Geri
11 Ağustos 2026 2026

DÜNYA KUPASI’NI ÖZEL YATIRIMCILARA AÇMA PLANI FUTBOL DÜNYASINI AYAĞA KALDIRDI. UEFA BOYKOT RESTİNİ ÇEKTİ, DİĞER KITALAR DA KARŞI ÇIKTI: FİFA ÇARK ETTİ

FİFA, 2026 Dünya Kupası’nda şüpheli bahis hareketi veya maç manipülasyonu tespit edilmediğini açıkladı. Ancak bağımsız gözlemcilerin belirlediği yedi “sarı alarm”, araştırılması gereken ciddi sorular bulunduğunu ortaya koydu.

Donald Trump’ın Gianni Infantino’yu aramasından sonra Amerikalı futbolcu Folarin Balogun’un otomatik kırmızı kart cezasının ertelenmesi, siyasetin futbolun kurallarına müdahale edip etmediği tartışmasını başlattı.

Balogun’un Belçika karşısında oynayıp oynamayacağına ilişkin özel bahsin, FİFA kararını açıklamadan önce açılması, “Birileri verilecek kararı önceden biliyor muydu?” sorusunu gündeme taşıdı.

Dünya Kupası çevresindeki bahis hacminin yaklaşık 240 milyar dolara ulaştığı tahmin edilirken, futbolun her saniyesinin bahis konusu hâline gelmesi, içeriden alınabilecek küçük bir bilgiyi bile büyük paraya dönüştürüyor.

İnfantino’nun Dünya Kupası’nın ticari geleceğini özel yatırımcılara açarak 4,2 milyar dolar toplama planı, “Futbolun ruhu ve yönetimi satılık değildir” diyen UEFA’nın tarihî boykot tehdidiyle karşılaştı.

UEFA’nın 55 üyesinin ortak başkaldırısı üzerine geri çekilen özel yatırım planı tartışmayı bitirmedi. Belgelerin korunması talebi ve muhtemel hukuki girişimler, FİFA ile UEFA arasındaki mücadeleyi yeni bir aşamaya taşıdı.

211 üyesiyle Birleşmiş Milletler’den bile daha geniş bir yapıya sahip olan FİFA’nın gücü büyürken, kendi turnuğunu kendisinin denetlemesi ve karar süreçlerinin yeterince açıklanmaması ciddi bir güven sorununa dönüşüyor.

Dünya futbolunun en yüksek yönetim katlarında Türkiye’yi temsil eden Necdet Çobanlı, Şenes Erzik, Servet Yardımcı ve Levent Bıçakcı’nın bıraktığı iz, özellikle Şenes Erzik’in UEFA’da kazandığı büyük saygınlıkla ayrı bir anlam taşıyor.

(Haber/Yorumun Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)

                   İlhan KARAÇAY yazdı:

Önce zaruri bir açıklama:

BU YAZIYI NEDEN “BEN” YAZDIM?

Değerli Okurlarım,

Dikkat ederseniz başlığı, “Bu yazıyı ben neden yazdım?” değil, “Bu yazıyı neden ‘ben’ yazdım?” şeklinde koydum.
Aradaki anlam farkını siz de fark etmişsinizdir.
Ama ben yine de izah edeyim:
Gazetecilikte muhabirlik ile yazarlık aynı şey değildir.
Gazetecilikle hiç alâkası olmayan biri, uzmanı olduğu bir konuda görüşlerini yazarak “yazar” sıfatını kazanabilir.
Muhabir ise teorik veya pratik gazetecilik eğitimi almış; haberi yerinde takip eden, araştıran, soru soran, belge arayan ve sonunda gördüklerini okuruna aktaran kişidir.

Naçizane şahsım, 18’inci yaşımdan itibaren gazeteciliği bizzat sahada ve pratikte öğrendim.
Aradım, buldum, koştum, takip ettim, soru sordum, araştırdım ve yazdım.

İtiraf edeyim, okul yıllarında Türkçe dersindeki notum 10 üzerinden 6’yı pek geçmezdi. Ama yıllar süren pratik çalışmalarım sayesinde önce 8’e, daha sonra da başkalarına redaktörlük yapabilecek bir seviyeye yükseldi.

65 yıllık gazetecilik deneyiminden sonra, şimdiki Türkçeme artık 10 üzerinden 9,9 verebilirim diye düşünüyorum.
Böyle olunca, muhabirliğimin yanında, ne mutlu bana ki, yazarlık yapma hakkını da elde etmiş oldum.
Dile kolay, tam 65 yıl…

Şimdilerde medyaya baktığım zaman, gazetelerdeki bazı yazarların, televizyon ve radyolardaki bazı yorumcuların, uzmanlık alanlarıyla yetinmeyip hiç bilmedikleri konularda da söz sahibi olmaya çalıştıklarını görüyorum.

Ben bu duruma açıkça, “Her konuda uzman görünme hastalığı” diyorum.
Bir insanın her şeyi bilmesi mümkün değildir.
Bilmediğini söylemek bir eksiklik değil, tam tersine dürüstlüktür. Ama bilmediği bir konuda uzmanmış gibi konuşmak, hem okura ve izleyiciye hem de gerçek uzmanlara karşı haksızlıktır.

Bu konuda zaman zaman okurlarımdan, “Türkiye’de siyasette neler oluyor neler, ama sen bu gelişmeler hakkında hiç yazmıyorsun” şeklinde tepkiler alıyorum. Elbette Türkiye’de yaşananları yakından izliyor, gelişmeler hakkında ben de görüş sahibi oluyorum. Ancak bir konuda fikir sahibi olmakla, o konunun uzmanı olmak aynı şey değildir.

Türk siyaseti, günlük gelişmeleri uzaktan takip ederek kesin hükümler verilebilecek kadar basit bir alan değildir. O dünyanın içinde bulunmak, siyasi aktörleri ve kurumları yakından tanımak, geçmişi ve bugünü bütün ayrıntılarıyla izlemek gerekir. Ben kendimi bu konuda uzman görmediğim için Türk siyaseti üzerine yazmıyorum. Bilmediğimden değil; uzmanı olmadığım bir konuda okuruma ahkâm kesmeyi doğru bulmadığımdan…

İşte bu nedenle yazıma, “Bu yazıyı ben neden yazdım?” değil, “Bu yazıyı neden ‘ben’ yazdım?” başlığını koydum.
“Neden ben?” sorusunun cevabını, 65 yıllık gazetecilik yaşamım boyunca spor olaylarını da yakından ve çoğu zaman yerinde izlemiş olmamda aramak lâzım.

1974 Almanya’dan başlayarak, 1978 Arjantin ve daha sonraki Dünya Kupalarını yakından ve çoğu zaman yerinde takip ettim. Büyük turnuvaların yalnızca sahadaki doksan dakikadan ibaret olmadığını; perde arkasındaki yönetim mücadelelerini, federasyonlar arasındaki çekişmeleri, siyasetin futbola müdahalelerini ve milyarlarca dolarlık çıkar ilişkilerini yıllar içinde yakından gördüm.

Dünyaca tanınmış futbolcularla, teknik direktörlerle, hakemlerle, federasyon başkanlarıyla ve spor yöneticileriyle görüştüm. Kimileriyle röportaj yaptım, kimileriyle aynı masada oturdum, kimilerinin açıklamalarını yerinde izledim. Bunların önemli bir bölümünü fotoğraflarla ve kişisel gazetecilik arşivimdeki belgelerle kayıt altına aldım.

Bu nedenle FİFA hakkında yazarken, yalnızca bugün önüme gelen bir haberi yorumlamıyorum.
Geçmişte gördüklerimi, yaşadıklarımı ve gazetecilik hafızamda biriktirdiklerimi de bugünkü gelişmelerle karşılaştırıyorum.
Elbette her şeyi bildiğimi iddia etmiyorum.
Ama neyi, neden yazdığımı biliyorum.
Bu FİFA haber ve yorumunu “ben”im yazmamın nedeni de işte budur.

Şimdi gelelim esas konumuza:

FİFA’DA ŞİKE Mİ, GÜÇ SİYASETİ Mİ?

Dünya Kupası sırasında bahis piyasalarını izleyen uluslararası kuruluş, araştırılması gereken yedi şüpheli vaka belirledi. (Fédération Internationale de Football Association-Uluslararası Futbol Federasyonu) FİFA ise turnuvada şike veya şüpheli bahis faaliyeti tespit edilmediğini açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın FİFA Başkanı Gianni Infantino’yu aramasından sonra, Amerikalı futbolcu Folarin Balogun’un kırmızı kart cezasının ertelenmesi, futbol ile siyasetin birbirine ne kadar yaklaştığını gözler önüne serdi.

Balogun’un bir sonraki maçta oynayıp oynamayacağı üzerine, FİFA’nın kararından önce özel bir bahis piyasasının açılması, “Karar önceden biliniyor muydu?” sorusunu gündeme getirdi.

FİFA’nın kendi turnuvasını denetlemesi ve denetim sonuçlarının ayrıntılarını kamuoyuna açıklamaması, “Kendi kendisini denetleyen bir kuruluş ne kadar inandırıcı olabilir?” tartışmasını başlattı.

Infantino’nun Dünya Kupası’nın ticari haklarını özel yatırımcılara açma planına UEFA’nın 55 üyesi birlikte karşı çıktı. Boykot tehdidinin ardından geri çekilen plan, bu kez hukuki bir hesaplaşmanın kapısını açtı.

Ortaya çıkan tablo artık yalnızca şike kuşkularından ibaret değil. Futbolun geleceğini kimin yöneteceği, kararları kimin vereceği ve milyarlarca dolarlık pastayı kimin paylaşacağı tartışılıyor.

FUTBOL SAHASINDA BAŞLAYAN TARTIŞMA YÖNETİM KATLARINA UZANDI

Daha önce FİFA’daki seçim sistemini, Gianni Infantino’nun giderek büyüyen gücünü ve dünya futbolunun görünürde demokratik, fakat gerçekte rakipsiz bir yönetim anlayışına doğru sürüklenmesini ayrıntılı biçimde yazmıştım.

Şimdi önümde, Hollanda’nın De Telegraaf gazetesinde Mascha de Jong imzasıyla yayınlanan iki sayfalık çok önemli bir araştırma var. Haberin başlığı, tartışmanın özünü tek cümlede anlatıyor: “Matchfixing of machtspolitiek?”
Yani: “Şike mi, güç siyaseti mi?”

Aslında bugün dünya futbolunun karşı karşıya bulunduğu sorun, bu iki ihtimalden yalnızca biri değildir. Şike kuşkuları, bahis piyasaları, siyasi müdahaleler, FİFA’nın kapalı yönetim yapısı, Infantino’nun Trump ile yakınlığı ve Dünya Kupası’nın ticari değerini özel yatırımcılara açma girişimi aynı tablonun parçalarıdır.

Bir tarafta FİFA, “Her şeyi izledik, şüpheli bir durum bulamadık” diyor.
Diğer tarafta bağımsız araştırmacılar, araştırılması gereken yedi ayrı olay bulunduğuna dikkat çekiyor.
Bir tarafta futbolun kurallarının herkese eşit uygulandığı söyleniyor.
Diğer tarafta ABD Başkanı’nın telefonundan sonra, Amerikalı bir futbolcunun otomatik cezası erteleniyor.
Bir tarafta FİFA’nın kâr amacı gütmeyen ve futbolu geliştirmekle görevli uluslararası bir kuruluş olduğu anlatılıyor.
Diğer tarafta Dünya Kupası’nın ticari haklarının milyarlarca dolar karşılığında özel yatırımcılara açılması planlanıyor.

İşte asıl soru burada başlıyor:
Futbol gerçekten sahada mı yönetiliyor, yoksa telefonların, siyasi ilişkilerin ve milyarlarca dolarlık anlaşmaların bulunduğu kapalı odalarda mı?

FİFA “ŞÜPHELİ BİR DURUM YOK” DEDİ, BAĞIMSIZ GÖZLEMCİLER YEDİ VAKA BULDU

FİFA, maç manipülasyonunu futbolun karşı karşıya bulunduğu en büyük tehditlerden biri olarak tanımlıyor. Bu amaçla milyonlarca dolar harcanıyor. Bahis piyasaları takip ediliyor, ulusal federasyonların dürüstlük görevlileri eğitiliyor, futbolculara ve hakemlere bilgilendirme yapılıyor.

FİFA’nın ‘Integrity Task Force’, yani ‘Dürüstlük Görev Gücü’ adı verilen birim, karşılaşmaları ve bahis hareketlerini gerçek zamanlı olarak izlediğini belirtiyor.
FİFA’nın resmî açıklamasına göre bu sistemin amacı, yalnızca şüpheli olayları tespit etmek değil, şike ağlarını araştırmak ve çökertmek için yetkili makamlarla iş birliği yapmaktır.

FİFA, 2026 Dünya Kupası’nın ardından yaptığı değerlendirmede, turnuva boyunca şüpheli bahis hareketine veya maç manipülasyonuna ilişkin bir belirti bulunmadığını açıkladı. Ne var ki, Avrupa Konseyi bünyesindeki uluslararası iş birliği ağı Group of Copenhagen’ın araştırmacıları aynı turnuvada yedi ayrı “sarı alarm” belirledi.

Buradaki “sarı alarm” ifadesinin anlamını doğru açıklamak gerekiyor. Bu yedi olayda şike yapıldığı kanıtlanmış değildir. Sarı alarm, bahis hareketlerinde veya bir karşılaşmanın çevresinde, açıklanması ve araştırılması gereken olağan dışı işaretler bulunduğu anlamına geliyor. Yani ortada kesinleşmiş bir suç yoktur. Ama “Hiçbir kuşku yoktur” denilmesini engelleyen ciddi sorular vardır.

Araştırmacılar, turnuvadaki karşılaşmalar sırasında, oranlarda meydana gelen açıklanamayan değişiklikleri, alışılmadık para hareketlerini, belirli oyuncular veya kararlar üzerine açılan özel bahisleri ve tahmin piyasalarındaki olağan dışı gelişmeleri incelemişlerdir.

Dünya Kupası boyunca bahis piyasasında dönen toplam paranın yaklaşık 240 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor. Bu rakam, 2022 Katar Dünya Kupası’ndaki miktarın yaklaşık iki katıdır. Artık bahis yalnızca “Maçı kim kazanır?” sorusundan ibaret değildir.

Bir oyuncunun kart görüp görmeyeceği, belirli bir karşılaşmada oynayıp oynamayacağı, VAR’ın devreye girip girmeyeceği ve maç içinde yaşanabilecek çok daha küçük ayrıntılar bile bahis konusu olabiliyor.

Üstelik Polymarket ve Kalshi gibi tahmin piyasaları, geleneksel bahis şirketlerinden daha farklı çalışıyor. Bazı işlemlerin anonim yapılabilmesi ve kullanılan ödeme yöntemlerinin izlenmesindeki güçlük, denetimi daha da zorlaştırıyor.

TRUMP ARADI, BALOGUN’UN CEZASI ERTELENDİ

Dünya Kupası’ndaki en büyük tartışma, Amerika Birleşik Devletleri futbolcusu Folarin Balogun’un gördüğü kırmızı kartın ardından yaşandı. Balogun, Bosna-Hersek karşılaşmasında kırmızı kart gördü. Normal kurallara göre, bir sonraki maçta otomatik olarak forma giyememesi gerekiyordu.

ABD’nin bir sonraki rakibi Belçika’ydı.
Ancak beklenmedik bir gelişme yaşandı.
ABD Başkanı Donald Trump, FİFA Başkanı Gianni Infantino’yu telefonla aradı ve kırmızı kart kararının yeniden incelenmesini istedi. Trump, pozisyonun faul olmadığını savunurken karşılaşmanın Brezilyalı hakemi Raphael Claus hakkında da ağır kuşkular dile getirdi.

FİFA Disiplin Komitesi, kırmızı kartı kayıtlardan silmedi; fakat otomatik bir maçlık cezanın uygulanmasını bir yıllık deneme süresiyle erteledi. Böylece Balogun’un Belçika karşısında oynamasının önü açıldı. FİFA bu kararı Disiplin Talimatı’nın 27’nci maddesine dayandırdı.
Karar ve Trump’ın Infantino ile görüşmesi uluslararası ajanslara da yansıdı.

Belçika Futbol Federasyonu şaşkınlığını açıkça ifade etti.
Belçika Teknik Direktörü Rudi Garcia ise yaşananları “1 Nisan şakası”na benzetti.
UEFA’nın tepkisi çok daha sert oldu.
UEFA, FİFA’nın kararını “emsalsiz, anlaşılmaz ve gerekçelendirilemez” olarak nitelendirdi; kararın futbolun bütünlüğüne ve inandırıcılığına zarar verdiğini açıkladı. UEFA’nın tepkisi, tartışmayı tek bir futbolcunun cezasının çok ötesine taşıdı.

Elbette FİFA, disiplin kurullarının bağımsız olduğunu ve kararın Trump’ın telefonu üzerine alınmadığını savunuyor. Ama zamanlama, kamuoyundaki kuşkuyu ortadan kaldırmıyor.
Bir ülkenin devlet başkanı FİFA Başkanı’nı arıyor.
Kırmızı kart kararının incelenmesini istiyor.
Ardından, o ülkenin yıldız futbolcusuna verilen otomatik ceza erteleniyor.

Böyle bir olaydan sonra, “Siyasi müdahale karar üzerinde etkili olmadı” demek yeterli midir?
Futbolda yalnızca adaletin sağlanması yetmez. Adaletin sağlandığının milyonlarca insan tarafından görülmesi ve buna inanılması da gerekir.

KARAR AÇIKLANMADAN ÖNCE AÇILAN BAHİS

Balogun olayını daha da tartışmalı hâle getiren başka bir gelişme var.
Balogun’un kırmızı kart görmesinden sonra, Polymarket’te futbolcunun Belçika karşılaşmasında oynayıp oynamayacağı üzerine özel bir bahis açıldı.

FİFA’nın Disiplin Komitesi ise Balogun’un cezasının ertelendiğini üç gün sonra açıkladı.
Group of Copenhagen’ın dikkat çektiği en önemli noktalardan biri de budur.
Dünya Kupası’nda kırmızı kart gören diğer 14 futbolcunun hiçbiri için benzer bir bahis piyasası açılmamıştı.

Neden yalnızca Balogun?
Birileri, FİFA’nın nasıl bir karar vereceğini önceden tahmin mi etmişti?
Yoksa kararın hangi yönde gelişebileceğine ilişkin içeriden bilgi sahibi olanlar mı vardı?
Bunlar henüz yanıtlanmış sorular değildir. Bu nedenle “Şike yapıldı” demek doğru olmaz.
Ama araştırılmasını istemek de gazeteciliğin ve spor hukukunun gereğidir.

Group of Copenhagen, olay hakkında FİFA’dan yazılı açıklama istedi. FİFA ve Polymarket ise ilk aşamada ayrıntılı bir yanıt vermedi.

ORTADA YALNIZCA BİR KIRMIZI KART YOK

Araştırmacıların dikkatini çeken olaylar Balogun vakasıyla sınırlı değildi.
Güney Afrika kaptanının Meksika karşılaşmasının son bölümünde gördüğü kırmızı kart, bazı maçların belirli sonuçlarla bitmesine yönelik olağan dışı miktardaki bahisler ve normalden uzun süren VAR incelemeleri de mercek altına alındı.

Örneğin İspanya’nın Yeşil Burun Adaları’nı yenemeyeceği ihtimali üzerine yaklaşık 4,8 milyon dolarlık işlem yapıldığı ve karşılaşmanın 0-0 sona erdiği bildirildi.
İspanya’nın Suudi Arabistan’ı 4-0 yendiği karşılaşmada Ferran Torres’in iptal edilen golü için yapılan ve üç buçuk dakikayı aşan VAR incelemesi de şüpheli bahis hareketleriyle birlikte değerlendirildi.

Bunların hiçbiri tek başına şikenin kanıtı değildir.
Bir maçın beklenmedik sonuçlanması, hakemin yanlış karar vermesi veya VAR incelemesinin uzaması futbolda her zaman mümkündür.
Ancak aynı olayların çevresinde olağan dışı bahis hareketleri ortaya çıkıyorsa, yalnızca saha içindeki karara değil, paranın nereden geldiğine ve nereye gittiğine de bakmak gerekir.

FİFA KENDİ KENDİSİNİ DENETLEYEBİLİR Mİ?

Utrecht Üniversitesi’nde spor ve toplum alanında görev yapan Arnout Geeraert, spor federasyonlarının her zaman aynı hikâyeyi anlattıklarına dikkat çekiyor: “Burada görülecek bir şey yok, her şey kontrol altında.”

FİFA, yüz binlerce karşılaşmayı izlediğini ve bahis şirketlerindeki kazanma ihtimallerini analiz ettiğini söylüyor. Her yıl 900 ile 1.000 karşılaşmanın şüpheli bulunduğuna ilişkin dosyalar ulusal federasyonlara veya yetkili makamlara gönderiliyor.

Fakat isimler ve ayrıntılar kamuoyuna açıklanmıyor.
Hangi maç şüpheli bulundu?
Hangi bahis hareketi incelendi?
Hangi dosya sonuçlandırıldı?
Kaç olayda disiplin cezası verildi?
Kaç dosya savcılığa gönderildi?

Kamuoyu bunları çoğu zaman öğrenemiyor.
FİFA “Biz gerekli işlemleri yaptık” dediği anda, tartışmanın sona ermesi bekleniyor.
İşte inandırıcılık sorunu tam burada başlıyor.

Kendi turnuvasını düzenleyen, yayın ve sponsorluk gelirlerini yöneten, ticari itibarını korumak isteyen FİFA, aynı zamanda kendi turnuvasında şike bulunup bulunmadığını araştırıyor.
Bir şike skandalının ortaya çıkması, FİFA’nın sattığı ürünün değerine doğrudan zarar verir. Sponsorların güveni sarsılır, yayıncı kuruluşlar rahatsız olur, taraftarların inancı zedelenir.

Bu nedenle FİFA hem satıcı hem denetçi konumundadır.
Geeraert’in dikkat çektiği gibi, spor federasyonlarından kendi yuvalarını kirlettiklerini ilan etmelerini beklemek gerçekçi değildir. “Turnuvamızda şike kuşkusu var” demek, aynı zamanda kendi ticari ürünlerinin değerini tartışmaya açmak anlamına gelir.

YASAL BAHİS İLE YASA DIŞI PAZAR ARASINDAKİ ÇELİŞKİ

FİFA, şikeyle mücadele ederken çoğunlukla yasa dışı bahis piyasasına işaret ediyor.
Elbette yasa dışı bahis, futbol için büyük bir tehdittir.
Ancak yasal bahis şirketleri de futbolun milyarlarca dolarlık ekonomik düzeninin bir parçası hâline gelmiştir. Bazı kulüplerin formalarında bahis şirketleri bulunuyor. Ligler, federasyonlar ve medya kuruluşları bu şirketlerle ticari anlaşmalar yapıyor.
Yani futbol bir taraftan bahisten para kazanıyor, diğer taraftan bahsin yarattığı tehlikelerle mücadele ettiğini söylüyor.

Sorun yalnızca yasa dışı bahis değildir.
Bahis pazarının futbola bu kadar yaklaşması, oyuncular, hakemler, yöneticiler ve içeriden bilgi sahibi olabilecek kişiler çevresindeki tehlikeyi de büyütmektedir.
Futbolun her saniyesi üzerine bahis açıldığı bir düzende, içeriden alınan küçük bir bilgi bile büyük paraya dönüşebilir.

TRUMP İLE İNFANTİNO ARASINDAKİ YAKINLIK

Balogun olayının bu kadar büyük yankı uyandırmasının nedeni, Trump ile Infantino arasındaki yakınlığın zaten uzun süredir tartışılıyor olmasıdır.
2026 Dünya Kupası boyunca ikili sık sık yan yana görüntülendi. Infantino’nun Trump’a karşı sergilediği tavır, yalnızca diplomatik nezaket olarak değerlendirilmedi. Eleştirmenler, FİFA Başkanı’nın ev sahibi ülkenin siyasi lideriyle arasına koyması gereken kurumsal mesafeyi koruyamadığını savundu.

Futbolun en büyük turnuvasının ortasında bir devlet başkanı, sahadaki hakem kararına müdahil oluyor ve FİFA Başkanı’nı doğrudan arayabiliyorsa, yarın başka bir devlet başkanının da benzer bir talepte bulunmasının önüne nasıl geçilecektir?
Bir siyasetçinin telefonu karşılıksız kalmıyorsa, futbol federasyonları, kulüpler ve sıradan futbolcular aynı hakka sahip midir?
Kurallar güçlüler için esnetiliyor, güçsüzler için aynen uygulanıyorsa, bunun adı artık adalet değildir.

DÜNYA KUPASI ÖZEL YATIRIMCILARA MI SATILACAKTI?

Infantino, kendisini eleştiriler karşısında dokunulmaz görmeye başladığı bir sırada, çok daha büyük bir planı gündeme getirdi.
FİFA Forward Enterprise adı altında yeni bir ticari şirket kurulacak, Dünya Kupası ve Kulüpler Dünya Kupası gibi organizasyonların ticari faaliyetleri bu yapıya devredilecekti.

Yeni şirkete yaklaşık 20 milyar dolarlık değer biçiliyor, hisselerin yüzde 20’sinin özel yatırımcılara satılmasıyla 4,2 milyar dolar elde edilmesi hedefleniyordu.
Potansiyel yatırımcılar arasında, Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in kardeşi Joshua Kushner tarafından kurulan yatırım fonunun da adının geçmesi tartışmayı daha da büyüttü.

FİFA, özel yatırımcılara kontrol yetkisi verilmeyeceğini ve sistemin dünya futboluna daha fazla kaynak sağlayacağını savundu.
Üye federasyonlara bir defaya mahsus 20 milyon dolara kadar ödeme yapılması öngörülüyordu. Ancak bu paradan yararlanmak isteyen federasyonların belirli bir süre içinde karar vermeleri isteniyordu.
Sorulması gereken soru şuydu: FİFA, üye federasyonların desteğini parayla mı güvence altına almak istiyordu?

UEFA’DAN TARİHÎ BOYKOT TEHDİDİ

UEFA’nın tepkisi çok sert oldu.
UEFA ve 55 üye federasyonu, FİFA’nın Dünya Kupası ve diğer organizasyonlardaki mülkiyet haklarını özel yatırımcılara devretme planını oybirliğiyle reddetti.

UEFA’nın açıklamasındaki temel mesaj çok açıktı: Futbolun ruhu ve yönetimi satılık değildir.
UEFA, FİFA’nın planı geri çekmemesi hâlinde üye federasyonların FİFA organizasyonlarına katılmayacağını ilan etti. Bu, dünya futbolunda şimdiye kadar karşılaşılan en büyük kurumsal başkaldırılardan biriydi. UEFA ve 55 federasyonun ortak açıklaması, Infantino’nun karşısında ilk kez böylesine geniş ve örgütlü bir cephe oluşturdu.

Avrupa’nın yanı sıra Kuzey ve Orta Amerika ile Karayipler’i temsil eden CONCACAF da planın hazırlanış şekline tepki gösterdi. Asya Futbol Konfederasyonu AFC, böylesine önemli bir girişim konusunda kendisine danışılmadığını açıkladı.

Avrupa, Asya ve CONCACAF’ın toplam üye sayısı, FİFA’daki 211 federasyonun büyük çoğunluğunu oluşturuyor.
Infantino sonunda geri adım atmak zorunda kaldı.
Plan geri çekildi.
Ama tartışma kapanmadı.

UEFA BU KEZ HUKUKEN HAREKETE GEÇTİ

UEFA’nın hukukçuları FİFA’ya resmî bir yazı göndererek, özel yatırım planıyla ilgili bütün belge, elektronik yazışma ve verilerin korunmasını istedi.

Yazıda Infantino’nun da aralarında bulunduğu 18 FİFA yöneticisinin adı yer aldı. UEFA, belgelerin silinmesi, değiştirilmesi, gizlenmesi veya kaybolmasının muhtemel bir hukuk sürecinde delillerin yok edilmesi anlamına gelebileceği uyarısında bulundu.

UEFA artık dava, tahkim ve düzenleyici kurumlara yapılabilecek başvurular dâhil olmak üzere hukuki seçenekleri değerlendiriyor. UEFA’nın gönderdiği belge koruma yazısı, kavganın yalnızca sert açıklamalarla sınırlı kalmayacağını gösteriyor.
UEFA ayrıca Infantino’ya duyulan güvenin ağır biçimde sarsıldığını belirtiyor.

Norveç Futbol Federasyonu güvenini geri çekerken, FİFA içindeki bazı önemli isimlerin de plana mesafe koyduğu bildiriliyor. Buna karşılık Afrika Futbol Konfederasyonu CAF ve bazı Güney Amerika federasyonları, İnfantino’ya destek vermeyi sürdürüyor.

Böylece FİFA’nın içindeki mücadele, Avrupa ile diğer kıtalar arasında yeni bir güç savaşına dönüşüyor.
FİFA cephesi ise Infantino’yu hedef alan “örgütlü ve sürekli bir yıpratma kampanyası” yürütüldüğünü savunuyor. Ancak 4,2 milyar dolarlık planın çökmesi, UEFA’nın boykot ve hukuk tehdidi ile bazı federasyonların güvenlerini çekmesi, krizin yalnızca bir medya tartışması olmadığını açıkça gösteriyor. Son gelişmeler, Infantino’nun Mart 2027’de yapılması planlanan seçim öncesinde kariyerinin en ciddi yönetim sınavıyla karşı karşıya bulunduğuna işaret ediyor.

ASIL MESELE FUTBOLUN KİME AİT OLDUĞUDUR

Değerli Okurlarım,
Bugün tartışılan konu yalnızca yedi şüpheli bahis vakası değildir.
Yalnızca Balogun’un kırmızı kart cezası değildir.
Yalnızca Trump’ın yaptığı telefon görüşmesi değildir.
Yalnızca Infantino’nun özel yatırım planı da değildir.

Bütün bu olaylar aynı soruya çıkıyor:
Futbol kime aittir?
FİFA yöneticilerine mi?
Devlet başkanlarına mı?
Özel yatırım fonlarına mı?
Bahis şirketlerine mi?
Yoksa stadyumları dolduran, ekran başında sabahlayan, formasını sırtından çıkarmayan milyarlarca insana mı?

FİFA bir şirket değildir.
FİFA’nın sahibi Infantino değildir.
Dünya Kupası da herhangi bir yatırım fonunun satın alabileceği ticari bir mal değildir.
FİFA’nın görevi yalnızca daha fazla para kazanmak değil; futbolun kurallarını, güvenilirliğini ve bağımsızlığını korumaktır.

Ama FİFA, kendi denetimini kendisi yapıyor, araştırmaların ayrıntılarını açıklamıyor, siyasi bir telefonun ardından verilen sıra dışı bir kararı kamuoyuna inandırıcı biçimde izah edemiyor ve ardından Dünya Kupası’nın ticari geleceğini özel yatırımcılara açmaya kalkıyorsa, artık sorun birkaç kötü kararın çok ötesindedir.
Bu, bir yönetim ve güven krizidir.

ŞİKE KANITLANMADI, AMA GÜVEN AĞIR YARA ALDI

Elimizde 2026 Dünya Kupası’nda şike yapıldığını kesin olarak kanıtlayan bir belge yoktur.
Bunu açıkça yazmak gerekir.
Group of Copenhagen’ın belirlediği yedi sarı alarm, suçun kanıtı değil, araştırma çağrısıdır.

Ancak FİFA’nın “Hiçbir şüpheli durum yoktur” açıklaması da bütün soruları ortadan kaldırmıyor.
Çünkü güven, yalnızca sonuç açıklamakla sağlanmaz.
Hangi olayın nasıl araştırıldığını göstermek gerekir.
Karar süreçlerini açıklamak gerekir.
Siyasi müdahaleye kapıları kapatmak gerekir.
Ticari çıkarlarla denetim görevini birbirinden ayırmak gerekir.
Bağımsız kurumların FİFA’yı gerçek anlamda denetleyebilmesi gerekir.

Futbolun en büyük tehlikesi yalnızca şike değildir.
Futbolun en büyük tehlikesi, insanların sahada gördüklerinin önceden belirlenmiş olabileceğine inanmaya başlamalarıdır.
Çünkü taraftar bir hakem kararının parayla, siyasetle veya kapalı kapılar ardındaki ilişkilerle değiştirildiğine inanırsa, oyunun büyüsü kaybolur.

Milyarlarca dolar kazanabilirsiniz.
Daha büyük stadyumlar yapabilirsiniz.
Daha pahalı biletler satabilirsiniz.
Dünya Kupası’na daha fazla takım katabilirsiniz.
Ama güveni kaybettiğiniz zaman, futbolun ruhunu da kaybedersiniz.

Sonunda geriye tek soru kalıyor:
2026 Dünya Kupası’nda gerçekten şike mi vardı?
Bunu bugün kesin olarak söyleyemeyiz.
Ama güç siyasetinin futbol sahasına kadar indiğini artık herkes görebiliyor.

Buraya kadar anlattıklarımı daha iyi değerlendirebilmek için, şimdi dünya futbolunu yöneten FİFA’nın nasıl doğduğuna, nasıl yönetildiğine ve Türkiye’nin bu dev kuruluşta hangi isimlerle temsil edildiğine de kısaca bakalım.

FİFA’YI TANIYALIM:
DÜNYA FUTBOLUNUN MERKEZİNDEKİ DEV KURULUŞ

FİFA’nın tam adı, Fransızca “Fédération Internationale de Football Association”,
yani “Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği”dir.

21 Mayıs 1904 tarihinde Paris’te kurulan FİFA’nın kurucuları Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İspanya, İsveç ve İsviçre’nin futbol kuruluşlarıydı. Almanya da aynı gün telgraf göndererek yeni kuruluşa katıldığını bildirdi.

Paris’te birkaç Avrupa ülkesinin girişimiyle başlayan yolculuk, zamanla dünyanın en güçlü spor kuruluşlarından birini ortaya çıkardı.
Bugün merkezi İsviçre’nin Zürih kentinde bulunan FİFA’nın 211 üyesi vardır. Bu sayı Birleşmiş Milletler’in üye sayısından bile fazladır. Çünkü FİFA çatısı altında yalnızca bağımsız devletler değil, kendilerine ait futbol federasyonu bulunan bazı ülke ve bölgeler de temsil edilmektedir.

FİFA’nın başkanlığını 2016 yılından beri Gianni Infantino yürütüyor.

KÂĞIT ÜZERİNDE BİR FEDERASYON, GERÇEKTE KÜRESEL BİR GÜÇ

FİFA’nın görevi yalnızca dört yılda bir Dünya Kupası düzenlemek değildir.
Dünya futbolunun genel yönetimi, uluslararası karşılaşmaların düzenlenmesi, üye federasyonlara mali ve teknik destek sağlanması, futbolun gelişmekte olduğu ülkelerde tesisler kurulması, kadın futbolu, futsal, plaj futbolu, gençlik turnuvaları, hakemlik, disiplin ve futbolun dürüstlüğünün korunması da FİFA’nın görev alanına girer.

Futbolun temel oyun kurallarında ise FİFA tek başına karar vermez. Kurallar, FİFA ile İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda federasyonlarının birlikte temsil edildiği Uluslararası Futbol Birliği Kurulu, yani IFAB tarafından belirlenir.

Ama FİFA’nın asıl gücü, Dünya Kupası’ndan doğmaktadır.

1930 yılında Uruguay’da düzenlenen ilk Dünya Kupası, zaman içinde milyarlarca insanın izlediği küresel bir organizasyona dönüştü. 2026 yılında Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’nın ortaklaşa düzenlediği turnuva, Dünya Kupası tarihinin 23’üncü organizasyonu oldu.

2026 Dünya Kupası aynı zamanda ilk kez 48 millî takımın katıldığı, üç ülkenin birlikte düzenlediği ve 104 karşılaşmanın oynandığı en geniş kapsamlı turnuva olarak tarihe geçti.

FİFA’NIN ALTI BÜYÜK KOLU

FİFA’ya bağlı ulusal federasyonlar, bulundukları coğrafyalara göre altı kıta konfederasyonu içinde yer alıyor.
Avrupa’da UEFA, Asya’da AFC, Afrika’da CAF, Güney Amerika’da CONMEBOL, Kuzey ve Orta Amerika ile Karayipler’de CONCACAF, Okyanusya’da ise OFC faaliyet gösteriyor.

Türkiye, topraklarının büyük bölümü Asya’da bulunmasına rağmen 1962 yılından beri UEFA üyesidir.

FİFA dünya futbolunun en üst kuruluşudur; UEFA ise Avrupa futbolunu yönetir.
Dünya Kupası’nı FİFA, Avrupa Futbol Şampiyonası’nı UEFA düzenler.
Kulüpler Dünya Kupası FİFA’ya; Şampiyonlar Ligi, Avrupa Ligi ve Konferans Ligi UEFA’ya bağlıdır.

Bu iki kuruluş birçok konuda birlikte hareket etse de para, turnuva takvimi, kulüplerin yükü, Dünya Kupası’nın geleceği ve yönetim yetkileri konusunda zaman zaman karşı karşıya gelir.
Bugün Infantino’nun özel yatırım planı çevresinde yaşanan kavga da bu güç paylaşımının yeni ve çok daha sert bir aşamasıdır.

KARARLAR NASIL ALINIYOR?

FİFA’nın en yüksek organı, üye federasyonların temsil edildiği FİFA Kongresi’dir.
Her üye federasyonun bir oy hakkı vardır. Brezilya, Almanya, Türkiye veya futbolda çok küçük bir ülke, başkanlık seçiminde kâğıt üzerinde aynı değerde bir oya sahiptir.
Başkanı kongre seçer. Tüzük değişiklikleri de kongrede karara bağlanır.

FİFA Kongresi’nin toplanmadığı dönemlerde en önemli stratejik kararları FİFA Konseyi alır. Geçmişte “FİFA İcra Kurulu” olarak adlandırılan bu yapı, dünya futbolunun yönünün belirlendiği en etkili karar merkezidir.

Bu demokratik görünen yapı, aynı zamanda FİFA’nın en fazla eleştirilen tarafıdır.
Çünkü 211 federasyonun önemli bir bölümü, futbol tesisleri, eğitim programları ve kalkınma projeleri için FİFA’dan gelen mali desteğe ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle dağıtılan paralarla kullanılan oylar arasındaki ilişkinin ne kadar bağımsız olduğu sürekli tartışılır.

Sandık vardır.
Oy vardır.
Ama gerçek bir rekabetin ve yönetime karşı güçlü bir denetimin bulunup bulunmadığı her zaman aynı açıklıkta değildir.

FİFA’NIN BAŞKANLARI VE BÜYÜYEN GÜÇ

FİFA’nın ilk başkanı Fransız gazeteci ve spor yöneticisi Robert Guérin’di.
Dünya Kupası düşüncesini hayata geçiren Jules Rimet, 1921’den 1954’e kadar başkanlık yaptı ve FİFA’nın uluslararası bir güce dönüşmesinde belirleyici rol oynadı.

Brezilyalı João Havelange’ın 1974’te başlayan ve 24 yıl süren başkanlığı döneminde futbol, televizyon yayınları ve büyük sponsorluk anlaşmalarıyla dev bir ticari sektöre dönüştü.
Havelange’ın ardından 1998’de başkan seçilen Sepp Blatter döneminde FİFA’nın gelirleri ve dünya üzerindeki etkisi daha da büyüdü. Ancak yolsuzluk, rüşvet ve usulsüzlük iddiaları FİFA tarihinin en ağır krizini doğurdu.

2015 yılında İsviçre’de yapılan operasyonlar, gözaltına alınan futbol yöneticileri ve Amerika Birleşik Devletleri’nde açılan davalar, dünya futbolunun yönetim merkezindeki çürümeyi gözler önüne serdi.
Blatter görevden ayrıldı ve futboldan men cezaları aldı.

2016 yılında göreve gelen Gianni Infantino, başlangıçta reform, şeffaflık ve temiz yönetim sözü verdi. Ancak geçen yıllar içinde Infantino’nun giderek merkezileşen gücü, siyasi liderlerle kurduğu yakınlık ve FİFA’nın ticari yapısını büyütme girişimleri yeni tartışmaların kaynağı oldu.

FİFA yalnızca futbolu yöneten bir kuruluş olmaktan çıkmış, milyarlarca dolarlık gelirleri, devlet başkanlarıyla ilişkileri ve ülkelerin uluslararası prestijini etkileyen kararlarıyla küresel bir güç merkezine dönüşmüştür.

FİFA VE UEFA’DA İZ BIRAKAN TÜRK: ŞENES ERZİK

UEFA ve FİFA’da önemli görevler üstlenen Şenes Erzik ile, 1993 yılında
San Marino’da sohbet etmiştik

Dünya futbolunun bu en yüksek yönetim katlarında Türkiye adına görev yapan isimlerin başında Şenes Erzik geliyor.

18 Eylül 1942 tarihinde Giresun’da doğan Erzik, Robert Kolej’in ardından Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Ekonomi bölümünde eğitim gördü. Bankacılık yaptı, UNICEF projelerinde görev aldı ve iş dünyasında çalıştı.
Ancak O’nun asıl iz bıraktığı alan futbol yönetimi oldu.

1977 yılında Türkiye Futbol Federasyonu yönetimine giren Şenes Erzik, 1989-1997 yılları arasında federasyon başkanlığı yaptı. Bu dönem, Türk futbolunun dış dünyaya açıldığı, millî takım ve kulüpler düzeyinde daha iddialı hâle geldiği önemli bir değişim süreciydi.

Şenes Erzik, Türkiye Futbol Federasyonu başkanlığının çok ötesine geçen bir uluslararası kariyer kurdu.
1982 yılında UEFA komitelerinde başlayan görevi, 1990’da UEFA İcra Kurulu üyeliğine uzandı. 1994 yılında UEFA Başkan Yardımcısı seçildi ve bu görevi 21 yıl boyunca sürdürdü.
Şenes Erzik aynı zamanda 1996 yılından itibaren FİFA İcra Kurulu’nda görev yaptı.

UEFA’da kulüp lisans sistemi, kulüp organizasyonları, mali yapı, adil oyun, sosyal sorumluluk, stadyum güvenliği, hakemlik ve ulusal federasyonlarla ilişkiler gibi Avrupa futbolunun temel alanlarında görev üstlendi. Çok sayıda komiteye ve çalışma grubuna başkanlık yaptı.

Bugün Avrupa kulüplerinin mali, idari ve sportif şartları yerine getirmeden UEFA organizasyonlarına katılamamasını sağlayan kulüp lisans sisteminin kuruluşunda da Şenes Erzik’in önemli emeği vardır.

Ancak O’nu farklı kılan yalnızca üstlendiği görevlerin çokluğu değildi.
Şenes Erzik, futbol dünyasının sert güç mücadeleleri içinde, sakinliği, diplomasi yeteneği, ilkeli tutumu ve uzlaşmacı kişiliğiyle saygı kazandı. Türkiye’yi yalnızca temsil etmedi; sözü dinlenen, görüşü aranan ve anlaşmazlıkların çözümünde devreye giren bir futbol devlet adamı oldu.

2015 yılında Viyana’daki UEFA Kongresi’nde görevlerine veda ederken, kongre delegeleri O’nu ayakta alkışladı ve kendisine UEFA Onursal Üyeliği verildi.

Dönemin UEFA Başkanı Michel Platini, Şenes Erzik’i anlatırken, O’nun yalnızca başarılı bir yönetici değil, değerlere, ilkelere ve insanlara saygılı gerçek bir beyefendi olduğuna dikkat çekti. Erzik’in bilgeliğini, dürüstlüğünü, diyalog arayışını ve gereksiz çatışmalardan kaçınan yapısını özellikle övdü.

Uluslararası futbolda bir göreve seçilmek önemlidir.
Ama görevden ayrılırken farklı ülkelerin temsilcileri tarafından ayakta alkışlanmak çok daha büyük bir başarıdır.
Şenes Erzik, Türkiye’nin dünya futbol yönetiminde yetiştirdiği en itibarlı isimlerden biri olarak tarihe geçti. O’nun bıraktığı en değerli miras, yalnızca makamları değil, o makamlarda Türkiye adına kazandığı güven ve saygınlıktır.

ŞENES ERZİK’TEN ÖNCE NECDET ÇOBANLI VARDI

Galatasaray'ın acı kaybı

Türkiye’nin FİFA yönetimindeki geçmişi Şenes Erzik ile başlamadı.
Türk futbolunun uluslararası alandaki öncü yöneticilerinden Necdet Çobanlı, 1976 yılında FİFA İcra Kurulu üyeliğine seçildi ve bu önemli görevde 12 yıl kaldı.
Aynı zamanda UEFA’nın Avrupa Futbol Şampiyonası Komitesi’nde görev yapan Çobanlı, hukukçu kimliği ve uluslararası futbol yönetimindeki saygınlığıyla tanındı.
1988 yılında kendisine FİFA Onursal Üyeliği verildi.

Necdet Çobanlı, Türk futbolunun bugünkü uluslararası ilişkilerinin henüz gelişme aşamasında bulunduğu yıllarda FİFA’nın en üst karar organına girmeyi başarmıştı. Bu yönüyle, kendisinden sonra gelen Türk yöneticilere yolu açan öncü isimlerden biri oldu.

SERVET YARDIMCI DA UEFA İCRA KURULU’NA SEÇİLDİ

Servet Yardımcı'dan "Bizim Çocuklar'a sahip çıkın" çağrısı

Şenes Erzik’ten sonra UEFA’nın en üst karar organında Türkiye’yi temsil eden isim Servet Yardımcı oldu. Uzun yıllar Türkiye Futbol Federasyonu’nda yönetici ve birinci başkan yardımcısı olarak görev yapan Yardımcı, 2017 yılında Helsinki’de düzenlenen UEFA Kongresi’nde İcra Kurulu üyeliğine seçildi.
2021 yılında yapılan seçimde 55 federasyonun 47’sinin oyunu alarak yeniden UEFA İcra Kurulu’na girdi.
Servet Yardımcı’nın UEFA’nın en önemli karar organına iki kez seçilmesi, Türkiye’nin Avrupa futbol yönetimindeki temsilinin Şenes Erzik’ten sonra da devam etmesini sağladı.

LEVENT BIÇAKCI’NIN UZUN HUKUK GÖREVİ

Levent Bıçakcı, 4 Yıl Daha UEFA Tahkim Kurulu Üyeliğine Seçildi.

Türkiye Futbol Federasyonu’nun eski başkanlarından hukukçu Levent Bıçakcı da UEFA’da uzun yıllar önemli sorumluluklar üstlendi.
Bıçakcı, 1990 yılından itibaren UEFA Temyiz Kurulu’nda görev yaptı ve 2023 yılına kadar bu kurulun başkan yardımcılığını yürüttü.
UEFA’nın disiplin ve hukuk mekanizması içinde 30 yılı aşan bir süre görev yapmak, her futbol yöneticisine nasip olacak bir başarı değildir.

Bıçakcı ayrıca UEFA Futbol Hukuku Programı’nın İstanbul çalışmalarında ve bilim kurulunda yer aldı. Bunların yanı sıra çeşitli dönemlerde başka Türk futbol yöneticileri, hukukçular, doktorlar ve hakemler de FİFA ile UEFA’nın komitelerinde görev üstlendiler. Ancak en üst karar organlarına seçilme ve uluslararası futbolun yönünü belirleyen masalarda uzun süre bulunma bakımından Necdet Çobanlı, Şenes Erzik ve Servet Yardımcı ayrı bir yerde durmaktadır.

FİFA’NIN GÜCÜ, SORUMLULUĞUNU DA BÜYÜTÜYOR

FİFA, bugün dünyanın en büyük ve en etkili spor kuruluşudur.
Bir Dünya Kupası’nın hangi ülkede düzenleneceğine karar vermek, yalnızca sportif bir tercih değildir. Milyarlarca dolarlık yatırım, turizm geliri, siyasi prestij, yayın hakları, sponsorluk anlaşmaları ve uluslararası ilişkiler de bu karardan etkilenir.

Böylesine büyük bir gücün denetlenmesi, kararlarının şeffaf olması ve yöneticilerinin siyasi veya ticari etkilerden uzak durması gerekir.
Çünkü FİFA’nın yönettiği şey yalnızca bir oyun değildir.
Milyarlarca insanın tutkusu, ülkelerin itibarı ve dünyanın ortak futbol mirasıdır.

Tam da bu nedenle, bugün yaşanan bahis, siyasi müdahale ve özel yatırımcı tartışmaları sıradan birer yönetim anlaşmazlığı olarak görülemez.
FİFA ne kadar büyürse, hesap verme sorumluluğu da o kadar büyümelidir.
Dünya futbolunun geleceği, yalnızca Zürih’teki yöneticilere değil, futbolu seven milyarlarca insana aittir.

NEDERLANDSE VERSIE

PLAN OM HET WK OPEN TE STELLEN VOOR PARTICULIERE INVESTEERDERS BRENGT DE VOETBALWERELD IN OPSTAND.
UEFA DREIGT MET BOYCOT, OOK ANDERE CONTINENTEN VERZETTEN ZICH: FIFA KRABBELT TERUG

FIFA verklaarde tijdens het WK 2026 geen afwijkende gokpatronen of aanwijzingen voor wedstrijdmanipulatie te hebben vastgesteld. Zeven ‘gele waarschuwingen’ van onafhankelijke waarnemers roepen echter ernstige vragen op die nader onderzoek verdienen.

Nadat Donald Trump Gianni Infantino had gebeld, werd de automatische schorsing van de Amerikaanse international Folarin Balogun na zijn rode kaart opgeschort. Daarmee barstte de discussie los over de vraag of de politiek zich met de spelregels van het voetbal bemoeit.

Nog voordat FIFA zijn besluit bekendmaakte, werd er een speciale weddenschap geopend op de vraag of Balogun tegen België zou spelen. Wisten sommigen vooraf welke beslissing er zou worden genomen?

Naar schatting werd rond het WK voor ongeveer 240 miljard dollar gegokt. Nu op vrijwel ieder moment van een wedstrijd kan worden ingezet, kan zelfs een klein beetje voorkennis grote bedragen opleveren.

Infantino wilde 4,2 miljard dollar ophalen door de commerciële toekomst van het WK open te stellen voor particuliere investeerders. UEFA reageerde met een historische boycotdreiging: ‘De ziel en het bestuur van het voetbal zijn niet te koop.’

Het plan werd ingetrokken na het gezamenlijke verzet van de 55 UEFA-leden, maar daarmee was de controverse niet voorbij. De eis om documenten veilig te stellen en mogelijke juridische stappen brengen de machtsstrijd tussen FIFA en UEFA in een nieuwe fase.

Met 211 leden is FIFA zelfs groter dan de Verenigde Naties. Maar terwijl haar macht blijft groeien, wordt het feit dat zij haar eigen toernooien controleert en haar besluitvorming onvoldoende toelicht, een ernstig vertrouwensprobleem.

Necdet Çobanlı, Şenes Erzik, Servet Yardımcı en Levent Bıçakcı vertegenwoordigden Türkiye op de hoogste niveaus van het wereldvoetbal. Vooral het grote gezag dat Şenes Erzik binnen UEFA verwierf, geeft hun nalatenschap bijzondere betekenis.


                İlhan KARAÇAY schrijft:


Eerst een noodzakelijke uitleg:

WAAROM HEB IK DIT ARTIKEL GESCHREVEN?

Beste lezers,

Als u goed kijkt, ziet u dat mijn titel niet luidt: ‘Waarom heb ik dit artikel geschreven?’, maar: ‘Waarom heb ík dit artikel geschreven?’

U hebt het betekenisverschil waarschijnlijk al begrepen. Toch wil ik het even uitleggen.

In de journalistiek zijn een verslaggever en een columnist niet hetzelfde. Iemand die nooit in de journalistiek heeft gewerkt, kan vanuit zijn eigen deskundigheid een mening opschrijven en daarmee de titel ‘auteur’ of ‘columnist’ krijgen.

Een verslaggever daarentegen heeft het vak theoretisch en/of in de praktijk geleerd. Hij gaat ter plaatse, volgt het nieuws, onderzoekt, stelt vragen, zoekt documenten en vertelt de lezer uiteindelijk wat hij heeft gezien en ontdekt.

Ik leerde de journalistiek vanaf mijn achttiende in de praktijk.

Ik zocht, vond, rende, volgde, stelde vragen, onderzocht en schreef.

Ik geef het eerlijk toe: op school kwam mijn cijfer voor Turks zelden boven een zes op tien uit. Dankzij jarenlang praktisch werk steeg dat eerst naar een acht en uiteindelijk, naar ik mag aannemen, tot een niveau waarop ik ook andermans teksten kan redigeren.

Na 65 jaar journalistieke ervaring meen ik mijn huidige beheersing van het Turks inmiddels een 9,9 op tien te mogen geven.Zo heb ik naast het verslaggeverschap, tot mijn vreugde, ook het recht verworven om als schrijver en commentator op te treden.

Maar liefst 65 jaar…
Wanneer ik tegenwoordig naar de media kijk, zie ik dat sommige schrijvers in kranten en sommige commentatoren op radio en televisie zich niet tot hun eigen deskundigheid beperken. Zij proberen ook gezag uit te stralen over onderwerpen waarvan zij nauwelijks iets weten.

Ik noem dat zonder omwegen ‘de ziekte om op elk terrein deskundig te willen lijken’.

Niemand kan alles weten. Toegeven dat je iets niet weet, is geen tekortkoming maar juist eerlijkheid. Spreken alsof je deskundig bent over een onderwerp waarvan je weinig begrijpt, doet zowel de lezer en kijker als de echte deskundigen tekort.

Over dit onderwerp krijg ik van lezers soms reacties in de trant van: “Er gebeurt van alles in de Turkse politiek, maar u schrijft helemaal niet over die ontwikkelingen.”
Natuurlijk volg ik wat er in Türkiye gebeurt op de voet en heb ook ik daar mijn opvattingen over. Maar ergens een mening over hebben is niet hetzelfde als deskundig zijn op dat terrein.

De Turkse politiek is geen eenvoudig onderwerp waarover men uitsluitend op basis van de dagelijkse ontwikkelingen op afstand stellige conclusies kan trekken. Daarvoor moet men zich midden in die wereld bevinden, de politieke hoofdrolspelers en instellingen van dichtbij kennen en zowel het verleden als het heden tot in detail volgen. Omdat ik mij op dit terrein niet als deskundige beschouw, schrijf ik niet over de Turkse politiek. Niet omdat ik er niets van weet, maar omdat ik het niet juist vind mijn lezers stellige oordelen voor te houden over een onderwerp waarop ik geen specialist ben…

Daarom koos ik niet voor de titel ‘Waarom heb ik dit artikel geschreven?’, maar voor ‘Waarom heb ík dit artikel geschreven?’

Het antwoord op de vraag ‘Waarom ik?’ ligt in het feit dat ik gedurende mijn 65-jarige journalistieke loopbaan ook de grote sportgebeurtenissen van dichtbij en vaak ter plaatse heb gevolgd.

Vanaf het WK van 1974 in Duitsland, via Argentinië 1978 en de toernooien die daarna volgden, heb ik de wereldkampioenschappen van dichtbij en vaak ter plaatse gevolgd. In de loop der jaren zag ik dat grote toernooien niet alleen bestaan uit negentig minuten voetbal, maar ook uit machtsstrijd achter de schermen, botsingen tussen federaties, politieke inmenging en belangen van miljarden dollars.

Ik sprak met wereldberoemde voetballers, trainers, scheidsrechters, bondsvoorzitters en sportbestuurders. Met sommigen maakte ik interviews, met anderen zat ik aan tafel en van weer anderen volgde ik de verklaringen ter plaatse. Een belangrijk deel daarvan legde ik vast op foto’s en in documenten uit mijn persoonlijke journalistieke archief.

Wanneer ik over FIFA schrijf, geef ik dus niet alleen commentaar op een bericht dat vandaag voor mij ligt. Ik vergelijk de ontwikkelingen van nu met wat ik vroeger heb gezien en meegemaakt en met wat zich in mijn journalistieke geheugen heeft opgehoopt.

Ik beweer vanzelfsprekend niet dat ik alles weet. Maar ik weet wel wat ik schrijf en waarom ik het schrijf.

Dat is precies waarom ík dit nieuws- en commentaarstuk over FIFA heb geschreven.

En dan nu het eigenlijke onderwerp:

MATCHFIXING BIJ FIFA OF MACHTSPOLITIEK?

De internationale organisatie die tijdens het WK de gokmarkten volgde, signaleerde zeven verdachte gevallen die nader moeten worden onderzocht. FIFA, de Fédération Internationale de Football Association, verklaarde daarentegen dat tijdens het toernooi geen matchfixing of verdachte gokactiviteit was vastgesteld.

Nadat de Amerikaanse president Donald Trump FIFA-voorzitter Gianni Infantino had gebeld, werd de schorsing van de Amerikaanse voetballer Folarin Balogun na zijn rode kaart opgeschort. Daarmee werd zichtbaar hoe dicht voetbal en politiek elkaar inmiddels zijn genaderd.

Nog voordat FIFA zijn besluit had bekendgemaakt, werd een speciale gokmarkt geopend op de vraag of Balogun in de volgende wedstrijd zou spelen. Dat riep onmiddellijk de vraag op: ‘Was de beslissing vooraf bekend?’

FIFA houdt toezicht op haar eigen toernooi, maar maakt de details van de controles niet openbaar. Daardoor ontstond een andere discussie: hoe geloofwaardig is een organisatie die zichzelf controleert?

Alle 55 UEFA-leden verzetten zich tegen Infantino’s plan om de commerciële rechten van het WK open te stellen voor particuliere investeerders. Na de boycotdreiging werd het plan ingetrokken, maar daarmee begon juist een mogelijk juridisch gevecht.

Het gaat inmiddels niet meer alleen om vermoedens van matchfixing. De discussie draait om de vraag wie de toekomst van het voetbal bestuurt, wie de beslissingen neemt en wie de miljardenpot verdeelt.

DE DISCUSSIE BEGON OP HET VELD EN BEREIKTE DE BESTUURSKAMERS

Eerder schreef ik uitvoerig over het kiesstelsel binnen FIFA, over de steeds grotere macht van Gianni Infantino en over een wereldvoetbalbestuur dat op papier democratisch oogt, maar in werkelijkheid steeds meer afglijdt naar een systeem zonder echte tegenstand.

Voor mij ligt nu een belangrijk onderzoek van twee pagina’s van Mascha de Jong in de Nederlandse krant De Telegraaf. De kop vat de hele discussie in één zin samen: ‘Matchfixing of machtspolitiek?’

Het probleem waarmee het wereldvoetbal vandaag wordt geconfronteerd, beperkt zich echter niet tot één van die twee mogelijkheden. Vermoedens van matchfixing, gokmarkten, politieke inmenging, de gesloten bestuursstructuur van FIFA, de nauwe band tussen Infantino en Trump en het plan om de commerciële waarde van het WK open te stellen voor particuliere investeerders zijn allemaal onderdelen van hetzelfde beeld.

Aan de ene kant zegt FIFA: ‘Wij hebben alles gevolgd en niets verdachts gevonden.’ Aan de andere kant wijzen onafhankelijke onderzoekers op zeven gevallen die nader onderzoek verdienen.

Aan de ene kant wordt beweerd dat de voetbalregels voor iedereen gelijk gelden. Aan de andere kant wordt na een telefoontje van de Amerikaanse president de automatische schorsing van een Amerikaanse speler opgeschort.

Aan de ene kant wordt FIFA voorgesteld als een internationale non-profitorganisatie die het voetbal moet ontwikkelen. Aan de andere kant wilde zij de commerciële rechten van het WK voor miljarden dollars openstellen voor particuliere investeerders.

Daar begint de werkelijke vraag: wordt het voetbal op het veld bestuurd, of in gesloten kamers vol telefoontjes, politieke relaties en miljardencontracten?

FIFA ZEGT ‘NIETS VERDACHTS’, ONAFHANKELIJKE WAARNEMERS SIGNALEREN ZEVEN GEVALLEN

FIFA noemt wedstrijdmanipulatie een van de grootste bedreigingen voor het voetbal. Daar worden miljoenen dollars aan besteed. Gokmarkten worden gevolgd, integriteitsfunctionarissen van nationale bonden worden opgeleid en spelers en scheidsrechters krijgen voorlichting.

FIFA zegt dat haar Integrity Task Force, oftewel integriteitseenheid, wedstrijden en ontwikkelingen op de gokmarkt in real time volgt. Volgens de officiële uitleg van FIFA moet dit systeem niet alleen verdachte gebeurtenissen opsporen, maar ook samenwerken met bevoegde autoriteiten om netwerken voor matchfixing te onderzoeken en te ontmantelen.

Na het WK 2026 verklaarde FIFA dat tijdens het hele toernooi geen verdachte gokactiviteit of aanwijzing voor wedstrijdmanipulatie was geconstateerd. Onderzoekers van de Group of Copenhagen, het internationale samenwerkingsverband binnen de Raad van Europa, signaleerden tijdens datzelfde toernooi echter zeven afzonderlijke ‘gele waarschuwingen’.

De betekenis van zo’n gele waarschuwing moet zorgvuldig worden uitgelegd. In geen van die zeven gevallen is bewezen dat er daadwerkelijk sprake was van matchfixing. Een gele waarschuwing betekent dat rond een wedstrijd of op de gokmarkt ongebruikelijke signalen zijn aangetroffen die uitleg en nader onderzoek verdienen.

Er is dus geen bewezen misdrijf. Maar er bestaan wel ernstige vragen die verhinderen dat men eenvoudig kan zeggen: ‘Er is helemaal niets aan de hand.’

De onderzoekers bekeken onverklaarbare veranderingen in quoteringen, ongebruikelijke geldstromen, speciale weddenschappen op bepaalde spelers of beslissingen en opvallende ontwikkelingen op voorspellingsmarkten.

Naar schatting werd tijdens het WK voor ongeveer 240 miljard dollar gegokt. Dat is ongeveer twee keer zoveel als tijdens het WK 2022 in Qatar. Gokken draait allang niet meer alleen om de vraag: ‘Wie wint de wedstrijd?’

Ook de vraag of een speler een kaart krijgt, in een bepaalde wedstrijd zal spelen, of de VAR ingrijpt en tal van kleinere gebeurtenissen tijdens een duel kunnen onderwerp van een weddenschap zijn.

Voorspellingsmarkten zoals Polymarket en Kalshi werken bovendien anders dan traditionele gokbedrijven. Sommige transacties kunnen anoniem worden uitgevoerd en gebruikte betaalmethoden zijn moeilijk te traceren. Daardoor wordt toezicht nog ingewikkelder.

TRUMP BELDE, DE SCHORSING VAN BALOGUN WERD OPGESCHORT

De grootste controverse tijdens het WK ontstond na de rode kaart van de Amerikaanse international Folarin Balogun. Hij werd in de wedstrijd tegen Bosnië en Herzegovina van het veld gestuurd. Volgens de normale regels zou hij automatisch de volgende wedstrijd moeten missen.

De volgende tegenstander van de Verenigde Staten was België.

Toen volgde een onverwachte ontwikkeling. De Amerikaanse president Donald Trump belde FIFA-voorzitter Gianni Infantino en vroeg om herziening van de rode kaart. Trump beweerde dat de actie geen overtreding was en uitte bovendien zware twijfels over de Braziliaanse scheidsrechter Raphael Claus.

De Disciplinaire Commissie van FIFA verwijderde de rode kaart niet uit de boeken, maar schortte de uitvoering van de automatische schorsing van één wedstrijd op met een proeftijd van een jaar. Daardoor kon Balogun tegen België spelen. FIFA baseerde het besluit op artikel 27 van haar disciplinaire reglement. Het besluit en Trumps gesprek met Infantino haalden ook de internationale persbureaus.

De Belgische voetbalbond sprak openlijk zijn verbazing uit. De Belgische bondscoach Rudi Garcia vergeleek de gang van zaken met ‘een 1-aprilgrap’.

UEFA reageerde nog veel harder. Zij noemde het FIFA-besluit ‘ongekend, onbegrijpelijk en niet te rechtvaardigen’ en waarschuwde dat het de integriteit en geloofwaardigheid van het voetbal aantastte. De reactie van UEFA tilde de discussie ver boven de schorsing van één speler uit.

FIFA houdt vanzelfsprekend vol dat haar disciplinaire organen onafhankelijk zijn en dat het besluit niet werd genomen vanwege Trumps telefoontje. Maar de timing neemt de twijfel bij het publiek niet weg.

Een staatshoofd belt de voorzitter van FIFA. Hij vraagt om een rode kaart opnieuw te bekijken. Vervolgens wordt de automatische schorsing van de sterspeler van zijn land opgeschort.

Is het na zo’n gang van zaken voldoende om te zeggen: ‘De politieke inmenging heeft geen invloed gehad op het besluit’? In het voetbal is het niet genoeg dat recht wordt gedaan. Miljoenen mensen moeten ook kunnen zien en geloven dat het recht eerlijk is toegepast.

DE WEDDENSCHAP DIE AL OPENSTOND VOORDAT HET BESLUIT BEKEND WAS

Een andere ontwikkeling maakte de zaak-Balogun nog controversiëler. Nadat hij rood had gekregen, opende Polymarket een speciale weddenschap op de vraag of hij tegen België zou spelen.

De Disciplinaire Commissie van FIFA maakte pas drie dagen later bekend dat de schorsing was opgeschort. Dit is een van de belangrijkste punten waarop de Group of Copenhagen de aandacht vestigde. Voor geen van de andere veertien spelers die tijdens het WK rood kregen, werd een vergelijkbare gokmarkt geopend.

Waarom alleen Balogun? Hadden sommigen vooraf geraden welke beslissing FIFA zou nemen? Of beschikte iemand over voorkennis over de richting waarin het besluit zich zou ontwikkelen?

Die vragen zijn nog niet beantwoord. Daarom zou het onjuist zijn te schrijven dat matchfixing is bewezen. Maar journalistiek en sportrecht vereisen wel dat de zaak wordt onderzocht.

De Group of Copenhagen vroeg FIFA om een schriftelijke uitleg. FIFA en Polymarket gaven aanvankelijk geen inhoudelijk antwoord.

HET GING NIET ALLEEN OM ÉÉN RODE KAART

De onderzoekers bekeken meer dan alleen de zaak-Balogun. Ook de rode kaart van de Zuid-Afrikaanse aanvoerder in de slotfase tegen Mexico, ongebruikelijk grote bedragen op specifieke wedstrijduitkomsten en uitzonderlijk lange VAR-controles kwamen onder het vergrootglas te liggen.

Zo werd naar verluidt voor ongeveer 4,8 miljoen dollar ingezet op de mogelijkheid dat Spanje Kaapverdië niet zou verslaan. De wedstrijd eindigde in 0-0.

Ook de VAR-controle van meer dan drieënhalve minuut bij het afgekeurde doelpunt van Ferran Torres tijdens de 4-0-zege van Spanje op Saoedi-Arabië werd in combinatie met afwijkende gokpatronen onderzocht.

Geen van deze gebeurtenissen bewijst op zichzelf matchfixing. Een onverwachte uitslag, een verkeerde beslissing van de scheidsrechter of een langdurige VAR-controle kan altijd voorkomen.

Maar wanneer rond zulke gebeurtenissen ook ongebruikelijke gokbewegingen optreden, moet niet alleen naar de beslissing op het veld worden gekeken. Dan moet eveneens worden onderzocht waar het geld vandaan kwam en waar het naartoe ging.

KAN FIFA ZICHZELF CONTROLEREN?

Arnout Geeraert, universitair docent sport en samenleving aan de Universiteit Utrecht, wijst erop dat sportbonden steeds hetzelfde verhaal vertellen: ‘Er is niets te zien, alles is onder controle.’

FIFA zegt honderdduizenden wedstrijden te volgen en de winstkansen bij gokbedrijven te analyseren. Jaarlijks worden dossiers over ongeveer 900 tot 1.000 verdachte wedstrijden naar nationale bonden of bevoegde autoriteiten gestuurd.

Maar namen en details worden niet openbaar gemaakt. Welke wedstrijd was verdacht? Welke gokbeweging werd onderzocht? Welk dossier werd afgerond? In hoeveel gevallen volgde een disciplinaire straf? Hoeveel zaken werden aan justitie overgedragen?

Het publiek krijgt daar meestal geen antwoord op. Zodra FIFA zegt ‘Wij hebben de noodzakelijke stappen gezet’, wordt verwacht dat de discussie eindigt. Precies daar begint het geloofwaardigheidsprobleem.

FIFA organiseert haar eigen toernooien, beheert de inkomsten uit uitzendingen en sponsoring en wil haar commerciële reputatie beschermen. Tegelijk onderzoekt zij zelf of tijdens haar eigen toernooi sprake was van matchfixing.

Een matchfixingschandaal zou de waarde van het product dat FIFA verkoopt rechtstreeks aantasten. Sponsors zouden het vertrouwen verliezen, omroepen zouden ongerust worden en supporters zouden hun geloof in het spel kwijtraken.

FIFA is daardoor zowel verkoper als controleur. Zoals Geeraert aangeeft, is het niet realistisch van sportbonden te verwachten dat zij zelf bekendmaken dat hun eigen huis besmet is. Zeggen ‘Er bestaan vermoedens van matchfixing in ons toernooi’ betekent immers ook dat de waarde van het eigen commerciële product ter discussie wordt gesteld.

DE TEGENSTRIJDIGHEID TUSSEN LEGAAL GOKKEN EN DE ILLEGALE MARKT

In haar strijd tegen matchfixing wijst FIFA vooral naar de illegale gokmarkt. Die vormt vanzelfsprekend een grote bedreiging voor het voetbal.

Maar ook legale gokbedrijven zijn onderdeel geworden van de miljardenindustrie rond het voetbal. Hun namen prijken op voetbalshirts, terwijl competities, bonden en mediabedrijven commerciële overeenkomsten met deze bedrijven sluiten.

Het voetbal verdient dus aan de ene kant geld aan gokken en zegt aan de andere kant de gevaren ervan te bestrijden.

Het probleem beperkt zich niet tot illegaal gokken. Doordat de gokmarkt zo dicht tegen het voetbal is aangegroeid, nemen ook de risico’s rond spelers, scheidsrechters, bestuurders en mensen met mogelijke voorkennis toe.

In een systeem waarin op iedere seconde van een wedstrijd kan worden ingezet, kan zelfs een klein beetje voorkennis grote bedragen opleveren.

DE NAUWE BAND TUSSEN TRUMP EN INFANTINO

De zaak-Balogun kreeg zoveel aandacht omdat de nauwe relatie tussen Trump en Infantino al veel langer ter discussie stond.

Tijdens het WK 2026 werden zij vaak samen gezien. Infantino’s houding tegenover Trump werd niet alleen als diplomatieke beleefdheid uitgelegd. Critici vonden dat de FIFA-voorzitter onvoldoende institutionele afstand hield tot de politieke leider van het gastland.

Wanneer een staatshoofd midden in het grootste voetbaltoernooi ter wereld tussenbeide komt bij een beslissing van de scheidsrechter en rechtstreeks de voorzitter van FIFA kan bellen, hoe kan dan worden verhinderd dat morgen een ander staatshoofd hetzelfde verlangt?

Als het telefoontje van een politicus niet onbeantwoord blijft, hebben voetbalbonden, clubs en gewone spelers dan hetzelfde recht?

Wanneer regels voor de machtigen worden opgerekt en voor de zwakken onverkort blijven gelden, kan men niet langer van rechtvaardigheid spreken.

ZOU HET WK AAN PARTICULIERE INVESTEERDERS WORDEN VERKOCHT?

Op een moment waarop Infantino zich onaantastbaar leek te wanen voor kritiek, presenteerde hij een veel groter plan.

Er zou een nieuwe commerciële onderneming worden opgericht onder de naam FIFA Forward Enterprise. De commerciële activiteiten rond evenementen als het WK en het WK voor clubs zouden aan deze structuur worden overgedragen.

De nieuwe onderneming werd op ongeveer 20 miljard dollar gewaardeerd. Door twintig procent van de aandelen aan particuliere investeerders te verkopen, wilde FIFA 4,2 miljard dollar ophalen.

De controverse werd nog groter toen ook de naam viel van het investeringsfonds van Joshua Kushner, de broer van Jared Kushner, de schoonzoon van Donald Trump.

FIFA hield vol dat particuliere investeerders geen zeggenschap zouden krijgen en dat de constructie meer middelen voor de ontwikkeling van het wereldvoetbal zou opleveren.

Elke aangesloten bond zou een eenmalige betaling van maximaal 20 miljoen dollar kunnen ontvangen. De bonden die van het geld wilden profiteren, moesten echter binnen een vastgestelde termijn beslissen.

De onvermijdelijke vraag luidde: wilde FIFA de steun van haar aangesloten bonden met geld veiligstellen?

HISTORISCHE BOYCOTDREIGING VAN UEFA

De reactie van UEFA was bijzonder fel. UEFA en haar 55 aangesloten bonden verwierpen unaniem het plan van FIFA om eigendomsbelangen in het WK en andere competities over te dragen aan particuliere investeerders.

De kernboodschap van UEFA was glashelder: de ziel en het bestuur van het voetbal zijn niet te koop.

UEFA kondigde aan dat haar aangesloten bonden niet aan FIFA-evenementen zouden deelnemen wanneer het plan niet werd ingetrokken. Het was een van de grootste institutionele opstanden die het wereldvoetbal ooit had meegemaakt. De gezamenlijke verklaring van UEFA en de 55 bonden vormde voor het eerst zo’n breed en georganiseerd front tegen Infantino.

Ook CONCACAF, de confederatie van Noord- en Midden-Amerika en het Caribisch gebied, protesteerde tegen de manier waarop het plan was voorbereid. De Aziatische voetbalconfederatie AFC verklaarde dat zij over een initiatief van deze omvang niet was geraadpleegd.

Europa, Azië en CONCACAF vertegenwoordigen samen een grote meerderheid van de 211 FIFA-leden.

Uiteindelijk moest Infantino terugkrabbelen. Het plan werd ingetrokken. Maar de discussie was niet voorbij.

UEFA ONDERNAM VERVOLGENS JURIDISCHE STAPPEN

De advocaten van UEFA stuurden FIFA een formele brief met het verzoek alle documenten, elektronische correspondentie en gegevens over het particuliere investeringsplan veilig te stellen.

In de brief werden achttien FIFA-bestuurders genoemd, onder wie Infantino. UEFA waarschuwde dat het verwijderen, wijzigen, verbergen of verloren laten gaan van materiaal in een mogelijke juridische procedure als vernietiging van bewijs kon worden beschouwd.

UEFA onderzoekt inmiddels juridische mogelijkheden, waaronder een rechtszaak, arbitrage en klachten bij toezichthouders. De brief waarin UEFA om bewaring van documenten verzocht laat zien dat het conflict niet beperkt blijft tot harde verklaringen.

UEFA stelt bovendien dat het vertrouwen in Infantino ernstig is beschadigd.

Terwijl de Noorse voetbalbond zijn vertrouwen introk, zouden ook enkele belangrijke personen binnen FIFA afstand van het plan hebben genomen. De Afrikaanse voetbalconfederatie CAF en een aantal Zuid-Amerikaanse bonden blijven Infantino daarentegen steunen.

Zo verandert het conflict binnen FIFA in een nieuwe machtsstrijd tussen Europa en andere continenten.

FIFA beweert op haar beurt dat tegen Infantino een ‘georganiseerde en aanhoudende beschadigingscampagne’ wordt gevoerd. Maar het mislukken van het plan van 4,2 miljard dollar, de boycot- en juridische dreiging van UEFA en het feit dat enkele bonden hun vertrouwen introkken, maken duidelijk dat dit veel meer is dan een mediadiscussie. De jongste ontwikkelingen wijzen erop dat Infantino voor de verkiezingen van maart 2027 wordt geconfronteerd met de zwaarste bestuurlijke crisis uit zijn loopbaan.

DE WERKELIJKE VRAAG IS: VAN WIE IS HET VOETBAL?

Beste lezers,

Waarover wij vandaag spreken, zijn niet alleen de zeven verdachte gokgevallen. Niet alleen de schorsing van Balogun. Niet alleen het telefoontje van Trump. En ook niet alleen het investeringsplan van Infantino.

Al deze gebeurtenissen leiden tot dezelfde vraag:

Van wie is het voetbal?

Van de bestuurders van FIFA? Van staatshoofden? Van particuliere investeringsfondsen? Van gokbedrijven? Of van de miljarden mensen die de stadions vullen, nachtenlang voor het beeldscherm zitten en hun clubshirt nauwelijks uittrekken?

FIFA is geen onderneming. Infantino is niet de eigenaar van FIFA. En het WK is geen handelswaar die zomaar door een investeringsfonds kan worden gekocht.

Het is niet de taak van FIFA om uitsluitend meer geld te verdienen. Zij moet de regels, de geloofwaardigheid en de onafhankelijkheid van het voetbal beschermen.
Maar wanneer FIFA zichzelf controleert, de details van haar onderzoeken niet openbaar maakt, een uitzonderlijk besluit na een politiek telefoontje niet overtuigend aan het publiek kan uitleggen en vervolgens probeert de commerciële toekomst van het WK open te stellen voor particuliere investeerders, gaat het probleem veel verder dan een paar verkeerde beslissingen.

Dit is een bestuurs- en vertrouwenscrisis.

MATCHFIXING IS NIET BEWEZEN, MAAR HET VERTROUWEN IS ZWAAR BESCHADIGD

Wij beschikken niet over bewijs dat tijdens het WK 2026 daadwerkelijk wedstrijden zijn gemanipuleerd. Dat moet duidelijk worden gezegd.

De zeven gele waarschuwingen van de Group of Copenhagen vormen geen bewijs van een misdrijf, maar een oproep tot nader onderzoek.

Tegelijk neemt de verklaring van FIFA dat ‘niets verdachts is vastgesteld’ niet alle vragen weg.

Vertrouwen ontstaat immers niet door alleen een conclusie bekend te maken. Er moet worden getoond hoe ieder geval is onderzocht. De besluitvorming moet worden uitgelegd. De deur voor politieke inmenging moet worden gesloten. Commerciële belangen en toezicht moeten van elkaar worden gescheiden.

Onafhankelijke instellingen moeten FIFA werkelijk kunnen controleren.

Het grootste gevaar voor het voetbal is niet alleen matchfixing. Het grootste gevaar ontstaat wanneer mensen beginnen te geloven dat wat zij op het veld zien vooraf kan zijn bepaald.

Wanneer een supporter gaat denken dat een beslissing van de scheidsrechter door geld, politiek of relaties achter gesloten deuren kan worden veranderd, verdwijnt de magie van het spel.

U kunt miljarden dollars verdienen. U kunt grotere stadions bouwen. U kunt duurdere kaartjes verkopen. U kunt meer landen aan het WK laten deelnemen.

Maar wanneer u het vertrouwen verliest, verliest u ook de ziel van het voetbal.

Uiteindelijk blijft één vraag over: was er tijdens het WK 2026 werkelijk sprake van matchfixing?

Dat kunnen wij vandaag niet met zekerheid zeggen.

Maar dat machtspolitiek inmiddels tot op het voetbalveld is doorgedrongen, kan niemand meer ontkennen.

Om het voorgaande beter te kunnen beoordelen, kijken wij nu kort naar het ontstaan en bestuur van FIFA en naar de personen die Türkiye binnen deze machtige organisatie hebben vertegenwoordigd.

MAAK KENNIS MET FIFA: DE MACHTIGE ORGANISATIE IN HET CENTRUM VAN HET WERELDVOETBAL

De volledige Franse naam van FIFA luidt Fédération Internationale de Football Association, in het Nederlands: Internationale Federatie van Voetbalbonden.

FIFA werd op 21 mei 1904 in Parijs opgericht door de voetbalorganisaties van België, Denemarken, Frankrijk, Nederland, Spanje, Zweden en Zwitserland. Duitsland meldde nog diezelfde dag per telegram dat het zich bij de nieuwe organisatie aansloot.

Wat begon als een initiatief van enkele Europese landen in Parijs, groeide uit tot een van de machtigste sportorganisaties ter wereld.

FIFA is tegenwoordig gevestigd in Zürich en telt 211 leden. Dat zijn er zelfs meer dan de Verenigde Naties. Onder de FIFA-paraplu bevinden zich namelijk niet alleen onafhankelijke staten, maar ook landen en gebieden met een eigen voetbalbond.

Sinds 2016 is Gianni Infantino voorzitter van FIFA.

OP PAPIER EEN FEDERATIE, IN WERKELIJKHEID EEN MONDIALE MACHT

De taak van FIFA beperkt zich niet tot het organiseren van een WK om de vier jaar.

Zij bestuurt het wereldvoetbal, organiseert internationale wedstrijden, geeft financiële en technische steun aan aangesloten bonden, helpt faciliteiten bouwen in landen waar het voetbal zich ontwikkelt en houdt zich bezig met vrouwenvoetbal, futsal, strandvoetbal, jeugdtoernooien, scheidsrechterszaken, discipline en de bescherming van de integriteit van het spel.

Over de fundamentele spelregels beslist FIFA echter niet alleen. Die regels worden vastgesteld door de International Football Association Board, de IFAB, waarin FIFA samen met de bonden van Engeland, Schotland, Wales en Noord-Ierland is vertegenwoordigd.

De werkelijke macht van FIFA komt vooral voort uit het WK.

Het eerste wereldkampioenschap werd in 1930 in Uruguay gehouden en groeide uit tot een mondiaal evenement dat door miljarden mensen wordt gevolgd. Het toernooi dat de Verenigde Staten, Canada en Mexico in 2026 gezamenlijk organiseerden, was de 23ste editie in de geschiedenis van het WK.

Het WK 2026 ging ook de geschiedenis in als het grootste toernooi tot dan toe: voor het eerst namen 48 nationale elftallen deel, drie landen traden samen als gastheer op en er werden 104 wedstrijden gespeeld.

DE ZES GROTE TAKKEN VAN FIFA

De nationale bonden die bij FIFA zijn aangesloten, behoren op basis van hun geografische ligging tot zes continentale confederaties.

UEFA bestuurt Europa, AFC Azië, CAF Afrika, CONMEBOL Zuid-Amerika, CONCACAF Noord- en Midden-Amerika en het Caribisch gebied, en OFC Oceanië.

Hoewel het grootste deel van Türkiye in Azië ligt, is het land sinds 1962 lid van UEFA.

FIFA is de hoogste organisatie van het wereldvoetbal; UEFA bestuurt het Europese voetbal. FIFA organiseert het WK, UEFA het Europees kampioenschap. Het WK voor clubs valt onder FIFA; de Champions League, Europa League en Conference League vallen onder UEFA.

Beide organisaties werken op veel terreinen samen, maar botsen geregeld over geld, de wedstrijdkalender, de belasting van clubs, de toekomst van het WK en de verdeling van bestuurlijke bevoegdheden. De strijd rond Infantino’s particuliere investeringsplan is een nieuwe en veel hardere fase in dat machtsspel.

HOE WORDEN DE BESLISSINGEN GENOMEN?

Het hoogste orgaan van FIFA is het FIFA-congres, waarin de aangesloten bonden zijn vertegenwoordigd.

Elke bond heeft één stem. Brazilië, Duitsland, Türkiye en een voetballand van zeer bescheiden omvang beschikken bij de presidentsverkiezing op papier over een stem van gelijke waarde.

Het congres kiest de voorzitter en beslist over wijzigingen van de statuten.

Tussen de congressen door neemt de FIFA Council de belangrijkste strategische beslissingen. Dit orgaan heette vroeger het Uitvoerend Comité van FIFA en is het invloedrijkste besluitvormingscentrum van het wereldvoetbal.

Juist deze ogenschijnlijk democratische structuur behoort tot de meest bekritiseerde kanten van FIFA.

Een aanzienlijk deel van de 211 bonden is voor voetbalaccommodaties, opleidingsprogramma’s en ontwikkelingsprojecten afhankelijk van financiële steun uit Zürich. Daarom wordt voortdurend gediscussieerd over de vraag hoe onafhankelijk de uitgebrachte stemmen werkelijk zijn van het uitgedeelde geld.

Er is een stembus. Er zijn stemmen. Maar of er ook echte concurrentie en krachtige controle op het bestuur bestaan, is veel minder duidelijk.

DE VOORZITTERS VAN FIFA EN DE GROEIENDE MACHT

De eerste FIFA-voorzitter was de Franse journalist en sportbestuurder Robert Guérin.

Jules Rimet, die het idee van het wereldkampioenschap verwezenlijkte, stond van 1921 tot 1954 aan het hoofd van FIFA en speelde een beslissende rol in haar ontwikkeling tot internationale macht.

Tijdens de 24 jaar durende ambtstermijn van de Braziliaan João Havelange, die in 1974 begon, groeide voetbal dankzij televisie-uitzendingen en grote sponsorovereenkomsten uit tot een reusachtige commerciële sector.

Onder Sepp Blatter, die Havelange in 1998 opvolgde, namen de inkomsten en mondiale invloed van FIFA verder toe. Beschuldigingen van corruptie, omkoping en onregelmatigheden leidden echter tot de zwaarste crisis uit haar geschiedenis.

De operaties in Zwitserland in 2015, de arrestatie van voetbalbestuurders en de rechtszaken in de Verenigde Staten legden de verloedering in het bestuurlijke centrum van het wereldvoetbal bloot.

Blatter trad af en werd voor meerdere jaren geschorst voor alle voetbalgerelateerde activiteiten.
Gianni Infantino, die in 2016 aantrad, beloofde aanvankelijk hervormingen, transparantie en schoon bestuur. In de jaren daarna werden zijn steeds sterker gecentraliseerde macht, zijn nauwe banden met politieke leiders en zijn pogingen om de commerciële structuur van FIFA uit te breiden juist nieuwe bronnen van controverse.

FIFA is allang niet meer alleen een voetbalbestuur. Met miljardeninkomsten, relaties met staatshoofden en beslissingen die het internationale prestige van landen beïnvloeden, is zij een mondiaal machtscentrum geworden.

DE TURK DIE ZIJN STEMPEL DRUKTE OP FIFA EN UEFA: ŞENES ERZİK

In 1993 sprak ik in San Marino met Şenes Erzik, die belangrijke functies vervulde bij UEFA en FIFA.

Şenes Erzik behoort tot de belangrijkste namen die Türkiye op de hoogste bestuurlijke niveaus van het wereldvoetbal hebben vertegenwoordigd.

Erzik werd op 18 september 1942 in Giresun geboren. Na het Robert College studeerde hij bedrijfskunde en economie aan de Boğaziçi Universiteit. Hij werkte in het bankwezen, leidde projecten voor UNICEF en was actief in het bedrijfsleven.

Maar zijn blijvende betekenis ligt vooral in het voetbalbestuur.

Şenes Erzik trad in 1977 toe tot het bestuur van de Turkse voetbalbond en was van 1989 tot 1997 voorzitter. Het was een periode van belangrijke veranderingen, waarin het Turkse voetbal zich sterker naar de buitenwereld opende en zowel het nationale elftal als de clubs ambitieuzer werden.

Erzik bouwde een internationale loopbaan op die veel verder reikte dan het voorzitterschap van de Turkse voetbalbond.

Zijn werk in UEFA-commissies begon in 1982. In 1990 trad hij toe tot het Uitvoerend Comité van UEFA. Vier jaar later werd hij vicevoorzitter en hij bleef die functie 21 jaar vervullen.

Vanaf 1996 maakte Şenes Erzik ook deel uit van het Uitvoerend Comité van FIFA.

Binnen UEFA werkte hij op cruciale terreinen van het Europese voetbal, waaronder clublicenties, cluborganisaties, financiën, fair play, maatschappelijke verantwoordelijkheid, stadionveiligheid, scheidsrechterszaken en de betrekkingen met nationale bonden. Hij stond aan het hoofd van talrijke commissies en werkgroepen.

Ook bij de totstandkoming van het Europese clublicentiesysteem, waardoor clubs pas aan UEFA-competities mogen deelnemen wanneer zij aan financiële, bestuurlijke en sportieve voorwaarden voldoen, leverde Şenes Erzik een belangrijke bijdrage.

Maar niet alleen het aantal functies maakte hem bijzonder.

In de harde machtsstrijd van de voetbalwereld won Erzik respect door zijn rust, diplomatieke talent, principiële houding en vermogen om tot overeenstemming te komen. Hij vertegenwoordigde Türkiye niet alleen; hij werd een voetbalstaatsman naar wie werd geluisterd, om wiens oordeel werd gevraagd en op wie een beroep werd gedaan om conflicten op te lossen.

Toen hij tijdens het UEFA-congres van 2015 in Wenen afscheid nam van zijn functies, gaven de congresafgevaardigden hem een staande ovatie. Hij werd benoemd tot erelid van UEFA.

De toenmalige UEFA-voorzitter Michel Platini benadrukte dat Şenes Erzik niet alleen een succesvolle bestuurder was, maar ook een ware gentleman die waarden, beginselen en mensen respecteerde. Hij prees in het bijzonder Erziks wijsheid, eerlijkheid, bereidheid tot dialoog en afkeer van nutteloze conflicten.

Gekozen worden voor een internationale voetbalfunctie is belangrijk. Maar bij het afscheid door vertegenwoordigers van vele landen staand worden toegejuicht, is een nog grotere prestatie.

Şenes Erzik ging de geschiedenis in als een van de meest gerespecteerde voetbalbestuurders die Türkiye heeft voortgebracht. Zijn kostbaarste nalatenschap bestaat niet alleen uit de functies die hij bekleedde, maar vooral uit het vertrouwen en het gezag dat hij daarin voor zijn land verwierf.

VÓÓR ŞENES ERZİK WAS ER NECDET ÇOBANLI

De geschiedenis van Türkiye in het FIFA-bestuur begon niet met Şenes Erzik.

Necdet Çobanlı, een pionier van het Turkse voetbalbestuur op internationaal niveau, werd in 1976 gekozen in het Uitvoerend Comité van FIFA en bleef daar twaalf jaar actief.

Hij maakte ook deel uit van de UEFA-commissie voor het Europees kampioenschap en stond bekend als jurist en als gerespecteerd internationaal voetbalbestuurder.

In 1988 werd hij benoemd tot erelid van FIFA.

Necdet Çobanlı wist toe te treden tot het hoogste besluitvormingsorgaan van FIFA in een periode waarin de internationale betrekkingen van het Turkse voetbal nog volop in ontwikkeling waren. Daarmee opende hij de weg voor Turkse bestuurders die na hem kwamen.

OOK SERVET YARDIMCI WERD GEKOZEN IN HET UITVOEREND COMITÉ VAN UEFA

Na Şenes Erzik vertegenwoordigde Servet Yardımcı Türkiye in het hoogste besluitvormingsorgaan van UEFA.

Yardımcı was jarenlang bestuurder en eerste vicevoorzitter van de Turkse voetbalbond. Tijdens het UEFA-congres van 2017 in Helsinki werd hij gekozen in het Uitvoerend Comité.

Bij de verkiezing van 2021 kreeg hij 47 van de 55 stemmen en werd hij herkozen.

Dat Servet Yardımcı tweemaal tot het belangrijkste bestuursorgaan van UEFA werd gekozen, zorgde ervoor dat Türkiye ook na Şenes Erzik vertegenwoordigd bleef in de top van het Europese voetbalbestuur.

DE LANGE JURIDISCHE LOOPBAAN VAN LEVENT BIÇAKCI

Ook jurist Levent Bıçakcı, voormalig voorzitter van de Turkse voetbalbond, vervulde jarenlang belangrijke functies binnen UEFA. Vanaf 1990 maakte hij deel uit van de beroepsinstantie van UEFA. Tot 2023 was hij vicevoorzitter van dat orgaan.

Meer dan dertig jaar actief zijn binnen het disciplinaire en juridische systeem van UEFA is een prestatie die maar weinig voetbalbestuurders bereiken.

Bıçakcı was daarnaast betrokken bij de Istanbul-sessie van het UEFA Football Law Programme en maakte deel uit van het wetenschappelijk comité van dat programma.

In verschillende perioden vervulden ook andere Turkse voetbalbestuurders, juristen, artsen en scheidsrechters functies in commissies van FIFA en UEFA. Maar Necdet Çobanlı, Şenes Erzik en Servet Yardımcı nemen een bijzondere plaats in, omdat zij werden gekozen in de hoogste besluitvormingsorganen en jarenlang aan de tafels zaten waar de koers van het internationale voetbal werd bepaald.

MET DE MACHT VAN FIFA GROEIT OOK HAAR VERANTWOORDELIJKHEID

FIFA is vandaag de grootste en invloedrijkste sportorganisatie ter wereld.

Beslissen welk land een WK mag organiseren is niet alleen een sportieve keuze. Ook miljardeninvesteringen, toeristische inkomsten, politiek prestige, uitzendrechten, sponsorovereenkomsten en internationale betrekkingen worden erdoor beïnvloed.

Een macht van deze omvang moet worden gecontroleerd. De besluitvorming moet transparant zijn en bestuurders moeten vrij blijven van politieke en commerciële beïnvloeding.

FIFA bestuurt immers niet alleen een spel. Zij beheert de passie van miljarden mensen, het aanzien van landen en het gemeenschappelijke voetbalerfgoed van de wereld.

Juist daarom kunnen de huidige discussies over gokken, politieke inmenging en particuliere investeerders niet worden afgedaan als gewone bestuurlijke meningsverschillen.

Hoe groter FIFA wordt, hoe zwaarder haar plicht om verantwoording af te leggen.

De toekomst van het wereldvoetbal behoort niet alleen toe aan de bestuurders in Zürich, maar aan de miljarden mensen die van het spel houden.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir