Hollanda’daki Türk çoğunluk soruyor:
“Bu konuyu yorumlamak sana mı kaldı, Lale Gül?”
Aynı çoğunluk şu noktada birleşiyor: Mağduriyet bir anlatı değil, bizzat hakikatin kendisi olmalı. Ne var ki bazıları için bu, gerçeği ifşa etmenin değil, sesini yükseltmenin ve dikkatleri üzerine çekmenin bir yolu hâline geliyor.
Kendi mağduriyetinden başka hiçbir şeyi duymayan,susturulmuş değil, yükseltilmiş bir ses olan Lale Gül zırvalarına devam ediyor.
(Hollandacası en altta. Nederlandse versie onderaan)
İlhan KARAÇAY yorumladı:
Lale Gül yine sahnede. Bu kez de sokakta duyulan ezan sesini tartışmaya açıyor; ama öyle yapıcı bir tartışma değil bu. Yine bildiğimiz, provokatif, “Ben söyleyince gerçek oluyor” havasında bir yazı kaleme almış. Eline geçen her sosyal gerilimi kişisel şöhretine yatırım fırsatına çevirme konusunda istikrarlı.
Şimdiki konu, Ezan Yasağı.
Hollanda’da çeşitli İslam gruplarına ait, 250 kadarı Türkler’e ait, toplamda 500 kadar cami var. Bu camilerin bir kısmı, bağlı oldukları belediyelerden, sadece Cuma günleri, yani haftada bir kez, mikrofonla ezan okunmasına ve hoparlör ile duyurulmasına izni almış. Bazı ırkçı politikacılar bu
uygulamanın yasaklanmasını istiyorlar.
Ezan sesi, çocukluğumun sabahlarına, öğlelerine, akşamlarına eşlik eden, zamanın akışını anlamlandıran bir çağrıydı benim için. Mikrofon yoktu o zamanlar; sesi taşıyan, sadece müezzinin nefesiydi. O yüzden ezanla kurduğum bağ, bir teknolojik yükseltmenin değil, bir insanın kalbinden süzülüp gelen sesin saflığına dayanıyor. Ezanı ilk okuyan Bilâl-i Habeşî’nin sesi gibi: derin, davetkâr ve içli… Bu yüzden ezanın her daim kalbe hitap etmesi gerektiğine inanıyorum; duvara değil, cama değil, kulağa değil sadece kalbe.
Bugün, ezanın hoparlörle duyurulmasına dair çekincelerimi dile getirmek, inancıma ya da geleneğe bir mesafe koyduğum anlamına gelmiyor. Aksine, bu sesi gürleştirmenin, bazen onu ruhundan uzaklaştırdığını düşünüyorum. Ezan bir çağrıysa, çağrının etkisi, ne kadar uzaktan değil, ne kadar içten geldiğiyle ölçülmeli. Ama Hollanda’daki mesele başka bir yerde duruyor.
Burada mesele, sesin yüksekliği değil, varlığının kabul edilip edilmemesi. Ve bu bağlamda, sadece haftada bir gün duyulan ezanın bile bir tahammül sınavına dönüştürülmesi, birlikte yaşamanın asıl zorluğunu gösteriyor bize.
Ezan sesinden rahatsızlık duyanların, bu rahatsızlıklarını ifade etme hakkını savunmak başka bir şey; demokratik ve hoşgörülü bir yorum yapan birini, “İslamofobi kartı oynuyor” diyerek küçümsemek bambaşka bir şey. Mesela televizyon yapımcısı Paul Römer’in gayet dengeli ve anlayışlı bir şekilde, “Bu bir gelenek, bu toplumda birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz” şeklindeki sözlerine karşılık Lale Gül’ün tepkisi şöyle: “Şahsen ben böyle ‘argümanlardan’ nefret ediyorum, çünkü bu, yapıcı İslam eleştirisi gibi başlayan her tartışmayı hemen boğuyor.”
Peki bu agresif yaklaşım, gerçekten “yapıcı bir tartışma”yı mı besliyor, yoksa zaten gergin olan sosyal iklimi daha da mı kutuplaştırıyor?
Paul Römer
Lale Gül hanımın bir başka cümlesiyle devam edelim: “Römer’in argümanı dakika başı daha da can sıkıcı hale geldi.” sözlerine katılmak zorunda değilsin elbette. Ama yıllardır medya dünyasında yer alan bir ismin fikirlerini, bu kadar küçümseyici, bu kadar alaycı bir üslupla sunmak, ne gazetecilik etiğine ne de sağduyuya sığar. Römer’in yaklaşımında asıl mesele, birlikte yaşamanın yollarını aramak. Lale Gül’ün yazısında ise tartışma değil, bastırma var.
Lale Gül hanım, kaçınılmaz şekilde Wilders’i anıyor, “Bu yüzden insanlar konuşamaz hale geliyor, oylar da Wilders’a gidiyor,” diyor. Bu da artık klasikleşmiş popülist bir hamle: “Benim gibi düşünmezseniz, ülke aşırı sağa kayar.” diyor.
Lale Gül’ün geçmişte kaleme aldığı ve onu kamuoyunda tanınır hale getiren kitabı ‘Yaşayacağım’, kuşkusuz kişisel deneyimlerine dayanıyor. Ancak bu kişisel anlatımın içinde geçen bazı ifadeler, sadece kendi ailesine değil, çok daha geniş bir kesime yönelik ağır genellemeler içeriyor.
Annesi için “irinli hamam böceği” ifadesini kullanması ya da babasını sadece “döllendiren” bir figür olarak tanımlaması, edebi bir dilin ötesine geçiyor. Bu tarz betimlemeler, yalnızca ailevi kırgınlıkları aktarmıyor; aynı zamanda muhafazakâr aile yapısını aşağılayan, hatta şeytanlaştıran bir dile dönüşüyor.
Bu noktada sormak gerekiyor:
Kendi geçmişinde ailesine karşı bu denli acımasız bir dil kullanmış bir kişinin, bugün toplumsal bir konuda üstelik inanç, aidiyet ve birlikte yaşama kültürü gibi çok hassas bir konuda, bir hakem gibi konuşması ne kadar meşrudur? Kendi ailesine tahammülü olmayan biri, farklı inanç ve yaşam biçimleri arasında köprü kurma iddiasında bulunabilir mi?
Lale Gül’ün şimdi “ezan sesi rahatsız eder mi, etmez mi” tartışmasında ortaya attığı üslup da bu soruları yeniden akla getiriyor. Evet, birey olarak bu konudaki fikrini ifade etme hakkı vardır. Ama bu fikir, farklı görüşleri küçümseyerek, yapıcı olmayan bir dille sunulursa, ortaya katkı değil, yeni bir kutuplaşma çıkar.
Bir yanda Paul Römer gibi, “Herkese alan açalım, farklılıklara alışalım” diyen bir yaklaşım, öte yanda onu “ezan karşıtı söylemleri susturmak için İslamofobi kartı oynayan biri” olmakla itham eden Lale Gül. Hangi taraf daha çoğulcu, hangi taraf daha hoşgörülü?
Bu yazı sadece bir fikir ayrılığı değil; kimsenin “tek hakikat” temsilcisi olmadığı bir toplumda, kimin gerçekten çoğulculuktan yana olduğunu sorgulama çağrısıdır.
Ve bir daha soralım:
Bu konuyu yorumlamak gerçekten sana mı kaldı, Lale Gül?
Lale Gül, ‘Yaşayacağım’ ile edebiyat dünyasına adım attığında, medyada kendisine hemen bir yer açıldı. “Cesur kız” olarak sunuldu, “baskıcı bir İslamcı ailede büyümüş ama zincirlerini kırmış modern kadın” anlatısının sembolü haline geldi. Röportajlar, televizyon programları, paneller… Her yerde o vardı. Ve neredeyse her platformda aynı tema: Ben susturuldum, bastırıldım, şimdi konuşuyorum.
Fakat dikkatli bakanlar için bu mağduriyet anlatısının ne kadar konforlu bir alana dönüştüğü de ortadaydı. Çünkü bir kez “mağdur” kimliğini benimsediğinizde, söylediğiniz her şey kutsanıyor, eleştiriye kapatılıyor. Hele bir de İslam’ı ya da göçmen kökenli aile yapısını hedef alıyorsanız, bir kesim için alkışlanmanız garanti. Lale Gül de tam olarak bunu yaptı.
Bu pozisyon ona hem görünürlük hem de dokunulmazlık sağladı. Eleştirildiğinde hemen “beni susturmak istiyorlar” refleksiyle cevap verdi. Oysa fikir dünyasında herkesin sorgulanabilir olması gerekir. Ama Lale Gül, hem tartışma başlatıyor hem de tartışılmaz olmak istiyor.
Daha da ilginci: Kendisini yıllarca bastıran bir kültürden geldiğini söyleyen biri olarak, şimdi o bastırılma dilini tersinden yeniden üretiyor. Römer örneğinde olduğu gibi, farklı düşünen birini küçümseyerek, onun sesini değersizleştirerek… Bu kez susturan rolünde kendisi var.
Bu çelişkiyi fark etmek gerek:
Bir zamanlar “konuşmasına izin verilmeyen” Lale Gül, bugün farklı seslere “sus” diyen bir figüre dönüşüyor.
Medyanın da bu noktada sorumluluğu büyük. Çünkü her farklı konuda Lale Gül’ü konuk etmek, ona “yine ne söyleyecek acaba?” diye alan açmak, onu sadece bir yazar değil, bir tür otoriteye dönüştürdü. Ancak bu otoritenin beslendiği şey, çoğu zaman yapıcı bilgi ya da diyalog değil; daha çok kişisel kırgınlıklar, kimlik siyaseti ve ajitasyon.
Lale Gül’ün söylemlerine baktığımızda, kendisini özgürlüklerin ve çoğulculuğun savunucusu olarak konumlandırdığı görülür. Ancak iş pratiğe gelince, bu savununun sınırlarının oldukça dar çizildiğini fark ediyoruz. Kendi yaşam tarzını benimsemeyen, onun seküler doğrularını sorgulayan ya da farklı bir dini hassasiyete sahip olan herkes, ya “gerici”, ya “baskıcı”, ya da “susturulması gereken” olarak kodlanıyor.
Yani Lale Gül’ün savunduğu “çoğulculuk”, aslında yalnızca kendisiyle aynı doğrultuda düşünenler için geçerli. Ötekilere yer yok. Römer örneğinde gördüğümüz gibi, hoşgörülü bir bakış açısı bile, eğer onun çizdiği sınırlar içinde değilse, küçümsemeyle, imayla, hatta alayla karşılanabiliyor.
Bu tavır, çoğulculuk değil; aksine, tek doğruya indirgenmiş bir dünya görüşünün dayatmasıdır. Bir yandan “birey özgürdür” denilirken, diğer yandan toplumsal değerleri savunanlar “arkaik”, “çağ dışı” ya da “tehlikeli” ilan ediliyorsa, orada samimiyetten söz edemeyiz.
Lale Gül’ün bu yaklaşımı, özellikle göçmen kökenli toplulukları ilgilendiren meselelerde daha da sivriliyor. Kendisi o camianın içinden çıkmış biri olarak artık o camiaya dışarıdan bakan, hatta çoğu zaman yukarıdan konuşan bir figüre dönüşmüş durumda. Ama bu dışarıdan bakış, anlayışla değil, hesaplaşma ve küçümseme üzerinden kuruluyor.
Bu durum, onu okuyan ve destekleyen bazı kesimler için belki etkileyici olabilir. Ama farklı kesimlerin bir arada yaşadığı bir toplumda, böylesi dışlayıcı bir dilin, uzlaşmadan çok kırılma getireceği açık. Eleştirdiği muhafazakâr çevrelerin aynasına dönüştüğünün farkında mı, emin değiliz. Ama söylemleri her geçen gün daha fazla “benim gibi değilsen sus” anlayışına kayıyor.
Toplumsal meseleleri konuşmamız gereken her an, neden hep aynı isimler çağrılıyor?
Özellikle Lale Gül gibi, bireysel travmalarını toplumsal genellemelere dönüştürerek dikkat çeken figürler neden bu kadar merkezde? Cevabı zor değil: Medya, çarpıcı olanı sever. Ve Lale Gül, “çarpıcı” olmayı çok iyi biliyor.
Ama bu tercihin uzun vadede toplum için bir bedeli var. Çünkü sürekli aynı sesi duymak, başka seslerin duyulmasını engeller. Aynı yüzler, aynı bakış açıları, aynı türden mağduriyet anlatıları… Bunlar bir yerden sonra gerçek çeşitliliği boğar.
Ezan tartışmasında da gördük ki, mesele artık sadece ses düzeyi değil; kimlerin ne kadar konuşma hakkı olduğuna dair bir savaş veriliyor. Ve bu savaşta, “konuşan” olmak kadar, “susturan” olmak da bir güç göstergesi. Lale Gül bu gücü kendi lehine ustaca kullanıyor; ama bunu yaparken toplumsal dengeyi gözetmiyor. Tersine, zaten kırılgan olan çizgileri daha da keskinleştiriyor.
Eleştiri getirmekten çekinmeyelim. Fakat eleştirinin dili, kimlik değil ilke temelli olmalı. Lale Gül, eleştirel düşünceyi teşvik eden biri olmak yerine, sık sık “ben yaşadım, ben bilirim” diyerek tartışmaları kişiselleştiriyor. Bu yaklaşım, sağlıklı bir kamusal tartışmayı mümkün kılmıyor. Bilakis, sesi çok çıkanın haklı olduğu bir atmosfer yaratıyor.
Bu yüzden Hollanda’daki Türk çoğunluk soruyor:
“Bu konuyu yorumlamak sana mı kaldı, Lale Gül?”
Aynı çoğunluk şu noktada birleşiyor: Mağduriyet bir anlatı değil, bizzat hakikatin kendisi olmalı. Ne var ki bazıları için bu, gerçeği ifşa etmenin değil, sesini yükseltmenin ve dikkatleri üzerine çekmenin bir yolu hâline geliyor.
Kendi mağduriyetinden başka hiçbir şeyi duymayan, susturulmuş değil, yükseltilmiş bir ses olan Lale Gül zırvalarına devam ediyor.
Bu hafta sıkça konuşulan konu şuydu: sokakta hoparlörle yapılan İslami ezan çağrılarının sesi. SGP ve JA21 kısa süre önce bunun yasa ile yasaklanmasını önerdiler. Bu noktada sadece sesin yükseltilmesine karşı olduklarını vurguladılar; yükseltilmeden yapılan çağrılarda bir sorun görmediler. İçerikle de ilgili bir itirazları yoktu; sadece ses kirliliği söz konusuydu. 2017 yılında kırk camide hoparlörlü ezan vardı. Şimdi bu sayı elli.
Ezan çağrısının destekçileri, örneğin televizyon yapımcısı Paul Römer, WNL Goedemorgen programında bunun bu kadar büyütülmemesi gerektiğini düşünüyor. “Buna alışmalıyız, birbirimize alan tanımalıyız, bu Müslümanlar için bir gelenek,” dedi. Hatta argümanında İslamofobi kartını bile kullandı: “Siz Hollanda’daki Müslümanlarla ve değişen kültürle sorununuz var,” diyerek SGP milletvekili André Flach’a yüklendi.
Bu sözleriyle, Flach’ın ve onun temsil ettiği insanların kaygılarının samimi olmadığını, sadece kaba bir yabancı düşmanlığı olduğunu ima etti. Sanki Müslümanlarla ilgili her eleştiri, hemen Müslümanlardan ve yabancılardan nefret etmek anlamına geliyormuş gibi. Şahsen ben böyle “argümanlardan” nefret ediyorum, çünkü bu, yapıcı İslam eleştirisi gibi başlayan her tartışmayı hemen boğuyor. Sonuç: insanlar artık bir şey söylemeye cesaret edemiyor ve Wilders (aşırı sağcı politikacı) oyları topluyor.
Römer’in argümanı dakikalar geçtikçe daha da can sıkıcı hale geldi. “Bir zamanlar bir kilise çanının yanına taşınma fırsatım olmuştu ama yapmadım, çünkü her pazar sabahı çanla uyanmak istemedim,” dedi. Biraz sonra ise: “Ve eğer bu çağrıları rahatsızlık olarak yaşıyorsan, mahallendeki insanlarla konuşmalısın,” dedi.
Bay Römer’in, çok kültürlü mahallelerdeki insanların çoğunun ev sahibi değil, sosyal konut kiracısı olduğunun ve bu nedenle oradan taşınamayacaklarının farkında olmadığı anlaşılıyor. Ayrıca camiler yasal haklarına dayandıkları için mahalledeki insanlarla konuşmanın pek bir anlamı olmadığını da anlamıyor gibi. Bu konuyla ilgili yıllardır süren tartışmadan da hiç haberi yok gibi, çünkü şimdiye kadar komşuların şikayetleri üzerine bir caminin hoparlörle ezan okumayı durdurduğu hiç görülmedi.
Johan Derksen’in Utrecht’te bir camiye yakın oturan kızı da bu durumu yaşadı, Derksen pazartesi günü VI programında anlattı: “Ezan sesleri mahallede yankılanıyor, benim için sorun değil ama neden tüm şehir buna tanık olmak zorunda?”
Römer, tam anlamıyla bir “nimby” (not in my backyard – benim arka bahçemde olmasın) kişiliğine sahip. Bu, belli gelişmelere veya projelere karşı çıkan ama bunlar başka yerde gerçekleşirse sorun etmeyen insanlar için kullanılan bir terimdir.
IJburg’da rüzgâr türbinlerinin kurulmasına karşı çıkan protestolar nedeniyle popülerleşen bu terim, orada yaşayan insanların yaşam kalitesinin düşeceği endişesiyle türbinlere karşı çıkmalarını kapsıyordu. “Amsterdam için rüzgâr türbinleri gerekli olabilir ama IJburg bu iş için uygun bir yer değil,” diyorlardı.
Neyse ki tartışmayı dürüstçe yürüten insanlar da var. Belediye Başkanı Halsema onlardan biri. Ona göre, İslami ezan çağrısı “Allahu ekber” sözleriyle başlıyor ve bu söz birçok insan için “şiddet” çağrışımı yapıyor. “Bunu inkâr edemem ve etmek de istemem,” demişti 2019’da belediye meclisinde.
Halsema’ya göre, camiler ezan çağrısını Hollandaca yapmalı. “Eğer amacınız normalleştirmekse, bana bu tamamen mantıklı geliyor,” dedi.
Din bilimci Tamimi Arab ise o zaman şöyle dedi: “Her halükarda Müslümanlar arasında hoparlör kullanılmasının dini olarak zorunlu olmadığı konusunda geniş bir fikir birliği var.”
O zaman seküler bir ülkede ne yapılması gerektiği bence gayet açık.
*******************************************
RIJK EN BEROEMD GEWORDEN DOOR POPULISME, NU STOORT LALE GÜL ZICH AAN DE EZAN…
De Turkse meerderheid in Nederland vraagt zich af:
“Moet jij dit nu per se becommentariëren, Lale Gül?”
Diezelfde meerderheid is het op één punt eens: slachtofferschap mag geen verhaal zijn, het moet een weerspiegeling van de waarheid zijn. Toch wordt het voor sommigen een manier om aandacht te trekken in plaats van om de waarheid te onthullen.
Lale Gül, die niets anders hoort dan haar eigen slachtofferschap, is geen onderdrukte stem, maar juist een versterkte. En ze blijft onzin verspreiden.
Commentaar van İlhan KARAÇAY:
Lale Gül staat opnieuw op het toneel. Dit keer opent ze een discussie over de oproep tot gebed op straat. Maar het is geen constructieve discussie. Zoals we van haar gewend zijn, is het een provocerend stuk met de sfeer van: “Als ík het zeg, is het waar.”
Ze weet elke sociale spanning om te zetten in een investering in haar persoonlijke roem.
Het huidige onderwerp: het verbod op de azan.
In Nederland zijn er zo’n 500 moskeeën, waarvan ongeveer 250 van Turkse gemeenschappen. Een deel hiervan heeft toestemming van hun gemeenten om slechts één keer per week, op vrijdag, de oproep tot gebed via een luidspreker te laten horen.
Sommige racistische politici willen deze praktijk verbieden.
Voor mij was de azan een oproep die mijn ochtenden, middagen en avonden in mijn jeugd vergezelde. Er waren toen geen microfoons; alleen de adem van de muezzin bracht de oproep over.
Daarom is mijn band met de azan gebaseerd op de puurheid van een menselijke stem, niet op technologische versterking – zoals de stem van Bilal al-Habashi: diep, uitnodigend en emotioneel..
De kern van het debat in Nederland
Het gaat hier niet om de volumesterkte, maar om de vraag of het geluid überhaupt geaccepteerd wordt.
Dat zelfs een oproep die slechts eenmaal per week klinkt tot een test van verdraagzaamheid wordt gemaakt, toont de werkelijke uitdaging van samenleven aan.
Er is een verschil tussen het recht van iemand om zich te storen aan het geluid van de azan, en het belachelijk maken van iemand met een gematigde mening door te zeggen dat diegene de “islamofobiekaart” speelt.
Paul Römer zei bijvoorbeeld op een evenwichtige en begripvolle manier:
“Dit is een traditie; we moeten leren samenleven.”
Lale Gül’s reactie?
“Ik haat dit soort ‘argumenten’, omdat ze elk constructief debat over de islam meteen de kop indrukken.”
Is deze agressieve benadering werkelijk bevorderlijk voor een constructieve discussie, of polariseert ze de reeds gespannen samenleving verder?
Over Paul Römer:
Nog een uitspraak van Lale Gül over Römer:
“Zijn argument werd met de minuut irritanter.”
Je hoeft het hier niet mee eens te zijn. Maar het minachtend en spottend presenteren van de mening van een ervaren mediapersoon getuigt niet van journalistieke ethiek of gezond verstand.
De klassieke populistische zet:
Lale Gül verwijst onvermijdelijk naar Wilders:
“Daarom durven mensen niet meer te praten en stemmen ze op Wilders.”
Een klassieke populistische tactiek:
“Als je niet denkt zoals ik, schuift het land naar extreemrechts.”
Is ze een bruggenbouwer, of een polariserende kracht?
Ze beschreef haar moeder ooit als een “etterende kakkerlak” en haar vader als “de bevruchter”. Zulke uitspraken gaan verder dan literaire expressie; ze demoniseren traditionele gezinnen.
Een eerlijke vraag:
Kan iemand die zo hard is voor haar eigen familie, werkelijk rechtvaardig spreken over gevoelige maatschappelijke onderwerpen zoals religie, identiteit en samenleven?
De comfortabele slachtofferschap van Lale Gül:
Toen ze haar boek Ik zal leven uitbracht, werd ze meteen door de media omarmd als “het dappere meisje” dat “de ketenen van een onderdrukkend islamitisch gezin heeft verbroken”. Overal was ze te zien.
Maar haar slachtofferschap werd een comfortabel schild. Wie zichzelf als slachtoffer presenteert, krijgt bescherming tegen kritiek. Zeker als de kritiek op islam of migrantenachtergrond gericht is.
Vrijheid voor wie?
Lale Gül presenteert zich als een voorvechter van vrijheid en pluralisme. Maar in de praktijk lijkt haar tolerantie te gelden voor wie haar visie deelt. Wie dat niet doet, is “achterlijk”, “onderdrukkend” of “gevaarlijk”.
Een nieuwe rol: de onderdrukker
Opmerkelijk genoeg is Lale Gül, die zegt onderdrukt te zijn door haar cultuur, nu zelf degene die anderen het zwijgen oplegt – zoals in het geval van Paul Römer.
Waarom altijd dezelfde stemmen?
Waarom worden telkens dezelfde mensen zoals Lale Gül uitgenodigd om maatschappelijke kwesties te bespreken?
Het antwoord is simpel: de media houden van het spectaculaire. En Gül weet hoe ze spectaculair moet zijn.
Echte diversiteit of slechts een echo van één stem?
De discussie rond de azan draait niet alleen om het geluidsniveau. Het is een strijd over wie er mag spreken en wie niet. En in die strijd is het niet alleen de spreker die macht uitoefent, maar ook de ‘tot zwijgen brenger’.
Lale Gül gebruikt deze macht vaardig – maar zonder rekening te houden met het maatschappelijk evenwicht.
Kritiek is nodig, maar met principes, niet met identiteit.
In plaats van constructieve dialoog kiest ze voor het persoonlijk maken van elk debat.
Dat draagt niet bij aan een gezond publiek gesprek, maar creëert een sfeer waarin wie het hardst roept, gelijk krijgt.
Daarom vragen we opnieuw: Moet jij dit nu per se becommentariëren, Lale Gül?
Lale Gül hakkında yazdığım daha önceki analizlerimden biri:
HOLLANDA’DA YENİ BİR BİLİMKURGU
*Ailesine ‘roman yazıyorum’ dedi ama laf furyası ile ailesini yerden yere vurdu…
*23 yaşındaki Lale Gül, Türk ve islam geleneklerini sertçe eleştiren kitabının yayınlanmasından sonra evinden çıkamaz oldu.
*Televizyonlarda ve gazetelerde günün konusu olan genç kız, babası için ‘döllendiren’ annesi için de ‘irinli hamam böceği ve faşist islam despotu’ yakıştırmasını yaptı.
*Din ve geleneklerine bağlı olan Türk kesiminden ölüm tehditleri alan genç kız ‘yazarlığa tövbe’ dedi ama gelen cazip teklifler de kafasını karıştırıyor.
İlhan KARAÇAY yazdı:
Bir Pazar gününüzü zehir etmek istemiyordum ama, Hollanda’da nelerin yaşandığını güncel olarak bilme hakkınız olduğu için bekletemedim. Ama söz, sizlere yarın iç açıcı bir yazı servis edeceğim. Yazının başlığını şimdiden müjdeleyim: Türkler Avrupalı mı?
Şimdi dönelim bugünkü konumuza…
Hollanda’da yeni bir ‘scienne fiction’ bilimkurgu filmi dönmeye başladı. Bu fimin başrol oyuncusu bu kez 23 yaşında Lale Gül adlı bir genç kızımız.
Ailesine ‘Roman yazıyorum’ diyen, ama roman yerine kendi hayatını yazarken Türk ve islam geleneklerini yerden yere vuran genç kızımız, gerek ailesinden ve gerekse din ve geleneklerine bağlı olan Türk kesiminden gördüğü tepkiler ve tehditler üzerine, hayata küserek dışarı çıkamaz hale geldi.
Kendi ifadesiyle, çeşitli çevreler tarafından lanet okunan genç kız, ‘Beni yuvasına pisleyen’ olarak anıyorlar diye dert yanarken, kalemini bir kenara attığını ve artık yazmayacağını belirtti.
Lale Gül’ün bir ilk olan kitabının adı ‘Ik ga leven’, yani ‘Yaşayacağım’. Ama öyle görülüyor ki, kitabında kullandığı hiciv, taşlama ve laf salatası nedeniyle hayatını zindana soktu. Kitapta kullandığı yazı dili, kendi deyimi ile yapısı olmayan, sokak dili ile yazılmış kaotik bir hikâye. Ama buna rağmen, kitapçılara sipariş verme yarışında ilk 10’na girmeyi başarmış.
Bakınız Lale Gül Hollanda medyasında nasıl değerlendirildi: Lale Gül, kitabının yayınlanmasından iki hafta sonra çok naif davrandığını ve budalalık yaptığını kabul etti. Amacı, kendini örnek göstererek, Amsterdam’da yaşayan bir genç kızın, aşırı islam toplumu içindeki boğuşmalı yaşamını anlatmaktı. Yazacaklarından ötürü evde zorluk çekeceğini hiç hesaba katmamıştı. Sonuçta anne ve babası kırık Hollandacaları ile bir şeyin farkına varmayacaklardı ve sonunda da, ‘Amaaan, kulaktan dolma sözlerle yazılmış bir roman’ diyecekti.
Ama bu düşünce ne yazık ki suya düştü. Kitabın yayınlanmasından iki hafta sonra çıktığı Televizyon programından sonra, Gül ailesinin telefonları kilitlenmişti. Aile bireyleri, tanıdıklar ve tanımadıkları hesap sormaya başlamışlardı. Kitap, Türk toplumu içinde utanç yaratıcıydı.
Lale anlatıyor: ‘Babam, titreyen elleri ile tuttuğu telefondan herkese cevap vermeye çalışıyordu. Zira ben kendilerine bir aşk hikâyesi yazdığımı söylemiştim. Ama babam her gelen telefondan anladıklarıyla, benim neler yazdığımı öğrenmişti. O sırada babam bana ‘Kızım, ne yaptın sen, aile yaşamımızı sokağa döktün.’ diye feryat etti.’
‘Yaşayacağım’ adlı kitapta başrolü oynarken laf salatası yaptığını unutmuştu. Evde müzik dinlemek, öpüşme sahnesi olan film seyretmek ebeveyler tarafından yasaklanmıştı. Makyaj, ziynet ve selfi fotoğraf çekmek yasaktı. Doğum günü kutlamak ve dışarı çıkmak yasaktı. Okul gezisine gitmek, tatile bir erkek aile bireyi olmadan gitmek yasaktı. Erkek arkadaş edinmek, hele hele sevgili edinmek kesinlikle yasaktı.
Ama başrol oyuncusu yasakların olmadığı bir yaşam istiyordu. Kitabında da soruyordu: ‘Ne yani, bir ev bitkisi olarak mı yaşayacaktım? Evleneceğim, gülme yoksunu, Kur’an yutmuş bir uyuşuk erkeği seçecek olan beni döllendirenler, yaşamam gereken seksüel ilişkinin nasıl olması gerektiğini de mi anlatacaklar? Bunun için mi yaşayacağım? Allah benim bu trajedime sevinecek mi?’
Lale Gül kitabında, kız kardeşi ile annesi arasındaki geçimsizliği, kız kardeşinin erkek arkadaşıyla ilişkisi nedeniyle çektiği zorlukları anlatırken, babasından ‘Beni döllendiren’, annesinden de ‘irinli hamam böceği ve faşit islam despotu’ diye söz ediyor.
‘Amacım, zehirleyici dil kullanmak değildi’ diyor Lale Gül ve ekliyor: ‘Amacım, yaşadığım gerçekleri yazmak ve kararı okuyuculara bırakmaktı. Ama yazım sırasında ebeveynlerime kızdım ve kızgınlığımı okuyucuların da bilmesini istedim.’
Lale Gül’ün anne ve babası, 1990’lı yıllarda Hollanda’ya göç etmişlerdi. Amsterdam’ın bir mahallesinde ikamet ediyorlardı. Annesi, üç çocuğa bakan bir ev kadınıydı. Babası ise postacı ve tren temizliği işleri yapmıştı. Lale, o günleri şöyle anlatıyor: ‘Amsterdam’da ikamet ediyorlardı ama, geldikleri köyü hiç terk etmemiş gibiydiler. Türk televizyonlarını izliyorlar ve kendi geleneksel norm ve değerlerinden kopamıyorlardı. Benim kot pantolon giyinmemden bile rahatsız oluyorlardı. Ne de olsa komuşulardan çekiniyorlardı. Sofu müslüman olarak cennet ve cehenneme inanıyorlar. Çocuklarının ahirette cayır cayır yanmasını istemiyorlardı. Bu nedenle bize bazı kısıtlamalar koymuşlardı. Annem, benim günahlarımın kendisine kaydolacağına inanıyordu. Allah’ın ona, ‘Kızın şeytanın peşine takıldığı zaman sen ne yaptın’ diye soracağına inanıyordu.
Lale’ye göre, müslüman kızların çoğu aynı baskı ve kurallar içinde yaşıyordu. Ama çoğunluğun da bu baskı ve kurallara uymadığını görüyordu. ‘Amsterdam Üniversitesi’nde, yüksek eğitimli müslüman kızlar ile konuşurken, onların da evden dışarı çıkamadıklarını ve arkadaş edinemediklerini duyuyordum. Ama onlar bu duruma isyan etmiyorlardı. Okula geldikleri zaman başörtülerini çıkarıyorlar ve gizlice arkadaşları ile buluşuyorlardı. Ama toplum içinde bununla mücadeleden kaçınıyorlardı.’ diyor Lale.
Lale’nin bu konudaki serüveni Kur’an okulunda başlamıştı. (Gazete Kur’an okulunun bağlı olduğu kuruluşun adını yazmış ama ben bundan imtina ediyorum.)
6 yaşından 17 yaşına kadar her Cumartesi ve Pazar günleri, Kur’anı ezbere öğreniyordu. Öğrenciler islam norm ve değerleri çerçevesinde öğrenim görüyorlardı. Lale’nin tuhafına giden, kendi görüş ve düşüncelerinin ne olduğunun sorulmaması idi. Kaldı ki gittiği ilkokulda buna imkân veriliyordu. Ama hafta sonları buna şansı yoktu ve kendi düşüncelerini yutmak zorundaydı. Kur’an hocasına ‘Neden biz başımızı örtüyoruz ama erkeklere hiçbir kural yok’ diye sormuş. Aldığı cevap şu olmuş:’Bu soruyu senin kulağına şeytan üfürdü.’
Lale Gül kitabında, Batılı görüşler ile peygamber öğretisini barıştırmak istiyordu. Şöyle diyor Lale: ’16 yaşında iken YouTube’de solcu Türkler’in filmlerini izliyordum. Onlara göre dini kurallara körü körüne bağlanmak yerine, günün şartlarına göre hareket etmek mübahtır. O zaman memnun olmuştum ve bundan böyle kimlerle özdeşleşeceğimi öğrenmiştim.’
Lale şöyle devam ediyor: ‘Bir hafta sonra sınıfta, eşcinselliğin bir hastalık olduğunu söylediğim zaman doçentimiz çok kızmış ve bunun hipokrit (münafık-riyakâr) bir düşünce olduğunu, hipokritlerin de çoğu zaman ateistlerden (inançsızlardan) daha kötü olduklarını belirtmişti’
18’inci yaşından itibaren kendisinin ‘islamofoob’ (islam korkusu) olduğunu belirten Lale Gül şöyle diyor: ‘O zaman dini inancın, insan yaşamındaki etkisinden endişe duymaya başlamıştım. Eşcinsel veya feminist kadınların yaşayabileceği hiçbir islam ülkesi yoktur. Kadın imam veya bir eşcinselin camiye girmesi gibi, islamı modernleştirme girişimleri hep baltalanmıştır. Yayınlanan dini tekstlerdeki yorumlar, peygamber öğretisini zayıflatınca, Hollanda-Türk toplumu içindeki tutuculuk SGP ( Dini Parti) oryantallığına dönüşüyor.’
Lale Gül, kitap yazımından çok önce, 2019’da görüşlerini sosyal medyada duyurmaya başladığı zaman, sağ görüşlü twitter kullanıcıları tarafından baştacı edildi. Bir anda kendisini De Telegraaf yazarı Wierd Duk, Forum Demokrasi Partisi lideri Thierry Baudet ve TV programcısı Fidan Ekiz öğle yemeğine davet ettiler. Bu buluşmalardan çok memnun olmuştu. Zira bu cesur görüşlerini destekliyorlardı. Baudet, kendisini parti propagandası toplantılarına davet etti. Ama 23 yaşındaki Lale, bu davete icabet etmediği için de memnun oldu. ‘Öyle umut ediyordum ki Baudet, bu yapısal konulara değinecekti. Ama öyle olmadı.’ diyor Lale.
Lale Gül, kitabının yayınlanmasından sonra da ilgi odağı oldu. Kendi pozisyonunda olan pek çok genç kadından aldığı mektuplarda tavsiyeleri soruldu. Okuyucular da onun kültüre bakış açısını tebrik ettiler. O da bir yazar olan Franca Treur’den aldığı mektupta, aynı konulara değinilecek olan bir kitap yayınlayacağını öğrendi.
Lale, islam karşıtları tarafından takdir ediliyordu ama evdeki durum bambaşkaydı.
Kitabın yayınlanmasından iki hafta sonra katıldığı televizyon tartışma programından sonra, ‘verem ol’ tehditleri başladı. Kitapta adından bahsettiği (Açık ismi yazmıyorum) dini kuruluşun başkanının telefon ederek kendisini mahkmeye vereceğini belirten Lale, ‘Amcalarımdan biri evime geldi ve bana ‘pis fahişe kızı’ dedi ve ağzımdaki dişlerin hepsini kıracağını söyledi. Annem de bana, ‘Amcana hak vermeden edemeyeceğim. Zira sen yazdığın kitapla bunu hak ettin’ dedi.’
Lale, artık sokakta tanınıyor ve tehdit ediliyordu. Bunun için savcılığa şikâyette bulundu. Evden dışarı çıkamaz oldu. Babası da, komşuların hesap sormasından korktuğu için dışarı çıkamaz oldu. Kitabın yayınlanmasından sonra camiye de gitmez oldu. Ama, postacılık işi için yine de sokaklara çıkma mecburiyetinde kalıyordu..
Lale anlatıyor: ‘Babam mahallede mektup dağıtırken, kendisine ‘Senin kızın da ikinci Ebru Umar oldu. ( O da yazdıkları nedeniyle Türkiye’den Hollanda’ya sınır dışı edilmişti) Neden kızına engel olamadın?’ diye soruyorlar. Babam da onlara ‘Ne yapayım, boğazını mı keseyim, söyleyin’ diye cevap veriyor. Babam eve gelince, ‘İnsanlarımızın nasıl olduğunu biliyordun, bunu hesaba katamaz mıydın’ diye azarlamaya devam ediyor.’
Dışarıdan gelen tehditlere karşı babası, 20 yaşındaki erkek kardeşi ve 22 yaşındaki yeğeni tarafından korunduğunu belirten Lale ekliyor: ‘Kardeşim insanları uyarıyor. Kardeşim ‘kim kız kardeşime dokunursa benden çekeceği var’ diyor. Onun desteği olmasaydı şimdiye çoktan tokatlanmıştım.’
Lale, diğer aile fertlerinden de destek bekliyordu. Ama onlar kendisine sırtlarını çevirdiler. Bu da çok zoruna gidiyor ve ekliyor: ‘Bana yuva pisleten diyorlar. Ama ben kendi hayatım diye yazdım. Kendi hikâyemi anlatmak hakkım yok mu? Bunu tekrarlamaya devam edeceğim. Ama birbirimizi anlayamıyoruz.’
Lale, aynı zamanda kendisini suçlu buluyor ve devam ediyor: ‘Öncelikle, kötü bir düşüncem yoktu, Sadece hikâyemi dökmek istiyordum. Ama pratikte bu böyle olmadı. Ebeveynlerimin bu yüzden hastalandıklarını görüyorum. Annem iki haftadır yatakta kıvarıp duruyor. Annem kız kardeşime şöyle diyor.’Bana felç inerse veya kendimi öldürürsem, bu Lale’nin kabahatidir.’ Bu da kardeşimi çok üzüyor. Dün kardeşim bana, ‘Bunu bir daha yapmayacağına dair söz ver. Annemin başına bunların gelmesini istemiyorum’ diyerek ağlamaya başladı.’
‘Olanları Hollandalı arkadaşlarıma anlattığım zaman bana, ‘Bu olağan durum karşısında kendini suçlu bulma’ diyorlar. Ama ben bunların hepsini hesaba katmadan hareket ettim.’ diyen Lale’ye diğer aile fertleri sırt çevirmişti ama kendi anne ve babası sırt çevirmemişti. Lale şöyle devam ediyor: ‘Bu durum en çok anne ve babamı zor durumda bıraktı. Annem ve babam bana yine de teklifte bulundular ve şöyle dediler:’Öyle sanıyoruz ki, şimdi pişmanlık duyuyorsun. Kitabın için seni af ediyoruz. Ama bir daha hiçbir tartışma ortamına girmeyeceksin.’
Lale bu durumdan çok memnun olduğunu söylüyor ve şöyle diyor: ‘Yazdığım kitap ile görüşlerimi tüm dünyaya duyurdum. Hollanda, Türk toplumunun içinde bulunduğu durumu öğrenmiş oldular. Böylece amacıma ulaştım sayılır. Şimdi kepengi indirdim. Annem ve babam ile bağdaşmak için yazmaya ‘stop’ diyorum’
Ama bu alınması çok zor bir karardı. Bunu da şöyle yorumluyor Lale: ‘İçimi kemiren bir his var. Benim için iyi bir yetenek diyorlar. Geçen hafta çok sayıda telefon geldi. Aylık dergi Elle’ye yorum yazmam istendi. Katıldığım Televizyon programı için sürekli katılım teklifi geldi. Türkiye cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında konuşmam istendi. Bu nedenle kariyerli ve kamuoyu oluşturan bir yazar olma rüyaları görüyorum. Ama bunları yapmamam lâzım. Böylece yarayı deşmekten başka bir şey yapmış olmam. Aksi takdirde, bir daha asla düzelmez.’
Yıllarca çırpındıktan sonra elde etmek istediği serbestliğe ulaşmıştı Lale. ‘Baş örtüsü kullanmaya mecburiyetim yok, makyaj yaparak da dolaşabilirim. Yaz gelince kumsalda da uzanabilirim. Türk-Hollandalı pek çok kadının bunları nasıl elde ettikleri hakkında çok şeyler okudum. Tiyatrocu Nazmiye Oral ve televşzyon yapımcısı Fidan Ekiz’in, evlerine Türk olmayan erkeklerle gittiklerini de okudum. Bu gelişmeler bana hep umut veriyor. Demek ki bir gün bana da bu yol açılabilir diye düşünüyorum hep.’ diyor.
Lale anlatmaya devam ediyor: ‘Biliyorum, Nazmiye ve Fidan bu konuda tabii ki birer istisnadır. Ben bir Hollandalı erkekle eve gidemem ve artık yayın da yapamam. Kendimi buna alıştırmaya çalışacağım. Bunlar ebeveynlerimin bana sunacakları en iyi toleranstır. Ben anne ve babam ile vedalaşmak istemiyorum. Erkek ve kız kardeşim ile gizlice anlaşmak da istemiyorum. Çocuklarım olduğu zaman, anne anne ve dede diyebilmelerini istiyorum.’
Son olarak şunu söyleyebiliriz: Lale, şimdilerde anne ve babasının bilgisi dışında son mülakatlarını yapıyor. 23 yaşındaki yazarın kariyeri başlamadan bitiyor. Üniversitedeki eğitimine devam edecek. İleride evleneceği ve mutlu bir evlilik süreceği bir Türk erkek bulacak. Çok ileride belki yine kalemi eline alacak ve yazacak. Ama bunu şimdi hiç düşünmeyecek. Romanının filme çekilmesi için ciddi teklifler alan Lale, bunun gerçekleşmesi halinde, başına gelecekleri şimdiden bildiği için, bu teklifi de geri çevirdi.
Kendisiyle yaptığım bu görüşme bir umutsuzluk görüşmesi miydi acaba?
Lale, gülerek cevap veriyor: ‘Sana başka bir hikâye anlatmak isterdim. Zira benim yaşamım bir masal değildir.’
AYAAN HİRSİ ALİ VE EBRU UMAR
Lale Gül, yayınlamış olduğu kitap ile, islamı yeren yazarlar zincirine katılmış oldu.
Bu yazarlardan biri de Somalili Ayaan Hirsi Ali idi. 2004 yılında Theo van Gogh ile birlikte, islam karşıtı Submission filmini yapmıştı. Bu nedenle van Gogh öldürülmüş, Ayaan Hirsi Ali de, hayatından endişe edildiği için ABD’ye sürgüne gönderilmişti.
Ne ilginçtir ki, solcu görüşlerle sivrilen Ayaan Hirsi Ali, ABD’de konservatif (tutucu) görüşlü bir Düşünce Kuruluşu olan Hoover Instituut’te çalışıyor.
Ama Lale Gül, Hirsi Ali ile kıyaslanmasını da doğru bulmuyor ve ‘O bir şahane insandır. O benim ancak ustam olabilir’ diye övgü yağdırmayı da ihmal etmiyor.
EBRU UMAR
Babası patoloji doktoru, annesi göz doktoru olan Ebru Umar, 2004 yılında öldürülen Theo van Gogh ile birlikte çalıştı. Çeşitli gazetelere yazdığı yorumlarda, müslümanların ve Türkler’in gözüne battı. Tehditler aldığı için savcılığa başvuruda bulundu.
23 Nisan 2016 günü, Kuşadası’nda polis tarafından tutuklandı. Suçu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret suçuydu. Bu tutuklama iki ülke arasında siyasi krize yol açtı. Daha sonra Hollanda Dışişleri’nin baskısı sonucunda sınır dışı edildi.
Ze zei tegen haar familie: “Ik schrijf een roman”, maar ze bekritiseerde hen hevig met haar woorden...
De 23-jarige Lale Gül kon haar huis niet meer verlaten nadat ze haar boek publiceerde, waarin ze scherpe kritiek uitte op Turkse en islamitische tradities.
Het jonge meisje, dat het gesprek van de dag werd op televisie en in kranten, beschreef haar vader als een “bevruchter” en haar moeder als een “etterende kakkerlak en fascistische islamitische despoot”.
Het meisje, dat doodsbedreigingen kreeg van de traditioneel religieuze Turkse gemeenschap, zei “ik zweer het schrijverschap af”, maar de aantrekkelijke aanbiedingen die ze ontvangt, brengen haar aan het twijfelen.
Artikel door İlhan KARAÇAY:
Ik wilde je zondag niet verpesten, maar omdat je het recht hebt om te weten wat er momenteel in Nederland gebeurt, kon ik het niet langer uitstellen. Maar beloofd: morgen zal ik jullie een opbeurend artikel brengen. Laat me alvast de titel verklappen: Zijn Turken Europeanen?
Laten we nu teruggaan naar ons onderwerp van vandaag…
Er draait een nieuwe sciencefictionfilm in Nederland. De hoofdrolspeler van deze film is dit keer een jong meisje van 23 jaar, genaamd Lale Gül.
Ze vertelde haar familie dat ze een roman aan het schrijven was, maar in plaats van een roman schreef ze haar eigen levensverhaal, waarin ze Turkse en islamitische tradities fel bekritiseerde. Vanwege de reacties en bedreigingen van zowel haar familie als de religieus-traditionele Turkse gemeenschap, raakte ze verbitterd en durft ze het huis niet meer te verlaten.
Volgens haar eigen woorden wordt ze door verschillende kringen vervloekt en beklaagt ze zich erover dat men haar “degene die haar nest bevuilde” noemt. Ze verklaarde haar pen neer te leggen en niet meer te zullen schrijven.
De titel van het debuutboek van Lale Gül is Ik ga leven – letterlijk: “Ik ga leven”. Maar het lijkt erop dat ze met de satire, spot en woordenvloed in haar boek haar leven tot een hel heeft gemaakt. De schrijfstijl die ze gebruikt heeft, is volgens haarzelf chaotisch, zonder structuur, en geschreven in straattaal. Desondanks wist het boek de top 10 van bestelde boeken in de boekhandels te bereiken.
Kijk hoe Lale Gül werd beoordeeld in de Nederlandse media:
Lale Gül schreef een boek over haar streng islamitische opvoeding en werd verketterd: ‘Ik word een nestbevuiler genoemd’
Lale Gül
Met haar debuutroman Ik ga leven gaf Lale Gül een inkijkje in de islamitische gemeenschap waarin ze is opgegroeid. Na publicatie keerde die gemeenschap zich tegen haar. Nu legt Gül haar pen neer, uit angst verstoten te worden.
Twee weken na de verschijning van haar boek moet Lale Gül (23) erkennen dat ze naïef is geweest. Ze had het plan opgevat een verhaal te schrijven dat is gebaseerd op haar eigen leven. Een boek over een Amsterdams meisje dat zich ontworstelt uit de grip van een streng islamitische gemeenschap. Bang dat dat thuis gedoe zou opleveren was ze niet. Haar ouders spreken gebrekkig Nederlands: die zouden niets van het boek hoeven meekrijgen. En wanneer ze er onverhoopt toch over zouden horen, zou Gül beweren dat ze het verhaal uit haar duim had gezogen. Het was immers een roman.
Dat plan is jammerlijk mislukt. De dag nadat ze bij talkshow Op1 had gezeten, stond de telefoon van de familie Gül roodgloeiend. Familieleden, kennissen, zelfs onbekenden kwamen verhaal halen. Het boek zou de gemeenschap te schande maken. ‘Met trillende handen stond mijn vader iedereen te woord. Ik had thuis gezegd dat ik een liefdesverhaal had geschreven. Maar met elk telefoontje kreeg papa een beter beeld van wat er echt in het boek stond. Hij zei: ‘Kind, wat heb je gedaan, je hebt ons hele gezinsleven op straat gelegd.’’
Het boek, met de titel Ik ga leven, leest als één lange tirade van het hoofdpersonage. Ze mag van haar ouders niet naar muziek luisteren of naar films kijken waarin wordt gezoend. Geen sieraden of make-up dragen en geen selfies maken. Geen verjaardagen vieren en beslist niet uitgaan. Niet op schoolreisjes of vakanties zonder mannelijk familielid. Vriendschap met jongens is ongepast, laat staan het hebben van een vriendje.
Terwijl de hoofdpersoon wel de behoefte voelt om zo te leven. Ze vraagt zich in het boek af wat ze met die verlangens moet. ‘Moet ik leven als een kamerplant? Moet ik dan dadelijk in een huwelijk treden waar alle seks uit is geramd nog voordat het begonnen is, omdat mijn verwekkers een volstrekt humorloze, Koranvaste lul voor mij hebben uitgekozen? Is dat waarvoor ik leef? Is God dan blij met mijn tragedie?’
Het boek biedt een verbluffend eerlijke inkijk in de belevingswereld van Gül. Ruzies tussen moeder en dochter worden in detail beschreven. Onverbloemde beschrijvingen van hoe het hoofdpersonage stiekem seks heeft met haar Nederlandse vriend worden afgewisseld met bespiegelingen over de islam. Haar ouders worden minachtend ‘verwekkers’ genoemd, moeder krijgt de bijnaam ‘Karbonkel de kakkerlak’ en ‘islamofascistische despotin’.
Die giftige toon was aanvankelijk niet de bedoeling, zegt Gül. ‘Ik was van plan om de gebeurtenissen zo feitelijk mogelijk op te schrijven en het oordeel aan de lezer te laten. Maar tijdens het schrijven werd ik weer boos op mijn ouders. Toen besloot ik: die woede mag de lezer best proeven.’
De dag nadat Lale Gül bij talkshow Op1 had gezeten, kwamen familieleden en kennissen verhaal halen. Het boek zou de gemeenschap te schande maken.Beeld Renée de Groot
De ouders van Gül emigreerden in de jaren negentig naar Nederland. Ze wonen in een Amsterdamse volkswijk. Haar moeder ontfermt zich als huisvrouw over de drie kinderen, haar vader werkt als postbode en treinschoonmaker. ‘Maar in hun hoofd hebben ze het Turkse dorp nooit verlaten. In Amsterdam omringen ze zich met Turken. Ze kijken naar Turkse tv-programma’s en kunnen hun traditionele normen en waarden niet loslaten. Ze zijn bang dat wanneer ik spijkerbroeken draag, hun reputatie in de gemeenschap wordt aangetast.’
Daarnaast speelt het geloof een grote rol. ‘Als devote moslims geloven ze in een hemel en hel. Ze willen niet dat hun kinderen in het eeuwige vuur zullen branden, daarom leggen ze mij beperkingen op. Mijn moeder gelooft bovendien dat mijn zonden voor haar rekening zullen komen. Op de dag des oordeels zal God vragen: wat deed jij, toen je dochter de duivel achterna ging?’
Volgens Gül hebben de meeste jonge moslima’s net als zij te maken met een strikte opvoeding. Toch vindt ze het opvallend dat de meerderheid daar niet onder gebukt lijkt te gaan. ‘Op de Vrije Universiteit, waar ik Nederlands studeer, spreek ik regelmatig hoogopgeleide moslima’s die niet zomaar mogen uitgaan of vriendjes mogen hebben. Die voelen minder de behoefte om openlijk te rebelleren. Ze doen op school hun hoofddoek af en nemen stiekem vriendjes. Maar de strijd in de gemeenschap gaan ze uit de weg.’
Güls strijd begon op de koranschool van de Turkse stichting Milli Görüs. Van haar 6de tot haar 17de leerde ze daar elke zaterdag en zondag koranteksten uit haar hoofd. Ook werden leerlingen er onderwezen in islamitische normen en waarden. Wat haar opviel, was het gebrek aan ruimte voor persoonlijke ontwikkeling. Terwijl ze op de basisschool werd aangespoord haar mening te geven, leerde ze in het weekend haar mening in te slikken. Toen ze zich hardop afvroeg waarom meisjes het hoofd dienden te bedekken en jongens niet, werd dat weggewoven. ‘Volgens de leraar zou die vraag me zijn ingefluisterd door de duivel.’
In haar boek beschrijft Gül hoe de hoofdpersoon blijft proberen westerse opvattingen te verzoenen met de leer van de Profeet. ‘Toen ik 16 was, keek ik naar YouTube-filmpjes van linkse Turken. Die vinden dat je de geloofsregels niet letterlijk moet nemen, maar moet herinterpreteren in onze tijdsgeest. Daar was ik zo blij mee: eindelijk vond ik mensen met wie ik me kon identificeren.’
‘Een week later zat ik in de les. Toen ik betwijfelde of homoseksualiteit een ziekte was, werd ik streng toegesproken. Dat waren gedachten van een hypocriet, zei de docent, en hypocrieten zijn vele malen erger dan ongelovigen. Want terwijl een ongelovige zich in de kaart laat kijken, zijn hypocrieten verraders van binnenuit, gehuld in hetzelfde uniform.’
Beeld Renée de Groot
Sinds haar 18de beschouwt Gül zichzelf als islamofoob. ‘Ik ben me zorgen gaan maken over de invloed van het geloof. Ik ken geen enkel islamitisch land waar het als homo, afvallige of feministische vrouw aangenaam leven is. Elke poging om de islam te moderniseren, van vrouwelijke imams tot moskeeën waar homo’s welkom zijn, worden tegengewerkt. Men ziet de herinterpretatie van een religieuze tekst als verzwakking van de leer – een van de redenen waarom de Turks-Nederlandse gemeenschap nog steeds zo conservatief is, een soort oriëntaalse SGP.’
Ze noemt het teleurstellend dat er amper progressieven zijn die haar inzichten op waarde schatten. ‘Links denkt: allochtonen hebben het al zwaar. Dus laten wij tegenwicht bieden aan de harde woorden van rechts en de loftrompet steken over de multiculturele samenleving. Maar geloof mij, daar bewijs je ons geen dienst mee. Durf te zeggen: jullie zien man en vrouw niet als gelijkwaardig, koranscholen staan integratie in de weg.’
Toen Gül zich in 2019 met die mening roerde op sociale media, werd ze door rechts georiënteerde twitteraars op het schild gehesen. Ze ontving uitnodigingen om te dineren van onder anderen Telegraaf-journalist Wierd Duk, Forum voor Democratie-voorman Thierry Baudet en talkshowpresentator Fidan Ekiz. Het waren prettige kennismakingen, vertelt ze, waarbij er bewondering werd getoond voor haar moed. Baudet nodigde haar uit om op campagnebijeenkomsten te komen spreken. Achteraf is de 23-jarige blij dat ze daar niet op is ingegaan. ‘Ik had toen de hoop dat Baudet een constructieve houding zou aanslaan. Nu wordt duidelijker dat dat niet het geval is.’
Ook na de publicatie van haar roman staat Gül in de belangstelling. Ze ontvangt berichten van jonge vrouwen die zich in haar situatie herkennen en om advies vragen. Lezers die haar danken voor het inkijkje in de cultuur. En brieven van collega-schrijvers als Franca Treur, die zelf ook een roman schreef over haar gelovige opvoeding en de debutant stimuleert door te gaan met schrijven.
Maar thuis hangt de vlag er anders bij.
De dag na het optreden bij Op1 brak daar ‘de pleuris’ uit. De voorzitter van Milli Görüs belde op en beloofde haar voor de rechter te slepen. ‘Een oom kwam langs en noemde me een ‘vieze hoerendochter’. Hij beloofde de tanden uit mijn mond te slaan. Mijn moeder zei: ‘Ik kan je oom niet eens ongelijk geven, je hebt er met dat boek om gevraagd.’’
Op straat werd ze herkend en gevolgd, waarna ze aangifte deed wegens intimidatie. Sindsdien is ze maar weinig het huis uit geweest. Ook haar vader wil liever niet naar buiten, om te voorkomen dat mensen verhaal komen halen. Sinds het verschijnen van het boek gaat hij niet meer naar de moskee. Maar vanwege zijn werk als postbode moet hij nog wel de straat op.
Gül: ‘Als hij in de wijk brieven rondbrengt, wordt hij met de nek aangekeken. Onbekenden zeggen: je dochter is een tweede Ebru Umar (uitgesproken Turks-Nederlandse opiniemaker, red.) geworden. Waarom heb je haar niet tegengehouden? Mijn vader zegt dan: ‘Wat wil je dat ik doe, moet ik haar keel doorsnijden?’ Als hij thuiskomt, zegt hij: ‘Je wist toch hoe onze mensen zijn. Kon je hier geen rekening mee houden?’
Tegenover buitenstaanders nemen haar vader, broertje (20) en neef (22) haar wel in bescherming. ‘Mijn broertje waarschuwt mensen: wie mijn zus aanraakt, krijgt met mij te maken. Zonder zijn steun was ik verloren. Dan had ik allang klappen gekregen.’
Gül had gehoopt op de steun van andere familieleden, maar die keren zich juist van haar af. Het valt haar zwaar. ‘Ik word een nestbevuiler genoemd. Maar wat ik heb opgeschreven is mijn leven. Het is toch mijn recht om dit verhaal te vertellen? Dat blijf ik herhalen, maar dat gaat er maar niet in. Het is alsof we langs elkaar heen praten.’
Tegelijkertijd voelt ze zich schuldig. ‘Eerst dacht ik: ik heb geen kwade bedoelingen gehad, ik wilde slechts mijn verhaal kwijt. Maar zo zit de praktijk niet in elkaar. Ik zie dat mijn ouders er ziek van worden. Mijn moeder ligt nu al twee weken in bed te jammeren. Tegen mijn 10-jarige zusje zegt ze: ‘Als ik een verlamming krijg of zelfmoord pleeg, is het Lales schuld.’ Dat maakt dat kind van streek. Gisteren kwam mijn zusje naar me toe. ‘Beloof me dat je niets meer doet’, zei ze huilend, ‘ik wil niet dat mama iets overkomt.’
‘Als ik dit aan Nederlandse vrienden vertel, zeggen ze: je moet je niet schuldig voelen, dit is niet hoe het hoort. En toch moet ik er rekening mee houden.’ Want een groot deel van haar familie heeft haar verstoten. Haar ouders nog niet. ‘Dat heeft mijn vader en moeder de grootst mogelijke moeite gekost. Ze boden me een keus. Ze zeiden: we gaan ervan uit dat je berouw hebt. We vergeven je het boek, op voorwaarde dat je je niet meer zult mengen in het publieke debat.’
‘Ik mag blij zijn met die reactie. Ik heb een boek geschreven en daarmee mijn verhaal de wereld in geslingerd. Nederland heeft een inkijkje gekregen in mijn gemeenschap, het doel is bereikt. Nu gaan de luiken weer dicht. Om mijn ouders tegemoet te komen, stop ik met publiceren.’
Of dat een makkelijke beslissing is? ‘Het blijft aan me knagen. Er wordt gezegd dat ik talent heb. Ik ben de afgelopen week talloze malen gebeld. Of ik columns wil schrijven voor het maandblad Elle. Of weer wil aanschuiven bij Op1 om over de Turkse president Erdogan te vertellen. Ik begin dan weer te dromen van een carrière als schrijver of opiniemaker. Maar dat moet ik niet doen. Anders wrijf ik alleen nog maar meer in de vlek. Dan komt het niet meer goed.’
Beeld Renée de Groot
Door jarenlang te rebelleren heeft ze bepaalde vrijheden verworven, zegt Gül. ‘Ik hoef geen hoofddoek meer op en mag met make-up op rondlopen. In de zomer kan ik op het strand liggen. Ik heb veel gelezen over hoe andere Turks-Nederlandse vrouwen zich hebben ontworsteld aan de grip van de gemeenschap. Ik las dat theatermaker Nazmiye Oral en presentator Fidan Ekiz beiden thuiskwamen met een niet-Turkse vriend. Die verhalen stemden hoopvol. Ik dacht: er is dus toch een pad denkbaar waarbij ik voor een Nederlandse vriend mag kiezen, zonder dat mijn ouders zich van me afkeren.
‘Nu weet ik: Nazmiye en Fidan waren uitzonderingen. Ik mag niet thuiskomen met een Nederlandse jongen, en ik mag ook niet meer publiceren. Daar berust ik in. Het lijken muizenstapjes, maar dit is de meest vergaande concessie die mijn ouders kunnen doen. En ik wil geen afscheid nemen van mijn ouders. Ik wil niet stiekem moeten afspreken met mijn broertje en zusje. Ik wil dat mijn kinderen straks grootouders hebben.’
Dus geeft Gül, zonder medeweten van haar ouders, de laatste paar interviews over haar boek. En dan komt er een einde aan de schrijverscarrière van de 23-jarige, nog voordat die echt van start is gegaan. Ze gaat haar studie Nederlands afmaken en wenst ‘in de vergetelheid te raken’. Ze zal een Turkse huwelijkspartner vinden en een gelukkig leven proberen te leiden. Misschien dat ze ooit nog eens de pen oppakt. Maar daar moet ze nu niet aan denken.
Of dat een onbevredigend einde is? Gül moet lachen. ‘Ik had je liever een ander verhaal verteld. Maar mijn leven is geen sprookje.’
AYAAN HIRSi ALi EN EBRU UMAR
Lale Gül sluit zich met haar boek aan bij een reeks publicisten die zich kritisch uitlaten over de islam. Een van hen is voormalig politicus Ayaan Hirsi Ali. In 2004 maakte zij samen met Theo van Gogh de korte film Submission, die de aanleiding zou vormen voor de moord op Van Gogh. Sindsdien woont Hirsi Ali in de Verenigde Staten. Daar is ze verbonden aan het Hoover Instituut, een conservatieve denktank. Vorige week verscheen haar boek Prooi. Daarin betoogt ze dat de instroom van moslimmigranten een gevaar vormt voor de rechten van de vrouw.
EBRU UMAR
Ebru Umar, van wie de vader patholoog en de moeder oogarts is, werkte samen met Theo van Gogh, die in 2004 werd vermoord. In haar columns voor diverse kranten viel ze op bij moslims en Turken, vaak op een controversiële manier. Ze ontving bedreigingen en deed hiervan aangifte bij het openbaar ministerie.
Op 23 april 2016 werd ze in Kuşadası gearresteerd door de politie. Haar misdrijf was belediging van president Recep Tayyip Erdoğan. Deze arrestatie leidde tot een diplomatieke crisis tussen Nederland en Turkije. Uiteindelijk werd ze onder druk van het Nederlandse ministerie van Buitenlandse Zaken uitgezet.
Hollanda Parlamentosu’nda oylanan soykırım ermeni iddiası, 3 DENK partili dışında tüm üyelerce onaylandı.
Bu bir tarih muhasebesi değil, siyasi bir dayatmadır. Bu dayatmanın ne gerçeği, ne vicdanı, ne de tarihî sorumluluğu vardır.
İlhan KARAÇAY
Geçtiğimiz hafta, aralarında Müslüman olmayan İsa Kahraman’ın da bulunduğu bir grup parlamenterin verdiği sözümona ‘soykırım önergesi’ kabul edilmişti.
Hollanda Parlamentosu’nun, 1915 olaylarını yeniden “soykırım” olarak tanıması ve bu karara yalnızca DENK Partisi’nin 3 üyesinin karşı çıkması, bir kez daha Batı siyasetinin çifte standardını ve tarihî gerçekleri ideolojik süzgeçten geçirerek yeniden yazma eğilimini gözler önüne serdi.
Yıllardır bu konuda araştırma yapan, yazılar yazan biri olarak artık çok net ifade ediyorum: Bu bir tarih muhasebesi değil, siyasi bir dayatmadır. Ve bu dayatmanın ne gerçeği, ne vicdanı, ne de tarihî sorumluluğu vardır.
BİR BATILININ KALEMİNDEN GERÇEĞİN İTİRAFI
Yıllar önce, 1920’de Hollanda’nın Algemeen Handelsblad gazetesinde çıkan bir yazıyı gün yüzüne çıkardım. O yazının yazarı, Hollandalı gazeteci George Nypels’ti. Nypels, 1918 yılında Ermeni-Rus sınırında bulunmuş, olayları yerinde görmüş ve birebir tanıklık etmiş bir isimdi. Nijpels, 1915 olaylarının bir “soykırım” değil, karşılıklı bir etnik çatışmanın ve savaşın dehşetini yansıtan trajik bir sonuç olduğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.
Nypels’in yazdıkları yalnızca bir savaş muhabirinin izlenimlerinden ibaret değildir. Onunki, olayları kendi gözleriyle görmüş, her iki tarafın da yaşadığı dramları içtenlikle aktaran, dönemin sosyal psikolojisine, siyasal denklemine ve kültürel kodlarına hâkim bir Batılının samimi itirafıdır. Onun sözleri aslında bugün dahi geçerliliğini koruyan bir gerçeği haykırmaktadır.
Üstte gördüğünüz, Nypels’in haber kupüründe yer alan içeriği, Hollandaca ve Türkçe olarak en altta bulacaksınız.)
GERÇEKLERLE ÇATIŞAN BATI ALGISI
Batı’da, özellikle 1980’lerden itibaren yükselen sözde “Ermeni Soykırımı” söylemi, tarihsel bir hakikat arayışından ziyade, siyasi ve ideolojik motivasyonlarla desteklenen bir hafıza inşasıdır. Bu inşa sürecinde, Osmanlı arşivleri, dönemin tanıkları ve karşılıklı acıları anlamaya yönelik çabalar görmezden gelinmiş, hatta sistematik olarak bastırılmıştır.
Hollanda’da son dönemde bu meselede alınan kararlar da, işte bu çarpık tarih okumasının tezahürüdür. George Nypels gibi gerçek gazetecilerin yazıları, bugün sistematik biçimde yok sayılmakta; yerine, tarihsel belgelere dayanmayan, çoğunlukla lobilerin etkisiyle şekillenmiş anlatılar yerleştirilmektedir.
PEKİ, NEDEN?
Çünkü bu tür “tanımalar”, Batı’nın hem kendi vicdanını rahatlatma çabasıdır, hem de uluslararası arenada Türkiye gibi, yükselen bölgesel güçlere karşı birer baskı kartı işlevi görmektedir. 1915 olayları gibi son derece karmaşık ve çok boyutlu bir tarihsel mesele, günümüzün siyasi araçlarına dönüşmekte, “soykırım” kavramı ise içi boşaltılarak bir propaganda silahı haline getirilmektedir.
GEORGE NYPELS’İN TANIKLIĞI NEDEN ÖNEMLİDİR?
Nypels’in yazısı sadece tarihsel bir belge değil, aynı zamanda bir zihniyet eleştirisidir. O, Avrupalı bakış açısının Doğu halklarını tek boyutlu, genellikle barbar ve ilkel gören oryantalist yaklaşımına karşı durarak, olayların her iki tarafındaki insani dramı anlamaya çalışmıştır.
Savaşın ve kaosun hâkim olduğu bir coğrafyada, hiçbir tarafın masum olmadığını, olayların tek yönlü anlatılamayacağını ısrarla vurgulamıştır. Özellikle Fransisken rahibin sözleri bu bağlamda çarpıcıdır: “Bu savaşta ne Türk ne de Ermeni tamamen suçsuzdur. Bu topraklarda çatışma, bir yaşam biçimi, bir kader halini almıştır.”
Bugün hâlâ bu uyarılara kulak verilmemesi, Ermeni iddialarının yalnızca politik zeminde değerlendirilip, tarihsel bir perspektiften yoksun olarak kabul edilmesi, gelecekte daha büyük sorunlara da zemin hazırlamaktadır.
ÇİFTE STANDARTLAR VE BATI’NIN SEÇİCİ HAFIZASI
Batı’nın tarih konusunda ne kadar seçici davrandığı ortadadır. Cezayir’de yüz binleri katleden Fransızlar, Belçika Kongo’sunda milyonlarca insanı köleleştiren sömürgeciler, Ruanda’daki katliamları görmezden gelenler; bugün kalkıp Türkiye’yi “soykırımcı” ilan edebiliyorlar.
Oysa kendi tarihleriyle yüzleşmemiş, sömürge geçmişlerini aklamamış devletlerin başka milletlerin tarihini mahkûm etmeleri, hem etik dışıdır hem de tarih ilmine ihanettir.
Hollanda Parlamentosu’nun aldığı bu karar, sadece Türk milletine değil, aynı zamanda tarihe ve akademik dürüstlüğe de bir saldırıdır.
Bugün “soykırım” söylemini en çok savunanların bir kısmı, bu olaylara dair Osmanlı arşivlerini bile incelememiştir. 1915 yılında Osmanlı’nın aldığı tehcir kararının ne amaçla yapıldığını, bölgedeki Ermeni çetelerinin ne gibi katliamlar yaptığını bilmeden ya da bilmezden gelerek bu söylemi sürdürüyorlar.
Bu iddiaların, tarihçiler yerine siyasetçiler tarafından dillendirilmesi bile başlı başına bir sorundur. Tarih, parlamento oylamalarıyla değil, belgelerle ve vicdanla yazılır. Ne yazık ki, Ermeni lobilerinin baskısı, Avrupa’daki bazı parlamentoları tarihi istismar etmeye sevk ediyor.
Bir milletin tarihi, siyasi pazarlıklara kurban edilmemelidir.
ARŞİVLER AÇIK, BUYURUN TARTIŞALIM
Türkiye yıllardır çağrı yapıyor: “Tarihi tarihçilere bırakalım. Arşivler açık. Herkes gelip inceleyebilir.” Ancak bu çağrılar karşılık bulmuyor. Çünkü mesele hakikati bulmak değil, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak.
Oysa bugün Doğu Anadolu’nun pek çok yerinde toplu mezarlar hâlâ sessizce haykırıyor: Van’da, Erzincan’da, Bayburt’ta, Kars’ta ve Erzurum’da Ermeni çeteleri tarafından katledilen binlerce Türk’ün kemikleri, bu tarihsel manipülasyonlara en güçlü cevaptır.
PEKİ, NEDEN ŞİMDİ VE NEDEN YİNE HOLLANDA?
Bu sorunun yanıtı hem basit hem karmaşıktır. Basit, çünkü Avrupa’daki bazı siyasi çevreler, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için tarihî meseleleri araçsallaştırmayı kolay bir taktik olarak görmektedir. Karmaşık çünkü bu kararlar yalnızca Ermeni lobisinin baskısıyla alınmamaktadır. Aynı zamanda Türkiye’nin bölgede izlediği bağımsız dış politika, yükselen ekonomik gücü ve Avrupa’nın ikiyüzlü değer sistemine meydan okuması da bu kararlarda etkili olmaktadır.
Hollanda Parlamentosu’nun bu yıl aldığı kararda dikkate değer olan bir başka husus, her yıl 24 Nisan öncesi bu tartışmaların alevlendirilmesi ve neredeyse bir “tören” havasında yeniden gündeme taşınmasıdır. Aynı klişeler, aynı çarpık kaynaklar ve aynı siyasi şablonlar üzerinden sürdürülen bu kararlar, aslında bir vicdan muhasebesinden çok, diplomatik koz arayışının sonucudur.
Bu tür parlamenter oylamalarla Türkiye’ye mesaj verildiği sanılmakta ama gerçekte olan şey şudur: Bu kararlarla yalnızca Türk milletinin tarihi değil, Avrupa’nın kendi değerleri de zedelenmektedir. Zira adalet, ancak hakikatin peşinde koşarak sağlanır; yargısız infazlarla değil.
Bu tür siyasi manevralar, Türkiye’yi bastırmak için kullanılan yıpranmış yöntemlerdir. Ancak artık dünya değişiyor. Gerçekleri dile getirenler susturulamıyor. George Nypels’in 100 yıl önce yazdıkları, bugün yeniden arşivlerden çıkarılıyor ve genç kuşaklara anlatılıyor.
Biz gerçeklerin ne olduğunu biliyoruz. Belgeler elimizde. Vicdanlarımız temiz. Ve en önemlisi, bu ülkenin çocuklarına doğruları anlatmaya devam edeceğiz.
YILLARDIR BU GERÇEĞİ YAZIYORUM:
SUSMADIM, SUSMAYACAĞIM
Bu konuda yıllardır yazıyor, araştırıyor ve kamuoyunu bilgilendiriyorum. Birçoğu tarafından bilinmeyen belgeleri ortaya çıkardım. George Nypels’in 1920’deki yazısını bulup Türkçeye kazandırdığımda, bu belgelerle yüzleşmek istemeyenlerin nasıl sessiz kaldıklarını bir kez daha gördüm.
Bugüne kadar bu konuda onlarca yazı, belge, röportaj ve makale yayımladım. Hollanda basınına gönderdim, parlamenterlere ilettim, gazetelere gönderdim, basın bildirileri hazırladım. Ancak karşımızda ne yazık ki tarih değil, siyasetle çalışan bir mekanizma var.
Hollanda’da yayınlanan ve 24 Nisan’a denk getirilerek piyasaya sürülen “De Armeense Gruwelen Ermeni Vahşeti” isimli kitapta bile bu gerçeklere yer verilmedi. Nypels’in tanıklığı, bilerek göz ardı edildi. İşte bu yüzden, bizim görevimiz bir kat daha ağır. Bu gerçekleri anlatmaya devam etmeliyiz, çünkü biz sustukça tarihi başkaları yazar.
Ben susmadım. Bugüne kadar ne yazdıysam arkasındayım. Her yeni belgeyle, her yeni yalanla savaşmaya da devam edeceğim.
BU BİR TARİH MUHASEBESİ, DEĞİL, SİYASİ DAYATMADIR
Bu noktada net bir ayrım yapmak gerekir: 1915 olaylarının “soykırım” olup olmadığını tarihçiler tartışmalıdır; siyasetçiler değil. Ancak ne yazık ki, bu mesele, özellikle Batı’da akademik dürüstlükten uzak, tamamen lobilerin yönlendirdiği, duygulara hitap eden ve tek taraflı bir anlatıya indirgenmiş durumdadır. Oysa soykırım gibi ağır bir suçlama, yalnızca belgeler, tanıklar ve bilimsel analizler çerçevesinde ele alınabilecek kadar ciddi bir konudur.
GERÇEK GECİKİR AMA GELİR
Nypels’in tanıklığı gibi belgeler, Ermeni iddialarının yalnızca “Türkler masum Ermenileri kesti” anlatısından ibaret olmadığını gösteriyor.
Bugün, George Nypels’in 105 yıl önce yazdığı yazılar bile sansürleniyor, yok sayılıyor, görmezden geliniyorsa; bu, gerçeğin değil propagandanın peşinde koşan bir dünya düzeni ile karşı karşıya olduğumuzu gösterir.
Ancak yine de, gerçeğin bir huyu vardır: Gecikir ama mutlaka ortaya çıkar.
Ve bu gerçeği dillendiren sesler susmadıkça, tarih çarpıtılamayacak kadar güçlü kalacaktır.
Ermeni iddiaları meselesi, tarihsel gerçeklerin çarpıtılması ve siyasi çıkarların ön planda tutulmasıyla şekillenen, uzun süredir devam eden bir tartışmadır. 1915 olayları, Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş koşullarında aldığı sevk ve iskân kararları çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bu kararlar, güvenlik gerekçeleriyle alınmış olup, belirli bölgelerdeki Ermeni nüfusunun başka bölgelere taşınmasını öngörmüştür.
Ancak, bu tarihi olaylar, zamanla bazı çevreler tarafından “soykırım” olarak nitelendirilmiş ve bu iddialar uluslararası platformlarda siyasi baskı aracı haline getirilmiştir. Oysa ki, dönemin belgeleri ve tarafsız raporlar, bu iddiaların gerçeklerle örtüşmediğini göstermektedir. Örneğin, ABD’li General Harbord’un başkanlık ettiği heyetin raporu, Ermenilerin Osmanlı topraklarında gerçekleştirdiği isyan ve katliamları belgelemekte, ancak Osmanlı yönetiminin sistematik bir soykırım politikası izlediğine dair herhangi bir kanıt sunmamaktadır .
ERMENİSTAN BAŞBAKANI BİLE GERÇEĞİ GÖRDÜ
Günümüzde, Ermenistan’da bile bu iddialara yönelik sorgulamalar başlamıştır. Başbakan Nikol Paşinyan’ın açıklamaları, “soykırım” iddialarının, artık Ermenistan’ın dış politika öncelikleri arasında yer almadığını ve bu konunun daha çok tarihsel bir mesele olarak ele alınması gerektiğini göstermektedir .
Bu bağlamda, tarihi olayları objektif bir şekilde değerlendirmek ve siyasi çıkarlar uğruna çarpıtmamak önemlidir. Tarih, duygusal tepkilerle değil, belgeler ve objektif analizlerle anlaşılmalıdır. Bu yaklaşım, hem geçmişin doğru anlaşılmasını sağlar hem de gelecekte benzer hataların tekrarlanmasının önüne geçer.
Biliyorum, bu yazdıklarım birilerini rahatsız edecek. Ama olsun. Çünkü tarih, bir gün mutlaka gerçeği ortaya çıkarır. Bugün George Nypels’in 1920’de yazdıklarını yeniden ortaya koyabiliyorsak, bu bile bir şeydir.
Ben gazeteciyim. Ve gazeteci olarak görevim, neyin “olduğunu” değil, neyin “gerçek” olduğunu anlatmaktır. Gerçek ise nettir: 1915’te bir soykırım değil, iki halk arasında korkunç bir trajedi yaşanmıştır. Ve bu trajedi, sadece Ermenilerin değil, Türklerin de dramıdır.
Bir tarafın acısını kutsayıp, diğerini yok sayarsanız, adaletin değil, propagandanın parçası olursunuz.
Ben tarihçi değilim ama tanıklıkları okuyabilen bir hafızam, arşivleri inceleyebilen gözüm, belgeleri araştırabilen kalemim var.
Ve ben bu kalemi kırmayacağım.
GEÇMİŞTE YAZILANLAR VE ÇİZİLENLER
Ermeni tarihçi Dabağyan: “Soykırım yok”
Ermeni tarihçi Levon Panos Dabağyan artık tamamen bıkmış durumda. Dabağyan’a göre, 1915’teki sözde Ermeni ‘soykırımı’ konusundaki tartışmalar çok uzun zamandır Daşnaksutyun (kısaca Taşnak; Ermeni Devrimci Federasyonu) tarafından domine ediliyor.
Dabağyan, ‘The Armenian Relocation’ (Ermenilerin Göç Ettirilmesi) adlı kitabında, 1915’ten bu yana hâlâ doğrudan bir kanıt bulunamadığını, Osmanlı hükümetinin bu olaylara doğrudan dahil olduğuna dair bir bulgu olmadığını özellikle vurguluyor. Dabağyan buna dayanarak “o zaman bu bir soykırım olarak adlandırılamaz” sonucuna varıyor. Sonuçta doğrudan bir delil yoktur ve Malta yargılamaları sırasında sunulan dolaylı kanıtlar da yeterince güçlü bulunmadığı için tüm Osmanlı Türkleri serbest bırakılmıştır.
******************
DEN BOSCH’TAKİ KATEDRALİN İŞGALİ NEDENİYLE DÖRT TÜRK GAZETESİ GÜNAYDIN, HÜRRİYET, MİLLİYET VE TERCÜMAN BİR BASIN TOPLANTISI DÜZENLEDİ. BU TOPLANTIYA HOLLANDALI MESLEKTAŞLAR DAVET EDİLDİ. BU TOPLANTI SIRASINDA TÜRK GAZETECİLER, KATEDRALDEKİ İNSANLARIN GERÇEĞİ TAM OLARAK YANSITMADIKLARINI BELİRTTİLER.
Hollanda’ya kaçak olarak gelen Ermenilerin, Almelo şehrindeki uyanık bir avukatın, şeytani bir planına göre hareket ederek, kiliselere sığınmaya başlamışlardı. Medya her gün bu konuyu duygusal fotoğraflarla yayınlıyordu. Hollanda’da yaşan Türkler, komşularının bakışlarından bile sıkıntılı günler yaşıyorlardı. İşte o sırada birşeyler yapmamız gerektiğini belirterek, diğer medya mensubu arkadaşlar ile bir karar aldık ve bu durumu Hollanda medyasına anlatmaya karar verdik. Lahey’de organize ettiğimiz bir basın toplantısında gerçekleri ortaya serdik. Türk medyasının, Hollanda medyasına verdiği bilgiler, Hollanda medyasında geniş yer almıştı.
******************
Eildert Mulder, şahsımın Wouter Bos ile yaptığım görüşmeden sonra, yapılan olumlu açıklamaya kızarak, “Türk gazeteci İlhan Karaçay bu açıklamadan hoşlanmıştır” diye yazdı.
Ermeni Soykırımı / Gerçekle Vahşi Bir Tango Yazan: Eildert Mulder
İnkâr etmek, kabul etmek, yoksa hiç bahsetmemek mi? PvdA (Hollanda İşçi Partisi) hâlâ Ermeni soykırımı konusundaki tutumuyla ilgili ciddi şekilde zorlanıyor. Sonuçta ortada 130.000 Türk kökenli seçmenin oyu söz konusu. Wouter Bos- İlhan Karaçay
Bu, Hollanda-Türk gazetesi DÜNYA’nın genel yayın yönetmeni Ilhan Karacay için hoş bir an olmalı. PvdA lideri Wouter Bos, kısa bir süre önce, Hollanda’da görev yapan bir grup Türk gazeteciden özür dilemişti. Bu gazeteciler, köşe yazılarında Ermeni soykırımı ifadesini genellikle tırnak içine alarak ya da “sözde”, “yalanlar” ya da “iddialar” gibi eklerle kullanıyorlar.
*****************
Beş yıl önce yazdığım haber
HOLLANDA PARLAMENTOSUNDAKİ REZALET…
İlhan KARAÇAY
Ülkeler arası sorunların yargılandığı Yüksek Adalet Divanı ile tüm dünyada ün yapan LAHEY, son yıllarda kurulan Savaş Suçluları Mahkemesi ile ününe ün katıp, insan hakları konusunda hayranlık kazanırken, Lahey Parlamentosu’nda alınan iğrenç bir karar, hem şaşırttı ve hem de nefret uyandırdı.
Türkiye’yi, ‘Ermenilere soykırım yaptı’ suçlaması ile oylayan Hollanda parlamentosundaki oturuma katılan 145 üyeden 142’sinin tamamı ‘kabul’ oyu verirken, Türkler’in kurduğu DENK partili 3 milletvekili ‘ret’ oyu verdi.
İşte, kendi geçmişlerini görmezden gelen Hollandalılar, sözde Ermeni Soykırımı’nı ikinci ve hatta üçüncü kez mecliste tartıştılar ve kabul ettiler.
Hollandalılar daha önce, siyasi partilerin seçim aday listelerinde yer alan 3 Türk’ü, sözde soykırımı tanımadıkları için listelerden çıkarmışlardı.
Şimdi de Hollanda parlamentosunda yeni bir komedi sergilendi.
Hollanda’da koalisyon ortağı Hıristiyan Birliği (CU) milletvekili Joel Voordewind tarafından hazırlanan ‘Ermeni Soykırımı’nın tanınması’ önerisine
Türkiye kökenli milletvekilleri tarafından kurulan DENK partisi dışındaki tüm partiler destek verdi. Öneri, 3’e karşı 142 oyla kabul edildi.
Meclis, hükümetten ‘Nitelikli soykırımı kabul etmesi’ talebinde bulunmadı. Hollanda hükümeti, soykırım yerine, ‘Soykırım Meselesi’ demeye devam edecek.
Hollanda geçici Dışişleri Bakanı Sigrid Kaag, alınan bu kararın hükümetin tanıması anlamına gelmediğini, ama 24 Nisan’da Ermenistan’daki ‘soykırımı anma törenine’ hükümeti temsilen bir heyet göndereceklerini söyledi.
Sigrid Kaag, hükümetin, 1915 olaylarıyla ilgili ‘Ermeni Soykırımı’ iddiası konusunda itidalli davranılması gerektiği düşüncesinde olduğunu belirtip “Hollanda hükümeti, BM tarafından bağlayıcı bir karar ya da Srebrenitsa olayında olduğu gibi uluslararası mahkeme tarafından verilen bir hüküm olduğu zaman soykırımdan bahsedebilir” dedi.
Kaag, bunun Ermenistan ile Türkiye arasında bir sorun olduğunu dile getirerek “İki ülke birlikte çalışarak uzlaşmak için beraber adım atmalı ve yaşananları ortaya koymalı” çağrısı yaptı.
Hükümet protokolüne işaret eden Kaag, “Soykırımların tanınmasında, uluslararası mahkemelerin hükümleri, BM’nin bilimsel araştırma ve bulgularındaki açık ve net olan sonuçları Hollanda hükümeti için yönlendiricidir. Hükümet, Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulunun, Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne göre hareket ediyor” diye konuştu.
Meclis oturumu sırasında söz alan hükümet ortağı Demokratlar 66 (D66) Partisi Milletvekili Sjoerd Sjordsma, “soykırımı” tanımanın Türkiye ve Ermenistan’ı uzlaştırmaya yönelik ilk adım olduğunu savundu.
ROUVOET’A MEKTUP
Araştırmacı yazar Gerard Scargo, Hollanda Hıristiyan Birliği Partisi Başkanı Rouvoet’a gönderdiği mektubunda özetle şunları yazmıştı: “Siz, Ermeniler’in soykırım iddialarını doğruluyor ve meclisten geçirmek istiyorsunuz ama, Ermeni iddialarının gerçek olup olmadığını da bilmiyorsunuz.
Size 1920’de Haldels Blad’da yayınlanan bir haber-yorumu gönderiyorum. Okuduğunuz zaman, iki tarafın da birbirlerine karşı acımasızca saldırdıkları ortadayken, neye dayanarak Ermeni iddialarını destekliyorsunuz?
İstanbul’da konuştuğum yazarlar ve Azerbaycan’da gözlerimle şahit olduğum ortama göre, Ermeniler geçmişin bedelini ne olursa olsun almak istiyorlar.
İnsanlık acısı tarif edilemez. O zaman da böyleydi, şimdi de…
Siz bir Hıristiyan olarak hangi tarafı seçiyorsunuz?”
*****************
HOLLANDALI GAZETECİNİN 1920’DE YAZDIKLARI
“Ermeni Soykırımı Yoktur” demeyi suça dönüştürecek kadar içlerine sızmış lobilerin esiri haline gelenlere ve kendi tarihlerinden kesit sunmak isteyenlere; 1920 yılında Hollanda gazetesinde çıkan haberin küpürünü (üstte) ve bu küpürün Hollandaca ve Türkçe metnini (aşağıda) sunuyorum.
Rus-Ermeni sınırında görev yapan George Nijpels’in, 1920 yılında Hollanda’nın Algeemen Handelsblad gazetesinde yayınlanan haberi; sözde Ermeni soykırımı iddialarının, zamanın savaş şartları içinde Türkleri nasıl tek taraflı resmetmeye çalışanların eseri olduğunu bir “Batılının” dilinden ortaya koyuyor.
Önce ismi açıklanmayan Hollandalı gazetecinin kim olduğunu da yıllar sonra buldum. Bu gazeteci 1885-1977 yılları arasında yaşamış olan George Nypels idi.
Nypels’in, sözde Ermeni soykırımı hakkındaki yazısını Türkçe ve Hollandaca olarak aşağıda bulacaksınız.
********************
Algemeen Handelsblad
Amsterdam
25.05.1920-Salı
TÜRK-ERMENİ SORUNU
Balkanlarda görev yapan bir gazeteci arkadaşımızdan aşağıdaki ilginç mektubu aldık. Bu mektubun içeriği, Ermeni sorununa Batı Avrupa’daki alışılageldik görüşten farklı bir bakış getiriyor. Bu gazeteci arkadaşımızın tarafsızlığına büyük güvenimiz var. Onun olayları değerlendirmesi daima kanıtlara dayandığı için, yazılarını yorumsuz olarak ve hiç bir değişiklik yapmadan olduğu gibi yayınlıyoruz.
Aynen Sultan Abdülhamit devrinde olduğu gibi, bugünlerde Kilikya’dan yeniden çok sayıda Ermeninin katledildiğine dair çirkin haberler geliyor. (Fransız işgali altındaki Adana, Gaziantep, Maraş ve Urfa’daki Ermeni zulmune ve katliamlarına karşı Kuvvayı Milliye Hareketleri) Konuyu çoktan unutmuş olan dünya kamuoyu, bu haberlerle yeniden şok oldu. Aslında din uğruna yapılan bu iğrenç katliamları savunmaya ve koruma altına almaya hiç niyetim yok. Fakat her gerçeğin iki yönü vardır. Olaylar sırasında Türkiye’yi parçalayıp yıkmak isteyen itilaf devletleri ve basını, propaganda yaparak Kilikya’daki Ermeni kıyımını Türklere karşı bilinçli olarak kullandılar ve bütün yıkımın Türkiye tarafından yapıldığını iddia ettiler. Önemli olan gerçeğin ne olduğunu bulmaktır. Bu bilinçle, sözü edilen bu kitlesel katliamdan gerçekte yalnızca Türklerin sorumlu olamayacağını gözler önüne sermek istiyorum.
Bu konuda fikrimi söyleme hakkını kendimde buluyorum. Çünkü Birinci dünya savaşı süresince Türkler ve Ermenilerin birbirleriyle nasıl bir nefret ile boğuştuklarını çok açık bir şekilde gözlerimle gördüm.
İşte, giysilerinden Türk oldukları anlaşılan bir grup insan, Ermeniler tarafından katledilen yakınlarının iskeletleri ile görülüyor.
1918 baharında Rusların yenilgisinin sonucunda Türkiye yeniden saldırıya geçtiginde ve peygamberin mukaddes bayrağı Osmanlı ülkesinin dışında da dalgalandığında, ki Küçük Kaynarca anlaşmasından beri hiç böyle olmamıştı; ben kendimi Ermeni-Rus sınır bölgesinde buldum ve Türklerin Kafkasya’da ki ilerlemelerine şahit oldum.
Savaşı yaşayan bir kişi, bir ülke ve ulusunu tanımak için savaş halinden daha iyi başka bir fırsat olmadığını kabul edecektir. Bu durumda bütün insani canavarlıklar büyük bir şiddetiyle ortaya çıkar. Savaşımın gerektirdiği kaba güç kullanma ile, kültür ve uygar davranışlar kaybolur. O sıralar Avrupalı olarak bir tek ben, bu kritik ortamda bulunuyordum. Bu durumda söylenebir ki Türklerin Rus- Ermenistan’ına ilerleyişi sırasındaki olayların tek Avrupalı şahiti bendim.
Seyahatime başlamadan önce Ermeni yanlısıydım. 1916-1917’de İstanbul’daki kalışım sırasında, Ermenilere yapılan toplu katliam hakkında, az çok bilgisi olan Avrupalılardan ve Türkiye Ermenilerinden yeteri kadar tiksindirici, çirkin ayrıntılar duymuştum. Bu kişiler Türkleri suçlu ve Ermenileri de, barbar Türklerin masum kurbanları olarak görüyorlardı.
Türklerle aram yeterince iyi olduğu için, bu hassas konuda, hiç bir Avrupalının konuşmaya cesaret edemeyecegi şeyleri sorabiliyordum. Türklerin bana karşı olan davranışları, benim Ermenilerin suçsuz, Türklerin de suçlu olduğuna dair inancımı kuvvetlendiriyordu. Çünkü ben Ermeni olayları ile ilgili bilgi almak için, soru sorduğumda Tüklerden şöyle yanıt alıyordum: “Bizim hakkımızda anlatılanların hepsi doğru. Biz 1 milyon Ermeniyi kestik. Bu korkunç bir katliamdı. Fakat biz bu konuda haklıydık ve bu suçtan ötürü ancak kendimize karşı sorumluyuz.” Bütün çabalarıma rağmen bu konuda ayrıntılı ve olayların gerçek nedenleri hakkında bilgi elde edemiyordum. Ben de bu durumda şöyle bir yargıya varabiliyordum: Orada Hristiyanlara karşı fanatik bir din savaşı güdülüyordu. Bu olaylar Ermenistan’ın dünyayla tüm ilişkisinin kesildiği Yukarı Ermenistan’da meydana geliyordu. Orada Ermeniler Türklerin insafına terk edilmişti.
1918 ilkbaharında Trabzon’a geldim. Bilindiği gibi kıyıdan Ermenistan’in dağlık bölgelerine giden tek yol buradandır. Trabzon 1915’de Ermeni katliamını yaşamıştı. 3 yıl sonra bu kentte yaşayan Rumlar ve Avrupalı Levantenler bana Trabzon surları içinde olan inanılmaz vahşeti; Trabzon sokaklarında nasıl Ermeni kanı aktığını, Ermeni mahallelerinin nasıl alev alev yandığını, bu olaylardan günler haftalar sonra bile çocuk cesetlerinin Platana limanındaki Bizans duvarına vurduğunu anlatıyorlardı. Ben yanmış yıkılmış mahalleleri gördüm. Bana bunların bir zamanlar Ermeni mahalleleri olduklarını anlattılar. Bana Hristiyan kiliselerini gösterdiler. Bunlar Ermeni kiliseleriymiş. İnsanlar gübre yığınlarını eşelerken hala kemikler ve ceset artıkları buluyorlarmış. Bana bunların Ermenilere ait olduklarını anlattılar.
Bütün bunlar, insanın hiç unutamayacağı korkunç izlenimlerdi ve herkes bir tek şey diliyordu: “Tanrı bizi ve herkesi bu barbarlıktan ve Müslümanların düşmanlığından korusun.”
Bütün bu olanlardan dolayı ben lanetlerimi yağdırırken şüphesiz ki Hristiyanların tarafını tutması lazım gelen sıradan yaşlı bir Fransiskaner papazı başını salladı ve “Yanılıyorsunuz”, dedi. “Sadece Türkler suçlu değildir. Avrupa’dan gelen ve Avrupa kültür anlayışıyla Asyayı değerlendiren biri olarak, doğal olarak bu halkın yok edilmesi suçuna karşı lanetlerini yağdıracaksın. Fakat senin gördüklerin ve sana anlatılanlar, gerçeğin tamamı değildir. Bütün bunları anlayabilmen için olayları bir Asyalı gibi görmen ve yorumlaman gerek. Şunu unutma ki burada yüzyıllardır birbirlerinden nefret eden ve birbirine kin güden iki halk var. Burada iki farklı zihniyet var: Ermeni ve Türk zihniyeti. Bu iki düşman görüşteki insanlar birbirlerinin yok edilmesi gerektiğine inanırlar. Evet 1915’de Ermeniler yok edilmişlerdi, her şey onlara karşydı ve yenilgiyi kabullenmek zorundaydılar. Fakat insan şuna inanıyor ki, eğer aynı konuma Ermeniler sahip olsalardı onlar da Türklere aynısını yapacaklardı. Benim raporlarımdan ve benim Beyazıt, Van, Erzurum ve Erzincan’daki görevlilerden aldığım raporlardan biliyorum ki 1915’de Ruslarla savaş başladığında Ermeniler, Türk ordusunun arkasından isyana kışkırtıldılar ve Türk köy ve kasabalarını yıkıp, yerle bir ettiler. Daha sonra Türkiye’de olan olaylar işte Ermenilerin bu ilk düşmanca tutumu nedeniyle başlamıştır. Kabul ederim ki çok korkunç şeyler oldu; Şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde çok kan aktı. Fakat Ermeniler bu kan gölünün oluşmasında suçsuz değillerdi. Türkler gereğinden fazla ileri gittiler, fakat suç yine sadece Türklerde değildi. Suç Avrupalılarda görülmeyen çok derin nefretlerin oluştuğu, Asyalı düşünce tarzındaydı ve bu düşünceyle yapılan savaşta vahşice davranışlar ortaya çıkıyordu. ”
” Örneğin Trabzon’a bak. Yanmış, yıkılmış Ermeni semtlerini gördün, fakat yerle bir edilmiş Türk mahallelerini de gördün mü? Henüz daha taze Türk mezarlarına da dikkat ettin mi? Hayır mı! Haydi git ve gör. Ermeniler de aynı pozisyonda oldukları zaman Rus ordusunun korumasında zafer kazandıklarında, 1915′ de yaşananlar tekrarlandı. Fakat bu sefer Türkler, Ermenilerce katledildi. Ermeniler, nerede bir Türk bulsalar onu acımasızca kesip doğradılar, nerede bir cami görseler onu yağmalayıp yaktılar. Türk mahalleleri yakıldı, duman ve alev içinde kaldı. Tıpkı bir zamanlar Ermeni semtlerinde olduğu gibi. Şimdi Anadolunun içlerine gidip savaşın bütün bu izlerini takip edebilirsin: Bayburt’da, Erzincan’da,, Erzurum ve Kars’da. Oralarda daha dumanı tüten yığınlar göreceksin; daha çok kan ve ceset koklayacaksın. Ancak bunlar Türklerin ölüleri olacaktır.”
Fransiskaner rahip bana gerçekleri söylemişti. Aylarca Ermenistan ve Kürdistan(Doğu Anadolu ve Kafkasya) içlerinde yolculuk yaptım ve gerçekten de rahibin bana anlattıklarının doğru oldugunu gördüm. Rus ordusunun geri çekilmesinden ve bunu takip eden barış anlaşmasından sonra, sözün ona Ermeni ordusu( Ermeni çeteleri) çeşitli operasyonlar yaptı. Bu çeteler Rusların çekildikleri bu Türk bölgelerini işgal ettiler. Ruslar işgal sırasında Türklerin canlarını ve mallarını koruyorlardı. Rusların geri çekilmesinden hemen sonra olanlar ise, yürek parçalayıcıdır. Küçük Türk yerleşim birimlerindeki insanlar, General Antranik ve Murat’ın çeteleri tarafından tek bir canlı kalmayıncaya kadar katledildi. Camiler son taşına kadar tahrip edildi.
Bu bulunmaz fırsatı yakalayan Ermeniler, beklentilerini, hayallerini bayağı genişlettiler ve neredeyse bütün Anadolu sanki onların olacakmış gibi davranmaya başladılar. Anadolu’da yaşayan Türklerle, yaşayan son erkeğe, son kadına ve son çocuğa varıncaya kadar hesaplaşabileceklerini ve onları yok edeceklerini umuyorlardı. Ben Erzincan’da yıkıntılar arasında yatan yüzlerce boğazlanmış Türkün cesedini gördüm. Kuyuların içine ışık tuttuğumda cesetlerle dolu olduğunu gördüm. Açılan toplu mezarlarda yüzlerce kadın ve erkek cesetlerinin üstüste yığılmış olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Bunları kim yapmıştı? Zafer kazanan Ermeniler tabiki. Böyle manzaralar sürekli olarak Yukarı Ermenistan yollarında, Kürdistan ve Rusya-Ermenistan’nda bana eşlik etti. Türkler’inde şimdi tekrar bir zafer kazandıklarında öç almaları ve öfkeyle misilleme yapmaları şaşırtıcı mıydı dersiniz? Şunu da itiraf etmeliyim ki, Rusya Ermenistan’ına yürüyüşleri sırasında Türkler tarafından yapılan öldürmeler de sürdü. Sarıkamış sınırının karşı tarafında birbirine yakın Ermeni yerleşim yerleri ateş ve demirle yerle bir edildi. Asya’nın bu vahşi ülkesinde şimdi zafer kazananlar, önceki zafer kazananlara karşı korkunç vahşi bir öfke duyuyorlardı. Halkların halklara karşı bu acımasız davranışlara nasıl kışkırtıldıklarını, bu acımasız nefreti, bizim Avrupalı beyinlerimiz anlamaz. Fakat biz Yukarı Ermenistan denilen bu bölgenin uygarlığı ile, Avrupa halklarının eski kültürünün karşılaştırılabileceğini düşünmemeliyiz. Çünkü buralarda yaşayan halkların milliyetleri yoktur, fakat çeteleri vardır. Bunu şöyle açıklamak mümkün. Buralarda iki çete karşılaştığında, bu taraflardan birinin imha edilmesi demek oluyordu. Bu nedenle bugüne kadar Büyük Ağrı Dağları’nda birlikte yaşamak için uzlaşmak, ortayolu bulmak diye birşey düşünülemez. Bunun yerine yanlızca imha etmek geçerlidir. Yukarı Ermenistan’ın çıplak dağlarında bir anlaşma yoktur, sadace ölüm kalım mücadelesi vardır. Kazanan yaşar, kaybeden ölür….
Benim Aleksandropol’de(Gümrü) kalışım sırasında orada yaşayan insanların düşünce yapısına ışık tutan şöyle bir olay oldu. Bir gün Alagöz dağları yönünden bir top atışı duyuldu. Türk sınırı arkasında korku içinde yaşayan Ermeni halkı bunu şöyle açıklamışlar; İngilizler Türklere karşı ilerliyorlar ve Türkler birkaç saat içinde yenilmiş olacaklar. Birden Türk sınırının gerisinde bir ayaklanma oluştu ve Ermeni köylerindeki zayıf Türk nöbetçileri şeytanca işkencelerle öldürüldü. Fakat ortada Ermenilerin geldiklerini sandıkları İngilizler yoktu. Olayın aslı şu idi: Kafkas Ermenilerinden bir birlik önce Türk cephesini yarmayı denemişler. Top atışı sesleri bu yüzdendi. Bu çatışma birkaç saat sonra bitti. Fakat sıra intikam almaya gelmişti. Türk askerlerinin sinsice katledildiği Ermeni köyleri yakılmaya başlandı. Bu durumda Ermenilerin hiç suçu olmadığı söylenebilir mi?
Tamamen Türklerin eline geçen Aleksandropol (Gümrü) kenti bir Ermeni kentiydi ve ben burada Türk işgaline rağmen günlük işlerini güçlerini yapan, şehrin ileri gelen Ermenileri ile tanıştım. Bu kişiler Ermeni çetelerinin düşüncesiz davranışları nedeniyle Türklerin bir gün öç alacakları düşüncesiyle sürekli korku içinde yaşıyorlar ve bir gün sırf bu yüzden yok olacaklarına inanıyorlardı. Ermeni halkının bir kısmı, ki buna ileri gelenleri diyebilirim, Türklerle barışcı bir anlaşma yapılmasının taraftarıydılar. Çünkü şimdi beraber yaşamak zorundaydılar ve karşılıklı bir antlaşma, bu cinayetlere bir son verebilirdi. Fakat halkın büyük bölümü ve çeteler yani sözde Ermeni askerleri, barışın adını bile etmiyorlardı. Onların sloganı: ” Ya biz, ya da onlar; birimizden biri yok olmalı” idi.
Düşününüz, Antlaşma ve barış isteyenler, Ermeni halkının büyük çoğunluğu tarafından lanetleniyordu. İçinde bulunduğum Ermeni çevrelerinden bazı insanlar bana açıkça şöyle diyorlardı: ”Şimdi Türkler başa geçti, ancak biz pek yakında tekrar başa geçtiğimizde elimize geçirdiğimiz hiç bir Türk’ü sağ bırakmayacağız. Onlarla bizim aramızda bir anlaşma olması mümkün değil. Asırlardır görülecek bir hesabımız var onlarla. Sürtüşmemiz, halkımızın tarihi kadar eskidir. Bu savaşım, Türklerin ülkemize gelmesiyle başladı. Bu savaş ya biz, ya da onlar yok olana kadar sürecektir. Biz barış istemiyoruz. Lanet olsun Türklerle dostluk kuranlara!”
İste o zamanlar Ermenilerin düşünceleri böyleydi. Ermenilerin bağımsızlıklarını kazanma ümitleri pek yoktu. Zaferi kazanan Ay-Yıldız’ın(Türklerin) ise bütün Rus- Ermenistan’ını ele geçirecegi görülüyordu.
İşte bunları duyduktan sonra, şimdi Türklerin geri çekilip de, Türk yerleşim yerleri tekrar Ermenilerin eline geçtikten sonra olanları tahmin etmek, herhalde zor olmasa gerektir.
Uzlaşmalar ancak uygar halklar arasında olabilir. Vahşi Asya’nın halkları arasında sadece nefret ve yok etme duyguları vardır. Evet, Türkler suçludur, katlettiler, ancak ellerine fırsat geçince aynı katliamları yapan Ermeniler acaba daha az mı suçlular? İnsan Asya’yı sadece Asyalı bakış açısıyla değerlendirebilir.
**************
Yazının Orijinal Hollandacası
Algemeen Handelsblad
Amsterdam
25.05.1920 van Dinsdag
ARMENIE
De Armenisch-Turksche kwestie
Van een onzer medewerkers in den Balkan ontvingen wij den volgenden interessanten brief, waarvan de inhoud een anderen kijk geeft op de Armenische quaestie dan de in West Europa gebruijkelijke. Wij stellen in de objectiviteit van dezen medewerker het grootste vertrouwen. – Zijn betoogtrant bevat het bewijs dat hij dit verdient – en drukken daarom zijn correspondentie ongewijzigd en zonder commentaar af.
Evenals onder de regering van Sultan Abdulhamit komen uit Cilicie weer weerzinwekkende berichten over massaslachtingen van Armeniers, waardoor de zenuwen van de tamelijk afgestempte wereld weer opniew worden geschokt. Het valt mij in de verste verte niet in om slachtingen, door wie de ook worden gehouden, te rechtvaardigen en den weerzinwekkendsten van alle moorden, de gooddienstmoord, in bescherming te nemen. Maar elke waarheid heeft twee kanten, en wanneer de Armeensche perspropaganda het Armeensche bloodbad in Cilicie teger de Turken weet uit te buiten, in dezen zin, dat zij daardoor de volledige vernietiging van Turkije door de Entente bewerkt, dan meen ik dat het in het belang der waarheid is, om te onderzoeken of werkelijk alleen de beestachtigheid van de Turken aan deze massamorden schuldig is.
Ik geloof, dat ik eenig recht heb om dit uit te maken, want ik had gelegenheid om Turkije gedurende den oorlog bij wijze van spreken, in neglige te zien en wel juist daar, waar de Armeensche en Turksche stammen in den meest verbitterden haat elkaar te lijf gaaan.
In de lente van het gedenkwaardige jaar 1918, toen ten gevolge van de Russische nederlaag, Turkije het offensief weer begon, en de vlag van den profeet zegevierend in vreemde landen woei, wat sinds den vrede van Küçük Kaynarca niet meer gebeurd was, bevond ik mij in het Armeeinsch-Russische grensgebied, en maakte een deel van den Turkschen opmarsch in het voornamelijk door Armenieers bewoonde gebied mee.
Een ieder die weet wat oorlogvoeren betekent, zal moeten toegeven, dat er geen betere gelegenheid is, om een land en volk te leren kennen, als juist in den oorlog, waar alle menselijke hartstochten met geweld tot uiting komen, en waar het laagje cultuur en veinzerij voor de ruwe, hoogere noodzakelijkheid van de oorlogsvoering verdwijnen. Als eenige Eoropeaan bevond ik mij toen ter tijd in de kritieke omgeving en ben misschien de eenige Europeesche getuige ervan geweest op welke wijze de gebeurtenissen gedurende den Turkschen opmarsch in Russisch-Armenie zich hebben toegedragen, en hoe deze beide volkeren tot elkander stonden.
Voordat ik mijn reis begon, was ik reeds Armenisch gezind. Ik had gedurende mijn oponthoud te Konstantinopel, in de jaren 1916/17, genoeg weerzienwekkende details over de Armeensche massamorden in Turksch-Armenie gehord en de Europeanen, die meer of minder goed over de gebeurtenissen in Armenie ingelicht waren, gaven dan Turken alleen de schuld en beschouwden de Armeniers als de onschuldige offers van den Turkschen goddiensthaat en van de dierlijke hartstochten van een barbaarsch volk.
Mijn verhouding tot de Turken was goed genoeg om hen ook over dit netelige punt, wat een Europeaan bijna niet te berde durft te brengen, te spreken. De houding der Turken moest mij in mijn overtuiging sterken, dat de Armeniers onschuldig waren en de Turken alle shuld hadden. Want met een eigenaardige bruuske afwijzing werd mij steeds door iedereen Turk, wien ik ver het pro en contra van de Armeensche quaestie om inlichtingen vroeg, geantwoord: “Ja alles is waar wat men over ons verteld. Wij hebben een millionen Armeniers afgemaakt; het was afschuwelijk bloodbad, maar wij waren in ons recht en wij zijn daarvoor alleen tegenover ons zelf verantwoording schuldig.” Het gelukte mij niet nog verdere details, of de gronden van deze verschrikkelijke daden te, weten te komen. En ik kon alleen tot den slotsom komen ….. In de loogelaten hartstochten van den oorlog het goddienstfanatiesme tegenover de Cristenen zich liet gaan, waar het maar gelegenheid daartoe zag. En dat gebeurde in het hoogland van Armenie, waar de van de gehele wereld afgesneden. Armenieers aan den Turken overgeleverd waren.
In het voorjaar van 1918 kwam ik in Trabzon van waaruit -gelijk bekend is -de einige beganbare weg naar binnenland van Hoog-Armenie loopt.
Trabzon zelf was in 1915 getuige van een Armeensch bloedbad en drie jaar later wisten Grieken en Levantijnsche Europeanen mij nog in kleuren en geuren te vertellen van de onbeschrijfelijke gruwelscenes, die zich binnen de oer-oude muren van de Trabzon in 1915 afgespeeld hebben. Hoe op de straten van Trabzon het bloed der Armeniers vloeide! Hoe de Armeensche wijken in rook en vlammen opgingen en nog dagen en weken na het bloedbad de lijken van kinderen tegen den oer-ouden Konstantijnschen dijk en in de haven van Platana aanspoelden. Ik zag geruineerde streken en men vertelde mij, dat dit eens Armeensche wijken waren geweest. Men toonde mij Cristelijke kerken. Dit waren de kerken der Armeniers. Men rakelde de mesthoopen op en beenderen en vergane lijken kwamen te voorschijn. Dat zijn lijken van Armeniers, zeide
men mij.
Dit zijn zulke ontzettende gewaarwordingen, die men nooit vergeet en die bij iedereen maar een wensch doen opkomen: God behoede onsen een ieder voor deze barbaarscheid en voor den godsdiensthaat der Mohammeden!
Maar een prior der Franciskaner monniken, een envoudige oude prister, die ongetwijfeld aan de zijde van de Cristenen stond, schudde zijn hoofd, toen ik in verwenschingen tegen de Turken uitbrak. “Gij vergist u” zeide hij, “de Turken hebben niet alleen schuld. Ja voor iemand die uit Europa komt en die met Europesche begrijpen over Azie will oordeelen, die zal de misdaad van het uitroeien van dit volk verwenschen. Maar het is niet de geheele waarheid, die gij gezien en gehoord hebt. Gij moet deze dingen door een Aziatische bril bekijken en begrijpen, dat hier twee volken elkaar met eeuwenouden haat en verbittering te lijf gaan. Men heeft hier twee mentaliteiten, de Turksche en de Armeeensche en beide mentaliteiten zeggen, dat een van hen te gronde gaan. Ja, in 1915 waren het Armeniers, die te gronde zijn gegaan.Alles werd tegen hen in werking gesteld, en zij moesten de nederlaag lijden. Maar zijt gij er wel van overtuigd, dat de Armeniers in dezelfde omstandigheden niet hetzelfde zouden hebben gedaan of deden? Ik heb mijn rapporten van missies, uitgezonden door mijn orde in Beyazıt, Van, Erzurum, Erzincan; uit de rapporten weet ik, dat in 1915 toen de oorlog met Rusland begon, het de Armeniers waren, die achter het Turkse leger de revolutie aanwakkarden en de Turksche dorpen en nederzettingen ontvolkten en met den grond gelijk maakten. De verdere gebeurtenissen, die daarna in Turkije voorvielen, waren alleen de gevolgen van deze eerste vijandelijke houding der Armeniers. Ik geef toe, dat er verschrikkelijke dingen gebeurd zijn; er is zooveel bloed gevloid als nog nooit te voeren. Maar onschuldig waren de Armeniers aan het ontstaan van het bloedbad niet. En wanneer de Turken dan verder gegaan zijn dan nodig was, dan ligt daarvan de schuld niet alleen bij de Turken, maar bij de mentaliteit van Azie, waar de volkenhaat dieper gaat dan bij de Europesche volken en waar de oorlog beesachtige vormen aanneemt.”
“Zie b.v. naar Trabzon. Gij hebt de platgebrande Armeensche wijken gezien, maar hebt hij ook de platgebrande Turksche wijken aanschouwd? Hebt gij op de nog frissche graven van de Turksche bevolking gelet? Neen! Ziet toen de Armeniers zich in de zelfde positie bevonden als de Turken, toen zij zegevierend voortrukten onder de bescherming van het Russische leger, toen herhaalde zich het schouwspel van het jaar 1915, maar toen moesten de Turken het ongelden. Waar de Armeniers een Turk vonden, daar werd hij onbarmhartig neergehouwen, waar zij een Turksche moskee zagen werd deze geplunderd en in brand gestoken. Turksche wijken gingen even goed in rook en vlammen op als Armeensche wijken. Gij gaat thans het land in en gij zult de sporen van den oorlog kunnen volgen: Bayburt, Erzincan, Erzurum en Kars. Gij zult nog rookende puinhoopen zien; gij zult nog bloed en lijken ruiken, maar dat waren echter Turkse lijken.”
De Franciscaner pater heeft slechts de waarheid gezegd. Maandenlang ging ik dwaars door Armenie en Kurdistan en ik vond bevestigd, wat hij mij verteld had. Na den terugtocht van het Russische leger, die op de Russische vreede volgde, namen de troepen van het z.g. Armeensche leger, de militaire operaties in de bezette Turkse gebieden over. Gedurende de Russische bezetting beschermden de Russen het leven en eigendommvan de Turken. Wat na dan terugtocht van de Russen gebeurd is, is hartverscheurend. De kleine Turksche nederzettingen werden door de benden van generaals Adronits en Murat tot den laatsten man afgemaakt, kerken tot den laatsten steen vernield.
Toen waren de Armeensche verwactingen nog hoog gespannen. Hun plannen reikten ver, omspanden het geheele Turksche rijk. En zij hoopten dat zij met den erfvijand zouden kunnen afrekenen tot den laatsten man, de laatste vrouw, het laatste kind. Ik heb in Erzincan ruines gezien, waar honderden lijken van gewurgde Turken lagen tusschen de puinhoopen. Ik heb licht laten schijnen in putten, die vol lijken waren. Ik heb met eigen ogen gezien, dat graven open gemakt werden, waarin mannen-en vrouwenlijken overelkaar lagen, bij honderden. Wie hadden dit gedaan? Die overwinnende Armeniers.
Deze tooneelen vergezelden mij op den verren, langen weg door Opper-Armenie, Kurdistan tot in Russisch-Armenie. En is het een wonder, dat de Turken, toen zij weer overwinnaars waren, wraak namen, kwaad met kwaad vergolden? Ik moet erkennen dat tijdens den Turkschen opmarsch naar Russisch- Armenie het moorden voortgezet werd door de Turken. Aan den anderen kant van de grens van de Sarıkamış werden de Armeensche vestigingen, die daar tamelijk gezaaid zijn, ontvolkt met vuur en ijzer. De meest verbitterde volkshaat woedde tegen de vroegere overwinnaars, thans overwonnenen , in den beestachtigen vorm, een wild land van Azie eigen. Onze Europeesche hersens begrijpen deze onverbiddelijke haat niet, die volkeren tegen volkeren opzweept tot de ergste gruweldaden. Maar wij mogen niet vergeten, dat Opper-Armenie een land is, waarvan de beschaving vergeleken kan worden met de oer-cultuur der Europeesche volkeren. De volkeren daar zijn geen naties, doch horden. En zoals in den oertoestand der volkeren een ontmoeting van twee hordende vernitiging beteekende van een dezer twee, zoo is men in de bergen om den Grooten Ararat heden ten dage nog niet bedacht op samenleven, doch op vernietiging. In de kale bergen van Opper-Armenie bestaat er geen compromis, alleen strijd op leven en dood. De overwinnaar leeft, de overwonnene kan alleen sterven.
Tijdens mijn verblijf in Alexandropol(Gümrü) gebeurde het volgende, dat een goed licht werpt op de mentaliteit van de menschen aldaar. Uit de richting van de bergengroep Alagöz hoorde men op een dag kanongedonder. De Armenische bevolking, die achter het Turksche front in angst en beven leefde, legden dit kanongedonder zoo uit, dat de Engelschen oprukten tegen de Turken. En zij leefden in de overtuiging, dat de Turken binnen enkele uren verslagen zouden zijn. Onmiddelijk ontstond achter het Turksche front een opstand, en de zwakke Turksche posten in de Armenische dorpen werden op de geraffineerde manier dood gemarteld. Maar de Engelsen kwamen niet. Een detachement van Kafkas- Armeniers had getracht door het dunne Turksche front te breken. Vandaar het kanongedonder. En toen het gevecht een paar uur later voorbij was, kwaam de wraak. De dorpen, waarin Turksche soldaten vermoord waren werden vernietigd. Kan men zeggen, dat de Armeniers geen schuld hadden?
In Alexandropol zelf, in een zuiver Armeensche stad, waar, niettegenstaande de Turksche bezetting, de Armeniers rustig hun werk deden , kwam ik veel in aanraking met toonaangevende Armeniers. Zij leefden voortdurend onder een verschrikkelijke angst, dat op een dag door een onbedachtzame handeling van Armeensche benden de Turken wraak zouden nemen en dat zij dan het eerst er aan zouden moeten gelooven. Een gedellte van Armeensche volk, het beste deel- was voor een vreedzame overenstemmming met de Turken. Men was nu eenmaal gedwongen samen te leven. En dan zou toch alleen verdraagzaamheid een eind kunnen maken aan het moorden. Mat het grootste gedeelte en de benden, de zoogenaamde militairen wilden van vreede niets weten. Hun leuze was : “Zij of wij, een moet te gronde gaan.”
De mannen, die verdraagzaamheid en verzoeninig predikten, werden verwenscht door het gros van het Armeensche volk. Men zei mij openlijk in Armeensche kringen: “Nu zijn de Turken baas. Maar spoedig zullen wij weer heer en meester zijn en dan zullen we geen enkelen Turk, die in onze handen komt in leven laten. Tusschen ons is geen overeenstemming mogelijk. Wij hebben een rekening eeuwen oud te vereffenen. Onze strijd is zoo oud als ons volk. Deze strijd begon op den dag, waarop de Turken in ons land kwamen en zal tot den dag duren, waarop wij op zij te gronde gaan. Een verzoening willen wij niet. Vervloekt zijn zij , die vriendschap sluiten met de Turken. ”
Zoo was de stemming in een tijd, waarin de Armenen geen hoop hadden ooit van de Turken bevrijd te worden. Het zag er naar uit, alsof de overwinnende halve maan geheel Russisch- Armenie tot zich zou trekken.
Hiernaar kan men beoordelen, wat er gebeurd is, toen de Turken moesten terugtrekken en de Turksche vestiginggen weer in handen van de Armeniers vielen.
Een vergelijk is alleen mogelijk tusschen beschaafde volkeren. Bij de volkeren van het wildste Azie bestaat alleen haat en vernietiging. “De Turken zijn schuldig. Zij hebben gemoord.” Zijn echter de Armeniers minder schuldig, die ook hebben gemoord, zoodra daartoe de macht bezeten?
Azie kan men alleen beoordeelen met Aziatische ogen.
Hollanda’da Kültür Bakanlığı yapmış olan, Corendon Hava Yolları ve Tur Operatörlüğü CEO’su Günay Uslu, şimdi de bir ‘Radyo Yıldızı’ olma yolunda…
Geçmişteki başarılarını ve üstlendiği görevleri daha önce sık sık yayınladığım Günay Uslu’nun, AZ SONRA (19 Nisan 2025) saat 10.00’da Radyo NPO Klassiek’te yayınlanacak olan konuşmasından bazı başlıklar şöyle:
*Avrupa klasik müziğinde Osmanlı etkisi
*Mehterin ilham verdiği eserler (Mozart, Beethoven, Liszt, vs.)
*Doğu-Batı ilişkileri, kültürel hayranlık ve etkileşim
*Türk müziğine olan merakın sanatsal boyutu *Avrupalı Bestecileri Etkileyen Mehter: Müzikle Osmanlı’nın İzinde *Troya’dan Mehter’e: Avrupa Klasik Müziğinde Türk İzleri
(Hollandacası altta Nederlandse versie onderaan)
Avrupa’nın klasik müzik mirasında Türk izlerini keşfetmeye hazır mısınız?
Avrupa’nın en büyük bestecileri neden Türk marşları besteledi?
Mozart’tan Fazıl Say’a, müzikte Osmanlı etkileri, mehterin ilhamı ve kültürel etkileşimin izleri…
Çeşitli branşlardaki başarılı kariyerinde bir ‘Sanat Tarihçisi’ olarak da anılan Günay Uslu,
az sonra, 19 Nisan Cumartesi sabahı saat 10.00’da Radyo NPO Klassiek’te yayımlanacak ve saat 12.00’ye kadar sürecek olan özel programında, Mozart’tan Çaykovski’ye, Purcell’den Fazıl Say’a uzanan müzikal bir yolculuk sunacak.
Uslu, bu yolculukta, Osmanlı mehter müziğinin, yeniçeri ritimlerinin ve Türk marşlarının, Batılı besteciler üzerindeki etkisine ışık tutuluyor. Mozart’ın “Türk Müziği ile besteledim” dediği Saraydan Kız Kaçırma operası, Fazıl Say’ın caz dokunuşlu Türk Marşı yorumu, Sultan Abdülaziz’in piyano valsleri ve 19. yüzyılın kadın Türk bestecisi Kevser Hanım…
Hepsi bu programda ses buluyor.
Ayrıca Troya’dan Roma’ya, Curaçao’dan Amsterdam’a uzanan bir kültürel anlatı, Türkiye’nin dünya kültüründeki yeriyle birlikte ele alınıyor.
1972 doğumlu Günay Uslu, kültür tarihçisi, siyasetçi ve iş kadınıdır. Miras çalışmaları, kültür politikası ve yönetimi ile müze çalışmaları alanlarında akademik bir geçmişe sahip olan Uslu, Amsterdam Üniversitesi’nde doktora yapmıştır. Tezi, Homer, Troya ve Türkler: Geç Osmanlı İmparatorluğu’nda Miras ve Kimlik, 1870-1915, Homeros, Troya ve Heinrich Schliemann’ın arkeolojik keşiflerinin Osmanlı İmparatorluğu’nda ulusal kimlik ve miras bilinci üzerindeki etkisini ele almaktadır.
Uslu, Amsterdam Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmış, ayrıca Amsterdam’daki çeşitli müzeler için kültürel projeler ve sergilerde danışman olarak görev almıştır. 1997 yılında kurulan turizm şirketi Corendon’un kurucularından olan Uslu, bu şirkette yedi yıl boyunca otel geliştirme direktörlüğü de yapmıştır.
Ocak 2022’de Uslu, Rutte IV kabinesinde Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı olarak atanmıştır. Bu görevde kültürün toplumda daha sağlam bir şekilde yer edinmesi, kültür üreticilerinin konumunun güçlendirilmesi ve bağımsız gazeteciliğin desteklenmesi için çalışmıştır.
Aralık 2023’te Uslu, aile şirketi Corendon’a geri dönmüş ve şu anda şirketin CEO’su olarak görev yapmaktadır.
ÇAĞRI
Değerli Okurları, bu sabah 10.00’da, Radyo NPO Klassiek’te yayımlanacak bu özel programa kulak vermeniz için sizden bir ricamız var.
Hollanda’da Kültür Bakanlığı yapmış, sanat tarihçisi kimliğiyle Avrupa’da Türk kültürünün izlerini sürmüş değerli Günay Uslu’yu dinleyin. Dinlemekle kalmayın Hollandalı ve Türk dostlarınıza da haber verin. Eşinize, arkadaşınıza, komşunuza bu yayını mutlaka duyurun.
Onlara, Avrupalıların bir zamanlar Türk ulusuna nasıl hayran olduklarını hatırlatın.
TRT için hazırladığım o unutulmaz belgesellerde; Türk modasına, Türk kahvesine,
Türk lalesine, Türk seramiğine, Türk mimarisine, Türk nakışına, Türk halısına,
Türk minyatürüne duyulan ilgiyi, özeni, hayranlığı göstermiştim.
İşte şimdi, bu değerli mirası, Avrupa klasik müziği üzerinden bir kez daha hatırlatacak bir program var karşımızda.
Mozart’tan Beethoven’a, Liszt’ten Fazıl Say’a uzanan bu büyülü müzik yolculuğunda, Osmanlı mehterinden gelen ritimlerin Batı sanatına nasıl ilham verdiğini dinleyin.
Unutmayın… Bugün 19 Nisan Cumartesi, saat tam 10.00’da, Radyo NPO Klassiek’teyiz.
Bu yayını kaçırmayın. Kaçırttırmayın.
Birlikte dinleyelim, birlikte hatırlayalım.
GÜNAY USLU VERTELT STRAKS OP DE NEDERLANDSE RADIO OVER DE GEVOELIGHEID VAN BEKENDE COMPONISTEN VOOR DE TURKSE MUZIEK…
Voormalig minister van Cultuur in Nederland en CEO van Corendon Airlines en Touroperator, Günay Uslu, is nu ook op weg om een ‘radioster’ te worden…
Hier zijn enkele onderwerpen uit het gesprek van Günay Uslu, die ik eerder al vaak heb belicht met haar successen en functies uit het verleden, dat straks (19 april 2025) om 10.00 uur op Radio NPO Klassiek wordt uitgezonden:
Ottomaanse invloeden in de Europese klassieke muziek
Composities geïnspireerd door Mehtermuziek (Mozart, Beethoven, Liszt, enz.)
Oost-West relaties, culturele bewondering en interactie
De artistieke dimensie van de Europese belangstelling voor Turkse muziek
De Mehter die Europese componisten beïnvloedde: Op het spoor van het Ottomaanse rijk door muziek
Van Troje tot Mehter: Turkse sporen in de Europese klassieke muziek
Ben jij klaar om de Turkse sporen in het Europese klassieke muziekerfgoed te ontdekken?
Waarom componeerden Europa’s grootste componisten Turkse marsen?
Van Mozart tot Fazıl Say: Ottomaanse invloeden in de muziek, inspiratie van de Mehter en culturele kruisbestuiving…
Günay Uslu, die in haar succesvolle carrière in verschillende vakgebieden ook bekendstaat als een ‘kunsthistorica’, presenteert op zaterdagochtend 19 april om 10.00 uur een speciaal programma op Radio NPO Klassiek dat zal duren tot 12.00 uur. In deze uitzending neemt zij de luisteraars mee op een muzikale reis van Mozart tot Tsjaikovski, en van Purcell tot Fazıl Say.
Tijdens deze reis wordt de invloed van Ottomaanse mehtermuziek, janitsarenritmes en Turkse marsen op westerse componisten belicht. Mozarts opera Die Entführung aus dem Serail, waarvan hij zei “ik heb het met Turkse muziek gecomponeerd”, Fazıl Say’s jazzy interpretatie van de Turkse Mars, de pianowalsen van Sultan Abdülaziz en de 19e-eeuwse vrouwelijke Turkse componist Kevser Hanım…
Alles komt aan bod in dit programma.
Ook wordt een culturele vertelling gepresenteerd die reikt van Troje tot Rome, van Curaçao tot Amsterdam met daarbij aandacht voor de plaats van Turkije binnen de wereldcultuur.
Günay Uslu, geboren in 1972, is cultuurhistoricus, politicus en zakenvrouw. Met een academische achtergrond in erfgoedstudies, cultuurbeleid en management, en museumstudies, promoveerde ze aan de Universiteit van Amsterdam. Haar proefschrift Homer, Troy and the Turks: Heritage and Identity in the Late Ottoman Empire, 1870-1915, behelst de invloed van Homerus, Troje en de archeologische ontdekkingen van Heinrich Schliemann op de nationale identiteit en het erfgoedbewustzijn in het Ottomaanse Rijk.
Uslu heeft als docent aan de Universiteit van Amsterdam gewerkt en was als adviseur betrokken bij diverse culturele projecten en tentoonstellingen voor musea in Amsterdam. Daarnaast stond ze mede aan de basis van reisorganisatie Corendon in 1997, later was ze zeven jaar directeur hotelontwikkeling bij dat bedrijf.
In januari 2022 werd Uslu benoemd tot staatssecretaris voor Cultuur en Media in het kabinet-Rutte IV. Zij zette zich in voor een betere verankering van cultuur in de maatschappij, sterkere positie van de makers van cultuur en onafhankelijke journalistiek.
In december 2023 keerde Uslu terug naar het familiebedrijf Corendon, waar ze op dit moment CEO van is.
OPROEP
Beste lezers, straks om 10.00 uur ‘s ochtends, stem af op Radio NPO Klassiek voor een bijzondere uitzending die u niet mag missen.
Luister naar Günay Uslu voormalig minister van Cultuur in Nederland, kunsthistoricus en een bruggenbouwer tussen culturen. En niet alleen luisteren: waarschuw uw Nederlandse en Turkse vrienden, buren en familieleden!
Herinner hen eraan hoe bewonderend Europeanen ooit naar het Turkse volk keken.
In mijn eerdere reportages voor de Turkse televisie (TRT) liet ik zien hoe groot de fascinatie was voor: de Turkse mode, de Turkse koffie, de tulp uit Turkije, het keramiek,
de architectuur, de tapijtkunst, de miniaturen, en de fijne borduurkunst van het Ottomaanse Rijk.
En nu is het tijd om opnieuw stil te staan bij die culturele bewondering – ditmaal via de wereld van de klassieke muziek.
Van Mozart tot Beethoven, van Liszt tot Fazıl Say: hoor hoe de ritmes van de Ottomaanse mehtermuziek diepe sporen hebben nagelaten in de Europese muziekgeschiedenis.
Vergeet niet: straks, zaterdag 19 april om precies 10.00 uur, op Radio NPO Klassiek.
Mis het niet en zorg dat niemand het mist.
Laten we samen luisteren. En samen herinneren.
Hollanda’da Kültür Bakanlığı yapmış olan, Corendon Hava Yolları ve Tur Operatörlüğü CEO’su Günay Uslu, şimdi de bir ‘Radyo Yıldızı’ olma yolunda…
Geçmişteki başarılarını ve üstlendiği görevleri daha önce sık sık yayınladığım Günay Uslu’nun, yarın (19 Nisan 2025) saat 10.00’da Radyo 4’te yayınlanacak olan konuşmasından bazı başlıklar şöyle:
*Avrupa klasik müziğinde Osmanlı etkisi
*Mehterin ilham verdiği eserler (Mozart, Beethoven, Liszt, vs.)
*Doğu-Batı ilişkileri, kültürel hayranlık ve etkileşim
*Türk müziğine olan merakın sanatsal boyutu *Avrupalı Bestecileri Etkileyen Mehter: Müzikle Osmanlı’nın İzinde *Mozart’ın Türk Müziği Sevgisi: Radio NPO Klassiek Özel Yayın *Troya’dan Mehter’e: Avrupa Klasik Müziğinde Türk İzleri *Türk Marşı’nın Peşinden: Yarın saat 10.00’da Radio NPO Klassiek’te
(Hollandaca yazılar altta.
Nederlandse verises onderaan)
Avrupa’nın klasik müzik mirasında Türk izlerini keşfetmeye hazır mısınız?
Avrupa’nın en büyük bestecileri neden Türk marşları besteledi?
Mozart’tan Fazıl Say’a, müzikte Osmanlı etkileri, mehterin ilhamı ve kültürel etkileşimin izleri…
Çeşitli branşlardaki başarılı kariyerinde bir ‘Sanat Tarihçisi’ olarak da anılan Günay Uslu,
19 Nisan Cumartesi sabahı saat 10.00’da Radio NPO Klassiek’te yayımlanacak ve saat 12.00’ye kadar sürecek olan özel programında, Mozart’tan Çaykovski’ye, Purcell’den Fazıl Say’a uzanan müzikal bir yolculuk sunacak.
Uslu, bu yolculukta, Osmanlı mehter müziğinin, yeniçeri ritimlerinin ve Türk marşlarının, Batılı besteciler üzerindeki etkisine ışık tutuluyor. Mozart’ın “Türk Müziği ile besteledim” dediği Saraydan Kız Kaçırma operası, Fazıl Say’ın caz dokunuşlu Türk Marşı yorumu, Sultan Abdülaziz’in piyano valsleri ve 19. yüzyılın kadın Türk bestecisi Kevser Hanım…
Hepsi bu programda ses buluyor.
Ayrıca Troya’dan Roma’ya, Curaçao’dan Amsterdam’a uzanan bir kültürel anlatı, Türkiye’nin dünya kültüründeki yeriyle birlikte ele alınıyor.
1972 doğumlu Günay Uslu, kültür tarihçisi, siyasetçi ve iş kadınıdır. Miras çalışmaları, kültür politikası ve yönetimi ile müze çalışmaları alanlarında akademik bir geçmişe sahip olan Uslu, Amsterdam Üniversitesi’nde doktora yapmıştır. Tezi, Homer, Troya ve Türkler: Geç Osmanlı İmparatorluğu’nda Miras ve Kimlik, 1870-1915, Homeros, Troya ve Heinrich Schliemann’ın arkeolojik keşiflerinin Osmanlı İmparatorluğu’nda ulusal kimlik ve miras bilinci üzerindeki etkisini ele almaktadır.
Uslu, Amsterdam Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmış, ayrıca Amsterdam’daki çeşitli müzeler için kültürel projeler ve sergilerde danışman olarak görev almıştır. 1997 yılında kurulan turizm şirketi Corendon’un kurucularından olan Uslu, bu şirkette yedi yıl boyunca otel geliştirme direktörlüğü de yapmıştır.
Ocak 2022’de Uslu, Rutte IV kabinesinde Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı olarak atanmıştır. Bu görevde kültürün toplumda daha sağlam bir şekilde yer edinmesi, kültür üreticilerinin konumunun güçlendirilmesi ve bağımsız gazeteciliğin desteklenmesi için çalışmıştır.
Aralık 2023’te Uslu, aile şirketi Corendon’a geri dönmüş ve şu anda şirketin CEO’su olarak görev yapmaktadır.
Yarın sabah kaçırmayın!
ÇAĞRI
Değerli Okurlar, yarın sabah 10.00’da, Radio NPO Klassiek’te yayımlanacak bu özel programa kulak vermeniz için sizden bir ricam var.
Hollanda’da Kültür Bakanlığı yapmış, sanat tarihçisi kimliğiyle Avrupa’da Türk kültürünün izlerini sürmüş değerli Günay Uslu’yu dinleyin. Dinlemekle kalmayın Hollandalı ve Türk dostlarınıza da haber verin. Eşinize, arkadaşınıza, komşunuza bu yayını mutlaka duyurun.
Onlara, Avrupalıların bir zamanlar Türk ulusuna nasıl hayran olduklarını hatırlatın.
TRT için hazırladığım Avusturya, Almanya, İtalya, Fransa ve İspanya’daki o unutulmaz belgesellerde; Türk modasına, Türk kahvesine, Türk lalesine, Türk seramiğine, Türk mimarisine, Türk nakışına, Türk halısına, Türk minyatürüne duyulan ilgiyi, özeni, hayranlığı göstermiştim.
İşte şimdi, bu değerli mirası, Avrupa klasik müziği üzerinden bir kez daha hatırlatacak bir program var karşımızda.
Mozart’tan Beethoven’a, Liszt’ten Fazıl Say’a uzanan bu büyülü müzik yolculuğunda, Osmanlı mehterinden gelen ritimlerin Batı sanatına nasıl ilham verdiğini dinleyin.
Unutmayın… Yarın, 19 Nisan Cumartesi, saat tam 10.00’da, Radyo NPO Klassiek’teyiz.
Bu yayını kaçırmayın. Kaçırttırmayın.
Birlikte dinleyelim, birlikte hatırlayalım.
Alttaki Hollandaca haberden sonra, Günay Uslu’nun radyo konuşmasının tamamını Türkçe ve Hollandaca olarak daha altta bulacaksınız:
GÜNAY USLU VERTELT MORGEN OP DE NEDERLANDSE RADIO OVER DE GEVOELIGHEID VAN BEKENDE COMPONISTEN VOOR DE TURKSE MUZIEK…
Voormalig minister van Cultuur in Nederland en CEO van Corendon Airlines en Touroperator, Günay Uslu, is nu ook op weg om een ‘radioster’ te worden…
Hier zijn enkele onderwerpen uit het gesprek van Günay Uslu, die ik eerder al vaak heb belicht met haar successen en functies uit het verleden, dat morgen (19 april 2025) om 10.00 uur op Radio NPO Klassiek wordt uitgezonden:
Ottomaanse invloeden in de Europese klassieke muziek
Composities geïnspireerd door Mehtermuziek (Mozart, Beethoven, Liszt, enz.)
Oost-West relaties, culturele bewondering en interactie
De artistieke dimensie van de Europese belangstelling voor Turkse muziek
De Mehter die Europese componisten beïnvloedde: Op het spoor van het Ottomaanse rijk door muziek
Mozarts liefde voor Turkse muziek: Speciale uitzending op NPO Klassiek
Van Troje tot Mehter: Turkse sporen in de Europese klassieke muziek
In het spoor van de Turkse Mars: Morgen om 10.00 uur op NPO Klassiek
Ben jij klaar om de Turkse sporen in het Europese klassieke muziekerfgoed te ontdekken?
Waarom componeerden Europa’s grootste componisten Turkse marsen?
Van Mozart tot Fazıl Say: Ottomaanse invloeden in de muziek, inspiratie van de Mehter en culturele kruisbestuiving…
Günay Uslu, die in haar succesvolle carrière in verschillende vakgebieden ook bekendstaat als een ‘kunsthistorica’, presenteert op zaterdagochtend 19 april om 10.00 uur een speciaal programma op Radio NPO Klassiek, dat zal duren tot 12.00 uur. In deze uitzending neemt zij de luisteraars mee op een muzikale reis van Mozart tot Tsjaikovski, en van Purcell tot Fazıl Say.
Tijdens deze reis wordt de invloed van Ottomaanse mehtermuziek, janitsarenritmes en Turkse marsen op westerse componisten belicht. Mozarts opera Die Entführung aus dem Serail, waarvan hij zei “ik heb het met Turkse muziek gecomponeerd”, Fazıl Say’s jazzy interpretatie van de Turkse Mars, de pianowalsen van Sultan Abdülaziz en de 19e-eeuwse vrouwelijke Turkse componist Kevser Hanım…
Alles komt aan bod in dit programma.
Ook wordt een culturele vertelling gepresenteerd die reikt van Troje tot Rome, van Curaçao tot Amsterdam met daarbij aandacht voor de plaats van Turkije binnen de wereldcultuur.
Günay Uslu, geboren in 1972, is cultuurhistoricus, politicus en zakenvrouw. Met een academische achtergrond in erfgoedstudies, cultuurbeleid en management, en museumstudies, promoveerde ze aan de Universiteit van Amsterdam. Haar proefschrift Homer, Troy and the Turks: Heritage and Identity in the Late Ottoman Empire, 1870-1915, behelst de invloed van Homerus, Troje en de archeologische ontdekkingen van Heinrich Schliemann op de nationale identiteit en het erfgoedbewustzijn in het Ottomaanse Rijk.
Uslu heeft als docent aan de Universiteit van Amsterdam gewerkt en was als adviseur betrokken bij diverse culturele projecten en tentoonstellingen voor musea in Amsterdam. Daarnaast stond ze mede aan de basis van reisorganisatie Corendon in 1997, later was ze zeven jaar directeur hotelontwikkeling bij dat bedrijf.
In januari 2022 werd Uslu benoemd tot staatssecretaris voor Cultuur en Media in het kabinet-Rutte IV. Zij zette zich in voor een betere verankering van cultuur in de maatschappij, sterkere positie van de makers van cultuur en onafhankelijke journalistiek.
In december 2023 keerde Uslu terug naar het familiebedrijf Corendon, waar ze op dit moment CEO van is.
Mis het morgenochtend nietBovenkant formulier
OPROEP
Beste lezers, morgen om 10.00 uur ‘s ochtends, stem af op Radio NPO Klassiek voor een bijzondere uitzending die u niet mag missen.
Luister naar Günay Uslu — voormalig minister van Cultuur in Nederland, kunsthistoricus en een bruggenbouwer tussen culturen. En niet alleen luisteren: waarschuw uw Nederlandse en Turkse vrienden, buren en familieleden!
Herinner hen eraan hoe bewonderend Europeanen ooit naar het Turkse volk keken.
In mijn eerdere reportages voor de Turkse televisie (TRT) in Oostenrijk, Duitsland, İtalie, Frankrijk en Spanje liet ik zien hoe groot de fascinatie was voor: de Turkse mode, de Turkse koffie, de tulp uit Turkije, het keramiek,
de architectuur, de tapijtkunst, de miniaturen, en de fijne borduurkunst van het Ottomaanse Rijk.
En nu is het tijd om opnieuw stil te staan bij die culturele bewondering – ditmaal via de wereld van de klassieke muziek.
Van Mozart tot Beethoven, van Liszt tot Fazıl Say: hoor hoe de ritmes van de Ottomaanse mehtermuziek diepe sporen hebben nagelaten in de Europese muziekgeschiedenis.
Vergeet niet: morgen, zaterdag 19 april om precies 10.00 uur, op Radio NPO Klassiek
Mis het niet – en zorg dat niemand het mist.
Laten we samen luisteren. En samen herinneren.
Radyo yayınını Hollandaca dinlerken, alttaki Türkçeye de bakarak, söylenenleri daha iyi anlayabilirsiniz
RADYO KUNUŞMASI TAMAMININ TÜRKÇE TERÜCMESİ
Günaydın, Günay Uslu ile birlikte
Uvertür, Die Entführung (Kaçırılma) – Europe Oda Orkestrası, Jannick Nézet-Séguin – 4:05
Merhaba, ben Günay Uslu ve bu sabah sizi müziğin sesleriyle bir yolculuğa çıkarmak istiyorum. 18. yüzyılda Viyana’da başlayacağız ve oradan İstanbul’a, Rusya’ya, Boğaz ve Çanakkale üzerinden Troya’ya gideceğiz. Troya’nın ardından Aeneas ile birlikte Kartaca’ya ve İtalya’ya yelken açacağız, ardından Curaçao’ya geçeceğiz. Yolculuğumuzu Hollanda’da tamamlayacağız.
Bu kültür tarihine dayalı bir yolculuk olacak. Yol boyunca birçok karşılıklı etkileşim, kültürel alışveriş ve etkiyi ele alacağız.
Sizi başka dünyalara götürmeyi umuyorum ve bu dünyaların aslında bizimkine ne kadar benzediğini, nasıl iç içe geçtiğini ve birbirine nasıl bağlı olduğunu göstermek istiyorum. Bazen bir arabesk şarkı ya da klezmer parçasıyla kenar köşelere uğrayacağız, ama aynı zamanda büyük klasiklerin dalgalarına da kendimizi bırakacağız.
Böyle bir başyapıt, Die Entführung aus dem Serail (Saraydan Kız Kaçırma). Az önce bu eserin uvertürünü dinlediniz. Europe Oda Orkestrası tarafından icra edildi, şefliğini Rotterdam Filarmoni Orkestrası’nın onursal şefi (2005) Jannick Nézet-Séguin yaptı.
“Uvertürü Türk müziğiyle besteledim” diye yazmıştı Mozart bir mektubunda. Onun için Türk müziği öncelikle vurmalı çalgılardan, pikolo, ziller ve büyük trampet gibi enstrümanlardan oluşuyordu. Bu vurmalı çalgılar Osmanlı ordusunun seçkin birliği olan Yeniçerilerin savaş müziği sayesinde tanındı. Yani ‘Yeni Çeri’, yani ‘yeni askerler’. Yeniçeriler Osmanlı İmparatorluğu içinde güçlü bir askerî ve siyasî kuvvetti, İmparatorluk dışında ise korkulan ve hayranlık duyulan bir güçtü.
Bu hayranlık, sultanların sarayındaki hayat için de geçerliydi. Osmanlılara duyulan bu hayranlıktan biraz sonra daha detaylı bahsedeceğim. Ama şimdi önce Mozart’ın daha önceki bir eserine bakalım: Zaide, 1779 yılında bestelediği bir eser. Bu eser de sultanın sarayında geçer. Mozart bu eserle Die Entführung’dan önce benzer bir temayı işliyordu. Ancak bu eseri tamamlayamadı; eser bir süre kayboldu. Daha sonra el yazması parçalar bulundu ve ancak 19. yüzyılda sahnelendi.
Şimdi, Beverly Sills tarafından seslendirilen “Ruhe Sanft” aryasını, London Philharmonic Orchestra eşliğinde dinleyeceğiz.
Mozart ve çağdaşları Osmanlı İmparatorluğu’na büyük bir hayranlık duyuyordu.
Yüzyıllar boyunca Osmanlılar Avrupa için bir tehdit oluşturdu. İki kez Viyana kapılarına dayandılar; Yeniçeri müzik birliklerinin sesleri Viyana’dan neredeyse duyuluyordu. Ancak bu durum 17. yüzyılda değişti.
Osmanlılar 1683’te mağlup edildi. Karlowitz Antlaşması ile Büyük Türk Savaşı sona erdi. Böylece Türk tehdidi de sona ermiş oldu. Bu andan itibaren ilişkiler dostane hale geldi ve Osmanlılar Lale Devri’ne girdi – Osmanlı sarayının belki de en gösterişli dönemi. Bu da doğal olarak Avrupa’da egzotik Osmanlı dünyasına olan ilgiyi daha da artırdı. Türk objeleri ve temaları Avrupa edebiyatında, modasında, iç mimarisinde, mimarisinde, güzel sanatlarında ve tabii ki müzikte yer buldu.
Bu gelişmeye Turkomanie (Türk hayranlığı) adı verildi. Mimarlıkta ise “Alla Turca” olarak anıldı. O dönemde Avrupa’da yaygınlaşan köşkler ve pavyonları düşünün.
Örneğin, Viyana’da ilk kahvehane 1685’te açıldı ve piyasaya Yeniçeri pedallı piyanolar çıktı – bu pedalla çalarken zil ve trampet sesleri de çıkarılabiliyordu. Bu yüzden besteciler, operalarında ve operetlerinde Türk temalarını sıkça kullandılar – örneğin Handel’in “Tamerlano”su, Rossini’nin “Il Turco in Italia”sı.
Ama Mozart’ın “Rondo alla Turca”sı, Doğu ile Batı arasındaki müzikal etkileşimin zirvesidir. Bu piyano parçasında Yeniçeri müziğini açıkça duyabilirsiniz.
Şimdi dünyaca ünlü Türk besteci ve piyanist Fazıl Say’ın caz versiyonunu dinleyeceğiz.
Alla Turca Jazz, Op. B – Fazıl Say – 1:35
Fazıl Say’dan coşkulu ve caz tınılı bir Rondo yorumu. Say, Troya’ya geldiğimizde yine karşımıza çıkacak. Şimdilik İstanbul’dayız. Öyleyse hemen 19. yüzyıla gidelim. Osmanlı Sultanı piyano eserleri besteliyordu ve sarayında birçok müzisyeni ağırlıyordu – örneğin Franz Liszt. Saraydaki kadınlar, özellikle haremin hanımları, müzik eğitimi alıyordu. Biliyoruz ki Sultan, Avrupa’nın büyük şehirlerinde operaları bizzat izlemişti. Şimdi Sultan Abdülaziz’in “Invitation à la Valse (Vals’e Davet)” adlı eserini, Türk besteci ve şef Emre Aracı’nın icrasıyla dinleyeceğiz. Hemen ardından, 19. yüzyılın kadın Türk bestecilerinden Kevser Hanım’ın harika eseri Nihavend Longa geliyor. Bu eser, dünya genelinde pek çok müzisyen tarafından farklı şekillerde yorumlandı. Size İstanbul Oda Orkestrası’nın, şef Timur Selçuk yönetimindeki klasik versiyonunu dinletmek istiyorum.
Invitation à la Valse – Emre Aracı – 2:32
Nihavend Longa – Timur Selçuk, İstanbul Oda Orkestrası – 2:02
Bildiğiniz gibi Boğaziçi, Ruslar için sıcak denizlere açılan kapıydı ve çarlar yüzyıllar boyunca bu boğazı ve İstanbul’u ele geçirme hayali kurdu. Bu da bizi Rusya’ya kısa bir yolculuk yapmaya teşvik ediyor. Bunu Çaykovski’nin Birinci Piyano Konçertosu ile yapacağız.
Çaykovski bu konçertoyu 1875’te tamamladı. Başta pek beğenilmedi; çok karmaşık bulundu. Ancak zamanla bu görüş değişti ve eser büyük bir popülerlik kazandı. Bu eseri ilk kez yaklaşık 13 yaşımdayken duydum. Amsterdam’ın Jordaan bölgesinde, ablamın çatı katındaki küçük dairesinde. Haftaiçleri onunla birlikte orada kalıyordum. Eseri ilk duyduğumda, korna sesleri, etkileyici piyano akorları ve romantik yaylılar beni büyülemişti. İlk bölüm giderek yumuşar ve sonunda dramatik ve yoğun bir hale gelir.
Bu bana çok büyük gelmişti. Farklı bir dünyanın kapıları açılmıştı bana. Şimdi, Berliner Filarmoni Orkestrası tarafından icra edilen bu konçertonun ilk bölümünü dinleyelim.
6.Pjotr İlyiç Çaykovski, Piyano Konçertosu No. 1, Si bemol minör, Op. 23 – Allegro non troppo e molto maestoso – Allegro con spirito, Yevgeny Kissin’in piyanoda, Berliner Filarmoni Orkestrası eşliğinde, şef Herbert Von Karajan yönetiminde 1980’lerde kaydedilmiş, 2005’te yayımlanmış bir kayıt: 23:39
Yeniden İstanbul’a dönüyoruz, Boğaz’ı geçip Çanakkale Boğazı üzerinden Troya’ya gidiyoruz. Türkiye’nin batı kıyısına. Belki biliyorsunuzdur, geç Osmanlı döneminde Homeros mirasının sahiplenilmesi üzerine bir doktora tezi yazdım. Şimdi dikkatli olmam gerek, çünkü kendimi tutmazsam Troya Savaşı, İlyada, yani Avrupa edebiyatının savaş, aşk, nefret, öfke, yas ve elbette kahramanlar – Hektor, Aşil, Patroklos, Odysseus, Ajax, Agamemnon, Helena, Paris – üzerine yazılmış ilk eseri hakkında uzun bir konferans verebilirim.
Ayrıca Schliemann’ın yaptığı kazılar, Priamos’un hazinesi, bu miras üzerindeki hak iddiaları ve bu mirasın Avrupa kültürünün temelini nasıl oluşturduğu da beni cezbediyor. İlyada öylesine popülerdi ki, M.Ö. 13. yüzyıldan itibaren sözlü olarak aktarılmış, sonra da yazıya dökülmüş, tekrar tekrar yorumlanmıştır. Amsterdam’daki futbol kulübünün adının Ajax olması veya Aşil tendonunun isminin bu hikâyeden gelmesi tesadüf değildir.
Troya Savaşı hikâyesine olan kişisel ilgim çocuklukta başladı. Her yaz, anne babam dört çocuklarıyla birlikte arabayla –bazen minibüsle Avrupa’yı geçerek Troya ile İzmir arasında bir balıkçı kasabasına giderdi. Bu kasaba, birçok kişi tarafından Homeros’un doğum yeri olarak kabul edilir. Gerçi bu ünvanı sahiplenen başka yerler de vardır.
Ege kıyısında, Homeros’un “sirene kayalıklarına” bakan o yerde yaz tatillerimizi geçirirdik. Çanakkale’den gelen serin sularda yüzerek… Troya kahramanlarının hikâyeleri bu tatillerin değişmez bir parçasıydı, en büyük an ise Gelibolu’dan Troya’ya feribotla geçmekti. Dalgalarla birlikte sallanırken, Dardanellere (Çanakkale Boğazı) binlerce Yunan gemisinin akın ettiği o eski günleri düşünürdük. Babam bize Hektor, Paris, Helena ve Priamos’u büyük bir coşkuyla anlatırdı. Bu kahramanlar adeta canlanırdı ve biz Avrupa’yı arkamızda bırakırken Küçük Asya’daki Troya bizi çağırırdı. Bu her yıl tekrarlanan büyüleyici bir deneyimdi.
Ve büyüleyici olan bir diğer şey de Türk besteci Fazıl Say’ın 2019 tarihli yorumu. Şimdi onun “Heroes of Troy” (Troya’nın Kahramanları) adlı eserini dinleyelim.
7.Heroes of Troy – Fazıl Say: 2:44
Biraz daha Troya’da kalıyoruz. Troya Savaşı’nı müzikal olarak anlatan olağanüstü bir eser: Sir Michael Tippett’in King Priam operası. Savaşın sesi üflemeli çalgılarda, koro bağırışlarında yankılanıyor.
En dokunaklı an, Priamos’un Aşil’in çadırına girip oğlu Hektor’un bedenini istemesidir. Priamos şöyle der: “Hiçbir babanın yapmadığı bir şeyi yapıyorum, oğlunu öldürenin ellerini öpüyorum.” Aşil, onun ellerini tutar ve oğlunun cesedini geri vereceğine söz verir. Ardından birlikte bir kadeh şarap eşliğinde ölümleri üzerine düşünürler. Paris’in Aşil’i, Aşil’in oğlunun da Priamos’u öldüreceğini…
Şimdi bu duygu yüklü sahneyi dinliyoruz. London Sinfonietta tarafından 1981’de kaydedilmiş:
8.Tippett – King Priam – Sahne 3:
“Priam! Here! What is this?” (1:49)
“I Clasp your knees…” (1:14)
“Old man, I am touched” (3:35)
Troya’yı geride bırakıyor ve Aeneas’la birlikte yeni bir şehir kurmak için yola çıkıyoruz: Roma. Yol üzerinde Kartaca‘ya uğruyoruz, burada Kraliçe Dido, Aeneas’a âşık olur. Ancak Aeneas’ın görevi açıktır: yeni bir şehir kurmak. Yoluna devam eder, Dido ise kederinden ölür. Şimdi Dido’nun ölüm sahnesini, Henry Purcell’in Dido and Aeneas operasından, Jessye Norman’ın seslendirdiği “When I am laid in earth” aryasıyla dinliyoruz.
9.Dido and Aeneas – When I am laid in earth – Jessye Norman: 5:23
İtalya’ya geldik ve artık Puccini’nin “O Mio Babbino Caro” aryasını dinlemeden yolumuza devam edemeyiz. Bu duygusal aryayı, Maria Callas kadar etkileyici seslendirebilen yok.
10.O mio babbino caro – Gianni Schicchi, Giacomo Puccini – Maria Callas: 2:38
Maria Callas’ın büyüleyici sesi. Bu opera divası muhteşem ama aynı zamanda trajik bir hayat yaşadı. Büyük aşkı Onassis, onu Jackie Kennedy için terk etti. Callas bunu asla atlatamadı, ardından o muhteşem sesi de onu terk etti. Hayatı adeta bir opera gibiydi. Şimdi onun sesinden, Verdi’nin “La Traviata” operasından “Addio, del passato” (Geçmişe Elveda) aryasını dinleyelim. Callas’tan etkilenmemek mümkün değil.
11.Addio, del Passato – Verdi, La Traviata – Maria Callas: 3:28
İtalya’dan ayrılıyor, güzel ada Curaçao‘ya geçiyoruz. Son yıllarda sıkça bulunduğum, harika dostluklar kurduğum, yaratıcı ve eleştirel insanlarla projeler geliştirdiğim bir yer. Valsleri, mazurkaları ve tumba’larıyla Curaçao müziğini tanıma şansım oldu. Şimdi dinleyeceğimiz:
Wim Statius Muller, önemli bir besteci ve piyanistti; aynı zamanda İç Güvenlik Teşkilatı’nda uzun yıllar yöneticilik yaptı. İlginç bir kombinasyon. Curaçao’nun Otrobanda mahallesindendi – zengin müzik geleneğiyle bilinir. Curaçaolu klasik müziğin öncüsü Jan Gerard Palm gibi pek çok önemli müzisyen Otrobanda kökenlidir. Şimdi, Palm ailesinin bir diğer üyesi Albert Palm’dan “Otrobanda”yı dinleyelim, piyanoda yine Marcel Worms.
13.Otrobanda – Albert Palm – Marcel Worms: 1:58
Curaçao’dayken, halkın sesi olan efsanevi Rudy Plaate’ı da anmak isterim. 1937 doğumlu Plaate, 400’den fazla şarkı yayınladı. Ada hayatı ve güzellikleri üzerine şarkılar söyledi. Papiamento dilinde şarkı söyleyen ilk sanatçılardandı. En bilinen eseri “Atardi” – Curaçao’nun resmi olmayan marşı, gün batımının güzelliğini anlatır. Ada kültürüne damgasını vurmuş en büyük müzisyenlerden biri. Selwyn de Wind’in belgeseli Atardi, kesinlikle izlemeye değer. Şimdi dinliyoruz:
14.Atardi – Carel Kraayenhof: 1:48
Carel Kraayenhof ile birlikte tekrar Hollanda’ya, Amsterdam’a dönüyoruz. Şimdi Amsterdam Klezmer Band’i dinleyeceğiz.
Müzikleri etkileyici, enerjik, heyecan verici ve bir yandan da rahatlatıcıdır. Klezmer, Balkan, ska, caz, çingene, doğu ezgileri ve zaman zaman hiphop’un harmanlandığı bir karışım.
Size dinletmek istediğim parça: “Musurlum”, diğer adıyla “Misirlou”. Bu şarkı pek çok kültürde yer bulmuş, uzun bir geçmişe sahip. Yunanistan, Türkiye ve Mısır bu parçayı sahiplenir. Dick Dale & The Del-Tones’un enstrümantal yorumu, surf müzikle özdeşleşmiş, Tarantino’nun Pulp Fiction filmindeki versiyonu ise hafızalara kazınmıştır. Dinliyoruz:
15.Musurlum – Amsterdam Klezmer Band: 4:47
Şimdi, benim için çok özel iki müzisyeni onurlandırmak istiyorum: Theo Loevendie ve Han de Vries.
Theo Loevendie, büyük bir caz müzisyeni ve besteci. Klasik müzik, caz, doğaçlama, tonal-atonal, batı-doğu ayrımı tanımamıştır. Birçok ödüllü eseri var. Şu anda 90’lı yaşlarında ve hâlâ zaman zaman Amsterdam’daki Cafe Welling’de sahne alıyor.
Aynı kafede karşılaşabileceğiniz bir diğer müzisyen: dünyaca ünlü obua virtüözü Han de Vries. Birçok prestijli ödül sahibi, onun için yazılmış pek çok yeni eser var. Obua sesine anında âşık olabilirsiniz. Ben oldum.
Önce Theo Loevendie’nin, Lucas ve Arthur Jussen kardeşler için özel olarak bestelediği iki piyano için yazılmış “Together” eserinden ilk bölümü dinleyeceğiz. Ardından, Han de Vries’in büyüleyici obua performansıyla Vivaldi’nin bir eserini.
16.Together I – Theo Loevendie – Lucas & Arthur Jussen: 2:12 17.Vivaldi: Obua Konçertosu, La Minör, RV 461: III. Allegro – Han de Vries: 2:31
Beraber yaptığımız bu güzel yolculuğun sonuna yaklaşıyoruz. Bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Umarım yeni sesler ve bilinmeyen diyarlar keşfetmişsinizdir. Farklı bakış açıları ve yeni hayal dünyaları edinmişsinizdir.
Bu huzursuz zamanlarda size en iyi dileklerimi sunuyorum. Sabahı, bir diğer büyük Hollandalı besteci Simeon ten Holt’un “Canto Ostinato” eseriyle kapatmak istiyorum.
18.Simeon ten Holt – Canto Ostinato, bölüm 1: 9:11
AŞAĞIDAKİ HOLLANDACA RADYO KONUŞMASININ ALTINDA, ATALAY KIZILAY’IN, ‘BEETHOVEN’İN TÜRK MARŞI HİKÂYESİ’Nİ ve ‘MOZART’IN TÜRK MARŞI’NIN HİKÂYESİ’Nİ BULACAKSINIZ.
(ONDER DE VOLGENDE NEDERLANDSTALIGE RADIOUITZENDING VIND JE HET VERHAAL VAN ‘BEETHOVEN’S TURKSE MARS’ EN ‘MOZART’S TURKSE MARS’ DOOR ATALAY KIZILAY.)
RADYO KONUŞMASININ ORİJİNAL HOLLANDACASI
Een goedemorgen met Günay Uslu
Dag, ik ben Günay Uslu, en ik mag u deze ochtend meenemen op een reis op de klanken van muziek. We beginnen in de 18de eeuw in Wenen en gaan van daaruit naar Istanbul, Rusland, via de Bosporus en de Dardanellen naar Troje. Na de van Troje varen we met Aeneas mee naar Carthago en Italië, vervolgens naar Curaçao. We ronden onze reis af in Nederland.
De reis is cultuurhistorisch. Onderweg zullen we verschillende kruisbestuivingen, culturele uitwisselingen en invloeden bespreken.
Ik hoop u mee te nemen naar andere werelden, en u te laten ervaren dat die andere werelden eigenlijk veel op die van ons lijken, met elkaar vervlochten zijn, met elkaar verbonden zijn. Soms zullen we de rafelranden opzoeken met een levenslied of een klezmerstuk, maar we zullen ons ook laten meevoeren op de golven van grote klassieken.
En zo’n meesterwerk is Die Entfuhrung aus dem Serail. U luisterde zojuist naar de ouverture, uitgevoerd door the Chamber Orchestra of Europe, gedirigeerd door Jannick Nezet Seguin, eredirigent van het Rotterdams Philharmonisch Orkest (2005).
‘De ouverture heb ik met Turkse muziek gecomponeerd’, schreef Mozart in een brief. En Turkse muziek bestond voor hem voornamelijk uit percussie instrumenten, de piccolo, de bekkens en de grote trom. Deze percussie-instrumenten werden bekend door de krijgsmuziek van de elitecorps van het Ottomaanse leger, de Janitsaren. Oftewel de ‘Yeni Ceri’s, dat ‘nieuwe troepen’ betekent. De Janitsaren waren een sterke militaire en politieke macht binnen het Ottomaanse Rijk, en buiten het Rijk werden ze gevreesd en bewonderd.
Die bewondering en verwondering was er ook voor de hofhouding van de sultans. Straks meer over die fascinatie voor de Ottomaanse Turken, maar nu eerst Mozarts eerdere werk, Zaide, die hij in 1779 componeerde. Ook dit werk speelde zich af in het paleis van de sultan. Mozart liep hiermee vooruit op Die Entfuhrung. Het lukte hem niet Zaide af te maken; het stuk raakte ook nog eens zoek. Later werden delen van het manuscript gevonden en pas in de 19de eeuw werd Zaide voor het eerst opgevoerd.
Wij gaan luisteren naar de aria Ruhe Sanft, gezongen door Beverly Sills, uitgevoerd door London Philharmonic Orchestra .
Mozart en zijn tijdgenoten hadden een grote fascinatie voor het Ottomaanse Rijk.
Eeuwenlang vormden de Ottomanen een bedreiging voor Europa. Ze stonden twee maal aan de poorten van Wenen, de muziekkorpsen van de Janitsaren waren akelig dichtbij. Maar dit veranderde in de 17de eeuw.
De Ottomanen werden in 1683 verslagen. Met het verdrag van Karlowitz kwam een einde aan de Grote Turkse Oorlog. En daarmee ook een einde aan de Turkse bedreiging. De banden werden vriendschappelijk en de Ottomanen gingen hun ‘Tulpenperiode’ in, misschien wel de meest extravagante periode aan het Ottomaanse hof. Dit voedde uiteraard de fascinatie voor de exotische Ottomaanse wereld. Turkse voorwerpen en taferelen werden onderdeel van de Europese literatuur, mode, interieur, architectuur, beeldende kunst, en uiteraard ook in de muziek.
Deze ontwikkeling wordt ook wel ‘Turkomanie’ genoemd. En in de architectuur ‘Alla Turca’. Denk aan de kiosken en paviljoens die in deze periode gemeengoed werden in Europa.
Zo opende in Wenen het eerste koffiehuis in 1865 en er kwamen zelfs piano’s op de markt met een speciaal Janitsaren-pedaal, waarmee je tijdens het pianospelen cymbaals en trommels kon bedienen. Componisten maakten dan ook veelvuldig gebruik van Turkse thema’s in hun opera’s en operettes, denk daarbij ook aan ‘Tamerlano’ van Handel en Rossini’s ‘Il Turco in Italia’.
Maar Mozarts Rondo alla Turca is een hoogtepunt in de muzikale kruisbestuiving tussen Oost en West. Je kunt de Janitsarenkorps overduidelijk horen in het pianostuk.
We gaan luisteren naar de jazz versie van de wereldbefaamde Turkse componist en pianist Fazil Say.
Alla Turca Jazz, OP. B Fazil Say : 1:35
Opzwepend, jazzy uitvoering van de Rondo door Fazil Say. Say komt later nog terug als we naar Troje gaan. Inmiddels zijn we in Istanbul belandt. Laten we dan ook maar meteen naar de 19de eeuw gaan. De Ottomaanse Sultan componeerde pianostukken en ontving diverse musici in zijn paleis, bijvoorbeeld Franz Liszt. Zijn hofhouding (met name de hofdames) kregen muzikale scholing, we weten ook dat de sultan opera’s in diverse grote Europese hoofdsteden heeft bezocht. We gaan luisteren naar Sultan Abdulaziz’s ‘Invitation a la Valse’, uitgevoerd door de Turkse componist en dirigent Emre Araci. En meteen daarna luisteren we naar een prachtig stuk van de vrouwelijke Turkse componist uit de 19de eeuw Kevser hanim: de Nihavend Longa. Dit werk is door vele musici over de hele wereld op de meest bijzondere manieren uitgevoerd. Ik laat u graag een klassieke versie horen van de Istanbul Chamber Orchestra, onder leiding van de Turkse dirigent Timur Selcuk.
La Invitation a la Valse: 2.32
Nihavend Longa: 2.02
Zoals u weet is de Bosporus voor de Russen de toegang tot de warme wateren en de tsaren hadden eeuwenlang het verlangen om de zeestraat en daarmee Istanbul te veroveren. voor ons is dit een mooie aanleiding om een uitstapje te doen naar Rusland. Dat doen we met het eerste pianoconcert van Tchaikovsky.
Tchaikovsky voltooide het pianoconcert in 1875. Het werk werd aanvankelijk niet goed ontvangen; er was veel kritiek. Men vond het te ingewikkeld. Maar dit veranderde in de loop der tijd en het werk werd razend populair. Ik hoorde het werk voor het eerst rond mijn 13de. In het kleine zolder appartementje van mijn zus in de Amsterdamse Jordaan. Daar woonde ik samen met mijn zus door de weeks. Ik werd meteen gegrepen door de hoorns, de indrukwekkende piano akkoorden en de romantische strijkers in het eerste deel. Dat later weer zachter wordt en aan het einde dramatisch en heftig.
Ik vond het groots. Er ging een andere wereld voor me open. Laten we luisteren naar het eerste deel van het pianoconcert van Tchaikovsky, uitgevoerd door Berliner Philharmoniker.
Pjotr Iljitsj Tchaikovsky, Pianoconcert nr. 1 in bes mineur, opus 23, Allegro non troppo e molto maestoso – Allegro con spirito, uitgevoerd door Yevgeny Kissin, Berliner Philharmoniker, Herbert Von Karajan in de jaren 80, uitgebracht in 2005: 23:39
We komen weer terug in Istanbul, passeren de Bosporus en varen naar de Dardanellen, naar Troje. De westkust van Turkije. Zoals u wellicht weet heb ik een proefschrift geschreven over de toe-eigening van het Homerische erfgoed in het late Ottomaanse Rijk. En nu moet ik uitkijken, want als ik niet oppas houd ik al snel een uitvoerige lezing over de Trojaanse Oorlog, de Ilias, het eerste geschreven werk van de Europese literatuur over oorlog, liefde, haat, wrok, rouw en uiteraard de helden: Hector, Achilles, Patrocles, Odysseus, Ajax, Agamemnon, Helena, Paris… Maar ook de opgravingen van Schliemann, de schat van Priamos, en de claims die liggen bij dit erfgoed, en hoe dit erfgoed de basis vormt van de Europese cultuur. De Ilias was zo populair dat het vanaf de 13de eeuw voor christus werd overgeleverd, geïnterpreteerd en geherinterpreteerd, eerst mondeling en later ook schriftelijk. Het is niet voor niets dat de voetbalvereniging van Amsterdam vernoemd is naar Ajax en ook de Achillespees vindt zijn oorsprong in dit verhaal.
Mijn persoonlijke fascinatie voor het verhaal over de Trojaanse oorlog is begonnen in mijn kindertijd. Elke zomer maakten mijn ouders met vier kinderen een reis door Europa, met de auto, soms een busje, met als bestemming een vissersplaatsje tussen Troje en Izmir. Volgens velen de geboortestad van Homerus, maar er zijn meer plekken die Homerus claimen.
Daar aan de kust van de Egeïsche zee met uitzicht op de Homerische sirenerotsen vierden wij onze zomers, zwemmend in de koele wateren die ons via de Dardanellen bereikten.
De verhalen over de Trojaanse helden waren een vast onderdeel van deze vakantie, met als hoogtepunt de ferry van Gallipoli naar Troje. Daar, terwijl we meedeinden op de golven van de Dardanellen, waar ooit duizenden Griekse schepen binnenvoeren om Troje te veroveren, vertelde mijn vader in geuren en kleuren over Hector, Paris, Helena en Priamos. De helden kwamen tot leven terwijl wij Europa achter ons lieten, en Troje in Klein Azie naar ons lonkte. Het was magisch. Elk jaar weer.
En magisch is ook de interpretatie van de Turkse componist Fazil Say uit 2019. We luisteren naar Heroes of Troy.
We blijven nog even in Troje. Een bijzonder muzikaal verslag van de strijd om Troje is King Priam van Sir Michael Tippett, met oorlogsmuziek in de blazers en kreten van het koor op de achtergrond.
Het deel waarin Priamos bij Achilles in de tent komt om het lichaam van zijn zoon Hector te vragen is intiem en droevig. Priamos zegt: ik doe datgene wat geen andere vader heeft gedaan, de handen kussen van de persoon die zijn zoon heeft vermoordt. Waarop Achilles zijn handen vastpakt en hem beloofd om het lichaam van zijn zoon terug te geven. Vervolgens mijmeren ze samen onder het genot van een beker wijn over hun dood. Dat Paris Achilles zal doden en de zoon van Achilles weer Priamos.
We luisteren naar dit ontroerende stuk uit de opera van Tippett, uitgevoerd door London Sinfonietta, een opname uit 1981.
We laten Troje achter ons en vluchten met Aeneas om een nieuwe stad te stichten: Rome. Onderweg doen we uiteraard Carthago aan, waar koningin Dido verliefd wordt op Aeneas. Maar Aeneas heeft een duidelijke opdracht om die nieuwe stad te stichten en moet verder. Dido sterft van verdriet. We luisteren naar de sterfscène van Dido met de aria ‘When I am laid in earth’ uit Dido en Aeneas van Henry Purcell. Gezongen door Jessye Norman.
12. Dido en Aeneas van Henry Purcell. Gezongen door Jessye Norman 5:23
We zijn in Italië aangekomen, en eigenlijk kunnen we niet verder reizen zonder naar O Mio Babbino Caro van Puccini te luisteren. En deze sentimentele aria kan niemand zo mooi zingen als de sopraan Maria Callas.
De betoverende stem van Maria Callas. De operadiva had een spectaculair, maar ook een tragisch leven. Haar grote liefde Onassis verliet haar voor een andere vrouw, niemand minder dan Jacky Kennedy. Ze kwam daar niet overheen en vervolgens liet haar ongelofelijk mooie stem haar ook in de steek. En dat maakt haar leven ook een opera. Ik wil graag met u luisteren naar Addio, del Passato van Verdi, uit La Traviata. Het is onmogelijk om niet geraakt de worden door Callas.
14. Addio, del Passato van Verdi, La Traviata 3:28
We gaan Italië verlaten, en maken een reis naar het prachtige eiland Curaçao. Het land waar ik de afgelopen jaren veel ben geweest, waar ik mooie resorts heb mogen ontwikkelen met buitengewoon betrokken en kritische denkers, waar ik bijzondere vriendschappen heb kunnen maken en waar ik de Curaçaose muziek heb mogen ontdekken, met de walsen, de mazurka’s en tumba’s. We luisteren naar…
15. El Curacao van Wim Statius Muller, met Marcel Worms op de piano (1:25)
Wim Statius Muller was een belangrijke componist en pianist, maar ook jarenlang leidinggevende bij de Binnenlandse Veiligheidsdienst. Een bijzondere combinatie. Hij kwam uit Otrobanda, een wijk in Willemstad, dat bekend staat om de rijke muzikale traditie. Veel bekende Curaçaose musici hebben wortels in Otrobanda, waaronder de grondlegger van de klassieke Curaçaose muziek Jan Gerard Palm. De familie Palm kent vele generaties musici. We gaan luisteren naar Otrobanda van Albert Palm, met Marcel Worms op de Piano.
16. Otrobanda van Albert Palm, met Marcel Worms op de Piano 1:58
We blijven nog even op Curacao. En staan stil bij de legende Rudy Plaate, de stem van het volk. Rudy Plaate werd in 1937 geboren op Curaçao. Hij bracht meer dan 400 nummers uit. Nummers over het leven en de schoonheid van het eiland. Hij zong in het Papiamentu, en dat was in die tijd niet gangbaar. Zijn meest bekende lied is Atardi, het onofficiële volkslied van Curacao dat over de schoonheid van het eiland bij zonsondergang gaat. Rudy Plaate is een van de grootste muzikanten van het eiland. De documentaire Atardi van Selwyn de Wind, die ik zelf in een overvolle bioscoop op Curacao heb kunnen zien, is beslist een aanrader. We luisteren naar Atardi, uitgevoerd door Carel Kraayenhof.
17. Atardi, Carel Kraayenhof (1:48).
En met Carel Kraayenhof komen we weer terug naar Nederland, naar Amsterdam. We gaan luisteren naar Amsterdam Klezmer Band.
De muziek van de Amsterdam Klezmer Band is meeslepend, enerverend en opwindend, maar zorgt er ook voor dat je je kan ontladen. Het is een mix van klezmer, balkan, ska, jazz, gipsy en oriëntaals, en soms ook hiphop.
Het nummer dat ik u wil laten horen is Musurlum, of ook wel bekend als Misirlou. Dit lied heeft een lange geschiedenis en is in het repertoire van verschillende culturen te vinden. Oorspronkelijk komt het lied uit landen in het oostelijke middellandse zeegebied. Griekenland, Turkije en Egypte claimen het lied, maar ondertussen is het lied ook van surf liefhebbers door de ruige versie van Dick Dale & The Del-Tones. Ook de versie van Tarantino in Pulp Fiction is diep verankerd in ons collectief geheugen. We luisteren naar de Amsterdam Klezmer Band, ‘Musurlum’.
18. Amsterdam Klezmer Band, Musurlum 4:47
Nu we in Amsterdam zijn wil ik twee belangrijke musici eren. Musici die mij heel dierbaar zijn. Die ik ook persoonlijk ken en koester. Theo Loevendie en Han de Vries.
Theo Loevendie, de grote jazzmusicus en componist heeft zich nooit laten beperken door scheidslijnen tussen klassieke muziek, Jazz en improvisatie, tonaal-atonaal of westers-niet-westers. Zijn composities zijn met diverse prijzen bekroond, en deze legende is inmiddels in de 90 en treedt nog steeds wel eens op in Cafe Welling in Amsterdam.
Het café waar je mogelijk ook Han de Vries tegen het lijf kan lopen. De wereldberoemde hoboïst, winnaar van vele prestigieuze prijzen, voor wie veel bekende componisten nieuwe stukken hebben geschreven. Er wordt vaak gezegd dat je op slag verliefd kan worden op de hoboklank van Han de Vries. Dat geldt voor mij in ieder geval.
Eerst luisteren we naar het eerste deel van ‘Together’, op de piano Arthur en Lucas Jussen. ‘Together’ is een stuk voor twee piano’s en Theo Loevendie heeft dit werk speciaal voor de gebroeders Lucas gecomponeerd. Daarna laten we ons meevoeren op de magische hobo van Han de Vries, die een stuk van Vivaldi opvoert.
19. Together: I, Theo Loevendie, op de piano Lucas en Arthur Jussen 2:12
20. Vivaldi: Oboe Concerto in A Minor, RV 461: III. Allegro 2:31
We zijn bijna aan het einde gekomen van de mooie reis die ik met u heb kunnen maken. Ik wil u bedanken voor uw gezelschap en ik hoop dat u nieuwe geluiden en onbekende oorden heeft kunnen ontdekken. Dat u andere inzichten heeft gekregen en ruimte voor nieuwe fantasieën en dromen.
Ik wens u in deze onrustige tijden alle goeds en wil de ochtend afsluiten met een andere grote Nederlandse componist Simeon ten Holt: Canto Ostinato.
21. Simeon ten Holt: Canto Ostinato:, section 1, 9:11.
Beethoven 1811 yılında yazdığı op. 113 ‘Atina Harabeleri’ (Die Ruinen von Athen) adlı sahne yapıtındaki ‘Derviş Korosu’nu bestelerken beste-i kadim dügah Mevlevi Ayini’nden esinlenmiş. Tabii bunu küçük bir esinlenme öyküsü olarak değil de Beethoven’ın Türk müziği hakkında genelde varsayılandan çok daha fazla bilgisi olduğu gerçeğiyle ele alırsak her şey daha anlamlı oluyor. Hem böylelikle soprano ve müzikolog Çimen Seymen’in ‘Müsenna’sını, Jordi Savall’ın ‘İstanbul’unu daha doğru biçimlerde yorumlayabiliriz. Yani diyoruz ki; Avrupa ve Türk müziklerinin yüzleri birbirine dönüktür ve birbirine gülümseyerek bakan iki yüzdür onlarınki.
Beethoven “Derviş Korosu”nu bestelerken Fransız tüccar Jean Antoine du Loir’ın İstanbul’da dinleyip 1654’te Paris’te yayımladığı notalardan yararlanmış. Ve ‘Atina Harabeleri’ bugüne kadar bir bölümü dışında Türkiye’de hiç sahnelenmediği için durum kimsenin dikkatini çekmemiş. Oysa ki ele geçen bulgular ışığında ‘Derviş Korosu’nu, uluslararası sanat müziğinde varlığını sürdüren Mevlevi müziği etkilerinin, ilk örneği olarak kabul etmemiz gerekiyor. Üstelik Beethoven’ın Türk müziğine 1808’de başlayan ilgisi, bestelediği Türk özelliklerine sahip eserlerle ölümüne kadar gelişerek devam etmiş. Yazdığı birkaç Türk Marşı‘nın da ötesinde, en son ve en büyük eseri kabul edilen 9. Senfoni’nin son bölümüne, mehter müziğinin özelliklerini yansıtan bir ‘Türk Müziği’ bile eklemiştir.
200 yıldır bilinmeyen konu
Beethoven’ın Türk Müziğine ilgi duyduğu ve etkilendiği kabul edilir bir gerçek olsa da bu derecede bir etki neredeyse 200 yıldır bilinmeyen bir konuydu. Çünkü Beethoven’ın Mevlevi müziğinden nasıl etkilendiği konusunda bugüne dek değişik görüşler öne sürülmüş. Örneğin müzikteki şarkiyatçılığın babalarından Saint-Saens, 1872’de Kahire’de bir Mevlevi ayini dinledikten sonra yazdığı bir mektupta Beethoven’ın ‘Derviş Korosu’nu dahice bir sezgiyle düşünüp bulmasının olanaksız olduğunu belirtirken Ahmet Adnan Saygun bundan 50 yıl sonra “Beethoven ‘Mevleviler Korosu’nda sanki, sezişi ile Türk dünyasına nüfuz etmiştir” diye yazmış. Lawrence Kramer, Nicholas Mathew ve Eric Rice gibi müzikologlar ise bu yapıtın Avrupa sanat müziği ilkelerine ve besteleme tekniklerine asla uymayan niteliklerine dikkat çekmiştir.
Sorulması gereken önemli sorulardan biri Beethoven’ın Du Loir’ın kitabını nasıl bulduğu. Kesin yanıtı yok. Beethoven bunu Goethe’den, Kotzebue’den ya da başka bir şekilde elde etmiş olabilir. İki yapıtın yazılış tarihleri arasında 160 yıla yakın bir zaman var. Bu da Türk müziğinin doruk noktaya ulaştığı bir dönemde ilahinin Avrupa’da Beethoven’ın eline geçmesi için yeterli bir süre. Demek oluyor ki; ‘Derviş Korosu’nun taşıdığı özelliklerle yetinmeyen Beethoven bunu geliştirmek için Du Loir’ın mektuplarını, yani Mevlevi müziğiyle ilgili gözlemlerini okumuş olmalı. Hatta parçada kastanyetlere yer verme fikri de büyük olasılıkla Du Loir’dan kaynaklanıyor. Nitekim Du Loir mektuplarının birinde kastanyete benzeyen çalparadan söz etmiş ve kadınların raksını betimlerken çalpara çalındığını da belirtmiş. Aynı şekilde Beethoven da ‘Derviş Korosu’nu bestelerken kastanyetlerden başka bir vurmalı çalgı istememiş fakat ‘Türk müziği’ olarak nitelenen diğer yapıtlarının çalgılamasında hiçbir zaman kastanyetleri kullanmamış.
‘Derviş Korosu’nun hızı
Peki bu çalışmanın günümüz performans pratiğine nasıl bir etkisi ya da katkısı olacak? Beethoven, coşkulu bir ritim için parçanın temposunu ‘canlı, hızlı ancak çok çabuk değil’ olarak belirlemiş. Bu, metronom değeri olarak dakikada 120-168 vuruş anlamına geliyor. Bundan ötürü ‘Derviş Korosu’ kimi zaman hızlı kimi zaman da daha az hızlı yorumlanmış şimdiye kadar. Parçanın değişik kayıtları da zaten birbirinden çok farklı seslendirilmiş. Hatta bazı orkestra şefleri parçayı bir marş havasında yorumlamakta bile sakınca görmemiş. Her şefin elbette kendine has bir yorumu olacaktır ancak elimizdeki çalışma dakikada 120 vuruştan daha hızlı seslendirilmemesi gerektiği sonucunu ortaya koyuyor…
Prof. Feza Tansuğ, Nihavent Longa
Bana Kemani Kevser Hanım’ı hatırlattı sohbette… Tarihe meraklıdır…
Doğrusunu söylersem ben de bilmiyordum… Duymamıştım… Fazla bilgi de yok… 1880’li yıllarda İstanbul’da doğmuş… Sultan 2. Abdülhamid dönemi… Osmanlı Devleti’nin ilk resmi konservatuvarı olan Darülelhan’da (Nağmelerin Evi) keman öğretmeniymiş… 1915-1924 arasında Sultanahmet’te, Alemdar Caddesi’ndeki çınarın karşısındaymış konservatuar… Öğrenim süresi hazırlık ve dört yılmış… Türk müziğinin yanında Batı müziği eğitimi de verilmiş, ama nedense 22 Ocak 1927’de kapatılmış… Araştırdıkça merakım arttı…
Gerek konservatuar gerekse Kevser Hanım’la ilgili tüm bilgiler Şamlı Selim’den… Udi Şamlı Selim Efendi’den… ‘Şam’ lakaplı Selim, dönemin Osmanlı toprağı olan bugün Tel Aviv’in Jaffa semtinde doğmuş, daha sonra Şam ve Halep’te yaşamış… 1876’da doğmuş, 1942’de vefat etmiş… Tevfik ve İskender Kutmani kardeşlerin en büyüğü… Önce İzmir’e daha sonra İstanbul’a gelmiş… Burada ud dersleri vermiş… Kardeşleriyle ud yapıp satmış, ayrıca nota dergisi yayınlamış… Nota derginin tavsiye bölümünde mesela piyano ve keman dersi almak isteyenlere Kevser Hanım önerilmiş…
Kevser Hanım’a ait olduğu kesin bilinen dört eser var…
‘Nihavend Longa’
‘Çanakkale Marşı (Çanakkale Türküsü)’,
‘Tercüman olsun rebab-ı sineme her karda’
‘İçin dostlar cabadan, hovardayım babadan (Hicaz Kanto)’
Son ikisini duymadım ama ilk ikisini hemen herkes bilir… Longa, eğlence müziğinin en önemli türlerinden biri… Özellikle Nihavent Longa, Kerem’in deyimiyle kadim bir eserdir… Filmlerde, her yerde sık sık çalınır… Müthiş neşe saçar… Evrenseldir… Kerem, ‘Ludwig van Beethoven’in ‘Ode an die Freude’ si ile yarışır’ diyor… ‘Ode an die Freude’ Beethoven’in 9. Senfoni’sinin dördüncü bölümüdür… Ünlü Alman şairi Friedrich Schiller’in bir şiiri üzerine bestelemiş…
Rahmetli Kemani Kevser Hanım’ın eserlerini başkaları alıp biraz değiştirmiş, ya kendine mal etmiş veya Kevser Hanım’dan hiç bahsetmemiş… Eserleri ezgisel veya sözel açıdan değişikliğe uğramış… Allah’tan Şamlı Selim varmış… Notalarını, sözlerini Kevser Hanım’ın adıyla o dönemler ‘Risale-i Musikiyye/Musiki Gazetesi’ nde yayınlayıp tarihe not düşmüş… Kevser Hanım’a belki bilinçli belki de bilinçsizce yıllarca haksızlık yapılmış… Ama artık araştırmacılar, otoriteler hakkını teslim etmiş…
Bence hemen youtube girin ve şu kasvetli günlerde ‘Nihavent Longa’yı bir kere olsun dinleyin… Veya İstanbul Filarmoni Derneği’nin hazırladığı, ‘Turkish Virtuosi – Evde Kal’ adlı adlı kısa videosunu izleyin… İşte orada onbir sanatçının icra ettiği eser ‘Nihavet Longa’… 1950lilerde vefat ettiği sanılan Kevser Hanım’ın ruhu şad olsun…
Halit Çelikbudak
MOZART VE TÜRK MARŞI’NIN HİKAYESİ
Atalay Kızılay
27 Ocak 1756 Salzburg doğumlu olan Avusturyalı besteci Wolfgang Amadeus Mozart, kendisi de bir besteci ve keman öğretmeni olan Leopold Mozart’ın oğludur. Müziğe üstün yeteneği küçük yaşta belirmiş bir müzik dehası olarak tanınır. Altı yaşında ileri derecede keman ve iyi derecede piyano çalan Mozart, daha o yaşta beste yapmaya başlar. Otuz beş yıllık kısa ömründe, el attığı bütün tür ve biçimleri geliştirerek tüm türlerin en güzel örneklerini verir. Böylece eserleri ve tarzı ile müzik tarihine damgasını vurur.
Klasik müzik tarihinin en büyük dehası olarak kabul edilen Mozart, çağdaşlarına ve ardından gelen bestecilere ilham kaynağı olmuştur. Kısa bir süre Beethoven’ın da öğretmenliğini yapan Mozart için Beethoven onu şu sözlerle anlatır: “Yaşamım boyunca, kendimi Mozart’ın büyük hayranları arasında saydım ve son nefesime kadar da öyle kalacağım.”
Wolfgang Amadeus Mozart için Türklerin ayrı bir önemi vardır, Türkler için de Mozart’ın. Mozart Türklerle, müzik ve töreleriyle gençlik çağlarından başlayarak ilgilenmiştir.
Osmanlıların Viyana’yı kuşatmaları sırasında ve sonrasında, Avrupalılar, özellikle de Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun yurttaşları Türklerle yakın ilişkilere girmiştir. Kuşatma dağılıp Viyana kurtulunca, daha önce korkulan düşman artık merak konusu olmaya başlamıştır. Osmanlı giysileri hem erkekler hem de kadınlar arasında moda olmuş Mozart’ın da tiryakisi olduğu Türk kahvesi Viyanalıların yaşamına bir daha çıkmamak üzere girmiştir. Mehter takımının vurmalı ve üflemeli çalgıları da Avrupa askeri bandolarını etkilemiş mehter müziğinden Mozart başta olmak üzere çok sayıda besteci yararlanmıştır.
Türklerle ilgili konular müzikli sahne oyunlarının en gözde malzemesi durumuna gelmiş ve bu gelişme 18. yüzyılda Avrupa’da “Türk Operası” akımını yaratmıştır. Bu akımın sayısı yüzü aşan örnekleri arasında en ölümsüz olanı ise Mozart’ın ‘Saraydan Kız Kaçırma” adlı eseri olmuştur.
Korsanlar tarafından kaçırılarak Osmanlı sarayına ya da paşa konağına satılan bir Avrupalı genç kızın vatanındaki sevgilisi tarafından bin türlü hile ve desiseye başvurularak kaçırılması temasını işleyen “Saraydan Kız Kaçırma” operası, Mozart’ın Türk müziği motiflerine ve harem hikâyelerine olan ilgisinin bir ürünüdür. Bu ünlü eser, Mozart’ın yeni yerleşik olduğuViyana’da kendisine duyulan hayranlığın artmasına, imparatorun gözüne girmesine ve Alman operasının İtalyan stilinin egemenliğinden bir ölçüde kurtulmasına yol açmıştır.
Mozart’ın Türk müziğinin ritmik, ezgisel ve tınısal özelliklerine duyduğu ilgi ve sevda sadece operalarla sınırlı kalmamıştır. Dünyanın “Türk Marşı” diye adlandırdığı ünlü eser, Mozart’ın en sevilen eserleri arasındaki yerini bu yüzyılımızda da korumaktadır. “Türk Marşı” aslında K.V. 331 La major piyano sonatının “Alla Turca” başlıklı son rondo bölümüdür.
Türk Modası
Güçlü devletler dünyada daima merak uyandırıcı ve ilgi çekici olmuştur. Bugünün hâkim medeniyeti Batı, tüm dünya üzerinde nasıl bir etki uyandırıyorsa bir zamanların en güçlü devleti olan Osmanlı da aynı etkiyi uyandırmıştı. Nitekim bu dönemde Avrupa’da Osmanlı kültürü etkili oldu. Bu dönem ‘Turquerie Modası’ kısa sürede bütün Avrupa’yı etkisi altına aldı. Türk giysileri dahi hem kadınlar hem de erkekler arasında artık moda olmuştu.
Mehter ise bu etkiyi en net ve kanıtlarıyla gördüğümüz alanı oluşturuyor. Başta Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Almanya olmak üzere Avrupa kültür çevresinde ‘Mehter Müziği’ şanını git gide tırmandırdı.
Kimine göre Mozart’ın Türk ve Yakındoğu müziğine ilgi duyması, yakın arkadaşı Nijerli bir Müslüman olan AngeJo Soliman’ın etkisidir. Kimine göre dönemin imparatoriçesi Marie Thenlse’ın Türklerle zaman zaman barışmaya yönelik politikalarında Mozart’a beste siparişlerinde bulunmasıdır ve devlettin isteği ve yönlendirmesi üzerine de Mozart, Osmanlı konularını müziğinde yazmaya başlamıştır. Mozart’ın Türk müziğine olan ilgisinde bir diğer iddia ise bir kadın. Zaide isimli bir Türk kızına aşık olan Mozart’ın bu aşkı için Zaide operasını bestelediği söylenir. Hatta 1780’de bestelenen Zaide, Mozart’ın yarım kalan tek eseri olarak efsaneleşir.
Mozart neden Türk Marşı başta olmak üzere pek çok Türk üslubunda müzik besteledi? Sorusuna verilecek çok farklı cevaplar olsa da en doğrusu dönemin şartlarına bakınca ortaya çıkıyor. O da çağın en üstün devletinin, tüm yönleriyle dünyaya ilham veriyor olduğu gerçeği. Mozart’ın çağdaşı olan tüm müzisyenler bu dönemde Türk müziğini eserlerine yansıttılar. Ancak Mozart, en büyük bestekâr olarak en güçlü etkiyi yarattı. Mozart, ölümsüz eserleriyle Osmanlı’nın döneme olan etkisini ölümsüz kıldı…
Avrupa halkının mehter müziğine duyduğu beğeni ve Türk yaşamına duyduğu merak dönemin sanatçılarını da Türk stiline yönlendirdi. Avrupa’yı saran Türk modası kendisini en sistemli şekilde müzikte göstermişti. Bu yeni moda akımının müzikteki adı ise Alla Turca oldu. Türklerle aynı enstrümanları kullanmadıkları için “Türk Müziği renklerini” anımsattığı düşünülerek bas davul, yan davul, ziller, üçgen ve tef batı müziğine girdi. Öyle ki bu enstrümanlar, batı müziğinde doğrudan “Türk rengi” anlamına geliyordu. Pek çok müzisyen bu stilde besteler yapıyor, operalarda, konserlerde Türk ezgileri hayat buluyordu. Avrupa’da moda olan Alla Turca akımı, Türk kültürünü, enstrümanlarını ve müziğini yakından tanıma fırsatı bulan Mozart, Beethoven gibi büyük müzisyenleri etkisi altına alacaktı.
Alla Turca stilinin Avrupa’yı kasıp kavurduğu bir dönemde Viyana’da bulunan Mozart, devrinin en üstün müzisyeni olarak Alla Turca stilini de en kuvvetli uygulayan bestekâr oldu. Gelmiş geçmiş en büyük müzisyenlerden biri olan Mozart’ın Alla Turca stili eserler bestelemesi Türk modasının adeta geleceğe taşınmasını sağladı.
Peki Mozart Mehter müziğini dinlemiş midir? Yoksa modaya mı uymuştur? Bu soru pek çok yerli ve yabancı araştırmacı için cevabı tam olarak bulunamamış bir merak konusu. Mozart bir yerde Mehter Müziğini dinlemiş olabilir ama dinlemeyerek mevcut Alla Turca akımının izinden de gitmiş olabilir. Ancak Mozart babasına yazdığı mektuplarda mehteri dinlemeyi çok istediğini yazmıştır.
Bizzat dinlemiş olsun ya da olmasın Mozart’ın Alla Turca stili besteleri kuşkusuz mehter müziği etkisiyle doğar. Hatta Mozart’ı bugün hala en büyük müzisyenlerden kabul etmemizi sağlayan en önemli 4 eserinden biri olan “Saraydan Kız Kaçırma”, bu etkileri yansıtan en önemli eserlerden biridir. Üstelik bu eser Milli Alman Operası’nın da hala ilk mükemmel eseri sayılır.
Mozart’ın Türkleri ve Türk Müziği motiflerini konu pek çok alan piyano sonatı, konçerto, opera ve baleleri vardır. 1775’de yazdığı La maj. No:5 keman konçertosu ‘Türk Konçertosu’, 1778’de Paris’te yazdığı La maj. Piyano sonatının son bölümü ‘Rondo-Alla Turca’ ve 1782’de yazdığı ‘Die Entführung aus dem Serail’ (Saraydan Kız Kaçırma) Operası bunlardan en ünlüleridir. Ayrıca K.109 ‘Le Gelosie del Seraglio’ adlı bale müziğinde, K.334 ‘Zaide’ ve K.422 ‘L’oca del Cairo’(Kahire Kazı) operalarında da Türk Müziği motifleri görülmektedir. Mozart Türk stilinde 40’ı aşkın eser vermiştir.
Saraydan Kız Kaçırma
Türklerle ilgili konular müzikli sahne oyunlarının en gözde malzemesi durumuna gelmiş ve bu gelişme 18. yüzyılda Avrupa’da “Türk Operası” akımını yaratmıştır. Bu akımın sayısı yüzü aşan örnekleri arasında en ölümsüz olanı ise Mozart’ın ‘Saraydan Kız Kaçırma” adlı eseri olmuştur.
Mozart’ın en ünlü bestelerinin başında gelen Saraydan Kız Kaçırma, çok belirgin şekilde Türk etkisi taşır. Giriş ve kapanış nakaratlarında yüksek ses aralığı ve melodi enstrümanlarının tınısı, ağır davullar, ziller ve üçgenin yoğun kullanımı güçlü bir Türk etkisini gösterir. Üstelik operanın hikâyesi de Türk etkisi altındadır. ozart bu eserinde müzik kadar konu itibariyle de geniş ölçüde Türk adet ve geleneklerine yer vermiştir.
Üstelik Türk bağışlayıcılığı ile ilgili bir konuyu işleyip geliştirmekten çekinmemiştir. Opera İstanbul’da bir sarayda geçer ve Osmanlı Padişahı Selim, oyunda yüce gönüllü ve bağışlayıcı biri olarak anlatılır.
Ölümünden bu yana geçen iki asırlık zaman içinde, her kuşak onun eserlerinde bir başka anlam ve güzellikler bulmuştur. Eserlerindeki derin anlam ruhlara işledikçe Mozart’ın insanlığa yardımı daha da önem kazanacaktır.
Yaşamı ve Gezi yılları
1771’de Mozart.
İlk yıllarında, Mozart birçok kez Avrupa gezisine çıktı. Bunlardan ilki 1762 yılında, Bavyera Elektörlüğü‘nün başkenti Münih‘te, Bavyera Kurfüstü (Elektör prensi) lll. Maximillian‘ın sarayında verdiği konserdir. Aynı yıl Prag ve Viyana‘da da imparatorluk saraylarında konserler vermiştir. Konser turu, üç buçuk yıl sürer ve Wolfgang babası ile beraber Münih, Mannheim, Paris, Londra (burada ünlü İtalyan çelist Giovanni Battista Cirri ile çalmıştır), Lahey, tekrar Paris, Zürih, Donaueschingen ve Münih‘te konserler vermiştir. Bu gezisi sırasında, Mozart birçok ünlü müzisyenle tanışır ve kendisi de bu müzisyenlerin eserlerine aşinalık kazanır. En önemli esin kaynaklarından biri Johann Sebastian Bach‘ tır. Bach’ın eserleri birçok kez Mozart’ın esinlendiği eserler olarak gösterilmiştir. Tekrar Viyana’ya 1767’de giden ikili, burada 1768 yılının kasım ayına kadar kalırlar. Bu gezi sırasında Mozart çiçek hastası olur. Sonradan iyileşmesi babası Leopold tarafından Tanrı’nın oğlu için sevgisini temsil etmektedir.[1]
Salzburg’da geçen bir yıl sonunda, üç kez İtalya‘ya yolculuğa çıkmıştır. 1769 Kasım’ından 1771 Mart’ına kadar, 1771’in Ağustos’undan Kasım ayına kadar ve 1772 Ekim’i 1773 Mart’ı arası dönemde Mozart üç opera besteler: “Mitridate Rè di Ponto” (1770), “Ascanio in Alba” (1771) ve “Lucio Silla” (1772). Üç opera da Milano‘da oynanmıştır. Bu gezilerin ilkinde, Mozart Venedik‘te Andrea Luchesi ve G.B. Martini ile Bologna‘da buluşur, Accademia Filarmonicanın bir üyesi olarak kabul edilir. İtalya’daki yolculuğunun efsanevi bir hikâyesi de Gregorio Allegri‘nin Miserere‘sini Sistina Şapeli‘de duyup tamamını hafızasına yazmasıdır. Yalnız bunu yaparken parçadaki küçük hataları düzeltir ve böylece Vatikan malının ilk yasadışı kopyasını üretmiş olur.
23 Eylül 1777’de annesi ile beraber Mozart, Münih, Mannheim ve Paris’i kapsayan bir Avrupa turuna çıkar. Mannheim’da, o dönemin en iyisi Mannheim Orkestrası ile çalar. Aloysia Weber‘e aşık olur, ancak daha sonra ikili ayrılır. Dört yıl sonra da Aloysia’nın kız kardeşi Constanze ile evlenir. Paris’e başarısız bir ziyareti sırasında, annesi 1778 yılında ölür.
Mozart’ın Viyana’daki evi.
1780 yılında, Mozart’ın ilk büyük operası İdomeneo Münih’te oynanır. Ertesi yıl patronu Prens Başpiskopos Colloredo ile Viyana’yı ziyaret eder. Salzburg’a geri döndüklerinde, opera şefi olan Mozart, isyanını arttırır ve başpiskoposun müzik işleriyle ilgilenmek istemez. Bu düşüncelerini söylemesiyle de başpiskopos desteğini çeker. Mozart bundan sonra, aristokrasinin ilgisiyle özgür olarak Viyana’da müziğini geliştirmek için yerleşir. Bu bir nebze de Türktarihi için önem taşır. Türklerin Avrupa’da moda olduğu o yıllarda, Mehter ritminden esinlenen Mozart, 11 numaralı La Majör Piyano Sonatı’nın (K. 311) 3. bölümünde “Ronda alla Turca” (Türk Marşı)’nı besteler. Ayrıca Viyana’da Türk elçinin kızı Zaide adına opera besteler.
4 Ağustos 1782’de, babasının istememesine rağmen Constanze Weber (d. 1763 – ö. 1842) ile evlenir. Constanze’nin babası Fridolin Weber, Carl Maria von Weber‘in Franz Anton Weber‘den üvey kardeşidir. 6 çocukları olmasına rağmen, sadece 2 tanesi çocukluktan sonra yaşar: Carl Thomas Mozart (d. 1784 – ö. 1858) ve Franz Xaver Wolfgang Mozart (d. 1791 – ö. 1844) (daha sonra küçük bir bestekâr olmuştur). İki çocuğu da evlenmemiş, yetişkinliğe erişebilen çocuğu olmamıştır. Carl’ın Constanza isminde bir kızı olur, o da 1833’te çocukken ölür.
1782 yılı Mozart’ın kariyeri için verimli bir yıldır: operası (Saraydan Kız Kaçırma (Die Entführung aus dem Serail)) müthiş bir başarıya ulaşır. Bu operasında bahsedilen saray, Topkapı Sarayı olmayıp, Akdeniz kıyılarında bir yazlık saraydır yani yazlık köşktür. Opera, Türklerin bulunduğu Osmanlı ülkelerinde geçmektedir. Selim Paşa‘nın ve harem ağası Osman’ın tutsağı olan Konstanze ve İngiliz hizmetkarı Blonde’yi, Konstanze’nin nişanlısı bir İspanyol soylusu olan Belmonto kaçırmaya çalışır. En sonunda da Selim Paşa Belmont ve Konstanze’nin birleşmesine razı olur. Ardından konserlere çıkan Mozart, kendi piyano konçertolarının yönetmenliğinin yanı sıra, solo olarak da enstrümanlar çalar.
1783 yılında Wolfgang ve Constanze, babası Leopold’u Salzburg’da ziyaret ederler ancak babası Constanze’yi iyi karşılamaz. Ancak bu ilham, Mozart’ın duasal eserlerinden biri, Große Messe (Do Minör Büyük Ayini) henüz bitmemiş olsa da Salzburg’da gösterime girer ve hâlâ en tanınmış eserlerindendir. Wolfgang eşi Constanze’nin Leopold’ün sevgisini almak için başrolde solo şarkı söylemesini sağlar.
1780’lerin ortalarında Mozart.
Viyana’daki ilk yıllarında, Mozart Beethoven’ın da hocası olan 100′ ün üzerinde senfoni bestelemiş Joseph Haydn ile tanışır ve arkadaş olurlar. Haydn ne zaman Viyana’yı ziyaret etse beraber yaylı kuartet çalarlar. Mozart’ın Haydn’a çaldığı 6 kuartet (K. 387, K. 421, K. 428, K. 458, K. 464, and K. 465) 1782 ile 1785 yılları arasında yazılmıştır. Bunlar Haydn’ın Opus 33 setine karşı bir yanıttır. Haydn’a yazdığı bir mektupta Mozart şu sözleri yazar:
“Çocuklarını büyük bir dünyaya göndermeye karar veren bir baba, onlara o dönemde meşhur bir insanın koruması ve öncülük etmesi gerektiğini düşünmüştü. Sonunda en iyi dostlar haline gelmişlerdi. Ben de aynı yolla, size 6 çocuğumu gönderiyorum… Lütfen onları nezaketle; bir baba, bir yol gösterici ve bir arkadaş olarak alınız!… Ancak, size yalvarıyorum; lütfen babalarının gözlerinden kaçan hatalar için anlayış gösteriniz ve saygı duyduğum cömert dostluğunuzu esirgemeyiniz.”
Haydn bunun üzerine Mozart’a büyük bir hayranlık duydu ve Mozart’ın son 3 serisini dinledikten sonra babası Leopold’a “Tanrı ve dürüst insanlığım üzerine size derim ki, çocuğunuz yüz yüze veya ismiyle tanıdığım en büyük bestekârdır. Zevk ve daha önemlisi, bestekârlığın en derin bilgisine sahip.“
1782 ila 1785 yılları arasında, Mozart piyano konçertolarında solo olarak çıktığı seri konserler verir ve bunlar en güzel çalışmaları olarak kabul edilir. Bu konserler finansal açıdan da başarılı olmuştur. 1785’ten sonra ise, Mozart sahneye daha az çıkar ve sadece birkaç konçerto yazar. Maynard Solomon bunu Mozart’ın elindeki yaralardan dolayı olduğunu söylemektedir, başka bir bakış açısına göre ise halk artık ona aynı ilgi göstermemiştir.
Mozart 18’inci yüzyıl Avrupa’sındaki Aydınlanma Çağı‘ndan da esinlenir ve 1784 yılında Mason olur. Locası spesifik olarak deist yerine katoliktir ve babası 1787’de ölmeden önce de babasını kendi inanışına çekmeye çalışır. Sihirli Flüt (Die Zauberflöte), sondan ikinci operası, da masonik alegoriler içermektedir. Ayrıca Mozart, Haydn ile aynı mason locasındadır.
Mozart hayatında nadiren maddi zorluklar yaşamıştır. Ancak, bu yaşadığı zorluklar birçok kez abartılmış ve romantikleştirilmiştir. Arkadaşlarından birçok kez borç almıştır ve pek çok borcu ödenmemiş şekilde ölmüştür. 1784 ile 1787 arasında bugün de ziyaret edilen Domgasse 5’te Aziz Stephen Katedrali arkasında, yedi odalı bir apartmanda yaşamıştır. Burada 1786’da ” Figaro’nun Düğünü (La nozze di Figaro) operasını bestelemiştir.
Figaro’nun Düğünü’nün 1786 yılındaki ilanı. (Prag)
Mozart’ın Prag ve halkıyla özel bir ilişkisi vardır. Buradaki seyircisi, Figaro’yu Viyana’dakilerden daha fazla kutlamıştır. “Meine Prager verstehen mich” (Praglılarım beni anlıyor) sözü de Bohemya‘da oldukça ünlü olmuştur. Birçok turist, Prag’daki izlerini takip eder ve Mozart Müzesi, yaşadığı Bertramka Villası‘nda oda orkestralarını dinlerler. Prag şehri, Mozart’a hayatının geri kalanında finansal olarak komisyonlar aracılığıyla destek sağlamıştır. Don Giovanni 29 Ekim 1787’de Estates Tiyatro’sunda gösterime girmiştir. Mozart son operası Titus’un merhameti (La Clemenza di Tito) 6 Eylül 1791’de, yine bu şehirde Leopold II’nın Bohemya Krallığı taç giyme töreninde gerçekleşmiştir. Mozart bu görevi, Antonio Salieri‘nin açıkça reddetmesi üzerine almıştır.
Son hastalığı ve ölümü
Mozart’ın son hastalığı ve ölümü incelenmesi oldukça zor bir konudur. Romantik efsaneler ve birbiriyle uyuşmayan teoriler mevcuttur. Birçok araştırmacı, Mozart’ın hastalığının yükselme durumunda anlaşamaz. Özellikle hangi noktada Mozart hastalığı hakkında haberdar oldu ve bu eserlerini etkiledi. Romantik bakış açısı, hastalığının giderek kötüye gittiğine ve bunun da eserlerine paralel bir şekilde yansıdığını savunur. Bunun karşısında ise, günümüzdeki bazı araştırmacılar, durumunun iyi olduğunu ve ölümünün ailesi ve arkadaşlarında ani bir şok etkisi yarattığını belirtirler. Mozart’ın son sözleri: “Ölümün tadı dudaklarımda… Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum” der. Hastalığının asıl sebebi de bir varsayımdır. Ölüm kayıtları “hitziges Frieselfieber” (mühim darı tanesi ateşi) der ve bu, sebebi modern tıpta açıklanabilen bir tanım değildir. Birçok teori önerilmiştir, bunların arasında, trişinoz, cıva zehirlenmesi ve ateşli romatizma da vardır. Hastaların kanatılması o dönemde genelde uygulanan bir anlayıştı ve bu da sebepler arasında gösterilir.
Mozart, 5 Aralık 1791 tarihinde gece 1 sularında Viyana’da ölür. Hastalığının yükselmesi ile, son çalışması Requiem ile birlikte Zauberflöte’dir. Yalnız Zauberflöte’yi ölümünden önce bitirir ve sahnelere çıkarıp ünlü yapar, ama Requiem’i bitiremeden ölür. Bu iki çalışmasına daha ölümünden birkaç gün önce başlamıştır. Popüler efsaneye göre, Requiem’de Mozart kendi ölümünü düşünerek bu besteyi yapmıştır ve bu dünya sonrasından bir haberci bunu maddi olarak desteklemiştir. Belgesellerdeki bulgular, bu anonim desteğin Schloss Stuppach Kontu Franz Walsegg tarafından geldiğini ispatlamıştır. Eserin büyük çoğunluğu da, Mozart’ın sağlığı yerindeyken yazılmıştır. Genç bir bestekâr ve Mozart’ın öğrencisi Franz Xaver Süssmayr, Constanze tarafından Requiem’i bitirmesi için görevlendirir. İlk görevlendirilen Süssmayr değildir, Constanze öncelikle Joseph Eybler‘e başvurur, ancak Joseph Leopold Eybler beceremez ve görevi reddeder.
Ölmeden 1 yıl önce Mozart.
İsminin yazılı olmadığı bir mezar taşı ile gömülü olduğu için, genelde Mozart’ın parasız ve unutulmuş olarak öldüğü söylenir. Ancak, Viyana’da eskisi kadar yüksek yaşam standartlarında yaşamasa da, komisyonlardan iyi bir gelir elde ediyordu. Yılda yaklaşık olarak 10,000 florin kazanıyordu, bu da 2006’ya göre 42,000 Dolar (ya da 1.392.258 TL) etmektedir. Söz konusu miktar O’nu 18’inci yüzyılda Dünya’da en fazla para kazanan %5’in içerisine sokar. Ancak, servetini kontrol edemiyordu. Annesi hakkında “Wolfgang ne zaman yeni bir şeyler kazanırsa, kendisini ve malını etrafına veriyordu” demiştir. Oldukça masraflı yaşamı da, onu birçok kez kredi almaya yöneltmiştir. Birçok yalvarış mektupları hâlâ günümüzde vardır, ama fakirliğine değin harcamalarına olduğu kadar fazla bir delil yoktur. Toplu bir mezarda değil, 1785 Avusturya kanunlarına göre halka ait bir mezara gömülmüştür.
St. Marx mezarlığındaki orijinal mezarı kaybolsa da, anıtsal mezar taşları buraya ve Zentralfriedhof‘a yerleştirilmiştir. 2005’te Avusturya‘nın Inssbruk Üniversitesi ve Maryland-Rockville’deki DNA laboratuvarlarında, Avusturya Müzesi’ndeki Mozart’ın kafatasının ona ait olup olmadığı araştırılmış ve bu anneannesinin ve yeğeninin DNA’leriyle karşılaştırılmıştır. Test sonuçları yetersiz kalmıştır ve DNA örneklerinin birbiriyle bir alakasını bulamamışlardır.
1809’da Constanze Danimarkalı diplomat Georg Nikolaus von Nissen (d. 1761 – ö. 1826) ile evlenir. Yeni eşi de Mozart’ın büyük bir hayranıdır ve Mozart üzerine bir biyografi yazar. Ömrü süresince bunu bitiremese de, öldükten sonra, Constanze bitirmiş ve yayınlamıştır.
Dünya tarihinin belki de gelmiş geçmiş en büyük müzik dehasının sadece 35 yıllık bir ömür yaşaması ve bu ömre 626 ölümsüz eser bırakması, kendisi belki de müzik dünyasının en büyük kazançlarından biri olsa da, kısa ömrü de müzik dünyasının en büyük kaybıdır.
Ölümünden bu yana geçen iki asırlık zaman içinde, her kuşak onun eserlerinde bir başka anlam ve güzellik bulmuştur. Eserlerindeki derin anlam ruhlara işledikçe Mozart’ın insanlığa yardımı daha da önem kazanacaktır.
Yapıtları, müzik tarzı ve yenilikleri
Tarzı
Requiem’in son sayfası.
Mozart’ın müziği, Haydn’ınki gibi, klasik müziğin ilk örneklerindendir. Çalışmaları, o dönemin tarzını değiştirmiş ve barok tarzı ile de karışımını sağlamıştır. Mozart’ın kendine ait tarzı klasik müziğin tamamının gelişimine paraleldir. Çok yönlü bir besteciydı ve hemen hemen her türde müzik yazardı. Bunların arasında senfoni, opera, solo konçerto, oda orkestrası, yaylı kuartet ve yaylı kentet ve piyano sonatları da vardır. Bu türlerin hiçbiri yeni değildi, ama piyano konçertosu Mozart’ın tek başına geliştirdiği ve popüler ettiği bir türdür. Ayrıca önemli sayıda dini müzik de yayımladı, bunların arasında ayin müzikleri de vardı ve birçok dans müziği de besteledi; divertimenti, serenadlar ve diğer hafif eğlenceli türlerde.
Mozart ilk yıllarından beri müthiş bir kulağa sahipti. Duyduğu her müziği hafızasına bir daha çıkmayacak üzere yazabiliyordu. Gezilerinin de oldukça fazla olmasından dolayı, nadir bir tecrübe koleksiyonu edindi. Londra’da bir çocuk olarak J. S. Bach ile karşılaştı ve müziğini dinledi. Paris, Mannheim ve Viyana’da da buradaki bestekârlarla karşılaştı. Muhteşem Mannheim orkestrasıyla beraber çalıştı. İtalyan açılışları ve opera buffalarıyla karşılaştı. Bunların hepsi, gelişiminde önemli bir rol oynadı. Londra ve İtalya’da galant tarzı o dönemde oldukça popülerdi. Basit, hafif müzik, sesin yavaşlamasına bir tutku, vurgulara önem veren, hakim ve ana notanın üstündeki dördüncü ve altındaki notayı çıkartarak, simetrik cümlelerle ve açık bir mimari sundu. Bu tarzın etrafında gelişen klasik müzik, Barok’un komplike tarzına bir tepkiydi. Mozart’ın ilk çalışmaları, İtalyan uvertürleriydi. Diğerleri J.C. Bach’ın eserlerine oldukça benzerdi ve başkaları da Viyana’daki eserlerin değişik bir şekilde vurgulanmasıydı. Mozart’ın en tanınan özelliklerinden biri de belli bir düzenin uyumuydu; sesin yavaşlamasına ana nota etrafında yöneliyordu ama Mozart, bunu değiştirerek uyumu ses yavaşlamasının daha güçlü yarıya geçmesini sağlamıştı. Mozart’ın Phrygian anlayışı da bunu gösterir.
Mozart olgunlaştıkça, Barok müziğinden birtakım yeni özellikler daha adapte etmiştir. Örnek olarak, 29. Senfoni’nin La Majör (K. 201)’ünde kontrpuana ait iki veya daha çok sayıda melodinin bir arada çalınmasından meydana gelmiş tema kullanıyordu ilk hareketinde ve düzensiz ifade uzunluklarını denemiştir. 1773’teki bazı kuartetleri fugal finalleri vardır ve büyük olasılıkla Haydn’dan esinlenmiştir. O da bunu opus 20 setinde kullanmıştır. Fırtına ve Gerilim akımının etkisi, Alman edebiyatını “Romantizm” akımına doğru yöneltirken, müzikte de bestecileri etkilemiştir.
Mozart’ın çalışma hayatında odağı enstrümantal müzikle operalar arasında gitmiş gelmiştir. Avrupa’da o anda bulunan iki tarzda da operalar yazmıştır. “Figaro’nun Düğünü”, “Don Giovanni” ve “Cosi fan tutte” (Bütün Kadınlar Böyle Yapar) [opera buffa] tarzında iken “İdomeneo” ve “Sihirli Flüt” [opera seria] tarzındadır. Daha sonraki operalarında da enstrümanların, orkestranın, ton renginin psikolojik ve duygusal hisleri ve dramatik geçişleri ifade edebilmek için yeni yöntemler geliştirmiştir. Senfonilerinde çözülemeyecek seviyede komplike bir şekilde orkestrasını kullanması, orkestranın psikolojik etkilerini geliştirmiş ve daha sonra da opera olmayan eserlerinde de görülmüştür.
Mozart için Türklerin ayrı bir önemi vardır, Türkler için de Mozart’ın. Mozart Türklerle, müzik ve töreleriyle gençlik çağlarıyla başlayarak ilgilenmiştir. Osmanlıların Viyana’yı kuşatması sırasında ve sonrasında, Avrupalılar, özellikle de de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yurttaşları Türklerle yakın ilişkilere girmiştir.
Etkisi
Mozart’ın el yazısı ve imzası.
Mozart’ın nesiller boyunca, tüm müzik türlerinin bestekârlar üzerindeki etkisi oldukça büyüktür. Mozart’dan sonraki tüm önemli bestekârlar Mozart’ın büyüklüğünden bahsetmiştir. Rossini hakkında “O bir dahi kadar bilgili ve bilge kadar dahi olan tek müzisyendi.” demiştir. Ludwig van Beethoven’in Mozart hayranlığı da açıktır. Beethoven, Mozart’ı birçok kez kendisine örnek olarak almıştır. Örnek olarak, Beethoven’in Sol majör 4. Piyano Konçertosu Mozart’ın Do majör Piyano Konçerto’suna (K.503) bir göstergedir. Beethoven’in apartmanında öğrencilerinden birine, Mozart’ın Do majör kuartet’ini (K.464) gösterip “Ah, ne eser. Bu, Mozart’ın ‘İşte benim yapabileceğim bu, dinleyebilecek kulakların olsaydı!’ demesidir.” demiştir. Beethoven’in daha birçok eseri Mozart’ın eserlerine benzemekte ve çağrıştırmaktadır. Bunlara Beethoven’in Do minör 3. Piyano Konçertosu ile Mozart’ın Do minör 24. Piyano Konçerto’su da dahildir. İkisi de Haydn öğrencisi olup buluştuklarına inanılır ve Mozart’ın da Beethoven hakkında “Dünyaya hakkında bahsedilecek bir şey bırakacak.” dediği söylenmektedir. Çaykovski, “Mozartiana”yı Mozart’ı övmek için yazmıştır. Max Reger’in 1914’te yazdığı “Mozart Tema”sı da en tanınmış eserlerinden biridir.
Buna ek olarak Mozart, Frédéric Chopin, Franz Schubert, Peter İlyiç Çaykovski, Robert Schumann ve birçok besteci tarafından en iyi olarak gösterilmiştir. Hatta Frédéric Chopin, cenazesinde kendi yazdığı cenaze müziğini değil Mozart’ın Requiem’inin çalınmasını istemiştir.
Mozart popüler müzik için de bir ilham kaynağı olarak kalmıştır. Jazz’dan, Rock’a, hatta Heavy Metal’e kadar. Jazz piyanisti Chick Corea, Mozart’ın piyano konçertolarını çalarken kendisini konçertolar yazmaya esinlenmiştir.
Mozart öldükten sonra, eserlerinin dizilimi için birçok defa uğraşılmıştır. Ancak, bunu 12 yıllık bir uğraşı sonunda, 1862’de Ludwig von Köchel başarır. Mozart’ın hâlen eserleri Köchel’in katalog numaralarına göre sıralandırılmıştır. Bu nedenle, örnek olarak La majör 23. Piyano Konçertosu demek yerine, basitçe “K. 488” ya da “KV. 488” diye yazılır. Buradaki KV’nin açılımı Köchel Verzeichnis (Köchel Dizini)’dir. Bu katalog 6 kez revizyona gitmiş, Mozart’ın eserleri de K.1 den K.626’ya kadar numaralandırılmıştır.
Söylenceler ve uyuşmazlıklar
Mozart bestekârlar arasında doğal olmayan bir efsane yumağıyla karşılaştı. Bir bakıma çünkü ilk biyografisini yazanlar onu şahsen tanıyorlardı. Bir ürün sunabilmek için hayali öğeler eklemek zorunda kalıyorlardı. Bu söylenceler, Mozart öldükten sonra başladı ama pek azı belli kanıtlar etrafındaydı. Bunlardan biri de Mozart’ın Requiem’ini kendi ölümünü düşünerek yazması üzerineydi. Hayali sözleri, gerçek olaylardan ayırmak Mozart araştırmacılarının devam eden bir görevi haline gelmiştir, lakin efsaneleri gerçek olaylardan ayırmak gerekir. Dramatistler ve senaristler, araştırmacıların sorumluluklarından özgür olarak, bu efsaneleri oldukça iyi birer öğe olarak kullandılar.
– Başka bir tartışma konusu da Mozart’ın çocukluktan ölümüne kadar insanüstü dehasıdır. Bazıları ilk eserlerini basit ve unutulabilir bulurken diğerleri Mozart’ın 5 yaşında yazdığı esere bile hayranlık duyarlar. Her halukarda, ilk bestelerinin bir bölümü hâlâ oldukça popülerdir. K. 165 örnek olarak, Mozart tarafından 17 yaşındayken bestelenmiştir ve en tanınan eserlerden biridir. Başka bir söyleyiş de henüz 5 ya da 6 yaşındayken gözleri kapalı olarak ellerini çapraz bir şekilde tutup piyanoyu çalabildiğidir.
Mozart’ın mezarı.
Benjamin Simkin, Mozart üzerine yazdığı bir kitapta Mozart’ın Tourette sendromu yaşadığını öngörmüştür. Ancak, hiçbir Tourette sendrom uzmanı, organizasyonu veya psikiyatrist Mozart’ın böyle bir sendroma sahip olduğunu söylememiştir ve birçoğu da yeteri kadar delilin olmadığını vurgular.
Fiziksel Görünüş
1789’da Dora Stock tarafından yapılmış Mozart portresi (Salzburg Mozarteum).
Mozart’ın fiziksel görünüşü tenor Michael Kelly tarafından Anımsamalar adlı eserinde tanımlandı: “oldukça zayıf ve solgun, oldukça boş bir adam ve saçları oldukça dağınık olan küçük bir adam”. İlk biyografisi Niemetschek, “fiziği hakkında özel bir şey yoktu.” O küçüktü ve onun muazzam gözleri dışında onun muafiyeti dehasının hiçbir işaretini vermedi. ” Çocukluktaki çiçek hastalığı vakasının bir hatırlatıcısı olan yüz cildi lekeleri vardı. Zarif kıyafetleri severdi. Sesi, karısının daha sonra “bir tenor olduğunu, şarkı söylerken yumuşak olduğunu, ancak onu heyecanlandıran bir şey olduğunda ya da onu uygulamak gerektiğinde, hem güçlü hem de enerjik olduğunu” yazdı.
Mozart genellikle son teslim tarihlerine yaklaştıkça kompozisyonları büyük bir hızla bitirerek uzun ve sıkı çalıştı. Sık sık eskizler ve taslaklar yaptı; Beethoven’ın aksine, karısı ölümünden sonra onları yok etmeye çalıştı.
Mozart, Viyana müzik dünyasının merkezinde yaşadı ve önemli sayıda ve çeşitlilikte insan biliyordu: diğer müzisyenler, tiyatro sanatçıları, Salzburg’lular ve aristokratlar, İmparator II. Solomon, en yakın üç arkadaşını Gottfried von Jacquin, Kont August Hatzfeld ve Sigmund Barisani olarak görüyor; diğerleri arasında eski meslektaşı Joseph Haydn, şarkıcılar Franz Xaver Gerl ve Benedikt Schack ve boynuz oyuncusu Joseph Leutgeb vardı. Leutgeb ve Mozart, genellikle Mozart’ın pratik şakalarının poposu olarak Leutgeb ile ilginç bir dostça alay konusu taşıdılar.
Bilardodan ve dans etmekten zevk alıyordu ve evcil hayvanları seviyordu: bir kanarya, sığırcık, köpek ve eğlence amaçlı binicilik için bir atı vardı.
*Maarif Europe haberim için yapılan eleştiriler ve direktör Sabri Yıldırım’ın mektubu.
*Tarafsızlığıma ve objektifliğime ‘renksiz’ diyerek eleştirenlere cevabım.
*Hollanda devletinin yasaklama ve duyarsızlıklarına cevabım.
*Hollanda’da, Türkçe eğitim mücadelesinde, önde koşan ve unutulan, Bekir Cebeci, Sadık Kemal Tural, Mustafa Akbulut, Seyid Burhaneddin Kekeç, Prof. Mehmet Akşit, Prof. Özcan Hıdır, Songül Akkaya, Bedir Tekinerdoğan, Ahmet Sarı ve Ali Ateş gibi, daha bir çok kahraman vardı.
İlhan KARAÇAY yazdı:
Değerli Okurlarım ve Dostlarım,
7 Nisan 2025’te yayımladığım “Hollanda’dan Mutlu Haber: Liselerdeki İmtihanlarda Türkçe Dersi Tercih Edilebilecek” başlıklı haberim, ardından da 14 Nisan’da kaleme aldığım “Maarif Europa Amsterdam Eğitim merkezi açılıyor” başlıklı haberim, gerek Hollanda’dan gerekse Türkiye ve Avrupa’nın farklı köşelerinden birçok geri dönüşe neden oldu.
Tebrik edenler ve Türkçe eğitime katkı sağlayanları hatırlatanlar, ödül almam gerektiğini düşünenler olduğu gibi; tarafsızlığımı ‘renksizlik’ olarak yorumlayan, hatta “Sabuna suya dokunmadan gazetecilik yapılmaz” diyenler de oldu.
Bu yorumların tümünü özenle not ettim ve her biri üzerinde samimiyetle düşündüm.
Öncelikle şunu ifade etmek isterim: Okur görüşü, bir gazetecinin pusulasıdır. Eleştiri de övgü kadar değerlidir. Benim çizgim, yıllardır belli. Yalnızca haber vermek değil, doğruyu, gerçeği, tarafsızlığı merkeze alan bir duruşu savundum. Ama evet, kabul ediyorum; her haber her yönüyle tam olmayabilir. Bu noktada katkı yapan herkese teşekkür ederim.
Bazı dostlarım, “Bu başarıda bizim de katkımız vardı” dedi. Haklılar. Hollanda’daki Türkçe eğitim mücadelesinde yalnız koşmadık. Bu yolda nice isimsiz kahramanlar, nice emekçiler vardı. Onların da adını anmak, tarihe not düşmek boynumun borcudur. Bu nedenle yeni bir bölüm açarak onların fedakârlıklarını da paylaşacağım.
Tarafsızlığıma ‘renksizlik’ diyerek beni eleştirenlere ise şunu söylemek isterim: Objektiflik, sadece karşısındakini değil, gerektiğinde kendini de eleştirebilme cesaretiyle anlam kazanır. Ben, haberin içinde ‘duygu’yu değil, ‘gerçeği’ koymaya çalıştım. Bu bazen kuru, renksiz gibi görünse de, aslında gazeteciliğin tam da özü budur.
Maarif Europe hakkında yazdıklarıma lehte ve aleyhte reaksiyon gösterenlere gelince…
Eleştiriye saygım sonsuz. Ancak bu kurumun, yurt dışında Türk kimliğini yaşatma ve eğitimde alternatif yaratma misyonu, sıradan bir gelişme değildir. Duyarsız kalamazdım.
Yazdıklarımın yorum değil, haber olduğunu kavrayamayan, Türkiye’den dört ünlü yazar beni adeta bombardımana tuttular. Canları sağolsun. Ama bir gün kendilerine çok özel bir yorum ile cevap vereceğimdenşüpheniz olmasın.
Ve elbette, Hollanda devletinin yıllardır süregelen ‘Türkçeye mesafeli’ tutumuna karşı verilen mücadeleye dair düşüncelerimi de açıklıkla ortaya koydum.
Bu yazı, hem bir teşekkür hem de bir cevap niteliğindedir. Eleştirilerinizle beni daha dikkatli, daha kapsayıcı olmaya yönelttiğiniz için hepinize içtenlikle teşekkür ederim.
VAKIF EUROPE AMSTERDAM DİREKTÖRÜ SABRİ YILDIRIM’IN GÖNDERDİĞİ MEKTUP
“Hollanda Türk toplumunun tecrübeli gazetecesi Saygıdeğer İlhan Karaçay Bey,
Maarif Europe ziyaretiniz, objektifiniz ve kaleminiz için teşekkür ederim.
Eğitim yaklaşımında, insan, gelişim ve kültür kavramlarını esas alan Maarif Europe hakkında aşağıdaki ek bilgileri dikkatlerinize sunmak isterim;
İnsanlığın barışı ve huzuru için, “İyi insanların yetiştiği öncü bir eğitim merkezi” olma vizyonuna sahip olan Maarif Avrupa, insanlığın ortak birikimini esas alan kapsamlı eğitim faaliyetleri yürütmeyi misyon edinmiştir.
BM’nin kalıcı barış ve sürdürülebilir kalkınma hedefleriyle uyumlu şekilde faaliyet gösteren kurum, Avrupa Yeterlikler Çerçevesi, OECD standartları ve ülkelerin ulusal yeterlilik sistemlerini dikkate alarak programlar geliştirmektedir. Her yaş ve seviyeden öğrenciye yönelik eğitim hizmeti sunan Maarif Avrupa, kültür ve dil becerisi gelişimini önemsemektedir. Eğitim yaklaşımının merkezinde, insan, gelişim ve kültür yer almakta; öğrencinin ilgi ve yeteneklerine göre bireyselleştirilmiş programlar hazırlanmakta ve bu sayede çok yönlü bir gelişim hedeflenmektedir. Kurum, sadece öğrencilerin değil, öğretmenlerin, velilerin ve tüm paydaşların gelişimine katkı sunmayı amaçlamakta, uluslararası araştırmalar ve bilimsel veriler ışığında sürekli iyileşmeyi esas almaktadır.
Özellikle dezavantajlı göçmen çocukların eğitimi konusunda duyarlılık gösteren Maarif Avrupa, kültürel farklılıkları ‘zenginlik’ olarak görmekte ve kültürlerarası etkileşimi teşvik etmektedir. Öğrencilerin hem kendi ana dillerini hem de Hollandacayı iyi derecede öğrenmeleri hedeflenmektedir. Bu kapsamda Türkçe ve Hollandaca öğretimi de, kurumun öncelikleri arasındadır. Maarif Avrupa, bulunduğu bölgede örnek gösterilen, gelişimi sürekli kılan ve insani değerleri merkeze alan bir eğitim yaklaşımı benimsemektedir.
Tüm bunların yanı sıra temel spor eğitimi ile çocukların yeteneklerinin keşfedilerek kendilerine uygun branşlara yönlendirilmeleri, temel müzik eğitimi ile farklı enstrümanlarla tanışmaları, el becerilerine göre sanatsal çalışmalara dahil edilmeleri, bireylerin fiziksel ve duygusal gelişimleri için önemsenmektedir.
Bu vesile ile sizlere çalışmalarınızda kolaylıklar diliyor, yaklaşmakta olan 20 Nisan saat 13.00’te yapacağımız 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı şenliğimizde, çocuklarımızla buluşmak için gün sayıyoruz.”
Sabri Yıldırım, daha sonra yaptığımız telefon görüşmesinde ise, haberde belirtmiş olduğum, ‘Açılış 2 Mayıs 2025’te yapılacak’ şeklindeki ifadenin yanlış olduğunu ve bunu ‘Çok yakında açılacak’ şeklinde değiştirmemi rica etti.
TÜRKÇE EĞİTİM İÇİN MÜCADELE EDEN KAHRAMANLARIMIZ İLE İLGİLİ ANALİZMİM ÇERÇEVESİNDEKİ REAKSİYONLAR.
Lise bitirme sınavlarında Türkçe’nin tercihli dil olarak seçilebileceği hakkındaki analizim, medyada da büyük ilgi gördü. Yüzlerce haber portalı analizime yer verirken, analiz ana akım gazetelerde de yer aldı.
Aydınlık Gazetesi hem Türkiye ve hem de Avrupa baskılarında bu habere geniş yer verdi.
Analizimin yayınlanmasından sonra beni arayan Aydınlık muhabiri Meral Akkaya’ya, sorulara benim yerime Canan Gönençay’ın cevap vermesinin daha sağlıklı olacağını belirterek telefon numarasını verdim. İkilinin yaptığı görüşmeden sonra, Aydınlık’ta altta görünen kupürdeki haber yayınlandı.
Ayrıca, aşağıda logolarını göreceğiniz haber portalları ve daha niceleri bu analizime yer verdi. Hepsine teşekkürlerimle.
ŞİMDİ SÖZÜ, TÜRKÇE EĞİTİMİ İÇİN YILMADAN MÜCADELE EDEN, AMA ADI ANILMAMIŞ KAHRAMANLARA BIRAKIYORUM…
İLK REAKSİYON SEYİD BURHANETTİN KEKEÇ’TEN:
Analizimin yayınlanmasından yarım saat sonra, sevgili dostum Seyid Burhaneddin Kekeç’ten mesaj geldi. Aşağıdaki mesajı, web sayfamdaki analize hemen ekledim ama, bazı okurlarım için geç kalmış olabilirdi. Bu nedenle o mesajı şimdi tekrarlıyorum.
Bu eksikliğimi tamamladığı için teşekkürlerimi sunduğum Kekeç’in mesajı şöyleydi:
“İlhan abi merhaba,
Bir bilgi eksikliğini gidermek için yazıyorum.
Hollanda’da Türkçe derslerinin yeniden başlatılması için, o zamanlar Twente Üniversitesinde görev yapan Prof. Mehmet Akşit öncülük etmiş, bu projeye daha sonra Kutlay Yağmur da katılmıştı.
Bu projeye o zamanlar yayın hayatında olan Damla Gazetesi de destek vermişti. Profesör Mehmet Akşit o zamanlar Damla Gazetesinin başyazarlığını yapmıştı. Yine Kutlay Yağmur da Damla Gazetesi yazarlarından idi. O dönem Damla Gazetesinin güçlü bir yazar kadrosu vardı. Profesör Özcan Hıdır, Ahmet Suat Arı, şimdi profesör olan ama dönemlerde Doçent olan Bedir Tekinerdoğan, şimdi Amsterdam Bölgesi Şu İşlerinin yönetim kurulunda görev yapan o dönemler de de Amsterdam Bölgesi Eyalet Milletvekili Songül Akkaya da bu yazar kadrosuna dahildi. Dama Gazetesi o zamanlar yazarlarının bir araya geldiği etkinlikler düzenleyerek gazete yazarlarının birbiriyle tanışmasına ve kaynaşmalarına imkân hazırlardı.
Türkçe İçinEl-Ele Kampanyası, o dönemlerdeki Hollanda Genelinde görev yapan akademisyen insanların Twente Üniversitesinde bir araya geldikleri bir toplantı ile başlamıştı.
Yanlış anlaşılmak istemem abi, yazınızı tamamlaması açısından bu eksik bilgiyi vermek istedim.
Selam ve saygılarımı sunuyorum iyi günler diliyorum.”
Yukarıdaki mesaj sayesinde, Türkçe eğitim konusunda kimlerin yardımcı olduğunu da öğrenmiş olduk. Hepsine teşekkürlerimizle…
İKİNCİ MESAJ AHMET SARI DOSTUMDAN GELMİŞTİ VE ŞÖYLEYDİ:
“İlhan abi günaydın,
Bugün öyle hayati bir konuyu gündeme getirmişsin ki, okuyunca yüreğim sızladı. Türkler İçin Danışma Kurulu İOT yönetimde bulunduğum dönemde, OALT konusunda yoğun çabalar harcadık. Gerek Hollanda hükümeti, gerekse Türk hükümeti ile yoğun temaslar kurduk. En son İOT’nin 25’inci kuruluş yıldönümünde kapsamlı bir araştırma raporunu Türk hükümet yetkililerine sunduk ama, maalesef söz verildiği halde hiçbir gelişme olmadı. İlkokul düzeyinde Türkçe dersleri kaybolup gitti. İOT’nin Türkçe dersleri mücadelesine, halkımızdan maalesef yeterli desteği alamadık. Hatta, bazı kuruluşlar, “Biz sübvansiyon alır, Türkçe dersleri düzenleriz” dediler. Orta dereceli okullarda Türkçe dersi seçmeli ders olarak verilmeye başlandı ama ilgi çok azdı. Umarım şimdi daha yoğun bir ilgi olur. Burada şunu belirtmem gerekiyor: İlkokul döneminde ve okul dışında verilen dersler ne kadar faydalı olur? Benim için soru işareti. Saygılar.”
AMSTERDAMLI MUSTAFA AKBULUT’UN İLGİNÇ REAKSİYONU:
“İlhan Hocam,
Sadece öğrenciler ya da aileler değil, tanıdığım pek çok kişi aralarında dernek ve vakıf yöneticileri de var hâlâ kendi ana dillerini yeterince konuşamıyor.
Daha da dikkat çekici olan ise, bazı Hollandalıların Türkçeyi oldukça düzgün konuşabilmesi. Buna karşılık, uzun yıllardır okullarda Türkçe eğitimi veren bazı öğretmenlerin bile Türkçede zorluk yaşadığı durumlar olabiliyor. Elbette herkesin dil öğrenme süreci farklıdır, ama bu da önemli bir gösterge.
Siz bir gazeteci olarak bu konuya değinerek gerçekten önemli bir meseleye parmak basmışsınız. Çünkü Türk toplumunun yoğun yaşadığı bölgelerde bile, bazen insanlar Türkçeyi ifade etmekte güçlük çekiyor. Eleştirildiğinde ise savunmaya geçmek yerine bu durumu geliştirmek için adım atmak daha yapıcı olur diye düşünüyorum.
Benim de geçmişten bir anım var: OSS’ta spor ofisim varken sık sık ODD Belediyesi’ne uğrardım. O dönemde belediye başkanı Bayan Yokohama Koning’di. Belediyede çalışan bazı Türk personele, Hollandalı bir eğitmen aracılığıyla uzun süreli bir Türkçe kursu verildi. Ancak zamanla eğitmen, kursa katılanların istenilen düzeyde gelişemediğini fark etti ve ‘Bu emeğin ve kaynağın hakkını veremedik’ diyerek aldığı maaşı geri iade etti.
Bunun ardından belediye başkanı, bu süreci ciddiye alarak bazı idari değişiklikler yaptı.
ALİ ATEŞ’TEN DEĞİŞİK BİR REAKSİYON
Sayın İlhan Karaçay Kardeşim,
Allah ömrünü uzun ve bereketli kılsın. Çok güzel bir konuyu gündeme getirmişsin, gerçekten memnun oldum. Ancak herkes senin ve benim gibi düşünmüyor olabilir.
2004 yılında bir olay yaşamıştım: Bir veli, torununun sınıfta bir Türk çocuğun yanına oturmasını istememişti. Gerekçesi de, çocukların Türkçe konuştukları için Hollandaca öğrenemedikleriydi. Bunu bizzat öğretmene söylemişti.
Şahsen, benim çocuklarım da ellerine Türkçe kitap almıyorlar. Sebebini sorduğumda, “Baba, Türkçeye ihtiyacımız yok. Hollandaca ve İngilizce lazım bize.” diyorlar. Yine de burada doğan iki kızım, oldukça güzel Türkçe konuşabiliyor. Ancak bu becerilerini kitaplardan değil, genellikle TRT Çocuk kanalını izleyerek geliştirdiler.
Okullarda öğretmenler sık sık “Evde Türkçe mi, Hollandaca mı konuşuyorsunuz?” diye soruyor. Biz de çocukların çoğunlukla Hollandaca konuştuklarını söylüyoruz.
Size hayırlı akşamlar ve mutlu yarınlar dilerim.
YAZAR SADIK KEMAL TURAL’DAN KİTAPLI REAKSİYON
Ünlü yazarlardan Sadık Kemal Tural, ‘Eğitim ve Milli Eğitim’ adlı kitabı ile birlikte şu mesajı geçmiş:
“İlhan bey,
Türkçe’nin de sınavlarda seçilecebileceği konusundaki haberinizi, ilişkili olduğum gruplarla ve arkadaşlarımla paylaştım. Bazı arkadaşlar beklemediğim kadar mutlu oldular. Bu güzel haber ve her zaman yürek soğutan ümit çoğaltan bilgilendirmeleriniz için teşekkürler ediyorum.
Vakit bulursanız okumanız ve uygun görür iseniz paylaşmanız için bazı dostlarımızın iltifat ettiği bir metni iletiyorum.
Selam, saygı ve iyi dileklerimle.”
BEKİR CEBECİ UNUTULMAMASI GEREKENLERDENDİ
Türkçe eğitim konusunda, mücadele edenlerin başında bulunanlardan biri de Bekir Cebeci’ydi. Bakınız Cebeci dostum neler yazmış:
Değerli İlhan Abimiz merhaba,
Bugünkü yazınızı da büyük bir ilgi, beğeni ve takdirle okudum. Kaleminize ve yüreğinize sağlık.
Ben de aynen Seyid Burhaneddin Kekeç gibi size tamamlayıcı bir mesaj yazıp göndermek isterim. Amacım yapıcı olmak bir eksik varsa onu tamamlamaktır.
Siz de yakından biliyorsunuz ki benim başkanı olduğum Türk Danışma ve Eğitim Vakfını (SİOT) kurup tam 20 yıl yönettik.
SİOT’un ikinci başkanı Frisland kökenli bir Hollandalı arkadaşımdı. Adı Harm Puite idi.
Ondan çok şeyler öğrendik. Çünkü o derdi ki Frizlilerin anadilleri daha dün denecek zamana kadar yasaktı.
Okulda dil dersleri verilmediği gibi dışarıda sokakta bil anadilimizi konuşmak yasaktı.
Ben bunu HOTİAD’ın ödül toplantısında da dile getirdim.
Ve orada izleyicilerin karşısında size de yaptığınız çok güzel ve anlamlı bir işten dolayı teşekkür ettim.
Harm Puite dedi ki Avrupa Konseyi 1 Şubat 1995 tarihinde Ulusal Azınlıkları Korumaya Dair sözleşmeyi kabul etti.
Hollanda hükümeti de bu Sözleşmeyi Mecliste onayladı.
Ondan sonra bizim anadilimiz hürriyetine kavuştu. Okullarda şimdi Frizce anadili dersi veriliyor.
Bekir Cebeci, zamanın Başbakanı Lubbers ile…
Sayın Abim,
Biz de bu fikirden yola çıkarak Türk toplumunun anadili, dini ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilmeleri için dönemin Hollanda Hükümetine bir dilekçe yazarak Türklerin de aynen Hollandalı Frizyalılar gibi ULUSAL AZINLIKLARI KORUMAYA DAİR SÖZLEŞME kapsamına alınmasını istedik. Böylece okullarda aynen Frizce dersleri gibi tekrardan Türkçe anadili dersleri verilecekti.. Hükümet bu öneriyi Meclisten geçirtti. Fakat Senato onaylamadığı için yasalaşamadı.
Değerli İlhan Abim,
Bunun yanında bir konuya daha ek yapmak isterim. HTİB, Anadili Derslerinin tekrar verilmesi için Hollanda hükümetini mahkemeye verdi. Ama mahkeme ne dedi biliyor musunuz? Siz bu davayı açamazsınız. Çünkü siz bir eğitim kuruluşu değilsiniz. O zaman HTİB’in Başkanı hemen benimle ilişkiye geçti. Biz de gerekli belgeleri imzalayıp tüzüğümüzü de ekleyerek mahkemeye başvurduk. Yani o mahkemeyi HTİB ve SİOT olarak açmıştık, fakat ne yazı ki kazanamadık.
Cebeci’nin sık sık yaptığı toplantılardan biri…
Bir ek daha yazayım. 1995 yılı idi. Ben o zaman İOT Başkanıydım Hollanda Eğitim Bakanı elinde kalın bir dosya ile İOT’un da üyesi olduğu LAO Toplantısına geldi.
Orada yaptığı bir konuşmada Anadili ve Kültürü Derslerini (AKE) kaldıracağını dile getirdi.
Ben de söz alıp şöyle dedim. “Sayın Bakanım, nasıl ki bir ağaç kökleriyle yaşar bizler de köklerimizle yaşarız. Nasıl ki köklerinden koparılan bir ağaç önce solar, sonra kurur ve ayakta ölürse biz insanların da köklerinden koparıldığı zaman aynı akibete uğrarız. Bizim köklerimiz de başta anadilimiz, dinimiz, kültürümüzdür. Dil bütün bu kültürel değerleri kuşaktan kuşağa aktaran bir nehir gibidir. Onun için bizler bu öneriye evet diyemeyiz. Çünkü köklerinden yoksun yetişecek çocuklar hem bizim için hem de Hollanda toplumu için birer tehlike olabilirler.”
İnanın Bakan dosyalarını toplayıp toplantıyı terk edip gitti. Tabii daha sonra 2004 yılında ilkokullardan AKE derslerine sizin de yazdığınız gibi verilen bütçe kaldırıldı dolayısıyla dersler de kaldırılmış oldu.
Daha sonra 2021 yılında Hollandaca 9 sayfalık bir dilekçe hazırlayıp Hollanda’daki Türk STK’larına gönderdim. Siz de bu dilekçeyi Avrupa çapındaki bütün STK’lara o dönem gönderdiniz. Aslında bu Sözleşmeyi bizim keşfetmemiz ve bunu dile getirmemiz başlı başına büyük bir devrimdir. Çünkü eğer bizler de bu Sözleşme kapsamına alınırsak başta Anadili ve Kültürü Dersleri olmak üzere, din dersleri de çocuklarımıza serbestçe öğretilecektir.
Ayrıca bizler de eşit azınlık haklarına sahip olacağız.
Irkçıların elinden de İslamofobi silahını almış olacağız.
Fakat ben bilmiyorum, siz daha iyi bilirsiniz. Bizim toplum özellikle STK’lar sanki derin bir uykudalar.
Bu konular onları sanki hiç ama hiç ilgilendirmiyor.
Vallahi yarın çok geç olmadan şimdiden gerekli önlemleri almalıyız diye düşünüyorum.
Değerli İlhan Abi,
Bir de benim nacizane Anadili derslerine katkım olsun diye çok sayıda ders, eğitim ve öğretim kitabı yazdım.
Bunların çoğu Almanya’da Anadolu yayınevi tarafından yayımlanıp piyasaya sürüldü.
1990’lı yıllarda Fakir Baykurt Hollanda’ya bir konferansa gelmişti.
Orada kendisiyle tanıştık. Bana şunu söyledi: “Bekir bey sizi candan tebrik ediyorum.
Yazdığınız Benim Dilim Türkçe okuma yazma öğrteme kitaplarını ben öğrencilerime okutuyorum.
Bu kitapları hem öğrencilerim hem de ben çok beğeniyoruz. Kalemine sağlık.”
Bu sözleri Fakir Baykurt gibi çok ünlü bir yazardan duymak benim için büyük bir onurdu. Gururdu.
Sürçü lisan ettiysek affola. Ve de verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim.
Sağlıcakla kalınız değerli büyüğümüz ve abimiz.
Bekir Cebeci”
Değerli Okurlarım,
Bekir Cebeci, 1995 yılında Strasbourg’da kabul edilmiş olan, ‘Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme’ ile, Hollanda hükümetine yazdıkları bir mektubu da göndermiş.
Bu iki önemli belgeleri yazımın sonunda sizlere sunacağım.
İlgi duyanlar okur ve dosyalayabilirler.
BEKİR CEBECİNİN GÖNDERDİĞİ İKİ BELGE:
Hollanda hükümetine gönderilen mektubun Türkçe özeti:
Mektup, Hollanda’da yaşayan göçmenler ve Müslümanlar adına, hükümete ve Temsilciler Meclisi üyelerine hitaben yazılmıştır. Yazanlar, ülkede artan ırkçılık ve İslamofobi nedeniyle büyük bir huzursuzluk ve güvensizlik içinde olduklarını ifade etmektedirler. Her gün medyada İslam ve göçmenler hakkında olumsuz açıklamalar yapıldığını, bunun da kendilerini dışlanmış, yalnız ve ayrımcılığa uğramış hissettirdiğini dile getirmektedirler.
Yazarlar, Hollanda’nın sadece Hollandalılara değil, burada yaşayan göçmenlere de ait olduğunu, kendilerinin de bu toplumun ayrılmaz bir parçası olduklarını vurguluyorlar. 60 yıl önce Hollanda hükümeti tarafından ülkeye davet edildiklerini, ekonomik alanda önemli katkılar sunduklarını, hem ekonomik hem de kültürel, sosyal, siyasi ve bilimsel anlamda Hollanda’yı zenginleştirdiklerini ifade ediyorlar.
Örnek olarak, Almanya’daki Türk bilim insanları Uğur Şahin ve Özlem Türeci’nin BioNTech aşısını geliştirerek dünyaya katkı sağladığı belirtiliyor ve göçmenlerin tüm Avrupa’ya fayda sağlayabilecek bireyler olduğu vurgulanıyor.
Göçmenlerin ikinci ve üçüncü kuşaklarının da artık Hollanda’da yerleşik hayat kurduğu, burada kalmaya ve ülkeye katkı sunmaya kararlı oldukları ifade edilerek, göçmenlerin tüm alanlarda söz sahibi olma ve katılım sağlama arzuları dile getiriliyor.
Temel Talepler:
Irkçılığın ve yabancı düşmanlığının cezai yaptırımla karşılık bulması gerektiği belirtiliyor. Bu konuda Avrupa Komisyonu’nun Hollanda’yı uyarması memnuniyetle karşılanmış.
“Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme”ye göçmenler ve Müslümanlar da dahil edilmek isteniyor. Şu anda örneğin Frizler gibi bazı grupların bu sözleşme kapsamında korunduğu, göçmenlerin ise hala dışarıda bırakıldığı belirtiliyor.
Bu sözleşmenin, etnik, dilsel, kültürel ve dini azınlıkları korumaya yönelik hükümler içerdiği ve ülkelerin hangi grupları azınlık olarak kabul edeceklerine kendilerinin karar verebildiği hatırlatılıyor. Dolayısıyla Hollanda’nın göçmenleri de bu kapsama almasının önünde yasal bir engel olmadığı vurgulanıyor.
Sözleşmenin bazı önemli maddeleri de alıntılanarak, neden önemli olduğu anlatılıyor:
Kültürel kimliğin, dinin, dilin, geleneklerin korunması,
Ayrımcılıktan korunma,
Azınlık dillerinin öğrenilme hakkı,
İfade, toplanma ve dini özgürlükler gibi temel hakların güvence altına alınması.
Tarihsel Perspektif ve Uyarılar:
Yazarlar, milliyetçiliğin tarih boyunca savaşlara ve katliamlara neden olduğunu, özellikle II. Dünya Savaşı’nda Yahudilerin hedef alındığını, bugünse göçmenler ve Müslümanların benzer şekilde günah keçisi ilan edildiğini belirtiyorlar. Emmanuel Macron’un milliyetçilik karşıtı açıklamalarına atıf yapılarak, bu tür eğilimlerin toplumsal barışa tehdit oluşturduğu ifade ediliyor.
Ayrıca, 2020 yılında bir uzmanın olası bir üçüncü dünya savaşına dair öngörüsü hatırlatılıyor. Bu da, milliyetçilik ve kutuplaşmanın ciddiyetine dikkat çekmek için kullanılıyor.
İslam ve Barış Mesajı:
Mektubun sonunda İslam’ın şiddetle değil, barış, sevgi ve bilimle özdeşleştirilen bir din olduğu anlatılıyor. İslam’ın altın çağında bilimin, eğitimin ve medeniyetin geliştiği; günümüzde ise yanlış yorumlamalarla bu olumlu kimliğin zarar gördüğü dile getiriliyor.
Sonuç ve Çağrı:
Son olarak, mektubu kaleme alanlar hükümete şu çağrıda bulunuyor:
Göçmenler ve Müslümanlar da “Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi” kapsamına alınmalı,
Ayrımcılık, ırkçılık ve İslamofobiyle etkili şekilde mücadele edilmeli,
Bu konuda hükümet ve parlamentoyla doğrudan bir diyalog kurulmasına hazır olduklarını belirtiyorlar.
Mektup, birçok göçmen ve Müslüman sivil toplum kuruluşu tarafından imzalanmış; bunların arasında IOT, HTIB, TİKF, Milli Görüş, TÜRKEVİ gibi tanınan yapılar da yer alıyor.
(Yukarıda Türkçe özetini sunduğum mektubun orijinali şöyle:
AAN DE REGERING en DE LEDEN VAN DE TWEEDE KAMER
22 juni 2021
Geachte heer/mevrouw,
Hiermee willen we U namens Nederlandse immigranten en moslims een verzoek indienen. Want door de racisme en islamaofobie zijn we (Nederlandse immigranten en moslims) erg veel onrustig. Bijna elke dag horen we of zien we negatieve uitlatingen over de İslam en immigranten op de media en televisies. Daardoor voelen wij ons in Nederland eenzaam, uitgesloten en gediscrimineerd.
Wij voelen ons hier niet meer veilig. Wij vinden dat de veiligheid van ons is de veiligheid van Nederland en Nederlandse samenleving. Want de Nederlandse samenleving is ook onze samenleving. Wij zijn ook onderdeel van de Nederlandse samenleving. Nederland is ook ons vaderland.
Wij zijn zestig jaar geleden door de Nederlandse regering uitgenodigd om naar Nederland te komen en werken. Wij hebben voor de Nederlandse economie hard gewerkt. En wij hebben bij de economie verrijking gemaakt. Want immigranten zijn verrijking voor de Nederlandse samenleving.
Verrijking is niet alleen voor de economie maar ook voor de culturele, politieke, sociale en wetenschappelijke verrijking. Bijvoorbeeld hebben de Duitse Turken prof. Dr. Ugur Şahin en zijn partner mevrouw Dr. Özlem Türeci tegen de covid-19 pandemie BioNTech vaccijn gevonden. Dat is een wereldwijd verrijking. Hun ouders kwamen uit Turkije. Ze zijn ook immigranten in Duitsland. Dus immigranten zijn verrijking voor de hele Europa en de hele wereld.
Nu is onze tweede en derde genaratie aan de slaag. Wij hebben al lang geleden een besluit genomen dat wij in Nederland willen blijven. Want onze toekomst ligt hier in Nederland. Wij als immigranten willen voor elke gebied van Nederland bijdrage leveren. Wij willen ook meedoen van alle zaken van Nederland. Wij willen hiermee aan ons onderwerp terug komen.
Om te beginnen willen we met u eerst een bericht delen. nrc.nl
NRC.NL heeft op 9 juni jl. het onderstaande kop gedeeld voor haar lezers:
Dat is heel belangrijk en goed nieuws voor ons. Wij zijn ook het eens met de Europese Commissie dat Nederland vremdelinghaat en racisme strafbaar moet stellen.
Daarnaast willen wij ook dat wij als Nederlandse immigranten en Moslims door de Regering en het Parlament Het Kaderverdrag inzake de bescherming van nationale minderheden opgenomen mogen worden.
Het Belang van de Kaderverdrag inzake de Bescherming van Nationale Minderheden
Door de leden van de Raad van Europa heeft op 1 februari 1995 oım de juridische erkenning van nationale minderheden en het beschermen van hun rechten te accepteren Het Kaderverdrag inzake de bescherming van nationale minderheden[1] gesloten.
Dat is een prima besluit voor hele Europa en Nederland. Wij vinden het heel goed. Want de nationale mindereheden onder andere in Nederland de Friezen en hun rechten worden door de Nederlandse regering beschermd. Wij vinden dit heel goed.
Maar wij willen U hieerme hierover een verzoek indienen. Want wij als immigranten en moslims willen wij ook opgenomen worden voor dit Kader verdrag. Want wij zijn ook minderheiden. Wij hebben ook zoals de Friezen andere moeder talen dan in het Nederlands. Wij zijn etnische minderheden in Nederland. Dus wij vinden dat wij ook opgenomen mogen worden bij het Kaderverdrag inzake de bescherming van natioanale minderheden.
Bijvoorbeeld heeft Noord Macedonie regering op 25 juli 1996 dit verdaag gesloten en de volgende minderheden zoals Albanezen, Bosniërs, Roma, Serven, Turken, Vlachen als minderheden geaccepteerd en bij Het Kaderverdrag inzake de bescherming van natioanale minderheden opgenomen.
Nog een andere voorbeeld. Toen Wim Kok minister president was heeft hij in zijn regering een besluit genomen dat Turken en Marokkanen Kaderverdrag inzake de bescherming van natioanale minderheden opgenomen mogen worden. Maar dit besluit is door de Tweede Kamer wordt niet aangenomen. Maar nu is de tijd om ons bij dit Kaderverdrag opgenomen mogen worden. Beter laat dan nooit.
Want er staat in de Toepassing van het Kaderverdag volgende beschrijving: “Het verdrag bevat geen definitie van wat een nationale minderheid is. Hierover kon door de lidstaten van de Raad van Europa geen overeenstemming worden bereikt. Het is daarom aan elke ratificerende lidstaat zelf om te bepalen op welke groepen binnen hun grondgebied het verdrag van toepassing is.”
Daarom willen we u hiermee een verzoek indienen : Zou u a.u.b. als ons Nederlandse immigranten en Moslims in het kader van het Kaderverdrag inzake de bescherming van nationale minderheden willen op te nemen.
Het zal dan voor de onze democratie, veiligheid en Nederland heel goed zijn. Wij worden dan door de onze regerinmg beschermd. Nederland zal dan voor de hele Europese Unie een goed voorbeeld zijn.
Na de val van de muur hebben de nationalisten in Nederland en in hele Europa immigranten en Moslims als zondebok en als doelwit gekozen. Om te voorkomen van alle soorten discriminatie, geweld, Islamafobie, willen wij u een verzoek indienen dat wij op het Kaderverdaag opgenomen mogen worden.
Wij willen voor U hieronder een paar artikelen van het Kaderverdrag inzake de bescherming van nationale minderheden citeren.
“Vastbesloten het bestaan van nationale minderheden op hun onderscheiden grondgebieden te beschermen
Artikel 1
De bescherming van nationale minderheden en van de rechten en vrijheden van personen die tot die minderheden behoren, vormt een integrerend onderdeel van de internationale bescherming van de rechten van de mens en valt als zodanig binnen de reikwijdte van de internationale samenwerking.
Artikel 5
1. De Partijen verplichten zich ertoe de omstandigheden te bevorderen die voor personen die tot nationale minderheden behoren, noodzakelijk zijn om hun cultuur in stand te houden en tot ontwikkeling te brengen en om de wezenlijke elementen van hun identiteit, te weten hun godsdienst, taal, tradities en cultureel erfgoed te bewaren.
Artikel 6
2. De Partijen verplichten zich ertoe passende maatregelen te nemen om personen te beschermen die het voorwerp zijn van bedreigingen of discriminerende gedragingen, vijandigheid of geweld als gevolg van hun etnische, culturele, linguïstische of godsdienstige identiteit.
Artikel 8
De Partijen verplichten zich ertoe te erkennen dat iedere persoon die tot een nationale minderheid behoort het recht heeft zijn of haar godsdienst of levensovertuiging tot uiting te brengen en godsdienstige instellingen, organisaties en verenigingen op te richten.
Artikel 14
1. De Partijen verplichten zich ertoe te erkennen dat iedere persoon die tot een nationale minderheid behoort het recht heeft zijn minderheidstaal te leren.
Artikel 21
Geen enkele bepaling van dit Kaderverdrag mag zo worden uitgelegd als zou deze het recht inhouden enige activiteit te ontplooien of enige daad te verrichten die in strijd is met de grondbeginselen van het internationale recht en met name de souvereine gelijkheid, territoriale integriteit en politieke onafhankelijkheid van Staten.
Het verdrag regelt voor de erkende nationale minderheden onder meer:
bescherming tegen discriminatie en bevordering van gelijkheid
bevordering van behoud en ontwikkeling van
cultuur, taal, godsdienst en tradities. “
* vrijheid van vereniging, vergadering, meningsuiting, gedachte, geweten en godsdienst.”
Wij vinden dat het Kaderverdrag inzake de bescherming van nationale minderheden heel duidelijk en heel pozitief voor de alle minderheiden. Dus wij zijn ook minderheiden. Wij willen ook voor de toekomst van Nederland en immigranten bij dit Kaderverdrag opgenomen mogen te worden.
NATIONALISME IS VERRAAD EN OORLOOG
Wij hebben in de geschiedenis onder andere tijdens de Tweede Wereld Oorlog gezien dat immigranten zondebok voor de racisten, nationalisten. Want nationalisten willen altijd een zondebok gebruiken om een oorlog te starten. Toen waren zondebok Joden nu immigranten en moslims. Tijdens de Tweede Wereld Oorlog heeft de nationalisten (faschisten) niet alleen Joden verbrand maar ook door miljoenen mensen vermoord.
Emmanuel Macron, de 25ste president van de Franse republiek, trad in de voetsporen van Mitterrand. Hij hekelde het nationalisme. Patriottisme is het tegenovergestelde van nationalisme, zei Macron,,Wie nationalisme predikt, pleegt verraad aan de vaderlandsliefde.’’ (11 november 2018)
Macron heeft ook over de oorlogen het volgende gezegd:
“Het is honderd jaar geleden dat de eerste van twee wereldoorlogen ten einde kwamen. Het is nog altijd het meest dodelijke menselijke conflict dat de mensheid ooit gekend heeft. Liefst 120 miljoen mensen kwamen als direct of indirect gevolg van de vijandigheden om het leven.”
Dus om voor te komen van de nationalisme en de oorlogen moeten wij van te voren nodige wettelijke en andere maatregelen nemen.
Dus het Kaderverdrag inzake de bescherming van nationale minderheden hiervoor een belangrijke instrument en belangrijke internatioanale verdrag om te beshermen van vrede, democratie en veiligheid.
Bovendien hebben wij vorig jaar op 10 januari 2020 in de Volkskrant het volgende bericht gelezen. En wij worden nog onrustig. Want het titeel van dit artikel heet:
‘De Derde Wereldoorlog kan elk moment beginnen, en ik voorspel het aljaren’
“Beste lezer, ga gerust iets anders doen: dit wordt geen leuk verhaal. Maar het moet toch worden verteld, vindt Ingo Piepers. Hij voorspelt al jaren dat in 2020 de Derde Wereldoorlog begint. ‘Ik hoop dat ik ongelijk heb, maar ik vrees van niet. ‘Ik ben geen gekke henkie, dit is het resultaat van wetenschappelijke analyse..” INTERVIEW INGO PIEPERS. Wil Thijssen
ISLAMOFOBI OF ISLAM EN GEWELD
Na 11 september is er een ‘islamofobie’ ontstaan en er wordt link gelegd tussen islam en geweld en terreur. Maar daar staat tegenover dat islam een godsdienst voor de veiligheid en de vrede.
Geen enkel geloof en ook de Islam niet predikt geweld maar wel naastenliefde en tolerantie. Moslims geloven dat de wereld primair op goddelijke liefde gevestigd is.
Want volgens de islam geldt dat “wie opzettelijk een mens doodt, dan had hij gehele menselijkheid gedood. En voor hem, die iemand het leven schenkt, alsof hij aan het gehele mensdom het leven heeft geschonken” (5:32).
“En wie een gelovige opzettelijk doodt: zijn vergelding is de hel, hij is eeuwig levend daarin..”(4,93)
Op 10 december 2005 stond in het blad ELSEVIER een artikel over de Islam.
Wij willen voor U daaruit een paar zinnen citeren
“Geschiedenis: De voorlijke islam
Tijdens haar Gouden Eeuw was de mohammedaanse cultuur intellectueel, liberaal en verlicht. Het kan dus wel.
Duizend jaar geleden ontstond in Bagdad de algebra. Het ziekenhuis is een moslimuitvinding, robots schonken een glaasje, nergens werden zo veel boeken gelezen. En Mohammed vond geleerden veel meer waard dan terroristen. Kortom, met de islam zelf is niets mis, met de huidige interpretatie ervan des te meer.
Ooit was het anders. Toen was de westerse, christelijke wereld achterlijk en de islamitische voorlijk.
Tussen de achtste en vijftiende eeuw kroop Europa door de diepe, duistere Middeleeuwen en was de islamitische wereld een stralend voorbeeld voor de rest van de mensheid. Geleerdheid, intellectualisme, wetenschap en techniek floreerden er. “ einde citaat.”
Maar het is nu heel anders. Islamitische wereld is achtergebleven.
Het antwoord is hierop lezen we weer in het blad van Elsevier.
“Nee, het probleem is niet de islam of de Koran, maar dat sommige warhoofden deze verkeerd interpreteren. Om de profeet zelf aan te halen: ‘De inkt van de geleerden is heiliger dan het bloed van de martelaren.’ “
Dus de islam is een godsdienst voor de wetenschap, beschaving, vrede, liefde, educatie en emancipatie.
Als slot: Hiermee willen we U namens Nederlandse immigranten en moslims een verzoek indienen. Want door de racisme en islamaofobie zijn we (Nederlandse immigranten en moslims) erg veel onrustig. Bijna elke dag horen we of zien we negatieve uitlatingen over de İslam en immigranten op de media en televisies. Daardoor voelen wij ons in Nederland eenzaam, uitgesloten en gediscrimineerd.
Dus om te voorkomen van discriminatie, rassenhaat, vreemdelinghaat, İslamofobie willen wij det Kaderwet opgenomen worden.
Nogmaals wij zijn ook bereid als u ook het wil, met u samen hierover een gesprek te voeren.
In afwachting van uw positief antwoord, verblijven we met vriendelijke groeten.
Hoogachtend,
IOT, TİKF HTİB DSDF
HTKB HOTİAD HDV HAK-DER
SICN Milli Görüş TÜRKEVİ etc..
Dhr. Bekir Cebeci
Ex-vorzitter van Inspraak Orgaan Turken (IOT)
Ex-statenlid van Provincie Zuid-Holland
Ere – voorzitter van Vereniging Pekun in Nederland (VPN)
1 Şubat 1995 tarihinde Strasbourg’da kabul edilmiştir.
Avrupa Konseyi üyesi Devletler ve mevcut Çerçeve Sözleşmenin imzacısı olan diğer Devletler,
Avrupa Konseyi’nin amacının, ortak miraslarını oluşturan ideallerin ve ilkelerin güvence altına alınması ve gerçekleştirilmesi için üyeleri arasında daha büyük bir birliği başarmak olduğunu değerlendirerek;
Söz konusu amacın gerçekleştirilmesi yöntemlerinden birisinin, insan haklarını ve temel özgürlükleri muhafaza etmek ve daha da gerçekleştirmek yoluyla takip edilebileceğini değerlendirerek;
Avrupa Konseyi üyesi Devletler, Devlet ve Hükümet Başkanlarının 9 Ekim 1993 tarihinde Viyana’da kabul ettiği Bildirinin izlenmesini dileyerek;
Kendi ülkelerinde bulunan azınlıkları korumayı karara bağlayarak;
Avrupa tarihindeki ayaklanmaların, bu kıtada istikrar, demokratik güvenlik ve barış için ulusal azınlıkların korunmasının zorunlu olduğunu gösterdiğini değerlendirerek;
Çoğulcu ve hakiki bir demokratik toplumun, her bir kişinin üyesi bulunduğu ulusal azınlığın etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliğine saygı gösterilmesini değil, ama bunun yanısıra onların bu kimliklerini ifade etmelerine, saklı tutmalarına ve geliştirmelerine elveren uygun koşulların yaratılmasını gerektirdiğini değerlendirerek;
Hoşgörü ve diyalog ikliminin yaratılmasının, bölünmesi değil ve fakat her bir toplumun zenginleşmesi için, bir kaynak ve etken olarak kültürel çeşitliliğin sağlanmasını gerekli kıldığını değerlendirerek;
Hoşgörülü ve müreffeh bir Avrupa’nın gerçekleştirilmesinin, yalnızca Devletler arasında işbirliğine dayalı olmayıp aynı zamanda her bir Devletin anayasal düzenine ve ülke bütünlüğüne halel gelmeksizin yerel ve bölgesel makamlar arasında sınır-ötesi işbirliğini de gerektirdiğini değerlendirerek;
İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesini ve onun Protokollerini dikkate alarak;
Ulusal azınlıkların korunmasına ilişkin Birleşmiş Milletler sözleşmeleri ve bildirilerindeki ve özellikle 29 Haziran 1990 tarihli Kopenhag Belgesi olmak üzere Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı belgelerindeki sözverimleri dikkate alarak;
Üye Devletlerde ve bu belgeye taraf olabilecek diğer Devletlerde, hukuk devleti içinde, devletlerin ülke bütünlüğüne ve ulusal egemenliğine saygı gösterilerek, ulusal azınlıkların ve ulusal azınlıklara mensup kişilerin haklarının ve özgürlüklerinin etkili biçimde korunmasını temin etmek amacıyla; saygı gösterilecek olan ilkeleri ve onlardan kaynaklanan yükümlülükleri tanımlamayı karara bağlayarak;
Ulusal mevzuat ve uygun yönetim siyasaları yoluyla bu Çerçeve Sözleşmede düzenlenen ilkeleri uygulamaya kararlı olarak;
Aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır:
BÖLÜM I
Madde 1
Ulusal azınlıkların ve bu azınlıklara mensup kişilerin hak ve özgürlüklerinin korunması insan haklarının uluslararası korunmasının ayrılmaz bir parçasını oluşturur ve bu yönüyle uluslararası işbirliği alanı içindedir.
Madde 2
Bu Çerçeve Sözleşme hükümleri, iyiniyetle, anlayış ve hoşgörü ruhu içinde ve Devletler arasında iyi komşuluk, dostça ilişkiler ve işbirliği ilkelerine uygun olarak uygulanır.
Madde 3
1. Ulusal azınlığa mensup her kişi, kendisine bu azınlığın üyesi olarak muamele yapılmasını ya da yapılmamasını serbestçe seçme hakkına sahiptir ve bu seçimi veya bu seçimiyle bağlantılı hakların kullanımı herhangi bir olumsuzluğa neden olmaz.
2. Ulusal azınlıklara mensup kişiler, hem bireysel olarak hem başkalarıyla birlikte topluca, bu Çerçeve Sözleşmede yer alan ilkelerden kaynaklanan hakları kullanabilir ve özgürlüklerden yararlanabilirler.
BÖLÜM II
Madde 4
1. Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin yasa önünde eşitliği ve yasa ile eşit korunma hakkını güvence altına almayı taahhüt ederler. Bu konuda, ulusal azınlığa mensubiyete dayalı herhangi bir ayırımcılık yasaklanmıştır.
2. Taraflar, gerektiğinde, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yaşamın her alanında, ulusal azınlığa mensup kişilerle çoğunluğa mensup olanlar arasında tam ve etkin eşitliği geliştirmek için yeterli önlemleri almayı taahhüt ederler. Bu konuda, ulusal azınlıklara mensup kişilerin özgül koşullarını dikkate alırlar.
3. Paragraf 2 uyarınca alınan önlemler ayırımcılık oluşturan bir işlem sayılmaz.
Madde 5
1. Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi kültürlerini yaşatmaları ve geliştirmeleri ve kimliklerinin asli öğeleri, yani dinlerini, dillerini, geleneklerini ve kültürel miraslarını korumaları için gerekli koşulları sağlamayı taahhüt ederler.
2. Genel bütünleşme politikaları doğrultusunda alınan önlemler saklı kalmak kaydıyla, Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi istençlerine karşın asimilasyonu amaçlayan politika ve uygulamalardan kaçınırlar ve bu kişileri böyle bir asimilasyonu amaçlayan herhangi bir eyleme karşı korurlar.
Madde 6
1. Taraflar, kültürler arası diyalog ve hoşgörü ruhunu teşvik eder ve ülkeleri üzerinde yaşayan bütün kişilerin arasında, bu kişilerin etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliğinden bağımsız olarak, özellikle de eğitim, kültür ve kitle iletişimi alanlarında, karşılıklı saygı ve anlayış ve işbirliğinin geliştirilmesi için etkili önlemleri alırlar.
2. Taraflar, etnik, kültürel, dilsel ya da dinsel kimlikleri nedeniyle ayrımcılık, düşmanlık ya da yıldırı tehdidi ya da eylemine uğrayabilecek olan kişileri korumak için uygun önlemleri almayı taahhüt ederler.
Madde 7
Taraflar, ulusal azınlığa mensup her kişinin barışçıl amaçla toplanma özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına saygı gösterilmesini sağlarlar.
Madde 8
Taraflar, ulusal azınlığa mensup her kişinin dinini ya da inancını açıklama ve dini kurumlar, örgütler ve dernekler kurma hakkına sahip olduğunu tanımayı taahhüt ederler.
Madde 9
1. Taraflar; ulusal azınlığa mensup kişinin ifade hürriyetine hakkının, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırlarıyla kayıtsız, azınlık dilinde görüş edinme ve haber ve fikir alma ve verme hürriyetini içerdiğini tanımayı taahhüt ederler. Taraflar, yasal düzenleri çerçevesinde, ulusal azınlığa mensup kişilerin kitle iletişim araçlarına ulaşmalarında ayrımcılığa tabi tutulmamalarını sağlarlar.
2. Paragraf 1, Tarafların, radyo ve televizyon yayıncılığını ya da sinema işletmeciliğini, ayrımcılık gözetmeden ve nesnel ölçütlere dayanan bir izin sistemine bağlı kılmalarına engel değildir.
3. Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin yazılı kitle iletişim araçlarını kurmalarını ve kullanmalarını engelleyemezler. Radyo ve televizyon yayıncılığının yasal çerçevesi içinde, mümkün olduğu ölçüde ve 1. paragraf hükümlerini dikkate alarak, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi iletişim araçlarını kurma ve kullanabilme imkanlarını sağlarlar.
4. Kendi yasal düzenleri çerçevesinde Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kitle iletişim araçlarına ulaşmasını kolaylaştırmak için ve hoşgörünün geliştirilmesi ve kültürel çoğulculuğa imkan sağlanması için yeterli önlemleri alırlar.
Madde 10
1. Taraflar, ulusal azınlığa mensup her kişinin, kendi dilini, özel ve kamusal alanlarda, sözlü ve yazılı olarak serbestçe ve müdahale edilmeksizin kullanma hakkına sahip olduğunu tanımayı taahhüt ederler.
2. Ulusal azınlıklara mensup kişilerin geleneksel olarak ya da önemli sayıda yaşadıkları bölgelerde, bu kişilerin talep ederlerse ve böyle bir talebin gerçek bir ihtiyaca karşılık düştüğü durumlarda, Taraflar, bu kişilerle idari makamlar arasındaki ilişkilerde azınlık dilinin kullanılmasına imkan verecek koşulları, mümkün olduğu ölçüde sağlamaya gayret ederler.
3. Taraflar, ulusal azınlığa mensup her kişinin, yakalanma nedenlerinin, hakkındaki suçlamanın niteliği ve gerekçesinin anladığı dilde en kısa sürede kendisine bildirilme ve kendisini bu dilde, gerekirse bir çevirmenin parasız yardımıyla savunma hakkını güvence altına almayı taahhüt ederler.
Madde 11
1. Taraflar, ulusal azınlığa mensup her kişinin azınlık dilindeki adını ve soyadını kullanma hakkına ve bunların resmi olarak tanınması hakkına sahip olduğunu, kendi yasal düzenlerinin öngördüğü usuller uyarınca tanımayı taahhüt ederler.
2. Taraflar, ulusal azınlığa mensup her kişinin tabela, yazı ve kamuya açık özel nitelikli diğer açıklamalarında azınlık dilini kullanma hakkına sahip olduğunu tanımayı taahhüt ederler.
3. Ulusal azınlığa mensup önemli sayıda kişinin geleneksel olarak yaşadığı bölgelerde, Taraflar, gerektiğinde diğer Devletlerle yaptıkları anlaşmalar da dahil olmak üzere kendi yasal düzenleri çerçevesinde ve özgül koşulları dikkate alarak, bu tür işaretler için yeterli talep olması durumunda, geleneksel yerel adlar, sokak adları ve kamuya yönelik diğer topografik işaretlerde azınlık dilinin de kullanılmasına gayret ederler.
Madde 12
1. Taraflar, gerektiğinde, ulusal azınlıkların ve çoğunluğun kültür, tarih, dil ve din bilgisini geliştirmek için eğitim ve araştırma alanlarında önlem alırlar.
2. Bu çerçevede Taraflar, diğerlerinin yanı sıra, öğretmen eğitimi ve ders kitaplarına ulaşmada yeterli fırsatları sağlar ve farklı toplulukların öğrenci ve öğretmenleri arasında ilişkileri kolaylaştırırlar.
3.Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin her düzeyde eğitime ulaşmasında fırsat eşitliğini geliştirmeyi taahhüt ederler.
Madde 13
1. Taraflar, eğitim düzenleri çerçevesinde, ulusal azınlığa mensup kişilerin kendi özel eğitim ve öğretim kurumlarını kurma ve yönetme hakkına sahip olduğunu tanırlar.
2. Bu hakkın kullanımı Taraflara herhangi bir mali yükümlülük getirmez.
Madde 14
1. Taraflar, ulusal azınlığa mensup her kişinin kendi dilini öğrenme hakkına sahip olduğunu tanımayı taahhüt ederler.
2. Ulusal azınlıklara mensup kişilerin geleneksel olarak ya da önemli sayıda yaşadıkları bölgelerde, yeterli talep varsa, Taraflar, mümkün olduğu ölçüde ve kendi eğitim düzenleri çerçevesinde, bu azınlıklara mensup kişilerin azınlık dilinin öğretilmesi ya da bu dilde eğitim görmeleri için yeterli fırsatlara sahip olmasını sağlamaya gayret ederler.
3. Bu maddenin 2. paragrafı, resmi dilin öğrenilmesi ya da bu dilde eğitim yapılması saklı tutularak uygulanır.
Madde 15
Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kültürel, sosyal ve ekonomik yaşama ve özellikle de onları ilgilendiren kamusal işlere etkin katılımı için gerekli koşulları yaratırlar.
Madde 16
Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin yaşadıkları bölgelerde nüfus oranlarını değiştiren ve bu Çerçeve Sözleşmede yer alan ilkelerden kaynaklanan hak ve özgürlükleri kayıtlamayı amaçlayan önlemlerden kaçınırlar.
Madde 17
1. Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin, diğer Devletlerde yasal olarak yaşayan kişilerle, özellikle de etnik, kültürel, dilsel ya da dinsel kimlik ya da ortak bir kültürel mirası paylaştıkları kişilerle sınır ötesi serbest ve barışçıl ilişkiler kurma ve yaşatma hakkına müdahale etmemeyi taahhüt ederler.
2. Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde hükümet-dışı kuruluşların faaliyetlerine katılma hakkına müdahale etmemeyi taahhüt ederler.
Madde 18
1. Taraflar, gerektiğinde, diğer Devletlerle, özellikle de komşu Devletlerle, ilgili ulusal azınlıklara mensup kişilerin korunmasını sağlamak için iki taraflı ve çok taraflı anlaşmalar yapmaya gayret ederler.
2. Gerektiğinde, Taraflar sınır ötesi işbirliğini teşvik edici önlemleri alırlar.
Madde 19
Taraflar, bu Çerçeve Sözleşmede yer alan ilkeleri, bu ilkelerden kaynaklanan hak ve özgürlükler için geçerli oldukları ölçüde, gerektiğinde, sadece uluslararası hukuk belgelerinde, özellikle de İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmede öngörülen kayıtlamalar, sınırlamalar ve aykırı önlemleri kullanarak, uygulamayı ve saygı göstermeyi taahhüt ederler.
BÖLÜM III
Madde 20
Bu Çerçeve Sözleşmede yer alan ilkelerden kaynaklanan hak ve özgürlüklerini kullanırken, ulusal azınlığa mensup her kişi, ulusal mevzuata ve başkalarının haklarına, özellikle de çoğunluğa ya da diğer ulusal azınlıklara mensup kişilerin haklarına saygı gösterir.
Madde 21
Bu Çerçeve Sözleşmenin hiçbir hükmü, uluslararası hukukun temel ilkelerine ve özellikle de Devletlerin egemen eşitliğine, ülke bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığına aykırı herhangi bir faaliyette bulunma ya da herhangi bir eylem yapma hakkını tanıyacak şekilde yorumlanamaz.
Madde 22
Bu Çerçeve Sözleşmenin hiçbir hükmü, bir Sözleşmeci Tarafın yasaları ya da Taraf olduğu başka bir anlaşma ile tanınan insan haklarından ve temel özgürlüklerinden hiçbirini kayıtlar ya da onlara aykırı düşer şekilde yorumlanamaz.
Madde 23
Bu Çerçeve Sözleşmede yer alan ilkelerden kaynaklanan hak ve özgürlükler, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme ve Ek Protokollerindeki benzer bir hükmün konusu olduğu ölçüde, bu hükümlere uygun olacak şekilde anlaşılır.
BÖLÜM IV
Madde 24
1. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, bu Çerçeve Sözleşmenin Sözleşmeci Taraflarca uygulanmasını gözetecektir.
2. Avrupa Konseyi üyesi olmayan Taraflar, belirlenecek olan usuller uyarınca, uygulama mekanizmasına katılacaklardır.
Madde 25
1. Bu Çerçeve Sözleşmenin bir Sözleşmeci Taraf bakımından yürürlüğe girmesini izleyen bir yıllık bir süre içerisinde, o Sözleşmeci Taraf, bu Çerçeve Sözleşmede düzenlenen ilkelere etkinlik kazandırmak üzere aldığı yasal ve diğer önlemler hakkında tam bir bilgiyi Avrupa Konseyi Genel Sekreterine iletecektir.
2. Bundan sonra, her bir Taraf, bu Çerçeve Sözleşmenin uygulanmasına ilişkin herhangi bir diğer bilgiyi düzenli aralıklarla ve Bakanlar Komitesi böyle bir istemde bulunduğu her zaman Genel Sekretere iletecektir.
3. Genel Sekreter, bu Madde hükümleri çerçevesinde kendisine iletilen bilgiyi, Bakanlar Komitesine ulaştıracaktır.
Madde 26
1. Bu Çerçeve Sözleşmede düzenlenen ilkelere etkinlik kazandırmak üzere Taraflarca alınan önlemlerin uygunluğunu değerlendirmek üzere Bakanlar Komitesi, ulusal azınlıkların korunması konusunda uzmanlıkları tanınmış üyelerden oluşan bir danışma komitesinin yardımını alacaktır.
2. Bu danışma komitesinin kompozisyonu ve usulleri, bu Çerçeve Sözleşmenin yürürlüğü girişini izleyen bir yıllık bir süre içerisinde Bakanlar Komitesi tarafından belirlenecektir.
BÖLÜM V
Madde 27
Bu Çerçeve Sözleşme, Avrupa Konseyi üyesi Devletlerin imzasına açılacaktır. Sözleşmenin yürürlüğe girdiği güne kadar, Sözleşme ayrıca, Bakanlar Komitesi tarafından davet edilecek herhangi bir başka Devletin de imzalamasına açık olacaktır. Sözleşme, onaylama, kabul ya da onamaya tabidir. Onaylama, kabul ya da onama belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine depo edilecektir.
Madde 28
1. Bu Çerçeve Sözleşme, Avrupa Konseyi üyesi oniki Devletin, Madde 27 hükümleri uyarınca bu Sözleşme ile bağlı olma rızasını ifade ettikleri tarihten sonraki üç aylık bir sürenin bitimini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.
2. Onunla bağlı olma rızasını bilahare ifade eden herhangi bir üye Devlet bakımından bu Çerçeve Sözleşme, onaylama, kabul ya da onama belgesinin depo edildiği tarihten sonraki üç aylık bir sürenin bitimini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.
Madde 29
1. Bu Çerçeve Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden ve Sözleşmeci Taraflarla görüş alış-verişinde bulunulmasından sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Statüsü Madde 20 (d)’de düzenlenen çoğunluk ile aldığı bir kararla, henüz bu işlemi yapmamış ve Madde 27 hükümleri uyarınca Sözleşmeye imza koymaya davet edilmiş bulunan Avrupa Konseyi üyesi olmayan herhangi bir Devleti ve herhangi bir başka üye olmayan Devleti, Sözleşmeye katılmaya davet edebilir.
2. Sözleşmeye katılan herhangi bir Devlet bakımından Çerçeve Sözleşme, katılım belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreterine depo edildiği tarihten sonraki üç aylık bir sürenin bitimini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.
Madde 30
1. Herhangi bir Devlet imza koyma tarihinde ya da onaylama, kabul, onama ya da katılım belgesini depo ettiği tarihte, bu Çerçeve Sözleşmenin uygulanacağı, uluslararası ilişkilerinden sorumlu bulunduğu ülke ya da ülkeleri belirtebilir.
2. Herhangi bir devlet, daha sonraki herhangi bir tarihte, bu Çerçeve Sözleşmesinin uygulanma alanını, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yöneltilecek bir beyan ile, önceki beyanda gösterilenden başka bir ülkeyi de kapsayacak şekilde genişletebilir. Bu ülke bakımından Çerçeve Sözleşme, Genel Sekreter tarafından söz konusu beyanın alındığı tarihten sonraki üç aylık bir sürenin bitimini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.
3. Üstteki her iki paragraf çerçevesinde yapılan herhangi bir beyan, söz konusu beyanda belirtilen ülke bakımından, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yöneltilecek bir bildirim ile geri çekilebilir. Bu geri çekme, böyle bir bildirimin Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten sonraki üç aylık bir sürenin bitimini izleyen ayın ilk günü işlerlik kazanacaktır.
Madde 31
1. Herhangi bir Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yöneltilecek bir bildirim yoluyla herhangi bir tarihte bu Çerçeve Sözleşme ile bağlı oluşunu feshedebilir.
2. Böyle bir fesih, Genel Sekreter tarafından bu bildirimin alındığı tarihten sonra altı aylık bir sürenin bitimini izleyen ayın ilk günü işlerlik kazanacaktır.
Madde 32
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey üyesi Devletlere, diğer imzacı Devletlere ve bu çerçeve Sözleşmeye katılmış olan herhangi bir Devlete aşağıdaki hususların bildirimini yapacaktır:
a) Herhangi bir imza;
b) Herhangi bir onaylama, kabul, onama ya da katılma belgesinin depo edilmesi;
c) Madde 28, 29 ve 30 uyarınca bu Çerçeve Sözleşmenin yürürlüğe girdiği herhangi bir tarih;
d) Bu Çerçeve Sözleşmeye ilişkin herhangi bir başka tasarruf, bildirim ya da ileti.
Bu Çerçeve Sözleşme, imza koymaya usulünce yetkilendirilmiş kişiler tarafından aşağıda imzası bulunan kişilerin TANIKLIĞINDA imzalanmıştır.
Her iki metin de eşit olarak geçerli olmak, Avrupa Konseyi arşivlerinde tek bir kopya halinde depo edilmek üzere, Şubat 1995’in 1’inci gününde Strasbourg’da İngilizce ve Fransızca olarak düzenlenmiştir. Genel Sekreter, onaylı kopyalarını Avrupa Konseyi üyesi her bir Devlet ve bu Çerçeve Sözleşmeyi imzalamaya ya da ona katılmaya davet edilen herhangi bir Devlete iletecektir.
Not: İnsan Hakları Belgeleri (Bölgesel Sistemler), Prof Dr. Mehmet Semih Gemalmaz, Alkım Yayınları, 1999, s. 401-415