Aynı karakolda görevli Yusuf Öztaş ve Necdet Tuluk’un 24 saat ara ile ölümünden sonra bayraklar yarıya indi.
Meslektaşları, öleceği bilinen Yusuf Öztaş’ın ailesini görebilmesi için, Türkiye seyahatini bir yardım kampanyası ile gerçekleştirmişti.
(Haberin Hollandacası en altta. Nederlandse versie is onderaan)
İlhan KARAÇAY’ın haberi
ENSCHEDE,- Hollanda’nın, Almanya’ya sınır olan Enschede kentinde aynı karakolda görev yapan iki Türk kökenli’nin 24 saat ara ile vefatları büyük üzüntü yarattı.
Geçtiğimiz Cuma günü 59 yaşındaki Necdet Tuluk’un ölüm haberinden 24 saat geçmeden, 51 yaşındaki Yusuf Öztaş’ın ölüm haberi geldi.
Meslektaşlarını çok üzen bu ölümler nedeniyle polis teşkilatındaki bayraklar yarıya indirildi.
Necdet Tuluk, Enschede’de polislik kariyerine sokak devriye memuru olarak başladı. Twente bölgesinde farklı görevlerde bulundu ve bir süre Zwolle’de çalıştı. Son yıllarda ise Enschede’de, temel ekipte mahalle operasyon uzmanı olarak görev yapıyordu. Birkaç hafta önce ciddi bir hastalığa yakalandığını öğrendi. Tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanmış olan Tuluk, kısa süren hastalığın ardından vefat etti.
Meslektaşları Tuluk için, “Teşkilatına ve topluma duyduğu samimi bağlılık onu özel kılan özelliklerden biriydi. Harika bir bağlantı kurma yeteneği vardı. İnsanları bir araya getirmek, bilgi paylaşmak ve başkaları için fırsatlar yaratmak onun hayatındaki en önemli şeylerden biriydi.” diyorlar.
Meslektaşları tarafından “kalbi polislik için atan bir adam” olarak tanımlanan Yusuf Öztas da, bir süre önce ağır bir hastalığa yakalandığını öğrendi. Amansız hastalıktan kurtulamayarak vefat eden Öztaş için arkadaşları şu bildiriyi yayınladılar:
“ Bu sabah, büyük bir üzüntüyle meslektaşımız Yusuf Öztaş’ın gece yarısından kısa bir süre önce hayatını kaybettiğini öğrendik. Yusuf Öztaş, Enschede’deki temel polis ekibimizde mahalle polisi olarak görev yapıyordu ve sadece 51 yaşındaydı.
Bir süre önce Yusuf’a ciddi bir hastalık teşhisi konmuştu. Hastalığı süresince mücadeleci bir ruh sergiledi ve asla pes etmek istemedi. Her zaman olumlu bir bakış açısına sahipti ve geleceğe umutla bakıyordu.
Yusuf, tam anlamıyla kalpten bir polis memuruydu. Her zaman Enschede’deki mahallesi ve sakinleri için hazırdı, aynı zamanda meslektaşları için de. Ona bir konuda yardım için başvurduğunuzda asla geri çevirmezdi. Başkaları hakkında kötü konuştuğunu hiç duymadık. İnsanların içindeki iyiliği görme yeteneğine sahipti ve çevresindeki herkese samimi bir ilgi gösterirdi.
Nezaketi ve yardımseverliği onu hepimiz için özel kılıyordu. Bu, Yusuf’un 50. yaş gününde de açıkça görülmüştü. O gün, iş arkadaşları, ailesi, tanıdıkları ve mahalledeki iş birlikçileri onun için mahalle merkezinde bir onur geçidi oluşturmuştu. Bu, onun mahallesine ve insanlarına nasıl bağlı olduğunu ve nasıl takdir edildiğini gösteren anlamlı bir jestti. Aynı şekilde, geçen yıl hastalığı duyulduğunda, yakın meslektaşları onun için bir bağış kampanyası başlatmıştı.
Düşüncelerimiz eşi, çocukları, ailesi ve sevdikleriyle. Bu zor zamanda onlara güç ve sabır diliyoruz.
Yusuf’u çok özleyeceğiz, onu asla unutmayacağız.”
YUSUF İÇİN YARDIM KAMPANYASI YAPILMIŞTI
Yusuf, ailesiyle birlikte son bir kez Türkiye’ye gitme hayalinden vazgeçmek zorunda kalmıştı. Ancak, polisin ‘Mavi Aile’ olarak adlandırdığı bir oluşum, onu yalnız bırakmadı.
Meslektaşları Erna de Witte ve Niels Euren, gizlice bir bağış kampanyası düzenledi. Bir polis memuru şöyle dedi: “Yusuf için bir sonraki yılın gelip gelmeyeceği belli değil, bu yüzden hemen harekete geçtik.”
Yusuf’un savaşçı ruhunu bilen arkadaşları, ona destek olmanın tam zamanı olduğunu düşündüler. Türkiye’de iki kemoterapi tedavisi görmüş ve bu tedaviler sayesinde acıları bir nebze olsun hafiflemişti. Ancak yolculuğun hemen yapılması gerektiği açıktı.
Onun ne kadar sevildiğini gösteren bir gelişme daha yaşandı: Kısa sürede 7.000 Euro’dan fazla bağış toplandı. Bu para, Yusuf ve ailesinin güzel anılar biriktirebileceği bir tatil yapmasını sağlayacak. Meslektaşı Erna de Witte, “Bu onun için yeterli bir miktar,” dedi.
Yusuf’a yardım haberi şöyle verilmişti: Polis merkezine kahve içmek için davet edilen Yusuf, bir şeylerden şüphelenmeye başlamıştı. İçeri girdiğinde çok sayıda meslektaşını ve iki haftalık torunu da dahil olmak üzere ailesini görünce şaşkınlığı daha da arttı.
Ama en büyük sürpriz, meslektaşları Erna de Witte ve Niels Euren’in ona seyahat çeki vermesiyle yaşandı. Bu, onun için unutulmaz bir an oldu.
Yusuf’a yalnızca meslektaşları değil, çalıştığı mahallenin sakinleri de destek oldu. Enschede Belediyesi çalışanları, mahalle koçları, Alifa sosyal yardım kuruluşu, Mahalle Konseyi, yerel işletmeler ve alışveriş merkezinin güvenlik görevlileri de bağış yaptı.
Bu, Yusuf’un ne kadar sevildiğini gösteren en büyük kanıtlardan biriydi. O, her zaman başkalarına yardım eden bir polis olarak tanınıyordu.
Duygularını dile getiren Yusuf, bağışların en iyi şekilde değerlendirileceğini söyledi ve mücadeleye devam edeceğini belirtti: “Böyle meslektaşlara sahip olduğum için çok mutluyum!”
Yusuf’a yalnızca meslektaşları değil, çalıştığı mahallenin sakinleri de destek oldu. Enschede Belediyesi çalışanları, mahalle koçları, Alifa sosyal yardım kuruluşu, Mahalle Konseyi, yerel işletmeler ve alışveriş merkezinin güvenlik görevlileri de bağış yaptı.
Bu, Yusuf’un ne kadar sevildiğini gösteren en büyük kanıtlardan biriydi. O, her zaman başkalarına yardım eden bir polis olarak tanınıyordu.
Duygularını dile getiren Yusuf, bağışların en iyi şekilde değerlendirileceğini söyledi ve mücadeleye devam edeceğini belirtmişti: “Böyle meslektaşlara sahip olduğum için çok mutluyum!”
************************
TWEE POLITIEAGENTEN VAN TURKSE AFKOMST OVERLEDEN IN NEDERLAND: GROOT VERDRIET
Na het overlijden van Yusuf Öztaş en Necdet Tuluk, die in hetzelfde politiebureau werkten, binnen 24 uur na elkaar, werden de vlaggen halfstok gehangen.
İlhan KARAÇAY’s reportage
ENSCHEDE,- In de Nederlandse stad Enschede, grenzend aan Duitsland, heeft het overlijden van twee politieagenten van Turkse afkomst binnen 24 uur veel verdriet veroorzaakt. Afgelopen vrijdag overleed de 59-jarige Necdet Tuluk en slechts 24 uur later werd het overlijden van de 51-jarige Yusuf Öztaş bekendgemaakt. Door deze tragische gebeurtenissen werden de vlaggen op het politiebureau halfstok gehangen.
Necdet Tuluk begon zijn politieloopbaan als straatpatrouilleagent in Enschede. Hij werkte in verschillende functies in de regio Twente en was enige tijd werkzaam in Zwolle. In de laatste jaren werkte hij als wijkoperatiespecialist binnen het basisteam in Enschede. Een paar weken geleden werd bij hem een ernstige ziekte vastgesteld. Omdat de ziekte ongeneeslijk bleek te zijn, overleed Tuluk na een korte periode van ziekte.
Zijn collega’s omschrijven hem als een toegewijde agent met een sterke betrokkenheid bij zowel het korps als de samenleving. “Hij had een groot talent om mensen te verbinden, informatie te delen en kansen voor anderen te creëren. Dat was het belangrijkste in zijn leven.”
Ook Yusuf Öztaş, door zijn collega’s omschreven als “een man wiens hart klopte voor
het politiewerk”, werd een tijdje geleden gediagnosticeerd met een ernstige ziekte. Ondanks zijn vechtlust kon hij de ziekte niet overwinnen en overleed hij. Zijn collega’s brachten de volgende verklaring uit:
“We zijn diep bedroefd om het overlijden van onze collega Yusuf Öztaş, die kort na middernacht is overleden. Yusuf was wijkagent bij ons basisteam in Enschede en slechts 51 jaar oud.
Enkele maanden geleden werd bij hem een ernstige ziekte vastgesteld. Tijdens zijn ziekteperiode bleef hij vechten en wilde hij nooit opgeven. Hij bleef altijd positief en keek hoopvol naar de toekomst. Yusuf was een agent met een groot hart. Hij stond altijd klaar voor zijn wijk en bewoners, maar ook voor zijn collega’s. Wanneer je hem om hulp vroeg, zei hij nooit nee. We hebben hem nooit slecht over anderen horen spreken. Hij had de gave om het goede in mensen te zien en toonde altijd oprechte interesse in iedereen om hem heen.
Zijn vriendelijkheid en behulpzaamheid maakten hem speciaal voor ons allemaal. Dit bleek ook op zijn 50e verjaardag, toen collega’s, familie, bekenden en samenwerkingspartners uit de wijk een erehaag voor hem vormden. Dit gebaar toonde hoezeer hij gewaardeerd werd en hoe verbonden hij was met zijn wijk en de mensen daar. Eveneens, toen vorig jaar bekend werd dat hij ziek was, startten zijn naaste collega’s een inzamelingsactie voor hem.
Onze gedachten zijn bij zijn vrouw, kinderen, familie en dierbaren. We wensen hen veel kracht en geduld in deze moeilijke tijd. We zullen Yusuf enorm missen en hem nooit vergeten.”
Inzamelingsactie voor Yusuf
Yusuf moest zijn droom om nog één keer met zijn familie naar Turkije te reizen opgeven. Maar de politieorganisatie, die zichzelf de ‘Blauwe Familie’ noemt, liet hem niet in de steek.
Collega’s Erna de Witte en Niels Euren organiseerden in het geheim een inzamelingsactie. Een politieagent zei: “Het was onzeker of Yusuf nog een volgend jaar zou halen, dus we moesten snel handelen.”
Zijn vrienden, die wisten hoe strijdlustig Yusuf was, vonden het belangrijk om hem juist op dat moment te steunen. In Turkije onderging hij twee chemobehandelingen, die zijn pijn enigszins verlichtten. Maar het was duidelijk dat de reis onmiddellijk moest plaatsvinden.
Een ander teken van hoe geliefd Yusuf was: binnen korte tijd werd meer dan €7.000 ingezameld. Dit bedrag stelde hem en zijn familie in staat om mooie herinneringen te maken tijdens een vakantie. Zijn collega Erna de Witte zei: “Dit bedrag is genoeg voor hem.”
De verrassing werd op een bijzondere manier aan Yusuf bekendgemaakt. Hij was uitgenodigd voor een kop koffie op het politiebureau, maar begon argwaan te krijgen. Toen hij binnenkwam en daar veel collega’s en zijn familie, inclusief zijn twee weken oude kleinkind, zag, werd zijn verrassing nog groter.
Maar het grootste moment kwam toen zijn collega’s Erna de Witte en Niels Euren hem een reischeque overhandigden. Dit was een onvergetelijk moment voor hem.
Niet alleen zijn collega’s, maar ook de bewoners uit de wijk waarin hij werkte, steunden Yusuf. Medewerkers van de gemeente Enschede, wijkcoaches, de welzijnsorganisatie Alifa, de Wijkraad, lokale ondernemers en beveiligers van het winkelcentrum droegen bij aan de inzamelingsactie.
Dit was een van de grootste bewijzen van hoe geliefd Yusuf was. Hij stond bekend als een agent die altijd klaarstond om anderen te helpen.
Yusuf sprak zijn gevoelens uit en beloofde dat de donaties goed besteed zouden worden. Hij zei strijdvaardig: “Ik ben zo blij dat ik zulke collega’s heb!”
*Çoğumuz ve naçizane şahsım, çocukluğumuzdan bu yana, selilözden yapılan, sadece, bugünkü A4 kağıdını parşömen olarak bilirdik.
*Kaldı ki, ilk parşömen, M.Ö. İkinci yüzyıldan itibaren, papirüs kamışından yapılan çok dayanıklı bir kağıt olarak imal edilmiş.
*Dördüncü yüzyılda, Bergama kütüphanesini kıskanan Mısır Kralı, papürüs ihracatını yasaklayınca, Bergamalılar, hayvan derisini işleyip incelterek yeni bir parşömeni yaratmışlar.
*Bergama’dan eğitimci ve sanatçı Uğur Ural, üç evrimde değişiklikler geçiren, bugün hâlâ çeşitli sanat dallarında kullanılan sert ve dayanıklı parşömeni anlattı.
Röportaj: İlhan KARAÇAY
Bana, “Kara cahil” diyecek olanlara hak verebilirim. Zira, günümüzde ‘parşömen’ dendiği zaman, bunun üç unsur taşıdığını çoğu kişi bilmektedir. Ama günümüzde…
Bizim gençliğimizde, ‘parşömen’in, sadece A4 kâğıt olduğunu bilirdik.
Doğru yazmam gerekirse: ‘Parşömen’in, hayvan derisini işleyip incelterek yapılan bir yazım nesnesi olduğunu bilmiyordum. ‘Parşömen’in daha önceleri, ‘saz’ olarak bilinen ‘papirüs’ten yapıldığını da bilmiyordum.
‘Parçömen’in, selilözden yapılan, bugünkü A4 kağıdı olduğunu biliyordum.
Taaa ki, Bergama’dan Hollanda’ya gelen ve benimle özel olarak görüşmek isteyen eğitimci Uğur Ural ile konuşana kadar… ‘Amsterdamlı Akbulut’ olarak ün yapmış dostumun misafiri olarak Hollanda’ya gelen
Uğur Ural ile yaptığım uzun konuşmadan sonra öğrendiğim gerçeği, sizlere de sunmak istiyorum.
PARŞÖMENİN TARİHÇESİ VE GELENEKSEL KULLANIMI
Parşömenci ve eğitimci Uğur Ural’a göre, parşömen kağıdı, M.Ö. 2’nci yüzyılda, antik Mısır ve Mezopotamya’da kullanılmaya başlanmıştır. İlk parşömenler, halk dilinde ‘saz’ olarak bilinen papirüsün yerini alarak daha dayanıklı ve daha kaliteli bir yazı malzemesi olarak tercih edilmiştir.
Parşömen kağıdının hikayesi konusunda pek çok farklı inanç olsa da, bunlardan en yaygını parşömeni bir kütüphane müdürü olan Krastek’in bulmuş olduğudur. Antik Yunan efsanesinde anlatılana göre, o dönemlerde Bergama Kütüphanesi giderek genişliyordu. Bunun üzerine Mısır Kralı Bergama Kütüphanesi’nin dönemin en geniş kütüphanelerinden olan İskenderiye kütüphanesini geçmesinden korkarak Bergama’ya yapılan papirüs ihracatına son verdi. O zamanlar Pergamon’un krallığını yapan II. Eumenes, halkından bir kağıt icat etmelerini istedi. Kağıdı icat eden kişiye büyük ödüller vaat edilmişti. Bunun üzerine Krastek deri parçalarını kurutup üzerine yazı yazılmaya ve çizim yapılmaya hazır hale getirmiş ve krala sunmuştur.
İlk bulunma yeri Bergama olsa da M.Ö II. Yüzyıldan itibaren bütün dünyaya yayılan parşömen kağıdı, IV. Yüzyıla kadar papirüs ile birlikte yaygın bir şekilde kullanılmaya devam etmiştir. Parşömen kağıdı, yırtılamaması, yanmaması, çok dayanıklı olması ve hayvanların bulunduğu her yerde kolayca üretilebilmesi gibi özellikleri göz önünde bulundurularak kısa sürede çok hızlı bir şekilde dünyaya yayılabilmiştir. Günümüzde de farklı şekillerde bile olsa parşömen kağıdı hâlâ karşımıza çıkabilmektedir. Parşömen hangi uygarlığa aittir ve parşömen nerede icat edildi sorularına cevap olarak, parşömenin Mısır’ın Bergama kentinde icat edildiğini söylemek yeterli olacaktır.
Aşağıda okuyacağınız haberin kahramanı olan eğitimci Uğur Ural, Bergama’daki uğraşlarını bana anlatırken, hayvan derisinden yapılmış bir parşömene işlenmiş Atatürk resmini bana hediye etti.
Parşömen’in tarihçesini anlatmaya başlamadan önce, sizlere Uğur Ural’ın, çalışmakta olduğu okuldaki faaliyetlerini aktarayım.
Bergama’ya yaklaşık 20 kilometre mesafede bulunan Ayaskent İrfan Kırdar Ortaokulu, özellikle 2017’de uygulanan geri ve ileri dönüşüm ile sıfır atık temalı eğitimlerle dikkatleri üzerinde topladı.
Dönüşüme kazandırılabilecek her atığın değerlendirildiği okulda lastik, teneke ve konserve kutusu atıklarından geri dönüşüm bahçesi, sebze meyve atıklarından biyogaz, atık yağlardan sabun, geri dönüşüm serası ve kütüphanesi yapıldı.
“Geleceğe Sıfır Atık Bırak” isimli Erasmus+ Projesi kapsamında İspanya, İtalya ve Litvanya’dan gelen öğrenciler okuldaki geri dönüşüm çalışmalarına katıldı. Bergamalı öğrenciler de bu çalışma sayesinde yurt dışına çıkma fırsatı buldu.
Son olarak “Ayasköy” isminin patenti alınarak marka oluşturulan okulda, öğrenci ve öğretmenler lavanta yetiştiriciliği, kuru meyve ve zeytinyağı satışları gerçekleştirip okulun bütçesine katkıda bulunuyor.
Okul, aynı zamanda akademik başarısıyla da tercih ediliyor. Geçen yıl sınava giren 17 öğrenci, başta fen ve anadolu lisesi olmak üzere istedikleri okullara yerleştirildi.
Projeleri ve çeşitli üretim modelleriyle kent merkezi ve çevre ilçelerden de dikkati üzerine çeken okula, veliler de çocuklarının eğitim alması için kayıt dönemlerine yoğun ilgi gösteriyor.
İlginin artması nedeniyle duruma çözüm arayan okul yönetimi, sınıflardaki boş kontenjanlar için İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü koordinesinde kura yöntemiyle öğrenci alımı gerçekleştirdi.
“TEMEL PRENSİBİMİZ MUTLU ÇOCUK YETİŞTİRMEK”
Uğur Ural, okula duyulan ilgiden mutlu olduklarını söyledi.
Kura sürecinde farklı taleplerle karşılaştıklarını anlatan Ural, “Kimi velilerimiz okula konteyner sınıf yaptırmayı önerdi. Bazıları da buradan ev alıp çocuklarını okutmak istediğini bizimle paylaştı. Bu süreç bizi gülümsetti, gururlandırdı. Taleplerin üstesinden gelebilmek ve hakkaniyetli olması için bir kura sürecine girdik. Kurada da velilerimizi okula çağırdık. Velilerimizin çocukları da kuralarını çekerek, bir biçimde kendi kaderlerini çekmiş oldular. Böylece okula kayıt sürecini tamamladık.” diye konuştu.
Okul mevcudunun 106’dan 136’ya çıktığını, gelecek senenin öğrencileri için de ön başvuru almaya başladıklarını aktaran Ural, şöyle devam etti:
“Özellikle 5’inci sınıflara talep oluyor. Elbette önceliğimiz mahallemizde yaşayan ailelerin çocukları. Bu dönem 5’inci sınıf için dışarıdan gelecek öğrenciler için 5 kontenjan ayırabildik. Başvuru 20 olunca, kura çekerek öğrencilerimizi belirlemiş olduk. 6, 7 ve 8. sınıflar için de dışarıdan öğrenci aldık ancak onlar için kontenjanımız olduğu için kuraya gerek kalmadı. Eğitim sürecimizin temel prensibi mutlu çocuk yetiştirmek. Bu çocuklarımız eğitimin dışında üretim süreçlerinde de yer alıyor. Üretim süreçlerinin içerisinde kurutulmuş meyve, kendi markamızla ürettiğimiz zeytinyağı gibi hem marka değerini hem de üretimi nasıl yapacağını, hangi yollarla üretim sürecinin içerisinde olacağını öğreterek okulumuzdan gönderiyoruz. Mezun olan çocuklarımızı da bırakmayıp halen takip ediyoruz. Dediğim gibi temel prensibiz mutlu çocuk yetiştirmek.”
“KİRALIK EV KALMADI”
Ayaskent Mahallesi Muhtarı Barış Güngör da okula ilgi nedeniyle yoğunluk yaşadıklarını dile getirdi.
Okulun başarısıyla gurur duyduklarını anlatan Güngör, “Özellikle ikametgah konusunda talepler artmaya başladı. Yer bakıyorlar, kiralık ev arıyorlar. Burada kiralık evimiz, yerimiz kalmadı. Öğretmenlerimiz okulumuzu başarıdan başarıya götürüyorlar. Bunun bize kazandırdıkları da olmaya başladı. Belediyemiz halı saha, düğün salonu yaptı. Çevre köylerden de aşırı destek geliyor. Başarı artıkça bizler de çok mutlu oluyoruz.” dedi.
VELİLER DE MEMNU
Bergama’da yaşayan Ahu Geç, çocuğunu geçen sene kayıt yaptırmak istediklerini ancak kendilerine sıra gelmediğini belirtti.
Bu yıl çocuğunu kurayla okula kayıt yaptırdığını anlatan Geç, “Geçtiğimiz yıl oğlum özel bir okulda eğitim gördü. Burayı tercih etmemizin sebebi, akademik başarının yanı sıra sosyal etkinliklere önem verilmesi, değerler eğitiminin burada çocuklara iyi lanse edilmesi. O yüzden tercihimizi buradan yana kullandık.” diye konuştu.
Velilerden Özge Sevinç de çocuğunu özel okula gönderdiğini, okulu takip edip yapılan çalışmaları görünce kuraya katıldıklarını anlattı.
Öğrencilerden Esma Komşu ise, “İlkokul ve 5’inci sınıfta derslerim çok iyi değildi. Öğretmenlerim sayesinde disipline girdim ve derslerim daha iyi olmaya başladı. Ekimde İtalya’ya gideceğim. Önceden bunun hayalini bile kuramazdım. Bunu da öğretmenlerim ve okuluma borçluyum.” dedi.
Öğrencilerden Eslem Özerin de okulunu çok sevdiğini, gelecek sene yurt dışına gitmeyi planladığını kaydetti.
Bergama’da ortaokul öğrencileri, tarihî parşömeni kendi elleriyle üretip görsel sanatlar derslerinde kullanıyor. Milattan önce 2. yüzyılda Bergama Kralı II. Eumenes döneminde keşfedilen ve Bergama kültürünün simgelerinden biri haline gelen parşömen, bugün genç nesillerin elinde yeniden hayat buluyor.
Parşömen, papirüsün Mısır’dan Bergama’ya satışının yasaklanmasıyla ortaya çıkan bir ihtiyaç doğrultusunda, oğlak derisinin işlenmesiyle üretilmiş ve “Charta Pergamena” adıyla dünyaya tanıtılmıştır. 2005 yılında Bergama Kültür ve Sanat Vakfı’nın öncülüğünde yeniden üretilmeye başlanan Bergama parşömeni, 2021 yılında Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından coğrafi işaretle tescillenmiştir.
Bergama Ayaskent İrfan Kırdar Ortaokulu, 2017 yılında uyguladığı geri ve ileri dönüşüm ile sıfır atık temalı projelerle dikkat çekmiş bir okul olarak, bu yıl görsel sanatlar öğretmeni Uğur Ural’ın liderliğinde, parşömenin yaşatılması için bir projeye imza attı. Öğrenciler, oğlak derisinden orijinal yöntemlerle parşömen üretip derslerde tuval olarak kullanıyor; üstelik Gazi Mustafa Kemal Atatürk temalı eserler hazırlayarak sergilemek için çalışmalara başladı.
“HAFTADA 5-6 PARŞÖMEN ÜRETİYORUZ”
Projenin başındaki isim olan Uğur Ural, parşömenin Bergama’nın önemli kültürel değerlerinden biri olduğunu ve bu değerin yeni nesillere aktarılmasını amaçladıklarını belirtti. Ural, “Başlangıçta zorlansak da artık haftada 5-6 parşömen üretebiliyoruz. Ürettiğimiz bu parşömenleri derslerde malzeme olarak kullanıyoruz,” ifadelerini kullandı.
Ural, parşömen üretim sürecine ilişkin detayları da paylaştı. İlçedeki dericilerden temin ettikleri oğlak derilerini işleme aldıklarını belirterek, “Deriyi önce tuzdan arındırıyoruz, ardından kireçle fermente ediyoruz. 4-5 gün süren bu işlemin sonunda tüy dökülmesi gerçekleşiyor ve germe işlemi ile deri kağıt inceliğine getiriliyor. 3-4 günlük kuruma sürecinin ardından derslerde kullanıma hazır hale geliyor,” diye ekledi.
Öğrenciler, Atatürk’ün vefatının 86. yılı anısına hazırladıkları resimleri sergilemeyi planlıyor.
ÖĞRENCİLERİN HEYECANI
8. sınıf öğrencisi Zeliha Karakuran, parşömen üzerinde resim yapmanın zorlu, ancak etkileyici bir deneyim olduğunu belirterek, “Küçüklüğümden beri resim yapıyorum. Parşömen üzerinde çalışmak farklı ve çok güzel,” dedi.
8.sınıf öğrencilerinden Memduh Özkan ise parşömenle Uğur öğretmen sayesinde tanıştığını ve üzerinde resim yapmanın heyecan verici olduğunu söyledi. Kınık’tan Bergama’ya gelen Zeynep Gökçen Güzeller de parşömen üretmekten ve Atatürk’ün resmini yapmaktan duyduğu mutluluğu ifade etti.
PARŞÖMEN ANAYURDU BERGAMA’DA TEKRAR YAŞIYOR
İkinci yüzyıldan itibaren yazı materyali olarak kullanılan ve bütün dünyada hüküm süren parşömen, Çin’in devreye girmesi ve günümüz kağıdı olan selüloz kağıdı bulması ile yok olmaya başlıyor. Parşömen üretimi zahmetli, pahalı ve uzun vakitler alması nedeniyle de tarih sahnesinden tamamen siliniyor ta ki Macit Gönlügür’ün bu mirasa sahip çıkmasına kadar. Bergama Kültür ve Sanat Vakfı (BERKSAV) kurucularından Macit Gönlügür 2006 yılında anadolunun son kara tabak Ustası İsmail Araç’la anlaşarak Bergama Parşömen’i kuruyor ve parşömen tekrar anayurdu olan Bergama’da canlanıyor ve somut hale geliyor. Kara tabak kelimesi ise eski usullerle deriyi tabaklayan ve parşömeni yapan kişi demektir.
Parşömenin son temsilcileri Demirel çifti Parşömeni tamamen eski usullerle ürettiği için dünyanın tek orjinal Parşömen üreten dükkanı olma özelliğine de sahipler.
2014 ise Bergamalı olan o dönemde üniversite eğitimi gören Meltem Demirel’in yolu Macit Gönlügür ile kesişiyor ve 2018’e kadar Bergama Parşömen’de çalışıyor. 2018’de ise bir üniversite öğrencisiyken çalışmaya başladığı Bergama’nın köklü mirası Bergama Parşömen’i devralıyor. Meltem Demirel’in 2014’te başlayan parşömen serüvenini ise şu an devraldıkları dükkanda eşiyle birlikte sürdürüyor.
Parşömenin Serüveni 25 Metrekare Bir Dükkanda Devam Ediyor
Parşömenin serüvenin son durağı olan Bergama’daki 25 metrekarelik dükkanda parşömen geçen binlerce yıla adeta acı bir tebessüm ile hala yıkılmadım ayaktayım der gibi yaşam mücadelesi veriyor. Dünyada eski usullerle parşömen ürettiği için tek olan bu dükkan 25 metrekarede içinde kalmıyor ve bütün dünyaya hitap ediyor. 23 yüzyıllık parşömenin şu anki en yakın dostları olan ve bu köklü mirasın son sahibi Meltem Demirel ve Sinan Demirel çifti ise Bergama’da 2018 yılında kirayla devraldıkları bu küçük dükkanda koskocaman bir tarihi yaşatıyorlar.
Bergama’nın merkezine biraz uzak olan şehir içi yolunu takip ettikten sonra sağ tarafta büyük bir Bergama Parşömen yazsını görünce merak edenler için heyecanlanmamak elde değil tabi ki. Tarihte yazının gelişmesinde büyük rol oynamış, binlerce yıl bütün dünyada hüküm sürmüş bir mirasın hem anayurdunda olmak, hem de son temsilcileri ile buluşmak büyüleyici bir duygu. Biraz heyecan ve meraklı gözlerle parşömenin yeni durağı olan Bergama Parşömen’e girdim. İyi günler diye başlayan ve tanışma faslıyla devam eden samimi ve koyu muhabbetimizin ardından parşömenin son vârislerinden Meltem Demirel ile röportaja başlamış bulunduk ve Meltem hanıma parşömen ile olan hikayesin sonrasında ise parşömenin akıbetinin ne olacağı sorularını yönelttik.
-Meltem Hanım Bergama’nın köklü mirası olan parşömen kağıdı ile serüveniniz nasıl başladı?
Ben doğma büyüme Bergamalıyım. Üniversite eğitimimi Karadeniz Teknik Üniversitesi turizm bölümünde tamamladım. Üniversite okuduğum yıllarda tatil döneminde evime yani Bergama’ya dönmüştüm. O dönemler iş arıyorum ve yolum Macit Gönlügür ile kesişti. O yıllarda parşömen yeni olduğu için oldukça ilgi görüyor her kesimden insanların ilgisini çekiyordu. Benim de ilgimi çekti parşömen çünkü el işçiliğine yetenekliydim, çizim ile de aram iyi ve sanata ilgi duyuyordum genel olarak. Eğitim gördüğüm bölümünde turizm olmasının etkisi yüksek oldu çünkü parşömene çok sayıda turist akın ediyordu. 2014 yılında çalışmaya başladığım parşömen dükkanını 2018 yılında eşimle beraber devraldık. Bir dönem çalışmaya hayal ettiğim parşömen artık benim hayatımın bir parçası oldu. Eşimle beraber her gün aynı heyecanla ve aynı istekle bu tarihi mirası yaşatmaya çalışıyoruz.
-Parşömen için “Hayatımın bir parçası oldu” dediniz. İlk başladığınızda parşömen ile bu kadar uzun bir yolculuk hayal ediyor muydunuz? diye sordum ve eskiyi yâd eden bir tebessümle anlatmaya başladı.
Açıkçası ilk başladığım zaman uzun süreli bir şey düşünmüyordum. Bu kadar uzun soluklu olacağını hayatımı etkileyeceğini tahmin etmemiştim. 2018’de eşim Sinan ile evleniyoruz ve oda işini bırakarak beraber parşömen dükkanın başına geçiyoruz ve artık bu küçük dükkan bizim 2. Evimiz oluyor. Eşimle beraber her sabah aynı heyecan ve istekle dükkanın kapılarını açıyoruz, akşam olunca da aynı heyecan ve istekle evimize dönüyoruz ama parşömenle ilişkimiz bitmiyor. Evde çalışma odalarımızda devamlı parşömen ile ilgili araştırma yapıyoruz. Masamızın üstünde her zaman parşömen var ve biz bu şekilde çok mutluyuz.
-Meltem Hanım parşömenin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz, Bergama’nın Köklü Mirası parşömenin akıbeti ne olacak?
Biz parşömeni yaşatmak için elimizden geldiğince kendi çabalarımızla mücadele ediyoruz. Her akşam araştırıyoruz gelen misafirlere, turistlere bilgi vermek için. Maddi bir para elimize geçer geçmez parşömen için ne yapabiliriz, daha çok insanın ilgisini nasıl çekebiliriz, daha çok nasıl tanıtabiliriz diye düşünüyoruz. Mesela dekoratif olarak parşömende kullandığımız çivileri at nalının mıh çivisinden kullanıyoruz. Nasıl daha çok dikkat çekerde adını duyurabiliriz yaşatırız tek kaygımız. Dükkanımıza gelen insanları hiçbir zaman eli boş göndermiyoruz bir şey satın almasa bile parşömen hediye ediyoruz bu eşsiz tarihle bağ kurması için vesile oluyoruz. Çocuklarımıza bu kültürü tanıtmak Bergama Kozakta ki bütün okulları dolaştık çuval çuval parşömen götürdük çocuklara üzerine resim çizsin, kültürlerini tanısın öğrensin diye.Okulların yıl sonunda diplomalarını parşömenden yapıyoruz, hediyelik eşyalar, özel günler için parşömene resimler yapıyoruz. İncil’de geçen 7 kiliseden biri olan Kızıl Avlu’ya turizm için gelen turistlere hitap edecek 7 Kiliseye Mektupları parşömene yazıp tanıtıyoruz. Her kültüre her kesime hitap ediyoruz Bergama’nın eşsiz kültürü parşömeni yaşatabilmek için. Oğlumuz var 1.5 yaşında ona da ufaktan öğretmeye başlıyacağız. Bergama’nın eşsiz mirası parşomen yüzyıllarca daha serüvenine devam edecektir.
-Meltem Hanım parşömen eğitiminiz nasıl oldu, süreç nedir anlatır mısınız?
4-5 yıl gibi bir süreçte gerçekleşiyor eğitim. Ben hala öğrenciyim pat diye hemen ben ustayım diyemiyorsunuz! Çünkü zor bir iş emek isteyen, zaman alan, sabır gerektiren. Başlayan çoğu insan uzun süre devam edemiyor, dayanamayıp bırakıyorlar çünkü derinin kılını ayıklamak, etini sıyırmak, kirece yatırmak kolay iş değil. Ben ilk bu sürece geldiğimde ustam son kara tabak Ustası İsmail Araç bana nasıl olması gerektiğini anlatıp gösterdikten sonra yapmam için eldivenleri verdi. İlk eldivenleri giydim ve yapmaya başladım. Eldivenlerle yaparken çok eğlenceli geldi ve merakım daha da çok arttı. Tuhaf gelebilir ama merakım daha da artmasıyla deriye ellerimle temas etmek istedim ve eldivenlerimi çıkarak çalışmaya devam ettim. 4 yıldan beri parşömen yapıyorum ve hala çırağım ustamızdan ders alıyoruz. Ustamız İsmail amca ne zaman tamam siz oldunuz derse ve bizde kendimizi hazır hissedersek öğrenimimizi tamamlayacağız. Öğrenimimizi tamamladığımızda ise Ahilik töreni ve Peştemal atma töreni ile artık usta olacağız. Usta olunca biz öğrenci yetiştirmeye başlayacağız ve bu durumdan çok heyecanlıyız.
…VE PARŞÖMENİN TARİHİ
Bergama, antik dönemde Pergamon olarak bilinen, bugün Türkiye’nin İzmir iline bağlı bir ilçedir. Pergamon, Helenistik dönemde önemli bir Yunan şehri olarak bilinir, ancak aynı zamanda çeşitli kültürel etkilerin de kesişim noktasında yer almıştır. Bu nedenle, Bergama’nın hem Yunan hem de diğer kültürel unsurlarla ilişkilendirilmesi doğaldır.
PERGAMON’UN TARİHİ
Helenistik Dönem: Pergamon, MÖ 4. yüzyılın sonlarına doğru Büyük İskender’in generallerinden biri olan Lysimachos’un kontrolüne geçti. Lysimachos’un ölümünden sonra şehir, MÖ 3. yüzyılda Attalos Hanedanı tarafından yönetilmeye başladı ve Pergamon Krallığı’nın başkenti oldu. Bu dönemde şehir, önemli bir kültür, sanat ve bilim merkezi haline geldi. Büyük bir kütüphane inşa edildi, ki bu kütüphane, İskenderiye Kütüphanesi’yle rekabet eder durumdaydı.
Parşömen İcadı: Pergamon, parşömen üretimi ile ünlüdür. Geleneksel papirüsün yerini alan bu yazı malzemesi, hayvan derisinden üretiliyordu. Parşömenin icadının, Mısır’ın İskenderiye Kütüphanesi’ne papirus ihracını yasaklamasıyla bağlantılı olduğu ve bunun üzerine Pergamon’da alternatif bir yazı malzemesi olarak parşömenin geliştirildiği anlatılır.
BERGAMA’NIN MISIR İLE İLİŞKİSİ
Mısır Kültürel Etkileri: Bergama’nın bir Mısır şehri olduğuna dair iddia, büyük olasılıkla şehrin Mısır ile olan kültürel etkileşimlerinden kaynaklanmaktadır. Pergamon Krallığı, Helenistik dünyada önemli bir güçtü ve bu dönemdeki şehirler arasında kültürel alışverişler oldukça yaygındı. Pergamon’da Mısır tanrılarına adanmış tapınaklar bulunmuş, Mısır dini ve kültürü de buraya nüfuz etmiştir. Bununla birlikte, Pergamon hiçbir zaman bir Mısır şehri olmadı, ancak Mısır kültürünün etkisi altında kalmıştır.
Muhteşem bir hikayeye sahip olan ve dinleyenleri, okuyanları etkisi altına bırakan parşömenin hikayesi, insanları tarihte uzun ve eşsiz bir yolculuğa çıkarıyor ve o yolculukta önemli bir ders de veriyor. Antik bir söylenceye göre bilime sanata yazıya çok önem verildiği bir dönemde, en zor anda keşfediliyor parşömen. Mısır Kralının Pergamon Krallığına papirüsü yasaklaması ile doğuyor parşömenin icadı. MÖ 2. yüzyıllarda Neleus adında ünlü bir koleksiyoncu kendi koleksiyonunu açık arttırma ile satışa çıkarıyor. Bu açık arttırmaya Pergamon Krallığının Akropol Kütüphane müdürü Sardesli Krates ve Mısır krallığının İskenderiye Kütüphane müdürü de katılıyor. Pergamon Krallığı ise 2. Eumenes ile en görkemli dönemini yaşıyor ve oldukça varlıklı bir krallık. Pergamon kralı 2. Eumenes ise sanata bilime, yazıta, sanata çok önem veren bir kral. O dönemlerde de Pergamon kütüphanesi ile İskenderiye kütüphanesi arasında bilgi ve sanat için kıyasıya mücadele veriliyor. İki büyük kütüphaneye sahip olan krallıkların katıldığı açık arttırma da Pergamon krallığının Akropol Kütüphane müdürü Sardesli Krates’ten şaşırtıcı ve beklenmedik bir teklif sunuyor. Akropol Kütüphane müdürü Sardesli Krates koleksiyon sahibi Nelaus’a sunuduğu teklifte ne kadar yazıt eser varsa ağırlığınca altın teklif ediyor. Akropol Kütüphanesinin bu teklifinden sonra İskenderiye kütüphane müdürü ise bu teklifin üstüne çıkamıyor ve oradan hiçbir şey almadan eli boş ayrılıyor. Pergamon Krallığı ise bütün eserlere materyallere sahip oluyor. İskenderiye Kütüphane müdürü Mısıra dönünce yaşadıklarını anlatıyor ve o dönemde büyük yankı yaratıyor. Mısır krallı ise bu olayı kabullenemiyor ve Pergamon krallığının bilimde sanatta gerilemesi için papirüs ihracatını yasaklıyor. Mısırın bu ambargosundan sonra Pergamon Krallığı bir dönem kağıtsız kalıyor. Yazı materyali için çözüm arayan Pergamon kralı 2. Eumenes ise yanına hemen o dönemin sanatçıları ve aynı zamanda bilim insanları olan Sardesli Krates ve Eradikosu çağırttırıyor. Kral 2. Eumenes huzuruna gelen iki sanatçıdan üzerine yazı yazılabilecek bir materyal bulmalarını istiyor. Kısa bir süre sonra iki sanatçı krala keçi ve oğlak derisinden gerilip kurutularak hazırlanmış yazı mataryali parşömeni getiriyorlar. Yazı yazmaya elverişli bu materyale Bergama ağıdı “Pergamie Charte” adını veriyorlar. Bu şekilde bilgilerin korunmasına ve kitap sayısının artırılmasına önem veren Pergamon’un İskenderiye Kütüphanesi ile olan bilgi ve en çok kitaba sahip olma mücadelesi parşömen kağıdının doğuşuna vesile oluyor. Kağıtçılık tarihi için bir dönemeç noktası olan ve yazı tarihinde yeni bir dönemin kapılarını açan parşömen kültürel gelişiminde başlıca adımlarından oluşmuştur. Parşömenin parçalarının birbirine bağlanması ile Roma kodeksi oluşmuş ve bu şekilde sayfalardan oluşan kitabın doğuşuna sebep olmuştur.
PARŞÖMENİN YAPIM SERÜVENİ
Parşömenin yapımında deriyi kağıt haline getirilen süreçte 6 malzeme kullanılıyor bunlar kavele sehpası, kavelete bıçağı, kireç, germe tahtası, deri sıyırma kılıcı ve zımparadır. Uzun işçilik ve emek isteyen parşömenin yapımında hayvan derisi kullanılmaktadır. Hayvanlardan alınan deri öncelikle temizleme işlemine tâbi tutulmaktadır. Bu işlem sırasında deri öncelikle kirece yatırılır ve ardından yağ, kıl ve fazlalık etlerinden arındırılır. Temizlenen deri yazıma uygun hale getirilebilmesi için gerilerek kurumaya bırakılır. Kuruyan ve gerilen deri son olarak zımparalanarak yazıma uygun hale getirilir. İlk başta sarı olan deri köklerinden iyice sıyırıldığı zaman beyaz kağıt rengini almaktadır. Zor ve yorucu bir iş olan parşömen kağıdının yapım süresi ise 20-25 gün civarındadır.
KİL TABLETLER
Eski Mezopotamya uygarlıklarında yazı malzemesi olarak kil tabletler (levhalar) kullanılmıştır. Çiviyazısı olarak adlandırılan yazı, üçgen kesitli tahta veya metal bir çubuk yardımıyla yüzeyi düzleştirilmiş ince bir yaş kil levha üzerine bastırılarak yazılır ve ardından tablet güneşte kurutulur veya pişirilirdi. Çok sayıda kil tabletten oluşan kitap niteliğinde tablet dizileri de oluşturulmuştur. Kullanılan yazı malzemesi pişmiş toprak olduğundan binlerce yıl bozulmadan kalmış ve eski Mezopotamya uygarlıklarına ilişkin çok sayıda tablet günümüze kadar ulaşmıştır.
PAPİRÜS
Eski Mısır uygarlıklarında yazı malzemesi üretmek için Nil Nehri kenarında yetişen bir kamış türü olan papirüs (Cyperus papyrus) bitkisi kullanılmıştır. Bu bitkinin gövdesinin dış kabuğu soyulduktan sonra iç kısımdan kesilen ince şeritler düzgün bir yüzey üzerine yan yana ve bitişik bir biçimde dizildikten sonra bunun üzerine dik yönde ikinci bir sıra eklenir. Daha sonra üzerine basınç uygulanır ve bitkinin yapışkan özsuyu iki katmanı birbirine yapıştırır. Elde edilen papirüs yüzey pürüzler gidermek için tokmakla dövülür, gerektiğinde birkaç kez zamk çözeltisine batırılarak tutkallanır ve sürtme ile cilalandıktan sonra yazı malzemesi olarak kullanılır. Papirüs yüzeyler istenilen ende ve boyda üretilebildiği gibi yan yana yapıştırılarak elde edilen uzun papirüs şeritleri üzerine yazılan kitaplar rulo haline getirilerek saklanırdı. Ünlü İskenderiye Kütüphanesi papirüs üzerine yazılmış kitap rulolarından oluşmuştu.
Papirüsler organik kökenli olduğundan zaman içinde çürüyerek bozulmuş ve erken Mısır dönemine ilişkin örneklerin büyük bir çoğunluğu günümüze ulaşamamıştır.
KÂĞIDIN BULUNUŞU VE YAYILIŞI
Kâğıdın esas bileşeni bütün bitkilerin temel yapıtaşı olan selülozdur. Kâğıt, selüloz esaslı bitkisel liflerin dövülmesi sonucunda elde edilen “kâğıt hamuru”nun bir süzgeç üzerinde keçeleşmesi ve sonra da bu yaş tabakanın kurutulmasıyla elde edilen düzgün bir levhadır. Buna göre ilke olarak her türlü bitkisel liften kâğıt elde edilebilir. Selülozik bitkisel liflerden yola çıkılarak ilk kâğıdın 105 yılında Çin’de Leiyang kentinde Ts’ai Lun tarafından elde edildiği kabul edilmektedir. Ts’ai Lun ağaç kabuklarını uzun süre kaynatıp bir havan içinde döverek elde ettiği hamuru kumaştan bir süzgeç üzerine yayıp suyu süzüldükten sonra elde ettiği tabakayı güneşte kurutarak ilk kâğıdı elde etmiştir.
UZAKDOĞUDA GELENEKSEL KÂĞIT ÜRETİMİ
Kâğıt dutunun yıllık sürgünleri sonbaharda kesilip demetlenir ve işlenecekleri yere taşınır. Bitkilerin kabuklarının yumuşaması için dallar su ile kaynatılır veya birkaç gün suda bekletilir. Bunun ardından kabuklar keskin bir bıçakla soyularak güneşte kurutulur ve demetlenerek kullanılacakları güne kadar saklanır. Kabuklar işleneceği zaman akarsuda yumuşatılır ve işe yaramayan dış kabuklar soyularak atılır. Daha sonra kâğıt üretimine yarayan lifsel yapılı iç kabuklar şerit biçiminde soyulur, kül suyu (kalevi) ile ıslatılır ve çubuklara asılarak kurutulur.
Kuruyan iç kabuklar akarsuda yeniden yıkanır ve kül suyu ile kaynatılarak lifsel hücrelerin birbirinden ayrılması sağlanır. Kaynatılan ve yarı hamur durumuna gelen kabuklar, içi kumaş kaplı sepetlere konularak akarsuda yıkanır ve bu sırada kabuk parçaları ve sert lifler gibi safsızlıklar elle ayıklanır. Daha sonra taş veya kalın meşe masalar üzerinde ağır sopalarla veya tokmaklarla dövülerek hamur haline getirilir.
Hazırlanan kâğıt hamuru bir tekne içinde sulandırılır. İç tutkallayıcı olarak bitki köklerinden elde edilen ve “neri” adı verilen madde katılıp iyice karıştırılır. İnce bambu tellerinden yapılmış sığ bir elek kâğıt hamuruna daldırılıp kaldırılır, su süzülür ve elek üzerinde kâğıt tabakası oluşur. Oluşan kâğıt tabakaları süzgeçten alınarak bir tahta üzerine yığılır. Ertesi günü üzerine ikinci bir tahta konulup preslenerek fazla suyu giderilir. Yaş kâğıt tabakaları eğimli bir kurutma tahtası üzerine fırça ile yapıştırılarak güneşte kurutulur. Kuruyan kâğıtların kenarları kesilerek düzeltilir ve yüzeyleri perdahlanır. Kuruyan ve yüzeyi perdahlanan kâğıtlar satış için paketlenir.
İSLAM DÜNYASINDA KÂĞIT ÜRETİMİ
Talas Savaşı’nda esir alınan Çinli kâğıt ustalarının eliyle 751’de Semerkand’da kâğıt üretimine başlandı. Kâğıt buradan batıya doğru yoluna devam etmekle birlikte Semerkand yüzlerce yıl önemli bir kâğıt üretim merkezi olma özelliğini sürdürdü. Kâğıt üretimi İslam dünyasında yaygınlaştı ve buradan Avrupa’ya doğru yayılmayı sürdürdü. Semerkand’ın ardından 10. yüzyılda Ortadoğuda ve Mısır’da bol miktarda kâğıt üretilmeye başlandı ve kâğıt gündelik yaşamın bir parçası haline geldi. İranlı gezgin Nâsır-ı Hüsrev 1035’de Kahire’yi ziyaret ettiğinde kâğıdın alışverişte paketleme için kullanıldığını ve daha sonra bunların geri dönüşüme sokulduğunu görmüştür.
Ortadoğuda kâğıt üretimine önemli yenilikler getirildi. Bunlar: (1) Batıda Çin’deki kâğıt dutu gibi bitkilerin bulunmaması nedeniyle hammadde olarak önce keten, kenevir ile pamuk artıklarının ve ardından keten ve pamuktan yapılmış eski paçavraların kullanılmaya başlanması, (2) keten, kenevir ve pamuk liflerinin veya bunlardan yapılmış paçavraların önce ıslak olarak mayalanmaya bırakılıp ardından kül suyu veya kireç suyu gibi bir alkali ile kaynatılarak beyazlatılmasının ve yumuşayarak liflerinin ayrışmasının sağlanması, (3) hamur hazırlamada yağ çıkarmak için eskiden beri bilinen dikey taşlı değirmenlerin kullanılmaya başlaması ve (4) yazı yazmak için daha iyi bir yüzey sağlamak üzere nişasta ile yüzey tutkallamasının ve ardından aharlama işleminin yapılmasıdır.
Türkçedeki kâğıt sözcüğünün kaynağı konusunda çeşitli görüşler vardır. Bunlardan birine göre Orta Asya’daki çeşitli Türk dillerinde ağaç kabuğu anlamına gelen kagat, kagas, kagaz, kağaz gibi sözcüklerden kaynaklanmıştır. Başka bir görüşe göre Uygurlar ipek liflerini tokmaklayarak elde ettikleri safihaya kakmak fiilinden türeyen ve vurmak veya tokmaklamak anlamına gelen kakat adını vermişlerdir. Bu sözcük zaman içinde değişerek kagat ve kâğıt biçimine gelmiştir.
AVRUPADA KÂĞIT ÜRETİMİ
Kâğıt yapımı bir yandan Avrupa’da yayılırken öte yandan da üretim yöntemleri ile kâğıthanelerin yapısı kalıplaşmış ve üretim 14-19. yüzyıllar arasındaki dönemde hemen hemen hiçbir değişikliğe uğramadan sürmüştür. Kâğıt üretimi temel olarak üç aşamadan oluşur.
Birinci aşaması pamuklu paçavraların bir dibek içinde ve su akımı altında bir tokmakla uzun süre dövülerek kâğıt hamurunun hazırlanmasıdır. Başlangıçta dövme işlemi taş dibekler içinde tahta tokmaklarla ve elle yapılırken zamanla tokmakların çalıştırılması için değişik yöntemler geliştirilmiştir.
Bunun için hem Doğuda ve hem de Avrupa’da yaygın olarak kullanılan esas yöntem su çarklarıdır. Burada dikey bir su çarkı tarafından çevrilen ve üzerinde tırnaklar (kamlar) bulunan uzun bir mil vardır. Birer eksene bağlı olan tokmaklar mil üzerindeki tırnaklar (kamlar) tarafından kaldırılırlar ve kol tırnaktan kurtulunca tokmak düşer. İkinci aşama kâğıt tabakasının elde edilmesidir. Bunun için dibeklerden alınarak sulandırılan kâğıt hamuru hafifçe ısıtılır. Bundan sonra birbiriyle uyum içinde çalışan üç kişilik ekip tarafından kâğıt tabakaları elde edilir. Tekneci elindeki eleği tekneye daldırarak uygun miktarda hamuru eleğe aldıktan sonra ileri geri ve sağa sola sallayarak kâğıt hamurunun düzgün bir biçimde yayılmasını sağlar. Bu sırada hamuru içindeki su süzülürken selüloz lifleri de keçeleşerek kâğıt tabakasını oluşturur. Tekneci eleği çalışma arkadaşına aktarır ve kendisi başka bir elekle işlemi tekrarlarken çalışma arkadaşı elekte oluşan kâğıt tabakasını bundan biraz daha büyük bir keçe üzerine bastırarak aktarır, eleği yıkar ve tekneciye geri verir. Böylece aralarında keçeler olmak üzere biriken “kâğıt mengenesi” adı verilen preste sıkılır. Üçüncü kişi olan presçi ve ayırıcı, preslenen kâğıtları keçelerden ayırır ve bunlar yeniden preslenir. Ardından kâğıtlar birbirinden ayrılarak kâğıthanenin üst katındaki iplere asılarak kurutulur. Üçüncü aşama ise yüzey tutkallamasıdır. Kâğıt ilk elde edildiği haliyle çok emicidir ve düzgün bir yüzeye sahip değildir. Bu nedenle üzerine mürekkep ile yazı yazıldığında mürekkep dağılır. Bunu önlemek için kurutulan kâğıt tabakalarının yüzeylerine dış tutkallama yapılır.
Avrupa’da üretilen kâğıdın çok büyük bir bölümü baskı için kullanıldığından yüzeyin emiciliği fazla bir önem taşımamakla birlikte, yazma kitapların yaygın olduğu Doğuda kâğıdın yüzeyinin emici olmaması hem kamış kalemin kolayca hareket ederek kayması hem de yanlış yazılan harf veya sözcüklerin silinerek düzeltilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla kâğıt yüzeyine uygulanan işleme “aharlama” ve ardından yapılan parlatmaya da “mühreleme” adı verilir.
KÂĞIT MAKİNESİNİN DOĞUŞU
Matbaanın gelişimi kâğıt talebini hızla artırmış, artık geleneksel yöntemlerle elde edilen kâğıt miktarı talebi karşılayamaz duruma gelmiş ve bu durum kâğıt üretiminin makineleşmesine yol açmıştır. Fransa’da Léger Didot’nun kâğıthanesinde çalışan Nicolas Louis Robert, istenilen uzunlukta kâğıt yapabilen sonsuz süzgeçli bir makine yaparak 1798’de patentini aldı. Makinenin süzgeç uzunluğu 260 cm ve eni de 61 cm idi. Patentini gerçekleştirme olanağı olmayan Robert bunu 1800’de patronu Léger Didot’ya sattı ve o da İngiltere’ye giderek kayınbiraderi John Gamble aracılığı ile makinenin yapımını Londralı Henry ve Sealy Fourdrinier kardeşlerin fabrikasına havale etti. Makine burada usta Bryan Donkin tarafından geliştirildi ve eni 80 cm’ye çıkartıldı. Fourdrinier, firması adına inşa ettiği ilk makineyi 1804’de ve ikincisini de 1807’de kurarak çalıştırdı. 1850’ye gelindiğinde İngiltere’de 322, İskoçya’da 58, İrlanda’da 33, Fransa’da 210 ve Almanya’da 140, Avusturya’da 49 ve Rusya’da 24 tane kâğıt makinesi çalışıyordu. Kâğıt makinelerinin enleri giderek genişlediği gibi boyları da giderek uzamış, 1833’de buharla ısıtılan sıcak kurutma silindirleri ve kâğıdın kalınlığını homojen bir hale getirip kırışıklıkları gidermek için kalenderleme silindirleri eklenmiştir.
MEKANİK ODUN HAMURU VE SELÜLOZ ELDESİ
Artan kâğıt tüketimi karşısında başlıca hammadde olan paçavranın sağlanması konusunda önemli sıkıntılar ortaya çıktı ve bu durum yeni arayışlara yol açtı. Bu arayışlar sonucunda iki yol ortaya çıktı. Bunlardan birincisi odunun doğrudan doğruya öğütülüp elde edilen liflerden kâğıt hamuru elde edilmesi ve ikincisi de odunda ve bitkilerde bulunan selüloz dışındaki maddelerin kimyasal yoldan çözülüp alınarak selülozun elde edilmesidir.
Alman Friedrich Gottlob Keller 1845’de doğrudan odundan elde edilen mekanik odun hamurundan kâğıt üretimine ilişkin patentini aldı. Kısa bir süre sonra 1852’de Heinrich Voelter’in fabrikasında mekanik odun hamurunun üretimine başlandı.
Kimyasal yoldan selüloz elde edilmesine ilişkin çalışmalar da ilerledi. Fransız Charles Mellier 1852’de samanı, kapalı ve döner bir kazan içinde yüksek sıcaklıkta ve yüksek buhar basıncında sodyum hidroksit ile pişirerek samanın içinde bulunan selüloz dışındaki maddeleri çözüp alarak “saman selülozu”nu elde etti.
(Haber’in Hollandacası en altta. Nederlandse versie is onderaan)
Değerli Okurlarım,
Osmanlı İmparatorluğu tarafından Lahey Yüksek Adalet Divanı’nın yer aldığı ‘Barış Sarayı’na hediye edilen Hereke halısının, yüz yıl sonra restorasyon için Türkiye’ye götürülüşü ve daha sonra yeniden Hollanda’ya getirilip saraya döşenmesi konusundaki haberlerimi görmüş ve okumuşsunuzdur.
Halının, Barış Sarayı’na yeniden döşeniş seremonisi için Hollanda’ya gelen Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, yapmış olduğu konuşmada, halının Sultan Abdulhamid tarafından hediye edildiğini belirtmişti.
Saray’daki seremoniyi, benim haber portalım için izlemiş olan tarih araştırmacısı Mehmet Tütüncü, bu açıklamanın yanlış olduğunu, halıyı Hollanda’ya Sultan Abdulhamid’in değil, Sultan Reşat’ın hediye etmiş olduğunu, ben haberi yazarken belirtmişti. Haberin ahengini bozmamak için, bu tartışmayı haberime koymamış ve sonraya bırakmıştım.
Ne var ki, araştırmacı dostum Tütüncü, benim lakaydlığımdan hoşnut olmadı ki, bu durumu bir başka gazeteye taşımaya ihtiyaç duydu. Tütüncü KARAR Gazetesindeki bir dostuna durumu aktarmış. KARAR gazetesinde yayınlanan haberi aşağıda sizlere sunuyorum:
Tarihçi Dr. Tütüncü, Adalet Divanı’ndaki halımızın gerçek hikayesini anlattı: Halıyı hediye eden Abdülhamid değildi
Uluslararası Adalet Divanı’ndaki Hereke halımızın Sultan Abdülhamid tarafından hediye edildiği bilgisinin yanlış olduğunu söyleyen Dr. Mehmet Tütüncü: “Haberlerde, konuşmalarda halının Abdülhamid tarafından hediye edildiği bilgisinin verilmesi yanlış. Halıyı Sultan Reşat hediye etmiştir. 2016’da belgeselime konuşan merhum tarih profesörü Haluk Dursun da bunu söylemiştir. Halımızın Adalet Divanı’nda yer alması ile gurur duyuyoruz ama tarihini düzgün bilmiyoruz. Bu cehalet bize yakışmıyor.”
Osmanlı Devleti tarafından 1911’de Hollanda’nın Lahey kentinde Uluslararası Adalet Divanı olarak hizmet veren Barış Sarayı’na hediye edilen Hereke halısı, Türkiye’de yapılan restorasyonun ardından saraya geri döndü. Türkiye’nin önemli bir kültürel mirası olan Hereke halısı, geçtiğimiz yıl Adalet Divanı’nın İsrail’i yargıladığı dava ile tekrar gündemimize girmiş, halının yıprandığının tespit edilmesi üzerine Kültür ve Turizm Bakanlığı hızla restorasyon için harekete geçmişti. Bakanlık ile Carnegie Vakfı arasında imzalanan iş birliği protokolünün ardından Türkiye’ye getirilen ve Aksaray’da restorasyonu tamamlanan halı, yıl sonunda Hollanda’ya gönderilmişti. Halı saraydaki Japon Salonu’na ise 9 Ocak’ta düzenlenen özel bir törenle yerleştirildi. Törene, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Türkiye’nin Lahey Büyükelçisi Selçuk Ünal ve birçok diplomat katıldı. Törene katılan isimlerden biri de, Hollanda’da yaşayan tarihçimiz Dr. Mehmet Tütüncü’ydü.
‘PROF. DR. HALUK DURSUN GERÇEĞİ BELGESELDE SÖYLEMİŞTİ’
Törenin ardından görüştüğüm Dr. Tütüncü, Osmanlı hediyesi Hereke halısının restorasyonun ardından saraydaki yerini bulduğu törene dair çıkan haberlerde yer alan mühim bir yanlışa dikkat çekti. Kültür ve Turizm Bakanı Ersoy’un konuşmasında ve haberlerde geçen halının ‘Sultan Abdülhamid tarafından yaptırıldığı ve hediye edildiği’ bilgisinin gerçeği yansıtmadığını ileri süren Dr. Tütüncü, “Halı, Lahey Barış Sarayı’na Sultan Abdülhamid tarafından değil Sultan Reşat tarafından hediye edilmiştir. 2016 yılında yaptığım ‘Weaving for Peace’ belgeselime konuşan merhum eski Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı, tarih profesörü Haluk Dursun da bunu söylemiştir. Konuşmasında Sultan Abdülhamid’den hiç bahsetmiyor, halının Sultan Reşat tarafından hediye edildiğini bizzat söyleyerek doğru bilgiyi veriyor” dedi. Dr. Tütüncü, Prof. Dr. Dursun’un bu konuşmasının bulunduğu belgeselin YouTube’dan izlenebileceğini vurgulayarak, “Bu belgeselde yer alan bilgiyi zamanında Eski Büyükelçi Şaban Dişli’ye iletmiştim. 2023 yılında da Hollanda’ya yeni atanan Büyükelçi Selçuk Ünal’a da yine belgesel linki ile birlikte aktarmıştım” bilgisini verdi. Dr. Tütüncü, Mayıs 2024’te de Turkology dergisinde yayınladığı bir makalede, Sultan Abdülhamid’in böyle bir gayreti olmadığını, halının dokunulması emrinin kendisi tahtan indirildikten sonra verildiğini arşiv belgelerine dayanarak ortaya koyduğunu vurguladı.
‘HALI FİKRİ SULTAN ABDÜLHAMİD TAHTAN İNDİKTEN ÜÇ AY SONRA GÜNDEME GELİYOR’
Dr. Tütüncü, Sultan Abdülhamid’in 1909 yılında tahtan indirildiği ve Selanik’te sürgünde yaşamaya başladığını hatırlatarak, şunları söyledi: “1911 yılında ise İttihat ve Terakki iktidardaydı ve yeni Sultan, Mehmet Reşat’tı. Halının yapılması fikri, Abdülhamid Nisan 1909’da devrildikten üç ay sonra, Temmuz ayında ortaya çıkmıştır. Tarihi gerçekler böyle iken, halı ile ilgili yapılan haberlerde, özellikle Anadolu Ajansı gibi kurumlar tarafından servis edilen haberlerde halının Sultan Abdülhamid tarafından hediye edildiği bilgisinin verilmesi yanlıştır. Kültür Bakanı Ersoy’un da konuşmalarında bu bilginin vermesi doğru değildir. Hereke halımızın Adalet Divanı’nda yer alması ile gurur duyuyoruz ama tarihini düzgün bilmiyoruz. Bu cehalet bize yakışmıyor. Hakikatlere aykırı bu yanlış bilgiyi aktarmak kabul edilemez bir durumdur. Bu tür yanlış bilgilendirmeler, hem ulusal hem de uluslararası alanda Türkiye’nin güvenilirliğine zarar verebilir.” Yapılan haberlerin tarihi gerçekler ışığında düzeltilerek, kamuoyuna duyurulması gerektiğini belirten Dr. Tütüncü, son olarak şunları ifade etti: “Kültür Bakanlığı yetkilileri ve ilgili medya kuruluşlarının, özellikle Anadolu Ajansı’nın, tarihi hassasiyetler konusunda daha bilinçli ve dikkatli olması gerekmektedir. Bu tür durumlarda, uzman tarihçilerin ve akademisyenlerin görüşlerinden faydalanılması ve doğru bilgilendirmeye özen gösterilmesi önemlidir.”
Lahey’deki Barış Sarayı’na halı hediyesi için yazılanlar şöyle:
Lahey’deki Sulh Dairesine Osmanlı hükümeti tarafından hediye gönderilmesi hakkında.
Sadrazam Hazretlerinin Yüce Katına
Kulunuzun arzıdır ki:
Lahey’de inşa edilmekte olan ve iki yıl içinde tamamlanması planlanan Sulh Dairesine çeşitli devletler tarafından hediyeler gönderileceği ifade edilmiştir. Bu kapsamda:
Almanya Hükümeti, dökme demirden yapılmış oldukça büyük bir kapı;
Rusya, “malakit” adı verilen yeşil damarlı taştan yapılmış sütunlar ve bir levha; Fransa, büyük bir tablo; Çin ve Japonya, salonların duvarları için kumaş örtüler; İtalya, daha önce 35 bin frank değerinde mermer göndermiştir.
Osmanlı Devleti tarafından da söz konusu dairenin büyük salonlarından birinin alanına uygun olarak Hereke Fabrikası’nda dokunacak bir halının gönderilmesinin uygun olacağı düşünülmüştür. Bu doğrultuda, mesele hakkında Karneci Müessesesi Başkanı ile görüşmek üzere, durumun Lahey Büyükelçisi Misak Efendi’ye bildirilmesi yazılı olarak ifade edilmiş ve bu bildirim uygun bulunmuştur. Bu nedenle, adı geçen büyükelçiye gerekli talimatların verilmesi için durumun emredilmesi ve bildirilmesi Sadrazam Hazretlerinin yüce takdirlerine arz olunur.
24 Recep 1327 (28 Temmuz 1909)
Hariciye Nazırı
Kulunuz, Rıfat
PÜRÜZ NEREDE?
Mehmet Tütüncü’nün KARAR Gazetesi’ne verdiği bilgilerin yayınlanmasından sonra, daha önce yayınlamış olduğum haberleri inceledim. Bir yerde şöyle bir paragraf buldum: “Hereke Fabrika-i Hümayun’da birçok halı dokundu. Bunlardan en devasa olanı, Sultan II. Abdülhamit döneminde, Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm’in ziyareti vesilesiyle, 1897 tarihinde Yıldız Şale Köşkü Muayede Salonu için yaptırılan, 468 metrekare boyutunda, 3 ton ağırlığındaki halıydı. Ayrıca Beyler Beyi Sarayı Mavi Salonu, Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu, Lahey Yüksek Adalet Divanı ve Beyaz Saray‘ında bulunan halılar da Hereke Fabrika-i Hümayun’da dokundu.”
Yukarıdaki pasajı okuduğum zaman, yanılgının nereden kaynaklandığını da anlamış oldum.
Burada sözü edilen halı, Hollanda’ya hediye edilen halı gibi, 468 metrekarelik ve 3 tonluk bir halıymış.
Demek oluyor ki, boyutları ve kilosu hemen hemen aynı olan bu iki halı zihinleri karıştırmış. Devlet erkanımız da, bu nedenle, halının Hollanda’ya Abdulhamid tarafından hediye edildiği zehabına kapılmışlar ve ‘Bu halıyı Abdulhamid hediye etti’ yanlışlığını yapmışlar.
Bu durumda, KARAR Gazetesi’nin, “Tarihçi Dr. Tütüncü, Adalet Divanı’ndaki halımızın gerçek hikayesini anlattı” başlığı da biraz abartılı olmuş. Zira, haberimizde yazılanların hepsi gerçek ama sadece, halıyı kimin hediye ettiği yanlış yorumlanmış.
YAPAY ZEKÂ NE DİYOR
Bu konuda, kendisine doneler sunduğum Yapay Zekâ ChatGPT bakınız bana neler yazdı:
ChatGPT zei:
Yazdıklarınızı incelediğimde, konu hakkında önemli tarihsel bir analiz yaptığınızı görüyorum. Bu bağlamda, yazınızın temel noktaları ve belgelerle desteklenen tarihi gerçekler şu şekilde özetlenebilir:
Belgelerin Tarihsel Çerçevesi:
28 Temmuz 1909 tarihli belge, Osmanlı Devleti’nin Hollanda’daki Barış Sarayı’na (Lahey Adalet Divanı) bir halı bağışlama kararını içeriyor.
Bu bağış, Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sadece birkaç ay sonra gerçekleşiyor ve dolayısıyla Sultan Abdülhamid’in halıyı doğrudan hediye ettiği iddiasını zayıflatıyor.
Yanlış Yorumlama:
Böylesi bir halıyı, daha önce Sultan II. Abdülhamid’in yaptırdığı doğru, ancak boyutları ve kilosu aynı olan halılar kafa karıştırmış. Böylece halıyı Abdulhamid’in hediye etmediği kesin görünüyor.
Halı, Sultan Reşad döneminde (1911’de) Lahey Barış Sarayı’na gönderilmiş.
Sultan Abdülhamid, 27 Nisan 1909’da tahttan indirildiği için, Barış Sarayı’na halı bağışlama kararını verme yetkisi bu tarihten sonra Sultan Reşad’a geçmiştir.
Belgelerden yola çıkarak, 468 metrekarelik ve 3 ton ağırlığındaki bu dev halının Abdulhamid döneminde dokunduğu, ancak Sultan Reşad döneminde bağışlandığı zehabına kapılınmıştır.
Sonuç: Bu bağlamda, sizin de yazınızda belirttiğiniz gibi, söz konusu halının tarihi ve bağışlanma süreci, dönemin Osmanlı siyaseti ve saray düzeni bağlamında dikkatle değerlendirilmelidir. Yaptığınız analiz, bu konuyu anlamak için oldukça faydalı bir katkı sağlıyor.
*****************************
IK VOND DE KNELPUNT IN DE DISCUSSIE OVER WIE HET TAPIJT AAN HET HOF VAN ARBITRAGE IN DEN HAAG HEEFT GESCHONKEN.
Terwijl de staat beweert dat het tapijt door Sultan Abdulhamid is geschonken, zegt onderzoeker Mehmet Tütüncü dat het door Sultan Reşat is geschonken.
Tütüncü, die de kwestie van het tapijt, dat na de restauratie in het Paleis werd gelegd, voor mijn nieuwsportaal volgde, bracht later zijn bezwaar naar voren in de krant Karar.
Toen ik eerdere artikelen die ik had gepubliceerd opnieuw bekeek, ontdekte ik de knelpunt die de tegenstrijdigheid veroorzaakte.
Ik vroeg ook de mening van kunstmatige intelligentie ChatGPT.
Beste lezers,
U bent waarschijnlijk bekend met mijn nieuwsberichten over het Hereke-tapijt, geschonken door het Ottomaanse Rijk aan het ‘Vredespaleis’, waar het Internationaal Gerechtshof in Den Haag is gevestigd. Het tapijt werd na honderd jaar gerestaureerd in Turkije, en daarna teruggebracht naar Nederland om opnieuw in het paleis te worden gelegd.
Tijdens de ceremonie in het Vredespaleis, waar het tapijt opnieuw werd gelegd, verklaarde de Turkse minister van Cultuur en Toerisme, Mehmet Nuri Ersoy, dat het tapijt was geschonken door Sultan Abdulhamid.
Historisch onderzoeker Mehmet Tütüncü, die de ceremonie voor mijn nieuwsportaal bijwoonde, gaf echter aan dat deze verklaring onjuist was en dat het tapijt niet door Sultan Abdulhamid, maar door Sultan Reşat aan Nederland was geschonken. Toen ik het nieuws schreef, besloot ik deze discussie niet in mijn artikel op te nemen om de samenhang van het nieuws niet te verstoren, en stelde ik het onderwerp uit.
Echter, mijn onderzoeksvriend Tütüncü was niet tevreden met mijn lakse houding en voelde de behoefte om de kwestie aan een andere krant door te geven. Hij bracht het onderwerp naar een vriend bij de krant KARAR. Het artikel dat in de krant KARAR is gepubliceerd, wordt hieronder aan u gepresenteerd:
Historicus Dr. Tütüncü onthult het ware verhaal van ons tapijt in het Hof van Arbitrage: Het tapijt werd niet door Abdulhamid geschonken
Dr. Mehmet Tütüncü, die stelt dat de informatie over het Hereke-tapijt in het Internationaal Gerechtshof onjuist is, zei:
“Het is verkeerd om in nieuwsberichten en toespraken te beweren dat het tapijt door Sultan Abdulhamid is geschonken. Het tapijt is geschonken door Sultan Reşat. De overleden professor Haluk Dursun, een eminent historicus, zei dit ook in mijn documentaire uit 2016. Wij zijn trots dat ons tapijt in het Hof van Arbitrage ligt, maar we kennen de geschiedenis niet goed. Deze onwetendheid past ons niet.”
Het Hereke-tapijt, dat in 1911 door het Ottomaanse Rijk werd geschonken aan het Vredespaleis in Den Haag, dat dienstdoet als Internationaal Gerechtshof, is na een restauratie in Turkije teruggebracht naar het paleis. Het Hereke-tapijt, een belangrijk cultureel erfgoed van Turkije, kwam vorig jaar opnieuw in het nieuws tijdens een zaak waarin het Hof Israël beoordeelde. Nadat werd vastgesteld dat het tapijt versleten was, kwam het Ministerie van Cultuur en Toerisme snel in actie voor restauratie.
Na een samenwerkingsprotocol tussen het Ministerie en de Carnegie Stichting werd het tapijt naar Turkije gebracht en gerestaureerd in Aksaray. Aan het einde van het jaar werd het tapijt teruggestuurd naar Nederland. Het werd op 9 januari tijdens een speciale ceremonie in de Japanse Zaal van het paleis geplaatst. Aan de ceremonie namen onder andere de Turkse minister van Cultuur en Toerisme, Mehmet Nuri Ersoy, de Turkse ambassadeur in Den Haag, Selçuk Ünal, en diverse diplomaten deel. Een van de deelnemers aan de ceremonie was onze in Nederland wonende historicus Dr. Mehmet Tütüncü.
‘PROF. DR. HALUK DURSUN GAF DE WAARHEID IN EEN DOCUMENTAIRE’
Dr. Tütüncü, met wie ik na de ceremonie sprak, vestigde de aandacht op een belangrijke fout in de nieuwsberichten over het Hereke-tapijt dat na de restauratie weer in het paleis werd geplaatst. Hij stelde dat de bewering in de toespraak van minister Ersoy en in de nieuwsberichten dat het tapijt ‘door Sultan Abdulhamid werd gemaakt en geschonken’, niet correct is.
“Het tapijt is niet door Sultan Abdulhamid, maar door Sultan Reşat aan het Vredespaleis in Den Haag geschonken,” zei Dr. Tütüncü. “De overleden voormalige viceminister van Cultuur en Toerisme en historicus professor Haluk Dursun bevestigde dit ook in 2016 in mijn documentaire ‘Weaving for Peace’. In zijn verklaring wordt Sultan Abdulhamid helemaal niet genoemd, en hij zegt expliciet dat het tapijt door Sultan Reşat is geschonken, waarmee hij de juiste informatie geeft.”
Dr. Tütüncü benadrukte dat de toespraak van Prof. Dr. Dursun te zien is in de documentaire op YouTube en voegde eraan toe: “Ik heb deze informatie destijds doorgestuurd naar de voormalige ambassadeur Şaban Dişli en in 2023 ook naar de nieuwe ambassadeur in Nederland, Selçuk Ünal, samen met de link naar de documentaire.”
Dr. Tütüncü benadrukte verder dat hij in een artikel, gepubliceerd in mei 2024 in het tijdschrift Turkology, met archiefdocumenten heeft aangetoond dat Sultan Abdulhamid geen betrokkenheid had bij deze schenking en dat de opdracht voor het maken van het tapijt werd gegeven nadat hij was afgezet.
‘HET IDEE VOOR HET TAPIJT KWAM DRIE MAANDEN NA ABDULHAMIDS AFZETTING OP TAFEL’
Dr. Tütüncü herinnerde eraan dat Sultan Abdulhamid in 1909 werd afgezet en in ballingschap in Thessaloniki ging wonen, en zei het volgende:
“In 1911 was het Comité voor Eenheid en Vooruitgang (İttihat ve Terakki) aan de macht, en de nieuwe Sultan was Mehmet Reşat. Het idee om het tapijt te maken ontstond in juli 1909, drie maanden nadat Abdulhamid in april van de troon werd gestoten. Terwijl de historische feiten dit aangeven, is het onjuist dat in nieuwsberichten, vooral die verspreid door agentschappen zoals Anadolu Ajansı, wordt beweerd dat het tapijt door Sultan Abdulhamid is geschonken. Het is ook niet correct dat minister van Cultuur Ersoy deze informatie in zijn toespraken vermeldt. Wij zijn trots dat ons Hereke-tapijt in het Hof van Arbitrage ligt, maar we kennen de geschiedenis ervan niet goed. Deze onwetendheid past ons niet. Het is onaanvaardbaar om deze onjuiste informatie, die tegen de waarheid ingaat, te blijven verspreiden. Dergelijke misleidingen kunnen zowel nationaal als internationaal de geloofwaardigheid van Turkije schaden.”
Dr. Tütüncü benadrukte dat het belangrijk is dat nieuwsberichten worden gecorrigeerd in het licht van de historische feiten en dat het publiek correct wordt geïnformeerd. Hij sloot af met de volgende woorden:
“Ambtenaren van het Ministerie van Cultuur en mediakanalen, vooral Anadolu Ajansı, moeten zich meer bewust en voorzichtig opstellen ten aanzien van historische gevoeligheden. In dergelijke situaties is het belangrijk om gebruik te maken van de kennis van deskundige historici en academici, en om zorgvuldigheid te betrachten bij het verstrekken van correcte informatie.”
Over de schenking van een geschenk door de Ottomaanse regering aan het Vredespaleis in Den Haag.
Aan Zijne Excellentie de Grootvizier,
Met de nederige groeten van uw dienaar,
Er wordt gerapporteerd dat diverse staten geschenken zullen sturen naar het Vredespaleis in Den Haag, dat momenteel in aanbouw is en naar verwachting binnen twee jaar zal worden voltooid. In dit kader: De Duitse regering heeft een zeer grote poort van gietijzer geschonken; Rusland heeft zuilen en een plaat van het groen geaderde steen genaamd “malachiet” geschonken; Frankrijk heeft een groot schilderij geschonken; China en Japan hebben stoffen overtrekken voor de muren van de zalen geschonken; Italië heeft eerder marmer ter waarde van 35.000 frank geleverd. Het lijkt passend dat ook de Ottomaanse Staat een tapijt laat weven in de Hereke-fabriek, geschikt voor een van de grote zalen in het paleis, en dit als geschenk stuurt. In dit verband is schriftelijk bevestigd dat ambassadeur Misak Efendi in Den Haag is geïnformeerd om over deze kwestie te overleggen met het hoofd van de Carnegie Stichting, en deze melding is als geschikt beoordeeld. Daarom wordt Zijne Excellentie de Grootvizier verzocht de nodige instructies aan de genoemde ambassadeur door te geven en hierover te informeren.
24 Recep 1327 (28 juli 1909)
Minister van Buitenlandse Zaken,
Uw dienaar, Rıfat
WAAR ZIT HET KNELPUNT?
Na de publicatie van de informatie die Mehmet Tütüncü aan de krant KARAR gaf, heb ik mijn eerder gepubliceerde artikelen opnieuw bekeken. Op een gegeven moment vond ik een paragraaf waarin het volgende stond:
“Er werden veel tapijten geweven in de Hereke Fabrika-i Hümayun. Het meest gigantische daarvan was het tapijt dat in 1897 tijdens het bewind van Sultan Abdulhamid II werd gemaakt ter gelegenheid van het bezoek van de Duitse keizer Wilhelm II. Het was bestemd voor de ontvangstruimte van de Yıldız Şale-paviljoen en had een oppervlakte van 468 vierkante meter en woog 3 ton. Bovendien werden de tapijten in de Blauwe Kamer van het Beylerbeyi-paleis, de ontvangstruimte van het Dolmabahçe-paleis, het Internationaal Gerechtshof in Den Haag en het Witte Huis ook in de Hereke Fabrika-i Hümayun geweven.”
Toen ik bovenstaande passage las, begreep ik waar de verwarring vandaan kwam.
Het hier genoemde tapijt lijkt qua afmetingen en gewicht sterk op het tapijt dat aan Nederland werd geschonken. Het blijkt dus dat deze twee tapijten, die bijna identieke afmetingen en gewicht hebben, voor verwarring hebben gezorgd. Hierdoor heeft onze overheid ten onrechte aangenomen dat het tapijt aan Nederland door Sultan Abdulhamid was geschonken, wat leidde tot de verkeerde bewering: “Dit tapijt werd door Abdulhamid geschonken.”
In dat geval is de kop van het artikel in de krant KARAR, “Historicus Dr. Tütüncü onthult het ware verhaal van ons tapijt in het Internationaal Gerechtshof”, enigszins overdreven. Want alles wat in het artikel staat, is waar; alleen de interpretatie van wie het tapijt schonk, was onjuist.
WAT ZEGT KUNSTMATIGE INTELLIGENTIE?
Ik heb over dit onderwerp enkele gegevens gedeeld met Kunstmatige Intelligentie ChatGPT. Kijk wat het mij schreef:
ChatGPT zei:
Na het bekijken van uw schrijven zie ik dat u een belangrijke historische analyse hebt gemaakt over dit onderwerp. In dit verband kunnen de belangrijkste punten van uw artikel en de met documenten ondersteunde historische feiten als volgt worden samengevat:
De historische context van de documenten:
Het document van 28 juli 1909 beschrijft de beslissing van het Ottomaanse Rijk om een tapijt te schenken aan het Vredespaleis in Den Haag (Internationaal Gerechtshof).
Deze schenking vond slechts enkele maanden na de afzetting van Sultan Abdulhamid II plaats, wat de bewering dat Sultan Abdulhamid het tapijt persoonlijk schonk, ondermijnt.
Verkeerde interpretatie:
Het is waar dat een soortgelijk tapijt eerder onder het bewind van Sultan Abdulhamid II werd geweven, maar tapijten met vergelijkbare afmetingen en gewicht hebben voor verwarring gezorgd.
Het tapijt werd in 1911, tijdens het bewind van Sultan Reşat, naar het Vredespaleis in Den Haag gestuurd.
Aangezien Sultan Abdulhamid op 27 april 1909 werd afgezet, ging de bevoegdheid om een tapijt aan het Vredespaleis te schenken na deze datum over op Sultan Reşat.
Op basis van documenten lijkt het erop dat dit gigantische tapijt van 468 vierkante meter en 3 ton gewicht onder het bewind van Sultan Abdulhamid werd geweven, maar onder Sultan Reşat werd geschonken.
Conclusie:
In dit verband, zoals u ook in uw artikel hebt vermeld, moet de geschiedenis en het schenkingstraject van het genoemde tapijt zorgvuldig worden geëvalueerd in de context van de Ottomaanse politiek en hofordes van die tijd. Uw analyse biedt een waardevolle bijdrage aan het begrip van dit onderwerp.
Şiir okuyan bir meddah veya öyküler anlatan bir şair olan sanatçı, göç serüvenini 10’ar yıllık bölümler halinde, hem de şiirlerle anlattı.
60 yıllık bir döneme ait olan anlatımlar, izleyicileri bazen duygulandı bazen de kahkahalara boğuldu.
60 yıl içinde topluma yararı dokunmuş 60 kişiye madalya veren Nufel için, “artık bir madalyayı hak ediyor” diyenler çoğunlukta.
Yazı: İlhan KARAÇAY Fotoğraf:Sedat TAPAN
Hollanda’daki Türk toplumunun yakından tanıdığı gazeteci, yazar ve şair Yavuz Nufel, 60 yıllık göç hikâyesini, bir şairin duygusal dili ve meddahın mizahıyla harmanlayarak izleyicilere unutulmaz bir gece yaşattı. 1960’tan günümüze uzanan bu serüveni, on yıllık dilimler halinde şiirler, öyküler ve anılar eşliğinde sunan Nufel, izleyicilerini hem derin düşüncelere daldırdı hem de kahkahalara boğdu.
HİKÂYENİN MERKEZİNDE TÜRKLERİN GÖÇ SERÜVENİ
Rotterdam’ın Vlaardingen banliyösünde gerçekleştirilen gösteride, salon tamamen doluydu ve yaklaşık 600 kişi bu özel geceye tanıklık etti. Gösterinin sunucusu Sa Baran, açılış konuşmasında bu tarihi gecenin önemine vurgu yaparak şunları söyledi: “Yavuz Nufel, bu akşam yalnızca geçmişimizi anmakla kalmayacak, aynı zamanda geleceğe dair umutlarımızı pekiştirecek. 1964’te bir avuç cesur insan daha iyi bir yaşam umuduyla yola çıktı. Bugün onların cesareti sayesinde burada, güçlü bir toplum olarak varız. Hollanda’daki Türk toplumu, 60 yıl boyunca bu ülkenin kültürüne, ekonomisine ve sosyal yapısına önemli katkılarda bulundu. Nufel, göç hikâyesini sanatla birleştirerek bizlere bu zengin geçmişi hatırlatacak. Yavuz Nufel, gazeteci, şair ve yazar kimliğiyle göç destanını yazmaya ve araştırmaya devam ediyor. Bugün, göçün 60’ıncı yılı nedeniyle sergileyeceği bu özel gösteri, Türk toplumunun hafızasında önemli bir yere sahip olacak. Kendisine bu anlamlı geceye katkıları için teşekkür ediyor, büyük alkışlarınızla sahneye davet ediyorum.”
Ardından Yavuz Nufel sahneye davet edildi. İlk sözü, “Hepiniz bu özel geceye hoş geldiniz. Bugün burada, yalnızca benim değil, hepimizin hikâyesini anlatacağım,” oldu.
60 YILIN ANLATISI: HEM HÜZÜN HEM NEŞE
Göçün 60 yıllık tarihini şiir, öykü ve arşiv görüntüleriyle sahneye taşıyan Nufel, Avrupa’ya Türk göçünün tüm yönlerini işledi. Gösteri dokuz bölümden oluşuyordu ve her bölüm, göçmenlerin bir dönüm noktasını ele alıyordu: İlk gelişler, karşılaşılan zorluklar, çocukların eğitimi, iş yaşamındaki mücadeleler ve nihayetinde, dönüş hayalleri. İzleyiciler, bu bölümlerde hem kendi geçmişlerini gördüler hem de geleceğe dair derin bir farkındalık kazandılar.
Yavuz Nufel, sahnede yaptığı konuşmada şunları dile getirdi: “Şiirlerimde ve kabarelerimde ölümü, hiçliği, acıları anlatıyorum. Ama aynı zamanda umut ve dayanışma temaları da var. İnsanlar şiirlerimde kendilerini buluyor. Bugün anlattıklarım, bir hayal ürünü değil. 40 yıldır yaptığım araştırmalar, yazılar ve anılarımın bir toplamıdır.”
UNUTULMAZ ANILAR VE İLHAM VEREN ANLAR
Nufel’in anılarında, naçizane şahsım ile ilgili, görüntülü bir konuşma vardı.
O sırada ekrana Hürriyet gazetesinde yayınlanan haberlerim ile, Hollanda televizyonunun benimle yapmış olduğu bir söyleşi yer alıyordu.
Nufel, “ Ben 15 yaşındayken, mahalle kahvehanesinde, yaşlı insanlara gazete okuyarak hizmet ederdim. İnanın, şimdi aramızda bulunan değerli ağabeyim İlhan Karaçay’ın yazılarını sık sık okurdum. ‘İlhan Karaçay Rotterdam’dan bildiriyor’ imzası ile yayınlanan Rotterdam’daki Türk evlerine saldırı haberlerini ballandırarak okurdum.
Şimdi bu muhterem insanla birlikte olmaktan büyük mutluluk duyuyorum” diye konuştu.
Ekranda Karaçay’ın Hürriyet gazetesindeki haberlerinden kesitler ve Hollanda televizyonundaki röportajları gösterildi. Bu bölüm, hem geçmişi yad etmek hem de minnet duygusunu ifade etmek için anlamlı bir andı.
60 MADALYA İLE 60 YILLIK EMEKLERİN TAKDİRİ
Yavuz Nufel, 60’ıncı yıl nedeniyle, Hollanda Türkleri’ne yardımda bulunmuş başarılı kişilere 60 madalya dağıttı. Turgut Torunoğulları, İbrahim Görmez, Metin Yazarel ve naçizane şahsıma da verilen bu madalyaları alanlar, programın sonunda sahneye davet edildiler ve bir hatıra fotoğrafı çekildiler.
YAVUZ NUFEL KİMDİR?
Yavuz Nufel’in hayatı ve kariyeri, Avrupa’da yaşayan Türk toplumunun hikâyesine ayna tutuyor. Samsun’un Havza ilçesinde doğan Nufel, 1985 yılında Hollanda’ya göç etti. “Dayılar” isimli güldürü filminden şiir albümlerine, köşe yazarlığından belgesel programlarına uzanan çok yönlü kariyerinde, Türklerin Avrupa’daki yaşamına dair onlarca eser verdi. “40 Yıl, 40 İnsan, 40 Öykü” kitabıyla 2005 KIBATEK Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.
GELECEĞE BAKIŞ
Göçmenlerin anılarını ve deneyimlerini sahneye taşıyan Nufel, geleceğe dair umutlarını şu sözlerle dile getirdi: “60 yıl boyunca çok şey yaşadık. Bu hikâye sadece bizim değil, gelecekte bu topraklarda yaşayacak olanların da hikâyesi. Bu gece burada olan herkese minnettarım.”
Nufel’in gösterisi, Hollanda’daki Türk toplumunun zengin tarihine duyulan saygıyı ve gelecek nesillere aktarılan bir mirası temsil ediyor.
YAVUZ NUFEL’İN YAPTIKLARI
1960: Samsun-Havza’da doğdu. 1976: Lise yıllarında “Gırgır Dergisi”nde yayımlanan espri ve fıkraları ile yazın hayatına atıldı. 1985: Hollanda’ya gitti 1986: Kendisinin yazıp yönettiği “Dayılar” isimli güldürü filmini çekti…
Beş yıl boyunca, radyolarda çeşitli programlar ve reklam söz yazarlığı yaptı. 1993: Kurucularından olduğu “Ekin Dergisi”nde, uzun yıllar Genel Yayın Yönetmenliği ve köşe yazarlığı yapmasının yanında, mizah ve magazin sayfalarını da hazırladı. 1999-2002: Türkiye Gazetesi ve TGRT’de, “Hollanda Haber Sorumlusu” olarak çalıştı 2002-2004: Avrupa’da ve Türkiye’de yayımlanan “Sesver Gazetesi”nde köşe yazarlığı yaptı. 2004: Gala TV üzerinden yayın yapan TV Avrupa’da, “Mavinin Destanı” adlı programıyla, Hollanda’daki Türkleri 13 hafta boyunca -sivri dilli bir mizahî bakış açısı yla ekranlara taşıdı. 2005: “40 Yıl, 40 İnsan, 40 Öykü” adlı kitabından yola çıkarak, Avrupalı Türkler’in kırk yıllık macerasını 13 bölüm halinde Kanal Avrupa için çekti…
Hollanda’dan yayın yapan Demet TV’de, 2001 yılından itibaren “Haftanın Yorumu” adlı programı hazırlayıp sunuyor.
Ayrıca, 2000 yılından itibaren “Yavuz Nufel ile Şiirmatik” adlı şiir ve söyleşi programı, Radyo Deniz’de canlı olarak yayınlanmaya devam ediyor. 1999: Yatsıda Sönmeyen Mum Işığında (şiir) 2000: Şiirmatik (şiir) 2005: 40 Yıl 40 İnsan 40 Öykü (Belgesel Araştırma) (Kıbrıs Balkanlar Avrasya Edebiyatlar Kurumu (KIBATEK) ’nun “2005 Yılı Edebiyat Ödülü”ne layık görüldü) 2006: Lalezarda Deli Var (şiir, makale, anı) kitapları yayımladı. 2007: ‘ Hiç’ adlı bir şiir albümü TUROS MÜZİK tarafından CIKTI… 2006-2007: Kanal Avrupa’da 4 EĞİLİM adlı tartışma/söyleşi programı hazırlayıp sundu 2007-2008: Kanal Avrupa 5 artı 1 adlı şiir, müzik programı hazırlayıp sundu 2008-2009: Kanal Avrupa 5 artı 1 programını hazırlayıp sunuyor- 2008-2009:Türkiye Gazetesi Avrupa baskılarında köşe yazarlığı 2009-2010: Halen Haber7’de köşe yazarlığı 2010-ZER mi, Hiç mi adlı kitabı çıktı… Söz yaşlarım (baskıya hazır şiir kitabı) 100 gizli yüz, (Avrupa’da kaybolmuş, parçalanmış, insan öyküleri) adlı bir çalışması halen devam ediyor…
60 YIL ÖNCE 60 YIL SONRA (AVRUPA’YA GÖÇ TARİHİ)
ADIMIZ
1960-1970: Misafir
1970-1980: Yabancı
1980-1990: Göçmen
1990-2000: Yeni Vatandaşlar
2000- …. : Sorunlular, uyumsuzlar
BİRİKİMLERİMİZ
1960-1970: Köyde, kasabada akraba eş dost tarafından,
1970-1980: Kooperatifler tarafından,
1980-1990: Banka ve bankerler tarafından,
1990-2000: İslami Holdingler tarafından sömürüldü, alındı
2000- …. : büyük çoğunluk geçim derdine düştü…
KONUTLARIMIZ
1960-1970: Kamplar,
1970-1980: Pansiyonlar,
1980-1990:II Dünya savaşından kalma banyosuz evler,
1990-2000: Gettolar,
2000- …. : Fakir mahallelerle birlikte az sayıda da kendi konutlarımız…
DÖNÜŞ PLANLARIMIZ
1960-1970: Bir- iki sene sonra
1970-1980: Ailece hep birlikte çalışıp en kısa zamanda
1980-1990: Çocukların okulu bitince
1990-2000: Çocuklar dönmüyor, emekli olunca
2000- …. : Uçağın altında dönüş (ölünce)
SAĞLIĞIMIZ
1960-1970: Çelik gibi sağlam
1970-1980: Demir işleyen ışıldayan
1980-1990: Alüminyum gibi yumuşak ve hala işe yarayan
1990-2000: Metal Yorgunu
2000- …. :Hurdaya ayrılmış metal
BİZE BAKIŞLARI
1960-1970: Meraklı ve İlgili
1970-1980: Mesafeli ve ürkek
1980-1990: Sorgulayıcı ve Şüpheci
1990-2000: Korkulu ve Nefret dolu
2000- …. : Sorunlarda çıbanbaşı…
Lahey, ‘Lahey’ olalı, böylesi bir seremoni yaşamadı.
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un uçaktan gelişini bekleyen ünlü konuklar, Osmanlılar tarafından hediye edilen Hereke Halısı’nın restore edilmiş haline hayran kaldılar.
(Haberin Hollandacası en altta.Nederlandse versie is onderaan)
Araştırmacı Mehmet TÜTÜNCÜ izledi, İlhan KARAÇAY yazdı:
Türkiye’nin kültürel mirasını temsil eden ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından hediye edilen Hereke halısı, restorasyon sürecinin ardından Lahey Barış Sarayı’ndaki Japon Odası’ndaki yerine geri döndü. Dün Lahey Barış Sarayı’ında düzenlenen törende, Türk yetkililer ve uluslararası temsilciler, bu önemli kültürel etkinlikte bir araya geldiler.
TARİHSEL ARKA PLAN
Hereke halısı, 1911 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından Barış Sarayı’na hediye edilmişti.
160 metrekarelik bu eşsiz halı, bir asırdan fazla bir süre boyunca uluslararası barış ve adalet görüşmelerine ev sahipliği yapan Japon Odası’nın zeminini süsledi. Ancak yoğun kullanım sebebiyle zaman içinde yıpranan halı, Türkiye’nin öncülüğünde kapsamlı bir restorasyon sürecine alındı.
RESTORASYON SÜRECİ
Restorasyon sonrasında, Barış Sarayı’ndaki Japon Odasına döşenen halının son halini görmek için giriş yapılırken.
Restorasyon, geleneksel zanaat ile modern teknolojinin bir araya getirildiği sekiz aşamalı bir süreçle yürütüldü. Türkiye’de uzman ekipler tarafından gerçekleştirilen bu çalışmada, halının orijinal dokusuna sadık kalınarak doğal boyalar ve geleneksel teknikler kullanıldı. Türk Enerji Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu’nun (TENMAK) desteğiyle ipliklerin türü ve renkleri analiz edildi; hasarlı alanlar onarıldı.
TÖRENİN ÖNEMİ
Dünkü törende, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Lahey Büyükelçimiz Selçuk Ünal, Carnegie Vakfı Başkanı Piet Hein Donner ve Daimi Tahkim Mahkemesi Genel Sekreteri Dr. Hab. Marcin Czepelak konuşmalar yaptılar. Tören, Türk kültürünün dünya sahnesinde güçlü bir temsilini sergilerken uluslararası iş birliği açısından da önemli bir mesaj taşıyor.
Törende konuşma yapan Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy,
halının Türkiye’deki restorasyon sürecini anlatırken, gelişmenin başarıyla sonlandırılmasından mutlu olduğunu söyledi.
Ersoy, “Bu proje, Türkiye’nin kültürel mirasının korunması ve tanıtılması konusunda sergilediği aktif yaklaşımın bir yansımasıdır. Türkiye’nin girişimiyle gerçekleştirilen restorasyon, uluslararası barışın sembolik bir unsuru olan Barış Sarayı’nın tarihsel dokusuna katkı sağlıyor.” diye devam etti.
Bakan Ersoy, beraberinde getirdiği aşağıdaki fotoğrafta görülen küçük bir ipek halıyı Adalet Sarıyı’na ikinci bir jest olarak hediye etti.
TÜRKİYE’NİN KÜLTÜREL DİPLOMASİ BAŞARISI
Lahey Büyükelçimiz Selçuk Ünal da yaptığı konuşmasında, Türkiye’den gelen halının 100 yıl kullanıldıktan sonra yıpranma ve eskime işaretleri verdiğini belirterek, halıyı tamir etme süreci hakkında bilgi verdi.
Ünal’ın konuşma metninin tamamı şöyleydi:
Sayın Bakan Mehmet Nuri Ersoy,
Sayın Piet Hein Donner, Carnegie Vakfı Başkanı,
Sayın Marcin Czepelak, Daimi Hakemlik Mahkemesi Genel Sekreteri,
Sayın Bakan Yardımcısı Heleen Bakker,
Sayın Bakan Yardımcısı Barbera Wolfensberger,
Saygıdeğer Misafirler, Değerli Meslektaşlar,
1907 yılında Barış Sarayı inşa edilmeye başlandığında, ülkelerden iç donanımına katkıda bulunmaları istenmişti. 1899 ve 1907 Lahey Barış Konferanslarına katılan Osmanlı İmparatorluğu da barışı desteklemek amacıyla bir hediye bağışında bulunmuştu.
Sultan II. Abdülhamid tarafından bağışlanan Hereke halısını teslim etmek için o dönemdeki iki selefim, Büyükelçiler Misak Efendi ve Aristarchi Bey çalışmıştır. Hereke halısı, Türk kültürel mirasının en değerli eserlerinden biridir ve Türkiye dışında bulunan en büyük Türk halısıdır.
Bu halı, zengin bir kültürel mirası temsil etmenin ötesinde, Barış Sarayı’na evrensel barışa olan özlemi göstermek için bir destek olarak sunulmuş ve aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu ile Hollanda Krallığı arasındaki tarihî bağların vizyoner bir sembolü olmuştur. Osmanlı Büyükelçileri ile Carnegie Vakfı arasındaki resmi yazışmalar, diplomasi tarihimizin çok özel bir bölümüne ışık tutmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun en zor dönemlerinden birinde bile, barışı desteklemek için büyük bir çaba gösterilmiştir.
Yaklaşık beş asırlık ilişkilerimiz 16. yüzyıla dayanmaktadır ve 1612 yılında ilk Hollanda Büyükelçisinin İstanbul’a gelmesiyle resmiyet kazanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki son Hollanda Büyükelçilerinden birinin torunları da bugün aramızdadır.
Japon Odası’ndaki birçok toplantıya tanıklık eden Hereke halısı, doğal olarak, bilimsel ve geleneksel zanaatkârlık yöntemleri bir arada kullanılarak, kendi doğduğu yer olan Türkiye’de restore edilmiştir.
Bu nedenle, özellikle süreci yakından takip eden ve beklenenden daha kısa sürede tamamlanmasını sağlayan Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Mehmet Nuri Ersoy başta olmak üzere, Bakanlığımıza teşekkür ederiz. Restorasyon, 2024 yılında, Türkiye ile Hollanda arasında 1924 yılında imzalanan Dostluk Antlaşması’nın 100. yıldönümüne denk gelen bir zamanda, bir yıl içinde tamamlanmıştır. Ayrıca, halının 19 Ağustos 1911’de teslim edilmesinden sonra 1914 yılında Lahey’de vefat eden Aristarchi Bey’in mezarının bu yıl Büyükelçiliğimiz tarafından restore edilmesi de hoş bir tesadüftür.
Restorasyon sürecine Enerji Bakanlığı ve Sultanhanı Belediyesi de katılmış, restorasyon çalışması ise Hatice Temur Yıldız’ın liderliğindeki son derece profesyonel bir ekip tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu sürece katkıda bulunan tüm kurumlarımıza ve bireylere içten teşekkürlerimizi sunarız.
Bu halının, iki Avrupa ülkesi arasındaki özel ilişkilerin sonsuza kadar bir sembolü olarak kalacağına ve gelecekte de birçok diplomatik görüşmeye tanıklık edeceğine inanıyorum.
Teşekkür ederim.
GELECEĞE BİR BAKIŞ
Restore edilip Barış Sarayı’ndaki yerine konulan Hereke Halısı’nın son şekli.
Hereke halısının geri dönüşü, sadece geçmişi onurlandırmakla kalmıyor; aynı zamanda geleceğe yönelik bir çağrı niteliği taşıyor. Türk-Hollanda dostluğunun ve uluslararası iş birliğinin bir simgesi olan halı, yıllar boyunca barış ve adalet arayışlarına eşlik etmeye devam edecek.
Bu anlamlı tören, hem tarihi hem de kültürel açıdan büyük bir öneme sahiptir. Türkiye’nin barış ve kültür mirasına olan katkısının bir sembolü olarak, Hereke halısı uluslararası sahnede yeniden yerini almış oldu.
Lahey Barış Sarayı yöneticileri, çok zengin olan Türkiye-Hollanda ilişkilerinin önemini ortaya sermek için, arşivlerinde bulunan pek çok dökümanı, törenin yapıldığı yerde bir masaya yerleştirdiler. Bakanımız, Büyükelçimiz ve Saray yöneticileri, önlerindeki masada yer alan dökümanlar ile bu hatıra fotoğrafını çekildiler.
Tarih araştırmacısı Mehmet Tütüncü, davetli olduğu Barış Sarayı’nda, Hollanda-Türkiye ilişkilerinin anlatıldığı ‘Atatürk’ün Türkiyesi’ne Seyahat’ adlı kitabını, Adalet Sarayı’nın sahibi olan Carnegie Vakfı’nın Başkanı ve Hollanda Adalet eski Bakanı Piet Hein Donner’e hediye etti.
HEREKE HALISININ TARİHİ VE BUGÜNKÜ ÜZÜCÜ DURUMU
Hereke halısı, sadece bir zanaat ürünü değil, aynı zamanda Türk kültür ve sanat tarihinin eşsiz bir parçasıdır. Ancak bu eşsiz miras, yıllar içinde değişen şartlar ve alınan bazı kararlarla köklü dönüşümler yaşadı.
Hereke Halısı’nın imal edildiği, Hereke’deki değişiklikler biliniyor olsaydı, eminim ki Barış Sarayı’ndaki şen şakrak atmosfer, yerini üzüntülü bir havaya dönerdi.
İşte o üzüntü verici gelişmeler:
Hereke halısı üretimi, 1843 yılında Ermeni Dadyan ailesi tarafından kurulan bir fabrikayla başladı. Bu fabrika, iki yıl sonra Osmanlı padişahına devredilerek “Fabrika-i Hümayun” adını aldı. Cumhuriyet döneminde Sümerbank bünyesine katılan bu fabrika, Hereke’yi bir dünya markasına dönüştürdü. Özellikle 19’uncu yüzyılın sonlarında, Osmanlı saraylarının ve Avrupa’nın en prestijli mekanlarının vazgeçilmezi haline gelen Hereke halıları, zarafeti, kalitesi ve özgünlüğüyle dünya çapında tanındı.
Bir santimetrekarede 500 düğümle dokunan bu halılar, yalnızca estetik açıdan değil, üretim sürecindeki emeğin yoğunluğu ve sanatsal detaylarıyla da olağanüstü bir zanaatkârlık örneği sunuyor. Lale, karanfil, sümbül gibi çiçek motiflerini barındıran bu halılar, Türk kültürünün zarafetini dünyaya taşıyor.
COĞRAFİ İŞARET VE KORUMA
1996 yılında Sümer Holding tarafından, Anadolu’da dokunan birçok geleneksel halı türü gibi, Hereke halısı da coğrafi işaret patentiyle tescillendi. Bu adım, halının kültürel miras olarak korunması açısından önemli bir dönüm noktasıydı. Ancak, ilerleyen yıllarda yaşanan yapısal değişiklikler ve çeşitli özelleştirme politikaları, bu koruma çabasını sekteye uğrattı.
DEĞİŞEN KOŞULLAR VE BUGÜNKÜ ÜZÜCÜ DURUM
2008 yılında Hereke belediyesinin kapatılması ve Sümerbank’ın tasfiyesi gibi gelişmeler, Hereke halıcılığını derinden etkiledi. Geleneksel üretim atölyelerinin sayısı hızla azaldı ve günümüzde bu sayı 10’un altına düştü. Bununla birlikte, uluslararası rekabetin etkisiyle bu durumu fırsata çeviren Çin, Zhenping ilçesinde “Hereke Sanayi Bölgesi” kurdu.
Etiketlerine “Made in Hereke” yazarak, halı üretmeye başlayan Çin, Türkiye halı pazarının yüzde 90’ını ele geçirdi.
Bu yanlış politikalar nedeniyle, Çin’le başa çıkamayan yerli halıcılar, Çin’e gittiler ve orada fabrikalar açtılar. Türklerin, Çin’de ürettikleri çakma Hereke’leri, yerli Hereke’ymiş gibi Türkiye’de satmaya başlamaları nedeniyle, hem markanın hem de kültürel mirasın, küresel ölçekte zarar görmesine neden oldu.
HEREKE’NİN YENİDEN KEŞFİ
Tüm bu olumsuzluklara rağmen, Hereke halısının geleneksel üretim teknikleriyle korunması ve yeniden canlandırılması için çeşitli çabalar devam ediyor. Örneğin, 114 yıllık bir Hereke halısı, kapsamlı bir restorasyon sürecinden geçerek Hollanda’daki Lahey Barış Sarayı’na geri döndü. Bu süreç, Türk zanaatkârlığının uluslararası arenada hâlâ önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor.
Hereke halısı, yalnızca bir zanaat ürünü değil, aynı zamanda Türk tarih ve kültürünün bir sembolüdür. Bugün, bu mirasın korunması ve gelecek nesillere aktarılması için atılacak her adım, sadece ulusal değil, aynı zamanda evrensel bir kültürel değer yaratma sorumluluğunu da taşıyor.
LAHEY YÜKSEK ADALET DİVANI’NDAKİ
TÜRK HALISININ HİKÂYESİ…
*Türk-Yunan anlaşmazlığı davasına bakan ve yetkisizlik kararı veren Yüksek
Adalet Divanı’ndaki Türk halısını 50 yıl önce fotoğraflamıştım.
*112 Yıl önce Osmanlı tarafından hediye edilen halı, tarafların anlaşması ile
restore edilmek üzere Türkiye’ye götürüldü.
*Hollandalılar’ın ‘Barış Sarayı’ (VredesPalais) diye adlandırdıkları sarayda
dört kuruluş yer alıyor.
Bizim, “Lahey Yüksek Adalet Divanı” olarak söz ettiğimiz “Barış Sarayı”na, Hollandalılar “VredesPleis” diyorlar. Bu yeri ilk gördüğüm an, 50 yıl kadar öncesine dayanıyor.
O yıl, Türkiye ile Yunanistan arasındaki deniz sahanlığı ihtilafı, “Yüksek Adalet Divanı”a taşınmıştı.
Güvenlik Konseyi, uyuşmazlığa taraf olan Türkiye ve Yunanistan arasında bir tercih yapmaktan kaçınmış, bir yandan tarafların uyuşmazlığı doğrudan görüşmeler yoluyla çözmeleri önerilirken, diğer taraftan da, uyuşmazlığın giderilebilmesinde, Uluslararası Adalet Divanı’nın olası katkılarını dikkate almaya davet etmişti.
O zamanlar tüm dünyada sitayişle söz edilen “Barış Sarayı”nda, görenlerin gözlerini kamaştıran kocaman bir halı dikkat çekiyordu. İşte orada, bu halının Osmanlılar tarafından hediye edilmiş olduğunu öğrenmiştim. Türk-Yunan davasının önemi yanında, böylesi dünyaca ünlü bir yerdeki Türk halısının mevcudiyeti benim için çok önemliydi.
Malumdur, o zamanlar “Haber atlatma” yarışı revaçtaydı. O halının fotoğrafını çektikten sonra Hollanda’nın ANP Ajansına gitmiş ve fotoğrafımın Hürriyet gazetesine telefoto ile gönderilmesini sağlamıştım. Ertesi günkü Hürriyet’in manşet başlığı “Türk-Yunan” davası değil, Barış Sarayı’ndaki Türk halısı idi.
Böylesi ilginç bir halı hikâyesi, Hürriyet’te birkaç gün konu olmuş ve nasibimize düşen övgüleri kazanmıştık.
50 YIL SONRA
İşte o halının hikâyesi, bu kez 50 yıl sonra yeniden gündeme geldi.
Halının hikâyesi aslında daha eskiye, yani 112 yıl öncesine dayanıyor.
112 Yıl öncenin yılı 1911 idi.
Lahey’deki Barış Sarayı inşa edilirken, 1907 yılında devletlere yapılan katkı çağrısı üzerine, 1911’de Osmanlı İmparatorluğu tarafından, kocaman bir Hereke halısı hediye edilmişti.
Şimdi, restore (tadilat) edilmesi için Türkiye’ye gönderilen halı hakkında, Lahey Büyükelçimiz Selçuk Ünal şunları söyledi:
“Hollanda Krallığı’na armağan edilen ve 112 yıldır Barış Sarayı’nı süsleyen Hereke Halısı, restorasyon amacıyla geçici bir süre için ülkemize gidiyor. Barış Sarayı’nın yönetimini deruhte eden Carnegie Vakfı ile Kültür ve Turizm Bakanlığımız arasında imzalanan Protokol uyarınca, Türkiye dışındaki en büyük olduğu düşünülen, 160 m2 boyutunda ve 700 kg ağırlığındaki Hereke halısı, restorasyon işlemlerine başlanması Barış Sarayı’ndan çıkarıldı.”
Halının, Barış Sarayı’nda sayısız müzakerelerin sürdürüldüğü Japon Odası’ndan çıkarılması töreninde, Büyükelçi Selçuk Ünal, Hollanda Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’den de sorumlu Avrupa Direktörü Erik Weststrate ve Carnegie Vakfı Direktörü J.P.H. Donner de hazır bulundu.
Büyükelçi Selçuk Ünal, Hereke halısının Barış Sarayı’ndan çıkarılarak kamyona yüklenmesi sırasında düzenlenen belgesel çekimine de, Hollanda Dışişleri Bakanlığı Avrupa Direktörü Erik Weststrate ve Carnegie Vakfı Direktörü J.P.H. Donner ile katıldı.
Büyükelçi Selçuk Ünal şöyle devam etti: “Ecdadımızın 1907’deki davete icabetle 1911’de armağan ettiği tarihi Hereke halısı 112 yıldır, sayısız önemli barış antlaşması, müzakere ve görüşmeye şahitlik etti. Aslında, tek başına, yalnız ve hüzünlü, 112 yıl tarihe tanıklık etti.
Ecdadımızın uluslararası barışa desteğini o tarihte uzun vadeli bir öngörüyle ve bu şekilde göstermiş olması, bugün hepimiz için önemli bir mesajdır. Hereke halısı, bir İmparatorluktan diğer bir İmparatorluğa hediye edilirken düşünüldüğü gibi, bugün de yarın da Türk-Hollanda dostluğunun ölümsüz nişanelerinden birini teşkil edecektir. İnsanlar yaşadıkça ve insanlık yaşadıkça, buradan sonsuzluğa kadar uluslararası dostluk ve barış mesajını verecektir.”
İşte, hepimizi onurlandıran ve bundan sonraki gelişmeler ile bizi onurlandırmaya devam edecek olan Hereke Halısı’nın hikâyesi böyle. Ama tabii ki ‘Hereke Halısı’ deyip geçemeyiz.
İntihal (aşırma) yapmayacağım ama, Google Amca’da yaptığım araştırmada bakınız bu konuda ne buldum. (Bunun arkasından, ‘Barış Sarayı’ hakkında da bilgi vereceğim)
180 yıldır sarayları renklendiren fabrika: Hereke halı dokuma fabrikası
Kocaeli‘de 1843 yılında kurulan Osmanlı emaneti “Hereke Fabrika-i Hümayunu” dokuma fabrikası, 180 yıldır adından söz ettiriyor. Özel olarak milli saraylara dokunan ipek halılar, metrekaresindeki 1 milyon düğümü ve Osmanlı dönemindeki desenleriyle göz kamaştırıyor. El emeği göz nuru halıları dokuyan kadınlar, bir halıyı en az bir yılda bitiriyor.
Körfez ilçesine bağlı Hereke bölgesinde, 1843 yılında iki kardeş tarafından geniş bir atölye olarak kurulan fabrika, 1845 yılında Osmanlı Devleti‘nin sanayi atılımları ile saraya bağlandı. 1845 yılından sonra, “Hereke Fabrika-i Hümayunu” ismiyle faaliyetini sürdürmeye başlayan fabrikada, ilk olarak sarayların perdelik ile döşemelik talebi karşılanırken, daha sonra halı da dokunmaya başladı.
Osmanlı’nın değerli kurumları arasında yer alan ve imparatorluk yaşantısını renklendiren Hereke Fabrika-i Hümayunu, 19. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’da bir markaya dönüştü. Prestijli bir marka haline gelen fabrikanın ürünleri, çeşitli ülkelerde de ödüllere layık görüldü.
Hereke Fabrika-i Hümayun da birçok halı dokundu. Bunlardan en devasa olan Sultan II. Abdülhamit döneminde Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm’in ziyareti vesilesiyle 1897 tarihinde Yıldız Şale Köşkü Muayede Salonu için yaptırılan 468 metrekare boyutunda, 3 ton ağırlığındaki halıydı. Ayrıca Beyler Beyi Sarayı Mavi Salonu, Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu, Lahey Yüksek Adalet Divanı ve Beyaz Saray‘ında bulunan halılarda Hereke Fabrika-i Hümayun’da dokundu. 180 yıldır faaliyetini sürdüren, şu anki ismiyle Hereke İpekli Dokuma ve Halı Fabrikası’nda hala milli saraylara halı dokumaya devam ediyor.
Hereke halısının özelliği, ilmeği, çift düğüm olması, iplik özelliği ve sağlamlığıdır
19. Yüzyıl Osmanlı Halıcılık Eğitiminde Hereke Fabrika-i Hümayunu Modeli
Türk halı sanatının Osmanlı dönemi, Altaylardan Anadolu’ya uzanan tarihî süreci ve kültürel birikimi yansıtır. Bu bağlamda devletin ilk dört yüz yıl boyunca devam eden yükselişine paralel olarak, hah sanatı gelişme göstermiş ve çeşitliliği artmıştır. Ancak Batı dünyasında bilim ve tekniğe dayalı olarak gelişen yeni medeniyet, her alanda olduğu gibi Osmanlı sanatlarını da zor durumda bıraktı. Bilhassa sanayi devrimi ile dokumacılık sektörü yeni bir sürece girdiği için, OsmanlI halıcılığı derinden etkilendi. Bu sebeple, 19. yüzyılda sürdürülen modernleşme çabalarına dokumacılık da dâhil edildi. 1843’de Hereke’de açılan fabrika ile dokuma ve hah sanayi teşekkül ettiği gibi, zamanla sektör açısından bir eğitim merkezi hâline geldi. Yürütülen çabalar neticesinde taşrada birçok halıcılık merkezi ortaya çıktı. Verimliliğini yitiren bazı eski merkezler ihya edildi. Kız Sanayi Mektepleri ile Kız Rüştiyelerinde yapılan halıcılık eğitimi desteklendi. Ayrıca halıcılık sanatında başarılı ve üstün hizmetleri olan kimselere, hükümet tarafından Sanayi Madalyası verildi. Böylece Hereke Fabrika-i Hümayunu merkez alınarak, öğrencilere, erişkinlere, özel teşebbüs personeline halıcılık eğitimi veren, kaliteyi artıran ve istihdam imkânı yaratan bir model oluştu.
BARIŞ SARAYI’NIN HİKÂYESİ
Uluslararası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler‘in başlıca yargı organıdır. Uluslararası Adalet Divanı’nın merkezi Hollanda‘nın Lahey kentindedir. Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi’nden seçilen 15 yargıçtan oluşur. Yargıçlar değişik ülkelerden seçilir, böylece dünyadaki değişik hukuk sistemlerinin temsil edilmesi amaçlanır.
Divanın yetki alanı, bir uluslararası uyuşmazlıkta taraf olan ülkelerin kendisine getirdikleri davalar ile BM Antlaşması‘nda ya da yürürlükteki uluslararası antlaşmalarda özellikle öngörülmüş konuları içine alır. Uluslararası Adalet Divanı Statüsü, BM Antlaşması’nın (BM Şartı) ayrılmaz bir parçasıdır ve Adalet Divanı’nın çalışma esaslarını belirler.
Saray’da, Daimi Tahkim Mahkemesi, Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı, Lahey Uluslararası Hukuk Akademisi ve Barış Sarayı Kütüphanesi bulunuyor.
Daimi Tahkim Mahkemesi
Bir anlaşmazlığı tahkim yoluyla çözmek isteyen taraflar Daimi Tahkim Mahkemesine (PHA) başvurabilirler. PHA’ya sunulan anlaşmazlıkların çoğu en az bir eyaleti içerir. Ancak uluslararası kuruluşlar, şirketler ve kişilerle olan uyuşmazlıklar da ileri sürülebilir. Çoğu durumda, her iki tarafın da bir hakem atadığı üç üyeli bir mahkeme kurulur ve bu hakemler birlikte bir başkan atar. Böylece oluşturulan mahkeme dava hakkında karar verir. Taraflar ayrıca kararlaştırılacak hukuki meseleyi, kullanılacak dili ve gizlilik derecesini birlikte belirler. Hakemlerin kararları her durumda tarafları bağlar. PHA ayrıca arabuluculuk gibi bağlayıcı olmayan uyuşmazlık çözümü biçimleri sunar.
Uluslararası Adalet Mahkemesi
Uluslararası Adalet Divanı (IGH), Birleşmiş Milletler’in (BM) ana yasal organıdır ve iki yönlü görevi vardır.
Birincisi, devletler tarafından getirilen uyuşmazlıkları uluslararası hukuka uygun olarak çözer. Uyuşmazlıklar temel olarak kara ve deniz sınırları, toprak egemenliği, güç kullanımı, uluslararası insancıl hukukun ihlali, devletlerin iç işlerine karışmama, diplomatik ilişkiler, rehin alma, sığınma hakkı, tabiiyet, vesayet, geçiş hakları ile ilgilidir. ve ekonomik haklar.
İkinci olarak, BM organları ve bunu yapmaya yetkili uzman kuruluşlar tarafından sunulan hukuk meseleleri hakkında istişari görüşler yayınlar. Görüşler, bu kurum ve kuruluşların hukuka uygun olarak nasıl işleyebileceklerini veya inatçı devletler karşısında otoritelerini nasıl güçlendirebileceklerini gösterebilir.
Uluslararası Adalet Divanı, farklı ülkelerden 9 yıllığına seçilen ve yeniden seçilebilen 15 yargıçtan oluşur. Mahkeme üyelerinin üçte biri her üç yılda bir seçilir. Başkan, her üç yılda bir akranları tarafından seçilir. Mahkemenin şu anki Başkanı ABD’den Joan E. Donoghue’dur. Mahkeme duruşmaları her zaman halka açıktır. Fransızca ve İngilizce, Mahkemenin daimi dilleridir.
Uluslararası Adalet Divanı (ICJ)
Uluslararası Teşkilat Künyesi
Teşkilatın Amacı:
Birleşmiş Milletler’in ana organlarından biri olan Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD/ICJ) temel görevi, devletlerce önüne getirilen uyuşmazlıkları uluslararası hukuka uygun olarak çözmektir. Divan ayrıca, BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi ile Genel Kurulun yetkili kıldığı BM’nin diğer organları ve uzmanlık kuruluşları tarafından talep edilen konularda tavsiye görüşü verebilmektedir.
Kuruluş Tarihi:1945
Merkezi: Lahey
Türkiye’nin Üyelik Durumu:
BM üyesi devletler, BM Antlaşması uyarınca ipso facto (kendiliğinden) UAD Statüsüne de taraf oldukları için, UAD önündeki davalara da taraf olabilmektedirler.
Türkiye, UAD’nin zorunlu yargı yetkisini kabul etmemektedir.
HEREKE-TAPIJT OPNIEUW IN DEN HAAG: EEN TURKSE HANDTEKENING IN DE HISTORISCHE WEAVE VAN HET VREDESPALEIS
Den Haag heeft zelden een ceremonie van deze allure gekend.
Bekende gasten wachtten op de aankomst van minister van Cultuur en Toerisme Mehmet Nuri Ersoy en waren onder de indruk van de gerestaureerde Hereke-tapijt, een geschenk van het Ottomaanse Rijk.
Onderzoeker Mehmet TÜTÜNCÜ observeerde, İlhan KARAÇAYschreef:
Het Hereke-tapijt, dat het culturele erfgoed van Turkije vertegenwoordigt en door het Ottomaanse Rijk werd geschonken, is na een uitgebreide restauratie teruggebracht naar de Japanse Zaal in het Vredespaleis in Den Haag. Tijdens de ceremonie gisteren in het Vredespaleis kwamen Turkse functionarissen en internationale vertegenwoordigers samen om dit bijzondere culturele moment te vieren.
HISTORISCHE ACHTERGROND
Het Hereke-tapijt werd in 1911 door het Ottomaanse Rijk aan het Vredespaleis geschonken.
Dit unieke tapijt van 160 vierkante meter sierde meer dan een eeuw lang de vloer van de Japanse Zaal, een ruimte die werd gebruikt voor internationale vredes- en rechtspraakbijeenkomsten. Door intensief gebruik raakte het tapijt echter beschadigd en werd het onder leiding van Turkije aan een grondige restauratie onderworpen.
RESTAURATIEPROCES
De restauratie werd uitgevoerd met een combinatie van traditionele ambachten en moderne technologie in een acht-stappenproces. Turkse experts werkten aan het behoud van de oorspronkelijke textuur van het tapijt, waarbij gebruik werd gemaakt van natuurlijke kleurstoffen en traditionele technieken. Met steun van het Turks Energie-, Nucleaire- en Mijnbouwonderzoeksinstituut (TENMAK) werden de garens en kleuren geanalyseerd en de beschadigde delen hersteld.
HET BELANG VAN DE CEREMONIE
Tijdens de ceremonie gisteren spraken onder anderen minister van Cultuur en Toerisme Mehmet Nuri Ersoy, de Turkse ambassadeur in Den Haag Selçuk Ünal, de voorzitter van de Carnegie Stichting Piet Hein Donner en de secretaris-generaal van het Permanente Hof van Arbitrage, Dr. Hab. Marcin Czepelak.
De ceremonie onderstreepte niet alleen de sterke internationale vertegenwoordiging van de Turkse cultuur, maar droeg ook een belangrijke boodschap van internationale samenwerking uit.
Minister Mehmet Nuri Ersoy benadrukte in zijn toespraak het belang van de restauratie en sprak zijn tevredenheid uit over de succesvolle afronding van het project.
Hij zei: “Dit project weerspiegelt de actieve benadering van Turkije in het behoud en de promotie van zijn cultureel erfgoed. De restauratie, uitgevoerd op initiatief van Turkije, draagt bij aan de historische context van het Vredespaleis, een symbool van internationale vrede.”
Als extra gebaar schonk minister Ersoy tijdens de ceremonie een klein zijden tapijt aan het Vredespaleis, zoals te zien is op de onderstaande foto.
HET SUCCES VAN TURKIJE IN CULTURELE DIPLOMATIE
De Turkse ambassadeur in Den Haag, Selçuk Ünal, verklaarde in zijn toespraak dat het tapijt, dat meer dan 100 jaar intensief was gebruikt, tekenen van slijtage begon te vertonen en gaf informatie over het restauratieproces.
De volledige toespraak van Ünal luidt als volgt:
Geachte Minister Mehmet Nuri Ersoy, Geachte Piet Hein Donner, Voorzitter van de Carnegie Stichting, Geachte Marcin Czepelak, Secretaris-Generaal van het Permanente Hof van Arbitrage, Geachte Staatssecretaris Heleen Bakker, Geachte Staatssecretaris Barbera Wolfensberger, Geachte Gasten, Beste Collega’s,
Toen in 1907 werd begonnen met de bouw van het Vredespaleis, werd landen gevraagd bij te dragen aan de inrichting. Het Ottomaanse Rijk, dat had deelgenomen aan de Haagse Vredesconferenties van 1899 en 1907, schonk een geschenk om zijn steun aan de vrede te tonen.
Het waren twee van mijn voorgangers, ambassadeurs Misak Efendi en Aristarchi Bey, die verantwoordelijk waren voor het overbrengen van het Hereke-tapijt, geschonken door Sultan Abdulhamid II. Het Hereke-tapijt is een van de meest waardevolle stukken van het indrukwekkende Turkse culturele erfgoed. Het is het grootste Turkse tapijt buiten Turkije.
Dit tapijt vertegenwoordigt niet alleen een rijk cultureel erfgoed, maar was ook een steun aan het Vredespaleis als uiting van de aspiratie naar universele vrede. Daarnaast was het een visionair symbool van de historische banden tussen het Koninkrijk der Nederlanden en het Ottomaanse Rijk. De officiële correspondentie tussen de Ottomaanse ambassadeurs en de Carnegie Stichting in dit proces werpt licht op een zeer uniek hoofdstuk in onze diplomatieke geschiedenis. Zelfs in de moeilijkste tijden voor het Ottomaanse Rijk was dit een grote inspanning om steun aan de vrede te tonen.
Onze bijna vijf eeuwen oude betrekkingen gaan terug tot de 16e eeuw, maar werden officieel gevestigd met de komst van de eerste Nederlandse ambassadeur naar Istanbul in 1612. De nakomelingen van een van de laatste Nederlandse ambassadeurs in het Ottomaanse Rijk zijn vandaag ook bij ons aanwezig.
Het Hereke-tapijt, dat getuige was van vele bijeenkomsten in de Japanse Kamer, is gerestaureerd in Turkije, de plek van herkomst, met gebruikmaking van zowel wetenschappelijke als traditionele ambachtelijke methoden. Hiervoor danken wij in het bijzonder ons Ministerie van Cultuur en Toerisme en onze minister, Excellentie Mehmet Nuri Ersoy. Onze minister heeft het proces altijd nauwgezet gevolgd en ervoor gezorgd dat het eerder dan gepland werd afgerond.
De restauratie werd voltooid in 2024, het jaar dat samenvalt met de 100e verjaardag van het Vriendschapsverdrag tussen Turkije en Nederland uit 1924. Het is ook een mooie samenloop dat het tapijt is teruggebracht in hetzelfde jaar waarin onze ambassade het graf heeft gerestaureerd van Aristarchi Bey, die op 19 augustus 1911 het tapijt afleverde en in 1914 in Den Haag overleed.
In dit proces hebben ook het Ministerie van Energie en uiteraard de gemeente Sultanhanı deelgenomen. De restauratiewerkzaamheden werden uitgevoerd door een zeer professioneel team onder leiding van mevrouw Hatice Temur Yıldız. Wij danken oprecht alle instellingen en iedereen die aan dit proces heeft bijgedragen.
Ik geloof dat dit tapijt een symbool zal blijven van de bijzondere relatie tussen deze twee Europese landen en in de toekomst nog vele diplomatieke onderhandelingen zal meemaken.
Dank u wel.
TOEKOMSTGERICHT
De Hereke-tapijt, gerestaureerd en teruggeplaatst in het Vredespaleis.
De terugkeer van het Hereke-tapijt is niet alleen een eerbetoon aan het verleden, maar ook een oproep voor de toekomst. Als een symbool van de vriendschap tussen Turkije en Nederland en internationale samenwerking, zal het tapijt de komende jaren blijven bijdragen aan de zoektocht naar vrede en rechtvaardigheid.
Deze betekenisvolle ceremonie is van groot historisch en cultureel belang. Als een symbool van Turkije’s bijdrage aan vrede en cultureel erfgoed heeft het Hereke-tapijt zijn plaats op het internationale toneel heroverd.
De beheerders van het Vredespaleis benadrukten het belang van de rijke relatie tussen Turkije en Nederland door talrijke documenten uit hun archieven tentoon te stellen op een tafel tijdens de ceremonie. Onze minister, ambassadeur en de beheerders van het Paleis poseerden voor een herdenkingsfoto met de documenten op tafel.
Historicus Mehmet Tütüncü, die was uitgenodigd in het Vredespaleis, schonk zijn boek “Reis naar Atatürks Turkije”, waarin de Turkije-Nederland relaties worden belicht, aan Piet Hein Donner, voorzitter van de Carnegie Stichting en voormalig Nederlands minister van Justitie.
DE GESCHIEDENIS VAN HET HEREKE-TAPIJT EN DE HUIDIGE TRIESTE TOESTAND
Het Hereke-tapijt is niet slechts een ambachtelijk product, maar ook een uniek deel van de Turkse cultuur- en kunstgeschiedenis. Dit bijzondere erfgoed heeft in de loop der jaren ingrijpende veranderingen ondergaan door veranderende omstandigheden en beslissingen.
Als de veranderingen die plaatsvonden in Hereke, waar het tapijt werd vervaardigd, bekend waren geweest, zou de feestelijke sfeer in het Vredespaleis waarschijnlijk hebben plaatsgemaakt voor een meer sombere stemming. Hier zijn enkele van die trieste ontwikkelingen:
De productie van Hereke-tapijten begon in 1843 met de oprichting van een fabriek door de Armeense Dadyan-familie. Twee jaar later werd de fabriek overgedragen aan de Ottomaanse sultan en kreeg het de naam “Fabrika-i Hümayun”. Tijdens de Republiek werd de fabriek geïntegreerd in Sümerbank, wat van Hereke een wereldwijd merk maakte.
Aan het eind van de 19e eeuw werden Hereke-tapijten onmisbaar voor Ottomaanse paleizen en de meest prestigieuze locaties in Europa. Ze werden wereldwijd erkend om hun elegantie, kwaliteit en uniciteit.
Deze tapijten, met 500 knopen per vierkante centimeter, zijn niet alleen esthetisch indrukwekkend, maar ook een voorbeeld van buitengewone ambachtelijke vaardigheid dankzij de intensieve arbeid en artistieke details die bij de productie betrokken zijn. Met motieven van tulpen, anjers en hyacinten dragen deze tapijten de elegantie van de Turkse cultuur de wereld in.
GEOGRAFISCHE AANDUIDING EN BESCHERMING
In 1996 werd het Hereke-tapijt, net als vele andere traditionele tapijten uit Anatolië, door Sümer Holding geregistreerd met een geografische aanduiding. Deze stap was een belangrijke mijlpaal in het behoud van het tapijt als cultureel erfgoed. Echter, de structurele veranderingen en verschillende privatiseringsmaatregelen in de daaropvolgende jaren hebben deze beschermingsinspanningen ernstig ondermijnd.
VERANDERENDE OMSTANDIGHEDEN EN DE HUIDIGE TRIESTE TOESTAND
Ontwikkelingen zoals de sluiting van de gemeente Hereke in 2008 en de ontbinding van Sümerbank hebben een diepe impact gehad op de Hereke-tapijtenindustrie. Het aantal traditionele werkplaatsen daalde snel en vandaag de dag zijn er minder dan 10 over.
Ondertussen heeft internationale concurrentie, met name uit China, deze situatie verergerd. In het district Zhenping werd een “Hereke-industriezone” opgericht, waar tapijten worden geproduceerd met labels waarop “Made in Hereke” staat. Hiermee heeft China 90% van de Turkse tapijtenmarkt overgenomen.
Door verkeerde beleidskeuzes waren Turkse tapijtmakers niet in staat deze concurrentie het hoofd te bieden. Sommigen openden zelfs fabrieken in China, waar ze “nep-Hereke-tapijten” produceerden. Deze tapijten werden vervolgens als echte Hereke-tapijten verkocht in Turkije, wat zowel de merknaam als het culturele erfgoed wereldwijd ernstige schade heeft berokkend.
DE HERONTDEKKING VAN HEREKE
Ondanks deze tegenslagen blijven er inspanningen bestaan om het Hereke-tapijt te behouden en nieuw leven in te blazen door middel van traditionele productietechnieken. Een voorbeeld hiervan is de restauratie van een 114 jaar oud Hereke-tapijt, dat na een uitgebreide restauratie terugkeerde naar het Vredespaleis in Den Haag. Dit proces laat zien dat Turks vakmanschap nog steeds een belangrijke plaats inneemt op het internationale toneel.
Het Hereke-tapijt is niet alleen een ambachtelijk product, maar ook een symbool van de Turkse geschiedenis en cultuur. Vandaag de dag dragen alle stappen die worden genomen om dit erfgoed te beschermen en door te geven aan toekomstige generaties niet alleen bij aan een nationale, maar ook aan een universele culturele waarde.