KIBRIS DOSYASININ YARATTIĞI GELİŞMELER… BİLİNÇLİ, DENGELİ VE BELGELERE DAYALI OLARAK HAZIRLANAN BİR HABER/YORUMUN YARATTIĞI OLUMLU HAVA
Paylaş:
Doğru bilgiler, sağlam belgeler ve dengeli bir anlatımla hazırlanan bir yazı; okurları düşündürebilir, diplomatların dikkatini çekebilir, başka gazetecilerle yeni bir diyalog başlatabilir ve eksik bilinen tarihî gerçeklerin yeniden değerlendirilmesini sağlayabilir.
Kıbrıs Dosyası’nın ardından yaşananlar, bilinçli ve sorumlu gazeteciliğin etkisinin, bir yazının yayınlanmasıyla sona ermediğini gösterdi. Bazen asıl gelişmeler, yazı yayınlandıktan sonra başlıyor.
Dosyanın Hollanda medyasına gönderilmesinden sonra NOS’un tanınmış programı “Met het Oog op Morgen”dan davet aldım. Ancak programın canlı değil, önceden kaydedilerek yayınlanacağını öğrenince katılmaktan vazgeçtim.
De Telegraaf’ın İstanbul muhabiri Maarten van Aalderen ile hafif bir eleştiri üzerine başlayan mektuplaşma, karşılıklı suçlamaya değil, iki gazetecinin birbirini dinlediği değerli ve yapıcı bir fikir alışverişine dönüştü.
Van Aalderen, Annan Planı’nı Kıbrıs Türklerinin kabul ettiğini, Kıbrıs Rumlarının ise reddettiğini doğruladı; Crans-Montana görüşmelerinin de Kıbrıs Rum tarafının uzlaşmaz tutumu nedeniyle sonuçsuz kaldığı izlenimini taşıdığını belirtti.
Daha önce de, Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan, ailelere Kıbrıs Dosyası’nı çocuklarına okutmalarını, birlikte tartışmalarını ve ileride yeniden başvurmak üzere arşivlemelerini tavsiye etmişti.
(Yazının Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
20, 21, 22 ve 23 Temmuz 2026 tarihlerinde Türkçe ve Hollandaca olarak yayınladığım “52 Yıl sonra, Kıbrıs destanının eksik bırakılan sayfaları” başlıklı dosya haberime gelen reaksiyonları, 24 Temmuz’da yayınladığım, “Kıbrıs dosyası dört gün yayınlandı… yankısı hâlâ sürüyor” başlıklı ayrı bir yazıyla siz değerli okurlarıma aktarmıştım.
Dosyanın dört gün süren yayını boyunca Hollanda’dan, Türkiye’den, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşayan Türklerden yüzlerce mesaj aldım.
Bir ara elektronik posta sistemim, art arda gelen mesajlar nedeniyle yeni e-postaları kabul edemez hâle geldi.
Okurlardan en çok gelen istek, dört gün boyunca bölüm bölüm yayınlanan bu kapsamlı çalışmanın tek dosya hâline getirilmesiydi. Birçok okurum, dosyayı yalnızca okumakla yetinmek istemiyor; çocuklarına bırakmak ve ileride yeniden başvurmak üzere aile arşivinde saklamak istediğini belirtiyordu.
Dosyanın yarattığı yankı yalnızca okurlarla sınırlı kalmadı. Diplomasi çevrelerinden gelen değerlendirmeler de, hazırladığım çalışmanın bir yazı dizisinin ötesine geçtiğini gösteriyordu.
En anlamlı reaksiyonlardan biri, Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan’dan geldi. Büyükelçi Yazgan, Kıbrıs Dosyası’nı sosyal medya hesabında paylaşarak, Hollanda’da yaşayan Türk ailelerine, “Çocuklarınıza okutun, birlikte tartışın” çağrısında bulundu ve çalışmanın aile arşivlerinde saklanmasını tavsiye etti.
Büyükelçi Yazgan’ın değerlendirmesinde dikkat çektiği bir başka nokta da, genç kuşakların tarihî olayları doğru kaynaklardan öğrenmesinin önemiydi. Kıbrıs meselesinin yalnızca 1974 yılında yaşananlardan ibaret olmadığını; 15 Temmuz 1974 darbesi, EOKA’nın faaliyetleri, Enosis girişimleri ve Türkiye’nin 1960 Garanti Antlaşması’ndan doğan hak ve sorumluluklarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini izah ediyordu.
Yazgan ayrıca, Hollanda’da görev yapan Türk basınının, yalnızca Türk toplumuna haber vermekle yetinmemesi gerektiğine dikkat çekiyordu. Türkiye’nin görüşlerinin ve tarihî gerçeklerin Hollandalı siyasetçilere, parlamenterlere, akademisyenlere, kanaat önderlerine ve medya mensuplarına da belge ve güvenilir kaynaklarla anlatılmasının büyük önem taşıdığını belirtiyordu.
Bir büyükelçinin, gazetecilik çalışmam hakkında ailelere çocuklarına okutma, birlikte tartışma ve arşivleme çağrısında bulunması, benim için kuşkusuz son derece değerliydi.
Çünkü bu değerlendirme, Kıbrıs Dosyası’nın yalnızca güncel bir yazı dizisi olarak okunmadığını; gelecek kuşaklara bırakılması gereken bir tarih ve hafıza çalışması olarak görüldüğünü ortaya koyuyordu.
Ankara’dan aldığım bilgiler de dikkat çekiciydi. Güvenilir kaynaklar, dosyanın çeşitli çevrelerde değerlendirildiğini, özellikle belgelere ve tarihî kaynaklara dayanan anlatımının ilgi gördüğünü belirtiyorlardı.
Kısacası Kıbrıs Dosyası, yayınlandığı dört günün sonunda kapanıp unutulan bir çalışma olmadı. Okurların, diplomatların ve çeşitli çevrelerin gösterdiği ilgiyle birlikte yaşamaya ve yeni gelişmeler doğurmaya devam etti.
Bir yazının nasıl bir atmosfer yaratabileceğini gösteren 24 Temmuz’daki o değerlendirmemden sonra, doğrusu benim de beklemediğim ve inanılması güç bazı gelişmeler yaşandı.
Bugün sizlere bu gelişmelerden söz edeceğim.
Amacım Kıbrıs meselesini yeniden tartışmaya açmak değil. Asıl amacım; bilinçli, dengeli ve belgelere dayalı olarak hazırlanan bir haber ve yorumun, doğru kişilere ulaştığında nasıl olumlu gelişmelere yol açabileceğini anlatmaktır.
Çünkü gazetecilik yalnızca yaşananları aktarmak değildir. Doğru bilgiler, sağlam belgeler ve dengeli bir anlatımla hazırlanan bir yazı; okurları düşündürebilir, diplomatların dikkatini çekebilir, başka gazetecilerle yeni bir fikir alışverişi başlatabilir ve eksik bilinen tarihî gerçeklerin yeniden değerlendirilmesini sağlayabilir.
Kıbrıs Dosyası’nın ardından yaşananlar, bilinçli ve sorumlu gazeteciliğin etkisinin bir yazının yayınlanmasıyla sona ermediğini gösterdi. Tam tersine, bazen asıl gelişmeler yazı yayınlandıktan sonra başlar.
HOLLANDA MEDYASINDAN BÜYÜK İLGİ
Kıbrıs Dosyası’nın Hollanda medyasına gönderilmesinin ardından, NOS’un tanınmış programı “Met het Oog op Morgen”dan davet aldım. Programın canlı değil, banttan yayınlanacağını öğrenince katılmamayı tercih ettim.
Kıbrıs dosyasının Hollanda medyasına da gönderilmesinden sonra, çeşitli Hollanda yayın organları konuya ilgi gösterdi ve dosyaya yer verdi.
En dikkat çekici reaksiyonlardan biri, Hollanda kamu yayın kuruluşu NOS’un tanınmış programı “Met het Oog op Morgen”dan aldığım davetti. Bana verilen bilgiye göre, Kıbrıs konusunda Türkiye’ye yönelik açıklamalarda bulunan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in de programda yer alması planlanmıştı.
Başlangıçta programa katılmayı kabul etmeyi düşündüm. Ancak yayının canlı yapılmayacağını, önceden kaydedildikten sonra banttan yayınlanacağını öğrenince katılmaktan vazgeçtim.
Çünkü yıllar boyunca edindiğim gazetecilik tecrübesi bana, önceden kaydedilen böylesi programlarda yapılan uzun açıklamaların montaj sırasında nasıl kısaltılabildiğini, hatta bazen anlatılmak istenenin bambaşka bir biçime sokulabildiğini öğretmişti.
Devletlerarası boyutu bulunan böylesine hassas bir konunun neden canlı yayında ele alınmadığını anlayamadım. Ancak bant kaydının doğurabileceği sonuçları çok iyi bildiğim için, programa katılmamayı tercih ettim.
MAARTEN VAN AALDEREN İLE BAŞLAYAN MEKTUPLAŞMA
De Telegraaf’ın İstanbul muhabiri Maarten van Aalderen ile Kıbrıs üzerine başlayan mektuplaşmamız, karşılıklı saygıya dayanan meslektaşça bir fikir alışverişine dönüştü.
Kıbrıs dosyasını yayınlamamın ardından yaşanan en ilginç ve önemli gelişmelerden biri de,
De Telegraaf gazetesinin İstanbul muhabiri Maarten van Aalderen ile aramızda başlayan mektuplaşma oldu.
Van Aalderen, De Telegraaf’ta yayınlanan Kıbrıs haberine ilişkin değerlendirmemi okuduktan sonra bana kısa bir mektup gönderdi.
İlk mektubunda, yazdıklarımın kendisi için yeni bilgiler olmadığını belirtiyor ve bir gazete haberi hazırlarken kullanabileceği kelime sayısının sınırlı olduğuna dikkat çekiyordu. Kıbrıs tarihinin tamamını tek bir haberde anlatmasının mümkün olmadığını izah eden Van Aalderen, konuya yabancı olmadığını özellikle vurguluyordu.
Bu görüşünü desteklemek için de geçmişte Rauf Denktaş ile dört, Mehmet Ali Talat ile beş kez röportaj yaptığını hatırlatıyor ve “Kıbrıs Türklerinin görüşlerini iyi biliyorum” diyordu.
Ben de kendisine gönderdiğim ilk cevapta, haberimi okuma ve değerlendirmelerime şahsen karşılık verme nezaketini gösterdiği için teşekkür ettim.
Bir gazetede kullanılabilecek alanın sınırlı olduğunu çok iyi anladığımı, benim de uzun gazetecilik hayatım boyunca bu sorunla defalarca karşılaştığımı belirttim.
Rauf Denktaş ve Mehmet Ali Talat ile yaptığı röportajların, Kıbrıs meselesini ve Kıbrıs Türklerinin görüşlerini bildiğini gösterdiğini, bu nedenle kendisinin konu hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığını hiçbir zaman ima etmediğimi özellikle vurguladım.
Ancak benim üzerinde durduğum nokta farklıydı.
Kıbrıs dışındaki milyonlarca insan, 20 Temmuz 1974’te yaşananları yalnızca Türkiye’nin adayı “işgal ettiği” iddiası üzerinden biliyordu.
Oysa Türkiye’nin neden askerî müdahalede bulunduğunu anlayabilmek için, 15 Temmuz 1974’te Atina’daki askerî cuntanın gerçekleştirdiği darbeyi ve bu darbeye giden tarihî süreci de bilmek gerekiyordu.
15 Temmuz 1974’te Atina’daki Albaylar Cuntası’nın desteğiyle gerçekleştirilen darbe,
Kıbrıs’taki anayasal düzeni fiilen ortadan kaldırdı. Türkiye, darbeden beş gün sonra askerî harekâta başladı.
Bu nedenle Van Aalderen’e, birkaç cümleyle dahi olsa olayların tarihî arka planına yer verilmesinin, okura daha dengeli bir değerlendirme imkânı sağlayacağını yazdım.
Kıbrıs’ın 1960 yılında Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumların ortaklığına dayanan bir cumhuriyet olarak kurulduğunu, buna rağmen 1963’ten itibaren Kıbrıs Türklerine yönelik ağır saldırılar yaşandığını ve 15 Temmuz 1974’te gerçekleştirilen darbenin adadaki anayasal düzeni fiilen ortadan kaldırdığını hatırlattım.
24 Aralık 1963’te Lefkoşa’nın Kumsal semtinde gerçekleştirilen saldırıda, Türk Alayı’nda görevli Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi Mürüvvet İlhan ile çocukları Murat, Kutsi ve Hakan evlerinin banyosunda katledildi. Daha sonra Barbarlık Müzesi’ne dönüştürülen ev, Kıbrıs Türklerinin yaşadığı acıların en çarpıcı tanıklarından biri olarak korundu.
Türkiye’nin sıradan bir komşu ülke olmadığını; Yunanistan ve Birleşik Krallık ile birlikte, 1960 Garanti Antlaşması uyarınca üç garantör devletten biri olduğunu da belirttim.
Türkiye’nin askerî harekâttan önce diğer garantörlerle birlikte hareket etmeye çalıştığını, bunun mümkün olmaması üzerine darbeden beş gün sonra tek başına müdahalede bulunduğunu anlattım.
Müdahaleyi siyaseten destekleyenlerin de eleştirenlerin de bulunabileceğini, ancak 20 Temmuz’un, 15 Temmuz darbesi ve ondan önce yaşananlar anlatılmadan adil biçimde değerlendirilemeyeceğini ifade ettim.
Bir başka örnek olarak da, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın öncülüğünde hazırlanan barış planını gösterdim. Planın 2004 yılında Kıbrıs Türklerinin çoğunluğu tarafından kabul edildiğini, Kıbrıs Rumlarının büyük çoğunluğu tarafından ise reddedildiğini, buna rağmen Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası konumunda herhangi bir değişiklik olmadığını hatırlattım.
Van Aalderen’e yazdığım mektupta, amacımın haberini gazetecilik açısından yermek olmadığını da açıkça belirttim. Yazdıklarımın, tarihî arka planın tamamlanmasına yönelik meslektaşça bir katkı olarak değerlendirilmesini istedim.
Ayrıca kendisine, uzun yıllardır zihnimi meşgul eden bir soruyu da yönelttim:
Dünyanın çeşitli bölgelerinde, Kuzey Kıbrıs’tan gerek nüfus gerekse yüzölçümü bakımından daha küçük devletler uluslararası toplum tarafından tanınırken, yarım asrı aşkın süredir kendi yönetimine, parlamentosuna, hükümetine, yargı sistemine ve demokratik seçimlerine sahip olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti neden hâlâ yalnızca Türkiye tarafından tanınıyordu?
MAARTEN’E GÖNDERDİĞİM UZUN CEVAP
Van Aalderen’e gönderdiğim cevapta, gazetelerdeki yer ve kelime sınırlamasını çok iyi anladığımı belirttim. Uzun gazetecilik hayatım boyunca ben de aynı sorunla sayısız kez karşılaşmıştım.
Ancak bir konuyu bütün ayrıntılarıyla anlatmakla, o konunun anlaşılmasını sağlayacak temel tarihî çerçeveyi birkaç cümleyle vermek arasında önemli bir fark vardı.
Van Aalderen’e, milyonlarca okurun 20 Temmuz 1974’te yaşananları yalnızca Türkiye’nin Kıbrıs’ı “işgal ettiği” şeklindeki tek taraflı bir anlatımla öğrendiğini yazdım. Oysa Türkiye’nin neden askerî müdahalede bulunduğu belirtilmeden kullanılacak “işgal” sözcüğü, okurun zihninde olayların başlangıcı ve gelişimi hakkında eksik bir tablo oluşturuyordu.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960 yılında Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumların ortaklığı üzerine kurulduğunu; 1963’ten itibaren Kıbrıs Türklerine yönelik şiddet olaylarının yaşandığını ve ortaklık düzeninin fiilen ortadan kalktığını hatırlattım.
Asıl kırılma noktasının ise 15 Temmuz 1974’te Atina’daki askerî cuntanın düzenlediği darbe olduğunu belirttim. Cumhurbaşkanı Makarios görevden uzaklaştırılmış, Enosis yanlısı Nikos Sampson yönetime getirilmiş ve adanın anayasal düzeni çökmüştü.
Türkiye’nin sıradan bir komşu ülke olmadığını; Yunanistan ve Birleşik Krallık ile birlikte 1960 Garanti Antlaşması’nın üç garantör devletinden biri olduğunu da vurguladım.
Bu nedenle, 20 Temmuz 1974’te yaşananların, beş gün önce gerçekleştirilen darbe ve o darbeye giden tarihî süreç anlatılmadan değerlendirilemeyeceğini yazdım.
Mektubumda 2004 yılındaki Annan Planı referandumuna da değindim. Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan çözüm planını Kıbrıs Türklerinin çoğunluğu kabul etmiş, Kıbrıs Rumlarının büyük çoğunluğu ise reddetmişti. Buna rağmen Kıbrıs Türklerinin uluslararası alandaki yalnızlığı sona ermemişti.
Van Aalderen’e şu temel düşüncemi aktardım:
“Tarihî olaylar, ancak onlara giden süreç de anlatıldığında doğru biçimde değerlendirilebilir.”
Amacımın kendisinin gazeteciliğini sorgulamak olmadığını da açıkça belirttim. Yazdıklarım, haberine yönelik bir saldırı değil, tarihî çerçeveye yapılmış meslektaşça bir katkıydı.
MAARTEN VAN AALDEREN’DEN GELEN İKİNCİ MEKTUP
Van Aalderen bu uzun mektubuma ayrıntılı ve açık bir cevap verdi.
Kıbrıs üzerine yazdığı haberlerde genellikle, Türk birliklerinin 1974 yılında Yunan askerî cuntasının adada gerçekleştirdiği başarısız darbe girişimine tepki olarak Kıbrıs’ın kuzeyine müdahale ettiğini belirttiğini izah etti.
Böylece Türk askerî müdahalesinin Atina’dan kaynaklanan gelişmelere bir tepki olduğunu okura aktardığını savunuyordu. Bununla birlikte, “Türk ordusunun işgali” ifadesini kullanmanın hukuken yanlış olmadığını düşünüyor; Türkiye’nin üç garantör devletten biri olduğunu da kabul ediyordu.
Mektubunun asıl dikkat çekici bölümü ise, Kıbrıs meselesine bakışımızın sanıldığından çok daha fazla noktada örtüştüğünü gösteriyordu.
Van Aalderen, Annan Planı’nın Kıbrıs Türkleri tarafından kabul edildiğini, Kıbrıs Rumlarının büyük çoğunluğu tarafından ise reddedildiğini yazmamın doğru olduğunu açıkça belirtiyordu.
Referandumdan sonra Kıbrıs Türklerine ve özellikle Mehmet Ali Talat’a duyduğu sempatiyi yazılarında dile getirdiğini anlatan Van Aalderen, bu tutumu nedeniyle Kıbrıs Rumlarını destekleyen Hollandalı bir okurdan sert bir mektup aldığını da açıklıyordu.
Maarten van Aalderen, geçmişte Rauf Denktaş ile dört, Mehmet Ali Talat ile beş kez röportaj yaptığını belirterek, Kıbrıs Türklerinin görüşlerini yakından bildiğine dikkat çekti.
Daha da önemlisi, Annan Planı referandumundan bir gün sonra Rauf Denktaş ile yaptığı görüşmeyi anlatıyordu. Kıbrıs Türkleri, Denktaş’ın isteğinin aksine plana “evet” demişlerdi. Van Aalderen, o görüşme sırasında Denktaş’ın siyasî hayatının sona ermekte olduğunu hissettiğini yazıyordu.
Van Aalderen’in bir başka önemli değerlendirmesi de, Crans-Montana görüşmeleriyle ilgiliydi. Müzakerelerin Kıbrıs Rum tarafının uzlaşmaz tutumu nedeniyle sonuçsuz kaldığı izlenimini taşıdığını belirtiyor ve Kıbrıs Rumlarını genel olarak “daha sertlik yanlısı taraf” olarak gördüğünü ifade ediyordu.
Bu sözler, aslında Kıbrıs meselesinin temel noktalarının birçoğunda farklı düşünmediğimizi gösteriyordu.
Ancak Van Aalderen, Kıbrıs’ın yalnızca Türklerin yaşadığı acılardan ibaret olmadığını da hatırlatıyordu. Kuzeydeki evlerinden ayrılmak zorunda kalan yaklaşık 200 bin Kıbrıslı Rumdan ve Türk askerî harekâtı sırasında yaşanan bombardımanlardan söz ediyor; Varoşa’dan, yani Maraş’tan ayrılan ve ailesiyle birlikte bir sığınakta kalan Kıbrıslı Rum bir kadınla görüştüğünü anlatıyordu.
Fakat bütün bunları kısa gazete haberlerinde işleyemeyeceğini belirtiyor ve şu sonuca varıyordu: “Kıbrıs meselesinin birçok yönü vardır.”
Bu değerlendirmeye katılmamak mümkün değildi. Zaten benim hazırladığım dosyada da, Kıbrıs’ta yaşanan acıların milliyeti olmadığını özellikle vurgulamıştım.
Çünkü Kıbrıs’ta yalnızca Türkler ya da yalnızca Rumlar acı çekmemişti. Her iki toplum da evlerini, yakınlarını ve geleceklerine dair umutlarını kaybetmişti. Ancak bütün bu acıları anlatırken, olayların hangi gelişmeler sonucunda yaşandığını da gözden uzak tutmamak gerekiyordu.
İKİNCİ CEVABIM: ACILAR KADAR NEDENLERİ DE ANLATILMALI
Van Aalderen’e gönderdiğim ikinci cevapta, Kıbrıslı Rumların kuzeydeki evlerinden ayrılmak zorunda kalmalarının da tarihin inkâr edilemeyecek bir parçası olduğunu belirttim.
Ancak aynı dönemde çok sayıda Kıbrıslı Türkün de yaşadığı yerleri terk ederek adanın kuzeyine göç etmek zorunda kaldığını hatırlattım.
Buradaki amacım, iki toplumun çektiği acıları yarıştırmak ya da sayılar üzerinden bir kıyaslama yapmak değildi. Tam tersine, yaşanan insanlık dramının ancak nedenleriyle birlikte anlatıldığında doğru biçimde anlaşılabileceğini vurgulamak istiyordum.
Van Aalderen’e şu düşüncemi ilettim: “15 Temmuz 1974 darbesi olmasaydı, bu dramatik gelişmeler de yaşanmayacaktı.”
Bu tespit, her iki toplumun çektiği acıları küçümsemiyordu. Tam tersine, o acılara yol açan siyasî ve askerî gelişmelerin de gazetecilik değerlendirmelerinde yer alması gerektiğini ortaya koyuyordu.
MAARTEN’İN ÜÇÜNCÜ MEKTUBU: “DARBENİN ARDINDAN TÜRK ORDUSU HAREKETE GEÇTİ”
Maarten van Aalderen’den gelen üçüncü mektup, yazışmamızın ulaştığı noktayı göstermesi bakımından daha da dikkat çekiciydi.
Van Aalderen bu kez, 1974 yılında Atina’daki Albaylar Cuntası tarafından Kıbrıs’ta gerçekleştirilen darbenin, Türk ordusunun müdahalesine yol açtığını açıkça kabul ediyordu.
Bülent Ecevit’ten de sıcak ifadelerle söz ediyor; Ecevit’in Türkiye tarihinde önemli bir yere sahip olduğunu belirtiyordu.
Kıbrıs’ın güneyinden ayrılmak zorunda kalan Kıbrıslı Türklerle de görüştüğünü anlatan Van Aalderen, onların sayısının yaklaşık 60 bin olduğunu yazıyordu. Kıbrıslı Rumların adanın nüfusu içindeki oranının çok daha yüksek olması nedeniyle, yer değiştirmek zorunda kalan Rumların sayısının da daha fazla olduğunu belirtiyordu.
Ancak mektubunun devamında siyasetin ve tarihî tartışmaların dışına çıkıyor, kendi gözlemlerini aktarıyordu.
Kıbrıs’ın Türk kesimini daha güzel bulduğunu ve oraya her zaman severek gittiğini yazan Van Aalderen, Lefkoşa’nın Türk tarafının, Rum tarafındaki Lefkosia’ya göre daha canlı ve etkileyici bir atmosfere sahip olduğunu anlatıyordu.
Maarten van Aalderen, Lefkoşa’nın Türk kesimini daha sıcak ve etkileyici bulduğunu; özellikle tarihî kervansarayın çevresindeki atmosferden etkilendiğini yazdı. Fotoğrafta Lefkoşa’daki Büyük Han görülüyor.
Rum tarafındaki Ledra Caddesi çevresinde çok sayıda binanın boş durduğunu belirtiyor; Türk tarafını ise tarihî kervansarayı ve yaşattığı atmosfer nedeniyle daha sıcak bulduğunu ifade ediyordu.
Mektubunu, De Telegraaf’ta yayınlanacak yeni Kıbrıs haberini benim de beğenmemi umduğunu belirterek tamamlıyor ve “Elbette bana her zaman yazabilirsiniz” diyordu.
Maarten van Aalderen’e gönderdiğim son mektupta, açık ve dostane cevabı için teşekkür ettim.
Bazı tarihî olaylara farklı açılardan yaklaşsak bile, iki gazeteci olarak bunları karşılıklı saygı içinde tartışabilmemizin değerli olduğunu belirttim.
Çünkü gazeteciliğin asıl gücü de burada yatıyordu: Birbirini dinlemek, gerçekleri ve tanıklıkları yan yana getirmek ve okura mümkün olduğu kadar eksiksiz bir tablo sunmak.
Van Aalderen’in Kıbrıs’ın Türk kesimi ve Lefkoşa hakkındaki kişisel gözlemlerini de ilgiyle okuduğumu belirttim. De Telegraaf’ta yayınlanacak yeni haberini dikkatle okuyacağımı ve çalışmalarında başarılar dilediğimi yazdım.
Mektubumu ise yalnızca meslektaşça değil, insani bir cümleyle tamamladım: “Gerek Hollanda’da gerekse Türkiye’de sizin için yapabileceğim bir şey olursa, bunu memnuniyetle yaparım. Benimle iletişime geçmekten çekinmeyiniz.”
Böylece hafif bir eleştiriyle başlayan yazışma, karşılıklı suçlamaya ya da sonuçsuz bir tarih tartışmasına dönüşmedi.
Tam tersine, iki gazetecinin birbirini dinlediği, görüş ayrılıklarını açıkça dile getirdiği ve sonunda birbirini daha iyi anladığı değerli bir fikir alışverişine dönüştü.
İşte Kıbrıs dosyasının yarattığı en önemli sonuçlardan biri de buydu.
Bir yazı, her zaman karşı tarafın düşüncesini bütünüyle değiştirmeyebilir. Ancak doğru bilgiye, belgelere ve saygılı bir üsluba dayanıyorsa, tartışmanın dilini değiştirebilir; daha önce söylenmeyenlerin söylenmesini ve farklı görünen tarafların birbirlerini daha iyi anlamalarını sağlayabilir.
Gazeteciliğin gerçek gücü de belki tam olarak burada başlar.
******************
MEKTUPLARIN TAM METİN TÜRKÇE ÇEVİRİLERİ
Değerli Okurlarım,
Maarten van Aalderen ile aramızdaki yazışmaların içeriğini yukarıdaki haberde özetleyerek anlattım. Ancak bu özetle yetinmeyecek, fikir alışverişimizin bütün ayrıntılarını görmek isteyecek okurlarım da olabilir.
Bu nedenle, vakti ve ilgisi olanlar için karşılıklı mektuplarımızın tamamını aşağıda sunuyorum.
MAARTEN VAN AALDEREN’İN BİRİNCİ MEKTUBU
Sayın Karaçay,
Günaydın.
Kıbrıs hakkında De Telegraaf’ta yayımlanan haberime ilişkin değerlendirmenizi okudum.
Yazdıklarınız benim için yeni bilgiler değil. Ancak böyle bir haber yazarken kullanabileceğim kelime sayısı oldukça sınırlıdır.
Kıbrıs’ın bütün tarihini böyle bir haberde anlatmam mümkün değildi.
Bununla birlikte, bu konular hakkında oldukça bilgiliyim.
Geçmişte Rauf Denktaş ile dört kez, Mehmet Ali Talat ile ise beş kez röportaj yaptım.
Kıbrıs Türklerinin görüşlerini iyi biliyorum.
Ancak böyle bir haberde kullanabileceğim kelime sayısı sınırlıdır.
Selamlarımla,
Maarten van Aalderen
VAN AALDEREN’E BENİM CEVABIM:
Değerli Maarten,
Nazik ve içten cevabınız için çok teşekkür ederim.
Öncelikle, yazımı okuma zahmetinde bulunmanızı ve bana şahsen cevap vermenizi takdir ettiğimi belirtmek isterim.
Bir haber için yalnızca sınırlı sayıda kelime kullanabildiğinizi yazarken neyi kastettiğinizi çok iyi anlıyorum. Bu, her gazetecinin günlük olarak karşılaştığı bir sınırlamadır. Ben de uzun gazetecilik hayatım boyunca bununla sık sık mücadele ettim.
Tam da bu nedenle, cevabımda gazetecilik çalışmalarınızdan saygıyla söz ettim. Rauf Denktaş ve Mehmet Ali Talat ile yaptığınız röportajlar, Kıbrıs tarihini ve Kıbrıs Türklerinin görüşlerini iyi bildiğinizi gösteriyor. Dolayısıyla, hiçbir yerde konu hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığınızı ima etmek istemedim.
Ancak benim cevabımın amacı farklıydı.
Bu tarihin sizin tarafınızdan bilindiğini yazıyorsunuz. Bundan hiç kuşkum yok. Yine de olayların öncesini biraz daha ayrıntılı anlatmak istiyorum. Bunu size bir şey öğretmek için değil, tam tersine, Temmuz 1974’te yaşananların doğru anlaşılabilmesi için bu tarihî bağlamın vazgeçilmez olduğuna inandığım için yapıyorum.
Ben özellikle, Kıbrıs dışındaki milyonlarca okurun 20 Temmuz 1974’te yaşananları büyük ölçüde Türkiye’nin adayı “işgal ettiği” görüntüsü üzerinden bildiği gerçeğine dikkat çekmek istedim. Bu nedenle, Türkiye’nin o gün neden fiilen askerî müdahalede bulunduğu sorusu yeterince ele alınmıyor.
Benim asıl vurgulamak istediğim nokta farklıydı. De Telegraaf okurlarının da, birkaç cümleyle dahi olsa, tarihî çerçeveyi bilmeleri gerektiğini anlatmak istedim. Bir gazetede yer sınırlı olduğu için, olayların öncesine ilişkin birkaç cümlenin bile okura daha dengeli bir tarihî perspektif kazandırmaya çoğu zaman yeterli olabileceğini düşünüyorum.
Tam da bu nedenle, bunu gazeteciler olarak ortak sorumluluğumuzun bir parçası olarak görüyorum.
Siz tecrübeli bir gazeteci olduğunuz için, tarihî olayların ancak onlara giden süreç de anlatıldığında doğru biçimde değerlendirilebileceğini kuşkusuz anlayacaksınız.
Kıbrıs, 1960 yılında, iki eşit halkın, yani Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türklerin ortaklığına dayanan bağımsız bir cumhuriyet oldu. Cumhurbaşkanlığına Kıbrıslı Rum Başpiskopos Makarios getirildi. O dönemde mevcut olan gerginliklere rağmen, hem Kıbrıslı Türkler hem de Türkiye bu devlet düzenini kabul etti.
İzleyen yıllarda Kıbrıs Türk toplumuna yönelik ciddi şiddet olayları yaşandı. Gerginlik giderek tırmandı. Buna rağmen ne Kıbrıs Türkleri ne de Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaya yönelik bir girişimde bulundu.
Asıl kırılma noktası ise 15 Temmuz 1974’te yaşandı. Atina’daki askerî cunta bir darbe gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Makarios görevden uzaklaştırıldı ve Enosis yanlısı görüşleriyle tanınan Nikos Sampson yönetime getirildi. Darbenin ilk saatlerinde, Makarios’un öldürüldüğüne dair haberler bile yayıldı.
Bununla birlikte, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni fiilen çökmüş oldu.
Ancak Türkiye, sıradan bir komşu ülke değildi. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık ile birlikte, 1960 Garanti Antlaşması uyarınca adanın üç garantör devletinden biriydi.
Türkiye askerî müdahalede bulunmadan önce, anayasal düzeni birlikte yeniden tesis edebilmek amacıyla önce diğer iki garantör devletle temasa geçti. Ortak bir müdahalenin mümkün olmadığı anlaşılınca da, darbeden beş gün sonra tek başına harekete geçme kararı aldı.
Bu müdahalenin siyaseten desteklenmesi ya da eleştirilmesi elbette farklı görüşlere konu olabilir.
Ancak bana göre, 20 Temmuz 1974’te yaşananlar; 15 Temmuz darbesi ve ona giden yıllarda meydana gelen gelişmeler anlatılmadan adil biçimde değerlendirilemez. Cevabımda anlatmak istediğim temel nokta da tam olarak buydu.
Bir başka örnek de, bu tarihî bağlamın neden bugün hâlâ önemli olduğunu göstermektedir.
Yıllar sonra, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın öncülüğünde Kıbrıs’ın yeniden birleşmesini amaçlayan kapsamlı bir barış planı hazırlandı. Bu plan, 2004 yılında yapılan referandumda her iki topluma da sunuldu.
Kıbrıs Türklerinin çoğunluğu plana evet oyu verdi.
Kıbrıs Rumlarının çoğunluğu ise hayır oyu kullandı.
Buna rağmen, Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası statüsünde herhangi bir değişiklik olmadı.
Bu da, Kıbrıs dışındaki birçok okurun yeterince bilmediği tarihî gerçeklerden biridir.
İşte bu nedenle, bu gerçeklerin de, birkaç cümleyle dahi olsa, Kıbrıs üzerine yapılacak her gazetecilik değerlendirmesinde yer almayı hak ettiğini düşünüyorum.
Dolayısıyla amacım, haberinizi gazetecilik açısından eleştirmek değildi.
Tam tersine, haberinizi ilgiyle okudum. Benim cevabım, yalnızca tarihî arka plana gazetecilik açısından yapılmış bir katkı niteliği taşımaktadır.
Bunun yanında, bir gazeteci olarak uzun yıllardır zihnimi meşgul eden bir soru daha var.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana uluslararası toplum, dünyanın çeşitli bölgelerinde birçok yeni devleti tanıdı. Bunların bazıları, gerek nüfus gerekse yüzölçümü bakımından Kuzey Kıbrıs’tan çok daha küçüktür.
Buna karşılık Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, 1974 olaylarının üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, bugün hâlâ yalnızca Türkiye tarafından tanınmaktadır.
Kuşkusuz bu, farklı görüşlerin bulunduğu siyasî ve uluslararası hukukla ilgili bir konudur.
Tam da bu nedenle, bu gerçeğin de gazetecilik açısından dile getirilmeye değer olduğunu düşünüyorum.
Hele ki Kıbrıs Türklerinin yarım asrı aşkın süredir kendi yönetimine, parlamentosuna, hükümetine, yargı sistemine ve demokratik seçimlerine sahip olduğu dikkate alındığında…
Siyasî görüşler ne olursa olsun, bu da Kıbrıs tarihinin bir parçasını oluşturan somut bir gelişmedir.
Bu nedenle, bu yönün de Kıbrıs meselesinin bütün karmaşıklığı içinde anlaşılmasına katkı sağladığı kanaatindeyim.
Benim göstermek istediğim tek şey, Kıbrıs tarihinin kısa bir gazete haberinde anlatılabilecek olandan çok daha karmaşık olduğudur.
İşte bu nedenle, uluslararası belgeler, tarihî kaynaklar ve gazetecilik tanıklıkları ışığında Kıbrıs’ın gelişimini kronolojik olarak ele alan kapsamlı ve belgeli bir dosya hazırlamaya karar verdim.
Bu nedenle, cevabımı haberinize yönelik bir eleştiri olarak değil; uzun yıllardır ikimizi de yakından ilgilendiren bu konuya meslektaşça yapılmış bir katkı olarak değerlendirmenizi umuyorum.
Sonuçta biz gazetecilerin ortak sorumluluğu aynıdır: Okurlarımızı mümkün olduğunca eksiksiz ve dürüst bir şekilde bilgilendirmek.
Nazik, içten ve meslektaşça cevabınız için bir kez daha teşekkür ediyor, bu fikir alışverişini gelecekte de sürdürebilmeyi diliyorum.
Saygılarımla, İlhan Karaçay
VAN AALDEREN’DEN GELEN İKİNCİ MEKTUP
Sayın Karaçay,
E-postalarınız için teşekkür ederim. İlgiyle okudum.
Kıbrıs hakkında haber yazarken, genellikle şu ifadeyle yetinirim: “Türk birlikleri, 1974 yılında adadaki Yunan askerî cuntasının başarısız darbe girişimine tepki olarak Kıbrıs’ın kuzeyini işgal etti.”
Bu cümleyle, Türk askerî müdahalesinin Atina’dan kaynaklanan gelişmelere bir tepki olduğunu da belirtmiş oluyorum.
Ancak, Türk ordusunun işgalinden söz etmek hukuken yanlış değildir. Gerçi sizin de yazdığınız gibi Türkiye, üç garantör devletten biriydi.
Nitekim bu garantörlük meselesi de bugün yeni bir barış anlaşmasına ulaşma çabalarının en hassas konularından biridir. Yunanistan ile Türkiye’nin bu konuya doğal olarak farklı baktıkları da bilinmektedir.
Ayrıca, Kofi Annan Planı’nın Kıbrıs Türkleri tarafından kabul edilip Kıbrıs Rumlarının büyük çoğunluğu tarafından reddedildiğini yazmanız da doğrudur.
Ben makalelerimi her zaman mümkün olduğunca tarafsız yazmaya çalışırım. Ancak o dönemde, referandumdan sonra, özellikle Kıbrıs Türklerine ve Mehmet Ali Talat’a duyduğum sempatiyi açıkça yazmıştım. Hatta bunun üzerine, Kıbrıslı Rumları destekleyen bir Hollandalıdan oldukça sert bir mektup almış, ben de ona ayrıntılı bir cevap vermiştim.
Bu arada, referandumdan bir gün sonra Rauf Denktaş ile röportaj yapmıştım. Bunu hiç unutamam. Denktaş, Kıbrıs Türklerinin kendi isteğinin aksine Annan Planı’na evet oyu vermesi nedeniyle siyasî kariyerinin sona erdiğini hissediyordu.
Benim izlenimim, dokuz yıl önce Crans-Montana’da yürütülen müzakerelerin de esas olarak Kıbrıs Rumlarının uzlaşmaz tutumu nedeniyle başarısızlıkla sonuçlandığı yönündedir. Zaten ben Kıbrıs Rumlarını genel olarak daha çok “sertlik yanlısı taraf” olarak görüyorum.
Bu hafta sonuna doğru Kıbrıs hakkında bir haberim daha yayımlanacak. Ancak bu haberde adanın tarihine girmeyeceğim.
Yalnızca, “Türk birliklerinin, 1974 yılında adadaki Yunan askerî cuntasının başarısız darbe girişimine tepki olarak Kıbrıs’ın kuzeyini işgal ettiği” cümlesini kullanacağım; bunun dışında tarihî gelişmeleri anlatmayacağım.
Bu da şu anlama geliyor: 1963-1974 yılları arasında Kıbrıs Türklerine yönelik şiddet olaylarını da (bunları bilmeme rağmen) anlatmayacağım.
Aynı şekilde, kuzeydeki evlerinden ayrılmak zorunda kalan yaklaşık 200 bin Kıbrıslı Rumun durumuna da değinmeyeceğim. Yine, Türk ordusunun o dönemde adanın kuzeyindeki kentlere düzenlediği bombardımanlardan da söz etmeyeceğim.
Ben Kıbrıs’ta, Varoşa’dan (Maraş) gelen ve bombardıman sırasında anne ve babasıyla birlikte sığınakta bulunan bir Kıbrıslı Rum kadınla da görüşmüştüm. Ancak bunları da haberlerimde işleyemem.
Kıbrıs meselesinin birçok yönü vardır.
Fakat haberlerimde bu uzun tarihî geçmişi yeniden anlatamam; buna en fazla tek bir cümleyle değinebilirim.
Bizim artık ileriye bakmamız gerekir.
Elbette ben de Kıbrıs’ta bir barış anlaşmasına ulaşılmasını umut ediyorum. 2004 yılında Kofi Annan Planı’nı, Avrupa Birliği gibi ben de güçlü biçimde desteklemiştim.
Ancak Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in de bu soruna bir çözüm bulabileceğinden kuşkuluyum.
Saygılarımla, Maarten van Aalderen
VAN AALDEREN’E İKİNCİ CEVABIM
Değerli Maarten,
Ayrıntılı ve açık cevabınız için çok teşekkür ederim.
Mektubuma böylesine özenli bir şekilde cevap vermek için zaman ayırmanızı takdir ediyorum. Kofi Annan dönemi, Rauf Denktaş ve Mehmet Ali Talat ile yaşadığınız kişisel deneyimler ve Crans-Montana’daki müzakerelerin, sizin izleniminize göre, esas olarak Rum tarafının tutumu nedeniyle sonuçsuz kaldığı yönündeki değerlendirmeniz konusunda gösterdiğiniz açıklığı da ayrıca takdir ediyorum.
Bu, pek çok tarihî gerçek konusunda aramızda esaslı bir görüş ayrılığı bulunmadığını benim için bir kez daha teyit ediyor.
Bir gazetedeki yerinizin sınırlı olduğunu ve bu nedenle bütün arka planı anlatamayacağınızı da elbette anlıyorum.
Ancak mektubunuzda kısaca değinmek istediğim bir nokta daha var.
Haberinizde, kuzeydeki evlerini terk etmek zorunda kalan yaklaşık 200 bin Rum’a da yer vermeyeceğinizi yazıyorsunuz.
Bu da elbette tarihin bir parçasıdır.
Ancak aynı dönemde çok sayıda Kıbrıslı Türk de yaşadıkları yerleri terk etmek ve adanın kuzeyine yerleşmek zorunda kaldı.
Tam da bu nedenle, söz konusu insanlık trajedisinin ancak nedenleri de belirtildiği takdirde dürüstçe değerlendirilebileceğine inanıyorum.
15 Temmuz 1974’teki darbe olmasaydı, bu dramatik gelişmeler yaşanmayacaktı.
Bu gerçek, her iki toplumun çektiği acıyı hiçbir şekilde azaltmaz. Tam tersine…
İşte tam da bu nedenle, yaşanan acıların nedenleri de gazetecilik açısından yapılacak her tarihî değerlendirmede mutlaka yer almalıdır.
Yeni haberinizde başarılar diliyor, bu açık fikir alışverişi için size bir kez daha teşekkür ediyorum.
Saygılarımla,
İlhan Karaçay
VAN AALDEREN’DEN GELEN SON MEKTUP
Sayın Karaçay,
Gerçekten de 1974 yılında Atina’daki Albaylar Cuntası’nın Kıbrıs’ta gerçekleştirdiği darbe, Türk ordusunun müdahalesinin temelinde yer almıştır. Bu süreçte, Türkiye tarihinde önemli bir yere sahip olan eski dostumuz Ecevit’in rolü de büyüktür. (1999 yılında Abdullah Öcalan’ın yakalanmasını da hatırlayalım; o dönemde de Ecevit başbakandı.)
Ben de zamanında Kıbrıs’ın güneyinden ayrılmak zorunda kalan Kıbrıslı Türklerle birkaç kez konuştum. Ancak onların sayısı çok daha azdı; yaklaşık 60.000 kişiydi. Zaten 1974 yılında adadaki Kıbrıslı Rumların toplam nüfus içindeki oranı çok daha yüksekti: yüzde 79. Kıbrıslı Türklerin oranı ise yüzde 18,5’ti.
Şunu da söylemeliyim ki, ben Kıbrıs’ın Türk kesimini daha güzel buluyorum ve oraya her zaman severek gidiyorum. Lefkoşa’yı, başkentin Rum kesimi olan Lefkosia’ya (ya da Nicosia’ya) kıyasla çok daha güzel bir yer hâline getirmişler.
Rum tarafındaki Ledra Caddesi çevresinde inanılmaz derecede çok sayıda bina boş duruyor. Türk tarafı ise, o güzel kervansarayıyla birlikte çok daha sıcak ve etkileyici bir atmosfere sahip.
Sanıyorum yarın De Telegraaf’ta yine benim bir röportajım/haberim yayınlanacak. Umarım hazırladığım bu haberi beğenirsiniz!
Elbette bana her zaman yazabilirsiniz.
Saygılarımla,
Maarten van Aalderen
VAN AALDEREN’E SON CEVAP
Sevgili Maarten,
Açık yürekli ve dostane cevabınız için çok teşekkür ederim.
Bazı tarihî olaylara zaman zaman farklı açılardan baksak bile, gazeteciler olarak bunlar hakkında açık ve karşılıklı saygı çerçevesinde fikir alışverişinde bulunabilmemize özellikle değer veriyorum. Sonuçta mesleğimizin gücü de burada yatıyor: Birbirimizi dinlemek, gerçekleri ve deneyimleri yan yana koymak ve okura mümkün olduğunca eksiksiz bir tablo oluşturma imkânı vermek…
Kıbrıs’ın Türk kesimi ve Lefkoşa hakkındaki kişisel izlenimlerinizi özel bir ilgiyle okudum.
De Telegraaf’ta yayınlanacak haberinizi elbette ilgiyle okuyacağım. Bundan sonraki gazetecilik çalışmalarınızda başarılar diliyorum.
Son olarak kişisel bir hususu da belirtmek isterim: Gerek Hollanda’da gerekse Türkiye’de sizin için yapabileceğim bir şey olursa, bunu büyük bir memnuniyetle yaparım. Bu nedenle benimle iletişime geçmekten lütfen çekinmeyiniz.
Bu hoş fikir alışverişi için bir kez daha teşekkür ederim.
En içten selamlarımla,
İlhan Karaçay
SON SÖZLERİM
Maarten van Aalderen’in eleştirilerime karşı savunmaya çekilmeden, medeni ve meslektaşça cevap vermesini takdirle karşılıyorum. Ben de kendisine aynı açıklık, nezaket ve saygı ölçüleri içinde karşılık vermeye çalıştım.
Farklı değerlendirmelerimize rağmen birbirimizi dinledik, görüşlerimizi açıkça ortaya koyduk ve tartışmayı kişiselleştirmeden sürdürdük. Ortaya çıkan bu yazışma, yalnızca Kıbrıs konusunda yapılmış bir fikir alışverişi değil, aynı zamanda gazetecilik dayanışmasının da güzel bir örneği oldu.
Gazetecilerin aynı düşüncede olmaları gerekmez. Ancak birbirlerine kulak vermeleri, farklı görüşlere saygı göstermeleri ve gerçeklerin daha iyi anlaşılması için meslektaşça iletişim kurmaları gerekir. Maarten van Aalderen ile aramızdaki bu medeni fikir alışverişinin, gazetecilik dünyasında örnek alınması gereken bir davranış olduğuna inanıyorum.
Takdir ve değerlendirme siz değerli okurlarımındır.
********************** DE NEDERLANDSE VERSIE
DE POSITIEVE SFEER DIE ONTSTOND DOOR EEN BEWUST, EVENWICHTIG EN OP DOCUMENTEN GEBASEERD NIEUWSARTIKEL/COMMENTAAR
DE ONTWIKKELINGEN DIE MIJN GEPUBLICEERDE CYPRUS-DOSSIER TEWEEGBRACHT…
Een artikel dat is opgesteld met juiste informatie, solide documenten en een evenwichtige benadering, kan lezers aan het denken zetten, de aandacht van diplomaten trekken, een nieuwe dialoog met andere journalisten op gang brengen en ertoe bijdragen dat onvolledig bekende historische feiten opnieuw worden beoordeeld.
Wat er na het Cyprus-dossier gebeurde, liet zien dat de invloed van bewuste en verantwoordelijke journalistiek niet ophoudt zodra een artikel is gepubliceerd. Soms beginnen de belangrijkste ontwikkelingen pas na de publicatie.
Nadat het dossier naar de Nederlandse media was gestuurd, werd ik uitgenodigd door het bekende NOS-programma ‘Met het Oog op Morgen’. Toen ik vernam dat het programma niet live, maar vooraf opgenomen zou worden uitgezonden, besloot ik niet deel te nemen.
De correspondentie die na een milde kritiek begon met Maarten van Aalderen, correspondent in Istanbul van De Telegraaf, mondde niet uit in wederzijdse verwijten, maar in een waardevolle en constructieve gedachtewisseling waarin twee journalisten naar elkaar luisterden.
Van Aalderen bevestigde dat het Annan-plan door de Turks-Cyprioten was aanvaard en door de Grieks-Cyprioten was verworpen. Ook schreef hij de indruk te hebben dat de besprekingen in Crans-Montana waren mislukt door de onverzoenlijke houding van Grieks-Cypriotische zijde.
Eerder had onze ambassadeur in Den Haag, Fatma Ceren Yazgan, Turkse gezinnen geadviseerd het Cyprus-dossier door hun kinderen te laten lezen, er samen over te praten en het te bewaren om er later opnieuw op terug te kunnen grijpen.
İlhan KARAÇAY schrijft:
Op 20, 21, 22 en 23 juli 2026 publiceerde ik in het Turks en het Nederlands mijn vierdelige dossier ‘52 jaar later, de ontbrekende bladzijden van het Cyprus-epos’. De reacties daarop deelde ik op 24 juli met u, mijn gewaardeerde lezers, in een afzonderlijk artikel onder de titel ‘Het Cyprus-dossier verscheen vier dagen lang, de echo klinkt nog altijd door’.
Tijdens de vier dagen waarin het dossier verscheen, ontving ik honderden berichten uit Nederland, Türkiye, de Turkse Republiek Noord-Cyprus en van Turken die in verschillende Europese landen wonen. Op een gegeven moment kon mijn e-mailsysteem door de opeenvolgende stroom berichten zelfs tijdelijk geen nieuwe e-mails meer ontvangen.
Het meest gehoorde verzoek was om deze omvangrijke studie, die vier dagen lang in afleveringen was gepubliceerd, in één dossier bijeen te brengen. Veel lezers wilden het niet alleen lezen, maar ook aan hun kinderen nalaten en in hun familiearchief bewaren om het later opnieuw te kunnen raadplegen.
De weerklank van het dossier bleef niet beperkt tot de lezers. Ook reacties uit diplomatieke kringen maakten duidelijk dat mijn werk verder reikte dan een gewone artikelenreeks.
Een van de betekenisvolste reacties kwam van onze ambassadeur in Den Haag, Fatma Ceren Yazgan. Zij deelde het Cyprus-dossier via haar sociale media en riep Turkse gezinnen in Nederland op: ‘Laat uw kinderen het lezen en bespreek het samen.’ Ook adviseerde zij het dossier in de familiearchieven te bewaren.
Een ander punt waarop ambassadeur Yazgan de aandacht vestigde, was het belang dat jonge generaties historische gebeurtenissen uit betrouwbare bronnen leren kennen. Zij legde uit dat de kwestie-Cyprus niet uitsluitend mag worden beschouwd vanuit wat zich in 1974 afspeelde, maar in samenhang met de staatsgreep van 15 juli 1974, de activiteiten van EOKA, de pogingen tot Enosis en de rechten en verantwoordelijkheden van Türkiye krachtens het Garantieverdrag van 1960.
Yazgan benadrukte tevens dat de Turkse pers in Nederland zich niet uitsluitend moet beperken tot het informeren van de Turkse gemeenschap. Volgens haar is het van groot belang dat de standpunten van Türkiye en de historische feiten, onderbouwd met documenten en betrouwbare bronnen, ook worden uitgelegd aan Nederlandse politici, parlementariërs, academici, opiniemakers en vertegenwoordigers van de media.
Dat een ambassadeur gezinnen opriep mijn journalistieke werk door hun kinderen te laten lezen, het samen te bespreken en te archiveren, was voor mij vanzelfsprekend bijzonder waardevol. Deze beoordeling liet immers zien dat het Cyprus-dossier niet alleen als een actuele artikelenreeks werd gelezen, maar ook werd beschouwd als een historische documentatie en herinneringswerk dat aan toekomstige generaties moet worden doorgegeven.
Ook de informatie die ik uit Ankara ontving, was opmerkelijk. Betrouwbare bronnen meldden dat het dossier in verschillende kringen werd bestudeerd en dat vooral de benadering op basis van documenten en historische bronnen belangstelling trok.
Kortom, het Cyprus-dossier werd na de vier publicatiedagen niet afgesloten en vergeten. Dankzij de belangstelling van lezers, diplomaten en uiteenlopende kringen bleef het voortleven en nieuwe ontwikkelingen teweegbrengen.
Na mijn beschouwing van 24 juli over de sfeer die een artikel kan creëren, deden zich enkele ontwikkelingen voor die zelfs ik niet had verwacht en die bijna ongelooflijk waren.
Vandaag wil ik u over deze ontwikkelingen vertellen.
Het is niet mijn bedoeling de kwestie-Cyprus opnieuw ter discussie te stellen. Mijn werkelijke doel is te laten zien hoe een bewust, evenwichtig en op documenten gebaseerd nieuwsartikel en commentaar, wanneer het de juiste mensen bereikt, positieve ontwikkelingen kan voortbrengen.
Journalistiek is immers meer dan het doorgeven van gebeurtenissen. Een artikel dat is opgesteld met juiste informatie, solide documenten en een evenwichtige benadering, kan lezers aan het denken zetten, de aandacht van diplomaten trekken, een nieuwe gedachtewisseling met andere journalisten op gang brengen en ertoe bijdragen dat onvolledig bekende historische feiten opnieuw worden beoordeeld.
Wat er na het Cyprus-dossier gebeurde, liet zien dat de invloed van bewuste en verantwoordelijke journalistiek niet ophoudt zodra een artikel is gepubliceerd. Integendeel: soms beginnen de belangrijkste ontwikkelingen pas na de publicatie.
GROTE BELANGSTELLING VAN DE NEDERLANDSE MEDIA
Nadat het Cyprus-dossier naar de Nederlandse media was gestuurd, werd ik uitgenodigd door het bekende NOS-programma ‘Met het Oog op Morgen’. Toen ik hoorde dat de uitzending niet live maar vanaf de band zou plaatsvinden, besloot ik niet deel te nemen.
Nadat het Cyprus-dossier ook aan de Nederlandse media was toegezonden, toonden verschillende Nederlandse nieuwsorganisaties belangstelling en besteedden zij aandacht aan het dossier.
Een van de opmerkelijkste reacties was de uitnodiging die ik ontving van ‘Met het Oog op Morgen’, het bekende programma van de Nederlandse publieke omroep NOS. Volgens de informatie die mij werd verstrekt, zou ook secretaris-generaal van de Verenigde Naties António Guterres, die verklaringen over Türkiye in verband met Cyprus had afgelegd, aan het programma deelnemen.
Aanvankelijk overwoog ik de uitnodiging te aanvaarden. Toen ik echter vernam dat de uitzending niet live zou zijn, maar vooraf zou worden opgenomen en later vanaf de band uitgezonden, besloot ik af te zien van deelname.
Mijn jarenlange journalistieke ervaring heeft mij geleerd hoe uitvoerige verklaringen in zulke vooraf opgenomen programma’s tijdens de montage kunnen worden ingekort en soms zelfs in een geheel andere betekenis kunnen worden geplaatst dan de spreker voor ogen had.
Ik begreep niet waarom een zo gevoelig onderwerp met een internationale dimensie niet live kon worden besproken. Omdat ik de mogelijke gevolgen van een bandopname maar al te goed ken, besloot ik niet aan het programma deel te nemen.
DE CORRESPONDENTIE MET MAARTEN VAN AALDEREN
Mijn correspondentie met Maarten van Aalderen, correspondent in Istanbul van De Telegraaf, over Cyprus groeide uit tot een collegiale gedachtewisseling die op wederzijds respect was gebaseerd.
Een van de interessantste en belangrijkste ontwikkelingen na de publicatie van het Cyprus-dossier was de correspondentie die ontstond tussen mij en Maarten van Aalderen, correspondent in Istanbul van De Telegraaf.
Nadat Van Aalderen mijn beoordeling van zijn Cyprus-reportage in De Telegraaf had gelezen, stuurde hij mij een korte brief.
In zijn eerste brief schreef hij dat mijn opmerkingen voor hem geen nieuwe informatie bevatten. Ook wees hij erop dat een krantenartikel slechts een beperkt aantal woorden kan tellen. Van Aalderen legde uit dat het onmogelijk is de hele geschiedenis van Cyprus in één artikel te behandelen en benadrukte dat hij goed met het onderwerp bekend is.
Ter onderbouwing herinnerde hij eraan dat hij Rauf Denktaş viermaal en Mehmet Ali Talat vijfmaal had geïnterviewd. ‘Ik ken de standpunten van de Turks-Cyprioten goed’, schreef hij.
In mijn eerste antwoord bedankte ik hem voor de beleefdheid waarmee hij mijn artikel had gelezen en persoonlijk op mijn beoordeling had gereageerd.
Ik schreef dat ik de beperkte ruimte in een krant heel goed begrijp en dat ik in mijn lange journalistieke loopbaan zelf talloze malen met hetzelfde probleem te maken heb gehad.
Zijn interviews met Rauf Denktaş en Mehmet Ali Talat toonden aan dat hij de kwestie-Cyprus en de standpunten van de Turks-Cyprioten kende. Daarom benadrukte ik dat ik nooit had willen suggereren dat hij onvoldoende kennis van het onderwerp bezat.
Het punt waarop ik de aandacht wilde vestigen, was echter een ander. Miljoenen mensen buiten Cyprus kennen de gebeurtenissen van 20 juli 1974 uitsluitend via de bewering dat Türkiye het eiland ‘bezette’.
Om te kunnen begrijpen waarom Türkiye militair ingreep, moest men echter ook kennisnemen van de staatsgreep die de militaire junta in Athene op 15 juli 1974 uitvoerde en van het historische proces dat daaraan voorafging.
De staatsgreep die op 15 juli 1974 met steun van de kolonelsjunta in Athene werd uitgevoerd, maakte feitelijk een einde aan de constitutionele orde op Cyprus. Vijf dagen later begon Türkiye met de militaire interventie.
Daarom schreef ik Van Aalderen dat zelfs enkele zinnen over de historische achtergrond de lezer in staat zouden stellen tot een evenwichtiger beoordeling te komen.
Ik herinnerde eraan dat de Republiek Cyprus in 1960 was opgericht als een gezamenlijke staat van Turks- en Grieks-Cyprioten, dat vanaf 1963 zware aanvallen op Turks-Cyprioten plaatsvonden en dat de staatsgreep van 15 juli 1974 de constitutionele orde op het eiland feitelijk had opgeheven.
Bij een aanval op 24 december 1963 in de wijk Kumsal in Lefkoşa werden Mürüvvet İlhan, de echtgenote van medisch majoor Nihat İlhan van het Turkse regiment, en hun kinderen Murat, Kutsi en Hakan in de badkamer van hun woning vermoord. Het huis, dat later werd ingericht als het Museum van de Barbarij, is bewaard gebleven als een van de aangrijpendste getuigen van het leed van de Turks-Cyprioten.
Ik wees er tevens op dat Türkiye niet zomaar een buurland was, maar krachtens het Garantieverdrag van 1960 samen met Griekenland en het Verenigd Koninkrijk een van de drie garantmogendheden.
Ook legde ik uit dat Türkiye vóór de militaire interventie had geprobeerd samen met de andere garantmogendheden op te treden en, toen dat niet mogelijk bleek, vijf dagen na de staatsgreep zelfstandig ingreep.
Men kan de interventie politiek steunen of bekritiseren, maar ik benadrukte dat 20 juli niet eerlijk kan worden beoordeeld zonder de staatsgreep van 15 juli en de gebeurtenissen die daaraan voorafgingen te behandelen.
Als ander voorbeeld noemde ik het vredesplan dat onder leiding van VN-secretaris-generaal Kofi Annan was opgesteld. Het plan werd in 2004 door de meerderheid van de Turks-Cyprioten aanvaard en door een grote meerderheid van de Grieks-Cyprioten verworpen. Toch veranderde er niets aan de internationale positie van Noord-Cyprus.
In mijn brief aan Van Aalderen maakte ik duidelijk dat het niet mijn bedoeling was zijn berichtgeving journalistiek af te keuren. Ik vroeg hem mijn opmerkingen te beschouwen als een collegiale bijdrage om de historische achtergrond aan te vullen.
Ook stelde ik hem een vraag die mij al jarenlang bezighoudt:
Waarom wordt de Turkse Republiek Noord-Cyprus, die al meer dan een halve eeuw beschikt over een eigen bestuur, parlement, regering, rechtspraak en democratische verkiezingen, nog altijd uitsluitend door Türkiye erkend, terwijl in verschillende delen van de wereld staten die zowel qua bevolking als oppervlakte kleiner zijn dan Noord-Cyprus wel door de internationale gemeenschap worden erkend?
MIJN UITVOERIGE ANTWOORD AAN MAARTEN
In mijn antwoord aan Van Aalderen schreef ik dat ik de beperkingen van ruimte en woordenaantal in kranten heel goed begrijp. Ook ik ben daar in mijn lange journalistieke loopbaan talloze malen mee geconfronteerd.
Er bestaat echter een belangrijk verschil tussen een onderwerp tot in alle bijzonderheden behandelen en in enkele zinnen het historische kader geven dat nodig is om het onderwerp te kunnen begrijpen.
Ik schreef Van Aalderen dat miljoenen lezers de gebeurtenissen van 20 juli 1974 uitsluitend hebben leren kennen vanuit het eenzijdige verhaal dat Türkiye Cyprus ‘bezette’. Wanneer het woord ‘bezetting’ wordt gebruikt zonder te vermelden waarom Türkiye militair ingreep, ontstaat bij de lezer een onvolledig beeld van het begin en het verloop van de gebeurtenissen.
Ik herinnerde eraan dat de Republiek Cyprus in 1960 was opgericht als een gezamenlijke staat van Turks- en Grieks-Cyprioten, dat vanaf 1963 geweld tegen Turks-Cyprioten plaatsvond en dat de gezamenlijke staatsorde feitelijk uiteenviel.
Het eigenlijke breekpunt was volgens mij de staatsgreep van 15 juli 1974, georganiseerd door de militaire junta in Athene. President Makarios werd afgezet, de voorstander van Enosis Nikos Sampson werd aan de macht gebracht en de constitutionele orde van het eiland stortte in.
Ik benadrukte opnieuw dat Türkiye geen gewone buurstaat was, maar samen met Griekenland en het Verenigd Koninkrijk een van de drie garantmogendheden van het Garantieverdrag van 1960.
Daarom schreef ik dat de gebeurtenissen van 20 juli 1974 niet kunnen worden beoordeeld zonder de staatsgreep van vijf dagen eerder en het historische proces dat daaraan voorafging.
In mijn brief ging ik ook in op het referendum over het Annan-plan van 2004. De meerderheid van de Turks-Cyprioten stemde vóór het door de Verenigde Naties opgestelde vredesplan, terwijl een grote meerderheid van de Grieks-Cyprioten het verwierp. Toch kwam er geen einde aan het internationale isolement van de Turks-Cyprioten.
Ik bracht Van Aalderen mijn fundamentele gedachte als volgt over:
‘Historische gebeurtenissen kunnen pas juist worden beoordeeld wanneer ook het proces dat ertoe heeft geleid, wordt verteld.’
Ik maakte tevens duidelijk dat het niet mijn bedoeling was zijn journalistieke werk ter discussie te stellen. Mijn opmerkingen waren geen aanval op zijn artikel, maar een collegiale bijdrage aan het historische kader.
DE TWEEDE BRIEF VAN MAARTEN VAN AALDEREN
Van Aalderen antwoordde uitvoerig en openhartig op mijn lange brief.
Hij legde uit dat hij in zijn artikelen over Cyprus doorgaans vermeldt dat Turkse troepen in 1974 in het noorden van Cyprus ingrepen als reactie op de mislukte staatsgreep die de Griekse militaire junta op het eiland had uitgevoerd.
Daarmee, zo stelde hij, maakte hij de lezer duidelijk dat de Turkse militaire interventie een reactie was op ontwikkelingen die vanuit Athene waren aangestuurd. Tegelijkertijd achtte hij de uitdrukking ‘de bezetting door het Turkse leger’ juridisch niet onjuist. Ook erkende hij dat Türkiye een van de drie garantmogendheden was.
Het opvallendste deel van zijn brief liet echter zien dat onze visies op de kwestie-Cyprus op veel meer punten overeenkwamen dan men misschien zou denken.
Van Aalderen bevestigde uitdrukkelijk dat ik terecht had geschreven dat het Annan-plan door de Turks-Cyprioten was aanvaard en door een grote meerderheid van de Grieks-Cyprioten was verworpen.
Hij vertelde dat hij na het referendum in zijn artikelen sympathie had getoond voor de Turks-Cyprioten en in het bijzonder voor Mehmet Ali Talat. Vanwege die opstelling had hij een felle brief ontvangen van een Nederlandse lezer die de Grieks-Cypriotische zijde steunde.
Maarten van Aalderen wees erop dat hij Rauf Denktaş viermaal en Mehmet Ali Talat vijfmaal had geïnterviewd en daardoor de standpunten van de Turks-Cyprioten van nabij kende.
Nog belangrijker was zijn beschrijving van een gesprek met Rauf Denktaş, één dag na het referendum over het Annan-plan. Tegen de wens van Denktaş in hadden de Turks-Cyprioten vóór het plan gestemd. Van Aalderen schreef dat hij tijdens dat gesprek het gevoel kreeg dat de politieke loopbaan van Denktaş ten einde liep.
Een andere belangrijke beoordeling van Van Aalderen betrof de onderhandelingen in Crans-Montana. Hij schreef de indruk te hebben dat de gesprekken waren mislukt door de onverzoenlijke houding van Grieks-Cypriotische zijde en dat hij de Grieks-Cyprioten in het algemeen beschouwde als ‘de hardere partij’.
Deze woorden maakten duidelijk dat wij over veel wezenlijke aspecten van de kwestie-Cyprus niet verschillend dachten.
Van Aalderen herinnerde er echter ook aan dat het leed op Cyprus niet uitsluitend Turks was. Hij schreef over ongeveer 200.000 Grieks-Cyprioten die hun huizen in het noorden moesten verlaten en over de bombardementen tijdens de Turkse militaire interventie. Ook vertelde hij over zijn gesprek met een Grieks-Cypriotische vrouw die met haar gezin uit Varosha, oftewel Maraş, was gevlucht en in een schuilkelder had verbleven.
Tegelijkertijd merkte hij op dat hij al deze aspecten niet in korte krantenartikelen kon behandelen. Hij vatte het als volgt samen: ‘De kwestie-Cyprus kent vele kanten.’
Met die beoordeling kon ik het alleen maar eens zijn. Ook in mijn dossier had ik immers nadrukkelijk gesteld dat het leed op Cyprus geen nationaliteit kende.
Niet alleen Turken en niet alleen Grieken hebben op Cyprus geleden. Beide bevolkingsgroepen verloren hun huizen, hun naasten en hun hoop op de toekomst. Bij het vertellen over al dit leed mogen we echter niet uit het oog verliezen als gevolg van welke ontwikkelingen het ontstond.
MIJN TWEEDE ANTWOORD: NAAST HET LEED MOETEN OOK DE OORZAKEN WORDEN VERTELD
In mijn tweede antwoord aan Van Aalderen erkende ik dat ook het feit dat Grieks-Cyprioten hun huizen in het noorden moesten verlaten een onmiskenbaar onderdeel van de geschiedenis is.
Ik herinnerde er echter aan dat in dezelfde periode ook vele Turks-Cyprioten hun woonplaatsen moesten verlaten en naar het noorden van het eiland trokken.
Het was niet mijn bedoeling het leed van beide bevolkingsgroepen tegen elkaar af te wegen of aantallen met elkaar te vergelijken. Integendeel: ik wilde benadrukken dat deze menselijke tragedie alleen juist kan worden begrepen wanneer ook de oorzaken ervan worden genoemd.
Ik schreef Van Aalderen: ‘Zonder de staatsgreep van 15 juli 1974 zouden deze dramatische ontwikkelingen zich niet hebben voorgedaan.’
Die vaststelling deed niets af aan het leed van beide bevolkingsgroepen. Integendeel: zij liet zien dat ook de politieke en militaire ontwikkelingen die tot dat leed leidden, een plaats verdienen in journalistieke beschouwingen.
DE DERDE BRIEF VAN MAARTEN: ‘NA DE STAATSGREEP KWAM HET TURKSE LEGER IN ACTIE’
De derde brief van Maarten van Aalderen liet nog duidelijker zien welk punt onze correspondentie inmiddels had bereikt.
Ditmaal erkende Van Aalderen uitdrukkelijk dat de staatsgreep die in 1974 door de kolonelsjunta in Athene op Cyprus was uitgevoerd, aanleiding gaf tot de interventie van het Turkse leger.
Ook sprak hij in warme bewoordingen over Bülent Ecevit en schreef hij dat Ecevit een belangrijke plaats in de geschiedenis van Türkiye inneemt.
Van Aalderen vertelde dat hij ook had gesproken met Turks-Cyprioten die het zuiden van Cyprus hadden moeten verlaten. Hun aantal bedroeg volgens hem ongeveer 60.000. Omdat het aandeel van de Grieks-Cyprioten in de bevolking van het eiland veel groter was, was ook het aantal Grieks-Cyprioten dat moest vertrekken hoger, merkte hij op.
In het vervolg van zijn brief liet hij de politiek en de historische discussies echter achter zich en deelde hij zijn persoonlijke indrukken.
Van Aalderen schreef dat hij het Turkse deel van Cyprus mooier vindt en er altijd graag naartoe gaat. Volgens hem heeft het Turkse deel van Lefkoşa een levendiger en aantrekkelijker sfeer dan Lefkosia aan Grieks-Cypriotische zijde.
Maarten van Aalderen schreef dat hij het Turkse deel van Lefkoşa warmer en aantrekkelijker vindt en vooral onder de indruk is van de sfeer rond de historische karavanserai. Op de foto is de Büyük Han in Lefkoşa te zien.
Hij wees erop dat rond de Ledrastraat aan Grieks-Cypriotische zijde veel gebouwen leegstaan. Het Turkse deel vond hij warmer door de historische karavanserai en de bijzondere sfeer eromheen.
Hij besloot zijn brief met de hoop dat ook ik zijn nieuwe artikel over Cyprus in De Telegraaf zou waarderen en schreef: ‘U kunt mij natuurlijk altijd schrijven.’
GEEN DISCUSSIE, MAAR EEN GEDACHTEWISSELING TUSSEN JOURNALISTEN
In mijn laatste brief aan Maarten van Aalderen bedankte ik hem voor zijn openhartige en vriendelijke antwoord.
Ik schreef dat het waardevol is dat wij als journalisten, ook wanneer we bepaalde historische gebeurtenissen vanuit verschillende invalshoeken bekijken, daar open en respectvol over van gedachten kunnen wisselen.
Daarin ligt immers ook de kracht van ons vak: naar elkaar luisteren, feiten en ervaringen naast elkaar leggen en de lezer de mogelijkheid bieden zich een zo volledig mogelijk beeld te vormen.
Ook schreef ik dat ik zijn persoonlijke indrukken van het Turkse deel van Cyprus en van Lefkoşa met bijzondere belangstelling had gelezen. Ik zou zijn nieuwe reportage in De Telegraaf uiteraard aandachtig lezen en wenste hem veel succes met zijn verdere journalistieke werk.
Ik besloot mijn brief niet alleen collegiaal, maar ook met een persoonlijke zin: ‘Mocht ik ooit iets voor u kunnen betekenen, in Nederland of in Türkiye, dan zal ik dat met alle plezier doen. Aarzel dus niet om contact met mij op te nemen.’
Zo mondde een correspondentie die met een milde kritiek was begonnen niet uit in wederzijdse verwijten of een vruchteloze historische discussie.
Integendeel: zij groeide uit tot een waardevolle gedachtewisseling waarin twee journalisten naar elkaar luisterden, hun meningsverschillen openlijk verwoordden en elkaar uiteindelijk beter begrepen.
Dat was een van de belangrijkste resultaten die het Cyprus-dossier heeft voortgebracht.
Een artikel verandert niet altijd de opvattingen van de andere partij volledig. Maar wanneer het is gebaseerd op juiste informatie, documenten en een respectvolle toon, kan het wel de taal van het debat veranderen. Het kan ervoor zorgen dat tot dan toe onuitgesproken zaken worden benoemd en dat ogenschijnlijk tegenover elkaar staande partijen elkaar beter leren begrijpen.
Misschien begint precies daar de werkelijke kracht van de journalistiek.
******************
DE VOLLEDIGE CORRESPONDENTIE MET MAARTEN VAN AALDEREN
Beste lezers,
In het bovenstaande artikel heb ik de inhoud van mijn correspondentie met Maarten van Aalderen samengevat. Maar er zullen wellicht ook lezers zijn die geen genoegen nemen met deze samenvatting en onze gedachtewisseling in alle bijzonderheden willen lezen.
Daarom publiceer ik hieronder voor belangstellenden die er de tijd voor hebben onze volledige correspondentie.
DE EERSTE BRIEF VAN MAARTEN
Goedemorgen. Ik heb uw reactie op mijn reportage over Cyprus in de Telegraaf gelezen.
Wat u heeft geschreven is niet nieuw voor mij, maar als ik zo’n reportage schrijf heb ik maar een beperkt aantal woorden tot mijn beschikking.
Het was onmogelijk om over de hele geschiedenis van Cyprus te schrijven.
Maar ik ben van veel op te hoogte.
Ik heb in het verleden vier keer Rauf Denktash geinterviewd en vijf keer Mehmet Ali Talat.
Ik ken de standpunten van de Turks-Cyprioten goed.
Maar in zo’n reportage heb ik maar een beperkt aantal woorden tot mijn beschikking
Met vriendelijke groet,
Maarten van Aalderen
MIJN ANTWOORD AAN MAARTEN
Beste Maarten,
Hartelijk dank voor uw vriendelijke en openhartige reactie.
Allereerst wil ik u zeggen dat ik het op prijs stel dat u de moeite heeft genomen mijn artikel te lezen en mij persoonlijk te antwoorden.
Ik begrijp heel goed wat u bedoelt wanneer u schrijft dat u voor een reportage maar over een beperkt aantal woorden beschikt. Dat is een beperking waar iedere journalist dagelijks mee te maken heeft. Ook ik heb daar gedurende mijn lange journalistieke loopbaan vaak mee geworsteld.
Juist daarom heb ik in mijn reactie ook met respect geschreven over uw journalistieke werk. Uw interviews met Rauf Denktaş en Mehmet Ali Talat tonen aan dat u de geschiedenis van Cyprus en de visie van de Turks-Cyprioten goed kent. Ik heb dan ook nergens willen suggereren dat u onvoldoende kennis van zaken zou hebben.
Mijn reactie had echter een andere bedoeling.
U schrijft dat deze geschiedenis u bekend is. Daar twijfel ik niet aan. Toch wil ik de voorgeschiedenis iets uitvoeriger beschrijven. Niet omdat ik u iets wil uitleggen, maar omdat ik vind dat juist deze historische context essentieel is om de gebeurtenissen van juli 1974 goed te kunnen begrijpen.
Ik wilde vooral aandacht vragen voor het feit dat miljoenen lezers buiten Cyprus de gebeurtenissen van 20 juli 1974 hoofdzakelijk kennen vanuit het beeld dat Turkije het eiland zou hebben “bezet”. Daardoor blijft de vraag onderbelicht waarom Turkije op die dag daadwerkelijk militair ingreep.
Mijn punt was echter een ander. Ik wilde alleen duidelijk maken dat ook de lezers van De Telegraaf het historische kader, al is het maar in enkele zinnen, zouden moeten kennen. Juist omdat de ruimte in een krant beperkt is, meen ik dat enkele zinnen over de voorgeschiedenis soms al voldoende kunnen zijn om de lezer een evenwichtiger historisch perspectief te bieden.
Juist daarom zie ik dat als onze gezamenlijke verantwoordelijkheid als journalisten.
Juist omdat u een ervaren journalist bent, zult u ongetwijfeld begrijpen dat historische gebeurtenissen pas goed kunnen worden beoordeeld wanneer ook de aanloop ernaartoe wordt beschreven.
Cyprus werd in 1960 een onafhankelijke republiek die was gebaseerd op een partnerschap tussen twee gelijkwaardige bevolkingsgroepen: de Grieks-Cyprioten en de Turks-Cyprioten. President werd aartsbisschop Makarios, een Grieks-Cyprioot. Zowel de Turks-Cyprioten als Turkije accepteerden deze staatsorde, ondanks de spanningen die al bestonden.
In de jaren daarna vonden ernstige gewelddadigheden plaats tegen de Turks-Cypriotische gemeenschap. De spanningen namen toe, maar noch de Turks-Cyprioten noch Turkije probeerden de Republiek Cyprus omver te werpen.
De beslissende breuk kwam op 15 juli 1974, toen de militaire junta in Athene een staatsgreep organiseerde. President Makarios werd afgezet en Nikos Sampson, die bekend stond om zijn uitgesproken Enosis-ideologie, werd naar voren geschoven. In de eerste uren na de staatsgreep deden zelfs berichten de ronde dat Makarios was omgekomen.
Daarmee was de constitutionele orde van de Republiek Cyprus feitelijk ingestort.
Turkije was echter niet zomaar een betrokken buurland. Samen met Griekenland en het Verenigd Koninkrijk was het krachtens het Garantieverdrag van 1960 één van de drie garantielanden.
Voordat Turkije militair ingreep, zocht Ankara eerst contact met de andere twee garantiemachten om gezamenlijk de constitutionele orde te herstellen. Toen een gezamenlijke actie onmogelijk bleek, besloot Turkije vijf dagen na de staatsgreep zelfstandig op te treden.
Of men dat optreden politiek steunt of bekritiseert, is een kwestie waarover verschillende opvattingen bestaan.
Naar mijn overtuiging kunnen de gebeurtenissen van 20 juli 1974 niet eerlijk worden beoordeeld zonder ook de gebeurtenissen van 15 juli 1974 en de daaraan voorafgaande jaren te beschrijven. Dat is precies het punt dat ik in mijn reactie wilde maken.
Nog een voorbeeld illustreert waarom die historische context zo belangrijk blijft.
Jaren later presenteerde de Verenigde Naties onder leiding van secretaris-generaal Kofi Annan een uitgebreid vredesplan om Cyprus te herenigen. Dat plan werd in 2004 in een referendum aan beide bevolkingsgroepen voorgelegd.
De meerderheid van de Turks-Cyprioten stemde vóór het plan.
De meerderheid van de Grieks-Cyprioten stemde tegen.
Ondanks die uitslag veranderde de internationale positie van Noord-Cyprus niet.
Ook dit is een onderdeel van de geschiedenis dat veel lezers buiten Cyprus nauwelijks kennen.
Juist daarom meen ik dat deze feiten, al is het maar in enkele zinnen, ook een plaats verdienen in iedere journalistieke terugblik op Cyprus.
Mijn bedoeling was daarom niet uw reportage te bekritiseren als journalistiek werk.
Integendeel, ik heb uw reportage met belangstelling gelezen en mijn reactie was uitsluitend bedoeld als een journalistieke aanvulling op de historische context.
Bovendien is er nog een vraag die mij als journalist al jaren bezighoudt.
Sinds het einde van de Koude Oorlog heeft de internationale gemeenschap in verschillende delen van de wereld nieuwe staten erkend. Sommige daarvan zijn aanzienlijk kleiner dan Noord-Cyprus, zowel qua bevolking als qua grondgebied.
De Turkse Republiek Noord-Cyprus daarentegen wordt, ruim een halve eeuw na de gebeurtenissen van 1974, nog steeds uitsluitend door Turkije erkend.
Dat is uiteraard een politieke en internationaalrechtelijke kwestie waarover uiteenlopende opvattingen bestaan.
Juist daarom lijkt het mij journalistiek relevant ook deze werkelijkheid te vermelden.
Niet in de laatste plaats omdat de Turks-Cyprioten al meer dan een halve eeuw een eigen bestuur, parlement, regering, rechtspraak en democratische verkiezingen kennen.
Los van ieders politieke standpunt is dat een feitelijke ontwikkeling die deel uitmaakt van de geschiedenis van Cyprus.
Juist daarom vind ik dat ook dit aspect helpt om het Cyprus-vraagstuk in zijn volle complexiteit te begrijpen.
Ik wilde slechts laten zien dat de geschiedenis van Cyprus veel complexer is dan zij in een kort krantenartikel kan worden weergegeven.
Juist daarom heb ik besloten een uitgebreid, gedocumenteerd dossier samen te stellen waarin de ontwikkeling van Cyprus chronologisch wordt beschreven aan de hand van internationale documenten, historische bronnen en journalistieke getuigenissen.
Ik hoop daarom dat u mijn reactie niet ziet als een aanval op uw reportage, maar als een collegiale aanvulling op een onderwerp dat ons beiden al vele jaren bezighoudt. Uiteindelijk hebben wij als journalisten dezelfde verantwoordelijkheid: onze lezers zo volledig en zo eerlijk mogelijk informeren.
Ik dank u nogmaals voor uw vriendelijke, open en collegiale reactie en hoop dat wij deze gedachtewisseling in de toekomst kunnen voortzetten.
Met vriendelijke groet, İlhan Karaçay
TWEEDE BRIEF VAN MAARTEN
Geachte heer Karacay,
Dank u vriendelijk voor uw emails, die ik met belangstelling heb gelezen.
Als ik reportages schrijf over het eiland, beperk ik mij vaak tot de zin dat de Turkse troepen het noorden van Cyprus bezetten als reactie op de mislukte staatsgreep van de Griekse militaire junta op het eiland in 1974. Daarmee geef ik in de zin aan dat de Turkse militaire ingreep een reactie was op wat er vanuit Athene gebeurde. Maar het is formeel niet fout om van bezetting door het Turkse leger te spreken, al is het juist wat u schrijft, dat Turkije één van de drie garantielanden was. En juist die garantiekwestie is één van de heikele punten in de pogingen om tot een nieuw vredesakkoord te komen. Daar denken Griekenland en Turkije natuurlijk anders over.
Het is ook juist wat u schreef dat het Kofi Annan-plan door de Turks-Cyprioten werd geaccepteerd en door een grote meerderheid van de Grieks-Cyprioten werd afgewezen. Ik schrijf altijd zo neutraal mogelijk mijn artikelen, maar indertijd heb ik, na het referendum, duidelijk mijn sympathie geschreven voor de Turks-Cyprioten en met name voor Mehmet Ali Talat (dat leverde ooit nog een kwade brief op van een Nederlander die aan de kant stond van de Grieks-Cyprioten, waar ik uitvoerig op had gereageerd).
Overigens interviewde ik Rauf Denktash de dag na het referendum, ik zal dat nooit vergeten, Hij voelde dat zijn politieke loopbaan voorbij was omdat de Turks-Cyprioten in tegenstelling tot zijn wens voor het Kofi Annan-plan hadden gestemd. Mijn indruk is dat ook de onderhandelingen in Crans-Montana negen jaar geleden spaak liepen door onwil van de Grieks-Cyprioten, die ik sowieso meer als de “hardliners” zie.
Er komt eind deze week nog een reportage van mij over Cyprus, maar daarin zal ik de geschiedenis van het eiland niet behandelen. Ik zal alleen de zin noemen dat de Turkse troepen het noorden van Cyprus bezetten als reactie op de mislukte staatsgreep van de Griekse militaire junta op het eiland in 1974, maar ik ga verder die geschiedenis niet behandelen. Dat betekent dat ik niet alleen het geweld tegen de Turks-Cyprioten tussen 1963 en 1974 niet behandel (ofschoon ik daarmee bekend ben), maar dat ik ook niet de kwestie van de 200.000 Grieks-Cyprioten behandel die uit hun huizen in het noorden van Cyprus werden verdreven en de bombardementen die het Turkse leger indertijd uitvoerde op steden in het noorden van het eiland (ik sprak in Cyprus ook nog met eeen Grieks-Cypriotische die uit Varosha (Maras) kwam en daar in de schuilkelder zat met haar ouders, maar ook dat kan ik niet behandelen in de reportages).
De kwestie Cyprus heeft meerdere kanten. Maar ik kan niet teruggaan op de geschiedenis in mijn reportages, ik kan dat hooguit in een zin aanstippen. We moeten vooruitkijken. Natuurlijk hoop ik op een vredesovereenkomst voor Cyprus en indertijd stond ik pal achter het Kofi Annan-plan in 2004, net als de EU.
Maar ik vrees ook dat het de secretaris-generaal van de VN Guterres niet zal lukken om tot een oplossing te komen.
Met vriendelijke groet,
Maarten van Aalderen
MIJN ANTWOORD OP DE TWEEDE BRIEF VAN MAARTEN
Beste Maarten,
Hartelijk dank voor uw uitvoerige en open reactie.
Ik waardeer het dat u de tijd hebt genomen om zo zorgvuldig op mijn brief te reageren. Ook waardeer ik uw openheid over de Kofi Annan-periode, uw persoonlijke ervaringen met Rauf Denktaş en Mehmet Ali Talat en uw opmerking dat de onderhandelingen in Crans-Montana naar uw indruk vooral strandden op de houding van de Grieks-Cypriotische zijde.
Dat bevestigt voor mij opnieuw dat wij over veel historische feiten niet wezenlijk van mening verschillen.
Ik begrijp eveneens dat u in een krant slechts over beperkte ruimte beschikt en daarom niet alle achtergronden kunt beschrijven.
Er is echter één punt in uw brief waarop ik graag nog kort wil reageren.
U schrijft dat u in uw reportage ook niet zult ingaan op de ongeveer 200.000 Grieks-Cyprioten die hun huizen in het noorden moesten verlaten.
Dat is uiteraard eveneens een onderdeel van de geschiedenis.
Maar in diezelfde periode moesten ook vele Turks-Cyprioten hun woonplaatsen verlaten en zich in het noorden van het eiland vestigen.
Juist daarom meen ik dat deze menselijke tragedie alleen eerlijk kan worden beoordeeld wanneer ook de oorzaak ervan wordt genoemd.
Zonder de staatsgreep van 15 juli 1974 zouden deze dramatische gebeurtenissen zich niet hebben voorgedaan.
Dat neemt niets weg van het leed dat beide bevolkingsgroepen hebben geleden. Integendeel.
Juist daarom verdient ook de oorzaak van dat leed een plaats in iedere journalistieke terugblik.
Ik wens u veel succes met uw nieuwe reportage en dank u nogmaals voor deze open gedachtewisseling.
Met vriendelijke groet,
İlhan Karaçay
DE LAATSTE BRIEF VAN MAARTEN
Geachte heer Karaçay,
Inderdaad heeft die staatsgreep van het regime van de kolonels uit Athene in 1974 op Cyprus aan de basis gelegen van de reactie van het Turkse leger met de goede oude Ecevit, die belangrijk is geweest in de geschiedenis van Turkije (laten we ook denken aan de arrestatie later van Abdullah Öcalan in 1999, ook toen was Ecevit premier).
Ik heb ook wel eens met Turks-Cyprioten gesproken die indertijd moesten vertrekken uit het zuiden, maar hun aantal was veel minder groot, circa 60.000. In 1974 was sowieso het totaal aantal Grieks-Cyprioten op het eiland veel hoger (79%), de Turks-Cyprioten waren 18,5%.
Ik moet zeggen dat ik het Turks-Cypriotische deel wel mooier vind en ik kom er altijd graag. Ze hebben van Lefkosa iets veel mooiers gemaakt ten opzichte van Lefkosia (of Nicosia), het Griekse deel van de hoofdstad.
Rondom de Ledra-street aan de Griekse kant staan ontzettend veel panden leeg. De Turkse kant, met die mooie Karavansaray, is sfeervoller.
Ik vermoed dat er morgen weer een reportage van mij in de Telegraaf staat. Ik hoop dat u de reportage zult waarderen!
U kunt mij natuurlijk altijd schrijven.
Met vriendelijke groet,
Maarten van Aalderen
MIJN LAATSE BRIEF AAN MAARTEN
Beste Maarten,
Hartelijk dank voor uw openhartige en vriendelijke reactie.
Ik waardeer het bijzonder dat wij, ook wanneer we bepaalde historische gebeurtenissen soms vanuit een andere invalshoek bekijken, daar als journalisten open en respectvol over van gedachten kunnen wisselen. Uiteindelijk is dat ook de kracht van ons vak: luisteren naar elkaar, feiten en ervaringen naast elkaar leggen en de lezer de mogelijkheid geven zich een zo volledig mogelijk beeld te vormen.
Uw persoonlijke indrukken van het Turkse deel van Cyprus en van Lefkoşa heb ik met bijzondere belangstelling gelezen.
Ik zal uw reportage in De Telegraaf uiteraard met belangstelling lezen en wens u veel succes met uw verdere journalistieke werk.
En tot slot nog iets persoonlijks: mocht ik ooit iets voor u kunnen betekenen, in Nederland of in Turkije, dan zal ik dat met alle plezier doen. Aarzel dus niet om contact met mij op te nemen.
Nogmaals dank voor deze prettige gedachtewisseling.
Met hartelijke groet,
İlhan Karaçay
TOT SLOT
Ik waardeer het dat Maarten van Aalderen niet defensief op mijn kritiek reageerde, maar mij op een beschaafde en collegiale wijze antwoordde. Ook ik heb geprobeerd hem met dezelfde openheid, hoffelijkheid en respect te antwoorden.
Ondanks onze verschillende beoordelingen hebben wij naar elkaar geluisterd, onze standpunten openlijk uiteengezet en de discussie gevoerd zonder deze persoonlijk te maken. Deze correspondentie werd daardoor niet alleen een gedachtewisseling over Cyprus, maar ook een mooi voorbeeld van journalistieke collegialiteit.
Journalisten hoeven niet hetzelfde te denken. Zij moeten echter wel naar elkaar luisteren, respect tonen voor andere opvattingen en collegiaal met elkaar communiceren om de feiten beter te kunnen begrijpen. Ik geloof dat deze beschaafde gedachtewisseling tussen Maarten van Aalderen en mij een voorbeeld is dat binnen de journalistiek navolging verdient.
Bir yanıt yazın