Umutla girdiğimiz 2020 yılı hayal kırıklığı yaratmaz inşallah!
2020 yılına girerken, her yazar gibi ben de ‘Umut dolu bir yıl olur inşallah’ dileğini yazmıştım.
Ne var ki, ikinci ayını tamamlamakta olduğumuz 2020’de, hayal kırıklığı yaşayacağımıza dair belirtiler var.
Anayurtta yaşayanlarımız ekonomik ortam nedeniyle geçim sıkıntısı yaşarlarken, yurtdışında yaşayan bizler de ayrımcılıktan dert yanmaya devam ediyoruz.
Siyasetçiler oy avcılığı için yalan söylemlerine devam ederlerken, daha önce verilmiş haklarımızı da geri almak için çirkin oyunlar sergiliyorlar.
Bir dostum şöyle yazmış: ‘Otoriter, popülist politikacıların ortak bir özelliği vardır: Yalan söylemek. Olmayan bir şeyi olmuş gibi anlatıp, sürekli tekrarlarlar, yalan olduğu ortaya çıksa bile bu tutumlarından vaz geçmezler. Çünkü onlar Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels’in izinden gidiyorlar. Ne diyordu Goebbels? ‘Yalan söylerseniz ve tekrar ederseniz, insanlar sonunda buna inanmaya başlayacaktır.’ Çünkü halkın bir bölümü bu yalanları satın almaya, yani inanmaya hazırdır.’
Oy peşinde koşarken çeşitli entrikalar üreten ve yalan söyleyen ırkçı Wilders’den sonra şimdi de Baudet diye bir bela çıktı karşımıza. Bu Baudet denen adamın ‘Form voor Democratie’ (FvD) partisi, yapılan araştırmalarda en büyük parti olmaya namzet. Tabii ki Baudet de Başbakan olarak hükümet kurmaya namzet.
Ama öyle bir şey oldu ki, popülaritesi zirveye çıkan bu adamın, ortaya attığı bir iddia yalan çıkınca popülaritesi de sönmüş oldu.
Kendini çok beğenmiş ve hatta narsist olarak anılan Baudet, yukarıda belirttiğimiz Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels’in peşinden giderken tökezledi ve hatta düştü.
Bu Baudet denen adam, şubat ayı başında yayınladığı bir tweette, çok yakın iki kadın arkadaşının bir tren yolculuğu sırasında iki Faslı tarafından ciddi bir biçimde taciz edildiğini açıklamış ve ortalığı karıştırmıştı. Bu nedenle herkesin partisini desteklemesi çağrısında bulunan Baudet, ‘İktidara gelirsek, bunların hepsini ülkelerine göndereceğiz’ propagandası yaptı. Ama yalancının mumu çabuk sönmüş, sözünü ettiği iki Faslı’nın Demiryolları’nın sivil kontrol memurları olduğu anlaşılmış ve bunların görevleri icabı bilet kontrolü yaptığı ve sözü geçen kadınların buna karşı direndikleri ve yalan söyledikleri anlaşılmıştı. Gerek tanıkların açıklamaları, gerekse Demiryolları’nın yaptığı açıklama bunu doğruluyordu.
Yukarıda belirttiğim dost şöyle devam ediyor: ‘Yalan söylemek, insanların kutsal inançlarını sömürmek, otoriter ve popülist politikacıların en çok başvurdukları yöntemdir. Bunları demaske etmek, yalancılıklarını yüzlerine vurmak, halk kitlelerini aldatmalarını önlemek demokratların görevidir. Tüm demokratik kuruluşların bunu yapmaları gerekir.
Ayrıca sadece kuruluşlar değil, tek tek kişiler de bunu yapabilirler. İyi ki sosyal medya var ve burada özgürce düşüncemizi açıklayabiliyoruz. Bunu aktif olarak kullanmalıyız. Irkçılara, halkı birbirine düşürmek isteyen popülistlere meydanı boş bırakmamalıyız.’
Alınmak istenen haklar.
Hollanda’da, AB ile yapılan 1963 anlaşması gereği muaf tutulduğumuz ‘Uyum Kursları ve Sınavı’ mecburiyetinin, yeniden uygulanması için yeni bir kanun çıkarılıyor. Bu konudaki haberi bültenimizde bulacaksınız.
Türkiye’de, yurtdışında oy kullanma hakkımızın geri alınması isteniyor. Yurtdışında yaşadıkları halde, Türkiye’de ikamet kaydı olanlara Genel Sağlık Sigortası primleri boçlandırılıyor. Bu iki konu hakkındaki haberleri de bültenimizde bulacaksınız.
Türkiye için endişeler. Bu yıl iç açıcı olmayacağından endişe etiğimiz iki konu daha var. Bunlardan birincisi, turizmdeki endişelerimiz. Turizm uzmanı değerli dostum Hüseyin Baraner bu konuyu derinlemesine ele almış.
Şöyle diyor Baraner: ‘2020 yılı sinsi bir yıl olacağa benziyor. Başladığı ilk günlerde iyi sinyaller ile içimizi ısıtırken; şimdi arka arkaya gelen üzücü ve korku verici haberler ile bizi üzüyor, ürkütüyor, piyasaları geriyor. Arka arkaya gelen ölüm haberlerinin üstüne bir de, Istanbul’da yaşanan uçak kazasının statif kamera görüntülerinin, saatlerce TV ekranlarında dünyanın zorla gözünün içine sokulduğu günlerde umutlanmak kolay değil…
Bir de Korana virüsü nedir, ne değildir diye tam tartışırken, dünya aniden karışıverdi. Daha düne kadar Çinli turistlere “Bize de gelin” diyenler, şimdi Çinliler’den kaçar oldu. Taç anlamına gelen Korana virüsü ne zaman, nasıl biter, şu ana kadar tam bir bilen yok.’
Piyasaların çok yönlü yeni ve çirkin manipülasyonlara açık olduğunu belirten Baraner şöyle devam ediyor: ‘Küresel ekonomi spekülatörleri, her daim para jonglörleri sarsıntılarda yakılacakların varlıklarına gözlerini dikmiş bir şekilde, bekleyiş pozisyonuna geçtiler yine…
Müşteri de yine, yeniden tedirgin.
Etik ticaret, sağlıklı çevre ve güvenlik konularında son aylarda yaşadığımız küresel yalpalamalar ve şaşırtıcı eksiklikler, düzensizlikler ve yüz kızartan ihmallerin halen hasır altı edilmeye çalışması, tüketiciyi derinden sarstı.’
Hüseyin Baraner’in bu konudaki diğer endişelerini kendi sayfalarında okuyabilirsiniz.
İç açıcı olmadığını belirttiğim ikinci konu, dünyanın Türkiye’ye bakış açısı.
Her ülkede Türkiye hakkında olumsuz görüşler ve idialar var. Şimdi buna bir de Amerikalılar’ın yaptırdığı Rand Corparation’un Türkiye Raporu çıktı.
Türkiye’deki siyasi gelişmelere hiç girmeyen bir prensibe sahip olduğum için, bu konuda yine yorum yapmayacağım. Belki ısmarlama bir rapordur ama, bu raporun da endişelerimizi çoğaltacak nitelikte olduğu söylenebilir.
Her şeye rağmen, 2020 yılının karanlık değil, aydınlık getiren bir yıl olmasını diliyorum.
Kim ne derse desin, Avrupalı koyun gibi, Türk tilki gibi !
Öteden beri yazar ve söyler dururum.
Avrupa halkları, siyasiler ve medya tarafından koyun gibi bilgilendirilir (!).
Medya tarafından tek taraflı, sığ ve bilinçsizce bilgilendirilen (!) Avrupa halkı ile, dağdaki çobanın bile siyaset ve spor konularında tilki gibi bilinçli Türkler’i aynı kefeye koyamayız.
Örneğin, benim yaşadığım Hollanda’da halk, dünyada yaşanan gelişmeleri çok sığ bir şekilde takip edebiliyor.
İsterseniz, en son yaşanan, ABD’nin İranlı General Kasım Süleymani’yi öldürmesi ve Türkiye’nin Libya’ya asker gönderme konularını ele alalım.
Dünyada pek çok kişi, her gün daha da derinleşen olaylar karşısında korku ve huzursuzluk içindeyken, Hollanda’daki halk, medya ve siyasetçilerin kasıtlı söylemleri ile oyalanmaktadır. Hoş, ben buna kasıtlı yerine ‘bilgisizce’ de diyebilirim.
Hollanda medyası, ‘Türk askeri, petrol ve gaz için Libya’da’ ve ‘Amerika İranlı General’ı öldürdü’ başlıklı sığ haberler ile yetinirken, Türk medyasına baktığımız zaman, bu haberlerin ne kadar detaylı bir şekilde bilgilendirici olduğunu görüyoruz.
Hollandalılar uygarca ama sığ tartışıyorlar. Türkler ise stüdyoyu terkedecek kadar kızıyorlar.
Olayların yaşandığı günlerde, Hollanda televizyonlarında genellikle, eşcinsellik, seks ve çok az iç siyaset konuları işlenirken, Türk televizyonlarında en az 10 tartışma programı vardı.
İç siyaset konularında çok çirkinleşen bizim tartışmacılar, dış siyaset konusunda daha ağırbaşlı görüldüler. Libya’yı anlatırlarken, Libya’nın Birleşmiş Milletler’deki konumu, resmi hükümet ile isyancı Hafter arasındaki savaş gibi konularda çok bilgili görünen tartışmacılar, Ortadoğu konusunda da birbirleriyle yarıştılar. Hoş, işin ucu iç siyasete dokunduğu zaman aynı tartışmacılar yine çirkinleştiler. (Bazıları da bocaladıkları zaman, karşısındakinin anlattıklarının anlaşılmaması için avazı çıktığı kadar bağrırılar. Bir tartışmacı açık açık, ‘Sırf söyledikleri duyulmasın diye bağırıyorum’ itirafında bile bulundu. İşte bu gibi durumları Hollanda televizyonlarında göremezsiniz.)
Ben şahsen CNN TÜRK ve HABER TÜRK’teki tartışmaları zaplarken, arada bir eşimin seyrettiği Hollanda televizyonuna da bakıyordum. Ne yalan söyleyeyim,eşim ile yaptığım kısa konuşma sırasında kendimi çok ayrıcalıklı hissettim. Hollanda televizyonlarındaki içi boş programlar ile Türk televizyonlarındaki programları değerlendirirken, Hollanda halkının koyun gibi bilgilendirildiğini, Türk halkının ise verilen bilgier ile tilkileştirildiğini düşündüm.
Biliyorum, bazıları ‘Bu kadar da abartma Karaçay’ diyecekler. Hollanda gazetelerindeki köşe yazarları arasında tabii ki, konularında uzmanlaşmış yazarlar vardır. Bazı TV tartışmalarına katılan uzmanlar da vardır. Ama ne yalan söyleyeyim, ben şahsen Türkiye’deki uzman yorumcular ile Hollandalı yorumcular arasında, Türkler lehinde dağlar kadar fark olduğunu gözlemliyorum.
Ama bir fark var tabii. Türkiye’deki gazeteciler ve yorumcuların çoğu (yani hepsi değil), konuşma yaptıkları sıfata göre davranıyorlar ve adım atıyorlar. Örneğin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile söyleşi yaparlarken, tartışmaya hiç yeltenmiyorlar. Ne var ki, pozisyonu ne olursa olsun değişik sıfatlara karşı aslan kesiliyorlar. Örneğin, İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile söyleşi yaparken, adeta aslan kesildiler ve saygıdan da uzak tartışmayı yeğlediler. Bu konuda en çok eleştirilen de Nagehan Alçı oldu..
Hollandalı gazeteci ve yorumcularda bunu göremezsiniz.
Çanlar çalıyor
Dünyadaki gelişmeleri yorumlayanlar arasında yer alan yazar Salim Koçak, ‘Çanlar kimin için çalıyor’ başlıklı yazısında bakınız ne diyor:
“Dünyanın en önde gelenlerinden kabul edilen Lübnanlı yazar ve fikir adamı Amin Maalouf, Uygarlıkların Batışı adlı son kitabında feryat etmekte, belki de dünyadaki her aydından daha da fazla bu gidişe dikkat çekmekte.
Adı geçen kitabının sayfalarında diyor ki Amin Maalouf:
’Tarihte ilk kez insan türünü başındaki her türlü felâketten kurtarıp bir özgürlük, kusursuz ilerleme, gezegen dayanışması ve paylaşılan refah çağına dinginlik içinde götürmenin araçlarına sahibiz; ama son sürat zıt istikamette ilerliyoruz.’
Demek ki binmişiz alâmete, gidiyoruz kıyamete. Buna toplu intihar da denilebilir.
Ve demek ki çanlar insanlık için çalıyor..
O nedenle ve özellikle Irak’taki şu son ABD operasyonunun nelere gebe olduğundan da hareketle Amin Maolouf’un söyledikleri üzerinde ne kadar durup düşünülse, kafa yorulsa fazla olmayacaktır. Hiç olmazsa çocuklar ve torunlar için… ”
Veda etmekte olduğumuz 2019 yılında, Hollanda ile Türkiye arasında dişe dokunur bir siyasi olay yaşanmadı. Rahatsız edici birkaç olay yaşandı ama, bu olaylar da her iki taraftan gelen sağlıklı ataklar sayesinde yumuşatıldı. Lahey Büyükelçimiz Şaban Dişli’nin, Hollanda’yı yakından tanımış olması ve eski dostlarının devreye girmesi de kolaylaştırıcı oldu.
Peki, 2019 yılında Hollanda’da Türkler açısından acı ve tatlı olaylar yaşanmadı mı?
Tabii ki yaşandı. Ama iki ülkeyi ve iki ülkenin insanlarını çok etkileyecek olaylar yaşanmadı.
2019’da Hollanda’daki Türk toplumu içinde kayda değer gelişmeler olmadı ama, Türkler’in pasifliği konusunda en eleştirel yıl oldu. Yani Türkler ‘Lobi oluşturma’ konusunda snıfta kaldılar. Benim açımdan kayda değer bir konu daha var. Hollanda’daki resmi kurumlarımız, kendilerine bir paye biçen bazı işgüzer ve ağzı kalabalıklardan çok rahatsızlar. Kendilerine paye biçen bu ağzı kalabalıklar, buradaki kurumlarımızı ve bu kurumların başındaki yöneticileri, Ankara’daki siyasi tanıdıklarına şikayeti moda haline getirdiler. İşin kötü tarafı, Ankara’daki siyasiler de, amaçları sırf ‘çıkar’ olan bu kişileri ciddiye alıyorlar ve kurumlarımız ile yöneticilerini rahatsız edici tavır takınıyorlar.
Hollanda’daki resmi kurumlarımızı yönetenlerin çalışma şevkini kıracak kadar yoğunlaşan bu tavırlar bir an önce sona ermelidir.
Lobicilikteki beceriksizliğimize gelince: Türk Sivil Toplum Kuruluşları’nın yetkililerine soruyorum: 2019 yılında, Hollandalı bir Bakan’ı veya Milletvekili’ni toplantılarınıza davet edebildiniz mi?
Siyasi Parti üyesi olan Türkler’e soruyorum: Türkiye’yi ve Türkleri sürekli olarak yermekte olan partidaşlarınızın bakış açılarını değiştirmek için hangi girişimlerde bulundunuz?
Bu konuda bana bir kaç cevap gelecektir. Ama inanın ki bunlar yetmez.
Aslında bu zaafiyetin bir gerekçesi vardır.
Eskiden, tüm siyasi partiler içinde, etkinliği olan Türkler yer alıyordu. 6 Milletvekili, 10 İl Genel Meclisi Üyesi ve 250’yi aşkın Belediye Meclis Üyesi çıkaran Türkler’in şimdilerde esamesi okunmuyor.
Bu saydığım etikete sahip Türkler var ama sayıları öyle kabarık değil.
Bana göre, siyasi alanda güç kaybetmemizin başlıca nedeni DENK Partisi’dir.
Ağırlıklı olarak Türkler’den kurulu olan, yabancıların menfaatlerini korumak için mücadele edeceği sanılan DENK Partisi, başlangıçta çok iyi giden politikasını değiştirince güç kaybetti.
Genel seçim öncesinde şahsen benim de desteklediğim ve ‘Hangi görüşte olursanız olun, DENK Partisi’ne bir defalığına da olsa oy verin’ diye çağrı yaptığım bu parti, şimdilerde siyaset arenasında yok oldu gibi.
Siyaseti DENK Partisi’nde sürdürmek için kendi partilerini terk eden Türkler de şimdi açıkta kaldılar.
Şimdi yapılması gereken, Türkler’in tüm siyasi partilere dağılmaları ve eskisi gibi seçilebilir konuma gelmeleridir.
Siyasi Partiler oy kazanımına çok önem verirler. Oy uğruna siyasi ideolojilerini bile bir kenara koyarlar.
İsterseniz bu konudaki haklılığımı ortaya koymak için size yaşanmış bir olayı anlatayım.
Bu olayı okuduktan sonra, lobiciliğin de nasıl yapılması gerektiğini görmüş olacaksınız.
Uçuç Vergisi
8 yıl önce, Hollanda hükümeti uçak biletlerine bir ‘Uçuş vergisi’ koymak için bir yasa tasarısı düzenliyordu. Bu tasarıya göre, Atina’ya uçacak olan yolcu hiç vergi ödemeyecek, ama Ankara veya Antalya’ya uçacak olan yolcu 35 ile 50 euro arasında bir vergi ödeyecekti. Bu teklif yasalaşırsa, tatile gidecek Türk ailelerine büyük bir maddi külfet yüklenecekti. Bu duruma önce Hollanda Seyahat Acentaları Birliği ANVR, daha sonra çeşitli havayolu şirketleri itirazlarda bulundular. Corendon firması da girişimde bulundu ama fayda etmedi.
Utrecht Turizm Fuarı’nın açılış arifesindeydik. İşçi Partisi milletvekili olan eski dostum ve Agis’in Eski Genel Başkanı Eelke van der Veen’i aradım. Durum hakkında birşeyler yapılması gerektiğini söyledim. O da beni, bu tasarının hazırlayıcısı olan Paul Tang’a yönlendirdi. Aynı akşam Paul Tang beni aradı ve ne istediğimi sordu. Ben de kendisine, iki gün sonra açılacak olan Turizm Fuarı’nda buluşma teklifinde bulundum. 6 Türk tur operatörü ve birkaç basın mensubu arkadaşım ile, Turizm Müşavirliği’mizin standında buluştuk. Turizmci dostlar, biletlere eklenecek olan ‘Uçuş vergisi’nin yolcular için ağır bir yük olacağını anlattılar. Paul Tang da, alınacak olan vergilerin, uçakların kirlettiği çevre için harcanacağını belirterek, çevre temizliliğinin ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalıştı.
Toplantının sonucunda, fikir değişikliği olmadığı kanaatine vardım.
Ben de, ‘Mademki bu işler siyasetle ve oy hesabıyla çözümlenir, o halde ben de bu işi bu yolla halletmeliyim’ diye düşündüm ve Paul Tang’ı tren istasyonuna kadar yolcu ederken konuşmaya başladım: ‘Bak Paul, sizin partiniz geçen seçimlerde, Ermeni davasını körü körüne desteklediği için Türkler’den oy alamadı. Toplum olarak Demokrat ’66 Partisi adayı Fatma Koşer Kaya’yı destekledik ve seçilmesini sağladık. Kaldı ki, bugüne kadar, sağcı olsun veya solcu olsun Türkler hep sizin partiye oy veriyorlardı. Şimdi bu uçak vergisi yüzünden Türk aileler size yine kızacak ve oy vermeyecekler. Sana tavsiyem, başkanınız Wouter Bos ile konuş ve bu durumu izah et’.
Paul Tang aynı akşam beni aradı ve Parti Başkanı Wouter Bos ile görüştüğünü, Maliye Bakanı’ndan da bu konuda randevu alındığını söyleyerek iyiye doğru bir işaret verdi.
Seyahat dalında faaliyet gösteren dostlara bunu anlattığım zaman bana, ‘Boş ver abi, bu iş böyle kalır’ diye umutsuz yanıtlar vermişlerdi.
Paul Tang ile konuşmam ocak ayında yapılmıştı. Mayıs ayı başında Mersin’deyken akşam telefonum çaldı. Telefon hattında Paul Tang vardı. ‘Müjde
Karaçay, uçak vergisi tasarısını geri çektim.‘ diye iyi haberi verdi.
Bu anlattıklarım, pek çok sorunun lobi faaliyeti ile nasıl çözümleneceğinin bir örneğidir.
De Telegraaf ile kavgalar
Lobicilikte bireysel faaliyetler de çok önemlidir. Büyük ve güçlü bir gazeteyi nasıl yola getirdiğimi, Yavuz Nufel’in kaleminden okuyunuz lütfen;
İlhan Karaçay’ın bir de De Telegraaf girişimi vardır.
Çoğu zaman Türkler’e yapılan her haksızlığın karşısında artık Karaçay’ın DÜNYA Gazetesi vardır. Öyle ki, Türkler’e ve Türkiye’ye karşı her zaman acımasız davranan, kasıtlı haberler yayınlayan bir milyon trajlı en büyük gazete De Telegraaf’a âdeta savaş açar Karaçay. “Boşuna uğraşıyorsun, De Telegraaf’ı yola getiremezsin!” derlerse de aldırmaz, mahkemelere verilir; yılmaz, yıldıramazlar.
Çünkü Karaçay haklıdır ve adalet tecelli edecektir, eder de.
De Telegraaf’ın yöneticileri, Karaçay’ın kendilerini eleştiren yazılarına ilgisiz kalmaz. Zamanın Genel Yayın Yönetmeni redaksiyonda bulunanlara sorar: ‘İçinizde Karaçay’ı tanıyan var mı’ der. Ünlü muhabir Jos van Noord, ‘Ben tanıyorum’ der. Genel Yayın Yönetmeni, ‘Davet et, konuşalım kendisiyle’ der.
Sonunda bir öğle yemeğinde buluşma gerçekleşir.
İlhan Karaçay, gazetenin sürekli Türkiye ve Türk aleyhtarlığı yayınlarını dile getirir ve ‘Turizmcilerimiz size yılda 5 milyon euroluk ilan veriyor. Siz ise Türk turizmini baltalamaya çalışıyorsunuz’ der. Karaçay, kendisi ile bir röportaj teklifini geri çevirir ve ‘Büyükelçimiz ile röportaj yapın’ der.
Karaçay’ın bu mücadelesi sonucunda aynı gazete, Lahey Büyükelçimiz ile yapılan röportajı tam sayfa olarak yayınlar. Hem de olumlu bir yaklaşımla.
Karaçay bu konuda şöyle diyor: “Oysa De Telegraaf’ın tarihi boyunca hiçbir büyükelçiye böylesine geniş yer vermediği bilinen bir gerçektir. De Telegraaf, bununla da kalmayıp Türkiye lehinde çokça haber yayınladı. Özellikle, daha önce balta vurmaya çalıştığı turizmimiz için övgü dolu haberler yayınladı.
De Telegraaf yöneticileri daha sonra Türk turizmcileri ile de görüşmeler yapar. Beşer kişilik iki grupla ayrı ayrı yemek yenilir ve dertler dinlenir.
O zamanlar De Telegraaf 5-6 ay boyunca Türk aleyhtarlığı yapmaz ve bazen de güzel haberler yayınlar.
Kraliçe ve Başbakan’a mektuplar
Lobicilikte bireylerin de başarılı olabileceğinin bir başka örneği de, şahsımın Kraliçelere ve Başbakanlara yazdığım mektuplar ile kanıtlanmıştır.
Yine Yavuz Nufel’den kısa bir yazı:
‘İlhan Karaçay’ın 2002 yılında Kraliçe Beatrix’e yazdığı, 2017 yılında da şimdiki Başbakan Rutte’ye yazdığı mektuplar da, Türk ve Hollanda toplumunun barış içinde yaşayabilmeleri için, iyi niyetle yazılmış mektuplardı.
Hollanda’daki yaşamı boyunca, toplumsal konularda olduğu gibi, bireysel konularda da pek çok çalışmaları olan Karaçay, yurttaşları için işveren kapılarında, hastane kapılarında, karakol kapılarında ve akla gelemeyecek bir çok kapıda mücadele verdi.
Karaçay’ın bu faaliyetleri tabii ki Hollanda-Türk tarihinde yerini alacaktır.’
YENİ YILDA SAĞLIKLI VE MUTLU BİR YAŞAM DİLEĞİMİZLE…
Lahey’den şaşırtıcı bir karara göre, bundan böyle yok, var.
Lahey hükümetinin almış olduğu şaşırtıcı bir karara göre, 1 Ocak 2020 tarihinden itibaren, ‘Holland’ adı tarihe karışacak. Bakanlıklar, yurtdışındaki Büyükelçilikler, Üniversiteler ve Firmalar bundan böyle, şimdiye kadar ‘Holland’ olarak kullanılan ülke adını ‘The Netherlands’ olarak kullanacaklar. Bugüne kadar kullanılan ‘Holland’ adlı logo da yeni bir logo ile yer değişecek. Bundan böyle, NL harflerine lale sembolü işlendiği iddia edilen bir logo kullanılacak.
Turizm Bakanlığı, ‘The Netherlands’ ismi ile yurtdışında daha çekici bir ortam yaratılacağını, şimdi sadece Kuzey ve Güney Holland vilayetlerinde yaşatılan turizmin, diğer 10 vilayete de yayılacağını belirtirlerken, Dış Ticaret Bakanı Sigrid Kaag, ‘Ülkemizi dışarıda daha modern bir imaj ile lanse edeceğiz’ dedi.
Peynir, takunya ve lale simgelerinin bayatladığını, bunun yerine yeni ve modern bir ele alış biçiminin yaşama geçirileceğini belirten Turizm Bakanlığı, ‘Ülkemiz sadece 2 vilayetten değil, 12 vilayetten oluşuyor’ açıklamasını yaptı.
Ne ilginçtir ki, şimdiki Hollanda devletinin yöneticileri, ‘Biz artık Hollanda ismini sevmiyoruz’ dercesine, ülkenin resmi adının Nederland olduğunu söylüyorlar ve bundan sonra tüm dünyadaki resmi devlet isimlerinin ‘The Netherlands’ olarak geçeceğini belirtiyorlar.
Dış ülkelerde, ‘I am from Holland’ diyenler, 1 ocak 2020’den itibaren ‘I am from the Netherlands’ demek mecburiyetinde kalacaklar.
Dışişleri Bakanlığı ile Ekonomi Bakanlıkları, bu karmaşadan bıktıklarını belirterek bundan böyle sadece ‘The Netherlands’ isminin kullanılacağını belirtti.
FARK NEDİR?
Peki, Hollanda ile Nederland arasındaki fark nedir. Nederland 12 Vilayetten oluşuyor. Ama insanlar Nederland’tan söz ederken de Holland diyor.
Aslında, Rotterdam, Lahey ve Leiden’i içine alan Güney Hollanda ile Amsterdam, Haarlem ve Alkmaar’ı içine alan Kuzey Hollanda adlı 2 Vilayet ‘Hollanda’ olarak anılıyor. Diğer 10 vilayet ile birlikte 12 Vilayetten oluşan ülke Nederland’ı oluşturuyor.
Ne var ki, insanlar diğer Vilayetlerden de söz ederken ‘Holland’ diyorlar.
Ülkenin resmi adı ‘Koninkrijk der Nederlanden’ (Alçak topraklar Kraliyeti) Willem Alexander ülkenin Kralıdır.
TARİHÇE
Şimdiki Nederland toprakları, 1588 ile 1795 arasında ‘Yedi Birleşmiş Nederlanden Cumhuriyeti’ olarak anılırdı. Ülke 1795’te Fransız ordusu tarafından işgal edildi ve adı ‘Bataafse Cumhuriyeti’ oldu.
Napolyon, 1806 yılında kardeşi Lodewijk’i buraya Kral olarak tayin edince, ülke cumhuriyetten krallığa geçiş yapmış oldu. Napolyon’un düşüşünden sonra da ülke ‘Nederland Kraliyeti’ olarak kaldı. ‘Holland’ olarak anılan bölge, ekonomi ve refah bakımından çok zengin olduğu ve tüm ülkeye yayıldığı için, dış ülkelerde de ‘Holland’ adı tüm ülke için kullanıldı.
Hollanda denildiği zaman tabii ki laleler, değirmenler ve peynir akla gelir.
Bazıları ‘Ben Hollandalı değil Nederlandlıyım’ der ama, futbol maçlarında herkes ‘Hup Holland hup’ diye tezahürat yapar.
TARİHÇİLER NE DİYOR ?
Tarihçi Samuel Kruizinga şöyle diyor: ‘Tarihsel açıdan bakıldığı zaman, ‘Holland’ veya
‘The Netherlands’ denmesi fazla bir fark yaratmıyor. Holland, Leiden bölgesinde bol ağaçlı bir bölümden oluşuyordu. O zaman ‘Holtland’ veya ‘Houtland’ deniliyordu. Nederland ise Maas ve Ren nehirlerini de içine alan Schelde deltası gibi, daha büyük bir alanı kapsıyordu.’
Tarihçi Kruizinga’ya göre, ‘Holland’ ismi tarihi açıdan daha tanınmış bir isim.
‘Holland’ isminin siyasi, askeri ve ekonomik alanda daha ünlü olduğunu belirten Kruizinga, ‘Holland adı ağza daha iyi yakışıyor. Tıklım tıklım dolu bir stadyumda Holland naraları daha cazibeli olur. Bu nedenle bu isim değişikliğinin kolay olmayacağını sanıyorum’ diye devam etti.
Hollanda’daki bu değişikliğe dünya medyasında geniş yer ayrıldı. The Sun gazetesi, BBC Televizyonu ve Sydney Morning Herald gazetesi, Hollanda’daki isim değişikliğine bir anlam veremediklerini yazdılar ve söylediler.
Hollanda’da 50 yıldır gazetecilik yapan Türk kökenli gazeteci İlhan Karaçay, son günlerde yaşanan Hollanda-Türkiye krizi sonrasında, iki ülke arasındaki buzları eritmek için, Başbakan Rutte’ye bir mektup yazdı.
Hollanda’da yaşayan Türk kökenlilere 50 yıldır gazeteci ve ombudsman olarak hizmet veren İlhan Karaçay, daha önceleri de Kraliçe Juliana ve Kraliçe Beatrix’e mektuplar yazmıştı.
İlhan Karaçay’ın başbakan Rutte’ye gönderdiği mektubun tam metni şöyle:
Almere, Mart 2017
Sayın Başbakanım,
Dikkat ettiyseniz size ‘Sayın Başbakan’ değil, ‘Sayın Başbakanım’ olarak hitap ettim. Zira, Türk kökenli bir Hollanda vatandaşı olarak sizi kendi Başbakanım olarak kabul ediyor ve saygı duyuyorum.
Daha önceleri de çeşitli sorunlar için Kraliçe Juliana ve Kraliçe Beatrix’e mektuplar yazmıştım.
Sayın Başbakanım, son günlerdeki acı ve üzücü olaylara değinmeden önce, Türk kökenlilerin Hollanda’ya uyum sağlamadıkları iddiasına karşı, Hollanda’da bu konuda nelerin yanlış yapıldığına değinmek istiyorum. Ama bunun için örnekler vermek mecburiyetindeyim.
Ben şahsen, Türkiye’de yabancı kökenli bir ‘Allochtoon’ olarak dünyaya gelmiştim. Çocukluk yıllarımda Arapça konuşmamız yasaktı. Konuşanlar karakola götürülüyordu. Müslümanlığın Alevi mezhebine sahip olduğumuz için, dini vecibelerimizi de gizli bir şekilde yerine getirebiliyorduk. Daha sonraları yaşanan rejim değişikliklerinden sonra Arapçayı da konuşabildik, Alevi olarak dini vecibelerimizi de yerine getirebildik.
Yasaklar devam etseydi, belki de kendimi hiçbir zaman Türk addetmeyecektim ve kendimi Suriyeli Arap kabul edecektim. Ama ben kendimi hep Türk olarak hissettim.
Aradan yıllar geçtikten sonra bu kez ben Hollanda’ya göç ettim. Sonra Hollanda tabiyetine geçtim. Gazetecilik yaparken Hollanda milli takımı ve Ajax ile dünyanın çeşitli yerlerine gittim.
Seviyordum o zaman Hollanda futbolunu. 1978 yılında Arjantin’deki finalde kaybedince hüngür hüngür ağlamıştım.
Daha sonra laleleri, yeldeğirmenlerini ve sarışınlarını sevmeye başladımHollanda’nın.
Bu sarışınlardan biri ile evlendim de…
Bu evlilikten iki çocuğum oldu. İki de torunum var. Çocuklarım burada doğmuş olmalarına rağmen, benim yabancı kökenli olmam nedeniyle ‘Allochtoon’ olarak kayıtlara geçtiler. Başlangıçta ayrımcılıktan şikayet etmedi çocuklarım. Ben nasıl ki çocuk iken bir allochtoon olarak Türkiye’yi sevdim ve kendimi bir Türk olarak kabul ettiysem, çocuklarım da Hollanda’yı sevecek ve kendilerini Hollandalı olarak kabul edeceklerdi. Ama maalesef öyle olmadı. İki dilli ve iki kültürlü bir zenginliğe rağmen, çocuklarım da her zaman ayrımcılığı hissettiler.
Çocuklarım, gazeteci olmam hasebiyle, yaşanan haksızlıklardan hep haberdar oldular ve bu duygular içinde yaşadılar.
Şahsen ben de ayrımcılığa kurban gittim.
İki ülke arasında büyük bir sürtüşme ve boykota varan olaylar yaşandığı için. bu konuyu da anlatmakta yarar görüyorum.
Hatırlarsanız, Alanya’da birkaç kendini bilmez Türk, 1995 yılında Hollandalı kızlara tecavüz etmiş ve kızlardan Marijke van Dijk’i öldürmüşlerdi. Bu caniler ömür boyu hapis cezasına çarptırılmışlardı. Daha sonra çıkan bir af yasasından yararlandıkları sanılan katiller yanlışlıkla serbest bırakılmışlardı. İşte o zaman Hollanda’da kıyamet kopmuştu. Hollanda ile Türkiye ilişkileri, bugünkü olaylar gibi zedelenmişti. Daha sonra hata düzeltildi ve katiller yeniden hapisaneye konulmuştu. O sırada Prens Willem Alexander ve Prenses Maxima Türkiye’ye gideceklerdi. Ama medyanın yaygarası nedeniyle bu gezi iptal edilmişti. İş o raddeye varmıştı ki, iki ülke biribirlerine karşı boykot tehditleri savurmuşlardı.
İşte o sırada ben ortalığı yumuşatmak için, yönetmekte olduğum DÜNYA gazetesinde Türkçe ve Hollandaca bir yorum yayınlamıştım. Bu yorumumda iki ülke yöneticilerini sakin olmaya davet etmiş, iki ülke halkına da tavsiyelerde bulunmuştum.
Satır aralarında Hollandalı ebeveynlere ve kızlara şu tavsiyede bulunmuştum: ” Türkiye bir İskandinav ülkesi değil, bir ortadoğu ülkesidir. Bu nedenle Türkiye’de giyiminize ve davranışlarınıza dikkat edin.” diye yazmıştım.
Ne var ki GPD Ajansı, benim bu tavsiyemden bir başka anlam çıkarmış ve 28 abonesine, benim, ‘Alanya’daki tecavüz ve cinayet kendi kabahatlarıydı’ diye yazdığımı iddia etmiş ve ‘Verkrachting Alanya was eigen schuld’ başlığı ile haber yapmıştı.
İşte o zaman kıyamet koptu ve tüm Hollanda medyası bana karşı acımasız yayın yapmaya başladı. Tabii ki olaya karışan kızlar ve aileleri de çok üzüldüler ve benim aleyhime tazminat davası açtılar.
Ben, haber-yorumumda böyle bir ifade kullanmadığımı belirtmeme ve ailelerden özür dilememe rağmen yargılandım. Ne gariptir ki, Utrechts Nieuwsblad gazetesi daha sonraki bir başyazısında, yanlış yaptıklarını ve benim böyle bir ifade kullanmadığımı yazdı ama bu da fayda etmedi.
Avukatlarımın ‘Fikir özgürlüğü’ savunması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden örnek duruşmalar göstermesi ve Utrechts Nieuwsblad’ın günah çıkarır gibi düzeltme yorumu bile yargıçları tatmin etmedi. Bu nedenle toplamda 18 bin euro cezaya çarptırıldım ve bu cezayı da ailelere ve devlete ödedim.
Yukarıda anlattığım olay, Hollanda adliyesinin bana karşı açıkça uyguladığı bir ayrımcılıktır. Çok uğraşmıştım. Amsterdam’daki duruşmaya bizzat katılmıştım. Hakimin önünde ailelere hitap ederek, böyle bir benzetme yapmadığımı söyledim ve açıkça özür diledim. Ama yargıçlar, medyanın etkisinde kalmıştı bir kere…
Şimdi gelelim bu günlere.
Bugünlerde de Türkiye ile Hollanda arasında büyük bir gerilim yaşanıyor.
Burada tekrarlamaya gerek görmediğim malum olaylar, iki ülke arasında savaş niteliği kazanacak kadar ciddi bir şekilde gelişiyor. Öyle ya, Rotterdan Belediye Başkanı Aboutaleb’in, ‘Polis timine, yanlış bir harekette vur emri vermiştim’ şeklindeki açıklaması, Türk Dışişleri Bakanı tarafından ‘ Bu bir savaş nedeni olurdu’ tepkisine yol açtı.
Sayın Başbakanım, ben gerek ajansım ile gönderdiğim haber-yorumlarda ve gerekse sosyal medyadaki yazılarımda hep uzlaştırıcı olmaya çalıştım.
Bu olaylar için ne kadar çok kızmış Hollandalı varsa, lehte ve aleyhte o kadar çok kızmış Türk de var.
Ben burada, Türkiye’nin yanlışlarını sıralamayacağım. Türkiye’deki rejimin iyiliği veya kötülüğü bir tarafa. Mademki Hollanda demokrat, özgürlükçü ve insan haklarından yana bir ülkedir, o zaman 11 Mart cumartesi akşamı Rotterdam’da yaşanan olayların yorumunu nasıl yapmamız lazım?
Demokrasilerde, özgürlükçülükte ve insan hakları savunuculuğunda kısasa kısas olur mu?
Yani, ‘Türkiye şunu yaptı, biz de bunu yaparız’ demek olur mu?
O zaman nerede kaldı demokrasi, özgürlükçülük ve insan hakları savunuculuğu?
O akşam televizyonlardan canlı olarak izlediğimiz olaylar sırasında, Hollandalılar’ın gururla baktıkları polis kuşatması, Türkler’in içini karartıyordu.
Ekranlarda hem de Bakan olan bir hanımefediye yapılan muamaleyi izleyen milyonlarca Türk, adeta kan kusuyorlardı. Türk kökenli bir Hollanda vatandaşı olarak ben de öfkelenmiştim. Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosu Sadin Ayyıldız’a, Bakan’ın yanına girme izni bile verilmiyordu. Bakan’a ve yanındaki heyete bir bardak su bile verilemedi.
Daha sonra iki Türk diplomat tutuklanarak karakola götürüldü. Diplomatik pasaportlarını gösterdikleri halde tam iki saat hem de ayrı ayrı hücrelerde tutuldular.
Peki, bu olayların bu raddeye gelişinin nedeni Türkler miydi?
Ben şahsen, sizin Türkiye Başbakanı Yıldırım ile, Koenders’ın da Dışileri Bakanı Çavuşoğlu ile yaptığınız telefon konuşmalarının içeriğini biliyor gibiyim.
Fransa’nın aynı saatlerde Çavuşoğlu’nun uçağına iniş verdiği haberleri arasında, sizin hala yasakçı olma tavrınızın nedeni, iddia edildiği gibi, sırf Wilders’e karşı, daha sert yabancı ayrımcılığı yapmak mıydı?
Hoş, genel kanaat böyleydi ve bu nedenle de sizin seçimde Wilders’i alt ettiğiniz kanaati hakim ama, bundan sonra olayın telafisine nasıl gideceksiniz?
Sayın Başbakanım, sayıları 315 bini bulan Türk kökenli Hollanda vatandaşı olarak, biz bu ülkeyi, lalesi, yel değirmeni, sarışını, eşcinseli ile sevmek istiyoruz.
Bir zamanlar ben çok sevmiştim bu ülkeyi.
Sonra sevmez oldum.
Haliyle çocuklarım da uzaklaştı bu sevgiden.
Şimdi bir iddiaya karşı yanıt vereyim. Hollandalılar faşist ve ırkçı değillerdir.
Hollandalı’nın faşist ve ırkçı olmadığının delil ve örnekleri elimizde vardır.
Bir zamanlar Glimmerveen diye ırkçı bir politakcı türemişti. Ama Hollanda halkı bu ırkçıya prim vermedi ve seçimlerde tek sandalye bile kazanamadı. Daha sonra Janmaat diye bir başka ırkçı çıktı piyasaya.
Bu ırkçı da Hollanda halkından destek alamadı. Sadece bir sandalye kazandı ve kendisi meclise girdi. Ama meclisteki hiçbir parlamenter bu adamın elini bile sıkmadı. Zira o zamanlar politikacılar Hollanda halkının bu konudaki duygularını ve tutumunu çok iyi biliyorlardı.
Sonra sevimli bir ırkçı çıktı ortaya. Pim Fortuyn idi bu sevimli ırkçı.
New York’taki 11 Eylül sendromundan sonra patlayan islamafobiden de yararlanan Fortuyn büyük bir popülarite kazanmıştı. Ama ne var ki öldürüldü Fortuyn. Katili bulunmasaydı, suç Müslümanlar’a atılacaktı. Ama ne mutlu ki katili yakalandı ve Müslümanlar bu töhmetten kurtuldu. Katil bir Müslüman değil, sapsarı bir Hollandalıydı.
Daha sonra Bayan Verdonk Azınlıklardan Sorumlu bir Bakan olarak çıktı karşımıza. Söylemleri ve uygulamaları ile tam bir yabancı karşıtı olan Verdonk’a ben, bir Türk şarkısından esinlenerek ‘Vicdansız Sabuha‘ lakabını takmıştım. Sonraları da Wilders denen adam çıktı arenaya…
Sonu da malum.
İşte, Hollanda halkı bu çirkin politikacıların tesiri altında kaldılar. Aramızdaki çürük elmalar da Hollanda halkı içindeki bakış açılarının değişmesinde rol aldılar.
Eskiden bize, ne Türkiye devleti sahip çıkıyordu ne de Hollanda.
Şimdi görüyorum ki, bizi paylaşamıyorsunuz.
O zaman, bize bir şans verin sayın Başbakanım.
Öyle şeyler yapın ki, biz bu ülkeyi yeniden sevelim.
Gerekirse bu ülke için can da verelim.
Şu bir gerçektir ki, Hollandalılar olaylara daha serin kanlı bakarlar. Yani serinkanlı nuchterler.
Doğulular ise duygusaldırlar. Hollanda’yı yöneten bir Başbakan olarak siz burada serinkanlılığınızı gösterin ve daha duygusal olan Türkiye’ye karşı daha kucaklayıcı olun.
Bakın, buraya gelmiş ve burada doğmuş olan yarım milyona yakın Türk kökenli, çoğunlukla bu ülkeye entegre olmuş vatandaşlardır. 25 bin Türk kökenli işyeri açmıştır bu vatandaşlarınız. Bunlar 100 bine yakın insan çalıştırmaktadır. Türk kökenli çocuklar eğitim görmüşlerdir. Binlerce gencimiz çok önemli pozisyonlarda görev yapmaktadır. Türk kökenliler siyasete de ilgi duymuşlardır. Milletvekili olan, İl Genel Meclisi Üyesi olan ve Belediye Meclis Üyesi olan binlerce Türk kökenli vardır.
Bazı çatlak sesler, Türk kökenlileri aşağılamak için bu gelişmelerin aksini iddia etmektedirler.
Tabii ki her toplum içinde çürük elmalar olacaktır.
Türkiye’nin Akdeniz sahillerinde binlerce Hollandalı yaşamaktadır. Oradaki Hollandalılar arasında da çürük elmalar yok mudur?
Göçmenler, dünyanın her tarafında aynı kaderi paylaşırlar sayın Başbakanım.
Kanada’daki, Avusturalya’daki, Yeni Zelanda’daki Hollanda’dan göç etmişlere bakınız. Orada da aynı sorunları görürsünüz. Buralarda kiliseler boş iken ve hatta bazıları camiye dönüştürülürken, oralarda kiliseler dolmaktadır. Tıpkı burada camilerin dolduğu gibi…
Bunlar, göçmenlerin kendilerini sahipsiz hissetmelerinden kaynaklanmaktadır.
Türk kökenlilerin Hollanda’daki toplumsal konumları da tartışılıyor. Türk kökenliler aslında toplumdaki gelişmelere duyarlı davranmaktadırlar. Bunun son örneğini 15 Mart seçimlerinde gördük. Türk kökenliler siyasi katılım mücadelesinde farklı bir misyon ortaya koydular. Türk kökenliler seçimlerde katılımı azami seviyeye çıkararak, güçlerinin farkına varılmasını istediler ve bunu sağladılar. Seçim andıklarına giderek Hollanda’nın asli unsuru olduklarını ortaya koydular. Türk kökenliler, kullandıkları oylar ile, bu ülkenin yönetimi ile ilgili kaygılarının olduğunu ortaya koydular. Eşit vatandaşlar olarak, seçme ve seçilme hakkını vatandaşlık şuuruyla yerine getirdiklerini gösterdiler. Türk kökenli Hollandalılar, Türkiye’ye duydukları aidiyetin, Hollanda’ya duydukları aidiyete halel getirmeyeceğini, tam aksine bunun bir zenginlik olduğunu tavırlarıyla gösterdiler.
Sayın Başbakanım, madem ki bizler, gelişmemiş ve henüz demokratikleşmemiş bir ülkeden göç etmişiz, siz de gelişmiş , medenileşmiş ve demokratikleşmiş bir ülkesiniz, o halde gelişmelere de bu minvalde toleranslı davranılması gerektiğini anlamalısınız.
Burada yaşamakta olan yarım milyona yakın Türk ve Türk kökenlinin daha fazla üzülmesine izin vermeyiniz.
Buradaki Türk kökenliler, Hollanda’nın lalesini, yeldeğirmenini, futbolunu ve sarışınlarını yine sevmek istiyorlar. Bu aşkın yeniden doğmasına ön ayak olunuz.
Bu mektubum ile birlikte size, 2012 yılında kutladığımız Hollanda-Türkiye ile 400 yıllık ilişkilere ait kitabımı da gönderiyorm.
Bu kitapta da göreceksiniz ki, iki ülke arasındaki dostluk çok eskiye dayanıyor. Bu bir dostluktan ziyade kader birliğine de benziyor. Zira Türkiye, Hollanda’nın kuruluşunda ve sonrasında büyük yararlar sağlamıştır. Hollanda’nın düşman olması gereken en son ülke Türkiye olmalıdır.
Hollanda’nın Türkiye’ye minnet borcu da vardır. Bu borcu Prens Maurits o zamanlar Zeeland’ta bir yere ‘Türkije’ adını vererek ödemeye çalışmıştır. 80 Yıllık İspanya savaşını kazanmanızda Osmanlı’nın rolü olmuştur. Kurulan Hollanda devletini Venedikliler, Almanlar ve Fransızlar istemediği halde ilk tanıyan Osmanlı olmuştur.
İlk Büyükelçiniz Haga, Osmanlı Sultanı tarafından kabul edilip kapütülasyon hakkını aldığı zaman Hollandalılar çok mutlu olmuşlardı.
İşte biz böylesi bir kader birliğine sahibiz.
Şimdi sıra o kader birliğini yeniden inşa etmeye geldi.
Bunu da en iyi yapacak olanların başında siz geliyorsunuz.
Sizden bekleneni yapınız sayın Başbakanım.
Bu ara benim yapmamı istediğiniz bir şey olursa, başımın üzerine…
Mektubuma son vereceğim sırada Rotterdam’dan bir haber geldi: Bir Türk, dükkanını Erdoğan posterleri ile süslemiş. Uyarı üzerine polis gelmiş ve bu posterleri toparlatmış. Gerekçe olarak da, kışkırtıcılığı önlemek gösterilmiş.
Bu durumda bu tip gelişmeler devam edecek gibi.
Peki şimdi ne yapacağız sayın Başbakanım?
Bu ülkede Erdoğan’ı sevenler olduğu sürece, siz nasıl demokrat ve özgürlükçü olarak hareket edeceksiniz? Türkler’in bazıları soruyorlar: Erdoğan diktatördü de, neden O’nunla anlaşmalar yapıyorsunuz? Erdoğan’ı Avrupa olarak neden tamamen dışlamıyorsunuz da, konu seçim olduğu zaman O’nu dışlıyorsunuz?
Burada yaşayan yarım milyona yakın Türk kökenlinin büyük çoğunluğu, bu gibi siyasi çekişmeler içerisinde kurban mı olacaklar?
Lütfen sayın Başbakanım, siz Hollanda gibi önemli bir ülkeyi yönetecek beceriye sahipsiniz. Türkiye ile bozulmuş olan ilişkiyi çözebilecek yeteneğe sahip olduğunuza inanıyorum.
Paylaşamadığınız buradaki Türk kökenlilerin hatırına, barış inisiyatifini siz alınız.
Yarım milyona yakın Türk ve Türk kökenliler sizden bunu bekliyor.