Geri
22 Eylül 2026 2026

DÜNYA SIĞINACAK YER ARIYOR, DEVLETLER SORUMLULUĞU TARTIŞIYOR. TÜRKİYE’NİN MİLYONLARLA YAŞADIĞI GERÇEK, AVRUPA’NIN YENİ GÖÇ DÜZENİ VE HOLLANDA’DA BİR RUS SIĞINMACININ AÇTIĞI TARTIŞMA

 

Dünya genelinde 117,8 milyon insan zorla yerinden edilmiş durumda. Ancak bu insanların tamamı Avrupa’ya yönelmiyor; uluslararası korumaya ihtiyaç duyanların büyük bölümü, ülkelerinin hemen yanı başında tutunmaya çalışıyor.

Türkiye’de geçici koruma altındaki Suriyelilerin sayısı 27 Ağustos 2026 itibarıyla 2 milyon 221 bin 316. Sayı azalıyor, fakat yıllardır devam eden barınma, eğitim, geçim ve uyum ihtiyacı ortadan kalkmıyor.

Avrupa Birliği’nde ilk sığınma başvuruları 2025’te yaklaşık yüzde 27 geriledi. Buna rağmen bekleyen dosyalar, barınma sıkıntısı ve ülkeler arasındaki sorumluluk tartışması sürüyor.

Avrupa’nın Ukrayna’dan kaçan milyonlarca insana sağladığı geçici koruma da hesaba katılmalı. Türkiye’nin üstlendiği büyük sorumluluğu anlatmak, Avrupa’nın verdiği korumayı yok saymayı gerektirmiyor.

Hollanda’da bir mahkeme, Rus sığınmacının İtalya’ya gönderilmesine izin vermedi. Karar, Avrupa göç anlaşmasını iptal etmiyor; siyasi mutabakatın, güvenli kabul şartlarının kanıtı yerine geçemeyeceğini gösteriyor.

Dünya artık yalnızca “Kaç kişi geldi?” sorusunu değil, “Kim koruyacak, kim ödeyecek, kim karar verecek ve insanlar nereye güvenle dönebilecek?” sorularını da cevaplamak zorunda.

(Haberin Hollandacası, Türkçe haberin hemen altında.
De Nederlandse versie van het artikel staat direct onder de Turkse tekst.)


İlhan KARAÇAY yazdı:

 

Değerli Okurlarım,

Bir insan düşününüz. Ülkesini bırakmış, başka bir ülkenin kapısına gelmiş ve korunma talep etmiş. Elindeki vize bir başka Avrupa ülkesine ait olduğu için, başvurduğu ülke kendisini oraya göndermek istiyor. Derken mahkeme devreye giriyor. Gazete manşetleri sertleşiyor, siyasetçiler tepki gösteriyor, Avrupa’nın yeni göç düzeni tartışmaya açılıyor.

Hollanda’da bir Rus sığınmacının başvurusu üzerinden yaşanan son gelişme, ilk bakışta tek kişilik bir hukuk meselesi gibi görünebilir. Oysa bu olayın arkasında, kıtalara yayılan bir insanlık meselesi var. Bir tarafta savaş, baskı ve güvensizlikten kaçan insanlar; diğer tarafta konut, bütçe, kamu hizmetleri ve toplumsal kabul konusunda zorlanan ülkeler bulunuyor.

Bu nedenle meseleyi yalnızca Hollanda’daki mahkeme salonundan okumak eksik kalır. Afrika’daki yerinden edilmeye, Ortadoğu’daki yıkıma, Asya’daki kamplara, Türkiye’nin yıllardır üstlendiği sorumluluğa ve Avrupa’nın çıkardığı yeni kurallara birlikte bakmak gerekiyor.

Ancak bunu yaparken iki kolaycılıktan uzak durmalıyız: Her sığınmacıyı tehdit gibi göstermekten de, ev sahibi toplumların karşılaştığı sorunları küçümsemekten de. İnsanların korunma ihtiyacı gerçektir. Ülkelerin bu korumayı düzenli, adil ve sürdürülebilir biçimde sağlama ihtiyacı da gerçektir.

117,8 MİLYON İNSAN: BİR SAYININ ARKASINDAKİ HAYATLAR

Aile ve Göç – Büşra Karataş – Hasila Dergi

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin, kısaca UNHCR’nin Haziran 2026’da açıkladığı verilere göre, 2025 sonunda dünya genelinde zorla yerinden edilmiş insanların sayısı 117,8 milyondu. Bu sayı, 2024 sonundaki yaklaşık 123,3 milyonun altında. Dolayısıyla bugünün tablosunu anlatırken “Sayı her yıl kesintisiz artıyor” demek doğru olmaz.

Fakat düşüş, felaketin bittiği anlamına gelmiyor. Dünya genelinde yaklaşık her 70 kişiden biri, çatışma, zulüm, şiddet veya ağır güvensizlik nedeniyle evinden ayrılmış durumda. Uluslararası korumaya ihtiyaç duyan diğer gruplar da dahil edildiğinde, geniş kapsamlı mülteci toplamı 41,6 milyon; sığınma başvurusunun sonucunu bekleyenler yaklaşık 9 milyon. Çatışma veya şiddet yüzünden kendi ülkesinin içinde yer değiştirmiş olanların sayısı ise 68,7 milyon.

Bu kalemler doğrudan toplanmamalı. Bazı gruplar, özellikle Gazze’de hem mülteci hem ülke içinde yerinden edilmiş sayılan Filistinliler, birden fazla başlıkta yer alabiliyor. UNHCR genel toplamı hesaplarken bu çakışmaları ayıklıyor.

İşte Avrupa’daki tartışmanın çoğu zaman gözden kaçırdığı gerçek budur: Dünyadaki yerinden edilmiş insanların çok büyük bir bölümü, başka bir ülkeye bile ulaşmış değil. Kendi ülkesinde, evinden uzakta yaşamaya çalışıyor.

SUDAN’DAN GAZZE’YE, AFGANİSTAN’DAN BANGLADEŞ’E

Sudan'da İnsani Durum ve İnsani Yardım Mimarisini Yeniden Düşünmek: Koordinasyon ve Lojistik Zorluklara Karşı Öneriler - İNSAMER

UNHCR’nin 2025 değerlendirmesinde Sudan, 9,1 milyon ülke içinde yerinden edilmiş insanla dünyanın en büyük iç yerinden edilme krizini yaşamayı sürdürdü. Sudan’dan başka ülkelere sığınan mültecilerin sayısı da yıl sonunda 2,8 milyona çıktı. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda ise aynı yıl milyonlarca insan yeniden yerinden edildi.

Suriye ve Afganistan’da başka bir güçlük var: Geri dönüş, her zaman güvenli ve kalıcı bir hayata kavuşmak anlamına gelmiyor. UNHCR, 2025’teki dönüşlerin bir bölümünün olumsuz koşullar altında gerçekleştiğini, Afganistan’a dönüşlerin çoğunun ev sahibi ülkelerin politikaları nedeniyle gönüllü nitelik taşımadığını belirtiyor. Bir insanın sınırdan geçmiş olması, kendisini bekleyen evin, okulun, işin ve güvenliğin bulunduğunu kanıtlamıyor.

Gazze’de ise sorun, çoğu zaman sınırı aşmak değil, dar bir coğrafyanın içinde tekrar tekrar yer değiştirmek. BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi OCHA’nın 14 Ağustos 2026 raporu, nüfusun çoğunun hâlâ yerinden edilmiş durumda olduğunu, ağır yaşam koşulları ve süren saldırılarla karşı karşıya bulunduğunu bildiriyor. Eğitim, temiz su ve sağlık hizmetlerinin aksaması, yerinden edilmenin yalnızca bir adres değişikliği olmadığını gösteriyor.

2026’da Ortadoğu’daki çatışmaların genişlemesi, zaten korumaya muhtaç insanları yeniden tehlikeye soktu. UNHCR, mart başında Lübnan’ın güneyinden, Bekaa’dan ve Beyrut’un güney banliyölerinden yeni kaçışlar bildirdi; İran ve çevresindeki gelişmelerin Afgan mülteciler için de ek risk oluşturduğuna dikkat çekti. Daha önce sığınılan bir ülkenin de güvensizleşmesi, insanı ikinci kez yollara düşürebiliyor.

Bangladeş’teki Rohingyalar da dünyanın kolay unuttuğu topluluklardan biri. UNHCR’nin 2 Haziran 2026 açıklamasına göre, ülkede yaklaşık 1,2 milyon mülteci bulunuyor; çoğu Cox’s Bazar çevresindeki kamplarda. Myanmar’a güvenli dönüş umutlarının zayıflaması, kısıtlı çalışma olanakları ve azalan yardımlar, insanları tehlikeli deniz yolculuklarına itiyor. Kuruma göre 2025’te Andaman Denizi ve Bengal Körfezi’ndeki yolculuklarda yaklaşık 900 Rohingya öldü veya kayboldu.

AMERİKA KITASINDA DA BİTMEYEN ARAYIŞ

Sığınma ve göç meselesi, Avrupa ile Ortadoğu arasına sıkışmış değil. Venezuela’dan ayrılan milyonlarca insan, özellikle Latin Amerika ülkelerindeki koruma ve uyum tartışmasının önemli bir bölümünü oluşturuyor. UNHCR, bu topluluğu mülteciler ve göçmenler olarak birlikte ele alıyor. Bu nedenle tamamını tek bir hukuki mülteci kategorisine yerleştirmek doğru olmaz.

Kolombiya gibi komşu ülkelerin rolü de, dünya gündeminin yalnızca ABD sınırına bakılarak okunamayacağını hatırlatıyor. İnsanın önce yakındaki ülkeye sığınması, daha sonra geçim, güvenlik ve gelecek arayışıyla yeniden hareket etmesi, başka coğrafyalarda olduğu gibi Amerika kıtasında da kalıcı çözüm ihtiyacını öne çıkarıyor.

DENİZDE KAYBOLANLAR, DOSYASI BİLE AÇILMAYANLAR

DRAM-DENİZ, AKDENİZ - Denizcilik Dergisi

Avrupa’daki tartışma çoğu zaman başvuru merkezine ulaşan insanlarla başlıyor. Oysa bazıları hiçbir merkeze ulaşamıyor. Uluslararası Göç Örgütü’nün Nisan 2026’da açıklanan ve AFP ile Euronews tarafından aktarılan verileri, 2025’te dünya göç yollarında 7 bin 904 ölüm veya kayıp kaydedildiğini gösteriyor. Avrupa’ya uzanan deniz yollarındaki bilanço yaklaşık 3 bin 400.

Bunlar yalnızca kayda geçirilebilen olaylar. Kimliği belirlenemeyenler, hiç haber alınamayan tekneler ve yakınlarının nerede olduğunu öğrenemeyen aileler, meselenin görünmeyen tarafını oluşturuyor. Ayrıca bu istatistikteki herkesin hukuken mülteci olduğunun belirlenmiş olmadığı da unutulmamalı; göç yollarında farklı nedenlerle hareket eden insanlar birlikte bulunuyor.

Bu yüzden sınır geçişlerinin azalması ile yolculukların güvenli hale gelmesi aynı şey değildir. Bir politika daha az insanın ulaşmasına yol açarken, yola çıkanların daha tehlikeli güzergâhlara yönelmesi ihtimali ayrıca incelenmelidir.

SIĞINMACI, MÜLTECİ VE GÖÇMEN AYNI ŞEY DEĞİLDİR

Haberlerde birbirinin yerine kullanılan kelimeler, tartışmayı daha baştan yanlış yere götürebiliyor. Sığınmacı, uluslararası koruma arayan ve başvurusu henüz sonuçlanmamış kişidir. Mültecilik ise belirli koruma koşullarıyla ilgili hukuki bir kavramdır. Her sığınma başvurusu kabul edilmez; fakat başvurunun adil biçimde değerlendirilmesi gerekir.

Çalışmak, okumak veya aile hayatı kurmak için göç eden herkes sığınmacı değildir. Düzensiz giriş de kişinin korunma talebini kendiliğinden geçersiz kılmaz. Bir kişinin neden geldiği, hangi tehlikeyle karşılaşacağı ve hangi hukuki koşulları taşıdığı değerlendirilmeden, yalnızca giriş biçiminden sonuç çıkarılamaz.

Sistemin temelinde, insanın hayatının veya özgürlüğünün tehlikeye gireceği yere geri gönderilmemesi ilkesi bulunur. Bu ilke, başvurusu henüz karara bağlanmamış ve mülteci olabilecek kişilerin korunmasını da gerektirir. Devletin sınırlarını yönetmesi ile tehlike altındaki insanı koruması, birbirinden tamamen koparılamaz.

AVRUPA’DA BAŞVURULAR AZALIYOR, SIKINTI NEDEN BİTMİYOR?

Avrupa Birliği istatistik kurumu Eurostat’a göre, 2025’te AB ülkelerine ilk kez sığınma başvurusunda bulunanların sayısı 669 bin 365 oldu. Bir önceki yıl sayı 912 bin 425’ti. Düşüş yaklaşık yüzde 27.

En çok ilk başvuruyu İspanya, İtalya, Fransa ve Almanya aldı. Bu tablo, Avrupa içindeki dağılımın da eşit olmadığını gösteriyor. Aynı yıl sonu itibarıyla AB’de uluslararası koruma konusunda değerlendirmesi süren yaklaşık 1,22 milyon başvuru bulunuyordu. Yeni gelenlerin azalması, geçmişten biriken dosyaları kendiliğinden eritmedi.

2026’nın ilk üç ayına ilişkin veriler de düşüş yönünde: 144 bin 680 ilk başvuru, önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 21,3 azalma anlamına geliyor. Mart 2026’da karar bekleyen başvuruların sayısı yine yaklaşık 1,19 milyondu.

Burada bir musluğu kapatınca boşalan bir depodan söz etmiyoruz. Başvuruların incelenmesi zaman alıyor; koruma alanların konut bulması, reddedilenlerin durumunun sonuçlandırılması ve aile dosyalarının ele alınması gerekiyor. Yeni başvuru, bekleyen dosya, ülkede yaşayan koruma sahibi ve barınma merkezinde kalan kişi, birbirinden farklı ölçülerdir.

Bu nedenle “Başvuru azaldı, kriz bitti” demek de, “Kriz sürüyor, demek ki gelenlerin sayısı mutlaka arttı” demek de eksik bir değerlendirmedir.

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN YENİ GÖÇ DÜZENİ NEYİ DEĞİŞTİRİYOR?

AB liderleri 2025'in son zirvesinde toplandı - Anadolu News

2024’te kabul edilen ve 12 Haziran 2026’da uygulanmaya başlayan Avrupa Birliği Göç ve Sığınma Paktı, tek bir karar değil, on mevzuat dosyasından oluşan bir paket. Amaç, sınır işlemlerini, başvuruların değerlendirilmesini, sorumlu ülkenin belirlenmesini ve ülkeler arasındaki dayanışmayı ortak bir çerçeveye yerleştirmek.

Yeni düzen, kimlik, güvenlik, sağlık ve kırılganlık kontrollerini ortaklaştırıyor. Belirli başvurular için sınırda daha hızlı işlem yapılmasını, kayıtların daha etkin tutulmasını ve korumaya ihtiyaç duyanlarla koruma koşullarını taşımayanların daha hızlı ayırt edilmesini hedefliyor. Temel hakların gözetimi ve özel ihtiyaçların belirlenmesi de sistemin parçası.

Ancak ortak bir kuralın kabul edilmesi, bütün ülkelerde aynı gün yeterli personel, uygun barınma yeri ve kusursuz bir işlem düzeni oluştuğu anlamına gelmiyor. Avrupa Komisyonu da uygulamanın hukuki ve idari bakımdan kapsamlı hazırlık gerektirdiğini, düzenlemelerin uygulamada geliştirilmeye devam edeceğini belirtiyor.

“İLK GİRDİĞİ ÜLKE SORUMLUDUR” DEMEK TEK BAŞINA YETMİYOR

Kamuoyunda hâlâ Dublin sistemi olarak anılan sorumluluk düzeni, yeni Sığınma ve Göç Yönetimi Tüzüğü, yani AMMR ile yenilendi. Dolayısıyla yaşananları yalnızca eski Dublin kurallarının yeniden başlatılması şeklinde anlatmak teknik olarak eksik kalır.

İlk giriş veya yasal kalış ülkesi önemli olmakla birlikte, aile bağları ve başka sorumluluk ölçütleri de değerlendiriliyor. Vize ilişkisi de Hollanda’daki Rus başvurucunun dosyasında olduğu gibi önem taşıyabiliyor. Sığınmacının istediği ülkeyi hiçbir sınırlama olmaksızın seçebileceği bir düzen yok; fakat her olayın tek bir “ilk ayak bastığı yer” kuralıyla çözüldüğü bir sistem de yok.

Yeni çerçevenin hedeflerinden biri, başvurucuların sorumlu sayılan ülkeden izinsiz biçimde başka bir üye ülkeye geçmesini azaltmak. Buna karşılık, dış sınırlardaki ülkelerin tek başına bırakılmaması için dayanışma mekanizması öngörülüyor. Avrupa’nın güçlüğü de burada başlıyor: Sorumluluğun kime ait olduğunu belirlemek başka, o sorumluluğun yerine getirilebilmesini sağlamak başka.

DAYANIŞMA: İNSAN KABULÜ, MALİ KATKI VE OPERASYONEL DESTEK

Yeni sistemde dayanışma zorunlu, katkının biçimi ise esnek. Ülkeler, başvurucuların başka üye ülkelerden naklini kabul etme, mali katkı veya başka destek biçimleriyle sisteme katılabiliyor. Tam yıllık genel çerçevede en az 30 bin kişilik yer değiştirme ve 600 milyon avroluk mali katkı referansları bulunuyor.

Bunları her ülkenin hem insan kabul edip hem aynı tutarda para ödemek zorunda olduğu şeklinde okumamak gerekir. Söz konusu rakamlar, farklı katkı biçimleri içeren ortak sistemin referanslarıdır.

2026’nın ilk uygulama dönemi için açıklanan dayanışma havuzunda ise 21 bin kişilik yer değiştirme veya diğer dayanışma çabaları yahut 420 milyon avroluk mali katkı referansı yer aldı. Bu farklılık, uygulamanın yılın ortasında başlamasıyla bağlantılı.

Asıl soru, kâğıt üzerindeki paylaşımın ihtiyaç duyulan yerde gerçek barınma, personel ve işlem kapasitesine dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Bir ülkenin katkı vermesi kadar, baskı altındaki ülkenin bu katkıyla neyi çözebildiği de önemlidir.

“GÜVENLİ ÜLKE” TARTIŞMASINDA İKİ FARKLI KAVRAM

AB’nin Şubat 2026’da kabul ettiği düzenlemelerde, güvenli menşe ülke ile güvenli üçüncü ülke kavramları da öne çıkıyor. Birincisi, kişinin vatandaşı olduğu ülkeye ilişkin değerlendirmedir. İkincisi ise kişinin vatandaşı olmadığı, fakat korunabileceği düşünülen başka bir ülkeyle ilgilidir.

Güvenli üçüncü ülke düzenlemesi, belirli koşullarda başvurunun esasına girilmeden kabul edilemez sayılabilmesini kolaylaştırıyor. Başvurucunun o ülkeyle bağlantısı, oradan geçmiş olması veya ilgili ülkeyle yapılmış anlaşma gibi yollar öngörülüyor. Ancak bu, herhangi bir ülkenin yalnızca siyasi bir açıklamayla herkes için güvenli hale geldiği anlamına gelmez.

Hollanda-İtalya olayıyla bu başlığı da birbirine karıştırmamak gerekir. İtalya, AB dışındaki bir üçüncü ülke değil, bir AB üyesidir. Buradaki dosya, üye ülkeler arasında sorumluluk ve nakil meselesidir. Ortak nokta ise şudur: Bir insanın gönderileceği yerde fiilen hangi şartlarla karşılaşacağı önem taşır.

TÜRKİYE: GEÇİCİ DENİLEN HAYATLARIN YILLARA YAYILMASI

Suriyeli öğrencilere 20 bin tablet | Eğitim Haberleri

Türkiye’deki tabloyu değerlendirirken eski rakamları bugünün sayısı gibi tekrarlamamak gerekiyor. Göç İdaresi Başkanlığı’nın 27 Ağustos 2026 tarihli resmî tablosuna göre, geçici koruma kapsamındaki Suriyelilerin sayısı 2 milyon 221 bin 316. Aynı seride 2021 için 3 milyon 737 bin 369, 2025 için 2 milyon 347 bin 756 kişi gösteriliyor.

Bu rakam, Türkiye’deki bütün yabancıların veya bütün Suriye kökenli insanların toplamı değildir. Geçici koruma kaydını ifade eder. Başka hukuki statülerle yaşayanlar veya Türkiye vatandaşlığına geçmiş olanlar aynı kaleme konulamaz. Kayıt sayısındaki düşüş de tek başına bütün değişimin gönüllü geri dönüşten kaynaklandığını göstermez.

Türkiye, 1951 Mülteci Sözleşmesi’ne ilişkin coğrafi sınırlamasını koruyor. Bu yüzden günlük dilde mülteci denilen Suriyelilerin Türkiye’deki başlıca hukuki statüsü geçici koruma. Başka ülkelerden gelenlerin uluslararası koruma başvuruları ise farklı hukuki başlıklar altında ele alınıyor. Statü adlarının farklılığı, korunma ve temel hizmet ihtiyacını ortadan kaldırmıyor.

Türkiye’nin yaşadığı güçlük, sadece sınır kapısında karşılanan insan sayısıyla açıklanamaz. Yıllara yayılan bir koruma düzeni, okul sırasından sağlık hizmetine, kira piyasasından çalışma hayatına kadar uzanır. Geçici bir ihtiyaç için kurulan sistem, zaman içinde uzun süreli bir toplumsal meseleye dönüşür.

Burada hem sığınanların hem ev sahibi toplumun geleceği vardır. Bir çocuğun eğitim dışında kalması yalnızca o aileyi ilgilendirmez. Kayıt dışı çalışmanın yayılması yalnızca çalışanı değil, iş piyasasını da etkiler. Yerel hizmetlerin yetersiz kalması, aynı mahallede yaşayan herkesi zorlar. Bu nedenle koruma politikası ile eğitim, istihdam ve belediye politikası birlikte düşünülmelidir.

TÜRKİYE İLE AVRUPA NASIL KIYASLANMALI?

Türkiye’nin yıllardır milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yapması, çok büyük bir sorumluluktur. Fakat bu gerçeği anlatmak için Türkiye’de bugün kayıtlı bulunan toplam nüfusu, AB’ye yalnızca bir yılda yapılan yeni başvurularla karşı karşıya koymak yanıltıcı olur. Biri belirli tarihte ülkede bulunan insanları, diğeri belirli dönemde açılan yeni başvuruları gösterir.

Avrupa'da ve Türkiye'de Ukraynalı Sığınmacıların Hukuki Durumu - Hayata Destek

Avrupa’daki Ukraynalılar da hesaba katılmalıdır. AB Konseyi’nin açıkladığı verilere göre, 31 Mayıs 2026 itibarıyla Ukrayna’dan kaçan 4,38 milyon kişi AB’de geçici koruma altındaydı. Bu kişiler, yıllık ilk sığınma başvurusu sayısıyla aynı kategori değildir. AB, Temmuz 2026’da korumanın 4 Mart 2028’e kadar uzatılması yönünde anlaşmaya vardı; yeni başvurular için askerlik yükümlülüğüne ilişkin ek koşullar da kararlaştırıldı.

Bu yüzden doğru karşılaştırmada yalnızca toplam kişi sayısı değil; nüfusa oran, ekonomik imkânlar, korumanın süresi, insanların ülke içindeki dağılımı ve sağlanan hizmetler de dikkate alınmalı. Türkiye tek bir ülkedir; Avrupa Birliği ise 27 üyeden oluşan bir bütündür. AB ortalaması da bir sınır ülkesinin veya küçük bir belediyenin yaşadığı baskıyı tek başına anlatmaz.

En önemlisi, dünya yükünün bütünü Avrupa’da değildir. UNHCR’ye göre mültecilerin ve uluslararası korumaya ihtiyaç duyan diğer insanların yüzde 68’i düşük ve orta gelirli ülkelerde, yüzde 65’i kendi ülkelerine komşu ülkelerde yaşıyor. Bu göstergeler UNRWA kapsamındaki Filistinli mültecileri dışarıda tutuyor. Türkiye’nin yanı sıra çatışma bölgelerine komşu birçok ülkenin rolü, Avrupa merkezli tartışmalardan daha büyüktür.

2016 TÜRKİYE-AB MUTABAKATI: SINIRIN İKİ YAKASINDAKİ HESAP

18 Mart 2016 Türkiye-AB Zirvesi

18 Mart 2016 Türkiye-AB Mutabakatı, göç tartışmasının önemli dönüm noktalarından biri oldu. Amaç, Türkiye’den Yunan adalarına düzensiz geçişleri azaltmak, insan kaçakçılığıyla mücadele etmek ve düzenli koruma yolları oluşturmaktı.

Metin, belirli koşullarda Türkiye’ye geri gönderme yapılmasını ve Yunan adalarından Türkiye’ye gönderilen her Suriyeli karşılığında, Türkiye’den başka bir Suriyelinin AB’ye yeniden yerleştirilmesini öngörüyordu. Bunun yanında başvuruların bireysel değerlendirilmesi, toplu sınır dışı yapılmaması ve geri göndermeme ilkesine uyulması da açıkça belirtilmişti.

Bu çerçeve, Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkide göçün neden yalnızca insani değil, diplomatik ve mali bir başlığa dönüştüğünü açıklıyor. Fakat mutabakatın varlığı, bütün öngörülen işlemlerin her zaman aynı biçimde uygulandığını göstermez; metindeki hedef ile fiilî uygulama ayrı değerlendirilmelidir.

“AVRUPA HİÇ YARDIM ETMEDİ” DEMEK DE DOĞRU DEĞİL

Avrupa Komisyonu’nun Temmuz 2026 raporuna göre, Türkiye’deki mülteciler ve ev sahibi toplumlar için 2011’den itibaren tahsis edilen AB finansmanı yaklaşık 12,4 milyar avroya ulaşıyor. Bu toplam, farklı dönemlere yayılan programları ve 2027 sonuna kadar öngörülen desteği içeriyor. Dolayısıyla tamamının aynı anda Türkiye’ye ödenmiş nakit olduğu söylenemez.

2016-2019 döneminin 6 milyar avroluk özel destek mekanizmasında ise 5,9 milyar avronun üzerinde ödeme yapıldığı açıklanıyor. Eğitim, sağlık, temel ihtiyaçlar, geçim olanakları ve ev sahibi toplulukların altyapısı, destek alanları arasında.

Buradan iki ayrı sonuç çıkar: Avrupa desteğini yok saymak yanlış olur. Bu desteği, Türkiye’nin yıllara yayılan bütün mali ve toplumsal sorumluluğunu karşılamış gibi sunmak da yanlış olur. Bir programın bütçesi, bir ülkenin toplam yükünün hesabı değildir. Sağlıklı bir mali kıyaslama için aynı dönem, aynı harcama kapsamı ve gerçekleşmiş ödeme ölçütü gerekir.

HOLLANDA: DAHA AZ BAŞVURU, DAHA UZUN BEKLEYİŞ

Hollanda 'sığınmacı krizi' ilan etti - RojNews

Hollanda’nın kendi rakamları, sorunun neden yalnızca yeni gelenlerin sayısından ibaret olmadığını ortaya koyuyor. Göç ve Vatandaşlık Dairesi IND’ye göre, ilk sığınma başvuruları 2024’te 32 bin 180 iken, 2025’te 24 bin 70’e düştü. Buna karşılık 1 Ocak 2026’da karar bekleyenlerin sayısı 51 bini aştı. Genel sığınma prosedüründe ortalama bekleme süresi 67 haftaya çıktı.

IND, süresinde karar verilememesi nedeniyle 2025’te toplam 79 milyon avro tutarında gecikmeye bağlı zorlayıcı para ödemesi yaptığını da açıkladı. Bu rakam kurumun ilgili ödemelerinin toplamıdır; sığınmacı başına bir ödeme veya bütün sığınma sisteminin maliyeti değildir.

Öte yandan CBS’ye göre, 2025’te sığınma temelli aile birleşimi kapsamında Hollanda’ya gelen aile üyelerinin sayısı 16 bin 500 oldu. Yeni ilk başvurular azalırken aile üyelerinin gelişinin artabilmesi, farklı süreçlerin farklı zamanlarda sonuçlanmasından kaynaklanabilir. Bu iki grubu tek bir başlık altında sunmak, hangi hareketin arttığını veya azaldığını belirsizleştirir.

Barınma merkezlerindeki doluluğun bir başka nedeni de oturum hakkı kazanmış insanların konut bulamaması. Hollanda hükümetinin kendi açıklaması, bu kişilerin belediyelerde konut bekledikleri için dolu sığınma merkezlerinde kalmayı sürdürdüğünü belirtiyor. Yani bir yatakta kalan herkes, başvurusunun sonucunu bekleyen yeni bir sığınmacı değil.

Konut üretimi, geçici barınma, belediyeler arasındaki paylaşım ve dosyaların işlenme hızı birbirinden kopuk ele alınırsa, başvurular azalsa bile sıkışıklık sürebilir. Bu durum, hem koruma isteyenlerin hayatını belirsizlikte bırakır hem de ev sahibi toplumda kamu yönetimine duyulan güveni zedeler.

BİR RUS SIĞINMACI, BİR İTALYAN VİZESİ VE MAHKEMENİN DUR DEDİĞİ NOKTA

CDA | Bart van den Brink

İşte bu ortamda, Lahey Mahkemesi’nin Den Bosch’ta görev yapan birimi, 1 Eylül 2026’da Rus bir başvurucu hakkında karar verdi. Mahkemenin resmî açıklamasına göre, kişi 18 Haziran’da sığınma başvurusu yapmıştı. İtalya tarafından verilmiş bir vizesi bulunduğu için Bakanlık, yeni sorumluluk düzeni uyarınca başvuruyu incelemeyip kendisini İtalya’ya göndermek istedi.

İltica ve Göç Bakanı Bart van den Brink, İtalyan makamlarıyla yapılan anlaşmalara ve oluşturulacak kabul olanaklarına dayanıyordu. Mahkeme ise mevcut bilgilerle İtalya’daki kabul sorunlarının giderildiğinin yeterince ortaya konulamadığını belirledi. Bakanlar arasındaki anlaşmayı tek başına yeterli bulmadı ve başvuru hakkında yeni karar verilmesini istedi.

Bu karar, Rus başvurucuya otomatik olarak mülteci statüsü veya kalıcı oturum vermiyor. İtalya’ya naklin sonsuza kadar imkânsız olduğunu da söylemiyor. Şartların düzeldiğini gösteren yeterli güncel bilgi ortaya çıkarsa, ileride farklı bir değerlendirme yapılabileceği belirtiliyor. Avrupa paktının iptali söz konusu değil; mevcut nakil kararının dayanağı yetersiz bulunuyor.

GAZETENİN MANŞETİ, SİYASETİN TEPKİSİ VE KARARIN GERÇEK SINIRI

 


De Telegraaf’ın 12 Haziran 2026 tarihli, “ASIELINSTROOM” başlıklı haberinin yer aldığı gazete kupürü.

De Telegraaf’ın 3 Eylül tarihli haberleri, kararı göç paktına ağır bir darbe olarak sundu. Gazetenin aktardığı görüşlerde, araştırmacı Steije Hofhuis yargının insan hakları sözleşmesini yorumlama biçimini eleştirirken, Jan van de Beek bu yaklaşımın Hollanda’da daha fazla sığınmacının kalmasına yol açacağını savundu.

A21 milletvekili Diederik Boomsma ve VVD milletvekili Ulysse Ellian da karara sert tepki gösterdi. Gazete, Adalet ve Güvenlik Bakanlığı’nın kararı inceleyeceğini aktardı. Aynı haberde yer verilen hâkim Koen de Meulder’in değerlendirmesi ise, İtalya’daki iyileşmeler hakkında daha fazla açıklığın ileride ortaya çıkabileceğini, fakat mevcut aşamada bunun sonucuna varmak için erken olduğunu vurguluyordu.

Burada haber ile yorum ayrılmalı. Kararın başka dosyalar bakımından da tartışma yaratabilecek olması önemli bir ihtimaldir. Fakat “Bu karar yüzünden şu kadar yeni sığınmacı Hollanda’ya gelecek” sonucu henüz ölçülmüş bir gerçek değildir. İtalya’ya gönderilemeyen mevcut başvurucuların Hollanda’da daha uzun süre kalması ile dışarıdan yeni gelişlerin artması da aynı şey değildir.

SORUMLULUĞU DEVRETMEK, İNSANI KORUMAKLA AYNI ŞEY Mİ?

Hollanda’daki olayın daha geniş anlamı, tam da bu soruda yatıyor. Devletler arasında kimin sorumlu olduğunu belirleyen bir anlaşma yapılabilir. Fakat gönderilecek insanın nerede kalacağı, temel ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağı ve başvurusuna gerçekten erişip erişemeyeceği belirsizse, hukuki tartışma bitmez.

Siyaset, sistemin çalışmasını ister. Yargı, önüne gelen işlemin hukuka uygunluğunu denetler. Bu iki rolün gerilim yaşaması şaşırtıcı değildir. Ancak bütün sorunu hâkime veya bütün çözümü yeni bir kanuna bağlamak, uygulamanın eksiklerini görünmez kılabilir.

Avrupa içinde İtalya ile Hollanda arasında sorulan sorular, daha geniş ölçekte Türkiye-Avrupa ilişkisinde ve dünyanın başka bölgelerinde de karşımıza çıkıyor: Bir ülke sorumluluğu üstlenirken başka ülkeler ne kadar katkı veriyor? Verilen katkı, fiilî korumayı güçlendiriyor mu? İnsanlar sadece başka bir yere taşınmış mı oluyor, yoksa gerçekten güvenli bir hayata mı kavuşuyor?

ÇÖZÜM, YALNIZCA SINIRI KAPATMAK VEYA YENİ KURAL ÇIKARMAK DEĞİL

Bu dosyadaki verilerin işaret ettiği ihtiyaç, tek bir mucize karar değil, birbiriyle uyumlu politikalar bütünü. Başvuruların makul sürede ve adil biçimde incelenmesi, belirsizliği azaltır. Konut ve yerel hizmet kapasitesinin güçlendirilmesi, hem yeni gelenleri hem mevcut sakinleri korur. İnsan kaçakçılığıyla mücadele, güvenli ve düzenli yolların değerlendirilmesiyle birlikte yürütüldüğünde daha anlamlı hale gelir.

Uluslararası koruma koşullarını taşımadığı belirlenen kişilerin durumu da hukuki güvenceler içinde sonuçlandırılmalıdır. Korumaya ihtiyaç duyan insanların hayatlarını süresiz bekleme salonuna çevirmek ne kadar yanlışsa, çalışmayan bir sistemin bütün maliyetini ev sahibi toplumların sırtında bırakmak da o kadar sürdürülemezdir.

Geri dönüşün gerçek bir çözüm olabilmesi için güvenlik, gönüllülük ve insan onuru kadar, dönüş sonrasındaki yaşamın kurulabilir olması da önemlidir. Evine dönen kişi barınacak yer, geçim imkânı ve temel hizmet bulamıyorsa, bir süre sonra yeniden yerinden edilme riski ortaya çıkar. Türkiye’de UNHCR’nin açıkladığı çalışmalar arasında da güvenli ve bilgilenmiş gönüllü dönüşün desteklenmesi ile eğitim ve geçim olanaklarının güçlendirilmesi birlikte yer alıyor.

SON SÖZ: BİR DOSYANIN İÇİNDE, BİR İNSANIN HAYATI VAR

 

Değerli Okurlarım,

Hollanda’da tartışmayı başlatan dosyanın içinde bir Rus sığınmacı var. Türkiye’deki tablonun içinde milyonlarca Suriyelinin ve onlarla aynı hayatı paylaşan insanların geleceği var. Avrupa’daki rakamların içinde koruma arayanlar kadar, bu korumayı finanse eden ve yaşadıkları yerde düzenli biçimde yürütülmesini bekleyen toplumlar da var.

Bu meseleyi yalnızca “Gelsinler” veya “Gitsinler” diye iki kelimeye sıkıştırmak, gerçek hayatı açıklamaya yetmiyor. Kimin neden kaçtığını, kimin hangi sorumluluğu taşıdığını ve alınan kararın sahada neye dönüştüğünü sormamız gerekiyor.

Bir mahkeme kararı bütün göç sorununu çözemez. Bir göç anlaşması da tek başına güvenli bir hayat kuramaz. Ama bu iki belge arasındaki fark, bize önemli bir şeyi hatırlatır: Devletlerin üzerinde uzlaştığı düzenin değeri, sonunda insanın karşılaştığı şartlarda belli olur.

Sığınma meselesi, yalnızca insanların hangi ülkeye gireceği meselesi değildir. Dünyanın, tehlike altındaki insanı korurken sorumluluğu ne kadar adil paylaşabildiği meselesidir.

 

                                                ***********************

                                             NEDERLANDSE VERSIE

DE WERELD ZOEKT EEN VEILIGE PLEK, STATEN DISCUSSIËREN OVER DE VERANTWOORDELIJKHEID.

DE REALITEIT DIE TÜRKİYE MET MILJOENEN MENSEN ERVAART, HET NIEUWE EUROPESE MIGRATIESTELSEL EN HET DEBAT DAT EEN RUSSISCHE ASIELZOEKER IN NEDERLAND LOSMAAKTE

Wereldwijd zijn 117,8 miljoen mensen gedwongen ontheemd. Zij trekken echter niet allemaal naar Europa: het merendeel van degenen die internationale bescherming nodig hebben, probeert dicht bij het eigen land een bestaan op te bouwen.

Op 27 augustus 2026 stonden in Türkiye 2.221.316 Syriërs onder tijdelijke bescherming geregistreerd. Hun aantal neemt af, maar daarmee verdwijnen de jarenlange behoeften aan huisvesting, onderwijs, bestaanszekerheid en integratie niet.

Het aantal eerste asielaanvragen in de Europese Unie daalde in 2025 met ongeveer 27 procent. Toch blijven achterstanden, huisvestingsproblemen en discussies over de verdeling van verantwoordelijkheden bestaan.

Ook de tijdelijke bescherming die Europa aan miljoenen vluchtelingen uit Oekraïne biedt, moet worden meegewogen. De grote verantwoordelijkheid van Türkiye erkennen, betekent niet dat de bescherming door Europa buiten beschouwing moet blijven.

Een Nederlandse rechtbank stond de overdracht van een Russische asielzoeker aan Italië niet toe. Daarmee wordt het Europese migratiepact niet vernietigd: de uitspraak laat zien dat politieke afspraken geen bewijs vormen voor veilige opvangomstandigheden.

De wereld moet inmiddels meer vragen beantwoorden dan alleen: ‘Hoeveel mensen zijn er gekomen?’ Ook: ‘Wie biedt bescherming, wie betaalt, wie beslist en waarheen kunnen mensen veilig terugkeren?’


Geschreven door İlhan KARAÇAY:

 

Beste lezers,

Stelt u zich iemand voor die zijn land heeft verlaten, bij een ander land aanklopt en om bescherming vraagt. Omdat zijn visum door een andere Europese staat is afgegeven, wil het land waar hij asiel aanvraagt hem daarheen sturen. Dan grijpt de rechter in. De krantenkoppen worden scherper, politici reageren en het nieuwe Europese migratiestelsel komt ter discussie te staan.

De recente ontwikkelingen rond de aanvraag van een Russische asielzoeker in Nederland lijken op het eerste gezicht een juridische kwestie van één persoon. Daarachter schuilt echter een humanitair vraagstuk dat zich over continenten uitstrekt. Aan de ene kant staan mensen die oorlog, onderdrukking en onveiligheid ontvluchten; aan de andere kant landen die worstelen met woningen, begrotingen, publieke voorzieningen en maatschappelijk draagvlak.

Daarom zou het tekortschieten om dit onderwerp uitsluitend vanuit een Nederlandse rechtszaal te bekijken. We moeten ook kijken naar ontheemding in Afrika, verwoesting in het Midden-Oosten, kampen in Azië, de verantwoordelijkheid die Türkiye al jaren draagt en de nieuwe Europese regels.

Daarbij moeten we twee simplificaties vermijden: iedere asielzoeker als bedreiging voorstellen, maar ook de problemen van ontvangende samenlevingen bagatelliseren. De behoefte aan bescherming is reëel. Dat geldt eveneens voor de noodzaak van landen om die bescherming ordelijk, eerlijk en duurzaam te organiseren.

117,8 MILJOEN MENSEN: DE LEVENS ACHTER EEN GETAL

Aile ve Göç – Büşra Karataş – Hasila Dergi

Volgens cijfers die de VN-vluchtelingenorganisatie UNHCR in juni 2026 bekendmaakte, waren eind 2025 wereldwijd 117,8 miljoen mensen gedwongen ontheemd. Dat is minder dan de circa 123,3 miljoen eind 2024. Het zou daarom onjuist zijn te beweren dat het aantal ieder jaar onafgebroken stijgt.

De daling betekent niet dat de ramp voorbij is. Ongeveer één op de zeventig mensen wereldwijd heeft door conflicten, vervolging, geweld of ernstige onveiligheid zijn huis moeten verlaten. Met andere groepen die internationale bescherming nodig hebben, komt het brede vluchtelingentotaal op 41,6 miljoen. Ongeveer 9 miljoen mensen wachten op een beslissing over hun asielaanvraag. Daarnaast zijn 68,7 miljoen mensen door conflict of geweld binnen hun eigen land ontheemd.

Deze categorieën mogen niet rechtstreeks bij elkaar worden opgeteld. Sommige groepen, vooral Palestijnen in Gaza die zowel als vluchteling als intern ontheemde worden aangemerkt, kunnen in meerdere categorieën voorkomen. UNHCR corrigeert voor die overlap bij de berekening van het totaal.

Dat is de werkelijkheid die in het Europese debat vaak buiten beeld blijft: een zeer groot deel van de ontheemden heeft niet eens een ander land bereikt. Zij proberen binnen hun eigen landsgrenzen, ver van huis, te overleven.

VAN SUDAN EN GAZA TOT AFGHANISTAN EN BANGLADESH

Sudan'da İnsani Durum ve İnsani Yardım Mimarisini Yeniden Düşünmek: Koordinasyon ve Lojistik Zorluklara Karşı Öneriler - İNSAMER

In de beoordeling van UNHCR over 2025 bleef Sudan met 9,1 miljoen intern ontheemden de grootste binnenlandse ontheemdingscrisis ter wereld. Het aantal vluchtelingen uit Sudan dat in andere landen bescherming zocht, steeg eind dat jaar tot 2,8 miljoen. Ook in het oosten van de Democratische Republiek Congo raakten in datzelfde jaar opnieuw miljoenen mensen ontheemd.

In Syrië en Afghanistan speelt een ander probleem: terugkeer betekent niet altijd een veilig en duurzaam bestaan. UNHCR stelt dat een deel van de terugkeer in 2025 onder ongunstige omstandigheden plaatsvond en dat veel terugkeer naar Afghanistan door het beleid van gastlanden niet vrijwillig was. Het passeren van een grens bewijst niet dat er een huis, school, baan of veiligheid op iemand wacht.

In Gaza gaat het vaak niet om het oversteken van een grens, maar om herhaalde verplaatsingen binnen een klein gebied. Het VN-Bureau voor de Coördinatie van Humanitaire Zaken (OCHA) meldde op 14 augustus 2026 dat het merendeel van de bevolking nog steeds ontheemd was en met zware levensomstandigheden en aanhoudende aanvallen werd geconfronteerd. Ontwricht onderwijs en gebrekkige toegang tot schoon water en gezondheidszorg laten zien dat ontheemding meer is dan een adreswijziging.

De uitbreiding van conflicten in het Midden-Oosten in 2026 bracht mensen die al bescherming nodig hadden opnieuw in gevaar. Begin maart meldde UNHCR nieuwe vluchtbewegingen uit Zuid-Libanon, de Bekaa-vallei en de zuidelijke buitenwijken van Beiroet. De organisatie wees ook op extra risico’s voor Afghaanse vluchtelingen door ontwikkelingen in en rond Iran. Als een eerder toevluchtsoord onveilig wordt, moeten mensen soms voor de tweede keer vluchten.

Ook de Rohingya in Bangladesh behoren tot de groepen die de wereld gemakkelijk vergeet. Volgens UNHCR verbleven er op 2 juni 2026 ongeveer 1,2 miljoen vluchtelingen in het land, vooral in kampen rond Cox’s Bazar. De afnemende hoop op veilige terugkeer naar Myanmar, beperkte mogelijkheden om te werken en teruglopende hulp drijven mensen naar gevaarlijke zeereizen. Volgens de organisatie kwamen in 2025 op de Andamanse Zee en in de Golf van Bengalen ongeveer 900 Rohingya om of raakten vermist.

OOK OP HET AMERIKAANSE CONTINENT GAAT DE ZOEKTOCHT DOOR

Asiel en migratie beperken zich niet tot Europa en het Midden-Oosten. Miljoenen mensen die Venezuela verlieten, vormen een belangrijk onderdeel van het debat over bescherming en integratie, vooral in Latijns-Amerika. UNHCR spreekt over deze groep gezamenlijk als vluchtelingen en migranten. Het is daarom niet juist iedereen onder één juridische vluchtelingencategorie te scharen.

De rol van buurlanden als Colombia herinnert eraan dat de wereld niet uitsluitend door de lens van de Amerikaanse grens kan worden bekeken. Mensen zoeken vaak eerst bescherming in een buurland en trekken later verder op zoek naar inkomen, veiligheid en toekomst. Net als elders onderstreept dit ook in Amerika de behoefte aan duurzame oplossingen.

VERMIST OP ZEE, ZONDER DAT ER OOIT EEN DOSSIER WERD GEOPEND

DRAM-DENİZ, AKDENİZ - Denizcilik Dergisi

Het Europese debat begint vaak bij mensen die een aanmeldcentrum bereiken. Maar sommigen bereiken nooit een centrum. Cijfers van de Internationale Organisatie voor Migratie, gepubliceerd in april 2026 en aangehaald door AFP en Euronews, laten zien dat in 2025 wereldwijd 7.904 doden of vermisten op migratieroutes werden geregistreerd. Op de zeeroutes richting Europa ging het om ongeveer 3.400 mensen.

Dat zijn alleen de incidenten die konden worden vastgelegd. Mensen zonder vastgestelde identiteit, boten waarvan nooit meer iets werd vernomen en families die niet weten waar hun dierbaren zijn, vormen de onzichtbare kant. Niet iedereen in deze statistiek is juridisch als vluchteling aangemerkt; op migratieroutes reizen mensen met uiteenlopende motieven.

Minder grensoverschrijdingen betekenen dus niet automatisch veiligere reizen. Wanneer beleid ertoe leidt dat minder mensen aankomen, moet afzonderlijk worden onderzocht of degenen die toch vertrekken gevaarlijkere routes nemen.

ASIELZOEKER, VLUCHTELING EN MIGRANT ZIJN NIET HETZELFDE

Woorden die in het nieuws door elkaar worden gebruikt, kunnen het debat vanaf het begin op het verkeerde spoor zetten. Een asielzoeker vraagt internationale bescherming en wacht nog op een besluit. Vluchtelingschap is een juridisch begrip dat aan bepaalde beschermingsvoorwaarden is verbonden. Niet iedere asielaanvraag wordt ingewilligd, maar iedere aanvraag moet eerlijk worden beoordeeld.

Niet iedereen die verhuist om te werken, studeren of een gezinsleven op te bouwen, is asielzoeker. Ook een onregelmatige binnenkomst maakt een verzoek om bescherming niet automatisch ongeldig. Zonder te beoordelen waarom iemand kwam, welk gevaar hem wacht en welke juridische voorwaarden gelden, kan uit de wijze van binnenkomst geen definitieve conclusie worden getrokken.

De kern van het stelsel is het beginsel van non-refoulement: niemand mag worden teruggestuurd naar een plaats waar zijn leven of vrijheid gevaar loopt. Dat vereist ook bescherming van mensen wier aanvraag nog niet is beslist en die mogelijk vluchteling zijn. Grensbeheer en de bescherming van mensen in gevaar kunnen niet volledig van elkaar worden losgemaakt.

MINDER AANVRAGEN IN EUROPA: WAAROM VERDWIJNEN DE PROBLEMEN NIET?

Volgens Eurostat dienden in 2025 in de EU 669.365 mensen voor het eerst een asielaanvraag in. Een jaar eerder waren dat er 912.425. Dat is een daling van ongeveer 27 procent.

Spanje, Italië, Frankrijk en Duitsland ontvingen de meeste eerste aanvragen. Ook binnen Europa is de verdeling dus ongelijk. Eind dat jaar waren in de EU ongeveer 1,22 miljoen aanvragen voor internationale bescherming nog in behandeling. Minder nieuwe aanvragen werken de achterstand niet vanzelf weg.

Ook de cijfers voor de eerste drie maanden van 2026 wijzen op een daling: 144.680 eerste aanvragen, 21,3 procent minder dan in dezelfde periode een jaar eerder. In maart 2026 wachtten nog altijd ongeveer 1,19 miljoen aanvragen op een beslissing.

Het is niet alsof een reservoir leegloopt zodra de kraan wordt dichtgedraaid. Het beoordelen van aanvragen kost tijd; mensen die bescherming krijgen moeten een woning vinden, afgewezen aanvragen moeten worden afgehandeld en gezinsdossiers moeten worden behandeld. Nieuwe aanvragen, lopende dossiers, mensen met een beschermingsstatus en bewoners van opvangcentra zijn verschillende maatstaven.

Daarom zijn zowel ‘de aanvragen dalen, dus de crisis is voorbij’ als ‘de crisis duurt voort, dus er moeten meer mensen binnenkomen’ onvolledige conclusies.

AB liderleri 2025'in son zirvesinde toplandı - Anadolu News

WAT VERANDERT HET NIEUWE MIGRATIESTELSEL VAN DE EUROPESE UNIE?

Het EU-Migratie- en Asielpact, aangenomen in 2024 en van toepassing sinds 12 juni 2026, is geen enkel besluit maar een pakket van tien wetgevingsdossiers. Het beoogt grensprocedures, de beoordeling van aanvragen, de aanwijzing van de verantwoordelijke staat en de solidariteit tussen landen in één gemeenschappelijk kader onder te brengen.

De nieuwe regels harmoniseren controles op identiteit, veiligheid, gezondheid en kwetsbaarheid. Voor bepaalde aanvragen voorzien ze in snellere grensprocedures, betere registratie en een sneller onderscheid tussen mensen die bescherming nodig hebben en mensen die niet aan de voorwaarden voldoen. Toezicht op grondrechten en het vaststellen van bijzondere behoeften maken eveneens deel uit van het systeem.

Maar gemeenschappelijke regels betekenen niet dat alle landen op dezelfde dag voldoende personeel, geschikte opvangplaatsen en een feilloze procedure hebben. Ook de Europese Commissie benadrukt dat uitvoering uitgebreide juridische en bestuurlijke voorbereiding vergt en dat de toepassing verder zal worden ontwikkeld.

‘HET LAND VAN EERSTE BINNENKOMST IS VERANTWOORDELIJK’ IS NIET HET HELE VERHAAL

Het verantwoordelijkheidsstelsel dat in het publieke debat nog vaak Dublin wordt genoemd, is vernieuwd door de Asiel- en Migratiebeheerverordening (AMMR). De ontwikkelingen alleen voorstellen als een herstart van de oude Dublinregels zou technisch onvolledig zijn.

Het land van eerste binnenkomst of rechtmatig verblijf is belangrijk, maar familiebanden en andere verantwoordelijkheidscriteria tellen eveneens mee. Ook de band met een visum kan, zoals in het dossier van de Russische aanvrager in Nederland, van belang zijn. Een asielzoeker kan niet zonder beperkingen zijn voorkeursland kiezen; evenmin wordt ieder dossier opgelost met één regel over het land waar iemand voor het eerst voet aan wal zette.

Een doel van het nieuwe kader is te voorkomen dat aanvragers zonder toestemming vanuit de verantwoordelijke lidstaat naar een andere lidstaat reizen. Tegelijkertijd is een solidariteitsmechanisme voorzien om landen aan de buitengrenzen niet alleen te laten. Hier ligt de Europese uitdaging: vaststellen wie verantwoordelijk is, is iets anders dan ervoor zorgen dat die verantwoordelijkheid ook kan worden gedragen.

SOLIDARITEIT: OPVANG, FINANCIËLE BIJDRAGEN EN OPERATIONELE STEUN

Solidariteit is in het nieuwe stelsel verplicht, maar de vorm van de bijdrage is flexibel. Landen kunnen deelnemen door aanvragers uit andere lidstaten over te nemen, financieel bij te dragen of andere steun te bieden. Voor een volledig jaar gelden als referentie ten minste 30.000 herplaatsingen en 600 miljoen euro aan financiële bijdragen.

Dit betekent niet dat ieder land zowel mensen moet opnemen als hetzelfde bedrag moet betalen. De genoemde cijfers zijn referentiewaarden voor een gezamenlijk systeem met verschillende vormen van bijdragen.

Voor de eerste uitvoeringsperiode in 2026 werd een solidariteitspool bekendgemaakt met als referentie 21.000 herplaatsingen of andere solidariteitsinspanningen, dan wel 420 miljoen euro aan financiële bijdragen. Dat verschil hangt samen met de start halverwege het jaar.

De wezenlijke vraag is of de verdeling op papier op de plekken waar dat nodig is, wordt omgezet in echte opvang, personeel en verwerkingscapaciteit. Niet alleen de bijdrage van een land telt, maar ook wat het land onder druk daarmee daadwerkelijk kan oplossen.

TWEE VERSCHILLENDE BEGRIPPEN IN HET DEBAT OVER ‘VEILIGE LANDEN’

In de EU-regels van februari 2026 staan ook de begrippen veilig land van herkomst en veilig derde land centraal. Het eerste betreft de beoordeling van het land waarvan iemand de nationaliteit bezit. Het tweede gaat over een ander land, waarvan die persoon geen onderdaan is, maar waar hij mogelijk bescherming kan krijgen.

De regeling voor veilige derde landen maakt het onder bepaalde voorwaarden gemakkelijker een aanvraag niet-ontvankelijk te verklaren zonder inhoudelijke beoordeling. Daarbij kan het gaan om een band van de aanvrager met dat land, een eerdere doorreis of een overeenkomst met dat land. Een politieke verklaring alleen maakt echter niet ieder land voor iedereen veilig.

Dit moet niet worden verward met de zaak Nederland–Italië. Italië is geen derde land buiten de EU, maar een lidstaat. Het dossier gaat over verantwoordelijkheid en overdracht tussen lidstaten. Het gemeenschappelijke punt is dat de feitelijke omstandigheden op de bestemming van een overgedragen persoon ertoe doen.

TÜRKİYE: HET ‘TIJDELIJKE’ LEVEN DAT JAREN VOORTDUURT

Suriyeli öğrencilere 20 bin tablet | Eğitim Haberleri

Bij de beoordeling van Türkiye mogen oude aantallen niet als actuele cijfers worden herhaald. Volgens de officiële tabel van het Turkse migratiebestuur stonden op 27 augustus 2026 2.221.316 Syriërs onder tijdelijke bescherming geregistreerd. In dezelfde reeks staan 3.737.369 mensen voor 2021 en 2.347.756 voor 2025.

Dit is niet het totaal van alle buitenlanders of alle mensen van Syrische afkomst in Türkiye, maar het aantal registraties onder tijdelijke bescherming. Mensen met een andere juridische status of met de Turkse nationaliteit horen niet in dezelfde categorie. Een daling van het geregistreerde aantal bewijst op zichzelf evenmin dat de gehele verandering door vrijwillige terugkeer komt.

Türkiye handhaaft de geografische beperking bij het Vluchtelingenverdrag van 1951. Daarom hebben Syriërs die in het dagelijks taalgebruik vluchtelingen worden genoemd, in Türkiye doorgaans de juridische status van tijdelijke bescherming. Aanvragen om internationale bescherming van mensen uit andere landen vallen onder andere juridische categorieën. Verschillende benamingen nemen de behoefte aan bescherming en basisvoorzieningen niet weg.

De moeilijkheden voor Türkiye zijn niet alleen te verklaren door het aantal mensen dat bij de grens wordt opgevangen. Een beschermingsstelsel dat jaren voortduurt, raakt alles: van onderwijs en gezondheidszorg tot de huurmarkt en het arbeidsleven. Een systeem dat voor een tijdelijke behoefte werd opgezet, wordt gaandeweg een langdurige maatschappelijke kwestie.

Het gaat hier om de toekomst van zowel de mensen die bescherming zoeken als de ontvangende samenleving. Als een kind geen onderwijs krijgt, raakt dat niet alleen zijn gezin. Informeel werk beïnvloedt niet alleen de werknemer, maar ook de arbeidsmarkt. Tekortschietende lokale voorzieningen treffen iedereen in dezelfde wijk. Beschermingsbeleid moet daarom samen met onderwijs-, werkgelegenheids- en gemeentebeleid worden bekeken.

HOE MOETEN WE TÜRKİYE EN EUROPA VERGELIJKEN?

Türkiye biedt al jaren onderdak aan miljoenen Syriërs en draagt daarmee een grote verantwoordelijkheid. Maar het is misleidend om het totale aantal mensen dat op een bepaalde datum in Türkiye geregistreerd staat rechtstreeks te vergelijken met het aantal nieuwe asielaanvragen dat in één jaar in de EU wordt ingediend. Het eerste is een standcijfer, het tweede een stroomcijfer.

Avrupa'da ve Türkiye'de Ukraynalı Sığınmacıların Hukuki Durumu - Hayata Destek

Ook Oekraïners in Europa moeten worden meegeteld. Volgens de Raad van de EU genoten op 31 mei 2026 4,38 miljoen mensen die Oekraïne ontvluchtten tijdelijke bescherming in de EU. Zij behoren niet tot dezelfde categorie als de jaarlijkse eerste asielaanvragen. In juli 2026 bereikte de EU overeenstemming over verlenging van de bescherming tot 4 maart 2028; voor nieuwe aanvragen werden ook aanvullende voorwaarden rond de militaire dienstplicht afgesproken.

Een goede vergelijking houdt daarom niet alleen rekening met aantallen, maar ook met het aandeel in de bevolking, economische middelen, duur van bescherming, geografische spreiding en aangeboden diensten. Türkiye is één land; de EU bestaat uit 27 lidstaten. Een EU-gemiddelde zegt bovendien niet alles over de druk op een grensstaat of kleine gemeente.

Het belangrijkste is dat niet de hele mondiale last in Europa ligt. Volgens UNHCR leeft 68 procent van de vluchtelingen en andere mensen die internationale bescherming nodig hebben in lage- en middeninkomenslanden, en 65 procent in buurlanden van hun land van herkomst. Deze cijfers sluiten Palestijnse vluchtelingen onder het mandaat van UNRWA uit. Naast Türkiye spelen tal van landen bij conflictgebieden een grotere rol dan het Europa-gerichte debat vaak laat zien.

DE AFSPRAAK TUSSEN TÜRKİYE EN DE EU UIT 2016: DE REKENING AAN BEIDE KANTEN VAN DE GRENS

18 Mart 2016 Türkiye-AB Zirvesi

De Verklaring EU–Türkiye van 18 maart 2016 was een belangrijk keerpunt in het migratiedebat. Het doel was onregelmatige overtochten van Türkiye naar de Griekse eilanden te verminderen, mensensmokkel tegen te gaan en reguliere beschermingsroutes te creëren.

De tekst voorzag onder bepaalde voorwaarden in terugkeer naar Türkiye. Voor iedere Syriër die van de Griekse eilanden naar Türkiye werd teruggestuurd, zou een andere Syriër vanuit Türkiye in de EU worden hervestigd. Ook werd uitdrukkelijk vastgelegd dat aanvragen individueel moeten worden beoordeeld, collectieve uitzettingen niet zijn toegestaan en het beginsel van non-refoulement moet worden nageleefd.

Dit kader verklaart waarom migratie in de betrekkingen tussen Türkiye en Europa niet alleen een humanitair, maar ook een diplomatiek en financieel onderwerp werd. Het bestaan van de verklaring bewijst echter niet dat alle voorgenomen maatregelen altijd op dezelfde manier zijn uitgevoerd. Doelstellingen en feitelijke uitvoering moeten afzonderlijk worden beoordeeld.

‘EUROPA HEEFT HELEMAAL NIET GEHOLPEN’ IS OOK NIET JUIST

Volgens een rapport van de Europese Commissie uit juli 2026 bedraagt de sinds 2011 toegewezen EU-financiering voor vluchtelingen en gastgemeenschappen in Türkiye ongeveer 12,4 miljard euro. Dit totaal omvat programma’s uit verschillende perioden en steun die tot eind 2027 is voorzien. Het gaat dus niet om een bedrag dat in één keer volledig contant aan Türkiye is uitbetaald.

Binnen de speciale steunfaciliteit van 6 miljard euro voor 2016–2019 is volgens de bekendgemaakte cijfers meer dan 5,9 miljard euro uitbetaald. Onderwijs, gezondheidszorg, basisbehoeften, bestaansmiddelen en infrastructuur voor gastgemeenschappen behoren tot de ondersteunde terreinen.

Daaruit volgen twee afzonderlijke vaststellingen: de Europese steun negeren zou onjuist zijn. Maar die steun voorstellen alsof daarmee alle financiële en maatschappelijke verantwoordelijkheden van Türkiye over de jaren heen zijn gedekt, zou eveneens onjuist zijn. Een programmabudget is geen berekening van de totale lasten van een land. Voor een zinvolle financiële vergelijking zijn dezelfde periode, dezelfde uitgavencategorieën en daadwerkelijk verrichte betalingen nodig.

NEDERLAND: MINDER AANVRAGEN, LANGER WACHTEN

Hollanda 'sığınmacı krizi' ilan etti - RojNews

De Nederlandse cijfers laten zien waarom het probleem niet alleen om nieuwe aankomsten draait. Volgens de Immigratie- en Naturalisatiedienst (IND) daalde het aantal eerste asielaanvragen van 32.180 in 2024 naar 24.070 in 2025. Tegelijkertijd wachtten op 1 januari 2026 meer dan 51.000 mensen op een beslissing. De gemiddelde wachttijd in de algemene asielprocedure steeg naar 67 weken.

De IND maakte ook bekend in 2025 in totaal 79 miljoen euro aan dwangsommen te hebben betaald wegens het niet tijdig nemen van beslissingen. Dit bedrag betreft de totale relevante betalingen van de dienst, niet een betaling per asielzoeker of de kosten van het gehele asielstelsel.

Volgens het CBS kwamen in 2025 daarnaast 16.500 gezinsleden naar Nederland in het kader van asielgerelateerde gezinshereniging. Dat het aantal nieuwe eerste aanvragen daalt terwijl meer gezinsleden arriveren, kan voortkomen uit het feit dat verschillende procedures op verschillende momenten worden afgerond. Wie beide groepen op één hoop gooit, maakt onduidelijk welke beweging toe- of afneemt.

Een andere oorzaak van volle opvangcentra is dat mensen met een verblijfsvergunning geen woning kunnen vinden. Volgens de Nederlandse overheid blijven zij in volle asielzoekerscentra omdat zij wachten op huisvesting in een gemeente. Niet iedereen die een bed bezet, is dus een pas aangekomen asielzoeker die nog op een besluit wacht.

Als woningbouw, tijdelijke opvang, verdeling tussen gemeenten en de snelheid van dossierbehandeling los van elkaar worden bekeken, kan de druk blijven bestaan ondanks minder aanvragen. Dat houdt mensen die bescherming zoeken in onzekerheid en kan tegelijk het vertrouwen van de ontvangende samenleving in het openbaar bestuur schaden.

EEN RUSSISCHE ASIELZOEKER, EEN ITALIAANS VISUM EN HET PUNT WAAROP DE RECHTER STOP ZEI

CDA | Bart van den Brink

In deze omstandigheden deed de rechtbank Den Haag, zittingsplaats ’s-Hertogenbosch, op 1 september 2026 uitspraak over een Russische aanvrager. Volgens de officiële toelichting van de rechtbank had deze persoon op 18 juni asiel aangevraagd. Omdat hij een door Italië afgegeven visum had, wilde het ministerie de aanvraag op grond van de nieuwe verantwoordelijkheidsregeling niet behandelen en hem aan Italië overdragen.

Minister van Asiel en Migratie Bart van den Brink beriep zich op afspraken met de Italiaanse autoriteiten en op te realiseren opvangmogelijkheden. De rechtbank oordeelde echter dat met de beschikbare informatie onvoldoende was aangetoond dat de opvangproblemen in Italië waren verholpen. De afspraak tussen de ministers was op zichzelf niet voldoende; er moest een nieuw besluit over de aanvraag komen.

Deze uitspraak geeft de Russische aanvrager niet automatisch een vluchtelingenstatus of een permanente verblijfsvergunning. Evenmin betekent zij dat overdracht aan Italië voor altijd onmogelijk is. Als voldoende actuele informatie aantoont dat de omstandigheden zijn verbeterd, kan later een andere beoordeling volgen. Het Europese pact is niet vernietigd; de grondslag voor dit specifieke overdrachtsbesluit werd ontoereikend bevonden.

DE KRANTENKOP, DE POLITIEKE REACTIES EN DE WERKELIJKE REIKWIJDTE VAN DE UITSPRAAK

 


Krantenknipsel uit De Telegraaf van 2 juni 2026 met de kop ‘ASIELINSTROOM’.

De berichten van De Telegraaf van 3 september presenteerden de uitspraak als een zware klap voor het migratiepact. Volgens de krant bekritiseerde onderzoeker Steije Hofhuis de wijze waarop de rechter het mensenrechtenverdrag interpreteert, terwijl Jan van de Beek stelde dat deze benadering ertoe zou leiden dat meer asielzoekers in Nederland blijven.

Ook A21-Kamerlid Diederik Boomsma en VVD-Kamerlid Ulysse Ellian reageerden fel. De krant meldde dat het ministerie van Justitie en Veiligheid de uitspraak zou bestuderen. Rechter Koen de Meulder wees in zijn eveneens aangehaalde beoordeling erop dat er later mogelijk meer duidelijkheid over verbeteringen in Italië zou komen, maar dat het op dit moment te vroeg was om die conclusie te trekken.

Hier moeten berichtgeving en commentaar worden onderscheiden. Het is mogelijk dat de uitspraak ook voor andere dossiers discussie oproept. Maar de bewering dat hierdoor een bepaald aantal extra asielzoekers naar Nederland zal komen, is nog geen gemeten feit. Het langer in Nederland blijven van bestaande aanvragers die niet aan Italië kunnen worden overgedragen, is bovendien iets anders dan een toename van nieuwe aankomsten uit het buitenland.

IS VERANTWOORDELIJKHEID OVERDRAGEN HETZELFDE ALS MENSEN BESCHERMEN?

De bredere betekenis van de Nederlandse zaak ligt precies in deze vraag. Staten kunnen afspreken welk land verantwoordelijk is. Maar als onduidelijk blijft waar de over te dragen persoon zal verblijven, hoe in basisbehoeften wordt voorzien en of daadwerkelijk toegang tot de asielprocedure bestaat, houdt de juridische discussie niet op.

De politiek wil dat het stelsel functioneert. De rechter toetst of de voorgelegde handeling rechtmatig is. Spanningen tussen die rollen zijn niet verrassend. Maar het hele probleem aan een rechter toeschrijven of de hele oplossing in een nieuwe wet zoeken, kan tekortkomingen in de uitvoering verhullen.

De vragen die binnen Europa tussen Italië en Nederland spelen, komen op grotere schaal ook terug in de relatie tussen Türkiye en Europa en in andere delen van de wereld. Hoeveel dragen andere landen bij als één land verantwoordelijkheid neemt? Versterkt die bijdrage de feitelijke bescherming? Worden mensen alleen verplaatst, of krijgen zij werkelijk een veilig bestaan?

DE OPLOSSING IS MEER DAN GRENZEN SLUITEN OF NIEUWE REGELS MAKEN

De gegevens in dit dossier wijzen niet op één wonderbesluit, maar op de noodzaak van samenhangend beleid. Een eerlijke behandeling van aanvragen binnen een redelijke termijn vermindert onzekerheid. Meer capaciteit voor woningen en lokale diensten beschermt zowel nieuwkomers als bestaande bewoners. De bestrijding van mensensmokkel krijgt meer betekenis wanneer ook veilige en reguliere routes worden onderzocht.

Ook de situatie van mensen die niet aan de voorwaarden voor internationale bescherming blijken te voldoen, moet met juridische waarborgen worden afgehandeld. Het is onjuist mensen die bescherming nodig hebben voor onbepaalde tijd in een wachtkamer te laten leven. Evenmin is het houdbaar alle kosten van een niet-functionerend systeem bij de ontvangende samenlevingen neer te leggen.

Wil terugkeer werkelijk een oplossing zijn, dan zijn naast veiligheid, vrijwilligheid en menselijke waardigheid ook de mogelijkheden om na terugkeer een leven op te bouwen van belang. Wie thuis geen onderdak, inkomen of basisvoorzieningen vindt, loopt het risico opnieuw ontheemd te raken. Ook UNHCR noemt in zijn werkzaamheden in Türkiye zowel steun voor veilige, geïnformeerde vrijwillige terugkeer als versterking van onderwijs en bestaansmiddelen.

TOT SLOT: ACHTER IEDER DOSSIER GAAT EEN MENSENLEVEN SCHUIL

Beste lezers,

In het dossier dat in Nederland discussie opriep, staat een Russische asielzoeker centraal. Achter de cijfers van Türkiye schuilt de toekomst van miljoenen Syriërs en van de mensen met wie zij hun dagelijks leven delen. Achter de Europese statistieken staan zowel degenen die bescherming zoeken als de samenlevingen die deze bescherming financieren en verwachten dat zij op een ordelijke manier wordt georganiseerd.

Deze kwestie terugbrengen tot twee woorden: ‘Laat ze komen’ of ‘Laat ze gaan’ doet de werkelijkheid geen recht. We moeten vragen waarom iemand vlucht, wie welke verantwoordelijkheid draagt en wat een genomen besluit in de praktijk betekent.

Eén rechterlijke uitspraak kan het hele migratievraagstuk niet oplossen. Ook één migratieakkoord kan op zichzelf geen veilig bestaan scheppen. Het verschil tussen die twee documenten herinnert ons echter aan iets wezenlijks: de waarde van een regeling waarover staten overeenstemming bereiken, blijkt uiteindelijk uit de omstandigheden die mensen daadwerkelijk aantreffen.

Het asielvraagstuk gaat niet alleen over de vraag welk land mensen binnenlaat. Het gaat erom hoe eerlijk de wereld de verantwoordelijkheid kan delen om mensen in gevaar bescherming te bieden.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir