Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda yüksek lisansını tamamlayan Ayşe Gültutan’ın, Rotterdam merkezli tezi, Hollanda’daki Türk toplumunun kültürel dönüşümünü gözler önüne seriyor…
Hollanda’daki Türk toplumunun göçten bugüne uzanan sosyokültürel serüveni artık daha derinlikli ve bilimsel bir zemine oturmuş durumda.
İlhan KARAÇAY yazdı:
Hollanda’daki Türk toplumunun göçten bugüne uzanan sosyokültürel serüveni, artık daha derinlikli ve bilimsel bir zemine oturmuş durumda. Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda yüksek lisansını tamamlayan Ayşe Gültutan, “Hollanda’da Yaşayan Türklerde Sosyokültürel Hayat: Rotterdam Örneği” başlıklı teziyle bu dönüşümün izini sürdü.
Özellikle 1960’lardan itibaren şekillenen göçmen kimliği ve kuşaklar arası kültürel geçişlerin incelendiği bu çalışma, Rotterdam’ı merkez alarak Hollanda’daki Türk varlığının 60 yıllık evrimini mercek altına alıyor.
GÖÇTEN YERLEŞİK HAYATA:
HOLLANDA’DAKİ TÜRKLERİN 60 YILLIK HİKÂYESİ
Ayşe Gültutan, tezinde Türklerin Hollanda’ya ilk olarak 1964’te, iş gücü açığını kapatmak üzere geldiklerini, ancak zamanla bu göçün kalıcı bir yerleşime dönüştüğünü vurguluyor. Gültutan, Rotterdam gibi büyük liman şehirlerinin, sundukları istihdam ve ulaşım imkânlarıyla Türkler için cazip birer yaşam alanına dönüştüğüne dikkat çekiyor.
Kayseri, Yozgat, Karaman, Konya ve Aksaray gibi şehirlerden gelen Türkler, Rotterdam’da kendi mahallelerini oluşturdular. Bugün dahi Feijenoord, Delfshaven ve Charlois gibi semtlerde Türk marketleri, camiler, kahvehaneler ve dernek merkezleri yoğun olarak yer alıyor.
SAHA ÇALIŞMASIYLA DESTEKLENEN BİR TEZ: CAMİLERE, DERNEKLERE VE TÜRK KAFELERİNE YOLCULUK
Gültutan, tez sürecinde Rotterdam’da yaşayan Türklerle birebir görüşmeler gerçekleştirdi. Kartopu örnekleme yöntemiyle seçilen katılımcılarla derinlemesine mülakatlar yaptı, gözlem teknikleriyle sosyal yaşamın iç dinamiklerini analiz etti.
Kocatepe, Anadolu, Mevlana ve Gültepe camilerinde birebir gözlemler yaparak, ibadet mekânlarının yalnızca dini değil, aynı zamanda sosyal işlevler de üstlendiğini tespit etti. Türk kafelerinde gençlerin sosyalleşme alışkanlıklarını inceledi; kadın dernek toplantılarına katıldı; düğün ve sünnet organizasyonlarında geleneklerin nasıl yaşatıldığını yerinde gözlemledi.
Mevlana Gültepe Anadolu Kocatepe
Bu saha çalışmaları sırasında ortaya çıkan en çarpıcı bulgu, Türklerin hem dini hem kültürel ritüellere bağlılıklarını sürdürürken, aynı zamanda Hollanda kültürüyle temas ettikçe melez kimliklerin doğduğuydu.
ŞAHSIMIN DA KATKIDA BULUNDUĞU, BİR BELGESEL DEĞERİNDE ÇALIŞMA
Ayşe Gültutan, tez sürecinde benimle de bir araya geldi. Yarım yüzyılı aşkın süredir Avrupa’daki Türklerin hikâyesini haberleştiren bir gazeteci olarak, bu çalışmaya katkı sunmaktan onur duydum.
Gültutan, geçmişte yazdığım yazılarımı, röportajlarımı ve arşiv belgelerimi inceledi. Hollanda’daki Türk toplumunun kuruluş dönemlerine, ilk bayram kutlamalarına, cami ve dernekleşme süreçlerine dair kaleme aldığım belgeler, tezin tarihî arka planına derinlik kattı.
Şahsımın şu anlatımı da çalışmaya dahil edildi:
“Burada ilk kuruluşumuz dini oldu. O da ihtiyaç kaynaklıydı, bir mescit kuruldu. Sonrasında cami kurma hedeflendi. Türkler kendi aralarında toplanan paralarla, bazen de belediyeler yardımıyla kullanılmayan kiliseleri satın aldılar. Bugün Hollanda Diyanet Vakfı’na bağlı 148 cami, Millî Görüş’e bağlı 30’dan fazla cami, Alevi Cem Evleri ve çeşitli ideolojik gruplara ait ibadethaneler var. Ayrıca, sosyal işlev kazanan Türk Spor Kulüpleri açıldı. Gençler kahvehanelerden çıkıp spora yöneldi. Esnafların sponsorluğunda, spor kulüpleri altında toplandılar. Hemşehri dernekleri ve siyasi platformlar da zamanla çoğaldı.”
GÖÇMEN KUŞAKLAR ARASINDAKİ KÜLTÜREL DÖNÜŞÜM
Tezin en ilgi çekici bölümlerinden biri, kuşaklar arası farklılıklara odaklanıyor.
Birinci kuşak göçmenler Türkiye’ye bağlılıklarını sürdürürken, entegrasyonda mesafeli kaldılar. İkinci kuşak daha eğitimli ve Hollanda toplumuna daha entegre bir hayat kurdu.
Üçüncü ve dördüncü kuşak ise iki kimliği harmanlayarak, çok kültürlü bir yaşam biçimi benimsedi.
Örneğin, Rotterdamlı bir genç hem Kurban Bayramı’nı kutluyor hem de King’s Day’de (Kral Günü) arkadaşlarıyla eğleniyor. Ama hâlâ evde Türkçe konuşuyor, bayram sabahları büyüklerinin ellerini öpüyor ve mevlitlere katılıyor.
Bu kültürel karışıma rağmen, Ayşe Gültutan’ın gözlemleri, Türk gençlerinin hala evde Türkçe konuştuklarını, geleneksel aile bağlarına önem verdiklerini ve özellikle dini ve milli bayramlarda topluca bir araya geldiklerini göstermektedir.
HOLLANDALI TÜRKLER KİMLİĞİNİN DOĞUŞU
Gültutan’ın çalışmasına göre, Hollanda’daki Türkler artık yalnızca göçmen bir topluluk değil; kendine özgü bir sosyokültürel kimlik oluşturmuş bir toplumdur. Artık “Hollandalı Türkler” tabiri, hem Hollanda toplumuna adapte olmuş hem de kültürel köklerine sahip çıkmayı başarmış bir topluluğu tanımlamak için kullanılmaktadır.
Bu bağlamda Ayşe Gültutan’ın tezi, yalnızca akademik bir çalışma değil, aynı zamanda Türkiye ile Hollanda arasında köprü kuran nesillerin hikâyesini belgeleyen değerli bir kaynak olmuştur.
HOLLANDA’DA HER EVDE BİRAZ TÜRKİYE YAŞATILIYOR
Ayşe Gültutan tezini tamamlarken duygularını şöyle dile getirdi: “Rotterdam sokaklarında yürürken bir apartmanın balkonunda Türk bayrağını, bir kahvehanede Kayseri mantısını, bir camide Ramazan hazırlığını görüyorsunuz. Hollanda’da doğup büyüyen gençler bile Türk şarkılarını ezbere biliyor. Her evde biraz Türkiye yaşatılıyor.”
TÜRK KÜLTÜREL MEKÂNLARI VE SOSYAL ALANLAR
Gültutan’ın çalışmasında Rotterdam’daki Türk yaşamının mimarisi de gözler önüne seriliyor:
Marketler: Delfshaven ve Feijenoord’daki Türk bakkalları, Türkiye’den gelen ürünlerle mahalle yaşamının merkezi olmuş durumda.
Lokantalar: Lahmacun, pide, döner gibi tatlar, Rotterdam’ın sokaklarında adeta Türkiye havası estiriyor. Özellikle Zwart Janstraat bölgesi Türk mutfağının vitrini gibi.
Camiler ve dernek merkezleri: Sadece ibadet değil, toplumsal buluşma noktaları. Mescid-i Aksa Cami, bunlardan en eski ve köklülerden biri.
Festivaller: “Türk Kültür Günleri”, Hollanda genelindeki Türkleri bir araya getiriyor; halk oyunları, sergiler ve lezzet tanıtımlarıyla dolu etkinlikler düzenleniyor.
HOLLANDALI TÜRKLER ARTIK AYRI BİR KİMLİK
Gültutan’ın vardığı sonuca göre, Hollanda’daki Türkler artık yalnızca bir göçmen topluluğu değil. Hem Hollanda toplumuna uyum sağlamış, hem de kendi kültürel mirasını korumayı başarmış bir kimliğe sahipler: Hollandalı Türkler.
EĞİTİMDEN SPORA, HER ALANDA VARDIK
Tezde ayrıca, Hollanda’da yaşayan Türklerin STK’lar aracılığıyla kendi kültürel kimliklerini sürdürme çabalarına da geniş yer veriliyor. Bazı örnekler:
Türkevi Vakfı (Veyis Güngör başkanlığında): Hollanda’daki Türk gençlerinin eğitimi ve sosyal uyumu için çalışmalar yürütüyor.
IOT (Inspraakorgaan Turken in Nederland- Türkler İçin Danışma Kurulu) (Şu anda Zeki Baran Başkanlığında): Hollanda’daki Türk toplumu ile hükümet arasında köprü oluşturan resmi danışma kurulu.
Hollanda Türk Spor ve Kültür Federasyonu (Maalesef görevini tamamladı):
Türk gençlerinin kurduğu futbol ve basketbol takımları, hem sosyal uyum hem de kültürel kimliğin korunması açısından önemli rol oynuyor. Rotterdam’da gençlerin kurduğu yerel kulüpler, Türk kökenli Hollandalılar arasında önemli bir bağ oluşturuyor.
Bu tez, yalnızca akademik bir belge değil, aynı zamanda Türkiye ile Hollanda arasında köprü kuran kuşakların hikâyesini taşıyan kıymetli bir kaynak olarak öne çıkıyor.
AYŞE GÜLTUTAN’IN TEZİNDEN ÇARPICI BAŞLIKLAR
Ayşe Gültutan’ın tezinde, Hollanda ile ilgili çok ilginç ve çarpıcı bölümler var.
Sizlere, Gültutan’ın tezinden bir özet sunuyorum:
1964’te başlayan göçün rotası, sadece ekonomik değil kültürel bir taşınmayı da beraberinde getirdi. Türkler yanlarında yalnızca iş gücünü değil, gelenek, görenek ve inanç sistemlerini de taşıdılar. Rotterdam gibi liman şehirleri, bu kültürel taşınımın en güçlü yaşandığı alanlardan biri oldu.
Tezin saha araştırmasına dayalı bölümlerinde, Rotterdam’daki Türk topluluğunun gündelik yaşamı detaylıca incelendi. Camiler, kahvehaneler, kadın günleri, bayramlar, düğünler ve sünnetler gibi kültürel pratikler gözlemlendi. Türklerin sosyal yaşamda oluşturduğu mekânlar, hem kültürel aidiyetin hem de toplumsal dayanışmanın merkezleri olarak ele alındı.
Rotterdam’da yaşayan Türkler arasında yapılan mülakatlar, kuşaklar arasındaki farkları çarpıcı şekilde ortaya koydu.
Birinci kuşak hâlâ Türkiye odaklı bir yaşam sürerken,
İkinci ve üçüncü kuşaklar “çift yönlü bir kimlik” geliştirmiş durumda.
Dördüncü kuşak ise artık hem King’s Day’i kutluyor, hem de bayram sabahı ailesiyle bayramlaşıyor.
Kültürel süreklilik açısından “ev düzeni” de önemli bir belirleyici. Evlerde Türk bayrakları, geleneksel motifli seccadeler, dantelli vitrin süsleri, Osmanlıca hat levhaları ve Türkiye’den getirilen objelerle bir “görsel aidiyet” inşa ediliyor.
Gettolaşma ile entegrasyon arasında sıkışan Türk toplumu, zamanla daha melez bir yapıya kavuştu. Tezde, “asimilasyon” yerine “entegratif kimlik” kavramı öne çıkıyor. Gültutan’a göre, Hollanda’daki Türkler artık kültürel bir alt grup değil, kendi başına bir kültürel varlık: “Hollandalı Türkler.”
Türk gençlerinin sosyal hayata katılımında STK’lar büyük rol oynuyor. IOT (Türkler için Danışma Kurulu), Türkevi Vakfı, kadın dernekleri, cami komisyonları, hemşehri platformları ve spor kulüpleri gibi yapılar, hem kültürel kimliği koruyor hem de Hollanda toplumu ile köprüler kuruyor.
Bayramlar ve törenler, kültürel aktarımdaki en güçlü alanlar olarak tespit edildi. Hollanda’da büyüyen çocuklar bile sabah namazından sonra bayram kahvaltısına oturuyor, büyüklerinin elini öpüyor ve hâlâ Türk şarkılarını ezbere biliyorlar.
Dil, hâlâ en güçlü kimlik göstergesi. Evde Türkçe konuşma oranı yüksek. Tezde, Türkçenin özellikle anne-kız arasında daha güçlü biçimde aktarıldığı, ancak okula başlama ile birlikte Hollandacanın baskınlaşmaya başladığı belirtiliyor.
Sonuç olarak, Gültutan’ın bu tezi, yalnızca kültürel bir durum tespiti değil; aynı zamanda Avrupa’daki Türk toplumunun geçirdiği dönüşüme dair tarihî ve sosyolojik bir belgedir. Türkiye’den göç edenlerin hikâyesi, artık “Hollanda’da kök salan bir kültürel kimliğe” evrilmiştir.
TEZİN BÖLÜM BÖLÜM KAPSAMLI ÖZETİ
Ayşe Gültutan, “Hollanda’da Yaşayan Türklerde Sosyokültürel Hayat: Rotterdam Örneği” başlıklı tezinde, Rotterdam’da yaşayan Türk toplumunun göç süreciyle birlikte geçirdiği kültürel dönüşümü irdeliyor. Çalışma, dört ana bölüm ve sonuç kısmından oluşuyor. Göçün tarihsel süreci, entegrasyon ve asimilasyon kavramları, gündelik yaşam pratikleri, kuşak farklılıkları, geçiş ritüelleri ve bayramlar detaylı biçimde ele alınıyor. Tez, 2022–2023 yıllarında yapılan saha araştırmalarıyla desteklenmiş nitelikte.
1. Bölüm – Göçün Sosyo-Tarihsel Arka Planı
1964’te başlayan işçi göçü, zamanla kalıcı yerleşime dönüştü. Rotterdam’ın liman kenti oluşu, istihdam alanları ve ulaşım kolaylığı, Türkler için cazip bir çekim merkezi hâline geldi. Rotterdam’da özellikle Kayseri, Yozgat, Karaman, Konya ve Aksaray kökenli Türklerin yoğunlaştığı mahalleler oluştu. Bu mahallelerde, Türk kimliği mekânsal olarak da şekillendi: camiler, marketler, dernekler, lokantalar, hatta sokak isimlerine yansıyan bir kültürel varlık oluştu.
2. Bölüm – Göç, Kimlik ve Kültür Kuramları
Bu bölümde “göç”, “entegrasyon”, “asimilasyon”, “getto”, “diaspora” gibi temel sosyolojik kavramlar açıklanıyor. Göçün sadece fiziksel değil, kültürel bir taşınım olduğu; Türklerin “kültürel bagajlarını” da yanlarında getirdiği vurgulanıyor. Hollanda’daki ilk kuşak Türkler genellikle asimilasyona direnirken, entegrasyon konusunda çekimser kalmışlardır. Ancak zamanla entegrasyon artmış, farklı kuşaklarda melez kültür kimlikleri gelişmiştir.
3. Bölüm – Sosyokültürel Hayatın İçinden: Kuşaklar ve Günlük Yaşam
Tezin saha araştırmalarında, kuşaklar arası farklılıklar net biçimde ortaya konuluyor:
Birinci kuşak, hâlâ memlekete bağlı, Türkçeyi baskın konuşuyor, dini ve geleneksel değerlere sıkı sıkıya bağlı.
İkinci kuşak, hem Türkiye hem Hollanda arasında bir “kimlik köprüsü” kurmuş durumda.
Üçüncü ve dördüncü kuşak, çok kültürlü kimlikler geliştiriyor; bayramda mevlide gidip, King’s Day’de eğlenebiliyorlar.
Bu bölümde ayrıca, dil kullanımı, ev düzeni, alışveriş alışkanlıkları, komşuluk, yemek kültürü, sosyal alan kullanımı, STK’lara katılım, meslek edinimi gibi başlıklar etnografik gözlemlerle sunuluyor. Özellikle kadınların kültürel aktarımda “mihenk taşı” olduğu; geleneksel değerlerin yaşatılmasında aktif rol aldıkları vurgulanıyor.
4. Bölüm – Geçiş Dönemleri, Törenler ve Bayramlar
Bu bölümde, Hollanda’daki Türklerin doğum, sünnet, evlilik, askerlik ve ölüm gibi geçiş dönemlerindeki pratikleri ayrıntılı biçimde inceleniyor. Düğün salonları, sünnet organizasyonları, “kadınlar günü” buluşmaları gibi geleneksel yapılar Hollanda’daki yaşam tarzına uyarlanmış şekilde sürdürülüyor.
Bayramlar ise kültürel aktarımın en güçlü alanları:
Kurban ve Ramazan Bayramları hâlâ geniş katılımla kutlanıyor.
Millî bayramlar Türkiye kökenli STK’lar ve dernekler aracılığıyla yaşatılıyor.
Hollanda’daki yerel bayramlara (örneğin Kral Günü) katılım artmış olsa da, Türk bayramları kimlik vurgusu açısından öne çıkıyor.
“HOLLANDALI TÜRKLER” KAVRAMI
Tez, göçmen Türk toplumunun artık yalnızca bir azınlık değil, kendine özgü bir sosyokültürel yapı oluşturduğunu vurguluyor. “Hollandalı Türkler” ifadesi, hem Hollanda’ya entegre olmuş hem de kültürel köklerine bağlı kalan yeni bir kimliğin adıdır.
Ayşe Gültutan’a göre, her Türk evinde biraz Türkiye yaşatılıyor ve bu yaşatım, artık çok kültürlü Hollanda’nın bir parçası hâline gelmiştir.
SOSYAL MEDYADA DOLAŞAN ‘ERDOĞAN’IN AKIBETİ’ YAZISI ÜZERİNE YORUMUMDUR…
(Yazının Hollandacası en altta. Nederlandse versie is onderaan)
Dünyadaki savaş çılgınlığının hızla tırmandığı bu günlerde, ülkelerin iç ve dış politikaları da doğal olarak daha fazla tartışılır hâle geldi.
Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu değerlendiren yazar, çizer ve düşünürlerin sayısı da her geçen gün artıyor.
Bir yandan dış siyasette izlenen politikalar sorgulanırken, diğer yandan iç siyasete dair eleştiriler de art arda geliyor.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada dikkatimi çeken bir yazı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geleceğine dair oldukça çarpıcı iddialar içeriyordu. Yazıyı, Suat Demir isimli bir sosyal medya kullanıcısı paylaşmıştı. Ancak yazının sonunda Galip Sarıaltın ismi de yer alıyordu. Yazının kime ait olduğu tam olarak net olmamakla birlikte, bu isimlerin gerçek olup olmadıkları da belirsizliğini koruyor.
Metin, ilk bakışta karmaşık ve ağır bir dil taşıyordu. Ele alınan temalar ise oldukça hassas ve hukuki sorumluluk doğurabilecek nitelikteydi. Bu nedenle, bu yazıyı olduğu gibi sizlere aktarmanın doğru olmayacağı kanaatine vardım. Ancak içerdiği tartışma başlıkları, toplumda farklı yankılar uyandırmış ve dikkat çeken tepkilere yol açmıştı.
Bazıları yazıda kendi görüşlerini yansıtan ifadeler bulurken, bazıları sert ve ağır bulduğu bölümler nedeniyle eleştiri getirdi.
Söz konusu metinde, otoriter rejimlere dair tarihsel örnekler verilmiş, bu örnekler üzerinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geleceğine dair öngörülerde bulunulmuştu.
Dönemin Almanya’sından İran’a, Şili’den Filipinler’e kadar farklı liderlerin akıbetleri üzerinden yapılan benzetmelerle, Türkiye’de de benzer bir akıbetin yaşanabileceği öne sürülüyordu.
Bu iddialar elbette sosyal medyada tartışılabilir; ancak hukuki sınırlar ve etik sorumluluklar içinde ele alınmalıdır.
Ben de bu yazıya birebir yer vermek yerine, içeriğini özetleyen, soğukkanlı bir çerçevede değerlendirme yapmayı daha uygun buldum.
TARAFSIZ BİR GÖZLE YORUM
Tarihi olaylar ve liderlerin akıbeti üzerine yazılan metinler, ister istemez duygusal yük barındırır. Hele ki eleştirilen kişi hâlâ görevdeyse… Bu tür yazıların hem dili hem de etkisi çok daha dikkatli değerlendirilmelidir.
Yazıda öne sürülen görüşlerin bir kısmı, toplumun içinden geçtiği süreçlere dair eleştiriler olarak değerlendirilebilir. Ancak bu eleştiriler dile getirilirken kullanılan üslup ve seçilen benzetmeler, sorumluluğu paylaşmaktan çok, kutuplaşmayı artırıcı etki yaratabilir.
Türkiye’nin koşulları, geçmişi ve toplumsal dinamikleri başka ülkelerle birebir örtüşmez. Bu nedenle tarihsel benzetmeler yapılırken, bağlamdan kopmamak ve güncel gerçekliği göz ardı etmemek gerekir.
Toplumlar değişir, yöneticiler gelir gider. Ama kalıcı olan; hukuk, adalet, demokrasi ve vicdan gibi evrensel değerlerdir.
Bu tür metinlerin de, bu değerlere katkı sunacak biçimde, özenli ve yapıcı bir dille yazılması gerekir.
****************************
MIJN COMMENTAAR OP DE TEKST ‘DE TOEKOMST VAN ERDOĞAN’ DIE OP SOCIALE MEDIA RONDGAAT…
In een tijd waarin de oorlogszucht in de wereld in rap tempo toeneemt, komen vanzelfsprekend ook het binnenlandse en buitenlandse beleid van landen steeds vaker ter discussie te staan.
Het aantal schrijvers, columnisten en denkers dat zich buigt over de situatie in Turkije groeit met de dag.
Terwijl het buitenlands beleid kritisch onder de loep wordt genomen, neemt ook de kritiek op het binnenlands bestuur toe.
Een tekst die onlangs mijn aandacht trok op sociale media bevatte opvallende beweringen over de toekomst van president Erdoğan. De tekst werd gedeeld door een gebruiker met de naam Suat Demir, maar aan het einde stond ook de naam Galip Sarıaltın vermeld. Het is onduidelijk wie de daadwerkelijke auteur is, en of deze namen wel echt bestaan.
De tekst was op het eerste gezicht complex en zwaar van toon. De onderwerpen die werden aangesneden, waren gevoelig en zouden mogelijk juridische gevolgen kunnen hebben. Daarom heb ik besloten de tekst niet letterlijk te delen.
Toch waren de thema’s die erin aan bod kwamen het bespreken waard, want ze riepen uiteenlopende reacties op in de samenleving.
Sommigen herkenden hun eigen opvattingen in de tekst, terwijl anderen bepaalde passages als te scherp of ongepast ervaarden.
In het stuk werden historische voorbeelden van autoritaire regimes aangehaald. Aan de hand daarvan werd een voorspelling gedaan over de mogelijke toekomst van president Erdoğan.
Er werden parallellen getrokken tussen Turkije en landen als Duitsland (tijdens het nazitijdperk), Iran, Chili en de Filipijnen, waarbij werd gesuggereerd dat Turkije een soortgelijk pad zou kunnen volgen.
Natuurlijk mag hierover gediscussieerd worden op sociale media, maar dat moet wel binnen juridische grenzen en met ethisch besef gebeuren.
Daarom vond ik het gepaster om in plaats van de hele tekst te delen, een evenwichtige samenvatting te geven en een nuchtere beoordeling te maken.
EEN NEUTRALE BESCHOUWING
Teksten over historische gebeurtenissen en de lotgevallen van leiders zijn vaak emotioneel geladen – zeker wanneer het om een zittende leider gaat.
Zowel de toon als de impact van zulke teksten moeten met zorg worden afgewogen.
Sommige meningen in de tekst kunnen worden opgevat als kritiek op de huidige ontwikkelingen in de samenleving. Toch kan de gekozen stijl en de aard van de vergelijkingen eerder leiden tot meer polarisatie dan tot gedeelde verantwoordelijkheid.
De omstandigheden, geschiedenis en sociale dynamiek van Turkije zijn niet één-op-één te vergelijken met andere landen. Daarom is het belangrijk dat historische vergelijkingen niet los worden gezien van hun context, en dat de actuele realiteit niet uit het oog wordt verloren.
Samenlevingen veranderen; leiders komen en gaan. Maar wat blijvend is, zijn universele waarden zoals recht, gerechtigheid, democratie en geweten.
Ook teksten als deze zouden op zo’n manier geschreven moeten worden dat ze bijdragen aan die waarden met zorg, nuance en een constructieve toon.
SOSYAL MEDYADA DOLAŞAN ‘ERDOĞAN’IN AKIBETİ’ YAZISI ÜZERİNE YORUMUMDUR…
Dünyadaki savaş çılgınlığının hızla tırmandığı bu günlerde, ülkelerin iç ve dış politikaları da doğal olarak daha fazla tartışılır hâle geldi.
Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu değerlendiren yazar, çizer ve düşünürlerin sayısı da her geçen gün artıyor.
Bir yandan dış siyasette izlenen politikalar sorgulanırken, diğer yandan iç siyasete dair eleştiriler de art arda geliyor.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada dikkatimi çeken bir yazı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geleceğine dair oldukça çarpıcı iddialar içeriyordu. Yazıyı, Suat Demir isimli bir sosyal medya kullanıcısı paylaşmıştı. Ancak yazının sonunda Galip Sarıaltın ismi de yer alıyordu. Yazının kime ait olduğu tam olarak net olmamakla birlikte, bu isimlerin gerçek olup olmadıkları da belirsizliğini koruyor.
Metin, ilk bakışta karmaşık ve ağır bir dil taşıyordu. Ele alınan temalar ise oldukça hassas ve hukuki sorumluluk doğurabilecek nitelikteydi. Bu nedenle, bu yazıyı olduğu gibi sizlere aktarmanın doğru olmayacağı kanaatine vardım. Ancak içerdiği tartışma başlıkları, toplumda farklı yankılar uyandırmış ve dikkat çeken tepkilere yol açmıştı.
Bazıları yazıda kendi görüşlerini yansıtan ifadeler bulurken, bazıları sert ve ağır bulduğu bölümler nedeniyle eleştiri getirdi.
Söz konusu metinde, otoriter rejimlere dair tarihsel örnekler verilmiş, bu örnekler üzerinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geleceğine dair öngörülerde bulunulmuştu.
Dönemin Almanya’sından İran’a, Şili’den Filipinler’e kadar farklı liderlerin akıbetleri üzerinden yapılan benzetmelerle, Türkiye’de de benzer bir akıbetin yaşanabileceği öne sürülüyordu.
Bu iddialar elbette sosyal medyada tartışılabilir; ancak hukuki sınırlar ve etik sorumluluklar içinde ele alınmalıdır.
Ben de bu yazıya birebir yer vermek yerine, içeriğini özetleyen, soğukkanlı bir çerçevede değerlendirme yapmayı daha uygun buldum.
TARAFSIZ BİR GÖZLE YORUM
Tarihi olaylar ve liderlerin akıbeti üzerine yazılan metinler, ister istemez duygusal yük barındırır. Hele ki eleştirilen kişi hâlâ görevdeyse… Bu tür yazıların hem dili hem de etkisi çok daha dikkatli değerlendirilmelidir.
Yazıda öne sürülen görüşlerin bir kısmı, toplumun içinden geçtiği süreçlere dair eleştiriler olarak değerlendirilebilir. Ancak bu eleştiriler dile getirilirken kullanılan üslup ve seçilen benzetmeler, sorumluluğu paylaşmaktan çok, kutuplaşmayı artırıcı etki yaratabilir.
Türkiye’nin koşulları, geçmişi ve toplumsal dinamikleri başka ülkelerle birebir örtüşmez. Bu nedenle tarihsel benzetmeler yapılırken, bağlamdan kopmamak ve güncel gerçekliği göz ardı etmemek gerekir.
Toplumlar değişir, yöneticiler gelir gider. Ama kalıcı olan; hukuk, adalet, demokrasi ve vicdan gibi evrensel değerlerdir.
Bu tür metinlerin de, bu değerlere katkı sunacak biçimde, özenli ve yapıcı bir dille yazılması gerekir.
Hollanda’nın başkenti Amsterdam’dan yükselen bir ses, Çin’in baskıcı politikalarına karşı tüm dünyaya bir mesaj verdi. Amsterdam Belediye Meclisi, Çin’in “Xinjiang” (Sincan) olarak adlandırdığı bölgeyi bundan böyle “Doğu Türkistan” olarak tanıma kararı aldı. Bu tarihi adım sadece Hollanda’da değil, Avrupa’da ve Uygur diasporasının yaşadığı tüm bölgelerde büyük yankı yarattı.
Bu karar, yalnızca bir isim değişikliği değil; baskı altındaki bir halkın kimliğini tanıma, onlara söz hakkı verme ve Çin’in asimilasyon politikalarına açık bir itiraz anlamına geliyor.
KARARIN ARKASINDAN: VEYİS GÜNGÖR
Veyis Güngör (solda) İlhan Karaçay ile görüşmesinde önemli açıklamalarda bulundu.
Bu haberi ilk duyuran Hollanda Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı olan dostum Veyis Güngör (solda) Amsterdam Belediyesi’nin aldığı bu tarihi kararı şu sözlerle yorumluyor:
“Bu karar, Amsterdam’ın tarihsel ve toplumsal hafızasına uygun bir karardır. Özgürlük ile sembolleşen bu şehir, Uygur Türklerinin yaşadığı bölgeyi Doğu Türkistan olarak adlandırarak, hem geçmişine hem de insan haklarına olan saygısını ortaya koymuştur.”
Veyis Güngör, kararı sadece siyasi değil, kültürel ve insani bir duruş olarak değerlendiriyor. Güngör, yıllardır Uygur davasına gönül veren sivil toplum liderlerinden biri olarak, bu adımı diasporanın başarısı ve Avrupa’da yaşayan Türklerin etkili bir küresel aktör olduğunu gösteren bir gelişme olarak yorumluyor.
Veyis Güngör, yayınladığı yorumunda, Uygur davasının en önde gelen ismi Rabia Kadir hakkında şunları anlatmış:
“Doğu Türkistan davasının Avrupa’da anlatılması çerçevesinde, Avrupa Türk diasporası onlarca program yaptı. Bu programlar, Avrupa Birliği’nin merkezi olan Brüksel’de yapılırken, Lahey’de, Amsterdam’da ve diğer Avrupa başkentlerinde de yapıldı. Programlara o yıllarda Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabia Kadir de sık sık katıldı.
O programlardan biri Amsterdam’da, ‘Avrasya Sivil Toplum Buluşmaları’ adıyla yapılmıştı. Program, 2015 yılında, ‘Dünya İnsan Hakları Günü’ çerçevesinde, “Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabia Kadir’in sürgünde 10. Yılı” anma programı olarak yapılmıştı.
Amerika’dan Rabia Kadir, Türkiye’den Seyit Tümtürk’ün de katıldığı program Uygur Pilavı ikramıyla başlamıştı. Anma programında Rabia Kadir’in son on yılda yaşadıklarını anlatan kısa bir belgesel gösterildi.
Rabia Kadir’in sürgünde geçen on yılı anısına organize edilen bu programın amacının, dünya kamuoyunun dikkatlerini, Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı zulüm ve baskılara dikkat çekmek olduğu, Rabia Kadir’in Hollanda ziyareti çerçevesinde Hollandalı gazetecilerle de buluşup, verdiği mücadeleyi anlatması olarak tanımlandı.”
Sürgünde Doğu Türkistan davası ve insan hakları mücadelesi veren Rabia Kadir’e, Türkevi Topluluğu ve organizasyon adına, Darphane’de özel olarak bastırılan ‘Kaşgarlı Mahmut Parası’ hediye edildi.
RABİA KADİR GÖZYAŞLARINI TUTAMADI
Amerika’da yaşayan Uygur Lider Rabia Kadir, kendisine ulaşan Veyis Güngör haberini göz yaşları ile okudu. Rabia Kadir, Veyis Güngör’e teşekkür mesajını, Hollanda’daki Uygur aktörlerden Abdurrahim Gani kanalıyla gönderdi.
SÜLEYMAN KOYUNCU VE DENK’İN ÖNERGESİ
Amsterdam Belediyesi’nde temsil edilen DENK Partisi Meclis Üyesi Süleyman Koyuncu tarafından sunulan önerge, 9 Temmuz 2025 tarihinde meclisten oy çokluğuyla geçti.
Önergenin başlığı oldukça çarpıcıydı:
“Wie onderdrukking herkent, spreekt ook Oost-Turkestan uit”
“Zulmü tanıyan, Doğu Türkistan’ı da söyler.”
Koyuncu’nun önergesi, Çin’in “Xinjiang” adının Uygur halkı için kolonyal ve baskıcı bir çağrışım içerdiğine dikkat çekti. Önerge, Amsterdam’ın bundan sonra bu bölge için resmi yazışmalar ve söylemde “Doğu Türkistan” adını kullanmasını talep etti. Karar, 26 evet oyu ile kabul edildi.
SÜRGÜNDEKİ DOĞU TÜRKİSTAN HÜKÜMETİNDEN TEPKİ
ETGE Başkanı Dr.Mamtimin Ala ETGE Kültür Bakanı Adil Abilimit
Karara ilk ve en güçlü tepki, sürgündeki Doğu Türkistan Hükümeti’nden (ETGE) geldi. ETGE Başkanı Dr. Mamtimin Ala, Amsterdam Belediyesi’ne şu sözlerle teşekkür etti: “Bu tanıma, Çin’in kimliğimizi ve varlığımızı yok etme çabasına doğrudan bir meydan okumadır.”
ETGE Kültür Bakanı Adil Abilimit ise Amsterdam’ın bu adımını şöyle değerlendirdi: “İnsan onuru, adınla başlar. Amsterdam, bizim gerçek ismimizi tanıdı.”
UYGHUR TIMES: “SÖZLE BAŞLAYAN ADALET”
Uluslararası haber sitesi Uyghur Times, bu kararı “Amsterdam’dan Çin’in baskıcı hükümetine karşı atılmış bir mermi” olarak niteledi. Aktivist Abdurehim Gheni, yıllardır Amsterdam Dam Meydanı’nda Çin zulmünü anlatan bir Uygur olarak kararı gözyaşlarıyla karşıladı.
HOLLANDA’DA VE AVRUPA’DA DEVAMI GELEBİLİR Mİ?
Lahey’de geçtiğimiz aylarda benzer bir önerge DENK tarafından Temsilciler Meclisi’ne sunulmuştu ancak çoğunluk tarafından reddedilmişti. Amsterdam’daki bu başarı, Lahey, Rotterdam, Utrecht gibi diğer büyük şehirlerde de benzer girişimleri tetikleyebilir. Özellikle insan hakları odaklı partiler ve Uygur diasporasının aktif olduğu bölgelerde bu yönde yeni önergeler bekleniyor.
ALMANYA, AMSTERDAM MODELİNİ SEÇEBİLİR.
Almanya’da yıllardır araştırmacı yazar ve tarihçi Latif Çelik, Veyis Güngör’ün yorumundan sonra yaptığı açıklamada, Amsterdam Belediyesinin almış olduğu kararın, çok önemli bir tarihi karar olduğunu, aynı kararın Almanya’da da alınması için, özellikle sosyal demokrat siyasetçilerin harekete geçmesi gerektiğini belirtti.
HOLLANDA HÜKÜMETİNE YANSIR MI?
Amsterdam Belediyesi’nin kararı, resmi olmakla birlikte, büyük bir siyasi mesaj içeriyor. Henüz Hollanda hükümeti bu konuda resmi bir açıklama yapmış değil.
Ancak: Dışişleri Bakanlığı, daha önce Çin’in Uygur bölgesindeki uygulamalarına yönelik insan hakları temelli eleştirilerde bulunmuştu. Ayrıca, Parlamento içinde de Uygur meselesine duyarlı gruplar bulunuyor.
Kararın diplomatik sonuçlar doğurması, örneğin Çin’in Amsterdam’ı hedef alan açıklamalar yapması beklenebilir.
TARİHİ BİR DÖNÜM NOKTASI
Amsterdam’ın Doğu Türkistan kararını bir tabeladan ya da metin düzeltmesinden ibaret görmek büyük bir hata olur. Bu karar; insan onurunu, tarihi hafızayı ve kültürel hakları esas alan bir duruşun sembolüdür. Çin’in totaliter baskısına karşı bir Avrupa şehri, kelimenin tam anlamıyla “hakikatin adını” anmış oldu.
Tarihin doğru tarafında duran Amsterdam Belediye Meclisi’ni kutluyor, bu cesur kararı öneren Süleyman Koyuncu’yu tebrik ediyorum. Ve dostum Veyis Güngör’ün dediği gibi: “Avrupa Türk diasporası artık küresel bir aktördür. Bu bilinç ve sorumlulukla hareket etmeye devam etmeliyiz.”
TÜRK MEDYASI UYUYOR MU?
Amsterdam Belediyesi’nin, Çin’in “Sincan” adlandırmasına karşı çıkarak “Doğu Türkistan” ifadesini resmi dilinde kullanma kararı, Avrupa’da ve sosyal medyada büyük yankı uyandırırken, Türkiye’deki ana akım medya organlarının bu gelişmeye sessiz kalması şaşkınlıkla karşılandı.
Başta TRT, Anadolu Ajansı (AA) ve diğer büyük haber kanallarının (NTV, CNN Türk, Habertürk, A Haber vb.) bu önemli gelişmeyi görmezden gelmeleri, kamuoyunda “Türk medyası neden sessiz?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
SOSYAL MEDYADA DALGA DALGA YAYILDI
Haber ilk olarak Veyis Güngör’ün yorumlarıyla sosyal medyada büyük bir ilgi gördü. Ardından Uyghur Times, East Turkistan Government-in-Exile, ve bazı Hollandaca yayın yapan haber sitelerinde detaylı biçimde yer aldı.
Özellikle Uygur diasporası, Doğu Türkistan meselesine duyarlı aktivistler ve akademisyenler, Amsterdam Belediyesi’nin bu kararını insan hakları açısından tarihi bir adım olarak yorumladı. Denk Partisi’nin Instagram paylaşımı, binlerce kez beğenildi, yorumlandı ve paylaşıldı.
Fakat bu yankının Türkiye’deki yansıması neredeyse sıfır düzeyindeydi.
TRT NEDEN GÖRMEDİ?
Türkiye’de devletin resmî yayın organı olan TRT, yıllardır Uygur Türkleriyle ilgili belgeseller, haber dosyaları ve zaman zaman Çin’e eleştiriler yayınlamış bir kurum olarak bilinir. Ancak Amsterdam’daki karar gibi doğrudan Çin’in terminolojisine karşı çıkan ve Uygurlara tarihi destek içeren bu gelişmeyi görmezden gelmesi, “editoryal bir tercih” olarak değil, “bilinçli bir suskunluk” olarak değerlendirilmeye başlandı.
Bu suskunluk sadece TRT ile sınırlı değil. AA, İHA gibi haber ajanslarının bültenlerinde de tek satır yer almadı. Oysa bu haber, uluslararası medya kuruluşlarında, örneğin BBC Türkçe, Deutsche Welle Türkçe gibi platformlarda çoktan analizlerle işlenmiş durumda.
TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI MI ETKİLİYOR?
Türkiye, Çin’le son yıllarda ekonomik ve diplomatik ilişkilerini geliştirme gayreti içinde.
Kuşak-Yol Projesi, teknoloji yatırımları ve dış borç ilişkileri düşünüldüğünde, Çin’i karşısına almak istemeyen bir diplomatik çizgi göze çarpıyor. Bu çizgi, medya üzerindeki editoryal politikaları da etkiliyor olabilir.
Ancak bu suskunluk, özellikle milliyetçi ve muhafazakâr kamuoyunun hassas olduğu Doğu Türkistan meselesinde ciddi bir inandırıcılık kaybı yaratıyor.
HALBUKİ BU, SADECE BİR DIŞ POLİTİKA MESELESİ DEĞİL
Amsterdam Belediyesi’nin aldığı karar, yalnızca Çin’e karşı alınmış bir tavır değil; aynı zamanda Uygurların insanlık onuruna sahip çıkma kararıdır. İnsan hakları, etnik kimlik, dil, tarih ve hafızaya dair verilen bu sembolik destek, tüm özgürlükçü toplumların ortak vicdanını ilgilendiriyor.
Böylesine anlamlı bir kararın, Türk kamuoyunun gündeminde yer bulamaması, sadece medyanın değil, akademinin, STK’ların ve siyasi partilerin de konuyu ne kadar yüzeysel ele aldığını gösteriyor.
KAMUOYUNA ÇAĞRI
Ben bu gelişmeyi yazarken, dostum Veyis Güngör’ün şu sözlerini hatırlıyorum: “Avrupa Türk diasporası artık küresel bir aktör. Eğer diaspora, Amsterdam’da Doğu Türkistan adını resmileştirecek noktaya geldiyse, Türkiye’nin de bu çabaları sahiplenmesi gerekir.”
Veyis Güngör’ün bu uyarısından sonra benim de buradan hem medya organlarına, hem STK’lara, hem de hükümete çağrım şudur: Amsterdam’dan yükselen bu sese kulak verin. Doğu Türkistan artık susturulamayacak. Bu mücadele sadece Uygurların değil, tüm insanlığın vicdan mücadelesidir.
*********************
BESLUIT VAN GEMEENTE AMSTERDAM OM ‘XINJIANG’ VOORTAAN
‘OOST-TURKESTAN’ TE NOEMEN TREKT WERELDWIJDE AANDACHT
Het bericht dat werd aangekondigd door voorzitter van het Turkse Onderzoekscentrum in Nederland, Veyis Güngör, verbaasde velen doordat het geen weerklank vond in de nationale Turkse media en zelfs niet bij TRT.
Het besluit van de gemeenteraad van Amsterdam zal zich verspreiden als voorbeeld van: “Vrijheid begint met het benoemen van de waarheid.”
Na Nederland komen ook elders initiatieven op gang, waarbij Turks-Nederlandse politici en maatschappelijke organisaties zich inzetten voor soortgelijke besluiten in andere landen.
Verslag door İlhan KARAÇAY
AMSTERDAM ZAL NIET MEER ‘XINJIANG’, MAAR ‘OOST-TURKESTAN’ ZEGGEN
Een stem die opklonk vanuit Amsterdam, de hoofdstad van Nederland, bracht een krachtig signaal aan de wereld tegen het repressieve beleid van China. De Amsterdamse gemeenteraad heeft besloten om de regio die door China ‘Xinjiang’ wordt genoemd, voortaan aan te duiden als ‘Oost-Turkestan’. Deze historische stap kreeg brede weerklank, niet alleen in Nederland, maar in heel Europa en in gebieden waar de Oeigoerse diaspora actief is.
Dit besluit is meer dan alleen een naamsverandering; het is een erkenning van de identiteit van een onderdrukte bevolking, het geven van een stem aan die mensen, en een duidelijke afwijzing van het Chinese assimilatiebeleid.
VEYİS GÜNGÖR: DE MAN ACHTER HET NIEUWS Veyis Güngör (links) deed belangrijke uitspraken tijdens zijn gesprek met İlhan Karaçay.
Mijn vriend Veyis Güngör, voorzitter van het Turkse Onderzoekscentrum in Nederland, was de eerste die dit historische besluit naar buiten bracht. Hij verklaarde:
“Dit besluit is in lijn met het historische en sociale geheugen van Amsterdam. Deze stad, die symbool staat voor vrijheid, toont met het gebruik van ‘Oost-Turkestan’ haar respect voor zowel haar verleden als voor de mensenrechten.”
Güngör ziet het besluit niet alleen als politiek, maar ook als een culturele en humanitaire houding. Als iemand die zich jarenlang heeft ingezet voor de zaak van de Oeigoeren, beschouwt hij deze stap als een overwinning van de diaspora en als bewijs dat Turkse Europeanen een invloedrijke mondiale actor zijn geworden.
In zijn verklaring herinnert Güngör aan Rabia Kadir, een prominente figuur in de Oeigoerse zaak:
“In het kader van de verspreiding van de Oost-Turkestaanse zaak in Europa, zijn tientallen programma’s georganiseerd door de Turkse diaspora. Deze vonden plaats in Brussel, maar ook in Den Haag, Amsterdam en andere Europese hoofdsteden. Rabia Kadir, destijds voorzitter van het Wereld Oeigoerse Congres, nam hier regelmatig aan deel.”
Een van die bijeenkomsten vond plaats in Amsterdam onder de naam ‘Avrasya Sivil Toplum Buluşmaları’ in 2015. Het was een herdenking ter gelegenheid van haar 10 jaar ballingschap, en vond plaats rond de Internationale Dag van de Mensenrechten. Er werd Oeigoerse pilav geserveerd en een korte documentaire over haar tien jaren in ballingschap vertoond.
Als eerbetoon werd haar de speciaal geslagen “Kaşgarlı Mahmut-munt” overhandigd door de Türkevi Gemeenschap.
RABIA KADIR KON HAAR TRANEN NIET BEDWINGEN
De in de VS wonende Oeigoerse leider Rabia Kadir las het nieuws dat Veyis Güngör haar had toegestuurd onder tranen. Ze stuurde haar dankwoord via Abdurrahim Gani, een bekende Oeigoerse activist in Nederland.
MOTIE VAN SÜLEYMAN KOYUNCU EN DENK
De motie die in de gemeenteraad van Amsterdam werd aangenomen, was ingediend door DENK-raadslid Süleyman Koyuncu en werd op 9 juli 2025 aangenomen met een meerderheid van stemmen.
De titel van de motie was krachtig: “Wie onderdrukking herkent, spreekt ook Oost-Turkestan uit.”
“Wie onderdrukking herkent, zegt ook Oost-Turkestan.”
In de motie werd opgemerkt dat de term ‘Xinjiang’ een koloniale en onderdrukkende lading heeft voor de Oeigoerse bevolking. De gemeenteraad besloot voortaan de term ‘Oost-Turkestan’ te gebruiken in officiële communicatie. De motie werd aangenomen met 26 stemmen voor.
STERKE REACTIE VAN DE REGERING IN BALLINGSCHAP VAN OOST-TURKESTAN
ETGE Başkanı Dr.Mamtimin Ala ETGE Cultuur Minister Adil Abilimit
De eerste en krachtigste reactie kwam van de in ballingschap levende regering van Oost-Turkestan (ETGE).
Dr. Mamtimin Ala, voorzitter van de ETGE, bedankte Amsterdam met de woorden: “Deze erkenning is een directe uitdaging aan China’s pogingen om onze identiteit en ons bestaan uit te wissen.”
ETGE-minister van Cultuur Adil Abilimit verklaarde:
“Waardigheid begint met je naam. Amsterdam heeft onze ware naam erkend.”
UYGHUR TIMES: ‘RECHTVAARDIGHEID BEGINT MET WOORDEN’
De internationale nieuwswebsite Uyghur Times beschreef het besluit als “een kogel afgevuurd op China’s repressieve regime, vanuit Amsterdam”. Activist Abdurehim Gheni, die al jarenlang het Oeigoerse leed zichtbaar maakt op de Dam, reageerde met tranen in zijn ogen.
KOMT ER EEN VERVOLG IN NEDERLAND EN EUROPA?
In Den Haag werd eerder een soortgelijke motie ingediend door DENK, maar deze werd verworpen. Het succes in Amsterdam zou echter navolging kunnen krijgen in steden als Rotterdam, Utrecht en andere met actieve mensenrechtenorganisaties of Oeigoerse gemeenschappen.
DUITSLAND KAN HET AMSTERDAM-MODEL VOLGEN
De bekende onderzoeker en historicus Latif Çelik benadrukte na de verklaring van Veyis Güngör dat ook in Duitsland eenzelfde beslissing zou moeten worden genomen en riep vooral sociaal-democratische politici op tot actie.
EN DE NEDERLANDSE REGERING
Hoewel het besluit van de Amsterdamse gemeenteraad officieel is, heeft de Nederlandse regering nog geen formele reactie gegeven. Wel heeft het ministerie van Buitenlandse Zaken eerder mensenrechtenkritiek geuit op China’s beleid in de Oeigoerse regio.
Mogelijk volgen diplomatieke spanningen, zoals kritiek vanuit Beijing gericht op Amsterdam.
EEN HISTORISCH KEERPUNT
Het is een misvatting om dit besluit te zien als slechts een wijziging van een term. Het is een symbolische daad die draait om menselijke waardigheid, historisch bewustzijn en culturele rechten. Een Europese stad heeft letterlijk de “juiste naam” uitgesproken tegenover het totalitaire regime van China.
Ik feliciteer de Amsterdamse gemeenteraad met deze moedige stap, en in het bijzonder Süleyman Koyuncu voor het indienen van de motie. Zoals mijn vriend Veyis Güngör zegt:
“De Turkse diaspora in Europa is nu een mondiale actor. We moeten met dit bewustzijn en deze verantwoordelijkheid blijven handelen.”
TURKSE MEDIA ZWIJGT – WAAROM?
Terwijl het besluit in Europa en op sociale media brede aandacht kreeg, was het opvallend stil in de Turkse mainstream media. TRT, Anadolu Agency en andere grote zenders besteedden geen aandacht aan dit belangrijke nieuws. Velen vragen zich af: “Waarom zwijgt de Turkse media?”
VIRAL OP SOCIALE MEDIA
Het nieuws ging dankzij de verklaringen van Veyis Güngör viraal op sociale media. Daarna volgden onder andere Uyghur Times, de Regering van Oost-Turkestan in Ballingschap, en diverse Nederlandstalige nieuwswebsites.
Oeigoerse activisten en academici beschouwden het besluit als een historisch mensenrechtenmoment. De Instagram-post van DENK werd duizenden keren geliked en gedeeld.
In Turkije bleef de weerklank echter nagenoeg nihil.
WAAROM HEEFT TRT HET NIET OPGEPIKT?
Hoewel TRT bekend staat om haar documentaires en nieuws over de Oeigoeren, werd dit besluit genegeerd. Dit wordt niet gezien als een redactionele keuze, maar als een bewuste stilzwijgen. Niet alleen TRT, ook AA en İHA zwegen.
Ondertussen hebben internationale media zoals BBC Türkçe en Deutsche Welle Türkçe al diepgaande analyses over dit onderwerp gepubliceerd.
WORDT TURKSE BUITENLANDSE POLITIEK BEÏNVLOED?
Turkije probeert haar economische en diplomatieke betrekkingen met China te verbeteren. Het Belt and Road-initiatief, technologische investeringen en schuldenstructuren lijken hierin mee te spelen. Mogelijk beïnvloeden deze factoren de mediaboodschappen.
Maar juist op een gevoelig onderwerp als Oost-Turkestan leidt dit tot ongeloofwaardigheid, vooral bij het nationalistisch en conservatief publiek.
DIT IS GEEN ZAKEN VAN UITENLANDSE POLITIEK ALLEEN
Het besluit van Amsterdam is niet alleen een politieke daad tegen China, maar ook een erkenning van de menselijke waardigheid van de Oeigoeren. Taal, identiteit en geheugen zijn universele rechten en dit besluit raakt het geweten van alle vrije samenlevingen.
Het feit dat deze betekenisvolle stap in Turkije nauwelijks besproken wordt, toont hoe oppervlakkig het onderwerp door media, academici en politici wordt behandeld.
OPROEP AAN HET PUBLİEK
Veyis Güngör zei: “De Turkse diaspora in Europa is een mondiale actor geworden. Als wij in Amsterdam de naam Oost-Turkestan kunnen laten erkennen, dan moet Turkije dit ook steunen.”
Daarom doe ik hierbij een oproep aan media, NGO’s en de overheid: Luister naar deze stem uit Amsterdam. Oost-Turkestan zal niet langer tot zwijgen worden gebracht. Deze strijd is niet alleen van de Oeigoeren, maar van het geweten van de mensheid.
Hollanda’nın turizm devi Corendon, yalnızca bir şirket değil; çevreye, insana ve geleceğe yatırım yapan bir vizyonun temsilcisi olduğunu bir kez daha gösterdi.
Haarlemmermeer Belediyesi sınırları içinde faaliyet gösteren Corendon, yaklaşık 1.400 futbol sahası büyüklüğünde, 1.000 hektarlık devasa bir parkın yapımına katkıda bulunmak amacıyla, belediyeye 700.000 euroluk bir bağış yaptı.
PARK21 adı verilen bu proje; su alanları, bataklıklar ve ormanlık bölgeleri barındıran doğal bir peyzaj üzerine inşa edilecek. Parkta bisiklet yolları, yürüyüş parkurları ve binicilik rotaları yer alacak. Ayrıca alanın bir bölümü sürdürülebilir tarım faaliyetleri için ayrılacak.
Belediye Başkan Yardımcısı Mariette Sedee’nin şu sözleri, projeye duyulan takdiri özetledi: “Corendon’un yaptığı bu katkı, toplumsal duyarlılığın örnek bir ifadesidir. Bu tutum, şirketlerin yalnızca ekonomik değer üretmekle kalmayıp, çevreye ve yaşanabilir bir topluma nasıl katkı sunabileceğini göstermektedir.”
(Haberin Hollandacası en altta. De Nederlandse vertaling volgt na de Turkse versie.)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Hollanda merkezli turizm şirketi Corendon, kuruluşunun 25’inci yıl dönümünü çeşitli etkinliklerle kutlarken, finali oldukça anlamlı bir adımla yaptı. Şirket, faaliyetlerinin başladığı bölge olan Haarlemmermeer Belediyesi’ne, PARK21 adlı yeşil bir rekreasyon alanının geliştirilmesi için tam 700.000 euro bağışta bulundu.
Bu yıl Schiphol Havalimanı’nın düzenlediği “Welkom op Schiphol” (Schiphol’a Hoş Geldiniz) etkinliğinde onur konuğu olan Corendon, bu bağışıyla kutlamalarını toplumsal bir sorumluluk eylemine dönüştürmüş oldu.
Corendon CEO’su Günay Uslu, bağışla ilgili yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Corendon, Haarlemmermeer’de büyüdü. Birçok çalışma arkadaşımız burada yaşıyor. Bu bölgede, halkın severek ziyaret ettiği çok güzel bir otelimiz var. Haarlemmermeer ile olan dostluğumuz bizim için son derece değerli. Birlikte uyum içinde çalışıyoruz ve bu bağışla, bize çok şey kazandıran bu bölgeye minnettarlığımızı göstermek istiyoruz.”
Bağışın sembolik teslim töreni, PARK21 Yaz Haftası kapsamında, Landgoed Kleine Vennep’te düzenlenen özel bir etkinlikle yapıldı. Törende, bağış çeki Corendon CEO’su Günay Uslu tarafından Haarlemmermeer Belediye Başkan Yardımcısı Mariette Sedee’ye takdim edildi.
Sedee, çeki aldıktan sonra yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Corendon’un yaptığı bağış, toplumsal duyarlılığın güzel bir örneğidir. Bu durum, şirketlerin sadece ekonomik değer yaratmakla kalmayıp, yaşam çevresine de nasıl olumlu katkılar sunabileceğini gösteriyor. Corendon’un desteğinden dolayı çok memnunum. Bu destek, parkın daha da geliştirilmesi ve düzenlenmesine katkı sağlayacak ve böylece hem bölge halkı hem de ziyaretçiler için daha cazip bir destinasyon haline gelecektir.”
GROOT VENNEP PROJESİ, DİĞER BELEDİYELERE DE İLHAM OLACAK
Yapılan bağış, Nieuw-Vennep yakınlarındaki Groot Vennep bölgesinde inşa edilecek parkın önemli bir bölümünün finansmanında kullanılacak. Park; göletler, bataklıklar ve doğal eğimli alanlarla donatılacak. Yürüyüşçüler, bisikletçiler ve biniciler için özel parkurlar yapılacak; aynı zamanda alanın bir bölümü sürdürülebilir tarım için ayrılacak.
AÇIK HAVA SİNEMASI VE BİSİKLET TURLARI İLGİ ODAĞI OLDU
PARK21 Yaz Haftası kapsamında düzenlenen etkinliklerde, ziyaretçiler Kleine Vennep arazisinde açık hava sinemasında film izledi ve bisiklet turlarına katılarak doğanın tadını çıkardı. Etkinlik, her yaştan katılımcının ilgisini çekti.
PARK21, HOLLANDA’NIN YEŞİL GELECEĞİNE ÖRNEK OLACAK
PARK21, Haarlemmermeer’in yeni yeşil cazibe merkezi olma yolunda hızla ilerliyor. Belediye sınırlarının büyümesiyle birlikte doğayla iç içe yaşama, dinlenme ve eğlenme ihtiyacı da artmakta. Bu büyük ölçekli proje, önümüzdeki yıllarda spor, doğa, tarım, eğitim ve yenilik gibi birçok alanda hizmet sunacak.
Toplamda 1.000 hektarlık alana yayılması planlanan PARK21, doğa yürüyüş yolları, bisiklet parkurları, tarım alanları, kültürel etkinlik sahaları ve doğa eğitim merkezlerini bir arada sunacak şekilde tasarlanıyor.
Haarlemmermeer Belediyesi’nin öncülüğünde yürütülen bu proje, sadece rekreasyon alanı yaratmayı değil; aynı zamanda sürdürülebilir kalkınma, iklim değişikliğine uyum ve bölgesel iş birliklerinin güçlendirilmesi gibi önemli hedeflere de hizmet edecek.
Corendon’un yaptığı 700.000 euroluk bağış, PARK21’in özellikle kamusal kullanım alanlarının ve ekolojik altyapısının güçlendirilmesinde kullanılacak.
Bu hamle, Corendon’un yalnızca turizmde değil, toplum ve çevre konusunda da sorumluluk taşıyan öncü bir şirket olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu.
*****************
CORÉNDON BETOOVERT NEDERLANDERS MET EEN GULLE DONATIE VAN 700.000 EURO AAN DE GEMEENTE
Het Nederlandse reisbedrijf Corendon bewijst opnieuw dat het niet alleen om toerisme draait, maar ook om verantwoordelijkheid voor mens, milieu en maatschappij.
In de gemeente Haarlemmermeer, waar Corendon actief is, heeft het bedrijf een indrukwekkende schenking gedaan van maar liefst 700.000 euro voor de aanleg van een nieuw park van 1.000 hectare goed voor ongeveer 1.400 voetbalvelden.
Het project, genaamd PARK21, krijgt een gevarieerd landschap met waterpartijen, moerasgebieden en bossen. Er komen paden voor fietsers, wandelaars en ruiters. Ook zal een deel van het gebied worden gereserveerd voor duurzame landbouw.
Wethouder Mariette Sedee vatte het treffend samen:
“De donatie van Corendon is een prachtig voorbeeld van maatschappelijke betrokkenheid. Het laat zien dat bedrijven niet alleen economische waarde creëren, maar ook een positieve bijdrage kunnen leveren aan de leefomgeving.”
Door İlhan KARAÇAY
Ter gelegenheid van haar 25-jarig bestaan heeft het Nederlandse reisbedrijf Corendon verschillende festiviteiten georganiseerd, met als hoogtepunt een bijzonder gebaar richting de samenleving. Het bedrijf schonk een bedrag van 700.000 euro aan de gemeente Haarlemmermeer, waar het ooit begon, voor de ontwikkeling van het groene recreatiegebied PARK21.
Tijdens het evenement ‘Welkom op Schiphol’, georganiseerd door de luchthaven Schiphol, was Corendon eregast. Met deze donatie gaf het bedrijf de viering van zijn jubileum extra betekenis in de vorm van sociale betrokkenheid.
Corendon-CEO Günay Uslu lichtte de donatie als volgt toe: “Corendon is groot geworden in Haarlemmermeer. Veel van onze medewerkers wonen hier. We hebben hier ook een prachtig hotel dat geliefd is bij de lokale bevolking. Onze vriendschapsband met Haarlemmermeer is voor ons heel belangrijk. We werken op veel gebieden prettig samen, en met deze donatie willen we iets teruggeven aan deze regio die zo veel voor ons betekent.”
SYMBOLISCHE OVERHANDIGING TIJDENS PARK21 ZOMERWEEK
De symbolische overhandiging van de cheque vond plaats tijdens een evenement op het landgoed Kleine Vennep, onderdeel van de PARK21 Zomerweek. Günay Uslu overhandigde de donatie officieel aan wethouder Mariette Sedee van de gemeente Haarlemmermeer.
Sedee sprak na ontvangst van de cheque de volgende woorden: “De donatie van Corendon is een mooi voorbeeld van maatschappelijke betrokkenheid. Het laat zien dat bedrijven niet alleen economische waarde creëren, maar ook een positieve bijdrage kunnen leveren aan hun leefomgeving. Ik ben zeer tevreden met de steun van Corendon. Deze steun zal bijdragen aan de verdere ontwikkeling en inrichting van het park, waardoor het een aantrekkelijkere bestemming wordt voor zowel de lokale bevolking als bezoekers.”
GROOT VENNEP WORDT VOORBEELD VOOR ANDERE GEMEENTEN
De donatie zal worden gebruikt voor de aanleg van een deel van het park in de buurt van Nieuw-Vennep, in het gebied Groot Vennep. Het terrein krijgt een gevarieerd landschap met waterpartijen, moeraszones en bosrijke gebieden. Er worden speciale routes aangelegd voor wandelaars, fietsers en ruiters. Ook komt er ruimte voor duurzame landbouw.
BUITENBIOSCOOP EN FIETSTOCHTEN TREKKEN DE AANDACHT
Tijdens de PARK21 Zomerweek genoten bezoekers van een film in de openluchtbioscoop op het terrein van Kleine Vennep, en namen zij deel aan fietstochten in de natuur. De activiteiten trokken deelnemers van alle leeftijden.
PARK21 WORDT EEN VOORBEELD VOOR HET GROENE NEDERLAND VAN DE TOEKOMST
PARK21 groeit uit tot het nieuwe groene hart van Haarlemmermeer. Door de groei van de gemeente neemt de behoefte aan recreatie, natuurbeleving en ontspanning toe. Dit grootschalige project zal in de komende jaren ruimte bieden voor sport, natuur, landbouw, educatie en innovatie.
Het park is ontworpen als een multifunctioneel leefgebied met vijvers, wandelroutes, fietspaden, landbouwzones, natuur-educatiecentra en culturele evenemententerreinen. Het zal zich uitstrekken over een oppervlakte van ongeveer 1.000 hectare.
Onder leiding van de gemeente Haarlemmermeer draagt het project bij aan duurzame ontwikkeling, klimaatadaptatie en het versterken van regionale samenwerking.
De bijdrage van Corendon van 700.000 euro zal met name worden ingezet voor de ontwikkeling van openbare ruimten en ecologische infrastructuur binnen PARK21.
Deze stap bewijst dat Corendon niet alleen een toonaangevende speler is in de reiswereld, maar ook een maatschappelijk betrokken onderneming met oog voor mens en milieu.