BAŞARILARI VE SKANDALLARIYLA 80 YAŞINA GİREN GUUS HİDDİNK
Paylaş:
Düsseldorf yolunda başlayan Türkiye macerasından dünya futbolunun zirvesine.
PSV’yi Avrupa şampiyonluğuna, Hollanda ve Güney Kore’yi Dünya Kupası yarı finaline taşıyan Guus Hiddink, bugün 80 yaşına giriyor. Fenerbahçe ve A Milli Takım yılları ise, bu büyük kariyerin en çok tartışılan sayfaları arasında yer alıyor.
Düsseldorf yolunda transfer ücretini konuştuğum, Fenerbahçe ile pazarlığında tercümanlık yaptığım Hollandalı dostumun Türkiye hikâyesini, kendi anılarım, arşiv fotoğraflarım ve futbol tarihindeki dönüm noktalarıyla anlatıyorum.
Bir yolculukta verilen 1,5 milyon Marklık tavsiye, Mersin’den İstanbul’a uzanan Ger Blok bağlantısı, Sürmeli Oteli’nde içime oturan bir öğle yemeği ve yıllar sonra bile unutulmayan bir gazetecilik görevi… Kupaların arkasında, insanların birbirine bıraktığı izler de var.
FUTBOLSEVERLERE BİR DE HOŞ HABER…
AJAX VE BARCELONA EFSANELERİ CRUYFF İÇİN YENİDEN SAHADA
(Haberin Hollandacası, Türkçe haberin hemen altında.
De Nederlandse versie staat direct onder de Turkse tekst.)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Gazetecilik arşivimden bir seçki. Guus Hiddink de, yıllar boyunca izlediğim ve görüştüğüm futbol insanları arasında yer alıyor.
Bugün 8 Kasım 2026…
Guus Hiddink, 80 yaşına basıyor.
Dün, De Telegraaf’ın iki sayfaya yayılan söyleşisini okurken, bir teknik direktörün başarılarından çok, bir insanın hayatındaki yol ayrımlarını düşündüm. Gazetenin büyük başlığı, Türkçesiyle, “Hayatım o zaman nasıl bir yol izlerdi?” diye soruyordu.
Gazeteci Jeroen Kapteijns’in, Hiddink’in seçtiği 11 fotoğraf üzerinden yaptığı söyleşi, çocukluk yıllarından ailesine, PSV’den Güney Kore’ye kadar uzanıyordu.
Benim gözümün önünden geçen film ise, Düsseldorf yolundaki bir otomobille başlıyordu. Çünkü O’nun Türkiye’ye ilk gelişinde, yalnızca haberi izleyen gazeteci değildim; görüşmesine eşlik eden, gerektiğinde tercümanlık yapan dostuydum.
Bu nedenle, Hiddink’i yalnızca kazandığı kupalarla anlatmak bana eksik geliyor. Benim hikâyemde dostluk da var, kırgınlık da, Türk futbolunun alışkanlıkları da, gazeteciliğin insanı rahatsız eden tarafları da…
Önce, O’nu o otomobile getiren yola bakalım.
Guus Hiddink, 8 Kasım 1946’da, Hollanda’nın doğusundaki Achterhoek bölgesinin Varsseveld kasabasında dünyaya geldi. Futbolculuk hayatında De Graafschap, PSV ve NEC formalarını giydi, Amerika Birleşik Devletleri’nde de oynadı. Fakat adını dünyaya duyuracağı asıl meslek, futbolculuktan sonra başlayacaktı.
Hayat, her zaman büyük kararlarla değişmiyor. Bazen bir okuldan gelen haber, bazen bir hocanın daveti, bazen de bir yöneticinin güveni, insanı başka bir yola sokuyor. Hiddink’in futbolculuktan antrenörlüğe geçişinde de, önce De Graafschap’ta, ardından PSV’de üstlendiği yardımcı antrenörlük görevleri vardı.
PSV’de Hans Kraay’ın ayrılmasından sonra, 1987’de takımın başına geçti. Başlangıçta geçici olabilecek bu görev, O’nun meslek hayatının belirleyici fırsatına dönüştü. Bir yıl sonra Avrupa’nın en büyük kulüp kupasını kaldıracak adam, önce kendisine verilen o fırsatı değerlendirmek zorundaydı.
1988 VE 1989 AVRUPA’NIN ZİRVESİNE ÇIKAN PSV
1988, Hiddink’in adının Hollanda sınırlarını aştığı yıldı.
PSV lig şampiyonluğu ve Hollanda Kupası’nın yanına, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı da ekledi. Stuttgart’taki finalde Benfica karşısında golsüz tamamlanan mücadelenin ardından, kupayı penaltılar belirledi.
Bir teknik adam için, böylesine erken gelen başarı hem büyük bir kazanç hem ağır bir ölçüdür. Bundan sonra gittiğiniz her yerde, sizden aynı kupaların, aynı oyunun, aynı sonuçların tekrarlanması beklenir. Oysa takım değişir, yönetim değişir, ülke değişir; hocanın şöhreti bunların hepsini kendiliğinden çözmez.
PSV ile ilk dönemindeki üç lig şampiyonluğu ve üç Hollanda Kupası, Hiddink’i Avrupa futbol piyasasının dikkat çeken isimlerinden biri yaptı. Fenerbahçe’nin 1990’daki ilgisi, işte böyle bir birikimin ardından geldi. Türkiye’ye sıradan bir yabancı hoca değil, Avrupa’nın zirvesine çıkmış bir teknik adam getiriliyordu.
1990 DÜSSELDORF YOLUNDAKİ OTOMOBİL
Guus Hiddink ile tanışıklığımız, yakından izlediğim Fenerbahçe ve Galatasaray maçları vesilesiyle başlamış, zamanla dostluğa dönüşmüştü. Bir gün telefonum çaldı. Arayan Guus’tu. Fenerbahçe’den teklif aldığını, görüşmenin Düsseldorf’ta yapılacağını söyledi ve kendisiyle gelip gelemeyeceğimi sordu. Kabul ettim, birlikte yola çıktık.
Aynı otomobilde Düsseldorf’a giderken, bana ne kadar ücret isteyebileceğini sordu. Hatırladığım kadarıyla, PSV’deki yıllık kazancı 300 bin Mark dolayındaydı. Ben de Türkiye’deki şartları, Fenerbahçe’nin beklentisini ve O’nun Avrupa’daki başarısını düşünerek, “1,5 milyon Mark istemelisin” dedim.
Bu rakamı duyunca şaşırdı. Fakat benim düşüncem açıktı: Avrupa şampiyonluğu yaşamış bir hocanın, yeni bir ülkeye ve büyük beklentiler içindeki bir kulübe giderken, kendi değerini de hesaba katması gerekiyordu. Bugün o otomobil yolculuğunu hatırlarken, önce bu konuşma geliyor aklıma.
1990 OTEL ODASINDAKİ PAZARLIK VE TERCÜMANLIĞIM
Düsseldorf’taki otele vardığımızda, Fenerbahçeli yöneticilerle Hiddink görüşme odasına geçti. Ben, birkaç gazeteci meslektaşımla birlikte lobide bekledim. Görüşme uzadı. Bir ara içeriden haber geldi, Hiddink benim de odaya girmemi istiyordu.
Odaya girdiğimde, bazı konuların İngilizce anlatılmasında ve anlaşılmasında güçlük yaşandığını gördüm. İki taraf arasında tercümanlık yapmaya başladım. Sonunda anlaşma sağlandı. Benim hatırladığım rakam, 1 milyon 300 bin Mark’tı. Bu, o dönemde küçümsenecek bir ücret değildi.
Burada anlattığım sayılar, benim katıldığım görüşmeye ilişkin hafızamın bir parçasıdır. Yıllar sonra bir kariyer dökümünde, yalnızca “1990’da Fenerbahçe’ye geçti” cümlesini görürsünüz. Oysa o kısa cümlenin öncesinde bir otomobil yolculuğu, bir ücret konuşması, lobide bekleyiş ve odada aşılmaya çalışılan bir dil engeli vardı.
İSTANBUL’A İLK AYAK BASIŞ VE BASIN TURU
Guus Hiddink ile bir havalimanında, Türkiye yolculuklarımızı hatırlatan arşiv fotoğrafımız.
İmzalar atılmış, yeni bir dönem başlamıştı. Hiddink İstanbul’a uçarken ben de yanı başındaydım. Şehre ayak basar basmaz, bir gazeteci refleksi ve dost vefasıyla onu önce kendi çalıştığım gazetenin merkezine götürdüm. Ardından da İstanbul medyasındaki diğer gazetelerdeki dostlarımı, spor müdürlerini tek tek ziyaret ettik. Hiddink’i Türk basınına ısındıran, onu manşetlere taşıyan ilk adımları birlikte attık.
1990 MERSİN’DEN GELEN GER BLOK HABERİ
Ger Blok ile sohbet ederken. Mersin’de başlayan tanışıklığımız, Fenerbahçe döneminde de sürdü.
Hiddink Fenerbahçe’de çalışmaya başladıktan sonra, tatil için memleketim Mersin’e geçtim. Orada, Mersin İdmanyurdu’nu çalıştıran teknik direktörün bir başka Hollandalı, Ger Blok olduğunu öğrendim. Üstelik Ger Blok, sıradan bir hoca değildi; geçmişte Guus Hiddink’in de hocalığını yapmış, üzerinde büyük emeği olan son derece deneyimli bir antrenördü. Ancak Mersin İdmanyurdu yönetimiyle bazı anlaşmazlıklar yaşıyordu. İstanbul’a döner dönmez Hiddink’e hemen bir sinyal verdim: “Ger Blok boşa çıkıyor, senin üzerinde emeği var, onu Fenerbahçe’ye yardımcı hoca olarak almalısın.” Hiddink bu sinyalimi dinledi ve eski hocasını yanına yardımcı olarak aldırdı.
Ger Blok’un Türkiye hikâyesi, futbol sahasıyla sınırlı kalmamıştı. Benim hatırladığım, Mersin’de Hilton Oteli’nde çalışan bir hanımefendiyle evlenme kararı aldığı ve Müslümanlığı kabul ettiğidir. Arşivimdeki fotoğraf da, yaşamındaki bu ayrı sayfayı hatırlatıyor.
Ger Blok, Mersin’deki yaşamı sırasında, Hilton otelinde çalışan bir hanımefendi ile evlenme kararı almıştı. Blok’un yaptığı en önemli girişimlerden biri de Müslümanlığı kabul edişiydi.
1990 SÜRMELİ OTELİ’NDE İÇİME OTURAN ÖĞLE YEMEĞİ
İstanbul’daki Sürmeli Oteli, Hiddink ve Ger Blok ile görüşmelerimin mekânlarından biriydi.
Ger Blok da İstanbul’a geldikten sonra, iki Hollandalı Sürmeli Oteli’nde kalıyordu. Bir gün kendilerini ziyarete gittim. Lobide sohbet ederken öğle yemeği saati geldi. Hiddink ayağa kalktı, yemeğe gideceğini söyledi ve bizi lobide bırakıp ayrıldı.
Doğrusu, bu davranış bana dokundu. Birlikte onca yol gitmiş, görüşmelerine katılmıştım. İnsan böyle bir anda, en azından “Birlikte yiyelim” denmesini bekliyor. Benim kırgınlığım, bir öğün yemeğin bedeliyle ilgili değildi; dostlukta gözettiğim incelikle ilgiliydi.
Ger Blok, beni yemeğe davet etti. Önce istemedim. Israr edince, kendi yediğimin parasını kendim ödemek şartıyla kabul ettim. Yıllar sonra hâlâ hatırladığıma göre, o küçük görünen olay, bende bir iz bırakmış olmalı.
Bunu bütün Hollandalılara mal edilecek bir davranış diye anlatmıyorum. Guus ile benim aramda yaşanmış bir anı olarak aktarıyorum.
Aynı insanın büyük başarılarına hayranlık duyabilir, bir davranışına da kırılabilirsiniz. Dostlukların hafızasında ikisi de birlikte durur.
26 AĞUSTOS 1990 KADIKÖY’DE AYDINSPOR SARSINTISI
Fenerbahçe’deki büyük beklenti, ligin ilk haftasında ağır bir darbeyle karşılaştı.
26 Ağustos 1990’da, Kadıköy’de oynanan maçta Fenerbahçe Aydınspor’a 1-6 yenildi. Yeni yükselen bir takımın, şampiyonluk bekleyen taraftarın önünde aldığı bu sonuç, Türk futbolunun en unutulmaz skorlarından biri oldu.
Hiddink’in Avrupa’daki şöhreti, bu yenilginin yarattığı tepkiyi hafifletmedi. Tam tersine, “Avrupa şampiyonu hoca” beklentisi, sonucun daha da büyük tartışılmasına yol açtı. Türkiye’de taraftarın sabrı, kulüp yönetiminin tavrı ve basının ilgisi, bir teknik adamın günlük çalışma şartlarını kısa sürede değiştirebiliyordu.
Bu yenilgiyi, Hiddink’in Fenerbahçe’deki bütün döneminin tek açıklaması saymak doğru olmaz. Takımın yapısı, oyun anlayışının yerleşmesi ve kulübün o sezonki sorunları da vardı. Ama 6-1, daha ilk haftadan O’nun sırtına yüklenen ve sonraki her tartışmada yeniden hatırlatılan bir sonuç oldu.
Hiddink, Valencia ile görüşmelerinin de tartışıldığı Mart 1991’de, sezon tamamlanmadan Fenerbahçe’den ayrıldı. Ayrılırken, yöneticilerin işine karışmasından yakınıyordu. Fenerbahçe ise o sezonu beşinci sırada bitirdi.
1990 VE 1991 MAGAZİN SAYFALARINA TAŞAN HİDDİNK
Dönemin magazin kupürü, Hiddink’in Yağmur ile ilgili haberinin nasıl sunulduğunu gösteriyor.
Hiddink’in İstanbul günleri, yalnızca spor sayfalarında konuşulmadı. Yağmur adıyla tanınan oryantal sanatçının evinin önünde çekilen fotoğrafları, magazin basınında da büyük ilgi gördü. Arşivimdeki kupürde, yüzünü giysisiyle gizlemeye çalışan Hiddink ve dönemin alaycı başlık dili açıkça görülüyor.
Bu olay, daha sonraki yıllarda Hiddink’in Türkiye macerasını anlatan haberlerde de tekrar tekrar yer aldı. Habertürk’ün 2010 tarihli portresinde, evin önünde Hafta Sonu muhabirine yakalandığı aktarılıyor, o günlerde kendisine komplo kurulduğu iddialarının da bulunduğu belirtiliyordu. İddia ile kanıt arasındaki farkı, aradan yıllar geçse de korumak gerekiyor.
Aynı şekilde, bir fotoğrafın yayımlanmış olması, o gecenin bütün konuşmalarını bildiğimiz anlamına gelmiyor. Olayın çevresinde zamanla çok sayıda espri, savunma hikâyesi ve söz dolaştı. Benim bugün üzerinde durduğum, eldeki kupürün gösterdiği basın takibi ve bunun insanlara nasıl yansıdığıdır.
Sahadaki kötü sonuçların yanına özel hayat haberleri de eklenince, bir hocanın bütün kişiliği bu iki başlık altında tartışılmaya başlanıyor. Hiddink’in Türkiye yıllarının hafızasında da, 6-1 ve bu magazin fotoğrafları, çoğu zaman futbolun önüne geçti.
HOLLANDA’DAKİ EV ZİYARETİ VE GAZETECİLİĞİN AĞIR TARAFI
Gazeteciliğin, Yasemin Öztürk’ün hafızasından silinmeyen acı sahnesi… İstanbul’dan verilen görev üzerine, Hiddink’in başını örttüğü fotoğrafın yayımlandığı gazeteyi eşine uzatan Yasemin, sert bir tepkiyle karşılaşmıştı. Bayan Hiddink gazeteyi eliyle iterken, Yasemin’in hafızasına, yıllar sonra bana anlatırken bile üzüntüsünü hissettiren o an kazınmıştı. (Anılardan canlandırma.)
1984 yılında, çocuklarımın Türkçe eğitimi için Türkiye’ye dönme kararı almış, Hollanda’daki görevimi, büromda çalışan muhabirlerim Ünal ve Yasemin Öztürk’e devretmiştim.
Yıllar sonra, Hiddink’in İstanbul günlerinde, ikisini de derinden etkileyecek bir görev geldi: İstanbul’daki merkez, Hiddink’in eşini ziyaret ederek, yayımlanan gazete sayfasını kendisine göstermelerini istiyordu.
Yasemin, kendisini çok rahatsız eden bu görevi bana daha sonra anlatmıştı. Yıllar sonra bile, yaşadığı sıkıntıyı hissettiriyordu.
Anlattığına göre, eve gittiklerinde yayımlanan sayfayı çıkarmış, Hiddink’in eşine uzatmıştı. Karşısındaki kadın ise sayfayı eliyle itmiş ve yapılan işe sert tepki göstermişti. Yasemin’in bana aktardığı ve benim hafızamda kalan ifade, “Sizin yaptığınız lağım gazeteciliğidir.”
Bir gazeteci olarak, bu hikâyeyi yalnızca ilgi çekici olduğu için anlatamam. Burada habere konu olan insanın yakını da var, verilen görevi yaparken huzursuz olan muhabir de…
Gazete merkezinin istediği bir tepkiyi almak için, bir insanın evinde acı verici bir fotoğrafı önüne koymak, mesleğimizin sınırlarını düşündürüyor.
Guus’un hayatındaki bu sayfa, benim için magazin merakının ötesinde, bir meslek hatırası olarak da kaldı. Haberi hazırlayanlar sayfayı kapatıyor, ama o görevin ağırlığı bazen muhabirin zihninde yıllarca sürüyor.
1991’DEN 2000’E VALENCİA HOLLANDA VE REAL MADRİD
Fenerbahçe’den sonra Hiddink’in yolu İspanya’ya, Valencia’ya uzandı. Ardından, 1995’te Hollanda Milli Takımı’nın başına geçti. İstanbul’daki tartışmalarla anılan teknik adam, bu kez kendi ülkesinin büyük oyuncularını aynı hedefte buluşturmaya çalışıyordu.
1998 Dünya Kupası’nda Hollanda yarı finale yükseldi. Hiddink’in teknik adamlığı, artık yalnızca bir kulübün şampiyonluğu üzerinden değerlendirilmiyordu. Farklı karakterleri bir milli takımda buluşturma becerisi de, kariyerinin önemli bir parçasına dönüşmüştü.
Sonra Real Madrid geldi. 1998’de bu kulüple Kıtalararası Kupa’yı kazandı.
Ancak büyük bir kulüpte kupa kaldırmak da, orada uzun süre kalmanın güvencesi değildi. Real Madrid görevi kısa sürdü, daha sonra Real Betis’te çalıştı.
Futbol, O’na yeni bir başlangıcı bu kez Avrupa’nın çok uzağında hazırlıyordu.
2001 VE 2002 GÜNEY KORE’DE BİR ÜLKENİN UMUDU
Güney Kore görevi, Hiddink’in kariyerindeki en büyük dönüşümlerden birine yol açtı. 2002 Dünya Kupası’nın ev sahiplerinden olan ülke, kendi seyircisi önünde başarı istiyordu. Hiddink ise turnuvayı, uzun hazırlık dönemi ve takım alışkanlıkları üzerine kurdu.
Sonuç, Güney Kore’nin Dünya Kupası yarı finaline yükselmesiydi. Bu başarı, O’nu yalnızca sevilen bir teknik direktör olmaktan çıkarıp, ülkenin futbol hafızasına yerleşen bir isme dönüştürdü. Gwangju’daki stadyumun adı Hiddink ile anılmaya başladı, kendisine fahri vatandaşlık verildi.
De Telegraaf’a anlattıkları, bu başarının insan ilişkileri tarafını da gösteriyor. Hiddink, oyuncu seçiminde yerleşik alışkanlıkları değiştirmek istediğini, bunu yaparken federasyon yönetiminin desteğini aldığını söylüyor. Başarının arkasında, yalnızca iyi futbolcular değil, hocanın kararını uygulayabileceği bir çalışma alanı da vardı.
29 HAZİRAN 2002 TÜRKİYE İLE BU KEZ RAKİP KULÜBEDE
Hiddink’in Türkiye ile bağı anlatılırken, çoğu zaman Fenerbahçe’den doğrudan A Milli Takım görevine geçiliyor. Oysa arada, Türk futbolunun en mutlu günlerinden birinde yaşanan önemli bir karşılaşma var: 2002 Dünya Kupası’nın üçüncülük maçı.
29 Haziran’da, Daegu’da, Şenol Güneş’in Türkiye’si ile Hiddink’in Güney Kore’si karşı karşıya geldi. Türkiye maçı 3-2 kazandı ve dünya üçüncüsü oldu. Güney Kore ise turnuvayı dördüncü tamamladı.
1990’da Türkiye’ye gelişine eşlik ettiğim Guus, bu kez Türkiye’nin tarihi başarısının karşısındaki kulübedeydi. Futbolun insanları bir araya getirme şekli de böyle…
Bir ülkede çalışıyorsunuz, yıllar sonra o ülkeyle dünya sahnesinde rakip oluyorsunuz; daha sonra aynı ülke, kendi milli takımını size emanet ediyor.
2002’DEN 2006’YA PSV’YE DÖNÜŞ VE AVUSTRALYA BAŞARISI
Güney Kore’den sonra PSV’ye dönen Hiddink, Eindhoven’da yeniden şampiyonluklar yaşadı. 2005’te takımı Şampiyonlar Ligi yarı finaline taşıdı. İki ayrı dönemde, aynı kulüpte başarı üretebilmesi, O’nun kariyerini özel kılan noktalardan biriydi.
Ardından Avustralya’nın Dünya Kupası özlemini bitiren takımın başına geçti. Uruguay karşısında penaltılarla gelen eleme başarısı, ülkeye 32 yıl sonra Dünya Kupası finallerinin kapısını açtı. 2006’da, Brezilya, Japonya ve Hırvatistan’ın bulunduğu gruptan çıkan Avustralya, son 16 turuna yükseldi.
Hiddink’in gittiği ülkelerdeki değeri, her zaman kupayla ölçülmüyordu. Bazen yarı final, bazen yıllardır beklenen turnuvaya katılma hakkı, bir ülkenin futbol tarihindeki büyük adım olabiliyordu. Avustralya’da bıraktığı iz de bunun örneklerinden biri oldu.
2007 VERGİ DAVASINDA GELEN MAHKÛMİYET
Bu kariyerin saha dışındaki ağır başlıklarından biri, Hollanda’daki vergi davasıydı. ’s-Hertogenbosch Mahkemesi, 27 Şubat 2007’de, 2003 yılının bir bölümüne ilişkin yanlış ve eksik vergi beyanına katılmaktan Hiddink’i 45 bin euro para cezasına ve altı ay ertelenmiş hapis cezasına çarptırdı.
Davanın merkezinde, Belçika’da ikamet ettiği yönündeki beyan ile fiilî yaşamının uyuşmaması vardı. Mahkeme, 2002’ye ilişkin suçlamadan ise beraat kararı verdi. Hapis cezası ertelendiği için Hiddink cezaevine girmedi.
2008 VE 2009 RUSYA’DAN CHELSEA’YE
Hiddink, 2008 Avrupa Şampiyonası’nda, kendi ülkesi Hollanda’yı uzatmalarda 3-1 yenerek Rusya’yı yarı finale taşıdı.
2009’da ise, Rusya görevi sürerken geçici olarak çalıştırdığı Chelsea ile Federasyon Kupası’nı kazandı.
De Telegraaf söyleşisinde, Rusya’da tanıdığı insanları sıcaklıkla anarken, Ukrayna’daki savaştan duyduğu üzüntüyü de dile getiriyor.
2010 TÜRKİYE’YE BU KEZ MİLLİ TAKIM İÇİN DÖNÜŞ
2010’daki Amsterdam görüşmesinden: soldan Oğuz Çetin, Lutfi Arıboğan, Guus Hiddink ve TFF Başkanı Mahmut Özgener.
Aradan yaklaşık yirmi yıl geçmişti. Hiddink, Türkiye’ye bu kez Fenerbahçe için değil, A Milli Takım için dönüyordu. TFF’nin 17 Şubat 2010 tarihli açıklamasında, Amsterdam’da yapılan görüşmede, iki yılı opsiyonlu toplam dört yıllık görev süresi üzerinde anlaşıldığı duyuruldu.
Görüşmede TFF Başkanı Mahmut Özgener ve Başkanvekili Lutfi Arıboğan vardı. Daha sonra toplantıya Oğuz Çetin de katıldı. Fenerbahçe’de Hiddink’in futbolcusu olan Oğuz, bu kez yardımcısı olacaktı. Futbolun yıllar sonra yeniden bir araya getirdiği iki isimdi bunlar.
Duyuruda sözleşmenin 1 Ağustos 2010’dan itibaren geçerli olacağı belirtiliyordu. Sonradan TBMM’ye verilen resmî yanıtta ise, fiilî göreve başlama tarihi 15 Mayıs 2010, yıllık net ücret de 4 milyon euro olarak açıklandı. Duyuru takvimi ile fiilî başlangıç arasındaki farkı, iki ayrı belgenin bilgisi olarak okumak gerekiyor.
Bu kez Türkiye’nin karşısında, yalnızca PSV’nin başarılı hocası yoktu. Hollanda, Güney Kore, Avustralya ve Rusya deneyimlerini yaşamış, dünya futbolunun en tanınan teknik adamlarından biri vardı. Beklenti de buna göre büyüktü: Türkiye, 2012 Avrupa Şampiyonası’na gidecekti.
2010 VE 2011 BÜYÜK BEKLENTİDEN PLAY OFF’A
Milli takım döneminde, Hiddink’in Türkiye’de geçirdiği süre, lig maçlarını izleme biçimi ve takım üzerindeki etkisi çok tartışıldı. Başarılarla dolu uluslararası geçmişi, günlük eleştirilerden korunmasını sağlamadı. Bir kez daha, Türkiye’de kendisinden kısa sürede sonuç bekleniyordu.
Eleme grubundaki Almanya yenilgileri, bu dönemin belirleyici sonuçları arasındaydı. Deplasmandaki maç 3-0, 7 Ekim 2011’de İstanbul’da oynanan karşılaşma ise 3-1 bitti. Azerbaycan deplasmanındaki 1-0’lık yenilgi de, kamuoyundaki rahatsızlığı artırdı.
Buna rağmen Türkiye, grubu Almanya’nın ardından ikinci sırada tamamlayarak play off hakkı kazandı. Bu nokta da unutulmamalı. Eleştirilen bir eleme dönemi yaşanmıştı, fakat finallere gitme ihtimali son baraja kadar sürüyordu. Rakip Hırvatistan’dı.
KASIM 2011 HIRVATİSTAN ENGELİ VE İKİNCİ AYRILIK
11 Kasım 2011’de İstanbul’da oynanan ilk maçta Türkiye, Hırvatistan’a 3-0 yenildi.
15 Kasım’daki Zagreb rövanşı 0-0 bitti. Böylece Avrupa Şampiyonası bileti Hırvatistan’ın oldu.
TFF, 16 Kasım 2011’de, Hiddink ile yapılan görüşmelerin ardından sözleşmesinin karşılıklı olarak feshedildiğini açıkladı. Türkiye’nin başında çıktığı 16 maçın bilançosu, yedi galibiyet, dört beraberlik ve beş yenilgiydi.
Dünya futbolunda böylesine büyük izler bırakmış bir hocanın, Türkiye’deki iki görevinin de beklenen sonuca ulaşmaması, üzerinde düşünmeye değer. Bunun bütün sorumluluğunu tek bir insana yüklemek de, şöhretini gerekçe göstererek hocayı değerlendirme dışında bırakmak da kolaycılık olur. Benim gördüğüm, Türkiye sayfalarının O’nun hayatında hem çok renkli hem çok tartışmalı kaldığıdır.
2012’DEN 2023’E SON GÖREVLER VE MESLEĞİN SAYGISI
Türkiye’den sonra Anji Mahaçkale’de çalıştı. 2014’te Hollanda Milli Takımı’na döndü, ancak ikinci Hollanda dönemi de uzun sürmedi. KNVB ile yollarının ayrılması, 2015 yazında açıklandı. Ardından Chelsea’de bir kez daha geçici teknik direktörlük yaptı.
Sonraki yıllarda Çin’in genç milli takım yapılanmasında ve Curaçao’da görev aldı. 2021’de profesyonel teknik direktörlüğe veda ettiğini açıkladı. Buna rağmen futbol dünyasıyla bağı kopmadı. Avustralya’da geçmiş başarısının anıldığı buluşmalara katıldı; 2022’de ülkenin yüzyıl takımı seçiminde teknik direktör olarak onurlandırıldı.
2023’te KNVB’nin kendisine verdiği “bondsridder” ünvanı da, Hollanda futbolunun O’na duyduğu saygının işaretiydi. PSV’de iki dönemde kazandığı toplam altı lig şampiyonluğu ve dört Hollanda Kupası, bu saygının somut dayanakları arasındaydı.
2026 SEKSEN YAŞINDA YENİDEN FOTOĞRAFLARA BAKMAK
De Telegraaf’ın 7 Kasım 2026 tarihli Telesport ekindeki iki sayfalık Guus Hiddink söyleşisi.
Şimdi yeniden, dünün gazetesine dönüyorum. De Telegraaf’ın 11 fotoğrafı, yalnızca şampiyonlukları sıralamıyor. Anne babasının yanında çekilmiş bir kare, gençlik yılları, birlikte çalıştığı insanlar ve hayat arkadaşı Elisabeth de bu hikâyede yer alıyor.
Hiddink, ailesinin kendisine verdiği desteği anlatırken, Achterhoek insanının ölçülü tavrını da hatırlıyor. Büyük başarıların ardından bile hayatı olağan akışı içinde karşılayan bir aile… Gazetenin başlığındaki soru da, bütün bu fotoğraflara bakınca anlam kazanıyor: O küçük dönemeçlerden biri başka türlü olsaydı, hayatı nereye varırdı?
80’inci yaş için hazırlanan “Guus Hiddink: ’t kump good” adlı belgesel de, teknik direktörün arkasındaki insanı anlatmayı amaçlıyor. Omroep MAX’ın duyurusuna göre film, 14 Kasım 2026 Cumartesi akşamı, Hollanda saatiyle 22.25’te NPO 1’de yayımlanacak. Eski futbolcuları, dostları ve Elisabeth Pinas da portreye katkıda bulunuyor.
MUTLU YILLAR DOSTUM GUUS
Benim fotoğraflarımın anlattığı hikâye ise, Düsseldorf yoluna, bir otelin lobisine, İstanbul’daki gazete ziyaretlerine, Mersin’den gelen habere dönüyor. Guus’un hayatında o günlerin yeri ne kadardır, bilemem. Benim hafızamda ise, hem dostluğun sıcaklığı hem küçük bir davranışın bıraktığı kırgınlık var.
Bir insanı anlatırken, yalnızca alkışlanan yanlarını seçmek istemem. Fakat bütün hayatını tek bir yenilgiye veya magazin kupürüne sığdırmayı da doğru bulmam. Hiddink’in hikâyesinde büyük başarılar, zor görevler, tartışmalar ve benim bizzat yaşadığım insani ayrıntılar, yan yana duruyor.
Dile kolay, Düsseldorf’taki o görüşmenin üzerinden 36 yıl geçmiş. O gün aynı otomobilde konuştuğumuz gelecek, şimdi futbol tarihinin bir parçası. Benim içinse, haberini yazdığım bir transferden çok daha fazlası.
80’inci yaş günün kutlu olsun dostum Guus…
Sağlıkla, sevdiklerinle, eski fotoğraflara bakıp yeni sohbetler yapacağın güzel yılların olsun.
***************** FUTBOLSEVERLERE BİR DE HOŞ HABER…
AJAX VE BARCELONA EFSANELERİ CRUYFF İÇİN YENİDEN SAHADA
Ajax’tan Barcelona’ya uzanan ortak geçmiş… Frank ve Ronald de Boer, Cruijff anısına yeniden sahaya çıkmaya hazırlanıyor.
Bir zamanlar tribünleri ayağa kaldıran yıldızlar, 15 Kasım Pazar günü Amsterdam’da yeniden buluşacak. Ajax Legends ile Barça Legends, Johan Cruijff’in anısını yaşatmak için karşı karşıya gelecek. Guus Hiddink’in anılarından söz etmişken, futbolseverlerin yüzünü güldürecek bir başka buluşmayı da haber verelim. Ajax ve Barcelona’nın eski yıldızları, 15 Kasım 2026’da, Hollanda saatiyle 14.30’da Johan Cruijff ArenA’nın çimlerine çıkacak.
Tarihin seçimi de anlamlı: Johan Cruijff, Ajax’ın birinci takımındaki ilk maçını 15 Kasım 1964’te oynamıştı. Şimdi, her iki kulüpte bıraktığı izler, O’nun adını taşıyan statta hatırlanacak.
İLK AŞKLARI AJAX
İki kulübün de formasını giymiş Frank ve Ronald de Boer kardeşler, buluşmayı heyecanla bekliyor. De Telegraaf’a konuşan Ronald, “İlk aşkımız elbette Ajax” derken, Barcelona yıllarının da kendilerine farklı bir dünyanın kapılarını açtığını anlatıyor.
56 yaşındaki kardeşler, padel oynayarak formda kaldıklarını söylüyor. Frank, topu hâlâ rahatça gönderebildiğini, fakat uzun bir deparın artık başka mesele olduğunu espriyle dile getiriyor. Ayaklar biraz yavaşlasa da, futbol sevgisi yerinde duruyor.
HİDDİNK’E DE SICAK BİR SELAM
Söyleşide Guus Hiddink’in adı da geçiyor. Ronald de Boer, O’nu birlikte çalıştığı en iyi teknik direktörler arasında sayıyor, karizmasıyla futbolcularını peşinden sürüklediğini anlatıyor. Böylece, 80 yaşına giren Hiddink’e, eski öğrencisinden de sıcak bir selam geliyor.
Karşılaşmaya katılacağı açıklanan isimler arasında Patrick Kluivert, Jari Litmanen, Richard Witschge, Wesley Sneijder, Edwin van der Sar ve Rafael van der Vaart da bulunuyor.
Geliri çocukların spor yapma imkânlarını destekleyecek buluşma, eski yıldızlarla tribünlerdeki anıları yeniden bir araya getirecek.
YAZILARIMI MİLYONLARA ULAŞTIRAN DOST HABER PORTALLARI
**********
NEDERLANDSE VERSIE
GUUS HIDDINK WORDT 80: EEN LEVEN VOL SUCCESSEN EN SCHANDALEN
Van Düsseldorf via Türkiye naar de top van het wereldvoetbal
Guus Hiddink, die PSV naar de Europese titel leidde en met Nederland en Zuid-Korea de halve finales van het WK bereikte, wordt 80. Zijn jaren bij Fenerbahçe en als bondscoach van Türkiye behoren tot de meest besproken hoofdstukken van die indrukwekkende loopbaan.
Onderweg naar Düsseldorf besprak ik met hem zijn salaris, tijdens de onderhandelingen met Fenerbahçe trad ik op als tolk. Aan de hand van mijn herinneringen, archieffoto’s en de keerpunten in zijn carrière vertel ik het Turkse verhaal van mijn Nederlandse vriend.
Een salarisadvies van anderhalf miljoen mark in de auto, een verbinding tussen Mersin en İstanbul via Ger Blok, een lunch in het Sürmeli Hotel die mij dwars bleef zitten en een journalistieke opdracht die ook jaren later niet vergeten was… Achter de bekers schuilen ook de sporen die mensen in elkaars leven achterlaten.
OOK NOG EEN MOOI BERICHT VOOR VOETBALLIEFHEBBERS…
AJAX EN BARÇA LEGENDS WEER HET VELD OP VOOR CRUIJFF
Door İlhan KARAÇAY
Een selectie uit mijn journalistieke archief. Guus Hiddink behoort tot de voetbalmensen die ik door de jaren heen heb gevolgd en gesproken.
Vandaag is het 8 november 2026…
Guus Hiddink wordt 80.
Toen ik gisteren het twee pagina’s tellende interview in De Telegraaf las, dacht ik vooral aan de momenten waarop een mensenleven een andere richting krijgt. De grote kop boven het verhaal luidde: ‘Hoe zou mijn leven dan gelopen zijn?’
Het interview van journalist Jeroen Kapteijns, opgebouwd rond elf door Hiddink gekozen foto’s, voerde van zijn jeugd en zijn familie naar PSV en Zuid-Korea.
De film die zich in mijn hoofd afspeelde, begon echter in een auto op weg naar Düsseldorf. Bij zijn eerste komst naar Türkiye was ik immers niet alleen de journalist die het nieuws volgde. Ik was ook de vriend die hem naar zijn gesprek begeleidde en zo nodig voor hem tolkte.
Daarom zou ik Hiddink tekortdoen als ik hem alleen aan de hand van zijn bekers beschreef. In mijn verhaal komen ook vriendschap, teleurstelling, de gewoonten van het Turkse voetbal en de ongemakkelijke kanten van de journalistiek voor…
Laten we eerst kijken naar de weg die hem naar die auto bracht.
1946 TOT 1987 VAN VARSSEVELD NAAR HET TRAINERSVAK
Guus Hiddink werd op 8 november 1946 geboren in Varsseveld, in de Achterhoek. Als voetballer speelde hij voor De Graafschap, PSV en NEC, en hij was ook actief in de Verenigde Staten. Maar het vak waarmee hij wereldwijd bekend zou worden, kwam pas na zijn spelersloopbaan.
Een leven verandert niet altijd door grote besluiten. Soms is het een bericht van een school, een uitnodiging van een trainer of het vertrouwen van een bestuurder dat iemand een andere richting op stuurt. Ook Hiddinks overgang van speler naar trainer verliep via assistentschappen, eerst bij De Graafschap en vervolgens bij PSV.
Na het vertrek van Hans Kraay nam hij in 1987 de leiding bij PSV over. Wat aanvankelijk een tijdelijke opdracht had kunnen zijn, werd de beslissende kans in zijn trainersloopbaan. De man die een jaar later de belangrijkste Europese clubbeker zou winnen, moest eerst bewijzen dat hij die kans aankon.
1988 EN 1989 PSV AAN DE EUROPESE TOP
1988 was het jaar waarin Hiddinks naam ook buiten Nederland grote bekendheid kreeg.
PSV voegde aan de landstitel en de KNVB-beker ook de Europa Cup I toe. Na de doelpuntloze finale tegen Benfica in Stuttgart brachten strafschoppen de beslissing.
Voor een trainer is zo’n vroeg succes zowel een grote beloning als een zware maatstaf. Overal waar je daarna komt, verwacht men dezelfde bekers, hetzelfde spel en dezelfde resultaten. Maar de ploeg verandert, het bestuur verandert en het land verandert. De reputatie van een trainer lost dat allemaal niet vanzelf op.
Drie landstitels en drie KNVB-bekers tijdens zijn eerste PSV-periode maakten Hiddink tot een gewilde naam in het Europese voetbal. Tegen die achtergrond ontstond in 1990 de belangstelling van Fenerbahçe. Er kwam geen doorsnee buitenlandse trainer naar Türkiye, maar een coach die de Europese top had bereikt.
1990 IN DE AUTO OP WEG NAAR DÜSSELDORF
Ik had Guus Hiddink leren kennen via de wedstrijden van Fenerbahçe en Galatasaray die ik op de voet volgde. Geleidelijk groeide er een vriendschap. Op een dag ging de telefoon. Het was Guus. Hij vertelde dat Fenerbahçe hem een aanbod had gedaan, dat de bespreking in Düsseldorf zou plaatsvinden en vroeg of ik met hem mee wilde. Ik stemde toe en we gingen samen op weg.
Tijdens de autorit naar Düsseldorf vroeg hij mij welk salaris hij kon vragen. Voor zover ik mij herinner, verdiende hij bij PSV ongeveer 300.000 mark per jaar. Ik dacht aan de omstandigheden in Türkiye, de verwachtingen bij Fenerbahçe en zijn Europese succes, en zei: ‘Je moet anderhalf miljoen mark vragen.’
Dat bedrag verbaasde hem. Mijn gedachte was duidelijk: een trainer die de Europa Cup had gewonnen en naar een nieuw land ging, naar een club met hoge verwachtingen, moest ook zijn eigen waarde meewegen. Als ik nu aan die autorit terugdenk, komt dat gesprek als eerste bij mij boven.
1990 DE ONDERHANDELINGEN IN HET HOTEL EN MIJN ROL ALS TOLK
Toen we bij het hotel in Düsseldorf aankwamen, ging Hiddink met de bestuurders van Fenerbahçe de vergaderruimte binnen. Ik wachtte met enkele collega-journalisten in de lobby. Het gesprek duurde lang. Op een gegeven moment kwam de boodschap dat Hiddink mij er ook bij wilde hebben.
Eenmaal binnen merkte ik dat het moeite kostte om sommige zaken in het Engels uit te leggen en elkaar goed te begrijpen. Ik begon tussen beide partijen te tolken. Uiteindelijk kwam er een akkoord. Het bedrag dat ik mij herinner, is 1,3 miljoen mark. Dat was destijds bepaald geen gering salaris.
Deze bedragen maken deel uit van mijn herinnering aan het gesprek waarbij ik aanwezig was. Jaren later lees je in een carrièreoverzicht alleen: ‘In 1990 vertrok hij naar Fenerbahçe.’ Maar aan dat ene zinnetje gingen een autorit, een gesprek over het salaris, het wachten in een lobby en een taalbarrière in een hotelkamer vooraf.
DE EERSTE AANKOMST IN İSTANBUL EN EEN RONDE LANGS DE PERS
Samen met Guus Hiddink op een luchthaven. Een archieffoto die herinnert aan onze reizen naar Türkiye.
De handtekeningen waren gezet, een nieuwe periode begon. Toen Hiddink naar İstanbul vloog, zat ik naast hem. Meteen na aankomst nam ik hem, vanuit mijn journalistieke instinct en onze vriendschap, eerst mee naar de redactie van mijn eigen krant. Daarna bezochten we mijn vrienden en de sportchefs bij andere kranten in İstanbul. Samen zetten we de eerste stappen om Hiddink vertrouwd te maken met de Turkse pers en hem bij het publiek te introduceren.
1990 NIEUWS OVER GER BLOK UIT MERSİN
In gesprek met Ger Blok. Ons contact, dat in Mersin begon, bleef ook tijdens zijn Fenerbahçe-periode bestaan.
Nadat Hiddink bij Fenerbahçe aan het werk was gegaan, vertrok ik voor vakantie naar mijn geboortestad Mersin. Daar hoorde ik dat Mersin İdmanyurdu werd getraind door een andere Nederlander, Ger Blok. Hij was bepaald geen onbekende: hij had Hiddink vroeger zelf getraind en veel voor hem betekend. Het was een zeer ervaren trainer, maar hij had onenigheid met het bestuur van Mersin İdmanyurdu. Terug in İstanbul tipte ik Hiddink meteen: ‘Ger Blok komt vrij. Hij heeft veel voor je betekend, je zou hem als assistent naar Fenerbahçe moeten halen.’ Hiddink nam mijn advies ter harte en haalde zijn vroegere trainer als assistent naar de club.
Ger Bloks Turkse verhaal beperkte zich niet tot het voetbalveld. Ik herinner mij dat hij in Mersin besloot te trouwen met een vrouw die in het Hilton Hotel werkte en dat hij zich tot de islam bekeerde. De foto uit mijn archief herinnert aan die andere bladzijde uit zijn leven.
Tijdens zijn verblijf in Mersin besloot Ger Blok te trouwen met een vrouw die in het Hilton Hotel werkte. Een belangrijke stap in zijn leven was ook zijn bekering tot de islam.
1990 EEN LUNCH IN HET SÜRMELİ HOTEL DIE MIJ DWARS BLEEF ZITTEN
Het Sürmeli Hotel in İstanbul, een van de plaatsen waar ik Hiddink en Ger Blok ontmoette.
Toen ook Ger Blok naar İstanbul was gekomen, verbleven de twee Nederlanders in het Sürmeli Hotel. Op een dag ging ik bij hen op bezoek. Terwijl we in de lobby zaten te praten, werd het lunchtijd. Hiddink stond op, zei dat hij ging eten en liet ons in de lobby achter.
Eerlijk gezegd raakte dat mij. We hadden samen heel wat afgereisd en ik had hem bij zijn besprekingen geholpen. Op zo’n moment verwacht je toch minstens: ‘Laten we samen eten.’ Het ging mij niet om de prijs van een maaltijd, maar om de attentheid die ik bij vriendschap vind horen.
Ger Blok nodigde mij uit om te gaan eten. Eerst wilde ik niet. Toen hij bleef aandringen, stemde ik toe op voorwaarde dat ik mijn eigen maaltijd zou betalen. Dat ik het mij na al die jaren nog herinner, zegt wel dat die ogenschijnlijk kleine gebeurtenis indruk op mij heeft gemaakt.
Ik vertel dit niet om er een eigenschap van alle Nederlanders van te maken. Het is een herinnering aan iets wat tussen Guus en mij gebeurde.
Je kunt bewondering hebben voor iemands grote successen en tegelijk teleurgesteld zijn in een bepaalde houding. In de herinnering aan een vriendschap bestaan die twee naast elkaar.
26 AUGUSTUS 1990 DE SCHOK TEGEN AYDINSPOR IN KADIKÖY
De hoge verwachtingen bij Fenerbahçe kregen al op de eerste speeldag een zware klap.
Op 26 augustus 1990 verloor Fenerbahçe in Kadıköy met 1-6 van Aydınspor. Die zege van de promovendus, voor het oog van een thuispubliek dat op de titel rekende, werd een van de onvergetelijkste uitslagen in het Turkse voetbal.
Hiddinks Europese reputatie verzachtte de reacties op die nederlaag niet. Integendeel, juist de verwachtingen rond de ‘Europacupwinnaar’ maakten de discussie nog heftiger. Het geduld van de supporters, de houding van het bestuur en de aandacht van de pers konden in Türkiye de dagelijkse werkomstandigheden van een trainer snel veranderen.
Het zou te eenvoudig zijn om Hiddinks hele Fenerbahçe-periode met die ene nederlaag te verklaren. Ook de samenstelling van de ploeg, het invoeren van zijn speelwijze en de problemen van de club in dat seizoen speelden mee. Maar die 6-1 bleef vanaf de eerste speeldag als een last op zijn schouders rusten en keerde in iedere volgende discussie terug.
In maart 1991, toen ook zijn gesprekken met Valencia ter discussie stonden, vertrok Hiddink vóór het einde van het seizoen bij Fenerbahçe. Bij zijn afscheid klaagde hij over bestuurders die zich met zijn werk bemoeiden. Fenerbahçe eindigde dat seizoen als vijfde.
1990 EN 1991 HIDDINK OP DE RODDELPAGINA’S
Dit knipsel laat zien hoe de berichtgeving over Hiddink en Yağmur destijds werd gebracht.
Hiddinks dagen in İstanbul werden niet alleen op de sportpagina’s besproken. Foto’s die voor het huis van de als Yağmur bekende buikdanseres waren gemaakt, trokken ook veel aandacht in de boulevardpers. Op het knipsel uit mijn archief zijn Hiddink, die zijn gezicht met zijn kleding probeert te verbergen, en de spottende toon van de berichtgeving duidelijk te zien.
Ook jaren later keerde deze gebeurtenis terug in verhalen over Hiddinks Turkse avontuur. In een portret uit 2010 schreef Habertürk dat een verslaggever van Hafta Sonu hem voor het huis had betrapt. De krant vermeldde ook dat destijds werd beweerd dat hem een val was gezet. Het onderscheid tussen een bewering en een bewezen feit blijft belangrijk, hoeveel tijd er ook is verstreken.
Dat een foto is gepubliceerd, betekent evenmin dat we alle gesprekken van die avond kennen. Rond het voorval gingen in de loop der jaren allerlei grappen, verklaringen en uitspraken rond. Waar ik hier bij stilsta, is de achtervolging door de pers die het knipsel laat zien, en de gevolgen daarvan voor de betrokken mensen.
Wanneer slechte resultaten op het veld samengaan met berichten over het privéleven, wordt al snel de hele persoonlijkheid van een trainer langs die twee meetlatten gelegd. In de herinnering aan Hiddinks Turkse jaren verdrongen die 6-1 en de boulevardfoto’s dan ook vaak het voetbal zelf.
HET HUISBEZOEK IN NEDERLAND EN DE ZWARE KANT VAN DE JOURNALISTIEK
Een pijnlijke journalistieke scène die Yasemin Öztürk niet kon vergeten… In opdracht van de redactie in İstanbul liet zij Hiddinks vrouw de krant zien met de foto waarop hij zijn hoofd bedekte. De reactie was fel. Mevrouw Hiddink duwde de krant met haar hand weg. Dat moment bleef in Yasemins geheugen gegrift; zelfs toen zij er jaren later met mij over sprak, was haar verdriet nog voelbaar. (Illustratieve reconstructie.)
In 1984 besloot ik naar Türkiye terug te keren, zodat mijn kinderen onderwijs in het Turks konden volgen. Mijn werkzaamheden in Nederland droeg ik over aan Ünal en Yasemin Öztürk, de verslaggevers die op mijn bureau werkten.
Jaren later, tijdens Hiddinks verblijf in İstanbul, kregen zij een opdracht die hen beiden diep zou raken. De redactie in İstanbul wilde dat zij Hiddinks vrouw bezochten en haar de gepubliceerde krantenpagina lieten zien.
Yasemin vertelde mij later over die opdracht, die haar erg had aangegrepen. Zelfs jaren daarna was nog te merken hoeveel moeite zij ermee had gehad.
Volgens haar relaas haalde zij tijdens het bezoek de gepubliceerde pagina tevoorschijn en reikte die aan Hiddinks vrouw aan. Die duwde het papier weg en reageerde fel op hun handelwijze. De woorden die Yasemin aan mij doorgaf en die mij zijn bijgebleven, waren: ‘Wat jullie doen, is riooljournalistiek.’
Als journalist kan ik dit verhaal niet alleen vertellen omdat het de aandacht trekt. Hier gaat het ook om de naaste van degene over wie het bericht gaat, en om een verslaggever die zich ongemakkelijk voelt bij een opgedragen taak…
Een pijnlijke foto bij iemand thuis voorleggen om de reactie te krijgen die de hoofdredactie verlangt, doet je nadenken over de grenzen van ons vak.
Dit hoofdstuk uit Guus’ leven bleef mij daarom ook bij als een herinnering aan ons beroep, die verder gaat dan nieuwsgierigheid naar zijn privéleven. De makers sluiten de krantenpagina af, maar de last van zo’n opdracht kan een verslaggever nog jarenlang met zich meedragen.
1991 TOT 2000 VALENCIA ORANJE EN REAL MADRID
Na Fenerbahçe voerde Hiddinks weg naar Spanje, naar Valencia. In 1995 werd hij vervolgens bondscoach van Nederland. De trainer over wie in İstanbul zoveel was gediscussieerd, probeerde nu de grote spelers van zijn eigen land achter één doel te krijgen.
Op het WK van 1998 bereikte Nederland de halve finale. Hiddinks trainerskwaliteiten werden inmiddels niet meer uitsluitend beoordeeld aan de hand van kampioenschappen met een club. Ook zijn vermogen om verschillende karakters in een nationaal elftal samen te brengen, was een belangrijk onderdeel van zijn loopbaan geworden.
Daarna kwam Real Madrid. Met die club won hij in 1998 de wereldbeker voor clubteams.
Maar ook een beker bij een grote club bood geen garantie op een lang verblijf. Zijn periode bij Real Madrid duurde kort, waarna hij nog bij Real Betis werkte.
Het voetbal had een nieuw begin voor hem in petto, ditmaal ver buiten Europa.
2001 EN 2002 DE HOOP VAN EEN LAND IN ZUID-KOREA
De opdracht in Zuid-Korea leidde tot een van de grootste wendingen in Hiddinks loopbaan. Als medeorganisator van het WK van 2002 verlangde het land naar succes voor eigen publiek. Hiddink bouwde aan die campagne met een lange voorbereiding en het ontwikkelen van vaste patronen binnen de ploeg.
Het resultaat was een plaats in de halve finale van het WK. Dat maakte hem tot veel meer dan een geliefde trainer: hij kreeg een blijvende plaats in het voetbalgeheugen van het land. Het stadion in Gwangju ging zijn naam dragen en hij kreeg het ereburgerschap.
Wat hij in De Telegraaf vertelde, liet ook de menselijke kant van dat succes zien. Hiddink zei dat hij bestaande gewoonten rond de spelersselectie wilde veranderen en daarbij steun kreeg van de bondsleiding. Achter het succes stonden dus niet alleen goede voetballers, maar ook de ruimte om zijn eigen beslissingen uit te voeren.
29 JUNI 2002 TEGEN TÜRKİYE OP DE ANDERE BANK
Bij het vertellen van Hiddinks band met Türkiye gaat men vaak rechtstreeks van Fenerbahçe naar zijn bondscoachschap. Daartussen ligt echter een belangrijke ontmoeting op een van de gelukkigste dagen uit het Turkse voetbal: de troostfinale van het WK van 2002.
Op 29 juni stonden in Daegu het Türkiye van Şenol Güneş en het Zuid-Korea van Hiddink tegenover elkaar. Türkiye won met 3-2 en werd derde van de wereld. Zuid-Korea eindigde als vierde.
Guus, die ik in 1990 bij zijn komst naar Türkiye had begeleid, zat nu op de bank tegenover het land dat een historische prestatie leverde. Zo brengt het voetbal mensen telkens weer bij elkaar…
Je werkt in een land, treft dat land jaren later als tegenstander op het wereldtoneel, en vervolgens vertrouwt het je zijn eigen nationale ploeg toe.
2002 TOT 2006 TERUG NAAR PSV EN SUCCES MET AUSTRALIË
Na Zuid-Korea keerde Hiddink terug bij PSV en beleefde hij opnieuw kampioenschappen in Eindhoven. In 2005 bereikte zijn ploeg de halve finale van de Champions League. Dat hij in twee verschillende periodes bij dezelfde club succes wist te boeken, maakt zijn loopbaan bijzonder.
Vervolgens nam hij de leiding over de ploeg die een einde maakte aan Australiës lange wachten op een WK. De overwinning op Uruguay na strafschoppen opende na 32 jaar weer de deur naar de eindronde. In 2006 overleefde Australië een groep met Brazilië, Japan en Kroatië en bereikte het de achtste finales.
Hiddinks betekenis voor de landen waar hij werkte, werd niet altijd in bekers gemeten. Soms was een halve finale, soms deelname aan een toernooi waarop men al jaren wachtte, een grote stap in de voetbalgeschiedenis van een land. De indruk die hij in Australië achterliet, is daarvan een voorbeeld.
2007 EEN VEROORDELING IN DE BELASTINGZAAK
Een zwaar hoofdstuk buiten het veld was de belastingzaak in Nederland. De rechtbank in ’s-Hertogenbosch veroordeelde Hiddink op 27 februari 2007 wegens het medeplegen van een onjuiste en onvolledige belastingaangifte over een deel van 2003 tot een boete van 45.000 euro en zes maanden voorwaardelijke gevangenisstraf.
Centraal stond het verschil tussen zijn opgegeven woonplaats in België en zijn feitelijke verblijf. Van de beschuldiging over 2002 werd hij vrijgesproken. Omdat de gevangenisstraf voorwaardelijk was, hoefde Hiddink niet de cel in.
2008 EN 2009 VAN RUSLAND NAAR CHELSEA
Op het EK van 2008 leidde Hiddink Rusland naar de halve finale door zijn eigen land, Nederland, na verlenging met 3-1 te verslaan.
In 2009 won hij de FA Cup met Chelsea, waar hij tijdelijk werkte terwijl hij ook bondscoach van Rusland bleef.
In het interview met De Telegraaf spreekt hij met warmte over de mensen die hij in Rusland leerde kennen, maar ook over zijn verdriet om de oorlog in Oekraïne.
2010 TERUG NAAR TÜRKİYE ALS BONDSCOACH
De ontmoeting in Amsterdam in 2010. Van links naar rechts: Oğuz Çetin, Lutfi Arıboğan, Guus Hiddink en TFF-voorzitter Mahmut Özgener.
Er waren ongeveer twintig jaar verstreken. Hiddink keerde terug naar Türkiye, ditmaal voor de nationale ploeg. Op 17 februari 2010 maakte de Turkse voetbalbond TFF bekend dat in Amsterdam overeenstemming was bereikt over een periode van vier jaar, waarvan twee jaar op optiebasis.
Bij het gesprek waren TFF-voorzitter Mahmut Özgener en vicevoorzitter Lutfi Arıboğan aanwezig. Later sloot ook Oğuz Çetin aan. Oğuz, die bij Fenerbahçe onder Hiddink had gespeeld, zou nu zijn assistent worden. Het voetbal bracht hen na al die jaren opnieuw samen.
Volgens de aankondiging zou het contract op 1 augustus 2010 ingaan. In een later officieel antwoord aan het Turkse parlement werd echter 15 mei 2010 als de feitelijke begindatum genoemd, met een nettojaarsalaris van vier miljoen euro. De aangekondigde ingangsdatum en de feitelijke start zijn dus gegevens uit twee verschillende officiële documenten.
Ditmaal kreeg Türkiye meer dan de succesvolle PSV-trainer. Hiddink had inmiddels ervaring opgedaan met Nederland, Zuid-Korea, Australië en Rusland en behoorde tot de bekendste coaches ter wereld. De verwachtingen waren navenant: Türkiye moest naar het EK van 2012.
2010 EN 2011 VAN HOGE VERWACHTINGEN NAAR DE PLAY-OFFS
Tijdens zijn bondscoachschap was er veel discussie over de tijd die Hiddink in Türkiye doorbracht, de manier waarop hij competitiewedstrijden volgde en zijn invloed op het elftal. Zijn internationale staat van dienst beschermde hem niet tegen de dagelijkse kritiek. Opnieuw werd er snel resultaat van hem verwacht.
De nederlagen tegen Duitsland waren bepalend voor die kwalificatieperiode. Uit werd het 3-0, de wedstrijd op 7 oktober 2011 in İstanbul eindigde in 1-3. Ook de 1-0-nederlaag in Azerbeidzjan vergrootte de onvrede.
Toch eindigde Türkiye achter Duitsland als tweede in de groep en plaatste het zich voor de play-offs. Ook dat mag niet worden vergeten. De kwalificatiereeks had veel kritiek opgeleverd, maar de kans op deelname bleef tot de laatste horde bestaan. De tegenstander was Kroatië.
NOVEMBER 2011 KROATIË ALS STRUIKELBLOK EN EEN TWEEDE AFSCHEID
Op 11 november 2011 verloor Türkiye de eerste wedstrijd in İstanbul met 0-3 van Kroatië.
De return op 15 november in Zagreb eindigde in 0-0. Het EK-ticket ging naar Kroatië.
Op 16 november 2011 maakte de TFF bekend dat het contract na overleg met Hiddink in onderling akkoord was beëindigd. Zijn balans als bondscoach van Türkiye: zestien wedstrijden, zeven overwinningen, vier gelijke spelen en vijf nederlagen.
Dat een trainer die zo’n grote stempel op het wereldvoetbal heeft gedrukt, tijdens beide Turkse opdrachten niet het verwachte resultaat bereikte, stemt tot nadenken. Het zou te gemakkelijk zijn om alle verantwoordelijkheid bij één persoon te leggen, maar ook om de trainer vanwege zijn reputatie buiten iedere beoordeling te houden. Voor mij blijven de Turkse hoofdstukken van zijn leven zowel bijzonder kleurrijk als omstreden.
2012 TOT 2023 LAATSTE OPDRACHTEN EN WAARDERING UIT HET VAK
Na Türkiye werkte hij bij Anzji Machatsjkala. In 2014 keerde hij terug als bondscoach van Nederland, maar die tweede Oranje-periode duurde evenmin lang. In de zomer van 2015 werd zijn vertrek bij de KNVB bekendgemaakt. Daarna ging hij nogmaals als interim-trainer bij Chelsea aan de slag.
In de daaropvolgende jaren werkte hij met een Chinese jeugdselectie en op Curaçao. In 2021 kondigde hij zijn afscheid als professioneel trainer aan, maar zijn band met het voetbal bleef bestaan. Hij was aanwezig bij Australische bijeenkomsten ter ere van zijn eerdere successen en werd in 2022 benoemd tot coach van het Australische elftal van de eeuw.
Ook de benoeming tot bondsridder van de KNVB in 2023 was een teken van waardering vanuit het Nederlandse voetbal. De in totaal zes landstitels en vier KNVB-bekers die hij in twee periodes met PSV won, vormden daarvan een tastbare basis.
2026 OP TACHTIGJARIGE LEEFTIJD OPNIEUW NAAR DE FOTO’S KIJKEN
Het twee pagina’s tellende interview met Guus Hiddink in Telesport, De Telegraaf van 7 november 2026.
Nu keer ik terug naar de krant van gisteren. De elf foto’s in De Telegraaf vormen geen opsomming van kampioenschappen alleen. Een foto met zijn ouders, zijn jeugd, de mensen met wie hij heeft gewerkt en zijn partner Elisabeth maken eveneens deel uit van het verhaal.
Als Hiddink over de steun van zijn ouders vertelt, haalt hij ook de Achterhoekse nuchterheid aan. Een familie die het leven zelfs na grote successen gewoon zijn gang laat gaan… De vraag in de kop krijgt bij die foto’s betekenis: waar was zijn leven uitgekomen als een van die kleine keerpunten anders was verlopen?
Ook de film ‘Guus Hiddink: ’t kump good’, gemaakt ter gelegenheid van zijn tachtigste verjaardag, richt zich op de mens achter de trainer. Volgens de aankondiging van Omroep MAX wordt de documentaire op zaterdag 14 november 2026 om 22.25 uur uitgezonden op NPO 1. Oud-spelers, vrienden en zijn partner Elisabeth Pinas dragen bij aan het portret.
GEFELICITEERD MIJN VRIEND GUUS
Mijn eigen foto’s voeren terug naar de weg naar Düsseldorf, een hotellobby, de bezoeken aan krantenredacties in İstanbul en het nieuws uit Mersin. Hoe groot de plaats van die dagen in Guus’ leven is, weet ik niet. In mijn eigen herinnering bestaan de warmte van de vriendschap en de teleurstelling over een klein gebaar naast elkaar.
Wie een mens beschrijft, moet niet uitsluitend de kanten kiezen die applaus krijgen. Maar ik zou het evenmin juist vinden om een heel leven terug te brengen tot één nederlaag of één boulevardknipsel. In Hiddinks verhaal staan grote successen, moeilijke opdrachten, discussies en menselijke bijzonderheden die ik zelf heb meegemaakt, naast elkaar.
Er zijn inmiddels 36 jaar verstreken sinds dat gesprek in Düsseldorf. De toekomst waarover we die dag in dezelfde auto spraken, is nu een stukje voetbalgeschiedenis. Voor mij is het veel meer dan een transfer waarover ik verslag deed.
Gefeliciteerd met je tachtigste verjaardag, mijn vriend Guus…
Ik wens je mooie jaren toe, in goede gezondheid, samen met je dierbaren, met oude foto’s om te bekijken en nieuwe gesprekken om te voeren.
OOK NOG EEN MOOI BERICHT VOOR VOETBALLIEFHEBBERS…
AJAX EN BARÇA LEGENDS WEER HET VELD OP VOOR CRUIJFF
Een gedeeld verleden bij Ajax en Barcelona… Frank en Ronald de Boer maken zich op om ter ere van Cruijff opnieuw het veld te betreden.
Sterren die ooit de tribunes in vervoering brachten, ontmoeten elkaar op zondag 15 november opnieuw in Amsterdam. Ajax Legends en Barça Legends spelen ter ere van Johan Cruijff.
Na de herinneringen aan Guus Hiddink is er nog een ontmoeting om als voetballiefhebber naar uit te kijken. Op 15 november 2026 om 14.30 uur keren oud-sterren van Ajax en FC Barcelona terug op het gras van de Johan Cruijff ArenA.
De datum heeft een bijzondere betekenis: op 15 november 1964 maakte Cruijff zijn debuut in het eerste elftal van Ajax. Nu wordt zijn invloed op beide clubs herdacht in het stadion dat zijn naam draagt.
HUN EERSTE LIEFDE IS AJAX
Frank en Ronald de Boer, die voor beide clubs uitkwamen, kijken uit naar de ontmoeting. In De Telegraaf zegt Ronald: ‘Onze eerste liefde is natuurlijk Ajax.’ Tegelijk vertelt hij hoe hun jaren in Barcelona een andere wereld voor hen openden.
De 56-jarige broers houden zich fit met padel. Frank merkt met een knipoog op dat hij nog gemakkelijk een bal kan wegleggen, maar dat een lange sprint een ander verhaal is. De benen zijn misschien wat langzamer, de liefde voor het voetbal is gebleven.
OOK WARME WOORDEN VOOR HIDDINK
In het interview komt ook Guus Hiddink ter sprake. Ronald rekent hem tot de beste trainers met wie hij heeft gewerkt en roemt zijn charisma, waardoor spelers voor hem door het vuur gingen. Zo krijgt de tachtigjarige Hiddink ook van een oud-speler een warme groet.
Onder de aangekondigde deelnemers zijn verder Patrick Kluivert, Jari Litmanen, Richard Witschge, Wesley Sneijder, Edwin van der Sar en Rafael van der Vaart.
De opbrengst ondersteunt sportmogelijkheden voor kinderen. Zo brengt deze ontmoeting oude sterren en dierbare herinneringen op de tribunes opnieuw samen.
Een gedeeld verleden bij Ajax en Barcelona… Frank en Ronald de Boer bereiden zich voor op hun terugkeer op het veld, ter ere van Cruijff.
BEVRIENDE NIEUWSSITES BRENGEN MIJN ARTIKELEN BIJ MILJOENEN LEZERS…
Bir yanıt yazın