SESSİZ KAHRAMANLARA BİR SAYGI DURUŞU: “BABAM MİSAFİR İŞÇİYDİ” KİTABI

SESSİZ KAHRAMANLARA BİR SAYGI DURUŞU: “BABAM MİSAFİR İŞÇİYDİ” KİTABI

Babalarının, fedakârca çalışmalarını anlatan 20 kişi ile yapılan söyleşinin kitabı…

Ömer Hünkâr Ilık’ın gayretleri ile hazırlanan kitap için Rotterdam Belediyesi destek verdi.

(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie is onderaan)


İlhan KARAÇAY’ın haberi:

 

Rotterdam’da uzun soluklu bir emeğin ürünü olan “Babam Misafir İşçiydi” (Mijn Vader Was een Gastarbeider ) adlı kitap, geçtiğimiz Salı günü görkemli bir törenle tanıtıldı. Kitap, 1960’lı ve 70’li yıllarda Hollanda’ya davetle gelen misafir işçilerin çocuklarıyla yapılan 20 söyleşiden oluşuyor. Bu eser, yalnızca kişisel hikâyeleri değil, aynı zamanda toplumsal belleğimizi diri tutacak çok katmanlı bir mirası da kayıt altına alıyor.

Rotterdam Belediyesi’nin mali desteğiyle ILIK Productions tarafından hazırlanan kitap, Rotterdam Belediye Sarayı’nın Kabul Salonu’nda düzenlenen törenle kamuoyuna sunuldu. Kitabın yayın yönetmeni ve proje lideri Ömer Hünkar Ilık, ilk nüshayı, kitabın da kahramanlarından biri olan Belediye Başkan Yardımcısı Fouzi Achbar’a takdim etti. Achbar konuşmasında, “Bu kitapla gurur duyuyorum; ikinci kuşağın Rotterdam’a katkısını görünür kılması çok kıymetli,” ifadelerini kullandı.

Törene, kitapta yer alan kişilerin yakınları, katkı sunan gazeteciler ve fotoğrafçılar, Rotterdam Belediyesi’nden temsilciler ve Rotterdam Kütüphanesi Müdürü katıldı. Duygusal anların yaşandığı törende, kitapta öyküsü yer alan dört kişi kısa konuşmalar yaparak hem geçmişin izlerini hem de bugünün gururunu paylaştı. Bazı anılar gözyaşlarıyla, bazıları ise büyük bir onurla dinlendi.

Kitapta yer alan portreler, sadece Türk ve Fas kökenli ailelerin değil; aynı zamanda İtalyan, Portekizli, Yeşil Burun Adalı (Kaapverdi) ve İspanyol kökenli misafir işçilerin çocuklarının öykülerini de kapsıyor. Zengin görsel içeriğiyle desteklenen kitap, aile albümlerinden alınan fotoğraflarla geçmişe ışık tutuyor.

Proje aylar süren titiz bir çalışmanın ürünü. Beş gazeteci ve beş fotoğrafçı, ikinci kuşağın öne çıkan temsilcileriyle birebir çalıştı. Polis, ordu, eğitim, sağlık, sanat, siyaset ve ticaret gibi alanlarda fark yaratmış kişilerin yaşam öyküleri, belgesel yapımcısı Özgür Canel’in düzenlemesiyle herkesin ilgisini çekebilecek akıcı ve dokunaklı bir dille kitaba dönüştü.

Ömer Hünkar Ilık, törende yaptığı konuşmada şu önemli sözleri dile getirdi:

“Bugün ilk nesilden geriye sadece bir avuç insan kaldı. Artık çoğu kendi hikâyesini anlatamıyor. Bu yüzden bu kitapta onların çocukları konuştu. Bu çocuklar hep buradaydı, ama çok az duydunuz onları. Artık onlar da anlatıyor. Bu kitap, sesi olmayan babalara ve kelimeleri bulan çocuklarına bir övgüdür.”

Kitapta anlatılan öyküler, iki dünya arasında büyüyen ikinci kuşağın yaşadığı zorluklara ve bu zorlukları aşarken gösterdikleri dirence odaklanıyor. Babaları hayal ettiklerinden farklı çıkan, çocukluğunu babasız geçiren, sokakta ailesini temsil etmek zorunda kalan bu gençler; bugün Rotterdam’ın kalbinde eğitimden sanata, sağlıktan siyasete kadar birçok alanda etkin roller üstleniyor. Ömer Ilık’ın da vurguladığı gibi, bu insanlar kökenlerine rağmen değil, kökenlerinin zenginliğinden güç alarak bugünkü yerlerini inşa ettiler.

Kitap sınırlı sayıda basıldı, ancak çok yakında Rotterdam’daki tüm kütüphanelerde erişime açılacak. İlgi duyanlar, kitabı kütüphanelerden temin ederek okuyabilirler.

Bu projeyle birlikte, daha önce Rotterdam’daki Misafir İşçi Anıtı (2023) ve İstanbul’daki Umuda Yolculuk Anıtı (2021) gibi sembol çalışmalara imza atan Ömer Hünkar Ilık ve koordinatör Zeki Baran, göç tarihine anlamlı bir eser daha kazandırmış oldular. Bu kitap, sadece geçmişe değil, bugüne ve geleceğe de sesleniyor. Özellikle toplumsal kutuplaşmanın yoğunlaştığı günümüzde, “Babam Misafir İşçiydi” kitabı güçlü bir karşı ses olarak yükseliyor:

 

EEN EERBETOON AAN DE STILLE HELDEN: “MIJN VADER WAS EEN GASTARBEIDER”


Een boek met interviews met 20 mensen die over het opofferende werk van hun vaders vertellen…

Het boek, voorbereid dankzij de inspanningen van Ömer Hünkâr Ilık, werd ondersteund door de gemeente Rotterdam.


Nieuws van İlhan KARAÇAY:

Het boek “Mijn Vader Was een Gastarbeider”, het resultaat van langdurige inspanningen in Rotterdam, werd afgelopen dinsdag met een indrukwekkende ceremonie gepresenteerd. Het boek bestaat uit 20 interviews met kinderen van gastarbeiders die in de jaren 60 en 70 op uitnodiging naar Nederland kwamen. Dit werk documenteert niet alleen persoonlijke verhalen, maar ook een gelaagd erfgoed dat ons collectieve geheugen levendig houdt.

Het boek, uitgegeven door ILIK Productions met financiële steun van de gemeente Rotterdam, werd aan het publiek gepresenteerd in de ontvangstzaal van het Rotterdamse Stadhuis. Ömer Hünkar Ilık, hoofdredacteur en projectleider, overhandigde het eerste exemplaar aan locoburgemeester Fouzi Achbar, die ook een van de hoofdpersonen in het boek is. In zijn toespraak zei Achbar:
“Ik ben trots op dit boek; het zichtbaar maken van de bijdrage van de tweede generatie aan Rotterdam is van grote waarde.”

De ceremonie werd bijgewoond door familieleden van de geïnterviewden, betrokken journalisten en fotografen, vertegenwoordigers van de gemeente Rotterdam en de directeur van de Rotterdamse Bibliotheek. Tijdens het emotionele programma deelden vier personen, die hun verhaal in het boek vertellen, korte toespraken waarin zij sporen van het verleden en trots op het heden met het publiek deelden. Sommige herinneringen werden met tranen aangehoord, andere met grote trots.

De portretten in het boek beperken zich niet alleen tot families van Turkse en Marokkaanse afkomst; ook verhalen van kinderen van Italiaanse, Portugese, Kaapverdische en Spaanse gastarbeiders zijn opgenomen. Het boek, rijk geïllustreerd met foto’s uit familiealbums, werpt een licht op het verleden.

Het project is het resultaat van maandenlange, zorgvuldige voorbereiding. Vijf journalisten en vijf fotografen werkten één-op-één met prominente vertegenwoordigers van de tweede generatie. Levensverhalen van mensen die een verschil hebben gemaakt in sectoren zoals politie, defensie, onderwijs, gezondheidszorg, kunst, politiek en handel, zijn door documentairemaker Özgür Canel verwerkt tot een toegankelijk en ontroerend boek.

Ömer Hünkar Ilık sprak tijdens de ceremonie de volgende betekenisvolle woorden:
“Van de eerste generatie is nu nog maar een handjevol mensen over. De meesten kunnen hun verhaal niet meer vertellen. Daarom spraken in dit boek hun kinderen. Deze kinderen waren er altijd al, maar we hebben ze zelden gehoord. Nu vertellen ook zij hun verhaal. Dit boek is een eerbetoon aan de vaders zonder stem, en aan de kinderen die de woorden vonden.”

De verhalen in het boek richten zich op de moeilijkheden die de tweede generatie ervoer terwijl ze tussen twee werelden opgroeiden, en op de veerkracht die zij toonden bij het overwinnen daarvan. Deze jongeren, van wie de vaders vaak niet waren zoals zij zich hadden voorgesteld, die opgroeiden zonder hun vaders en die op straat hun families moesten vertegenwoordigen, vervullen vandaag de dag actieve rollen in het hart van Rotterdam van onderwijs tot kunst, van gezondheidszorg tot politiek. Zoals Ömer Ilık benadrukt: deze mensen hebben hun plek niet ondanks, maar dankzij hun afkomst veroverd.

Het boek is in beperkte oplage gedrukt, maar zal binnenkort beschikbaar zijn in alle bibliotheken van Rotterdam. Geïnteresseerden kunnen het daar lenen en lezen.

Met dit project hebben Ömer Hünkar Ilık en coördinator Zeki Baran opnieuw een betekenisvolle bijdrage geleverd aan de migratiegeschiedenis, net als met eerdere symbolische werken zoals het Gastarbeidersmonument in Rotterdam (2023) en het Reismonument naar de Hoop in Istanbul (2021). Dit boek spreekt niet alleen tot het verleden, maar ook tot het heden en de toekomst. In een tijd van toenemende maatschappelijke polarisatie, klinkt “Mijn Vader Was een Gastarbeider” als een krachtig tegengeluid.

HOLLANDA’DA TÜRK HARİNG (RİNGA BALIĞI) PARTİSİ: TÜRK VE HOLLANDALI İŞ DÜNYASI BULUŞTU

HOLLANDA’DA TÜRK HARİNG (RİNGA BALIĞI) PARTİSİ: TÜRK VE HOLLANDALI İŞ DÜNYASI BULUŞTU

Türk Fahri Konsolosluğu’nun ev sahipliğinde düzenlenen Haring Partisi, kültürlerarası bağları ve iş ilişkilerini pekiştiren unutulmaz bir etkinliğe dönüştü.

Daha önce Leiden Fahri Başkonsolosumuz Joost Peters’in başlattığı Haring Partisi geleneğini devam ettiren yeni Fahri Konsolos Titus Kramer, “Geleneklere saygılı olmalıyız” dedi.

Hollanda’da Haring balığının en büyük pazarlamacısı iki Türk kardeş.

(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versi is onderaan)


İlhan KARAÇAY derledi:

Türkiye ile Hollanda arasındaki 500 yıllık dostluk, sadece diplomatik metinlerde değil, kültürel geleneklerde de yaşamaya devam ediyor. Hollanda’daki Türk Fahri Konsolosluğu’nun ev sahipliğinde Amersfoort’ta düzenlenen “Hollanda-Türk Haring Partisi”, bu dostluğun canlı bir yansıması oldu. Hem tarihi vurgular hem kültürel dokularla bezeli bu etkinlik, sadece bir sosyal buluşma değil, aynı zamanda gelecek vizyonuna sahip stratejik bir adım niteliğindeydi.

GELENEK NEREDEN GELİYOR? JOOST PETERS’TEN PIERRE VAN HOOIJDONK’A UZANAN HİKÂYE

Ringa balığı partilerinin temeli, Türkiye’nin Leiden Fahri Konsolosu merhum Joost Peters tarafından atıldı. Hollanda’nın geleneksel “Haring Sezonu”na Türk damgası vuran bu organizasyonlar, kültürlerarası birlikteliği önceleyen önemli sosyal faaliyetler arasında yer aldı.

2012 yılında gerçekleşen dikkat çekici organizasyonda, ünlü futbolcu Pierre van Hooijdonk da yer almıştı. Hooijdonk, bir varil haringi zihinsel engelli bireylere hizmet veren Gemiva Vakfı’na teslim ederek, hem sosyal sorumluluk hem kültürel dayanışma anlamında sembolik bir katkı sunmuştu. O yıl, organizasyona katılan Türkiye Cumhuriyeti Rotterdam Başkonsolosu Togan Oral’ın da vurguladığı gibi, sporun birleştirici gücü, haring ile birlikte bir dostluk sembolüne dönüştü.

TİTUS F.P. KRAMER’LE YENİDEN DOĞUŞ

Bu yıl gelenek, Amersfoort Fahri Konsolosu Titus F.P. Kramer tarafından tekrar canlandırıldı.Kramer’in ev sahipliğindeki ilk “Hollanda-Türk Haring Partisi”, 16 Haziran 2025 tarihinde Woudenberg’deki konsolosluk konutunda görkemli bir katılımla gerçekleştirildi.
Kramer açılış konuşmasında, bu geleneğin yalnızca korunmakla kalmayıp, aynı zamanda vizyoner bir yaklaşımla geliştirileceğini söyledi:
“Geleneklere saygı duyarak, yeni köprüler kurmak istiyoruz. Bu etkinlik, sadece balık değil; birlikteliğin, iki halk arasında sürdürülebilir ilişkiler kurmanın etkili ve kalıcı bir yoludur.”

“İş dünyası, sanat-kültür, tarihî bağların korunması ve güçlendirilmesi” olmak üzere dört temel alanda faaliyet gösterdiklerini ifade eden Kramer, etkinliğe katkı sunan Corendon, Acıbadem gibi Türk şirketlerine teşekkür etti.

DİPLOMASİDEN İŞ DÜNYASINA: GENİŞ KATILIMLI BULUŞMA

Etkinlik, diplomasi, özel sektör, sivil toplum ve sanat çevrelerinden yaklaşık 200 davetliyi bir araya getirdi. Katılımcılar arasında, Amsterdam Başkonsolosumuz Mahmut Burak Ersoy, Rotterdam Başkonsolosumuz Sevgi Kısacık, Corendon CEO’su Günay Uslu, DEİK Avrupa Komite Başkanı Turgut Torunoğulları, UID Hollanda Başkanı Ertuğrul Kurt, HOTIAD Başkan Vekili Faruk Halıcı, Türk Federasyon Başkanı Murat Gedik, MÜSİAD Hollanda Başkan Yardımcısı Emin İskender, MÜSİAD Avrupa Turizm Sektörü Başkanı Esra Demir, TOVER Leiden Başkanı Durmuş Doğan, TOV Den Haag Başkanı Funda İleri, Hollandalı iş insanları ve sivil toplum temsilcileri yer aldılar.

AMSTERDAM BAŞKONSOLOSUMUZ MAHMUT BURAK ERSOY

“Rotterdam’daki meslektaşım Başkonsolosumuzla birlikte, sevgili dostumuz Sayın Titus Kramer’in ev sahipliğinde düzenlenen bu neşeli etkinliğe katılmaktan büyük memnuniyet duyuyoruz.
Titus, inanıyorum ki yeni unvanınız sayesinde bu parti sadece ringa balığı iştahımızı doyurmakla kalmayacak, aynı zamanda Türkiye ile Hollanda arasındaki yüzyıllara dayanan dostluk ve ortaklığı kutlamak için de güzel bir fırsat olacak.Bildiğiniz gibi, geçtiğimiz yıl Türkiye Cumhuriyeti ile Hollanda Krallığı arasındaki Dostluk Antlaşması’nın 100. yılını kutladık. Aslında ilişkilerimiz neredeyse 500 yıl öncesine dayanıyor.”


IMK’DEN “DÖNÜŞ KAPISI” MODELİ: VERİYE DAYALI DESTEK

IMK Direktörü Michiel Hordijk, etkinlikte Türk-Hollandalı girişimciler için yeni bir destek modeli olan “Dönüş Kapısı” (Draaideur) sistemini tanıttı.

Paylaştığı istatistikler oldukça dikkat çekiciydi: Hollanda’da 28.000’den fazla Türk-Hollandalı şirket faaliyet gösteriyor. Bu şirketler, toplam 6,1 milyar Euro ciro yapıyor. 80.000 kişiye istihdam sağlıyor. Girişimcilerin %38’i son üç yılda yenilikçi adımlar atmış. %80’i yatırımlarını öz kaynaklarıyla sürdürüyor.

Model sayesinde, RVO destekleri etkinleştiriliyor, vergi yapılandırmaları kolaylaştırılıyor ve bankalarla iş planları birlikte geliştiriliyor.

TÜRK KADINLARINA YENİ BİR SAYFA


Etkinliğin sunuculuğunu üstlenen ve WEİ (Kadınların Güçlendirilmesi ve Entegrasyonu) adına da konuşan Özlem Kaymaz, Türk kadınlarının sadece göçmen geçmişleriyle değil, bilgi, beceri ve vizyonlarıyla Hollanda’da güçlü birer aktöre dönüştüğünü vurguladı.
Güçlü Türk kadınlarını bir araya getiriyor, Hollandalı kadınlarla entegrasyon köprüleri kuruyoruz” diyen Kaymaz, 2025 yılı boyunca düzenlenecek paneller, zirveler ve programlarla bu vizyonu somutlaştıracaklarını ifade etti.
Kaymaz, “Entegrasyon artık pasif bir süreç değil; aktif katılımın ve stratejik dayanışmanın adı olmalı.” dedi.

KÜLTÜRÜN EVRENSEL DİLİ: MÜZİK VE SANAT

Gecenin sonunda sahneye çıkan sanatçı Ersoy Demir, Türkçe ve Hollandaca parçalarıyla konuklara unutulmaz anlar yaşattı. Özellikle Hollandalı iş insanlarının halaya katılması, dostluk sembolü olarak büyük alkış aldı.

GASTRONOMİK KÖPRÜ: RİNGA BALIKTAN BAKLAVAYA

Etkinlikte, geleneksel “Hollandse Nieuwe” taze ringa balığı, Türk mutfağının eşsiz lezzetleriyle birlikte sunuldu. Profesyonel catering hizmeti, konuklara hem damakta hem gönülde iz bırakan bir deneyim sundu.
Bu gastronomik birliktelik, kültürlerarası bir diyalog kurmanın en lezzetli yoluna dönüştü. Katılımcılar, bir yandan yeni iş bağlantıları kurarken, diğer yandan Türk-Hollanda mutfak kültürünün ortak noktasında keyifli sohbetler gerçekleştirdi.

CORENDON’UN 25. YIL MESAJI: “YENİ PROJELER YOLDA”

Corendon CEO’su Gunay Uslu da etkinlikte söz alarak, şirketin 25. yılını kutladıklarını ve turizm sektörünün pandemi sonrası yeniden enerji kazandığını belirtti. Uslu, “2025 yılında birçok yeni projeyi hayata geçireceğiz. Turizm, kültürel diplomasinin güçlü bir aracı olmaya devam ediyor,” dedi.

HOLLANDA’NIN HARİNGİ, TÜRK VİZYONUYLA BULUŞTU

Amersfoort’taki Türk Haring Partisi, sadece geçmişe değil, geleceğe de işaret eden bir buluşma oldu. Kültürlerarası kaynaşma, ekonomik iş birliği ve samimi diyalogların ön plana çıktığı bu etkinlik, Türkiye ve Hollanda arasındaki çok katmanlı ilişkilerin en lezzetli sembollerinden biri olarak hafızalara kazındı.

Woudenberg’deki bu özel organizasyon, Hollanda-Türkiye ilişkilerinin tarihi köklerine modern bir yorum getirdi. Diplomasi, iş dünyası, kültür ve gastronominin iç içe geçtiği bu haring partisi, yalnızca bir gelenek değil; geleceğe dair umut dolu iş birliği adımlarının da habercisiydi.

Etkinlikten sonra bir katılımcının şu yorumu ise organizasyonun başarısını özetler nitelikteydi:

“Bu yılın ilk haring partisine katıldım… ama kesinlikle son olmayacak. Eski dostlarla yeniden buluşmak, yeni girişimcilerle tanışmak harikaydı!”

HABERE DE TELEGRAAF GAZETESİ YER VERDİ

Ringa balığımızın büyük bölümü Türk çıktı!

WOUDENBERG – Ringa balığı, herkesin sandığı kadar tipik bir Hollanda yiyeceği değil. Woudenberg’de düzenlenen Türk ringa balığı partisinde, bu ideal atıştırmalık balıkların büyük bölümünün Türklerin elinden geçtiği ortaya çıktı.

“Bu, uzun zamandır ülkemizde düzenlenen ilk Türk ringa balığı partisi,” dedi Türk Fahri Konsolosu Titus Kramer, De Viersprong Şatosu’ndaki ofisinin önündeki çimlerde. Bu organizasyonu nasıl yapması gerektiğini hemen anladığını söyledi: “Satılan tüm ringa balıklarının dörtte biri, Atlantic Group’tan Türk girişimci Abdullah Tagi’ye ait. Bu da onu ülkemizdeki en büyük ringa balığı tüccarı yapıyor.”

Showbird girişimcisi Hasan Tagi’nin kardeşi olan Abdullah Tagi, 1974’ten beri balık işinde: “25 yıldır Scheveningen’deyim!” Haringlerinin Norveç sularından geldiğini belirtti: “Küresel ısınma nedeniyle balıkçı tekneleri gitgide daha fazla İzlanda’ya yönelmek zorunda kalıyor.” Her ne kadar pek Hollanda’ya özgü olmasa da, balıkları ülke çapındaki birçok ringa partisine ulaşıyor.

HARİNG (RİNGA BALIĞI)’NIN TARİHÇESİ

Hollanda’nın en geleneksel etkinliklerinin önde gelenlerinden ‘Haring Partileri’nin sonuncusunu yapan Türkiye’nin Amersfoort Fahri Konsolosluğu, ilginç bir konuyu yeniden gündeme getirdi.

21 Temmuz 2014 tarihinde kaleme alıp yayınladığım bir haberde, Hollanda halkının çok büyük ilgi gösterdiği Haring balığının özelliklerini tanıtırken, bu balığı en çok satan kişilerin, iki Türk kardeş olduğunu vurgulamıştım.

Şimdi gelin o habere yeniden bakalım:

DENİZİ GÖRMEDEN HOLLANDA’DA ‘BALIKÇILIK KRALI’ OLDULAR

Abdullah ve Umut Tagi kardeşler üçüncü kez Hollanda’nın en iyi salamura ringa balığı üreticisi seçildi. Lalesi, yel değirmenleri, takunyaları ve sarışınlarının yanında salamura ringa balığı hayranlığı ile tanınan Hollanda’da, üçüncü kez aynı ödülü kazanan Türk kardeşler milyon euroları aşan yatırımları ile de dikkat çekiyor.

İlhan KARAÇAY’ın haberi:

Hollanda’da, ülkenin ikinci büyük gazetesi Algemeen Dagblad tarafından geleneksel olarak düzenlenen ülkenin en iyi ringa balığı (haring) üretim ve satım yarışmasında, birinciliği, geçen  iki yıl olduğu gibi, bu yıl da iki Türk kardeşin sahibi olduğu Atlantic Balıkçılık adlı işletme kazandı.

Denizi görmeden Hollanda'da 'Balıkçılık Kralı' oldular

Abdullah ve Umut Tagi adlı kardeşler, yüksek tirajlı AD gazetesi tarafından bu yıl 33’üncüsü düzenlenen yarışmada, 10 üzerinden 10 puan alarak yeniden birinci oldular ve aşılması imkansız olan bir rekora imza attılar.

Lalesi, yel değirmenleri, takunyaları ve sarışınlarının yanında, salamura ringa balığı hayranlığı ile tanınan Hollanda’da, üçüncü kez aynı ödülü kazanan Türk kardeşler milyon euroları aşan yatırımları ile de dikkat çekiyor.

Hollanda’da Algemeen Dagblad tarafından geleneksel olarak düzenlenen ‘En iyi haring’ yarışmasında üçüncü kez birinciliği kazanan Abdullah ve Umut Tagi kardesler ile ilgili yayınlardan biri

Türk kökenli kardeşlerin üç yıl üst üste birinci olması, ülke gündeminde ön sıralara oturdu. Tagi kardeşlerin başarıları medyada geniş yer bulurken, gazete ve televizyonlar haberi, “Bu yılki yarışmayı da Türk kardeşler kazanması, entegrasyona sıcak bakanları sevindirirken, ırkçıları da üzdü” şeklinde yayınladılar.

1989 yılından bu yana balıkçılık sektöründe faaliyet gösteren Tagi kardeşlerin, Hollandalılar’ın ‘milli atıştırma yemeği’ olan ringa balığı salamurası yarışmasını, üç yıl üstüste kazanması, Algemeen Dagblad gazetesi tarafından ‘Muhteşem’ olarak manşet yapıldı.

Ödül törenine katılan Rotterdam Belediye Başkanı Ahmet Abutalep, ‘Tagi kardeşler entegrasyonun en büyük örneğini gösterdiler’ dedi.

Rotterdam Başkonsolosumuz Togan Oral ise, ‘Hollanda’ya gelmeden önce ne deniz ve ne de balık gören Türk kardeşlerin, Hollanda’da balıkçılık konusunda gösterdikleri bu başarı takdire şayandır’ dedi.

Başta Rotterdam Belediye Başkanı Ahmet Abutalep olmak üzere, kalabalık bir Hollanda topluluğuna hitap eden Başkonsolos Oral, ‘Siz bizden laleyi alarak dünyaya tanıttınız, şimdi ise biz sizden ringa balığı salamurasını alarak hem Türkiye’ye, hem de dünyaya tanıtacağız’ diye konuştu.

Hollanda’da üçüncü kez birinciliği kazanan Tagi kardeşlerin ödül törenine Rotterdam Belediye Başkanı Ahmet Abutalep (kahverenkli ceketli) ve Rotterdam Başkonsolosumuz Togan Oral yaptıkları konuşmalarda Tagi kardeşlere övgü yağdırdılar

Denizi görmeden Hollanda'da 'Balıkçılık Kralı' oldular

Ankara’da müteahhitlik ve ticaret yapan Teoman Zeydan ile ortaklıkları bulunan Tagi kardeşler, Rotterdam’ın muhteşem sayfiye bölgesinde açtıkları yeni dükkanlarından başka, Leiden, Rotterdam’da satış reyonlarına  ve Lahey’in  sayfiye kasabası Scheveningen’de de büyük bir imalathaneye sahipler. Norveç’teki ortaklarının tuttukları ringa balıklarını, gemiler ile getirtirken tuzlama ve dondurma ile salamura işlerine başlayan Tagi kardeşler, Hollanda’da her gün tam 70 bin adet ringa balığını servise koyduklarını belirtiyorlar. Kalabalık aile efradı ile insan gücü faktörünü çok iyi kullanan kardeşler, Rotterdam’a yakın Vlaardingen kentinde de büyük bir imalathaneyi satın alarak, sektörde yerlerini korumak için büyük bir mücadele verdiklerini belirttiler.

9 yaşında Hollanda’ya göç eden Abdullah Tagi ile Hollanda’da  doğan kardeşi Umut, haring işini Türkiye’ye taşıma planları yaptıklarını, lokanta ve otellere lakerda yerine daha ucuz olan ringa salamurasını tanıtacaklarını ve özellikle yaz aylarında turistik sahillerde seyyar arabalar içinde haring satmayı hedeflediklerini belirttiler.

Tagi kardeşlerin Türkiye’deki ortakları Teoman Zeydan, çalışmaların hızla devam ettiğini belirtirken, çok yakın bir gelecekte Türkiye’de insanların Hollandalılar gibi haring yiyeceklerini söyledi.

Denizi görmeden Hollanda'da 'Balıkçılık Kralı' oldular
Tagi kardeşlerin ikinci kez kazandıkları kupa sevincini İlhan Karaçay da yaşadı

HARİNG NASIL YAPILIR?

Hoe gezond is haring? - voor alle sporters en sportclubs van Nederland

Genellikle Kuzey Denizi’nde avlanan ringa balıkları, aslında zehirlidir. Zehirin atılması için çeşitli işlemlerden geçirilmesi gerekir. Balığın sırt ve yan yüzgeçleri kesilir. İç organlar da atılarak temizlenir. Balıklar çok soğuk suda defalarca yıkanır. Daha sonra 5 kiloluk kovalara tuz ile karıştırılarak yetleştirilir. En az 48 saat dondurucuda tutulan balıklar daha sonra çıkarılır ve buzdolaplarına yerleştirilir. Tagi kardeşler, Türk salamura ve turşuculuğunun gizli maharetlerini katarak balıklara bir başka tad veriyorlar. Kovalardaki ısı 0 dereceye düştüğü zaman balıklar çıkarılır ve temizlenerek doğranmış soğan ile servis edilir. Haring, ne kadar taze yenilirse o kadar lezzetli olur. Haringler buzluktan çıkarıldıktan sonra en çok üç gün içinde tüketilmelidir.

                                                                                     ************************************

TURKSE HARINGPARTIJ IN AMERSFOORT: TURKSE EN NEDERLANDSE ZAKENWERELD KOMEN SAMEN

Onder gastheerschap van het Turkse Ereconsulaat werd de Haringparty een onvergetelijke gebeurtenis die interculturele banden en zakelijke relaties versterkte.

Titus Kramer, die de traditie van de eerder door ereconsul Joost Peters in Leiden georganiseerde haringfeest voortzet, zei: “We moeten respect hebben voor tradities.”

Twee Turkse broers zijn de grootste haringverkopers van Nederland.


Samengesteld door İlhan KARAÇAY:

De 500 jaar durende vriendschap tussen Turkije en Nederland leeft voort, niet alleen in diplomatieke teksten maar ook in culturele tradities. De “Nederlands-Turkse Haringparty” in Amersfoort, georganiseerd door het Turkse Ereconsulaat in Nederland, was een levendige weerspiegeling van deze vriendschap. Deze bijeenkomst, doordrenkt met historische en culturele accenten, was niet alleen een sociaal evenement, maar ook een strategische stap met toekomstvisie.

WAAR KOMT DE TRADITIE VANDAAN? VAN JOOST PETERS TOT PIERRE VAN HOOIJDONK

De basis voor de haringfeesten werd gelegd door wijlen Joost Peters, de voormalige Turkse ereconsul in Leiden. Deze evenementen, waarin de traditionele Nederlandse haringseizoen werd verrijkt met een Turks tintje, werden belangrijke sociale activiteiten die interculturele saamhorigheid bevorderden.
In 2012 nam de bekende voetballer Pierre van Hooijdonk deel aan een opvallend evenement. Hij schonk een vaatje haring aan de Gemiva Stichting, die zich inzet voor mensen met een verstandelijke beperking, als symbool van maatschappelijke verantwoordelijkheid en culturele solidariteit.
Zoals destijds ook benadrukt door de toenmalige Turkse consul-generaal in Rotterdam, Togan Oral, werd de verbindende kracht van sport samen met haring een symbool van vriendschap.

HEROPLEVING MET TITUS F.P. KRAMER

Dit jaar werd de traditie nieuw leven ingeblazen door Titus F.P. Kramer, ereconsul van Amersfoort. Op 16 juni 2025 organiseerde hij de eerste “Nederlands-Turkse Haringparty” op de consulaire residentie in Woudenberg.
In zijn openingsspeech verklaarde Kramer:
“We willen bruggen slaan met respect voor tradities. Dit evenement is meer dan haring eten; het is een effectieve en blijvende manier om duurzame relaties tussen onze volkeren op te bouwen.”
Kramer bedankte ook Turkse bedrijven zoals Corendon en Acıbadem voor hun bijdrage, en noemde de vier kerngebieden van hun werk: bedrijfsleven, kunst en cultuur, behoud van historische banden en versterking daarvan.

VAN DIPLOMATIE NAAR ZAKENWERELD: EEN BREED GEDEELD EVENEMENT

Het evenement bracht zo’n 200 genodigden samen uit diplomatieke kringen, bedrijfsleven, maatschappelijke organisaties en culturele sector. Onder de aanwezigen waren o.a.:
Consul-generaal in Amsterdam Mahmut Burak Ersoy, consul-generaal in Rotterdam Sevgi Kısacık, Corendon CEO Günay Uslu, DEİK Europa-commissievoorzitter Turgut Torunoğulları, UID Nederland-voorzitter Ertuğrul Kurt, HOTIAD vicevoorzitter Faruk Halıcı, voorzitter van de Turkse Federatie Murat Gedik, MÜSİAD Nederland vicevoorzitter Emin İskender, MÜSİAD Europa voorzitter toerismesector Esra Demir, TOVER Leiden voorzitter Durmuş Doğan, TOV Den Haag voorzitter Funda İleri en Nederlandse ondernemers en vertegenwoordigers van maatschappelijke organisaties.

CONSUL-GENERAAL MAHMUT BURAK ERSOY IN AMSTERDAM:

“Samen met mijn collega in Rotterdam zijn wij verheugd deze vrolijke bijeenkomst bij te wonen, georganiseerd onder het gastheerschap van onze dierbare vriend Titus Kramer.
Ik geloof dat deze haringparty, dankzij uw nieuwe functie, niet alleen onze eetlust voor haring zal stillen, maar ook een mooie gelegenheid is om de eeuwenoude vriendschap tussen Turkije en Nederland te vieren. Zoals u weet vierden we vorig jaar het 100-jarig jubileum van het Vriendschapsverdrag tussen onze landen, al gaan onze relaties terug tot bijna 500 jaar geleden.”

“DRAAIDEUR”-MODEL VAN HET IMK: DATA-GESTUUNDE STEUN

IMK-directeur Michiel Hordijk presenteerde een nieuw ondersteuningsmodel voor Turks-Nederlandse ondernemers: het “Draaideur”-model.
De statistieken die hij deelde waren opvallend: in Nederland zijn meer dan 28.000 Turks-Nederlandse bedrijven actief, goed voor een omzet van 6,1 miljard euro en 80.000 banen.
38% van de ondernemers nam de afgelopen drie jaar innovatieve stappen en 80% investeert met eigen middelen.
Via dit model worden RVO-subsidies geactiveerd, belastingstructuren vereenvoudigd en worden samen met banken bedrijfsplannen ontwikkeld.

EEN NIEUW HOOFDSTUK VOOR TURKSE VROUWEN

Presentatrice van het evenement en woordvoerster namens WEI (Women Empowerment & Integration) Özlem Kaymaz benadrukte dat Turkse vrouwen in Nederland niet alleen door hun migratieachtergrond maar ook door hun kennis, vaardigheden en visie een sterke rol vervullen.
“Wij brengen krachtige Turkse vrouwen samen en bouwen bruggen met Nederlandse vrouwen,” zei Kaymaz. Zij gaf aan dat dit jaar panels, summits en programma’s georganiseerd worden om deze visie concreet te maken.
“Integratie is geen passief proces meer; het moet de naam krijgen van actieve deelname en strategische solidariteit,” aldus Kaymaz.

DE UNIVERSELE TAAL VAN CULTUUR: MUZIEK EN KUNST

Zanger Ersoy Demir sloot de avond af met liederen in het Turks en Nederlands en bezorgde de gasten onvergetelijke momenten. De deelname van Nederlandse ondernemers aan de traditionele halay-dans werd hartelijk ontvangen als symbool van vriendschap.

GASTRONOMISCHE BRUG: VAN HARING TOT BAKLAVA

Op het evenement werd de traditionele “Hollandse Nieuwe” verse haring samen geserveerd met unieke smaken uit de Turkse keuken. Dankzij professionele catering werd het een ervaring die zowel de smaakpapillen als de harten raakte.
Deze gastronomische samensmelting bleek een bijzonder smakelijke manier om interculturele dialoog te voeren. Terwijl nieuwe zakelijke connecties ontstonden, werden er ook gezellige gesprekken gevoerd over de gezamenlijke eetcultuur van Turkije en Nederland.

25 JAAR CORENDON: NIEUWE PROJECTEN OP KOMST”

Corendon CEO Gunay Uslu verklaarde dat het bedrijf zijn 25-jarig jubileum viert en dat de toerismesector na de pandemie opnieuw energie heeft gekregen.
“In 2025 gaan we veel nieuwe projecten realiseren. Toerisme blijft een krachtig instrument voor culturele diplomatie,” zei Uslu.

NEDERLANDSE HARING ONTMOET TURKSE VISIE

De Turkse Haringparty in Amersfoort was niet alleen een ode aan het verleden, maar ook een blik op de toekomst. Dit evenement, waar interculturele ontmoeting, economische samenwerking en oprechte dialogen centraal stonden, zal als een smakelijk symbool van de multilaterale relaties tussen Turkije en Nederland in herinnering blijven.
Deze bijzondere organisatie in Woudenberg gaf een moderne interpretatie aan de historische banden tussen Nederland en Turkije. De Haringparty, waarin diplomatie, zaken, cultuur en gastronomie samenkwamen, is niet alleen een traditie maar ook een voorbode van hoopvolle samenwerkingsstappen richting de toekomst.
Een opmerking van een deelnemer vat het succes van het evenement perfect samen:
“Ik was aanwezig bij de eerste haringparty van dit jaar… maar het zal zeker niet de laatste zijn. Het was geweldig om oude vrienden weer te zien en nieuwe ondernemers te ontmoeten!”

OOK DE TELEGRAAF SCHREEF OVER HET EVENEMENT

Onze haring blijkt grotendeels Turks te zijn!

WOUDENBERG – Haring is toch niet zo typisch Nederlands als velen denken. Tijdens het Nederlands-Turkse haringfeest in Woudenberg werd duidelijk dat een groot deel van deze ideale snackvis via Turkse handen gaat.
“Dit is het eerste Nederlands-Turkse haringfeest sinds lange tijd in ons land,” zei Turks ereconsul Titus Kramer op het grasveld voor zijn kantoor in Kasteel De Viersprong.
Hij begreep meteen hoe hij het evenement moest organiseren: “Een kwart van alle verkochte haring komt van de Atlantic Group van de Turkse ondernemer Abdullah Tagi. Dat maakt hem de grootste haringhandelaar in ons land.”

Abdullah Tagi, broer van Showbird-ondernemer Hasan Tagi, zit sinds 1974 in de vissector: “Ik werk al 25 jaar vanuit Scheveningen!”
Zijn haring komt uit Noorse wateren: “Door klimaatverandering moeten vissers steeds vaker uitwijken naar IJsland.”
Hoewel haring dus niet per se een Nederlandse oorsprong heeft, bereikt zijn vis vele haringfeesten in het hele land.

DE GESCHIEDENIS VAN HARING (RİNGA)

Het recent georganiseerde haringfeest door het Turkse ereconsulaat in Amersfoort bracht een interessant onderwerp opnieuw onder de aandacht: de Turkse rol in een van de meest traditionele Nederlandse evenementen.

In mijn artikel van 21 juli 2014 beschreef ik hoe haring een nationale favoriet is in Nederland, en wees ik erop dat de grootste verkopers van deze vis twee Turkse broers zijn.

Laten we dat artikel opnieuw bekijken:

VISSERSKONINGEN ZONDER OOIT DE ZEE GEZIEN TE HEBBEN

Abdullah en Umut Tagi werden voor de derde keer uitgeroepen tot de beste producenten van gepekelde haring in Nederland.

In een land beroemd om zijn tulpen, molens, klompen en blond haar én haringliefde vallen deze Turkse broers op met hun miljoeneninvesteringen.

Bericht van İlhan KARAÇAY:

Bij de jaarlijkse haringcompetitie van de krant Algemeen Dagblad, de op één na grootste krant van Nederland, werd het familiebedrijf “Atlantic Visserij”, eigendom van de broers Abdullah en Umut Tagi, opnieuw eerste net als de twee jaren ervoor.

Denizi görmeden Hollanda'da 'Balıkçılık Kralı' oldular

Zij kregen dit jaar opnieuw een perfecte score van 10 uit 10 van de jury in de 33e editie van de wedstrijd. Daarmee zetten ze een haast onbreekbaar record neer.
Hun overwinning, voor de derde keer op rij, kreeg uitgebreide media-aandacht. Kranten en tv-zenders kopten:
“Dat de Turkse broers ook dit jaar weer winnen, maakt voorstanders van integratie blij, maar stelt racisten teleur.”

De broers Tagi, actief in de visindustrie sinds 1989, kregen van Algemeen Dagblad de titel “Onovertroffen”.
Tijdens de prijsuitreiking prees de burgemeester van Rotterdam, Ahmed Aboutaleb, hen als “voorbeeld van geslaagde integratie”.

De toenmalige consul-generaal Togan Oral zei:
“Het is bewonderenswaardig dat deze Turkse broers, die in Turkije nog nooit zee of vis hadden gezien, hier in Nederland zulke prestaties leveren in de vissector.”
In zijn toespraak zei hij verder:
“Jullie namen onze tulp en introduceerden die wereldwijd. Nu zullen wij jullie haring meenemen en zowel in Turkije als wereldwijd promoten.”

De prijsuitreiking werd bijgewoond door burgemeester Aboutaleb (in bruin colbert) en consul-generaal Togan Oral (in marineblauw), die de broers uitgebreid prezen.

Denizi görmeden Hollanda'da 'Balıkçılık Kralı' oldular

Van Ankara tot Scheveningen
De broers Tagi, die ook een samenwerking hebben met aannemer Teoman Zeydan uit Ankara, runnen meerdere verkooppunten in Leiden, Rotterdam en een grote productiefaciliteit in Scheveningen.
Ze importeren hun haring via schepen van hun Noorse partners en verwerken die in hun eigen fabrieken in Vlaardingen.
Ze geven aan dagelijks zo’n 70.000 haringen te verwerken en te distribueren in Nederland.

Abdullah, die op 9-jarige leeftijd naar Nederland emigreerde, en zijn in Nederland geboren broer Umut, hebben plannen om de haringhandel naar Turkije uit te breiden.
Ze willen de goedkopere haring als alternatief voor lakerda (Turkse pekelvis) introduceren in restaurants en hotels, en mobiele haringkarren inzetten in toeristische kustgebieden.

Hun partner in Turkije, Teoman Zeydan, verklaarde dat de voorbereidingen in volle gang zijn en dat “mensen in Turkije binnenkort net als de Nederlanders haring zullen eten.”

Denizi görmeden Hollanda'da 'Balıkçılık Kralı' oldular

HOE WORDT HARING GEMAAKT?

Hoe gezond is haring? - voor alle sporters en sportclubs van Nederland
Haring, meestal gevangen in de Noordzee, is in rauwe vorm giftig.
Daarom worden de vissen eerst ontdaan van organen, gewassen in ijswater en gemarineerd met zout in vaten van 5 kilo.
Na minimaal 48 uur invriezen worden ze geserveerd met gesneden ui.
De broers Tagi voegen Turkse pekel- en fermentatietechnieken toe, waardoor hun haring een unieke smaak krijgt.
Eenmaal ontdooid, moet haring binnen drie dagen gegeten worden. Hoe verser, hoe lekkerder!

NATO GENEL SEKRETERİ MARK RUTTE, GÜNAY USLU’NUN EV SAHİPLİĞİNDE AMSTERDAM THE COLLEGE HOTEL’DEYDİ

NATO GENEL SEKRETERİ MARK RUTTE, GÜNAY USLU’NUN EV SAHİPLİĞİNDE AMSTERDAM THE COLLEGE HOTEL’DEYDİ

Etkinliğe ev sahipliği yapan The College Hotel, turizm sektörünün dikkat çeken kadın liderlerinden biri olan Günay Uslu’nun yönettiği Corendon Grubu’na ait.

Rutte hükümetinde kısa bir süre önce kültürden sorumlu Devlet Bakanlığı yapan Günay Uslu, yalnızca siyasi kimliğiyle değil, aynı zamanda Corendon CEO’su olarak iş dünyasında da adından söz ettiriyor.

(Haberin Hollandacası en altta
Nederlandse versie onderaan)


İlhan KARAÇAY’ın haberi:

AMSTERDAM,- Amsterdam’ın gözde butik otellerinden biri olan The College Hotel’in güneşli terasında dikkate değer bir buluşma gerçekleşti. NATO Genel Sekreteri ve Hollanda’nın eski Başbakanı Mark Rutte, medya danışmanlık ajansı Castro Communicatie‘nin organizasyonuyla, güncel jeopolitik gelişmeleri, NATO’nun yönünü ve küresel güvenliği değerlendirdi. Ancak bu buluşma, sadece diplomatik içerik değil, aynı zamanda sembolik anlamlar da taşıyordu.

MEKÂN SEÇİMİ TESADÜF DEĞİL

Etkinliğe ev sahipliği yapan The College Hotel, turizm sektörünün dikkat çeken kadın liderlerinden biri olan Günay Uslu’nun yönettiği Corendon Grubu’na ait. Kültürden Sorumlu eski Devlet Bakanı olan Uslu, bu seçkin buluşmanın sadece moderatörlerinden biri değil, aynı zamanda stratejik akılcılarından biri olarak öne çıktı. Rutte’nin, uzun yıllar birlikte görev yaptığı Uslu’nun otelinde konuşma yapması, diplomatik protokolün ötesinde eski dostların yeniden kesişen yollarını simgeliyordu.

ESKİ DOSTLAR, YENİ ROLLER

Mark Rutte ve Günay Uslu’nun yolları siyasette kesişmişti; şimdi ise farklı fakat birbiriyle kesişen alanlarda Hollanda’nın uluslararası temsilinde rol oynuyorlar. Terasta yapılan sohbetlerde hem geçmiş anılar tazelendi hem de bugünkü jeopolitik tablo karşısında kurumların, siyasetçilerin ve iş dünyasının sorumluluklarına dair görüş alışverişinde bulunuldu.

Toplantının samimi atmosferi, stratejik içeriği kadar etkileyiciydi. Siyaset, diplomasi ve iş dünyasını bir araya getiren bu tür buluşmalar, hem karar vericiler hem de ilham arayan genç profesyoneller için değerli bir bağ kurma fırsatı sunuyor.

“Bu buluşmanın, hem konumu hem de katılımcıları itibarıyla özel bir anlamı vardı. Sayın Rutte’nin burada olması, günümüz güvenlik meselelerinin iş dünyasıyla nasıl iç içe geçtiğini de gösterdi,” diyen Uslu, etkinlikteki sohbetlerde hem sektör hem siyaset kesitinde önemli bir figür olarak yer aldı.

GÜVENLİK, DİJİTAL DİRENÇ VE NATO’NUN YENİ ROTASI

Mark Rutte, konuşmasında NATO’nun konvansiyonel savunma araçlarının yanı sıra siber güvenlik ve dijital direnç konularına da yoğunlaştı. “Askerî hazırlık kadar siber altyapıların dayanıklılığı da artık ulusal güvenliğin temelidir,” diyen Rutte, Ukrayna’dan Ortadoğu’ya kadar süregelen krizlerin, NATO’nun yeni nesil strateji üretmesini zorunlu kıldığını ifade etti.

SİYASETTEN GİRİŞİMCİLİĞE GÜNAY USLU’NUN ÇOK YÖNLÜ YOLCULUĞU

Rutte hükümetinde kısa bir süre önce kültürden sorumlu Devlet Sekreteri (staatssecretaris) olarak görev yapan Günay Uslu, yalnızca siyasi kimliğiyle değil, aynı zamanda Corendon CEO’su olarak iş dünyasında da adından söz ettiriyor.

Kültür politikalarıyla Hollanda’daki sanat ve kültür kurumlarını destekleyen ve çeşitliliği önceleyen bir yaklaşımla görev yapan Uslu, şimdi turizm ve havacılık sektöründe attığı adımlarla Corendon’u yeniden yapılandırıyor. Şirketin sürdürülebilirlik ve dijitalleşme yatırımları, onun yönetiminde dikkat çekici bir ivme kazandı.

Günay Uslu, sadece kültür politikalarıyla değil, şimdi de Corendon CEO’su olarak fark yaratıyor. Sürdürülebilirlik odaklı yatırımları, genç liderlere açtığı alanlar ve çeşitlilik politikalarıyla Uslu, turizm sektörüne yeni bir dinamizm kazandırdı. Corendon’a ait olan The College Hotel’in böylesi bir toplantıya ev sahipliği yapması, şirketin yalnızca bir otel işletmecisi değil, aynı zamanda diplomatik ve kültürel buluşmaların da sahnesi olabileceğini gösterdi.

Not: Bu haber, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin The College Hotel Amsterdam’daki toplantısını kapsamaktadır ve İsrail-İran arasında son günlerde yaşanan gelişmelerden önce gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Sayın Rutte’nin bu konuya dair güncel bir değerlendirmesi toplantıda yer almamıştır.

                                                      ********************

MARK RUTTE WAS TE GAST BIJ GÜNAY USLU IN THE COLLEGE HOTEL AMSTERDAM

Het evenement vond plaats in The College Hotel, een boutiquehotel in Amsterdam dat eigendom is van de Corendon Groep – onder leiding van de invloedrijke zakenvrouw en voormalig staatssecretaris Günay Uslu.

Uslu, die kort geleden nog staatssecretaris voor Cultuur was in het kabinet-Rutte, maakt inmiddels ook indruk in het bedrijfsleven als CEO van Corendon.


Verslag van İlhan KARAÇAY:

AMSTERDAM – Op het zonnige terras van The College Hotel, een van de meest karakteristieke boutiquehotels van Amsterdam, vond afgelopen vrijdag een bijzondere bijeenkomst plaats. NAVO-secretaris-generaal en voormalig premier Mark Rutte sprak er – op uitnodiging van communicatiebureau Castro Communicatie – over actuele geopolitieke ontwikkelingen, de koers van de NAVO en mondiale veiligheid.
De bijeenkomst was inhoudelijk sterk, maar droeg ook een symbolische lading.

DE LOCATIE WAS GEEN TOEVAL

The College Hotel is eigendom van de Corendon Groep, onder leiding van Günay Uslu – een toonaangevende vrouwelijke leider in de toeristische sector.
Uslu speelde tijdens deze bijeenkomst niet alleen een faciliterende rol, maar ook een strategische. Haar connectie met Rutte uit de tijd dat zij samen in de regering zaten, gaf de bijeenkomst een extra betekenislaag. Dat Rutte juist in haar hotel zijn verhaal kwam doen, was veelzeggend en benadrukte hun blijvende wederzijdse waardering.

OUDE VRIENDEN, NIEUWE ROLLEN

De wegen van Rutte en Uslu kruisten elkaar in de politiek; vandaag de dag vertegenwoordigen ze Nederland op geheel verschillende, maar elkaar aanvullende manieren. Op het terras werd gesproken over herinneringen uit het verleden én over de verantwoordelijkheden van instellingen, politiek en bedrijfsleven in het licht van de huidige wereldorde.
De bijeenkomst kenmerkte zich door een open sfeer en inhoudelijke diepgang – een waardevol moment van verbinding voor zowel beleidsmakers als jonge professionals.

“Deze bijeenkomst was bijzonder door zowel de locatie als de deelnemers. De aanwezigheid van de heer Rutte laat zien hoe verweven veiligheidsvraagstukken zijn met de private sector,” aldus Günay Uslu, die zichtbaar op haar gemak was in haar dubbele rol als gastvrouw en gesprekspartner.

VEILIGHEID, DIGITALE WEERBAARHEID EN DE NIEUWE NAVO-KOERS

Rutte benadrukte in zijn speech niet alleen het belang van klassieke defensiemiddelen, maar ook van digitale weerbaarheid.

“De veerkracht van digitale infrastructuur is tegenwoordig net zo belangrijk voor nationale veiligheid als militaire paraatheid,” aldus Rutte.
Met verwijzing naar de oorlog in Oekraïne en spanningen in het Midden-Oosten gaf hij aan dat de NAVO zich moet blijven aanpassen aan een veranderend dreigingslandschap.

VAN POLITIEK NAAR ONDERNEMERSCHAP: DE VEELZIJDIGE REIS VAN GÜNAY USLU

Günay Uslu was kort geleden staatssecretaris voor Cultuur in het kabinet-Rutte, maar schrijft nu als CEO van Corendon een nieuw hoofdstuk.
Met haar beleid ondersteunde ze culturele instellingen in Nederland, met een focus op diversiteit en toegankelijkheid. Tegenwoordig brengt ze diezelfde visie naar de toerisme- en luchtvaartsector, waarin Corendon onder haar leiding een sterke groei en herpositionering doormaakt.
Haar nadruk op duurzaamheid, jong leiderschap en maatschappelijke verantwoordelijkheid geeft de sector een frisse impuls. Dat een bijeenkomst van dit kaliber in een Corendon-hotel plaatsvond, toont dat het bedrijf meer is dan een reisorganisatie: het is ook een ontmoetingsplek voor dialoog en leiderschap.

Opmerking: Dit artikel betreft een bijeenkomst met NAVO-secretaris-generaal Mark Rutte in The College Hotel Amsterdam, die plaatsvond vóór de recente escalatie tussen Israël en Iran. Rutte kon zich tijdens dit evenement dus niet uitlaten over die ontwikkelingen.

 

BAYKAR’A YATIRIM DOLANDIRICILIĞINA DİKKAT!

BAYKAR’A YATIRIM DOLANDIRICILIĞINA DİKKAT!

Başvurum üzerine beni arayan bir bayan beni tatmin edemeyince, arayan ikinci bir bay, tongaya düşmemem üzerine anama küfredip telefonu kapattı.

Küfürden haberi olmayan üçüncü şahısın telefonu askıda kaldı…

Yaşadıklarımdan sonra, arama yaptığım Google’da Selçuk Bayraktar’ın uyarı mesajını gördüm.


İlhan KARAÇAY yaşadı ve yazdı:

Sosyal medya üzerinden önüme düşen “Baykar’a yatırım yaparak kazanç sağlayın” temalı bir reklam ilgimi çekti. Güvenilir bir Türk markasının ismini görünce, sadece bilgi edinmek amacıyla telefon numaramı bıraktım. Ne yazık ki kısa sürede anladım ki bu, sadece masum bir bilgi talebiyle sınırlı kalmayacaktı.

İlk olarak, Hollanda hattı taşıyan bir numaradan bir kadın aradı. Kendisine, konuyla ilgili yazılı bilgi göndermesini rica ettim. Ancak telefonda ısrarla sözlü açıklama yapma çabası, dikkatimi çekti. Taleplerime rağmen yazılı bilgi gönderilmedi ve ısrar sürdü. Görüşmeyi sonlandırdım.

İki saat sonra, bu defa farklı bir Hollanda numarasından bir erkek aradı. “Biz yatırım firması değiliz, aracıyız, yüzde 20 komisyon alıyoruz” diyerek açıklamalar yaptı. Ancak ne söylediklerinden bir anlam çıkarabildim ne de yazılı bir bilgi elde edebildim. Telefonda bilgi verme ısrarı karşısında yine aynı isteğimi tekrarladım: “Lütfen yazılı bilgi gönderin.”

Bu noktadan sonra görüşmenin seviyesi bir anda düştü. Ben ilgi duymadığımı belirttiğimde, söz konusu şahıs kaba bir üslupla, “O zaman neden başvurdunuz?” diyerek çıkıştı. Nezaketle yanıt vermeme rağmen, beklenmedik bir anda ağır bir küfürle —evet, anneme hakaret ederek— telefonu kapattı. Şok içerisindeydim.

Bu olaydan sadece beş dakika sonra, bir başka Hollanda numarası aradı. “Az önce arkadaşlarımız ile görüşemediniz, şimdi müsait misiniz?” diyen kişi, önceki görüşmeden haberdar olduğunu belirtti. Ben de yaşadığım ağır küfür olayını anlatınca, “Bu olamaz” dedi ama benim ‘Evet, açık bir şekilde anama küfretti’ dememden sonra o da konuşmayı aniden sonlandırdı. Her üç numara da geri arandığında, “böyle bir numara bulunmamaktadır” yanıtıyla karşılaştım.

GOOGLE’DA ARAMA, GERÇEKLE YÜZLEŞME

Yaşadığım bu rahatsızlık verici deneyim sonrası Google’da “Baykar yatırım dolandırıcılığı” diye arama yaptım ve karşıma çıkan haberle her şey netleşti: Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar, bu tür sahte ilan ve videolara karşı bir yıl önce resmi bir uyarı yapmıştı.

Selçuk Bayraktar, o açıklamasında şu ifadelere yer veriyordu:

“Bir süredir internet siteleri ve sosyal medya platformlarında, Baykar’a yatırım yapılarak gelir elde edilebileceğine dair sahte ilanlar, haber benzeri içerikler ve videoların dolaşıma sokulduğunu görüyoruz. Bu açıklama, video ve röportaj benzeri içerikler kesinlikle gerçek dışıdır ve dolandırıcılık amacıyla illegal bir şekilde yayılmaktadır. Baykar, halka açık bir şirket değildir ve yatırım teklifi ya da önerisinde bulunmamaktadır. Tüm vatandaşlarımızdan bu tür içeriklere karşı dikkatli olmalarını ve itibar etmemelerini önemle rica ederim.”

(Kaynak: Anadolu Ajansı)

İtiraf etmeliyim ki bu dolandırıcılık ağından bugüne kadar haberim olmadı. Ne yazık ki, isim ve prestijini kullanarak vatandaşları kandırmaya çalışan kişiler yapay zekâ teknolojileri, sahte numaralar ve psikolojik baskı yöntemleriyle faaliyetlerine devam ediyorlar.

Ben sadece bilgi edinmek istedim. Karşılaştığım şey ise, sistematik ve organize bir dolandırıcılık şebekesinin ta kendisiydi. Beni yıldıran sadece dolandırıcılık teşebbüsü değil, şahsıma ve anneme edilen ağır küfür oldu.

Bu tür girişimlerle sadece ben değil, binlerce vatandaş karşı karşıya. Lütfen siz de dikkatli olun.

Bilinmeyen reklamlara numaranızı bırakmayın.
Yazılı bilgi istemekten çekinmeyin.
Aracı olduklarını söyleyen firmalara güvenmeyin.
Size küfür eden, tacizde bulunan kişilere karşı hukuki haklarınızı arayın.

Bu olayların tümünü ilgili mercilere bildirdim. Umarım yetkililer bu sahtekar yapının üzerine gider.

 

SAYGI BEKLEYEN MOURİNHO, SAYGI GÖSTERMEYİ ÖĞRENMELİ…

SAYGI BEKLEYEN MOURİNHO, SAYGI GÖSTERMEYİ ÖĞRENMELİ…

 

“Türk ligini dünya benim sayemde öğrendi “diyen Mourinho’ya cevap:

Futbol, Sahada Kazanılır; Mikrofon Başında Değil

(Yazının Hollandacası en altta.
Nederlandse versie is onderaan)


                   İlhan KARAÇAY’dan Mourinho’ya mektup…

Jose Mourinho’nun Eyüpspor maçının ardından yaptığı açıklamalar, Türkiye futbol kamuoyunda kısa süreli bir şaşkınlık yarattı ama ne yazık ki gereken tepkiyi doğurmadı. Ünlü teknik adam, “Benim sayemde Türk ligi dünyada tanındı” gibi son derece hadsiz ve mesnetsiz bir cümle kurarak yalnızca kendi egosunu beslemekle kalmadı, Türk futbolunun geçmişine ve emeğine gölge düşürmeye kalkıştı.

Oysa Türk futbolu, tarihine altın harflerle yazılmış başarıları, Avrupa’daki şaşırtıcı performansları ve tutkuyla dolu taraftar kültürüyle çoktan uluslararası saygınlığını kazanmıştı. Bu mektup, Mourinho’nun açıklamalarına bir yanıt niteliğinde kaleme alındı. Ama mesele yalnızca Mourinho değil: Bu çıkış karşısında suskun kalan spor camiası, medya mensupları ve meslektaşlarımız da aynı oranda eleştiriyi hak ediyor.

Şimdi söz, mektubun kendisinde…

Jose Mourinho’ya Açık Mektup:

Eyüpspor maçından sonra yaptığınız açıklama, sadece kibirli değil, aynı zamanda hadsiz ve gerçeklerden tamamen kopuktu. “Benim sayemde Türk ligi dünyada tanındı” gibi bir cümleyi sarf etmek, en hafif tabirle saçmalıktır. Siz bir teknik direktörsünüz, bir sihirbaz ya da futbol peygamberi değil. Türk futbolunun siz gelmeden önce dünya tarafından tanınmadığını iddia etmek, ya büyük bir cehaletin ya da narsisizmin ürünüdür.

Size hatırlatmak isterim:

– Türk futbolu, siz daha Bobby Robson’un çantasını taşırken UEFA Kupası’nı kazanmış bir ülkedir.
– Galatasaray 2000’de Avrupa’yı dize getirdi.
– Fenerbahçe 2008’de Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline adını yazdırdı.
– Beşiktaş, Avrupa’da Liverpool’dan Ajax’a kadar nice devleri yenerek Türk futbolunun saygınlığını artırdı.
Yani bu lig, sizin Instagram etkileşimlerinize veya YouTube’daki basın toplantılarınıza muhtaç değil.

Sizin geçmişiniz mi?
Evet, şampiyonluklarınız var, kimse inkâr etmiyor. Ancak arkanızda bıraktığınız enkazlar da az değil:
– Real Madrid’de takım içi kavgalardan dolayı soyunma odasını zehirlediniz.
– Chelsea’de ikinci gelişinizde ligin dibine demir attınız.
– Tottenham’da tek bir kupa kazanamadan gönderildiniz.
– Roma’da finalde kaybettiğinizde, başarısızlığın faturasını hakeme kesip, kulübü utanç verici bir pozisyona düşürdünüz.
– Bugün hâlâ UEFA’dan aldığınız ceza yüzünden Fenerbahçe’nin başında Avrupa maçına çıkamıyorsunuz. Bu nasıl bir “başarı mirası”?

Ve şimdi gelip, onmilyonlarca taraftarı olan, onlarca yıl Avrupa’da başarılar elde etmiş, köklü bir futbol ülkesine kendi gölgenizi pazarlıyorsunuz. Kusura bakmayın ama burası sizin reklam kampanyanızın sahnesi değil.
Burada emek var, tarih var, mücadele var. Ve en önemlisi, sizin magazin şovlarınıza pabuç bırakmayacak bir futbol aklı var.

Mourinho Efendi, bu lig sizinle tanınmadı. Bu lig, sizin üzerinizden utanacak bir geçmişe de
sahip değil. Siz gidince bu lig çökmeyecek, ama siz Türk futboluna saygı göstermediğiniz sürece, biz sizi ciddiye almayacağız.

Dünya sizi izliyor olabilir, ama burada milyonlarca insan her hafta tribünleri dolduruyor.
3’üncü Lig’deki bir Anadolu maçına 5 bin kişinin gittiği ülkemizdeki futbol tutkusu, sizin PR cümlelerinize bağlı değildir. Kendi gölgenizi büyütmek uğruna, buradaki emeği küçümsemeniz; sadece sizi küçük düşürür.

Kibirle değil, saygıyla konuşursanız daha çok şey kazanırsınız. Ama siz bu kibirden besleniyorsunuz. Ne yazık ki artık kimse bu oyunu yemiyor.

İlhan Karaçay

Sessiz Kalanlar ve Gözünü Kaçıranlar

Ne ilginçtir ki, yukarıdaki mektupta ifade edilen saçmalıklara, spor dünyamızdan tek bir ciddi tepki gelmemesi oldukça düşündürücü. Ne futbol otoriteleri ne de medya mensupları Mourinho’nun bu hadsizliğine karşı bir duruş sergileyebildi. Oysa işin içinde sadece bir teknik direktörün kibri değil, tüm bir futbol tarihimize yönelik bir küçümseme vardı.

Bu durum, biz gazeteciler için de bir ayna niteliğinde.
6 Dünya Kupası, 6 Avrupa Şampiyonası ve sayısız Dünya ve Avrupa finalini izlemiş bir gazeteci olarak, mesleğimizin içine düştüğü bu sessizlik hali beni derinden yaralıyor. Haber peşinde koşması gereken, gerçeğin yanında durması gereken meslektaşlarımız, ya ilgisiz kaldı ya da tepki vermekten çekindi. Bu, gazeteciliğin en temel görevini inkâr etmek demektir.

Daha da vahimi, Mourinho ile röportaj yapan muhabirin, bu çarpık açıklamalara tek bir sorgulayıcı soru bile yöneltmemesi.
Peki neden?
Belki de onun da korktuğu patronları vardı. Belki de “büyük hoca”nın gölgesinde ezilmek istemedi. Ama unutmamalıyız ki, gazetecilik; cesur sorularla, doğru yerde durmakla ve gerektiğinde en güçlü isimlere karşı bile gerçeği savunmakla anlam kazanır.

Bugün sessiz kalan herkes, yarın bu tür hadsiz çıkışların zeminini hazırlamış olur. Ve biz susarsak, bu oyunu gerçekten seven milyonlara ihanet etmiş oluruz. Çünkü futbol, sadece sahada değil; mikrofon başında da onurla savunulması gereken bir emektir.

                                              *****************

MOURİNHO DİE RESPECT VERWACHT, MOET EERST LEREN RESPECT TE TONEN.

Antwoord op Mourinho die zegt “De wereld kent de Turkse competitie dankzij mij”:
Voetbal wordt op het veld gewonnen, niet achter de microfoon


Een brief van İlhan KARAÇAY aan Mourinho…

De uitspraken van José Mourinho na de wedstrijd tegen Eyüpspor veroorzaakten korte verbazing in de Turkse voetbalwereld, maar helaas bleef de noodzakelijke reactie uit. De beroemde coach zei iets als: “Dankzij mij is de Turkse competitie bekend geworden in de wereld.” Met deze ongepaste en ongefundeerde uitspraak voedde hij niet alleen zijn eigen ego, maar probeerde hij ook de geschiedenis en inspanningen van het Turkse voetbal te ondermijnen.

Toch heeft het Turkse voetbal zijn internationale erkenning allang verdiend, met successen die met gouden letters in de geschiedenisboeken zijn geschreven, indrukwekkende prestaties in Europa en een fanatieke supporterscultuur. Deze brief is geschreven als een antwoord op Mourinho’s uitspraken. Maar het probleem is niet alleen Mourinho: ook de sportwereld, journalisten en collega’s die zwijgen tegenover deze arrogantie, verdienen kritiek.

Hier is de brief zelf:

Open brief aan José Mourinho:

De verklaring die u na de Eyüpspor-wedstrijd gaf, was niet alleen arrogant, maar ook ongegrond en los van de realiteit. De uitspraak “Dankzij mij is de Turkse competitie wereldwijd bekend geworden” is op zijn zachtst gezegd onzin. U bent een coach, geen tovenaar of voetbalprofeet. Te beweren dat de wereld het Turkse voetbal pas na uw komst kent, is een teken van ofwel enorme onwetendheid, ofwel pure narcisme.

Laat mij u eraan herinneren:

– Turkije won de UEFA Cup toen u nog de tas van Bobby Robson droeg.
– Galatasaray versloeg heel Europa in 2000.
– Fenerbahçe bereikte in 2008 de kwartfinale van de Champions League.
– Beşiktaş versloeg reuzen als Liverpool en Ajax en verhoogde zo het aanzien van het Turkse voetbal.

Deze competitie heeft uw Instagram-views of persconferenties op YouTube niet nodig.

Uw verleden? Ja, u heeft titels gewonnen, dat ontkent niemand. Maar de schade die u achterliet is ook niet gering:

– U vergiftigde de kleedkamer bij Real Madrid met interne conflicten.
– Bij uw tweede termijn bij Chelsea zakte het team naar de onderste regionen.
– Bij Tottenham werd u ontslagen zonder ook maar één prijs te winnen.
– Bij Roma gaf u de schuld van het verlies in de finale aan de scheidsrechter, waarmee u de club te schande maakte.
– En nu mag u door een UEFA-schorsing niet eens aan de zijlijn staan bij Europese wedstrijden van Fenerbahçe. Wat voor “erfenis van succes” is dat?

En nu probeert u uw schaduw te verkopen aan een voetbalnatie met miljoenen fans en decennia aan Europese successen. Sorry, maar dit land is niet het decor van uw PR-show.

Hier is arbeid, geschiedenis, strijd. En bovenal, een voetbalintelligentie die zich niet laat intimideren door uw mediashow.

Meneer Mourinho, deze competitie werd niet dankzij u bekend. En deze competitie heeft geen verleden om zich voor u te schamen. Als u vertrekt, stort deze competitie niet in. Maar zolang u geen respect toont voor het Turkse voetbal, nemen wij u niet serieus.

Misschien kijkt de wereld naar u, maar hier vullen miljoenen mensen elke week de tribunes.

In een land waar zelfs 5.000 mensen naar een derde divisiewedstrijd gaan, hangt de passie voor voetbal niet af van uw PR-zinnetjes. Door de inspanningen hier te kleineren om uw eigen imago te vergroten, maakt u alleen uzelf belachelijk.

Met respect praten levert meer op dan met arrogantie. Maar helaas voedt u zich met arrogantie. En niemand trapt daar nog in.

İlhan Karaçay

Zij die zwijgen en wegkijken

Wat opmerkelijk is: niemand uit onze sportwereld heeft serieus gereageerd op de onzin die hierboven is beschreven. Geen voetbalautoriteiten, geen journalisten, niemand durfde op te staan tegen de brutaliteit van Mourinho. En dat terwijl het hier niet slechts gaat om de arrogantie van een coach, maar om een minachting van onze hele voetbalgeschiedenis.

Dit is ook een spiegel voor ons, de journalisten.

Als journalist die zes Wereldbekers, zes Europese kampioenschappen en talloze finales heeft bijgewoond, doet de stilte in ons vak pijn. Collega’s die het nieuws zouden moeten najagen, zich aan de waarheid zouden moeten vasthouden, bleven onverschillig of durfden niet te reageren. Dat is het verloochenen van de basis van journalistiek.

Erger nog: de journalist die Mourinho interviewde, stelde niet één kritische vraag bij deze absurde uitspraken.

Waarom? Misschien was hij ook bang voor zijn bazen. Misschien wilde hij niet verpletterd worden door de schaduw van de “grote coach”. Maar we mogen nooit vergeten: journalistiek krijgt betekenis door moedige vragen, het kiezen van de juiste kant, en het verdedigen van de waarheid – zelfs tegen de machtigen.

Iedereen die nu zwijgt, maakt morgen ruimte voor nieuwe arrogantie. En als wij zwijgen, verraden wij de miljoenen mensen die echt van dit spel houden. Want voetbal moet niet alleen op het veld, maar ook achter de microfoon met eer verdedigd worden.