Dernek üyeleri, Hollanda’da doğmuş Türkiye kökenli, Türkçe’ye hâkim ve Türkiye’den yakın ya da geçmiş zamanda göç etmiş profesyonellerden oluşuyor.
Türkiye kökenli profesyonel bireylerin, Hollanda’ya uyumunu ve toplumsal katılımını teşvik etmeyi de amaçlayan dernek, Hollanda toplumu içinde başarılı ve etkili bireyler olarak, çeşitliliği kutlayarak ve karşılıklı anlayışı artırarak toplumumuzun daha da güçlenmesine katkıda bulunmayı hedefliyor.
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Hollanda’da yaşayan Türkiye kökenli profesyonelleri aynı çatı altında buluşturan Turkish Professionals Network Eindhoven, yalnızca düzenlediği etkinliklerle değil, temsil ettiği vizyonla da dikkat çekiyor. Eindhoven ve çevresinde giderek daha görünür hâle gelen bu kuruluş, 8’inci Olağan Genel Kurulu ile yeni bir dönemin kapısını araladı.
GENEL KURUL VE YENİ DÖNEM
TPN Eindhoven, gerçekleştirdiği 8’inci Olağan Genel Kurul Toplantısı ile yeni dönem çalışma planını ve yönetim kadrosunu üyelerinin yoğun katılımıyla belirledi.
Genel kurul, altı dönemdir TPN Eindhoven Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini yürüten Ebru Janssens-Kayan’ın açılış konuşması ve gündem maddelerinin okunmasıyla başladı. Konuşmalarda derneğin kuruluş amaçları, geçen dönem hayata geçirilen projeler ve Hollanda’daki Türk profesyonellerin mesleki dayanışmasının önemi vurgulandı. Gündem maddelerinin oy birliğiyle kabul edilmesinin ardından faaliyet ve mali raporların sunumuna geçildi.
Toplantıda önce geride kalan dönemin faaliyet raporu sunuldu. Düzenlenen networking etkinlikleri, seminerler, mentorluk buluşmaları ve toplumsal katkı projeleri hakkında üyeler bilgilendirildi. Ardından mali rapor görüşülerek gelir ve gider kalemleri ile gelecek dönem bütçe öngörüleri üyelerin değerlendirmesine sunuldu.
Genel kurulun devamında yeni yönetim kurulu seçimlerine geçildi.
Seçimler sonucunda 9 asil ve 3 yedek üyeden oluşan yeni yönetim kurulu belirlendi.
YEDEK ÜYELER
Orhan Özkan, Ferda Güneş Aydın, Ege Uyguner
Yeni yönetim kurulunun, önümüzdeki dönemde TPN Eindhoven’ın kurumsal yapısını güçlendirmek, etki alanını genişletmek ve Hollanda’daki Türk profesyonellerin görünürlüğünü artırmak üzere çeşitli projeler hayata geçirmesi hedefleniyor.
DENETLEME KURULU
Genel kurulda Denetleme Kurulu da yeniden oluşturuldu.
Can Çilli, Aslı Jacobs, Aylin Arıcan.
Denetleme Kurulu’nun, dernek faaliyetlerinin şeffaf, hesap verebilir ve tüzüğe uygun şekilde yürütülmesine katkı sunacağı belirtildi.
Soru ve önerilerin alınmasının ardından eski yönetim ile yeni yönetimin toplu fotoğraf çekimiyle TPN Eindhoven 8’inci Genel Kurul Toplantısı sona erdi.
FOTOĞRAFLARDAN ÇIKARACAĞIMIZ ESPRİ
Önceki Yönetim Kurulu’nda sadece bir erkek vardı.
Genel Kurul fotoğraflarına bakarken göze çarpan ilginç bir ayrıntı var.
Hem 2024-2026 dönemine ait yönetim kurulu fotoğrafında hem de yeni seçilen yönetimde, kadınlar açık ara çoğunlukta. Hatta yeni yönetimde yine yalnızca bir erkek üye bulunuyor.
Bu durum bir eleştiri konusu değil. Aksine, Hollanda’daki Türkiye kökenli sivil toplum yapılanmaları içinde kadınların böylesine güçlü biçimde ön plana çıkması, ayrıca not edilmesi gereken bir gelişme olarak görülmeli.
TPN Eindhoven, farkında olarak ya da olmayarak, toplumsal cinsiyet dengesi konusunda örnek teşkil eden bir tablo ortaya koyuyor.
Şimdiki Yönetim Kurulu’nda da bir erkek var. Bir de Denetleme Kurulu’nda…
İşin esprili tarafı şu: Eğer bu fotoğraflarda erkekler çoğunlukta olsaydı, hiç tereddüt etmeden “Erkek hegemonyası” başlığını atar, cümlelerimizi biraz daha sert kurardık. Şimdi tablo tersine dönünce, bir anda hepimiz daha nazik, daha anlayışlı ve daha hoşgörülü oluverdik. Demek ki eşitsizlik bazen sadece yön değiştiriyor, biz de ona göre kelime seçiyoruz.
Belki de bu durumun en basit açıklaması şudur: Kadınlar bu tür gönüllü yapılarda daha ısrarcı, daha disiplinli ve daha dayanıklıdır. Erkekler ise çoğu zaman “biri yapsın da biz de destek olalım” rahatlığına sığınır. TPN Eindhoven’daki tablo, bir “kadın hegemonyası”ndan çok, sorumluluk alma cesaretinin kimde daha güçlü olduğunu gösteriyor olabilir.
Kısacası burada bir sorun yok ama küçük bir ders var: “Yönetim masasına kim daha çok emek koyuyorsa, sandalye de doğal olarak ona gidiyor.”
TPN Eindhoven, bugün yalnızca bir meslek ağı değil, aynı zamanda Hollanda’daki Türkiye kökenli profesyonellerin sesi, vitrini ve ilham kaynağı olma yolunda kararlı adımlarla ilerliyor. Kadınların güçlü biçimde öne çıktığı bu yeni dönem ise, derneğin geleceğine ayrı bir anlam ve umut katıyor.
Bu tabloya bakıldığında, TPN Eindhoven’ın yalnızca bir “tanışma kulübü” olmadığı açıkça görülüyor. Bu yapı, Hollanda’da yaşayan Türkiye kökenli profesyoneller için hem bir sığınak hem de bir sıçrama tahtası niteliği taşıyor. Mesleki yalnızlığı azaltıyor, yeni gelenlere yol gösteriyor, gençlere rol modeller sunuyor ve farklı alanlarda birikmiş insanları aynı masa etrafında buluşturuyor.
Bugünün Hollanda’sında bireyselleşme hızla artarken, kökleri olan ama geleceğe bakan böyle bir ağın değeri daha da artacaktır. TPN Eindhoven, doğru adımlarla ilerlediği sürece yalnız Eindhoven bölgesinde değil, ülke genelinde örnek gösterilen bir model hâline gelebilir. Kadınların güçlü biçimde öne çıktığı bu yeni dönem, hem toplumsal temsilde hem de üretkenlikte farklı bir enerji yaratma potansiyeline sahiptir.
Kısacası TPN Eindhoven, bugünü anlamlı kılan ve yarını inşa etmeye aday bir oluşumdur. Bu çizgi korunduğu takdirde, Hollanda’daki Türkiye kökenli profesyonellerin sesi daha gür çıkacak, görünürlüğü daha da artacak ve bu ağ, gelecek kuşaklar için kalıcı bir değer hâline gelecektir.
TPN EİNDHOVEN KENDİNİ ANLATIYOR:
Biz Kimiz?
TPN Eindhoven, 2011 Haziran ayında resmen kurulmuş, Eindhoven ve çevresinde yaşayan eğitimli, meslek sahibi profesyonelleri, girişimcileri ve yükseköğretim öğrencilerini bir araya getiren bir dernektir. Dernek üyeleri, Hollanda’da doğmuş Türkiye kökenli, Türkçe’ye hâkim ve Türkiye’den yakın ya da geçmiş zamanda göç etmiş profesyonellerden oluşmaktadır.
TPN Eindhoven olarak, Hollanda toplumunda saygın ve etkin bir rol oynamayı hedefliyoruz. Bu hedefe ulaşmak için diğer kurumlarla işbirliği yaparak toplumun ihtiyaçlarına çözüm üretecek ve etkileyici projeler geliştiriyoruz. Toplumu etkileyen konularda önemli bir ses olmak ve çevremizdeki insanlara ilham vermek için gönüllü olarak çalışıyoruz.
Vizyonumuz:
Hollanda’da kök salmış, üretken ve toplumun merkezinde yer alan Türkiye kökenli bireyler ve profesyoneller olarak amacımız, Hollanda toplumu ile sürekli diyalog ve paylaşım içinde olmak, huzurlu, başarılı ve ortak bir gelecek inşa etmektir.
Derneğimiz, Türkiye kökenli profesyonel bireylerin Hollanda’ya uyumunu ve toplumsal katılımını teşvik etmeyi de amaçlamaktadır. Hollanda toplumu içinde başarılı ve etkili bireyler olarak, çeşitliliği kutlayarak ve karşılıklı anlayışı artırarak toplumumuzun daha da güçlenmesine katkıda bulunmayı hedefliyoruz.
Misyonumuz:
Türkiye kökenli profesyonelleri ve Hollanda’daki tüm uluslardan profesyonelleri bir araya getirerek güçlü bağlantılar kurmayı hedefliyoruz.
Network etkinlikleri, toplantılar ve sosyal buluşmalar düzenliyoruz.
Kişisel gelişim çalıştayları ile katılımcıların kariyerlerini ileriye taşımalarına ve bireysel potansiyellerini artırmalarına destek oluyoruz.
Atölyeler, seminerler ve forumlar düzenliyoruz.
Topluluğumuzu temsil ederek sesimizi duyurmak ve görünürlüğümüzü artırmak amacıyla çeşitli platformlar oluşturuyoruz.
Kültür ve sanat etkinlikleri, sosyal dayanışma çalışmaları ve seminerler gerçekleştiriyoruz.
Kurum ve kuruluşlarla işbirliği yaparak ortak projeler geliştiriyor ve toplumsal etkiyi artırmak için çalışıyoruz.
YAZILARIMI YAYINLAYAN HABER PORTALLARI
(Nieuwsportalen die mijn artikelen publiceren)
**********************
TURKISH PROFESSIONAL NETWORK VALT OP IN NEDERLAND
AAN HET STUUR STAAN OPNIEUW VROUWEN
De leden van de vereniging bestaan uit in Nederland geboren mensen van Turkse afkomst, die het Turks beheersen en uit professionals die recent of in het verleden vanuit Turkije zijn gemigreerd.
De vereniging heeft als doel om professionals van Turkse afkomst te ondersteunen bij hun integratie in de Nederlandse samenleving en hun maatschappelijke participatie te bevorderen. Zij streeft ernaar dat haar leden succesvolle en invloedrijke individuen worden binnen de Nederlandse samenleving, waarbij diversiteit wordt gevierd en wederzijds begrip wordt versterkt, zodat de samenleving als geheel sterker wordt.
Geschreven door İlhan KARAÇAY
Turkish Professionals Network Eindhoven, dat professionals van Turkse afkomst die in Nederland wonen onder één dak samenbrengt, trekt niet alleen de aandacht met haar activiteiten, maar ook met de visie die zij uitdraagt. Deze organisatie, die in Eindhoven en omgeving steeds zichtbaarder wordt, heeft met haar 8e Algemene Ledenvergadering de deur geopend naar een nieuwe periode.
ALGEMENE VERGADERING EN NIEUWE PERIODE
Met haar 8e Algemene Ledenvergadering heeft TPN Eindhoven, onder grote belangstelling van haar leden, het werkplan voor de nieuwe periode en de samenstelling van het bestuur vastgesteld.
De vergadering begon met de openingsspeech van Ebru Janssens Kayan, die al zes termijnen het voorzitterschap van het bestuur van TPN Eindhoven vervult, gevolgd door het voorlezen van de agendapunten. In de toespraken werd stilgestaan bij de doelstellingen van de vereniging, de projecten die in de afgelopen periode zijn gerealiseerd en het belang van professionele solidariteit onder Turkse professionals in Nederland. Nadat de agendapunten unaniem waren goedgekeurd, werden de activiteiten en de financiële rapporten gepresenteerd.
Eerst werd het activiteitenverslag van de voorbije periode toegelicht. De leden werden geïnformeerd over de georganiseerde netwerkevenementen, seminars, mentorbijeenkomsten en maatschappelijke projecten. Vervolgens werd het financieel verslag besproken en werden de inkomsten en uitgaven, evenals de begrotingsverwachtingen voor de komende periode, ter beoordeling aan de leden voorgelegd.
In het vervolg van de vergadering werd overgegaan tot de verkiezing van een nieuw bestuur.
Als resultaat van deze verkiezingen werd een nieuw bestuur samengesteld dat bestaat uit negen vaste leden en drie plaatsvervangende leden.
PLAATSVERVANGENDE LEDEN
Orhan Özkan, Ferda Güneş Aydın, Ege Uyguner
Het nieuwe bestuur heeft als doel om in de komende periode de institutionele structuur van TPN Eindhoven verder te versterken, het bereik van de vereniging te vergroten en de zichtbaarheid van Turkse professionals in Nederland te verhogen door het realiseren van diverse projecten.
CONTROLECOMMISSIE
Tijdens de algemene vergadering werd ook de Controlecommissie opnieuw samengesteld. Can Çilli, Aslı Jacobs, Aylin Arıcan.
Er werd benadrukt dat de Controlecommissie zal bijdragen aan een transparante, verantwoordelijke en statutenconforme uitvoering van de verenigingsactiviteiten.
Na het beantwoorden van vragen en het bespreken van suggesties werd de 8e Algemene Ledenvergadering van TPN Eindhoven afgesloten met een gezamenlijke foto van het oude en het nieuwe bestuur.
DE KWINKSLAG DIE WE UIT DEZE FOTO’S HALEN
In het vorige bestuur was er slechts één man.
Bij het bekijken van de foto’s van de algemene vergadering valt een opmerkelijk detail op.
Zowel op de foto van het bestuur voor de periode 2024–2026 als op die van het nieuw gekozen bestuur zijn vrouwen duidelijk in de meerderheid. Sterker nog, ook in het nieuwe bestuur is er opnieuw slechts één man.
Dit is geen punt van kritiek. Integendeel, binnen de maatschappelijke organisaties van mensen van Turkse afkomst in Nederland is het bijzonder dat vrouwen zo nadrukkelijk naar voren treden. Dat verdient juist een aparte vermelding.
TPN Eindhoven toont, bewust of onbewust, een voorbeeldig beeld als het gaat om de balans tussen mannen en vrouwen.
Ook in het huidige bestuur is er maar één man. En in de Controlecommissie eveneens.
Het grappige is dit: als op deze foto’s mannen in de meerderheid waren geweest, hadden we zonder aarzelen de titel “mannelijke hegemonie” gebruikt en onze zinnen een stuk scherper geformuleerd. Nu het beeld precies omgekeerd is, zijn we ineens allemaal beleefder, begripvoller en milder geworden. Blijkbaar verandert ongelijkheid soms alleen van richting en passen wij daar ons taalgebruik op aan.
Misschien is de eenvoudigste verklaring wel deze: vrouwen zijn in dit soort vrijwillige organisaties vaak vasthoudender, gedisciplineerder en weerbaarder. Mannen verschuilen zich nogal eens achter het gemak van “laat iemand anders het maar doen, wij steunen wel”. Het beeld bij TPN Eindhoven wijst minder op een “vrouwelijke hegemonie” dan op de vraag bij wie de moed om verantwoordelijkheid te nemen sterker aanwezig is.
Kortom, er is hier geen probleem, maar wel een kleine les:
wie meer inzet toont aan de bestuurstafel, krijgt vanzelf ook een stoel.
TPN Eindhoven is vandaag niet alleen een professioneel netwerk, maar ontwikkelt zich vastberaden tot de stem, het visitekaartje en de inspiratiebron van professionals van Turkse afkomst in Nederland. Deze nieuwe periode, waarin vrouwen zo sterk op de voorgrond treden, geeft een extra betekenis en hoop aan de toekomst van de vereniging.
Wie dit geheel overziet, ziet meteen dat TPN Eindhoven geen eenvoudige “kennismakingsclub” is. Deze structuur fungeert voor professionals van Turkse afkomst in Nederland zowel als een toevluchtsoord als een springplank. Zij vermindert professionele eenzaamheid, wijst nieuwkomers de weg, biedt jongeren rolmodellen en brengt mensen met uiteenlopende achtergronden en ervaringen rond dezelfde tafel samen.
In het Nederland van vandaag, waarin individualisering steeds sneller toeneemt, wordt de waarde van een netwerk dat geworteld is maar tegelijk naar de toekomst kijkt alleen maar groter. Als TPN Eindhoven de juiste koers blijft volgen, kan zij niet alleen in de regio Eindhoven, maar in het hele land uitgroeien tot een voorbeeldmodel. Deze nieuwe periode, waarin vrouwen zo krachtig naar voren treden, draagt het potentieel in zich om zowel in maatschappelijke vertegenwoordiging als in productiviteit een nieuwe energie te creëren.
Kortom, TPN Eindhoven is een formatie die het heden betekenis geeft en de toekomst durft te bouwen. Wanneer deze lijn wordt vastgehouden, zal de stem van professionals van Turkse afkomst in Nederland luider klinken, zal hun zichtbaarheid verder toenemen en zal dit netwerk uitgroeien tot een blijvende waarde voor toekomstige generaties.
TPN EINDHOVEN STELT ZICH VOOR
Wie zijn wij?
TPN Eindhoven werd in juni 2011 officieel opgericht en is een vereniging die hoogopgeleide professionals, ondernemers en studenten in het hoger onderwijs in Eindhoven en omgeving samenbrengt. De leden bestaan uit in Nederland geboren mensen van Turkse afkomst die het Turks beheersen, evenals professionals die recent of in het verleden vanuit Turkije zijn gemigreerd.
Als TPN Eindhoven streven wij ernaar om binnen de Nederlandse samenleving een gerespecteerde en actieve rol te spelen. Om dit doel te bereiken werken wij samen met andere organisaties, ontwikkelen wij projecten die inspelen op maatschappelijke behoeften en zetten wij ons in voor initiatieven met impact. Wij werken vrijwillig om een betekenisvolle stem te zijn in thema’s die de samenleving raken en om mensen in onze omgeving te inspireren.
Onze visie
Als mensen en professionals van Turkse afkomst die in Nederland geworteld zijn, productief zijn en midden in de samenleving staan, is ons doel om in voortdurende dialoog en uitwisseling te blijven met de Nederlandse samenleving en samen te bouwen aan een rustige, succesvolle en gedeelde toekomst.
Onze vereniging heeft ook tot doel om de integratie en maatschappelijke participatie van professionals van Turkse afkomst in Nederland te bevorderen. Als succesvolle en invloedrijke individuen binnen de Nederlandse samenleving willen wij bijdragen aan een sterkere gemeenschap door diversiteit te vieren en wederzijds begrip te vergroten.
Onze missie
Wij streven ernaar om sterke verbindingen tot stand te brengen door professionals van Turkse afkomst en professionals van alle nationaliteiten in Nederland samen te brengen.
Wij organiseren netwerkbijeenkomsten, vergaderingen en sociale ontmoetingen.
Met persoonlijke ontwikkelingsworkshops ondersteunen wij deelnemers om hun loopbaan verder te ontwikkelen en hun individuele potentieel te vergroten.
Wij organiseren ateliers, seminars en fora.
Wij creëren platforms om onze gemeenschap te vertegenwoordigen, onze stem te laten horen en onze zichtbaarheid te vergroten.
Wij organiseren culturele en artistieke activiteiten, sociale solidariteitsprojecten en seminars.
Wij werken samen met instellingen en organisaties om gezamenlijke projecten te ontwikkelen en zo de maatschappelijke impact te vergroten.
NİEUWSPORTALEN DİE MİJN ARTİKELEN PUBLİCEREN
(Yazılarımı yayınlayan haber portalları)
İtalyan Düşünce Kuruluşu ISPI, “Nadir Toprak Elementlerinin” yararını anlatırken, “Bu yüzden Türkiye Avrupa Birliği için yeni bir stratejik seçenek mi?” diye sordu.
Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan, bu görüşe, “Umarım öyle değildir. Türkiye’nin yer altı ve yer üstü doğal kaynakları Türk halkının gelecek nesillerine aittir. Başkaları için bir seçenek değildir.” cevabını verdi.
Konuyu açtığım sırdaşım ve danışmanım GÖLGE ADAM, “Bu, yerin altındaki bir taşın, dünyada söz hakkına dönüşme hikayesidir. Ama mesele şu: O söz hakkı Türkiye’nin mi olacak, yoksa başkaları mı konuşacak?” dedi.
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY sordu GÖLGE ADAM yanıtladı:
Bazen bir cümle, uzun bir rapordan daha fazlasını anlatır.
Bazen bir diplomatın tek satırlık notu, sayfalarca strateji belgesinden daha derin bir anlam taşır.
İtalya’daki saygın düşünce kuruluşu ISPI’de yayımlanan, “Turchia e terre rare: un’opzione per l’UE?” başlıklı analiz, Türkiye’yi Avrupa Birliği için “yeni bir stratejik seçenek” olarak tartışıyordu.
LinkedIn’deki yazının altına Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan şu İngilizce notu düştü:
Büyükelçinin bu sözünü şöyle tercüme edebiliriz: “Umarım öyle değildir. Türkiye’nin yer altı ve yer üstü doğal kaynakları Türk halkının gelecek nesillerine aittir. Başkaları için bir seçenek değildir.”
Bu cümle beni durdurdu.
Çünkü bu, bir ‘maden haberi’ değil, Türkiye’nin yarınını ilgilendiren bir ‘gelecek meselesi’ydi.
Büyükelçi’nin bu uyarısı üzerine haberi irdeledim.
Sonra her zamanki gibi sırdaşım ve danışmanım olan GÖLGE ADAM’a sordum:
KARAÇAY:Bu neyin hikayesi? Avrupa neden şimdi Türkiye’ye böyle bakıyor?
GÖLGE ADAM her zamanki sakinliğiyle konuşmaya başladı: “Bu, yerin altındaki bir taşın, dünyada söz hakkına dönüşme hikayesidir. Ama mesele şu: O söz hakkı Türkiye’nin mi olacak, yoksa başkaları mı konuşacak?”
KARAÇAY: Nadir toprak elementleri nedir ve neden bu kadar hayati?
GÖLGE ADAM meseleyi en sade haliyle anlattı: “Nadir toprak elementleri denilen şeyin adından korkulmasın. Bugün cebindeki telefon, bindiğin elektrikli araç, evine enerji sağlayan rüzgar türbini, savunma sanayiindeki hassas sistemler, hepsi bu elementler olmadan çalışmaz.
Bunlar olmadan:
Elektrikli araç olmaz,
Rüzgar türbini dönmez,
Akıllı telefon akıllı olmaz,
Radar sistemleri, füze yönlendirmeleri, uzay teknolojileri çalışmaz.
Bugünün dünyasında bir ülkenin teknoloji gücü, bu elementlere erişimiyle ölçülür hale geldi.
Ama asıl mesele şu:
Bu elementlere sahip olmak yetmez.
Onları çıkarabilmek, ayrıştırabilmek, saflaştırabilmek ve ürüne dönüştürebilmek gerekir.
Ham maddeyi çıkarmak başlangıçtır.
Katma değeri ülkede bırakmak ise kaderi belirler.”
KARAÇAY: Avrupa neden alternatif arıyor?
GÖLGE ADAM burada sesi biraz sertleştirdi: Avrupa son yıllarda şunu öğrendi. Enerjide başkasına bağımlıysan, siyasetini de başkası belirler. Pandemide bir maske bile bulamayan kıta, şimdi yüksek teknolojide aynı duruma düşmek istemiyor.
Avrupa Birliği bugün nadir toprak elementlerinde birkaç ülkeye aşırı bağımlı.
Bu sadece ekonomik bir sorun değil, siyasi bir kırılganlık.
Bir gün biri çıkar: “Vermiyorum” der.
Bir gün fiyatlar silah gibi kullanılır.
Bir gün tedarik zinciri kopar.
İşte, İtalyan Düşünce Kuruluşu ISPI’deki analiz bu korkuyla yazılmış.
ISPI diyor ki: “Türkiye’de keşfedilen rezervler, Avrupa için yeni bir kapı olabilir. Yakın coğrafyada, sanayi altyapısı olan, öngörülebilir bir ülke, Avrupa’nın stratejik ortağı haline gelebilir.”
Bu cümle sıradan değildir.
Bu, Türkiye’nin ilk kez sadece siyasi bir dosya değil, ekonomik ve teknolojik bir anahtar olarak görülmesi demektir.
KARAÇAY: Lahey Büyükelçimizin notu ne anlatıyor?
GÖLGE ADAM burada durdu ve şöyle dedi: Diplomaside herkes her metni işaret etmez. Büyükelçi bir yazıya not düşüyorsa, orada bir yön vardır.
Ama bu not, bir davet değil, bir sınır çizgisiydi ve Büyükelçi şunu söylüyordu: “Türkiye’nin yer altı ve yer üstü kaynakları, bugünün değil, gelecek nesillerin emanetidir. Bu ülke, başkalarının ihtiyacına göre şekillenecek bir maden deposu değildir.”
Yani mesaj şudur: Türkiye, “AB için bir seçenek” olarak değil, kendi geleceğini kuran bağımsız bir aktör olarak var olmalıdır.
Bu, çok ince ama çok güçlü bir duruştur. Avrupa’ya kapıyı kapatmak değildir.
Ama “beni sadece kaynak olarak görme” demektir.
KARAÇAY: Bu kaynak nasıl değere dönüşür?
GÖLGE ADAM uyardı: “Ham madde satmak kolaydır. Ama fakirliği kalıcı kılar. Zenginlik, ham maddeyi işleyene gider.
Türkiye bu rezervleri sadece çıkarıp satarsa, birkaç yıl para kazanır. Sonra yine eski yerine döner.
Ama eğer: Bu elementleri işleyip, ara ürün üretip, teknoloji zincirine girerse, işte o zaman Türkiye, Avrupa sanayisinin bir parçası olur.
Avrupa da zaten bunu arıyor.
Ham madde değil, güvenilir ve sürdürülebilir bir ortak.
Bu işin üç temel şartı var:
Birincisi teknoloji. Ayrıştırma ve saflaştırma kapasitesi olmadan bu maden stratejik değildir.
İkincisi çevre. Avrupa, çevre standardı olmayan projeye bağlanmaz. Türkiye bu alanda güven verirse, masadaki yeri büyür.
Üçüncüsü istikrar. Yatırımcı önünü görmek ister. Hukuk, plan, süreklilik ister.”
GÖLGE ADAM çok net şöyle devam etti: “Bu iş doğru yönetilirse, Türkiye sadece maden satan ülke olmaz. Avrupa sanayisinin parçası olur. O zaman kimse Türkiye’yi kapının önünde bekletmez. Çünkü içeride olmadan o çark dönmez.”
KARAÇAY: Bu maden Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokar mı?
GÖLGE ADAM gülümsedi: Yani diyorsun ki, bu kaynak Türkiye’nin AB kapısını açabilir mi?
Tek başına hiçbir maden kapı açmaz. Ama doğru stratejiyle, o kapının anahtarına dönüşebilir.
AB üyeliği sadece siyaset değildir. Aynı zamanda çıkar meselesidir.
Avrupa, kendisi için vazgeçilmez olan ülkeyi dışarıda tutmakta zorlanır.
Bugün Türkiye, Avrupa için önemli ama vazgeçilmez değil.
Ama yarın, yüksek teknoloji üretiminde kritik bir halka haline gelirse, tablo değişir.
O zaman Türkiye sadece aday ülke olmaz.
Sistemin parçası olur.
ISPI’deki analiz bunu ima ediyor.
Büyükelçi’nin notu ise şunu hatırlatıyor: “Bu anahtar başkalarının cebine bırakılmamalı.
Bu kaynak, Türkiye’nin kendi geleceği için kullanılmalı.”
Bu, yerin altındaki taşın hikayesi değildir sadece.
Bu, Türkiye’nin dünyadaki yerini yeniden tanımlama fırsatıdır.
Eğer bu fırsat doğru yönetilirse, Türkiye Avrupa için sadece sorun başlığı olan bir ülke olmaktan çıkar, çözüm ortağı haline gelir.
Ve belki de ilk kez, “Türkiye bu yüzden Avrupa Birliği’ne girebilir” cümlesi,
hayal olmaktan çıkıp stratejiye dönüşür.
Ama Büyükelçi’nin dediği gibi: “Bu kaynaklar, başkalarının seçeneği değil,
Türk halkının gelecek nesillerine ait bir emanettir.”
Mesele, bu emaneti kimin için ve nasıl kullanacağımızdır.
İTALYAN İSPİ’Yİ TANIYALIM
ISPI, yani Istituto per gli Studi di Politica Internazionale, İtalya’nın ve Avrupa’nın en saygın düşünce kuruluşlarından biri olarak biliniyor. Dış politika, güvenlik, enerji ve jeopolitik alanlarda ürettiği analizler, yalnızca akademik çevrelerde değil, Avrupa başkentlerinde de dikkatle izleniyor. Türkiye’yi “nadir toprak elementleri üzerinden Avrupa için bir seçenek” olarak tartışan bu metnin, böyle bir kurumda kaleme alınmış olması tesadüf değil. Bu, Avrupa’da Türkiye’ye artık yalnızca siyasi başlıklar üzerinden değil, stratejik kaynaklar ve sanayi geleceği üzerinden de bakılmaya başlandığını gösteriyor.
Büyükelçi Fatma Ceren Yazgan’ın itirazı ise tam bu noktada anlam kazanıyor: Türkiye, başkalarının ihtiyacına göre tanımlanan bir “seçenek” değil, kendi geleceğini kendi belirleyecek bir ülkedir. Bu kaynaklar, bugünün pazarlık konusu değil, yarının emanetidir.
******************
KAN TURKIJE MET “ZELDZAME AARDELEMENTEN” TOT DE EUROPESE UNIE TOETREDEN?
Terwijl de Italiaanse denktank ISPI het belang van zeldzame aardelementen benadrukte, stelde zij de vraag: “Maakt dit van Turkije een nieuwe strategische optie voor de Europese Unie?”
Onze ambassadeur in Den Haag, Fatma Ceren Yazgan, reageerde hierop met de woorden:
“Hopelijk niet. De natuurlijke rijkdommen boven en onder de grond van Turkije behoren toe aan de toekomstige generaties van het Turkse volk. Zij zijn geen optie voor anderen.”
Toen ik dit onderwerp aansneed bij mijn vertrouweling en adviseur SCHADUWMAN, zei hij:
“Dit is het verhaal van een steen onder de grond die verandert in een stem in de wereld. Maar de echte vraag is: zal die stem van Turkije zijn, of zullen anderen spreken?”
İlhan KARAÇAY vroeg, SCHADUWMAN antwoordde:
Soms zegt één zin meer dan een lang rapport.
Soms weegt één enkele notitie van een diplomaat zwaarder dan pagina’s vol strategie.
In een analyse met de titel “Turchia e terre rare: un’opzione per l’UE?”, gepubliceerd door de gerenommeerde Italiaanse denktank ISPI, werd Turkije besproken als een “nieuwe strategische optie” voor de Europese Unie.
Onder dit artikel plaatste onze ambassadeur in Den Haag, Fatma Ceren Yazgan, de volgende Engelse notitie op LinkedIn:
Vrij vertaald betekent dit:
“Hopelijk niet. De natuurlijke rijkdommen boven en onder de grond van Turkije behoren toe aan de toekomstige generaties van het Turkse volk. Zij zijn geen optie voor anderen.”
Deze woorden deden mij stilstaan.
Want dit was geen gewoon mijnbouwbericht. Dit was een kwestie die de toekomst van Turkije raakt.
Naar aanleiding van deze waarschuwing ben ik het onderwerp dieper gaan onderzoeken.
Zoals altijd wendde ik mij tot mijn vertrouweling en adviseur SCHADUWMAN.
KARAÇAY: Wat voor verhaal is dit? Waarom kijkt Europa nu op deze manier naar Turkije?
SCHADUWMAN: “Dit is het verhaal van een steen onder de grond die verandert in een stem in de wereld. Maar de echte vraag is: zal die stem van Turkije zijn, of zullen anderen spreken?”
KARAÇAY: Wat zijn zeldzame aardelementen en waarom zijn ze zo belangrijk?
SCHADUWMAN: “Laat de naam je niet afschrikken. De telefoon in je zak, de elektrische auto waarin je rijdt, de windturbine die energie opwekt, de gevoelige systemen in de defensie industrie, geen van die dingen kan functioneren zonder deze elementen.
Zonder hen is er geen elektrische auto.
Geen draaiende windturbine.
Geen slimme smartphone.
Geen radar, geen raketgeleiding, geen ruimtevaarttechnologie.
In de wereld van vandaag wordt de technologische kracht van een land steeds meer gemeten aan de toegang tot deze elementen. Maar het echte punt is dit: het is niet genoeg om ze alleen te bezitten. Je moet ze kunnen winnen, scheiden, zuiveren en omzetten in producten.
Het winnen van grondstoffen is slechts het begin.
De toegevoegde waarde in eigen land houden, dat bepaalt het lot.”
KARAÇAY: Waarom zoekt Europa een alternatief?
SCHADUWMAN: “Europa heeft de afgelopen jaren iets fundamenteels geleerd. Wie afhankelijk is van anderen voor energie, laat ook zijn politiek door anderen bepalen. Een continent dat tijdens de pandemie zelfs moeite had om mondmaskers te vinden, wil niet opnieuw in dezelfde kwetsbare positie terechtkomen bij hightechproducten.
De Europese Unie is vandaag bij zeldzame aardelementen sterk afhankelijk van slechts enkele landen. Dat is niet alleen een economisch probleem, maar ook een politieke kwetsbaarheid.
Op een dag kan iemand zeggen: ‘Ik lever niet meer.’
Op een andere dag kunnen prijzen als wapen worden ingezet.
En op een dag kan de toeleveringsketen simpelweg breken.
Daarom is de analyse van ISPI geschreven.
ISPI stelt: ‘De in Turkije ontdekte reserves kunnen voor Europa een nieuwe deur openen. Een land in de nabije regio, met industriële infrastructuur en voorspelbaarheid, kan uitgroeien tot een strategische partner van Europa.’
Dat is geen gewone zin.
Dit betekent dat Turkije voor het eerst niet alleen als politiek dossier wordt gezien, maar als economische en technologische sleutel.”
KARAÇAY: Wat zegt de notitie van onze ambassadeur?
SCHADUWMAN: “In de diplomatie markeert niet iedereen elk artikel. Als een ambassadeur een tekst van commentaar voorziet, zit daar richting in.
Maar deze notitie is geen uitnodiging, het is een grens.
Zij zegt: ‘De rijkdommen boven en onder de grond van Turkije zijn niet van vandaag, maar een erfenis voor toekomstige generaties. Dit land is geen grondstoffenmagazijn dat zich vormt naar de behoeften van anderen.’
De boodschap is duidelijk:
Turkije mag niet bestaan als een ‘optie voor de EU’, maar als een onafhankelijke actor die zijn eigen toekomst vormgeeft.
Dit sluit Europa niet buiten.
Het zegt slechts: ‘Zie mij niet alleen als bron van grondstoffen.’”
KARAÇAY: Hoe kan deze rijkdom waarde creëren?
SCHADUWMAN: “Grondstoffen verkopen is gemakkelijk, maar het maakt armoede blijvend. Rijkdom gaat naar degene die de grondstof verwerkt.
Als Turkije deze reserves enkel wint en verkoopt, verdient het een paar jaar geld en keert het daarna terug naar zijn oude positie.
Maar als het deze elementen verwerkt, halffabricaten produceert en deel wordt van de technologische keten, dan wordt Turkije onderdeel van de Europese industrie.
Dat is wat Europa zoekt.
Geen ruwe grondstof, maar een betrouwbare en duurzame partner.
Daarvoor zijn drie voorwaarden essentieel.
Ten eerste technologie. Zonder capaciteit voor scheiding en zuivering is deze mijn niet strategisch.
Ten tweede milieu. Europa bindt zich niet aan projecten zonder milieunormen. Geeft Turkije hier vertrouwen, dan groeit zijn plaats aan tafel.
Ten derde stabiliteit. Investeerders willen vooruit kunnen kijken. Zij willen recht, planning en continuïteit.
Als dit goed wordt beheerd, wordt Turkije geen land dat alleen mijnen verkoopt. Het wordt deel van de Europese industrie. Dan kan niemand het aan de deur laten wachten, want zonder Turkije draait dat systeem niet.”
KARAÇAY: Kan deze mijn Turkije in de Europese Unie brengen?
SCHADUWMAN: “Geen enkele mijn opent op zichzelf een deur. Maar met de juiste strategie kan zij de sleutel worden.
EU lidmaatschap is niet alleen politiek. Het is ook een kwestie van belangen.
Europa heeft moeite om een land buiten te houden dat voor haar onmisbaar wordt.
Vandaag is Turkije belangrijk, maar niet onmisbaar.
Morgen, als het een cruciale schakel wordt in hightechproductie, verandert het beeld.
Dan is Turkije niet langer alleen kandidaat.
Het wordt deel van het systeem.
De analyse van ISPI wijst daarop.
De notitie van de ambassadeur herinnert ons eraan: Deze sleutel mag niet in andermans zak belanden. Deze rijkdom moet worden gebruikt voor de toekomst van Turkije zelf.”
Dit is niet slechts het verhaal van een steen onder de grond.
Het is het verhaal van een kans om de plaats van Turkije in de wereld opnieuw te definiëren.
Wordt deze kans goed benut, dan verandert Turkije voor Europa van een probleemonderwerp in een oplossingspartner.
En misschien wordt voor het eerst de zin ‘Turkije kan daarom tot de Europese Unie toetreden’ geen droom meer, maar strategie.
Maar zoals de ambassadeur zei: Deze rijkdommen zijn geen optie voor anderen. Zij zijn een erfenis voor de toekomstige generaties van het Turkse volk.
De echte vraag is: voor wie en op welke manier zullen wij deze erfenis gebruiken?
WIE IS ISPI EN WAAROM IS HET BELANGRIJK?
ISPI, voluit Istituto per gli Studi di Politica Internazionale, staat bekend als een van de meest gezaghebbende denktanks van Italië en van Europa. De analyses die het instituut produceert op het gebied van buitenlands beleid, veiligheid, energie en geopolitiek worden niet alleen in academische kringen gevolgd, maar ook aandachtig gelezen in de Europese hoofdsteden.
Dat een tekst waarin Turkije wordt besproken als “een mogelijke optie voor Europa via zeldzame aardelementen” juist door zo’n instelling is geschreven, is geen toeval. Het laat zien dat men in Europa Turkije niet langer uitsluitend bekijkt vanuit politieke dossiers, maar steeds meer vanuit strategische grondstoffen en de toekomst van de industrie.
Juist op dit punt krijgt de kanttekening van ambassadeur Fatma Ceren Yazgan haar volle betekenis. Turkije is geen “optie” die wordt gedefinieerd naar de behoeften van anderen, maar een land dat zijn eigen toekomst bepaalt. Deze rijkdommen zijn geen onderwerp van onderhandelingen van vandaag, zij zijn een toevertrouwde erfenis voor morgen.
10, 20 ve 30’uncu yıllarını anıp kutlamadığımız bu günün, 40’ıncı yılı 6 Mart’ta anılıp kutlanacak.
HTİB’nin organize etmeyi planladığı programa büyük ilgi bekleniyor.
Beklentim: Bu aşamada pek çok Türk STK’sı bir anma ve kutlama yarışına girecekler.
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlndse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Bazı tarihler vardır. Takvim yapraklarında durur ama hafızalarda yer etmez.
Bazı kazanımlar vardır. Hayatımızın parçası olur ama nasıl elde edildiği unutulur.
Hollanda’da yaşayan yüz binlerce yabancı için yerel seçimlerde oy kullanmak ve aday olabilmek, bugün sıradan bir hak gibi görülüyor. Sandığa gidiyoruz. Oy veriyoruz. Listelerde Türk isimleri görüyoruz. Hatta belediye başkanlığı yapan hemşerilerimizle gurur duyuyoruz.
Ama bu hakkın bir başlangıç günü vardı.
Bu hakkın bir “ilk adımı” vardı.
Bu hakkın bir bedeli, bir mücadelesi, bir cesareti vardı.
Ve işte bugün, o adımın atılışının kırkıncı yılındayız.
Ne 10’uncu yılında hatırladık.
Ne 20’nci yılında durup düşündük.
Ne de 30’uncu yılında “Bu bizim hikâyemizdir” dedik.
Şimdi ilk kez, 40’ıncı yılında bu tarih hatırlanıyor.
Ve bu hatırlayış, çok yerinde bir biçimde, Mustafa Ayrancı ve HTİB’in girişimiyle başlıyor.
Bu yazı, sadece bir yıldönümünü anlatmak için değil,
Bu ülkede “biz de varız” deme cesaretinin nasıl doğduğunu hatırlatmak için kaleme alındı.
Ayrancı, konuyla ilgili olarak arşivimde ne varsa göndermemi rica etti.
Ayrancı’nın bu isteğini derhal yerine getirdim.
Şimdi, Mustafa Ayrancı ve ekibi, 6 Mart günü bizlere nasıl bir organizasyon sunacaklarını merak ediyorum.
Ama ben kesinlikle biliyorum ki, bu 40’ıncı yıl konusunu duyacak olanlar, tıpkı “Göçün 60’ıncı yılında” olduğu gibi, 40’ıncı yıl için de peşi peşine kutlama ve anma törenleri düzenleyeceklerdir.
BU HAK NASIL DOĞDU?
Hollanda, 1983 yılında anayasasında bir değişiklik yaptı.
Bu değişiklikle, ülkede yaşayan yabancıların yerel seçimlerde oy kullanmasının önü açıldı.
Ardından Seçim Kanunu’nda gerekli düzenlemeler yapıldı ve bu hak, 1985 yılında fiilen yasalaştı.
Ve takvimler 19 Mart 1986’yı gösterdiğinde, Hollanda tarihinde bir ilk yaşandı:
Bu ülkede beş yılını doldurmuş yabancılar, ilk kez belediye seçimlerinde oy kullandılar ve aday oldular. Yani hem seçtiler ve hem de seçildiler…
Artık sadece Hollandalılar değil, Türkler de, Faslılar da, diğer göçmenler de kendi belediyelerinde söz sahibi olacaktı.
80’li yıllarda Başbakanlık ve Ana muhalefetlik görevlerini sık sık yaşayan, Joop Den Uyl ile Ruud Lubbers, Türkler’in oylarını alabilmek için müthiş bir yarışa girmişlerdi. Diğer siyasi parti liderleri de, Türk pansiyonlarını ve camileri ziyaret etmek için birbirleri ile yarışıyorlardı.
Daha sonra, Hollanda vatandaşlığını alan Türklerin sayıları çoğalınca, aynı yarışma, genel seçimlerde de yaşandı. Fotoğraflarda, o sıralarda görüştüğüm Den Uyl (solda) ve Lubbers (sağda), Türk seçmen ve adaylar için çok olumlu konuşuyorlardı.
İLK SEÇİLEN 12 TÜRK VE BENİM KAMERAM
O ilk seçimlerde, Hollanda’nın değişik şehirlerinde tam 12 Türk Belediye Meclisi’ne girdi.
Bu, tarihî bir adımdı.
O günlerden kısa bir süre sonra, ilk seçilen bu isimlerden 7’siyle televizyon röportajı yaptım.
Aralarında şunlar vardı: Seçil Arda, İsmail Aytuğ, Yusuf Toprak, Osman İskender Kaptanoğlu, Faruk Cansızlar, İsmail Baykoç, Naci Demirbaş.
Kameranın karşısında hepsinin gözlerinde aynı duygu vardı: Gurur ve sorumluluk.
Seçil Arda şunu söylemişti: “Artık mahallemizde alınan kararlarda bizim de imzamız olacak. Bu çok büyük bir şey.”
İsmail Aytuğ şöyle demişti: “Biz burada sadece çalışmak için değil, yaşamak için varız. Belediye Meclisi’nde olmak bunun kanıtıdır.”
Yusuf Toprak’ın sözleri hâlâ kulaklarımda: “Bu koltuk bana değil, bu ülkede yaşayan bütün Türkler’e aittir.”
İsmail Baykoç, o günkü heyecanını şöyle dile getirmişti: “Biz yıllarca bu ülkenin fabrikalarında, limanlarında, sokaklarında çalıştık. Şimdi ilk kez karar masasına oturuyoruz. Bu sadece benim değil, bütün bir neslin onurudur.”
Naci Demirbaş ise meseleyi daha toplumsal bir yerden kurmuştu: “Çocuklarımız burada büyüyor, burada okuyor. Onların geleceği hakkında söz söyleme hakkı artık bize de ait. Belediye Meclisi’ne girmek, bu hakkın resmiyet kazanmasıdır.”
Faruk Cansızlar’ın sözleri ise adeta geleceği tarif ediyordu: “Bugün birkaç kişiyiz ama yarın bu salonlar Türk gençleriyle dolacak. Biz kapıyı araladık, gerisi kendiliğinden gelecektir.”
Osman İskender Kaptanoğlu ise daha açık konuşmuştu: “Bugün ben girdim, yarın onlarca Türk girecek. Bu iş burada kalmaz.” Ve gerçekten de kalmadı.
Seçme ve seçilme hakkını ilk kez 1986 yılında kullanan Türkler, ilk seçimde 12, ikinci seçimde 25 ve daha sonraki seçimlerde 250 meclis üyesi çıkardılar. Fotoğraf karelerinde de daha kalabalık görüntülendiler.
Hollanda genelinde Belediye Meclisleri’nde görev yapan Türklerin sayısı 2000’leri geçti.
İlk seçimde 12 sandalye kazanan Türkler, her seçimde daha çok sandalye kazandılar. Öyleki bazı dönemlerde 250 sandalye kazandıkları oldu.
Böylece de bugünkü toplam sayıları 2000’i geçti.
Belediye Başkanları seçilmiyor ama atanıyor. İlk Belediye Balkanı Türk Huri Şahin oldu.
Seçilmişler arasında Başkan Yardımcısı olanlar var.
Bazı ilçelerde, Belediye Başkanlığı yapan Türkler oldu.
“TÜRKLER SANDIĞA GİTMİYOR” MASALI
Yıllardır Hollanda medyasında bir masal anlatılır: “Türkler sandığa gitmiyor.”
Ben bu masala hiçbir zaman inanmadım.
Bir seçimden sonra oturdum, Hollanda’nın dört bir yanındaki Türk adaylara verilen oyları
şehir şehir, isim isim topladım ve yayınladım.
Utrecht’ten Haarlem’e, Zaanstad’dan Lahey’e, Rotterdam’dan Arnhem’e kadar yüzlerce ismin aldığı oyları saydım.
Ortaya çıkan tablo şuydu: Türkler, özellikle belediye seçimlerinde, iddiaların tam tersine, sandıklara akın ediyordu. Hem de Hollandalılar kadar, hatta birçok yerde onlardan daha yüksek oranda.
Küçük belediyelerde 300 veya 400 tercihli oyla seçilen Türkler vardı.
Büyük şehirlerde binleri aşan oy alan adaylarımız oldu.
Yani mesele şuydu: Türkler oy vermiyor değildi. Türkler oy veriyordu. Ama bazıları bunu görmek istemiyordu.
BU HAK BİZE NE KAZANDIRDI?
Bu hak sayesinde:
Türkler, mahallelerinin parkı hakkında söz söylemeye başladı.
Okullar hakkında konuşmaya başladı.
Trafik, güvenlik, gençlik, yaşlılar, konut sorunları hakkında karar masasına oturdu.
Bir zamanlar kapısında beklediğimiz belediyelerin içine girdik.
Koridorlarında yürüdük.
Masalarında oturduk.
Bu ülkede artık “Türkler sadece çalışır” denilemiyor.
Çünkü Türkler artık karar da alıyor.
6 MART NEYİN GÜNÜ OLACAK?
Mustafa Ayrancı’nın “Hemen bir gün yapalım” demesi, işte bu yüzden çok anlamlıdır.
6 Mart, sadece bir tarih olmayacak.
6 Mart, bu ülkede “biz de varız” dediğimiz gün olacak.
6 Mart, ilk seçilen 12 Türk’ün hatırlandığı gün olacak.
6 Mart, sandığa giden, oy kullanan, aday olan, mücadele eden herkesin günü olacak.
Ve belki de 6 Mart, bu ülkede büyüyen gençlerimize şunu hatırlatacak:
“Bu hak, kendiliğinden gelmedi.
Birileri bunun için kapı aşındırdı.
Birileri bunun için mücadele etti.
Birileri bunun için cesaret gösterdi.”
Bugün sandığa rahatça gidebiliyorsak,
Bir pusulaya mühür vurabiliyorsak,
Bir Türk ismini belediye meclisi listesinde görebiliyorsak,
Bu, kırk yıl önce atılan o adım sayesindedir.
Mustafa Ayrancı’nın başlattığı bu girişim, işte bu yüzden çok kıymetlidir.
Çünkü bazı tarihler hatırlanmazsa,
Emekler unutulur.
Biz hiç unutmayacağız!!!
Bugün Hollanda’da büyüyen bir Türk genci, sandığa gittiğinde bunun ne kadar kıymetli bir hak olduğunu belki düşünmüyor. Bu çok doğal. Çünkü haklar, artık hayatın parçası olduklarında, sıradan görünür.
Ama her hak, bir gün “imkânsız”dı.
Her kazanım, bir gün “olmaz” denilendi.
Her kapı, bir gün kapalıydı.
Bu yüzden 6 Mart sadece geçmişi anmak için değil, geleceği hatırlatmak için de önemlidir.
Bu tarih, “Biz buradayız” diyenlerin günüdür.
Bu tarih, “Bu ülke bizim de evimiz” diyenlerin günüdür.
Bu tarih, “Sadece çalışan değil, söz söyleyen olacağız” diyenlerin günüdür.
Eğer bugün bu ülkede bir Türk çocuğu, yarın belediye başkanı olmayı hayal edebiliyorsa,
Eğer bir genç, “Ben de karar masasında olacağım” diyebiliyorsa,
Bunun temeli kırk yıl önce atılan o adımda gizlidir.
Biz bu tarihi unutmayacağız.
Çünkü bu tarih, sadece geçmişimiz değil, geleceğimizdir.
*************
EEN VERGETEN HERDENKING EN VIERING IN NEDERLAND:
WE ZIJN IN HET 40E JAAR VAN HET KIES- EN VERKIESBAARHEIDSRECHT VOOR BUITENLANDERS
De 40e verjaardag van deze dag, die we in het 10e, 20e en 30e jaar niet hebben herdacht, zal op 6 maart worden herdacht en gevierd.
Voor het programma dat door HTİB wordt georganiseerd, wordt grote belangstelling verwacht.
Mijn verwachting: in deze fase zullen veel Turkse maatschappelijke organisaties met elkaar wedijveren om herdenkingen en vieringen te organiseren.
İlhan KARAÇAY schrijft:
Sommige data bestaan. Ze staan op de kalender, maar niet in het geheugen.
Sommige verworvenheden bestaan. Ze worden onderdeel van ons leven, maar hoe ze zijn verkregen, wordt vergeten.
Voor honderdduizenden buitenlanders die in Nederland wonen, lijkt het vandaag vanzelfsprekend om bij lokale verkiezingen te stemmen en zich kandidaat te stellen. We gaan naar de stembus. We stemmen. We zien Turkse namen op de lijsten. We zijn zelfs trots op landgenoten die burgemeester zijn geworden.
Maar dit recht had een beginpunt.
Dit recht had een “eerste stap”.
Dit recht had een prijs, een strijd en moed nodig.
En vandaag bevinden wij ons in het veertigste jaar sinds die stap werd gezet.
We hebben het niet herdacht in het 10e jaar.
We hebben er niet bij stilgestaan in het 20e jaar.
We hebben in het 30e jaar niet gezegd: “Dit is ons verhaal.”
Nu wordt deze datum voor het eerst herdacht in het 40e jaar.
En deze herinnering begint, op zeer passende wijze, met het initiatief van Mustafa Ayrancı en HTİB.
Ayrancı vroeg mij om alles wat ik in mijn archief over dit onderwerp had, naar hem te sturen.
Binnen een half uur was aan dat verzoek voldaan.
Nu ben ik benieuwd wat voor organisatie Mustafa Ayrancı en zijn team ons op 6 maart zullen presenteren.
Maar ik weet zeker dat, zodra men hoort dat dit het 40e jaar is, net als bij “60 jaar migratie”, ook voor dit jubileum de ene na de andere herdenking en viering zal worden georganiseerd.
HOE IS DIT RECHT ONTSTAAN?
Nederland wijzigde in 1983 zijn grondwet.
Met deze wijziging werd de weg vrijgemaakt voor buitenlanders om bij lokale verkiezingen te stemmen.
Daarna werden in de Kieswet de nodige aanpassingen gedaan en in 1985 werd dit recht daadwerkelijk wettelijk vastgelegd.
En toen de kalender 19 maart 1986 aanwees, gebeurde er iets unieks in de Nederlandse geschiedenis:
Buitenlanders die vijf jaar in dit land woonden, stemden voor het eerst bij gemeenteraadsverkiezingen en stelden zich kandidaat. Ze kozen en ze werden gekozen.
Niet alleen Nederlanders, maar ook Turken, Marokkanen en andere migranten zouden voortaan zeggenschap hebben in hun eigen gemeenten.
In de jaren tachtig raakten Joop den Uyl en Ruud Lubbers, die afwisselend premier en oppositieleider waren, verwikkeld in een hevige strijd om Turkse stemmen. Ook andere partijleiders wedijverden met elkaar om Turkse pensions en moskeeën te bezoeken.
Later, toen het aantal Turken met de Nederlandse nationaliteit toenam, verplaatste deze strijd zich ook naar de landelijke verkiezingen. Op de foto’s spraken Den Uyl en Lubbers zeer positief over Turkse kiezers en kandidaten.
DE EERSTE 12 TURKSE RAADSLEDEN EN MIJN CAMERA
Bij die eerste verkiezingen kwamen in verschillende Nederlandse steden in totaal 12 Turken in de gemeenteraad.
Dat was een historische stap.
Kort daarna maakte ik televisie-interviews met zeven van hen.
Onder hen waren: Seçil Arda, İsmail Aytuğ, Yusuf Toprak, Osman İskender Kaptanoğlu, Faruk Cansızlar, İsmail Baykoç en Naci Demirbaş.
In hun ogen zag ik allemaal dezelfde emotie: trots en verantwoordelijkheid.
Seçil Arda zei: “Voortaan staat ook onze handtekening onder de beslissingen in onze wijk. Dat is iets groots.”
İsmail Aytuğ zei: “Wij zijn hier niet alleen om te werken, maar om te leven. In de gemeenteraad zitten is daar het bewijs van.”
De woorden van Yusuf Toprak klinken nog steeds in mijn oren: “Deze stoel is niet van mij, maar van alle Turken die in dit land wonen.”
İsmail Baykoç verwoordde zijn opwinding zo: “Wij hebben jarenlang gewerkt in fabrieken, havens en straten. Nu zitten we voor het eerst aan de tafel waar beslissingen worden genomen. Dit is niet alleen mijn eer, maar die van een hele generatie.”
Naci Demirbaş benaderde het maatschappelijker: “Onze kinderen groeien hier op en gaan hier naar school. Het recht om over hun toekomst mee te spreken behoort nu ook ons toe. In de gemeenteraad zitten betekent dat dit recht officieel is geworden.”
Faruk Cansızlar keek vooruit: “Vandaag zijn we met een paar, maar morgen zullen deze zalen vol zitten met Turkse jongeren. Wij hebben de deur geopend, de rest zal vanzelf volgen.”
Osman İskender Kaptanoğlu sprak het nog duidelijker uit: “Vandaag ben ik binnen, morgen zullen het er tientallen zijn. Dit blijft hier niet bij.” En inderdaad, het bleef daar niet bij.
In 1986 maakten Turken voor het eerst gebruik van hun actieve en passieve kiesrecht. Bij de eerste verkiezing leverden zij 12 volksvertegenwoordigers, bij de tweede 25 en bij de daaropvolgende verkiezingen zelfs 250 raadsleden. Ook op de foto’s verschenen zij in steeds grotere aantallen.
In heel Nederland is het aantal Turken in gemeentelijke raden inmiddels boven de tweeduizend uitgekomen.
Bij de eerste verkiezingen waren het er 12, bij elke verkiezing werden het er meer. In sommige perioden waren het er zelfs 250 per ronde. Zo kwam het totaal boven de tweeduizend.
Burgemeesters worden niet gekozen, maar benoemd. De eerste Turkse burgemeester was Huri Şahin. Onder de gekozenen zijn er ook die viceburgemeester zijn geworden.
In sommige gemeenten zijn er zelfs Turken geweest die het burgemeesterschap hebben bekleed.
Onder hen zijn wethouders en in sommige wijken zijn er zelfs Turkse stadsdeelburgemeesters geweest.
HET SPROOKJE “TUREN GAAN NIET STEMMEN”
Jarenlang vertelt de Nederlandse media een sprookje: “Turken gaan niet stemmen.” Ik heb daar nooit in geloofd.
Na een verkiezing ben ik gaan zitten en heb ik de stemmen voor Turkse kandidaten in heel Nederland, stad voor stad en naam voor naam, verzameld en gepubliceerd.
Van Utrecht tot Haarlem, van Zaanstad tot Den Haag, van Rotterdam tot Arnhem telde ik de stemmen van honderden namen.
Het resultaat was duidelijk: Turken gingen, vooral bij gemeenteraadsverkiezingen, juist massaal naar de stembus, niet minder dan Nederlanders, op veel plaatsen zelfs meer.
In kleine gemeenten waren er Turken die met 300 of 400 voorkeursstemmen werden gekozen.
In grote steden haalden onze kandidaten duizenden stemmen.
De waarheid was dus: Turken stemden wel.
Maar sommigen wilden dat niet zien.
WAT HEEFT DIT RECHT ONS GEBRACHT?
Dankzij dit recht:
begonnen Turken mee te praten over de parken in hun wijk.
Over scholen.
Over verkeer, veiligheid, jongeren, ouderen en woningnood.
Wij gingen de gemeentehuizen binnen waar we ooit voor de deur stonden.
Wij liepen door hun gangen.
Wij zaten aan hun tafels.
In dit land kan men niet meer zeggen: “Turken werken alleen.”
Want Turken nemen nu ook beslissingen.
WAT WORDT 6 MAART?
Dat Mustafa Ayrancı zei: “Laten we meteen een dag organiseren”, is daarom zo betekenisvol.
6 maart zal niet zomaar een datum zijn.
6 maart wordt de dag waarop wij in dit land zeiden: “Wij zijn er ook.”
6 maart wordt de dag waarop de eerste 12 Turken worden herinnerd.
6 maart wordt de dag van iedereen die stemde, die kandidaat werd, die streed.
En misschien zal 6 maart de jongeren die hier opgroeien dit herinneren:
“Dit recht kwam niet vanzelf.
Iemand klopte hiervoor op deuren.
Iemand streed hiervoor.
Iemand toonde moed.”
Als wij vandaag zonder moeite naar de stembus kunnen gaan,
Als wij een vakje kunnen rood maken,
Als wij een Turkse naam op een lijst kunnen zien,
Dan is dat dankzij de stap die veertig jaar geleden werd gezet.
Het initiatief van Mustafa Ayrancı is daarom zo waardevol.
Want als sommige data niet worden herinnerd,
wordt ook de inspanning vergeten.
Wij zullen het nooit vergeten!!!
Een Turkse jongere die vandaag in Nederland opgroeit, denkt bij het stemmen misschien niet na over hoe kostbaar dit recht is. Dat is heel normaal. Want rechten lijken vanzelfsprekend zodra ze deel van het leven worden.
Maar elk recht was ooit “onmogelijk”.
Elke verworvenheid werd ooit “onhaalbaar” genoemd.
Elke deur was ooit gesloten.
Daarom is 6 maart niet alleen belangrijk om het verleden te herdenken, maar ook om de toekomst te herinneren.
Deze datum is de dag van hen die zeiden: “Wij zijn hier.”
De dag van hen die zeiden: “Dit land is ook ons thuis.” De dag van hen die zeiden: “Wij zullen niet alleen werken, wij zullen ook spreken.”
Als vandaag een Turks kind kan dromen om morgen burgemeester te worden,
Als een jongere kan zeggen: “Ik zal ook aan de beslissings-tafel zitten,” Dan ligt de basis daarvan in die stap die veertig jaar geleden werd gezet.
Als data worden vergeten, verdwijnt de inspanning.
Als inspanning verdwijnt, verliest het recht zijn waarde.
Wij zullen deze datum niet vergeten.
Want deze datum is niet alleen ons verleden, maar ook onze toekomst.
5 Aralık 2025 günü Rotterdam Başkonsolosluğumuzdan başka dünyanın dört bir yanında ‘Türk Kahvesi Günü’ yaşanmıştı.
Devlet Sanatçısı Betül Aşlı Bayram, daha sonra yaptığı çalışmalarla Türk kahvesi fincanına hayat vermeye devam ediyor.
Bayram’ın çini dalındaki eserleri de hayranlık uyandırıyor.
(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Türk kahvesi, Osmanlı döneminde saray mutfaklarından başlayarak yüzyıllar içinde Anadolu’dan Balkanlar’a, Ortadoğu’dan Avrupa’ya uzanan geniş bir coğrafyaya yayıldı. Hazırlanış biçimi, sunum geleneği ve etrafında oluşan ritüellerle birlikte kuşaktan kuşağa aktarılan bu kültür, bugün hâlâ aynı fincan etrafında buluşmayı mümkün kılıyor. 5 Aralık Dünya Türk Kahvesi Günü ise bu tarihsel sürekliliğin günümüzdeki yansımalarından biri olarak öne çıkıyor.
Hani derler ya, “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” diye.
İşte o söz, geçtiğimiz 5 Aralık günü Hollanda’da bir kez daha yeniden can bulmuştu, yeniden anlam kazanmıştı.
Türk kahvesi, sadece bir içecek değil; dostluğun, sohbetin, paylaşmanın ve kültürün ta kendisi olduğunu bir kez daha göstermişti.
5 Aralık 2025 günü, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın dört bir yanında Dünya Türk Kahvesi Günü olarak yaşanmıştı. Hollanda’da ise bu anlamlı gün, hem diplomatik bir buluşmaya hem de sonrasında sanatla yoğrulan çok özel çalışmalara sahne oldu.
ROTTERDAM BAŞKONSOLOSLUĞU’NDA TÜRK KAHVESİ GÜNÜ COŞKUSU
Türkiye Cumhuriyeti Rotterdam Başkonsolosluğu, 5 Aralık Dünya Türk Kahvesi Günü dolayısıyla Hollandalı ve Türk konukları aynı fincanda buluşturdu. Konsolosluk binasının önünde kurulan kahve standında, geleneksel Türk kahvesi ikram edildi.
Başkonsolos Sevgi Kısacık, etkinlik boyunca konuklarla bizzat ilgilendi. Yoldan geçerken kahve kokusunu alıp duran Hollandalılar da, Türk kahvesinin o kendine özgü aromasını tatma fırsatı buldu. Sohbetler koyulaştı, kahveler ağır ağır içildi, gülümsemeler çoğaldı.
NHaber’e konuşan Başkonsolos Kısacık, bu buluşmanın kendileri için taşıdığı anlamı şu sözlerle dile getirdi: “Dünya Türk Kahvesi Günü vesilesiyle düzenlediğimiz etkinliğe gösterilen ilgi bizleri çok mutlu etti. Kahvemizi duyan, yoldan geçerken uğrayan vatandaşlarımıza ve Hollandalı dostlarımıza ikramda bulunmak bizim için büyük bir memnuniyet.”
UNESCO TESCİLLİ BİR KÜLTÜREL MİRAS
Türk kahvesinin yalnızca bir içecek olmadığını vurgulayan Kısacık, UNESCO tarafından 2013 yılında Türk kahvesi kültürünün İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi’ne alındığını da hatırlattı. Bu tescil, kahvenin hazırlanışından sunumuna, sohbetinden misafirperverliğine kadar uzanan büyük bir kültürel mirası kapsıyor.
Kumda kahve pişirme geleneği ise etkinliğin en çok ilgi gören anlarından biri oldu. Yavaş yavaş pişen kahvenin başında yapılan sohbetler, bu geleneğin neden bu kadar kıymetli olduğunu bir kez daha gösterdi.
Sedat Tapan’ın haberi bu kadar…
Şimdi gelelim daha sonraki gelişmelere:
BİR TANITIM GÜNÜNDEN SANATA UZANAN YOL
5 Aralık’taki bu sıcak buluşma, takvimde kalan bir anma günü olarak kalmadı.
O günün yarattığı kültürel atmosfer, Hollanda’da sanat ve üretimle yoluna devam etti.
TÜRK KAHVESİ GÜNÜ HOLLANDA’DA SANAT VE ÜRETİMLE YAŞATILDI
Bu özel günün ardından, Türk kahvesinin kültürel anlamını sanatla buluşturan çok değerli çalışmalar ortaya çıktı. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı çini sanatçısı Betül Aşlı Bayram, Türk kahvesi fincanına adeta hayat verdi.
Düzenlenen atölye çalışmasında, katılımcılar geleneksel çini sanatından esinlenerek kendi Türk kahvesi fincanlarını tasarladı. El boyaması fincanlar, büyük bir emekle boyandı, sırlanarak fırınlandı. Ortaya çıkan her bir fincan, Türk kahvesinin estetikle buluştuğu somut birer kültür taşıyıcısı oldu.
Bu çalışma, sadece bir sanat etkinliği değil; Türk kahvesi etrafında şekillenen sohbetin, paylaşmanın ve birlikte üretmenin günümüzdeki yansıması olarak dikkat çekti. Farklı kökenlerden insanlar aynı masa etrafında buluştu, aynı fincana baktı, aynı hikâyeyi paylaştı.
BİR FİNCAN KAHVEYLE BAŞLAYAN SANAT YOLCULUĞU
Betül Aşlı Bayram’ın çalışmaları, Türk kahvesinin yüzyıllardır taşıdığı anlamı bugünün sanat diliyle yeniden anlatıyor. Kahve fincanları artık sadece içmek için değil; bakmak, düşünmek ve hissetmek için de var.
Sanatçı, çini sanatının sabır, sevgi ve emek isteyen yönünü Türk kahvesiyle bir araya getirirken, izleyene de şu duyguyu fısıldıyor: Kültür yaşarsa anlamlıdır ve paylaşıldıkça çoğalır.
BETÜL AŞLI BAYRAM’I TANIYALIM
1972 yılında Kütahya’da doğan Betül Aşlı Bayram, Dumlupınar Üniversitesi Kütahya MYO Seramik Bölümü’nden mezun oldu ve Eğitim Fakültesi’nde pedagojik formasyon aldı. Çini sanatına olan ilgisi, eğitim sürecinde ustalardan aldığı derslerle daha da derinleşti.
Mezuniyetinin ardından Kütahya Porselen’de grafik tasarımcı olarak çalıştı; desen tasarımı ve serigrafi alanlarında önemli deneyimler kazandı. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından “Çini Sanatçısı” unvanına layık görüldü ve Sanatçı Tanıtım Kartı sahibi oldu.
Hollanda’da Leiden Volksuniversiteit’te Türkçe dersleri vererek Türk kültürünü tanıtmaya devam eden Bayram, İzmir’den Amsterdam’a uzanan sanat yolculuğunda pek çok ulusal ve uluslararası sergide yer aldı. Amsterdam Yunus Emre Enstitüsü’ndeki kişisel sergisiyle geleneksel Türk çini sanatının hikâyesini Hollandalı sanatseverlerle paylaştı.
Atölye çalışmalarıyla çini sanatını daha geniş kitlelere ulaştırmayı hedefleyen Betül Aşlı Bayram, çiniyi yalnızca bir süsleme sanatı değil; kültürel bir miras ve güçlü bir hikâye anlatım aracı olarak görüyor.
Kısacası, bir fincan kahveyle başlayan bu yolculuk, Hollanda’da sanatla, emekle ve dostlukla devam ediyor. Ve belli ki, bu fincanın hatırı daha uzun yıllar konuşulacak.
BETÜL AŞLI BAYRAM’IN SON ETKİNLİĞİ LİSSE KASABASINDA YAPILDI
Bir atölyeden dünyaya açılan buluşmada, çiniyle bir kültür köprüsü kuruldu.
Bu sanat yolculuğu yalnızca tek bir atölyeyle sınırlı kalmadı. Betül Aşlı Bayram, kısa süre sonra bu kez Lisse’deki Volksuniversiteit’te Hollandalı sanatseverlerle buluştu. Burada düzenlenen çalışmada, Türk çini sanatının renkleri ve desenleri tanıtıldı.
Katılımcılar, geleneksel motiflerle kendi çalışmalarını üretirken, çininin ardındaki kültürü de yakından tanıma fırsatı buldu. Bayram, bu buluşmayı “Sanat, kültürleri birleştirmenin en güzel yolu” sözleriyle özetledi. Farklı dillerden ve kökenlerden insanlar, aynı masa etrafında buluştu ve çininin diliyle ortak bir hikâye yazdı.
******************
TURKSE KOFFIE, SYMBOOL VAN VEERTIG JAAR VRIENDSCHAP, VEROOVERT DE WERELD
Op 5 december 2025 werd niet alleen bij ons Consulaat-Generaal in Rotterdam, maar overal ter wereld “De Dag van de Turkse Koffie” gevierd.
Staatskunstenares Betül Aşlı Bayram gaf met haar latere werken nieuw leven aan het koffiekopje van de Turkse koffie.
Ook haar keramische werken in de traditionele çini-techniek wekken grote bewondering.
Geschreven door İlhan KARAÇAY:
Turkse koffie verspreidde zich vanaf de keukens van het Ottomaanse paleis in de loop der eeuwen over een uitgestrekt gebied, van Anatolië tot de Balkan en van het Midden-Oosten tot Europa. Deze cultuur, die van generatie op generatie werd doorgegeven met haar bereidingswijze, presentatie en bijbehorende rituelen, maakt het vandaag nog steeds mogelijk om rond hetzelfde kopje samen te komen. De Wereld Turkse Koffiedag op 5 december is een van de hedendaagse weerspiegelingen van deze historische continuïteit.
Men zegt wel: “Een kopje koffie heeft veertig jaar herinnering.” Die woorden kregen op 5 december in Nederland opnieuw betekenis en kwamen opnieuw tot leven.
Turkse koffie liet nogmaals zien dat zij niet zomaar een drank is, maar het symbool van vriendschap, gesprek, delen en cultuur.
Op 5 december 2025 werd niet alleen in Turkije, maar overal ter wereld de Wereld Turkse Koffiedag gevierd. In Nederland kreeg deze betekenisvolle dag zowel een diplomatiek karakter als een vervolg in zeer bijzondere kunstzinnige activiteiten.
Laten wij het evenement bij ons Consulaat-Generaal in Rotterdam lezen uit het verslag van Sedat Tapan, geschreven voor NAhaber.
FEESTELIJKE VIERING VAN DE DAG VAN DE TURKSE KOFFIE BIJ HET CONSULAAT-GENERAAL IN ROTTERDAM
Het Consulaat-Generaal van de Republiek Turkije in Rotterdam bracht op 5 december, ter gelegenheid van de Wereld Turkse Koffiedag, Nederlandse en Turkse gasten samen rond hetzelfde kopje. Voor het consulaatsgebouw werd een koffiestand opgezet waar traditionele Turkse koffie werd geserveerd.
Consul-Generaal Sevgi Kısacık nam persoonlijk de tijd om met de gasten te spreken. Ook voorbijgangers die de geur van koffie opsnoven en even bleven staan, kregen de kans om het unieke aroma van Turkse koffie te proeven. Gesprekken werden intenser, koffie werd rustig gedronken en glimlachen vermenigvuldigden zich.
In haar verklaring aan NHaber verwoordde Consul-Generaal Kısacık het belang van deze ontmoeting als volgt: “De belangstelling voor het evenement dat wij organiseerden ter gelegenheid van de Wereld Turkse Koffiedag heeft ons zeer gelukkig gemaakt. Het was voor ons een groot genoegen om onze koffie aan te bieden aan onze landgenoten en aan onze Nederlandse vrienden die langskwamen.”
EEN DOOR UNESCO ERKEND CULTUREEL ERFGOED
Kısacık benadrukte dat Turkse koffie meer is dan alleen een drank en herinnerde eraan dat de Turkse koffiecultuur in 2013 door UNESCO werd opgenomen in de Lijst van Immaterieel Cultureel Erfgoed van de Mensheid. Deze erkenning omvat een rijk cultureel erfgoed, van de bereiding tot de presentatie en van het gesprek tot de gastvrijheid.
Het bereiden van koffie in heet zand was een van de meest in het oog springende momenten van het evenement. De gesprekken die ontstonden rond de langzaam pruttelende koffie lieten opnieuw zien waarom deze traditie zo waardevol is.
Tot zover het verslag van Sedat Tapan.
Laten we nu kijken naar wat daarna gebeurde.
EEN WEG DIE VAN EEN PROMOTIEDAG NAAR KUNST LEIDT
De warme ontmoeting van 5 december bleef niet slechts een datum op de kalender.
De culturele sfeer van die dag kreeg in Nederland een vervolg in kunst en creatie.
DE DAG VAN DE TURKSE KOFFIE LEEFT IN NEDERLAND VOORT MET KUNST EN PRODUCTIE
Na deze bijzondere dag ontstonden waardevolle werken die de culturele betekenis van Turkse koffie met kunst verenigden. Keramiekartieste Betül Aşlı Bayram, verbonden aan het Turkse Ministerie van Cultuur en Toerisme, gaf als het ware nieuw leven aan het kopje van de Turkse koffie.
Tijdens een workshop ontwierpen deelnemers hun eigen Turkse koffiekopjes, geïnspireerd door de traditionele çini-kunst. Met de hand beschilderde kopjes werden met grote toewijding bewerkt, geglazuurd en in de oven gebakken. Elk kopje werd zo een tastbare drager van cultuur, waarin Turkse koffie en esthetiek samenkwamen.
Dit was niet slechts een kunstactiviteit, maar een hedendaagse weerspiegeling van gesprek, delen en samen creëren rond Turkse koffie. Mensen van verschillende achtergronden kwamen rond dezelfde tafel bijeen, keken naar hetzelfde kopje en deelden hetzelfde verhaal.
EEN KUNSTREIS DIE BEGINT MET EEN KOPJE KOFFIE
Het werk van Betül Aşlı Bayram vertelt de eeuwenoude betekenis van Turkse koffie opnieuw in de taal van de hedendaagse kunst. Koffiekopjes zijn er nu niet alleen om uit te drinken, maar ook om naar te kijken, over na te denken en te voelen.
Terwijl de kunstenares de geduld, liefde en toewijding van de çini-kunst verbindt met Turkse koffie, fluistert zij de toeschouwer het volgende toe:
Cultuur is betekenisvol zolang zij leeft en zij groeit wanneer zij wordt gedeeld.
MAAK KENNIS MET BETÜL AŞLI BAYRAM
Betül Aşlı Bayram werd in 1972 geboren in Kütahya. Zij studeerde af aan de afdeling Keramiek van de Kütahya MYO van de Dumlupınar Universiteit en behaalde daarna haar pedagogische bevoegdheid aan de Faculteit Onderwijs. Haar belangstelling voor de çini-kunst werd verdiept door lessen van meesters tijdens haar opleiding.
Na haar afstuderen werkte zij als grafisch ontwerper bij Kütahya Porselen, waar zij waardevolle ervaring opdeed in patroonontwerp en zeefdruk. Zij werd door het Turkse Ministerie van Cultuur en Toerisme onderscheiden met de titel “Çini-kunstenares” en kreeg een officiële kunstenaarskaart.
In Nederland zet Bayram zich in voor de verspreiding van de Turkse cultuur door Turkse lessen te geven aan de Volksuniversiteit Leiden. In haar artistieke reis van İzmir naar Amsterdam nam zij deel aan talrijke nationale en internationale tentoonstellingen. Met haar solotentoonstelling bij het Yunus Emre Instituut in Amsterdam deelde zij het verhaal van de traditionele Turkse çini-kunst met Nederlandse kunstliefhebbers.
Met haar workshops wil Betül Aşlı Bayram de çini-kunst toegankelijk maken voor een breder publiek. Voor haar is çini niet slechts decoratie, maar een cultureel erfgoed en een krachtig middel om verhalen te vertellen.
Kortom, deze reis die begon met een kopje koffie, gaat in Nederland verder met kunst, toewijding en vriendschap. En het staat vast dat de herinnering van dit kopje nog vele jaren zal worden besproken.
BETÜL AŞLI BAYRAMS LAATSTE EVENEMENT VOND PLAATS IN HET DORP LISSE
Tijdens een ontmoeting die vanuit één atelier de wereld in reikte, werd met keramiek een culturele brug geslagen.
Deze artistieke reis bleef niet beperkt tot één werkplaats. Kort daarna ontmoette Betül Aşlı Bayram ditmaal Nederlandse kunstliefhebbers bij de Volksuniversiteit in Lisse. In deze workshop werden de kleuren en motieven van de Turkse tegelkunst geïntroduceerd.
Terwijl de deelnemers hun eigen werken maakten met traditionele patronen, kregen zij ook de kans om de cultuur achter deze kunstvorm van dichtbij te leren kennen. Bayram vatte deze ontmoeting samen met de woorden: “Kunst is de mooiste manier om culturen met elkaar te verbinden.” Mensen met verschillende talen en achtergronden kwamen rond dezelfde tafel samen en schreven met de taal van de keramiek een gezamenlijk verhaal.
Gambiya’da üniformasız öğrenciler okullara alınmıyor. Corendon firması, Türkiye, Hollanda ve Curaçao’daki otellerinde kullanılmayan üniformaları Gambiyalı öğrenciler için topluyor ve giyilir hale getirerek gönderiyor.
Corendon’un böylesi anlamlı yardım kampanyasının tüm dünyada örnek teşkil etmesi bekleniyor.
(Haberin Hollandacasını en altta bulacaksınız.
De Nederlandse versie van dit artikel vindt u onderaan)
İlhan KARAÇAY’ın haberi:
Avrupa’da bir otelin deposunda, “artık bize yakışmıyor” denilerek rafa kaldırılan bir ceket, Gambiya’da bir çocuğun hayatını değiştiriyor.
Biz çoğu zaman fark etmiyoruz. Bir gömlek eskidiğinde, bir ceket modası geçtiğinde, bir üniforma yenisiyle değiştirildiğinde mesele bizim için bitiyor. Oysa dünyanın başka bir köşesinde, o kıyafet bir çocuğun okula girip giremeyeceğini belirliyor.
Afrika’nın batısında Senegal’in içine girip kaybolmuş gibi olan Gambiya haritası ve çocuklar…
Evet, yanlış okumadınız.
Gambiya’nın birçok bölgesinde okula gidebilmek için üniforma giymek şart.
Üniforman yoksa kapıdan içeri adım atamıyorsun. Yani yoksulluk, sadece açlıkla değil, eğitim kapısında da karşına çıkıyor. Çocuk var ama öğrenci olamıyor. Heves var ama umut kapıda kalıyor.
İşte tam bu noktada, Avrupa’daki bir otel odasında asılı duran bir ceket, Afrika’da bir sınıfın anahtarı hâline geliyor.
Bu hikâyenin arkasında, Hollanda merkezli Corendon Hotels & Resorts grubunun başlattığı örnek bir girişim var. Corendon Foundation’un Başkanı ve aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin Hollanda’daki Fahri Konsolosu olan Titus F. P. Kramer, geçtiğimiz yıl bu projeyi başlatan hayırsever Corendon’cuları överken, meseleyi bir yardım faaliyeti olarak değil, bir vicdan sorumluluğu olarak ele aldı.
Kramer’in sözleri, aslında bütün bu çalışmanın ruhunu özetliyor: “Gambiya’nın birçok bölgesinde çocuklar üniforma olmadan okula gidemiyor. Artık kullanılmayan ama hâlâ giyilebilir durumdaki otel üniformalarını bağışlayarak, çocukların eğitime erişmesine ve dolayısıyla daha iyi bir geleceğe sahip olmasına yardımcı olunuyor.”
Bu bakış açısı, otelcilik sektöründe alışılmışın dışında bir kapı aralıyor. Çünkü burada bağışlanan şey yalnızca bir kıyafet değil. Burada bir çocuğun kaderine dokunuluyor.
Projenin sahadaki mimarlarından biri ise Corendon Hotels & Resorts’un İnsan Kaynakları yöneticisi Cindy Kasanmoeseni. Onun ifadesiyle, “Otelcilikte üniforma günlük hayatın parçasıdır. Gambiya’da ise bir üniforma, okula gidip gidememek arasındaki farktır.”
Kasanmoeseni’nin öncülüğünde yürütülen çalışma, sadece “kullanmadığımızı gönderelim” basitliğinde değil. Üniformalar, Gambiya’ya ulaştıktan sonra yerel terzihanelerde elden geçiriliyor. Logolar kapatılıyor, düğmeler değiştiriliyor, küçük onarımlar yapılıyor. Böylece hem kıyafetler yeniden hayat buluyor hem de yerel kadınlar üretim sürecine katılıyor, emek kazanıyor, ayakta duruyor.
Sonra o ceket, o pantolon, o gömlek, bir çocuğun omuzlarına geçiyor.
Ve bir anda bir şey değişiyor.
Dün kapıdan çevrilen çocuk, bugün sınıfta. Defteri var. Kalemi var. Üniforması var.
Yani artık “öğrenci”.
Fotoğraflara baktığınızda bunu açıkça görüyorsunuz. Bir otel çalışanının yıllarca giydiği ceket, Afrika’da bir gencin omzunda gururla duruyor. Bir terzinin makinesinde yeniden biçimlenen kumaş, bir çocuğun geleceğine dikiliyor.
Bu sadece yardım değil. Bu, onur kazandırmak.
Çünkü çocuk, kendisine “eski kıyafet” verilmiş gibi hissetmiyor. Aksine, “Ben de okullu oldum” diyor. “Ben de varım” diyor.
Bu proje, bize şunu hatırlatıyor: “Dünya, sadece para göndererek değişmiyor. Bazen bir gömlekle, bazen bir ceketle, bazen de bir düğmeyle değişiyor.”
Bir düğme düşünün.
Bizim için önemsiz. Ama o düğme tamamlandığında bir çocuk okula girebiliyor.
Corendon’un bu girişimi, aynı zamanda bütün otelcilik sektörüne güçlü bir çağrı niteliği taşıyor.
Bir otel, bir tatil köyü, bir işletme olarak ne yapabilirsiniz?
Kullanılmayan üniformalarınızı çöpe atmak yerine, bir çocuğun hayatına gönderebilirsiniz. Polo tişörtler, gömlekler, bluzlar, pantolonlar, etekler, ceketler. Markanızın vitrininde artık yer bulamayan ama bir çocuğun hayatında başköşe olacak kıyafetler.
Bununla da sınırlı değil.
Çocuk kıyafetleri, oyuncaklar, kadın iç çamaşırları, okul malzemeleri, İngilizce kitaplar, defterler, kalemler, dikiş makineleri.
Bunların her biri, bir insanın hayatında gerçek bir fark yaratıyor.
Üstelik bu iş, “uzaktan seyredilen bir iyilik” değil. Lojistiği var, emeği var, sahada karşılığı var. Üniforma, depodan çıkıyor, bavula giriyor, uçakla gidiyor, terzinin masasına düşüyor, sonra bir çocuğun omzuna konuyor.
Bu bir yolculuk.
Bir otel üniformasının, bir sınıfa uzanan yolculuğu.
Ve bu yolculuk, bize şunu söylüyor: “İnsanlık hâlâ nefes alıyor.”
Dünyada hâlâ “Bana artık lazım değil ama sana hayat olabilir” diyebilen insanlar var.
Bugün belki bir ceketle başlıyor bu hikâye. Yarın bir defterle, bir kalemle, bir kitapla devam ediyor.
Ama her seferinde aynı kapıyı açıyor.
Eğitim kapısını.
Ve o kapı açıldığında, sadece bir sınıf değil, bir gelecek aydınlanıyor.
Belki de evimizde, dolabımızda, bir köşede duran ve “bir gün lazım olur” diye sakladığımız nice eşya vardır. Oysa bazı şeyler vardır ki, bize artık yük, başkasına ise hayattır. Bu hikâye, bize sadece Gambiya’daki çocukları değil, kendi hayatlarımızdaki fazlalıkları da yeniden düşünmeyi öğretiyor. Çünkü bazen vermek, sadece vermek değildir. Bazen vermek, bir çocuğun dünyaya tutunmasına izin vermektir.
*****************
VAN EEN HOTELUNIFORM NAAR DE TOEKOMST VAN EEN KIND İN GAMBİA…
In Gambia worden leerlingen zonder uniform niet tot school toegelaten. Het bedrijf Corendon verzamelt ongebruikte uniformen uit zijn hotels in Turkije, Nederland en Curaçao, maakt ze weer draagbaar en stuurt ze naar scholieren in Gambia.
Van deze betekenisvolle hulpactie van Corendon wordt verwacht dat zij wereldwijd als voorbeeld zal dienen.
Bericht van İlhan KARAÇAY:
In een hotelmagazijn in Europa ligt een jasje dat “niet meer bij ons past” terzijde geschoven. In Gambia verandert datzelfde jasje het leven van een kind.
Meestal staan wij daar niet bij stil. Een overhemd is versleten, een jasje uit de mode, een uniform vervangen door een nieuw exemplaar en voor ons is het verhaal voorbij. Maar ergens anders in de wereld bepaalt juist dat kledingstuk of een kind wel of niet naar school mag.
In West-Afrika lijkt Gambia bijna te verdwijnen binnen de grenzen van Senegal, met op de voorgrond spelende kinderen…
Ja, u leest het goed.
In grote delen van Gambia is het dragen van een uniform verplicht om onderwijs te mogen volgen. Heb je geen uniform, dan kom je de school niet binnen. Armoede toont zich daar dus niet alleen in honger, maar ook aan de schoolpoort. Er zijn kinderen, maar geen leerlingen. Er is verlangen, maar de hoop blijft buiten staan.
Precies op dat punt wordt een jasje dat in een Europese hotelkamer aan een hanger hing, de sleutel tot een klaslokaal in Afrika.
Achter dit verhaal schuilt een voorbeeldig initiatief van het in Nederland gevestigde Corendon Hotels & Resorts. Titus F. P. Kramer, voorzitter van de Corendon Foundation en tevens ereconsul van de Republiek Turkije in Nederland, prees vorig jaar de betrokken Corendon-medewerkers die dit project op gang brachten en benaderde het niet als een gewone hulpactie, maar als een gewetenskwestie.
Zijn woorden vatten de geest van dit hele project samen: “In veel delen van Gambia kunnen kinderen zonder uniform niet naar school. Door hoteluniformen te doneren die niet meer worden gebruikt maar nog draagbaar zijn, helpen we kinderen toegang te krijgen tot onderwijs en daarmee tot een betere toekomst.”
Deze visie opent een ongebruikelijke deur binnen de hotelsector. Want wat hier wordt geschonken is niet zomaar kleding. Hier wordt het lot van een kind aangeraakt.
Een van de drijvende krachten in het veld is Cindy Kasanmoeseni, HR-manager van Corendon Hotels & Resorts. In haar woorden: “In de hospitality zijn uniformen onderdeel van het dagelijks werk. In Gambia betekent een uniform het verschil tussen wel of niet naar school gaan.”
Het project dat onder haar leiding wordt uitgevoerd, is allesbehalve een simpele “wat we niet meer gebruiken, sturen we op”. Zodra de uniformen Gambia bereiken, worden ze in lokale naaiateliers bewerkt. Logo’s worden afgedekt, knopen vervangen en kleine reparaties uitgevoerd. Zo krijgen de kledingstukken een nieuw leven en nemen lokale vrouwen deel aan het productieproces, verdienen zij inkomen en bouwen zij aan hun zelfstandigheid.
Daarna belandt dat jasje, die broek, dat overhemd op de schouders van een kind.
En ineens verandert er iets.
Het kind dat gisteren nog werd geweigerd, zit vandaag in de klas. Het heeft een schrift, een pen en een uniform.
Het is nu een “leerling”.
Wie de foto’s ziet, begrijpt het meteen. Het jasje dat jarenlang door een hotelmedewerker werd gedragen, rust nu trots op de schouders van een Afrikaanse jongere. De stof die onder de naaimachine opnieuw vorm kreeg, wordt genaaid aan de toekomst van een kind.
Dit is niet alleen hulp. Dit geeft waardigheid.
Want het kind voelt zich niet iemand die “oude kleren” krijgt. Integendeel. Het zegt: “Ik hoor erbij.” “Ik ben er ook.”
Dit project herinnert ons aan iets essentieels: “De wereld verandert niet alleen door geld te sturen. Soms verandert zij door een overhemd, soms door een jasje, soms door een knoop.”
Denk aan een knoop.
Voor ons is die onbeduidend. Maar wanneer die knoop wordt vastgezet, kan een kind naar school.
Het initiatief van Corendon vormt tegelijk een krachtige oproep aan de hele hotelsector.
Wat kunt u doen als hotel, resort of onderneming?
In plaats van ongebruikte uniformen weg te gooien, kunt u ze naar het leven van een kind sturen. Polo’s, overhemden, blouses, broeken, rokken en jasjes. Kledingstukken die niet langer passen bij uw merkuitstraling, maar die in het leven van een kind een hoofdrol kunnen spelen.
En het blijft daar niet bij.
Kinderkleding, speelgoed, damesondergoed, schoolmateriaal, Engelstalige boeken, schriften, pennen en naaimachines.
Elk van deze dingen maakt een werkelijk verschil in het leven van een mens.
Bovendien is dit geen “liefdadigheid op afstand”. Het heeft logistiek, inzet en tastbare resultaten. Het uniform verlaat het magazijn, gaat in een koffer, vliegt mee, belandt op de tafel van een kleermaker en komt uiteindelijk op de schouders van een kind terecht.
Het is een reis.
De reis van een hoteluniform naar een klaslokaal.
En die reis vertelt ons dit: “De menselijkheid ademt nog.”
Er zijn nog steeds mensen in de wereld die kunnen zeggen: “Wat ik niet meer nodig heb, kan jouw leven zijn.”
Vandaag begint dit verhaal misschien met een jasje. Morgen met een schrift, een pen of een boek.
Maar telkens opent het dezelfde deur.
De deur van het onderwijs.
En wanneer die deur opengaat, verlicht zij niet alleen een klaslokaal, maar een hele toekomst.
Misschien liggen er bij ons thuis, in een kast of in een hoek, allerlei dingen die we bewaren “voor het geval dat”. Toch zijn er zaken die voor ons slechts last zijn, maar voor een ander leven betekenen. Dit verhaal nodigt ons uit niet alleen aan de kinderen in Gambia te denken, maar ook onze eigen overvloed opnieuw te overwegen. Want soms is geven meer dan geven. Soms is geven iemand toestaan zich vast te klampen aan het leven.