400 yıllık dostluğu taçlandıran ‘Ortak Miras’ sergisi 31 Ocak 2026’ya kadar açık kalacak.
Proje koordinatörü ve Hollanda NP2E Yönetim Kurulu Başkanı Gülay Fitöz’ün büyük başarısı.
Öğretim üyesi ve ünlü sanatçı Ümran Özbalcı Aria, projeyi değerlendirdi.
(Haberin Hollandacası en altta. De Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı
İzmir’in kalbinde, Tarihi Bıçakçı Han’ın taş duvarları içinde, Türkiye ile Hollanda arasındaki 400 yılı aşkın dostluğun hikâyesi bu kez resimle, halıyla, çiniyle ve insan öyküleriyle anlatılıyor.
Hollanda’dan NP2E(A New Path to Equality-Eşitlik İçin Yeni Bir Yol) Yönetim Kurulu Başkanı ve Proje Koordinatörü Gülay Fitöz’ün öncülüğü, Konak Belediyesi ve Hollanda Krallığı Ankara Büyükelçiliği’nin iş birliği ile hazırlanan “Ortak Miras” sergisi, yalnızca bir sanat etkinliği değil, iki ülke arasındaki uzun soluklu dostluğun ve ortak hafızanın günümüze uzanan görsel bir belgesi niteliğinde.
Bu sergiyi, ilhankaraçay.com adına gözlemci olarak izleyen, ünlü sanatçımız ve akademisyen Ümran Özbalcı Aria’nın ayrıntılı aktarımı ve değerlendirmeleri ışığında kaleme alıyorum.
ORTAK MİRASIN KALBİ BİR İZMİR HİKÂYESİ
İzmir’de açılan bir kültür sanat etkinliğinin odağında Hollanda’dan Gülay Fitöz ve Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi Joep Wijnands varsa, o etkinlik, Hollanda’daki biz Türkler için de ayrı bir gurur vesilesi demektir.
Gülay Fitöz’ü, Anadolu kadınının el emeği göz nuru halılarını dünyaya tanıtan projelerinden zaten tanıyoruz. Bergama Halıcılık Kadın Kooperatifi kurucusu Kadriye Yakar ile birlikte, Hollanda’nın Ankara Büyükelçiliği, İstanbul Başkonsolosluğu ve Menderes Halk Eğitim Müdürlüğü desteğiyle Anadolu kadınının halı sanatını daha önce de görünür kılmıştı. Şimdi bu birikim, “Ortak Miras” başlığı altında çok daha geniş ve çok katmanlı bir kültür köprüsüne dönüşmüş durumda.
Konak Belediyesi ile Hollanda Krallığı Ankara Büyükelçiliği işbirliğinde hazırlanan serginin açılışı, Tarihi Bıçakçı Han’da yapıldı. Törene Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu, Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi Joep Wijnands, Hollanda İzmir Fahri Konsolosu Oğuz Özkardeş, çeşitli ülkelerin konsolosluk temsilcileri, Konak Belediyesi meclis üyeleri ve bürokratları, akademisyenler, sanatçılar, muhtarlar ve özellikle de projenin kalbinde yer alan kadın kooperatiflerinin temsilcileri katıldı.
BIÇAKÇI HAN’DA ZAMANIN İÇİNDEN GEÇEN SERGİ
Bıçakçı Han, İzmir’in tarihsel ticaret hafızasını taşıyan, her köşesinde Akdeniz’in kokusunu duyduğunuz bir mekân. İşte bu hanın kemerli koridorlarında ve taş avlusunda, Türkiye ve Hollanda arasında dört asırdır süren keşif, ticaret ve kültürel etkileşim, birbirini tamamlayan eserlerle anlatılıyor.
SERGİDE NELER VAR?
17’nci yüzyıl Hollanda ressamı Pieter de Hooch’un “Masa Başında Lavta Çalan Bir Kadın ve Şarkı Söyleyen Çift” adlı tablosunda görülen Bergama halısının, Bergama Halıcılık ve El Sanatları Kooperatifi tarafından yeniden dokunmuş hali.
Kahramanmaraş depremleri sonrasında deprem bölgesindeki kadın ve çocuklarla birlikte hazırlanan “İnci Küpeli Kız” nakış tablo projesi.
Delft Mavisi çiniler ve Osmanlı ile Hollanda lalelerini buluşturan çalışmalar.
Ticaret ve diplomasi tarihinde önemli yeri olan Levanten bağlarını, İzmir’deki Hollandalı varlığını ve iki ülke arasındaki kadın hareketini anlatan panolar.
Panolarda, “Halılarla Dokunan Bağlar”, “400 Yıllık Öykü”, “Diplomat Cornelis Haga”, “Delft Mavisi”, “İzmir’de Hollandalılar”, “Rosa Manus” gibi başlıklar, sergiye yalnızca estetik değil, sağlam bir tarihsel zemin de kazandırıyor. Böylece ziyaretçi, sadece güzel eserler görmüyor, aynı zamanda 400 yılı aşan bir dostluk hikâyesini satır satır okuyor.
GÜLAY FİTÖZ’ÜN İMZASI VE KADIN EMEĞİNİN GURURU
Projenin arkasındaki isim, Hollanda NP2E Yönetim Kurulu Başkanı Gülay Fitöz. Kendisi, yıllardır Hollanda ile Türkiye arasında kültürel köprüler kuran üretken bir isim. “Ortak Miras” sergisi, tam anlamıyla onun ısrarlı emeğinin, kurumlar arası iş birliği kurma becerisinin ve özellikle de kadın emeğine duyduğu saygının bir sonucu.
Fitöz, serginin en sembolik eserlerinden biri olan Bergama halısı için, “311.856 düğümden oluşan halının yaklaşık 40 kadınımız tarafından örülmesi, her bir düğümün İzmirli kız kardeşlerimin ellerinde nasıl can bulduğunu izlemek büyük bir sevinçti” derken, aslında projenin ruhunu da özetliyor. Her düğüm, hem bir sanat emeği hem de iki ülke arasındaki bağın yeni bir halkası.
BERGAMA HALISI: BİR TABLONUN İÇİNDEN ÇIKIP GERÇEĞE DÖNEN MİRAS
Serginin odak noktalarından biri, 17. yüzyıl Hollanda resim sanatının Altın Çağ ustalarından Pieter de Hooch’un tablosunda yer alan halının yeniden dokunmuş hali. Bu halı, yalnız sanat tarihine değil, kültürler arası alışverişe de ışık tutuyor.
Halı, Bergama Halıcılık ve El Sanatları Kooperatifi’nin kurucusu Kadriye Yakar ve ekibi tarafından, doğal yün ve özgün renklere sadık kalınarak yeniden üretildi. Ümran Özbalcı Aria’nın aktardığına göre, tablonun önünde sergilenen keçi yününden iplik yumakları, 400 yıl önceki üretim anlayışına gösterilen saygının somut bir işareti.
Anadolu halılarının Avrupa’ya yolculuğu, aslında eski bir hikâye. Orta Asya’dan başlayarak Anadolu’ya, oradan da tüccarlar aracılığıyla Avrupa’ya uzanan halı sanatı, 17. yüzyıl Amsterdam’ında büyük bir prestij unsuru haline gelmişti. O dönemde Anadolu halıları çoğu zaman yere değil, masaların üzerine seriliyor, evlerin itibarı adeta bu halıyla gösteriliyordu. Rembrandt, Vermeer ve Pieter de Hooch gibi ustaların tablolarında bu halıları görmemiz hiç de tesadüf değil.
Bergama halısının üzerindeki geometrik motifler de ayrı bir dil konuşuyor. İç içe geçmiş iki sekizgen madalyondan dıştaki mavi olan yıldızı, içteki sarı olan güneşi simgeliyor. Bu ikili, göğü ve ilahi varlığı temsil ediyor. Halı, tabloda adeta masayı kutsal bir taht haline getiriyor ve üzerinde oturan kadını “kutsal dişi” konumuna yükseltiyor. Bir ayağı yerde, diğer ayağı hafifçe kalkmış figürün duruşu, yer ile göğü, dünyevi ile ilahiyi bir araya getiren bir köprü gibi yorumlanıyor.
Bugün Bıçakçı Han’da sergilenen bu halı, sadece bir yeniden üretim değil. Aynı zamanda Anadolu’dan yüzyıllar önce Avrupa’ya uzanan kültürel akışın, günümüzde yeniden okunması ve iki ülke arasında saygı dolu bir hatırlama jesti.
“İNCİ KÜPELİ KIZ”: DEPREM YARASINA SANATLA SARILAN ELLER
Serginin ziyaretçileri en çok etkileyen bölümlerinden biri de “İnci Küpeli Kız” nakış tablo projesi. 2023 yılı Hollanda’da “Johannes Vermeer Yılı” olarak kutlanırken, Kahramanmaraş’ta yaşanan büyük deprem felaketi, Türkiye’nin güneyinde hayatları altüst etmişti.
Bu ağır tablo içinde, Kahramanmaraş Down Sendromu Derneği ve Hollanda Büyükelçiliği iş birliğiyle, Down+1 Konteyner Sokağı’nda yaşayan kadın ve çocuklarla özel bir proje yürütüldü. Ailelerin sandıklarından çıkan kumaşlar, iplikler, atölyede buldukları her parça bir araya geldi ve Vermeer’in dünyaca ünlü “İnci Küpeli Kız”ı, dev bir nakış çalışması olarak yeniden hayat buldu.
Konteynerlerin gölgesinde, zor şartlar altında üretilen bu eser, sanatın iyileştirici ve birleştirici gücünün belki de en çarpıcı örneklerinden biri. Genç kızın ikonik bakışı, bu kez “Kaygı yok, görüyoruz ve her zaman umut vardır” der gibi. Hollanda Büyükelçisi Joep Wijnands’ın bu kampı ziyaret etmesi, proje için ayrı bir moral olmuş. Wijnands’ın bu sergide “dayanışma” kelimesini sık sık kullanması boşuna değil.
Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu, açılış konuşmasında hem Konak’ın kültür sanat vizyonunu, hem de bu serginin simgesel değerini vurguladı.
Mutlu, Türkiye ile Hollanda arasındaki ilişkilerin yalnızca diplomatik bir dostluktan ibaret olmadığını, yüzyıllar boyunca merak, etkileşim ve karşılıklı saygı ile güçlenen köklü bir bağ oluşturduğunu hatırlattı. “Bu mirası sahiplenmek sadece kültürel bir görev değil, aynı zamanda karşılıklı dostluğumuza duyduğumuz saygının bir ifadesidir” cümlesi, salonun genel havasını da özetliyordu.
Başkan Mutlu, Konak’ı yeniden İzmir’in kültür ve sanat kenti haline getirme hedefini anımsatarak, tarihin, sanatın, bilginin ve uluslararası iş birliğinin buluştuğu her etkinliğin, Konak’ın ruhunu geleceğe taşıdığını ifade etti. “Ortak Miras” sergisinin de uzun soluklu ve güçlü bir iş birliğinin ürünü olduğunu belirterek, emeği geçen herkese teşekkür etti ve serginin Türkiye ile Hollanda arasındaki dostluk köprüsüne yeni bir taş daha eklemesini diledi.
BÜYÜKELÇİ WIJNANDS: “İZMİR, ZİYARETÇİSİNİ, EVİNE ZEYTİN VE YENİ BİR İŞ FİKRİYLE GÖNDEREN DOST GİBİ”
Hollanda Ankara Büyükelçisi Joep Wijnands, Ortak Miras Proje Koordinatörü (NP2E)Yönetim Kurulu Başkanı Gülay Fitöz (sağda), 17.yy Hollanda Resim Sanatı kitap yazarı Ümran Özbalcı Aria (solda).
Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi Joep Wijnands ise açılışta yaptığı sıcak konuşmayla dikkat çekti. Konuşmasına Türkçe sözlerle başlayan Wijnands, İzmirli ağzıyla sarf ettiği “Hadi gari” ifadesiyle salona samimi bir tebessüm yaydı.
Wijnands, Türkiye ve Hollanda arasındaki ilişkilerin 17. yüzyıla, Hollanda Levanten ticaret anlaşmasına kadar uzandığını anlattı. 1612’de ilk Hollanda konsolosluğunun İzmir’de kurulmuş olmasını hatırlatarak, bu şehrin o dönemden beri Akdeniz’de ticaret ve değişimin önemli bir merkezi olduğunu söyledi.
İzmir için yaptığı benzetme ise salondaki herkesin hafızasına kazındı. Wijnands, “Şehirlerin kişilikleri olsaydı, İzmir, akşam yemeğine kalmanız için ısrar eden ve ardından sizi evinize zeytin ve yeni bir iş fikriyle gönderen bir dost olurdu” diyerek, kentin misafirperverliğini ve üretken ruhunu tarif etti.
Büyükelçi, ilişkilerin bugün sadece ticaretle sınırlı olmadığını, 1960’lardan bu yana işçi göçüyle birlikte iki ülke arasında yeni bir köprü kurulduğunu vurguladı. Hollanda’daki Türk toplumunun artık Hollanda toplumunun ayrılmaz bir parçası olduğunu, kültürü, eğitimi, bilimi ve iş dünyasını zenginleştirdiğini belirtti. “Ortak miras, düğüm düğüm birlikte inşa ettiğimiz bir şey” diyen Wijnands, hem Bergama halısını dokuyan kadınlara, hem de deprem bölgesinde sanatla nefes almaya çalışan çocuklara özel teşekkürlerini iletti.
LALE SOĞANLARI VE DOSTLUĞUN SİMGESİ
Açılış töreninin duygusal anlarından biri de, Büyükelçi Wijnands’ın, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu’ya lale soğanları armağan ettiği andı. Lale, hem Osmanlı hem Hollanda tarihinde güçlü bir sembol.
Başkan Mutlu, lale soğanlarının kentin farklı noktalarına dikilmesi için Park ve Bahçeler Müdürlüğü’ne talimat verdi. Laleler açtığında fotoğraflarının Hollanda tarafına iletileceğini söylemesi, bu jesti kalıcı bir dostluk sembolüne dönüştürdü. İzmir sokaklarında açacak her lale, Türkiye ile Hollanda arasındaki ortak mirasın renkli bir imzası olacak.
SERGİNİN YOLCULUĞU: İZMİR’DEN TÜRKİYE’NİN DÖRT BİR YANINA
“Ortak Miras” sergisi, 2 Aralık ile 31 Ocak tarihleri arasında, hafta içi her gün 09.30–17.30 saatleri arasında Tarihi Bıçakçı Han’da ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor. İlk durağı Konak olan sergi, önümüzdeki yıl Türkiye’nin farklı şehirlerine taşınacak ve böylece daha geniş bir kitleye ulaşacak.
Hollanda Krallığı Ankara Büyükelçiliği iş birliğiyle hazırlanan bu kapsamlı oluşum, aslında 400 yıllık bir bağın sanatsal tanıklığı. Bir tarafta Altın Çağ tablolarının içine yerleştirilmiş Anadolu halıları, diğer tarafta bir deprem kampında sandıklardan çıkan ipliklerle yeniden doğan “İnci Küpeli Kız”. Arada ise lale soğanları, Delft Mavisi çiniler, Levanten tüccarlar, Cornelis Haga’dan işçi göçüne uzanan uzun bir yol.
Türkiye’nin tanınmış, eğitimci sanatçılarından Ümran Özbalcı Aria, yayınladığı eserleri ile de takdir toplayan bir isimdir. İzmir’deki sergiyi gözlemci olarak izleyen sanatçı, son eseri olan “17. YÜZYIL HOLLANDA RESMİNDE PORTRE” kitabını, Hollanda’nın Türkiye Büyükelçisi Joep Wijnands’a sundu.
GEÇMİŞTEN GELECEĞE UZANAN KÖPRÜ
İzmir’deki bu sergi, geçmişe gömülmüş diplomasiyi, sanat tarihinin tozlu sayfalarındaki halıları ve kâğıt üzerinde kalmış ticaret anlaşmalarını bugünün insanıyla yeniden buluşturuyor. Üstelik bunu kuru bir tarih anlatısıyla değil, kadınların düğüm düğüm işlediği halılar, çocukların umutla dokuduğu nakışlar ve iki ülkenin ortak sembollerini yan yana getiren eserler aracılığıyla yapıyor.
Serginin gerçekleşmesinde rol oynayanlar arasında bulunanHollanda Ankara Büyükelçiliği Kültür Müşaviri Eray Ergeç, Ortak Miras Proje Koordinatörü Gülay Fitöz, Bergama Halıcılık ve El Sanatları Kadın Kooperatifi kurucusu Kadriye Yakar ve isimsiz kahramanlar bir arada…
Hollanda’daki biz Türkler için bu serginin ayrı bir anlamı var. Çünkü hem geldiğimiz toprakların kültürel zenginliğini hem de yıllardır yaşadığımız ülkenin sanatsal birikimini aynı mekânda, yan yana görüyoruz. Bu tablo, göç hikâyesinin de sessiz ama güçlü bir izdüşümü.
“Ortak Miras” sergisi, geçmişten bugüne uzanan bu köprünün sanatsal bir durak noktası. Dileğimiz, bu serginin yeni projelere, yeni iş birliklerine, yeni dostluklara kapı açması. İzmir’e yolu düşen herkese, Tarihi Bıçakçı Han’a uğrayıp bu hikâyeyi yerinde görmelerini içtenlikle tavsiye ediyorum.
NP2E VE “ORTAK MİRAS” SERGİSİNİN ARKA PLANINDAKİ KURUM
İzmir’de açılan “Ortak Miras” sergisinin arkasında yer alan kurumlardan biri olan NP2E (A New Path to Equality-Eşitlik İçin Yeni Bir Yol) Hollanda merkezli bir sivil toplum kuruluşu olarak faaliyet gösteriyor. Yönetim Kurulu Başkanlığını Gülay Firtöz’ün yürüttüğü NP2E, kadınların ve gençlerin insan hakları, toplumsal eşitlik ve kültürel hafıza alanlarında çalışmalar yürütüyor.
NP2E, eşitliğin yalnızca hukuki düzenlemelerle değil, kültür, sanat, eğitim ve toplumsal farkındalık yoluyla güçlenebileceği anlayışıyla hareket ediyor. Bu doğrultuda sergiler, paneller, akademik çalışmalar ve kültürel projeler aracılığıyla, farklı toplumların ortak değerlerini ve paylaşılan mirasını görünür kılmayı hedefliyor.
İzmir’de sanatseverlerle buluşan “Ortak Miras” sergisi de bu yaklaşımın somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Sergi, farklı coğrafyalardan gelen ortak kültürel izleri ve insanlık hafızasını sanat yoluyla anlatırken, NP2E’nin eşitlik, birlikte yaşama ve ortak değerler eksenindeki misyonunu da yansıtıyor.
Kuruluş, uluslararası iş birlikleriyle yürüttüğü projelerde kadınların, gençlerin ve kültürel aktörlerin sesini öne çıkarmayı amaçlıyor. NP2E, sanatın dönüştürücü gücünü kullanarak, toplumsal eşitlik ve insan hakları konularında kalıcı bir farkındalık yaratmayı hedefliyor.
GÜLAY FİTÖZ’DEN “İLHAMIN BAŞLANGICI”
SERGİYE ‘GÖZLEMCİ’ OLARAK KATILAN ÜNLÜ SANATÇIMIZ ÜMRAN ÖZBALCI ARİA ANLATIYOR:
PIETER DE HOOCH’UN HAYATI
Pieter de Hooch (20 Aralık 1629 (vaftiz) – 24 Mart 1684 (mezar)), açık kapılı, sessiz ev sahnelerini konu alan tür çalışmalarıyla ünlü Hollandalı bir Altın Çağ ressamıydı. Delft St. Luke Loncası’nda Jan Vermeer ile çağdaştı ve eserleri, temaları ve üslubu paylaşıyordu.
De Hooch, Rotterdam’da bir duvarcı olan Hendrick Hendricksz de Hooch ve bir ebe olan Annetge Pieters’ın oğlu olarak dünyaya geldi. Beş çocuğun en büyüğüydü ve tüm kardeşlerinden daha uzun yaşadı.Erken yaşamı hakkında çok az şey biliniyor ve arşiv kayıtlarının çoğu Rotterdam, Delft ve Amsterdam’da çalıştığını gösteriyor. İlk biyografi yazarı Arnold Houbraken’e göre, Jacob Ochtervelt ile aynı dönemde Haarlem’de manzara ressamı Nicolaes Berchem’den sanat eğitimi almış ve hanımlar ve beylerle sohbet ederken yaptığı “kamergezichten” veya “oda manzaraları” ile tanınıyordu.
Pieter de Hooch – 19 yaşlarında yaptığı tahmin edilen Otoportresi,1648-1649
Ancak De Hooch’un çalışmaları, iç mekanlardaki figürleri düzenlemeye özel bir ilgisi olan yaşlı bir Rotterdam ressamı olan Hendrik Sorgh’un ruhunu sürdürüyor gibi görünüyor. 1650’den itibaren Rotterdam’da Justus de la Grange adlı bir keten tüccarı ve sanat koleksiyoncusunun yanında ressam ve hizmetçi olarak çalıştı. Tüccara olan hizmeti, Lahey, Leiden ve 1652’de taşındığı Delft’e yaptığı seyahatlerde ona eşlik etmesini gerektiriyordu. De Hooch’un bu dönemde eserlerinin çoğunu, yemek ve diğer menfaatler karşılığında la Grange’a devretmiş olması muhtemeldir; zira bu, o dönemde ressamlar arasında yaygın bir ticari anlaşmaydı ve daha sonra yapılan bir envanterde la Grange’ın on bir resmine sahip olduğu kaydedildi.
De Hooch, 1654’te Delft’te Jannetje van der Burch ile evlendi ve yedi çocuğunun babası oldu. Delft’teyken, Delft Okulu’nun ilk üyelerinden ressamlar Carel Fabritius ve Nicolaes Maes’ten de ders aldığına inanılıyor. 1655’te (Vermeer’den iki yıl sonra) Saint Luke ressamlar loncasına üye oldu. Kızı Anna, 14 Kasım 1656’da Delft’te doğdu. Eşinin 1660’ta Amsterdam’da bir vaftiz törenine katılmış olması, o dönemde Amsterdam’a taşınmış olduğu anlamına gelse de, trekschuit’in başarısı sayesinde Amsterdam’a bir günde kolayca gidilebildiği sonucuna varılmıştır.
De Hooch’un ilk dönem eserleri çoğunlukla Adriaen van Ostade tarzında ahırlarda ve meyhanelerde asker ve köylü sahnelerinden oluşuyordu; ancak bunları konuya ilgi duymaktan ziyade ışık, renk ve perspektifte büyük bir beceri geliştirmek için kullanmıştı. 1650’lerin ortalarında ailesini kurduktan sonra, odağını ev sahnelerine çevirdi. Bunlar muhtemelen kendi ailesine aitti, ancak varlıklı kadınların emzirdiği ve çocuk baktığı eserleri, annesinin vizitlerine ebe olarak katıldığını da gösterebilir.
Eserleri, gündelik hayatın sıradan ayrıntılarına dair zekice bir gözlem sunarken aynı zamanda düzenli bir ahlak hikâyesi işlevi de görüyordu. Bu resimler, genellikle de Hooch ile aynı dönemde Delft’te yaşayan Vermeer’inkilere benzer, sofistike ve hassas bir ışık kullanımı sergiliyordu.
De Hooch ve Vermeer’in temaları ve kompozisyonları da oldukça benzerdir. 19. yüzyıl sanat tarihçileri, Vermeer’in de Hooch’un eserlerinden etkilendiğini varsaymışlardı ve PDH, figürleri iç geometriyle birleştirmeye özel bir ilgi göstermiştir (bkz. Anne, Çocuk ve Hizmetçi ile İç Mekan, yaklaşık 1656 ve diğerleri). Altın Parayı Tartan Kadın ile İç Mekan’ın röntgeni, De Hooch’un önce boş sandalyede başka bir figür denediğini gösteriyor; bu da onun tuvalinin Vermeer’in alıntıladığı daha özgün model olduğunu gösteriyor.
De Hooch, Emanuel de Witte ile de temaları ve kompozisyonları paylaşıyordu; ancak De Witte, 1651’de Amsterdam’a taşındıktan sonra kendini esas olarak kilise iç mekan sahnelerini resmetmeye adadı. De Witte, resimlerini nesnelerle doldurarak odaların kendisiyle daha fazla meşgul görünüyor; De Hooch ise daha çok insanlarla ve insanların birbirleriyle olan ilişkileriyle ilgileniyor ve sahneyi desteklemeyen herhangi bir ekstra nesneyi odalarından uzak tutuyor.
1660’larda Amsterdam’daki zengin müşterileri için resim yapmaya başladı ve mermer zeminli ve yüksek tavanlı gösterişli iç mekanlarda neşeli şirket sahneleri ve aile portreleriyle tanındı.
Amsterdam’da kaldığı süre boyunca ev sahneleri çekmeye devam etti, ancak hem iç mekanlar hem de iç mekanlardaki insanlar daha gösterişli görünüyordu.
De Hooch ayrıca bowling oynayan flört eden çiftleri de resmetmiştir. En yüksek kaliteli versiyonu Waddesdon Malikanesi’nde görülebilir. De Hooch’un Amsterdam’a taşınmasından kısa bir süre sonra üretilen bu eser, daha önceki sade Delft avlularının yerini alan erken dönem kır evi bahçelerinin tasvirlerinin iyi bir örneğidir. Bowling oynama teması, hem yüksek sanatta hem de popüler basılı kültürde bulunan “Aşk Bahçesi” ve “Aşk Oyunu” imgeleriyle ilişkilidir. İzleyiciye bakan kadın, bu aşk oyununun kahramanıdır.
De Hooch’un Amsterdam’daki yaşam düzenlemeleri hakkında çok az şey biliniyor, ancak Emmanuel de Witte ile teması olduğu biliniyor. 1670’te Konijnenstraat’ta yaşıyordu. Şehir surlarının dışında, ancak ailesinin kiliseye gittiği Westerkerk yakınlarında bir bölgede yaşıyordu. Çoğu akademisyen, de Hooch’un eserlerinin 1670 civarından sonra daha stilize hale geldiğine ve kalitesinin düştüğüne inanıyor. Eserleri, 1667’de 38 yaşında ölen ve onu genç bir aileyle bırakan karısının ardından yaşadığı üzüntüden etkilenmiş olabilir. 1680’den sonra de Hooch’un resim stili daha kaba ve koyu renkli hale geldi. 1684’te bir akıl hastanesinde öldüğü sık sık söylenir, ancak ölen aynı adı taşıyan oğluydu. Ölüm tarihi bilinmiyor.
Turing Vakfı, 2017 yılında Delft Prinsenhof Müzesi ve Rijksmuseum için, koleksiyonlarındaki eserlere odaklanan ve 2019-2020 yıllarında ortak bir sergide sunulacak yeni bir genel bakış sergisi üzerinde çalışmak üzere yeni bir araştırma projesine sponsor oldu.
BIÇAKÇI HAN’I TANIYALIM
Bıçakçı Han –Basmane – ( Konak Merkez)
Konak ilçesi Basmane semti 1270 Sokakta bulunur.
Kentte ticaretin yoğunlaştığı bölgenin dışında, konutların arasında yer alan Bıçakçı Han Dikdörtgen planlı olan hanın dar cephesi Kemer Caddesi, diğer adıyla Kervan Köprüsü Caddesi’ne bakıyor. Hanın 65 metre uzunlukta ve 10 metre genişliğindeki büyük avlusu kâgir oda grubuna kadar uzanıyormuş. Avlunun sağında ve solunda yer alan kâgir mekânlar halen bulunuyor.
Bıçakçı Han’ın çevresi, İzmir’in merkez alanlarına erişen ana yol üzerinde olmasında rağmen uzun zaman gelişim gösterememiş. 19. yüzyılın başından itibaren Ege adalarından gelen fakir Rum göçmenler tarafından iskân edilmeye başlamış. Eski bir Türk yerleşim alanına bitişik olan yörede Rum cemaatin desteğiyle yapılan kiliseye verilen Aya Vukla (Aziz Vukolos) ismi, aynı zamanda yeni mahallenin de adı olmuş. Bıçakçı Han’ın karşısında, Basmane Garı’na ulaşan raylarla yol arasında, günümüzde peronlara terk edilmiş küçük bir Türk mezarlığı da yer alıyormuş.
Kasaba Demiryolu’nun çalışmaya başlamasıyla gelişen yörede filizlenen hanın çevresinde oteller yer almaya başlamış. Bıçakçı Han’da da kervanlar ve kervancılar konaklamış. Kervanlar sonraları İzmir’e gelmez olunca, han 1950’li yıllara kadar kente gelen ve giden malların depolanması amacıyla kullanılmış. Bu arada boşalan odalarının bazılarında düşük gelirli kişi ve ailelerin de konakladığı bir ‘aile evi’ olarak da değerlendirilmiş.
*********************
DE IN İZMİR GEOPENDE “NEDERLAND & TURKIJE TENTOONSTELLING” TREKT GROTE BELANGSTELLING…
De tentoonstelling “Gemeenschappelijk Erfgoed”, die 400 jaar vriendschap bekroont, blijft open tot en met 31 januari 2026.
Een groot succes van projectcoördinator en voorzitter van het Nederlandse NP2E-bestuur, Gülay Fitöz.
Universitair docent en gerenommeerd kunstenaar Ümran Özbalcı Aria beoordeelde het project.
İlhan KARAÇAY schreef
In het hart van İzmir, binnen de stenen muren van de historische Bıçakçı Han, wordt het meer dan 400 jaar oude vriendschapsverhaal tussen Turkije en Nederland dit keer verteld met schilderijen, tapijten, tegels en menselijke verhalen.
De tentoonstelling “Gemeenschappelijk Erfgoed”, voorbereid onder leiding van Gülay Fitöz, voorzitter van het NP2E-bestuur in Nederland en tevens projectcoördinator, en gerealiseerd in samenwerking met de gemeente Konak en de Ambassade van het Koninkrijk der Nederlanden in Ankara, is niet alleen een kunstevenement. Zij vormt ook een visueel document van de langdurige vriendschap en het gedeelde geheugen van beide landen dat tot vandaag reikt.
Ik schrijf dit artikel aan de hand van de gedetailleerde observaties en evaluaties van onze gerenommeerde kunstenaar en academica Ümran Özbalcı Aria, die de tentoonstelling als waarnemer voor ilhankaracay.com heeft gevolgd.
HET HART VAN HET GEMEENSCHAPPELIJK ERFGOED: EEN VERHAAL UIT İZMİR
Wanneer bij een cultureel kunstproject in Izmir de naam van Gülay Fitöz uit Nederland en die van de Nederlandse ambassadeur in Ankara, Joep Wijnands, centraal staan, is dat ook voor ons Turken in Nederland een bron van bijzondere trots.
Wij kennen Gülay Fitöz al van haar projecten waarmee zij handgeweven tapijten van Anatolische vrouwen internationaal onder de aandacht bracht. Samen met Kadriye Yakar, oprichtster van de Bergama Tapijtweefsters Vrouwencoöperatie, maakte zij met steun van de Nederlandse ambassade in Ankara, het consulaat-generaal in İstanbul en het Volksopleidingscentrum van Menderes de tapijtkunst van Anatolische vrouwen eerder zichtbaar. Deze opgebouwde ervaring is nu onder de titel “Gemeenschappelijk Erfgoed” uitgegroeid tot een veel bredere en meerlagige culturele brug.
De opening van de tentoonstelling, voorbereid in samenwerking tussen de gemeente Konak en de Nederlandse ambassade in Ankara, vond plaats in de historische Bıçakçı Han. Aan de ceremonie namen onder anderen deel de burgemeester van Konak Nilüfer Çınarlı Mutlu, de Nederlandse ambassadeur Joep Wijnands, de honorair consul van Nederland in Izmir Oğuz Özkardeş, vertegenwoordigers van verschillende consulaten, gemeenteraadsleden en ambtenaren van Konak, academici, kunstenaars, wijkhoofden en vooral de vertegenwoordigers van de vrouwencoöperaties die de kern van het project vormen.
EEN TENTOONSTELLING DIE DOOR DE TIJD HEEN GAAT IN DE BIÇAKÇI HAN
De Bıçakçı Han is een plek die het historische handelsgeheugen van İzmir draagt en waar u in elke hoek de geur van de Middellandse Zee voelt. In de gewelfde gangen en de stenen binnenplaats van deze han wordt de vier eeuwen durende ontdekking, handel en culturele interactie tussen Turkije en Nederland verteld aan de hand van elkaar aanvullende werken.
WAT IS ER TE ZIEN OP DE TENTOONSTELLING?
Het opnieuw geweven Bergama-tapijt dat te zien is op het schilderij “Een vrouw die luit speelt aan tafel met een zingend paar” van de zeventiende-eeuwse Nederlandse schilder Pieter de Hooch, vervaardigd door de Bergama Tapijt- en Handwerkcoöperatie.
Het borduurproject “Meisje met de Parel”, gerealiseerd samen met vrouwen en kinderen uit het aardbevingsgebied na de aardbevingen in Kahramanmaraş.
Werken die Delfts blauw combineren met Ottomaanse en Nederlandse tulpen.
Panelen die de Levantijnse netwerken in de handels- en diplomatieke geschiedenis, de Nederlandse aanwezigheid in İzmir en de vrouwenbeweging tussen beide landen belichten.
Titels als “Met tapijten verweven banden”, “Een verhaal van 400 jaar”, “Diplomaat Cornelis Haga”, “Delfts blauw”, “Nederlanders in Izmir” en “Rosa Manus” geven de tentoonstelling niet alleen esthetische waarde, maar ook een solide historische basis. Zo ziet de bezoeker niet alleen mooie werken, maar leest hij regel voor regel een vriendschapsverhaal van meer dan vier eeuwen.
DE HANDTEKENING VAN GÜLAY FİTÖZ EN DE TROTS OP VROUWENARBEID
De drijvende kracht achter het project is Gülay Fitöz, voorzitter van het NP2E-bestuur in Nederland. Zij is al jaren een productieve bruggenbouwer tussen Turkije en Nederland. De tentoonstelling “Gemeenschappelijk Erfgoed” is het resultaat van haar volhardende inzet, haar vermogen om interinstitutionele samenwerking tot stand te brengen en vooral van haar diepe respect voor vrouwenarbeid.
Over een van de meest symbolische werken van de tentoonstelling, het Bergama-tapijt, zegt Fitöz: “Het was een groot genoegen om te zien hoe een tapijt van 311.856 knopen door ongeveer 40 van onze vrouwen werd geweven en hoe elke knoop tot leven kwam in de handen van mijn zusters uit İzmir.” Daarmee vat zij in feite ook de ziel van het project samen. Elke knoop is zowel een artistieke inspanning als een nieuwe schakel in de band tussen twee landen.
HET BERGAMA-TAPIJT: EEN ERFGOED DAT UIT EEN SCHILDERIJ NAAR DE REALITEIT TERUGKEERT
Een van de focuspunten van de tentoonstelling is het opnieuw geweven tapijt dat voorkomt op het schilderij van Pieter de Hooch, een van de meesters van de Gouden Eeuw van de zeventiende-eeuwse Nederlandse schilderkunst. Dit tapijt werpt niet alleen licht op de kunstgeschiedenis, maar ook op de interculturele uitwisseling.
Het tapijt werd opnieuw geproduceerd door Kadriye Yakar, oprichtster van de Bergama Tapijt- en Handwerkcoöperatie, en haar team, met trouw aan natuurlijke wol en originele kleuren. Volgens Ümran Özbalcı Aria vormen de tentoongestelde strengen geitenwol voor het schilderij een tastbaar teken van respect voor de productiewijze van 400 jaar geleden.
De reis van Anatolische tapijten naar Europa is in feite een oud verhaal. De tapijtkunst, die begon in Centraal-Azië, via Anatolië naar Europa reisde en door handelaren werd verspreid, werd in het zeventiende-eeuwse Amsterdam een belangrijk statussymbool. In die periode werden Anatolische tapijten vaak niet op de vloer gelegd, maar over tafels gedrapeerd, waarbij de status van een huis bijna door het tapijt werd bepaald. Dat wij deze tapijten terugzien op schilderijen van meesters als Rembrandt, Vermeer en Pieter de Hooch is dan ook geen toeval.
Ook de geometrische motieven op het Bergama-tapijt spreken een eigen taal. De buitenste blauwe ster van de twee in elkaar verweven achthoekige medaillons symboliseert de hemel, terwijl de binnenste gele de zon voorstelt. Samen vertegenwoordigen zij het firmament en de goddelijke aanwezigheid. In het schilderij verandert het tapijt de tafel bijna in een heilige troon en verheft het de vrouw die eraan zit tot een “heilige vrouwelijke” figuur. De houding van de figuur, met één voet op de grond en de andere licht opgetild, wordt geïnterpreteerd als een brug die aarde en hemel, het aardse en het goddelijke samenbrengt.
Het tapijt dat vandaag in de Bıçakçı Han wordt tentoongesteld, is daarom niet louter een reproductie. Het is tevens een hedendaagse herlezing van de culturele stroom die eeuwen geleden vanuit Anatolië naar Europa liep en een respectvol gebaar van herinnering tussen twee landen.
“HET MEISJE MET DE PAREL”: HANDEN DIE MET KUNST DE WOND VAN DE AARDBEVING VERZORGEN
Een van de delen die bezoekers het meest raakt, is het borduurproject “Het Meisje met de Parel”. Terwijl 2023 in Nederland werd gevierd als het “Johannes Vermeer Jaar”, zette de grote aardbevingsramp in Kahramanmaraş het leven in het zuiden van Turkije volledig op zijn kop.
Binnen dit zware kader werd in samenwerking tussen de Kahramanmaraş Downsyndroomvereniging en de Nederlandse ambassade een bijzonder project uitgevoerd met vrouwen en kinderen die wonen in de Down+1 Containerstraat. Stoffen uit de kisten van families, garens en alles wat men in het atelier kon vinden, werden samengebracht en Vermeers wereldberoemde “Meisje met de Parel” kwam opnieuw tot leven als een gigantisch borduurwerk.
Dit werk, tot stand gekomen in moeilijke omstandigheden en in de schaduw van containers, is misschien wel een van de meest treffende voorbeelden van de helende en verbindende kracht van kunst. De iconische blik van het jonge meisje lijkt dit keer te zeggen: “Er is geen angst, wij zien jullie en er is altijd hoop.” Het bezoek van ambassadeur Joep Wijnands aan deze campagne gaf het project extra morele steun. Dat Wijnands in deze tentoonstelling het woord “solidariteit” vaak gebruikt, is dan ook allesbehalve toevallig.
BURGEMEESTER MUTLU: “DIT ERFGOED OMARMEN IS EEN UITDRUKKING VAN ONS RESPECT VOOR VRIENDSCHAP”
De Burgemeester van Konak, Nilüfer Çınarlı Mutlu, benadrukte in haar openingstoespraak zowel de cultuur- en kunstvisie van Konak als de symbolische waarde van deze tentoonstelling.
Mutlu herinnerde eraan dat de betrekkingen tussen Turkije en Nederland niet slechts uit een diplomatieke vriendschap bestaan, maar door de eeuwen heen zijn uitgegroeid tot een diepgewortelde band die werd versterkt door nieuwsgierigheid, interactie en wederzijds respect. Haar woorden “Dit erfgoed omarmen is niet alleen een culturele plicht, maar ook een uitdrukking van het respect dat wij voelen voor onze wederzijdse vriendschap” vatten ook de algemene sfeer in de zaal treffend samen.
De burgemeester wees opnieuw op het doel om Konak weer tot een cultuur- en kunststad van Izmir te maken en benadrukte dat elke activiteit waarin geschiedenis, kunst, kennis en internationale samenwerking samenkomen, de ziel van Konak naar de toekomst draagt. Zij gaf aan dat de tentoonstelling “Gemeenschappelijk Erfgoed” het resultaat is van een langdurige en krachtige samenwerking, bedankte iedereen die hieraan heeft bijgedragen en sprak de wens uit dat deze tentoonstelling een nieuwe steen toevoegt aan de vriendschapsbrug tussen Turkije en Nederland.
AMBASSADEUR WIJNANDS: “İZMİR IS ALS EEN VRIEND DIE JE MET OLIJVEN EN EEN NIEUW ZAKELIJK IDEE NAAR HUIS STUURT”
De Nederlandse ambassadeur in Ankara, Joep Wijnands, projectcoördinator van Gemeenschappelijk Erfgoed en voorzitter van het NP2E-bestuur Gülay Fitöz (rechts) en auteur over de zeventiende-eeuwse Nederlandse schilderkunst Ümran Özbalcı Aria (links).
De Nederlandse ambassadeur Joep Wijnands trok bij de opening de aandacht met zijn warme toespraak. Hij begon zijn speech met Turkse woorden en zorgde met de uitdrukking “Hadi gari”, uitgesproken in Izmirs dialect, voor een oprechte glimlach in de zaal.
Wijnands vertelde dat de betrekkingen tussen Turkije en Nederland teruggaan tot de zeventiende eeuw en tot het Nederlandse Levantijnse handelsverdrag. Hij herinnerde eraan dat in 1612 het eerste Nederlandse consulaat in Izmir werd geopend en stelde dat deze stad sinds die tijd een belangrijk centrum van handel en uitwisseling in het Middellandse Zeegebied is geweest.
Zijn vergelijking over İzmir maakte diepe indruk op het publiek. Wijnands zei: “Als steden een persoonlijkheid hadden, dan zou Izmir een vriend zijn die erop staat dat je blijft eten en je daarna met olijven en een nieuw zakelijk idee naar huis stuurt.” Met deze woorden schetste hij de gastvrijheid en de productieve geest van de stad.
De ambassadeur benadrukte dat de relaties zich vandaag de dag niet beperken tot handel alleen, maar dat sinds de jaren zestig met de arbeidsmigratie een nieuwe brug tussen beide landen is ontstaan. Hij stelde dat de Turkse gemeenschap in Nederland inmiddels een onlosmakelijk deel vormt van de Nederlandse samenleving en deze verrijkt op het gebied van cultuur, onderwijs, wetenschap en het bedrijfsleven.
“Gemeenschappelijk erfgoed is iets dat wij samen, knoop voor knoop, hebben opgebouwd”, aldus Wijnands, die zowel de vrouwen bedankte die het Bergama-tapijt hebben geweven als de kinderen in het aardbevingsgebied die met kunst proberen adem te halen.
TULPENBOLLEN ALS SYMBOOL VAN VRIENDSCHAP
Een van de emotionele momenten van de opening was het gebaar waarbij ambassadeur Wijnands tulpenbollen overhandigde aan burgemeester Nilüfer Çınarlı Mutlu. De tulp is een krachtig symbool in zowel de Ottomaanse als de Nederlandse geschiedenis.
Burgemeester Mutlu gaf de directie Parken en Tuinen opdracht om de tulpenbollen op verschillende plekken in de stad te planten. Haar belofte dat foto’s van de bloeiende tulpen naar Nederland zullen worden gestuurd, maakte van dit gebaar een blijvend symbool van vriendschap. Elke tulp die in de straten van Izmir zal bloeien, wordt zo een kleurrijke handtekening van het gemeenschappelijk erfgoed van Turkije en Nederland.
DE REIS VAN DE TENTOONSTELLING: VAN İZMİR NAAR HEEL TURKIJE
De tentoonstelling “Gemeenschappelijk Erfgoed” is van 2 december tot en met 31 januari op werkdagen gratis te bezoeken in de historische Bıçakçı Han, telkens tussen 09.30 en 17.30 uur. Na Konak zal de tentoonstelling volgend jaar naar verschillende steden in Turkije reizen en zo een breder publiek bereiken.
Deze omvangrijke opzet, voorbereid in samenwerking met de Ambassade van het Koninkrijk der Nederlanden in Ankara, is in wezen een artistieke getuigenis van een band van 400 jaar. Aan de ene kant zien we Anatolische tapijten die hun plaats hebben gevonden in schilderijen uit de Gouden Eeuw, aan de andere kant het “Meisje met de Parel” dat in een aardbevingskamp opnieuw tot leven kwam met garens uit oude kisten. Daartussen liggen tulpenbollen, Delfts blauw, Levantijnse handelaren en een lange weg die loopt van Cornelis Haga tot de arbeidsmigratie.
De bekende Turkse kunstenaar en docent Ümran Özbalcı Aria, die ook veel waardering oogst met haar gepubliceerde werken, volgde de tentoonstelling in Izmir als waarnemer. Zij overhandigde haar meest recente boek, “PORTRET IN DE ZEVENTIENDE-EEUWSE NEDERLANDSE SCHILDERKUNST”, aan de Nederlandse ambassadeur in Turkije, Joep Wijnands.
EEN BRUG VAN HET VERLEDEN NAAR DE TOEKOMST
Deze tentoonstelling in İzmir brengt diplomatie die in het verleden is blijven steken, tapijten uit de stoffige pagina’s van de kunstgeschiedenis en handelsverdragen die op papier zijn gebleven opnieuw samen met de mens van vandaag. En dat gebeurt niet via een droge historische vertelling, maar via tapijten die knoop voor knoop door vrouwen zijn geweven, borduurwerken die door kinderen met hoop zijn gemaakt en kunstwerken die de gedeelde symbolen van twee landen naast elkaar plaatsen.
Voor ons Turken in Nederland heeft deze tentoonstelling een bijzondere betekenis. Wij zien hier namelijk zowel de culturele rijkdom van het land waar wij vandaan komen als het artistieke erfgoed van het land waarin wij al jaren leven, samen en naast elkaar in één ruimte. Dit beeld is ook een stille maar krachtige weerspiegeling van het migratieverhaal.
Tot degenen die een rol speelden bij de totstandkoming van de tentoonstelling behoren onder meer Eray Ergeç, cultureel adviseur van de Nederlandse ambassade in Ankara, Gülay Fitöz, projectcoördinator van het programma Gemeenschappelijk Erfgoed, Kadriye Yakar, oprichter van de Vrouwencoöperatie voor Tapijtweven en Ambachten in Bergama, en ook de naamloze helden die dit alles mogelijk maakten.
De tentoonstelling “Gemeenschappelijk Erfgoed” vormt een artistieke halte op deze brug die van het verleden naar het heden reikt. Onze wens is dat deze tentoonstelling de deur opent naar nieuwe projecten, nieuwe samenwerkingen en nieuwe vriendschappen. Iedereen die Izmir bezoekt, raad ik van harte aan om langs de historische Bıçakçı Han te gaan en dit verhaal ter plaatse te ervaren.
NP2E EN DE INSTELLING ACHTER DE TENTOONSTELLING “GEMEENSCHAPPELIJK ERFGOED”
Een van de organisaties achter de in İzmir geopende tentoonstelling “Gemeenschappelijk Erfgoed” is NP2E (A New Path to Equality, Een Nieuwe Weg naar Gelijkheid), een in Nederland gevestigde maatschappelijke organisatie. NP2E, waarvan Gülay Fitöz het voorzitterschap van het bestuur vervult, werkt op het terrein van mensenrechten, sociale gelijkheid en cultureel geheugen, met bijzondere aandacht voor vrouwen en jongeren.
NP2E gaat uit van de overtuiging dat gelijkheid niet alleen door wettelijke regelingen kan worden versterkt, maar ook via cultuur, kunst, onderwijs en maatschappelijke bewustwording. Vanuit die visie wil de organisatie met tentoonstellingen, panels, academische studies en culturele projecten de gezamenlijke waarden en het gedeelde erfgoed van verschillende samenlevingen zichtbaar maken.
De tentoonstelling “Gemeenschappelijk Erfgoed”, die in Izmir kunstliefhebbers ontmoet, is een concreet voorbeeld van deze benadering. Terwijl de tentoonstelling gezamenlijke culturele sporen uit uiteenlopende regio’s en het menselijk geheugen via kunst vertelt, weerspiegelt zij ook de missie van NP2E, die draait om gelijkheid, samenleven en gedeelde waarden.
In projecten die de organisatie met internationale samenwerkingen uitvoert, wil NP2E de stemmen van vrouwen, jongeren en culturele actoren nadrukkelijk naar voren brengen. Door de transformerende kracht van kunst te benutten, streeft NP2E ernaar blijvende bewustwording te creëren rond sociale gelijkheid en mensenrechten.
VAN GÜLAY FITÖZ: “HET BEGIN VAN DE INSPIRATIE”
ONZE BEKENDE KUNSTENAAR ÜMRAN ÖZBALCI ARIA, DIE ALS ‘WAARNEMER’ AAN DE TENTOONSTELLING DEELNAM, VERTELT:
HET LEVEN VAN PIETER DE HOOCH
Pieter de Hooch (20 december 1629, doopdatum, en 24 maart 1684, begrafenisdatum) was een Nederlandse schilder uit de Gouden Eeuw, bekend om zijn genrescènes met stille interieurs waarin vaak een deur openstaat. In het Delftse Sint Lucasgilde was hij een tijdgenoot van Jan Vermeer en hij deelde met hem thema’s en stijlkenmerken.
De Hooch werd in Rotterdam geboren als zoon van Hendrick Hendricksz de Hooch, een metselaar, en Annetge Pieters, een vroedvrouw. Hij was de oudste van vijf kinderen en hij overleefde al zijn broers en zussen. Over zijn vroege leven is weinig bekend. Archiefstukken wijzen erop dat hij werkzaam was in Rotterdam, Delft en Amsterdam. Volgens zijn eerste biograaf Arnold Houbraken volgde hij in Haarlem in dezelfde periode als Jacob Ochtervelt kunstonderwijs bij de landschapsschilder Nicolaes Berchem, en hij stond bekend om zijn “kamergezichten”, ofwel “kamerinterieurs”, waarin dames en heren met elkaar converseren.
Pieter de Hooch, zelfportret, naar schatting gemaakt toen hij ongeveer 19 was, 1648-1649.
Toch lijkt het werk van De Hooch ook de geest voort te zetten van Hendrik Sorgh, een oudere Rotterdamse schilder die bijzondere belangstelling had voor de ordening van figuren in interieurs. Vanaf 1650 werkte De Hooch in Rotterdam voor Justus de la Grange, een linnenhandelaar en kunstverzamelaar, waarbij hij zowel als schilder en als bediende optrad. Zijn dienstverband verplichtte hem om La Grange te vergezellen op reizen naar Den Haag, Leiden en Delft, waarheen hij in 1652 verhuisde. Het is waarschijnlijk dat De Hooch in deze periode veel van zijn werken aan La Grange afstond in ruil voor maaltijden en andere voordelen. Dit was destijds een gangbare handelsafspraak onder schilders. Later werd in een inventaris genoteerd dat La Grange elf schilderijen van hem bezat.
De Hooch trouwde in 1654 in Delft met Jannetje van der Burch en werd vader van zeven kinderen. In Delft wordt aangenomen dat hij ook lessen volgde bij Carel Fabritius en Nicolaes Maes, die tot de vroege leden van de Delftse School worden gerekend. In 1655, twee jaar na Vermeer, werd hij lid van het Sint Lucasgilde. Zijn dochter Anna werd op 14 november 1656 in Delft geboren. Dat zijn vrouw in 1660 in Amsterdam aanwezig was bij een doopplechtigheid kan erop wijzen dat hij in die periode al naar Amsterdam was verhuisd, al is ook geopperd dat Amsterdam toen al gemakkelijk binnen één dag bereikbaar was dankzij de trekschuit.
De vroege werken van De Hooch bestonden vooral uit soldaten- en boerenscènes in stallen en herbergen, in de stijl van Adriaen van Ostade. Hij gebruikte deze onderwerpen vermoedelijk minder uit thematische belangstelling, en meer om grote vaardigheid te ontwikkelen in licht, kleur en perspectief. Nadat hij halverwege de jaren 1650 een gezin had gesticht, verlegde hij zijn focus naar huiselijke scènes. Die waren mogelijk geïnspireerd op zijn eigen omgeving, maar zijn voorstellingen van welgestelde vrouwen die kinderen voeden en verzorgen kunnen ook verwijzen naar het feit dat zijn moeder als vroedvrouw bij huisbezoeken aanwezig was.
Zijn werk biedt een scherpzinnige observatie van alledaagse details, terwijl het tegelijk vaak fungeert als een ordelijk moreel verhaal. Deze schilderijen tonen doorgaans een verfijnd en gevoelig gebruik van licht, vergelijkbaar met dat van Vermeer, die in dezelfde periode in Delft leefde.
De thema’s en composities van De Hooch en Vermeer vertonen eveneens grote overeenkomsten. Negentiende-eeuwse kunsthistorici veronderstelden dat Vermeer door De Hooch werd beïnvloed. De Hooch had een uitgesproken belangstelling om figuren te verbinden met de innerlijke geometrie van de ruimte, zoals te zien is in Interieur met moeder, kind en dienstmeid, circa 1656, en andere werken. Röntgenonderzoek van Interieur met vrouw die een gouden munt weegt laat zien dat De Hooch eerst een extra figuur op een lege stoel probeerde, wat erop kan wijzen dat zijn doek het oorspronkelijker model was waaruit Vermeer later citeerde.
De Hooch deelde thema’s en composities ook met Emanuel de Witte, maar De Witte, die in 1651 naar Amsterdam verhuisde, richtte zich vooral op kerkinterieurs. De Witte lijkt meer bezig met de ruimtes zelf en vult zijn schilderijen met objecten, terwijl De Hooch vooral geïnteresseerd is in mensen en in hun onderlinge relaties, en daarom extra objecten die de scène niet ondersteunen buiten beeld houdt.
In de jaren 1660 begon hij te schilderen voor rijke klanten in Amsterdam en hij werd bekend om vrolijke gezelschappen en familieportretten in weelderige interieurs met marmeren vloeren en hoge plafonds. Tijdens zijn verblijf in Amsterdam bleef hij huiselijke scènes maken, maar zowel de interieurs als de personen daarin kregen een meer pronkende uitstraling.
De Hooch schilderde ook flirtende koppels die kegelen. De versie van de hoogste kwaliteit is te zien in Waddesdon Manor. Dit werk, gemaakt kort na zijn verhuizing naar Amsterdam, is een goed voorbeeld van vroege afbeeldingen van tuinen bij landhuizen die de plaats innemen van de eenvoudigere Delftse binnenplaatsen uit zijn eerdere periode. Het thema van het kegelen wordt geassocieerd met beeldmotieven als “De Liefdestuin” en “Het Liefdesspel”, die zowel in de hoge kunst als in populaire drukcultuur voorkomen. De vrouw die de toeschouwer aankijkt, is de heldin van dit liefdesspel.
Over zijn woonsituatie in Amsterdam is weinig bekend, al is het wel bekend dat hij contact had met Emmanuel de Witte. In 1670 woonde hij in de Konijnenstraat. Hij woonde buiten de stadsmuren, maar in een gebied nabij de Westerkerk waar zijn familie de kerk bezocht. Veel onderzoekers menen dat zijn werken na ongeveer 1670 gestileerder werden en dat de kwaliteit afnam. Dat kan samenhangen met zijn verdriet na het overlijden van zijn vrouw, die in 1667 op 38-jarige leeftijd stierf en hem achterliet met een jong gezin. Na 1680 werd De Hoochs schilderstijl grover en donkerder. Er wordt vaak gezegd dat hij in 1684 in een psychiatrische inrichting stierf, maar degene die daar overleed was zijn zoon met dezelfde naam. De exacte sterfdatum van Pieter de Hooch is onbekend.
De Turing Foundation sponsorde in 2017 een nieuw onderzoeksproject voor Museum Prinsenhof Delft en het Rijksmuseum, gericht op een nieuw overzicht van werken uit hun collecties, met als doel deze in 2019 en 2020 in een gezamenlijke tentoonstelling te presenteren.
MAAK KENNIS MET DE BIÇAKÇI HAN
Bıçakçı Han, Basmane, Konak-centrum
De han ligt in de wijk Basmane van het district Konak, aan de 1270 Sokak.
De Bıçakçı Han bevindt zich tussen woonhuizen en ligt buiten het gebied waar de handel in de stad het meest geconcentreerd was. De han heeft een rechthoekig grondplan. De smalle voorgevel kijkt uit op de Kemer Caddesi, die ook bekendstaat als de Kervan Köprüsü Caddesi. De grote binnenplaats, die ongeveer 65 meter lang en 10 meter breed is, zou tot aan de groep gemetselde kamers hebben doorgelopen. De gemetselde ruimtes aan de rechter- en linkerzijde van de binnenplaats zijn nog steeds aanwezig.
Hoewel de omgeving van de Bıçakçı Han op een hoofdroute ligt die toegang geeft tot de centrale delen van Izmir, kende het gebied lange tijd weinig ontwikkeling. Vanaf het begin van de negentiende eeuw begon het gebied bewoond te raken door arme Griekse migranten die uit de Egeïsche eilanden kwamen. De naam Aya Vukla (Sint Voukolos), gegeven aan een kerk die met steun van de Griekse gemeenschap werd gebouwd in een gebied dat aansloot op een oude Turkse nederzetting, werd ook de naam van de nieuwe buurt. Tegenover de Bıçakçı Han, tussen de spoorlijnen die naar station Basmane lopen en de weg, bevond zich volgens overlevering ook een kleine Turkse begraafplaats die tegenwoordig aan de perrons is overgelaten.
Nadat de Kasaba-spoorlijn in gebruik werd genomen, begon de omgeving te groeien en verschenen er hotels rond de han. In de Bıçakçı Han verbleven ook karavanen en karavaanreizigers. Toen karavanen later niet meer naar Izmir kwamen, werd de han tot in de jaren vijftig gebruikt voor de opslag van goederen die de stad in en uit gingen. In deze periode werden sommige leegstaande kamers ook gebruikt als een soort “familiehuis” waar mensen en gezinnen met een laag inkomen konden verblijven.
Üniversiteler, teknoparklar, girişimciler ve diaspora, Hollanda’da kısa sürede peş peşe sahne aldı.
LAHEY BÜYÜKELÇİLİĞİMİZDE TEKNOLOJİ DİPLOMASİSİ: YTÜ Yıldız Teknopark ve Entertech heyeti ile toplantı.
HOLLANDA’DA TÜRK TEKNOPARKLARINDAN LİFE SCİENCES ODAKLI STRATEJİK AÇILIM: İTÜ ARI Teknokent öncülüğünde Hollanda’da gerçekleştirilen temaslar
AMSTERDAM’DA TURKS İN TECH BULUŞMASI: 150’ye yakın Türk teknoloji profesyoneli aynı çatı altında
(Derlemenin Hollandacası en altta. Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY derledi:
Hollanda’da son günlerde yaşananlar, tesadüflerle açıklanamayacak kadar dikkat çekici. Türkiye’nin teknoloji, girişimcilik ve üniversite merkezli ekosistemi, kısa bir zaman dilimi içinde Hollanda’da art arda sahne aldı. Lahey’den Amsterdam’a uzanan bu temas zinciri, bireysel ziyaretlerin ya da münferit etkinliklerin ötesinde, bilinçli ve çok katmanlı bir açılımın işaretlerini veriyor.
Üniversiteler ve teknoparklar, Hollanda’daki muhataplarıyla stratejik iş birliklerini masaya yatırırken; diaspora içindeki Türk teknoloji profesyonelleri de Amsterdam’da güçlü bir ağ ve dayanışma örneği sergiledi. Tüm bu hareketliliğin ortak paydasında ise Türkiye Cumhuriyeti Lahey Büyükelçiliği’nin teknoloji diplomasisine verdiği açık destek ve yönlendirici rol bulunuyor.
Ortaya çıkan tablo net: Türkiye, teknoloji ve girişimcilik alanında artık sadece iç pazara odaklanan bir ülke değil. Üniversiteler, teknoparklar, girişimciler, yatırımcılar ve diaspora; farklı kulvarlarda ama aynı hedef doğrultusunda, Avrupa ve küresel arenaya doğru ilerliyor.
Hollanda’da kısa süre içinde peş peşe yaşanan bu gelişmeler, Türkiye’nin teknoloji temelli dış açılımının sahadaki yansımalarını gözler önüne seriyor. İşte bu yoğun ve dikkat çekici sürecin üç önemli halkası:
Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan, teknoloji ekosistemi diplomasisinin çok katmanlı ve çok aktörlü bir alan olduğunuve Türk özel sektörü, üniversiteler ve devlet kurumlarının bu alanda küresel bağlantılarını güçlendirdiğini vurguladı.
DEN HAAG,– Türkiye’nin teknoloji ve girişimcilik ekosisteminin uluslararası açılımına yönelik temaslar hız kesmeden sürerken, Yıldız Teknik Üniversitesi Yıldız Teknopark ve Entertech İstanbul Teknokent delegasyonları, Hollanda’nın başkenti Lahey’de Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nde ağırlandı. Büyükelçilik ev sahipliğinde gerçekleşen toplantı, yalnızca bir nezaket ziyareti olmanın ötesine geçerek, teknoloji diplomasisi, üniversite sanayi iş birliği ve küresel pazarlara açılım başlıklarında kapsamlı bir görüş alışverişine sahne oldu.
Büyükelçilikte düzenlenen buluşmada, Türkiye’nin önde gelen teknoloji geliştirme bölgelerinden YTÜ Yıldız Teknopark ve Entertech İstanbul Teknokent temsilcileri, Lahey Büyükelçisi Fatma Ceren Yazgan ile bir araya geldi. Toplantıda, Türkiye’de faaliyet gösteren teknopark ve startup’ların küresel pazarlarda rekabet gücünün artırılmasına yönelik stratejiler, Hollanda’daki teknoloji ekosistemiyle ortaklık olanakları ve inovasyon diplomasi alanındaki yenilikçi yaklaşımlar üzerine görüş alışverişinde bulunuldu.
Büyükelçi Yazgan, sosyal medya paylaşımında bu tür faaliyetlerin, teknoloji ekosistemi diplomasisinin çok katmanlı ve çok aktörlü bir alan olduğunu ve Türk özel sektörü, üniversiteler ve devlet kurumlarının bu alanda küresel bağlantılarını güçlendirdiğini vurguladı.
TEKNOLOJİ DİPLOMASİSİ VURGUSU
Toplantının ana eksenini, son yıllarda giderek daha fazla önem kazanan “teknoloji diplomasisi” oluşturdu. Büyükelçilik tarafından yapılan değerlendirmelerde, teknoloji ekosisteminin artık yalnızca şirketler ya da üniversitelerle sınırlı olmadığı; özel sektör, akademi ve kamu kurumlarının birlikte hareket ettiği çok katmanlı ve çok aktörlü bir alan haline geldiği vurgulandı.
Bu çerçevede, Türkiye’de geliştirilen teknolojilerin ve startup’ların küresel pazarlara erişiminde, diplomatik temsilciliklerin oynadığı rolün önemi ele alındı. Büyükelçiliklerin yalnızca siyasi ve konsolosluk faaliyetleriyle sınırlı kalmadığı, aynı zamanda ekonomik ve teknolojik iş birliklerini kolaylaştıran köprüler haline geldiği ifade edildi.
HOLLANDA VE AVRUPA PAZARI MASAYA YATIRILDI
Görüşmelerde Hollanda’nın Avrupa’daki stratejik konumu özel olarak ele alındı. Özellikle Amsterdam, Rotterdam ve çevresinde yoğunlaşan teknoloji, inovasyon ve startup ekosisteminin, Türk girişimciler için önemli fırsatlar sunduğu değerlendirildi. Hollanda’nın açık inovasyon kültürü, uluslararası yatırımcı ağı ve güçlü üniversite sanayi iş birlikleri, Türk teknoparkları açısından dikkat çekici başlıklar arasında yer aldı.
YTÜ Yıldız Teknopark ve Entertech İstanbul Teknokent temsilcileri, bünyelerinde faaliyet gösteren firmaların Ar Ge kapasitesi, teknoloji odaklı ihracat potansiyeli ve küresel rekabet gücü hakkında bilgi verdi. Hollanda pazarında hangi sektörlerin öne çıktığı, hangi alanlarda ortak projelerin geliştirilebileceği ve Türk girişimcilerin karşılaşabileceği yapısal avantajlar ile zorluklar da toplantının gündeminde yer aldı.
ÜNİVERSİTE, TEKNOPARK VE KAMU İŞ BİRLİĞİ
Toplantıda, üniversitelerin ve teknoparkların uluslararasılaşma süreçlerinde kamu kurumlarıyla kurduğu iş birliğinin kritik rolü vurgulandı. Yıldız Teknik Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Yıldız Teknopark’ın, akademik bilgi birikimini ticarileştirme konusundaki deneyimi ile Entertech İstanbul Teknokent’in girişimcilik ve Ar Ge destekleri, örnek modeller olarak değerlendirildi.
Bu iki yapının birlikte yürüttüğü ve yurt dışı pazarlara açılmayı hedefleyen programların, Türkiye’nin teknoloji ekosisteminin küresel görünürlüğünü artırdığı ifade edildi. Büyükelçilik yetkilileri de, bu tür girişimlerin Hollanda’daki muhatap kurumlarla temas kurulmasında ve güven ortamı oluşturulmasında önemli bir avantaj sağladığını belirtti.
GİRİŞİMCİLER İÇİN YENİ KAPILAR
Toplantının bir diğer önemli başlığı, Türk startup’larının ve teknoloji firmalarının Avrupa’da daha görünür hale gelmesi oldu. Hollanda’daki yatırımcılarla temas kurulması, ortak Ar Ge projeleri geliştirilmesi ve Türk firmalarının Avrupa’daki teknoloji ağlarına dahil edilmesi konularında karşılıklı görüş alışverişi yapıldı.
Büyükelçilik nezdinde yapılan değerlendirmelerde, bu tür temasların somut iş birliklerine ve uzun vadeli projelere dönüşmesinin hedeflendiği, diplomatik misyonların da bu süreçte kolaylaştırıcı rol üstlendiği ifade edildi.
KÜRESEL VİZYONUN BİR PARÇASI
Lahey’de gerçekleşen bu buluşma, Türkiye’nin son yıllarda benimsediği yenilikçilik, teknoloji üretimi ve küresel entegrasyon vizyonunun bir yansıması olarak değerlendiriliyor. Üniversiteler, teknoparklar, özel sektör ve devlet kurumlarının birlikte hareket ettiği bu modelin, Türkiye’nin uluslararası arenadaki teknoloji markasını güçlendirmeyi amaçladığı belirtiliyor.
YTÜ Yıldız Teknopark ve Entertech İstanbul Teknokent heyetinin Lahey temasları, yalnızca bugünün iş birliklerini değil, geleceğe dönük stratejik ortaklıkların da zeminini oluşturan bir adım olarak kayda geçti.
LAHEY’DE VERİLEN FOTOĞRAFIN ARKASI:
TEKNOLOJİ DİPLOMASİSİ NEDEN ÖNEMLİ, BU BULUŞMA NE ANLAMA GELİYOR
Lahey Büyükelçiliği’nde Yıldız Teknik Üniversitesi Yıldız Teknopark ve Entertech İstanbul Teknokent heyetinin katılımıyla gerçekleşen buluşma, ilk bakışta klasik bir diplomatik ziyaret gibi algılanabilir. Oysa ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin son yıllarda sessiz ama kararlı biçimde yürüttüğü teknoloji temelli dış açılımın küçük ama anlamlı bir parçasına işaret ediyor.
Bu fotoğraf, sadece birkaç yöneticinin bir araya gelmesinden ibaret değil; üniversite, teknopark, girişimci ve devlet aklının aynı karede buluştuğu yeni bir diplomasi anlayışını yansıtıyor.
KLASİK DİPLOMASİDEN TEKNOLOJİ DİPLOMASİSİNE
Uzun yıllar boyunca büyükelçilikler, ağırlıklı olarak siyasi ilişkiler, konsolosluk hizmetleri ve ticari temaslarla anıldı. Ancak dijitalleşme, Ar Ge ve inovasyonun küresel rekabette belirleyici hale gelmesiyle birlikte, diplomatik misyonların rolü de değişmeye başladı.
Bugün Lahey’de verilen mesaj açık:
Diplomasi artık sadece devletler arasında değil, ekosistemler arasında yürütülüyor. Üniversiteler, teknoparklar, startup’lar ve yatırımcılar bu sürecin doğal aktörleri haline geldi.
YTÜ Yıldız Teknopark ve Entertech gibi yapılar, bu yeni diplomasi dilinin sahadaki taşıyıcıları olarak öne çıkıyor.
NEDEN HOLLANDA?
Bu sorunun cevabı sadece coğrafi değil, stratejik. Hollanda, Avrupa’nın en küçük ülkelerinden biri olmasına rağmen, teknoloji, lojistik ve inovasyon alanında orantısız derecede büyük bir etkiye sahip.
Amsterdam ve çevresi, sadece startup’ların değil; çok uluslu teknoloji şirketlerinin, araştırma merkezlerinin ve risk sermayesi fonlarının da buluşma noktası. Açık inovasyon kültürü, bürokratik esneklik ve uluslararası iş yapma kolaylığı, Hollanda’yı Türk girişimciler açısından cazip kılıyor.
Lahey ise bu ekosistemin diplomatik ve kurumsal kalbi. Dolayısıyla Büyükelçilikte yapılan bu buluşma, sembolik olduğu kadar yerli yerinde bir adım olarak okunmalı.
TEKNOPARKLAR NEDEN ÖNE ÇIKIYOR?
Türkiye’de teknoparklar uzun süre sadece vergi avantajı sağlayan yapılar olarak görüldü. Oysa son yıllarda tablo değişiyor. Yıldız Teknopark ve Entertech örneğinde olduğu gibi, bu yapılar artık:
*Üniversite bilgisini ticarileştiren,
*Startup’ları küresel pazarlara hazırlayan,
*Uluslararası iş birlikleri kuran,
*Ve en önemlisi Türkiye’nin teknoloji hikayesini dışarıya taşıyan aktörler haline geliyor.
Bu açıdan bakıldığında Lahey’deki buluşma, teknoparkların yalnızca iç pazara değil, küresel rekabete oynadığının da bir göstergesi.
FOTOĞRAFTAKİ “ÇOK AKTÖRLÜ” MESAJ
Paylaşımlarda özellikle vurgulanan “çok katmanlı ve çok aktörlü” ifade, aslında meselenin özünü anlatıyor. Türkiye’nin teknoloji alanında başarı yakalayabilmesi, tek bir kurumun ya da sektörün çabasıyla mümkün değil.
Üniversiteler üretmezse, teknoparklar büyümez.
Teknoparklar büyümezse, startup’lar küreselleşemez.
Startup’lar küreselleşemezse, diplomasi de ekonomik karşılık üretemez.
Lahey’de verilen fotoğraf, bu zincirin halkalarının aynı anda devreye girdiğini gösteriyor.
BU BULUŞMA NEYİN HABERCİSİ?
Bu tür görüşmeler genellikle kısa vadede büyük manşetler üretmez. Ancak orta ve uzun vadede temas, güven ve ağ oluşturur. Yarın bir Türk girişimcisinin Hollanda’da yatırım bulması, bir üniversitenin ortak Ar Ge projesine dahil olması ya da bir teknopark firmasının Avrupa pazarına açılması, bugün atılan bu adımların sonucudur.
Bu nedenle Lahey’deki toplantıyı, tek başına bir ziyaret olarak değil; Türkiye’nin teknoloji temelli dış politika enstrümanlarının sessiz bir örneği olarak okumak gerekir.
Bu konuda söylenecek son söz: Türkiye, teknoloji yarışında yalnızca ürünle değil, akıl ve bağlantı ağıyla da var olmak zorunda. Lahey Büyükelçiliği’nde çekilen bu fotoğraf, işte tam da bunu anlatıyor.
Siyasetin gölgesinden sıyrılmış, girişimciliğin, üniversitenin ve inovasyonun ön plana çıktığı bir diplomasi dili…
Ve belki de Türkiye’nin dünyaya anlatmak istediği yeni hikayenin küçük ama anlamlı bir karesi.
*********** HOLLANDA’DA TÜRK TEKNOPARKLARINDAN LIFE SCIENCES ODAKLI STRATEJİK AÇILIM
AMSTERDAM,-Türkiye’nin teknoloji ve girişimcilik ekosisteminin uluslararası açılımı kapsamında, İTÜ ARI Teknokent öncülüğünde Hollanda’da gerçekleştirilen temaslar, özellikle yaşam bilimleri alanında yeni ve stratejik iş birliklerinin kapısını araladı. İTÜ ARI Teknokent Genel Müdürü Prof. Dr. Attila Dikbaş’ın paylaştığı bilgilere göre, bu ziyaretler yalnızca bir dizi görüşmeden ibaret kalmadı; aynı zamanda Türkiye ile Hollanda arasında uzun vadeli bir bilim ve teknoloji köprüsünün temellerini attı.
İTÜ ARI Teknokent heyeti, Yaşam Bilimleri Koordinatörü Dr. H.C. Asım Şengör ve Uluslararası İlişkiler Temsilcisi Gözde Kara Günaydın ile birlikte Hollanda’da tarım, gıda teknolojileri ve biyoteknoloji alanlarında çeşitli temaslarda bulundu. Görüşmelerde, olası iş birlikleri değerlendirilirken, hukuki altyapılar, ortak veri sistemleri ve sürdürülebilir iş birliği modelleri gibi başlıklar da ele alındı.
Heyet, Hollanda’daki yerel dinamikleri daha yakından anlamak amacıyla akademik ve profesyonel hukuk çevreleriyle de bir araya geldi. Bu kapsamda hukuk akademisyeni Dr. Can Atik ile ve Avrupa patent ve marka vekilliği alanında faaliyet gösteren NLO temsilcileriyle yapılan görüşmelerde, Türk girişimlerinin Avrupa’daki ortak projelere katılım olanakları ve fikri mülkiyet süreçlerinin güçlendirilmesi konuları masaya yatırıldı.
Temasların önemli duraklarından biri de Entertech Amsterdam ofisi oldu. Burada Türkiye Cumhuriyeti Lahey Büyükelçisi Fatma Ceren Yazgan, Dr. Muhammed Kasapoğlu ve Doç. Dr. Muhammet Garip ile yapılan görüşmelerde, üç üniversite teknoparkının güçlerini birleştirerek Hollanda’da ortak bir iş birliği programı geliştirme yönündeki niyetleri dile getirildi. Büyükelçiliğin desteğiyle, Türkiye çıkışlı teknoloji ve bilim temelli girişimlerin uluslararası alanda daha güçlü bir karşılık bulmasının hedeflendiği vurgulandı.
Prof. Dr. Attila Dikbaş, gerçekleştirilen temasların uzun vadede sağlam ve sürdürülebilir bir bilim ve teknoloji köprüsü oluşturma yolunda önemli bir zemin hazırladığını ifade ederken, sürece katkı sunan Rıza Kadılar, Barış Kavaklı ve Esra Acar Koç’a da teşekkür etti.
Bu ziyaretlerin, Türkiye’nin özellikle yaşam bilimleri ve ileri teknoloji alanlarında Avrupa ile kurduğu ilişkileri derinleştirmesi açısından kritik bir adım olduğu değerlendiriliyor.
**************
AMSTERDAM’DA TURKS IN TECH BULUŞMASI: 150’YE YAKIN TÜRK TEKNOLOJİ PROFESYONELİ AYNI ÇATI ALTINDA
AMSTERDAM,-Hollanda’da yaşayan Türk teknoloji profesyonelleri, girişimciler ve yatırımcılar, Turks in Tech çatısı altında Amsterdam’da düzenlenen geleneksel büyük buluşmada bir araya geldi. Yaklaşık 150 kişinin katılımıyla gerçekleşen etkinlik, diaspora içindeki teknoloji ekosisteminin güçlenmesi ve yeni iş birliklerinin doğması açısından dikkat çekti.
Turks in Tech tarafından organize edilen buluşmaya, Türkiye Cumhuriyeti Lahey Büyükelçisi Fatma Ceren Yazgan da katıldı. Büyükelçi Yazgan, etkinlikte teknoloji alanında çalışan Türk profesyonellerle bir araya gelerek vizyonunu paylaştı ve diaspora içindeki dayanışmanın önemine vurgu yaptı. Katılımcılar, Büyükelçi Yazgan’ın varlığını moral ve motivasyon kaynağı olarak değerlendirdi.
Etkinliğin ana sponsorluğunu BetterUp üstlenirken, organizasyonun koordinasyonunda ve içeriğinde detaylara verilen özen katılımcıların beğenisini topladı. Turks in Tech Ambassador ekibinden Hande Karabıyık ve Harun Yılmaz da organizasyon sürecine aktif katkı sundu.
Program kapsamında sahne alan girişimciler, farklı sunum tarzları ve doğaçlama yaklaşımlarıyla projelerini tanıttı. Aytaç Seyfioğlu, Hande Karabıyık, Lara Çağla K., Kubilay Ekşioğlu ve Sevil Kubilay, yaratıcı fikirleriyle etkinliğe renk kattı.
Organizasyonun gönüllü ekibi ise etkinliğin sorunsuz ilerlemesinde önemli rol oynadı. Katılımcılar, sürecin yalnızca profesyonel değil aynı zamanda samimi ve dayanışma odaklı bir atmosferde ilerlediğini ifade etti.
Turks in Tech Amsterdam buluşması, Türk teknoloji ekosisteminin Hollanda’daki insan kaynağını görünür kılarken, katılımcılar arasında uzun vadeli bağların kurulmasına da zemin hazırladı. Etkinlik, diaspora temelli teknoloji topluluklarının giderek daha güçlü bir yapıya kavuştuğunu bir kez daha ortaya koydu.
HOLLANDA’DA ATILAN ADIMLAR NE ANLAMA GELİYOR, SIRADA NE VAR?
Hollanda’da kısa süre içinde peş peşe yaşanan bu temaslar, Türkiye’nin teknoloji ve girişimcilik alanında artık rastlantısal değil, planlı ve stratejik bir dış açılım yürüttüğünü gösteriyor. Üniversiteler, teknoparklar, girişimciler, yatırımcılar ve diaspora, farklı başlıklarda ama aynı hedef doğrultusunda sahaya inmiş durumda. Bu tablo, Türkiye’nin teknoloji ekosisteminin yalnızca üretmekle yetinmeyip, ürettiğini doğru pazarlara, doğru ortaklarla ve doğru diplomatik zeminle taşımaya başladığını ortaya koyuyor.
Lahey Büyükelçiliği merkezli teknoloji diplomasisi, İTÜ ARI Teknokent’in life sciences odaklı stratejik hamleleri ve Amsterdam’daki Turks in Tech buluşması birlikte okunduğunda, resim daha da netleşiyor. Devlet aklı, akademik bilgi, girişimcilik ruhu ve diaspora gücü ilk kez bu denli eş zamanlı ve görünür biçimde bir araya geliyor. Bu durum, geçmişte sıkça dile getirilen ancak sahada yeterince karşılık bulamayan “ekosistem yaklaşımının” artık somutlaşmaya başladığını gösteriyor.
Ancak bu noktada kritik bir eşik bulunuyor. Bu tür ziyaretler, toplantılar ve buluşmalar, tek başına başarı anlamına gelmiyor. Asıl belirleyici olan, bu temasların kalıcı iş birliklerine, ortak projelere, yatırım kararlarına ve sürdürülebilir yapılara dönüşüp dönüşemeyeceği olacak. Hollanda gibi rekabetin ve standardın yüksek olduğu bir ekosistemde kalıcı olabilmek, süreklilik, takip ve profesyonel koordinasyon gerektiriyor.
Bundan sonraki aşamada yapılması gerekenler de bu nedenle net. Öncelikle teknoparklar ve üniversiteler arasında Hollanda merkezli ortak programların kurumsallaşması gerekiyor. Girişimcilerin bireysel çabalarla değil, yapılandırılmış destek mekanizmalarıyla Avrupa pazarına açılması büyük önem taşıyor. Diaspora içindeki teknoloji profesyonellerinin ise sadece buluşmalarda değil, mentorluk, yatırım ve proje ortaklığı gibi alanlarda daha aktif rol alması gerekiyor.
Sonuç olarak Hollanda’da atılan bu adımlar, Türkiye’nin teknoloji temelli yeni hikayesinin başlangıç sayfaları olarak okunmalı. Bu hikayenin güçlü bir başarı öyküsüne dönüşmesi ise atılan adımların sabırla, istikrarla ve ortak akılla devam ettirilmesine bağlı. Bugün çekilen fotoğraflar, yarının manşetlerine dönüşebilir. Bunun için gereken şey, doğru yönde atılmış bu adımların yarım bırakılmaması.
*********************
WAT GEBEURT ER IN NEDERLAND? HET TURKSE TECHNOLOGIE-ECOSYSTEEM BETREEDT HET TONEEL
Universiteiten, technoparken, ondernemers en de diaspora traden in korte tijd achter elkaar op in Nederland.
1 – TECHNOLOGIEDIPLOMATIE BIJ ONZE AMBASSADE IN DEN HAAG:
Bijeenkomst met de delegaties van YTÜ Yıldız Technopark en Entertech Istanbul Technopark.
2 – STRATEGISCHE LIFE SCIENCES-OPENING VAN TURKSE TECHNOPARKEN IN NEDERLAND:
Contacten en bezoeken onder leiding van İTÜ ARI Technokent.
3 – TURKS IN TECH-BIJEENKOMST IN AMSTERDAM:
Bijna 150 Turkse technologieprofessionals onder één dak.
Samengesteld door İlhan KARAÇAY
Nederland maakt de afgelopen periode ontwikkelingen mee die moeilijk als toeval kunnen worden bestempeld. Het Turkse ecosysteem op het gebied van technologie, ondernemerschap en universiteiten trad binnen korte tijd herhaaldelijk op het Nederlandse toneel. Deze reeks contacten, die zich uitstrekt van Den Haag tot Amsterdam, wijst op een bewuste, gelaagde en strategische internationale opening die verder gaat dan individuele bezoeken of losse evenementen.
Terwijl universiteiten en technoparken strategische samenwerkingen met hun Nederlandse gesprekspartners bespraken, lieten Turkse technologieprofessionals uit de diaspora in Amsterdam zien hoe krachtig netwerkvorming en onderlinge solidariteit kunnen zijn. De gemeenschappelijke noemer van deze dynamiek is de actieve en richtinggevende rol van de Turkse Ambassade in Den Haag, met een duidelijke focus op technologiediplomatie.
Het beeld dat hieruit naar voren komt, is helder. Turkije richt zich op het gebied van technologie en ondernemerschap niet langer uitsluitend op de binnenlandse markt. Universiteiten, technoparken, ondernemers, investeerders en de diaspora bewegen zich, ieder vanuit hun eigen rol maar met hetzelfde doel, richting Europa en de mondiale arena.
De ontwikkelingen die zich in korte tijd in Nederland hebben voltrokken, tonen de concrete weerslag van Turkije’s technologiegedreven internationale strategie. Dit zijn de drie belangrijkste schakels van dit intensieve en opvallende proces.
TECHNOLOGIEDIPLOMATIE BIJ ONZE AMBASSADE IN DEN HAAG
BIJEENKOMST MET YTÜ YILDIZ TECHNOPARK EN ENTERTECH-DELEGATIE
Onze ambassadeur Fatma Ceren Yazgan benadrukte dat diplomatie binnen het technologie-ecosysteem een gelaagd en multi-actorenveld is, waarin de Turkse private sector, universiteiten en overheidsinstellingen gezamenlijk hun mondiale netwerken versterken.
DEN HAAG,- Terwijl de internationale openstelling van het Turkse technologie- en ondernemerschapsecosysteem in hoog tempo doorgaat, werden delegaties van Yıldız Technische Universiteit Yıldız Technopark en Entertech Istanbul Technopark ontvangen op de Turkse Ambassade in Den Haag. De bijeenkomst ging verder dan een beleefdheidsbezoek en bood ruimte voor een diepgaande uitwisseling van ideeën over technologiediplomatie, samenwerking tussen universiteit en industrie en toegang tot mondiale markten.
Tijdens de bijeenkomst kwamen vertegenwoordigers van YTÜ Yıldız Technopark en Entertech İstanbul Technopark samen met ambassadeur Fatma Ceren Yazgan. Besproken werden strategieën om het concurrentievermogen van Turkse technoparken en startups op internationale markten te vergroten, samenwerkingsmogelijkheden met het Nederlandse technologie-ecosysteem en innovatieve benaderingen binnen de technologiediplomatie.
Ambassadeur Yazgan benadrukte in haar sociale media dat dergelijke activiteiten aantonen hoe technologiediplomatie een gelaagd en multi-actorenveld is, waarin de Turkse private sector, universiteiten en overheidsinstellingen gezamenlijk hun internationale verbindingen versterken.
FOCUS OP TECHNOLOGIEDIPLOMATIE
Het centrale thema van de bijeenkomst was technologiediplomatie, een begrip dat de afgelopen jaren steeds belangrijker is geworden. Vanuit de ambassade werd benadrukt dat het technologie-ecosysteem niet langer beperkt is tot bedrijven of universiteiten alleen, maar is uitgegroeid tot een gelaagd en multi-actorenveld waarin private sector, academische wereld en publieke instellingen gezamenlijk optrekken.
In dit kader werd het belang besproken van diplomatieke vertegenwoordigingen bij het faciliteren van toegang van in Turkije ontwikkelde technologieën en startups tot mondiale markten. Ambassades beperken zich niet langer tot politieke en consulaire taken, maar fungeren steeds vaker als bruggen die economische en technologische samenwerking mogelijk maken.
NEDERLAND EN DE EUROPESE MARKT OP TAFEL
Tijdens de gesprekken werd de strategische positie van Nederland binnen Europa expliciet besproken. Met name het technologie-, innovatie- en startup-ecosysteem in en rond Amsterdam en Rotterdam biedt aanzienlijke kansen voor Turkse ondernemers. De open innovatiecultuur van Nederland, het internationale investeerdersnetwerk en de sterke samenwerking tussen universiteiten en industrie werden genoemd als aandachtspunten voor Turkse technoparken.
Vertegenwoordigers van YTÜ Yıldız Technopark en Entertech Istanbul Technopark gaven informatie over de R&D-capaciteit van de bedrijven binnen hun structuren, hun exportpotentieel en hun mondiale concurrentiekracht. Ook sectoren met groeipotentieel op de Nederlandse markt, mogelijke samenwerkingsgebieden en structurele kansen en uitdagingen voor Turkse ondernemers kwamen aan bod.
SAMENWERKING TUSSEN UNIVERSITEIT, TECHNOPARK EN OVERHEID
Tijdens de bijeenkomst werd benadrukt hoe cruciaal de samenwerking tussen universiteiten, technoparken en overheidsinstellingen is in het internationaliseringsproces. De ervaring van Yıldız Technopark in het commercialiseren van academische kennis en de ondersteuning van ondernemerschap en R&D door Entertech Istanbul Technopark werden als voorbeeldmodellen genoemd.
Gezamenlijke programma’s die gericht zijn op internationale markten dragen bij aan de zichtbaarheid van het Turkse technologie-ecosysteem. Vanuit de ambassade werd benadrukt dat dergelijke initiatieven een belangrijk voordeel bieden bij het opbouwen van vertrouwen en contacten met Nederlandse partners.
NIEUWE KANSEN VOOR ONDERNEMERS
Een ander belangrijk agendapunt was het vergroten van de zichtbaarheid van Turkse startups en technologiebedrijven in Europa. Er werd van gedachten gewisseld over contacten met Nederlandse investeerders, gezamenlijke R&D-projecten en de integratie van Turkse bedrijven in Europese technologienetwerken.
Binnen de ambassade werd aangegeven dat dergelijke contacten gericht zijn op het ontwikkelen van concrete samenwerkingen en langetermijnprojecten, waarbij diplomatieke missies een faciliterende rol vervullen.
ONDERDEEL VAN EEN MONDIALE VISIE
De bijeenkomst in Den Haag wordt gezien als een weerspiegeling van Turkije’s recente focus op innovatie, technologieproductie en mondiale integratie. Het samenwerkingsmodel waarin universiteiten, technoparken, private sector en overheid gezamenlijk optreden, heeft tot doel het internationale technologiemerk van Turkije te versterken.
De contacten van de delegaties van YTÜ Yıldız Technopark en Entertech Istanbul Technopark in Den Haag gelden niet alleen als relevant voor bestaande samenwerkingen, maar ook als een stap die de basis legt voor toekomstige strategische partnerschappen.
DE ACHTERGROND VAN DE FOTO IN DEN HAAG
WAAROM TECHNOLOGIEDIPLOMATIE BELANGRIJK IS EN WAT DEZE BIJEENKOMST BETEKENT
Op het eerste gezicht kan de bijeenkomst op de Turkse Ambassade in Den Haag met deelname van YTÜ Yıldız Technopark en Entertech Istanbul Technopark worden gezien als een klassiek diplomatiek bezoek. Het beeld dat naar voren komt, wijst echter op een klein maar betekenisvol onderdeel van Turkije’s stille en vastberaden technologiegedreven buitenlandse opening.
De foto toont meer dan enkele bestuurders die samenkomen. Zij weerspiegelt een nieuwe diplomatieke benadering waarin universiteiten, technoparken, ondernemers en de staat gezamenlijk optreden.
VAN KLASSIEKE DIPLOMATIE NAAR TECHNOLOGIEDIPLOMATIE
Jarenlang werden ambassades vooral geassocieerd met politieke relaties, consulaire diensten en handelscontacten. Met de opkomst van digitalisering, R&D en innovatie als bepalende factoren in mondiale concurrentie, is ook de rol van diplomatieke missies veranderd.
De boodschap uit Den Haag is duidelijk. Diplomatie vindt niet langer alleen plaats tussen staten, maar ook tussen ecosystemen. Universiteiten, technoparken, startups en investeerders zijn uitgegroeid tot natuurlijke actoren in dit proces.
Structuren zoals YTÜ Yıldız Technopark en Entertech fungeren als dragers van deze nieuwe diplomatieke taal op het terrein.
WAAROM NEDERLAND?
Het antwoord op deze vraag is niet alleen geografisch, maar vooral strategisch. Nederland is een van de kleinste landen van Europa, maar heeft een onevenredig grote impact op het gebied van technologie, logistiek en innovatie.
Amsterdam en omgeving vormen niet alleen een ontmoetingspunt voor startups, maar ook voor multinationale technologiebedrijven, onderzoekscentra en durfkapitaalfondsen. De open innovatiecultuur, bestuurlijke flexibiliteit en het gemak van internationaal zakendoen maken Nederland aantrekkelijk voor Turkse ondernemers.
Den Haag vormt het diplomatieke en institutionele hart van dit ecosysteem. In die zin is de bijeenkomst op de ambassade zowel symbolisch als uiterst passend.
WAAROM TECHNOPARKEN STEEDS BELANGRIJKER WORDEN
In Turkije werden technoparken lange tijd vooral gezien als structuren met fiscale voordelen. Dat beeld is aan het veranderen. Zoals blijkt uit de voorbeelden van Yıldız Technopark en Entertech zijn deze structuren uitgegroeid tot actoren die academische kennis commercialiseren, startups voorbereiden op mondiale markten en internationale samenwerkingen tot stand brengen.
De bijeenkomst in Den Haag laat zien dat technoparken niet langer alleen op de binnenlandse markt gericht zijn, maar actief deelnemen aan de mondiale concurrentie.
DE BETEKENIS VAN HET MULTI-ACTORENBOODSCHAP
De nadruk op een gelaagde en multi-actorenstructuur raakt de kern van de zaak. Succes op technologisch gebied is niet mogelijk door inspanningen van één enkele instelling of sector.
Zonder universiteiten geen kennisproductie.
Zonder technoparken geen groei.
Zonder startups geen internationalisering.
Zonder internationalisering geen economische opbrengst van diplomatie.
De foto uit Den Haag laat zien dat deze schakels gelijktijdig in werking zijn.
WAT KONDIGT DEZE BIJEENKOMST AAN?
Dergelijke ontmoetingen leveren zelden direct grote krantenkoppen op. Op middellange en lange termijn creëren zij echter contact, vertrouwen en netwerken. Een Turkse startup die morgen een investering vindt in Nederland, een universiteit die toetreedt tot een gezamenlijk R&D-project of een technoparkbedrijf dat de Europese markt betreedt, is het resultaat van stappen die vandaag worden gezet.
Daarom moet deze bijeenkomst niet worden gezien als een los bezoek, maar als een stille illustratie van Turkije’s technologiegedreven buitenlandse beleidsinstrumenten.
De conclusie is helder. Turkije moet in de technologische wedloop niet alleen aanwezig zijn met producten, maar ook met denkkracht en netwerken. De foto die in Den Haag werd genomen, vertelt precies dit verhaal.
Een diplomatieke taal waarin ondernemerschap, universiteiten en innovatie centraal staan, los van de schaduw van klassieke politiek.
Misschien is dit wel een klein maar betekenisvol kader van het nieuwe verhaal dat Turkije aan de wereld wil vertellen.
*****************
STRATEGISCHE LIFE SCIENCES-OPENING VAN TURKSE TECHNOPARKEN IN NEDERLAND
AMSTERDAM,- In het kader van de internationale openstelling van het Turkse technologie- en ondernemerschapsecosysteem hebben de contacten onder leiding van İTÜ ARI Technokent in Nederland nieuwe en strategische samenwerkingen geopend, met name op het gebied van life sciences. Volgens informatie gedeeld door algemeen directeur Prof. Dr. Attila Dikbaş gingen deze bezoeken verder dan een reeks gesprekken en legden zij de basis voor een duurzame wetenschaps- en technologiebrug tussen Turkije en Nederland.
De delegatie van İTÜ ARI Technokent voerde samen met Life Sciences-coördinator Dr. H.C. Asım Şengör en vertegenwoordiger internationale betrekkingen Gözde Kara Günaydın gesprekken op het gebied van landbouw, voedseltechnologie en biotechnologie. Naast mogelijke samenwerkingen kwamen ook juridische infrastructuren, gedeelde datasystemen en duurzame samenwerkingsmodellen aan bod.
De delegatie sprak tevens met academische en professionele juridische kringen om lokale dynamieken beter te begrijpen. In gesprekken met juridisch academicus Dr. Can Atik en vertegenwoordigers van het Europese octrooi- en merkenkantoor NLO werden deelname van Turkse startups aan Europese samenwerkingsprojecten en versterking van intellectuele eigendomsprocessen besproken.
Een belangrijk onderdeel van het programma was het bezoek aan het Entertech Amsterdam-kantoor. Hier vonden gesprekken plaats met ambassadeur Fatma Ceren Yazgan, Dr. Muhammed Kasapoğlu en universitair hoofddocent Muhammet Garip. Drie universitaire technoparken spraken de intentie uit om hun krachten te bundelen en in Nederland een gezamenlijk samenwerkingsprogramma te ontwikkelen, met steun van de ambassade.
Prof. Dr. Attila Dikbaş benadrukte dat deze contacten een belangrijke basis vormen voor een duurzame wetenschaps- en technologiebrug op de lange termijn en bedankte Rıza Kadılar, Barış Kavaklı en Esra Acar Koç voor hun bijdragen.
Deze bezoeken worden gezien als een cruciale stap in het verdiepen van Turkije’s relaties met Europa op het gebied van life sciences en geavanceerde technologie.
****************
TURKS IN TECH-BIJEENKOMST IN AMSTERDAM: BIJNA 150 TURKSE TECHNOLOGIEPROFESSIONALS ONDER ÉÉN DAK
AMSTERDAM,-Turkse technologieprofessionals, ondernemers en investeerders die in Nederland wonen, kwamen in Amsterdam samen tijdens de traditionele grote bijeenkomst van Turks in Tech. Met een opkomst van bijna 150 deelnemers trok het evenement de aandacht als een belangrijk moment voor de versterking van het diaspora-ecosysteem en het ontstaan van nieuwe samenwerkingen.
De bijeenkomst werd georganiseerd door Turks in Tech en bijgewoond door ambassadeur Fatma Ceren Yazgan. Zij sprak met technologieprofessionals over haar visie en benadrukte het belang van solidariteit binnen de diaspora. Haar aanwezigheid werd door deelnemers gezien als een bron van motivatie.
De hoofdsponsor van het evenement was BetterUp. De zorgvuldige organisatie en inhoud werden door de deelnemers gewaardeerd. Ook de Turks in Tech Ambassador-leden Hande Karabıyık en Harun Yılmaz leverden actieve bijdragen aan het programma.
Tijdens het evenement presenteerden ondernemers hun projecten met uiteenlopende en vaak spontane presentatiestijlen. Aytaç Seyfioğlu, Hande Karabıyık, Lara Çağla K., Kubilay Ekşioğlu en Sevil Kubilay gaven met hun creatieve ideeën extra kleur aan de bijeenkomst.
Het vrijwilligersteam speelde een belangrijke rol in het soepele verloop van het evenement. De deelnemers gaven aan dat de sfeer niet alleen professioneel was, maar ook warm en gebaseerd op onderlinge solidariteit.
De Turks in Tech-bijeenkomst in Amsterdam maakte het menselijke kapitaal van het Turkse technologie-ecosysteem in Nederland zichtbaar en legde de basis voor duurzame relaties tussen de deelnemers. Het evenement liet opnieuw zien dat diaspora-gedreven technologiecommunities steeds sterker worden.
WAT BETEKENEN DE STAPPEN DIE IN NEDERLAND ZIJN GEZET EN WAT KOMT HIERNA?
De ontwikkelingen die zich in korte tijd in Nederland hebben voorgedaan, laten zien dat Turkije op het gebied van technologie en ondernemerschap niet langer een toevallige, maar een geplande en strategische internationale opening nastreeft. Universiteiten, technoparken, ondernemers, investeerders en de diaspora zijn gelijktijdig en doelgericht in beweging gekomen. Dit beeld maakt duidelijk dat het Turkse technologie-ecosysteem zich niet meer beperkt tot produceren, maar zich steeds bewuster richt op het positioneren van die productie in de juiste markten, met de juiste partners en binnen een doordacht diplomatiek kader.
Wanneer de technologiediplomatie rond de Turkse Ambassade in Den Haag, de life sciences-gerichte initiatieven van İTÜ ARI Technokent en de Turks in Tech-bijeenkomst in Amsterdam samen worden bekeken, ontstaat een helder totaalbeeld. Staatsbeleid, academische kennis, ondernemerschap en de kracht van de diaspora komen voor het eerst zo zichtbaar en gelijktijdig samen. Dit wijst erop dat de vaak benoemde maar zelden concreet uitgewerkte ecosysteembenadering nu daadwerkelijk vorm begint te krijgen.
Tegelijkertijd is dit een cruciaal kantelpunt. Bezoeken, bijeenkomsten en netwerkevenementen betekenen op zichzelf nog geen succes. Doorslaggevend zal zijn of deze contacten kunnen uitgroeien tot duurzame samenwerkingen, gezamenlijke projecten, investeringsbeslissingen en structurele partnerschappen. In een competitief en hoogwaardig ecosysteem als dat van Nederland zijn continuïteit, opvolging en professionele coördinatie onmisbaar.
De vervolgstappen liggen dan ook voor de hand. Het is van belang dat gezamenlijke programma’s tussen technoparken en universiteiten in Nederland verder worden geïnstitutionaliseerd. Startups moeten niet via individuele inspanningen, maar via gestructureerde ondersteuningsmechanismen toegang krijgen tot de Europese markt. Tegelijkertijd wordt van technologieprofessionals binnen de diaspora verwacht dat zij hun rol verder verdiepen, niet alleen als deelnemers aan bijeenkomsten, maar ook als mentoren, investeerders en projectpartners.
Alles overziend kunnen de stappen die in Nederland zijn gezet worden beschouwd als de eerste pagina’s van een nieuw technologieverhaal van Turkije. Of dit verhaal uitgroeit tot een overtuigend succes, zal afhangen van de mate waarin deze stappen met geduld, consistentie en gezamenlijke visie worden voortgezet. De foto’s van vandaag kunnen de koppen van morgen worden. Daarvoor is één voorwaarde essentieel: de juiste stappen mogen niet halverwege blijven steken.
Dünya Türk İş Konseyi (DTİK)’in, Avrupa Bölge Temsilciler Kurulu Başkanı Turgut Torunoğulları ve Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Genel Sekreter Yardımcısı Adem Yavuz yüreklere su serptiler…
(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie staat onderaan)
DEN BOSCH,- Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) bünyesinde çalışmalarını sürdüren Dünya Türk İş Konseyi (DTİK) tarafından düzenlenen “DTİK Hollanda Den Bosch Buluşması”, Hollanda’da yerleşik Türk iş dünyası temsilcilerini aynı çatı altında topladı. Ev sahipliğini Dünya Türk İş Konseyi Avrupa Bölge Temsilciler Kurulu Başkanı Turgut Torunoğulları’nın yaptığı toplantı, Edelstall Simtronic salonunda gerçekleşti.
DEVLETİN TEMSİLCİLERİ VE İŞ DÜNYASI AYNI MASADAYDI
Buluşmaya, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu Genel Sekreter Yardımcısı Adem Yavuz’un yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti Rotterdam Konsolosu Bilal Köse, Türkiye Cumhuriyeti Lahey Ticaret Müşaviri Ömer İlhan, Türkiye Cumhuriyeti Rotterdam Ticaret Ateşesi Veysel Parlak, Türkiye Cumhuriyeti Amsterdam Ticaret Ateşesi Kutgün Sinal, Türkiye Cumhuriyeti Lahey Büyükelçiliği Hazine ve Maliye Müşaviri Zafer Düzenli ve Amersfoort Fahri Başkonsolosu Titus F.P. Kramer de katıldı.
Kendisini, Hollanda’da ve hatta tüm dış ülkelerde yaşayan yurttaşlarımız için yaptığı önemli hizmetlerden tanıdığımız, DTİK Avrupa Bölge Temsilciler Kurulu Başkanı Turgut Torunoğulları, DTİK’in Hollanda’daki yapılanmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunarak, ülke genelinde daha yaygın ve kapsayıcı bir temsil hedeflediklerini ifade etti. Turgut Torunoğulları, Dünya Türk İş Konseyi’nin Hollanda’daki yapılanmasını daha yaygın ve kapsayıcı hale getirmeyi hedeflediklerini vurguladı. İşçi olarak gelinen ülkelerde artık işveren konumuna gelindiğini söyleyen Torunoğulları, eğitime verilen önemle, Türk gençlerinin Avrupa’da önemli görevler üstlendiğini ve siyasette de söz sahibi olduğunu belirterek, ticareti büyütmenin yolunun bilgi paylaşımı ve ortak hareketten geçtiğini dile getirdi.
Torunoğulları’nın altını çizdiği bir diğer konu da, son yıllarda Avrupa’ya gelen expatlarla ve Hollanda’da eğitim almış gençlerle yapılan buluşmalar oldu. Amaçlarının, gençlerin önünü açmak, bilgi birikimlerinden yararlanmak ve sorunlarına çözüm üretmek olduğunu söyledi. Toplantılarda elde edilen verileri raporlaştırıp Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu yönetimine sunduklarını aktaran Torunoğulları, bu buluşmaları Avrupa geneline yaymakta kararlı olduklarını ifade etti.
TORUNOĞULLARI: SADECE SÖZ DEĞİL SONUÇ ÜRETEN BİR İSİM
Hollanda’daki Türk toplumunun yakından tanıdığı Turgut Torunoğulları’nın adı, yıllardır sadece iş dünyası buluşmalarıyla değil, yurt dışında yaşayan vatandaşların günlük hayatını kolaylaştıran somut kazanımlarla da anılıyor.
Bunların başında, yurt dışından Türkiye’ye otomobil ile gidenler için yıllarca sorun olan triptik süresi geliyor. Üç ay olarak uygulanan sürenin iki yıla çıkarılmasında Torunoğulları’nın ciddi katkı verdiği biliniyor. Şimdi ise bu sürenin dört yıla yükseltilmesi için girişimlerin sürdüğü ifade ediliyor.
Bir diğer dikkat çekici başlık da bedelli askerlik ücreti. Yurt dışında yaşayanların yıllarca dile getirdiği mağduriyetlerden biri olan ve dönem dönem altı bin avrolara kadar çıkan bedelli askerlik bedelinin yaklaşık bin avro seviyelerine düşürülmesi sürecinde de Torunoğulları’nın aktif rol oynadığı, çevrelerince sıkça vurgulanıyor.
(Torunoğulları’nın konuşma metninin tamamını en altta bulacaksınız)
ADEM YAVUZ “DİASPORAYLA TÜRKİYE ARASINDA GÜÇLÜ KÖPRÜ” MESAJI VERDİ
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu Genel Sekreter Yardımcısı Adem Yavuz ise konuşmasında, Dünya Türk İş Konseyi’nin diaspora diplomasisi açısından stratejik önemine dikkat çekti. Dünya Türk İş Konseyi’nin yalnızca bir iş insanları ağı olmadığını, aynı zamanda Türkiye ile diaspora arasında güçlü bir köprü işlevi gördüğünü belirten Yavuz, Avrupa’daki Türk iş dünyasının kurumsal kapasitesini artırmanın, sektörler arası iş birliğini teşvik etmenin ve ortak aklı güçlendirmenin öncelikleri arasında yer aldığını söyledi.
Toplantının soru cevap ve değerlendirme bölümünde, Hollanda’daki Türk yatırımcıların karşılaştığı hukuki sorunlar masaya yatırıldı. Bu sorunların çözümünde sivil toplum kuruluşlarının rolü, ev sahibi ülke makamlarıyla kurumsal iletişimin güçlendirilmesi ve temsiliyetin artırılması başlıkları öne çıktı.
Ayrıca kadın erkek dengesinin toplumsal temsilde güçlendirilmesi, Türk ve Avrupa iş kültürlerinin uyumlaştırılması, Dünya Türk İş Konseyi üyeleri arasında sektörel çalışma grupları oluşturulması ve bu gruplardan doğan iş birliklerinin daha görünür kılınması da istişare edildi.
Gündeme gelen konulardan biri de Avrupa Birliği süreci ve Avrupa Parlamentosu ile temaslar oldu. Türk diasporasının sorunlarının Avrupa Birliği düzeyinde aktarılmasının önemine dikkat çekildi.
Avrupa Birliği süreci ve Avrupa Parlamentosu ile temaslar da toplantının gündeminde yer alırken, Türk diasporasının sorunlarının AB düzeyinde aktarılmasının önemi vurgulandı.
DEN BOSCH’TAN ÇIKAN MESAJ NET
Den Bosch’taki Simtronic-Edelstaal işyerindeki buluşma, bir yandan ticari iş birliği imkanlarını büyütmeyi hedefleyen bir platform, diğer yandan diasporanın kronikleşen sorunlarını kurumsal kanallara taşıyan bir “ortak akıl masası” görüntüsü verdi. İş dünyası temsilcilerinin beklentisi de açık: Hollanda’daki girişimcinin sesi daha güçlü duyulsun, sorunlar raporlarla somutlaşsın ve alın teriyle kurulan işletmeler, Avrupa çapında daha organize bir ağın parçası haline gelsin.
TORUNOĞULLARI KONUŞMASININ TAM METNİ:
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, bu pazar günü, zamanınızı ayırarak, yüzlerce kilometre yol geldiniz. Yılardır sizlerle beraber güzel işler yaptık. Bu güzel gününüzü DTİK için ayırdığınız için hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Sayın başkonsolosum, sayın Adem Yavuz Bey, Ezel Ünel Hanım ve İbu Lyada Tezol hanım Türkiye’den geldiler. Kendilerine ayrıca teşekkür ediyorum.
Evet, DTİK 2025 yılında neler yaptı?
29 ülkede temsilciliğimiz ve şehir temsilciliklerimizle mükemmel bir yere geldi.
Sayın başkanımız Nail Olpak bey ve sayın Bakanımız Ömer Polat bey ile birçok ülkede toplantılar yaptık ve diasporamızı güçlendirdik.
Girişimcilerimizi bir araya getirerek paylaşmayı, ortaklık kurmayı ve iş birliği yapmayı teşvik ettik ve başarılı olduk. Bu salonda birçok arkadaşımız bugün, yani bu toplantıların sonucunda ortaklık kurdular. Hatta markalar üzerinde çalışıyorlar ve çalışmaya başladılar. İyi de gidiyorlar.
Evet, kendimden örnek vereyim.
Arkadaşlar, 45 yıldır Hollanda’dayım. İş insanlarına başkanlık yaptım, sivil toplum başkanlığı yaptım. Yaklaşık 20 yıldır DEİK ve DTİK’te görev yapıyorum. Bana ne verdi bu kalabalık, size ne verecek?
Sevgili dostlarım, bana ne verdi size anlatayım. Belki benim hikayemden sizlere de bir şeyler çıkar.
Ben buradaki toplumumuzun 40 yıl önceki halini de biliyorum, 20 yıl öncesini de ve şimdikini de görüyorum. 10 yıl sonrasını da hayal edebiliyorum. Çünkü DTİK toplantılarına giderken:
Tanıştığım arkadaşlarla kontağımı koparmadım. Zamanımın kıymetli olduğunu ve bunu gereksiz harcamamam gerektiğini öğrendim. Aynı kişilerle her gün aynı şeyleri konuşmanın gereksiz olduğunu öğrendim. Mümkün olduğunca bir şeyler paylaşabileceğim ve bir şeyler öğrenebileceğim insanlara zaman ayırdım.
DEİK dünyaya geniş bakan bir kurumdur ve bu toplantılardan çok şey alabileceğimi gerçekten içimdeki güçlü yanımı fark ettim. Bu toplantıları takip ederek olduğum yerin daha da üzerine çıkabileceğimi gördüm. Hayal gücüm gelişti. Yetmedi, cesaretim ve kendime güvenim arttı.
Arkadaşlar, siz de bunu deneyin. Denemeden “olmaz” demeyin. Başarı bir iki senede gelmez. İnandığınız şeyi asla bırakmayın, sonuç gelir.
DTİK, devletimizin ve sayın Cumhurbaşkanımızın çok önemsediği bir kurumdur. Sayın Cumhurbaşkanımız iki günlük seçime en az on bakanıyla katılıyor. Bu da Avrupa’ya, yani bizlere ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Bu kadar geniş bir kadroyla iki gün zaman harcadığı başka bir iş derneği var mıdır, bilmiyorum.
DTİK Hollanda’da 2025 yılında neler yaptı, kısaca:
Sayın büyükelçimizle, sayın başkonsolosluğumuzla ve Hollanda Temsilciler Kurulumuzla çok güzel işler yaptık.
Eksportlarla birkaç toplantı yaptık. Amaç, bu arkadaşlarla girişimcileri bir araya getirerek ortak işler yaptırmak. Öğrencilerle görüşmeler yaparak bilgilerinden faydalanmak ve destek olmak.
Türkiye’den ve Hollanda’dan yatırım yapan girişimcilerimiz, sayın büyükelçimiz ve sayın başkonsolosumuzun çalışmalarıyla bir oluşum oluşturuyor. Daha sonra bütün bu oluşumlarla ilgili planlarımız ve çalışmalarımız var.
Hollanda’nın birçok yerinde girişimci toplantıları yaptık. Raporlar yazdık. Avrupa’yı ilgilendiren birçok konuyu gündeme getirdik ve sonuç aldık.
Raporları anlatmak ve bütün bu çalışmalarda her zaman yanımda olan kıymetli Temsilci Kurulu arkadaşlarım; Kadri Soğukçeşme, Durmuş Doğan, Ertan Torunoğulları, Volkan Öztürk, Nesim Kızılaslan, İsmet Özkara Gemr, Rahmi Gemrili, Mehmet Ekmekçi, Tarık Murat Ateşalp ve Hüseyin Şahi’ye, siz paydaşlarımızın huzurunda teşekkür etmeyi borç bilirim.
DTİK – DÜNYA TÜRK İŞ KONSEYİ NE YAPAR?
Yurt dışında yaşayan Türk kökenli ve Türkiye dostu iş insanlarını bir araya getirerek, güçlü bir iletişim ağı üzerinden etkin bir tecrübe ve bilgi paylaşım platformu oluşturmayı hedeflemektedir.
Ekonomik olarak güçlenen ve yaşadıkları ülkenin sistemine entegre olmuş bir Türk toplumunun, ana vatana daha fazla katkı sunacağı anlayışıyla hareket eden DTİK; yurt dışında yaşayan Türk toplumunun ve Türk şirketlerinin ekonomik gücünü artırmayı amaçlamaktadır.
************************
HABER VE YORUMLARIMIZI YAYINLAYAN HABER PORTALLARI
*******************
HET HART VAN HET ZAKENLEVEN KLOPTE IN DEN BOSCH DTİK NEDERLAND BIJEENKOMST ONDER GASTHEERSCHAP VAN TORUNOĞULLARI
De Wereld Turkse Zakenraad (DTİK) heeft met haar bijeenkomst in Den Bosch opnieuw een belangrijk signaal afgegeven. De voorzitter van de Europese Regionale Vertegenwoordigingsraad, Turgut Torunoğulları, en de adjunct-secretaris-generaal van de Raad voor Buitenlandse Economische Betrekkingen (DEİK), Adem Yavuz, wisten vertrouwen en perspectief te bieden.
DEN BOSCH,- De door de Wereld Turkse Zakenraad (DTİK), die opereert onder de Raad voor Buitenlandse Economische Betrekkingen (DEİK), georganiseerde “DTİK Nederland Den Bosch Bijeenkomst” bracht vertegenwoordigers van de in Nederland gevestigde Turkse zakenwereld onder één dak samen. De bijeenkomst, die werd georganiseerd onder gastheerschap van Turgut Torunoğulları, voorzitter van de Europese Regionale Vertegenwoordigingsraad van DTİK, vond plaats in de Edelstall Simtronic zaal.
OVERHEIDSVERTEGENWOORDIGERS EN HET ZAKENLEVEN AAN DEZELFDE TAFEL
Aan de bijeenkomst namen, naast adjunct-secretaris-generaal van DEİK Adem Yavuz, ook deel: de consul van de Republiek Turkije in Rotterdam Bilal Köse, de handelsraad van de Republiek Turkije in Den Haag Ömer İlhan, de handelsattaché van de Republiek Turkije in Rotterdam Veysel Parlak, de handelsattaché van de Republiek Turkije in Amsterdam Kutgün Sinal, de adviseur Financiën en Economie van de Turkse ambassade in Den Haag Zafer Düzenli en de Honorair Consul-Generaal in Amersfoort Titus F.P. Kramer.
De voorzitter van de Europese Regionale Vertegenwoordigingsraad van DTİK, Turgut Torunoğulları, die bekendstaat om zijn belangrijke diensten voor onze burgers in Nederland en ook in andere landen, gaf tijdens de bijeenkomst zijn visie op de organisatie van DTİK in Nederland. Hij benadrukte dat men streeft naar een bredere en inclusievere vertegenwoordiging in het hele land. Torunoğulları onderstreepte dat het doel is om de structuur van de Wereld Turkse Zakenraad in Nederland verder te versterken en te verbreden. Hij wees erop dat in landen waar men ooit als arbeider arriveerde, Turkse ondernemers inmiddels de rol van werkgever hebben aangenomen. Met de nadruk op onderwijs nemen Turkse jongeren belangrijke functies in Europa op zich en hebben zij ook in de politiek een stem gekregen. Volgens Torunoğulları ligt de sleutel tot groei van de handel in kennisdeling en gezamenlijk optreden.
Een ander punt dat Torunoğulları benadrukte, betreft de bijeenkomsten die de afgelopen jaren zijn georganiseerd met expats die naar Europa zijn gekomen en met jongeren die in Nederland zijn opgeleid. Hij gaf aan dat het doel is om jongeren kansen te bieden, gebruik te maken van hun kennis en ervaring en oplossingen te vinden voor hun problemen. Torunoğulları verklaarde dat de tijdens deze bijeenkomsten verzamelde gegevens worden omgezet in rapporten en worden voorgelegd aan het bestuur van DEİK. Tevens gaf hij aan vastbesloten te zijn om deze bijeenkomsten over heel Europa uit te breiden.
TORUNOĞULLARI: EEN NAAM DIE NIET ALLEEN WOORDEN MAAR OOK RESULTATEN PRODUCEERT
De naam van Turgut Torunoğulları, die binnen de Turkse gemeenschap in Nederland goed bekend is, wordt al jarenlang niet alleen genoemd in verband met bijeenkomsten uit het zakenleven, maar ook met concrete verworvenheden die het dagelijks leven van in het buitenland wonende burgers vergemakkelijken.
Een van de belangrijkste voorbeelden hiervan is de triptiek-termijn voor mensen die met de auto vanuit het buitenland naar Turkije reizen. Het is algemeen bekend dat Torunoğulları een belangrijke bijdrage heeft geleverd aan de verlenging van deze termijn van drie maanden naar twee jaar. Momenteel wordt aangegeven dat initiatieven lopen om deze periode verder te verlengen tot vier jaar.
Een ander opvallend onderwerp betreft het bedrag voor de afkoopregeling van de militaire dienst. Het wordt in brede kring benadrukt dat Torunoğulları een actieve rol heeft gespeeld bij het verlagen van deze vergoeding, die voor in het buitenland wonende Turken jarenlang een bron van onvrede was en soms opliep tot zesduizend euro, naar een niveau van ongeveer duizend euro.
(De volledige tekst van de toespraak van Torunoğulları vindt u onderaan)
ADEM YAVUZ GEEFT DE BOODSCHAP “EEN STERKE BRUG TUSSEN DE DIASPORA EN TURKIJE”
De adjunct-secretaris-generaal van de Raad voor Buitenlandse Economische Betrekkingen (DEİK), Adem Yavuz, vestigde in zijn toespraak de aandacht op het strategische belang van de Wereld Turkse Zakenraad (DTİK) in het kader van diasporadiplomatie. Yavuz benadrukte dat DTİK niet alleen een netwerk van zakenmensen is, maar tevens fungeert als een sterke brug tussen Turkije en de diaspora. Hij stelde dat het vergroten van de institutionele capaciteit van het Turkse zakenleven in Europa, het stimuleren van sectoroverschrijdende samenwerking en het versterken van het gezamenlijk denkvermogen tot de belangrijkste prioriteiten behoren.
Tijdens het vraag en antwoord gedeelte en de evaluatieronde van de bijeenkomst werden de juridische problemen besproken waarmee Turkse investeerders in Nederland worden geconfronteerd. Daarbij kwamen vooral de rol van maatschappelijke organisaties bij het oplossen van deze problemen, het versterken van de institutionele communicatie met de autoriteiten van het gastland en het vergroten van de vertegenwoordiging nadrukkelijk naar voren.
Daarnaast werd overleg gevoerd over het versterken van de balans tussen vrouwen en mannen in maatschappelijke vertegenwoordiging, het op elkaar afstemmen van Turkse en Europese bedrijfsculturen, het opzetten van sectorale werkgroepen binnen de Wereld Turkse Zakenraad en het zichtbaarder maken van samenwerkingen die uit deze werkgroepen voortkomen.
Een van de onderwerpen die eveneens op de agenda stond, betrof het Europese Unie traject en de contacten met het Europees Parlement. Daarbij werd het belang benadrukt om de problemen van de Turkse diaspora op Europees Unie niveau onder de aandacht te brengen.
DE BOODSCHAP UIT DEN BOSCH IS DUIDELIJK
De bijeenkomst bij Simtronic Edelstaal in Den Bosch gaf enerzijds het beeld van een platform dat erop gericht is om commerciële samenwerkingsmogelijkheden te vergroten, en anderzijds van een “tafel van gezamenlijk denkvermogen” die de chronische problemen van de diaspora via institutionele kanalen onder de aandacht brengt. De verwachting van vertegenwoordigers uit het zakenleven is helder: laat de stem van de ondernemer in Nederland krachtiger klinken, laat problemen concreet worden vastgelegd in rapporten en zorg ervoor dat bedrijven die met hard werken zijn opgebouwd, deel gaan uitmaken van een beter georganiseerd netwerk op Europees niveau.
VOLLEDIGE TEKST VAN DE TOESPRAAK VAN TORUNOĞULLARI
“Allereerst wil ik aangeven dat u op deze zondag de tijd heeft genomen en honderden kilometers heeft afgelegd. Al jarenlang hebben wij samen mooie resultaten behaald. Ik dank u allen hartelijk en betuig mijn waardering en respect omdat u deze waardevolle dag aan DTİK heeft gewijd.
Geachte consul-generaal, geachte heer Adem Yavuz, mevrouw Ezel Ünel en mevrouw İbu LyadaTezol zijn uit Turkije gekomen. Ook hen wil ik afzonderlijk bedanken.
Ja, wat heeft DTİK in 2025 gedaan?
Met onze vertegenwoordigingen en stadsvertegenwoordigingen in 29 landen hebben wij een uitstekend niveau bereikt.
Samen met onze voorzitter, de heer Nail Olpak, en onze minister, de heer Ömer Polat, hebben wij in vele landen bijeenkomsten georganiseerd en onze diaspora versterkt.
Wij hebben onze ondernemers samengebracht, het delen van kennis gestimuleerd, partnerschappen aangemoedigd en samenwerking bevorderd, met succes. In deze zaal hebben vandaag veel vrienden als resultaat van deze bijeenkomsten samenwerkingsverbanden opgezet. Zij werken zelfs aan merken en zijn daar al mee begonnen. Het gaat goed met hen.
Laat mij een voorbeeld uit mijn eigen leven geven.
Beste vrienden, ik woon inmiddels 45 jaar in Nederland. Ik heb leiding gegeven aan ondernemersorganisaties en maatschappelijke organisaties. Al bijna 20 jaar ben ik actief binnen DEİK en DTİK. Wat heeft dit netwerk mij gegeven en wat kan het u geven?
Beste vrienden, laat mij vertellen wat het mij heeft gebracht. Misschien kunt u ook iets halen uit mijn verhaal.
Ik ken onze gemeenschap hier zoals die er veertig jaar geleden uitzag, ik ken die van twintig jaar geleden en ik zie hoe zij er nu voor staat. Ik kan mij zelfs voorstellen hoe zij er over tien jaar uit zal zien. Want door deelname aan DTİK bijeenkomsten is mijn verbeeldingskracht gegroeid.
Ik heb leren delen.
Ik heb geleerd partnerschappen aan te gaan.
Ik heb het contact met mensen die ik heb leren kennen nooit verbroken. Ik heb geleerd dat mijn tijd kostbaar is en dat ik deze niet onnodig moet verspillen. Ik heb geleerd dat het zinloos is om elke dag met dezelfde mensen over dezelfde onderwerpen te praten. Daarom heb ik zoveel mogelijk tijd besteed aan mensen met wie ik iets kan delen en van wie ik iets kan leren.
DEİK is een instelling met een brede blik op de wereld. Door deze bijeenkomsten ontdekte ik werkelijk mijn eigen kracht. Ik zag dat ik, door deze bijeenkomsten te blijven volgen, mijn positie verder kon verbeteren. Mijn verbeeldingskracht groeide, maar dat was niet alles. Ook mijn moed en zelfvertrouwen namen toe.
Beste vrienden, probeer dit ook. Zeg niet “het lukt niet” zonder het te proberen. Succes komt niet in één of twee jaar. Geef nooit op waar u in gelooft, het resultaat zal volgen.
DTİK is een instelling die door onze staat en door onze president zeer belangrijk wordt gevonden. Onze president neemt deel aan een tweedaagse verkiezing met minstens tien ministers. Dit toont hoe groot het belang is dat hij hecht aan Europa en dus aan ons. Ik weet niet of er een andere ondernemersorganisatie is waarvoor hij met zo’n brede delegatie twee dagen uittrekt.
Wat heeft DTİK Nederland in 2025 gedaan, in het kort:
Samen met onze ambassadeur, ons consulaat-generaal en onze Nederlandse Vertegenwoordigingsraad hebben wij zeer waardevol werk verricht.
Wij hebben meerdere bijeenkomsten georganiseerd met expats. Het doel is om deze professionals samen te brengen met ondernemers en gezamenlijke initiatieven te stimuleren. Door gesprekken met studenten willen wij profiteren van hun kennis en hen ondersteunen.
Ondernemers die investeren vanuit Turkije en Nederland vormen, met steun van onze ambassadeur en consul-generaal, een samenwerkingsstructuur. Met betrekking tot al deze structuren hebben wij verdere plannen en werkzaamheden.
Op vele plaatsen in Nederland hebben wij ondernemersbijeenkomsten georganiseerd. Wij hebben rapporten opgesteld. Wij hebben tal van onderwerpen die Europa aangaan op de agenda geplaatst en resultaten geboekt.
Ik voel mij verplicht om, in aanwezigheid van u allen als onze partners, mijn dank uit te spreken aan de waardevolle leden van de Vertegenwoordigingsraad die mij in al dit werk steeds hebben bijgestaan: Kadri Soğukçeşme, Durmuş Doğan, Ertan Torunoğulları, Volkan Öztürk, Nesim Kızılaslan, İsmet Özkara Gemr, Rahmi Gemrili, Mehmet Ekmekçi, Tarık Murat Ateşalp en Hüseyin Şahi.”
WAT DOET DTİK, DE WERELD TURKSE ZAKENRAAD
DTİK heeft als doel om Turkse en Turkije-gezinde ondernemers die in het buitenland wonen samen te brengen en via een sterk communicatienetwerk een effectief platform voor ervaring en kennisdeling te creëren.
Uitgaande van de overtuiging dat een economisch sterke Turkse gemeenschap die is geïntegreerd in het systeem van het land waar zij woont, meer kan bijdragen aan het moederland, richt DTİK zich op het vergroten van de economische kracht van de Turkse gemeenschap en Turkse bedrijven in het buitenland.
Hollandalı bir anne, Türkiye’de kurulan bir hayat ve sanatla sınırları aşan bir anne-kız hikâyesi.
Dünya göç tarihinin en ilginç anne-kız serüveni…
(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Göç, çoğu zaman istatistiklerle anlatılır. Yıllar, sayılar, ülkeler ve anlaşmalar sıralanır. Oysa göçün asıl hikâyesi, bireylerin hayatında bıraktığı izlerde saklıdır. Bir karşılaşmada, bir evlilikte, bir çocuğun aldığı isimde ve bazen de sanatla kurulan derin bir bağda…
İşte Hollandalı sanatçı Maria Sezer ile soprano kızı Aylin Sezer’in hikâyesi, tam da bu nedenle dünya göç tarihinin “en insani” ve en dikkat çekici serüvenlerinden biridir. Çünkü bu hikâye, ne sadece bir aşkın ne de yalnızca bir sanat yolculuğunun öyküsüdür. Bu hikâye, iki ülke arasında kurulan bir hayatın, iki kuşak boyunca sanatla anlam kazanmasının hikâyesidir.
1970’li yılların başında, Türkiye’de iş kuran bir Hollandalı ailenin kızı olan Maria’nın yolu, 1972 yılında bir Türk iş insanı Sinan Sezer ile kesişir. Bu karşılaşma, onun yaşamını iki ülke arasında şekillendirecek uzun bir yolculuğun da başlangıcı olur. Türkiye’de kurulan bir aile, İstanbul’da doğan bir kız çocuğu ve ona verilen bir isim: Aylin.
Bu isim, yıllar sonra Avrupa’nın en saygın sahnelerinde yankılanacak bir soprano sesinin habercisi olacaktır.
Maria Sezer, yaşamını hiçbir zaman tek bir kimliğe, tek bir ülkeye ya da tek bir dile sığdırmaz. Hollanda’da başlayan hayatı, Türkiye’de derinleşir; sanatı ise sınır tanımayan bir dile dönüşür. Doğa ile insan arasındaki bağı, beden ve malzeme üzerinden sorgulayan üretimleri, onun sanatını sadece estetik değil, düşünsel bir zemine de taşır. Sezer’in eserlerinde insan bedeni, doğanın devamı olarak karşımıza çıkar; kil, toprak ve çizgi, bir göçmenin belleği gibi katman katman anlam taşır.
Kızı Aylin Sezer ise bu çok katmanlı hayatın içinden, müziğin evrensel diliyle yükselir. İstanbul’da başlayan eğitimi, Hollanda’da profesyonel bir kariyere dönüşür. Lahey’den Amsterdam’a, Concertgebouw’dan Carre sahnesine uzanan bu yolculuk, sadece bireysel bir başarı hikâyesi değildir. Aynı zamanda, Avrupa’daki Türk toplumunun kültürel zenginliğini ve görünmeyen potansiyelini temsil eden güçlü bir örnektir.
Anne, doğanın dilini insan bedeninde ararken; kız, insan ruhunun en derin titreşimlerini sesiyle sahneye taşır. Biri kil ve çizgiyle, diğeri nefes ve notayla üretir. Ama her ikisinin de ortak noktası, sınırları kabul etmeyen bir sanat anlayışıdır.
Aylin Sezer 2017 yılında, 10’u kadın olan 11 aday arasında en çok puanı toplayarak ”Schaunard Award”ı kazanmıştı.
Bu nedenle Maria ve Aylin Sezer’in hikâyesi, sadece “anne ve kız” hikâyesi değildir. Bu hikâye, gurbetçiliğin bazen bir yoksunluk değil, aksine çoğul bir zenginlik yarattığını gösteren nadir örneklerden biridir.
Sanatın, insanı köksüz bırakmadan dünyaya açabildiğinin; kimlikleri bölmeden çoğaltabildiğinin somut kanıtıdır.
Şimdi okuyacağınız iki ayrı haber, bu ortak hikâyenin iki güçlü yüzünü anlatıyor.
Biri, doğayla insan arasındaki kadim bağı sanatla sorgulayan Hollandalı bir annenin portresi…
Diğeri ise Avrupa’nın en saygın sahnelerinde Türk kökenli bir soprano olarak alkışlanan bir kızın başarı öyküsü…
Birlikte okunduğunda ise karşımıza çıkan şey, dudak ısırtan bir anne kız serüveninden çok daha fazlasıdır.
Bu, göçle yoğrulmuş bir hayatın sanata dönüşmüş hâlidir.
BU HİKÂYENİN ORTAYA ÇIKMASINA VESİLE OLAN İSİM:NAZİF ERTEKİN
Aylin Sezer ile beni tanıştıran değerli iş insanımız Nazif Ertekin, geçen hafta telefonda, “Sizi bu kez Aylin’in annesi Maria hanım ile tanıştırmak istiyorum. Şu anda kendisi Hollanda’da, hepimize uygun bir yerde buluşabilir miyiz” diye sordu.
Schiphol Havalimanı’a yakın otoyol üzerindeki Brug Restaurant’ı (Köprü Restoran) seçtik.
Bakın o konuşmadan neler çıktı:
(Aylin Sezer haberi en altta)
MARİA SEZER: DOĞANIN DİLİNİ İNSAN BEDENİNDE ARAYAN SANATÇI
Maria Sezer, sanat yaşamı boyunca hem malzemeyle hem bedenle hem de doğanın kendi ritmiyle kuran çok yönlü bir sanatçıdır. Hollanda’da başlayan yaşamı, genç yaşta Türkiye’ye uzanan bir yolculukla şekillenmiş ve bu iki kültürün iç içe geçtiği geniş bir duyarlılık alanı yaratmıştır. Kendisi milliyetleri ve sınırları bir kimlik olarak değil, yalnızca yaşamın fonu olarak görür. Bu özgürlük anlayışı, hem sanatında hem de kişisel dünyasında sezilir.
Sanatçı, anlatmak istediği fikrin gerektirdiği herhangi bir malzemeyi veya tekniği kullanmaktan çekinmez. Resim, gravür, heykel, seramik ve kil çalışmaları onun için birbirinden ayrı disiplinler değil, aynı düşünsel hattın farklı dilleridir.
Ne üzerine çalışıyorsa o fikrin doğal malzemesi neyse onu seçer. Bu da Sezer’e özgü, samimi ve organik bir ifade dili yaratır.
Sezer’in üretiminde en dikkat çeken özellik, ifadenin biçim tarafından değil, fikrin kendisinden doğmasıdır. Hangi malzemenin kullanılacağını, üzerinde çalıştığı fikrin o anda ihtiyaç duyduğu duyusal ve zihinsel alan belirliyor. Bu nedenle sanatçının çalışmalarında resim, baskı, heykel, seramik, kil ve performans neredeyse birbirinin devamı gibidir. O, malzemeyi amaç değil, fikrin kendini gerçekleştirdiği bir köprü olarak görülüyor.
Sanatçının insan ile doğa arasındaki ilişkiye eğilmesi, yalnızca tematik bir tercih değildir. Onun için insan da doğa gibi bir döngünün, bir akışın, bir sürekliliğin parçasıdır. Bu düşüncenin en güçlü örneklerinden biri, üstteki fotoğraflarda görülen, ‘insan bedenine kırmızı kil ile işlenmiş motiflerden oluşan seri’dir. Bu çalışmalarda Sezer, insan bedenini bir tuval değil, bizzat doğanın devamı olan bir yüzey olarak ele almış. Beden üzerindeki kil, toprağın insan üzerindeki izi gibidir. Her motif, yaşamın döngüsel hâlini, mevsimlerin tekrarlayan ritmini ve insanın kendi içsel dönüşümünü simgeliyor.
Maria Sezer, insan ile doğa arasındaki ilişkiyi sanatının merkezine alan bir sanatçıdır. İfade aracı olarak, o anda anlatmak istediği fikri en iyi dışa vuracağını düşündüğü malzemeyi seçer. Doğadan stilize edilmiş motiflerle betimlediği insan figürlerini kırmızı kil kullanarak çalışmıştır.
Eser, insan ile doğa arasındaki bağlılığı ortaya koyar. Her motif, doğal dünyanın ve insan yaşamının bir evresine işaret eder. Hayatın faniliği, görünür değişimlerin somut tezahürüyle vurgulanır.
Sezer’in bu izah tarzı, sanat anlayışının neredeyse özeti niteliğindedir. Çünkü onun dünyasında doğa ve insan birbirine karşıt değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Değişim, hem doğada hem insanda kaçınılmazdır ve bu değişimin izini sürmek aslında yaşamın kendisini anlamaktır.
Sanatçının baskı resimlerinde de benzer bir yaklaşım görülür. 1990’lardan itibaren yoğunlaştığı gravür ve baskı çalışmalarında, siyah beyazın yalın ama çarpıcı gücüyle beden ile doğanın çizgisel dansını izleriz. Sezer’in çizgileri ne tamamen geometriktir ne bütünüyle organik. Bir geçiş hâli, bir akış ve dönüşüm taşırlar. Bu özellik, onun insan bedenini bir “doğal form” olarak gören yaklaşımından kaynaklanır.
Figüratif ve Doğa Motifli Çalışmaları: Bu eserlerde stilize insan figürleri ile doğadaki organik formlar iç içe geçer. Sanatçı, bedeni çoğu zaman bir “yaşam döngüsü” metaforu olarak kullanır.
Maria Sezer’in yalnızca bireysel üretimle yetinmemesi ve sanatın kolektif gücüne inanması da önemlidir. “For the Love of Bee” adlı doğa odaklı sanat inisiyatifinin kurucuları arasında yer alması tesadüf değildir. Arılar, doğanın devamlılığını temsil eder ve Sezer’e göre insanın doğayla kurduğu bağın metaforudur. Bu inisiyatif aracılığıyla hem çevresel farkındalık yaratmayı hem de sanatın koruyucu ve iyileştirici gücünü görünür kılmayı amaçlamıştır.
Sezer’in tüm bu çalışmalarında temel bir soru gizlidir: İnsan, kendisini doğadan ayıran yapay sınırları kaldırdığında hangi yeni hakikate ulaşır?
Bu soru, yalnızca bir sanat sorusu değil, aynı zamanda varoluşsal bir sorudur. O nedenle Sezer’in eserleri izleyiciye sadece görsel bir deneyim sunmaz, aynı zamanda içsel bir yolculuğun kapısını aralar.
Baskı Teknikleri (Printmaking) – Siyah Beyaz Etkileyici Kompozisyonlar: Maria Sezer’in 1990 sonrası yoğunlaştığı gravür ve baskı işlerinde, çizgi çok belirgin bir anlatım aracıdır. Bu çalışmalarda hem insan bedeni hem bitkisel formlar minimalist ve şiirsel bir dile dönüşür.
Bugün Maria Sezer, Türkiye ve Hollanda arasında köprü kuran bir sanatçı olmanın ötesinde, insan ve doğa arasındaki ortak dili araştıran bir düşünür olarak da anılmaktadır. Sanat hayatı boyunca çıkardığı her iş, her çizgi, her kil izi, onun bu büyük sorunun peşinden gittiğini gösterir.
Ve belki de Sezer’in sanatındaki en değerli taraf, cevabı kesin bir dille vermemesi, aksine izleyiciyi bu soruyu kendi bedeninde, kendi doğasında yeniden düşünmeye davet etmesidir.
MARIA SEZER’İN YAŞAMINI, KRONOLOJİK OLARAK ŞÖYLE SIRALAYABİLİRİM:
*Maria Sezer 1954 doğumlu bir sanatçıdır.
*Aslen Hollanda doğumlu, ancak uzun yıllardır İstanbul’da yaşamış ve sanatını orada sürdürmüştür.
*Sanat eğitimi almış; 1980 yılında Neşet Günal Atölyesi’nden master derecesi almıştır.
*1996 yılında baskı (printmaking / grafik) çalışmaları yapmaya başlamıştır; 2004 yılında ise Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden “sanat yeterliliği (Proficiency in Arts)” derecesi almıştır.
SANAT ANLAYIŞI & TEMALARI
*Maria Sezer’in sanatı; insan ile doğa arasındaki ilişki üzerine kurulu. Doğayı ve insanı birbirinden ayrı varlıklar olarak değil, birbirine bağlı ve eş değer unsurlar olarak görüyor.
*Çalışmalarında resim, baskı, heykel, seramik, grafik gibi birçok teknik kullanıyor. Hangi tekniği kullanacağına; o anda üzerinde çalıştığı fikir ve temaya göre karar veriyor.
*Kadın kimliği, zamanın değişimi ve doğayla insan arasındaki bağ gibi daha geniş kavramları işler. Örneğin zamanla değişen kimlikleri, değişimin hem doğadaki hem de insandaki yansıması olarak görüyor.
AKTİVİTELER, SERGİLER VE PROJELER
*1986 — 1998 arası orijinal baskı işleri (printmaking) üretmiş; 2008’de İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi’nde baskı çalışmaları yapmıştır.
*Sadece bireysel değil, aynı zamanda topluluk / kolektif çalışmalarda da yer almış. 2000 yılı çerçevesinde ‘Açık Radyo’da arılar hakkında program-serisi yazıp, sunduktan sonra, 2016’da “For the Love of Bee” adlı sanat inisiyatifinin kurucuları arasında yer aldı; bu kolektif ile arı ve doğa temalı sanat eğitimi ve sergileri düzenlediler. Burada Nil İlkbaşaran ve Güngör Erdem ile çalışıyor.
*Hem Türkiye’de hem yurt dışında birçok karma ve kişisel sergi, sempozyum ve atölyeye katıldı.
*Örneğin: 2018’de International Mersin Science Night etkinliğinde performans / resim–grafik çalışması; 2017’de Sinop Meeting Center’da “Love of Bees” atölyesi gibi projeler gerçekleştirmiştir.
YAŞAM VE KÜLTÜREL KÖKEN / BAĞLANTI
*Maria Sezer, gençlik döneminde (1972) İstanbul’da birisiyle tanışıyor ve 5 yıl sonra Türkiye’ye yerleşmeye karar veriyor. Yani hem Hollanda hem Türkiye bağları olan bir sanatçı.
*Kendisini “milliyetlere bağlı hissetmediğini” söylüyor; bu özgürlük anlayışı, sanatında da, insanların ve doğanın sınır tanımayan doğasına yansıyor.
NEDEN İLGİNÇ / ÖNEMLİ?
*Maria Sezer, hem farklı disiplinlerde (resim, baskı, heykel, seramik vb.) çalışabilen çok yönlü bir sanatçı. Bu çok disiplinli yaklaşım, sanatın sabit formlara bağlı olmaması gerektiğini savunan çağdaş sanat anlayışını yansıtıyor.
*Doğa–insan ilişkisi gibi evrensel temaları işler; bu da eserlerini yalnızca bireysel değil, herkesin deneyimleyebileceği şekilde kılıyor.
*Kültürel kökenler arasındaki geçiş (Hollanda-Türkiye), hem kişisel hikâyesinde hem sanatında bir “sınırları aşma”,“uluslararası kimlik” arayışı olarak görülüyor. Bu bakımdan sanatçının biyografisi de tematik bir derinliğe sahip.
*Aynı zamanda hem bireysel sanatçı hem de topluluk / kolektif çalışma (“For the Love of Bee”) ile üretim yapıyor, bu da sanatın hem bireysel hem kolektif dönüştürücü gücüne dair bir manifestoyla benzer.
Maria Sezer’in bedenle ve toprakla sorduğu sorulara, kızı Aylin Sezer yıllar sonra sesiyle cevap verecekti.
*****************
Aylin Sezer’i sizlere tanıtabilmem için, daha önce yayınlamış olduğum bir haberi sunuyorum:
HOLLANDA’DA BİR DE AYLİN SEZER’İMİZ VAR…
Caz sanatçımız Karsu’dan sonra, şimdi de soprano Aylin Sezer Hollanda’yı çalkalıyor.
Tam 55 yıl öncesinde başlayan göç sonrasında gelişmeye başlayan Hollanda’daki Türk toplumu içinden, pek çok başarılı kişiler çıkmıştır. Spordan müziğe ve tiyatrodan yazarlığa kadar çeşitli branşlarda başarılara imza atmış olan bu insanlarımızdan Karsu Dönmez, dünya çapında bir şöhreti elde etmiştir. Başarılı sanatçılarımız arasında tabii ki Esra Dalfidan’ı da göstermemiz lâzım.
Ama, bu güne kadar gözümden kaçan bir başka başarılı sanatçımızın da var olduğunu bildirmem lâzım. Bu sanatçımız, İstanbul doğumlu Aylin Sezer’den başkası değil.
Hollanda’nın Olympia’sı olarak bilinen Carre Tiyarosu
Önce gelin Aylin’in biyografisini okuyalım:
Soprano Aylin Sezer Istanbul’da doğdu. Müziğe olan sevgisini Italyan Kız Ortaokulu’nda keşfeden Aylin, Ayşe Sezerman’dan şan dersleri almaya başladı. Lise eğitimine Robert Kolej’de devam etti ve 2003 yılında mezun oldu. Aylin aynı sene konservatuvar eğitimi almak ve annesinin vatanı Hollanda’yı daha yakından tanımak için Lahey’e taşındı. Lahey Kraliyet Konservatuvarı’ndan 2008 yılında mezun oldu. Master eğitimini Dutch National Opera Academy’de gördü ve 2010 yılında “Üstün Sanatsal Başarı” ödülüyle tamamladı.
2014-2015 sezonunda Opera Vlaanderen’in kadrosunda Zerlina ve Despina’yı, Elektra operasında Fünfte Magd, Kovanşçina’da Emma rollerini seslendirdi. Sonraki sezonlarda Hollanda’nın farklı opera evlerinde Violetta, Nedda, Dido, Euridice ve Micaëla gibi rolleri yorumladı. Concertgebouw’da maestro Giancarlo Andretta yönetiminde I due Foscasri operasında Pisana rolünü söyledi. Peter Brook’un Mozart Sihirli Flüt adaptasyonu “une flûte echantée”yle Güney Amerika ve Avrupa turnesine çıktı,
Tannhäuser’ın Concertgebouw Oda Orkestrası için özel olarak hazırlanmış bir aranjmanında Elizabeth ve Venus’ü seslendirdi. Önümüzdeki sezon Prinsengrachtconcert’te solistlik yapacak olan Aylin, kasım ayında Nederlandse Reisopera’da Violetta rolünü canlandıracaktır.
Carre’deki bu boş koltuklar Aylin Sezer konserlerinde tıklım tıklım doluyor…
Limburg Symfonie Orkest ve şef Jan Willem de Vriend ile Beethoven’ın Egmont eserinde Clärchen’i yorumlayan Aylin, farklı korolara da solistlik yapmaktadır. Repertuvarında Brahms’ın Ein Deutsches Requiem’i, Mozart ve Saint-Saëns’ın Requiem’i, Poulenc’in Stabat Mater ve Gloria’sı, Rossini’nin Stabat Mater’i ve Haydn’ın Die Jahreszeiten’i gibi oratoryum eserlerinin soprano soloları da bulunmaktadır.
HOTİAD ÖDÜLÜ’NDE TANIMIŞTIK
2017 yılında Schaunard Award’ı kazanan Aylin Sezer’i, Hollanda Türk İşadamları Birliği HOTİAD’ın verdiği ‘Yılın Sanatçısı’ ödülü ile tanımıştık. İşte bu Aylin Sezer, daha sonra verdiği konserler ile ününe ün katmaya başladı.
Aylin Sezer, HOTİAD’ın 2.500 euroluk ‘Yılın Sanatçısı Ödülü’nü Başkanı Hikmet Gürcüoğlu’dan almıştı.
Maria Sezer’in kil ile toprağa, Aylin Sezer’in ses ile ruha bıraktığı izler, aynı hikâyenin iki ayrı cümlesi gibidir. Biri doğanın, diğeri insanın dilini konuşur. Ama ikisi de bize şunu hatırlatır: Göç bazen bir kopuş değil, nesiller boyunca süren bir yaratım hâlidir. Ve sanat, bu yolculuğun en kalıcı tanığıdır.
*****************
EEN VERHAAL DAT JE DE ADEM BENEEMT: DE HOLLANDSE KUNSTENAAR MARIA EN HAAR SOPRAANDOCHTER AYLIN VAN TURKSE AFKOMST
Een Nederlandse moeder, een leven opgebouwd in Turkije en een moeder-dochterverhaal dat grenzen overstijgt door kunst.
Een van de meest opmerkelijke moeder-dochterverhalen uit de wereldwijde migratiegeschiedenis…
Geschreven door İlhan KARAÇAY
Migratie wordt vaak verteld aan de hand van statistieken. Jaren, cijfers, landen en verdragen volgen elkaar op. Maar het echte verhaal van migratie ligt verborgen in de sporen die zij nalaat in individuele levens. In een ontmoeting, een huwelijk, de naam die een kind krijgt en soms in een diepe band die via kunst wordt gevormd…
Het verhaal van de Nederlandse kunstenares Maria Sezer en haar sopraandochter Aylin Sezer behoort juist daarom tot de meest menselijke en meest opvallende verhalen uit de wereldwijde migratiegeschiedenis. Want dit is niet alleen het verhaal van een liefde, noch uitsluitend van een artistieke carrière. Het is het verhaal van een leven dat tussen twee landen werd opgebouwd en dat over twee generaties betekenis kreeg door kunst.
Begin jaren zeventig kruist het pad van Maria, dochter uit een Nederlandse familie die zaken deed in Turkije, dat van de Turkse zakenman Sinan Sezer. Deze ontmoeting in 1972 vormt het begin van een lange reis die haar leven tussen twee landen zou vormgeven. Een gezin dat in Turkije werd gesticht, een dochter die in Istanbul werd geboren en een naam die haar werd gegeven: Aylin.
Een naam die jaren later zou weerklinken op de meest prestigieuze podia van Europa als de stem van een sopraan.
Maria Sezer heeft haar leven nooit laten begrenzen door één identiteit, één land of één taal. Haar leven begon in Nederland, verdiepte zich in Turkije en haar kunst groeide uit tot een taal zonder grenzen. In haar werk onderzoekt zij de band tussen mens en natuur via het lichaam en het materiaal. Daarmee tilt zij haar kunst van het louter esthetische naar een diep filosofisch niveau. In haar werken verschijnt het menselijk lichaam als een voortzetting van de natuur; klei, aarde en lijn dragen laag op laag betekenis, als het geheugen van een migrant.
Haar dochter Aylin Sezer groeit vanuit dit gelaagde leven uit met de universele taal van muziek. Wat begon met een opleiding in Istanbul, mondde uit in een professionele carrière in Nederland. De reis van Den Haag naar Amsterdam, van het Concertgebouw naar Carré, is niet slechts een individueel succesverhaal. Het is tegelijk een krachtig voorbeeld van de culturele rijkdom en het vaak onzichtbare potentieel van de Turks-Nederlandse gemeenschap in Europa.
Terwijl de moeder de taal van de natuur zoekt in het menselijk lichaam, brengt de dochter de diepste trillingen van de menselijke ziel naar het podium met haar stem. De een werkt met klei en lijn, de ander met adem en noten. Hun gemeenschappelijke punt is een kunstopvatting die geen grenzen erkent.
Aylin Sezer behaalde in 2017 de hoogste score onder elf kandidaten, van wie tien vrouwen, en won daarmee de Schaunard Award.
Het verhaal van Maria en Aylin Sezer is daarom niet slechts een moeder-dochterverhaal. Het is een zeldzaam voorbeeld dat laat zien dat migratie soms geen gemis is, maar juist een meervoudige rijkdom kan voortbrengen. Het is het tastbare bewijs dat kunst de mens kan openen naar de wereld zonder hem te ontwortelen en identiteiten kan vermeerderen zonder ze te splijten.
De twee artikelen die u nu zult lezen, tonen de twee krachtige gezichten van dit gezamenlijke verhaal.
Het ene schetst het portret van een Nederlandse moeder die via kunst de oeroude band tussen mens en natuur onderzoekt.
Het andere vertelt het succesverhaal van een sopraan van Turkse afkomst die wordt toegejuicht op de meest prestigieuze podia van Europa.
Samen gelezen, onthullen zij veel meer dan een adembenemend moeder-dochteravontuur.
Het is het verhaal van een door migratie gevormd leven dat is getransformeerd tot kunst.
DE NAAM DIE DIT VERHAAL MOGELIJK MAAKTE: NAZİF ERTEKİN
De gewaardeerde zakenman Nazif Ertekin, die mij in contact bracht met Aylin Sezer, belde mij vorige week met de woorden: “Deze keer wil ik u graag voorstellen aan Aylins moeder, mevrouw Maria. Zij is momenteel in Nederland. Zullen we ergens afspreken dat voor ons allemaal goed uitkomt?”
We kozen voor Brugrestaurant, gelegen langs de snelweg nabij luchthaven Schiphol.
Wat daaruit voortkwam, leest u hieronder:
(Het artikel over Aylin Sezer staat onderaan)
MARIA SEZER:DE KUNSTENAAR DIE DE TAAL VAN DE NATUUR ZOEKT IN HET MENSELIJK LICHAAM
Maria Sezer is een veelzijdige kunstenares die gedurende haar hele artistieke leven werkt met materiaal, met het lichaam en met het eigen ritme van de natuur. Haar leven begon in Nederland en kreeg op jonge leeftijd een vervolg in Turkije, wat resulteerde in een brede gevoeligheid waarin twee culturen met elkaar verweven zijn. Zij ziet nationaliteiten en grenzen niet als identiteit, maar slechts als achtergrond van het leven. Deze vrijheid is voelbaar in zowel haar kunst als haar persoonlijke wereld.
De kunstenares schuwt geen enkel materiaal of techniek die nodig is om het idee dat zij wil overbrengen vorm te geven. Schilderkunst, grafiek, beeldhouwkunst, keramiek en klei zijn voor haar geen afzonderlijke disciplines, maar verschillende talen binnen één en dezelfde denkwereld. Het materiaal dat zij kiest, vloeit voort uit het idee waaraan zij op dat moment werkt. Dat creëert een oprechte en organische beeldtaal die eigen is aan Sezer.
Het meest kenmerkende aspect van haar werk is dat de vorm niet het idee dicteert, maar dat het idee zelf de vorm bepaalt. De keuze van het materiaal wordt gestuurd door de zintuiglijke en mentale ruimte die het idee op dat moment vereist. Daardoor lijken schilderijen, grafiek, sculpturen, keramiek, klei en performance in haar oeuvre elkaars verlengde.
Haar focus op de relatie tussen mens en natuur is geen louter thematische keuze. Voor Sezer maakt de mens, net als de natuur, deel uit van een cyclus, een stroom en een continuïteit. Een van de krachtigste voorbeelden hiervan is de serie waarin rode kleimotieven op het menselijk lichaam zijn aangebracht. Hier wordt het lichaam niet als drager gezien, maar als een verlengstuk van de natuur zelf. De klei op de huid is als de afdruk van aarde op de mens. Elk motief symboliseert de cyclische aard van het leven, het ritme van de seizoenen en de innerlijke transformatie van de mens.
Ook in haar grafisch werk is deze benadering zichtbaar. In haar gravures en drukwerken, waarin zij zich vanaf de jaren negentig intensief heeft verdiept, zien we met de sobere maar krachtige zwart-witcontrasten een lineaire dans tussen lichaam en natuur. Haar lijnen zijn noch volledig geometrisch, noch puur organisch. Ze dragen een gevoel van overgang, stroom en transformatie, voortkomend uit haar visie op het menselijk lichaam als een natuurlijke vorm.
Figuratieve werken met natuurmotieven:In deze werken vloeien gestileerde menselijke figuren samen met organische vormen uit de natuur. De kunstenaar gebruikt het lichaam vaak als een metafoor voor de “levenscyclus”.
Naast haar individuele praktijk gelooft Maria Sezer sterk in de collectieve kracht van kunst. Dat zij medeoprichter is van het natuurgerichte kunstinitiatief For the Love of Bee is geen toeval. De bij, symbool van de continuïteit van de natuur, fungeert voor haar als metafoor voor de band tussen mens en natuur. Via dit initiatief wil zij zowel ecologisch bewustzijn creëren als de helende en beschermende kracht van kunst zichtbaar maken.
In al haar werk schuilt één fundamentele vraag:
Wat voor nieuwe waarheid bereikt de mens wanneer hij de kunstmatige grenzen die hem van de natuur scheiden, opheft?
Het is geen louter artistieke, maar ook een existentiële vraag. Daarom bieden haar werken niet alleen een visuele ervaring, maar openen zij ook de deur naar een innerlijke reis.
Grafische technieken (printmaking) – Indrukwekkende zwart-witcomposities: In haar gravures en drukwerken, waarin Maria Sezer zich vooral vanaf de jaren negentig heeft verdiept, is de lijn een zeer uitgesproken vertelmiddel. In deze werken worden zowel het menselijk lichaam als plantaardige vormen omgevormd tot een minimalistische en poëtische beeldtaal.
Vandaag de dag wordt Maria Sezer niet alleen gezien als een kunstenaar die een brug slaat tussen Turkije en Nederland, maar ook als een denker die de gemeenschappelijke taal tussen mens en natuur onderzoekt. Elke lijn, elke kleisporen en elk werk getuigen van haar voortdurende zoektocht. Misschien is juist het meest waardevolle aspect van haar kunst dat zij geen definitief antwoord geeft, maar de toeschouwer uitnodigt deze vraag opnieuw te overdenken in het eigen lichaam en de eigen natuur.
HET LEVEN VAN MARIA SEZER IN CHRONOLOGISCHE VOLGORDE
*Maria Sezer is een kunstenares, geboren in 1954.
*Zij is van Nederlandse afkomst, maar heeft vele jaren in Istanbul gewoond en daar haar artistieke praktijk voortgezet.
*Zij volgde een kunstopleiding en behaalde in 1980 haar mastergraad aan het atelier van Neşet Günal.
*In 1996 begon zij zich intensief te richten op grafische technieken (printmaking). In 2004 behaalde zij aan het Mimar Sinan Universiteit – Instituut voor Sociale Wetenschappen de graad Proficiency in Arts (kunstbekwaamheid).
KUNSTOPVATTING EN THEMA’S
*De kunst van Maria Sezer is opgebouwd rond de relatie tussen mens en natuur. Zij ziet natuur en mens niet als gescheiden entiteiten, maar als met elkaar verbonden en gelijkwaardige elementen.
*In haar werk maakt zij gebruik van uiteenlopende technieken zoals schilderkunst, grafiek, beeldhouwkunst, keramiek en drukwerk. De keuze van de techniek wordt telkens bepaald door het idee en het thema waaraan zij op dat moment werkt.
*Zij behandelt bredere thema’s zoals vrouwelijke identiteit, de verandering van de tijd en de band tussen mens en natuur. Veranderende identiteiten ziet zij als weerspiegelingen van transformatie, zowel in de natuur als in de mens zelf.
ACTIVITEITEN, TENTOONSTELLINGEN EN PROJECTEN
*Tussen 1986 en 1998 produceerde zij originele grafische werken (printmaking). In 2008 werkte zij aan grafische projecten in het Istanbul Museum voor Grafische Kunsten.
*Naast haar individuele praktijk nam zij ook deel aan collectieve projecten. In het kader van het jaar 2000 schreef en presenteerde zij bij Açık Radyo een programmaserie over bijen. In 2016 behoorde zij tot de oprichters van het kunstinitiatief “For the Love of Bee”, waarmee kunsteducatie en tentoonstellingen rond bijen en natuur werden georganiseerd. Binnen dit collectief werkte zij samen met Nil İlkbaşaran en Güngör Erdem.
*Zij nam deel aan talrijke groeps- en solotentoonstellingen, symposia en ateliers in zowel Turkije als in het buitenland.
*Voorbeelden hiervan zijn onder meer een performance en schilder–grafiekproject tijdens de International Mersin Science Night in 2018, en de workshop “Love of Bees” in het Sinop Meeting Center in 2017.
LEVEN EN CULTURELE ACHTERGROND
*Maria Sezer ontmoette begin jaren zeventig (1972) in Istanbul iemand die bepalend zou zijn voor haar leven en besloot vijf jaar later zich definitief in Turkije te vestigen. Daarmee is zij een kunstenares met zowel Nederlandse als Turkse wortels.
*Zij geeft aan zich niet gebonden te voelen aan nationaliteiten. Deze opvatting van vrijheid weerspiegelt zich in haar kunst, waarin de grenzeloze aard van mens en natuur centraal staat.
WAAROM IS DIT INTERESSANT EN BELANGRIJK?
*Maria Sezer is een multidisciplinaire kunstenares die werkt met schilderkunst, grafiek, beeldhouwkunst en keramiek. Deze benadering sluit aan bij de hedendaagse kunstopvatting dat kunst niet aan vaste vormen gebonden hoeft te zijn.
*Zij behandelt universele thema’s zoals de relatie tussen mens en natuur, waardoor haar werk niet alleen persoonlijk is, maar voor iedereen toegankelijk en herkenbaar wordt.
*De culturele overgang tussen Nederland en Turkije wordt in zowel haar leven als haar kunst zichtbaar als een zoektocht naar het overstijgen van grenzen en naar een internationale identiteit. Dit verleent haar biografie een thematische diepgang.
*Tegelijkertijd werkt zij zowel als individuele kunstenaar als binnen een collectief kader (For the Love of Bee), wat haar praktijk verwant maakt aan een manifest over de individuele én collectieve transformerende kracht van kunst.
AYLİN SEZER
De vragen die Maria Sezer stelde met klei en aarde, zouden jaren later door haar dochter Aylin Sezer worden beantwoord met haar stem.
De sporen die Maria achterlaat op het lichaam en de natuur, en die Aylin nalaat op de ziel, vormen twee zinnen van hetzelfde verhaal. De een spreekt de taal van de natuur, de ander die van de mens. Samen herinneren zij ons eraan dat migratie soms geen breuk is, maar een creatieve reis die generaties overspant. En dat kunst de meest blijvende getuige van die reis is.
***************
Om Aylin Sezer aan u voor te stellen, deel ik hier een artikel dat ik eerder heb gepubliceerd:
IN NEDERLAND HEBBEN WE OOK EEN AYLİN SEZER…
Na onze jazzartieste Karsu zorgt nu ook sopraan Aylin Sezer voor opschudding in Nederland.
Sinds de migratie die 55 jaar geleden begon, is binnen de Turks-Nederlandse gemeenschap een groot aantal succesvolle mensen voortgekomen. Van sport tot muziek, van theater tot literatuur hebben velen opmerkelijke prestaties geleverd. Onder hen heeft Karsu Dönmez een wereldwijde bekendheid verworven. Natuurlijk moeten we ook Esra Dalfidan noemen als een van onze succesvolle artiesten.
Maar ik moet toegeven dat ik tot nu toe een andere opmerkelijke kunstenares over het hoofd heb gezien. Die kunstenares is niemand minder dan Aylin Sezer, geboren in Istanbul.
Het Carré Theater, bekend als het Olympia van Nederland
Laten we eerst kennismaken met Aylins biografie:
Sopraan Aylin Sezer werd geboren in İstanbul. Zij ontdekte haar liefde voor muziek op de Italiaanse Meisjesschool en begon zanglessen te volgen bij Ayşe Sezerman. Zij vervolgde haar middelbare schoolopleiding aan Robert College en studeerde af in 2003. In datzelfde jaar verhuisde Aylin naar Den Haag om een conservatoriumopleiding te volgen en het land van haar moeder, Nederland, beter te leren kennen.
Zij studeerde in 2008 af aan het Koninklijk Conservatorium Den Haag. Haar masteropleiding volgde zij aan de Dutch National Opera Academy, die zij in 2010 afrondde met de onderscheiding Uitmuntende Artistieke Prestatie.
In het seizoen 2014–2015 maakte zij deel uit van het ensemble van Opera Vlaanderen, waar zij onder meer Zerlina en Despina vertolkte, evenals Fünfte Magd in Elektra en Emma in Khovansjtsjina. In de daaropvolgende seizoenen zong zij bij verschillende Nederlandse operahuizen rollen als Violetta, Nedda, Dido, Euridice en Micaëla.
In het Concertgebouw vertolkte zij onder leiding van maestro Giancarlo Andretta de rol van Pisana in I due Foscari. Met Peter Brooks bewerking van Mozarts Die Zauberflöte, Une flûte enchantée, maakte zij tournees door Zuid-Amerika en Europa. Daarnaast zong zij Elisabeth en Venus in een speciaal voor het Concertgebouw Kamerorkest bewerkte versie van Tannhäuser.
Komend seizoen zal Aylin soleren tijdens het Prinsengrachtconcert en in november vertolkt zij de rol van Violetta bij de Nederlandse Reisopera.
De lege stoelen in Carré zijn tijdens concerten van Aylin Sezer steevast tot de laatste plaats gevuld…
Samen met het Limburgs Symfonie Orkest en dirigent Jan Willem de Vriend vertolkte zij Clärchen in Beethovens Egmont. Daarnaast treedt zij op als soliste bij diverse koren. Haar repertoire omvat onder meer de sopraansolo’s in Brahms’ Ein Deutsches Requiem, de Requiems van Mozart en Saint-Saëns, Poulencs Stabat Mater en Gloria, Rossini’s Stabat Mater en Haydns Die Jahreszeiten.
ONTMOET BIJ DE HOTİAD-PRIJS
In 2017 leerden wij Aylin Sezer kennen toen zij de Schaunard Award won en door de Hollandse Unie van Turkse Ondernemers (HOTİAD) werd onderscheiden met de prijs Artiest van het Jaar. Deze Aylin Sezer wist vervolgens haar reputatie verder uit te bouwen met de concerten die zij gaf.
Aylin Sezer ontving de ‘Artiest van het Jaar’-prijs, ter waarde van 2.500 euro, uit handen van HOTİAD-voorzitter Hikmet Gürcüoğlu.
De sporen die Maria Sezer met klei en aarde nalaat, en die Aylin Sezer met haar stem in de ziel achterlaat, zijn als twee zinnen van hetzelfde verhaal. De een spreekt de taal van de natuur, de ander die van de mens. Samen herinneren zij ons eraan dat migratie soms geen breuk is, maar een creatieve reis die generaties omspant. En dat kunst de meest blijvende getuige van die reis is.
Bir zamanlar, “İsmail Güngör’ün oğlu Veyis” denilirken, şimdilerde “Veyis Güngör’ün babası İsmail Güngör” denilmesinin yarattığı üzüntü.
İlk cenaze namazı Amsterdam’da kılındı, ikinci gün Konya Akören’de toprağa verildi.
Binlerce taziye mesajı arasında, Ankara’san ve Jakarta Büyükelçimiz’den mesajlar var.
İlhan KARAÇAY yazdı:
Amsterdam’daki Türk toplumunun yakından tanıdığı, uzun yıllar çalışkanlığı, dürüstlüğü ve insan sevgisiyle anılan İsmail Güngör’ün vefatı büyük üzüntü yarattı. Bir dönemin “İsmail Güngör’ün oğlu Veyis” diye bildiği isim, bugün acı bir gerçeğin içinde “Veyis Güngör’ün babası İsmail Güngör” olarak anılıyor. Hayatın insanı sarsan bu değişimi, onu tanıyanların kalbinde daha da ağır bir hüzne dönüştü.
Merhum İsmail Güngör, yalnızca ailesinin büyüğü değildi. Uzun yıllar Hollanda’daki Türklerin sosyal hayatında, cami çevrelerinde ve hemşehri dostluklarında tanınan, sevilen, sayılan bir isimdi. Cami derneklerinde görevler üstlenmiş, cemaatin içinde yer almış, çevresinde her zaman “iş bitiren”, “elinden geleni esirgemeyen” bir kişi olarak hatırlanmıştı. Onu tanıyanların anlattığı ortak cümle şuydu: “İsmail abi söylenmez, yapılır derdi ve gerçekten yapardı.”
Bir zamanlar yerinde duramayacak kadar faal olan İsmal Güngör, birinci nesil Türkler arasında ödül alanlar arasında da bulunuyor. Üstteki fotoğrafta şahsım ve Oğul Veyis ile birlikte görülen İsmail Güngör, unutulmazlar arasında yer alacak.
Ailesinin yanı sıra kendisini yakından tanıyan dostları için de çok özel bir yeri vardı.
Kendisini tanıyanların ifadesiyle, güçlü bir cumhuriyet sevgisi taşıyan, Atatürkçü duruşuyla bilinen, memleket meselelerine duyarlı bir insandı.
Yakın çevresinde bulunan ve merhumun Cumhuriyet üzerine okuduğu duygu yüklü şiirin yer aldığı bir video kaydını sizlere sunacağım.
O görüntülerdeki sesin ve o sözlerin, onu tanıyanların gözlerini yaşartmaması neredeyse mümkün değil.
İsmail Güngör’ün ilk cenaze namazı Amsterdam’daki Süleymaniye camiinde kılındı.
İsmail Güngör’ün vefatının ardından Veyis Güngör’e binlerce taziye mesajı ulaştı. Bu mesajlar arasında, Ankara’dan olduğu gibi, çok yakın dostu olan Endonezya Büyükelçisi Talip Küçükcan’ın başsağlığı paylaşımı da yer aldı: “Kıymetli dostum Turkevi Hollanda Başkanı Veyis Güngör beyin muhterem babası İsmail amcamız vefat etti. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. Veyis beye ve ailesine başağlığı ve sabırlar diliyorum.”
Bu mesajlar, merhumun çevresinde bıraktığı izleri ve ailesinin toplum içindeki değerini bir kez daha gösterdi.
İsmail Güngör’ün naaşı aynı gün Konya’ya uçuruldu. İkinci gün Akören mezarlığında toprağa veridi.
HAYATI, EMEĞİ VE HOLLANDA’DAKİ YILLARI
İsmail Güngör, beş çocuklu ailenin en büyüğü olarak 1 Mayıs 1935’te Konya’nın Akören kasabasında dünyaya geldi. İlkokulu bitirdikten sonra çiftçilik yaptı. Henüz 18 yaşındayken Ankara’da İş Bankası’nda çalışmaya başladı. Genç yaşta iş hayatına atılması, onun bütün yaşamına damga vuran çalışkanlığın da ilk işaretiydi.
Askerlik hizmeti Hozat’ta jandarma olarak başladı. Ardından Bilecik’in Söğüt ilçesine bağlı Oluklu’da karakol komutanı olarak görev yaptı ve terhis oldu. Askerlik sonrası tekrar Akören’e döndü.
23 yaşında Emine Karabayır ile evlendi. Bir süre Akören ile Konya arasındaki otobüslerde biletçilik yaparak alın teriyle evini geçindirdi. 1968 yılında turist olarak Avrupa’ya geldi. Schiedam’da Bayram Erharman’ın himayesinde bir müddet döküm fabrikasında çalıştı. Daha sonra Amsterdam’daki Ford fabrikasında çalışmaya başladı.
Onu tanıyanların diline yerleşen bir lakabı vardı. Aynı dönemde akşamları ABN AMRO bankasında şef olarak çalıştığı için arkadaşları kendisine “sabah 9 akşam 9 İsmail” derlerdi. Gündüz fabrikada, akşam bankada, bitmek bilmeyen bir tempo. Buna rağmen kaldığı pansiyonlarda hafta sonu yemekleri yapmayı da üstlenir, yalnız kendi karnını değil, aynı çatı altındaki insanların da halini düşünürdü.
Ford fabrikasında edindiği teknik bilgiyle, arkadaşlarıyla birlikte bozulan araçları yollarda tamir ettikleri anlatılır. O sadece “çalışan” değil, elinden iş gelen, çözüm üreten bir insandı. Ford fabrikasının kapanmasını engellemek için FNV sendikasının grevlerine ve protestolarına katıldı. Başbakanlık da yapmış olan dönemin İşçi Partisi (PvdA) lideri Den Uyl’ü çok beğenir, takdirle anardı.
1981 yılında Ford fabrikasının kapanmasıyla işsiz kaldı. Ancak onun hayatında “işsizlik” hiçbir zaman “hayattan kopmak” anlamına gelmedi. Dostluklarına, sohbetlerine, cemaatine, çevresine daha sıkı sarıldı.
FATİH CAMİİ CEMAATİNDEKİ YERİ VE DOST MECLİSLERİ
Merhum İsmail Güngör, Amsterdam Fatih Camii cemaati içinde de bilinen bir simaydı. Yaşıtlarıyla birlikte hemen her gün öğle namazında Fatih Camii’nde buluşur, sohbet ederlerdi. O buluşmalar, sadece namaz sonrası ayaküstü bir selamlaşma değildi. Gurbetin içinde memleket kokusuydu, dost omzuydu, hal hatırdı.
Zamanla o kuşaktan birçok dostunun kendisinden önce vefat ettiği biliniyor. Amsterdam’daki Sivaslı, Nevşehirli, Karamanlı, Ankaralı ve Konyalı arkadaşlarının hemen hemen hepsi, birer birer göçüp gitti. Şimdi o meclislerde bir sandalye daha boş kaldı.
GERİDE KALAN HATIRALAR
İsmail Güngör’ün ardından geriye, ailesinin kalbinde dinmeyen bir özlem, dostlarının dilinde bitmeyen hatıralar kaldı. Kimi onu iş disiplininden hatırlıyor, kimi “pansiyonda kimse aç kalmasın” diye mutfağa giren halinden. Kimi sendika yürüyüşlerinde kol kola yürüdüğü günleri anlatıyor, kimi Fatih Camii avlusunda edilen sohbetleri.
Bir insanın büyüklüğü bazen makamla ölçülür sanılır. Oysa bazı insanlar vardır, makamları yoktur ama izleri büyüktür. İsmail Güngör de o insanlardandı.
Merhuma Allah’tan rahmet diliyoruz. Başta oğlu Veyis Güngör olmak üzere, ailesine ve sevenlerine sabır ve başsağlığı temenni ediyoruz. Mekanı cennet olsun.
Rahmetli İsmail Güngör’den, “Cumhuriyet” şirini dinlemek için alttaki fotoğrafa tıklayınız.