Lahey’deki Barış Sarayı’nda dün düzenlenen açık oturumda, Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail–Filistin davasına ilişkin danışma görüşü açıklandı.
Salonu dolduran diplomatik temsilciler arasında Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hukuk Heyeti adına, Adalet Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Cüneyt Yüksel de yer aldı.
Türk heyetinin bu düzeydeki katılımı, Türkiye’nin hem uluslararası hukukun üstünlüğüne hem de Filistin halkının temel insani haklarının korunmasına verdiği önemi güçlü biçimde yansıttı.
(Haberin Hollandacası en altta. Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Değerli Okurlarım,
Dün, dünya kamuoyunun yakından izlediği önemli bir oturum, Lahey’deki Barış Sarayı’nda yapıldı. Ben de her zaman olduğu gibi, çeşitli haber ajanslarını inceleyerek bu oturumun en doğru ve dikkat çekici ayrıntılarını sizler için derledim. Bu kez, Birleşmiş Milletler (BM), Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) gibi kurumların adlarını kısaltmalar ile değil, tam halleriyle yazdım. Çünkü, bu kısaltmalar benim dikkatimi kaçırdığına göre, siz değerli okurlarımın dikkatlerinin de kaçacağını düşündüm. Umarım bu küçük ama anlamlı tercihim, meslektaşlarım için de bir örnek olur.
Lahey’den tüm dünyaya yayılan bir gelişme ile, Uluslararası Adalet Divanı dün verdiği danışma görüşünde, İsrail’in işgalci güç olarak, işgal altındaki Filistin topraklarında yaşayan sivillerin temel ihtiyaçlarını karşılamak ve Birleşmiş Milletler başta olmak üzere, uluslararası kuruluşlar ile üçüncü devletlerin insani yardım çalışmalarını kolaylaştırmak zorunda olduğunu açık biçimde kayda geçti. Bu görüş, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun talebi üzerine verildi ve hukukun evrensel ilkelerini hatırlatan kapsamlı bir metin olarak tarihe düştü.
Danışma görüşü, İsrail’in gıda, su, yakıt, tıbbi malzeme ve hizmetler dahil olmak üzere, hayatta kalma için zorunlu ihtiyaçların karşılanmasını sağlama yükümlülüğünü tek tek sıralıyor. Uluslararası Adalet Divanı, sivillere yardım ulaştırılmasını engellemenin ve sivillerin açlığını bir savaş aracı haline getirmenin yasak olduğunu altını çizerek vurguladı. Ayrıca, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin gözaltındaki kişileri ziyaretinin sağlanması, zorla yerinden etme ve sınır dışı etmenin yasak olduğu ve Birleşmiş Milletler çalışanları ile tesislerinin dokunulmazlığına saygı gösterilmesi gerektiği tekrarlandı.
Kararın dayandığı sürecin ayrıntıları da önemli. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 79/232 sayılı kararı ile Uluslararası Adalet Divanı’ndan, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında Birleşmiş Milletler kurumlarının ve diğer uluslararası aktörlerin faaliyetlerine getirdiği kısıtlamaların hukuki sonuçlarına ilişkin görüş verdi. Yazılı ve sözlü aşamalara, devletler ile uluslararası kuruluşlardan yoğun katılım oldu.
Uluslararası Adalet Divanı’nın dün açıkladığı bu görüşe eşlik eden atmosferi de sizlere aktarayım.
Oturumda Türkiye’yi temsilen Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hukuk Heyeti Başkanı Prof. Dr. Cüneyt Yüksel’in yer alması dikkat çekti. Bu temsil, Türkiye’nin hem uluslararası hukuk düzenine hem de mazlum Filistin halkının haklı davasına verdiği desteğin somut göstergesi olarak değerlendirildi. Türk heyetinin bu düzeydeki katılımı, Türkiye’nin “adaletin ve insanlığın yanında” durduğunu bir kez daha dünyaya ilan etti.
Türkiye’nin Lahey’deki varlığı, sadece diplomatik değil, vicdani bir duruş olarak da yankı buldu. Türk heyeti, uluslararası toplumun gözleri önünde Filistin halkının sesi oldu. Bu katılım, “adalet için hukuk, insanlık için dayanışma” anlayışının en somut göstergesiydi.
Oturumda Birleşmiş Milletler Hukuk İşleri Genel Sekreter Yardımcısı Elinor Hammarskjöld, Filistin tarafının avukatları ve Lahey’de görev yapan diplomatlar da hazır bulundu. Bu katılım, konunun yalnızca hukuk tekniği değil aynı zamanda insanlığın ortak vicdanı bakımından da önemini gösterdi.
Uluslararası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın kurumsal rolünü vurguladı. Danışma görüşünde, bu ajansın işgal altındaki Filistin topraklarında hayati insani yardım sağlayan temel kuruluş olduğu, tesislerinin ve personelinin dokunulmazlığının korunması gerektiği ve ajansın çalışmalarının engellenemeyeceği çok açık bir dille ifade edildi. Mahkeme, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 105’inci maddesi ile Birleşmiş Milletlerin Ayrıcalık ve Bağışıklıklarına Dair Sözleşme uyarınca tesislerin dokunulmazlığı ve malvarlığının her türlü müdahaleden bağışık olduğu ilkesini hatırlattı.
Görüş, İsrail’in Birleşmiş Milletler ile iyi niyetli işbirliği içinde hareket etmesi gerektiğini, Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı ile diğer uluslararası kuruluşların insani yardım çalışmalarını kolaylaştırmanın bir yükümlülük olduğunu ve bu yükümlülüğün ihlal edilemeyeceğini belirtiyor. Özellikle sivillerin açlığının bir savaş yöntemi olarak kullanılamayacağı kaidesi, danışma görüşünün en çarpıcı cümleleri arasında yer aldı.
Günün sıcak gelişmeleri ile birlikte değerlendireyim: Danışma görüşünün ardından uluslararası basın, Uluslararası Adalet Divanı’nın yardım ulaştırma zorunluluğunu ve Birleşmiş Milletler kurumlarının önünün açılması gerektiğini başlıklarına taşıdı. İsrail makamları danışma görüşünü reddettiklerini ve uluslararası hukuka tam uyduklarını ileri sürdüler.
Filistin’in Hollanda nezdindeki Büyükelçisi Ammar Hicazi, “hiçbir bahanenin kalmadığını” söyleyerek bu görüşü uluslararası hukuk açısından net ve bağlayıcı ilkeleri hatırlatan bir eşik olarak nitelendirdi.
Uluslararası Adalet Divanı özet ve basın açıklamalarında, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kuruluşların sağladığı yardımın engellenmesinin sahadaki açlığı bitirmediğini ve bunun kabul edilemez olduğunu, sivillerin korunmasının işgal hukuku gereği zorunlu bulunduğunu aktardı. Bu çerçevede, Birleşmiş Milletler ajansları ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi için tam erişim ve güvenli çalışma ortamı sağlanması bir yükümlülük olarak altı çizildi.
Uluslararası Adalet Divanı’nın danışma görüşleri, bağlayıcı yargı kararı olmasa da, devletler için güçlü bir hukukî pusula işlevi görür. Bugünkü görüş, işgal altındaki Filistin topraklarında sivillerin insani haklarına ve Birleşmiş Milletler ile diğer kuruluşların çalışma serbestisine ilişkin çerçeveyi berraklaştırdı. Bundan sonraki adım, Birleşmiş Milletler organları ile devletlerin bu pusulayı esas alarak sahadaki engelleri kaldırması ve yardımın kesintisiz akışını sağlamasıdır.
GAZZE’DEKİ İNSANİ DRAM BELGELENDİ
Uluslararası Adalet Divanı, kararında Gazze’deki insani yıkımı somut verilerle ortaya koydu. 8 Ekim 2023’ten bu yana on binlerce sivilin hayatını kaybettiği, yüz binlerce kişinin evsiz kaldığı, hastanelerin ve okulların yıkıldığı belirtildi. Mahkeme raporuna göre, 541 yardım görevlisi, 866 Birleşmiş Milletler çalışanı yaşamını yitirdi; bunların 360’ı Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı personeliydi. Bu rakamlar, Gazze’deki trajedinin boyutlarını tüm çıplaklığıyla gösteriyor.
VİCDAN KAZANDI MI?
Değerli okurlarım, bu karar belki hemen savaşları durdurmayacak. Ancak bu karar, insanlığın utancını belgelemiştir. Uluslararası Adalet Divanı, dünyanın vicdanına şöyle seslendi:
“İnsani yardımı engellemek, açlığı silah haline getirmek savaş suçudur.”
Evet, mahkeme kararı bir milattır. Adaletin sesi, en sonunda Lahey’den yükselmiştir. Artık dünya, mazlumların çığlığını duymamazlıktan gelemez.
Ve biz gazeteciler, bu sesi susturmamakla yükümlüyüz.
*****************************
HET INTERNATİONAAL GERECHTSHOF HERİNNERT ISRAËL AAN ZİJN VERPLİCHTİNG TOT SAMENWERKİNG MET DE VERENİGDE NATİES EN ANDERE İNSTELLİNGEN
In het Vredespaleis in Den Haag werd gisteren een openbare zitting gehouden waarin het Internationaal Gerechtshof zijn advies uitbracht over de zaak tussen Israël en Palestina.
Onder de diplomatieke vertegenwoordigers die de zaal vulden, bevonden zich de Turkse ambassadeur in Den Haag, Fatma Ceren Yazgan, en de voorzitter van de Commissie Justitie van het Turkse parlement, Prof. Dr. Cüneyt Yüksel.
Hun aanwezigheid weerspiegelde duidelijk het belang dat Turkije hecht aan zowel de suprematie van het internationale recht als aan de bescherming van de fundamentele mensenrechten van het Palestijnse volk.
door İlhan KARAÇAY
Beste lezers,
Gisteren vond in het Vredespaleis in Den Haag een belangrijke zitting plaats die wereldwijd de aandacht trok. Zoals altijd heb ik de berichten van verschillende persagentschappen zorgvuldig bestudeerd om voor u de meest betrouwbare en opvallende details te verzamelen.
Deze keer heb ik ervoor gekozen om de namen van instellingen zoals de Verenigde Naties, het Internationaal Gerechtshof en het VN-agentschap voor Hulp en Werk voor Palestijnse Vluchtelingen niet af te korten, maar volledig uit te schrijven. Want als zulke afkortingen míjn aandacht al kunnen afleiden, dan vermoed ik dat ze ook uw aandacht kunnen doen verslappen.
Ik hoop dat deze kleine maar betekenisvolle keuze ook een voorbeeld zal zijn voor mijn collega’s in de journalistiek.
Gisteren vond in het Vredespaleis in Den Haag een belangrijke zitting plaats die wereldwijd de aandacht trok. Op verzoek van de Algemene Vergadering van de Verenigde Naties heeft het Internationaal Gerechtshof zijn advies uitgebracht over de beperkingen die Israël oplegt aan de bezette Palestijnse gebieden en aan de internationale organisaties die daar actief zijn. Dit advies wordt beschouwd als een mijlpaal, niet alleen op juridisch vlak, maar ook als een morele en humanitaire stap.
Een duidelijke waarschuwing aan Israël
Het Internationaal Gerechtshof benadrukte in zijn oordeel dat Israël als bezettende macht verplicht is te voorzien in de basisbehoeften van de Palestijnse bevolking in de bezette gebieden. Het Hof verklaarde dat het verhinderen van toegang tot voedsel, water, medicijnen, brandstof en onderdak in strijd is met het internationaal recht. Ook stelde het Hof duidelijk dat het gebruiken van honger als oorlogswapen verboden is.
Volgens het Hof moet Israël in goede trouw samenwerken met de Verenigde Naties en andere internationale organisaties. Het belemmeren van humanitaire hulp is niet alleen juridisch onaanvaardbaar, maar ook moreel verwerpelijk. Deze verklaring geldt als een van de sterkste internationale waarschuwingen tot nu toe tegen Israëls beleid in Gaza.
Sterke Turkse vertegenwoordiging
De aanwezigheid van ambassadeur Fatma Ceren Yazgan en parlementslid Prof. Dr. Cüneyt Yüksel werd gezien als een krachtig signaal van Turkije’s steun aan het internationaal recht en aan de rechtvaardige zaak van het Palestijnse volk. Turkije liet met deze deelname opnieuw zien dat het aan de kant van rechtvaardigheid en menselijkheid staat.
Volledige bescherming voor het VN-agentschap
Het Internationaal Gerechtshof besteedde in zijn uitspraak bijzondere aandacht aan de rol van het VN-agentschap voor Hulp en Werk voor Palestijnse Vluchtelingen in het Nabije Oosten (UNRWA). Het Hof stelde dat dit agentschap van vitaal belang is voor humanitaire hulp aan Palestijnse vluchtelingen en dat de gebouwen, scholen, ziekenhuizen en het personeel van UNRWA onder immuniteit vallen en niet mogen worden aangevallen of gehinderd.
Bovendien herinnerde het Hof eraan dat het schenden van de onschendbaarheid van VN-instellingen in strijd is met artikel 105 van het VN-Handvest en met het Verdrag inzake de voorrechten en immuniteiten van de Verenigde Naties. Deze verklaring is een oproep aan de internationale gemeenschap om humanitaire instellingen te beschermen tegen politieke druk en militaire aanvallen.
De humanitaire tragedie in Gaza in cijfers
Het Hof documenteerde ook de omvang van de ramp in Gaza. Sinds 8 oktober 2023 zijn tienduizenden burgers omgekomen, zijn honderdduizenden mensen ontheemd geraakt en zijn ziekenhuizen en scholen verwoest. Volgens de gegevens van het Hof kwamen 541 hulpverleners en 866 VN-medewerkers om het leven, waarvan 360 UNRWA-personeelsleden waren. Deze cijfers tonen op schokkende wijze de menselijke tragedie in Gaza.
Israëls afwijzing en Palestijnse hoop
Het Israëlische ministerie van Buitenlandse Zaken verwierp het oordeel van het Hof en noemde het “politiek gemotiveerd”. De Palestijnse vertegenwoordigers reageerden echter hoopvol. De Palestijnse ambassadeur in Nederland, Ammar Hicazi, verklaarde na afloop van de zitting:
“Er is geen enkel excuus meer. Israël mag honger niet als oorlogswapen gebruiken. Het blokkeren van hulp is een misdaad tegen de menselijkheid. Het Hof heeft deze waarheid aan de wereld getoond.”
De Palestijnse advocaat Paul Reichler voegde daaraan toe: “Alle staten zijn verplicht zich te houden aan het internationaal recht. De principes die het Hof vandaag heeft benadrukt, zijn ook bindend voor Israël.”
Een boodschap aan de wereld
Hoewel de adviezen van het Internationaal Gerechtshof niet juridisch bindend zijn, dienen ze als een moreel en juridisch kompas voor alle staten. Dit oordeel herinnert de wereld eraan dat het negeren van het lijden van het Palestijnse volk niet langer aanvaardbaar is.
Het Hof heeft opnieuw duidelijk gemaakt dat humanitaire hulp geen gunst maar een verplichting is, en dat de bescherming van burgers een universeel principe vormt. Deze uitspraak is ook een morele test voor de staten die Israëls beleid steunen.
Turkije’s inspirerende houding
De aanwezigheid van de Turkse delegatie in Den Haag werd niet alleen als diplomatiek, maar ook als gewetensvol beschouwd. Turkije liet zien dat het niet zwijgt in het aangezicht van onrecht. Deze houding symboliseert het principe: “Recht voor de wet, solidariteit voor de mensheid.”
Heeft het geweten gewonnen?
Beste lezers, deze uitspraak zal misschien niet onmiddellijk oorlogen beëindigen. Maar ze heeft de schaamte van de mensheid vastgelegd. Het Internationaal Gerechtshof heeft de wereld het volgende voorgehouden: “Het verhinderen van humanitaire hulp en het gebruiken van honger als wapen is een oorlogsmisdaad.”
Ja, deze uitspraak markeert een nieuw tijdperk. De stem van gerechtigheid is eindelijk opgestegen vanuit Den Haag. De wereld kan de kreet van de onderdrukten niet langer negeren.
En wij, als journalisten, zijn verplicht die stem te blijven laten horen.
Hollanda Türk Gazeteciler Birliği’nin tanıtım gecesinde, dertler dinlendi ve daha sonra sazlı sözlü eğlenildi.
Başkanlığını Özcan Özbay’ın yaptığı Birlik’in, Onursal Başkanlığı’na şahsım lâyık görüldü.
(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie van het nieuws staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı
Arif Emre LALE fotoğrafladı
Gazetecilik, bir toplumun hafızası ve vicdanıdır. Hele ki göçle büyüyen bir toplulukta, kaleme alınan her satır, yalnız bugünün değil yarının da kaydıdır. Hollanda’daki Türk toplumu için gazeteci, yalnızca haber aktaran kişi değildir. O, iki ülke arasında köprü kuran, hakikati ararken toplumun sesini duyuran ve kamu yararı için sorular soran kimsedir. Bu nedenle, mesleğin ortak akılla ve güçlü bir dayanışma ile sürdürülmesi yalnız gazetecilerin değil, toplumun tamamının menfaatinedir.
İşte bu anlayışla, yıllardır “olsa da bir araya gelsek” diye dillendirilen arzu sonunda gerçeğe dönüştü ve Hollanda’daki Türk gazeteciler, aynı çatı altında buluşmayı başardı. Bir araya gelmek, aynı zamanda iddiayı büyütmektir. Çünkü birliktelik, mesleğin saygınlığını korumanın ve genç kuşaklara bu mesleği sevdirmenin en güvenilir yoludur. Bugün atılan adım, yalnız bir kuruluş hikâyesi değildir. Bu, doğru bilgiye erişimin, kamusal sorumluluğun ve gazetecilik onurunun ortak zeminde yeniden tahkim edilmesidir.
50 YILLIK HİKÂYE
Tam 50 yıllık hikâyedir Hollanda’daki Türk gazetecilerin bir araya gelememesi…
50 yıl önceydi. Hürriyet gazetesi olarak benim 30 kişilik bir muhabir kadrom, rahmetli Şadi Tatlı’nın de 15 kişilik bir Tercüman kadrosu vardı. Hollanda Türk Gazeteciler Derneği’ni kurmak için ilk çalışmaları o zaman başlatmıştık. Ama ne var ki, çeşitli nedenlerle böylesi bir derneği kuramadık. Daha sonraki yıllarda birkaç deneme yapıldı ama bu da işe yaramadı. Ne var ki, Türk medyasına mesafeli duran bazı kişiler, kendi kendileriyle gelin ve güvey olup gerçekçi olmayan dernekler kurdular.
Hollanda’daki Türk gazetecilerin bir türlü bir araya gelememesi üzerine bıkmış olan dört meslektaş bir araya geldiler ve bu derneği, yani Birliği resmi olarak kurdular. Daha sonra da diğer gazeteci dostları davet ederek üyeliklerini sağladılar.
Özcan Özbay, Zeynel Abidin Kılıç, Mahmut Eröztürk ve Ömer Atıf’tı bu dört girişimci gazeteci…
TANITIM TÖRENİ
Rotterdam’ın nezih mekânlarından Dakpark’ta gerçekleşen lansman programına, Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan, Rotterdam Başkonsolosumuz Sevgi Kısacık, Amsterdam Başkonsolosumuz Mahmut Burak Ersoy, İletişim Müşavirimiz İsmail Erkam Sula ve Hollanda Türk İşadamları Derneği HOTİAD Başkanı Hikmet Gürcüoğlu, Kuzey Hollanda Emniyet Genel Müdürü Hamit Karakuş ve Milletvekili Songül Mutluer onur konuğu olarak katıldılar.
Kendisi de eski bir gazeteci olan Ömer Hünkar Ilık’ın sunuculuğunu yaptığı program, HTGB yönetimi, üyeleri ve vefat eden gazetecilerin yer aldığı bir sinevizyon gösterisi ile başladı.
Daha sonra mikrofona davet edilen Hollanda Türk Gazeteciler Birliği Başkanı Özcan Özbay bir hoş geldin konuşması yaptı. Özbay konuşmasında şunları söyledi: “Değerli konuklar, saygıdeğer büyükelçim, başkonsoloslarım, müşavirlerim, kıymetli meslektaşlarım ve dostlar, Hepinizi en içten dileklerimle selamlıyorum. Bu akşam burada bir hayali, bir emeği ve aslında bir sorumluluğu gerçeğe dönüştürmenin gururunu yaşıyoruz. Bugün sizlerle paylaşmak istediğim hikâye, sadece bir kuruluşun değil, yıllardır süregelen bir eksikliğin, bir boşluğun sonunda dolmaya başlamasının hikâyesidir. 1960 yılında, Türk işçileri Hollanda’ya ilk kez çalışmak için gelmeye başladığında, kimse bu topluluğun bir gün bu kadar güçlü, kalabalık ve etkili bir diaspora olacağını öngörememişti. Fakat yıllar geçti, kuşaklar büyüdü, toplum gelişti. Ancak bir şey hep eksik kaldı.”
HTGB’nin kuruluş amacını da anlatan Özbay, “Amacımız çok açık: Hollanda’daki Türk medyasını bir çatı altında toplayarak, hem gazetecilerin haklarını korumak, hem de birliğin getirdiği gücü, dayanışmayı ve itibarı yeniden inşa etmek. Bugün geldiğimiz noktada, mesleğimiz ne yazık ki ciddi bir tehlike altında. Gazetecilik Hollanda’daki Türk toplumu içinde giderek azalan bir meslek hâline geldi. Şu anda aramızdaki en genç gazeteci 40 yaşında. Ve ne yazık ki arkamızdan gelen yeni bir nesil yok. Bu bizi gerçekten endişelendiriyor. Çünkü bizler bir gün sahneden çekildiğimizde, yerimizi alacak kimse görünmüyor. Oysa doğru, güvenilir ve tarafsız haberciliğin var olabilmesi için gazetecinin var olması gerekir. Birlikte daha güçlü olacağız. Bu yüzden bu oluşum sadece bir dernek ya da bir birlik değil, aynı zamanda geleceğe bırakılacak bir mirastır. Amacımız, gençleri gazeteciliğe özendirmek, mesleğin saygınlığını yeniden kazandırmak ve Hollanda’daki Türk toplumuna tarafsız, doğru ve güvenilir bilgi sunmaya devam etmektir. Bugün burada, hep birlikte bu yeni dönemin ilk sayfasını açıyoruz. Bundan sonra hepimiz aynı hedef için çalışacağız: Birlikte güçlü, birlikte özgür, birlikte etkili bir Türk medyası.” dedi.
BÜYÜKELÇİ FATMA CEREN YAZGAN’IN VURGULARI
Daha sonra mikrofona Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan davet edildi. Büyükelçi Yazgan yapılan bu çalışmada emeği geçenleri kutlayarak şunları vurguladı: “Hollanda’daki Türk medya mensuplarının, yalnız içe dönük bir dille yetinmeyip Hollanda makamlarına, medyasına ve kamuoyuna da hitap eden yayınlar yapması gerekir. Sesimizi kendi aramızda duyurmak kadar, muhataplarımızla anlaşılır ve güven veren bir dille konuşmak da önemlidir. Bazen bizimle ilgili başlıklar atılır ve toplantılar yapılır ve ortada bizi temsil eden tek bir kişi olmaz. ‘Bizim hakkımızda konuşuluyor ve masada biz yokuz’ görüntüsü, en çok bize zarar verir. Bu tabloyu değiştirecek olan, kurumsallaşmış ve itibarlı bir medya varlığıdır. Bu nedenle bu birlik, yalnız bir meslek çatısı değil, toplumumuzun Hollanda’daki görünürlüğünün ve itibarının da teminatıdır.”
Program daha sonra HTGB’nin Onursal Başkanı İlhan Karaçay’ın konuşması ile devam etti. Karaçay, bugüne kadar bir türlü kurulamayan Gazeteciler Derneği için, “50 yıl önce ilk girişimi yapmıştık. Ne var ki bir türlü sonuç alamadık. Düşünebiliyor musunuz? Ülkede sivil toplum kuruluşu oluşturmaları için yurttaşları harekete geçiren biz gazeteciler, kendi aramızda birleşemiyorduk. İyi ki şimdi dört arkadaş bir araya geldi ve bu birliği oluşturdu.” dedi. Karaçay, çalışmalar için HTGB yönetimini tebrik ederken, katılımcılara da teşekkür etti.
Program, konuklara mikrofon uzatılarak yapılan kısa konuşmaların ardından, Kazakistan’dan çeşitli temaslar için Belçika’ya gelen ve oradan da Hollanda’ya gelerek programa katılan Kazakistan Gazeteciler Dernek Başkanı Naziya Zhoyamergen’in kısa konuşması ile devam etti. Zhoyamergen, “Hollanda’da bu oluşuma önayak olan arkadaşlarımı kutluyor, başarılar diliyorum. Belki gelecekte bizim sürekli yaptığımız Türk Dili Konuşan Gazeteciler forumumuzun biri Hollanda’da sizlerle olabilir. Zaman zaman bu yönde girişimler oldu. Güzel niyetlerle başlandı, ama hiçbir zaman kalıcı bir yapıya dönüşemedi. Bu eksikliğin ne kadar önemli olduğunu bizler, sahada çalışan gazeteciler olarak, yıllar içinde çok net hissettik.” dedi.
Sahneye daha sonra Milletvekili Songül Mutluer davet edildi. Mutluer, 28 Ekim’de yapılacak olan genel seçimler hakkında bilgilendirici bir konuşma yaptı.
Sahneye davet edilme sırası Mustafa Ayrancı’ya geldi. Ayrancı, ana dili eğitim hakkında verdikleri mücadeleyi anlattıktan sonra, “Ana dili eğitim için ebeveynler de fedakârlık yapmalıdır” dedi ve “29 Ekim’de kime oy verirseniz verin, ama oyunuzu mutlaka kullanın” diye ekledi.
Sıra, HTGB’nin, Büyükelçi Yazgan’a hediye verme merasimine gelmişti. Büyükelçimize kitaplar dolusu bir çanta hediye edildi. Sonra da şahsım sahneye davet edildim ve daha önce yazmış olduğum kitabımı imzalayarak büyükelçimize sundum.
Programa Belçika’dan katılan gazeteci Yusuf Çınal da HTGB yönetim ve üyelerine başarılar diledi.
Hollanda Diyanet Vakfı Başkanı Servet Tiryaki, Türk Bilgi ve Belge Merkezi Başkanı Mustafa Özcan, Hollanda Türk Federasyon Genel Sekreteri Erim Uğurlu, GMG Güney Hollanda Bölge Başkanı Mustafa Aktalan, Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği Başkanı Mustafa Ayrancı, Amsterdam Belediye Meclisi Üyesi Av. Nazmi Türkkol, Hasene Hollanda Başkanı Hüseyin Karataş, IGMG Kuzey Hollanda Millî Görüş Gençlik Başkanı Yusuf Çiçek, Tover Başkanı Durmuş Doğan, Kanal Avrupa Televizyonu Yönetim Kurulu Başkanı Ali Paşa Akbaş, DTİK üyesi Tarık Saki, Milletvekili adayı Funda İleri ve sivil toplum kuruluşları da toplantıya katılanlar arasındaydılar.
Program daha sonra Hollanda’nın sevilen sanatçıları Cihan Ateş ve Erdeniz’in sevilen eserlerden oluşan dinletisi ile devam ederken, caz sanatına büyük ilgisi olduğunu bildiğimiz Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan mikrofonu eline aldı ve türküye eşlik etmeye başladı. Alkışlarla dinlenen büyükelçimiz geceye renk kattı.
HTGB’NİN YÖNETİM KURULU VE AMAÇLARI
Başkan:Özcan Özbay
Başkan yardımcısı: Zeynel Abidin Kılıç
Mali İşler: Ömer Atıf
Sekreter:Mahmut: Eröztürk
VİZYON
Hollanda Türk Gazeteciler Birliği, Hollanda’da Türk toplumunun güçlü bir sesi olmayı, Türkçe yayın yapan medya kuruluşlarının gelişimini desteklemeyi ve gazetecilik mesleğini en yüksek etik standartlara taşıyarak toplumda saygınlığını artırmayı hedeflemektedir. Medya aracılığıyla toplumsal dayanışmayı güçlendirmek, özgür ve tarafsız basının teminatı olmak, medya profesyonellerinin haklarını savunmak ve yenilikçi çözümlerle sektörün sürdürülebilir büyümesine katkı sağlamak vakfın temel vizyonudur.
HEDEFLER
Gazetecilerin Haklarını Koruma Hollanda’da Türkçe medya alanında çalışan gazetecilerin mesleki haklarını koruyacak, çalışma koşullarını iyileştirecek ve yasal mevzuatlara uygun bir şekilde haklarını savunacak girişimlerde bulunmak.
Medya Dayanışmasını Güçlendirme Basın emekçileri arasında dayanışmayı artıracak ağlar kurmak, ortak projeler geliştirmek ve bilgi paylaşımını teşvik ederek daha güçlü bir medya topluluğu oluşturmak.
Mesleki Standartları Yükseltme Gazetecilerin mesleki bilgi ve becerilerini artırmak amacıyla eğitim programları, seminerler, atölye çalışmaları ve konferanslar düzenleyerek sektördeki kaliteyi artırmak.
Sorunlara Çözüm Üretme Türkçe medya organlarının karşılaştığı ekonomik, yasal ve teknik sorunlara çözüm aramak, medya kuruluşlarının sürdürülebilirliğini sağlamak ve yerel yönetimlerle iş birliği yapmak.
Toplumun Sesini Güçlendirme Hollanda’daki Türk toplumunun karşılaştığı sorunları daha görünür kılmak, kamuoyunda farkındalık oluşturmak ve toplumun haklarını savunmak amacıyla etkili medya projeleri geliştirmek.
Genç Gazetecilere Destek Yeni nesil gazetecileri desteklemek, staj ve eğitim imkânları sunarak sektöre genç yeteneklerin kazandırılmasını sağlamak.
Medya Etiğini Koruma Tarafsız, doğru ve etik haberciliği teşvik ederek medya organlarının güvenilirliğini artırmak ve toplumun medyaya duyduğu güveni yeniden tesis etmek.
Uluslararası İş Birliği Avrupa’daki diğer medya kuruluşları ve vakıflarla iş birliği yaparak Türk medyasını uluslararası arenada daha görünür kılmak, ortak projeler geliştirmek ve kültürlerarası diyaloğa katkıda bulunmak.
Sonuç olarak; Hollanda Türk Gazeteciler Derneği, medya çalışanları için güvenli bir çalışma ortamı sağlamaya, gazetecilik kalitesini artırmaya ve Türk toplumunun sesi olmaya kendini adamıştır. Dernek, örgütlü bir medya yapısı kurarak güçlü, bağımsız ve kurumsal bir Türk medyası için çalışmaya karar vermiş olup, geleceğin gazetecilerini eğitmek ve Hollanda’daki Türk toplumuna hak ettiği sesi vermek için çalışmalarına devam edecektir.
*******************
NA 50 JAAR ZIJN DE TURKSE JOURNALISTEN IN NEDERLAND EINDELIJK ONDER ÉÉN DAK VERENIGD
Tijdens de introductieavond van deEenheid van Turkse Journalisten in Nederland (HTGB) werden problemen besproken en daarna werd er met muziek en zang gefeest.
Het voorzitterschap van de Eenheid wordt bekleed door Özcan Özbay, terwijl aan mijn persoon de titel van Erevoorzitter werd toegekend.
GESCHREVEN DOOR İLHAN KARAÇAY FOTO’S DOOR ARİF EMRE LALE
Journalistiek is het geheugen en het geweten van een samenleving. Vooral binnen een gemeenschap die door migratie is gevormd, is elke geschreven regel niet alleen een verslag van vandaag, maar ook een document voor morgen.
Voor de Turkse gemeenschap in Nederland is de journalist niet enkel iemand die nieuws overbrengt. Hij is een brug tussen twee landen, iemand die de stem van de gemeenschap laat horen terwijl hij de waarheid zoekt, en iemand die vragen stelt in het belang van het publiek.
Daarom is het voortzetten van dit beroep met gezond verstand en onderlinge solidariteit niet alleen in het belang van journalisten, maar van de hele gemeenschap.
Met dit besef is een langgekoesterde wens, die jarenlang werd uitgesproken met de woorden “het zou mooi zijn als we ooit samen konden komen”, eindelijk werkelijkheid geworden. De Turkse journalisten in Nederland zijn erin geslaagd om zich onder één dak te verenigen.
Samenkomen betekent ook de ambitie vergroten. Want eenheid is de betrouwbaarste manier om de waardigheid van het beroep te behouden en om de jonge generatie liefde voor dit vak bij te brengen.
De stap die vandaag is gezet, is niet slechts het verhaal van een oprichting. Het is de herbevestiging van de toegang tot juiste informatie, van publieke verantwoordelijkheid en van journalistieke eer op gemeenschappelijke grond.
EEN VERHAAL VAN 50 JAAR
Het is een verhaal van wel 50 jaar dat Turkse journalisten in Nederland elkaar niet konden verenigen…
Vijftig jaar geleden beschikte ik als vertegenwoordiger van de krant Hürriyet over een team van dertig verslaggevers, terwijl wijlen Şadi Tatlı een vijftientallig team had voor de krant Tercüman.
We hadden toen de eerste stappen gezet om een vereniging van Turkse journalisten in Nederland op te richten.
Maar om uiteenlopende redenen kwam het nooit tot stand.
In de jaren daarna zijn er nog enkele pogingen gedaan, maar ook die bleken vruchteloos.
Er waren zelfs mensen die afstand hielden van de Turkse media, maar toch op eigen houtje onrealistische verenigingen oprichtten.
Vier collega’s, die het beu waren dat Turkse journalisten in Nederland nooit konden samenwerken, besloten de handen ineen te slaan en deze Eenheid, dus de HTGB, officieel op te richten.
Vervolgens werden andere journalistenvrienden uitgenodigd om lid te worden.
Deze vier initiatiefnemers waren Özcan Özbay, Zeynel Abidin Kılıç, Mahmut Eröztürk en Ömer Atıf. de introductieplechtigheid.
De lanceringsbijeenkomst vond plaats in een van de stijlvolle locaties van Rotterdam, DAKPARK.
Onder de eregasten bevonden zich: onze ambassadeur in Den Haag Fatma Ceren Yazgan, Consul-Generaal in Rotterdam Sevgi Kısacık, Consul-Generaal in Amsterdam Mahmut Burak Ersoy, Communicatie-Attaché İsmail Erkam Sula, Voorzitter van de Vereniging van Turkse Zakenlieden in Nederland (HOTIAD) Hikmet Gürcüoğlu, Algemeen Directeur van de Politie Noord-Holland Hamit Karakuş en Parlementslid Songül Mutluer.
Het programma, gepresenteerd door voormalig journalist Ömer Hünkar Ilık, begon met een videopresentatie waarin het bestuur en de leden van HTGB werden voorgesteld, evenals overleden collega-journalisten.
Daarna nam Özcan Özbay, voorzitter van de HTGB, het woord voor zijn welkomsttoespraak.
Özbay zei: “Geachte gasten, geëerde ambassadeur, consuls-generaal, attachés, waarde collega’s en vrienden, ik heet u allen van harte welkom.
Vanavond beleven we de trots om een droom, een inspanning en eigenlijk ook een verantwoordelijkheid werkelijkheid te maken.
Het verhaal dat ik vandaag met u wil delen, is niet alleen dat van een oprichting, maar ook dat van het vullen van een leegte die jarenlang heeft bestaan.
Toen in 1960 de eerste Turkse arbeiders naar Nederland kwamen om te werken, had niemand voorzien dat deze gemeenschap ooit zo sterk, groot en invloedrijk zou worden.
De generaties groeiden, de gemeenschap ontwikkelde zich, maar één ding bleef altijd ontbreken.”
Özbay legde vervolgens het doel van de Eenheid uit: “Ons doel is duidelijk: de Turkse media in Nederland onder één dak brengen, de rechten van journalisten beschermen en de kracht, solidariteit en geloofwaardigheid van de beroepsgroep herstellen. Helaas verkeert onze beroepsgroep tegenwoordig in een moeilijke situatie.
Journalistiek binnen de Turkse gemeenschap in Nederland is een uitstervend beroep geworden. De jongste onder ons is veertig jaar oud, en er komt geen nieuwe generatie achteraan. Dat baart ons zorgen, want zodra wij ons terugtrekken, is er niemand die onze plaats kan innemen. Voor betrouwbare, objectieve berichtgeving moeten er journalisten blijven bestaan. Samen zullen wij sterker staan. Daarom is deze oprichting niet slechts een Eenheid, maar ook een nalatenschap voor de toekomst. Ons doel is jongeren aan te moedigen om journalist te worden, de waardigheid van het beroep te herstellen en de Turkse gemeenschap in Nederland te blijven voorzien van juiste en betrouwbare informatie.
Vandaag openen we samen de eerste bladzijde van een nieuw tijdperk: een krachtige, vrije en invloedrijke Turkse media.”
DE TOESPRAAK VAN AMBASSADEUR FATMA CEREN YAZGAN
Vervolgens werd Ambassadeur Fatma Ceren Yazgan uitgenodigd om te spreken.
Zij prees de initiatiefnemers van de Eenheid en benadrukte het volgende: “De Turkse media in Nederland moeten zich niet beperken tot interne communicatie, maar zich ook richten op de Nederlandse autoriteiten, media en het publiek.
Het is belangrijk dat onze stem niet alleen binnen de gemeenschap wordt gehoord, maar ook daarbuiten, in een begrijpelijke en betrouwbare taal.
Soms worden er discussies over ons gevoerd, zonder dat er één vertegenwoordiger van ons aan tafel zit. Het beeld van ‘er wordt over ons gesproken terwijl wij niet aan tafel zitten’ schaadt vooral onszelf.
Wat dat beeld kan veranderen, is een georganiseerde en geloofwaardige media-aanwezigheid.
Daarom is deze Eenheid niet alleen een beroepsplatform, maar ook een garantie voor de zichtbaarheid en de reputatie van onze gemeenschap in Nederland.”
DE TOESPRAAK VAN EREVOORZITTER İLHAN KARAÇAY
Daarna kreeg ikzelf, als erevoorzitter, het woord.
Ik herinnerde eraan dat we vijftig jaar geleden de eerste poging deden om een vereniging van journalisten op te richten: “We hadden toen de eerste stap gezet, maar het is nooit gelukt.
Kunt u zich voorstellen? Wij, de journalisten die anderen aansporen om maatschappelijke organisaties op te richten, konden zelf niet samenwerken.
Gelukkig hebben vier collega’s nu de handen ineengeslagen en deze Eenheid tot stand gebracht.”
Ik feliciteerde het bestuur van HTGB en bedankte alle aanwezigen.
ANDERE SPREKERS EN GASTEN
Na de korte toespraken van enkele genodigden nam Nazıya Zhoyamergen, voorzitter van de Vereniging van Journalisten van Kazachstan, het woord.
Zij zei: “Ik feliciteer mijn vrienden die dit initiatief in Nederland hebben genomen.
Misschien kunnen we in de toekomst een van onze forums van Turkssprekende journalisten hier bij jullie organiseren.
Er zijn in het verleden pogingen gedaan, maar het is nooit een duurzaam platform geworden.
Wij, als journalisten in het veld, weten uit ervaring hoe belangrijk deze samenwerking is.”
Daarna sprak parlementslid SONGÜL MUTLUER, die informatie gaf over de algemene verkiezingen van 28 oktober.
Vervolgens werd Mustafa Ayrancı uitgenodigd, die sprak over de strijd voor onderwijs in de moedertaal en opriep: “Ouders moeten offers brengen voor moedertaalonderwijs.
En bij de verkiezingen van 29 oktober: op wie u ook stemt, gebruik uw stem!”
Tijdens de ceremonie werd ambassadeur Yazgan een tas vol boeken aangeboden.
Daarna werd ik zelf op het podium uitgenodigd om mijn boek, met persoonlijke opdracht, aan haar te overhandigen.
De uit België gekomen journalist YUSUF ÇINAL wenste het bestuur en de leden van HTGB veel succes.
Onder de aanwezigen bevonden zich ook: Servet Tiryaki, Voorzitter van de Islamitische Stichting Nederland (HDV); Mustafa Özcan, Turks Informatie-en Documentatiecentrum; Erim Uğurlu, Algemene Secretaris van Nederlands-Turks Federatie Mustafa Aktalan, regionaal voorzitter van GMG Zuid-Holland; Nazmı Türkkol, raadslid van de gemeente Amsterdam; Hüseyin Karataş, voorzitter van Hasene Nederland; Yusuf Çiçek, voorzitter van Milli Görüş Jeugd Noord-Holland; Durmuş Doğan, voorzitter van TOVER; Ali Paşa Akbaş, bestuursvoorzitter van Kanal Avrupa TV; Tarık Saki, lid van DTIK; Funda İleri, kandidaat-parlementslid,
Ook aanwezig waren vertegenwoordigers van diverse maatschappelijke organisaties.
De avond werd voortgezet met optredens van de populaire Nederlandse artiesten Cihan Ateş en Erdeniz, waarna ambassadeur Fatma Ceren Yazgan, die bekendstaat om haar liefde voor jazzmuziek, spontaan de microfoon pakte en meezong met een Turkse volkslied.
Onder luid applaus bracht zij extra kleur aan de avond.
BESTUUR VAN DE HTGB EN DOELSTELLINGEN
VOORZITTER: ÖZCAN ÖZBAY VICEVOORZITTER: ZEYNEL ABİDİN KILIÇ FINANCIËLE ZAKEN: ÖMER ATIF SECRETARIS: MAHMUT ERÖZTÜRK
VISIE
De Eenheid van Turkse Journalisten in Nederland (HTGB) streeft ernaar een krachtige stem te zijn voor de Turkse gemeenschap in Nederland.
De Eenheid wil de ontwikkeling van Turkstalige mediakanalen bevorderen en het journalistieke beroep naar de hoogste ethische standaarden tillen, zodat het respect in de samenleving herwint.
Door middel van de media wil de HTGB de maatschappelijke solidariteit versterken, garant staan voor een vrije en onafhankelijke pers, de rechten van mediaprofessionals verdedigen en met innovatieve oplossingen bijdragen aan een duurzame groei van de sector.
Dit vormt de kern van haar visie.
DOELSTELLINGEN
BESCHERMING VAN DE RECHTEN VAN JOURNALISTEN
De Eenheid zal initiatieven nemen om de beroepsrechten van journalisten die werkzaam zijn binnen de Turkstalige media in Nederland te beschermen, hun arbeidsomstandigheden te verbeteren en hun belangen te verdedigen in overeenstemming met de geldende wetgeving.
VERSTERKING VAN MEDIA-SOLIDARITEIT
Door netwerken op te bouwen die de samenwerking tussen mediaprofessionals bevorderen, gezamenlijke projecten te ontwikkelen en kennisuitwisseling te stimuleren, wil de HTGB een sterkere mediagemeenschap creëren.
VERHOGING VAN PROFESSIONELE STANDAARDEN
Om de kennis en vaardigheden van journalisten te verbeteren, organiseert de Eenheid trainingsprogramma’s, seminars, workshops en conferenties die de kwaliteit in de sector verhogen.
OPLOSSINGEN VOOR PROBLEMEN
De HTGB zoekt naar oplossingen voor economische, juridische en technische problemen waarmee Turkstalige mediaorganisaties te maken hebben, bevordert samenwerking met lokale overheden en streeft naar de duurzaamheid van mediabedrijven.
VERSTERKING VAN DE STEM VAN DE GEMEENSCHAP
Door de problemen waarmee de Turkse gemeenschap in Nederland wordt geconfronteerd beter zichtbaar te maken, wil de Eenheid het publieke bewustzijn vergroten en effectieve mediaprojecten ontwikkelen die de rechten van de gemeenschap verdedigen.
ONDERSTEUNING VAN JONGE JOURNALISTEN
De Eenheid wil jonge journalisten ondersteunen, stage- en opleidingsmogelijkheden bieden en jonge talenten aanmoedigen om de sector te versterken.
BEHOUD VAN MEDIA-ETHIEK
Door objectieve, betrouwbare en ethische journalistiek te stimuleren, wil de HTGB het vertrouwen van het publiek in de media herstellen en de geloofwaardigheid van Turkstalige media vergroten.
INTERNATIONALE SAMENWERKING
Door samen te werken met andere mediainstellingen en stichtingen in Europa wil de Eenheid de zichtbaarheid van de Turkse media op internationaal niveau vergroten, gezamenlijke projecten ontwikkelen en bijdragen aan interculturele dialoog.
CONCLUSIE
Samenvattend heeft de Eenheid van Turkse Journalisten in Nederland (HTGB) zich ten doel gesteld een veilige werkomgeving te creëren voor mediaprofessionals, de kwaliteit van de journalistiek te verhogen en de stem van de Turkse gemeenschap in Nederland te zijn.
De Eenheid heeft besloten te werken aan een georganiseerde mediastructuur — sterk, onafhankelijk en institutioneel — en blijft zich inzetten voor de opleiding van toekomstige journalisten en het bieden van de waardige stem die de Turkse gemeenschap in Nederland verdient.
Belçika ve Almanya havalimanlarına ağırlık veren Corendon, bir belediyeye yaptığı 750 bin euroluk yardımla da dikkat çekmişti.
Firmanın kurucu ortaklarından Atilay Uslu: “Hollandalı yolcular, daha düşük maliyetler nedeniyle sınır ötesindeki havalimanlarını zaten keşfetmiş durumda.”
(Haberin Hollandacası en altta – Nederlandse versie van het nieuws staat onderaan)
İlhan KARAÇAY’ın haberi
Hollanda’nın dev turizm ve havayolu grubu Corendon, gelecek yıldan itibaren Hollanda yerine Belçika ve Almanya’daki havalimanlarından daha fazla uçuş gerçekleştirecek. Özellikle Düsseldorf ve Köln havalimanlarındaki kapasitesini iki katına çıkaran şirket, Hollandalı tatilcileri sınır ötesine taşımaya hazırlanıyor.
Corendon, yıllardır süregelen yüksek vergiler ve uçuş ücretleriyle tatilcileri cezalandıran Hollanda sistemine karşı radikal bir adım attı.
Şirketin kurucusu Atilay Uslu, “Müşteri artık sınırın ötesinde daha ucuz tatil bulabiliyor. Biz de onların peşinden gidiyoruz.” diyor.
Ancak bu yalnızca bir genişleme hamlesi değil; aynı zamanda KLM ve Schiphol’e karşı açık bir meydan okuma.
MÜŞTERİYİ TAKİP EDİYORUZ
Atilay Uslu, bu kararı “müşteriyi takip etmek” olarak açıklıyor: “Hollandalı yolcular, daha düşük maliyetler nedeniyle sınır ötesindeki havalimanlarını zaten keşfetmiş durumda. Bu fırsattan sadece Alman rakiplerin yararlanması yazık olurdu. Biz de Hollanda’da istihdamı korumak ve artırmak için komşu ülkelere yatırım yapıyoruz. 2,5 milyon Hollandalı, 3 milyar euroyu Alman ve Belçika şirketlerine ödüyor. Bunun yanlış olduğunu düşünüyoruz.”
Uslu’nun hedefi, önümüzdeki yıl Hollandalı yolcuların dörtte birinin Corendon’la sınır ötesinden uçması. Bu da yaklaşık 375 bin kişi anlamına geliyor.
Brüksel ve Düsseldorf zaten uzun süredir Hollandalı turistleri çekmek için özel kampanyalar yürütüyor. Düsseldorf, geçtiğimiz Mayıs tatilinde Hollandalılara özel bir tanıtım kampanyası bile başlatmıştı.
KLM’E TOKAT: 1000 EURO’YA KARŞI 600 EURO
Corendon’un kurucusu Atilay Uslu, son yıllarda resmî olarak Curaçao’da ikamet ediyor. Şirketin adada dört oteli bulunuyor, beşincisi ise yolda. Bu otellerin büyük bölümü Hollandalı ve Amerikalı turistler tarafından tercih ediliyor.
Corendon’un KLM’le yaşadığı Curaçao krizi sektörde hâlâ konuşuluyor.
Yıllarca Curaçao uçuşları için KLM’den koltuk satın alan Corendon, KLM’in fiyatları 1000 Euro’ya çıkarması üzerine isyan etti. Uslu, İspanya’dan dev bir Airbus A350 kiralayarak aynı rotada uçuşları kendi markasıyla başlattı.
Sonuç: Aynı uçuş Corendon’da 600 Euro’ya satıldı.
Bu hamle Hollanda medyasında “Küçük dev Corendon, KLM’e büyük tokat attı” başlığıyla yer aldı. Şimdi Uslu, benzer bir hamleyi Schiphol Havalimanı’na karşı yapıyor.
SCHIPHOL’E ALTERNATİF: DÜSSELDORF VE KÖLN
Uslu’nun stratejisi net: Hollanda’daki yüksek havalimanı ücretleri yüzünden artık Brüksel, Düsseldorf ve Köln merkezli uçuşlara ağırlık veriyor.
Corendon’un gelecek yıl için planladığı 1,2 milyon koltuk bu iki Alman havalimanından kalkacak. Amsterdam Schiphol’den kalkacak uçuş sayısı ise 575 binle sınırlı kalacak.
Atilay Uslu, “Amsterdam’da bir yolcunun maliyeti 100 Euro, Düsseldorf’ta ise 53 Euro. Aradaki farkı artık müşteriye yansıtamıyoruz. Hollanda bu hızla devam ederse kendini pazardan dışlayacak.” diyor.
Corendon’un bu kararıyla Schiphol yönetiminin zaten düşen direkt yolcu trafiği daha da gerileyecek.
“TURUNCU KAFE” İLE YENİ HAVALİMANLARDA HOLLANDA RUHU
Düsseldorf ve Köln yönetimi, Corendon’un bu hamlesini desteklemek için şirkete özel teşvikler sundu. Havalimanı, ciddi indirimler ve pazarlama katkıları sağlıyor. Bu desteklerin değeri milyonlarca euroyu buluyor. Ayrıca Corendon’a “Turuncu Kafe” açma izni verildi.
Bu kafede Hollandalı tatilciler, uçuş öncesi elmalı ‘elmalı turta’ ve ‘etli kroket topları’ eşliğinde “evinde gibi” hissedecek.
Havalimanı yönetimi Corendon’a park yeri de tahsis etti, bu sayede tatilciler ücretsiz park hizmetinden yararlanabiliyor.
Bu yıl Brüksel’den uçan Hollandalı yolcu sayısının 1 milyona ulaşması bekleniyor. Bu oran, 2019’a göre yüzde 20 artış anlamına geliyor. “Düsseldorf ve Köln, 2026’ya kadar 1,5 milyon Hollandalı yolcu hedefliyor. Bu da 2019’un iki katı olacak.” diyor Uslu.
Corendon, Almanya’daki operasyonlarını büyütürken Köln ve Düsseldorf’taki uçak sayısını ikiden dörde çıkarıyor. Brüksel’de ise 300 bin koltuk planlanıyor.
Böylece gelecek yıl Corendon yolcularının yüzde 70’i sınır ötesinden uçacak. Bu oran bu yıl yalnızca yüzde 25’ti.
Uslu, “Düsseldorf, Curaçao hattını oraya taşımamızı istedi ama şimdilik Schiphol’den devam ediyoruz. Zaten Hollandalı yolcular daha ucuz bilet için birkaç saatlik araba yolculuğuna razı.” diyor.
YENİ MACERA: OTEL YATIRIMLARI ALMANYA’YA KAYIYOR
Village Hotel Schiphol City Hotel Amsterdam Mangrove Beach Coraçao College Hotel
Corendon yalnızca havayolu değil, otelcilik sektöründe de büyümeye devam ediyor.
Hollanda’da beş oteli bulunan şirket, bu yıl Hollanda pazarında yüzde 17 geriledi.
Gelecek yıl ise otelcilikteki KDV oranı yüzde 9’dan yüzde 21’e çıkacak.
Böyle bir vergi artışı Hollanda’nın rekabet gücünü zayıflatıyor. Almanya’da KDV oranı yüzde 7, yani Hollanda’ya göre yüzde 14 daha düşük. Belçika’da ise KDV yüzde 6, yani Hollanda’dan yüzde 15 düşük. Bu da Hollandalı otelciler için haksız rekabet anlamına geliyor.
Uslu, “Bu bana 2 milyon Euro ek maliyet getirecek. Hollanda’yı terk etmiyoruz ama yatırımlarımızı artık sınırın ötesine yapıyoruz. Almanya’da 517 odalı bir otel satın almak üzereyiz. Böyle bir vergi artışından sonra Almanya ve Belçika yatırımlarımız daha cazip hale geliyor.” diyor.
UÇUŞ VERGİLERİ BELİRLEYİCİ OLDU
Corendon’un Almanya ve Belçika’da büyümesinin en önemli nedenlerinden biri, Hollanda’daki yüksek havalimanı ücretleri ve uçuş vergileri.
Uslu, bir yolcunun uçuş maliyet farkını şöyle özetliyor: “Amsterdam Havalimanı: 100 Euro, Rotterdam: 73 Euro, Maastricht: 61 Euro, Düsseldorf / Köln: 53 Euro, Brüksel: 46 Euro. Corendon geçtiğimiz hafta Maastricht’ten son uçuşunu yaptı ve Rotterdam Havalimanı’ndan da çekilme kararı aldı.”
Sonuç ortada: Brüksel, Düsseldorf ve Köln her geçen yıl daha fazla Hollandalı turist çekiyor. Bu gidişle Hollanda, “uçuş vergileriyle kendi kanatlarını kesen ülke” olarak anılacak.
HOLLANDA’NIN KAYBI, KOMŞULARIN KAZANCI
Corendon’un sınır ötesi hamlesi yalnızca bir ticari karar değil; Hollanda turizm politikasına verilmiş açık bir mesaj.
Hükümetin yüksek vergileri ve Schiphol’ün artan maliyetleri Hollandalı tatilcileri komşu ülkelerin havalimanlarına yönlendiriyor.
Atilay Uslu bu konuda şunları söylüyor: “Şu anda yıllık 3 milyar euroluk bir kayıp var. Yeni vergiler nedeniyle 2027’den sonra bu sayının daha da artmasını bekliyoruz. Corendon olarak biz hazırlığımızı önceden yaptığımız için milyonlarca Hollandalıyı taşımaya hazırız.
Tabii ki bu, Hollanda devleti için büyük bir kayıp. Biz hazırlığımızı yapmasaydık bu yolcular Alman ya da Belçikalı şirketlere gidecekti.
Böylece aslında Hollanda devletine yardımcı oluyoruz. Çünkü bu yolcular tatillerini bizden aldığı sürece biz de vergilerimizi Hollanda’ya ödüyoruz. Bu da devletin zararının bir bölümünü telafi ediyor. (BTW, Vennootschapbelasting, Loonbelasting, Werkgeversbelasting – KDV, Kurumlar Vergisi, Maaş Vergisi, İşveren Katkı Payı).”
Corendon’un kurucuları Yıldıray Karaer ve Atilay Uslu (sağ fotoğrafta), Havayolları’nın Amsterdam Müdürü Berk Güden (ortada) ile birlikte firmayı büyüttüler.
Eğitim ve Kültürden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevinden ayrılarak Corendon’un CEO’luğunu üstlenen Günay Uslu’nun da katkısıyla şirket, bugün Hollanda gündeminde en çok yer alan ve zirveye çıkan firmalardan biri haline geldi.
YARIN: HOLLANDA TÜRK GAZETECİLER BİRLİĞİ’NİN MUHTEŞEM TANITIMI
******************
CORENDON SCHUDT NEDERLAND OP: EERDER EEN KLAP VOOR KLM, NU EEN DREUN VOOR LUCHTHAVEN SCHIPHOL
Corendon, dat steeds meer inzet op luchthavens in België en Duitsland, trok eerder al de aandacht met een gemeentelijke donatie van 750.000 euro.
Een van de oprichters, Atilay Uslu, zegt: “Nederlandse reizigers hebben de grensluchthavens al ontdekt vanwege de lagere kosten.”
Verslag van İlhan KARAÇAY
De grote Nederlandse toerisme- en luchtvaartgroep Corendon zal vanaf volgend jaar meer vluchten uitvoeren vanaf Belgische en Duitse luchthavens dan vanuit Nederland.
Vooral in Düsseldorf en Keulen heeft het bedrijf zijn capaciteit verdubbeld en bereidt het zich voor om Nederlandse vakantiegangers over de grens te vervoeren.
Corendon zet daarmee een radicale stap tegen het Nederlandse systeem, dat vakantiegangers al jarenlang straft met hoge belastingen en luchthavengelden.
Oprichter Atilay Uslu zegt: “De klant vindt nu goedkopere vakanties over de grens, en wij volgen de klant.” Maar dit is niet alleen een uitbreidingsstap – het is ook een openlijke uitdaging aan KLM en Schiphol.
WIJ VOLGEN DE KLANT
Uslu noemt deze beslissing “de klant volgen”:
“Nederlandse reizigers hebben de grensluchthavens al ontdekt vanwege lagere kosten. Het zou zonde zijn als alleen Duitse concurrenten hiervan profiteren.
Wij investeren in de buurlanden om de werkgelegenheid in Nederland te behouden en te vergroten. 2,5 miljoen Nederlanders besteden jaarlijks 3 miljard euro aan Duitse en Belgische bedrijven. Dat is verkeerd.”
Uslu’s doel is dat volgend jaar een kwart van de Nederlandse passagiers met Corendon vanaf grensluchthavens vliegt – ongeveer 375.000 mensen.
Brussel en Düsseldorf voeren al jaren speciale campagnes om Nederlandse toeristen te trekken. Düsseldorf startte zelfs een promotiecampagne speciaal voor Nederlanders tijdens de meivakantie.
EEN KLAP VOOR KLM: 1000 EURO TEGEN 600 EUR
Corendon-oprichter Atilay Uslu woont officieel op Curaçao. Het bedrijf bezit vier hotels op het eiland, en een vijfde is in aanbouw. De meeste gasten komen uit Nederland en de Verenigde Staten.
De Curaçao-crisis tussen Corendon en KLM wordt nog steeds in de sector besproken.
Jarenlang kocht Corendon stoelen bij KLM voor vluchten naar Curaçao, maar toen KLM de prijzen verhoogde naar 1000 euro, kwam Corendon in opstand.
Uslu huurde een enorme Airbus A350 uit Spanje en startte dezelfde route onder het eigen merk. Het resultaat: dezelfde vlucht kostte bij Corendon slechts 600 euro.
De Nederlandse media kopten: “De kleine reus Corendon geeft KLM een harde klap.” Nu richt Uslu zijn pijlen op luchthaven Schiphol.
ALTERNATIEF VOOR SCHIPHOL: DÜSSELDORF EN KEULEN
Uslu’s strategie is duidelijk: vanwege de hoge Nederlandse luchthavengelden legt Corendon de nadruk op vluchten vanuit Brussel, Düsseldorf en Keulen.
Voor volgend jaar plant het bedrijf 1,2 miljoen stoelen vanaf de twee Duitse luchthavens.
Het aantal vluchten vanuit Amsterdam-Schiphol blijft beperkt tot 575.000.
Volgens Uslu: “Een passagier kost in Amsterdam 100 euro, in Düsseldorf slechts 53 euro. Dat verschil kunnen we niet langer aan de klant doorberekenen. Als Nederland zo doorgaat, sluit het zichzelf uit de markt.”
De beslissing van Corendon zal het aantal directe passagiers via Schiphol nog verder doen dalen.
‘ORANJE CAFÉ’ BRENGT NEDERLANDSE SFEER NAAR NIEUWE LUCHTHAVENS
De luchthavens van Düsseldorf en Keulen steunen Corendon’s stap met speciale stimuleringsmaatregelen. Ze bieden forse kortingen en marketingbijdragen ter waarde van miljoenen euro’s.
Corendon kreeg bovendien toestemming om een “Oranje Café” te openen, waar Nederlandse reizigers vóór vertrek ‘appeltaart’ en ‘bitterballen’ kunnen eten en zich “thuis” voelen.
Ook kreeg Corendon een eigen parkeerzone, waardoor vakantiegangers gratis kunnen parkeren.
Het aantal Nederlandse passagiers dat dit jaar vanaf Brussel vliegt, zal naar verwachting 1 miljoen bereiken – een stijging van 20 procent ten opzichte van 2019. “Düsseldorf en Keulen mikken op 1,5 miljoen Nederlandse reizigers tegen 2026 – twee keer zoveel als in 2019,” aldus Uslu.
Corendon breidt zijn activiteiten in Duitsland verder uit door het aantal vliegtuigen in Keulen en Düsseldorf te verdubbelen van twee naar vier.
In Brussel zijn 300.000 stoelen gepland.
Volgend jaar zal 70 procent van de Corendon-passagiers over de grens vertrekken, terwijl dat dit jaar nog slechts 25 procent was.
Uslu voegt eraan toe: “Düsseldorf wilde dat we de Curaçao-route daarheen verplaatsen, maar voorlopig blijven we vanaf Schiphol vliegen. Nederlandse reizigers zijn bereid een paar uur te rijden voor een goedkoper ticket.”
NIEUWE AVONTUREN: HOTELINVESTERINGEN VERSCHUIVEN NAAR DUITSLAND
Village Hotel Schiphol City Hotel Amsterdam Mangrove Beach Coraçao College Hotel
Corendon groeit niet alleen in de luchtvaart, maar ook in de hotelsector.
Het bedrijf bezit vijf hotels in Nederland, maar zag de omzet dit jaar met 17 procent dalen.
Volgend jaar stijgt het btw-tarief in de hotelsector van 9 naar 21 procent – een forse verhoging die de concurrentiepositie van Nederland verzwakt.
In Duitsland is de btw slechts 7 procent (14 procentpunt lager dan in Nederland) en in België 6 procent (15 procentpunt lager). Dat zorgt voor oneerlijke concurrentie voor Nederlandse hoteliers.
Uslu: “Dat betekent voor ons 2 miljoen euro extra kosten. We verlaten Nederland niet, maar we investeren voortaan over de grens. We staan op het punt een hotel met 517 kamers in Duitsland te kopen. Na zo’n belastingverhoging zijn Duitsland en België veel aantrekkelijker voor investeringen.”
VLUCHTBELASTINGEN ZIJN DOORSLAAND
Een van de belangrijkste redenen voor Corendon’s groei in Duitsland en België zijn de hoge luchthavengelden en belastingen in Nederland.
Uslu vat het kostenverschil per passagier samen: “Amsterdam: 100 euro, Rotterdam: 73, Maastricht: 61, Düsseldorf/Keulen: 53, Brussel: 46.
Vorige week voerden we onze laatste vlucht uit vanaf Maastricht, en ook Rotterdam wordt verlaten.”
Het resultaat is duidelijk: Brussel, Düsseldorf en Keulen trekken elk jaar meer Nederlandse toeristen.
Als dit zo doorgaat, zal Nederland bekendstaan als het land dat “zijn eigen vleugels afknipt met vliegtaksen.”
NEDERLANDS VERLIES, WINST VOOR DE BUREN
Corendon’s grensstrategie is niet alleen een zakelijke beslissing, maar ook een duidelijke boodschap aan het Nederlandse toerismebeleid.
De hoge belastingen van de overheid en de stijgende kosten op Schiphol sturen Nederlandse vakantiegangers naar buurlanden.
Uslu zegt hierover: “Er is momenteel een jaarlijks verlies van 3 miljard euro.
Door de nieuwe belastingen verwachten we dat dit bedrag na 2027 nog verder stijgt.
Wij zijn voorbereid om miljoenen Nederlanders te vervoeren.
Dat is uiteraard een groot verlies voor de Nederlandse staat.
Als wij deze stap niet hadden gezet, zouden die passagiers bij Duitse of Belgische maatschappijen boeken.
Op die manier helpen we juist de Nederlandse staat: zolang reizigers bij ons boeken, betalen wij ook hier belasting – btw, vennootschapsbelasting, loonbelasting, werkgeversbijdragen – en zo beperken we een deel van het verlies.”
De oprichters Yıldıray Karaer en Atilay Uslu (rechts op de foto) hebben samen met Berk Güden, de Amsterdam-directeur van Corendon Airlines (midden op de foto), het bedrijf laten groeien.
Met de komst van Günay Uslu, die zijn functie als Staatssecretaris van Onderwijs en Cultuur neerlegde om CEO van Corendon te worden, is het bedrijf uitgegroeid tot een van de meest besproken en succesvolle ondernemingen van Nederland.
MORGEN: DE PRACHTIGE PRESENTATIE VAN DE VERENIGING VAN NEDERLANDSE TURKSE JOURNALISTEN
Siyasetçidir, sporcudur, sanatçıdır, iş insanıdır. Yazmakla okuyucuyu bıktırırsınız. Ama bunun karşılığını alamazsınız.
Gazetecilik, yalnızca haber yazmak değil; vefa, emek, sadakat ve vicdan mesleğidir.
Bu yorumu, bu akşam tanıtımı yapılacak ve Onursal Başkan olarak ilan edileceğim Hollanda Türk Gazeteciler Birliği’ne ithaf ediyorum.
(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie van het bericht staan onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Gazetecilik, kimi zaman toplumun hafızası, kimi zaman vicdanı olur. Biz gazeteciler, bir insanın başarısını gördüğümüzde, onu toplumla paylaşmaktan mutluluk duyarız. Hele ki o kişi, azminin ve emeğinin sonucunda bir yerlere gelmişse, onun hikâyesini yazmak bizim için bir görev değil, bir gurur meselesidir.
Ne var ki, bu mesleğin en acı tarafı da tam burada başlar.
Gazetecilik, çoğu zaman dışarıdan göründüğü kadar kolay bir meslek değildir. Bir gazeteci, yıllarını habere, insana ve güvene adar. Birini tanıtmak için zamanını, bilgisini ve emeğini ortaya koyar. O kişinin hikâyesiyle ilgilenir, araştırır, anlatır. Kimi zaman bir kelimeyi defalarca değiştirir, kimi zaman bir fotoğraf için kilometrelerce yol yapar. Ama sonunda ortaya çıkan şey, sadece bir haber değil, bir insana verilen değerdir.
Ben, bugüne kadar yüzlerce kişiyi tanıttım. Akademisyenleri, sanatçıları, siyasetçileri, sporcuları, iş insanlarını… Bazıları daha yolun başındayken yanlarında oldum, başarılarını ilk ben yazdım. Kimini o ilk haberle kamuoyuna tanıttım, kimini yıllarca takip ettim. Kimi zaman ‘bu adam veya bu kadın ileride çok konuşulacak’ dedim ve öyle de oldu. Ama ne yazık ki, o ‘çok konuşulanlar’ arasında, sonradan bizi unutanlar da oldu.
Evet, gazeteciliğin en büyük talihsizliği budur: Birini alkışlarla uğurlarsınız, o kişi sahneye çıktığında arkasına bile bakmaz.
Önceleri çok saygılı davrananlar sonradan sanki sizi hiç tanımamış gibi davranırlar. Küçük bir işletmeden büyük bir markaya dönüşenler, o yola çıkarken yanlarında kimlerin olduğunu unuturlar. Kimi sanatçılar, ilk konserini duyuran haberi ben yazmışım, ama sonrasında selamı kesmişler. Bir siyasetçi vardır, seçim öncesi her gün arar, röportaj ister, destek bekler. Seçimi kazandıktan sonra ortadan kaybolur. Bir akademisyen, bir ödül töreninde adını duyurduğumda bana teşekkür etmişti; yıllar sonra kürsüde ‘basın bazen gereksiz büyütüyor’ diyebildi.
Yani, gazetecinin kaderidir bu. Yazarsın, anlatırsın, tanıtırsın; ama sonunda ‘görevini yaptı’ denir. Oysa gazeteci, birine borçlu olduğu için değil, hak edenin görülmesi için yazar. Ben de öyle yaptım.
Bir iş insanı vardı. Henüz kimse tanımazken, onun girişimciliğini ben fark ettim. O dönem attığım bir manşet, bir anda onu kamuoyuna taşıdı. Sonra o kişi, iş dünyasında yükseldi, sivil toplum kuruluşlarında önemli görevler üstlendi, ülke çapında bilinen bir isim oldu. Ben ise, yıllarca onu yazmaya, başarılarını duyurmaya devam ettim. Ama gün geldi, aramızda bir soğukluk oluştu. Sebebi basit: İlgisizlik. Bir selam eksikliği, bir vefa eksikliği…
Bir gazeteci olarak ben, kimseye mecbur değilim. Ama yaptığım haberin, karşı tarafta bir saygı, bir takdir uyandırmasını beklerim. O da insanlık gereğidir. Çünkü ben, kimsenin reklamcısı değilim. Benim kalemim, parayla değil, inançla hareket eder.
Ben, birini tanıtmak için saatlerimi, günlerimi harcarım. Bir cümleye anlam yüklemek için defalarca düşünürüm. Yazdıklarım binlerce kişiye ulaşır, o kişinin tanınırlığını artırır. Ama bazen o kişi, ‘beni yazmayı bıraktın’ diye sitem eder. Oysa ben, yazmamayı bir cezalandırma yöntemi olarak değil, bir kırgınlık göstergesi olarak görürüm. Bir gazeteci kırıldığında yazmaz. Kızdığında değil, üzüldüğünde susar.
Gazeteciliğin talihsizliği işte budur: Birilerini parlatırsınız, sonra o ışık gözünüzü kamaştırır. Birini anlatırsınız, sonra o kişi kendi masalına sizi dâhil etmez. Ama biz gazeteciler, yılmayız. Her şeye rağmen doğruyu, hak edeni yazmaya devam ederiz.
Benim için gazetecilik, bir geçim kapısı değil, bir yaşam biçimidir. Ben, doğruluk uğruna kalem oynatırım. Yanlış gördüğümü yazarım, doğruyu da överim. Ama hiçbir zaman birini övmeye mecbur hissetmem. Ne kadar meşhur olursa olsun, birinin laubaliliğine boyun eğmem.
Ben gazeteciyim. Ve gazetecinin itibarı, hiçbir makamdan, hiçbir servetten küçük değildir. Vefasızlıklar gelir geçer, ama gazetecinin onuru kalır. Benim de tek sermayem budur: Onur, emek ve kalem.
Ve son sözüm şu olsun: Bir gazeteciyi kaybetmek kolaydır, ama onun gönlündeki yerini geri almak imkânsızdır. Çünkü biz gazeteciler, kırıldığımızda sessizleşiriz. Ama o sessizlik, bir ömür boyu hatırlanır.
HOLLANDA’DA BU GÜNE KADAR MEŞAKKAT İLE GAZETECİLİK YAPMIŞ, FEDAKÂR TÜRK GAZETECİLERİNİN FOTOĞRAFLARI (ÖLENLERİ RAHMETLE ANIYORUZ…)
BU YORUMU NEDEN BUGÜN YAZDIM
Hollanda’da yıllardır gazetecilik yapmaya çalışan bir grup değerli meslektaşım, nihayet uzun süredir konuşulan bir girişimi hayata geçirdiler. Yıllar sonra ilk kez bir Gazeteciler Derneği kuruldu. Bu akşam da, o derneğin tanıtım toplantısı yapılacak.
Sağ olsun dostlarım, o toplantıda beni, derneğin Başkanı, Yönetim Kurulu ve üyelerinin huzurunda ‘Onursal Başkan’ olarak ilân edecekler. Bu benim için sadece bir unvan değil, bir ömür boyu verdiğim emeğin, inancın ve meslek aşkının bir karşılığıdır.
İşte bu nedenle yukarıdaki yazıyı bugün kaleme aldım. Yıllarımı verdiğim bu mesleğin hem onurunu hem de talihsizliğini anlatmak istedim. Çünkü gazetecilik, yalnızca haber yazmak değil; vefa, emek, sadakat ve vicdan mesleğidir. Ve ben, bu akşam meslektaşlarımın arasında, o duyguyu bir kez daha yaşamaktan büyük gurur duyacağım.
Bu nedenle yukarıdaki yorumu, bu akşam tanıtımı yapılacak olan Hollanda Türk Gazeteciler Birliği’ne ithaf ediyorum.
*******************************
DE ONGELUKKIGE EN ONTROUWE KANT VAN DE JOURNALISTIEK
Hij is politicus, sporter, artiest of zakenman. Je schrijft over hen tot vervelens toe, maar je krijgt er zelden iets voor terug.
Journalistiek is niet alleen het schrijven van nieuws, maar een beroep van trouw, inzet, loyaliteit en geweten.
Ik draag deze woorden op aan de ‘Eenheid van Turkse Journalisten in Nederland’, die vanavond wordt gepresenteerd en waarbij ik tot Erevoorzitter zal worden uitgeroepen.
GESCHREVEN DOOR İLHAN KARAÇAY
Journalistiek is soms het geheugen van de samenleving, en soms haar geweten. Wij journalisten voelen vreugde wanneer we het succes van een persoon zien en dit met de samenleving kunnen delen. Vooral wanneer die persoon door doorzettingsvermogen en hard werk iets heeft bereikt, is het voor ons geen plicht maar een bron van trots om zijn of haar verhaal op te schrijven.
Toch begint precies hier de meest pijnlijke kant van dit beroep.
Journalistiek is vaak niet zo eenvoudig als het van buitenaf lijkt. Een journalist wijdt jaren aan nieuws, aan mensen en aan vertrouwen. Hij zet zijn tijd, kennis en energie in om iemand onder de aandacht te brengen. Hij verdiept zich in iemands verhaal, onderzoekt en vertelt. Soms verandert hij één woord tientallen keren, soms reist hij kilometers voor één foto. Maar wat uiteindelijk ontstaat, is niet alleen een nieuwsbericht, het is een teken van waardering voor een mens.
Ik heb tot nu toe honderden mensen onder de aandacht gebracht. Academici, artiesten, politici, sporters, ondernemers… Sommigen steunde ik al toen ze nog aan het begin van hun carrière stonden en ik schreef als eerste over hun succes. Sommigen introduceerde ik bij het grote publiek, anderen volgde ik jarenlang. Soms zei ik: “Deze man of vrouw zal later veel besproken worden”, en dat bleek te kloppen. Maar helaas zijn er onder die “veelbesprokenen” ook mensen die ons later vergaten.
Ja, dat is het grootste ongeluk van de journalistiek: je neemt afscheid van iemand met applaus, en zodra die persoon op het podium staat, kijkt hij niet eens meer om.
Velen die ooit beleefd en respectvol waren, doen later alsof ze je nooit gekend hebben. Ondernemers die van een klein bedrijf een groot merk maakten, vergeten wie er aan het begin van hun weg naast hen stond. Sommige artiesten, van wie ik het eerste concert aankondigde, groeten later niet eens meer. Een politicus belt je elke dag voor de verkiezingen, vraagt om interviews en steun, maar verdwijnt zodra hij verkozen is. Een academicus bedankte me ooit tijdens een prijsuitreiking, maar jaren later zei hij op een podium: “De pers overdrijft soms.”
Dat is dus het lot van de journalist. Je schrijft, je vertelt, je introduceert, maar uiteindelijk zegt men alleen: “Hij deed gewoon zijn werk.” Terwijl een journalist niet schrijft uit verplichting, maar om erkenning te geven aan wie het verdient. Zo heb ik het altijd gedaan.
Er was eens een zakenman. Toen niemand hem nog kende, zag ik zijn ondernemerschap. Een kop die ik toen schreef, bracht hem in één klap onder de aandacht. Daarna groeide hij in de zakenwereld, kreeg functies bij maatschappelijke organisaties en werd een bekende naam in het land. Ik bleef jarenlang over hem schrijven en zijn successen delen. Maar op een dag kwam er afstand tussen ons. De reden was eenvoudig: onverschilligheid. Een gebrek aan groet, een gebrek aan trouw.
Als journalist ben ik aan niemand verplicht. Maar ik verwacht wel dat mijn werk respect en waardering oproept bij de ander. Dat is niet meer dan menselijk. Want ik ben geen reclamemaker. Mijn pen beweegt niet door geld, maar door overtuiging.
Om iemand te portretteren, besteed ik uren, soms dagen. Ik denk lang na over de betekenis van een zin. Wat ik schrijf bereikt duizenden mensen en vergroot de bekendheid van degene over wie ik schrijf. Toch verwijt men mij soms: “Je schrijft niet meer over mij.” Voor mij is dat niet bedoeld als straf, maar als teken van teleurstelling. Een journalist schrijft niet als hij boos is, maar zwijgt als hij gekwetst is.
Dat is de ongelukkige kant van de journalistiek: je laat iemand stralen, maar dat licht verblindt je later. Je vertelt iemands verhaal, maar die persoon sluit je daarna niet in zijn eigen verhaal in. Toch geven wij journalisten niet op. Ondanks alles blijven we schrijven over wat waar is en over wie het verdient.
Voor mij is journalistiek geen bron van inkomen, maar een levenswijze. Ik schrijf uit eergevoel. Ik schrijf wat fout is, en ik prijs wat goed is. Maar ik voel me nooit verplicht iemand te prijzen. Hoe beroemd iemand ook is, ik buig niet voor oppervlakkigheid.
Ik ben journalist. En de waardigheid van een journalist is kleiner dan geen enkele positie of rijkdom. Ondankbaarheid komt en gaat, maar de eer van de journalist blijft. Mijn enige kapitaal is dit: eer, inzet en pen.
En laat dit mijn slotwoord zijn: een journalist verliezen is gemakkelijk, maar zijn plek in je hart terugwinnen is onmogelijk. Want als wij journalisten gekwetst zijn, worden we stil. En die stilte wordt een leven lang herinnerd.
DE FOTO’S VAN TOEGEWIJDE TURKSE JOURNALISTEN DIE TOT NU TOE MET VEEL MOEITE HUN VAK IN NEDERLAND HEBBEN UITGEOEFEND
(MET EEN ZEGENENDE GEDACHTE AAN DEGENEN DIE ZIJN OVERLEDEN…)
WAAROM IK DIT VANDAAG HEB GESCHREVEN
Een groep gewaardeerde collega’s die al jaren probeert de journalistiek in Nederland levend te houden, heeft eindelijk een lang besproken initiatief werkelijkheid gemaakt. Voor het eerst in vele jaren is er weer een vereniging van journalisten opgericht. Vanavond vindt de presentatie van die vereniging plaats.
Mijn vrienden hebben besloten mij tijdens die bijeenkomst, in aanwezigheid van de voorzitter, het bestuur en de leden van de vereniging, tot Erevoorzitter te benoemen. Voor mij is dat niet zomaar een titel, maar een erkenning van een leven vol toewijding, geloof en liefde voor dit vak.
Daarom heb ik bovenstaande tekst vandaag geschreven. Ik wilde de eer én het ongeluk van dit beroep, waaraan ik mijn leven heb gewijd, onder woorden brengen. Want journalistiek is niet alleen het schrijven van nieuws, maar een beroep van trouw, inzet, loyaliteit en geweten. En vanavond zal ik dat gevoel opnieuw ervaren, tussen mijn collega’s, met grote trots.
Daarom draag ik bovenstaande woorden op aan de Eenheid van Turkse Journalisten in Nederland, die vanavond wordt gepresenteerd.
Kapı kollarına folyo sarılan Amerika’nın tuhaf güvenlik modası Hollanda’da konuşuluyor, Türkiye’de alay konusu olur mu?
Alüminyum folyo, hırsızları durdurur mu? Bu soruya Hollandalıların yaklaşımı olumlu.Türkler’in reaksiyonları arasında, “Bizim apartmanda alüminyum folyo yok, streç film kullansak da olur mu?” esprisi olacak mı?
(Haberin Hollandacası en altta. De Nederlandse versie staat onderaan.)
İlhan KARAÇAY derledi:
Pazarınızı neşelendirmek için size hem güldürecek hem de düşündürecek bir haber getirdim.
Amerika’da başlamış, Hollanda’ya kadar yayılmış bir akım bu. Ev sahipleri, hırsızları uzak tutmak için kapı tokmağına alüminyum folyo sarıyor. Evet, bildiğimiz mutfak folyosu!
Düşünsenize, kimisi alarm sistemiyle uğraşıyor, kimisi kameralarla, kimisi de bir parça folyo ile “evim güvende” mesajı veriyor. Hırsız kapıya gelince parlayan folyoyu görünce durup düşünüyor: “Burada bir iş var, ben en iyisi öteki kapıya gideyim.”
Bu yöntem Hollanda’da da konuşulmaya başlamış. Yakında mahalle aralarında folyolu kapılar görürsek şaşırmayalım. Hele bu fikir Türkiye’ye gelseydi, sosyal medya hemen kaynardı. Bir kesim “folyo mu durduracak hırsızı” derken, diğerleri “kameraya paramız yok ama folyo bizde var” diyerek işe girişirdi.
Ama şaka bir yana, bu hikâyenin arkasında akıllıca bir taraf var. İnsan bazen en büyük güvenliği pahalı sistemlerde değil, küçük işaretlerde buluyor. Alüminyum folyo da aslında “ben evimi önemsiyorum” diyen basit bir mesaj.
Ev güvenliğinde teknolojinin zirve yaptığı çağdayız: Kameralar, akıllı kilitler, alarm sistemleri, hatta yüz tanımalı kapılar…
Ama bütün bu pahalı sistemlerin arasında bir yöntem var ki, hem ucuzluğu hem de sadeliğiyle herkesi şaşırtıyor: Kapı tokmağını alüminyum folyoyla sarmak.
ABD’DE BAŞLADI, DÜNYA KONUŞUYOR
Amerika’da ev sahipleri, hırsızları caydırmak için kapı tokmaklarını mutfaktan tanıdığımız alüminyum folyoya sarıyor. Mantık şu: Kapıya yaklaşan hırsız, alüminyum folyoyla kaplanmış bir tokmak görünce şaşırıyor, “Bu evde güvenlik önlemleri var” diye düşünüyor ve geri adım atıyor.
Yani alüminyum folyonun asıl gücü, çeliğinde değil psikolojik etkisinde yatıyor.
HOLLANDA’DA MERAK UYANDIRDI
Hollandalılar da bu yöntemi fark etmiş durumda. Sosyal medyada “deneyelim mi?” diyenler olduğu gibi, “bizde işe yaramaz” diyenler de var. Ama Hollanda’daki pratik zeka ve meraklı ruh düşünüldüğünde, birkaç hafta içinde mahallelerde alüminyum folyolu kapı tokmakları görmemiz şaşırtıcı olmaz.
Hollanda’da kamera ya da pahalı kilit şart değilmiş. Biraz mutfak alüminyum folyosu da mucizeler
yaratıyor. Yeter ki hırsızın canı peynirli sandviç çekmesin!
TÜRKİYE’DE OLSA NE OLUR?
Türkiye’de olsaydı, işin ilk durağı kesinlikle sosyal medya olurdu.
Bir kesim “Hırsızı alüminyum folyo mu durduracak?” diye dalga geçerdi.
Bir kesim de, “Bizim apartmana kamera taktırmaya paramız yok, bari alüminyum folyo saralım” diyerek uygular, hatta sosyal medyada ‘folyokapıchallenge’ (kapıya folyo sarma akımı) etiketi bile açılırdı.
Mahalle bakkalının bile “abi alüminyum folyo ister misin, güvenlik için iyiymiş” diye pazarlayacağını gözümde canlandırabiliyorum.
BASİT AMA DÜŞÜNDÜRÜCÜ
Yine şaka bir yana, mesele şunu gösteriyor: İnsan davranışlarını şekillendiren şey her zaman teknoloji olmuyor. Bazen küçücük bir işaret, koca bir güvenlik sistemi kadar caydırıcı olabiliyor. Alüminyum folyo sarılı bir kapı tokmağı, ev sahibinin “Ben evimi önemsiyorum” mesajı veriyor. Ve çoğu hırsız, uğraşmaktansa başka yere yönelmeyi tercih ediyor.
AVANTAJLARI VE SINIRLARI
Avantajı belli: Ucuz, kolay, hızlı.
Ama dezavantajı da net: Alüminyum folyo yıpranıyor, etkisi bilimsel olarak kanıtlanmamış ve tabii ki hiçbir zaman gerçek bir kilidin veya kameranın yerini tutmuyor. En fazla, tamamlayıcı bir yöntem.
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE: ALÜMİNYUM FOLYO YALNIZ DEĞİL
Aslında kapı tokmağındaki alüminyum folyo, insanlığın tarih boyunca başvurduğu basit ama sembolik güvenlik yöntemlerinin en yenisi.
Nazarlık ve tuz serpmek: Anadolu’da kapının önüne tuz serpmek ya da nazarlık asmak, kötü niyetlileri ve uğursuzlukları uzak tutacağına inanılırdı.
Kapıya bıçak saplamak: Köylerde “ev boş değil” mesajı vermek için kapıya bıçak saplayanlar bile olmuştur.
Hollanda’da süpürge hikâyesi: Hollandalıların da ilginç bir geleneği vardı: Ev boş kaldığında kapının önüne ters çevrilmiş bir süpürge koymak, “Burada bir göz var” mesajı sayılırdı.
Şehir efsaneleri: 80’lerde Avrupa’daki Türkler arasında, “Kapıya ayakkabı bırak, hırsız girmez” diye bir inanış yayılmıştı. Alüminyum folyo olayı da işte tam bu zincire eklenen yeni bir halka.
İnaçlara göre yapılan geleneklerin fotoğrafları…
Kısacası, alüminyum folyo yalnız değil. İnsanlık tarih boyunca, güvenlik kadar algıyla da uğraşmış. Bugün kapı tokmağına sarılan bir alüminyum folyo, dünün nazarlığı ya da ters süpürgesinin modern versiyonu sayılabilir.
OKUR TEPKİLERİ NASIL OLUR?
Bu haberin yayınlanmasından sonra, okurlarımdan kim bilir ne türlü reaksiyonlar gelecek.
Reaksiyonlar arasında aşağıdaki gibi esprilerin gelmesi hiç şaşırtmamalı:
“Bizim apartmanda alüminyum folyo yok, streç film kullansak da olur mu?”
“Hırsız folyoyu görünce belki caymaz ama kapıyı açarken börek bekler.”
“Kapıma alüminyum folyo sardım, komşular zannetti ki yılbaşı süsü.”
“Yarın marketlerde ‘alüminyum folyo güvenlik paketi’ diye yeni raf açılırsa şaşırmam.”
Amerika’da sıra evler ve kapı Hollanda’da sıra evler ve kapı Türkiye’de sıra evler ve kapı
Bu gelişme bize şunu gösteriyor: İnsan psikolojisini hedef alan küçük işaretler, bazen pahalı teknolojilerden daha etkili olabiliyor. Ama unutulmamalı ki, alüminyum folyo asla bir kilidin, bir kameranın veya bir güvenlik zincirinin yerini tutmaz.
En iyi ihtimalle, “ekstra bir katman” olabilir.
Yine de böylesine basit bir çözümün, dünya gündemine girecek kadar konuşulması bile çok şey anlatıyor: Güvenlik artık sadece teknoloji değil, aynı zamanda algı meselesi.
Şunu kabul edelim: Dünya artık sadece teknolojiyle değil, algıyla da korunuyor.
Bir parça alüminyum folyo, milyon dolarlık güvenlik sistemleri kadar konuşulabiliyor.
Ve işte bu haberin güzelliği burada:
Kapı tokmağına sarılmış basit bir alüminyum folyo, bize hem güvenliğin hem de insan psikolojisinin ne kadar kırılgan ama aynı zamanda ne kadar yaratıcı olduğunu hatırlatıyor.
Güvenlik uzmanları, asıl güvenliğin sağlam kilitlerde, iyi aydınlatmada ve komşu dayanışmasında yattığını hatırlatıyor. Folyo ise sadece işin eğlenceli ve sembolik tarafı.
*****************************
EEN VROLIJKE ZONDAG GEWENST! : DEURKNOP MET FOLIE WIKKELEN IS WERELDWIJD HOT!
De Amerikaanse, vreemde veiligheidsrage met aluminiumfolie rond deurklinken wordt in Nederland besproken. Wordt het in Turkije een bron van spot?
Kan aluminiumfolie inbrekers tegenhouden? De Nederlanders reageren overwegend positief. Zal er onder Turken een grap komen zoals: “In ons flatgebouw hebben we geen folie, mag het ook met huishoudfolie?”
Geschreven door: İlhan KARAÇAY
Om uw zondag wat op te vrolijken, heb ik een bericht dat u tegelijk laat lachen en nadenken.
In Amerika begonnen, en nu ook in Nederland populair: huiseigenaren wikkelen hun deurknoppen in met aluminiumfolie om inbrekers af te schrikken. Ja, gewoon die folie uit de keuken!
Stelt u zich eens voor: de één vertrouwt op camera’s, de ander op alarmsystemen, en weer een ander zegt “een stukje folie is genoeg”. De inbreker ziet de glimmende deurklink en denkt: “Hier klopt iets niet, laat ik maar een andere deur proberen.”
Ook in Nederland wordt erover gepraat. Het zou me niets verbazen als we binnenkort in de straat glinsterende deurknoppen zien. En stel dat dit idee naar Turkije overslaat, dan zou sociale media ontploffen. De één zou zeggen “folie tegen dieven, geloof je het zelf?”, de ander zou het proberen met de hashtag #folyokapıchallenge.
Maar alle gekheid op een stokje, er zit ook iets slims achter dit verhaal. Soms is veiligheid geen kwestie van dure technologie, maar van een klein gebaar. Die folie zegt eigenlijk: “Ik geef om mijn huis.”
We leven in een tijdperk waarin huisbeveiliging technologisch hoogstaand is: camera’s, slimme sloten, alarmsystemen, en zelfs deuren met gezichtsherkenning.
Maar tussen al die dure systemen is er één methode die iedereen verrast door zijn eenvoud en lage kosten: aluminiumfolie rond de deurklink.
IN DE VS BEGON HET, NU PRAAT DE WERELD EROVER
In Nederland geen camera’s of dure sloten nodig, een stukje keukenfolie doet ook wonderen. Hopen dat de inbreker geen trek in een broodje kaas krijgt!
In Amerika wikkelen huiseigenaren hun deurknoppen in met keukenfolie om inbrekers af te schrikken. Het idee is simpel: een inbreker die een met folie bedekte deurknop ziet, raakt in verwarring, denkt “hier zijn veiligheidsmaatregelen” en druipt af.
De kracht van de folie zit dus niet in het metaal, maar in het psychologische effect.
Extra noot: In officiële politierapporten of wetenschappelijke onderzoeken is geen bewijs te vinden dat deze methode daadwerkelijk effectief is. Het gaat vooral om het psychologische en symbolische effect.
NEDERLAND IS NIEUWSGIERIG
Ook Nederlanders hebben deze methode opgemerkt. Op sociale media zeggen sommigen “laten we het proberen”, terwijl anderen roepen “bij ons werkt dat niet”. Maar gezien de praktische en nieuwsgierige aard van Nederlanders, zou het niet verbazen als er binnenkort in wijken folie-deurknoppen te zien zijn.
In Nederland zijn camera’s of dure sloten blijkbaar niet nodig. Een beetje keukenfolie kan ook wonderen verrichten. Tenzij de inbreker ineens zin krijgt in een broodje kaas!
WAT ALS HET IN TURKIJE GEBEURDE?
Als dit in Turkije gebeurde, zou de eerste halte beslist sociale media zijn.
De één zou spotten: “Gaat folie een inbreker tegenhouden?”
Een ander zou zeggen: “We hebben geen geld voor een camera, laten we dan maar folie wikkelen”, en de hashtag “folyokapıchallenge” zou al snel ontstaan.
Ik zie de buurtwinkelier al voor me die zegt: “Wil je er ook folie bij, goed voor je veiligheid!”
Extra noot: In Turkije zouden sommige flatbeheerders waarschijnlijk klagen: “Het bederft het aangezicht van het gebouw”, en folie zelfs proberen te verbieden
SIMPEL MAAR TOT NADENKEN STEMMEND
Alle gekheid op een stokje, dit laat zien dat menselijk gedrag niet altijd door technologie wordt bepaald. Soms kan een klein signaal net zo afschrikwekkend zijn als een heel beveiligingssysteem. Een met folie omwikkelde deurknop geeft de boodschap: “Ik geef om mijn huis.” En veel inbrekers kiezen er dan voor om een ander doelwit te zoeken.
VOORDELEN EN BEPERKINGEN
Het voordeel is duidelijk: goedkoop, eenvoudig, snel.
Maar het nadeel is ook helder: folie slijt snel, de werking is niet wetenschappelijk bewezen en het kan natuurlijk nooit een echt slot of camera vervangen. Hooguit een aanvullende methode.
VAN HET VERLEDEN TOT HEDEN: FOLIE STAAT NIET ALLEEN
De folie op de deurknop is in feite de nieuwste variant van eenvoudige maar symbolische beveiligingsmethoden die de mensheid door de eeuwen heen heeft gebruikt.
Boze oog en zout strooien: In Anatolië werd zout voor de deur gestrooid of een amulet opgehangen om kwaad en ongeluk af te weren.
Een mes in de deur steken: In dorpen stak men soms een mes in de deur om te tonen dat het huis niet leeg was.
De omgekeerde bezem in Nederland: Ook Nederlanders hadden een traditie: een omgekeerde bezem voor de deur betekende dat er een waakzaam oog was.
Stadslegendes: In de jaren ’80 heerste onder Turken in Europa het geloof dat een paar schoenen voor de deur inbrekers zou afschrikken. “Foto’s van tradities gebaseerd op geloof”
Foto’s van tradities gebaseerd op geloof
Het folieverhaal kan dus worden gezien als een nieuwe schakel in deze keten.
Kortom, aluminiumfolie staat niet alleen. Door de geschiedenis heen speelde perceptie net zo’n grote rol als veiligheid zelf. Een met folie bedekte deurknop is de moderne versie van het nazar-amulet of de omgekeerde bezem.
HOE ZULLEN LEZERS REAGEREN?
Na publicatie van dit artikel verwacht ik de volgende reacties van lezers:
“In ons flatgebouw hebben we geen folie, mag het ook met huishoudfolie?”
“De inbreker schrikt misschien niet, maar verwacht wel börek achter de deur.”
“Ik wikkelde folie om mijn deur, de buren dachten dat het een kerstversiering was.”
“Als er morgen in de supermarkt een ‘folieveiligheidspakket’ verschijnt, zou ik niet verbaasd zijn.”
Rijtjeshuizen en deur in Amerika in Nederland en in Turkije…
Deze ontwikkeling laat zien dat kleine signalen die op de menselijke psychologie inspelen soms effectiever kunnen zijn dan dure technologieën. Toch mag men niet vergeten dat aluminiumfolie nooit een slot, een camera of een kettingslot kan vervangen. In het beste geval is het “een extra laagje”.
Dat zo’n eenvoudige oplossing wereldwijd zoveel aandacht krijgt, zegt veel: veiligheid is niet alleen technologie, maar ook perceptie.
Eerlijk is eerlijk: de wereld wordt tegenwoordig net zo goed beschermd door signalen en symbolen als door technologie.
Een stukje aluminiumfolie kan evenveel besproken worden als beveiligingssystemen van miljoenen euro’s.
En dáárin zit de schoonheid van dit verhaal:
Een eenvoudige folie om de deurknop herinnert ons eraan hoe kwetsbaar, maar tegelijk ook hoe creatief de menselijke psychologie en ons gevoel van veiligheid zijn.
Slotzin: Veiligheidsexperts benadrukken dat echte veiligheid zit in stevige sloten, goede verlichting en burensolidariteit. Folie is slechts de speelse en symbolische kant van het verhaal.