F:\OZEL FOTOGRAFLAR- Guncel\Ilhan Karacay.JPG
İlhan KARAÇAY Yazdı:

KENDİLERİNİ GELİŞTİREMEYENLER, ENGEL TEŞKİL EDERLER

Son günlerde yaşanmakta olan ırkçı söylemler üzerindeki tartışmalar, insanların gelişmiş olup olmadığına dair ipuçları veriyor.
Tam 55 yıldır yaşamakta olduğum Hollanda’da, ırkçı söylem ve eylemler ile en çok mücadele eden kişi olduğum söylenebilir.
Neden mi?
Çünkü ben, hem Hollanda televizyonunda programlar yapıyordum, hem Hürriyet’te Benelüx temsilcisi olarak çalışıyordum ve hem de TRT’ye muhabirlik yapıyordum. Böyle olunca da benim yazdığım ve söylediğim her söz, hem Hollanda toplumu ve hem de Türk toplumu için bir değer teşkil ediyordu.

Gün geldi, meclis kürsüsüne bile çıkarak, ‘Bu çatı altında insan hakları çiğneniyor’ diyecek kadar ileri gitmiştim.

Gün geldi, ‘Dükkânlardan ve firmalardan Türkçe tabelalar kalkacak’ diyecek kadar ırkçılaşan, Brüksel Belediye Başkanı ile görüşerek, bu fikrinden caymasını sağladım.

Gün geldi, Kraliçelere ve Başbakanlara mektuplar yazarak, hoşnut olmadığımız konuları hoş hale getirmeyi başardım.

Gün geldi, Türk işçilerine eşit davranmayan işverenler ile görüşerek, işçilerimizin haklarını geri almayı başardım.

Gün geldi, hasta olan Türkler’in evlerine baskın yaparak ‘Sen çalışabilirsin’ diyerek işe gönderen doktorlar ile mücadele ettim ve sağlık birimleri tarafından cezalandırılmalarını sağladım.

Gün geldi, yurttaşlarımızı haksız yere karakollara götüren polisler ile mücadele ettim.

Ne günler gelip geçmedi ki?
Önce iskân sorunu, sonra çocuklarımızın eğitim sorunu ve daha sonra da işsizlik sorunları hep meşgul olduğum konular oldu.

Çalışma Bakanlığı’nda oluşan ‘Danışma Kurulu’nda yer aldım.
‘Türkiye’de hayat ucuz, bu nedenle çocukları Türkiye’de olanlara daha az çocuk ödeneği verelim’ diyenlere karşı çıktım ve kendi savlarım ile buna mani oldum.

Bu örnekleri çoğaltabilirim. Zira, Hollanda’da yaşadığım süre içerisinde, pek çok ırkçı politikacı türemişti.
Önce Glimmerveen adında bir ırkçı çıktı ve ‘Türkler, bizim işçilerin işlerini ellerinden aldılar, defolup gitsinler’ dedi.
Glimmerveen ile mücadele etmek zor olmadı. Zira o zaman çok duyarlı ve toleranslı olan Hollanda halkı, bu ırkçı adama itibar göstermedi ve meclise tek kişi olarak bile girmesini sağlamadı.

Daha sonra Janmaat isimli bir ırkçı çıktı ortaya. Aynı minval üzerinde hareket eden bu siyasetçi, tek başına meclise girmeyi başardı ama, bu kez hiçbir parlamenter bu adamın elini bile sıkmadı.

ABD’de 11 eylül saldırısı yaşandıktan sonra, gerek ABD Başkanı’nın ve gerekse diğer ülke liderlerinin islama karşı söylemleri durumu değiştirdi. Bu nedenle ırkçı siyasetçiler güçlenmeye başladılar.

Pim Fortuyn adında çok müptezel bir eşcinsel ekranlarda görünmeye başladı. Yapılan anketlerde önde giden bu adamın müptezelliği o kadar rahatsız ediciydi ki, nasıl olduysa bir gün kurşunlanarak öldürüldü. Tabii ki ilk kanaat, cinayetin yabancılar tarafından işlendiğiydi. Ama ne mutlu ki katil tesadüfen yakalandı ve sapsarı bir Hollandalı olduğu ortaya çıktı.

Daha sonra gelen bir koalisyon hükümetinde Entegrasyon’dan Sorumlu Bakan olan Rita Verdonk adındaki bayan, tüm ırkçılara taş çıkartacak kadar katı bir politika izlemeye başladı.
Hollandaca ve Türkçe yayınlarım ile mücadele ettiğim bu bayan, daha önce hapisane müdürlüğü yaptığı için, kendisine ‘Vicdansız Sabuha’ dedim. Bu lâkap çok benimsenmişti ve Hollanda’daki Türkler’in çoğu onu böyle anıyordu.
Ne mutlu ki, daha sonra hükümet değişti ve bu bayanın yerine İşçi Partili, yani sosyal demokrat bir başka bayan geldi. Bu bayanın bir basın toplantısına katıldım. Nedense bu bayan da Türkler aleyhine sayılacak bir yasa tasarısını destekliyordu. Soru cevap kısmında sorular yönelttiğim bu Bakan fikrinde israr edince kendisine, ‘Beni hayal kırıklığına uğrattınız. Meğer siz de bayan Verdonk’un klonlanmış halisiniz’ diyecek kadar ileri gitmiştim.

…ve en sonunda Gerd Wilders adlı adlı bir başka ırkçı çıktı ortaya ve günümüzde hâlâ ırkçı söylemleri ile nefretimizi hak ediyor.
Bu ırkçı da, ‘Hollanda’daki Faslılar’ın varlığından korkuyor ve ‘Daha az Faslı’ sloganı ile mahkemelik bile oldu.

İşte, böyle bir yaşam serüvenimden sonra, şimdi Türkiye’de, özellikle Suriyeliler için aynı söylemler kullanılmaktadır.
Daha önce de yazdım. Doğrudur, Suriyeliler ile Avrupa’daki Türkler’in konumu aynı değildir.
Avrupa’daki Türk, işgücü açığını kapatmak için devletler tarafından davet edilmiştir ve hakları ikili sözleşmeler ile korunmuştur.
Avrupa’daki Türkler için ‘göçmen’ denilir ama, Suriyeli için ‘sığınmacı’ veya ‘ilticacı’ denilir.
Suriyeli, Türkiye’ye kaçak girmiştir, Türkler ise Avrupa’ya davul zurna karşılama törenleri ile girmiştir.

Bunların hepsine eyvallah!

Ama ben böyle yazdığım halde, ‘Suriyeliler’e karşı söylemlerimizi ölçülü yapalım’ dediğim zaman, ‘ikisi aynı mı’ diye tepki gösterenler oluyor.
Tabii ki ikisi aynı değil. Ben bunu detaylı bir şekilde izah ediyorum zaten. Başka laf edemeyecek olanlar hep bu ikileme takıyor kafayı ve ‘İkisi aynı mı’ lafını araya sokuyorlar.

Değil değerli okurlarım değil. İkisi aynı değil. Ama, toplum psikolojisini göz önünde tutarak konuşmakta yarar var. Söylemler ile toplumları rencide etmemek gerekir.
Buna dikkat edilmezse, çok tehlikeli gelişmeler olabilir.
Daha önce çok yazdım. Hollanda’da Türk evlerine ve işyerlerine yapılan saldırıları uzun uzun yazdım. Yığınla eski kupür yayınladım.
Biz Hollanda’da sağduyulu davranmasaydık, facia meydana gelebilirdi.
Peki, Suriyeliler’in sağduyulu davranacağını kim garanti edebilir?

Şimdi gelelim, insanların kendilerini geliştirememiş olmalarına…

İnsanlar bazı durumlarda iyi bir eğitim görmemiş olsalar da, kendi kendilerini geliştirme imkânına sahiptirler. Bu konuda daha önce bir makale yazmış ve tarihte yaşanmış olan didaktik (öğrenme ereğini güden, öğretici) gelişmelerden söz etmiştim.

Hatta o zaman ben naçizane şahsımdan örnekler vermiş ve didaktik mefhumundan yararlananlardan biri olduğumu ifade etmiştim.

Şimdi, ırkçılık konusundaki söylemleri hiç düşünmeden sarfedenlere bir tavsiyem var. Lütfen, siz de didaktik olmaya gayret edin ve kendinizi geliştirin.
Irkçılığı, örnek yaşanmışlıklarla detaylı bir şekilde izah etmeme rağmen, yazdıklarımı okumadığı belli olan bazı kişiler, ‘Sen kimsin, nerede yaşıyorsun’ gibi deli saçması şeyler yazıyorlar.

Öğrenmenin yaşı yoktur değerli okurlarım. Ünlü Alman edebiyatçı, siyasetçi, ressam ve doğabilimci olan Johann Wolfgang Goethe bile, 70 yaşındayken, ‘daha öğreneceğim çok şey var’ demişti.
Bilmeden ahkâm kesmek yerine, Goethe gibi öğrenmeye devam edelim.

Şimdi, ‘Suriyeliler’i geri gönderelim’ diyenlere sormak lâzım.
Nasıl gönderceksiniz bu insanları?
Polis panzerlerini kapılara dayayıp, otobüslere bindirip, Türk sınırının ötesine mi atacaksınız?

İsterseniz böyle bir durumda yaşanacak olanlardan hiç söz etmeyerek, geri gönderme konusunda bir ipucu vereyim.
Hollanda devleti, zaten işsiz olan yabancılardan kurtulmak için, 55 yaşını dolduran işsizlere cazip bir imkân tanıdı. Bu insanların Türkiye’ye ev nakil işlemlerinin bedelini ödediği gibi, hak etmiş oldukları ödenekleri de havale etmeye devam etti. Böylece, hem boşalan evlerden yararlanıldı ve hem de sokak, trafik, temizlik gibi şeylerden yararlanıldı.

Ama ben o zamanlar bile, Ferdi Tayfur’un şarkısından esinlenerek ‘Köyümüze dönmeyeceğiz ve Fadime’yi de getireceğiz’ başlıklı bir yorum yazmıştım.

C:\Users\Ilhan\Desktop\HABERLER\indir.jpg
Şimdi diyeceksiniz ki: Ne yani, Türkiye de Suriyeliler’e ömür boyu ödenek mi havale etsin?

Tabii ki değil. Ama geri dönüş için cazip gelecek bir yığın imkân yaratılabilir.
Böylece hem insanlık örneği verilmiş olunur ve hem de uluslararası gözlem ve baskılardan kurtulunmuş olunur.
Kalın sağlıcakla…

Sohbeti başlat
1
Yardımcı olabilir miyim?
Merhaba, yardımcı olabilir miyim?