Geri
13 Nisan 2026 Yıl 2020

TÜRK MÜDÜR UĞUR PEKDEMİR’İN YÖNETTİĞİ RABOBANK’TAN TÜRKİYE’NİN SİMGESİ LALE’NİN TANITIMI İÇİN 30 BİN EURO BAĞIŞ

Limmen kasabasında 3 binden fazla bitki türünü barındıran eşsiz bir müze olan Hortus Bulborum’un, daha çok ziyaretçi çekmesi için yardım yapan Rabobank’ın müdürü Uğur Pekdemir, “ İki ülkenin kültürel ortaklığı için yapılması gereken bir yardımdı” dedi.

Lale ve diğer çiçek çeşitlerinin tarihini ve bu büyük hikâyenin gerçek mimarı olan Busbecq’i ve lâlenin bilinmeyen yolculuğunu yazının sonunda bütün detaylarıyla okuyacaksınız.

(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)


İlhan KARAÇAY yazdı:

Bugün dünyada “Hollanda’nın simgesi” denildiğinde akla ilk gelen lâledir.
Uçsuz bucaksız tarlalar, milyonlarca turisti çeken bahçeler, milyarlarca Euro’luk bir ekonomi…

levendig tulp velden in Nederland met traditioneel windmolen, vastleggen Nederlands voorjaar landschap 70667954 stockfoto bij Vecteezy

Ama bu hikâye Hollanda’da başlamadı.
Bu hikâye Anadolu’da başladı.
Osmanlı saray bahçelerinde, İstanbul’un zarif estetiğinde, Türklerin çiçeğe verdiği anlamda filizlendi. Lâle, sadece bir süs bitkisi değildi. Bir medeniyetin inceliğini, zevkini ve ruhunu yansıtan bir semboldü.

16’ncı yüzyılda Osmanlı topraklarına gelen Avusturya elçisi Ogier Ghislain de Busbecq, işte bu zarafeti fark eden ilk Avrupalılardan biri oldu. İstanbul’da geçirdiği yıllarda sadece siyasi görevini yerine getirmedi. Gördü, inceledi, yazdı. Türklerin disiplinine, temizliğine, estetik anlayışına hayran kaldı.

Ve en önemlisi, Anadolu’nun bu eşsiz çiçeğini Avrupa’ya taşıdı.

Busbecq’in İstanbul’dan götürdüğü lâle soğanları, dönemin önemli botanikçisi Charles de l’Ecluse’e ulaştı. Leiden’de ekilen bu soğanlar kısa sürede çoğaldı. Yeni türler geliştirildi. Ve bir süre sonra Hollanda’da lâle çılgınlığı başladı.

1636 ve 1637 yıllarında lâle soğanları astronomik fiyatlara satıldı. Bir lâle soğanı karşılığında evlerin verildiği günler yaşandı. Avrupa’nın ekonomik tarihinde eşine az rastlanan bu dönem, aslında Anadolu’dan gelen bir çiçeğin yarattığı etkiydi.

Bugün Hollanda’nın çiçekçilikte dünya devi olması, o gün atılan bu adımın sonucudur.
Ama işin ironik tarafı şudur:
Anadolu’nun çiçeği, yüzyıllar sonra “Hollanda’nın simgesi” olarak dünyaya tanıtıldı.
İşte şimdi, bu uzun hikâye Limmen’de yeniden anlam kazanıyor.

Hortus Bulborum | Laag Holland

Hortus Bulborum, 3 binden fazla tarihi soğanlı bitki türünü barındıran eşsiz bir canlı müze. 16’ncı yüzyıldan kalma türlerin hâlâ çiçek açtığı bu bahçe, aslında tarihin ayakta kalan en somut tanıklarından biri.

1577 tarihli Fritillaria persica, 1595’in Duc van Tol laleleri, 1620’nin Zomerschoon’u…
Bunlar sadece çiçek değil. Bunlar yaşayan tarih.
Ve bu tarihin önemli bir bölümü Anadolu kökenli.

Hortus Bulborum, sadece geçmişi sergilemiyor. Aynı zamanda geleceği de üretiyor. Her yıl elle yapılan tozlaşmalarla yeni lâle türleri geliştiriliyor. Yani geçmiş ile gelecek aynı bahçede buluşuyor.

TAM DA BU NOKTADA, GÜNÜMÜZDEN ÖNEMLİ BİR DESTEK DEVREYE GİRİYOR.

Rabobank Noord-Holland-Noord’un müdürü Uğur Pekdemir’in öncülüğünde, Hortus Bulborum’a 30 bin Euro’luk katkı sağlandı. Bu destekle yeni bir depo ve bakım alanı inşa edilecek. Ama bu sadece bir yapı meselesi değil.
Bu, tarihin korunmasıdır.
Bu, Anadolu’dan çıkan bir kültürel mirasın yaşatılmasıdır.
Ve belki de en anlamlı tarafı şudur:
Yüzyıllar önce İstanbul’dan yola çıkan lâle, bugün Hollanda’da yine bir Türk’ün desteğiyle korunuyor.

Bu bir tesadüf değildir.
Bu, tarihin tamamlanmasıdır.
Bugün Keukenhof gibi dev çiçek bahçeleri milyonlarca ziyaretçi ağırlıyor. Hollanda ekonomisinin önemli bir bölümü çiçekçilikten geliyor. Ama bu büyük başarının temelinde, Osmanlı’dan Avrupa’ya uzanan o sessiz yolculuk yatıyor.


Limmen kasabasında 3 binden fazla soğanlı bitki türünü barındıran eşsiz bir müze olan Hortus Bulborum’un daha çok ziyaretçi çekmesi için yardım yapan Rabobank’ın müdürü Uğur Pekdemir, “ İki ülkenin kültürel ortaklığı için yapılması gereken bir yardımdı” dedi.

BUSBECQ GERÇEĞİ

Yıllar önce yaptığım araştırmalarda da açıkça ortaya koyduğum gibi, Busbecq sadece bir diplomat değil, aynı zamanda Türk kültürünü Avrupa’ya taşıyan bir köprüydü. Onun mektupları Avrupa’da asırlarca okunurken, getirdiği lâle soğanları da bir ülkenin kaderini değiştirdi.

Bugün Limmen’de atılan bu adım, işte o hikâyenin devamıdır.
Bir bağış yapıldı.
Ama gerçekte olan şudur:
Bir tarih yeniden hatırlandı.
Ve bir gerçek bir kez daha ortaya çıktı: Lâle, Hollanda’nın değil…
Önce Anadolu’nundur.

BU HİKÂYEYİ TAM ANLAMAK İSTEYENLER İÇİN…

Yukarıda anlattığım tablo, aslında buzdağının sadece görünen kısmıdır. Bugün Limmen’de atılan adımı, Rabobank’ın katkısını ve Hortus Bulborum’un taşıdığı değeri tam anlamıyla kavrayabilmek için, bu hikâyenin köklerine inmek gerekir.

Çünkü lâle, bir çiçekten ibaret değildir.
O, yüzyılları aşan bir yolculuğun, medeniyetler arası etkileşimin ve kimi zaman göz ardı edilen bir gerçeğin simgesidir.

Bu gerçeğin en önemli tanıklarından biri ise, 16’ncı yüzyılda Osmanlı topraklarına gelen ve gördüklerini satır satır Avrupa’ya aktaran Ogier Ghislain de Busbecq’tir.

Busbecq’in kaleme aldığı mektuplar, sadece bir diplomatın gözlemleri değildir. O metinler, Osmanlı’nın gücünü, Türk toplumunun yapısını, yaşam tarzını ve en önemlisi de Avrupa’nın o dönemde henüz tanımadığı bir dünyayı anlatan eşsiz belgelerdir.
Ve o belgelerin arasında, bugün Hollanda’nın simgesi haline gelen lâlenin izleri de vardır.

Busbecq’in Anadolu’dan alıp Avrupa’ya taşıdığı lâle soğanları, sadece bir bitki değil; bir kültürün, bir estetik anlayışın ve bir medeniyetin temsilcisiydi. Bu nedenle, bugün Hollanda’da açan her lâle, aslında o uzun yolculuğun sessiz bir tanığıdır.

Aşağıda okuyacağınız yazı, işte bu büyük hikâyenin detaylarını ortaya koymaktadır.
Sadece bir çiçeğin değil, bir tarihin izini sürenler için…

                           *************

Türkiye’ye övgü yağdıran ve lâleyi Hollanda’ya kazandıran adam: Ogier Ghislain de Busbecq

*İstanbul’da görev yaparken, arkadaşına yazdığı mektuplar kitap
haline getirildi.

*Mektuplarda, Türkler’in savaş meydanlarındaki üstünlüğünün
nedenleri, Ordunun disiplini, Türk hamamları ve Türklerin
beden temizliğine verdiği önem, giysilerinin rahatlığı ve renkleri,
atları ile olan insancıl ilişkileri anlatılıyor.

*Osmanlı‘da kadının hukuki statüsünden de bahseden Busbecq,
Türk kadınının boşanma talebinde bulunabildiğini, bu
yönüyle,Osmanlı’nın Avrupa’dan ileri olduğunu belirtiyor.

*Sanki onaltıncı yüzyılda, bize ait olan özellikler, hasletler,
yirminci ve yirmibirinci yüzyılda Avrupa’ya geçmiş.

*Aynı zamanda bir bitki uzmanı olan Busbecq, lâle soğanının
Hollanda’ya kazandırılmasında büyük rol oynadı.

*Mezarı kayıp olan Busbecq’in doğduğu yere gittik ve araştırdığımız mezarını bir kilisede bulduk.

Yönetmen Sacit Şahin, Yapımcı İsmail Elden, kameramanlar Ercan İşsever, Orhan Aybertürk, Hayrettin Demir, Murat Balcı, son çekimlerini bu belgeselde yapan rahmetli Mehmet Türkoğlu ve de Veyis Güngör’e teşekkürlerimle.

İlhan KARAÇAY yazdı:

Osmanlı ve Türkiye tarihi yazılırken, büyük ve önemli savaşlar ve barışlar arasında, önemi inkâr edilemeyecek bazı konuları nedense hep atlarız.
İşte bu konulardan biri de Ogier Ghislian Busbecq’tir.

İstanbul’da Avusturya Büyükelçisi olarak görev yaparken, arkadaşına yazdığı mektupları kitap haline getirilen, mektuplarında, Türkler’in savaş meydanlarındaki üstünlüğünün nedenlerini, ordunun disiplinini, Türk hamamlarını ve Türklerin beden temizliğine verdiği önemi, giysilerinin rahatlığını ve renklerini, atları ile olan insancıl ilişkilerini anlatan Busbecq, Osmanlı‘da kadının hukuki statüsünden de bahsederken, Türk kadınının boşanma talebinde bulunabildiğini, bu yönüyle, Osmanlı’nın Avrupa’dan ileri olduğunu anlatıyordu.

Aynı zamanda bir bitki uzmanı olan Busbecq, lâle soğanının Hollanda’ya kazandırılmasında da büyük rol oynadı.

C:\Users\ILHAN\Desktop\ARALIK BULTENINE GIRECEKLER\Veyis Gungor-Busbecq (3).JPGTürkevi Araştırmalar Merlezi Başkanı Veyis Güngör, Fransa’nın Belçika sınırına yakın Busbecque kasabasında bulunan anıt önünde Busbecq’i anlatıyor.

İşte, bizim için çok önemli bir kişiliğe sahip olan Busbecq’in öyküsünü yazmak için, TRT ekibi ve bu konuyu araştırmış olan Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör ile, Busbecq’in doğduğu Fransa’daki köye gittik.

Bugüne kadar mezarının kayıp olduğu bilinen Busbecq’in mezarını da bulduk.
Ama önce Busbecq’in İstanbul yaşamına ve mektuplarına bakalım:

Günümüzde Kuzey Fransa topraklarında olan Bousbecque kenti şatosunda doğdu. Babası Georges Ghislain, annesi Catherina Hespiel’di. Günümüzde Güney Belçika‘da olan Wervik ve Comines kentlerindeki okullarda ve Leuven kentindeki üniversitede eğitim gördü. Daha sonra o dönemin en üst eğitim kurumlarının bulunduğu İtalya‘da Venedik başta olmak üzere, birkaç farklı üniversitede eğitimini tamamladı ve kamu hizmetine girdi.

1552 yılında Avusturya arşidükü Ferdinand I emrinde görevlendirildi. İki yıl sonra Avusturya adına İngiltere‘ye gönderilerek İngiltere kraliçesi Mary Tudor ile İspanya prensi II. Felipe‘nin evlilik törenine katıldı.

Busbecq’in bir sonraki görevi Avusturya’nın Türkiye elçiliğiydi. 1547 yılında iki ülke arasında barış yapılmış, fakat Avusturya tarafı barışı tanımamıştı. Ancak yapılan savaşlarda 1551 de Erdel‘in, 1552 Banat‘ın Türkler tarafından fethi üzerine, Ferdinand Busbecq’i barışı yenilemek göreviyle, İstanbul’a gönderdi. Busbuecq’in görevi yedi yıl sürdü. Rüstem Paşa‘nın sadrazamlığı sırasında başarılı olamayan Busbecq, Rüstem Paşa’dan sonra Semiz Ali Paşa‘nın sadrazamlığı sırasında 1562 yılında barışı yenilemeyi başardı.

Busbecq, 1556-1563 yılları arasında Avusturya elçisi olarak İstanbul’da yaşarken farklı faaliyetlerde de bulundu. Bunların başında Türkleri incelemek ve Avrupa’nın tanımadığı bu toplum hakkında yaptığı gözlemleri metne dökmek de vardı. Türkiye’de bulunduğu süre içinde dikkatli gözlemler yaptı ve gözlemlerini dostu olan Macar diplomat Nicholas Michault’a yazdığı dört mektupta topladı.

Başta İstanbul olmak üzere Osmanlı ülkesinin dört bucağında uzun zaman geçiren Busbecq, o dönemde yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını söz verdiği gibi dostu Machault’a mektuplarla anlattı. Kanuni’nin Hürrem’le ve şehzadeleri ile ilişkilerinden Rüstem Paşa’nın maddiyata düşkünlüğüne, Osmanlı ordugâhlarındaki düzenden hamam âdetlerine, sokaklardaki hayvanlardan güncel dedikodulara, yaşanan depremlerden dilencilere pek çok konuyu paylaşır. Busbecq’in arkadaşıyla dertleşmek için yazdığı bu mektuplar, Avrupa’da asırlar boyunca okunacak bir kaynak oldu.

Yola çıkarken Türkler hakkında yeterince bilgisi ve tecrübesi olmayan elçinin, İstanbul’a geldikten sonra Kanuni dönemi Osmanlısıyla ilgili her ayrıntıyı anlattığı mektuplar ilk kez Latince olarak 1595’te “Türk Mektupları” adıyla Paris’te basıldı. 1927’de de 3. İngilizce çevirisinden Derin Türkömer tarafından Türkçeye çevrilen kitap, Busbecq’in heyetinde yer alan ressam Melchior Lorichs’in aynı dönemde yaptığı çizimlerle birlikte geçtiğimiz günlerde İş Bankası Kültür Yayınları tarafından okuyucuya sunuldu.

Aslında bu yazılarının asıl sebebi Türklere nasıl karşı koyabiliriz sorusunun cevabını aramaktı. Bunu açıklarken arka planda 16’ncı Yüzyıl İstanbul’unun ve hayat şeklinin dürüst bir manzarasını ortaya koyuyordu.

Busbecq, bazı eleştiriler yapmakla birlikte, beğendiklerini de ifade etmekten kaçınmamıştır. Ordunun disiplini, Türk hamamları ve Türklerin beden temizliğine verdiği önem, giysilerinin rahatlığı ve renkleri, atları ile olan insancıl ilişkileri, Busbecq’i çok etkilemişti.

Busbecq mektuplarında Osmanlı‘da kadının hukuki statüsünden de bahsediyordu. Türk kadınının boşanma talebinde bulunabildiğini, bu yönüyle,Osmanlı’nın Avrupa’dan ileri olduğunu belirtmesi ilgi hak eden bilgiler arasında. Çağdaş gözlemciler geriye doğru yapılan tanımları boşa çıkartabiliyorlar.

Elçi Busbecq, her ne kadar bu toprakların Osmanlı’nın elinde harcandığını, hatta toprağın matem tuttuğunu, Hıristiyan kültürüne hasret içinde olduğunu düşünse de ‘yiğidi öldür hakkını ver’ cinsinden açıklamaları da var kitapta. Busbecq, zamanın korkulan ama çok saygı duyulan imparatorluğa, özellikle ordusuna hayranlığını açıkça ifade ediyor.

Türk Mektupları, gözleme dayandığı için roman gibi bir çırpıda okunabiliyor. Busbecq için, ‘sadece Osmanlı hakkında bilgi veriyor’ demek hata olur. O aynı zamanda bir Avrupalının ahlâk anlayışı ile Osmanlı’yı kıyaslıyor, yer yer özeleştiri yapmaktan da çekinmiyor.

Osmanlı’nın başarılı olmasının altında yatan nedenleri irdeleyen Busbecq, Osmanlının bu başarısını, adaletli olmalarına bağlıyor ve şöyle diyor: “Sultan’ın karargâhında tek kişi yoktu ki itibarını kendi meziyetlerinden başka bir şeye borçlu olsun, doğduğu aileden dolayı diğerlerinden farklı kılınsın. Kişiye, verdiği hizmetlere göre saygı gösteriliyor. Türk imparatorluğunda her insanın içine doğduğu şartları değiştirme imkânı vardır. İşte Türkler bu nedenle neye teşebbüs etseler başarılı oluyorlar. Sanatı ve bilimleri keşfeden bu topraklar, bizlere devrettiği medeniyeti geri almak için müşterek inancımız adına yabaniliğe karşı bizden yardım bekliyor. Ama hepsi boşuna. Hıristiyanlığı sahiplenenlerin akıllarında başka istekler hakim.”

Ogier Ghislain de Busbecq mektuplarında, Türklerin hangi renkleri uğurlu, hangi renkleri uğursuz addettiklerinden de bahsediyor. Siyahın kötü ve talihsizlik getiren bir renk olduğuna inanıldığını yazan Busbecq, “Türkler siyahın giyilmesini uğursuzluk sayıyor. Öyle ki paşalar bizi birkaç defa siyah elbiselerle görünce ciddi şikâyetlerde bulunmuşlardı. Pembe renk ise seçkinlik alametidir. Ancak savaş zamanı ölümün habercisi addedilir. Beyaz, sarı, mavi, menekşe, kurşuni ve diğerleri daha uğurlu renkler sayılır.” diyor. Makamı ne olursa olsun Türklerin kıyafetlerinin aynı olduğunu söyleyen Busbecq, “Rengârenk kıyafetler, her tarafta atlas kumaşların pırıltısı. Gözlerime böyle güzel bir manzara sunulmamıştı. Bütün bu ihtişamın içinde yine büyük bir sadelik ve tasarruf göze çarpıyor.” diyor.

Busbecq, İstanbul’da olduğu dönemde sarayda yaşanan olaylardan da haberdar. Dostu Machault’ya bunları da yazıyor: “Türk sultanlarının oğlu olmak büyük bir mutsuzluk, zira aralarından biri babasının yerine tahta geçtiğinde, bu diğerleri için kaçınılmaz bir ölüm demek. Onları zorlayan aslında hassa askerlerinin davranışıdır. Eğer tahta geçenin kardeşlerinden biri hayatta kalabilmişse bu askerler sultandan devamlı olarak ihsan talep ederler. Dolayısıyla Türk sultanları ellerini kardeş kanıyla kirletmek zorunda kalır.”

Busbecq, Türk yurdunun mimarisinden daima söz etmiş ve bu hususta dikkatini çekenleri şöyle yorumlamış:

“Türklerin bir özelliği de binalarında ihtişamdan kaçınmaları. Bu gibi şeylere önem vermeyi kendini beğenmişlik, gurur ve gösteriş addediyorlar -bunlar adeta insanın bu dünyada ebediyen var olmayı beklediğine işaret edermiş gibi. Evlerine, bir yolcunun hana baktığı gözle bakıyorlar. Onları hırsızlardan, sıcak, soğuk ve yağmurdan koruyorsa başka bir lüks aramazlar. İşte bu nedenle bütün Türk diyarında zarif bir eve sahip zengin bulmak zordur. Sıradan halk kulübelerde ve küçük evlerde yaşar. Ancak zenginler bahçe ve hamama düşkündür. Kalabalık ailelerini barındıracak büyük evleri vardır ama bu evlerde aydınlık revaklar, göz alıcı salonlar, muhteşem olan veya insanı cezbeden hiçbir şey yoktur.”

Türklerin misafirlere olan düşkünlüğü, tarihten bu yana süregelmektedir. İşte bu konu hakkında da Busbecq’in bilhassa hanlara dair görüşlerini yine mektuplardan şöyle öğreniyoruz:

“Bazen de bir Türk Hanında kaldım. Bunlar çok geniş ve ayrı ayrı yatak odaları olan gösterişli yapılar. Hıristiyan, Yahudi, fakir, zengin hiç kimse buradan geri çevrilmiyor, kapısı herkese açık. Paşalar ve sancak beyleri yolculukları sırasında buraları kullanırlarmış. Türk hanlarında her zaman bir saltanat sarayındaymışım gibi, misafirperverlikle karşılandım. Bu hanlardan konaklayanlara yemek verilmesi âdettir. Yemek zamanı bir hizmetkâr masa kadar kocaman bir tepsiyle çıkagelir. Tepsinin ortasında bir tabak etli bulgur, etrafında ekmekler ile bazen de bir petek bal olur.”

Busbecq, Türklerin hangi işlere yatkın olduğundan mesleki tecrübelerine kadar değerlendirmelerde bulunmuş. Özellikle dikkatini çeken hadiselerde gözlemlerine kendi yorumlarını da katmış. Bunlardan biri de Türklerin karakteristik özelliklerinde dinlerinin ne kadar etkili olduğuyla ilgili. Busbecq’in oldukça ilginç sözleri şöyle::

“Türklerin cesaretlerini fevkalade buluyordum. Gecenin karanlığına, ay ışığı olmamasına ve şiddetli rüzgârlara rağmen yola devamda hiç tereddüt etmediler. Kıyıdan suya uzanmış değirmenler ile kütüklerden ve ağaç dallarından dolayı sürekli tehlike içindeydiler. Kuvvetli rüzgâr, bulunduğum tekneyi sık sık ağaç köklerine suya uzanan dallara öyle bir şiddetle çarpıyordu ki her an parçalanmamız mümkündü. Hatta bir defasında güvertenin bir parçası büyük gürültüyle koptu. Yatağımdan fırlayarak gemicileri daha dikkatli olmaları için azarladım. Bana yüksek sesle verdikleri cevap sadece “Alaure” yani “Allah bizi korur” oldu.”

Türk mutfağını seven ve lezzetli sofralara konuk olan Busbecq’in, Türk yemek kültürüyle ilgili söyleyecekleri de elbet vardır:

“Türkler yolculuk sırasında ete veya sıcak yemeğe rağbet etmezler. Hoşlandıkları şeyler ekşitilmiş süt, peynir, kuru erik, armut, şeftali, ayva, incir, kuru üzüm ve vişnedir. Bu meyveleri temiz suda kaynatıp büyük toprak tepsilere koyarlar. Herkes bundan canının çektiğini satın alır. Meyveyi ekmeğin yanında katık olarak yerler. Sonra da suyunu içerler. Böylece yiyecek ve içecek çok ucuza mal olur –öyle ki bizde bir kişinin günlük yemek masrafı bir Türk’ün 12 günde harcayacağı paradan daha çoktur. Hatta resmi ziyaferleri bile genellikle böreklerden, çeşitli tatlılardan, yanına koyun eti ve tavuk ilave ettikleri muhtelif pirinç yemeklerinden ibarettir. ”

Türklerin seferde nasıl beslendiklerinden askerlik ve din anlayışlarına, hayvan sevgilerinden kadınlara dair tutumlarına kadar her detayı hiç atlamadan aktaran Busbecq özellikle kendi askerlerine hayıflanır:

“…Bütün bunlar size, Türklerin içinde bulunduğu şartlara karşı ne kadar büyük bir sabır, uyanıklık ve tasarrufla katlandığını gösterecektir. Seferde verilen alışılagelmiş yemeği beğenmeyen, özenle pişirilmiş zarif yiyecekler bekleyen bizim askerimizden ne kadar da farklı! Eğer arzuları yerine getirilmezse başkaldırıp kendi kendilerinin mahvına sebep olurlar. İstedikleri verilse bile yine kendilerini aynı şekilde perişan ederler. Çünkü her insanın baş düşmanı kendisidir ve aşırı olmaktan daha amansız bir hasmı yoktur. Düşman canını almakta gecikse de onu bu ölçüsüzlüğü yok eder. Türklerin düzenini bizimkiyle kıyasladığımda geleceğin başımıza getireceklerini düşünüyor ve ürküyorum… Onlarda güçlü bir imparatorluğun bütün kaynakları, yıpranmamış bir güç, dövüşte ustalık ve tecrübe, savaş görmüş askerler, zafere alışkanlık, zorluklara tahammül, beraberlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve tedbir var. Yoksulluk, kişisel israf, zayıf bir güç, maneviyat bozukluğu, tahammülsüzlük, eğitimsizlik ise bizde. Asker itaatsiz. Subaylar para canlısı. Disiplin küçümseniyor. Başıboşluk, umursamazlık, ayyaşlık ve ahlaksızlık yaygın. En kötü olan da şu: düşman zafere alışkın biz ise yenilgiye. Sonucun ne olacağından şüphe edebilir miyiz ?”

Busbecq’in mektupları, önemini ilk yayımlandığı yıllardan beri koruyor. Şahit olduklarını gerçeklerden çok uzaklaşmadan kendince yorumlayıp sunan bu diplomat, aynı zamanda Türklerin lale düşkünlüğünü dünyaya tanıtmıştır.

BUSBECQUE KÖYÜNÜ ZİYARET

Yönetmen Sacit Şahin, Yapımcı İsmail Elden, kameramanlar Ercan İşsever, Orhan Aybertürk, Hayrettin Demir, Murat Balcı, son çekimlerini bu belgeselde yapan rahmetli Mehmet Türkoğlu ve Veyis Güngör ile gittiğimiz Busbecque kasabasında, O’nun hatırasına dikilen bir anıt önünde yaptığımız çekimden sonra, hemen yakında olan bir kilisenin önündeki bir bankta soluk alıyorduk.

C:\Users\ILHAN\Desktop\ARALIK BULTENINE GIRECEKLER\Busbecq'i Veyis Gungor anlatiyor.jpg

O sırada kiliseden çıkan bir bayan üzerimize doğru yürümeye başladı. ‘Eyvah, buradan kovulacağız’ korkusu yaşarken, gelen bayan bize ‘Sanırım Busbecq hakında çalışma yapıyorsunuz. Buyurun kiliseye gelin, orada kendisine ait anlatılacak çok şey var’ dedi.

Busbecq’in mezar yeri bilinmiyordu. Busbecq sokaklarında ondan geriye kalan izleri araştırırken uğradığımız kilise görevlisi bize, kalbinin kiliseye gömüldüğünü söyledi. Yaşarken birçok defa uğradığı ve yardım ettiği kilisede ondan kalan son ize rastlamıştık. Böylece de, bugüne kadar bilinmeyen Busbecq’in mezarını da bulmuş olduk.

BUSBECQ İÇİN GENEL KANAAT

Türk tarihine altın harflerle girmesi gereken Busbecq hakkında bildiklerimizi analiz ettiğimiz zaman, gerek yazdıkları ve gerekse yaptıkları ile bizde bıraktığı genel kanaat için Veyis Güngör şunları söylüyor:
“Örnekleri okudukça, insanın şöyle diyesi geliyor: Sanki onaltıncı yüzyılda, bize ait olan özellikler, hasletler, yirminci ve yirmibirinci yüzyılda Avrupa’ya geçmiş. O gün yani onaltıncı yüzyıl Avrupa’sının özellikleri de ne yazık ki, bize yani yirmibirinci yüzyılda Türklere geçmiş gibi. Böyle çarpık ve anlaşılması zor bir durum var ortada. Mesela, Busbecq, onaltıncı yüzyılda iş ahlakından bahsediyor. ‘Türkler, bir işe ehil olmayanı kesinlikle almazlar’ diyor. Yani bir kişi işe alınacaksa, onun amcası, dayısı varmış ya da soylu bir aileden geliyor olması önemli değildir. Tek baktıkları kriter, bu kişinin bu işi yapıp yapmayacağı, bu iş alanında tecrübesi, bilgisi, ehliyeti var mı, yok mu, buna bakıyorlar, İşte, ‘Türklerin başarısı budur’ diyor Busbecq.

BUSBECQ LÂLE’Yİ KAZANDIRDI

Busbecq’in, yazdıkları ile Türkiye’yi ve Türkleri onurlandırmasının yanında, Türk lâlesinin, Hollanda kanalıyla tüm dünyada ünlenmesinde oynadığı rol da inkâr edilemez.

Ogier Ghislain de Busbecq aynı zamanda bir bitki uzmanıydı. Türkiye’de kaldığı 7 yıl içerisinde özellikle endemik bitkiler üzerinde araştırmalar yapmış, özellikle o dönemde Avrupalıların tanımadığı lâle ve nergis ilgisini çekmiş ve bu bitkinin soğanlarını dönemin önemli bir botanik uzmanı olan arkadaşı Charles de l’Ecluse’e göndermişti. Daha sonra Leiden üniversitesinde botanik profesörü olan l’Ecluse, laleyi geliştirerek Hollandalılara tanıtmıştı.

Hollanda’da yaklaşık olarak 40 yıl içinde lale büyük beğeni toplamış ve 1636-1637 yıllarında lâle soğanları astronomik fiyatlarla alıcı bulur hale gelmiştir. Bunu bir bakıma Hollanda’nın lâle devri saymak mümkündür. Alexandre Dumas‘ın Siyah Lâle adlı romanı da Hollanda’daki lâle devrine ilişkindir. (Ancak romanın konusu 1672 yılında geçmektedir.) Bizim lale devrimiz ise bundan hayli sonra 1718-1730 yılları arasındadır. Bu suretle, 16’ncı yüzyılda Avrupa’ya giden lale 18’inci yüzyılda bu kez Avrupa’dan ithal edilmiş oldu.

Hollanda’nın uzun tarihi boyunca ikili ilişkilerde hep dost kaldığı nadir ülkelerden biri Türkiye’dir. Türkiye ile Hollanda arasındaki 400 yılı aşan resmi ilişkilerin yanı sıra, bir başka ortaklıksa lâlenin öyküsünde gizlidir. Lâle, 1612’de başlayan resmi ilişkilerden yaklaşık 50 yıl önce Hollanda’ya ulaşmış ve çok sevilmişti.

16’ncı yüzyılda dünyada var olan iki büyük gücünden biri Türkiye, diğeri Avusturya’ydı. Avusturya, iki ülke arasında barışı temin etmek üzere seçkin bir diplomat olan Busbecq’i İstanbul’a elçi olarak göndermişti. Busbecq İstanbul’da kaldığı 7 yıl içerisinde hem barışı sağlamış, hem de gözlemler yapmıştı. 1563 yılında dönemin Avusturya elçisi Busbecq, görevini tamamlayıp İstanbul’dan ayrılırken yanında bazı el yazmaları, ülkemizde yetişen bitkilerin soğanları ve tohumları da vardır. Bunların özellikle lâle ve nergisin soğanlarını, önce Viyana’ya sonra da botanik uzmanı arkadaşına vermek üzere Hollanda’ya götürdü.

C:\Users\ILHAN\Desktop\ARALIK BULTENINE GIRECEKLER\ilhna Karacay Hortus Botanik'te Paul Kessler ile (1).JPG
Busbecq’ten alınan lâle soğanları, Leiden Üniversitesi’nin botanik bahçesine ekilmişti. Ziyaret ettiğimiz botanik bahçede, rektör Paul Kessler bize soğanların ekildiği yeri gösterdi.

Leiden Üniversitesi botanik profesörü olan Charles de l’Ecluse, üniversitenin araştırma bahçesinde bu soğanları ekti ve kısa sürede yeni türler geliştirdi. Lale Hollandalılar tarafından çok sevildi. Halkın ilgisi dolayısıyla kısa sürede ülke içerisinde bir lâle ekonomisi gelişti.
Lâle soğanları elden ele dolaşmakta, hem üretici hem de tüccarlar büyük gelirler elde etmekteydi. Özellikle 1636 yılından başlayarak iki sene lale fiyatları astronomik rakamlara ulaşmıştı. O 2 yıl için sonradan “Hollanda’nın lale devri” benzetmesi yapılmıştı.
Lâle tutkusu öyle bir hale gelmişti ki, bir lale soğanına bir ev verildiği olmuştur. Hollanda kısa sürede dünyanın en büyük lale üreticisi ve ihracatçısı oldu.

Mart ayıyla birlikte Hollanda’nın kırsalı lâle mevsimine girer. Uçsuz bucaksız tarlalar rengarenk çiçeklerlerle süslenir.

16’ncı yüzyılda İstanbul’dan getirilerek üretimi başlayan lâle o günden beri Hollandalıların hayatında önemli bir yer tutmaktadır.
Lale hâlâ dünyada en çok Hollanda’da üretiliyor. Aynı zamanda turistlerin Hollanda’ya gelme sebeplerinden biri olarak da ekonomiye katkı yapıyor.

KEUKENHOF ÇİÇEK FUARI

1949 yılında açılan Keukenhof çiçek bahçesi her yıl 1,5 milyon turisti ağırlıyor. Kapıları, Mart sonundan Mayıs sonuna kadar açık olan 32 hektar büyüklüğündeki Keukenhof bahçesi, 7 milyon lâle ekiminin yanı sıra dünyanın dört bir yanından getirilen bitki çeşitleriyle doğanın tüm renklerini bir arada sunuyor.

7 bin soğanlı çiçek çeşidinin yanında, sezon boyunca parkın içinde yer alan seralarda, çiçek tanzim ve şovları da son derece ilgi çekiyor. İki ay süren ziyaret dönemi içerisinde bir çok etkinlik ve tanıtıma yer veriliyor. 80 kadar çiçek yetiştiricisi katılımcı firma, her yıl farklı gösteriler sunmak için 2 ay süren bu sezonluk görsel şölen için, yıl boyu çalışmalarını sürdürüyorlar.

Keukenhof’taki etkinliklerin en önemlisi Bloemencorso resmi geçidi…
Bloemencorso ‘Çiçek alayı’ anlamına geliyor. Bu tören özellikle lale soğanının Hollanda’ya getirilişini kutlamak için başlatılmış. Sonraki yıllarada tam bir çiçek festivaline dönüşmüş. Fakat lale tabii ki yine başrolde.

Çiçek alayı her Nisan ayının üçüncü Cumartesi günü yapılıyor. Noordwijk  kasabasından sabah 9 da başlayıp Kuzey’e doğru 40 km’lik yolu kat ettikten sonra  saat 21’de Haarlem şehrinde  son buluyor.

Cumartesi yaklaşırken Noordwijk’te hazırlanan çiçek arabaları birbiriyle yarış halinde…
Bu titiz çalışmada ortaya çıkarılan araçlar, 12 saatlik bir kortej geçişinden sonra eski haline dönecek. Günün sonunda, en güzel kompozisyonun seçilmesi, ayrı bir motivasyon sağlasa da bütün çaba çiçek alayının daha görkemli olması için…

Her yıl belli bir tema seçilip, kompozisyonlar temel olarak bu tema etrafında şekilleniyor.

D:\UZAKTAKI DOSTLAR VE IZLER-YAZI VE FOTOĞRAFLAR\HOLLANDA-ızler\Lale'nin tasindigi sembolik araba.jpg
Lale soğanlarını taşıyan posta arabası, bizim de takip ettiğimiz bir Lâle Festivali sırasında sembolik olarak bahçaye kondu. Fotoğrafta Lahey Büyükelçimiz ve eşi, Festival’i organize eden Belediye Başkanı ve eşi ile sembolik posta arabası görülüyor

İlk kutlamada 1960 yılında Busbecq’in İstanbul’dan bir posta arabasıyla lale soğanlarını Hollanda’ya getirişi, aynı koşullarla tekrar edildi. Posta arabası 30 Mart 1960 günü İstanbul’dan büyük törenlerle ayrıldıktan sonra, 400 yıl önceki rotayı takip etti. Selanik, Belgrat, Graz, Salzburg, Münih, Frankfurt, Bonn ve Lahey şehirlerinden geçtikten sonra 38 günde Rotterdam’a ulaştı ve büyük bir törenlerle karşılandı..

                         ******************

RABOBANK DONEERT €30.000 VOOR DE TULP, VAN OORSPRONG EEN SYMBOOL VAN TURKIJE, ONDER LEIDING VAN UĞUR PEKDEMİR

Bijdrage geleverd om de Hortus Bulborum, een uniek museum in het dorp Limmen met meer dan 3.000 plantensoorten, meer bezoekers te laten trekken. “Dit was een noodzakelijke bijdrage voor de culturele verbondenheid tussen twee landen,” zei Uğur Pekdemir.

De geschiedenis van de tulp en andere bloemsoorten, en het verhaal van Busbecq, de echte architect van dit grote verhaal, evenals de onbekende reis van de tulp, leest u aan het einde van dit artikel in detail.


Geschreven door İlhan KARAÇAY:

Wanneer men vandaag de dag spreekt over “het symbool van Nederland”, denkt men als eerste aan de tulp.
Eindeloze velden, tuinen die miljoenen toeristen trekken en een economie van miljarden euro’s…

levendig tulp velden in Nederland met traditioneel windmolen, vastleggen Nederlands voorjaar landschap 70667954 stockfoto bij Vecteezy

Maar dit verhaal begon niet in Nederland.
Dit verhaal begon in Anatolië.
Het groeide in de paleistuinen van het Ottomaanse Rijk, in de verfijnde esthetiek van İstanbul en in de betekenis die de Turken aan bloemen gaven. De tulp was niet zomaar een sierplant. Het was een symbool van beschaving, verfijning en smaak.

In de zestiende eeuw was het de Oostenrijkse ambassadeur Ogier Ghislain de Busbecq die deze elegantie als een van de eersten in Europa ontdekte. Tijdens zijn verblijf in İstanbul vervulde hij niet alleen zijn diplomatieke taken. Hij observeerde, analyseerde en schreef. Hij was onder de indruk van de discipline, hygiëne en esthetische waarden van de Turken.

En het belangrijkste: hij bracht deze unieke bloem van Anatolië naar Europa.

De tulpenbollen die Busbecq uit İstanbul meenam, kwamen terecht bij de beroemde botanicus Charles de l’Ecluse. In Leiden werden deze bollen geplant. Ze vermenigvuldigden zich snel en nieuwe variëteiten werden ontwikkeld. En korte tijd later begon in Nederland de zogenaamde tulpenmanie.

In de jaren 1636 en 1637 werden tulpenbollen voor astronomische prijzen verkocht. Er waren zelfs gevallen waarin een huis werd geruild voor één tulpenbol. Deze unieke periode in de Europese economische geschiedenis was in feite het gevolg van een bloem die uit Anatolië kwam.

Dat Nederland vandaag de dag een wereldleider is in de bloementeelt, is het resultaat van die stap die toen werd gezet.
Maar de ironie is duidelijk:
De bloem van Anatolië werd eeuwen later wereldwijd gepresenteerd als “het symbool van Nederland”.
En juist nu krijgt dit lange verhaal opnieuw betekenis in Limmen.

Hortus Bulborum | Laag Holland

De Hortus Bulborum in Limmen is een levend museum met meer dan 3.000 historische bolgewassen. Soorten uit de zestiende eeuw bloeien hier nog steeds. Deze tuin is een van de meest tastbare getuigen van de geschiedenis.

Fritillaria persica uit 1577, de Duc van Tol-tulpen uit 1595 en de Zomerschoon uit 1620…
Dit zijn niet zomaar bloemen. Dit is levende geschiedenis.
En een belangrijk deel van deze geschiedenis heeft zijn oorsprong in Anatolië.

De Hortus toont niet alleen het verleden, maar bouwt ook aan de toekomst. Elk jaar worden door handmatige bestuiving nieuwe tulpenvariëteiten ontwikkeld. Zo komen verleden en toekomst samen in één tuin.

EN PRECIES OP DIT MOMENT KOMT ER EEN BELANGRIJKE STEUN UIT HET HEDEN.

Onder leiding van Rabobank-directeur Uğur Pekdemir werd een bijdrage van €30.000 geleverd aan de Hortus Bulborum. Met deze steun zal een nieuwe opslag- en onderhoudsruimte worden gerealiseerd. Maar dit is niet zomaar een bouwproject.

Dit is het beschermen van geschiedenis.
Dit is het in leven houden van een cultureel erfgoed dat uit Anatolië komt.
En misschien wel het meest betekenisvolle is dit:

De tulp die eeuwen geleden uit İstanbul vertrok, wordt vandaag in Nederland opnieuw beschermd met steun van een Turk.

Dit is geen toeval.
Dit is de voltooiing van de geschiedenis.
Vandaag trekken bloementuinen zoals Keukenhof miljoenen bezoekers. Een belangrijk deel van de Nederlandse economie is gebaseerd op de bloementeelt. Maar de basis van dit succes ligt in die stille reis van het Ottomaanse Rijk naar Europa.

De directeur van Rabobank, Uğur Pekdemir, die steun verleende om de Hortus Bulborum meer bezoekers te laten trekken, zei: “Dit was een noodzakelijke bijdrage voor de culturele verbondenheid tussen twee landen.”

DE WAARHEID VAN BUSBECQ

Zoals ik jaren geleden in mijn onderzoeken al heb aangetoond, was Busbecq niet alleen een diplomaat, maar ook een brug die de Turkse cultuur naar Europa bracht. Zijn brieven werden eeuwenlang in Europa gelezen, terwijl de tulpenbollen die hij meebracht het lot van een land veranderden.

Wat vandaag in Limmen gebeurt, is een voortzetting van dat verhaal.
Er werd een donatie gedaan.
Maar in werkelijkheid gebeurde er dit:
Een geschiedenis werd opnieuw herinnerd.
En een waarheid werd opnieuw zichtbaar:De tulp behoort niet tot Nederland…
Ze behoort eerst tot Anatolië.

VOOR WIE DIT VERHAAL ECHT WIL BEGRIJPEN…

Wat hierboven is verteld, is slechts het topje van de ijsberg. Om de stap die vandaag in Limmen is gezet en de waarde van de Hortus Bulborum volledig te begrijpen, moet men teruggaan naar de wortels van dit verhaal.

De tulp is niet zomaar een bloem.
Het is een symbool van een eeuwenlange reis, van interactie tussen beschavingen en van een waarheid die vaak over het hoofd wordt gezien.

Een van de belangrijkste getuigen van deze waarheid is Ogier Ghislain de Busbecq, die in de zestiende eeuw naar het Ottomaanse Rijk kwam en zijn observaties gedetailleerd naar Europa stuurde.

De brieven van Busbecq zijn niet zomaar diplomatieke verslagen. Het zijn unieke documenten die de kracht van het Ottomaanse Rijk, de structuur van de Turkse samenleving en een wereld beschrijven die Europa toen nog niet kende.

En in die documenten vinden we ook de sporen van de tulp die vandaag het symbool van Nederland is.
De tulpenbollen die Busbecq uit Anatolië naar Europa bracht, waren niet zomaar planten. Zij vertegenwoordigden een cultuur, een esthetiek en een beschaving.
Daarom is elke tulp die vandaag in Nederland bloeit, een stille getuige van die lange reis.

De tekst die u hieronder zult lezen, onthult de details van dit grote verhaal.
Voor wie niet Allen een bloem, maar een geschiedenis wil volgen…

                     ********************

DE MAN DIE TURKIJE LOOFDE EN DE TULP NAAR NEDERLAND BRACHT: OGIER GHISLAIN DE BUSBECQ

Tijdens zijn verblijf in İstanbul werden zijn brieven aan een vriend later als boek gepubliceerd.

In deze brieven beschrijft hij de redenen voor de superioriteit van de Turken op het slagveld, de discipline van het leger, de Turkse badcultuur, het belang van lichaamshygiëne, de comfortabele en kleurrijke kleding en hun humane omgang met paarden.

Busbecq schrijft ook over de juridische positie van vrouwen in het Ottomaanse Rijk en merkt op dat Turkse vrouwen het recht hadden om echtscheiding aan te vragen. In dat opzicht was het Ottomaanse systeem verder ontwikkeld dan Europa.

Het lijkt alsof de eigenschappen en waarden die in de zestiende eeuw bij ons hoorden, in de twintigste en eenentwintigste eeuw naar Europa zijn overgegaan.

Als plantenkenner speelde Busbecq een grote rol bij de introductie van de tulpenbol in Nederland.

We gingen naar zijn geboorteplaats en vonden, na onderzoek, zijn graf in een kerk.

Met dank aan regisseur Sacit Şahin, producent İsmail Elden, cameramensen Ercan İşsever, Orhan Aybertürk, Hayrettin Demir, Murat Balcı, de inmiddels overleden Mehmet Türkoğlu die zijn laatste opnamen voor deze documentaire maakte en Veyis Güngör.

Geschreven door İlhan KARAÇAY

Wanneer de geschiedenis van het Ottomaanse Rijk en Turkije wordt geschreven, slaan we vaak bepaalde onderwerpen over die, naast grote oorlogen en vredesverdragen, van onmiskenbaar belang zijn.
Een van die onderwerpen is Ogier Ghislain de Busbecq.

Tijdens zijn functie als Oostenrijks ambassadeur in İstanbul werden zijn brieven, geschreven aan een vriend, later als boek gepubliceerd. In deze brieven beschrijft hij de redenen voor de superioriteit van de Turken op het slagveld, de discipline van het leger, de Turkse baden en het belang dat zij hechten aan lichaamsverzorging, de comfortabele en kleurrijke kleding en hun humane omgang met paarden. Ook schrijft hij over de juridische positie van vrouwen en stelt hij vast dat Turkse vrouwen het recht hadden om echtscheiding aan te vragen, wat volgens hem aantoonde dat het Ottomaanse systeem op dit punt verder ontwikkeld was dan dat van Europa.
Busbecq was daarnaast een plantenkenner en speelde een belangrijke rol bij de introductie van de tulpenbol in Nederland.

C:\Users\ILHAN\Desktop\ARALIK BULTENINE GIRECEKLER\Veyis Gungor-Busbecq (3).JPG

Om het verhaal van deze voor ons zeer belangrijke persoon te schrijven, reisden wij samen met een TRT-team en Veyis Güngör, voorzitter van het Turkse Onderzoekscentrum, naar het dorp in Frankrijk waar Busbecq werd geboren.

Het graf van Busbecq, dat lange tijd als vermist werd beschouwd, hebben wij daar teruggevonden. Maar laten we eerst kijken naar zijn leven in İstanbul en zijn brieven.

Busbecq werd geboren in het kasteel van Bousbecque, in het huidige Noord-Frankrijk. Zijn vader was Georges Ghislain en zijn moeder Catherina Hespiel. Hij volgde onderwijs in Wervik en Comines, steden die tegenwoordig in België liggen, en studeerde aan de universiteit van Leuven. Later voltooide hij zijn opleiding in Italië, waar zich destijds de belangrijkste onderwijsinstellingen bevonden, met name in Venetië. Daarna trad hij in overheidsdienst.

In 1552 werd hij aangesteld in dienst van aartshertog Ferdinand I van Oostenrijk. Twee jaar later werd hij naar Engeland gestuurd om namens Oostenrijk deel te nemen aan het huwelijk van koningin Mary Tudor met prins Filips II van Spanje.

Zijn volgende opdracht was als ambassadeur van Oostenrijk in het Ottomaanse Rijk. Hoewel er in 1547 vrede was gesloten tussen de twee landen, werd deze door Oostenrijk niet erkend. Na de verovering van Erdel in 1551 en Banat in 1552 door de Ottomanen, werd Busbecq naar İstanbul gestuurd om de vrede te vernieuwen. Zijn missie duurde zeven jaar. Hoewel hij tijdens het grootvizierschap van Rüstem Paşa niet succesvol was, slaagde hij er in 1562 onder Semiz Ali Paşa wel in de vrede te herstellen.

Tijdens zijn verblijf in İstanbul tussen 1556 en 1563 hield Busbecq zich ook bezig met andere activiteiten. Hij observeerde de Turkse samenleving en legde zijn bevindingen vast in vier brieven die hij schreef aan zijn vriend, de Hongaarse diplomaat Nicholas Michault.

Busbecq verbleef lange tijd in verschillende delen van het Ottomaanse Rijk, met name in İstanbul, en beschreef zoals beloofd aan zijn vriend Machault in brieven alles wat hij in die periode meemaakte, zag en hoorde. Van de relaties van sultan Süleyman met Hürrem en zijn zonen tot de geldzucht van Rüstem Paşa, van de orde in de Ottomaanse legerkampen tot de badcultuur, van dieren op straat tot dagelijkse roddels, van aardbevingen tot bedelaars; hij deelde een breed scala aan onderwerpen. Deze brieven, die Busbecq schreef om zijn gedachten met een vriend te delen, groeiden uit tot een bron die in Europa eeuwenlang werd gelezen.

Toen hij vertrok, had de ambassadeur nog weinig kennis en ervaring met de Turken. Maar na zijn aankomst in İstanbul beschreef hij in detail alles wat hij zag in het Ottomaanse Rijk tijdens de regeerperiode van Süleyman de Prachtlievende. Zijn brieven werden in 1595 voor het eerst in het Latijn in Parijs gepubliceerd onder de titel “Turkse Brieven”. In 1927 werd het werk vanuit de derde Engelse vertaling door Derin Türkömer in het Turks vertaald. Onlangs werd het boek opnieuw uitgegeven door İş Bankası Kültür Yayınları, samen met tekeningen van Melchior Lorichs, de schilder die deel uitmaakte van Busbecqs gevolg.

In feite was het doel van deze geschriften om antwoord te vinden op de vraag hoe men zich tegen de Turken kon verzetten. Maar terwijl hij dit deed, gaf hij tegelijkertijd een eerlijke en gedetailleerde weergave van het leven in het zestiende-eeuwse İstanbul.

Hoewel Busbecq kritiek had op bepaalde zaken, aarzelde hij niet om ook zijn waardering uit te spreken. Hij was diep onder de indruk van de discipline van het leger, de Turkse badcultuur, het belang dat aan hygiëne werd gehecht, de comfortabele en kleurrijke kleding en de humane omgang met dieren.

In zijn brieven besteedde Busbecq ook aandacht aan de juridische positie van vrouwen in het Ottomaanse Rijk. Hij stelde vast dat Turkse vrouwen het recht hadden om echtscheiding aan te vragen en benadrukte dat dit op dat moment een vooruitstrevend kenmerk was in vergelijking met Europa. Dergelijke observaties laten zien dat hedendaagse aannames over het verleden niet altijd kloppen.

Hoewel Busbecq soms vond dat deze landen onder Ottomaanse heerschappij werden verspild en zelfs schreef dat het land rouwde en verlangde naar een christelijke cultuur, erkende hij tegelijkertijd eerlijk de kracht van het rijk. Hij sprak zijn bewondering uit voor het toen gevreesde maar gerespecteerde imperium, vooral voor het leger.

De “Turkse Brieven” lezen als een roman, juist omdat ze gebaseerd zijn op directe observaties. Het zou een vergissing zijn om te zeggen dat Busbecq alleen informatie over het Ottomaanse Rijk geeft. Hij vergelijkt ook de Europese moraal met die van de Ottomanen en schuwt daarbij zelfkritiek niet.

Busbecq onderzocht de redenen achter het succes van het Ottomaanse Rijk en concludeerde dat dit vooral te maken had met rechtvaardigheid.
Hij schreef: “In het kamp van de sultan is er niemand die zijn positie te danken heeft aan iets anders dan zijn eigen verdiensten. Niemand wordt bevoorrecht vanwege zijn afkomst. Mensen worden gerespecteerd op basis van hun diensten. In het Turkse rijk heeft iedereen de mogelijkheid om zijn omstandigheden te verbeteren. Daarom zijn de Turken succesvol in alles wat zij ondernemen. De landen die ooit de bakermat waren van kunst en wetenschap wachten erop hun beschaving terug te krijgen, maar tevergeefs. Degenen die het christendom vertegenwoordigen hebben andere belangen.”

In zijn brieven beschreef Busbecq ook welke kleuren door de Turken als gunstig of ongunstig werden gezien. Zwart werd beschouwd als een kleur van ongeluk en tegenspoed.
Hij schreef: “Turken beschouwen het dragen van zwart als een slecht voorteken. Toen wij meerdere keren in zwarte kleding verschenen, werd daar zelfs over geklaagd. Roze wordt gezien als een teken van elegantie, maar in oorlogstijd als een voorbode van de dood. Wit, geel, blauw, violet en grijstinten worden als gunstig beschouwd.”

Hij merkte ook op dat kleding niet afhankelijk was van rang en beschreef de kleurrijke stoffen als indrukwekkend, maar tegelijk eenvoudig en zuinig.
Busbecq was ook goed op de hoogte van gebeurtenissen aan het hof.
Hij schreef hierover aan zijn vriend Machault: “Het is een groot ongeluk om de zoon van een Turkse sultan te zijn. Wanneer één van hen de troon bestijgt, betekent dit onvermijdelijk de dood voor de anderen. Dit komt door de druk van de elite-eenheden. Als een broer in leven blijft, eisen zij voortdurend beloningen van de sultan. Daarom worden sultans gedwongen hun handen met het bloed van hun broers te bevlekken.”

Ook over de architectuur van de Turken maakte Busbecq opmerkelijke observaties:
“Turken vermijden overdaad in hun gebouwen. Zij zien luxe als een teken van ijdelheid en arrogantie, alsof men verwacht eeuwig op aarde te blijven. Zij beschouwen hun huizen als een tijdelijke verblijfplaats, zoals een reiziger een herberg ziet. Als een huis bescherming biedt tegen diefstal, kou en regen, zoeken zij geen verdere luxe. Daarom is het moeilijk om in Turkije rijke mensen te vinden met elegante huizen. De gewone bevolking leeft in eenvoudige woningen, terwijl de rijken wel grote huizen hebben, maar zonder overdreven pracht.”

De gastvrijheid van de Turken viel hem eveneens op. Over herbergen schreef hij:
“Soms verbleef ik in een Turkse herberg. Deze gebouwen zijn groot en hebben aparte kamers. Niemand wordt geweigerd, ongeacht geloof of status. Iedereen is welkom. Tijdens mijn verblijf werd ik behandeld alsof ik in een paleis was. Het is gebruikelijk dat gasten eten krijgen. Op een groot dienblad wordt bulgur met vlees geserveerd, met brood en soms honing.”

Busbecq schreef ook over de gewoonten en karaktereigenschappen van de Turken en merkte op hoe sterk religie hun gedrag beïnvloedde.
Hij zei: “De moed van de Turken vond ik opmerkelijk. Zelfs in het donker, zonder maanlicht en ondanks zware wind, gingen zij zonder aarzeling verder. Toen ons schip meerdere keren tegen boomwortels sloeg en bijna uit elkaar viel, riep ik de bemanning op voorzichtiger te zijn. Hun antwoord was simpel: ‘Allah zal ons beschermen.’”

Over de Turkse keuken schreef hij:
“Tijdens reizen geven Turken niet de voorkeur aan warm voedsel of vlees. Zij eten liever gefermenteerde melk, kaas, gedroogd fruit zoals pruimen, vijgen en druiven. Deze worden gekookt en samen met brood gegeten. Het voedsel is goedkoop, veel goedkoper dan in Europa.”

Busbecq prees de discipline, soberheid en het uithoudingsvermogen van de Turken en vergeleek deze met de zwakheden van Europese soldaten. Hij schreef dat overdaad en gebrek aan discipline de grootste vijanden van de mens zijn en waarschuwde voor de gevolgen daarvan.

De brieven van Busbecq hebben hun waarde sinds hun eerste publicatie behouden. Deze diplomaat, die zijn waarnemingen eerlijk en gedetailleerd vastlegde, introduceerde niet alleen de tulp in Europa, maar maakte ook de Turkse cultuur bekend bij de wereld.

BEZOEK AAN DORP BUSBECQUE

 

Samen met regisseur Sacit Şahin, producent İsmail Elden, cameramensen Ercan İşsever, Orhan Aybertürk, Hayrettin Demir, Murat Balcı, de inmiddels overleden Mehmet Türkoğlu en Veyis Güngör gingen wij naar het dorp Busbecque.
Na opnames bij het monument dat ter nagedachtenis aan Busbecq was opgericht, zaten wij even uit te rusten op een bankje voor een nabijgelegen kerk.

C:\Users\ILHAN\Desktop\ARALIK BULTENINE GIRECEKLER\Busbecq'i Veyis Gungor anlatiyor.jpg

Op dat moment kwam een vrouw uit de kerk naar ons toe. Terwijl wij even dachten dat we misschien zouden worden weggestuurd, zei zij: “Ik denk dat u onderzoek doet naar Busbecq. Komt u mee naar binnen, daar is veel over hem te vertellen.”

De rustplaats van Busbecq was lange tijd onbekend. Tijdens ons onderzoek in Busbecque ontdekten wij via een medewerker van de kerk dat zijn hart daar begraven lag. In de kerk die hij tijdens zijn leven meerdere keren had bezocht en gesteund, vonden wij uiteindelijk het laatste spoor van hem. Zo werd ook zijn graf, dat tot dan toe onbekend was, gevonden.

ALGEMENE BEOORDELING VAN BUSBECQ

Wanneer wij alles analyseren wat Busbecq heeft geschreven en gedaan, ontstaat er een opmerkelijk beeld. Veyis Güngör verwoordt dit als volgt: “Wanneer je deze voorbeelden leest, krijg je bijna het gevoel dat de eigenschappen en waarden die in de zestiende eeuw bij ons hoorden, in de twintigste en eenentwintigste eeuw naar Europa zijn overgegaan. En dat de kenmerken van het Europa van toen helaas bij ons zijn terechtgekomen. Het is een merkwaardige en moeilijk te begrijpen situatie. Busbecq schrijft bijvoorbeeld over arbeidsethiek. Hij zegt: ‘De Turken nemen nooit iemand aan die niet bekwaam is. Afkomst of familie speelt geen rol. Het enige criterium is of iemand geschikt is voor het werk.’ En hij voegt daaraan toe: ‘Dat is de reden van het succes van de Turken.’”

BUSBECQ BRACHT DE TULP NAAR NEDERLAND

Naast het feit dat Busbecq met zijn geschriften Turkije en de Turken eerde, kan zijn rol in de wereldwijde bekendheid van de Turkse tulp via Nederland niet worden ontkend.

Ogier Ghislain de Busbecq was tevens een plantenkenner. Tijdens de zeven jaar dat hij in Turkije verbleef, deed hij onderzoek naar met name endemische planten. Vooral de tulp en de narcis, die in die tijd nog onbekend waren bij Europeanen, trokken zijn aandacht. Hij stuurde de bollen van deze planten naar zijn vriend Charles de l’Ecluse, een vooraanstaand botanicus uit die periode. Later, als professor in de botanie aan de Universiteit Leiden, ontwikkelde l’Ecluse de tulp verder en introduceerde hij deze bij de Nederlanders.

Binnen ongeveer veertig jaar werd de tulp in Nederland zeer populair. In de jaren 1636 en 1637 bereikten de prijzen van tulpenbollen astronomische hoogten. Deze periode kan worden beschouwd als de Nederlandse tulpenperiode. De roman De Zwarte Tulp van Alexandre Dumas verwijst ook naar deze periode, al speelt het verhaal zich af in 1672. De Ottomaanse tulpenperiode vond veel later plaats, namelijk tussen 1718 en 1730. Zo werd de tulp, die in de zestiende eeuw naar Europa was gebracht, in de achttiende eeuw opnieuw vanuit Europa ingevoerd.

Gedurende de lange geschiedenis van Nederland is Turkije een van de weinige landen waarmee het altijd vriendschappelijke betrekkingen heeft onderhouden. Naast de meer dan 400 jaar durende officiële relaties tussen beide landen, ligt er nog een andere band verborgen in het verhaal van de tulp. De tulp bereikte Nederland ongeveer vijftig jaar vóór het begin van de officiële betrekkingen in 1612 en werd al snel geliefd.

In de zestiende eeuw waren er twee grote machten in de wereld: Turkije en Oostenrijk. Oostenrijk stuurde een vooraanstaand diplomaat, Busbecq, als ambassadeur naar İstanbul om vrede tussen de twee landen te bewerkstelligen. Tijdens zijn zevenjarig verblijf in İstanbul slaagde Busbecq erin om zowel vrede te sluiten als belangrijke observaties te doen.

Toen de Oostenrijkse ambassadeur Busbecq in 1563 zijn taak had voltooid en İstanbul verliet, nam hij verschillende handschriften mee, evenals bollen en zaden van planten die in deze regio groeiden. Met name de bollen van de tulp en de narcis nam hij mee. Hij bracht deze eerst naar Wenen en vervolgens naar Nederland om ze aan zijn botanische vriend over te dragen.

C:\Users\ILHAN\Desktop\ARALIK BULTENINE GIRECEKLER\ilhna Karacay Hortus Botanik'te Paul Kessler ile (1).JPG
De tulpenbollen die van Busbecq afkomstig waren, werden geplant in de botanische tuin van de Universiteit Leiden. Tijdens ons bezoek aan deze tuin liet rector Paul Kessler ons de plek zien waar deze bollen destijds waren geplant.

Charles de l’Ecluse, botanicus en later professor aan de Universiteit Leiden, plantte deze bollen in de onderzoekstuin van de universiteit en ontwikkelde in korte tijd nieuwe variëteiten. De tulp werd al snel geliefd bij de Nederlanders. Door de grote belangstelling van het publiek ontstond er binnen korte tijd een echte tulpeneconomie in het land.

Tulpenbollen gingen van hand tot hand en zowel kwekers als handelaren behaalden grote winsten. Vooral vanaf 1636 bereikten de prijzen van tulpenbollen gedurende twee jaar astronomische hoogten. Voor deze periode werd later de benaming “de Nederlandse tulpenperiode” gebruikt.

De passie voor tulpen nam zulke vormen aan dat er zelfs gevallen bekend zijn waarbij een huis werd geruild voor één enkele tulpenbol. Nederland groeide in korte tijd uit tot de grootste producent en exporteur van tulpen ter wereld.

Met de komst van de lente veranderen de Nederlandse velden in kleurrijke landschappen vol bloemen.
Sinds de zestiende eeuw, toen de tulp vanuit İstanbul naar Europa werd gebracht, speelt deze bloem een belangrijke rol in Nederland.
Vandaag de dag wordt de tulp nog steeds het meest in Nederland geproduceerd en vormt zij een belangrijke pijler van het toerisme.

KEUKENHOF BLOEMENTUIN

De Keukenhof, geopend in 1949, trekt jaarlijks ongeveer 1,5 miljoen bezoekers.
Het park van 32 hectare is geopend van eind maart tot eind mei en biedt met 7 miljoen tulpen en duizenden andere bloemen een uniek kleurenpalet.

Naast de duizenden soorten bolgewassen worden er in de kassen bloemshows en arrangementen gepresenteerd. Gedurende het seizoen vinden tal van evenementen plaats.

BLOEMENCORSO


Een van de belangrijkste evenementen is het Bloemencorso.
Deze optocht, die begon als een herdenking van de reis van de tulpenbol naar Nederland, is uitgegroeid tot een groot bloemenfestival. De tulp staat daarbij centraal.

De optocht vindt elk jaar plaats op de derde zaterdag van april en legt een route van ongeveer 40 kilometer af, van Noordwijk naar Haarlem.

De praalwagens worden met grote zorg voorbereid en vormen een indrukwekkend schouwspel. Hoewel aan het einde een winnaar wordt gekozen, draait alles om het creëren van een zo spectaculair mogelijk geheel.

HET SYMBOLISCHE VERHAAL

D:\UZAKTAKI DOSTLAR VE IZLER-YAZI VE FOTOĞRAFLAR\HOLLANDA-ızler\Lale'nin tasindigi sembolik araba.jpgDe postkoets die de tulpenbollen vervoerde, werd tijdens een tulpenfestival dat wij ook hebben gevolgd, symbolisch in de tuin geplaatst. Op de foto zijn onze ambassadeur in Den Haag en zijn echtgenote te zien, samen met de burgemeester die het festival organiseerde en diens echtgenote, naast de symbolische postkoets.

Tijdens de eerste herdenking in 1960 werd de reis van Busbecq, waarbij hij de tulpenbollen vanuit İstanbul per postkoets naar Nederland bracht, onder dezelfde omstandigheden opnieuw nagebootst. Op 30 maart 1960 vertrok de postkoets met een grote ceremonie uit İstanbul en volgde vervolgens dezelfde route als 400 jaar eerder. Via onder meer Thessaloniki, Belgrado, Graz, Salzburg, München, Frankfurt, Bonn en Den Haag bereikte de koets na 38 dagen Rotterdam, waar zij met een groot ceremonieel werd ontvangen.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir