişehir Anadolu Üniversitesi, 1986’da Amerika’nın New Hampshire Universitesi, 1992’de İstanbul Yıldız Üniversitesi, 1993’te Kayseri Erciyes Üniversitesi, 1997’de İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Kıbrıs Girne Amerikan Üniversitesi, Edirne – Trakya Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi, 1998’de Washington Southeastern Üniversitesi (ABD), 1999’da Çukurova Üniversitesi ve 2002’de Kırıkkale Üniversitesi tarafından “Fahri Doktorluk” ünvanı verilmiştir.

Sakıp Sabancı, ayrıca 1987 yılında “Belçika Kraliyet Nişanı” ve 1992’de Japon Hükümeti tarafından verilen “Kutsal Hazine Altın ve Gümüş Yıldız Nişanı” ile, 2000 yılında ise Sabancı Üniversitesi Müzesi’ne bağışladığı ve “Altın Harfler” adı altında Türk Hat eserlerinin ve tablolarının ilk defa Louvre Müzesi’nde sergilenmesini sağlayarak Fransa’da Türk kültürünü tanıtmadaki başarılı katkılarından dolayı Fransız Hükümeti tarafından “Legion d’honneur” Şeref Nişanı ile onurlandırılmıştır.

Sakıp Sabancı’ya 1997 yılında Cumhurbaşkanı tarafından “Devlet Üstün Hizmet Madalyası”; İsviçre-Zürih’teki Avrupa Ekonomi Enstitüsü tarafından “Avrupa Kristal Dünya Ödülü” ve Hukukun Egemenliği Derneği tarafından da “Kaliteli İnsan Onur Ödülü” verilmiştir.

Sakıp Sabancı 1999 yılında New York’ta FABSIT Vakfı tarafından “Yılın İşadamı” ödülünü, Türk-Amerikan İşadamları Derneği (TABA) tarafından “Türkiye Tanıtım Ödülü”nü almıştır.

Türkiye genelinde birçok caddeye Sakıp Sabancı adı verilmiştir. Sabancı Türkiye’de Artvin, Erzurum, Kırıkkale illeri ve Torbalı beldesi, ABD’de ise New Hampshire, Houston ve Beverly Hills kentlerinin Fahri Hemşehrisi seçilmiştir.

10 Nisan 2004 tarihinde vefat eden Sakıp Sabancı; evli, 3 çocuk babası ve 1 torun sahibiydi.

Çok genç yaşlarda, Bossa Un Fabrikası’nda veznedarlıkla iş hayatına başladı. Sırasıyla, Çiftlik Müdürü ve Bossa Tekstil İşletmesi Müdürü oldu. Babasının 1966 yılında vefatından sonra kurulan Sabancı Holding’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’na getirildi.

1964 yılından itibaren, 25 yıl müddetle Adana ve Kocaeli Sanayi Odaları; Türkiye Sanayi ve Ticaret Odaları Birliği Üyeliği ve Başkanlığı yaptı. 1986 yılında Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği TÜSİAD’ın Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı üstlenen Sakıp Sabancı, 1987 – 1990 yılları arasında Yüksek İstişare Konseyi Başkanlığı’nı yaptı. Sabancı, Hacı Ömer Sabancı Vakfı’nın kurucuları arasındaydı.

Sabancı’nın “İşte Hayatım”, “Para Başarının Mükafatıdır”, “Gönül Galerimden”, “Rusya’dan Amerika’ya, Gezdiklerim Gördüklerim”, “Ücret Pazarlığı mı, Koyun Pazarlığı mı?”, “Gelişen, Değişen Türkiye”, “Daha Fazla İş, Daha Fazla Aş”, “Doğu Anadolu Raporu”, “Başarı Şimdi Aslanın Ağzında” , “Hayat Bazen Tatlıdır”, “Bıraktığım Yerden Hayatım”, “Herşeyin Başı Sağlık”, İngilizce ve Japonca yayınlanan “This is My Life” ile İngilizce yayınlanan “Turkey: Changing and Developing” adlı on dört kitabı vardır.

Sakıp Sabancı’ya 1984’de Eskişehir Anadolu Üniversitesi, 1986’da Amerika’nın New Hampshire Universitesi, 1992’de İstanbul Yıldız Üniversitesi, 1993’te Kayseri Erciyes Üniversitesi, 1997’de İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Kıbrıs Girne Amerikan Üniversitesi, Edirne – Trakya Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi, 1998’de Washington Southeastern Üniversitesi (ABD), 1999’da Çukurova Üniversitesi ve 2002’de Kırıkkale Üniversitesi tarafından “Fahri Doktorluk” ünvanı verilmiştir.

Sakıp Sabancı, ayrıca 1987 yılında “Belçika Kraliyet Nişanı” ve 1992’de Japon Hükümeti tarafından verilen “Kutsal Hazine Altın ve Gümüş Yıldız Nişanı” ile, 2000 yılında ise Sabancı Üniversitesi Müzesi’ne bağışladığı ve “Altın Harfler” adı altında Türk Hat eserlerinin ve tablolarının ilk defa Louvre Müzesi’nde sergilenmesini sağlayarak Fransa’da Türk kültürünü tanıtmadaki başarılı katkılarından dolayı Fransız Hükümeti tarafından “Legion d’honneur” Şeref Nişanı ile onurlandırılmıştır.

Sakıp Sabancı’ya 1997 yılında Cumhurbaşkanı tarafından “Devlet Üstün Hizmet Madalyası”; İsviçre-Zürih’teki Avrupa Ekonomi Enstitüsü tarafından “Avrupa Kristal Dünya Ödülü” ve Hukukun Egemenliği Derneği tarafından da “Kaliteli İnsan Onur Ödülü” verilmiştir.

Sakıp Sabancı 1999 yılında New York’ta FABSIT Vakfı tarafından “Yılın İşadamı” ödülünü, Türk-Amerikan İşadamları Derneği (TABA) tarafından “Türkiye Tanıtım Ödülü”nü almıştır.

Türkiye genelinde birçok caddeye Sakıp Sabancı adı verilmiştir. Sabancı Türkiye’de Artvin, Erzurum, Kırıkkale illeri ve Torbalı beldesi, ABD’de ise New Hampshire, Houston ve Beverly Hills kentlerinin Fahri Hemşehrisi seçilmiştir.

10 Nisan 2004 tarihinde vefat eden Sakıp Sabancı; evli, 3 çocuk babası ve 1 torun sahibiydi.

Çok genç yaşlarda, Bossa Un Fabrikası’nda veznedarlıkla iş hayatına başladı. Sırasıyla, Çiftlik Müdürü ve Bossa Tekstil İşletmesi Müdürü oldu. Babasının 1966 yılında vefatından sonra kurulan Sabancı Holding’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’na getirildi.

1964 yılından itibaren, 25 yıl müddetle Adana ve Kocaeli Sanayi Odaları; Türkiye Sanayi ve Ticaret Odaları Birliği Üyeliği ve Başkanlığı yaptı. 1986 yılında Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği TÜSİAD’ın Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı üstlenen Sakıp Sabancı, 1987 – 1990 yılları arasında Yüksek İstişare Konseyi Başkanlığı’nı yaptı. Sabancı, Hacı Ömer Sabancı Vakfı’nın kurucuları arasındaydı.

Sabancı’nın “İşte Hayatım”, “Para Başarının Mükafatıdır”, “Gönül Galerimden”, “Rusya’dan Amerika’ya, Gezdiklerim Gördüklerim”, “Ücret Pazarlığı mı, Koyun Pazarlığı mı?”, “Gelişen, Değişen Türkiye”, “Daha Fazla İş, Daha Fazla Aş”, “Doğu Anadolu Raporu”, “Başarı Şimdi Aslanın Ağzında” , “Hayat Bazen Tatlıdır”, “Bıraktığım Yerden Hayatım”, “Herşeyin Başı Sağlık”, İngilizce ve Japonca yayınlanan “This is My Life” ile İngilizce yayınlanan “Turkey: Changing and Developing” adlı on dört kitabı vardır.

Sakıp Sabancı’ya 1984’de Eskişehir Anadolu Üniversitesi, 1986’da Amerika’nın New Hampshire Universitesi, 1992’de İstanbul Yıldız Üniversitesi, 1993’te Kayseri Erciyes Üniversitesi, 1997’de İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Kıbrıs Girne Amerikan Üniversitesi, Edirne – Trakya Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi, 1998’de Washington Southeastern Üniversitesi (ABD), 1999’da Çukurova Üniversitesi ve 2002’de Kırıkkale Üniversitesi tarafından “Fahri Doktorluk” ünvanı verilmiştir.

Sakıp Sabancı, ayrıca 1987 yılında “Belçika Kraliyet Nişanı” ve 1992’de Japon Hükümeti tarafından verilen “Kutsal Hazine Altın ve Gümüş Yıldız Nişanı” ile, 2000 yılında ise Sabancı Üniversitesi Müzesi’ne bağışladığı ve “Altın Harfler” adı altında Türk Hat eserlerinin ve tablolarının ilk defa Louvre Müzesi’nde sergilenmesini sağlayarak Fransa’da Türk kültürünü tanıtmadaki başarılı katkılarından dolayı Fransız Hükümeti tarafından “Legion d’honneur” Şeref Nişanı ile onurlandırılmıştır.

Sakıp Sabancı’ya 1997 yılında Cumhurbaşkanı tarafından “Devlet Üstün Hizmet Madalyası”; İsviçre-Zürih’teki Avrupa Ekonomi Enstitüsü tarafından “Avrupa Kristal Dünya Ödülü” ve Hukukun Egemenliği Derneği tarafından da “Kaliteli İnsan Onur Ödülü” verilmiştir.

Sakıp Sabancı 1999 yılında New York’ta FABSIT Vakfı tarafından “Yılın İşadamı” ödülünü, Türk-Amerikan İşadamları Derneği (TABA) tarafından “Türkiye Tanıtım Ödülü”nü almıştır.

Türkiye genelinde birçok caddeye Sakıp Sabancı adı verilmiştir. Sabancı Türkiye’de Artvin, Erzurum, Kırıkkale illeri ve Torbalı beldesi, ABD’de ise New Hampshire, Houston ve Beverly Hills kentlerinin Fahri Hemşehrisi seçilmiştir.

10 Nisan 2004 tarihinde vefat eden Sakıp Sabancı; evli, 3 çocuk babası ve 1 torun sahibiydi.

 

MÜZEYYEN SENAR:
ATATÜRK’ÜN TAKDİR ETTİĞİ SANATÇI

muzeyyensenar2

Çocukluğumun idoluydu Müzeyyen Senar.
Ablam Kıymet hep O’nun şarkılarını seslendirirdi. Biz de etk,lenirdik tabii…
O’nu ilk kez İzmir Fuarı’nda canlı izlemiştim.
1978 yılıydı. Eşim Jeanne ile İtalya’dan feribot ile İzmir’e gitmiştik.
İzmir’de Fuar zamanıydı. Bir gece Müzeyyen Senar’ı dinlemeye gittik.
Sahnede bir afsane vardı. Güzel şarkıları bir yana, eşimi en çok etkileyen, bu eşsiz sanatçıya verilen hediyelerdi.
Yığınla çiçek buketinin yanında şampanyalar patlatılıyordu.
Ama biri vardı ki, işte o birinin jesti eşimin aklından hiç çıkmadı.
O birisi, Müzeyyen Senar’a muhteşam bir yüzük hediye etmişti.
Hollandalı eşim bu davranışa o kadar şaşırdı ki, o günden sonra Müzeyyen Senar’ı her anışımızda ‘Yüzüklü şarkıcı’ olarak andık.
Son aylarda eşime, ‘Yüzüklü şarkıcı rahatsızlandı’, ‘ Yüzüklü şarkıcı komaya girdi’ diye acı haberler veriyordum.
Ama ne yazık ki son haberim çok üzücü oldu. Bu kez ‘Yüzüklü şarkıcı vefat etti’ demek beni de yıkmıştı.

Müzeyyen Senar ile tanışmamız 1983 yılında oldu.
Daha önce bir Bülent Ersoy çirkinliğini yazmıştım.
Bu yazım Türkiye’de pek çok köşe yazarına konu olmuştu.
Bu yazarlardan Aykut Işıklar ve Sacit Aslan şöyle yazmışlardı.
Hürriyet Gazetesi’nin yıllarca Hollanda temsilcisi olan İlhan Karaçay’ı Avrupa’daki tüm Türk gazetecileri iyi tanır. Çünkü hepsinin ağabeyidir. Ancak Karaçay’ı eski şarkıcılar da tanır. Çünkü Hollanda’da en büyük konserleri organize eden kişidir.

Karaçay son gelişmeler karşısında dayanamayıp bir yorumyazmış. Daha doğruu Ersoy’u iyi tanımanız için yazmış. Tek kelime ilave etmiyorum, çıkarmıyorum da. İlhan Karaçay’ın yazdığı ‘Bülent Ersoy gerçeği yazsısı sanki belgesel gibi. Hadi hep birlikte okuyalım:
‘1983 yılının nisan ayı idi. Eşim ile birlikte Frankfurt’a gitmiş ve o zaman çalıştığım Hürriyet bürosuna uğramıştım. O sırada Londra’dan Faruk Zapçı telefon etmişti. Ben de bir ‘merhaba’ demek için telefonu aldım. Gezide olduğumu duyan Faruk, “Londra’ya gel. Bülent Ersoy da burada. Birlikte konserine gideriz. Belki sen de bir konser organizasyonu yaparsın” deyince, hiç düşünmeden ‘geliyoruz’ dedim.

O zamanlar ben, Türkiye’den getirdiğim sanatçılar ile Hollanda’da konserler organize ediyordum. Hatta Beyaz Kelebekler grubunun “Sen Gidince Bak Neler Oldu” şarkısını plak yapıp televizyonlardaki Top Pop programlarına çıkarmıştım. O sırada Frankfurt bürosunda bulunan İsviçre muhabirimiz Erdinç Ispartalı, Londra’ya gideceğimi, Bülent Ersoy ile belki de bir konser anlaşması yapacağımı duyunca, “Sakın ha !” diye bağırdı. Erdinç, bir süre önce İsviçre’de konser veren Bülent Ersoy’un büyük rezaletler çıkardığını, evlerinde kaldığı aileye bile adeta işkence yaptığını anlatarak beni uyarmıştı. Eşim ile birlikte Frankfurt’tan otomobille Hollanda’nın Hoek van Holland limanına geldik ve buradan feribot ile İngiltere’ye geçtik. Bülent Ersoy’un Londra Palladium Salonu’ndaki konserine gittik. Ersoy’un kadrosunda Müzeyyen Senar da vardı. Bülent Ersoy’un, Müzeyyen Senar ekolünü taklit ettiği ve hatta bu ünlü sanatçıdan ders bile aldığı söylenir. Buna rağmen, kendisinden önce sahneye çıkan ve çok alkış aldığı için programını uzatan Müzeyyen Senar’a çok kızan Ersoy’un, “Yeter be, indirin şu kadını sahneden” dediğini ben şahsen kuliste duymuştum.
O zamanlar ustası sayılan Müzeyyen Senar’a hakaretler yağdırmaktan utanmayan Bülent Ersoy, şimdi de tıpkı Zeki Müren örneğinde olduğu gibi takiyye yapıyor ve merhum olan sanatçı’nın arkasından ağıt yakıyor.
Konumuz Müzeyyen Senar ama, ölenlerin arkasından takiyye yapan Bülent Ersoy’un foyasını bir kez daha ortaya koymak için o eski Zeki Müren anısına da değineceğim.
Amerika’ya tedavi olmak için giderken Hollanda’ya uğrayan Zeki Müren’i ben ağırlamıştım. O’nu havaalanından aldım, Amsterdam’a götürdüm. Akşam yemeğini Sabit Gürses’in program yaptığı lokantada yedik. Sabit Gürses’e bayılmıştı Zeki Müren.
Ertesi gün Zeki Müren’i Amerika’ya yolcu etmek üzere otelinden aldım ve havaalanına götürdüm.
Yolda sohbet ederken “Bülent Ersoy geçen ay buradaydı” dediğim an, “Ne olursun, bu ismi duymak istemiyorum” diyerek, bu sanatçıya karşı antipatisini ortaya koydu.

NEJAT UYGUR:
HEM KOMEDYENDİ HEM DE DÜŞÜNÜR

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:nejatuygur.jpg

 

Mersin’de 30 yıl önce kurduğu açıkhava tiyatrosunda aylarca çalıştı.
Her gün dolan tiyatroda ben de hergün vardım.
Sahnede çok güldürürdü ama, sahne dışında yerlere yatırırcasına güldürürdü.
Bir komedyenden çok, iyi bir düşünürdü.
Allah rahmet eylesin !!!

Doğum YeriKilis / Türkiye
Doğum Tarihi10.8.1927 / 18.11.2013
Nejat Uygur Kimdir ?
Öğretmen bir annenin ve subay bir babanın üç oğlundan ortancası olan Uygur Kilis’li sanatçı İsmail Dümbüllü tarafından keşfedilmiş ve meşhur edilmiştir.

Eğitimi

Eğitimini Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde tamamladı. İlkokulu Siirt, Ezine ve İntepe’de okudu ve bu dönemde tiyatroya müsamerelerle başladı. Sarıyer, Çanakkale ve Manisa’da ortaokulu tamamladıktan sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nin Heykel Bölümü’ne girdi ama mezun olamadı.

Sporculuğu

1943 yılında Sarıyer Halkevi’nde başladığı boksla beraber spora karşı ilgisi arttı. Atletizm ve su topu yanısıra iyi bir at binicisidir.1952 yılında Necla Uygur ile hayatını birleştirdi.

Tiyatroculuğu

Tiyatroya profesyonel olarak 1949 yılında “Nejat Uygur Tiyatrosu” ile adım attı. Nejat Uygur, düşündüğü ilk mesleğin tiyatro olmadığını belirtti:

“Benim düşündüğüm ilk meslek pilotluktu. Çocukluğumda pilot olacağımı düşünürdüm. Hatta hiç unutmam Manisa’da olduğumuz yıllarda, yatak çarşaflarını alıp yüksek bir yerden aşağı atlamayı planlamıştım. Tecrübe pilotu olarak önce ağabeyim atladı ve ayağını kırdı. Ağabeyim Zeki Ayhan Uygur, Amerika’da ünlü bir beyin cerrahı şimdi. Onunla gurur duyuyorum. Ağabeyim burada deniz albayıydı, ordudan ayrıldı sonra.”
Gençlik yıllarında Amerika’ya ulaşmak isteğiyle gemici oldu:
“Benim gençliğimde herkeste Amerika’ya gitmek gibi çok yoğun bir istek vardı. Bu yüzden liman cüzdanı çıkarttım ve gemici oldum. Hiç unutmam, bir Panama şilebinde çalıştım. Gemide kimsenin canı sıkılmazdı. Onlara fıkralar anlatır, taklitler yapardım. Herkes çok gülerdi. Sonra askere gittim, orada da arkadaşlarımı çok güldürürdüm. Giderek insanların yüzünü güldürmek bende tutku oldu. Sonra da tiyatro başladı zaten.”
13 yıl süren Anadolu turneleri sürecinde sırasıyla Süheyl, Süha, Ahmet, Kemal ve Behzat adlı beş erkek çocukları dünyaya geldi. Süheyl ve Behzat babalarının deyimiyle “armut ağacının dibine düştüler” ve tiyatrocu oldular.

1998 yılında Kültür Bakanlığı’nca verilen Devlet Sanatçısı unvanını almıştır.
Uygur, 10 Eylül 2007’de beyin damarlarında oluşan bir tıkanıklık nedeniyle vücudun sol tarafında kısmi felç geçirdi. Sağlık durumuna ilişkin yapılan basın toplantısında Uygur’un sol kolunu hareket ettiremediği, yüzünde kayma olduğu, bacağında biraz hareket olduğu, konuşmasının ise düzgün olduğu ifade edildi.Oğulları Süheyl ve Behzat Uygur son açıklamalarında Nejat Uygur’un artık geçmişiyle yaşadığını söylemişlerdir.

Ödülleri
2007 – Altın Kelebek TV Yıldızları Yarışması “Tiyatroya Destek Yılı Özel Ödülü”
2006 – Kemal Sunal Kültür Sanat Ödülü “En İyi Tiyatrocu”
1999 – 22. Avni Dilligil Tiyatro Ödülleri “Belkıs Dilligil Onur Ödülü”

Filmografi
2007 – Beyaz Melek
2004 – Vizontele Tuuba (Hacı Zübeyir)
1974 – Cafer’in Nargilesi
1971 – Cafer Bey İyi, Fakir Ve Kibar
1970 – Cafer Bey

AYTUNÇ ALTINDAL:
ULUSLARARASI BİR GAZETECİYDİ

Mac OSX:Users:bulentyigittop:Desktop:181120130939479141124.jpg
O’nunla Yeni GÜNAYDIN gazetesinde birlikte çalıştım. 1994 yılındaki Dünya Futbol Şampiyonası sırasında New York’a gelmişti. Birkaç gün birlikte olduk. Dünyanın en becerili araştırmacılarından biriydi. Aramızdan erken ayrıldı.
Allah rahmet eylesin !!!

Aytunç Altındal (gerçek adı: Osman Aytun Altındal; d. 12 Ocak 1945, Bakırköyİstanbul – ö. 18 Kasım 2013), dintarih ve politika alanlarında faaliyet göstermiş Çerkes asıllı Türk teologgazeteciaraştırmacıkomplo teorisyeni[1] ve yazar.

Dinlerfelsefeezoterik ve gizli örgütler ve benzeri konularda birçok makale ve kitap yazmıştır. 18 Kasım 2013’te İstanbul’da ölmüştür.[2] 19 Kasım 2013 günü ÜsküdarKaraca Ahmet– Şakirin Camii’nde düzenlenen cenaze töreninin ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir.[3]

Ailesi

Aytunç Altındal’ın babası Ahmet Cavit Altındal, Beşiktaş kulübünde futbol oynamış aynı zamanda Haysiyet Divanı Başkanlığı yapmıştır. Annesi Fatma Melahat Hanım ise ev hanımıydı. Aytunç Altındal, 4 kardeş içinde en küçük olanıdır. Annesinin ilk evliliğinden olan 4 çocuğunun yanı sıra, 2. evliliğinden de bir kız kardeşi bulunmaktadır.

Çocukları

Zeyno Altındal (kızı), A. Emine Altındal Altuğ (kızı) ve Ahmet Mustafa Altındal (oğlu)

Öğrenimi

Ailesi Melâmî meşrep Mevlevîler ile Melâmîler‘den müteşekkil olan Aytunç Altındal, henüz altı yaşındayken ailesi tarafından BâtınîMelâmî eğilimde on yıl kadar süren bir eğitime tâbi tutuldu. İlkokulu İstanbul‘da okuyan Altındal, ortaokul eğitimini 1956 yılında Diyarbakır‘da tamamladı. Haydarpaşa LisesiKabataş Lisesi ve Pendik Lisesi’nde eğitim aldı. Lisans eğitimini Paris Sorbonne Üniversitesi‘nde aldı.[4] İsviçre‘de Zürih Üniversitesi‘nde Teoloji konusunda doktora tahsili gördü.[kaynak belirtilmeli]

İtikat kökenleri

Aytunç Altındal, 1832, 1834 ve 1864 göçleri neticesinde İstanbul‘a yerleşen itikadını Melâmîtarikadını ise HurûfîRufâ’î olan bir Çerkes aileye mensup olduğunu açıklamıştı.

Siyasi yaşamı

Şiir dışında deneme ve inceleme türlerinde eserler verdi. 1964’ten başlayarak HaberAkşamCumhuriyetYeni HalkçıUlus ve Yenigün gibi gazetelerde yazılar yazdı. Dokuz çeviri kitabı yayımlandı. Yedi kitabı ise yasaklandı. Fransa ve İsviçre’de bazı yazıları yayımlandı. Şiirleri Sanat EdebiyatVarlıkSüreç ve Bilim-Sanat gibi dergilerde yayımlandı. Bazı şiirleri Amerika Birleşik Devletleri ve İzlanda dergilerinde de yer aldı.

Siyasi çalışmaları

Aytunç Altındal, 1973 yılında Partizan adlı şiir kitabı nedeniyle 7,5 yıl hapse mahkûm oldu ve yurt dışına kaçtı. 1975 yılında İsviçre’de Marksist Yaklaşımla Türkiye’de Kadın adlı kitabı çıkardı. 1977’de İstanbul‘da Havass adında bir yayınevi kurdu. 1984 yılında da Süreç yayınlarını kurdu. 1982’ye kadar Süreç dergisini yönetti. Daha sonra 1989’da Zürih’te Modus Vivendi Yayınevi ve Sanat Galerisini yönetti. Yine 1989 yılında Rusya’da Kültür Danışmanlığı görevini yaptı. 1992’de Birleşik Krallık Edinburg’da International Academy For European and Christian Studies (Uluslararası Avrupa ve Hristiyanlık Araştırma Akademisi) kuruluşunda Project Academic Board (Akademik Proje Kurulu) üyeliğine seçildi. Aynı yıl İngitere’de yayınlanan Three Faces Of Jesus (Üç İsa) adlı kitabı dünya basınında geniş yankı buldu. Daha sonra 1993’te Rusça’ya çevrildi. 1993’te International Society For The Study of European Ideas (Uluslararası Avrupa Düşünce Çalışmaları Topluluğu) bilimsel kuruluna üye oldu. Aynı yıl Avusturya‘nın Graz şehrindeki Karl-Franz Üniversitesi tarafından düzenlenen European Secular Legacy (Avrupa’nın Lâik Mirası) adlı uluslararası konferansta Oturum ve Bölüm Başkanlığı’na seçildi. 1995’te merkezi New York’ta bulunan Carnagie Council On Ethics And International Affairs (Carnagie Uluslararası İşler ve Ahlak Kurultayı) örgütüne davet edilen, ilk ve tek Türk konuşmacı oldu. Aynı sene, New York‘ta Birleşmiş Milletler bağlantılı Global Forum Of Spiritual And Parliamentary Leaders Or Human Survival‘da (İnsan Yaşamından Sorumlu Ruhani ve Siyasi Liderler Küresel Forumu) uluslararası danışman üyesi oldu. CEDS Türkiye Başkanlığı yaptı. Uğur Mumcu‘nun Sakıncasız adlı eserinin yapımcılığını da üstlendi.

Zürih‘te kurduğu Modus Vivendi Yayınevi’nde aslında alşimist ve okültist bir din uzmanı olduğunu söylediği ünlü fizikçi Isaac Newton‘un bugüne kadar hiç bilinmeyen ve kendisinin ölümünden sonra yayınlanmasını vasiyet ettiği, Yalvaç Daniel hakkında tamamen şifreler üzerine ve Kitâb-ı Mukaddes‘teki şifrelerin çözümleri üzerine yazdığı bir kitabını da yayınladı.[5] Altındal, ayrıca Isaac Newton‘un 1733 yılında Eski Latince dilinde yazmış olduğu ve sadece 50 adet orijinali mevcut olan Observations Prophecies of Daniel and Apocalypse of St. John (Daniel‘in Peygamberlikleri ve Aziz Yuhanna‘nın Vahiy‘i Üzerine Yorumlar) adlı, peygamberlikler üzerine yazdığı, içinde İbraniceLatince ve Eski İngilizce bölümler bulunan kitabını Türkçeye tercüme etti.

TALAY ERKER:
MAÇ TAHMİNLERİ İLE ‘BAY SKOR’ LAKABINI ALMIŞTI

Afbeelding met persoon, Menselijk gezicht, kleding, stropdas Automatisch gegenereerde beschrijving

Talay Erker’i, Hürriyet’te istihbarat şefliği yaparken tanımıştım. Spor Servisi’ne bakıyordu ama, diğer haberlere de ilgi duyuyordu.
Rotterdam’da meydana gelen, Türk evlerine saldırı olayları devam ederken bana, “İlhan’cığım, bu olayın bir başlangıç nedeni olmalıdır. Bence bu nedeni arayıp bulman lâzım” demişti.
Tam bir hafta süren ırkçı saldırılardan sonra yaptığım araştırmada, olayların çıktı mahallede, bir Türk’ün pansiyon işletmekte olduğunu ve pansiyon sahibinin, para ödeyemeyen bir Hollandalı kızı taciz ettiğini, ‘Benimle yatmazsan seni sokağa atarım’ demiş olduğunu öğrendim. Öyle de yapmış pansiyon sahibi…
Dışarı atılan kız, karşı tarafta bulunan, Hollandalıların müdavimi olduğu kahvehaneye girmiş ve yardım talebinde bulunmuş. Kahvehanedekilerin girişimleri boşa çıkınca, münakaşa kavgaya dönüşmüş ve o sırada pansiyon sahibinin otomobili ateşe verilmiş. Haber yayıldıkça olay yerine ırkçılar akın etmiş. Sonuçta bu olaylar hunharca bir şekide bir hafta devam etmiş.

Rahmetli Talay Erker’in uyarısı ile öğrenmiş olduğum neden, ırkçılara saldırı hakkı vermiyorsa da, olayların müsebbibi patronu da ifşa etmem şart olmuştu.

NECMİ TANYOLAÇ

Talay ağabey ile bir Avrupa maçı sırasında stadyumda birlikteydik. O sırada yanımıza gelen Tercüman Gazetesi’nin spor müdürü rahmetli Necmi Tanyolaç, Talay Erker’e beni işaret ederek, ‘Size tabanca gibi bir oğlan verdim, kıymetini bilin” demişti. Zira ben, tercüman gazetesinde çalışırken, Avrupa’ya açılan Hürriyet’e transfer olmuştum.

HEP BANA SORARDI

Rahmetli Erker, Türk kulüpleri tarafından transfer edilmek istenen Avrupalı futbolcular hakkında benden bilgi isterdi. Toparladığım bilgileri verdiğim Erker, “Avrupa futbolunu avucunun içi gibi bilen İlhan Karaçay’a göre…” ibaresi ile bilgileri sunardı.

Talay Erker’in, Hollanda’nın Tilburg şehrinde yaşayan bir kardeşi vardı. Sık sık kardeşini ziyarete gelirdi. Bu geliş-gidişler sırasında birlikte olurduk.
Anlayacağınız, rahmetli ile aramızda çok sıcak ilişki vardı.

Star Televizyonu’ndaki programında maç tahminleri yapan Talay Erker’in, sonuçları yüzde 90 olarak doğru bilmesi olay olmuştu. Bu nedenle kendisine ‘kâhin’ gözüyle bakılan Erker, yıllar önce bir başka kekanette bulunmuştu. Ali Koç’un Fenerbahçe’ye başkan olacağını 46 yıl önce söylemiş ve yazmıştı.

Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, person, pak Automatisch gegenereerde beschrijving

Erker, 1978 yılında dönemin Fenerbahçe Başkanı Emin Cankurtaran’la yaptığı bir söyleşide, şunları yazmıştı;

“Konuşmamız sırasında telefon çaldı… Konuştu, konuştu… Konuşurken yüzü güldü. Telefonu kapatırken, ‘Fenerbahçe’nin yarınları çok aydınlık’ dedi… Bu sözünün gerisini de şöyle getirdi: Şimdi konuştuğum Rahmi Koç’un oğlu… İki oğlu var, ikisi de hasta Fenerbahçeli… Aynen benim çocukluğumda olduğu gibi… Biraz sonra küçüğü gelecek, kendisine söz vermiştim, şu topu vereceğim… Fenerbahçe gelecek günlerde başkan sıkıntısı çekmez!..”

Afbeelding met Menselijk gezicht, persoon, pak, stropdas Automatisch gegenereerde beschrijving

… Ve öyle de oldu. Küçükken eline top verdiği Ali Koç, şimdilerde Fenerbahçe’nin başkanlığını yapıyor.


Mesleğe 1960 yılında Akşam Gazetesi’nde başlayan duayen isim, Yeni İstanbul, Hürriyet, Yeni Asır, Sabah, Günaydın, Star, Vatan, Fotospor, Sözcü, Fotogol gazetelerinde ve Star TV’de çalıştı. Hürriyet Gazetesi’nde istihbarat şefi, Sabah ve Günaydın’da spor servisi müdürlüğü görevinde bulundu.

NACİ YALINKILIÇ: SPOR GAZETECİLİĞİNDE DURDURULAMAZDI

Fanatik ve Posta gazetelerinde yıllarca yazarlık yapmış olan Naci Yalınkılıç ile de derin anılarımız var. Cenazesi 8 Temmuz Cuma günü (yarın) Merter Veysel Karani Camii’nde kılınacak ve Cuma namazından sonra Küçükçekmece Kanarya Mezarlığı’nda toprağa verilecek olan merhum, Hollanda’ya bir sahtekarın getirdiği kurbanlar arasında yer alıyordu.
Yalınkılıç’ın, Zakir Barutçu ve Ergin Sanver ile birlikte geldikleri Hollanda’da yaşadıklarını, bir başka haberde okuyabilirsiniz.

Yavuz Nufel’in kaleme aldığı haberi altta okuyunuz.

D:\Ahirete giden unlu dostlar\Naci Yalinkilic.jpg

Naci Yalınkılıç’ın da yer aldığı, Hollanda’da yaşanmış ilginç bir medya olayı

Yavuz NUFEL yazdı:

Yıl 1980. Aylardan Haziran. İlhan Karaçay, Avrupa Futbol Şampiyonası için İtalya’ya gider. Çalıştığı gazetenin o zamanki patronu, ünlü şarkıcı Nükhet Duru ile birlikte Roma’dadır.

Karaçay, Frankfurt’tan aldığı bir haftalık Hürriyet gazetelerini patronuna götürmüş o günlerde şöhretinin zirvesinde olan Nükhet Duru ile birlikte otelin lobisinde çaylarını içitikten sonra mesleğini icra etmek için kolları sıvar. Teçhizatını kuşanır ( Fotoğraf Makineleri) başlar spor haberleri için koşturmaya..

Türkiye’den gelen meslektaşları ile birlikte Avrupa Futbol Şampiyonası’nı takip eden İlhan Karaçay, bir meslektaşından duydukları karşısında hayretler içinde kalır; Meslektaşı; “Biz büyük bir grupla Hollanda’ya geleceğiz. Özhan Hakantürk adında biri Türkiye’den 50 gazeteci-yazar ile sözleşme yaptı. Hepimiz Hollanda’ya yerleşeceğiz ve çeşitli yayın organları çıkaracağız” diyordu.

Duyduklarından kısa bir süre sonra , Karaçay’ı Hollanda’daki bürosunda çalışan Yasemin Öztürk ile Necati Çavuşoğlu ararlar ve “Abi burada bir bey var, sizinle görüşmek istiyor” dedikten sonra ahizeyi yeni patron adayı Özhan Hakantürk’e verirler.

Hakantürk telefonda, “Size Genel Yayın Yönetmenliği teklifinde bulunacağım” sözleri üzerine İlhan Karaçay’ın cevabı kısa ve net olur, “Hollanda’ya gelince görüşürüz”

Karaçay’a yapılan bu teklif ; İstanbul’da Cağloğlu, Frankfurt’ta da Neu Izenburg’da dilden dile dolaşmaktakta basın camiasından günlerce
“Gündem”den düşmeyen konu olur.

Söylentiler ve Karaçay’a yapılan bu teklif üzrine o dönemde Hürriyet’in Frankfurt Genel Müdürü Garbis Keşişoğlu Karaçay’ı arar, “İlhan, nedir bu konuşulanların aslı. Sen de Hürriyet’i brakıp Genel Yayın Yönetmeni olacakmışsın” diye sorar. Karaçay yine kısa ve net konuşur ”Hollanda’ya dönünce bilgi vereceğim” der.

1980 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın ardından Hollanda’ya dönen Karaçay, çıkacak gazete(ler) için Genel Yayın Yönetmenliği teklifinde bulunan Özhan Hakantürk ile görüşür ve Cağaloğlu ile Neu Izenburg’u ayağa kaldıran söylentilerin gerçekliliğini araştırmaya başlar. Başlar başlamasına ama Hakantürk, Karaçay’ın araştırmasına fırsat bile vermeden Genel Yönetmenlik teklifini yapmıştır bile.

Karaçay bu teklife anında “hayır” der. O sırada büroda bulunan ve Karaçay’ın “Hayır” cevabını duyan Yasemin Öztürk ile Necati Çavuşoğlu biribirlerinin suratlarına bakarlar; Hakantürk’e dönerek zafer kazanmış kumandan edası ile “Yaaa, biz İlhan abi kabul etmez demedik mi?” derler.

Çünkü Karaçay’ın Genel Yayın Yönetmenliği teklifinine verceği cevabın “Hayır “ olacağını söylemişler bu konuda patron adayı Hakantürk ile iddiaya girmişlerdir. O yüzden Karaçay’ın “Hayır” cevabını duyar duymaz ilk tepkileri “Yaaa!” olur.

Yasemin Öztürk ile Necati Çavuşoğlu’na karşı iddiayı kaybeden Hakantürk Avrupa’da çıkarmayı düşündüğü gazeteler için Türkiye’nin en ünlü yazar ve çizerleri ile sözleşme yapmıştır, İlhan Karaçay gibi Avrupa ve Hollanda’yı çok iyi bilen deneyimli bir gazeteciyi de bu yeni işin başına getirmeye kararlıdır.

Hakantürk, Karaçay’a aylık meblağı boş olan bir mukavele uzatır ve “Hadi kalk notere gidiyoruz” demesiyle İlhan Karaçay, Yasemin ile Necati’nin yüzlerine bakarak, “Ben bu maceranın sonunu merak ediyorum” şeklinde tepki veriken bir yandan da mukaveleye “Aylık 20 bin D Mark net ve artı masraflar” diye yazar!

Notere gidilir ve sözleşme İngilizce, Hollandaca ve Türkçe olarak üç dilde yapılır ve imzalanır.

Bir yandan ne olup bittiğini, bir yandan da bu maceranın sonunu merak eden Karaçay, ilk iş olarak Türkiye’deki meslektaşları ile görüşmek için İstanbul’da Hilton’a yerleşir ve Hollanda’da çalışmaya aday meslektaşlar ile teker teker görüşür.

Günlerce süren görüşmelere bugünün çok ünlü yazar- çizer takımından olanlar bile Karaçay ile görüşmek için sıraya girmiş günlerce sıra beklemek zorunda kalmışlardır.

Karaçay; “Çünkü o yıllarda gazeteciler öyle ahım şahım paralar almazlar kıt kanaat geçinirlerdi.” diyor.
‘Ağabey sizinle görüşmeye gelen, sıraya giren, bekleyen ve bugün burunlarından kıl aldırmayan isimlerden bir kaç isim verseniz’ şeklindeki ricam üzerine, otoriter bir baba edasıyla, ”Asla, meslek etiğine yakışmaz” diyor Karaçay.

‘Tamam abi yazılmamak kaydıyla bir iki isim’ diyorum ısrarla; “ Yavuz!… ,Yavuz,!…” diyor ses tonunu azcık yükselterek. Şayet Karaçay karşındaki kişinin adını iki kez art arda söylüyorsa kuracağı cümlenin başında : “Bu konuda daha fazla soru sorma, tamam” demektir.

Neyse, konumuza dönecek olursak İlhan Karaçay, Cağaloğlu’nu çalkalayan bu yeni gelişmeler hakkında konuşmak , bilgi vermek bilgi almak için Hürriyet’in başında bulunan merhum Nezih Demirkent ile görüşmeye gider.
Nezih beye durumu anlatan Karaçay, Demirkent’ten, “Bu tehlikeli bir maceradır. Hem sen ve hem de buradaki meslektaşlarımız zor duruma düşebilir. Sen bu işe girme.” tepkisiyle karşılaşır. Ama Karaçay, başladığı işin sonunun nereye varacağını bilmek ister. Bunun üzerine Nezih Demirkent, şaka yollu da olsa, “Hürriyet’te, ‘İlhan Karaçay ile hiçbir ilgimiz kalmamıştır’ diye yarım sayfa ilan atarım’ tehdidini savurur. Karaçay da bunun üzerine, “Ben size ne kötülük yaptım ki ağabey” deyince, abartısız bir şekilde şu yanıtı alır Demirkent’ten.

“Bak İlhan, senin ismin, özellikle Avrupa’da Hürriyet’ten büyük. Bak, Günaydın gazetesi 1 milyon, biz ise 500 bin satıyoruz değil mi? Peki, bir milyon satan Günaydın’da, Londra muhabiri Bora Paran mı, yoksa 500 bin satan Hürriyet’teki İlhan Karaçay mı daha ünlü? Senin adını herkes ezberlemiş. Bunu tabii ki önce senin becerine sonra da Hürriyet’e borçlusun. Bu nedenle ben seni bırakmam.”

1970’li yıllarda, İlhan Karaçay ismi sadece Avrupa’da değil, Türkiye’de de çok ünlenmişti. Bir zamanların Hikmet Ferudun Es’i gibi ünlenmişti Karaçay.
Zira, Karaçay’ın dünyanın dört bir yanından gönderdiği haberler, Hürriyet’ten başka Haftasonu, Kelebek, TV’de 7 Gün ve Gonk gibi dergilerde manşetlerde yer almaktadır.

Meraklısı açar arşivleri bakar!
Dünya ve Avrupa Futbol Şampiyonaları demek İlhan Karaçay imzası demektir. O günlerde Hürriyet’de 9 sütun ( 8 sütün değil) İlhan Karaçay imzasıyla yayınlanmaktadır, o dönemin en önemli dış dünya haberleri, spor haberleri…

Rahmetli Demirkent ile görüşmenin sonunda, İlhan Karaçay saygıyı ve nezakati elden bırakmadan şöyle der: “Ağabey, bu bir kariyer meselesidir. Şu 50 isme bakar mısın? Ben bu 50 ünlünün Genel Yönetmeni olacağım. Burada paradan da önemli bir konu var.” Bunun üzerine Demirkent, öz bir ağabey tavrı ile “İstersen Hürriyet’i bırakma. Hem bize hem de Hakantürk’e çalış” der; Karaçay’ın bu teklife cevabı çabucak “Evet” olur.

Karaçay, İstanbul’daki görüşmelerden sonra Hollanda’ya döner ve yeni patronu Hakantürk ile detaylı bir görüşme yapar. Bilgi ve fikir teatisinde bulunurlar. Karaçay bu görüşmeden tatmin olmaz. Fakat işler planlanandan daha hızlı ilerlemektedir. Türkiye’den 3 meslektaş gelmiştir ve işe başlamıştır bile.
Bunun için büyük bir büro kiralanmıştır. Türkiye’nin en ünlü yazar ve çizerlerin yer aldığı bir ekip tarafından İstanbul’da hazırlanan BOŞVER adlı bir mizah dergisinin kalıpları Hollanda’ya gelmiştir çoktan…

Tüm bu gelişmeler karşısında Karaçay mutlu değildir. İçine sinmeyen bir durumla karşı karşıya olduğunu hisseder. İçini kemiren soruyu sormak için bir gün Hakantürk’ü karşısına alır ve aynen şöyle der: “Söyle bakalım Hakan bey, bu değirmenin suyu nereden akacak? Sen CIA’ya mı, KGB’ye mi, Mossad’a mı, Ermenilere veya ayrılıkçılara mı hizmet edeceksin? Söyle bakalım, sen 50 ünlü gazeteciyi nasıl besleyeceksin?”

Hakantürk’ün yanıtı açıktır: “Sen bu yayıların Genel Yönetmeni değil misin? İstediğin gibi yayın yap.” Yayınların siyasi boyutu hakkındaki yanıtın olumlu olması bir yana para kaynağı hakkında açık bir cevap alamayan Karaçay kararlı bir şekilde; “Bak Özhan, bana parayı ve kaynağını göstermezsen ben bu işte yokum.” der.

Bunun üzerine Karaçay, Hakantürk’ü daha dikkatle takip etmeye başlar. Karaçay’ın bürosuna Hakantürk için gelen gidenler çoğalır. Utrceht’ten bir Tük Hakantürk’ün altına bir Mercedes otomobil çekmiştir. Bir yığın adam, “Özhan bey bizi gazeteci yapacak ve ikamet izni alacak” diye ortalıklarda dolaşmaya konuşmaya başlamıştır.
Karaçay’ın yüreğine şüphe düşmüştür artık.

Karaçay derhal İstanbul’a giderek Gazeteciler Cemiyeti’nde topladığı Hollanda’da çalışmak için daha önce Hiltonda görüştüğü meslektaşlarına “Ben bu işte yokum. Hollanda’ya kim gelirse beni yok bilsin. Sorumluluk bende değil, gelendedir.” diye açıkça konuşur, tavrını ortaya koyar. Buna rağmen ilk etapta üç meslektaş gelmiş ve o arada maketi İstanbul’da hazırlanmış olan BOŞVER isimli dergi Hollanda’da basılmış ve Avrupa’ya dağıtılmıştır çoktan!.

İlhan Karaçay, Özhan Hakantürk’ün gerçekleri konuşmayan bir maceraperest olduğuna kanaat getirdiğinde bomba patlar. Hakantürk’ün evine baskın yapan Utrecht polisi 5 sahte pasaport bulmuş ve Hakantürk’ü hemen ertesi gün sınırdışı etmiştir!

İlhan Karaçay, “Sorumluluğu almam” dediği halde, Hollanda’ya gelen ve açıkta kalan üç meslektaşına sahip çıkar ve onları selametle İstanbul’a gönderir. (Bu üç gazeteci Naci Yalınkılıç, Zakir Barutçu ve Ergin Sanver’dir)

Gerek Hollanda’ya gelen üç meslektaş ve gerekse çok ünlü olan 50 yazar çizerin isimlerini tüm ısrarlarıma rağmen öğrenemedim, O 50 kişilik isim listesi İlhan Karaçay’da saklıdır.

Hollanda’daki 50 yıllık Türk tarihinde, Cağaloğlu- Franfurt uzantılı günlük yayın organlarının yanı sıra yerel Türk medyası ile sayıları otuzu bulan, eline fotoğraf makinesi geçirenin “Gazeteciyim” pozlarında dolaştığı günümüzde, böyle bir anıyı yazmamak eksiklik olurdu. Hollanda Türk Medya tarihince yaşanan ilginç bir anı, bir macerayı da yine / ancak İlhan Karaçay gibi bir duayen yaşayabilir ve anlatabilirdi…

LİNA NASİF:
MERSİNLİLER’İN KANATSIZ MELEĞİYDİ

Afbeelding met kleding, persoon, tekst, buitenshuis Automatisch gegenereerde beschrijving

O’nun için kimler yazmadı ki ?

Erdal Akalınlar, Şadiye Dönümcüler, Ali Adalıoğlular, Nedim İnceler ve isimlerini hatırlayamadığım bir yığın meslektaşım onun için yazdılar da yazdılar…
Kitaplaşması şart olan Lina’yı, eski yargıç ve yazar dostum Erdal Akalın, ölümsüzleştirdi. Hem de bu yazının başlığı gibi ‘Mersin’in Kanatsız Meleği’ başlığıyla.

Yazanlardan başka, görüntüleyenler de çok oldu Lina’yı. Hemen hemen tüm televizyon kanalları O’nunla mutlaka röportajlar yayınlamışlardır.

Şimdi diyeceksiniz ki, ‘Eeee, bu kadar kişi yazdıysa, sen neden yazıyorsun?’
Lina’nın yaşam öyküsü içinde, benim ile yaşanan öyle bir anı var ki, bu anıyı hepinizin ibret için okumasını istediğim için yazıyorum.

Büyük Şöhret

Lina’nın Mersin’deki şöhreti o kadar büyük ki, ‘Nerelisin’ diyen birine, ‘Mersinliyim’ diye cevap verenlere, ‘Peki Lina Nasif’i tanır mısın?’ sorusu arkadan gelirmiş. Bu sorunun yanıtını bilemeyenler Mersinli sayılmazmış.

İşte, Mersin ile bu kadar özdeşleşmiş olan Lina ile o ilginç anımızın hikâyesi.
Yıl 1979. Günlerden pazar. saat 15.00 suları.
Mersin’de işlettiğimiz Pompeipolis-Karaçay isimli turistik tesislerin müzikli gazino bölümündeyiz.

C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\Pompeipolis'te dugun (1).jpg
Masamızda Mersin Valisi Naim Cömertoğlu ve eşi, Emniyet Müdürü Reşat Akkaya, eşim Jeanne ve aile fertlerim var. Üstteki fotoğrafta görüldüğü gibi, pazar matinelerimizde gazinonun dört bir yanındaki masalar hep dolu olurdu. O gün de maslar doluydu. Konuklarımız arasında, hikâyemizin kahramanı Lina Nasif de vardı. Genç ve kıvrak olan Lina, aslında gazinomuzun müdavimlerindendi.

C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\Pompeipolis Motel ve Plajindan manzaralar (1).jpg
Lina, her zaman olduğu gibi, o gün de sahneye fırladı ve mikrofonu eline alarak şarkılar söyledi, dans etti ve ettirdi.
Şarkılarını Türkçe’den başka, İngilizce, İtalyanca, Yunanca ve İbranice (ibru) söyledi. Büyük alkış alıyordu Lina. En sonra istek üzerine Arapça şarkı söylemeye başladı. Masamızda bulunan Emniyet Müdürü Reşat Akkaya birden bire hiddetlendi ve arkamızda ayakta duran memurlara ‘İndirin şu kızı sahneden, burası Arabistan mı be?’ diye bağırdı. Hepimiz şaşırmıştık. Ben hemen müdahale ettim ve memurlara ‘Bir dakika’ diyerek Akkaya’ya şöyle dedim: ‘Sayın müdür, kızcağız İngilizce söyledi, İtalyanca söyledi, Yunanca söyledi, İbranice söyledi hiçbir şey olmadı da, Arapça söyleyince mi burası Arabistan oldu?’
Bunları söylerken sayın Vali ve eşi ile göz göze gelmiştik.
Ne mutlu ki Vali müdahale etti ve memurları durdurdu. Lina da Arapça şarkıya devam etmiş oldu.

Bir emniyet müdürünün, Arapça konusunda bu kadar hassas olması ve skandala yol açabilecek bir davranışta bulunması bizi şaşırtmıştı ama, daha sonraki aylarda yapılan bir atama ile, o Emniyet Müdürü’nün asıl meziyeti de ortaya çıkmıştı.

C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\Resat Akkaya.jpg C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\terzi-fikri-sonmez-32-olum-yil-donumunde-aniliyor_241.jpg

Reşat Akkaya (üstte), Fatsa’da Fikri Sönmez (altta) tarafından oluşturulduğu ileri sürülen ‘Komünist işgal’i önlemek için Ordu’ya
Vali olarak tayin edilmişti.

Hatırlayanlarınız olacaktır, 1979 yılında yapılan yerel seçimlerde, Terzi lakaplı Fikri Sönmez adındaki aday, bütün partilerden daha çok oy alarak Belediye Başkanı seçilmişti.

O seçimden sonra Fatsa’da yaşam hızla değişmeye başladı. Kurulan Halk Komiteleri aracılığıyla halkın belediye yönetimine doğrudan katılımı sağlandı, her iki ayda bir büyük halk toplantıları düzenlendi, ilçenin sorunları elbirliğiyle giderildi. Fatsa’nın yıllar sürer denilen çamur sorunu, halkın katılımı ve desteğiyle birkaç ay gibi kısa bir sürede ortadan kaldırıldı.

Bütün bu gelişmeler, Fatsa’da hayatın son derece kısa bir sürede ve gözle görülür bir şekilde değişmesi, üstelik tüm bunların halkın her kesiminin onayının ve desteğinin alınarak gerçekleştirilmesi, egemen sınıfın temsilcilerini ve siyasetçilerini dehşete düşürmüştü. “Fatsa’da komünist işgal!” ya da “Fatsa’ya pasaportsuz girilemiyor!” gibi haberler yayınlanıyordu. Ancak Fatsa’da bütün partilerin temsilcileri ağız birliği etmişçesine aynı şeyleri söylüyorlardı: “Tüm Türkiye’deki çatışma ortamı bizde yoktur. Herkese insan muamelesi yapılmaktadır. Kimse kimseyi zorlamıyor. Huzur ve güven içinde yaşamımızı elbirliğiyle sürdürüyoruz. Bizi rahat bırakın!”

Çevre ilçelerden Fatsa’ya heyetler gelmeye, duyduklarını yerinde incelemeye başlamışlardı. Dönemin Başbakanı, “Bırakırsanız yüz Fatsa daha çıkar” diyerek korkusunu ve niyetini açıkça ifade ediyordu. Fatsa’yı bir örnek olmaktan çıkartacaktı. Bunun için Reşat Akkaya’yı Ordu’ya vali atadı. Akkaya, çok kısa bir sürede, Fikri Sönmez ile mücadele edecek ekibini kurdu.

Ne olduysa 11 Eylül 1980 günü oldu. Ordumuz ,‘Nokta Operasyonu‘nu gerçekleştirmiş ve Belediye Başkanı Fikri Sönmez tutuklanmıştı. Fikri Sönmez 5 yıl sonra 4 Mayıs 1985’te tutuklu olduğu Amasya Cezaevi’nde ölmüştü.

Anlatılması gereken olayları yazdığım bu haberden, kafa karıştıracak ve ikilik yaratacak iddialar olduğu için yazdıklarımı atma kararı aldım. Zira anlatmam gerekenler arasında inanılması güç olan gelişmeler vardı,

Örneğin, 1980 Yılında, Emniyet Genel Müdürü Refet Küçüktiryaki’nin, Kenan Evren’e herkesi dehşete düşürecek bir mektup yazdığı, CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın, 12 Eylül askeri darbesinin gerçekleştiği dönemde, Emniyet Genel Müdürü olarak görev yapan ve öncesinde Malatya Valiliği yaptığı sırada, kentte Alevilere dönük baskıların hamisi olmakla suçlanan Refet Küçüktiryaki‘nin, Kenan Evren‘e yazdığı ileri sürülen mektubu paylaştığı iddiaları var.
Refet Küçükkaya’nın yazdığı iddia edilen dehşet verici mektup elimde ama yayınlamakta sakınca gördüğüm için yayınlamıyorum.
Bazılarınızın, ‘Yayınlayamayacaksan neden yazıyor ve sonra atıyorsun’ dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız ama ben o dönemde yaşananların doğruluk veya yanlışlık derecesini ölçemiyorum.
Bu konuyu yarım yamalak anlatmamın sebepleri arasında, Akkaya’nın, Arapça şarkı söylediği için Lina’yı neden sahneden indirmek istediğini anlamak ve anlatmak isteği var.

Afbeelding met tekst, gebouw, straat, buitenshuis Automatisch gegenereerde beschrijving

Şimdi, Erdal Akalın, Şadiye Dönümcü, Ali Adalıoğlu, Nedim İnceler ve isimlerini hatırlayamadığım bir yığın meslektaşımın, Lina Nasif için yazdıklarını harmanlıyorum:

Şiiri, Öyküsü ve Romanı Olan Kadın: Lina Nasif.

Lina çok yönlü bir sanatçı. Mandolin ve bağlama çalar. Anadolu Kültürleri Korosu ve Orkestrasını yönetir, ilahi söyler. Müzik insanı Nevit Kodallı’nın rehberliği ve öğretisi ile kurulan polifonik korolar birliğine destek verir.

Lina’ya yakıştırılan aşağıdaki lûtuflara bakınız lütfen:

-Gece gündüz parlayan bir yıldız.
-Dünya insanı.
-Hızır.
-Aspirin.
-Başı sıkışanların yardımına koşan bir melek.
-Tanıdıklarının yaşamını kolaylaştırır, güzelleştirir.
-Başkaları için yaşayan, tüm yaşamını kente adayan, iyi ve dürüst insan.
-Aziza kıvamındadır.
-Ağızda çiğnenerek yutulmaya çalışılan çok yararlı bir ilacın buruk tadı gibi
aroma bırakan insan.
-Gönlü güzel insan.
-Sosyal yaşam öğretmeni.
-Mersin’in ‘Marko Leydisi (Marko Paşadan esinlenme).
-Dünyayı güzelleştiren biri.

Mersin’in Lina Nasif’i

İlkokula başladığı gün, babasının ona verdiği, “Okulda sakız çiğnemek ve kürdan kullanmak yok, hiçbir yerde kulaktan kulağa konuşmak yok, bu ülke ve bu kentte doğdun, bütün insanlarla iyi geçin, dostluk kur ama Allah’ı asla unutma” öğütleri yaşamı süresince tutacaktır.

İlkokulu bitirince babası onu, İstanbul’daki Saint Benoit Kolejine yazdırır. Halasının evinden gidip geldiği okulun, üç yıl olan Fransızca hazırlığını, daha ilk sınıfın ilk döneminde atlar Lina.

Liseyi bitirdiği yaz, 1965’de babasını kaybedince ailenin geçimini yüklenir. Hukuk okumak yerine Ziraat Bankası Kambiyo bölümünde,  Şef Hanri Atat’ın yanında işe başlar. ‘Bugünün işini yarına bırakma’ ve ‘kendi işini kendin gör’zihniyetiyle çalışan Lina, memuriyetine altı ay ara verip Mersin’de ilk
Free-Shop mağazasında müdürlük yapar. 1984’de bankadan emekli olur.

Dans, resim, müzik, şiir ve dahası

Mersin Kültür Festivali’nde her işe koşuşturur. Resim yeteneği, tırnak üzerine bile resim çizen babasından. Yıllar önce yakında yok olacağını bilircesine fotoğrafladığı Mersin sokaklarını ve evlerini yağlı boya tablolara taşımış. İlk sergisindeki toplam 85 tablosunun tümü ilk gün satılır. Üçüncü ve son sergisinin tarihi 2011.  İyiye ve güzele aşık, dosta da düşmana da dost olan Lina’nın bütün şiirleri aşk, kardeşlik ve sevgi kokar. Çok güzel dans eder.

C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\Lina Nasif (3).jpg

Mersin’in eski ve köklü ailelerinden birine mensup olan ve çevresinde
‘Lina abla’ olarak bilinen Lina Nasif, kentin sosyal ve sanatsal yaşamında adından söz ettiren isimlerden biri. Hayatını Mersin’in eski kültürünün yaşatılmasına adayan, bu amaçla birçok etkinliklere imza atan, başta dinler buluşması olmak üzere birçok sosyal projeye imza atan Lina Nasif, hem kendi hayatını, hem eski Mersin’i anlattı.

‘Mersin’in Kanatsız Meleği LinaNasif’ adlı kitapta, Lina Nasif kendisini şöyle anlatıyor: “…Üç şeye sahibim; birincisi dost zenginiyim. Para pul benim için önemli değildir. Tüm Mersin benim dostum, hangi kapıyı çalsam o kapılar bana açılır. İkincisi bana gösterilen sevgi ve verilen değer her şeyden öteyedir. Üçüncüsü ise önce babamı ardından da annemi kaybettim. Ama onlar hiçbir zaman ölmedi benim için nereye gitsem ikisi de saygıyla anılırlar. Bu nedenle düşünüyorum ki, insanlar anıldıkları müddetçe ölümsüzdürler…”

Ali Adalıoğlu, ‘Lina Nasif Gerçeği’ başlıklı yazısında bakın neler demiş:

”Kentlerin bazı sembolleri  vardır, unutulmazlar…
Bu semboller canlıysa, kent yaşayanı tarafından  benimsenir ve sevilirler.
Lina’yı Mersin’de tanımayan yoktur.
Öz be öz Mersinlidir!
Her cenaze töreninde ona rastlayabilirsiniz.
Ama Kilisede. ama Camide…
Onun için fark etmez!
Çünkü, “Önemli olan insandır!” düsturuyla hareket eder.
Açık sözlüdür, lafını esirgemez…
Halkla  olduğu kadar, yöneticilerle de  iç içedir.
Dahası, Lina sanatçı bir ruha sahiptir.
Tablolarında  Mersin’i resmetmesi Mersin sevgisi ve sanatçı kişiliğini ortaya koymaktadır.
Temelini  rahmetli  Hanri Atat’ ın attığı Uluslararası Mersin Müzik Festivali’ nin en içten destekçilerindendir…
Yıllar önce  dini bayramlarımızda Kent Mezarlığı’nda başlattığı Evrensel Dua Günleri  gelenekselleşmiştir…
Aynı zamanda iyi bir yardım severdir…
İşte böylesine “Şehir Efsanesi” haline gelen Lina Nasif’in  yaşamı kalıcı hale getirilmeliydi…
Yani kitaplaştırılmalıydı.
Bunu da  Dr. Erdal Akalın ağabeyim yaparak, önemli bir misyon üstlendi…”

İnsan olmak yeterliydi

Lina Nasif, “Biz yıllardır bu kentte iç içe yaşadık. Şimdi bile hemen her sokakta Hıristiyanı var, Müslümanı var, Ermenisi var, kilisesi, camisi var. Aklınıza gelen her şey var Mersin’de. Ancak eskiden birlik vardı. Kimse karşısındakinin ne olduğunu bilmez, hatta merak bile etmezdi. Bizi ne ilgilendirir ki? Dil yok, insan var. Ben böyle büyüdüm, böyle inandım. Böyle de devam edeceğim. Çünkü önemli olan insanlık. İnsan olması yeterliydi” derken; özellikle günümüzde yaşanan ayrışma kendisinde büyük üzüntü yaratıyor.

Lina, ”Babam, ben daha ilkokul 1.sınıfa giderken, kapıda durdurup, ‘Bu vatan senin, Mersin senin. Atatürk çocuğusun. Herkese yardım edeceksin. Kimseden bir şey beklemeyeceksin. Allah için karşılıksız kimseden bir şey almayacaksın. Bunu kendine ders edineceksin’ demişti” diyor ve ekliyor:. ”Öyle mutluyum ki, 4 yaşından beri insanlara hizmet eden, koşan biri oldum. Dersimi hiç unutmadım.” diyor.

Mersin eskisi gibi olamaz

Lina eski Mersin’i şöyle anlatıyor: ”Mersin’de bugün, eskiden gelen ne kaldı diye bazen oturup düşünüyorum. Hemen hemen hiç bir şey. Şimdi bazıları eski Mersin’i canlandırmaya çalışıyor. Geçmiş olsun, bitti o iş. Eski Mersin’i canlandıramazsınız.
Çamlıbel için uğraşıyorlar. Ben de diyorum ki boşuna. Çünkü artık eski insanlar yok. Ne yaparsanız yapın, eski Mersin’in güzelliğini geri getiremezsiniz.
O eski hanımefendiler, beyfendiler, Hıristiyanıyla, Müslümanıyla gerçek anlamda insan olanlar yok artık. O zamanlarda insanlar rahat rahat sokakta dolaşırdı. Başıma bir şey gelir mi korkusu yoktu. Altınanahtar’ın oradan denize girilirdi.

Neyi paylaşamıyorsunuz?

Lina, son değerlendirmesini şöyle yapıyor: ”Bugün bırakın Mersin’i, ülkemize baktığımızda insanın içi burkuluyor. Allah memleketimize, ülkemize birlik, beraberlik, afiyet versin. Bitsin artık bu terör. Her gün bir acı haber duymaktan yorulduk artık.
Nedir bu kadar acı? Kardeşlik varken, birlik varken bu acı neden? Neyi paylaşamıyorsunuz?”.

MALİK YOLAÇ: SOLCU AKIMIN GAZETECİSİYDİ

Rahmetli Malik Yolaç, gazetecilikteki pembe yılımın mimarıydı…

C:\Users\ILHAN\Desktop\haberler\Malik Yolac (1).jpgC:\Users\ILHAN\Desktop\haberler\Malik Yolac (2).jpg

Meşekkatli bir yaşam sonunda hayatını kaybeden, İsmet İnönü’nün başkanlığını yaptığı CHP-AP hükümetinde Devlet Bakanlığı yapmış olan, Akşam Gazetesi’nin eski sahibi, Malik Yolaç, benim gazetecilik yaşamımda önemli bir yere sahipti. Yani benim gazetecilikteki pembe yılımın mimarıydı.
C:\Users\ILHAN\Desktop\haberler\Cin'de 1967.Tahsin Zeray-Vageli--Mehmet.jpg

Yaşam öykümü okuyanlar iyi bilirler. 1967 yılında, müzikli gazinomuza eşi ve kızı ile gelen bir Yunan kaptan ile tanıştıktan sonra, gemisi ile Çin’e gidecek olduklarını öğrendiğim kaptandan iş istemiştim. Bana ‘Nasıl olur böyle güzel bir turistik tesisi işleten adam nasıl miço olur?’ diye sormuştu. Ben de, Mao’nun önderliğinde Kültür İhtilali’nin yaşandığı Çin’e gidebilmenin bir nimet olduğunu ifade edince kaptan, ‘Üç arkadaş daha al ve yarın gemiye gel’ dedi.

O zaman bir CHP’li genç olarak Ulus Gazetesi’ne yazıyordum. Ama Çin macerasını büyük bir gazete yayınlamalıydı. Şimdi rahmetli olan Malik Yolaç’a telgraf çektim ve durumu anlattım. Bana, ‘Bolca fotoğraflı haber gönder’ diye cevap yazdı.

Ertesi gün Gemici Cüzdanı çıkarıp gemiye gittik. Mersin’e veda ettiğimizin ikinci günü Mısır’a varmıştık. Üçüncü gün Süveyş Kanalı’nı geçtikten sonra İsrail bombardımanı ile kanal kapanmıştı. İsrail-Mısır savaşı o zaman başlamıştı.

Çin’e varır varmaz, fotoğraflar çekmeye başladım ve notlar ile İstanbul’a postalamaya başladım. Zarfların çoğu İstanbul’a ulaşmıyordu. Ulaşan zarflardan çıkan fotoğraf ve notlar ile yapılan haberler Akşam gazetesinde yayınlanıyordu.

(Bu maceralı yolculuğumu okumak isteyenler Google’da arama yapabilirler)

YOLAÇ’IN ÖLÜM HABERİ

98 yaşında yaşamını yitiren Malik Yolaç, Nâzım Hikmet’i yurt dışına kaçıran teknenin sahibi olmasıyla da tanınıyordu.

Nâzım Hikmet, Adnan Menderes iktidarı döneminde hapisten çıktıktan sonra öldürüleceği kuşkusuyla yurtdışına gitmek istiyordu. Nâzım’ın dışarıya kaçırılmasında büyük yardımları dokunan kişinin kim olduğu uzun yıllar boyunca gizli kalmıştı.
1980’li yıllara gelindiğinde ünlü şairi kaçıran kişi konuşmaya karar vermişti.
Bu kişi Refik Erduran’dı. Erduran, Nâzım Hikmet’i Malik Yolaç’ın teknesiyle nasıl yurt dışına kaçırdığını, Soner Yalçın öncülüğünde Odatv ekibinin hazırladığı ve CNN Türk’te yayımlanan ‘Oradaydım’ belgeselinde anlatmıştı.

Akşam Gazetesi, Avrupa’da basılıp satılan ilk Türk gazetesi olmuştu.

MEHMET TÜRKER İLE MUHABİR HAKLARININ İKİ ‘YILMAZ SAVAŞÇISI’YDIK.

C:\Users\Ilhan\Desktop\Ocak\mehmet.jpg

Son yılların, demokrasi savaşında önde gidenler sınıfına girmiş olan sevgili dostum Mehmet Türker’i kaybettiğimizi öğrendiğim zaman, Hürriyet gazetesindeki günlerimiz aklıma geldi.
O zaman Mehmet Türker Türkiye’de haberler üretiyor, ben de Hollanda’dan haber üretip Yazı İşleri Müdürlüğü’ne aktarıyorduk.

Şimdi hangi konu olduğunu bilemiyorum ama, Yazı İşleri Müdürlüğü’ne haber değeri olan bir konuyu fotoğraflı aktarmıştım.
Haber yayınlanmamıştı. Serviste çalışan arkadaşlara sorduğum zaman,
‘Yazı İşleri Müdürü kullandırtmadı‘ dediler.

Bunun üzerine Yazı İşleri Müdürü’müzü aradım. Haberin neden kullanılmadığını sorduğum zaman, ‘Bunun kararını ben veririm İlhan’ diye kesip atmaya çalıştı. Ben ise, haberin çok ses getirecek bir nitelikte olduğunu, özellikle Avrupa ülkelerinde ses vereceğini anlattım. Ama O yayınlamamakta direndi. Ben de hakimiyetimi biraz kaybederek üzerine gittim. ‘Sen buradaki havayı koklayamazsın, buradaki havayı ben daha iyi koklarım’dedim.
O hala direnince, ‘Bak, sen de bu gazete için faydalı olmaya çalışıyorsun, ben de. Bu haber gazeteye çok şey kazandırır’ deyince, bana karşı yine direndi ve sertleşti. Bunun üzerine ben de sertleştim. ‘Bak ben konuyu patrona kadar götürürüm’ dediysem de olmadı. Sonunda çok sinirlendim ve çok kaba sayılacak kelimeler kullanarak telefonu kapadım.

Nasıl olduysa haber ertesi gün yayınlandı.
Şaşırmıştım ama, birşey anlamamıştım.

Aylar sonra, Hürriyet’in o zamanki hem Genel Müdürü ve hem de Genel Yayın Müdürü olan rahmetli Nezih Demirkent, dünyadaki tüm Hürriyet muhabirlerini Frankfurt’a çağırmıştı.

Toplantıların birinde, muhabir arkadaşların çoğu, gönderdikleri haberlerin çöp kutusuna atılmasından şikayet ettiler. Rahmetli Demirkent şikayetleri dinledikten sonra şöyle konuşmuştu: ”Şu, en arkada oturan İlhan Karaçay var ya, ona sorun, o size ne yapacağınızı iyi anlatır. Ben haberlerinin peşini bırakmayan iki adam tanıyorum. Biri Mehmet Türker, diğeri de İlhan Karaçay.”

Rahmetli Demirkent’in bu sözleri beni düşündürmüştü. Sonra birden aklıma gelmişti. Demek ki, benim münakaşa ettiğim Yazı İşleri Müdürü, yaptığımız sert tartışmadan sonra beni şikayete gitmiş. Demirkent de, habere bakınca, ‘Sen bu haberi kullan, ben Karaçay’a ağzının payını verir ve cezalandırırım” demiş olacak.

Rahmetli Mehmet Türker ile şahsımı, haberlerinin yayınlanması için savaş yapan iki muhabir olarak örnekleyen Demirkent’i ve Mehmet Türker’i rahmetle anıyorum…

İSMAİL CEM İPEKÇİ: O’NU TRT’DE GENEL MÜDÜRLÜĞÜ SIRASINDA TANIMIŞTIM. 

C:\Users\ILHAN\Desktop\SUBAT BULTENINE GIRECEKLER\ismail cem ipekci (1).jpg
Rahmetliyi TRT Genel Müdürlüğü yaptığı yıllarda tanımıştım. 1975 yılında TRT’nin mukaveleli Hollanda muhabirliğini üstlendiğim yıldı. Aynı yıl Hollanda’nın NOS Televizyonu’na Pasaport adlı programı da yapıyordum.
TRT’yi ziyaret ettiğim bir gün, Genel Müdür İsmail Cem İpekçi ile görüşme şansına ulaştım.
Makamında tam 3 saat kaldım ama, o süre zarfında onlarca ziyaretçi ile birlikte çay içtim durdum.
Kimler gelmiyordu ki? Politikacılar, sanatçılar, yazarlar ve de film yapımcıları.
O ziyaretim sırasında beni en çok duygulandıran görüşmeler film yapımcıları ile yapılan görüşmeler oldu. Hepsi senaryolarını masaya bırakıyor ve içerik hakkında bilgiler veriyorlardı. İpekçi onları sabırla dinliyordu ve sonunda da hep şunu söylüyordu: ‘Bana, eğitici senaryolar ile gelin. Kadromuzda eğlendirici program yapan iyi elemanlarımız var. Sizlerden gençlerimize yararlı olacak öğretici yapımlar istiyorum.’

İpekçi’nin bu sözleri, eğitici senaryo ile gelenleri mutlu ediyor, aşk, meşk hikâyeleri ile gelenleri mutsuz ediyordu. Tüm ziyaretçilerin önünde, gizlisi saklısı olmayan görüşmeler, TRT Genel Müdürü’nden beklenen en iyi hizmetti.
Bir ara makamında sadece ben kalmıştım. O sırada bana ‘Görüyorsun değil mi İlhan, millet neler için bana geliyorlar.’ Diyerek, işinin zorluğunu anlatmaya çalıştı.

Daha sonra Dışişleri Bakanı olduğu zaman da Lahey’de birlikte olma şansını yakaladığım İsmail Cem İpekçi muhteşem bir insandı.

Bu güzide insanımızın yaşam öyküsünü Biyografya com’dan okuyalım:

Gazeteci-yazar, fotoğraf sanatçısı, siyaset ve devlet adamı, Dışişleri eski Bakanlarından (D. 15 Şubat 1940, İstanbul – Ö. 24 Ocak 2007, İstanbul). Tam adı İsmail Cem İpekçi olup ünlü sinemacı İhsan İpekçi’nin oğlu, ünlü gazeteci-yazar Abdi İpekçi’nin kuzenidir. İstanbul’da Robert Kolej’i (1959) ve Lozan Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni (1962) bitirdi. Ertesi yıl “Milliyet”te gazeteciliğe başladı. 1964’ten 1969’a kadar “Cumhuriyet” gazetesinde çeşitli konularda inceleme yazıları yayımladı ve bu gazetenin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 1971-74 yıllarında Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şubesi Başkanlığı’nı yaptı. Ercan Arıklı ile haftalık “ABC” gazetesini çıkardı.

C:\Users\ILHAN\Desktop\SUBAT BULTENINE GIRECEKLER\ismail cem ipekci (2).jpg

İsmail Cem, 1974-75 yıllarında, CHP-MSP koalisyon hükümeti döneminde TRT Genel Müdürlüğü yaptı. I. Milliyetçi Cephe hükümetince genel müdürlükten alınması ve Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararına karşın görevine iade edilmemesi iktidarla muhalefet arasında uzun süren tartışmalara yol açtı. 1975’te Ercan Arıklı ve Kadri Kayabal ile birlikte “Politika” gazetesini kurdu ve bu gazetenin başyazarlığı ile yayın yönetmenliğini yürüttü. Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nde siyaset sosyolojisi alanında yüksek lisans yaptı (1991).

Cem, 1985’te Halkçı Parti (HP) ile Sosyal Demokrasi Partisi’nin (SODEP) birleşmesiyle oluşturulan Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin (SHP) Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’nda görev aldı. Partinin Haziran 1987’de yapılan 3. Olağanüstü Kongresi’nde de parti meclisine ve Merkez Yürütme Kurulu üyeliğine seçildi. 1987 Genel Seçimleri’nde SHP listesinden İstanbul Milletvekili seçilerek TBMM’ye girdi. Parti içinde “Yeni Sol” olarak adlandırılan grupta yer aldı. 1991 Genel Seçimleri yine SHP listesinden İstanbul Milletvekili seçildi. 1992’de SHP’den ayrılarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeniden oluşumunda görev aldı. 1993 Cumhurbaşkanlığı seçimine CHP adayı olarak katıldı.

İsmail Cem, 7 Temmuz 1995’te 50. Hükümet’te Ercan Karakaş’tan boşalan Kültür Bakanlığı görevine getirildi. 1995 Genel Seçimleri’nden önce Demokratik Sol Parti’ye (DSP) geçerek, Kayseri’den milletvekili seçildi. DSP’nin TBMM Grup Yönetim Kurulu üyesi oldu (1996); 30 Haziran 1997 tarihinde kurulan 55. Hükümet’te de Dışişleri Bakanlığı görevine atandı. Bakanlığı döneminde özellikle Avrupa Birliği (AB)-Türkiye ilişkilerine yoğunlaşan Cem, Türkiye’nin Aralık 1999’da Avrupa Birliği adayı olmasında ve Yunanistan ile ilişkilerin düzeltilmesinde etkili rol oynadı.

11 Temmuz 2002’de, hükümetin ve Demokratik Sol Parti’nin artık işlevini yitirdiği gerekçesiyle Dışişleri Bakanlığı görevinden ve DSP’den istifa etti. Kısa süre sonra arkadaşlarıyla Yeni Türkiye Partisi’nin (YTP) kuruluşuna katıldı ve bu partinin genel başkanlığına getirildi. YTP’nin beklenen ilgiyi görememesi üzerine de, 2004 yılında YTP’nin CHP’ye katılma kararı alındı. Cem, CHP’nin 24 Ocak 2005’te yapılan olağanüstü kurultayının ardından Parti Meclisi üyesi, Bilim ve Kültür Platformu Başkanı ve Genel Başkan Başdanışmanı olarak görev yaptı.

C:\Users\ILHAN\Desktop\SUBAT BULTENINE GIRECEKLER\ismail cem ipekci (1).png

İsmail Cem, 18. ve 19. dönem İstanbul, 20. ve 21. dönem Kayseri milletvekilliği yaptı. Türkiye Cumhuriyet’i tarihinin en uzun süre görev yapan dördüncü dışişleri bakanıdır. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ve Batı Avrupa Birliği (BAB) Asamblesi üyelikleri (1987-96) yaptı. 1989-91 ve 1993-95 tarihlerinde olmak üzere iki kez Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Sosyalist Gurubu Başkanvekilliğine seçildi. AKPM ve BAB Asamblesi Türk Parlamenter Gurubu Başkanlığına seçildi (1996). Avrupa Medya Enstitüsü Danışma Kurulu üyeliği yaptı.

İsmail Cem, Türk-Yunan dostluğuna yaptıkları katkıdan ötürü, Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu ile birlikte 2000 yılında, merkezi New York’ta bulunan Doğu-Batı Enstitüsü’nce “Yılın Devlet Adamı Ödülü”ne layık görüldü. “Ekovitrin” dergisince verilen Yılın Starları ödülleri kapsamında, 2002 yılında “Yılın Bakanı” seçildi. Türkiye’ye yaptığı başarılı hizmetlerden ötürü Türk Kalp Vakfı tarafından “Sakıp Sabancı İyi Kalp Ödülü”ne değer görüldü. Merkezi İsviçre’de olan Dünya Ekonomi Forumu’nca hazırlanan ‘Rüya Hükümeti’nde İsmail Cem de “En başarılı 4 dış politikacıdan biri” sıfatıyla yer aldı. Türkiye ve Yunanistan arasındaki barışa katkılarından dolayı İzmir Gazeteciler Cemiyeti’nce 1999 Şehit Gazeteci Hasan Tahsin Gazetecilik Altın Heykel Yarışması, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı Büyük Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü.

İsmail Cem, akciğer kanseri tedavisi için yatırıldığı İstanbul Cerrahi Hastanesi’nde 24 Ocak 2007’de yaşamını yitirdi. Cenazesine aynı dönem çalıştığı meslektaşı Yunanistan eski Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu da katılmıştı. Yorgo Papandreu, 9 Ekim 2009 tarihli Türkiye ziyareti kapsamında, Türkiye-Yunanistan arasında dostluğu başlattığı için İsmail Cem’in mezarını ziyaret ederek, mezarının üstüne zeytin dalı bıraktı. 2010 yılında Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) tarafından “İsmail Cem Televizyon Ödülleri” düzenlenmeye başlandı.

İsmail Cem, 24 Ocak 2007 tarihinde İstanbul’da hayatını kaybetti, Zincilkuyu Mezarlığında toprağa verildi. Elçin Cem ile evli olan İsmail Cem, İpek ve Kerim adlarında iki çocuk babasıydı.

İsmail Cem, bütün yaşamı ve görevleri süresinde Türkiye’nin sorunları, dış politika sorunları, siyasal sistemler ve özellikle de sosyal demokrasi üzerine düşünmüş, çözümler üretmiş, önermiş ve düşündüklerini, anıları dahil, yazarak kamuoyu ile paylaşmıştı. Ayrıca fotoğraf sergileri açtı ve kimi fotoğraflarını kitap olarak da yayımladı.

AJLAN AKINCI: YURT DIŞINA GÖNDERİLEN İLK BASIN MÜŞAVİRLERİNDENDİ

D:\Ahirete giden unlu dostlar\Ajlan Akinci.jpg

Çok sevgili dostum Ajlan Akıncı’yı cennete yolcu ettik.
Kendisi ile Hürriyet’in Ankara bürosunda çalışırken dostluk kurmuştum. Daha sonra Ecevit Hükümeti sırasında Lahey’e Basın Müşaviri olarak atandı. Hollanda’da medya konusunda kendisine çok yardım etmiştim. En ünlü gazeteciler ve televizyoncularla tanıştırmıştım. Hem de yemekli, eğlenceli gecelerde. Bunun semeresini de görmüştük. Hollanda medyası, Türkiye ve Türkler’den sık sık övgü ile bahsederdi.
Devletimizin para sıkıntısı vardı. Maaşlar bile 6 ay sonra geliyordu. Gelen Merkez Bankası çeklerini Hollanda bankaları 3 ay sonra öderdi.
Bir gün bana, ‘İlhan’cığım, benim için, aslında devletimiz için çok masraf yaptın. Ne olur bundan sonra masraf yapma. Ben artık kendi yağımız ile kavrulurum’ deyip teşekkür etmişti.

Bir ara Utrecht’teki bürumuzu ırkçılar taşlamıştı. Bunu ona özel bir şekilde anlatmıştım. Ama O derhal Büyükelçimize haber verdi. Büyükelçimiz Rotterdam Başkonsolosumuzu Utrecht Emniyet Müdürüne göndermişti. Benim haberim yokken, benim ve büromun korunması istenmişti.

Ajlan’a bir gün, Rotterdam Başkonsolosumuzun bir vatandaşa silah çektiğini ve vatandaşı polis zoruyla karakola gönderdiğini anlattım ve bunu Pasaport adlı TV programımda yayınlayacağımı söylemiştim. Çok iyi dostumdu ama, O yine de görev zorunluluğu nedeniyle durumu Büyükelçimize anlatmıştı. Lahey’den arandım ve Başkonsolos olayını Hollanda TV’sinde yayınlamamın Türkiye’ye çok zarar vereceğini söylemişlerdi.

Ajlan ile hatıralarımız çok.
Allah rahmet eylesin.
Eski Başkonsolosumuz sevgili Orhan Ertuğruloğlu’nun katkısı:
Çok güzel bir yazı. Geçenlerde Cruijf öldüğünde, göçmen topluluklardan, Cruijf ile anısını paylaşan hemen hiç bir göçmen yazara rastlamadım. Hatta Cruijf Vakfı’nın sahasında futbol oynayan bir göçmene mikrofon uzatıp Curijf’u sorduklarında, tanımadığını söylemişti.
Ama ilhan Karaçay bu sayfada, basından ve sağdan soldan derlenen yazı ve fotoğrafları değil, bizzat Cruijf ile yaşadığı kendi anılarını ve kendi çektiği fotoğraflarını bizle paylaştı.
Şimdi aynı şeyi görüyorum.
Bu yazdıklarınız toplumsal tarihimiz aynı zamanda. Üzücü bir vesile ile bile olsa, Ajlan beyin arkasından yazdığınız bu yazı dolayısıyla size teşekkür ederim.
Ben, Bakanlığa girmeden önce, TRT’de çalışırken, Ajlan beyi meslek icabı tanıdım.Sonra yollarımız Hollanda’da kesişti. Ajlan beyin Lahey’de Basın Müşaviri olduğu dönemde, 2 ay kadar Rotterdam ‘da, sonra da bizzat çalışarak ve arayarak açtığım Deventer’deki Başkonsolosluk’ta görev yaptım. Yemeklerde ve Kokteyllerde karşılaşırdık. Gerek TRT yıllarında, gerekse Hollanda’da görev yaptığım dönemde Ajlan beyle hiç özel ilişkim olmadı. İlişkilerim, resmi ilişkiydi.İşten kaynaklanan, profesyonel ilişkiydi. Belirttiğiniz gibi, çok kısıtlı imkanlara karşın, işini iyi yapmaya çalışan düzgün bir bürokrattı.
Ankara’ya döndükten sonra, Rotterdam’da Başkonsolosluk yaptıktan sonra, Merkez’de Kıbrıs Yunan Dairesi Genel Müdürlüğü’ne getirilen Bedrettin Tunabaş, evinde Hollanda ekibine bir yemek vermişti.
Son kez orada birlikte olduk. Kendisine Washington Basın Müşavirliği’ni teklif ettiklerini, Fransızcacı olduğundan, İngilizcesi pek iyi olmadığından reddedeceğini söylemişti.
1982’den bahsediyorum. Kimseye kötülüğü olmayan, arkadaşlarının aleyhinde konuşmayan, işinin profesyoneli ve sizin de satır aralarında işaret ettiğiniz gibi dürüst bir insandı.Allah rahmet eylesin.

Ajlan rahmetli hakkındaki yazın beni taa 1977’lerdeki  Lahey (Denhaag) günlerine götürdü. İkametgahta garson olarak çalışan Zakir’in Ford Taunus arabasını hatırladım. Üstü Vinylex kaplı, 2 kapılı, galiba bordo renkli bir arabaydı. Ermeni Asala teröristleri tarafından  vurulmaktan korkup odalardan çıkamayan Büyükelçi Oktay Cankardeşin, kendisine benzettiği Ajlan gibi bıyık bırakıp, rahmetliyi dublör olarak kullandığı, Ajlan’ı,   Zakir’in arabasında arkaya oturtup, kendisi şoförün yanına geçerek Brüksel’e veya Hollanda içinde , önde motorlu polisler refakatinde resmi ziyaretlere gidişini. Mesai bitince ve dublörlük rolü sona erince koruması bile olmayan Ajlan rahmetli, Büyükelçilikten çıkar, vurulma korkusu falan olmadan, arka tarafta, kanal üstündeki Cafe’ye dostlarıyla buluşmaya giderdi. Hiç mi ama hiç, Oktayın dublörü olarak yanlışlıkla vurulmaktan korkmazdı. Son yıllarda Ajans France Press’in Türkiye temsilcisi olarak görev yapmış. İşleri yürütecek kardar ingilizce bilirdi. Ama Fransızcası mükemmeldi. O yüzden Washington gibi yeri reddetti.. Allah bir kez daha rahmet eylesin. Hey gidi günler hey…

ERTUĞRUL AKBAY: HABER ATLATMADA USTAYDI AMA  KARAÇAY ONU ÇOK ATLATTI

Türk medyasının en ünlülerinden biri olan Ertuğrul Akbay’ı iyi anlatabilmek için, Yavuz Nufel kardeşimin çok önce yazmış olduklarını sizlere aktarmam yeterli olacaktır. Bakın ne diyor Yavuz Nufel:

D:\FOTOGRAFLARIN TAMAMI-isimlendirildi.Dec 2017\Yavuz Nufel (1).JPG

Yavuz NUFEL, Ertuğrul Akbay-İlhan Karaçay ilişkisini yazdı…

Kim demiş Etuğrul Akbay’a haber atlatılmaz diye!

Yavuz Nufel Ertuğrul Akbay İlhan Karaçay ilişkisini yazdı

Ertuğrul Akbay, meslektaşlarını haber atlatışı ile ünlüydü.
Ertuğrul Özkök, O’na halâ kızgın olduğunu yazdı.

Ama İlhan Karaçay en büyük belalısıydı…

Gazetecilik deyince, anılar İlhan Karaçay’da su dolu baraj gibidir.
Dile kolay, 1967 yılında başlayan serüvenin her anı dolu dolu günler, haftalar, aylar ve yıllar..
Olaylar ve insanlar.
Su dolu anılar barajının kapaklarından biri açılmaya görsün; coşkun sular gibi çağlayıveriyor İlhan Ağabey usta; Ardı ardına sıralanıyor, efsane sanatçılarla, sporcularla, gazetecilerle, dünyanın çeşitli ülkelerinde çeklilmiş , siyah beyaz fotoğraflarda kalan anıları…
Bu yazacaklarım da o anı dolu barajdan en dikkate değer olanı:
Hürriyet gazetesinin ‘tek adam’ yöntemi ile yönetildiği yıllara doğru yöneliyor anı deryasında sular.

8 Mart 2019 günü hayata vedan eden ünlü gazteci Ertuğrul Akbay ile olan anılarını ise yeri geldi anlatmak gerekir. Aslında yaşı 50’nin üstünde siyasetçi, futbolcu, sanatçı, gazteci, işadamı aklınıza kim gelirse, bir döneme damga vurmuş hemen hemen herkes ile bir anısı vardır İlhan ağabeyin.

İlhan abinin, Erturul Akbay ile öyle anıları var ki yazmadan olmaz. Ertuğrul Akbay çalıştığı gazete için dünyanın dört bir yanını gezen, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarından kutuplara, Asya steplerinden Japonya’ya yaptığı geziler ve bu gezileri kaleme aldığı yazıları ile bir neslin ufkunu açmıştır. Kısaca rekoru kırılmaz, atlatılmaz, dünyanın hemen hemen her ülkesini avcunun içi gibi bilen bir gaztecidir. Gerçi ben şahsen, Gırgır Dergisine ve Hocam Oğuz Aral’a yaptıklarından dolayı kendisine kırılmıştım ama, ölünün arkasından kötü konuşacağım aklınıza gelmesin. Böyle bir insanı haber konusunda atlatan İlhan abi olunca, daha bir şevkle, hatta sanki Oğuz Aral hocamın intikamını alıyormuş gibi, garip bir hazla yazıyorum.

İlhan Ağabey, Ertuğrul Akbay’a dünyayı dar eden adam oldu.

Rahmetli Ertuğrul Akbay’ın haber atlatmakta ne kadar mahir olduğunu yazmayan kalmadı.
Ertuğrul Özkök bile, 9 martta Hürriyet’te yayınladığı köşesinde, ”Aslında ‘adama’ hâlâ kızıyorum. Gazetecilik hayatım, onun yüzünden az daha başlamadan bitecekti” diye başladığı yazısında, rahmetli Akbay’ın Amerika’da, rahmetli Turgut Özal’ın ameliyat oluşu haberi ile kendilerini nasıl atlattığını dile getirmiş.

Doğrudur, rahmetli Ertuğrul Akbay’ın gazetecilik yaşamında başarılı çalışmaları çoktur.

Ama ne yazık ki bazen de tersi oluyor.
İlhan ağabeyin rahmetliye karşı birkaç galibiyeti olduğunu daha önceleri de dile getirmiştim.
İlhan ağabeye bu konuyu sorduğumda zaman tünelinde yolculuk yapan bakışları ile daldı derinlere ve başladı konuşmaya:

”Yıl 1978. Arjantin’de Dünya Futbol Şampiyonası’nı izliyoruz. Türkiye’nin tüm ünlü futbol yazarları ve muhabirleri orada. Ben de orada tek başıma Hürriyet’i temsil ediyorum.

Türkiye’de ‘En çok haber atlatan adam’ olarak bilinen “Gölge Adam” lakaplı Ertuğrul Akbay kardeşimiz de orada. Ertuğrul çok iyi bir magazincidir. O da  Günaydın’a çalışıyor. Ertuğrul’un haber atlatma maceraları öylesine çok ki, kendi anlatımı ile bunlardan biri şöyle: Ünlü Maria Callas İstanbul’a gelmiş. Hiç kimse onunla görüşemiyor. Ama Ertuğrul bir helikopter kiralamış ve Callas’ın bulunduğu Marmara’daki yata iniş yaparak kendisiyle konuşmuş.

O zaman Günaydın’ın sporda çok iddiası yoktu. Ama Hürriyet hem sporda ve hem de magazinde iddialı idi. Bu nedenle benim hem spor, hem de magazin konusunda Ertuğrul’dan daha atik davranmam gerekiyordu.

Ertuğrul, 1976 Monreal Olimpiyatları sırasında, Hürriyet’in ünlü foto muhabiri Mehmet Biber ile bir anlaşmazlık sonunda kavga etmiş ve fotoğraf makinesi ile kafasını yarmıştı. Hastaneye kaldırılan Mehmet Biber, Kanada televizyonlarına bile haber olmuştu. Bu nedenle Ertuğrul’a fazla yanaşılmazdı.
Ertuğrul kurnaz bir gazeteciydi. Orada en büyük rakibi bendim. Bu nedenle bana yanaşmak ve böylece beni kontrol etmek durumundaydı. Bana ilk teklifini yapmıştı:
“Bak kardeş, birlikte çalışalım ve birbirimize yardımcı olalım”

Benden de tabii ki bir ‘hay hay’ yanıtı almıştı.

Aynı gece uyumaya giderken, otelin ilan tahtasında, ertesi sabah saat 07.00’de bir otobüsün Arjantin milli takımının kamp yaptığı şehre gideceği yazılmıştı. Arjantin ev sahibi olduğu için bu haberi işlemek çok önemliydi. Ben bu ilanı Ertuğrul’un görüp görmediğini merak ediyordum.

Ertesi sabah erkenden kalkıp otobüse bindiğim zaman arka sıralarda Ertuğrul’u gördüm. Tabii ki ben önce davrandım ve ‘Neredesin be kardeş, odanın kapısını çaldım ama yoktun’ yalanını söyledim. O da bana bir başka yalanla kendini af ettirmeye çalıştı.

Ertuğrul, 3 saatlik yol boyunca gazetecilik yaşamını, nasıl çalıştığını, nasıl haber atlattığını anlattı. Bu ara Mehmet Biber’i de nasıl perişan ettiğini de anlattı. Arjantin kampına vardığımız zaman, o da, ben de futbol haberinden çok magazin haber peşine düştük. O kendine göre, ben de kendime göre güzellikler bulduk ve gazetemize gönderdik. Burada birbirimize üstünlük sağlayamadık.”

Nasıl ama mesleğin iki duayen arasındaki bu haber atlatma, bu hatıra, az şey mi?
Tarih, Türk basınını yazarken bu anıyı ders olarak anlatsa yeri değil mi?

GÜZELLİK YARIŞMASI

İlhan ağabeyin, Ertuğrul Akbay ile anıları arasında, birkaç olay daha vardı. Bunlardan bir başkası da, aynı zaman diliminde bir yandan dünya futbol şampiyonası devam ederken, Arjantin’de bir güzellik yarışması da vardır. Jüri üyeleri arasında ise İlhan ağabeyin, “ bizim Togay Bayatlı” dediği dost da vardır. Yarışmaya üm Türk gazeteciler özel davetlidir. Biz konuyu açıp yine sözü İlhan Karaçay’a bırakalım:

Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, persoon, glimlach Automatisch gegenereerde beschrijving

“TV’den canlı yayınlanan yarışma sırasında, sahnedeki güzellerden birine yanaştım ve
‘En güzel sensin’ diye iltifat ettim.

Yarışma sonrasında benim favorim kraliçe seçilince, yaptığı ilk iş benim boynuma sarılmak oldu. Ondan sonra bu kızın ‘hamisi’ durumuna geldim ve bütün programı onunla birlikte yaşadım. Fotoğraf çekimi ve mülakat için hep bana başvuruluyordu. Tabii ki bu arada ben de onunla birlikte dans ederken fotoğraf çekildim. Ertuğrul da kendine göre fotoğraflarını çekiyordu.

Yarışma sonrasında otele giderken Ertuğrul teklif etti: “Kardeş, yarın sabah saat 10.00’da Lufthans’nın önünde buluşalım ve filmlerimizi gönderelim”
Ama ben Ertuğrul’a güvenemezdim ki. Aynı gece özel bir adreste filmi banyo ettirdim. Filmden bir tek kare kestim. Zarfladıktan sonra sabah saat 09.00’da İberia Havayolları’na gittim. Zarfımı Madrid ve Frankfurt üzerinden İstanbul’a gönderdim. Zarfın bu şekilde aktarmalı gitmesi zordu ama bu bir kumardı. Ertuğrul ile saat 10.00’da buluştuğumuz zaman film şeridini olduğu gibi gösterdim. Filmi zarfa koydum. O da filmini zarfa koydu. İki zarfı birlikte Lufthansa’ya verdik.

Çok talihliymişim ki, İberia ile gönderdiğim zarfım o günün akşamı Madrid ve Frankfurt’tan sonra İstanbul’a ulaştı.

Ertesi gün Basın Merkezi’nde telekslerin başındayız. Milliyet’in Fotoğraf Servisi Müdürü Hüseyin Kırcalı da yanımızda.

Ertuğrul teletekste yazıyor: “Burada güzellik yarışması yapıldı… Filmler bugün elinize geçecek”

Karşı taraftan cevap: “Güzellik Yarışmasına ait haber ve fotoğraf bugün Hürriyet’in birinci sayfasında var”. O zaman Ertuğrul’un yüzünü görmeliydiniz. Bana döndü ve sorar gibi baktı. Ben de ‘Ajanslardandır’ dedim. Ertuğrul da telekste ‘Ajanslardandır’ diye yazdı ama Günaydın’dan gelen cevap daha da moral bozucuydu: “Fotoğraf renkli”.
O zaman ajanslar henüz renkli fotoğraf çekmiyorlardı. Böyle olunca da, fotoğrafın elden gittiği belli oluyordu. Ben de, ‘Ne bileyim kardeşim, filmi beraber göndermedik mi?
O resim bir ajanstan gitmiştir’
diye yalanımda ısrar edince, Hüseyin Kırcalı araya girdi ve Ertuğrul’u daha çok fitillemeye başladı: “Vay be Ertuğrul, başına bu da mı gelecekti. Hürriyet basıldı, satıldı ve Diyarbakır’da kese kağıdı oldu ama senin haber halâ yayınlanmadı.”

EGALE EDİLEMEYEN GOL KRALLIĞI

Afbeelding met tekst, persoon, person, Menselijk gezicht Automatisch gegenereerde beschrijving
ErtuğrulErtuğrul Akbay Just Fontaine Hüseyin Kırcalı

Ertuğrul ile Arjantin’de bu kez bir başka ödül törenindeyiz. Dünya Kupaları’nın egale edilemeyen gol kralı Juste Fontaine’ye ödül verilecek. Dünya Kupası tarihinde, İsveç 1958’de 13 gol atarak rekor kıran Fontaine’nin ödül törenine Halit Kıvanç, Necmi Tanyolaç, Kemal Belgin, Togay Bayatlı, Metin Türel, Erol Aydın, Hüseyin Kırcalı, Ertuğrul Akbay ve ismini hatırlayamadığım arkadaş ile kalabalık bir şekilde gitmiştik. Orada Ertuğrul Akbay, güzel bir kız ve top buldu. Kızı masaya çıkardı. Fontaine’yi de yanında getirdi. Ben de arkadaşlara, ‘Bakın şimdi Ertuğrul’u nasıl çıldırtacağım’ dedim. Ve arkasından deklanşöre bir kez bastım. O sırada Ertuğrul geri döndü ve “Benim hazırladığım sahneyi çekme yahu ” diye bağırdı. Arkadaşların yanına oturduğum zaman hepsi kıs kıs gülüyorlardı.

O gün filmleri ancak akşam uçağı ile gönderebilirdik. Haber de ertesi gün kullanılabilir ve iki gün sonra da yayınlanabilirdi. Saate baktım. Frankfurt’a gidecek olan bir uçağın kalkmasına yarım saat vardı. O uçağa kargo vermenin imkânı yoktu. Ben tuvalete gider gibi yaptım ve bir taksiye atlayarak 10 dakika ilerideki havaalanına gittim. Basın kartı sayesinde içeri girdim ve Lufthansa uçağına kadar gittim. Bir hostese yalvardım. Bir arkadaşımın kendisini Frankfurt havalimanında karşılayacağını söyledim. Hostes kabul etti ve içinde film olan zarfımı aldı.
20 dakika sonra otele geri döndüğüm zaman, yerime otururken Hüseyin Kırcalı yine konuştu: “Eee Sayın Karaçay, zarf gitti mi? ”

O an Ertuğrul’u gerçekten görmeliydiniz. Hüseyin ateşlemeye devam etti: “Oh anam oh, haber yine yarın Hürriyet’te. Diyabakır’da kese kâğıdı olduktan sonra da film Günaydın’a gidecek”

AJDA PEKKAN VE EUROVİSİON

Afbeelding met tekst, person, kleding, Menselijk gezicht Automatisch gegenereerde beschrijving

Ajda Pekkan’ın, Hollanda’da katıldığı, Eurovizyon Şarkı Yarışması unutulur mu hiç.
Az mı okuduk İlhan Karaçay Hollanda’dan/Amstersam’dan bildiriyor mahreçli ( imzalı ) haberleri.

O devirde imzalar haberin sonuna değil, başlıkların üstüne yukarıdaki cümlede olduğu gibi atılırdı.
Ertuğrul Akbay-İlhan Karaçay rekabetinin son maçı Hollanda’da oynanır.

Hürriyet’te “tek adam” devri, rahmetli Nezih Demirkentli yıllardır.
İlhan Karaçay’ın muhabirlik becerisine çok güvenen Demirkent’in yakın dostları iyi bilir. Konu İlhan Karaçay olunca, bazen dostları ve meslektaşları ile bu konuda iddiaya da girermiş Demirkent.
Bu iddialardan söz ediyoruz. ‘Nedir bunlar, nedir olaylar, yaşananlar, nerden kaynaklanıyor bu sonsuz güven İlhan Ağabey’ diyorum:
1970’li yılların sonu 1980’li yılların başında, ünlü popstar Ajda Pekkan’ın ünlü bir işadamı ile yaşadığı aşk hikayesi, dönemin magazin basınında gündemde ilk sıradaki yerini koruduğu, fakat hiç bir gazetenin cesaret edip yazamadığı da ayrı bir gerçektir!
Yazacak olsalar bile ispat etmek için fotoğraf gerekir ki, kimse iş adamının korkusundan, yaptırım gücünden çekindiğinden, böyle bir şeye cesaret edemez. Patronlar muhabirlerine, “Bu ilişkiyi görüntüleyin” diye görev vermez/ veremez…
Bilinen fakat fotoğraflanamayan Ajda Pekkan ile ünlü işadamı ilişkisi, bilinse yazılsa bile fotoğrafsız ne işe yarar ki..

Rahmetli Nezih Demirkent, ismini yazının sonunda açıklayacağım, gizemli ünlü işadamıyla, “Ben, Ajda ile ilişkinizi fotoğraflatırım” diye iddiaya girer.
Demirkent, Ajda Pekkan’ın Eurovizyon Müzik Yarışması’na katılmak için gittiği Hollanda’nın Lahey kentinde, kendisiyle buluşacak olan ünlü iş adamı için İlhan Karaçay’a telefonla talimat verir: “İlhan, Ajda ile aşk ilişkisi olan iş adamı …… Hollanda’ya geliyor. Kendisini havalanından al, Lahey’e götür, yakından ilgilen ve sonra da Ajda ile birlikte fotoğraflarını çek ve bana gönder. Bunu yapamazsan ceketini alırsın ve Hürriyet’ten ayrılırsın.”

Erovizyon’da derceceye gireceğimize kesin gözü ile baktığımız, “ Petrol“ şarkısını hatırlamayan yoktur. Ajda Pekkan, Eurovizyon Şarkı Yarışması için Hollanda’ya gelir Ertuğrul Akbay ile İlhan Karaçay’ı bir kez de 1980’de Hollanda’da karşı karşıya getirmesi açısından, ‘Kaderin cilvesi’ olarak baktığım bu buluşmayı önemli buluyorum. .
Böyle olunca, Arjantin’de başlayan Ertuğrul Akbay ile İlhan Karaçay kapışmasının rövanşı Lahey’de kaçınılmaz olur…

Aldığı direktif doğrultusunda hareket eden Karaçay, işadamını havaalanından alır ve Lahey’deki otele götürürken işadamını da uyarmayı ihmal etmez:
“Ajda ile birlikte fotoğrafınızı çekeceğim ve Nezih beye göndereceğim. ”
Bu sözler üzerine işadamı dudaklarını büküp, başını yukarı kaldırarak,
‘Kesinlikle yapamazsın’ anlamına gelen bir işaret yapar.
Karaçay da “Bak, ben bu fotoğrafı çekeceğim ve göndereceğim. Gerisine karışmam, gerisi size kalmış” der.

Ertesi gün, Lahey’deki otelde ünlü işadamı, Ajda Pekkan , İlhan Karaçay ve eşi otururken Ertuğrul Akbay içeri girer ve yanlarına gelir. Bu, Karaçay ile Akbay’ın arasında başlayacak ikinci yarışın başlama düdüğü olur adeta.
Eurozvizyon Şarkı Yarışması için Türkiye’den gelen kafilenin başkanlığını TRT’nin en ünlü spikerlerinden Bülent Özveren yapmaktadır. O yıllarda TRT Hollanda muhabirliği yapan Karaçay, Özveren’e, “Bak, bu Ertuğrul Ajda ile ne yapmak isterse bana bildir ha !” diye rica eder.
Karaçay, rakibinin, Ajda Pekkan’ı bir camiye götürüp dua ederken fotoğraf çekeceğini öğrenir.“İyi bir işti” diyor Karaçay…
Bunun karşılığında bir şey yapmak zorundadır Karaçay.
O da Ajda’yı alıp Hollanda’nın otantik kasabası Volendam’a götürmeyi planlar ve Bülent Özveren’den bu izni de kopartır.
Fakat evdeki hesap çarşıya uymaz Volendam’a Ajdayı götürme planı iptal olur. Bunun üzerine Karaçay hemen başka bir plan yapar. Volendam’a gönderdiği bir elemanına, Hollanda’nın milli kıyafetlerinden satın aldırıp otele getirmesini söyler. Otele yakın olduğu için, Ajda Pekkan’ı Minyatür Park Madurodam’a götürür.. Minyatür Parkta Ajda Pekkan’a Volendam’dan gelen milli kıyafetler giydirilir. Bir yığın fotoğraf çekilir. Daha sonra, konu müzik ve eurovizyon olduğu için, sokakta müzik yapan bir laternacı bulunur. Laternanın başında da Ajda Pakkan’ın boy boy fotoğrafları çekilir. Karaçay’ın fotoğrafları sadece Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanmakla kalmaz. Başta Kelebek olmak üzere, Hafta Sonu, TV’de 7 Gün ve Gong dergilerinde birinci sayfadan yayınlanır…
Bütün bunlara rağmen henüz Ajda Pekkan’ın işadamı ile fotoğrafını çekmek için ortam ya da fırsat henüz olmamıştır.

Yarışma fiyasko ile sonuçlanmış, Ajda Pekkan’ın Petrol şarkısı en sonlarda bir yerlerde kendine yer bulmuştu.
Hiçbir gazetecinin fotoğraf çekmeye teşebbüs bile edemediği işadamı….., Ajda Pekkan, İlhan Karaçay ve eşi Jeanne ile, fiyaskoyla sonuçlanan yarışma sonrasında otelin barına gittiler. Barda işadamı ile Ajda da kederlerinden içtikçe içtiler.
Karaçay alkolün etkisiyle kontrolü zayıflayan işadamına hitaben:
“ ….. kardeş bir hatıra fotoğrafı çekilelim mi?”
Alkolün de etkisiyle işadamı cesurca : “Çekin anasını satayım…” der
Karaçay, o anda barda dolaşan Hürriyet’in foto muhabiri Zozo Toledo’ya,
“Zozo, gel bir fotoğrafımızı çek.” der.
Zozo, “Çekmem abi” deyince, Karaçay tekrar işadamına seslenerek,“Söyle şuna bir fotoğrafımzı çeksin”.
İşadamı, “Çek lan Zozo” der.
Zozo, “Abi şimdi sarhoşsun, yarın ayıkınca anamı bellersin” dese de
fotoğraflar çekilir, Ajda Pekkan ile ünlü işadamı aynı karede görüntülenmiştir…

Rahmetli Demirkent’in direktifi yerine gelmiş, Ertuğrul Akbay bir kez daha atlatılmıştır.
Sıra, filmi İstanbul’a göndermeye gelmiştir. Karaçay aynı gece Schiphol Havalimanı’na gider ve zarfı kargoya verir.
Ertesi gün sabah otelde, İlhan Karaçay, Ajda ile TRT için çekim yaparken, işadamı da Karaçay’ın eşi Jeanne’ye Türkiye’deki mal varlıklarını anlatmaktadır..
Karaçay röportajı bitirip geri döndüğünde, işadamımızın yatırımlarının hikayesi Eskişehir’de devam ediyordu.

İşadamı, Karaçay’a, “Dün ne oldu Karaçay, fotoğraf çekildi mi?” diye sorar.
Karaçay, “Fotoğraf çekildi ve dün gece kargoya verildi, bugün gazeteye ulaşır.” deyince, işadamı hemen İstanbul’u arar. Yaveri Ali Üstün’e verdiği talimat aynen şöyledir: “Bugün gazeteleri dolaşın. Benim ile Ajda’yı görüntüleyen fotoğraflar gitmiş. Çaresine bakın!”
Rahmetli Nezih Demirkent, ertesi günün akşamı Hafta Sonu gazetesinin birinci sayfasını tamamen o fotoğraflarla doldurur. Manşet oldukça manidardır: .
“İlhan Karaçay, ünlü işadamı ve Ajda Pekkan’ı işte böyle görüntüledi.”
İşin ilginç yanı, o gazeteden ancak 100 adet basılmasıdır. Nezih bey, sırf iddia kazanmak için bunu yapar. Zaten gazetenin sahibi Erol Simavi bile işe müdahale etmek için baskı sırasında gazeteye gelir. Ama Demirkent baskıyı durdurmuştur bile.

Aynı akşam Anadolu’ya gazete götüren tüm kamyonlar durdurlur. Anadolu baskıları erken basıldığı için gazeteler erkenden yola çıkmıştır. Zira, o yıllarda gazetelerin dağıtım, nakil işleri de o ünlü işadamının firmaları tarafından yapılıyordu.

Eurovizyon sonrasında İstanbul’a giden İlhan Karaçay, foto muhabiri Zozo ile Hilton’da karşılaşır. Zozo, “Ooooo İlhan bey, hoş geldin. Hoş geldin ama, işadamı …. abi seni bekliyor. Çekmecesinde Haftasonu gazetelerinin hesabını soracak” diye devam eder.
Karaçay ünlü ve gizemli işadamı ile buluşur ama en medeni ölçüler içinde ağırlanır.

Son olarak; “Kimdi İlhan ağabey o ünlü işadamı?” diye soruyorum
Karaçay yine, “Yavuz!… Yavuz! ” diye adımı iki kez arka arkaya söylüyor.
Belli o ismi vermeyecek.

Benim, “Ama gazeteci olarak bulmam hiç de zor değil abi” sözüm üzerine İlhan Karaçay; ”Yavuz, bunları anlatırken amacım, birilerini deşifre etmek değil, paparazilik yapmak değil. Ben sana gazeteciliğin güzel ve hoş anlarını anlatıyorum” der.

Şimdi devir değişti. Karaçay’ın açıklamadığı o işadamının ismi, şimdilerde sosyal medyada dillendi bile. Internet sayfalarında, Ajda Pekkan ile ilişkisi olan o işadamının, geçen yıl vefat etmeden önce Hürriyet grubunu satın alan, Beşiktaş’ın ve Futbol Federasyonu’nun başkanlığını yapan Yıldırım Demirören’in babası Erdoğan Demirören olduğu ilan edildi bile. Bu nedenle, İlhan ağabeyin açıklamadığı ismi, benim burada açıklamamın ekstra bir zararı olmayacaktır.

Bakın, Ekşi Sözlük web sayfasında bu konuda hangi satırlar var:
“ Erdoğan Demirören. Bir dönemler Ajda Pekkan’la büyük bir aşk yaşadığı dedikoduları ile cemiyet dünyasını sarsan eski kurt, şimdi ise eşinin dizinin dibinden ayrılmayan süt dökmüş kedi misalidir, yaşlanıp, torun torba sahibi olduğundandır herhalde….”

Bu öyküde de Karaçay’ın nasıl bir gazeteci olduğu, o dönemlerde bir fotoğraf karesinin bile ne şartlar ve zorluklar içinde gönderildiğini düşünecek olursak, bugün dijital makineler, diz üstü bilgisayarlar, cep telefonları kameralar, internet ile anında haber, fotoğraf ve video görüntüleri dünyanın öbür ucuna ulaşmakta.
Yavuz Nufel

İlhan Karaçayı’ın, Akbay ile ilgili dip notu:
”Evet, işte bunlar gazeteciliğin  güzel anları.
Allah rahmet eylesin, mekanın cennet olsun sevgili Ertuğrul.’

HOLLANDALI BİR DOST:
TEE SET’İN SOLİSTİ PETER TETTERO 

Beyaz Kelebekler topluluğunu Hollanda’ya getirdiğim zaman, dünya çapında ünlü olan Tee Set grubunun solisti Peter Tettero’un menajeri bizim plak işini almıştı. Her gün ya Peter’in evindeydik, ya da Scheveningen’deki gece kulübünde. Peter o sıradayaptığı plak ile Beyaz Kelebekler’e aynı zamanda rakip olmuştu.Radyolar’ın ünlü DJ’si Jos de Draier’e sık sık telefon eder ve ‘Benim plağımı günde 30 defa döndürmezsen ….’ diye tehdit ederdi.

M:\SANATCI DUNYASI\Peter Tettero-Tee Set Grubu solisti.jpgPeter’in evinde bir papağanı vardı. Papağan’a sorardık: Waar is Peter ? (Peter nerede?) cevap bizi kahkahalara boğardı: Naar de hoeren !!! (Fahişelere gitti).
Peter bir ara ekonomik krize girdi.

http://t0.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcSU4ecvnM61lfg2IirMB1Zet-xI_xPGYISOpy4-wg6uhnkp6lQ3YA
1982 yılında, Hürriyet Hollanda bürosunun açılış resepsiyonunu Amsterdam Hilton Oteli’nde yapıyorduk. Peter’in tanıdığı bir kameraman ile anlaşmıştım. Ama o resepsiyona Peter de gelmişti. Nasıl mı? Kameramana yardımcı olarak. Çok üzülmüştüm o zaman.
Kısa bir süre sonra da genç yaşta kahrından öldü ünlü Peter Tettero.

RAHMETLİLERİN ÖLÜM VE DOĞUM GÜNLERİ
Nezih Demirkent, 11 şubat 2001 ölüm, 1930 doğum.
Azer Bülbül, 6 Ocak 2012 ölüm, 1 Şubat 1967 doğum.
Mehmet Ali Birand, 17 Ocak 2013 ölüm,9 Aralık 1941 doğum.
Mete Işıkara, 21 Ocak 2011 ölüm, 22 ekim 1941 doğum.
İsmail Cem İpekçi, 24 Ocak 2007 ölüm, 15 Şubat 1940 doğum.
Mehmet Türker, 28 Ocak 2017 ölüm, 3 Ocak 1944 doğum.
Barış Manço, 1 Şubat 1999 ölüm, 2 Ocak 1943 doğum.
Müzeyyen Senar, 8 Şubat 2015 ölüm, 16 Temmuz 1918 do.
Turgut Akyüz, 18 Şubat 1983 ölüm, 1941 doğum
Müslüm Gürses, 3 Mart 2013 ölüm, 7 Mayıs 1953 doğum.
Hüseyin Kırcalı, 8 Mart 2019 ölüm, 1941 doğum.
Ertuğrul Akbay, 8 Mart 2019 ölüm, 1939 doğum.
Erol Büyükburç, 12 Mart 2015 ölüm, 8 Ağustos 1936 doğum.
Sadri Alışık, 18 Mart 1995 ölüm, 5 Nisan 1925 doğum.
Ajlan Akıncı, 17 Nisan 2016 ölüm, 1938 doğum.
Savaş Ay, 9 Mayıs 2013 ölüm, 26 Mart 1954 doğum.
Bedri Koraman, 30 Mayıs 2015 ölüm, 1928 doğum.
Süleyman Demirel, 17 Haz. 2015 ölüm, 1 Kasım 1924 doğum.
Naci Yalınkılıç, 7 Temmuz 2016 ölüm, 1947 doğum.
Turgay Şeren, 7 Temmuz 2016 ölüm, 15 Mayıs 1932 doğum
Ahmet Sezgin, 9 Ağus. 2008 ölüm, 1 Nisan 1936 doğum.
Peter Tettero, 9 Eylül 2002 ölüm, 8 Temmuz 1947 doğum.
Yılmaz Güney, 9 Eylül 1984 ölüm, 1 Nisan 1937 doğum.
Zeki Müren, 24  Eylül 1996 ölüm, 6 Aralık 1931 doğum.
Neşet Ertaş, 25 Eylül 2012 ölüm, 1938 doğum.
Tuncer Kurtiz, 27 Eylül 2013 ölüm, 1 Şubat 1936 doğum.
Berkant, 1 Ekim 2012 ölüm, 31 Aralık 1938 doğum.
Erdal İnönü, 31 Ekim 2007 ölüm, 6 Haziran 1926 doğum.
Ecevit, 5 Kasım 2006 ölüm, 28 Mayıs 1925 doğum.
Doğan Koloğlu, 13 Kasım 2013 ölüm, 1927 doğum.
Necmi Tanyolaç, 27 Kasım 2013 ölüm, 1928 doğum.
Abdullah Yüce,  27 Kasım 1995 ölüm, 4 Aralık 1920 doğum.
Hulusi Kentmen, 20Aralık 1993 ölüm, 20 Ocak 1912 doğum.
Aytunç Altındal, 18 Kasım 2013 ölüm, 12 Ocak 1945 doğum.
Nejat Uygur, 18 Kasım 2013 ölüm, 10 Ağus. 1927 doğum.
Talay Erker, 29 Aralık 2023 ölüm, 1935 doğum,
Sabit Gürses, 10 Kasım 2023 ölüm, 01 Mayıs 1954 doğum.