Geri
10 Eylül 2026 2026

DİNLER Mİ ÇATIŞIYOR, KİMLİKLER Mİ? HRİSTİYANLIK, İSLAM VE BATI’NIN YENİ KİMLİK ARAYIŞI

• Avrupa’da kiliseler boşalırken ‘kültürel Hristiyanlık’ yükseliyor; camiler dolarken Müslüman gençlerin bir bölümü dini, yalnızca ibadet değil, kimlik ve aidiyet olarak yeniden keşfediyor.

• Tartışmanın görünen yüzünde haç, başörtüsü, ezan, Noel, Ramazan ve göç var. Derininde ise güven kaybı, demografik korku, sömürge geçmişi, eşitsizlik ve ‘Biz kimiz?’ sorusu bulunuyor.

• Hristiyanlığı Batı’nın mülkü, İslamı da Avrupa’ya yabancı bir tehdit gibi göstermek tarihî gerçeklerle bağdaşmıyor. Her iki din de yüzyıllardır kıtaları, dilleri ve kültürleri aşan dünya dinleri.

• İki taraftaki siyasetçiler ve aşırılar, inancı kolayca bir kültür savaşının silahına dönüştürüyor. Oysa bir dinin mensuplarını, o din adına konuşan en sert gruplarla özdeşleştirmek en büyük düşünce hatası.

• Pew verilerine göre 2020’de dünyada yaklaşık 2,3 milyar Hristiyan ve 2 milyar Müslüman vardı. Asıl büyük dönüşüm yalnızca iki din arasında değil; inananlarla herhangi bir dine bağlı olmayanlar arasında yaşanıyor.

• Çözüm, farklılıkları inkâr etmek değil. Hukukun üstünlüğü, karşılıklı din özgürlüğü ve aynı mahallede eşit yurttaşlık, hem caminin hem kilisenin hem de hiçbirine gitmeyenin güvencesidir.

(Haberin Hollandacası, Türkçe haberin hemen altında.
De Nederlandse versie van het artikel staat direct onder de Turkse tekst.)


İlhan KARAÇAY yazdı:

 

BİR GAZETE HABERİNDEN ÇOK DAHA BÜYÜK BİR SORU

Değerli Okurlarım,
Hollanda’nın De Telegraaf gazetesi, 9 Eylül 2026 tarihli sayısında çok dikkat çekici bir dosya yayınladı. Başlığında, ‘Bizim hikâyemiz nedir?’ diye soruyor; İslamın yükselişi veya Batı uygarlığının gerilemesi konusundaki kaygıların, Hristiyanlığın yeniden değerlendirilmesine yol açtığını yazıyordu.

De Telegraaf’ın 9 Eylül 2026 tarihli sayfasındaki haber, “Bizim hikâyemiz nedir?” sorusuyla Avrupa’daki kültürel Hristiyanlık tartışmasını yeniden gündeme taşıdı. Fotoğraf: De Telegraaf kupürü.

Haberde Richard Dawkins’ten Tom Holland’a, Beatrice de Graaf’tan Stefan Paas ve David Boogerd’e kadar farklı isimlerin görüşleri aktarılıyordu.
Bu haber önemliydi, ama mesele tek bir gazete sayfasına sığmayacak kadar genişti. Çünkü bugün Amsterdam’dan Berlin’e, Paris’ten Londra’ya, İstanbul’dan Washington’a kadar aynı sorular soruluyor:
Din geri mi dönüyor?
Avrupa yeniden Hristiyanlaşıyor mu?
Müslüman gençler neden inançlarına daha görünür biçimde sarılıyor?
Başörtüsü, haç, ezan, Noel ve Ramazan gerçekten birer inanç meselesi mi, yoksa siyasetin kullandığı kimlik işaretleri mi?
Ve en önemlisi, farklı inançlardan insanlar birbirlerinin rakibi mi, yoksa aynı huzursuz çağın farklı cevaplarını arayan komşular mı?

Şahsımın kanaati şudur: Bugün yaşanan hadise, yalnızca dinlerin karşı karşıya gelmesi değildir. Daha çok, hızlı değişim karşısında kimliklerin sarsılmasıdır. İnsanlar ekonomik güvensizlik, savaş, göç, yalnızlık, teknolojik dönüşüm ve kurumlara duyulan güvenin azalması karşısında, kendilerine sağlam bir hikâye arıyor. Kimi bu hikâyeyi dinde, kimi milliyette, kimi insan haklarında, kimi de hepsinin karışımında buluyor. Sorun, inancın varlığı değil; inancın, korkunun ve siyasî hesabın emrine verilmesidir.

DE TELEGRAAF’IN DİKKAT ÇEKTİĞİ YENİ EĞİLİM

De Telegraaf’ın haberinde, son yıllarda özellikle sağ muhafazakâr çevrelerde yükselen, “Kültürel Hristiyanlık” anlayışına dikkat çekiliyor. Burada sözü edilenler, mutlaka Tanrı’ya inanan veya düzenli olarak kiliseye giden insanlar değil. Bazıları dinî inanca sahip olmadıkları hâlde, Hristiyanlığı Batı kültürünün, ahlâkının ve toplumsal düzeninin temel unsurlarından biri olarak görüyor.

Haberde bunun en dikkat çekici örneği olarak, dünyaca tanınmış İngiliz biyolog ve ateizm savunucusu Richard Dawkins gösteriliyor. Dawkins, hâlâ inançsız olduğunu açıkça belirtmesine rağmen, kendisini Hristiyan kültürüne ait hissettiğini söylüyor. Hatta Hristiyanlık ile İslam arasında seçim yapmak zorunda kalması hâlinde, Hristiyanlığı tercih edeceğini ifade ediyor.

Tarihçi Tom Holland da Batılı toplumların, farkında olsalar da olmasalar da Hristiyanlığın şekillendirdiği bir kültürün içinde yaşadığını savunuyor. Holland bu durumu, “Batı’da hepimiz Japon balıkları gibiyiz; içinde yüzdüğümüz su Hristiyanlıktır” benzetmesiyle anlatıyor.
Elon Musk, Jordan Peterson ve Douglas Murray gibi isimlerin de kendilerini “Kültürel Hristiyan” olarak tanımladıkları belirtiliyor.

Gazeteye göre bu eğilim Hollanda’da yeni değil. Pim Fortuyn bu düşüncenin öncülerinden biriydi. Daha sonra Ayaan Hirsi Ali aynı çizgide yer aldı. Günümüzde ise JA21’in kurucusu Annabel Nanninga ile hukuk filozofu Paul Cliteur gibi isimler, Hristiyanlığı yalnızca dinî değil, kültürel ve toplumsal bir miras olarak öne çıkarıyor.

İNANÇSIZLAR DA BU MİRASLA GURUR DUYABİLİR Mİ?

De Telegraaf’ın görüştüğü tarihçi Beatrice de Graaf, ilahiyatçı Stefan Paas ve gazeteci David Boogerd, Tanrı’ya inanmayanların da Hristiyanlığın kültürel mirasıyla gurur duyabileceğini savunuyor.
Üç isim, savaşların, göçün, kutuplaşmanın, kimlik mücadelelerinin ve kurumlara duyulan güven kaybının arttığı bir dönemde, toplumun kendisini birbirine bağlayan kökleri yeniden hatırlaması gerektiğini belirtiyor.

Onlara göre evrensel insan hakları, insanın kökeni ve cinsiyeti ne olursa olsun değerli kabul edilmesi, hiç kimsenin hukukun üzerinde bulunmaması, köleliğin reddedilmesi, yoksullara yardım edilmesi ve sağlık hizmetlerinin herkes için ulaşılabilir olması gibi Batılı değerlerin gelişiminde Hristiyanlığın önemli bir payı bulunuyor.

Beatrice de Graaf, tek eşlilik anlayışının da Hristiyanlıktan kaynaklandığını ifade ediyor.
Stefan Paas ise zenginlerin toplumdaki yoksullarla ilgilenmesi gerektiği düşüncesinin bugün kendiliğinden anlaşılır kabul edildiğini, ancak Hristiyanlık öncesi Roma İmparatorluğu’nda böyle bir yaklaşımın son derece garip karşılanacağını hatırlatıyor.

Üçlü, Avrupa’nın yaşadığı bazı sıkıntıların sorumluluğunu bütünüyle Hristiyanlığa yüklerken, bugün gurur duyulan değerlerin oluşmasındaki payını görmezden gelmenin tarihî bir haksızlık olduğu görüşünde.

İSLAMIN GÖRÜNÜRLÜĞÜ, “BİZİM HİKÂYEMİZ NEDİR?” SORUSUNU DOĞURDU

Gazeteci David Boogerd, göçün ve İslamın Avrupa toplumundaki görünürlüğünün artmasının, sekülerleşmiş Batılı insanı kendi kimliğini yeniden düşünmeye yönelttiğini söylüyor: “Toplumumuzda İslamın daha görünür hâle gelmesinin, sekülerleşmiş Batılı insana şu soruyu yönelttiğini düşünüyorum: Peki ama bizim hikâyemiz nedir?”

Beatrice de Graaf’a göre, göçmen kökenli Müslüman gençlerin dinlerini görünür ve güçlü bir kimlik unsuru olarak yaşamaları, bazı Hristiyan gençlerin de kendi dinî ve kültürel köklerine yeniden yönelmesine yol açıyor. Haberde, Müslüman öğrencilerin topluca ibadet ettiğini gören Hristiyan öğrencilerin, “Bir dakika, biz de bunu yapabiliriz” diye düşünmeye başladıkları bir okul örneği veriliyor.

Ancak Boogerd, bu gelişmenin iki grubun birbirine üstünlük tasladığı bir kimlik yarışına dönüşebileceği uyarısını da yapıyor. Bir PEGIDA gösterisinde insanların haçlar ve Hristiyanlık sembolleriyle dolaştığını, fakat gösteriye katılanların yüzde 80’inin inançsız olduğunun ortaya çıktığını hatırlatıyor. Bu örneğin, Hristiyanlığın bir kültür savaşında nasıl siyasî araç hâline getirilebildiğini gösterdiğini belirtiyor.

De Telegraaf’ın haberindeki en çarpıcı değerlendirme ise Stefan Paas’tan geliyor: “Bazen kültürümüz bir tür orta yaş krizi yaşıyormuş gibi görünüyor.”

RAKAMLARIN ANLATTIĞI DÜNYA

Pew Research Center’ın 2025’te yayınladığı, 2010-2020 dönemini inceleyen geniş araştırma, tartışmanın demografik zeminini açıkça gösteriyor. 2020’de Hristiyanların sayısı yaklaşık 2,3 milyara ulaştı. Bu, 2010’a göre yüzde 6 artış demekti. Ancak dünya nüfusu daha hızlı büyüdüğü için Hristiyanların dünya nüfusundaki payı yüzde 31’den yüzde 29’a geriledi. Müslümanların sayısı ise aynı dönemde yüzde 21 artarak 1,7 milyardan 2 milyara çıktı; dünya nüfusundaki payları yüzde 24’ten yüzde 26’ya yükseldi.

Bu farkı yalnızca ‘bir din diğerini geçiyor’ biçiminde okumak yanıltıcıdır. Müslüman nüfusun daha hızlı artmasında genç yaş yapısı ve doğurganlık önemli rol oynuyor. Hristiyan nüfus ise özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’da din değiştirme veya herhangi bir dine bağlı olmama yönündeki tercihlerden etkileniyor. Aynı araştırmaya göre, 2010-2020 döneminde Müslümanlardan sonra sayısı en hızlı artan grup, ‘herhangi bir dine bağlı olmadığını’ söyleyenler oldu.

Avrupa’da Hristiyanlar hâlâ çoğunlukta, ancak bu çoğunluk giderek inceliyor. Kiliseye bağlılık azalıyor, ibadetlere katılım düşüyor ve ‘dindar Hristiyan’ ile ‘kültürel Hristiyan’ arasındaki fark büyüyor. Buna karşılık Müslüman nüfus, göçün yanında Avrupa’da doğan ikinci ve üçüncü kuşaklarla daha görünür hâle geliyor. Görünürlükteki artış, sayısal gerçekliğin ötesinde bir algı yaratabiliyor. Bir mahallede yeni bir caminin açılması, başörtülü kadınların veya Ramazan etkinliklerinin görünmesi, bazen nüfus oranından çok daha büyük bir değişim yaşanıyormuş duygusu doğuruyor.

HOLLANDA AYNASINDA DİN VE DİNSİZLEŞME

Hollanda bu büyük dönüşümün küçük ama çok öğretici bir aynasıdır. Merkezi İstatistik Bürosu CBS’nin 2023 tarihli değerlendirmesine göre, ülkede dinî bir topluluğa bağlı olmayanların oranı artık çoğunluğu oluşturuyor. 2017’de ilk kez dinî aidiyeti bulunmayanların oranı, bir dine bağlı olanları geçmişti. Sonraki yıllarda bu yön devam etti. Ülkede Katolik ve Protestan aidiyeti gerilerken, Müslümanların oranı yaklaşık yüzde 6 dolayında bulunuyor.

Hollanda’da cemaatini kaybeden bazı kiliseler, kütüphane, kültür merkezi veya yaşam alanı olarak yeniden değerlendiriliyor. Bu dönüşüm, ülkedeki dinsizleşmenin gündelik hayata yansıyan en görünür sonuçlarından biri.

 

Bu tablo, ‘Hollanda Hristiyanlıktan İslama geçiyor’ demiyor. Tam tersine, en büyük demografik değişimin Hristiyanlıktan İslama değil, kurumsal dinden dinsizliğe veya bağımsız inanca doğru olduğunu gösteriyor. Fakat siyasal tartışma çoğu zaman bu gerçeği gölgede bırakıyor. Çünkü boşalan bir kilise sessizdir; yeni açılan bir cami ise görünürdür. Sessiz çoğunluğun dinsizleşmesi haber olmazken, minare, başörtüsü veya helal gıda tartışması manşet olur.

Hollanda Sosyal ve Kültürel Planlama Bürosu SCP’nin Hollanda’daki Türkiye ve Fas kökenli Müslümanlar üzerine yaptığı araştırmalar ise başka bir gerçeğe işaret ediyor. Müslüman kimliği, özellikle bazı gençler için, zayıflamak yerine güçlü kalabiliyor. Ancak, ‘Müslüman gençlik’ tek parça değildir. Düzenli ibadet eden, dini daha çok aile geleneği olarak yaşayan, maneviyat arayan, eleştirel yaklaşan veya kendisini kültürel Müslüman sayan çok farklı kesimler bulunuyor. Hristiyanlar nasıl Katolik, Protestan, Ortodoks, Evanjelik, dindar, kültürel veya ilgisiz diye ayrılıyorsa, Müslümanlar da aynı çeşitliliğe sahiptir.

De Telegraaf haberinde tarihçi Beatrice de Graaf, ilahiyatçı Stefan Paas ve gazeteci David Boogerd, inanmayanların da, Hristiyanlığın kültürel mirasıyla bağ kurabileceğini savunuyor.

KÜLTÜREL HRİSTİYANLIK NEDİR?

‘Kültürel Hristiyanlık’, kişinin mutlaka Tanrı’ya inanması veya kiliseye gitmesi anlamına gelmiyor. Daha çok, Avrupa’nın hukukunda, sanatında, takviminde, ahlâk dilinde ve toplumsal kurumlarında Hristiyanlığın bıraktığı mirası sahiplenmek anlamında kullanılıyor. Noel’i kutlayan ama kiliseye gitmeyen; İncil’e iman etmeyen ama kiliseleri, ilahileri, pazar gününü ve Hristiyan kökenli yardım geleneğini kendi kültürünün parçası sayan kişi, kendisini kültürel Hristiyan olarak görebiliyor.

Bu kavramın iki yüzü var:
Birinci yüzü, geçmişi ve kültürü anlama çabasıdır. Hristiyanlık olmadan Avrupa sanatını, müziğini, üniversitelerini, hastanelerini, hayır kurumlarını ve ahlâk tartışmalarını bütünüyle anlamak mümkün değildir. İnsan onuru, yoksula yardım, vicdan, bağışlama ve evrensel kardeşlik gibi fikirlerin Avrupa’daki gelişiminde Hristiyan düşüncesinin büyük payı vardır. Fakat bu değerlerin yalnızca Hristiyanlığa ait olduğunu söylemek de doğru olmaz. Antik Yunan ve Roma düşüncesi, Yahudilik, İslam felsefesi, Rönesans, Aydınlanma, işçi hareketleri ve sömürgeciliğe karşı mücadeleler de bugünkü Avrupa’yı kurdu.

İkinci yüz ise daha siyasîdir. Bazıları Hristiyanlığı bir iman olarak değil, ‘İslama karşı Batı kimliğinin sınır çizgisi’ olarak kullanıyor. Kiliseye gitmeyen, İncil’i okumayan ve Hristiyanlığın merhamet öğretisini önemsemeyen bir kişi, göçmenlere karşı çıkarken birden ‘Hristiyan Avrupa’dan söz edebiliyor. İşte o zaman haç, inanç simgesi olmaktan çıkıp siyasî bir sopaya dönüşüyor.
De Telegraaf haberindeki, İslam karşıtı ve aşırı sağcı gösterileriyle tanınan PEGIDA örneği, bunu çarpıcı biçimde anlatıyor: Gösteride haç taşıyanların büyük çoğunluğu inançsız olabiliyor. Burada savunulan din değil, din üzerinden kurulan bir ‘biz ve onlar’ düzenidir.

Avrupa’da bir taraftan kiliseler boşalırken, Müslüman gençlerin dinî kimliği daha görünür hâle geliyor. Buna karşılık PEGIDA gibi İslam karşıtı hareketler, Hristiyanlık sembollerini bir kültür savaşının aracına dönüştürüyor.

MÜSLÜMAN KİMLİĞİ NEDEN DAHA GÖRÜNÜR?

Avrupa’daki Müslüman kimliğinin görünürlüğünü tek bir sebebe bağlamak mümkün değil. Göçmen ailelerde din, ibadetin yanında memleket, aile, dil ve dayanışma anlamı da taşıyor. Bir cami yalnızca namaz kılınan yer değil; çocukların eğitim aldığı, yaşlıların buluştuğu, cenazelerin uğurlandığı ve yeni gelenlerin yardım gördüğü bir toplum merkezi olabiliyor. Bu nedenle dinî aidiyet, göç ortamında bazen ana ülkedekinden daha güçlü bir kimlik işareti hâline geliyor.

İkinci ve üçüncü kuşakta ise daha karmaşık bir durum var. Genç insan hem Hollandalı, Alman, Fransız veya İngiliz, hem de Türk, Faslı, Pakistanlı veya Suriyeli kökenli olabilir. Toplum ona sürekli ‘Aslen nerelisin?’ diye sorduğunda, din sabit ve onurlu bir aidiyet sunabilir. Ayrımcılık veya dışlanma, bazı gençleri içine kapanmaya; bazılarını ise, ‘Ben hem Müslümanım hem Avrupalıyım’ diyerek daha güçlü bir çift kimlik kurmaya yöneltebilir.

Burada önemli bir uyarı gerekiyor. Dindarlığın artması, kendiliğinden radikalleşme demek değildir. Beş vakit namaz kılmak, başörtüsü takmak veya helal yemek istemekle şiddet yanlısı olmak arasında otomatik bir bağ kurulamaz. Aynı şekilde, bazı radikal grupların dini kullanması da göz ardı edilemez. Demokratik toplumun görevi, inancı suç gibi görmek değil; şiddeti, tehdidi ve başkasının özgürlüğünü ortadan kaldırma girişimini hukuk içinde engellemektir.

AYRIMCILIK, KORKU VE GERÇEK HAYAT

Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı’nın 2024 tarihli, ‘AB’de Müslüman Olmak’ araştırması,
13 ülkede 9.604 Müslümanla yapılan görüşmelere dayanıyor. Katılımcıların yüzde 47’si, araştırmadan önceki beş yıl içinde ırkçı ayrımcılık yaşadığını bildirdi. Bu oran 2016’daki yüzde 39’un üzerindeydi. İş ararken ayrımcılık bildirenlerin oranı yüzde 39, işyerinde ayrımcılık bildirenlerin oranı yüzde 35’ti. Dinî kıyafet giyen genç kadınlarda iş arama sırasında ayrımcılık oranı yüzde 58’e kadar çıkıyordu.

Bu rakamlar, Avrupa’daki her Müslümanın aynı tecrübeyi yaşadığı anlamına gelmez. Araştırmanın örnekleme yöntemleri ülkelere göre farklıdır ve Hollanda verileri sosyal medya üzerinden toplanmıştır. Yine de ortaya çıkan genel tabloyu küçümsemek mümkün değildir. İnsanlara yalnızca adı, ten rengi, başörtüsü veya kökeni nedeniyle kapıların kapanması, eşit yurttaşlık ilkesini yaralar.

Öte yandan, sıradan Avrupalıların göç, toplumsal değişim, kadın erkek eşitliği, ifade özgürlüğü veya dinî muhafazakârlık konusundaki kaygılarını da hemen ‘ırkçılık’ diye susturmak doğru değildir. Demokratik toplum, eleştiriye izin verir. İslam da Hristiyanlık da, bütün düşünce ve kurumlar gibi eleştirilebilir. Sınır şuradadır: Bir inancın görüşlerini eleştirmek başka, o inanca mensup milyonlarca insanı topluca aşağılamak veya haklarından mahrum bırakmak başkadır.

İKİ TARAF DA KONUYU KENDİNE GÖRE YONTUYOR

Hristiyan kimliğini siyasete alet edenler, Avrupa’nın bütün başarısını Hristiyanlığa, bütün sorunlarını ise göçe ve İslama yükleyebiliyor. Tarihteki mezhep savaşlarını, sömürgeciliği, antisemitizmi, köleliği ve kilisenin kimi dönemlerde iktidarla kurduğu sorunlu ilişkileri görmezden geliyorlar. Böyle bir anlatı, Hristiyanlığın kendi içindeki özeleştiri ve yenilenme geleneğine de haksızlık ediyor.

Müslüman dünyanın bazı sözcüleri ise her eleştiriyi İslam düşmanlığı sayabiliyor.
Müslüman toplumların içindeki kadın hakları, düşünce ve inanç özgürlüğü, mezhepçilik veya azınlıkların durumu gibi sorunları, yalnızca Batı’nın komplosuyla açıklayabiliyor.
Hristiyan azınlıkların veya inançsızların bazı Müslüman çoğunluklu ülkelerde karşılaştığı baskıları görmezden gelmek, Avrupa’daki Müslümanlar için talep edilen din özgürlüğünün inandırıcılığını zayıflatır.

Hakkaniyetli ilke çok basittir: Amsterdam’daki Müslüman hangi özgürlüğü istiyorsa, aynı özgürlüğü Kahire’deki Hristiyan, Tahran’daki inançsız, Delhi’deki Müslüman ve İstanbul’daki azınlık mensubu için de savunmalıdır. Din özgürlüğü, yalnızca çoğunluğun kendi dinini rahatça yaşaması değildir. İnanma, inanmama, din değiştirme, ibadet etme ve hiçbir ibadete katılmama hakkının birlikte korunmasıdır.

ORTAKLIKLAR VAR, FARKLILIKLAR DA GERÇEK

Hristiyanlık ile İslam arasında önemli ortaklıklar vardır.
Her ikisi de tek Tanrı inancına dayanır; Hz. İbrahim’e, vahye, duaya, oruca, sadakaya, merhamete, adalete ve hesap verme düşüncesine büyük önem verir.
Hz. İsa ve Hz. Meryem, İslamda da saygı gören şahsiyetlerdir.
Aile, komşuluk, yoksulu koruma ve insanın yalnızca maddî bir varlık olmadığı düşüncesi iki gelenekte de güçlüdür.

Fakat gerçek bir diyalog, farklılıkları saklamaz. Hristiyanlıktaki Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan oluşan teslis inancı ve kurtuluş anlayışı ile İslamın tevhid, peygamberlik ve Kur’an anlayışı arasında temel teolojik ayrılıklar bulunur. Din ile devletin ilişkisi, hukuk, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, din değiştirme ve ifade özgürlüğü gibi konularda da her iki geleneğin kendi içinde farklı yorumları vardır.

Yakınlaşma, ‘Hepimiz aynı şeye inanıyoruz’ demek değildir. Aynı şeye inanmadığımız hâlde birbirimizin insanlığını, vicdanını ve hukukunu kabul edebilmektir.
Hoşgörü kelimesi bile bazen yetersizdir; çünkü hoşgörmek, güç sahibi olanın ötekine lütufta bulunması gibi anlaşılabilir. Gerekli olan eşit saygı ve eşit yurttaşlıktır.

DİYALOĞUN KÂĞITTA KALMAYAN ÖRNEKLERİ

Dünya yalnızca çatışma örnekleriyle dolu değildir. 2007’de 138 Müslüman âlim ve kanaat önderinin Hristiyan liderlere gönderdiği, ‘Sizinle Bizim Aramızda Ortak Bir Söz’ mektubu, Allah sevgisi ve komşu sevgisini ortak zemin olarak öne çıkardı. Metin, teolojik farklılıkları ortadan kaldırmadı; fakat iki büyük dinin mensuplarının barış içinde yaşamasının dünya barışı için zorunlu olduğunu vurguladı.

2019’da Papa Franciscus ile El Ezher Büyük İmamı Ahmed el-Tayyeb’in, Abu Dabi’de imzaladığı İnsan Kardeşliği Belgesi de din adına şiddeti reddetti; inanç özgürlüğünü, yurttaşlığı ve birlikte yaşamayı savundu. Bu metnin ardından Birleşmiş Milletler, 4 Şubat’ı Uluslararası İnsan Kardeşliği Günü ilan etti. Bunlar elbette tek başına savaşları bitirmedi. Ancak dinî otoritelerin barış için ortak bir dil kurabileceğini gösterdi.

PAPA XIV. LEO’DAN İZNİK’TE TARİHÎ DİYALOG ÇAĞRISI

Bu yakınlaşmanın en yeni ve en anlamlı örneklerinden biri de Papa XIV. Leo’nun 28 Kasım 2025’te İznik’e yaptığı tarihî ziyaret oldu. Papa, Birinci İznik Konsili’nin 1700’üncü yıldönümü dolayısıyla Fener Rum Patriği I. Bartholomeos ve farklı Hristiyan kiliselerinin temsilcileriyle birlikte İznik Gölü kıyısındaki Aziz Neophytos Bazilikası kalıntılarında düzenlenen ortak dua törenine katıldı. Hristiyan dünyasındaki ayrılıkların aşılması çağrısında bulunan Papa XIV. Leo, dinin savaşı, şiddeti, köktenciliği ve bağnazlığı haklı göstermek için kullanılmasını kesin bir dille reddetti; izlenmesi gereken yolun kardeşçe buluşma, diyalog ve iş birliği olduğunu söyledi. Papa’nın ertesi gün İstanbul’daki Sultanahmet Camii’ni ziyaret etmesi de Hristiyanlar arasındaki birlik arayışını Müslüman dünyasıyla diyaloğa bağlayan önemli bir sembol oldu.


Papa XIV. Leo, 28 Kasım 2025’te Birinci İznik Konsili’nin 1700’üncü yıldönümü dolayısıyla İznik’te düzenlenen ortak dua törenine katıldı. Papa’ya Fener Rum Patriği
I. Bartholomeos ile farklı Hristiyan kiliselerinin temsilcileri eşlik etti.

ASIL DİYALOG GÜNDELİK HAYATTA KURULUYOR

Asıl diyalog ise, çoğu zaman kameraların bulunmadığı yerlerde kuruluyor. Kilise ve camilerin birlikte gıda yardımı yaptığı mahallelerde, Müslümanların kilise saldırısından sonra Hristiyan komşularına destek verdiği, Hristiyanların cami saldırısından sonra Müslümanlarla dayanıştığı anlarda; okullarda, hastanelerde, işyerlerinde ve komşulukta… Büyük bildiriler yol gösterir, fakat birlikte yaşamanın gerçek sınavı gündelik hayattadır.

Papa Franciscus ile El Ezher Büyük İmamı Ahmed el-Tayyeb’in İnsan Kardeşliği buluşması, Beyrut’ta yan yana yükselen cami ve katedral ile Müslüman ve Hristiyan din adamları arasındaki diyalog, iki inancın çatışmanın yanında yakınlaşmaya da zemin hazırlayabildiğini gösteriyor.

KÜLTÜR SAVAŞININ KAZANANI YOK

Sosyal medya, en sert sözü en hızlı dolaşıma sokuyor. Bir kişinin çirkin davranışı milyonlarca kişiye mal ediliyor. Bir aşırının videosu bütün bir dinin özeti gibi sunuluyor.
Sosyal medya platformlarının, hangi paylaşımın daha çok gösterileceğini belirleyen bilgisayar sistemleri, yani algoritmalar, öfke uyandıran içerikleri öne çıkarıyor. Çünkü öfkelenen insan daha çok tıklıyor, daha çok paylaşım yapıyor ve kendi tarafına daha sıkı sarılıyor.
Bu ortamda din, siyaset için son derece elverişli bir malzemeye dönüşüyor. Bir taraf ‘Batı elden gidiyor’ diyor, diğer taraf ‘İslama savaş açıldı’ diyor. Her iki slogan da kendi içinde gerçek kaygılardan beslenebilir, ama bütün gerçeği anlatmaz. Batı uygarlığı bir gecede yok olmuyor. Müslümanlar da tek merkezden yönetilen bir blok oluşturmuyor. Korku büyüdükçe, makul insanlar susuyor ve meydan aşırılara kalıyor.

Kültür savaşının sonunda ne kilise dolar ne cami daha güvenli olur. Kazananlar oy, para veya takipçi toplayan kışkırtıcılardır. Kaybedenler ise aynı sokakta yaşamak zorunda olan sıradan insanlardır.

LAİKLİK DİNE KARŞI DEĞİL, HERKES İÇİN HAKEM OLMALIDIR

Avrupa’nın en önemli kazanımlarından biri, devletin tek bir dinin emrine girmemesi ve farklı inançlara hukuk güvencesi sağlamasıdır. Ancak laiklik, dinin kamusal hayattan bütünüyle silinmesi biçiminde uygulanırsa yeni bir baskıya dönüşebilir. Devletin görevi insanlara neye inanacaklarını söylemek değil, kimsenin inancı veya inançsızlığı nedeniyle ezilmemesini sağlamaktır.

Aynı kural herkes için geçerli olmalıdır. Haç taşıyan da başörtüsü takan da, dinini terk eden de, hiçbir dine inanmayan da kendisini güvende hissetmelidir. Okul, hastane, belediye ve işyeri, makul düzenlemelerle çeşitliliğe yer açabilmelidir. Fakat din adına başkasının hakkını ortadan kaldırma talebi geldiğinde, sınırı hukuk çizmelidir.

Kral Willem-Alexander’ın 2025 Taht Konuşması’nda verdiği örnek bu bakımdan önemlidir.
Kral, başörtüsü veya kipa taşıyanların, kadınların ve el ele yürüyen eşcinsel çiftlerin sokakta kendilerini güvensiz hissetmelerinin kabul edilemeyeceğini söyledi. Bu cümle, gerçek çoğulculuğun özetidir: Bir grubun güvenliği, diğerinin özgürlüğü pahasına kurulmaz.

NORVEÇ KRALI HARALD’IN TARİHÎ SÖZLERİNİN ÖZÜ:
BEN NORVEÇ’TEKİ MÜSLÜMANLARIN DA KRALIYIM

Norveçliler, 28 Ağustos 2026’da 89 yaşında yaşamını yitiren Kral V. Harald’ı, 9 Eylül’de Oslo Katedrali’nde düzenlenen görkemli fakat hüzünlü bir devlet töreniyle son yolculuğuna uğurladı. Kraliyet aileleri ve devlet adamlarının katıldığı, binlerce Norveçlinin de Oslo sokaklarından takip ettiği cenaze töreninin ardından Kral’ın naaşı, Akershus Kalesi’ndeki Kraliyet Şapeli’ne götürülerek buradaki kraliyet mezar odasına defnedildi.Tahta ise oğlu VIII. Haakon geçti.

Cenaze töreni, Kral Harald’ın Norveç toplumunun tamamını kucaklayan ve yıllar önce söylediği tarihî sözleri de yeniden hatırlattı. Kral, 1 Eylül 2016’da Kraliyet Sarayı bahçesinde yaptığı konuşmada, Norveçlilerin yalnızca ülkenin farklı bölgelerinde doğan insanlardan oluşmadığını; Türkiye, Afganistan, Pakistan, Polonya, İsveç, Somali ve Suriye’den gelenlerin de Norveç’in bir parçası olduğunu belirtmişti.

Norveçliler, Kral V. Harald’ın naaşı Oslo’daki Kraliyet Sarayı’na getirilirken yol boyunca saygılarını sundu. Sağda Kral Harald, 2016 yılında yaptığı ve ‘Norveçliler Tanrı’ya, Allah’a, her şeye ve hiçbir şeye inanır. Norveç sizsiniz. Norveç biziz’ sözleriyle hafızalara kazınan konuşması sırasında.

İnsanların farklı ailelere, hayat tarzlarına ve inançlara sahip olabileceğini vurgulayan Kral Harald, tarihe geçen şu sözleri söylemişti: “Norveçliler Tanrı’ya, Allah’a, her şeye ve hiçbir şeye inanır. Başka bir ifadeyle Norveç sizsiniz, Norveç biziz.”

Bu sözler aslında, bir Kral’ın yalnızca ülkedeki Hristiyanların değil; Müslümanların, başka dinlere mensup olanların ve hiçbir dine inanmayanların da Kralı olduğunu anlatıyordu. Kral Harald, farklılıklarına rağmen insanların tek bir halk olarak birbirlerine sahip çıkabileceklerini savunmuş ve Norveç için en büyük arzusunu, güvene, dayanışmaya ve cömertliğe dayanan bir toplum olarak açıklamıştı.

Kral’ın ölümünün ardından yeniden gündeme gelen bu sözler, bizim dosyamızın da ana fikrini özetliyor: Bir ülke, yalnızca çoğunluğun inancından ve kültüründen oluşmaz. O ülkenin gerçek hikâyesini, farklı inançlara sahip olanlarla hiçbir dine inanmayanların birlikte kurduğu hayat oluşturur.

GENÇLERİN ARADIĞI ŞEY SADECE DİN DEĞİL

Genç kuşakların bir bölümünde dine yönelik yeni ilginin arkasında anlam arayışı da var. Tüketim, kariyer ve sosyal medya insana sürekli seçenek sunuyor, fakat hayatın amacı konusunda ikna edici bir cevap vermiyor. Yalnızlık büyüyor; aile ve mahalle bağları zayıflıyor. Dinî topluluklar ise aidiyet, ritüel, disiplin ve dayanışma sunuyor.

Bu arayış Hristiyan gençlerde geleneksel ayinlere, Ortodoksluğa veya Evanjelik topluluklara yöneliş biçiminde görülebiliyor. Müslüman gençlerde namaz, başörtüsü, Ramazan, Kur’an eğitimi veya çevrimiçi dinî içeriklerle ortaya çıkabiliyor. Ancak internetteki din anlatısı, bilgeliği olduğu kadar katılığı da büyütebilir. Gençlerin sorularına yasaklarla değil, iyi eğitim, açık tartışma ve güvenilir din bilgisiyle cevap verilmezse, en keskin ve basit cevaplar cazip hâle gelir.

BİZİM HİKÂYEMİZ NE OLMALI?

De Telegraaf’ın sorduğu ‘Bizim hikâyemiz nedir?’ sorusu yerindedir. Fakat ‘biz’ kelimesinin içine yalnızca yüzyıllardır burada yaşayan Hristiyan kökenliler girerse, cevap daha baştan eksik kalır. Bugünün Avrupası, kiliseleri, sinagogları, camileri, hümanistleri, inançsızları ve göçmen kökenli yurttaşlarıyla birlikte vardır. Hollanda’nın hikâyesi artık yalnızca geçmişten miras alınan değil, bugün birlikte yazılan bir hikâyedir.

Farklı dinlerden, kültürlerden ve hayat tarzlarından insanların aynı sofrada buluşabilmesi, Avrupa’nın birlikte yazılacak yeni hikâyesinin en anlamlı görüntüsüdür.

Bu, Avrupa’nın Hristiyan köklerini inkâr etmek anlamına gelmez. Tam tersine, o mirası dürüstçe bilmek; güzel taraflarını korurken karanlık sayfalarıyla da yüzleşmek demektir. Aynı dürüstlük Müslümanlar için de gereklidir. İslam medeniyetinin bilim, felsefe, sanat ve insanlığa katkıları gururla anlatılabilir; fakat Müslüman toplumların bugünkü sorunları da başkalarını suçlamadan tartışılmalıdır.

Ortak hikâye, herkesin birbirine benzediği bir toplum değildir. Farklılıkların kavga sebebi yapılmadığı, çoğunluğun azınlığı ezmediği, azınlığın da ortak hukuk düzenini reddetmediği bir toplumdur. Kilise çanının sesiyle ezanın sesi birbirini susturmak zorunda değildir. İkisini de duymak istemeyen insanın huzuru da korunmalıdır.

SON SÖZ: İNANÇ DUVAR DA OLABİLİR, KÖPRÜ DE…

Hristiyanlık ve İslam, milyarlarca insanın hayatına anlam veren iki büyük inanç geleneğidir. Her ikisinin tarihinde merhamet de vardır, iktidar kavgası da; ilim de vardır, bağnazlık da; barış çağrısı da vardır, din adına işlenen suçlar da. İnsan eli değen her büyük gelenek gibi, ikisi de hem yüce değerlerin hem de siyasî istismarın konusu olmuştur.

Bu nedenle mesele, ‘Hangi din daha iyi?’ yarışına indirgenemez. Asıl soru şudur: İnancımızı, başkasını küçültmek için mi kullanacağız, yoksa kendimizi daha ahlâklı ve adaletli kılmak için mi? Kendi ibadethanemizin özgürlüğünü isterken başkasının ibadethanesini de savunacak mıyız? Kendi acımızı anlatırken başkasının acısını duyabilecek miyiz?

Benim dünya görüşüme göre, insanın değeri kimliğinden önce gelir. Hristiyan, Müslüman, Yahudi, başka bir inanca mensup veya inançsız… Herkes aynı hukuk önünde eşit değilse, hiçbirimizin özgürlüğü güvende değildir. İnanç duvar da olabilir, köprü de. Duvarı korku ve siyaset örer; köprüyü bilgi, vicdan ve karşılıklı saygı kurar.

Dünyanın bugün ihtiyacı, dinlerin birbirine üstünlük ilan etmesi değil; inananların ve inanmayanların, insanlıkta eşit olduklarını kabul etmesidir. Bizim ortak hikâyemiz ancak böyle yazılabilir.

Dünyanın bugün ihtiyacı, dinlerin birbirine üstünlük ilan etmesi değil; inananların ve inanmayanların, insanlıkta eşit olduklarını kabul etmesidir. Bizim ortak hikâyemiz ancak böyle yazılabilir.

            DE NEDERLANDSE VERSIE

BOTSEN RELIGIES OF IDENTITEITEN? CHRISTENDOM, ISLAM EN DE NIEUWE IDENTITEITSZOEKTOCHT VAN HET WESTEN

• Terwijl kerken in Europa leeglopen, wint het ‘culturele christendom’ terrein; terwijl moskeeën vol zitten, herontdekt een deel van de islamitische jongeren het geloof niet alleen als godsdienst, maar ook als identiteit en verbondenheid.

• Aan de oppervlakte gaat het debat over het kruis, de hoofddoek, de oproep tot gebed, Kerstmis, de ramadan en migratie. Daaronder liggen verlies van vertrouwen, demografische angst, het koloniale verleden, ongelijkheid en de vraag: ‘Wie zijn wij?’

• Het christendom voorstellen als bezit van het Westen en de islam als een vreemde bedreiging voor Europa, strookt niet met de historische werkelijkheid. Beide zijn wereldgodsdiensten die al eeuwen continenten, talen en culturen overstijgen.

• Politici en extremisten aan beide kanten maken van geloof gemakkelijk een wapen in een cultuuroorlog. Aanhangers van een godsdienst vereenzelvigen met de hardste groepen die in naam van die godsdienst spreken, is echter een fundamentele denkfout.

• Volgens Pew leefden er in 2020 wereldwijd ongeveer 2,3 miljard christenen en 2 miljard moslims. De grote verschuiving speelt zich niet alleen tussen deze twee godsdiensten af, maar ook tussen gelovigen en mensen die zich met geen enkele godsdienst verbonden voelen.

• De oplossing is niet het ontkennen van verschillen. De rechtsstaat, wederzijdse godsdienstvrijheid en gelijkwaardig burgerschap in dezelfde wijk beschermen zowel de moskee en de kerk als degene die geen van beide bezoekt.


Geschreven door İlhan KARAÇAY:

 

EEN VRAAG DIE VEEL GROTER IS DAN ÉÉN KRANTENARTIKEL

Beste lezers,
De Nederlandse krant De Telegraaf publiceerde in haar editie van 9 september 2026 een opmerkelijk artikel. Onder de kop ‘Wat is ons verhaal?’ schreef de krant dat zorgen over de opkomst van de islam of het verval van de westerse beschaving leiden tot een herwaardering van het christendom.

Het artikel in De Telegraaf van 9 september 2026 bracht met de vraag ‘Wat is ons verhaal?’ het debat over het culturele christendom in Europa opnieuw onder de aandacht. Foto: krantenknipsel uit De Telegraaf.

In het artikel kwamen uiteenlopende stemmen aan bod, van Richard Dawkins en Tom Holland tot Beatrice de Graaf, Stefan Paas en David Boogerd.
Het artikel was belangrijk, maar het onderwerp is te omvangrijk om op één krantenpagina te passen. Van Amsterdam tot Berlijn, van Parijs tot Londen en van İstanbul tot Washington worden vandaag dezelfde vragen gesteld:
Keert religie terug?
Wordt Europa opnieuw christelijker?
Waarom dragen islamitische jongeren hun geloof zichtbaarder uit?
Zijn hoofddoek, kruis, gebedsoproep, Kerstmis en ramadan werkelijk geloofskwesties, of identiteitstekens die door de politiek worden gebruikt?
En vooral: zijn mensen met verschillende overtuigingen elkaars rivalen, of zijn zij buren die in dezelfde onrustige tijd naar verschillende antwoorden zoeken?

Mijn overtuiging is de volgende: wat wij vandaag meemaken, is niet alleen een botsing tussen godsdiensten. Het is vooral een ontwrichting van identiteiten door snelle veranderingen. Tegenover economische onzekerheid, oorlog, migratie, eenzaamheid, technologische omwentelingen en afnemend vertrouwen in instellingen zoeken mensen naar een stevig verhaal. De een vindt dat in religie, de ander in nationaliteit, mensenrechten of een mengeling daarvan. Het probleem is niet het bestaan van geloof, maar het ondergeschikt maken van geloof aan angst en politiek gewin.

DE NIEUWE ONTWIKKELING DIE DE TELEGRAAF SIGNALEERT

De Telegraaf wijst op de opkomst van het ‘culturele christendom’, vooral in rechts-conservatieve kringen. Het gaat niet noodzakelijk om mensen die in God geloven of geregeld naar de kerk gaan. Sommigen hebben geen religieus geloof, maar beschouwen het christendom wel als een van de fundamenten van de westerse cultuur, moraal en maatschappelijke orde.

Het opvallendste voorbeeld in het artikel is de wereldberoemde Britse bioloog en verdediger van het atheïsme Richard Dawkins. Hoewel Dawkins duidelijk zegt dat hij nog altijd ongelovig is, voelt hij zich thuis in de christelijke cultuur. Als hij tussen christendom en islam zou moeten kiezen, zou hij volgens eigen zeggen zonder twijfel voor het christendom kiezen.

Ook historicus Tom Holland stelt dat westerse samenlevingen, bewust of onbewust, leven in een cultuur die door het christendom is gevormd. Hij gebruikt daarvoor de vergelijking: ‘In het Westen zijn wij allemaal goudvissen; het water waarin wij zwemmen is het christendom.’
Ook Elon Musk, Jordan Peterson en Douglas Murray worden genoemd als mensen die zich cultureel christen noemen.

Volgens de krant is deze stroming in Nederland niet nieuw. Pim Fortuyn gold als een van de voorlopers. Later sloot Ayaan Hirsi Ali zich bij die lijn aan. Tegenwoordig benadrukken onder anderen JA21-oprichter Annabel Nanninga en rechtsfilosoof Paul Cliteur het christendom niet alleen als godsdienst, maar ook als cultureel en maatschappelijk erfgoed.

MOGEN OOK ONGELOVIGEN TROTS ZIJN OP DEZE ERFENIS?

Historicus Beatrice de Graaf, theoloog Stefan Paas en journalist David Boogerd, die door De Telegraaf werden geïnterviewd, vinden dat ook mensen die niet in God geloven trots mogen zijn op de culturele erfenis van het christendom.
Volgens hen moet een samenleving in een tijd van oorlog, migratie, polarisatie, identiteitsstrijd en afnemend vertrouwen in instellingen opnieuw beseffen welke wortels mensen met elkaar verbinden.

Zij wijzen erop dat het christendom een belangrijke rol heeft gespeeld bij de ontwikkeling van westerse waarden zoals universele mensenrechten, de waarde van ieder mens ongeacht afkomst of geslacht, het beginsel dat niemand boven de wet staat, de afwijzing van slavernij, zorg voor armen en toegankelijke gezondheidszorg.

Beatrice de Graaf zegt dat ook het ideaal van monogamie uit het christendom voortkomt.
Stefan Paas herinnert eraan dat wij het tegenwoordig vanzelfsprekend vinden dat rijken zich om armen in de samenleving behoren te bekommeren, terwijl zo’n gedachte in het voorchristelijke Romeinse Rijk uiterst vreemd zou zijn gevonden.

Het drietal vindt het historisch onrechtvaardig om het christendom wel volledig verantwoordelijk te stellen voor sommige problemen uit het Europese verleden, maar zijn bijdrage aan waarden waarop men vandaag trots is te negeren.

DE ZICHTBAARHEID VAN DE ISLAM ROEPT DE VRAAG OP: ‘WAT IS ONS VERHAAL?’

Journalist David Boogerd zegt dat migratie en de grotere zichtbaarheid van de islam in Europa de geseculariseerde westerling ertoe brengen opnieuw over de eigen identiteit na te denken: “Ik denk dat de grotere zichtbaarheid van de islam in onze samenleving bij de geseculariseerde westerse mens ook de vraag oproept: oké, maar wat is ons verhaal dan?’

Volgens Beatrice de Graaf leidt het feit dat islamitische jongeren met een migratieachtergrond hun geloof als een zichtbare en sterke identiteit beleven, ertoe dat sommige christelijke jongeren opnieuw naar hun eigen religieuze en culturele wortels kijken. Het artikel noemt een school waar christelijke leerlingen islamitische medeleerlingen samen zagen bidden en dachten: “Wacht eens, dat kunnen wij ook.”

Boogerd waarschuwt echter dat dit kan ontaarden in een identiteitsstrijd waarin beide groepen elkaar proberen te overtreffen. Hij verwijst naar een PEGIDA-demonstratie waar mensen met kruisen en christelijke symbolen liepen, terwijl later bleek dat tachtig procent van de aanwezigen ongelovig was. Volgens hem laat dit zien hoe het christendom als politiek middel in een cultuuroorlog kan worden ingezet.

De scherpste typering in het artikel van De Telegraaf komt van Stefan Paas: “Het lijkt soms alsof onze cultuur zich in een soort midlifecrisis bevindt.”

DE WERELD IN CIJFERS

Het omvangrijke onderzoek dat het Pew Research Center in 2025 publiceerde over de periode 2010-2020 laat de demografische achtergrond van dit debat duidelijk zien. In 2020 waren er wereldwijd ongeveer 2,3 miljard christenen, zes procent meer dan in 2010. Omdat de wereldbevolking sneller groeide, daalde hun aandeel echter van 31 naar 29 procent. Het aantal moslims steeg in dezelfde periode met 21 procent, van 1,7 naar 2 miljard, en hun aandeel in de wereldbevolking groeide van 24 naar 26 procent.

Het zou misleidend zijn dit uitsluitend te lezen als “de ene godsdienst haalt de andere in”.
De snellere groei van de islamitische bevolking hangt sterk samen met haar jonge leeftijdsopbouw en geboortecijfer. De christelijke bevolking wordt vooral in Europa en Noord-Amerika beïnvloed door geloofsverandering en de keuze om zich niet langer met een godsdienst te verbinden. Volgens hetzelfde onderzoek vormden mensen zonder religieuze verbondenheid, na moslims, de snelst groeiende groep in de periode 2010-2020.

Christenen vormen in Europa nog altijd de meerderheid, maar die meerderheid wordt kleiner. Kerkelijke verbondenheid en kerkbezoek nemen af, terwijl het verschil tussen een ‘gelovige christen’ en een ‘culturele christen’ groter wordt. De islamitische bevolking wordt door migratie en door in Europa geboren tweede en derde generaties zichtbaarder. Die zichtbaarheid kan een indruk wekken die sterker is dan de cijfers rechtvaardigen. Een nieuwe moskee, vrouwen met een hoofddoek of zichtbare ramadanactiviteiten kunnen de indruk geven dat er een veel grotere verandering plaatsvindt dan het bevolkingsaandeel laat zien.

NEDERLAND ALS SPIEGEL VAN GELOOF EN SECULARISERING

Nederland is een kleine, maar zeer leerzame afspiegeling van deze grote verandering. Volgens een beoordeling uit 2023 van het Centraal Bureau voor de Statistiek, CBS, vormen mensen die niet tot een religieuze gemeenschap behoren inmiddels de meerderheid. In 2017 waren zij voor het eerst talrijker dan mensen die wel bij een godsdienst waren aangesloten. Deze ontwikkeling zette zich daarna voort. Terwijl de katholieke en protestantse verbondenheid afneemt, ligt het aandeel moslims rond de zes procent.

In Nederland krijgen sommige kerken die hun gemeente hebben verloren een nieuwe bestemming als bibliotheek, cultureel centrum of woonruimte. Deze verandering is een van de zichtbaarste gevolgen van secularisering in het dagelijks leven.

Dit betekent niet dat ‘Nederland van het christendom overgaat naar de islam’. Integendeel: de grootste demografische verschuiving loopt niet van christendom naar islam, maar van georganiseerde godsdienst naar ongelovigheid of een zelfstandig beleefd geloof. Het politieke debat overschaduwt die werkelijkheid vaak. Een leeglopende kerk is stil, een nieuwe moskee is zichtbaar. De secularisering van een stille meerderheid haalt het nieuws niet, terwijl minaretten, hoofddoeken en halalvoeding wel de krantenkoppen halen.

Onderzoek van het Sociaal en Cultureel Planbureau, SCP, naar moslims van Türkiye- en Marokkaanse herkomst wijst op een andere werkelijkheid. Voor sommige jongeren blijft de islamitische identiteit sterk of wordt zij zelfs sterker. Maar ‘de islamitische jeugd’ is geen eenvormige groep. Er zijn jongeren die geregeld bidden, hun geloof vooral als familietraditie beleven, spiritualiteit zoeken, kritisch zijn of zichzelf cultureel moslim noemen. Zoals christenen katholiek, protestants, orthodox, evangelisch, gelovig, cultureel of onverschillig kunnen zijn, kennen ook moslims een grote verscheidenheid.

In De Telegraaf stellen historicus Beatrice de Graaf, theoloog Stefan Paas en journalist David Boogerd dat ook ongelovigen zich met de culturele erfenis van het christendom kunnen verbinden.

WAT IS CULTUREEL CHRISTENDOM?

‘Cultureel christendom’ betekent niet noodzakelijk dat iemand in God gelooft of naar de kerk gaat. Het begrip verwijst vooral naar het erkennen van de christelijke erfenis in het Europese recht, de kunst, de kalender, de morele taal en maatschappelijke instellingen. Iemand die Kerstmis viert maar niet naar de kerk gaat, niet in de Bijbel gelooft maar kerken, hymnen, de zondag en de christelijke liefdadigheid als onderdeel van de eigen cultuur beschouwt, kan zichzelf cultureel christen noemen.

Dit begrip heeft twee kanten:
De eerste is de poging het verleden en de cultuur te begrijpen. Zonder het christendom zijn de Europese kunst, muziek, universiteiten, ziekenhuizen, liefdadigheidsinstellingen en morele debatten niet volledig te doorgronden. Christelijk denken speelde een grote rol in de Europese ontwikkeling van ideeën als menselijke waardigheid, zorg voor armen, geweten, vergeving en universele broederschap. Het zou echter onjuist zijn deze waarden uitsluitend aan het christendom toe te schrijven. Ook de Grieks-Romeinse denktraditie, het jodendom, de islamitische filosofie, de renaissance, de verlichting, de arbeidersbeweging en de strijd tegen het kolonialisme hebben het huidige Europa gevormd.

De tweede kant is politieker. Sommigen gebruiken het christendom niet als geloof, maar als ‘grenslijn van een westerse identiteit tegenover de islam’. Iemand die nooit naar de kerk gaat, de Bijbel niet leest en weinig geeft om de christelijke leer van barmhartigheid, kan zich in het verzet tegen migranten plotseling op een ‘christelijk Europa’ beroepen. Dan verandert het kruis van een geloofssymbool in een politieke knuppel.
Het voorbeeld van PEGIDA in De Telegraaf maakt dit scherp zichtbaar. Mensen kunnen tijdens een islamvijandige, extreemrechtse demonstratie een kruis dragen, terwijl de grote meerderheid van hen ongelovig is. Dan verdedigt men niet de godsdienst, maar bouwt men via religie een tegenstelling tussen ‘wij en zij’.

Terwijl kerken in Europa leeglopen, wordt de religieuze identiteit van islamitische jongeren zichtbaarder. Tegelijk gebruiken anti-islambewegingen als PEGIDA christelijke symbolen als instrument in een cultuuroorlog.

WAAROM WORDT DE ISLAMITISCHE IDENTITEIT ZICHTBAARDER?

De zichtbaarheid van de islamitische identiteit in Europa heeft niet één oorzaak. In migrantengezinnen staat religie naast geloofspraktijk ook voor het land van herkomst, familie, taal en onderlinge hulp. Een moskee is niet alleen een plaats om te bidden, maar kan ook een gemeenschapscentrum zijn waar kinderen les krijgen, ouderen elkaar ontmoeten, overledenen worden uitgeleide gedaan en nieuwkomers hulp vinden. Daardoor kan religieuze verbondenheid in een migratieomgeving soms een sterker identiteitsteken worden dan in het land van herkomst.

Bij de tweede en derde generatie is de situatie ingewikkelder. Een jongere kan tegelijk Nederlands, Duits, Frans of Brits zijn én van Turkse, Marokkaanse, Pakistaanse of Syrische afkomst. Wanneer de samenleving voortdurend vraagt: ‘Waar kom je oorspronkelijk vandaan?’, kan religie een vaste en waardige verbondenheid bieden. Discriminatie of uitsluiting kan sommige jongeren naar binnen doen keren, terwijl anderen juist een krachtige dubbele identiteit opbouwen: ‘Ik ben zowel moslim als Europeaan.’

Hier is een belangrijke waarschuwing nodig. Meer religiositeit betekent niet automatisch radicalisering. Vijfmaal per dag bidden, een hoofddoek dragen of halal willen eten, staat niet vanzelf gelijk aan gewelddadig extremisme. Tegelijk mag niet worden ontkend dat radicale groepen religie misbruiken. De taak van een democratische samenleving is niet geloof als een misdaad te behandelen, maar geweld, bedreiging en pogingen om de vrijheid van anderen af te nemen binnen de rechtsstaat te bestrijden.

DISCRIMINATIE, ANGST EN DE WERKELIJKHEID VAN ALLEDAG

Het onderzoek ‘Being Muslim in the EU’ uit 2024 van het Bureau van de Europese Unie voor de grondrechten is gebaseerd op gesprekken met 9.604 moslims in dertien landen. Van de deelnemers zei 47 procent in de vijf jaar voor het onderzoek racistische discriminatie te hebben ervaren, tegenover 39 procent in 2016. Bij het zoeken naar werk meldde 39 procent discriminatie en op het werk 35 procent. Onder jonge vrouwen die religieuze kleding dragen, liep het percentage bij het zoeken naar werk op tot 58 procent.

Deze cijfers betekenen niet dat iedere moslim in Europa dezelfde ervaring heeft. De steekproefmethoden verschilden per land en de Nederlandse gegevens werden via sociale media verzameld. Toch kan het algemene beeld niet worden gebagatelliseerd. Wanneer deuren sluiten vanwege iemands naam, huidskleur, hoofddoek of afkomst, wordt het beginsel van gelijkwaardig burgerschap aangetast.

Tegelijk is het onjuist om zorgen van gewone Europeanen over migratie, maatschappelijke verandering, gelijkheid tussen vrouwen en mannen, vrijheid van meningsuiting of religieus conservatisme onmiddellijk als ‘racisme’ af te doen. In een democratische samenleving moet kritiek mogelijk zijn. Zowel islam als christendom kan, net als iedere gedachte en instelling, worden bekritiseerd. De grens is helder: Opvattingen binnen een geloof bekritiseren is iets anders dan miljoenen gelovigen collectief vernederen of hun rechten ontnemen.

BEIDE KANTEN TREKKEN HET ONDERWERP NAAR ZICH TOE

Wie de christelijke identiteit politiek inzet, kan alle Europese successen aan het christendom toeschrijven en alle problemen aan migratie en islam. Godsdienstoorlogen, kolonialisme, antisemitisme, slavernij en problematische banden tussen kerk en macht worden dan verzwegen. Zo’n verhaal doet ook onrecht aan de christelijke traditie van zelfkritiek en vernieuwing.

Sommige woordvoerders in de islamitische wereld beschouwen iedere kritiek als islamhaat.
Problemen rond vrouwenrechten, vrijheid van denken en geloven, sektarisme of de positie van minderheden in islamitische samenlevingen worden dan uitsluitend als een westers complot verklaard.
Wie de druk negeert die christelijke minderheden of ongelovigen in sommige landen met een islamitische meerderheid ervaren, verzwakt de geloofwaardigheid van de godsdienstvrijheid die voor moslims in Europa wordt geëist.

Het rechtvaardige beginsel is eenvoudig: de vrijheid die men voor een moslim in Amsterdam verlangt, moet men ook verdedigen voor een christen in Caïro, een ongelovige in Teheran, een moslim in Delhi en een lid van een minderheid in İstanbul. Godsdienstvrijheid betekent niet alleen dat de meerderheid haar geloof vrij kan beleven. Het is de gezamenlijke bescherming van het recht om te geloven, niet te geloven, van godsdienst te veranderen, te bidden of aan geen enkele eredienst deel te nemen.

ER ZIJN OVEREENKOMSTEN, MAAR DE VERSCHILLEN ZIJN REËEL

Christendom en islam hebben belangrijke overeenkomsten.
Beide zijn gebaseerd op het geloof in één God en hechten grote waarde aan Abraham, openbaring, gebed, vasten, liefdadigheid, barmhartigheid, rechtvaardigheid en het afleggen van rekenschap.
Ook Jezus en Maria worden in de islam geëerd.
In beide tradities zijn familie, goed nabuurschap, zorg voor armen en de gedachte dat de mens niet alleen een materieel wezen is, sterk aanwezig.

Een echte dialoog verbergt de verschillen echter niet. Tussen de christelijke leer van de Drie-eenheid, Vader, Zoon en Heilige Geest, en verlossing enerzijds en de islamitische opvattingen over de eenheid van God, het profeetschap en de Koran anderzijds bestaan fundamentele theologische verschillen. Ook over de verhouding tussen godsdienst en staat, recht, gender, seksuele gerichtheid, geloofsverandering en vrijheid van meningsuiting bestaan binnen beide tradities uiteenlopende interpretaties.

Toenadering betekent niet: ‘Wij geloven allemaal hetzelfde.’ Het betekent dat wij elkaars menselijkheid, geweten en rechten erkennen, ook wanneer wij niet hetzelfde geloven.
Zelfs het woord tolerantie kan soms tekortschieten, omdat dulden kan klinken als een gunst van de machtige aan de ander. Wat nodig is, zijn gelijkwaardig respect en gelijkwaardig burgerschap.

VOORBEELDEN VAN DIALOOG DIE NIET OP PAPIER BLIJFT

De wereld bestaat niet alleen uit conflicten. In 2007 stuurden 138 islamitische geleerden en opinieleiders de brief ‘A Common Word Between Us and You’ aan christelijke leiders. Daarin werden liefde voor God en liefde voor de naaste als gemeenschappelijke grond genoemd. De tekst nam de theologische verschillen niet weg, maar benadrukte dat vreedzaam samenleven tussen de twee grote godsdiensten noodzakelijk is voor de wereldvrede.

In 2019 ondertekenden paus Franciscus en grootimam Ahmed el-Tayyeb van Al-Azhar in Abu Dhabi het Document over de Menselijke Broederschap. Daarin werd geweld in naam van godsdienst afgewezen en werden godsdienstvrijheid, burgerschap en samenleven verdedigd. Daarna riepen de Verenigde Naties 4 februari uit tot Internationale Dag van de Menselijke Broederschap. Deze verklaringen hebben oorlogen natuurlijk niet eigenhandig beëindigd, maar ze laten zien dat religieuze leiders samen een taal van vrede kunnen ontwikkelen.

HISTORISCHE OPROEP TOT DIALOOG VAN PAUS LEO XIV IN İZNİK

Een van de recentste en betekenisvolste voorbeelden van toenadering was het historische bezoek van paus Leo XIV aan İznik op 28 november 2025. Ter gelegenheid van de 1700ste verjaardag van het Eerste Concilie van Nicea nam de paus samen met de oecumenische patriarch Bartholomeos I en vertegenwoordigers van verschillende christelijke kerken deel aan een gezamenlijk gebed bij de resten van de Sint-Neophytosbasiliek aan het İznikmeer. Paus Leo XIV riep op de verdeeldheid binnen de christelijke wereld te overwinnen. Hij verwierp krachtig het gebruik van godsdienst om oorlog, geweld, fundamentalisme en fanatisme te rechtvaardigen en zei dat broederlijke ontmoeting, dialoog en samenwerking de weg vooruit vormen. Zijn bezoek aan de Sultan Ahmet-moskee in İstanbul de volgende dag werd bovendien een belangrijk symbool dat het streven naar christelijke eenheid verbond met de dialoog met de islamitische wereld.


Paus Leo XIV woonde op 28 november 2025 in İznik het gezamenlijke gebed bij ter gelegenheid van de 1700ste verjaardag van het Eerste Concilie van Nicea. Hij werd vergezeld door de oecumenische patriarch Bartholomeos I en vertegenwoordigers van verschillende christelijke kerken.

ECHTE DIALOOG ONTSTAAT IN HET DAGELIJKS LEVEN

Echte dialoog ontstaat meestal buiten het zicht van de camera’s. In buurten waar kerken en moskeeën samen voedselhulp organiseren; wanneer moslims hun christelijke buren steunen na een aanval op een kerk en christenen solidair zijn met moslims na een aanval op een moskee; op scholen, in ziekenhuizen, op het werk en tussen buren. Grote verklaringen wijzen de weg, maar de werkelijke proef van samenleven vindt plaats in het dagelijks leven.

De ontmoeting over menselijke broederschap tussen paus Franciscus en grootimam Ahmed el-Tayyeb van Al-Azhar, de moskee en kathedraal die in Beiroet naast elkaar oprijzen en de dialoog tussen islamitische en christelijke geestelijken laten zien dat beide religies naast conflict ook toenadering mogelijk kunnen maken.

EEN CULTUUROORLOG KENT GEEN WINNAARS

Sociale media verspreiden de hardste uitspraak het snelst. Het lelijke gedrag van één persoon wordt miljoenen anderen aangerekend. De video van één extremist wordt voorgesteld als samenvatting van een hele godsdienst.
De computersystemen die bepalen welke berichten sociale-mediaplatforms vaker tonen, de zogenoemde algoritmen, geven voorrang aan inhoud die woede oproept. Een boos mens klikt immers vaker, deelt meer en klampt zich steviger vast aan het eigen kamp.
Zo wordt godsdienst bijzonder bruikbaar materiaal voor de politiek. De ene kant zegt: ‘Het Westen gaat ten onder’, de andere: ‘De islam wordt aangevallen.’ Beide leuzen kunnen op echte zorgen berusten, maar geen van beide vertelt het hele verhaal. De westerse beschaving verdwijnt niet van de ene op de andere dag en moslims vormen geen blok dat vanuit één centrum wordt bestuurd. Hoe groter de angst, hoe stiller redelijke mensen worden en hoe meer ruimte extremisten krijgen.

Aan het einde van een cultuuroorlog loopt geen kerk vol en wordt geen moskee veiliger. De winnaars zijn ophitsers die stemmen, geld of volgers verzamelen. De verliezers zijn gewone mensen die in dezelfde straat moeten samenleven.

SECULARISME MOET NIET TEGEN RELIGIE ZIJN, MAAR VOOR IEDEREEN SCHEIDSRECHTER

Een van Europa’s belangrijkste verworvenheden is dat de staat niet in dienst staat van één godsdienst en verschillende overtuigingen rechtsbescherming biedt. Wanneer secularisme echter wordt toegepast als het volledig verwijderen van godsdienst uit het openbare leven, kan het zelf een vorm van onderdrukking worden. De staat moet mensen niet voorschrijven wat zij geloven, maar ervoor zorgen dat niemand vanwege geloof of ongeloof wordt benadeeld.

Dezelfde regel moet voor iedereen gelden. Wie een kruis draagt, een hoofddoek draagt, het geloof verlaat of nergens in gelooft, moet zich veilig voelen. Scholen, ziekenhuizen, gemeenten en werkgevers moeten met redelijke aanpassingen ruimte kunnen bieden aan verscheidenheid. Zodra iemand in naam van godsdienst de rechten van een ander wil afnemen, moet de wet de grens trekken.

Het voorbeeld dat koning Willem-Alexander in de Troonrede van 2025 gaf, is in dit verband belangrijk.
De koning zei dat het onaanvaardbaar is wanneer mensen met een hoofddoek of keppel, vrouwen en homoseksuele stellen die hand in hand lopen zich op straat onveilig voelen. Die zin vat echte pluriformiteit samen: de veiligheid van de ene groep mag niet ten koste gaan van de vrijheid van de andere.

DE ESSENTIE VAN DE HISTORISCHE WOORDEN VAN KONING HARALD VAN NOORWEGEN: IK BEN OOK DE KONING VAN DE MOSLIMS IN NOORWEGEN

Noorwegen nam op 9 september afscheid van koning Harald V, die op 28 augustus 2026 op 89-jarige leeftijd was overleden, tijdens een plechtige maar verdrietige staatsbegrafenis in de kathedraal van Oslo. Leden van koninklijke families en staatsvertegenwoordigers woonden de plechtigheid bij, terwijl duizenden Noren de stoet in de straten van Oslo volgden. Daarna werd de kist naar de koninklijke kapel in de vesting Akershus gebracht en bijgezet in de koninklijke grafkelder. Zijn zoon volgde hem op als koning Haakon VIII.

De uitvaart herinnerde opnieuw aan de historische woorden waarmee koning Harald jaren eerder de hele Noorse samenleving omarmde. In een toespraak in de tuin van het Koninklijk Paleis op 1 september 2016 benadrukte hij dat Noren niet alleen mensen zijn die in verschillende delen van het land zijn geboren, maar dat ook mensen afkomstig uit Türkiye, Afghanistan, Pakistan, Polen, Zweden, Somalië en Syrië deel uitmaken van Noorwegen.


Noren betuigden langs de route hun respect toen het lichaam van koning Harald V naar het Koninklijk Paleis in Oslo werd gebracht. Rechts koning Harald tijdens de toespraak uit 2016 die beroemd werd door de woorden: ‘Noren geloven in God, Allah, het Al en niets. Noorwegen zijn jullie. Noorwegen zijn wij.’

Koning Harald onderstreepte dat mensen verschillende gezinnen, levenswijzen en overtuigingen kunnen hebben en sprak de historische woorden: ‘Noren geloven in God, Allah, het Al en niets. Met andere woorden: Noorwegen zijn jullie, Noorwegen zijn wij.’

Deze woorden zeiden in wezen dat een koning niet alleen de koning is van de christenen in zijn land, maar ook van moslims, aanhangers van andere godsdiensten en mensen zonder geloof. Koning Harald stelde dat mensen ondanks hun verschillen als één volk voor elkaar kunnen zorgen en beschreef zijn grootste wens voor Noorwegen als een samenleving die berust op vertrouwen, saamhorigheid en vrijgevigheid.

Deze woorden, die na de dood van de koning opnieuw in de belangstelling kwamen, vatten ook de hoofdgedachte van ons dossier samen: een land bestaat niet alleen uit het geloof en de cultuur van de meerderheid. Het ware verhaal van een land wordt gevormd door het leven dat mensen met verschillende overtuigingen en mensen zonder godsdienst samen opbouwen.

JONGEREN ZOEKEN MEER DAN ALLEEN RELIGIE

Achter de hernieuwde belangstelling voor godsdienst bij een deel van de jonge generatie schuilt ook een zoektocht naar betekenis. Consumptie, carrière en sociale media bieden voortdurend keuzes, maar geven geen overtuigend antwoord op de zin van het leven. De eenzaamheid groeit en familie- en buurtbanden verzwakken. Religieuze gemeenschappen bieden verbondenheid, rituelen, discipline en solidariteit.

Bij christelijke jongeren kan die zoektocht zichtbaar worden in een terugkeer naar traditionele erediensten, de orthodoxie of evangelische gemeenschappen. Bij islamitische jongeren kan zij tot uiting komen in gebed, hoofddoek, ramadan, koranonderwijs of religieuze inhoud op internet. Online religie kan echter zowel wijsheid als starheid vergroten. Als vragen van jongeren niet met goed onderwijs, open debat en betrouwbare religieuze kennis worden beantwoord, worden de scherpste en eenvoudigste antwoorden aantrekkelijk.

WAT MOET ONS VERHAAL ZIJN?

De vraag van De Telegraaf, ‘Wat is ons verhaal?’, is terecht. Maar als het woord ‘wij’ alleen mensen met christelijke wortels omvat die hier al eeuwen wonen, is het antwoord bij voorbaat onvolledig. Het Europa van vandaag bestaat uit kerken, synagogen, moskeeën, humanisten, ongelovigen en burgers met een migratieachtergrond. Het Nederlandse verhaal is niet langer alleen uit het verleden geërfd, maar wordt vandaag samen geschreven.

Wanneer mensen uit verschillende godsdiensten, culturen en levenswijzen aan dezelfde tafel kunnen zitten, ontstaat een van de betekenisvolste beelden van het nieuwe Europese verhaal dat wij samen schrijven.

Dat betekent niet dat Europa zijn christelijke wortels moet ontkennen. Integendeel: het betekent dat wij die erfenis eerlijk kennen, haar goede kanten bewaren en tegelijk de donkere bladzijden onder ogen zien. Dezelfde eerlijkheid is ook van moslims nodig. De bijdragen van de islamitische beschaving aan wetenschap, filosofie, kunst en mensheid mogen met trots worden verteld, maar ook de huidige problemen in islamitische samenlevingen moeten zonder anderen de schuld te geven worden besproken.

Een gemeenschappelijk verhaal betekent niet dat iedereen op elkaar lijkt. Het betekent een samenleving waarin verschillen niet tot strijd worden gemaakt, de meerderheid de minderheid niet onderdrukt en de minderheid de gezamenlijke rechtsorde niet verwerpt. Kerkklokken en de oproep tot gebed hoeven elkaar niet te overstemmen. Ook de rust van wie geen van beide wil horen, moet worden beschermd.

TOT SLOT: GELOOF KAN EEN MUUR ZIJN, MAAR OOK EEN BRUG

Christendom en islam zijn twee grote geloofstradities die het leven van miljarden mensen betekenis geven. In de geschiedenis van beide vinden wij barmhartigheid én machtsstrijd, kennis én fanatisme, oproepen tot vrede én misdaden in naam van godsdienst. Zoals iedere grote traditie die door mensen wordt gedragen, zijn beide zowel bron van verheven waarden als onderwerp van politiek misbruik geweest.

Daarom kan de kwestie niet worden gereduceerd tot een wedstrijd met de vraag: ‘Welke godsdienst is beter?’ De werkelijke vraag is: gebruiken wij ons geloof om anderen te kleineren, of om onszelf moreler en rechtvaardiger te maken? Verdedigen wij naast de vrijheid van onze eigen gebedsplaats ook die van een ander? Kunnen wij, terwijl wij ons eigen leed vertellen, ook het leed van een ander horen?

Volgens mijn levensbeschouwing komt de waarde van een mens vóór diens identiteit. Christen, moslim, jood, aanhanger van een ander geloof of ongelovig: als niet iedereen gelijk is voor de wet, is niemands vrijheid veilig. Geloof kan een muur zijn, maar ook een brug. Angst en politiek bouwen de muur; kennis, geweten en wederzijds respect bouwen de brug.

Wat de wereld vandaag nodig heeft, is niet dat godsdiensten hun superioriteit over elkaar uitroepen, maar dat gelovigen en ongelovigen erkennen dat zij als mensen gelijkwaardig zijn. Alleen zo kan ons gemeenschappelijke verhaal worden geschreven.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir