10 GÜN KAÇAMAK YAPTIĞIM MERSİN’İN GÜL KOKULU KIYILARINDA BİR İNSANIN HİKÂYESİ: ALİ DOĞAN
Paylaş:
Mersin’in cennetleşmesinde rol alan Ali Doğan’ın Türk turizmine hizmeti.
Pamuk tarlalarından başlayıp otomotiv, turizm ve enerji yatırımlarına uzanan bir hayat.
Mersin’in kalkınmasına katkı veren, yardımseverliği ve mütevazılığı ile gönüllerde yer eden Ali Doğan’ın sabırla örülmüş yaşam öyküsü.
Bu sadece bir iş adamının hikâyesi değil. Aynı zamanda dostluğun, vefanın, çalışmanın, inancın ve insan kalabilmenin hikâyesi.
Yaşar Seyman’ın kaleme aldığı “Sabırla Akan Bir Ömür: ALİ DOĞAN” kitabı da işte tam bu hikâyeye ışık tutuyor.
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Merhaba, günlerce yokluğumu fark edip “İlhan Karaçay nerede kaldı?” diye soran değerli okurlarım.
Merhaba, yurt dışındaki ömrünü anavatan Türkiye’ye bağlamış vefakâr insanlarımız.
Merhaba, yurt dışındaki Türklerin değerini bilen ve onların sesine kulak veren anavatandaki dostlarım.
Merhaba, yarım asrı aşan gurbet hikâyesinin canlı tanıkları olan kıymetli büyüklerim.
Merhaba, dedelerinin ve ninelerinin emekleri üzerinde yükselen yeni nesil gençlerimiz.
Merhaba, kendilerini yurt dışındaki Türk toplumuna adamış akil insanlar ve gönül erleri.
Merhaba, bilimde, sanatta, sporda, ticarette ve meslek hayatında başarılarıyla göğsümüzü kabartan insanlarımız.
Merhaba, alın teriyle Avrupa’nın kalkınmasına katkı sunarken gönlünü Türkiye’den hiç ayırmamış emektar vatandaşlarım.
Merhaba, kültürümüzü, dilimizi ve milli değerlerimizi gelecek nesillere aktarmaya çalışan eğitim gönüllülerimiz.
Merhaba, camilerde, derneklerde, vakıflarda, spor kulüplerinde ve yardım kuruluşlarında toplum için çalışan adsız kahramanlarım.
Merhaba, yıllardır yazılarımı okuyarak bana güç veren, eleştirileriyle yol gösteren ve dostluklarıyla destek olan güzel insanlar.
Merhaba, dünyanın dört bir yanına dağılmış olsak da aynı özlemleri, aynı sevinçleri ve aynı umutları paylaşan büyük Türk ailesi.
Merhaba, Mersin’in güllerini koklayıp yeniden sizlere dönen dostlarım.
Merhaba, Akdeniz’in güneşi altında güller koklayıp, hasret tazeleyip, yeniden kalemine sarılan bir gazeteciden sizlere.
On günlük bir aradan sonra yeniden birlikteyiz.
Kalemim yine sizler için yazacak, gözüm yine sizler için görecek, kulağım yine sizler için duyacak.
Hepinize sevgi, saygı ve muhabbetle merhaba.
Mersin’de güller açmıştı. Ben de biraz gül kokladım. Biraz dinlendim. Biraz düşündüm.
Şimdi yeniden sizlerle birlikteyim. Şimdi yeniden kalemimin başındayım. Yine sizler için araştıracağım. Yine sizler için gezeceğim. Yine sizler için soracağım. Yine sizler için yazacağım. Hepinize sevgiyle, saygıyla ve muhabbetle merhaba…
10 GÜNLÜK KAÇAMAĞIN MERKEZİNDEKİ CENNET HOTEL
Yıllar önce emeklilik dönemlerimizde Mersin’e gider, üçer aylık bölümler halinde yazlık evimizde kalırdık. O günler artık geride kaldı.
Özellikle sevgili eşim Jeanne’nin uzun yolculuklarda yaşadığı zorluklar nedeniyle, eski düzenimizi sürdüremez olduk.
Şimdilerde Mersin’e tek başıma gidiyorum.
Ne var ki bu yalnızlık, Mersin’de yalnız kaldığım anlamına gelmiyor.
Çünkü bu şehirde insanı sarıp sarmalayan dostluklar, akrabalıklar ve vefa duygusu hâlâ bütün sıcaklığıyla yaşıyor.
Her gidişimde çok sayıda davet alıyorum.
Aile fertleri, dostlar, akrabalar…
Ancak son yıllarda farklı bir alışkanlık geliştirdim.
Otellerde kalıyorum.
Bunun bana kazandırdığı çok önemli bir avantaj var.
Şehri başka bir gözle izleyebiliyorum.
Bir turist gibi değil, bir gazeteci gibi, bir gözlemci gibi.
Ve her seferinde Mersin’in yeni bir yüzünü keşfediyorum.
Bu son ziyaretimde de öyle oldu.
Bu kez yolum, Akdeniz kıyılarında yıllardır adından övgüyle söz edilen Olbios Oteli’ne düştü.
Doğrusunu söylemek gerekirse, orada sadece bir otelde konaklamadım.
Mersin’in son yarım asırlık değişimine tanıklık etmiş bir insanın izleriyle karşılaştım.
O insanın adı Ali Doğan’dı.
MERSİN’İN GÜL KOKULU YATIRIMCISI ALİ DOĞAN
Bazı insanlar vardır.
Yaşadıkları şehre sadece bina kazandırmazlar.
Sadece iş yeri açmazlar.
Sadece para kazanmazlar.
Onlar, yaşadıkları şehrin hafızasına da iz bırakırlar.
Yıllar sonra isimleri anıldığında insanlar sadece yatırımlarını değil, karakterlerini de hatırlar.
İşte Ali Doğan, Mersin’de bu isimlerden biridir.
Mersin’de yaşayanlara Ali Doğan’ı sorsanız, çoğu kişi önce iş adamlığından söz eder.
Kimisi Opat’tan bahseder.
Kimisi Audi ve Volkswagen bayiliklerinden.
Kimisi Limonlu’yu geçtikten sonra bir abide gibi duran Olbios Oteli’nden.
Kimisi de MESİAD’daki görevlerinden.
Ama Ali Doğan’ı yakından tanıyanların anlattıkları farklıdır.
Onlar önce insanlığından söz eder.
Mütevazılığından söz eder.
Yardımseverliğinden söz eder.
Kimseyi kırmamaya çalışan yapısından söz eder.
Belki de bu yüzden, Mersin’de çok sayıda yatırım yapan insanlar bulunmasına rağmen, herkes tarafından sevilmek herkese nasip olmazken, Ali Doğan bu konuda farklı bir yerde duruyor.
Çünkü insanlar bazen başarıyı alkışlar.
Ama karakteri sever.
Ali Doğan’ın hikâyesinde de insanı etkileyen taraf tam olarak budur.
Başarı ile tevazunun aynı bünyede yaşayabilmesi.
Güç ile nezaketin aynı kişide birleşebilmesi.
Kazanç ile paylaşmanın aynı yolda yürüyebilmesi.
Bugün birçok kişi Ali Doğan’ı büyük yatırımlarıyla tanıyor.
Oysa bu hikâye, lüks otomobillerle başlamadı.
Bu hikâye, Anadolu’nun mütevazı şartlarında başladı.
Pamuk tarlalarının içinde başladı.
Çocuk yaşta çalışmanın ne demek olduğunu öğrenerek başladı.
Hayatın kolay olmadığını yaşayarak öğrenen bir neslin hikâyesi olarak başladı.
Ve yıllar sonra, sabrın nasıl bir sermaye olduğunu gösteren bir hayat öyküsüne dönüştü.
Bu yüzden Yaşar Seyman’ın kitabına verdiği isim çok anlamlıdır: “Sabırla Akan Bir Ömür.”
Gerçekten de kitabı okurken insanın aklına sürekli aynı düşünce geliyor:
Bazı insanlar koşarak büyür.
Bazıları sabrederek büyür.
Ali Doğan ikinci gruptadır.
Hayatının hiçbir döneminde kolay yoldan gitmemiştir.
Önüne çıkan engelleri aşmaya çalışmış, düştüğü yerde yeniden ayağa kalkmış, yaşadığı acıları ise kin sebebi değil, tecrübe sebebi yapmıştır.
Belki de onu farklı kılan budur.
Çünkü başarıyı yakalayan çok insan vardır.
Ama başarıya rağmen insani sıcaklığını koruyabilen insan sayısı çok fazla değildir.
Ali Doğan’ın çevresinde oluşan sevginin temelinde de işte bu gerçek yatıyor.
İnsanlar bazen büyük şirketlere hayran olurlar.
Ama büyük yüreklere bağlanırlar.
Ali Doğan’ın çevresinde oluşan dost halkası da yılların içinde böyle oluşmuş.
İş ilişkileri dostluğa dönüşmüş.
Dostluklar kardeşliğe dönüşmüş.
Ve ortaya, yalnızca bir iş adamının değil, aynı zamanda bir gönül insanının portresi çıkmış.
Ben de Mersin’deki son ziyaretimde bunu bir kez daha gördüm.
Otelde çalışan personelin yaklaşımında gördüm.
Konukların konuşmalarında gördüm.
Ali Doğan’dan söz eden insanların yüz ifadelerinde gördüm.
Çünkü bazı insanlar arkalarından konuşulduğunda bile saygı uyandırırlar.
Ali Doğan onlardan biridir.
ÇOCUKLUKTAN MERSİN’E UZANAN ZORLU YOLCULUK
Bugün başarı hikâyeleri anlatılırken genellikle sonuca bakılıyor.
İnsanlar büyük otelleri görüyor.
Şirketleri görüyor.
Bayilikleri görüyor.
Makamları görüyor.
Ama o noktaya gelene kadar yürünmüş yolları çoğu zaman görmüyor.
Oysa bir insanı anlamak istiyorsanız, bulunduğu yere değil, çıktığı yere bakmanız gerekir.
Ali Doğan’ın hikâyesi de tam böyle bir hikâyedir.
7 Mayıs 1946 tarihinde Kahramanmaraş’ın Türkoğlu ilçesine bağlı Özbek köyünde dünyaya gelen Ali Doğan, hayatın kolay yüzüyle değil, zor yüzüyle tanışan Anadolu çocuklarından biridir.
Çocukluğunun geçtiği yıllar bugünün gençlerinin hayal etmekte bile zorlanacağı yıllardı.
Türkiye henüz kalkınma sancıları yaşıyordu.
Köylerde imkânlar sınırlıydı.
Çalışmak, üretmek ve ayakta kalmak hayatın değişmez gerçeğiydi.
Ali Doğan da daha çocuk yaşlarda çalışmanın ne demek olduğunu öğrendi.
Kavun ve karpuz ticareti yaptı.
Pamukla uğraştı.
Tarlada çalıştı.
Hayatın yükünü omuzlarında hissetti.
Belki de bugün çevresindeki insanların onu “sabırlı insan” olarak tarif etmelerinin temelinde o yıllar yatıyor.
Çünkü sabır kitaplardan öğrenilmiyor.
Hayatın içinde öğreniliyor.
Ve bazen en büyük öğretmen yoksulluk oluyor.
En büyük öğretmen mücadele oluyor.
En büyük öğretmen de vazgeçmemek oluyor.
Ali Doğan eşi Adile ile sık sık ziyaret ettiği Hollanda’da
Ali Doğan’ın yaşam öyküsünde dikkatimi çeken en önemli noktalardan biri de şu oldu:
Hayat onu sertleştirmemiş.
Hayat onu olgunlaştırmış.
Bu ikisi arasında büyük fark vardır.
Bazı insanlar yaşadıkları zorluklar yüzünden öfkeli olur.
Bazıları ise aynı zorluklar yüzünden daha anlayışlı hale gelir.
Ali Doğan ikinci yolu seçmiş.
Kitabın satırları arasında sürekli hissedilen duygu da budur.
İnsanı yargılamayan bir yaklaşım.
İnsanı anlamaya çalışan bir yaklaşım.
Kırmak yerine kazanmayı tercih eden bir yaklaşım.
Bu özelliklerin oluşmasında aile büyüklerinin ve özellikle de babası Veli Dede’nin etkisi açıkça görülüyor.
Alevi Bektaşi kültürünün hoşgörüsü.
İnsanı merkeze alan anlayışı.
Yetmiş iki millete aynı gözle bakma düşüncesi.
Rızalık kültürü.
Sabır anlayışı.
Bunların hepsi Ali Doğan’ın karakterinde derin izler bırakmış.
Bu yüzden onun hikâyesi yalnızca ekonomik başarı hikâyesi değildir.
Aynı zamanda bir değerler hikâyesidir.
Aynı zamanda bir karakter hikâyesidir.
Aynı zamanda insan kalabilme hikâyesidir.
Hayatın sonraki yıllarında Kahramanmaraş’tan Gaziantep’e, oradan da Mersin’e uzanan yolculuk başlayacaktı.
Ve bu yolculuk sadece şehir değiştirmek anlamına gelmeyecekti.
Bu yolculuk, gelecekte Mersin’in ekonomik hayatında iz bırakacak bir ömrün de başlangıcı olacaktı.
Ancak bu yolda Ali Doğan’ı bekleyen çok ağır sınavlar vardı.
Türkiye’nin sancılı yılları vardı.
Toplumsal kırılmalar vardı.
Acılar vardı.
Kaybedilen insanlar vardı.
Ve bütün bunların arasında ayakta kalmaya çalışan bir aile vardı.
Ali Doğan’ın hikâyesini etkileyici yapan da tam olarak budur.
Çünkü o, başarıya düz bir yoldan ulaşmadı.
Fırtınaların içinden geçerek ulaştı.
Ve buna rağmen insan sevgisini kaybetmedi.
ACILARLA SINANAN BİR HAYAT, SABIRLA KURULAN BİR GELECEK
Ali Doğan ve ailesi Badrum’da (solda), Eşi Adile, kızı Sevda ve Torunu Eva ile Olbios’ta
Hayat bazı insanlara geniş yollar açar.
Bazı insanlara ise dar patikalar…
Bazıları önüne serilen imkânlarla büyür.
Bazıları ise önüne çıkan engelleri aşarak…
Ali Doğan’ın hikâyesi ikinci gruba giriyor.
Çünkü onun hayatında başarı, hazır bir sofraya oturmakla gelmedi.
Tam tersine, çoğu zaman yokluklarla, kayıplarla ve ağır sınavlarla birlikte geldi.
Türkiye’nin en çalkantılı yıllarını yaşadı.
Toplumun derin yaralar aldığı dönemlere tanıklık etti.
Acıları gördü.
Kayıpları gördü.
İnsanların birbirine düşman edildiği günleri gördü.
Ama bütün bunların sonunda içine kin değil, sabır biriktirdi.
Belki de Yaşar Seyman’ın kitabına “Sabırla Akan Bir Ömür” adını vermesinin nedeni budur.
Çünkü kitabın her sayfasında aynı duygu hissediliyor.
Bir insanın hayata küsmeden yürüyebilmesi…
Bir insanın yaşadığı acıları başkalarına öfke olarak yansıtmaması…
Bir insanın başarıya ulaştığında geçmişini unutmaması…
Bunlar kolay kazanılan özellikler değildir.
Hayatın insanı olgunlaştırması gerekir.
Ali Doğan’ın yaşamında dikkat çeken en önemli özelliklerden biri de budur.
Kazandıkça değişenlerden değil.
Kazandıkça daha da sadeleşenlerden olmuş.
Bugün Mersin’de onun hakkında konuşan insanlar, yalnızca iş hayatından söz etmiyor.
İnsanlığından da söz ediyor.
Çünkü bir insanın gerçek serveti banka hesaplarında değil, arkasından edilen dualarda saklıdır.
Bu nedenle Ali Doğan’ın hikâyesi anlatılırken sadece şirketlerden bahsetmek eksik olur.
Asıl önemli olan, çevresinde bıraktığı izdir.
Yüzlerce insana iş vermek önemlidir.
Ama o insanların sevgisini kazanmak daha önemlidir.
Büyük yatırımlar yapmak önemlidir.
Ama o yatırımları yaşadığı kente aidiyet duygusuyla yapmak daha önemlidir.
Ali Doğan’ın hayatında işte bu aidiyet duygusu çok belirgindir.
Mersin’i sadece yaşadığı şehir olarak görmemiştir.
Kendi geleceği ile Mersin’in geleceğini aynı çizgide değerlendirmiştir.
Bu nedenle yaptığı yatırımların önemli bölümü Mersin’de kalmıştır.
Bu nedenle kazandığını başka şehirlere taşımak yerine yaşadığı kente aktarmayı tercih etmiştir.
Belki de Mersinlilerin ona duyduğu sevginin temelinde bu gerçek yatıyor.
Çünkü insanlar, kendilerini sahiplenen insanları unutmazlar.
Özellikle de günümüzde…
Birçok yatırımcının fırsat gördüğü yere gittiği bir dönemde, yaşadığı şehre bağlı kalmak ayrı bir değer taşıyor.
Ali Doğan da yıllardır bunu yapan isimlerden biri olmuş.
Onun hikâyesi, sadece bir iş insanının yükselişi değildir.
Aynı zamanda Anadolu insanının çalışarak, sabrederek ve dürüstlüğünden vazgeçmeden neler başarabileceğinin de hikâyesidir.
Ve bu hikâyenin sonraki bölümü, artık Mersin’in ekonomik hayatında önemli bir yer edinmeye başlayan girişimci Ali Doğan’ın hikâyesidir.
Çünkü sabırla örülen yılların ardından artık yatırım yılları başlayacaktır.
Önce otomotiv sektörü…
Sonra yeni yatırımlar…
Ardından turizm ve Enerji sektörü…
Ve giderek büyüyen bir Mersin sevdası…
MERSİN’E YATIRIM YAPAN DEĞİL, MERSİN’E İNANAN ADAM
Bir şehirde yatırım yapan çok insan bulunabilir.
Bir şehirde para kazanan da çok insan olabilir.
Ama bir şehre gerçekten inanan insan sayısı her zaman azdır.
Çünkü yatırım yapmak başka şeydir.
İnanmak başka şey.
Yatırımcı hesabını yapar.
İnanan insan ise gönlünü koyar.
Ali Doğan’ın Mersin hikâyesine baktığımda gördüğüm en önemli özelliklerden biri de budur.
O, Mersin’e sadece yatırım yapmadı.
Mersin’e inandı.
Bu yüzden attığı adımların çoğu kısa vadeli kazanç hesaplarıyla değil, uzun vadeli bakış açısıyla şekillendi.
Bugün Mersin’in ekonomik hayatında önemli yere sahip olan birçok girişimin temelinde bu anlayış vardır.
Ali Doğan’ın iş hayatı boyunca attığı adımlara bakıldığında, hep aynı düşünce görülür:
Üretmek.
Büyütmek.
İstihdam sağlamak.
Şehre katkı vermek.
İnsanlara ekmek kapısı açmak.
İşte bu nedenle Mersinliler onu sadece bir iş adamı olarak değil, aynı zamanda bir kent insanı olarak görüyor.
Çünkü gerçek kentlilik nüfus kâğıdında yazan doğum yeriyle ölçülmez.
Gerçek kentlilik, yaşadığın şehre ne verdiğinle ölçülür.
Bu açıdan bakıldığında Ali Doğan, Mersin’in öz evlatlarından biri gibi kabul edilen isimler arasına girmiştir.
Yıllar önce başka bir şehirden gelen genç bir girişimci olarak başladığı yolculuk, zamanla Mersin’in ekonomik hayatında iz bırakan bir hikâyeye dönüşmüştür.
Bu dönüşümün en dikkat çekici taraflarından biri de otomotiv sektöründeki yatırımlarıdır.
Bir dönem Mersin’de otomobil bayiliği denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri haline gelmesi tesadüf değildir.
Volkswagen…
Audi…
Servis hizmetleri…
Satış organizasyonları…
Yüzlerce çalışan…
Büyük yatırımlar…
Bütün bunlar yıllar süren emeğin sonucunda ortaya çıktı.
Ancak Ali Doğan’ın hikâyesini farklı yapan şey, yalnızca ticari başarı değildir.
Onu tanıyanların anlattığı ortak noktalar şunlardır:
Başarısı büyüdükçe insanlardan uzaklaşanlardan olmadı.
Tam tersine, çevresi genişledikçe dost halkası da büyüdü.
Bu nedenle iş dünyasında elde ettiği başarı kadar, insanlar arasında kazandığı saygı da dikkat çekici oldu. Bazen bir insanın gerçek değeri, toplantı salonlarında değil, arkasından yapılan sohbetlerde ortaya çıkar.
Ali Doğan’ın adı geçtiğinde insanların yüzünde oluşan tebessüm de bunun işaretidir.
Çünkü bazı insanlar bulunduğu makamlarla hatırlanır.
Bazıları ise bıraktıkları izlerle…
Ali Doğan ikinci gruptadır.
Mersin’de birçok kişi onu otomobil bayilikleriyle tanıyor olabilir.
Ama onu gerçekten tanıyanlar, yardım taleplerini geri çevirmeyen tarafını anlatıyor.
Kent meselelerine duyarlılığını anlatıyor.
Sivil toplum çalışmalarına verdiği desteği anlatıyor.
Kültürel faaliyetlere katkısını anlatıyor.
Ve bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya sadece bir iş adamı değil, aynı zamanda bir şehir gönüllüsü çıkıyor.
Belki de bu nedenle, yıllardır Mersin’de yaşayan insanlar onun adını yalnızca ticaretle değil, güven duygusuyla da birlikte anıyorlar.
Çünkü güven, parayla satın alınabilen bir şey değildir.
Yıllar içinde kazanılır.
Sabırla kazanılır.
Dürüstlükle kazanılır.
Sözünün arkasında durarak kazanılır.
Ve Ali Doğan’ın hikâyesinde bu özelliklerin hepsi bulunuyor.
Ancak onun Mersin’e bıraktığı iz yalnızca otomotiv sektöründe değildir.
Bir başka alanda daha dikkat çekici bir imza vardır.
O alanın adı turizmdir.
Ve bu hikâyenin en güzel bölümlerinden biri de Akdeniz kıyısında yükselen Olbios Oteli ile başlar.
Çünkü bazen bir otel sadece otel değildir.
Bazen bir insanın hayata bakışının aynasıdır.
Ben de bunu Akdeniz kıyılarında çok net gördüm.
SADECE OTOMOTİV VE TURİZM DEĞİL, ENERJİYE DE YATIRIM
Mersinliler Ali Doğan’ı daha çok otomotiv sektörü ve turizm yatırımlarıyla tanıyor.
Oysa faaliyet alanı bunlarla sınırlı değil.
Türkiye’nin geleceği açısından stratejik önem taşıyan enerji alanında da yatırımlar gerçekleştirmiş olması, onun olaylara sadece bugünün penceresinden bakmadığını gösteriyor.
Enerji artık yalnızca ekonomik bir konu değil.
Aynı zamanda ülkelerin bağımsızlığı, üretim gücü ve geleceği ile doğrudan bağlantılı bir alan.
Ali Doğan’ın bu sahada da yatırım yapmış olması, uzun vadeli düşünebilen girişimci karakterinin önemli göstergelerinden biridir.
MERSİN’İN KAZANCI SADECE OTELLER VE ŞİRKETLER DEĞİLDİR
Mersin’e her gelişimde yeni binalar görüyorum.
Yeni yollar görüyorum.
Yeni yatırımlar görüyorum.
Ama yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum ki, şehirleri asıl büyüten şey beton değildir.
İnsandır.
Binalar yapılır.
Yollar yapılır.
Limanlar yapılır.
Ama güven inşa etmek çok daha zordur.
İnsanların gönlünde yer edinmek daha da zordur.
Ali Doğan’ın hikâyesinde beni etkileyen taraf da budur.
Mersin sadece bir yatırımcı kazanmamıştır.
Bir gönül insanı kazanmıştır.
Ve bazı insanların gerçek serveti, sahip oldukları değil, arkalarında bıraktıkları sevgidir.
Bana göre Ali Doğan’ın en büyük serveti de budur.
MERSİN’DEN HOLLANDA’YA UZANAN DOSTLUKLAR
Ali Doğan ile dostluğumuz da bugünün dostluklarından değildir.
Yıllara dayanır.
Hatta beni Hollanda’daki okurlarım ile Mersin arasında köprü kurmaya çalışan isimlerden biri olarak gördüğüm Ali Doğan ile ilgili ilk hatıralarımdan biri, yaklaşık yirmi yıl önce Utrecht’te düzenlenen Turizm Fuarı’na uzanır.
Az sonra da okuyacağınız gibi, Ali Doğan, Mersin’in kalkınmasında rol alanların başında gelen bir yapıya sahiptir.
20 yıl önce, Utrecht’te açılan Turizm Fuarı’na, Mersin’i tanıtmak için gelen üç kişiden biri Ali Doğan’dı. Diğer Mersinliler’den biri, Türk Seyahat Acenteleri Birliği TÜRSAB Yönetim Kurulu üyesi ve OlcarTur Seyahat Acentesi sahibi Numan Olcar, siyasetçi ve işadamı Serdal Kuyucuoğlu’ydu.
Aradan yıllar geçti.
Mersin büyüdü.
Turizm gelişti.
Yeni yatırımlar yapıldı.
Ama Ali Doğan’ın memleket sevgisinde ve Mersin’i tanıtma heyecanında hiçbir değişiklik olmadı.
2022 yılında yollarımız Hollanda’da bir kez daha kesişti.
Bu kez Hollanda’da sera üreticiliği yapan hemşerimiz Seydullah Gürkan’ı ziyaret etmiştik.
Gürkan’ın meşgul olduğu dal salatalık idi. Ben de o zaman “Avrupa’yı hıyara boğan Türk” başlıklı bir haber yayınlamıştım.
Avrupa pazarına gönderilen tonlarca ürünün arasında dolaşırken, Ali Doğan’ın yine aynı heyecanla üretimi, kalkınmayı ve Türkiye’nin geleceğini konuştuğunu gördüm.
Bazı insanlar yıllar içinde değişir.
Ali Doğan ise yıllar içinde büyümüş ama özünü korumuş insanlardan biri olarak kaldı.
AKDENİZ KIYISINDAKİ CENNET: OLBİOS VE ALİ DOĞAN’IN MİSAFİRPERVERLİK ANLAYIŞI Bazı oteller vardır. Odaları güzeldir. Manzaraları güzeldir. Yemekleri güzeldir. Ama ayrılırken geriye çok fazla şey kalmaz.
Bir de bazı yerler vardır ki, oradan ayrıldığınızda aklınızda sadece bina kalmaz.
İnsanlar kalır.
Hatıralar kalır.
Güler yüzler kalır.
İşte, Limonlu’u geçtikten sonra kıyı şeridinde yer alan Olbios Oteli, benim için ikinci gruba giren yerlerden biri oldu.
Mersinlilerin sitayişle söz ettikleri Ali Doğan, yaratmış olduğu muhteşem otelinde şahsıma gösterdiği ilgi ile beni mahcup etmişti. Muhterem eşi Adile hanım ile konuklarını ağırlayan Ali Doğan’ı daha iyi tanımanız için, O’nun hayatını canlandıran Yaşar Seyman’ın kitabından alınmış kesitleri de az sonra göreceksiniz.
Bu satırları bir turizm reklamı yazmak için yazmıyorum.
Yıllardır dünyanın birçok ülkesinde yüzlerce otelde konaklamış bir gazeteci olarak yazıyorum.
Bir oteli farklı kılan şey, sadece fizikî güzelliği değildir.
Oraya ruhunu veren insanların yaklaşımıdır.
Olbios’ta hissettiğim de tam olarak buydu.
Akdeniz’in tuzlu esintisi…
Bahçelerde açan çiçekler…
Gül kokularına karışan deniz havası…
Kıyı boyunca uzanan eşsiz manzara…
Ve bütün bunların üzerinde hissedilen sakinlik…
İnsan bazen bulunduğu yerin adını unutabilir.
Ama hissettirdiği duyguyu unutmaz.
Olbios’tan ayrıldıktan sonra aklımda kalan da işte bu duygu oldu.
Huzur…
Mersin’i yıllardır anlatıyorum.
Yazılarımda defalarca anlattım.
Limanını anlattım.
Ticaretini anlattım.
Turizmini anlattım.
Kültürünü anlattım.
Ama bu son ziyaretimde bir kez daha gördüm ki, Mersin’in en büyük zenginliği aslında insanlarıdır.
Ali Doğan da bu insanlardan biridir.
Çünkü onun kurduğu yapıya baktığınızda, yalnızca ticari bir yatırım görmüyorsunuz.
Bir anlayış görüyorsunuz.
Bir misafirperverlik kültürü görüyorsunuz.
İnsana değer verme anlayışı görüyorsunuz.
Belki de bu nedenle Olbios’ta çalışan personelden yöneticilere kadar herkes aynı sıcaklığı taşıyor.
Bu tür atmosferler tesadüfen oluşmaz.
Kurucusunun karakteri zamanla kurumun karakterine dönüşür.
Ali Doğan’ın yıllardır çevresinde oluşturduğu güven ve samimiyet ortamı, bugün Olbios’un duvarlarına da sinmiş durumda.
Otelde bulunduğum günlerde bunu birçok kez hissettim.
Bir çalışanla konuşurken…
Bir konuğun memnuniyetini dinlerken…
Bahçede oturup çay içerken…
Her yerde aynı duygu vardı.
İnsan odaklılık…
ÖDÜLLÜ FİZİK TEDAVİCİ
Olbios’ta dikkatimi çeken ayrıntılardan biri de, otel müşterileri için oluşturulan fizik tedavi ve rehabilitasyon hizmetleri oldu.
Otel müşterileri için her türlü hizmeti düşünen Ali Doğan, fizik tedavi konusunda da çok hassas davranmıştır.
Avrupa’daki fizyoterapi mesleğine olağanüstü katkı sağlayan kişilere, “Europe Region World Physiotherapy Awards ödülü” veriliyor. Bu ödül, Avrupa Bölgesi Dünya Fizyoterapi Birliği (Europe Region of World Physiotherapy) tarafından iki yılda bir dağıtılıyor.
2024 yılında İspanya’dan Daniel Catalán Matamoros ile İrlanda’dan Emma Stokes bu ödüle layık görülürken, Türkiye’den Cevat Erbaş, jüri özel takdir anlamına gelen mansiyon ödülü aldı.
İşte, böylesi bir masörden yararlanmak bana da nasip oldu.
YAŞAR SEYMAN
Kitabını yazdığı Ali Doğan’ın ne kadar önemli bir kişi olduğunu anlatan “Muhteşem Kadın” olarak anılan Yaşar Seyman da o kadar ünlü bir kişidir:
17 Mart 1954’te Tercan‘da doğan Yaşar Seyman, Ankara Eğitim Enstitüsü ve Bankacılık Enstitüsü’nü bitirdikten sonra Türkiye İş Bankası‘nda çalışmaya başladı. İş yaşamında sendikacılık faaliyetlerine katılan Seyman, 1983 yılından itibaren Banka ve Sigorta İşçileri Sendikası’nda (BASİSEN) Ankara ve İç Anadolu Bölge Başkanlığı görevini yürüttü. Bu görevi sırasında Dünya Küresel Sendikalar Birliği (UNI Global Union)UNI Global Union 27 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tarafından Avrupa’nın Başarılı Kadın Sendikacısı seçilen Seyman, ödülünü 23 Nisan 2007’de Atina’da aldı. TÜRK-İş delegesi olarak ulusal ve uluslararası birçok kongre ve toplantıya katıldı. 2018 yılında sendika yöneticiliğinden ayrıldı.
Siyasi yaşamı
Politik yaşamına CHP Gençlik Kolları’nda başlayan Yaşar Seyman, 1994 yerel seçimlerindeAltındağ belediye başkan adayı oldu ve ilk kez 1998 yılında Parti Meclisi üyesi seçildi. 1999 yılında CHP Genel Başkan Yardımcılığı görevine getirildi ve CHP’nin ilk kadın Genel Başkan Yardımcısı oldu. 2000 yılında bu görevinden ayrılsa da sendikacılık faaliyetleri ile aktif siyaseti bir arada yürüttü. 2018 Genel Seçimlerinde milletvekili aday adaylığı için BASİSEN’deki görevinden ayrıldı. Halen CHP Parti Meclisi üyesi olarak görev yapmaktadır.
Yazarlık kariyeri
Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinde yazıları yayınlanan Seyman, BirGün ve Yurt gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı Hüznün Coşkusu Altındağ ile 1986 Akademi Kitap Evi Ödülü’nü aldı. Bu eseri 1993’te oyunlaştırılarak Ankara, Bursa, Antalya ve Van devlet tiyatrolarında müzikal olarak sahnelendi. Metin yazarı olduğu Kadının Türküsü dünya kadın müzikal belgeseli olarak 2004’te Almanya’da Türkçe ve Almanca sunuldu. Yangın Yeriydi Yurdum isimli kitabı Bulgarca’ya çevrilen Seyman’ın son kitabı Benazir ise; İngilizce ve Urducaya çevrildi. 8-14 Ekim 2011 tarihleri arasında ve ”kadın” ana teması ile gerçekleştirilen 48. Altın Portakal film Festivali‘nde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması Jüri Üyesi olarak yer aldı.
Ödülleri
Hüznün Coşkusu Oyunu, 1993 yılında Sanat Kurumu Övgüye Değer Yazar Ödülü’ne, 1995 yılında Kültür Bakanlığı Özel Ödülü’ne layık görülen Yaşar Seyman; 2007’de Çağdaş Gazeteciler Derneği Makale Ödülü’nü aldı. 2017 Dil Derneği “Onur Ödülü” ile 2017 Necip Hablemitoğlu “Toplumsal Duyarlılık” ödüllerini aldı. 1998’de Cumhuriyetin 75. Yıl dönümü nedeniyle 75 başarılı kadından biri seçildi. 19 Mayıs 1919’un 100. yılı vesilesiyle Samsun Valiliği‘nin 100. Yılda Yüz Güldüren Kadınlar sloganıyla gerçekleştirdiği etkinlikte Cumhuriyet tarihine damgasını vurmuş ve ilkleri başarmış 100 kadından biri olarak seçildi. 28. Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü sahibidir.
Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği, Dil Derneği, SODEV ve BASİDAV üyesi olan Yaşar Seyman, bir süre PEN Ankara Temsilciliği ve Avrupalı Sanatçılar Derneği Başkanlığını da yürütmüştür.
2024 yılında Yüzyılın Aydınlık Yüzleri ödülü almıştır.
Belki de Yaşar Seyman’ın kitabında anlatılan Ali Doğan ile burada gördüğüm Ali Doğan’ın birbirini tamamlamasının nedeni buydu.
Kitapta anlatılan kişi ile karşınızdaki kişi arasında fark yoktu.
Bu da günümüzde pek sık rastlanan bir durum değil.
Ali Doğan’ın çevresinde oluşan sevginin temelinde de sanırım bu gerçek yatıyor.
Otelin bahçesinde otururken sık sık şu düşünce aklıma geldi:
Bir insanın yaptığı en büyük yatırım bazen bina değildir.
İnsan yetiştirmektir.
Güven oluşturmaktır.
Dostluk biriktirmektir.
Arkasında güzel sözler bırakmaktır.
Ali Doğan’ın yıllardır yaptığı da biraz budur.
Bu nedenle Mersin’de onun adı yalnızca iş dünyasında değil, dost meclislerinde de saygıyla anılıyor.
Çünkü servet büyüdükçe saygı artmaz.
Karakter büyüdükçe artar.
Ve galiba bu hikâyenin en önemli tarafı da budur.
Ancak Ali Doğan’ın hikâyesini anlatırken bir kişiyi daha mutlaka anlatmak gerekiyor.
Çünkü bu hikâyeyi kitaplaştıran isim de en az anlatılan kişi kadar dikkat çekici.
Bir sendikacı…
Bir siyasetçi…
Bir yazar…
Bir mücadele kadını…
Ve Türk edebiyatında önemli bir yere sahip bir isim…
Yaşar Seyman…
Ali Doğan’ın hayatını kaleme alan kişinin neden Yaşar Seyman olduğunu anlamak için, biraz da ona bakmak gerekiyor.
MERSİN’İN HAFIZASINDA İZ BIRAKAN ADAMLARDAN BİRİ
Her şehrin hafızasında bazı isimler vardır.
Aradan yıllar geçse de unutulmazlar.
Yeni kuşaklar onları tanımasa bile isimleri yaşamaya devam eder.
Çünkü onlar yaşadıkları şehre sadece yatırım yapmamışlardır.
O şehrin hikâyesinin bir parçası olmuşlardır.
Mersin de böyledir.
Bu kentin tarihinde siyasetçiler vardır.
Sanatçılar vardır.
Sporcular vardır.
Tüccarlar vardır.
Sanayiciler vardır.
Ve bu şehrin gelişmesine katkıda bulunmuş çok sayıda insan vardır.
Ancak bazı isimler vardır ki, onları sadece yaptıkları işle anlatamazsınız.
Çünkü onların hikâyesi rakamlardan daha büyüktür.
Ali Doğan da işte o isimlerden biridir.
Mersin’e dışarıdan gelmiştir.
Ama zaman içinde Mersin’in insanı olmuştur.
Bu şehirde çalışmıştır.
Bu şehirde üretmiştir.
Bu şehirde yatırım yapmıştır.
Bu şehirde dostluklar kurmuştur.
Bu şehirde çocuklarını büyütmüştür.
Bu şehirde yüzlerce insanın hayatına dokunmuştur.
Ve sonunda Mersin’in hafızasına yerleşmiştir.
Benim kuşağım Mersin’in değişimini yaşayan kuşaktır.
Bugün gençlerin gördüğü birçok yatırımın olmadığı yılları da biliyoruz.
Limanın çevresini biliyoruz.
Eski sahil şeridini biliyoruz.
Kızkalesi’nin bugünkü görünümünden çok farklı olduğu dönemleri biliyoruz.
Turizmin henüz bugünkü seviyeye ulaşmadığı günleri biliyoruz.
İşte Ali Doğan’ın hikâyesi biraz da bu değişimin hikâyesidir.
Mersin büyürken o da büyümüştür.
Mersin gelişirken o da gelişmiştir.
Mersin kazandıkça o da kazanmıştır.
Ama önemli olan şu ki, kazandıklarını yine Mersin’e aktarmıştır.
İnsanların ona duyduğu saygının temelinde de bu gerçek vardır.
Çünkü bazı insanlar yaşadıkları şehirden alır.
Bazıları ise yaşadıkları şehre verir.
Ali Doğan ikinci gruptadır.
Bugün otomotiv sektöründeki yatırımlarıyla tanınıyor.
Turizm yatırımlarıyla tanınıyor.
Enerji alanındaki girişimleriyle tanınıyor.
Ama bütün bunların ötesinde, insan ilişkilerindeki başarısıyla tanınıyor.
Bu da her iş insanına nasip olan bir özellik değildir.
Çünkü para kazanmak öğrenilebilir.
Yönetim öğrenilebilir.
Ticaret öğrenilebilir.
Ama insan kazanmak farklı bir meziyettir.
Ve bu meziyet genellikle çocuklukta kazanılır.
Aileden gelir.
Terbiyeden gelir.
Hayata bakıştan gelir.
Ali Doğan’ın hikâyesini okurken ve onu yıllardır tanıyan insanları dinlerken, hep aynı sonuca vardım:
Bu hikâyenin merkezinde para değil, insan vardır.
Bu hikâyenin merkezinde gösteriş değil, sadelik vardır.
Bu hikâyenin merkezinde güç değil, karakter vardır.
Belki de bu nedenle Ali Doğan’ın hayatı kitap olmaya değer bulunmuştur.
Çünkü her zengin insanın hayatı kitap olmaz.
Her başarılı insanın hayatı da kitap olmaz.
Bir hayatın kitap olabilmesi için, başkalarına örnek olabilecek taraflarının bulunması gerekir.
Yaşar Seyman’ın gördüğü de muhtemelen budur.
Bir insanın servetinden çok karakterini anlatmaya değer bulmuştur.
Ve ortaya “Sabırla Akan Bir Ömür” çıkmıştır.
Ben kitabı okurken sık sık şu düşünceye kapıldım:
Aslında burada anlatılan yalnızca Ali Doğan değildir.
Bir kuşak anlatılıyor.
Yokluklardan gelen bir kuşak…
Çalışarak yükselen bir kuşak…
Sabırla büyüyen bir kuşak…
Kazandığını paylaşan bir kuşak…
Ve belki de bugün en çok özlemini duyduğumuz değerleri taşıyan bir kuşak…
İşte bu yüzden bu kitap sadece Ali Doğan’ın değil, aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarihinin de bir parçasıdır.
Ve bu yüzden okunmaya değerdir.
Ancak bu yazıyı bitirmeden önce, hem Ali Doğan’a hem de Yaşar Seyman’a dair son birkaç söz söylemek istiyorum.
Çünkü bazen bir kitabın ardından geriye kalan en önemli şey, kitabın anlattıkları değil, insana düşündürdükleridir.
BU HİKÂYENİN GÖRÜNMEYEN KAHRAMANI: ADİLE HANIM
Uzun soluklu başarı hikâyelerinin arkasında çoğu zaman görünmeyen kahramanlar vardır.
Bu hikâyede de o isimlerden biri hiç şüphesiz Adile Hanım’dır.
Yıllar boyunca aileyi ayakta tutmak.
Zor günlerde eşinin yanında olmak.
Başarı günlerinde gösterişe kapılmadan aynı tevazuyu korumak.
Kolay işler değildir.
Bir insanın iş hayatındaki başarısı çoğu zaman tek başına değerlendirilir.
Oysa güçlü aile desteği olmadan, onlarca yıl süren istikrarlı bir başarıyı sürdürmek mümkün değildir.
Ali Doğan’ın hayatına bakarken, bu yolculuğun en önemli yol arkadaşlarından birinin Adile Hanım olduğunu da görmek gerekir.
Belki de kitabın satır aralarında hissedilen huzurun ve aile bütünlüğünün temelinde bu güçlü birliktelik yatmaktadır.
GÜL KOKULARI ARASINDA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİM VE SON SÖZ
On günlük Mersin ziyaretim sona erdi.
Yeniden Hollanda’ya döndüm.
Yeniden çalışma masamın başına oturdum.
Yeniden sizlerle buluştum.
Ama bu kez valizimde sadece kıyafetler yoktu.
Hatıralar da vardı.
Dostluklar da vardı.
Gül kokuları da vardı.
Ve bir de Ali Doğan’ın hikâyesi vardı.
Bazen insan bir şehirden ayrılır.
Ama şehir ondan ayrılmaz.
Mersin benim için böyle bir şehirdir.
Doğduğum şehir olduğu için değil sadece.
İnsanlarını sevdiğim için.
Hatıralarımı taşıdığı için.
Dostlarımı barındırdığı için.
Ve her gidişimde bana yeni hikâyeler verdiği için…
Bu son ziyaretimde de bana yeni bir hikâye verdi.
Bir otelin bahçesinde başladı bu hikâye.
Bir kitapla devam etti.
Bir ömürle büyüdü.
Ve sonunda beni şu sonuca götürdü: Hayatta en büyük başarı, insan olarak kalabilmektir.
Çünkü servet büyür.
Sonra küçülür.
Şirketler büyür.
Sonra el değiştirir.
Makamlar gelir.
Sonra gider.
Şöhret gelir.
Sonra unutulur.
Ama insanın karakteri kalır.
İnsanların hafızasında bıraktığı iz kalır.
Arkasından edilen dua kalır.
Dost meclislerinde adı anıldığında oluşan tebessüm kalır.
Ali Doğan’ın hikâyesinde beni etkileyen de tam olarak bu oldu.
Kitabı kapattıktan sonra aklımda şirketler kalmadı.
Rakamlar kalmadı.
Yatırımlar kalmadı.
Bir insan kaldı.
Sabır kaldı.
Mücadele kaldı.
Vefa kaldı.
İnsan sevgisi kaldı.
Belki de Yaşar Seyman’ın başarısı burada yatıyor.
Çünkü o bir iş adamının bilançosunu yazmamış.
Bir insanın ruhunu anlatmaya çalışmış.
Ve bunu büyük ölçüde başarmış.
Kitap boyunca sık sık şunu düşündüm:
Türkiye’nin dört bir yanında Ali Doğan gibi insanlar var.
Sessiz çalışan insanlar…
Bağırmadan üreten insanlar…
Kendilerini manşetlere taşımaya çalışmayan insanlar…
Bulundukları şehre katkı veren insanlar…
İnsan yetiştiren insanlar…
İş veren insanlar…
Paylaşan insanlar…
Belki de bu ülkenin gerçek gücü, tam da bu insanlardır.
Çünkü ülkeleri yalnızca siyasetçiler büyütmez.
Yalnızca devlet kurumları büyütmez.
Yalnızca büyük sermayeler büyütmez.
Ülkeleri aynı zamanda karakter sahibi insanlar büyütür.
Yaşadıkları şehri sahiplenen insanlar büyütür.
İnsanlara umut veren insanlar büyütür.
Ali Doğan da yıllardır bunu yapan isimlerden biri olmuş.
Bu nedenle bu yazıyı bir otel yazısı olarak görmeyiniz.
Bir kitap tanıtımı olarak da görmeyiniz.
Bir dostu övme yazısı olarak hiç görmeyiniz.
Bu yazı, Mersin’in yetiştirdiği ve Mersin’in bağrına bastığı bir insanın hikâyesidir.
Bu yazı, sabrın başarıya dönüşebileceğinin hikâyesidir.
Bu yazı, insanlığın hâlâ en büyük sermaye olduğunun hikâyesidir.
Ve bu yazı aynı zamanda bana da bir gerçeği yeniden hatırlattı:
Hayat çok hızlı akıyor.
Yıllar çok hızlı geçiyor.
Geride ise ne kadar kazandığımız değil, nasıl yaşadığımız kalıyor.
Ali Doğan’ın hikâyesi de tam bunu anlatıyor.
Mersin’in gülleri arasında başlayan ve sabırla akan bir ömür…
Ben de o güllerin kokusunu içime çekerek yeniden sizlere döndüm.
Şimdi yeniden yazmaya devam edeceğim.
Yine sizler için gezeceğim.
Yine sizler için araştıracağım.
Yine sizler için soracağım.
Ve yine sizler için yazacağım.
Mersin’in güllerinden, Akdeniz’in maviliğinden ve dostlukların sıcaklığından getirdiğim selamlarla… Hepinize sevgiyle, saygıyla ve muhabbetle… Merhaba…
***********
HET VERHAAL VAN EEN MENS AAN DE ROZENGEURIGE KUSTEN VAN MERSİN, WAAR IK TIEN DAGEN BEN ONTSNAPT AAN DE DAGELIJKSE DRUKTE: ALİ DOĞAN
De bijdrage van Ali Doğan aan het Turkse toerisme en aan de ontwikkeling van het paradijselijke Mersin.
Een leven dat begon op de katoenvelden en zich uitstrekte naar investeringen in de automobielsector, het toerisme en de energiesector.
Het levensverhaal van Ali Doğan, die met zijn bescheidenheid, hulpvaardigheid en inzet een belangrijke bijdrage leverde aan de ontwikkeling van Mersin en daardoor een bijzondere plaats in de harten van velen verwierf.
Dit is niet alleen het verhaal van een zakenman. Het is tegelijk een verhaal over vriendschap, loyaliteit, hard werken, geloof en het vermogen om boven alles mens te blijven.
Het boek “Sabırla Akan Bir Ömür: ALİ DOĞAN” van Yaşar Seyman werpt precies op dat verhaal een bijzonder licht.
İlhan KARAÇAY schreef:
Hallo, mijn waardevolle lezers die dagenlang hebben gevraagd: “Waar blijft İlhan Karaçay?”
Hallo, trouwe mensen die hun leven in het buitenland hebben verbonden met het moederland Turkije.
Hallo, vrienden in Turkije die de waarde van de Turken in het buitenland kennen en luisteren naar hun stem.
Hallo, gewaardeerde ouderen die levende getuigen zijn van meer dan een halve eeuw migratiegeschiedenis.
Hallo, jongeren van de nieuwe generatie die voortbouwen op het harde werk van hun grootouders.
Hallo, wijze mensen en toegewijde vrijwilligers die zich hebben ingezet voor de Turkse gemeenschap in het buitenland.
Hallo, landgenoten die ons trots maken met hun prestaties in wetenschap, kunst, sport, handel en beroepsleven.
Hallo, hardwerkende burgers die hebben bijgedragen aan de ontwikkeling van Europa, maar hun hart nooit van Turkije hebben losgemaakt.
Hallo, onderwijsvrijwilligers die onze cultuur, taal en nationale waarden doorgeven aan toekomstige generaties.
Hallo, mijn naamloze helden die zich inzetten voor de samenleving in moskeeën, verenigingen, stichtingen, sportclubs en hulporganisaties.
Hallo, mooie mensen die mij al jarenlang kracht geven door mijn artikelen te lezen, mij de weg wijzen met hun kritiek en mij steunen met hun vriendschap.
Hallo, grote Turkse familie die verspreid is over de hele wereld maar dezelfde verlangens, dezelfde vreugden en dezelfde hoop deelt.
Hallo, vrienden bij wie ik terugkeer nadat ik de rozen van Mersin heb geroken.
Hallo, van een journalist die onder de zon van de Middellandse Zee de geur van rozen heeft opgesnoven, herinneringen heeft opgefrist en opnieuw de pen heeft opgepakt.
Na een onderbreking van tien dagen zijn we weer samen. Mijn pen zal opnieuw voor u schrijven, mijn ogen zullen opnieuw voor u zien en mijn oren zullen opnieuw voor u luisteren. Aan u allen een hartelijke groet vol liefde, respect en genegenheid.
In Mersin stonden de rozen in bloei. Ook ik heb even de geur van rozen opgesnoven. Ik heb wat rust genomen. Ik heb nagedacht.
En nu ben ik weer bij u. Ik zit opnieuw achter mijn schrijftafel. Ik zal weer voor u onderzoek doen. Ik zal weer voor u reizen. Ik zal weer voor u vragen stellen. Ik zal weer voor u schrijven. Aan u allen opnieuw een hartelijke groet, met liefde, respect en genegenheid…
HET PARADIJSELIJKE HOTEL IN HET HART VAN MIJN TIENDAAGSE UITSTAPJE
Vroeger gingen wij tijdens onze pensioenjaren naar Mersin en verbleven daar telkens drie maanden in ons zomerhuis. Die dagen liggen inmiddels achter ons.
Vooral vanwege de moeilijkheden die mijn geliefde echtgenote Jeanne ervaart tijdens lange reizen, kunnen wij die oude gewoonte niet meer voortzetten.
Tegenwoordig ga ik alleen naar Mersin.
Dat betekent echter niet dat ik mij daar alleen voel.
Want in deze stad leven vriendschap, familiebanden en wederzijdse loyaliteit nog altijd in hun volle warmte voort.
Bij ieder bezoek ontvang ik talloze uitnodigingen.
Van familieleden, vrienden en kennissen…
Toch heb ik de laatste jaren een andere gewoonte ontwikkeld.
Ik verblijf in hotels.
Dat biedt mij een belangrijk voordeel.
Ik kan de stad met andere ogen bekijken.
Niet als toerist, maar als journalist, als observator.
En telkens ontdek ik weer een nieuwe kant van Mersin.
Ook tijdens dit laatste bezoek was dat het geval.
Dit keer bracht mijn weg mij naar het Olbios Hotel, een naam die al jarenlang met waardering wordt genoemd aan de Middellandse Zeekust.
Om eerlijk te zijn verbleef ik daar niet zomaar in een hotel.
Ik kwam er de sporen tegen van iemand die getuige was geweest van de veranderingen die Mersin in de afgelopen halve eeuw heeft doorgemaakt.
Die persoon heette Ali Doğan.
ALİ DOĞAN, DE INVESTEERDER DIE NAAR ROZEN RUIKT
Er zijn mensen die niet alleen gebouwen nalaten aan de stad waarin zij leven.
Niet alleen bedrijven oprichten.
Niet alleen geld verdienen.
Zij laten ook een blijvende indruk achter in het geheugen van hun stad.
Jaren later herinneren mensen zich niet alleen hun investeringen, maar ook hun karakter.
Ali Doğan is in Mersin zo iemand.
Wanneer u inwoners van Mersin naar Ali Doğan vraagt, zullen velen eerst over zijn ondernemerschap spreken.
Sommigen noemen Opat.
Anderen spreken over de Audi- en Volkswagen-dealers.
Weer anderen over het Olbios Hotel, dat als een monument langs de kust oprijst zodra men Limonlu voorbij is.
En sommigen herinneren zich zijn functies binnen MESİAD.
Maar wie hem werkelijk kent, vertelt een ander verhaal.
Zij spreken eerst over zijn menselijkheid.
Over zijn bescheidenheid.
Over zijn hulpvaardigheid.
Over zijn streven om niemand te kwetsen.
Misschien staat hij daarom op een bijzondere plaats.
Want hoewel er in Mersin veel mensen zijn die investeren, is het niet iedereen gegeven om door vrijwel iedereen geliefd te worden.
Mensen bewonderen soms succes.
Maar zij houden van karakter.
En precies dat maakt het verhaal van Ali Doğan zo bijzonder.
Dat succes en bescheidenheid in één persoon kunnen samenkomen.
Dat kracht en vriendelijkheid elkaar niet uitsluiten.
Dat verdienen en delen hand in hand kunnen gaan.
Tegenwoordig kennen velen Ali Doğan vanwege zijn grote investeringen.
Maar zijn verhaal begon niet met luxe auto’s.
Het begon onder eenvoudige Anatolische omstandigheden.
Het begon tussen de katoenvelden.
Het begon met het leren wat hard werken op jonge leeftijd betekent.
Het begon als het verhaal van een generatie die al vroeg ontdekte dat het leven niet gemakkelijk is.
En jaren later groeide het uit tot een levensverhaal dat laat zien hoe geduld een vorm van kapitaal kan worden.
Daarom is de titel die Yaşar Seyman aan haar boek gaf zo treffend: “Sabırla Akan Bir Ömür” (Een leven dat met geduld voortstroomt).
Tijdens het lezen kwam steeds dezelfde gedachte bij mij op:
Sommige mensen groeien door te rennen.
Anderen groeien door geduld te hebben.
Ali Doğan behoort tot die tweede groep.
Hij heeft in geen enkele fase van zijn leven voor de gemakkelijke weg gekozen.
Hij probeerde hindernissen te overwinnen, stond telkens weer op wanneer hij viel en maakte van zijn verdriet geen bron van wrok maar van levenservaring.
Misschien is dat wel wat hem onderscheidt.
Want succesvolle mensen zijn er velen.
Maar mensen die ondanks hun succes hun menselijke warmte behouden, zijn zeldzamer.
Daarin ligt ook de reden waarom zoveel mensen hem waarderen.
Mensen kunnen onder de indruk zijn van grote bedrijven.
Maar zij verbinden zich aan grote harten.
De kring van vrienden rondom Ali Doğan is door de jaren heen op die manier gegroeid.
Zakelijke relaties werden vriendschappen.
Vriendschappen werden broederschappen.
En zo ontstond het portret van niet alleen een zakenman, maar ook van een mens met een groot hart.
Tijdens mijn laatste bezoek aan Mersin zag ik dat opnieuw.
Ik zag het in de houding van het hotelpersoneel.
Ik zag het in de gesprekken van de gasten.
Ik zag het in de gezichtsuitdrukkingen van mensen wanneer zijn naam viel.
Want sommige mensen roepen zelfs respect op wanneer er achter hun rug over hen wordt gesproken.
Ali Doğan is zo iemand.
EEN MOEIZAME REIS VAN DE KINDERTIJD NAAR MERSİN
Wanneer succesverhalen worden verteld, kijkt men meestal alleen naar het eindresultaat.
Mensen zien de grote hotels.
Zij zien de bedrijven.
Zij zien de dealerbedrijven.
Zij zien de functies en titels.
Maar de weg die naar dat punt heeft geleid, blijft vaak onzichtbaar.
Toch moet men, als men iemand echt wil begrijpen, niet kijken naar waar hij is aangekomen, maar naar waar hij is begonnen.
Het verhaal van Ali Doğan is daar een perfect voorbeeld van.
Ali Doğan werd op 7 mei 1946 geboren in het dorp Özbek, verbonden aan het district Türkoğlu in Kahramanmaraş. Hij maakte niet de gemakkelijke, maar de moeilijke kant van het leven mee, zoals zoveel Anatolische kinderen van zijn generatie.
Zijn jeugd speelde zich af in jaren die jonge mensen van vandaag zich nauwelijks kunnen voorstellen.
Turkije bevond zich nog midden in zijn ontwikkelingsproces.
De mogelijkheden op het platteland waren beperkt.
Werken, produceren en overeind blijven waren de onvermijdelijke realiteiten van het leven.
Ook Ali Doğan leerde al op jonge leeftijd wat werken betekent.
Hij handelde in meloenen en watermeloenen.
Hij werkte met katoen.
Hij werkte op het land.
Hij voelde de lasten van het leven al vroeg op zijn schouders.
Misschien ligt daarin de reden waarom mensen hem vandaag de dag omschrijven als een geduldig mens.
Want geduld leer je niet uit boeken.
Je leert het in het leven zelf.
En soms is armoede de grootste leermeester.
Soms is strijd de grootste leermeester.
En soms is niet opgeven de grootste leermeester.
Ali Doğan bezoekt samen met zijn echtgenote Adile regelmatig Nederland.
Wat mij tijdens het lezen van zijn levensverhaal het meest opviel, was het volgende:
Het leven heeft hem niet hard gemaakt.
Het heeft hem volwassen gemaakt.
En dat is een groot verschil.
Sommige mensen worden verbitterd door de moeilijkheden die zij meemaken.
Anderen worden juist begripvoller.
Ali Doğan koos voor dat tweede pad.
Dat gevoel is voortdurend aanwezig tussen de regels van het boek.
Een houding die niet veroordeelt.
Een houding die probeert te begrijpen.
Een houding die liever mensen wint dan hen kwetst.
De invloed van zijn familie, en vooral van zijn vader Veli Dede, is daarbij duidelijk zichtbaar.
De tolerantie van de Alevitisch-Bektashitische cultuur.
De mensgerichte levensvisie.
Het idee om alle mensen gelijkwaardig te benaderen.
De cultuur van wederzijdse instemming en respect.
Het belang van geduld.
Al deze waarden hebben diepe sporen nagelaten in het karakter van Ali Doğan.
Daarom is zijn verhaal niet alleen een economisch succesverhaal.
Het is ook een verhaal over waarden.
Een verhaal over karakter.
Een verhaal over mens blijven.
In de jaren die volgden zou zijn reis hem van Kahramanmaraş naar Gaziantep en vervolgens naar Mersin brengen.
Maar die reis betekende meer dan alleen een verhuizing naar een andere stad.
Het was ook het begin van een leven dat later zijn stempel zou drukken op het economische leven van Mersin.
Onderweg wachtten hem echter zware beproevingen.
Turkije kende moeilijke jaren.
Er waren maatschappelijke breuklijnen.
Er was verdriet.
Er waren verliezen.
En midden in dat alles stond een familie die probeerde overeind te blijven.
Dat maakt het verhaal van Ali Doğan zo indrukwekkend.
Want hij bereikte succes niet via een rechte weg.
Hij bereikte het door stormen te trotseren.
En ondanks alles verloor hij nooit zijn liefde voor de mens.
EEN LEVEN GETEKEND DOOR VERDRIET, EEN TOEKOMST OPGEBOUWD MET GEDULD
Ali Doğan en zijn familie in Bodrum (links). Op de foto rechts met zijn echtgenote Adile, zijn dochter Sevda en zijn kleindochter Eva in Olbios.
Het leven opent voor sommige mensen brede wegen.
Voor anderen slechts smalle paadjes…
Sommigen groeien dankzij de kansen die hun worden aangeboden.
Anderen door de hindernissen te overwinnen die op hun pad komen…
Ali Doğan behoort tot die tweede groep.
Want succes kwam in zijn leven niet doordat hij aan een gedekte tafel mocht aanschuiven.
Integendeel, het ging vaak gepaard met armoede, verlies en zware beproevingen.
Hij maakte de meest turbulente jaren van Turkije mee.
Hij was getuige van perioden waarin de samenleving diepe wonden opliep.
Hij zag verdriet.
Hij zag verliezen.
Hij zag dagen waarop mensen tegenover elkaar kwamen te staan.
Maar uiteindelijk verzamelde hij geen wrok in zijn hart, maar geduld.
Misschien is dat wel de reden waarom Yaşar Seyman haar boek de titel “Sabırla Akan Bir Ömür” gaf. Want op iedere pagina van het boek voelt men dezelfde emotie.
Het vermogen van een mens om zonder verbittering verder te gaan…
Om zijn pijn niet om te zetten in woede tegenover anderen…
Om zijn verleden niet te vergeten wanneer succes wordt bereikt…
Dat zijn geen eigenschappen die men gemakkelijk verwerft.
Daarvoor moet het leven iemand rijpen.
En dat is precies een van de meest opvallende kenmerken van Ali Doğan.
Hij behoort niet tot de mensen die veranderen naarmate zij meer bereiken.
Integendeel, hij is juist eenvoudiger geworden naarmate zijn succes groeide.
Mensen die vandaag in Mersin over hem spreken, hebben het niet alleen over zijn zakelijke prestaties.
Zij spreken ook over zijn menselijkheid.
Want de echte rijkdom van een mens ligt niet op een bankrekening, maar in de gebeden die anderen voor hem uitspreken.
Daarom zou het tekortschieten om het verhaal van Ali Doğan uitsluitend aan de hand van zijn bedrijven te vertellen.
Het belangrijkste is de indruk die hij heeft achtergelaten.
Werk bieden aan honderden mensen is belangrijk.
Maar hun liefde winnen is nog belangrijker.
Grote investeringen doen is belangrijk.
Maar die investeringen verrichten vanuit verbondenheid met de stad waarin men leeft, is nog waardevoller.
Dat gevoel van verbondenheid is altijd duidelijk aanwezig geweest in het leven van Ali Doğan.
Hij heeft Mersin nooit alleen gezien als de stad waar hij woonde.
Hij zag zijn eigen toekomst en die van Mersin als één geheel.
Daarom bleef een groot deel van zijn investeringen in Mersin.
Daarom koos hij ervoor zijn opbrengsten terug te laten vloeien naar de stad waarin hij leefde, in plaats van ze elders onder te brengen.
Misschien ligt daarin wel de reden waarom de inwoners van Mersin zoveel waardering voor hem hebben.
Want mensen vergeten degenen niet die zich hun stad eigen maken.
Vooral tegenwoordig niet.
In een tijd waarin veel investeerders zich vestigen waar zij kansen zien, is trouw blijven aan de stad waarin men leeft een bijzondere waarde geworden.
Ali Doğan behoort al jarenlang tot die mensen.
Zijn verhaal is niet alleen dat van een ondernemer die succes behaalde.
Het is ook het verhaal van een Anatolisch mens die laat zien wat men kan bereiken met hard werken, geduld en eerlijkheid.
En het volgende hoofdstuk van dit verhaal gaat over de ondernemer die geleidelijk een belangrijke plaats begon in te nemen binnen het economische leven van Mersin.
Want na jaren van geduld kwamen de jaren van investeren.
Eerst de automobielsector…
Daarna nieuwe investeringen…
Vervolgens het toerisme en de energiesector…
En een liefde voor Mersin die steeds verder groeide…
NIET IEMAND DIE IN MERSİN INVESTEERDE, MAAR IEMAND DIE IN MERSIN GELOOFDE
In een stad kunnen veel mensen investeren.
Er kunnen ook veel mensen geld verdienen.
Maar het aantal mensen dat werkelijk in een stad gelooft, is altijd beperkt.
Want investeren is iets anders.
Geloven is iets anders.
Een investeerder maakt berekeningen.
Iemand die gelooft, legt zijn hart erin.
Dat is precies wat mij het meest opvalt wanneer ik naar het verhaal van Ali Doğan in Mersin kijk.
Hij investeerde niet alleen in Mersin.
Hij geloofde in Mersin.
Daarom werden de meeste van zijn beslissingen niet ingegeven door kortetermijnwinst, maar door een langetermijnvisie.
Veel initiatieven die vandaag een belangrijke plaats innemen in het economische leven van Mersin, zijn gebouwd op die gedachte.
Wanneer men naar zijn loopbaan kijkt, ziet men steeds dezelfde uitgangspunten:
Produceren.
Groeien.
Werkgelegenheid creëren.
Bijdragen aan de stad.
Mensen een bron van inkomsten bieden.
Daarom zien de inwoners van Mersin hem niet alleen als zakenman, maar ook als een echte stadsbewoner.
Want echte verbondenheid met een stad wordt niet bepaald door de plaats die op een identiteitskaart staat vermeld.
Zij wordt bepaald door wat men aan die stad teruggeeft.
Vanuit dat perspectief is Ali Doğan uitgegroeid tot iemand die door velen als een eigen zoon van Mersin wordt beschouwd.
De reis die ooit begon als die van een jonge ondernemer uit een andere stad, groeide uit tot een verhaal dat zijn stempel drukte op het economische leven van Mersin.
Een van de meest opvallende onderdelen van die ontwikkeling zijn zijn investeringen in de automobielsector.
Het is geen toeval dat zijn naam jarenlang tot de eerste behoorde die men noemde wanneer het over autodealers in Mersin ging.
Volkswagen…
Audi…
Servicebedrijven…
Verkooporganisaties…
Honderden werknemers…
Grote investeringen…
Dat alles kwam voort uit jarenlang werk en inzet.
Maar wat het verhaal van Ali Doğan bijzonder maakt, is niet alleen zijn zakelijke succes.
Mensen die hem kennen vertellen steeds hetzelfde.
Naarmate zijn succes groeide, verwijderde hij zich niet van de mensen.
Integendeel, zijn kring van vrienden werd steeds groter.
Darom trok niet alleen zijn succes in de zakenwereld de aandacht, maar ook het respect dat hij onder de mensen verwierf.
Soms wordt de werkelijke waarde van een mens niet zichtbaar in vergaderzalen, maar in gesprekken die over hem worden gevoerd wanneer hij er niet bij is.
De glimlach die verschijnt wanneer zijn naam wordt genoemd, is daarvan het bewijs.
Want sommige mensen worden herinnerd om hun functie.
Anderen om de sporen die zij achterlaten.
Ali Doğan behoort tot die tweede categorie.
Veel mensen kennen hem van zijn autodealers.
Maar wie hem werkelijk kent, spreekt over zijn bereidheid om anderen te helpen.
Over zijn betrokkenheid bij stedelijke vraagstukken.
Over zijn steun aan maatschappelijke organisaties.
Over zijn bijdragen aan culturele activiteiten.
Wanneer al die zaken samenkomen, ontstaat het beeld van niet alleen een zakenman, maar ook van een vrijwillige ambassadeur van zijn stad.
Misschien is dat de reden waarom zijn naam in Mersin niet alleen wordt geassocieerd met handel, maar ook met vertrouwen.
Want vertrouwen kun je niet kopen.
Het wordt opgebouwd door de jaren heen.
Met geduld.
Met eerlijkheid.
Door je woord te houden.
En al die eigenschappen zijn terug te vinden in het verhaal van Ali Doğan.
Maar zijn bijdrage aan Mersin beperkt zich niet tot de automobielsector.
Er is nog een ander terrein waarop hij een opvallende stempel heeft gedrukt.
Dat terrein is het toerisme.
En een van de mooiste hoofdstukken van dit verhaal begint met het Olbios Hotel aan de Middellandse Zeekust.
Want soms is een hotel niet zomaar een hotel.
Soms is het een weerspiegeling van iemands kijk op het leven.
En dat heb ik aan de Middellandse Zeekust heel duidelijk gezien.
NIET ALLEEN AUTOMOBIELEN EN TOERISME, MAAR OOK INVESTERINGEN IN ENERGIE
De inwoners van Mersin kennen Ali Doğan vooral vanwege zijn activiteiten in de automobielsector en het toerisme.
Maar zijn werkterrein beperkt zich daar niet toe.
Dat hij ook heeft geïnvesteerd in de energiesector, een gebied van strategisch belang voor de toekomst van Turkije, laat zien dat hij niet alleen naar vandaag kijkt.
Energie is tegenwoordig niet enkel een economisch onderwerp.
Het is ook rechtstreeks verbonden met de onafhankelijkheid, de productiecapaciteit en de toekomst van landen.
Dat Ali Doğan ook op dit terrein actief is geworden, toont zijn vermogen om op lange termijn te denken en vooruit te kijken.
DE GROOTSTE WINST VAN MERSİN ZIJN NIET ALLEEN HOTELS EN BEDRIJVEN
Bij ieder bezoek aan Mersin zie ik nieuwe gebouwen.
Nieuwe wegen.
Nieuwe investeringen.
Maar naarmate de jaren verstrijken, besef ik steeds beter dat steden niet groot worden door beton.
Zij worden groot door mensen.
Gebouwen kunnen worden neergezet.
Wegen kunnen worden aangelegd.
Havens kunnen worden gebouwd.
Maar vertrouwen opbouwen is veel moeilijker.
En een plaats veroveren in de harten van mensen is nog moeilijker.
Dat is precies wat mij het meest treft in het verhaal van Ali Doğan.
Mersin heeft niet alleen een investeerder gewonnen.
Het heeft een mens met een groot hart gewonnen.
En de werkelijke rijkdom van sommige mensen ligt niet in wat zij bezitten, maar in de liefde die zij achterlaten.
Naar mijn mening is dat ook de grootste rijkdom van Ali Doğan.
VRIENDSCHAPPEN DIE REIKEN VAN MERSIN TOT NEDERLAND
Mijn vriendschap met Ali Doğan behoort ook niet tot de vriendschappen van vandaag of gisteren.
Zij gaat vele jaren terug.
Een van mijn eerste herinneringen aan Ali Doğan, die ik altijd heb gezien als iemand die een brug probeerde te slaan tussen mijn lezers in Nederland en Mersin, voert mij terug naar de Toerismebeurs die ongeveer twintig jaar geleden in Utrecht werd gehouden.
Zoals u verderop ook zult lezen, behoort Ali Doğan tot de mensen die een belangrijke rol hebben gespeeld in de ontwikkeling van Mersin.
15 jaar geleden was Ali Doğan een van de drie personen die naar de Toerismebeurs in Utrecht kwamen om Mersin te promoten. De andere twee waren Numan Olcar, bestuurslid van TÜRSAB en eigenaar van OlcarTur Reisbureau, en politicus en zakenman Serdal Kuyucuoğlu.
De jaren gingen voorbij.
Mersin groeide.
Het toerisme ontwikkelde zich.
Nieuwe investeringen werden gerealiseerd.
Maar aan de liefde van Ali Doğan voor zijn geboortestreek en aan zijn enthousiasme om Mersin onder de aandacht te brengen, veranderde niets.
In 2022 kruisten onze wegen elkaar opnieuw in Nederland.
Ditmaal bezochten wij onze plaatsgenoot Seydullah Gürkan, die in Nederland actief is in de glastuinbouw.
Zijn specialiteit was de teelt van komkommers.
Destijds publiceerde ik hierover een reportage onder de titel: “De Turk die Europa overspoelt met komkommers.”
Terwijl wij tussen de tonnen producten liepen die naar de Europese markt werden verzonden, zag ik dat Ali Doğan nog steeds met dezelfde geestdrift sprak over productie, ontwikkeling en de toekomst van Turkije.
Sommige mensen veranderen met de jaren.
Ali Doğan daarentegen groeide met de jaren mee, maar bleef trouw aan zijn eigen karakter.
EEN PARADIJS AAN DE MIDDELLANDSE ZEEKUST: OLBIOS EN DE GASTVRIJHEIDSVISIE VAN ALİ DOĞAN
Er zijn hotels waarvan de kamers mooi zijn.
Waarvan de uitzichten prachtig zijn.
Waarvan het eten uitstekend is.
Maar wanneer je vertrekt, blijft er niet veel achter in je herinnering.
En er zijn ook plaatsen waarvan je niet alleen het gebouw onthoudt wanneer je vertrekt.
Je herinnert je de mensen.
Je herinnert je de momenten.
Je herinnert je de glimlachende gezichten.
Het Olbios Hotel, gelegen aan de kust nadat men Limonlu is gepasseerd, behoort voor mij tot die tweede categorie.
Ali Doğan, over wie de inwoners van Mersin met grote waardering spreken, bracht mij met de hartelijke ontvangst in zijn prachtige hotel bijna in verlegenheid. Om u Ali Doğan beter te leren kennen, zult u verderop ook fragmenten lezen uit het boek van Yaşar Seyman, waarin zijn levensverhaal wordt verteld.
Ik schrijf deze regels niet als toeristische reclame.
Ik schrijf ze als journalist die in de loop der jaren in honderden hotels in vele landen van de wereld heeft verbleven.
Wat een hotel bijzonder maakt, is niet alleen zijn fysieke schoonheid.
Het zijn de mensen die het een ziel geven.
En precies dat heb ik in Olbios gevoeld.
De zilte bries van de Middellandse Zee…
De bloemen die bloeien in de tuinen…
De zeelucht vermengd met de geur van rozen…
Het unieke uitzicht langs de kustlijn…
En de rust die over dit alles heen hangt…
Soms vergeet een mens de naam van de plaats waar hij is geweest.
Maar nooit het gevoel dat die plaats hem gaf.
Dat gevoel van rust bleef ook bij mij achter nadat ik Olbios had verlaten.
Rust…
Al jarenlang schrijf ik over Mersin.
Ik heb vaak geschreven over de haven.
Over de handel.
Over het toerisme.
Over de cultuur.
Maar tijdens dit laatste bezoek besefte ik opnieuw dat de grootste rijkdom van Mersin eigenlijk haar mensen zijn.
Ali Doğan is een van die mensen.
Want wanneer je kijkt naar wat hij heeft opgebouwd, zie je niet alleen een commerciële investering.
Je ziet een visie.
Je ziet een cultuur van gastvrijheid.
Je ziet respect voor de mens.
Misschien is dat de reden waarom iedereen in Olbios, van het personeel tot de directie, dezelfde warmte uitstraalt.
Een dergelijke sfeer ontstaat niet toevallig.
Het karakter van de oprichter wordt na verloop van tijd het karakter van de instelling.
De sfeer van vertrouwen en oprechtheid die Ali Doğan jarenlang om zich heen heeft opgebouwd, lijkt vandaag de dag zelfs in de muren van Olbios te zijn doorgedrongen.
Tijdens mijn verblijf in het hotel heb ik dat meermaals ervaren.
Wanneer ik met een medewerker sprak…
Wanneer ik luisterde naar de tevredenheid van een gast…
Wanneer ik in de tuin zat met een glas thee…
Overal voelde ik hetzelfde.
Mensgerichtheid…
DE PRIJSBEKROONDE FYSIOTHERAPEUT
Een van de zaken die mij in Olbios opvielen, waren de fysiotherapie- en revalidatiediensten die speciaal voor hotelgasten worden aangeboden.
Ali Doğan, die aan werkelijk elk detail voor zijn gasten heeft gedacht, heeft ook op het gebied van fysiotherapie bijzondere aandacht besteed aan kwaliteit.
Aan personen die een buitengewone bijdrage hebben geleverd aan het fysiotherapeutische vakgebied in Europa wordt de Europe Region World Physiotherapy Award toegekend.
Deze prijs wordt eens per twee jaar uitgereikt door de Europe Region van de World Physiotherapy-organisatie.
In 2024 werden de Spanjaard Daniel Catalán Matamoros en de Ierse Emma Stokes onderscheiden met deze prestigieuze prijs. De Turkse fysiotherapeut Cevat Erbaş ontving een eervolle vermelding, een bijzondere juryonderscheiding.
En juist van de deskundigheid van zo’n therapeut mocht ook ik profiteren.
YAŞAR SEYMAN
De vrouw die bekendstaat als de “Prachtige Vrouw” en die in haar boek beschrijft hoe bijzonder Ali Doğan is, is zelf minstens zo indrukwekkend:
Yaşar Seyman werd op 17 maart 1954 geboren in Tercan. Na haar studie aan het Ankara Onderwijsinstituut en het Bankinstituut begon zij haar loopbaan bij de Türkiye İş Bankası. Tijdens haar werkzame leven werd zij actief binnen de vakbeweging. Vanaf 1983 vervulde zij functies als voorzitter van de regio Ankara en Centraal-Anatolië binnen de Bank- en Verzekeringswerknemersvakbond BASİSEN.
Tijdens deze periode werd zij door UNI Global Union uitgeroepen tot Succesvolste Vrouwelijke Vakbondsleider van Europa en ontving zij haar prijs op 23 april 2007 in Athene. Daarnaast nam zij als afgevaardigde van TÜRK-İş deel aan talrijke nationale en internationale congressen en bijeenkomsten. In 2018 beëindigde zij haar actieve vakbondsloopbaan.
Haar politieke loopbaan
Yaşar Seyman begon haar politieke activiteiten binnen de jongerenorganisatie van de CHP. Bij de gemeenteraadsverkiezingen van 1994 stelde zij zich kandidaat voor het burgemeesterschap van Altındağ. In 1998 werd zij voor het eerst gekozen tot lid van het Partijbestuur van de CHP.
In 1999 werd zij benoemd tot vicevoorzitter van de CHP en werd daarmee de eerste vrouwelijke vicevoorzitter in de geschiedenis van de partij. Hoewel zij deze functie in 2000 neerlegde, bleef zij haar vakbondswerk combineren met actieve politieke betrokkenheid. Tegenwoordig is zij nog steeds lid van het Partijbestuur van de CHP.
Haar schrijverschap
Artikelen van Yaşar Seyman verschenen in de kranten Milliyet en Cumhuriyet. Daarnaast schreef zij columns voor BirGün en Yurt.
Haar eerste boek, “Hüznün Coşkusu Altındağ”, won in 1986 de Akademi Kitap Evi-prijs. In 1993 werd dit werk bewerkt tot een musical die werd opgevoerd door de staatstheaters van Ankara, Bursa, Antalya en Van.
Het door haar geschreven “Kadının Türküsü” werd in 2004 in Duitsland als internationale vrouwenmusical-documentaire opgevoerd in zowel het Turks als het Duits.
Haar boek “Yangın Yeriydi Yurdum” werd vertaald in het Bulgaars, terwijl haar boek “Benazir” werd vertaald naar het Engels en Urdu.
Daarnaast maakte zij deel uit van de jury van het 48e Internationale Antalya Gouden Sinaasappelfilmfestival, dat in 2011 werd georganiseerd met het thema “vrouw”.
Onderscheidingen
Yaşar Seyman ontving in 1993 de Lofprijs voor Schrijvers van de Kunstinstelling voor haar toneelwerk Hüznün Coşkusu. In 1995 volgde de Speciale Prijs van het Ministerie van Cultuur.
In 2007 ontving zij de Artikelprijs van de Vereniging van Hedendaagse Journalisten.
In 2017 werden haar zowel de Ereprijs van de Taalvereniging als de Necip Hablemitoğlu-prijs voor Maatschappelijke Betrokkenheid toegekend.
Ter gelegenheid van het 75-jarig bestaan van de Republiek werd zij in 1998 gekozen tot een van de 75 meest succesvolle vrouwen van Turkije.
Bij de viering van de honderdste verjaardag van 19 mei 1919 werd zij door het Gouverneurschap van Samsun geselecteerd als een van de honderd vrouwen die hun stempel hebben gedrukt op de geschiedenis van de Republiek.
Zij is tevens laureaat van de 28e Hacı Bektaş Veli Vriendschaps- en Vredesprijs.
In 2024 ontving zij bovendien de onderscheiding “De Verlichte Gezichten van de Eeuw”.
Misschien is dit ook de reden waarom de Ali Doğan die in het boek van Yaşar Seyman wordt beschreven, zo sterk overeenkomt met de Ali Doğan die ik zelf heb leren kennen.
Er was geen verschil tussen de persoon uit het boek en de persoon die voor mij stond.
En dat is tegenwoordig niet iets wat men vaak tegenkomt.
Ik vermoed dat juist hierin de reden ligt waarom Ali Doğan zoveel waardering geniet.
Toen ik in de tuin van het hotel zat, kwam steeds dezelfde gedachte bij mij op:
De grootste investering die een mens kan doen, is soms geen gebouw.
Het is het vormen van mensen.
Het opbouwen van vertrouwen.
Het verzamelen van vriendschappen.
Het achterlaten van mooie herinneringen en warme woorden.
Dat is precies wat Ali Doğan al jarenlang doet.
Daarom wordt zijn naam in Mersin niet alleen met respect uitgesproken in de zakenwereld, maar ook in kringen van vrienden en kennissen.
Want respect groeit niet naarmate rijkdom groeit.
Respect groeit naarmate karakter groeit.
En misschien is dat wel het belangrijkste aspect van dit hele verhaal.
Wanneer men het verhaal van Ali Doğan vertelt, moet men ook aandacht besteden aan de vrouw die dit levensverhaal in boekvorm heeft vastgelegd.
Want de schrijfster van dit boek is minstens zo opmerkelijk als de hoofdpersoon zelf
Een vakbondsvrouw…
Een politica…
Een schrijfster…
Een vrouw van strijd en overtuiging…
En een naam die een belangrijke plaats inneemt binnen de Turkse literatuur…
Yaşar Seyman…
Om te begrijpen waarom juist Yaşar Seyman het levensverhaal van Ali Doğan heeft geschreven, moet men ook haar verhaal kennen.
EEN VAN DE MENSEN DIE EEN BLIJVENDE PLAATS HEBBEN VEROVERD IN HET GEHEUGEN VAN MERSİN
Iedere stad kent namen die niet worden vergeten.
Zelfs wanneer vele jaren verstrijken, blijven zij voortleven.
Ook wanneer nieuwe generaties hen niet persoonlijk hebben gekend.
Want zulke mensen hebben niet alleen geïnvesteerd in hun stad.
Zij zijn onderdeel geworden van haar geschiedenis.
Mersin is daarop geen uitzondering.
Deze stad heeft politici gekend.
Kunstenaars.
Sporters.
Handelaren.
Industriëlen.
En talloze mensen die hebben bijgedragen aan haar ontwikkeling.
Maar er zijn ook mensen die niet alleen kunnen worden beschreven aan de hand van wat zij hebben gedaan.
Omdat hun verhaal groter is dan cijfers.
Ali Doğan is zo iemand.
Hij kwam van buiten Mersin.
Maar werd uiteindelijk een Mersinli.
Hij werkte in deze stad.
Hij produceerde in deze stad.
Hij investeerde in deze stad.
Hij bouwde hier vriendschappen op.
Hij bracht hier zijn kinderen groot.
Hij raakte het leven van honderden mensen.
En uiteindelijk kreeg hij een vaste plaats in het geheugen van Mersin.
Ik behoor tot de generatie die de verandering van Mersin heeft meegemaakt.
Wij kennen nog de tijd waarin veel van de huidige investeringen niet bestonden.
Wij kennen de omgeving van de haven.
Wij kennen de oude kustlijn.
Wij herinneren ons de tijd waarin Kızkalesi er heel anders uitzag dan vandaag.
Wij kennen de jaren waarin het toerisme nog lang niet het huidige niveau had bereikt.
Het verhaal van Ali Doğan is daarom ook het verhaal van deze verandering.
Terwijl Mersin groeide, groeide hij mee.
Terwijl Mersin zich ontwikkelde, ontwikkelde hij zich mee.
Terwijl Mersin won, won hij mee.
Maar het belangrijkste is dat hij wat hij verdiende opnieuw aan Mersin heeft teruggegeven.
Daarin ligt de basis van het respect dat mensen voor hem hebben.
Want sommige mensen nemen van hun stad.
Anderen geven aan hun stad.
Ali Doğan behoort tot die laatste groep.
Vandaag kent men hem vanwege zijn investeringen in de automobielsector.
Vanwege zijn investeringen in het toerisme.
Vanwege zijn activiteiten in de energiesector.
Maar bovenal kent men hem vanwege zijn omgang met mensen.
En dat is een eigenschap die niet iedere ondernemer gegeven is.
Geld verdienen kan men leren.
Management kan men leren.
Handel kan men leren.
Maar mensen winnen is een bijzondere gave.
En die gave wordt meestal al vroeg in het leven gevormd.
Zij komt voort uit opvoeding.
Uit familie.
Uit levensvisie.
Wanneer ik het verhaal van Ali Doğan lees en luister naar mensen die hem al jarenlang kennen, kom ik steeds tot dezelfde conclusie:
In dit verhaal staat niet geld centraal, maar de mens.
Niet uiterlijk vertoon, maar eenvoud.
Niet macht, maar karakter.
Misschien is dat ook de reden waarom zijn leven een boek waard werd.
Want niet ieder rijk mens krijgt een boek.
Niet ieder succesvol mens krijgt een boek.
Een leven wordt pas een boek wanneer het anderen iets kan leren.
Waarschijnlijk zag Yaşar Seyman dat ook.
Zij vond niet zijn vermogen, maar zijn karakter de moeite waard om vast te leggen.
En zo ontstond “Sabırla Akan Bir Ömür.”
Tijdens het lezen dacht ik vaak:
Eigenlijk gaat dit boek niet alleen over Ali Doğan.
Het gaat over een generatie.
Een generatie die uit armoede kwam…
Een generatie die zich omhoog werkte…
Een generatie die groeide dankzij geduld…
Een generatie die deelde wat zij verdiende…
En misschien een generatie die waarden vertegenwoordigt waarnaar wij vandaag steeds meer verlangen…
Daarom maakt dit boek niet alleen deel uit van het verhaal van Ali Doğan, maar ook van de recente geschiedenis van Turkije.
En daarom is het de moeite waard om gelezen te worden.
Maar voordat ik deze reportage afsluit, wil ik nog enkele laatste woorden wijden aan zowel Ali Doğan als Yaşar Seyman.
Want soms is het belangrijkste wat een boek achterlaat niet wat het vertelt, maar wat het de lezer laat nadenken.
DE ONZICHTBARE HELDIN VAN DIT VERHAAL:
MEVROUW ADİLE
Achter langdurige succesverhalen staan vaak mensen die op de achtergrond blijven.
In dit verhaal is mevrouw Adile zonder twijfel een van die personen.
Jarenlang het gezin bijeenhouden.
In moeilijke tijden haar echtgenoot steunen.
Ook in tijden van succes dezelfde bescheidenheid bewaren zonder zich door uiterlijk vertoon te laten meeslepen.
Dat zijn geen eenvoudige taken.
Het succes van een ondernemer wordt vaak uitsluitend aan hemzelf toegeschreven.
Maar zonder de steun van een sterke familie is het vrijwel onmogelijk om tientallen jaren lang een stabiel succesverhaal op te bouwen.
Wanneer men kijkt naar het leven van Ali Doğan, moet men ook erkennen dat mevrouw Adile een van de belangrijkste reisgenoten op deze lange weg is geweest.
Misschien ligt juist in deze hechte verbondenheid de rust en harmonie besloten die tussen de regels van het boek voelbaar zijn.
MIJN GEDACHTEN TUSSEN DE GEUR VAN ROZEN EN EEN LAATSTE WOORD
Mijn tiendaagse bezoek aan Mersin is ten einde gekomen.
Ik ben teruggekeerd naar Nederland.
Ik ben opnieuw gaan zitten achter mijn bureau.
Ik ben weer samen met u.
Maar deze keer zaten er niet alleen kleren in mijn koffer.
Er zaten ook herinneringen in.
Er zaten vriendschappen in.
Er zaten geuren van rozen in.
En er zat ook het verhaal van Ali Doğan in.
Soms verlaat een mens een stad.
Maar de stad verlaat hem niet.
Voor mij is Mersin zo’n stad.
Niet alleen omdat het de stad is waar ik ben geboren.
Maar omdat ik van haar mensen houd.
Omdat zij mijn herinneringen bewaart.
Omdat zij mijn vrienden herbergt.
En omdat zij mij bij ieder bezoek nieuwe verhalen schenkt…
Ook tijdens dit laatste bezoek schonk zij mij een nieuw verhaal.
Dat verhaal begon in de tuin van een hotel.
Het ging verder met een boek.
Het groeide uit tot een levensverhaal.
En uiteindelijk bracht het mij tot de volgende conclusie: De grootste prestatie in het leven is mens blijven.
Want rijkdom groeit.
En neemt vervolgens weer af.
Bedrijven groeien.
En wisselen vervolgens van eigenaar.
Functies komen.
En verdwijnen weer.
Roem komt.
En wordt uiteindelijk vergeten.
Maar karakter blijft.
De indruk die een mens achterlaat in het geheugen van anderen blijft.
De gebeden die voor hem worden uitgesproken blijven.
De glimlach die verschijnt wanneer zijn naam onder vrienden wordt genoemd blijft.
Dat is precies wat mij in het verhaal van Ali Doğan het meest heeft geraakt.
Toen ik het boek had uitgelezen, waren het niet de bedrijven die mij waren bijgebleven.
Niet de cijfers.
Niet de investeringen.
Maar een mens.
Geduld.
Doorzettingsvermogen.
Loyaliteit.
Liefde voor de medemens.
Misschien ligt daarin ook de kracht van Yaşar Seyman.
Want zij heeft niet de balans van een zakenman beschreven.
Zij heeft geprobeerd de ziel van een mens te beschrijven.
En daarin is zij voor een groot deel geslaagd.
Tijdens het lezen dacht ik vaak:
Overal in Turkije zijn mensen zoals Ali Doğan.
Mensen die stil hun werk doen…
Mensen die produceren zonder veel woorden…
Mensen die niet proberen zichzelf in de schijnwerpers te plaatsen…
Mensen die bijdragen aan de stad waarin zij leven…
Mensen die anderen opleiden…
Mensen die werkgelegenheid creëren…
Mensen die delen wat zij hebben…
Misschien zijn juist deze mensen de werkelijke kracht van dit land.
Want landen worden niet alleen opgebouwd door politici.
Niet alleen door staatsinstellingen.
Niet alleen door grote vermogens.
Landen worden ook opgebouwd door mensen met karakter.
Door mensen die verantwoordelijkheid voelen voor hun stad.
Door mensen die anderen hoop geven.
Ali Doğan behoort al jarenlang tot die categorie.
Beschouw dit artikel daarom niet als een hotelreportage.
Beschouw het ook niet als een boekbespreking.
En zeker niet als een lofzang op een vriend.
Dit is het verhaal van een mens die door Mersin werd gevormd en vervolgens door Mersin in het hart werd gesloten.
Dit is het verhaal van hoe geduld kan uitgroeien tot succes.
Dit is het verhaal van het feit dat menselijkheid nog altijd het grootste kapitaal is.
En dit verhaal heeft mij ook opnieuw aan een belangrijke waarheid herinnerd:
Het leven gaat snel voorbij.
De jaren vliegen voorbij.
En uiteindelijk blijft niet over hoeveel wij hebben verdiend, maar hoe wij hebben geleefd.
Het verhaal van Ali Doğan vertelt precies dat.
Een leven dat tussen de rozen van Mersin begon en met geduld voortstroomde…
Ook ik ben, met de geur van die rozen nog in mijn hart, weer naar u teruggekeerd.
Ik zal opnieuw blijven schrijven.
Ik zal opnieuw voor u reizen.
Ik zal opnieuw voor u onderzoeken.
Ik zal opnieuw voor u vragen stellen.
En ik zal opnieuw voor u schrijven.
Met groeten uit de rozentuinen van Mersin, de blauwe Middellandse Zee en de warmte van vriendschappen… Aan u allen, met liefde, respect en genegenheid…
Merhaba…
Bir yanıt yazın