Lahey Büyükelçiliğimizin bahçesine, soyu tükenmekte olduğu sanılan İstanbul Lalesi’nden 100 soğan ekildi.
İstanbul Lalesi’ni daha önce de İstanbul’da eken Hollanda büyükelçisine, Ekrem İmamoğlu teşekkür etmişti
Dünyanın en büyük ve güzel çiçek bahçesi Keukenhof 21 Mart’ta açılacak 12 Mayıs’a kadar açık kalacak.
Lale’yi Hollanda’ya kazandıran ve tam bir Türkiye ve Türk hayranı olan Busbecq’in mezarının bulunuşu.
İlhan KARAÇAY yazdı:
Aşağıda sizlere, lale çiçeği hakkında çeşitli haberler sunacağım. Bu haberler içindeki en son gelişme, bir süre önce Lahey Büyükelçiliğimizde yaşanmıştır.
Ama, lale hikâyelerine başlamadan önce, lale çiçeğinin, dilimize, kültürümüze, geleneklerimize ve tarihimize neler kazandırdığını sıralamak istiyorum:
Lale çiçeği, genellikle güzellik, zarafet ve kibarlık sembolü olarak kabul edilir. Özellikle Türkiye’de, lale çiçeği tarihi ve kültürel bir öneme sahiptir. Osmanlı İmparatorluğu’nda lale, zenginlik ve refahın simgesi haline gelmiştir. Bugün, lale çiçeği çoğunlukla baharın ve yeniden doğuşun simgesi olarak kabul edilir. Ayrıca, lale motifleri Türk el sanatlarında ve mimarisinde sıkça kullanılır.
Lale, zarafetin ve güzelliğin sembolüdür. İncelikli yapısı ve çeşitli renkleriyle doğanın estetik bir hediyesidir.
Lale, baharın gelişini müjdeleyen ilk çiçeklerden biridir. Toprakların yeniden canlanmasını, doğanın uyanışını ve tazeliğini temsil eder.
Lale, dayanıklı bir çiçektir ve birçok farklı iklim ve ortamda yetişebilir. Bu özelliğiyle direncin ve yaşama sevincinin sembolüdür.
Lale, aşkın ve romantizmin sembolüdür. Bir sevdiklerine lale hediye etmek, derin duyguların ifadesi olarak kabul edilir.
Türk kültüründe ve sanatında lale, önemli bir yer tutar. Osmanlı döneminde lale motifleri, mimari, el sanatları ve edebiyatta sıkça kullanılmıştır.
Lale, çok çeşitli renklerde ve türlerde bulunabilir. Bu çeşitlilik, farklı güzelliklerin ve benzersizliklerin bir ifadesidir.
Yukarıdaki özelliklerle, lale sadece bir çiçek değil, aynı zamanda bir sembol ve insanlık için önemli bir metafordur.
Lale devri şairi Nedim, Ebusuud Efendi, Damat İbrahim Paşa, ve
IV Mehmet muhteşem şiirler yazmışlardır.
Satoğlu ise lale için, “Lale, Türk ruhunun ve zevkinin sembolü olmuştur. Lale Türk zerafetinin sembolüdür, laleye harflerin cevahiri denilmiştir” diye yazmış.
HOLLANDA’DA LALE
Hollanda’nın lale soğanlarını Türkiye’den kazanmış olması, tarihî ve kültürel bir bağa işaret eder. Lale soğanlarının 17’nciyüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndan Hollanda’ya getirilmesi, Hollanda’nın botanik ve ticaret alanında önemli bir dönüşüm yaşamasına katkı sağlamıştır. Bu nedenle, Hollanda ve Türkiye arasındaki ilişkilerde tarihi bir bağ ve karşılıklı bir etkileşim bulunmaktadır.
Hollanda, bu tarihi ve kültürel bağa dayanarak Türkiye’ye karşı saygı ve minnet duymalıdır.
Ayrıca, bu ilişkileri bugün de sürdürmek ve güçlendirmek için çaba göstermelidir.
İki ülke arasındaki ticari, kültürel ve diplomatik ilişkileri güçlendirmek, gelecekteki iş birliği ve dostluğu artırır.
Lale hakkında yayınlamış olduğum haberlerden önce, bir süre önce lahey büyükelçiliğimizde yaşanan bir gelişmeyi sunacağım:
16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun bahçelerinde yetiştirilmeye başlanan lale, o zamandan beri diplomatik ilişkileri geliştirmek için benzersiz bir hediye olarak da kullanılmaktaydı. Türkiye kökenli laleler bu şekilde 16’ıncı yüzyılın sonlarında Avrupa’ya yayıldı.
Yaprakları hançer gibi sivri, uzun, ince ve badem şekilli “İstanbul Lalesi” (Tulipa Acuminata) adını taşıyan özel lale türü, 18’inci yüzyılın başına kadar gelişmeye ve özel olarak yetiştirilmeye devam ediliyordu. Değişik renk ve desenleriyle “benzersiz” olarak tanımlanan bu lale türünün günümüzde neslinin tükendiği sanılıyordu.
Türk-Hollandalı bir lale araştırmacısı, Hollanda’nın bazı köylerinde ekilen nadir İstanbul Lalesi’nin izini sürdü ve çoğalttı. Bu lale türünü daha sonra tekrar Türkiye’deki üreticilerle buluşturan ve anavatanı Türkiye’ye geri getirilmesine vesile olan, Dünya Lale Derneği Başkan Yardımcısı İbo Gülsen, elindeki bir miktar lale soğanını da Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100’üncü yıldönümü vesilesiyle kendi anavatanı olan Türkiye’nin Lahey Büyükelçiliği’ne armağan etmek istedi.
Annesi Hollandalı, babası Türk olan İbo Gülsen, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yıldönümü vesilesiyle elindeki son 100 lale soğanını Büyükelçi Selçuk Ünal ile birlikte Lahey Büyükelçiliği bahçesine dikti.
Büyükelçi Ünal: “Yeniden can bulan ve oldukça özel bir tür olan gerçek İstanbul lalesini Büyükelçiliğimizin bahçesinde görmenin mutluluğunu yaşıyoruz.
Bugün yaygın olarak karşılaştığımız çanak şeklindeki klasik laleden oldukça farklı bir görüntüye sahip olan ve çeşitli tasvirlerini, seramikten tekstile, şiirden minyatüre bir çok geleneksel eserde gördüğümüz ‘İstanbul Lalesi’ bugün Büyükelçiliğimiz bahçesine ekildi.” dedikten sonra şöyle devam etti:
“Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yıldönümü vesilesiyle dikilen İstanbul Laleleri, Türkiye Cumhuriyeti ve Hollanda Kraliyeti arasındaki Dostluk Anlaşmasının imzalanmasının 100’üncü yıldönümünün kutlanacağı 2024 yılında açarak Büyükelçiliğimizin bahçesini süsleyecek. İki ülke arasındaki dostluğun simgesi olan lalelerin, Türk-Hollanda dostluğunun buradan sonsuzluğa kadar devamına şahitlik edeceğine eminim. İbo Gülsen’in İstanbul Lale’sini hem lalenin anavatanına hem kendi ailesinin baba vatanına kavuşturması bizleri duygulandırdı. Dünya Lale Derneği Başkan Yardımcısı Sayın İbo Gülşen’in bu düşünceli jesti için şükranlarımızı sunuyoruz. Sayın Gülsen laleyi, lalenin anavatanına döndürmekle kalmadı, hem ana hem baba vatanına sembolik, ama çok önemli bir katkıda bulundu.”
Hollanda’nın İstanbul Başkonsolosu Bart van Bolthuis, orijinal ‘İstanbul Lalesi’ni Hollanda’dan getirerek İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na hediye etti.
Hollanda’nın Ankara Büyükelçiliği’nde göreve başladıktan sonra, iki ülke arasındaki ilişkilerin önemini ortaya sermek için büyük uğraş veren Eray Ergeç, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yapılan ve ‘Büyük jest’ olarak kabul edilecek etkinliklerden, bir yenisinin haberini verdi.
Türkiye’den götürülen lale soğanlarını, iyi bir üretim sistemi ile çoğaltarak dünyanın dört bir tarafına satan ve bu nedenle zengin olan Hollandalılar, Türkiye’ye bu konudaki minnet borçlarını ödeyebilmek için ‘Atatürk’ adını verdikleri bir lale türü yetiştirmişlerdi.
Hollandalılar’ın son jestleri, yine bir lale sunumuyla gerçekleşti.
Lale çeşitleri arasında öyle bir güzeli vardı ki, son zamanlarda bu çeşit görünmez olmuştu.
Sözü edilen lale, Osmanlı döneminde İstanbul’un bazı köylerinde yetişiyordu ve bu nedenle de adına ‘İstanbul Lalesi’ denmişti.
İşte Hollandalılar bu kez nesli hemen hemen tükenmekte olan o laleyi yeniden buldular ve üretimini çoğaltmaya başlayarak dünya piyasasına sürme hazırlığına girdiler.
Yeniden çoğaltılan ‘İstanbul Lalesi’ni, İstanbul’a getirip Belediye Başkanı’na hediye etme fikri kimden çıktı bilmiyorum ama, bunda Eray Ergeç’in katkısı olduğuna inanıyorum.
Hollanda’dan İstanbul’a götürerek, İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na hediye eden Başkonsolos Barth van Bolhuis şu açıklamayı yaptı:
“Bu orijinal İstanbul Lalesi, dün Amsterdam’dan geldi. Bu güzel lalenin hikayesi 16. yüzyılda İstanbul’da Osmanlı bahçelerinde başladı. Laleler 17. yüzyılda Hollanda’ya gönderildi ve biz farklı laleler ürettik. Ticaretine başlayıp bütün dünyaya gönderdik. Şu an dünyada bir numaralı çiçek ihracatçısı olduk. Bütün bunların tarihi İstanbul lalesine uzanıyor. Umuyorum ki, 3 yüzyıl boyunca bizlere baharın ışığını vermiş olan bu orijinal lale, şimdi de içinde bulunduğumuz zorlu mücadelede, bizlere güven ve iç huzur için ilham olur.”
Getirilen lalenin Hollanda’da hâlâ çok nadir yetiştirildiğini bildiren van Bolhuis, laleyi İstanbul’a getirmenin kendisi için bir onur olduğunu kaydetti.
Aslında, bir hafta önce Hollanda’ya İmamoğlu ile birlikte gitme planı yaptıklarını, ama koronavirüs nedeniyle bu planı uygulayamadıklarını belirten Bolthuis, Amsterdam seyahati sırasında İmamoğlu’na sürpriz yapmayı planladıklarını da kaydetti.
İMAMOĞLU: ÇOK DEĞERLİ BİR JEST
İstanbul Belediye Başkanı Başkanı Ekrem İmamoğlu Hollanda Başkonsolosu Bolhuis’e teşekkür etti.
Hollandalı Başkonsolosun bu jestine çok memnun olduğunu belirten İmamoğlu şöyle konuştu:
“Kıymetli Başkonsolosumuz Bolhuis’e teşekkür ediyorum. Bu günlerde Covid-19 mücadelesinden dolayı aslında birçok etkinliğimiz ya da birçok tasarladığımız düzenin dışında bir hayat yaşıyoruz. Korunarak ya da birbirimizi uzaktan selamlayarak. Onun için ben de buradan sizi selamlıyorum. Bu güzel İstanbul Lalesi için de teşekkür ediyorum. Biliyorsunuz lalenin ana vatanındayız, İstanbuldayız. Tabi 16. yüzyılda Hollanda’ya soğan gitmesiyele beraber Hollanda’da da yetiştirilmeye başlandı. Artık bütün dünya laleyi biliyor, İstanbul’da doğduğunu biliyor. Bu manada bu güzel İstanbul Lalesi’ni kendi yetiştirdikleri laleyi bize hediye etmelerini de çok değerli bir jest olarak görüyorum. Bu ve buna benzer kültürel köprülerin, Hollanda ile olan güzel ilişkilerimizi daha yukarılara daha iyi seviyelere taşımasını diliyorum. Bu noktada İstanbul her zaman üzerine düşen vazifeyi, sorumluluğu yerine getirecektir. Hollanda Türkiye ilişkilerinin daha iyi noktaya gitmesi için de yoğun çabalar içinde olacaktır. Elbette ben buradan bütün İstanbul halkı adına Hollanda’da Covid-19 sürecinde hayatını kaybedenlere de rahmet diliyorum. Umut ediyorum önümüzdeki günler, aylar ve yıllar hep birlikte elele bütün dünyanın bütünleşmesi ile insanlık adına güzel günler bizimle olsun. En az şu güzel lale kadar güzel günlerde buluşmak dileğiyle çok teşekkür ediyorum.”
Lale ve Lale Dönemi üzerine çalışmaları bulunan Sanat Tarihçisi Prof. Dr. Gül İrepoğlu ise laleyi ilk gördüğünde hayrete düştüğünü dile getirerek, “1725 Lale Albümü’nde yer alan, lale çeşitlerine olan benzerliği inanılmaz. İstanbul bu kadar uzun zamandan sonra tekrar bu laleyi kucaklayacağı için mutluyum.” değerlendirmesinde bulundu.
LALE’NİN ÖNEMİNİ KEŞFEDİP HOLLANDA’YA KAZANDIRAN BÜYÜKELÇİ BUSBECQ, AYNI ZAMANDA TAM BİR TÜRKİYE VE TÜRK HAYRANIYDI
Hollanda’nın uzun tarihi boyunca ikili ilişkilerde hep dost kaldığı nadir ülkelerden biri Türkiye’dir. Türkiye ile Hollanda arasındaki 400 yılı aşan resmi ilişkilerin yanı sıra giden, bir başka ortaklıksa lalenin öyküsünde gizlidir. Lale 1612’de başlayan resmi ilişkilerden yaklaşık 50 yıl önce Hollanda’ya ulaşmış ve çok sevilmişti.
16. yüzyılda dünyada var olan iki büyük gücünden biri Türkiye diğeri Avusturya’ydı. Avusturya iki ülke arasında barışı temin etmek üzere seçkin bir diplomat olan Busbecq’i İstanbul’a elçi olarak göndermişti. Busbecq İstanbul’da kaldığı 7 yıl içerisinde hem barışı sağlamış, hem de gözlemler yapmıştı. 1563 yılında dönemin Avusturya elçisi Busbeq görevini tamamlayıp İstanbul’dan ayrılırken yanında bazı el yazmaları, ülkemizde yetişen bitkilerin soğanları ve tohumları da vardır. Bunların özellikle lale ve nergisin soğanlarını Önce Viyana’ya sonrada botanik uzmanı arkadaşına vermek üzere Hollanda’ya götürdü. Leiden Üniversitesi botanik profesörü olan Charles de l’Ecluse üniversitenin araştırma bahçesinde bu soğanları ekti ve kısa sürede yeni türler geliştirdi. Lale Hollandalılar tarafından çok sevildi. Halkın ilgisi dolayısıyla kısa sürede ülke içerisinde bir lale ekonomisi gelişti. Lale soğanları elden ele dolaşmakta, hem üretici hem de tüccarlar büyük gelirler elde etmekteydi. Özellikle 1636 yılından başlayarak iki sene lale fiyatları astronomik rakamlara ulaşmıştı. O 2 yıl için sonradan “Hollanda’nın lale devri” benzetmesi yapılmıştı. Lale tutkusu öyle bir hale gelmişti ki bir lale soğanına bir ev verildiği olmuştur. Hollanda kısa sürede dünyanın en büyük lale üreticisi ve ihracatçısı oldu.
Busbecq’in ne kadar önemli bir kişilik olduğunu öğrenebilmek için yapmış olduğum röportaju altta sizlere sunuyorum:
TÜRKİYE’YE ÖVGÜ YAĞDIRAN VE LÂLEYİ HOLLANDA’YA KAZANDIRAN ADAM: OGİER GHİSLAİN DE BUSBECQ
*İstanbul’da görev yaparken, arkadaşına yazdığı mektuplar kitap
haline getirildi.
*Mektuplarda, Türkler’in savaş meydanlarındaki üstünlüğünün
nedenleri, Ordunun disiplini, Türk hamamları ve Türklerin
beden temizliğine verdiği önem, giysilerinin rahatlığı ve renkleri,
atları ile olan insancıl ilişkileri anlatılıyor.
*Osmanlı‘da kadının hukuki statüsünden de bahseden Busbecq,
Türk kadınının boşanma talebinde bulunabildiğini, bu
yönüyle,Osmanlı’nın Avrupa’dan ileri olduğunu belirtiyor.
*Sanki onaltıncı yüzyılda, bize ait olan özellikler, hasletler,
yirminci ve yirmibirinci yüzyılda Avrupa’ya geçmiş.
*Aynı zamanda bir bitki uzmanı olan Busbecq, lâle soğanının
Hollanda’ya kazandırılmasında büyük rol oynadı.
*Mezarı kayıp olan Busbecq’in doğduğu yere gittik ve araştırdığımız mezarını bir kilisede bulduk.
Osmanlı ve Türkiye tarihi yazılırken, büyük ve önemli savaşlar ve barışlar arasında, önemi inkâr edilemeyecek bazı konuları nedense hep atlarız.
İşte bu konulardan biri de Ogier Ghislian Busbecq’tir.
İstanbul’da Avusturya Büyükelçisi olarak görev yaparken, arkadaşına yazdığı mektupları kitap haline getirilen, mektuplarında, Türkler’in savaş meydanlarındaki üstünlüğünün nedenlerini, ordunun disiplinini, Türk hamamlarını ve Türklerin beden temizliğine verdiği önemi, giysilerinin rahatlığını ve renklerini, atları ile olan insancıl ilişkilerini anlatan Busbecq, Osmanlı‘da kadının hukuki statüsünden de bahsederken, Türk kadınının boşanma talebinde bulunabildiğini, bu yönüyle, Osmanlı’nın Avrupa’dan ileri olduğunu anlatıyordu.
Aynı zamanda bir bitki uzmanı olan Busbecq, lâle soğanının Hollanda’ya kazandırılmasında da büyük rol oynadı.
Türkevi AraştırmalarMerlezi Başkanı Veyis Güngör, Fransa’nın Belçika sınırına yakın Busbecque kasabasında bulunan anıt önünde Busbecq’i anlatıyor.
İşte, bizim için çok önemli bir kişiliğe sahip olan Busbecq’in öyküsünü yazmak için, TRT ekibi ve bu konuyu araştırmış olan Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör ile, Busbecq’in doğduğu Fransa’daki köye gittik.
Bugüne kadar mezarının kayıp olduğu bilinen Busbecq’in mezarını da bulduk.
Ama önce Busbecq’in İstanbul yaşamına ve mektuplarına bakalım:
Günümüzde Kuzey Fransa topraklarında olan Bousbecque kenti şatosunda doğdu. Babası Georges Ghislain, annesi Catherina Hespiel’di. Günümüzde Güney Belçika‘da olan Wervik ve Comines kentlerindeki okullarda ve Leuven kentindeki üniversitede eğitim gördü. Daha sonra o dönemin en üst eğitim kurumlarının bulunduğu İtalya‘da Venedik başta olmak üzere, birkaç farklı üniversitede eğitimini tamamladı ve kamu hizmetine girdi.
1552 yılında Avusturya arşidükü Ferdinand I emrinde görevlendirildi. İki yıl sonra Avusturya adına İngiltere‘ye gönderilerek İngiltere kraliçesi Mary Tudor ile İspanya prensi II. Felipe‘nin evlilik törenine katıldı.
Busbecq’in bir sonraki görevi Avusturya’nın Türkiye elçiliğiydi. 1547 yılında iki ülke arasında barış yapılmış, fakat Avusturya tarafı barışı tanımamıştı. Ancak yapılan savaşlarda 1551 de Erdel‘in, 1552 Banat‘ın Türkler tarafından fethi üzerine, Ferdinand Busbecq’i barışı yenilemek göreviyle, İstanbul’a gönderdi. Busbuecq’in görevi yedi yıl sürdü. Rüstem Paşa‘nın sadrazamlığı sırasında başarılı olamayan Busbecq, Rüstem Paşa’dan sonra Semiz Ali Paşa‘nın sadrazamlığı sırasında 1562 yılında barışı yenilemeyi başardı.
Busbecq, 1556-1563 yılları arasında Avusturya elçisi olarak İstanbul’da yaşarken farklı faaliyetlerde de bulundu. Bunların başında Türkleri incelemek ve Avrupa’nın tanımadığı bu toplum hakkında yaptığı gözlemleri metne dökmek de vardı. Türkiye’de bulunduğu süre içinde dikkatli gözlemler yaptı ve gözlemlerini dostu olan Macar diplomat Nicholas Michault’a yazdığı dört mektupta topladı.
Başta İstanbul olmak üzere Osmanlı ülkesinin dört bucağında uzun zaman geçiren Busbecq, o dönemde yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını söz verdiği gibi dostu Machault’a mektuplarla anlattı. Kanuni’nin Hürrem’le ve şehzadeleri ile ilişkilerinden Rüstem Paşa’nın maddiyata düşkünlüğüne, Osmanlı ordugâhlarındaki düzenden hamam âdetlerine, sokaklardaki hayvanlardan güncel dedikodulara, yaşanan depremlerden dilencilere pek çok konuyu paylaşır. Busbecq’in arkadaşıyla dertleşmek için yazdığı bu mektuplar, Avrupa’da asırlar boyunca okunacak bir kaynak oldu.
Yola çıkarken Türkler hakkında yeterince bilgisi ve tecrübesi olmayan elçinin, İstanbul’a geldikten sonra Kanuni dönemi Osmanlısıyla ilgili her ayrıntıyı anlattığı mektuplar ilk kez Latince olarak 1595’te “Türk Mektupları” adıyla Paris’te basıldı. 1927’de de 3. İngilizce çevirisinden Derin Türkömer tarafından Türkçeye çevrilen kitap, Busbecq’in heyetinde yer alan ressam Melchior Lorichs’in aynı dönemde yaptığı çizimlerle birlikte geçtiğimiz günlerde İş Bankası Kültür Yayınları tarafından okuyucuya sunuldu.
Aslında bu yazılarının asıl sebebi Türklere nasıl karşı koyabiliriz sorusunun cevabını aramaktı. Bunu açıklarken arka planda 16’ncı Yüzyıl İstanbul’unun ve hayat şeklinin dürüst bir manzarasını ortaya koyuyordu.
Busbecq, bazı eleştiriler yapmakla birlikte, beğendiklerini de ifade etmekten kaçınmamıştır. Ordunun disiplini, Türk hamamları ve Türklerin beden temizliğine verdiği önem, giysilerinin rahatlığı ve renkleri, atları ile olan insancıl ilişkileri, Busbecq’i çok etkilemişti.
Busbecq mektuplarında Osmanlı‘da kadının hukuki statüsünden de bahsediyordu. Türk kadınının boşanma talebinde bulunabildiğini, bu yönüyle,Osmanlı’nın Avrupa’dan ileri olduğunu belirtmesi ilgi hak eden bilgiler arasında. Çağdaş gözlemciler geriye doğru yapılan tanımları boşa çıkartabiliyorlar.
Elçi Busbecq, her ne kadar bu toprakların Osmanlı’nın elinde harcandığını, hatta toprağın matem tuttuğunu, Hıristiyan kültürüne hasret içinde olduğunu düşünse de ‘yiğidi öldür hakkını ver’ cinsinden açıklamaları da var kitapta. Busbecq, zamanın korkulan ama çok saygı duyulan imparatorluğa, özellikle ordusuna hayranlığını açıkça ifade ediyor.
Türk Mektupları, gözleme dayandığı için roman gibi bir çırpıda okunabiliyor. Busbecq için, ‘sadece Osmanlı hakkında bilgi veriyor’ demek hata olur. O aynı zamanda bir Avrupalının ahlâk anlayışı ile Osmanlı’yı kıyaslıyor, yer yer özeleştiri yapmaktan da çekinmiyor.
Osmanlı’nın başarılı olmasının altında yatan nedenleri irdeleyen Busbecq, Osmanlının bu başarısını, adaletli olmalarına bağlıyor ve şöyle diyor: “Sultan’ın karargâhında tek kişi yoktu ki itibarını kendi meziyetlerinden başka bir şeye borçlu olsun, doğduğu aileden dolayı diğerlerinden farklı kılınsın. Kişiye, verdiği hizmetlere göre saygı gösteriliyor. Türk imparatorluğunda her insanın içine doğduğu şartları değiştirme imkânı vardır. İşte Türkler bu nedenle neye teşebbüs etseler başarılı oluyorlar. Sanatı ve bilimleri keşfeden bu topraklar, bizlere devrettiği medeniyeti geri almak için müşterek inancımız adına yabaniliğe karşı bizden yardım bekliyor. Ama hepsi boşuna. Hıristiyanlığı sahiplenenlerin akıllarında başka istekler hakim.”
Ogier Ghislain de Busbecq mektuplarında, Türklerin hangi renkleri uğurlu, hangi renkleri uğursuz addettiklerinden de bahsediyor. Siyahın kötü ve talihsizlik getiren bir renk olduğuna inanıldığını yazan Busbecq, “Türkler siyahın giyilmesini uğursuzluk sayıyor. Öyle ki paşalar bizi birkaç defa siyah elbiselerle görünce ciddi şikâyetlerde bulunmuşlardı. Pembe renk ise seçkinlik alametidir. Ancak savaş zamanı ölümün habercisi addedilir. Beyaz, sarı, mavi, menekşe, kurşuni ve diğerleri daha uğurlu renkler sayılır.” diyor. Makamı ne olursa olsun Türklerin kıyafetlerinin aynı olduğunu söyleyen Busbecq, “Rengârenk kıyafetler, her tarafta atlas kumaşların pırıltısı. Gözlerime böyle güzel bir manzara sunulmamıştı. Bütün bu ihtişamın içinde yine büyük bir sadelik ve tasarruf göze çarpıyor.” diyor.
Busbecq, İstanbul’da olduğu dönemde sarayda yaşanan olaylardan da haberdar. Dostu Machault’ya bunları da yazıyor: “Türk sultanlarının oğlu olmak büyük bir mutsuzluk, zira aralarından biri babasının yerine tahta geçtiğinde, bu diğerleri için kaçınılmaz bir ölüm demek. Onları zorlayan aslında hassa askerlerinin davranışıdır. Eğer tahta geçenin kardeşlerinden biri hayatta kalabilmişse bu askerler sultandan devamlı olarak ihsan talep ederler. Dolayısıyla Türk sultanları ellerini kardeş kanıyla kirletmek zorunda kalır.”
Busbecq, Türk yurdunun mimarisinden daima söz etmiş ve bu hususta dikkatini çekenleri şöyle yorumlamış:
“Türklerin bir özelliği de binalarında ihtişamdan kaçınmaları. Bu gibi şeylere önem vermeyi kendini beğenmişlik, gurur ve gösteriş addediyorlar -bunlar adeta insanın bu dünyada ebediyen var olmayı beklediğine işaret edermiş gibi. Evlerine, bir yolcunun hana baktığı gözle bakıyorlar. Onları hırsızlardan, sıcak, soğuk ve yağmurdan koruyorsa başka bir lüks aramazlar. İşte bu nedenle bütün Türk diyarında zarif bir eve sahip zengin bulmak zordur. Sıradan halk kulübelerde ve küçük evlerde yaşar. Ancak zenginler bahçe ve hamama düşkündür. Kalabalık ailelerini barındıracak büyük evleri vardır ama bu evlerde aydınlık revaklar, göz alıcı salonlar, muhteşem olan veya insanı cezbeden hiçbir şey yoktur.”
Türklerin misafirlere olan düşkünlüğü, tarihten bu yana süregelmektedir. İşte bu konu hakkında da Busbecq’in bilhassa hanlara dair görüşlerini yine mektuplardan şöyle öğreniyoruz:
“Bazen de bir Türk Hanında kaldım. Bunlar çok geniş ve ayrı ayrı yatak odaları olan gösterişli yapılar. Hıristiyan, Yahudi, fakir, zengin hiç kimse buradan geri çevrilmiyor, kapısı herkese açık. Paşalar ve sancak beyleri yolculukları sırasında buraları kullanırlarmış. Türk hanlarında her zaman bir saltanat sarayındaymışım gibi, misafirperverlikle karşılandım. Bu hanlardan konaklayanlara yemek verilmesi âdettir. Yemek zamanı bir hizmetkâr masa kadar kocaman bir tepsiyle çıkagelir. Tepsinin ortasında bir tabak etli bulgur, etrafında ekmekler ile bazen de bir petek bal olur.”
Busbecq, Türklerin hangi işlere yatkın olduğundan mesleki tecrübelerine kadar değerlendirmelerde bulunmuş. Özellikle dikkatini çeken hadiselerde gözlemlerine kendi yorumlarını da katmış. Bunlardan biri de Türklerin karakteristik özelliklerinde dinlerinin ne kadar etkili olduğuyla ilgili. Busbecq’in oldukça ilginç sözleri şöyle::
“Türklerin cesaretlerini fevkalade buluyordum. Gecenin karanlığına, ay ışığı olmamasına ve şiddetli rüzgârlara rağmen yola devamda hiç tereddüt etmediler. Kıyıdan suya uzanmış değirmenler ile kütüklerden ve ağaç dallarından dolayı sürekli tehlike içindeydiler. Kuvvetli rüzgâr, bulunduğum tekneyi sık sık ağaç köklerine suya uzanan dallara öyle bir şiddetle çarpıyordu ki her an parçalanmamız mümkündü. Hatta bir defasında güvertenin bir parçası büyük gürültüyle koptu. Yatağımdan fırlayarak gemicileri daha dikkatli olmaları için azarladım. Bana yüksek sesle verdikleri cevap sadece “Alaure” yani “Allah bizi korur” oldu.”
Türk mutfağını seven ve lezzetli sofralara konuk olan Busbecq’in, Türk yemek kültürüyle ilgili söyleyecekleri de elbet vardır:
“Türkler yolculuk sırasında ete veya sıcak yemeğe rağbet etmezler. Hoşlandıkları şeyler ekşitilmiş süt, peynir, kuru erik, armut, şeftali, ayva, incir, kuru üzüm ve vişnedir. Bu meyveleri temiz suda kaynatıp büyük toprak tepsilere koyarlar. Herkes bundan canının çektiğini satın alır. Meyveyi ekmeğin yanında katık olarak yerler. Sonra da suyunu içerler. Böylece yiyecek ve içecek çok ucuza mal olur –öyle ki bizde bir kişinin günlük yemek masrafı bir Türk’ün 12 günde harcayacağı paradan daha çoktur. Hatta resmi ziyaferleri bile genellikle böreklerden, çeşitli tatlılardan, yanına koyun eti ve tavuk ilave ettikleri muhtelif pirinç yemeklerinden ibarettir. ”
Türklerin seferde nasıl beslendiklerinden askerlik ve din anlayışlarına, hayvan sevgilerinden kadınlara dair tutumlarına kadar her detayı hiç atlamadan aktaran Busbecq özellikle kendi askerlerine hayıflanır:
“…Bütün bunlar size, Türklerin içinde bulunduğu şartlara karşı ne kadar büyük bir sabır, uyanıklık ve tasarrufla katlandığını gösterecektir. Seferde verilen alışılagelmiş yemeği beğenmeyen, özenle pişirilmiş zarif yiyecekler bekleyen bizim askerimizden ne kadar da farklı! Eğer arzuları yerine getirilmezse başkaldırıp kendi kendilerinin mahvına sebep olurlar. İstedikleri verilse bile yine kendilerini aynı şekilde perişan ederler. Çünkü her insanın baş düşmanı kendisidir ve aşırı olmaktan daha amansız bir hasmı yoktur. Düşman canını almakta gecikse de onu bu ölçüsüzlüğü yok eder. Türklerin düzenini bizimkiyle kıyasladığımda geleceğin başımıza getireceklerini düşünüyor ve ürküyorum… Onlarda güçlü bir imparatorluğun bütün kaynakları, yıpranmamış bir güç, dövüşte ustalık ve tecrübe, savaş görmüş askerler, zafere alışkanlık, zorluklara tahammül, beraberlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve tedbir var. Yoksulluk, kişisel israf, zayıf bir güç, maneviyat bozukluğu, tahammülsüzlük, eğitimsizlik ise bizde. Asker itaatsiz. Subaylar para canlısı. Disiplin küçümseniyor. Başıboşluk, umursamazlık, ayyaşlık ve ahlaksızlık yaygın. En kötü olan da şu: düşman zafere alışkın biz ise yenilgiye. Sonucun ne olacağından şüphe edebilir miyiz ?”
Busbecq’in mektupları, önemini ilk yayımlandığı yıllardan beri koruyor. Şahit olduklarını gerçeklerden çok uzaklaşmadan kendince yorumlayıp sunan bu diplomat, aynı zamanda Türklerin lale düşkünlüğünü dünyaya tanıtmıştır.
BUSBECQUE ZİYARETİ
Yönetmen Sacit Şahin, Yapımcı İsmail Elden, kameramanlar Ercan İşsever, Orhan Aybertürk, Hayrettin Demir, Murat Balcı, son çekimlerini bu belgeselde yapan rahmetli Mehmet Türkoğlu ve Veyis Güngör ile gittiğimiz Busbecque kasabasında, O’nun hatırasına dikilen bir anıt önünde yaptığımız çekimden sonra, hemen yakında olan bir kilisenin önündeki bir bankta soluk alıyorduk.
O sırada kiliseden çıkan bir bayan üzerimize doğru yürümeye başladı. ‘Eyvah, buradan kovulacağız’ korkusu yaşarken, gelen bayan bize ‘Sanırım Busbecq hakında çalışma yapıyorsunuz. Buyurun kiliseye gelin, orada kendisine ait anlatılacak çok şey var’ dedi.
Busbecq’in mezar yeri bilinmiyordu. Busbecq sokaklarında ondan geriye kalan izleri araştırırken uğradığımız kilise görevlisi bize, kalbinin kiliseye gömüldüğünü söyledi. Yaşarken birçok defa uğradığı ve yardım ettiği kilisede ondan kalan son ize rastlamıştık. Böylece de, bugüne kadar bilinmeyen Busbecq’in mezarını da bulmuş olduk.
BUSBECQ İÇİN GENEL KANAAT
Türk tarihine altın harflerle girmesi gereken Busbecq hakkında bildiklerimizi analiz ettiğimiz zaman, gerek yazdıkları ve gerekse yaptıkları ile bizde bıraktığı genel kanaat için Veyis Güngör şunları söylüyor: “Örnekleri okudukça, insanın şöyle diyesi geliyor: Sanki onaltıncı yüzyılda, bize ait olan özellikler, hasletler, yirminci ve yirmibirinci yüzyılda Avrupa’ya geçmiş. O gün yani onaltıncı yüzyıl Avrupa’sının özellikleri de ne yazık ki, bize yani yirmibirinci yüzyılda Türklere geçmiş gibi. Böyle çarpık ve anlaşılması zor bir durum var ortada. Mesela, Busbecq, onaltıncı yüzyılda iş ahlakından bahsediyor. ‘Türkler, bir işe ehil olmayanı kesinlikle almazlar’ diyor. Yani bir kişi işe alınacaksa, onun amcası, dayısı varmış ya da soylu bir aileden geliyor olması önemli değildir. Tek baktıkları kriter, bu kişinin bu işi yapıp yapmayacağı, bu iş alanında tecrübesi, bilgisi, ehliyeti var mı, yok mu, buna bakıyorlar, İşte, ‘Türklerin başarısı budur’ diyor Busbecq.”
BUSBECQ LÂLE’Yİ KAZANDIRDI
Busbecq’in, yazdıkları ile Türkiye’yi ve Türkleri onurlandırmasının yanında, Türk lâlesinin, Hollanda kanalıyla tüm dünyada ünlenmesinde oynadığı rol da inkâr edilemez.
Ogier Ghislain de Busbecq aynı zamanda bir bitki uzmanıydı. Türkiye’de kaldığı 7 yıl içerisinde özellikle endemik bitkiler üzerinde araştırmalar yapmış, özellikle o dönemde Avrupalıların tanımadığı lâle ve nergis ilgisini çekmiş ve bu bitkinin soğanlarını dönemin önemli bir botanik uzmanı olan arkadaşı Charles de l’Ecluse’e göndermişti. Daha sonra Leiden üniversitesinde botanik profesörü olan l’Ecluse, laleyi geliştirerek Hollandalılara tanıtmıştı.
Hollanda’da yaklaşık olarak 40 yıl içinde lale büyük beğeni toplamış ve 1636-1637 yıllarında lâle soğanları astronomik fiyatlarla alıcı bulur hale gelmiştir. Bunu bir bakıma Hollanda’nın lâle devri saymak mümkündür. Alexandre Dumas‘ın Siyah Lâle adlı romanı da Hollanda’daki lâle devrine ilişkindir. (Ancak romanın konusu 1672 yılında geçmektedir.) Bizim lale devrimiz ise bundan hayli sonra 1718-1730 yılları arasındadır. Bu suretle, 16’ncı yüzyılda Avrupa’ya giden lale 18’inci yüzyılda bu kez Avrupa’dan ithal edilmiş oldu.
Hollanda’nın uzun tarihi boyunca ikili ilişkilerde hep dost kaldığı nadir ülkelerden biri Türkiye’dir. Türkiye ile Hollanda arasındaki 400 yılı aşan resmi ilişkilerin yanı sıra, bir başka ortaklıksa lâlenin öyküsünde gizlidir. Lâle, 1612’de başlayan resmi ilişkilerden yaklaşık 50 yıl önce Hollanda’ya ulaşmış ve çok sevilmişti.
16’ncı yüzyılda dünyada var olan iki büyük gücünden biri Türkiye, diğeri Avusturya’ydı. Avusturya, iki ülke arasında barışı temin etmek üzere seçkin bir diplomat olan Busbecq’i İstanbul’a elçi olarak göndermişti. Busbecq İstanbul’da kaldığı 7 yıl içerisinde hem barışı sağlamış, hem de gözlemler yapmıştı. 1563 yılında dönemin Avusturya elçisi Busbecq, görevini tamamlayıp İstanbul’dan ayrılırken yanında bazı el yazmaları, ülkemizde yetişen bitkilerin soğanları ve tohumları da vardır. Bunların özellikle lâle ve nergisin soğanlarını, önce Viyana’ya sonra da botanik uzmanı arkadaşına vermek üzere Hollanda’ya götürdü.
Busbecq’ten alınan lâle soğanları, Leiden Üniversitesi’nin botanik bahçesine ekilmişti. Ziyaret ettiğimiz botanik bahçede, rektör Paul Kessler bize soğanların ekildiği yeri gösterdi.
Leiden Üniversitesi botanik profesörü olan Charles de l’Ecluse, üniversitenin araştırma bahçesinde bu soğanları ekti ve kısa sürede yeni türler geliştirdi. Lale Hollandalılar tarafından çok sevildi. Halkın ilgisi dolayısıyla kısa sürede ülke içerisinde bir lâle ekonomisi gelişti.
Lâle soğanları elden ele dolaşmakta, hem üretici hem de tüccarlar büyük gelirler elde etmekteydi. Özellikle 1636 yılından başlayarak iki sene lale fiyatları astronomik rakamlara ulaşmıştı. O 2 yıl için sonradan “Hollanda’nın lale devri” benzetmesi yapılmıştı.
Lâle tutkusu öyle bir hale gelmişti ki, bir lale soğanına bir ev verildiği olmuştur. Hollanda kısa sürede dünyanın en büyük lale üreticisi ve ihracatçısı oldu.
AT ARABASI İLE GÖNDERİLEN LALE SOĞANLARININ İKİNCİ DEFA SEMBOLİK OLARAK GÖNDERİLİŞİ
Lale soğanlarını taşıyan posta arabası, bizim de takip ettiğimiz bir Lâle Festivali sırasında sembolik olarak bahçaye kondu. Fotoğrafta Lahey Büyükelçimiz ve eşi, Festival’i organize eden Belediye Başkanı ve eşi ile sembolik posta arabası görülüyor
Hollanda’da yapılan bir kutlamada, 1960 yılında Busbecq’in İstanbul’dan bir posta arabasıyla lale soğanlarını Hollanda’ya getirişi, aynı koşullarla tekrar edildi. Posta arabası 30 Mart 1960 günü İstanbul’dan büyük törenlerle ayrıldıktan sonra, 400 yıl önceki rotayı takip etti. Selanik, Belgrat, Graz, Salzburg, Münih, Frankfurt, Bonn ve Lahey şehirlerinden geçtikten sonra 38 günde Rotterdam’a ulaştı ve büyük bir törenlerle karşılandı..
HÜSNÜ UYSAL SEMBOLİK LALE ARABASINI HATIRLIYOR
Yayınlamış olduğum ‘ Türkiye’ye Övgü Yağdıran ve Laleyi Hollanda’ya kazandıran Adam: Busbecq’ başlıklı haberimi okuyan eski dost Hüsnü Uysal, bana gönderdiği bir mesajında çok ilginç bir şahitliği dile getirdi.
Ortaokul öğrencisi iken, 30 Mart 1960 günü, Hollanda’ya sembolik olarak gönderilen, lâle soğanı yüklü bir at arabasının yola çıkışına şahit olduğunu belirten Uysal şunları yazmış:
“İlhan Bey,
Sizin 13 Ocak 2021 tarihinde kaleme alıp bizlere gönderdiğiniz ‘Türkiye’ye Övgü Yağdıran ve Laleyi Hollanda’ya kazandıran Adam: Busbecq’ başlıklı yazınızı büyük bir ilgiyle okudum.
Yazınınızın hemen hemen en son kısmında; ‘Posta arabası 30 Mart 1960 günü İstanbul’dan büyük törenlerle ayrıldıktan sonra, 400 yıl önceki rotayı takip etti. Selanik, Belgrat, Graz, Salzburg, Münih, Frankfurt, Bon ve Lahey şehirlerinden geçtikten sonra 38 günde Rotterdam’a ulaştı ve büyük bir törenle karşılandı.’ cümlesini okuyunca, tam 60 yıl öncesini hatırladım.
O yıllarda biz Londra Asfaltı Caddesi yanındaki Topkapı Mahallesi’nde ikamet ediyorduk. Ben ise Şehremini Ortaokulu’nda okuyordum. O yılki eğitim döneminde öğlenden sonra serbesttik.
‘Bu anımın geçtiği yer olan Londra Asfaltı Caddesi’nin internetten bulduğum o zamanlara ait iki fotoğrafı ekliyorum. Olay soldaki resmin sol tarafında oluşmuştu.
Londra Asfaltı Caddesi ise daha yeni tamamlanmış, İstanbul’un en modern asfalt yoluydu. Orta kısımda bazen çiçeklerle süslenir bazen de beyaz çakıllarla kaplı bu kısmı özel bekçiler tarafında gözlenir ve bizleri buraya pek yaklaştırmazlardı. Londra Asfaltı Caddesi o kadar tenhaydı ki bunu bugünkü trafikle kıyaslayamayız. Topkapı’dan Bakırköy istikametine doğru yolun iki tarafı küçük tepecikler, yemyeşil çayırlarla kaplı bomboş araziydi.
Evet 30 Mart 1960 günü okuldan çıktıktan sonra arkadaşlarımla Londra Asfaltı Caddesi yanında günümüzü geçiriyor beraber oynuyorduk. Topkapı Surları dışındaki benzin istasyonu yakınında küçük bir topluluk görünce ben ve arkadaşlarım ‘Ne oluyor burada?’ diye büyük bir merakla hemen yanlarına koşuştuk.
Orada gördüklerim; bir fayton, ama nasıl bir fayton? İkiden fazla at koşulmuştu önüne. Etrafında ise tarihsel giysileri ile dolaşan iri yarı bir bey ile bir hanım dikkatimi çekti. Bu beyin başındaki beresi, kısa tulum pantolonu ve altında uzun çorapları, hanımın ise üzerindeki kadife gibi kumaştan giysisi gözlerimden halen silinmiyor. Bir de üç ayak üstünde çekime hazır bir film kamerası. Herhalde tarihi bir film çekimi yapılıyor diye düşündüm. Ayrıca yarış bisikletleri ile yarışçılar, sanki bir tura hazırlanıyorlardı. Yarışçılardan birinin o güler yüzünü ise hiç unutamıyorum. Bu iki etkinliğin bir arada oluşunu halen çözümlemiş değilim.
Merakımı yenemedim. Bizim gibi olayı gözleyenlerden birine ‘Amca kim bunlar? Ne yapıyorlar burada?’ diye sorunca, bu kişi bana, Lâlenin Hollanda’ya gidişinin 400’üncü anma töreni yapıldığını anlattı. Bu iri cüsseli bey ile hanımın Hollandalı olduklarını, bu fayton ile uzun bir yolculuk yapacaklarını sözlerine eklemişti. Evet 30 Mart 1960 günü şahit olduğum bu olay hiçbir zaman gözlerimden ve hafızamdan silinmedi.
O zamanki Hollanda üzerinde bildiklerim ise Coğrafya derslerindeki yarım sayfaya sıkıştırılmış bilgilerdi.
Benim bu anımı, yazınızı okuduktan sonra sizinle paylaşmak istedim.
Saygılarımla,
Hüsnü Uysal.”
Hüsnü Uysal’ın şahit olduğu posta arabasının kısaca öyküsü şöyle:
Lâle’nin Hollanda’ya kazandırılmış olmasının 400’üncü yılında, Hollanda ve İstanbul’da şenlikler yapılır. Hollanda’daki şenlikler ülke çapında gerçekleşir. Lâle soğanlarının Hollanda’ya gönderilişi sembolik olarak tekrarlanır.
Atlı bir arabaya doldurulan lâle soğanları, İstanbul’dan yola çıkar ve yukarıda bahsedildiği gibi Hollanda’ya doğru yola çıkar. Rotterdam’da karşılanan araba onbinlerce kişi tarafından karşılanır.
HER YIL ÇEŞİTLİ BÖLGELERDE YAPILAN ÇİÇEK ŞENLİKLERİ
Mart ayıyla birlikte Hollanda’nın kırsalı lâle mevsimine girer. Uçsuz bucaksız tarlalar rengarenk çiçeklerlerle süslenir.
16’ncı yüzyılda İstanbul’dan getirilerek üretimi başlayan lâle o günden beri Hollandalıların hayatında önemli bir yer tutmaktadır.
Lale hâlâ dünyada en çok Hollanda’da üretiliyor. Aynı zamanda turistlerin Hollanda’ya gelme sebeplerinden biri olarak da ekonomiye katkı yapıyor.
KEUKENHOF ÇİÇEK FUARI
1949 yılında açılan Keukenhof çiçek bahçesi her yıl 1,5 milyon turisti ağırlıyor. Kapıları, Mart sonundan Mayıs sonuna kadar açık olan 32 hektar büyüklüğündeki Keukenhof bahçesi, 7 milyon lâle ekiminin yanı sıra dünyanın dört bir yanından getirilen bitki çeşitleriyle doğanın tüm renklerini bir arada sunuyor.
7 bin soğanlı çiçek çeşidinin yanında, sezon boyunca parkın içinde yer alan seralarda, çiçek tanzim ve şovları da son derece ilgi çekiyor. İki ay süren ziyaret dönemi içerisinde bir çok etkinlik ve tanıtıma yer veriliyor. 80 kadar çiçek yetiştiricisi katılımcı firma, her yıl farklı gösteriler sunmak için 2 ay süren bu sezonluk görsel şölen için, yıl boyu çalışmalarını sürdürüyorlar.
Keukenhof’taki etkinliklerin en önemlisi Bloemencorso resmi geçidi…
Bloemencorso ‘Çiçek alayı’ anlamına geliyor. Bu tören özellikle lale soğanının Hollanda’ya getirilişini kutlamak için başlatılmış. Sonraki yıllarada tam bir çiçek festivaline dönüşmüş. Fakat lale tabii ki yine başrolde.
Çiçek alayı her Nisan ayının üçüncü Cumartesi günü yapılıyor. Noordwijk kasabasından sabah 9 da başlayıp Kuzey’e doğru 40 km’lik yolu kat ettikten sonra saat 21’de Haarlem şehrinde son buluyor.
Cumartesi yaklaşırken Noordwijk’te hazırlanan çiçek arabaları birbiriyle yarış halinde…
Bu titiz çalışmada ortaya çıkarılan araçlar, 12 saatlik bir kortej geçişinden sonra eski haline dönecek. Günün sonunda, en güzel kompozisyonun seçilmesi, ayrı bir motivasyon sağlasa da bütün çaba çiçek alayının daha görkemli olması için…
Her yıl belli bir tema seçilip, kompozisyonlar temel olarak bu tema etrafında şekilleniyor.
Mart ayıyla birlikte Hollanda’nın kırsalı lale mevsimine girer. Uçsuz bucaksız tarlalar rengarenk çiçeklerlerle süslenir.
16. yüzyılda İstanbul’dan getirilerek üretimi başlayan lale o günden beri Hollandalıların hayatında önemli bir yer tutmaktadır.
Lale, hâlâ dünyada en çok Hollanda’da üretiliyor. Aynı zamanda turistlerin Hollanda’ya gelme sebeplerinden biri olarak da ekonomiye katkı yapıyor.
1949 yılında açılan Keukenhof çiçek bahçesi her yıl 1,5 milyon turisti ağırlıyor. Kapıları, Mart sonundan Mayıs sonuna kadar açık olan 32 hektar büyüklüğündeki Keukenhof bahçesi, 7 milyon lale ekiminin yanı sıra dünyanın dört bir yanından getirilen bitki çeşitleriyle doğanın tüm renklerini bir arada sunuyor.
7000 bin soğanlı çiçek çeşidinin yanında, sezon boyunca parkın içinde yer alan seralarda, çiçek tanzim ve şovları da son derece ilgi çekiyor. İki ay süren ziyaret dönemi içerisinde bir çok etkinlik ve tanıtıma yer veriliyor. 80 kadar çiçek yetiştiricisi katılımcı firma, her yıl farklı gösteriler sunmak için 2 ay süren bu sezonluk görsel şölen için, yıl boyu çalışmalarını sürdürüyorlar.
Keukenhof’taki etkinliklerin en önemlisi Bloemencorso resmi geçidi…
Bloemencorso ‘Çiçek alayı’ anlamına geliyor. Bu tören özellikle lale soğanının Hollanda’ya getirilişini kutlamak için başlatılmış. Sonraki yıllarada tam bir çiçek festivaline dönüşmüş. Fakat lale tabii ki yine başrolde.
İlk kutlamada 1960 yılında Busbecq’in İstanbul’dan bir posta arabasıyla lale soğanlarını Hollanda’ya getirişi aynı koşullarla tekrar edildi. Posta arabası 30 Mart 1960 günü İstanbul’dan büyük törenlerle ayrıldıktan sonra, 400 yıl önceki rotayı takip etti. Selanik, Belgrat, Graz, Salzburg, Münih, Frankfurt, Bonn ve Lahey şehirlerinden geçtikten sonra 38 günde Rotterdam’a ulaştı ve büyük bir törenlerle karşılandı.
Çiçek alayı her Nisan ayının üçüncü Cumartesi günü yapılıyor. Noordvijk kasabasından sabah 9 da başlayıp Kuzey’e doğru 40 km’lik yolu kat ettikten sonra saat 21’de Haarlem şehrinde son buluyor.
Cumartesi yaklaşırken Noordwijk’te hazırlanan çiçek arabaları birbiriyle yarış halinde…
Bu titiz çalışmada ortaya çıkarılan araçlar, 12 saatlik bir kortej geçişinden sonra eski haline dönecek. Günün sonunda, en güzel kompozisyonun seçilmesi, ayrı bir motivasyon sağlasa da bütün çaba çiçek alayının daha görkemli olması için…
Her yıl belli bir tema seçilip, kompozisyonlar temel olarak bu tema etrafında şekilleniyor. Bu yılki temaydı.
KİTABIMDAN LALE SAYFALARI
ATATÜRK LALESİ
Alttaki linkte karşınıza çıkacak programın ikinci bölümünde lale hakkındaki röportajları bulacaksınız:
Türk savunma sanayiinden, ASML firmasına giren Türk mühendislerin sayısı 1300’ü buldu.
Buna karşın Hollanda hükümeti, 28 bin çalışanı olan firmanın dışarıdan eleman alımını yasaklamak istiyor.
Dünyanın en büyük ve yegâne çip üretim şirketi ASML’nin CEO’su, “Onlar olmadan yapamayız” diyor ve firmayı Hollanda dışına taşımakla tehdit ediyor.
Hollanda-Türkiye Ticaret Odası Vakfı Başkanı Ethem Emre ise, “ Hollanda’nın, özellikle sağlık sektörü personel sıkıntısını Türk sağlıkçılar çözer” diyor.
(Haberin Hollandacası en altta)
(Nederlandse versie van het nieuws is onderaan)
İlhan KARAÇAY araştırdı ve yazdı:
Bir zamanlar Avrupa’ya vasıfsız işçi ihraç eden Türkiye’nin, şimdilerde aynı Avrupa’ya, mühendisleri de kapsayan bir beyin göçü yaptığını biliyor muydunuz?
Evet evet, bir zamanlar hor görülen Türk temizlik işçilerinin çocukları ve torunları, o kirli elbiseleri üzerlerinden attılar ve şimdilerde iş adamı, doktor, avukat, mühendis, eğitimci, yazar, meclis üyesi, milletvekili, senatör, Bakan ve neredeyse Başbakan olmaya başladılar.
Şimdi ise, Türkiye’den Avrupa’ya getirilirken kıçlarına kadar kontrol edilen ‘işçi’ Türklerin yerine, aynı Türkiye’den altın tepsiler üzerinde ‘mühendis’ Türkler getiriliyor.
Türkiye’den ‘vasıfsız işçi’ (temizlikçi) göçünden 60 yıl sonra, şimdi resmen ‘vasıflı’ (expat) elemanlar akın, akın Avrupa’ya göçüyorlar.
Tam anlamıyla bir ‘beyin göçü’ oluyor.
Bu ‘beyin göçü’nün en büyüğü ve günceli, Hollanda’nın ASML firmasında gerçekleşiyor.
Ne var ki, Hollanda hükümeti bu duruma çok üzülüyor. Dışarıdan eleman getirme işleminden hoşlanmayan hükümet, daha başka kısıtlamalar getirmek istediği için ASML’i kızdırıyor.
ASML CEO’su Peter Wennink, “Onlar olmadan yapamayız” derken, hükümetin kendilerine dayadıkları değişik negatiflikleri sıralayarak, “Bu durumda firmayı yurt dışına taşırız” tehdidinde bulundu. Hollanda’nın getirmek istediği kısıtlamalardan biri de, Çin’e yapılan ihracat.
ABD’nin baskısına dayanamayan Hollanda hükümetinin bu yasaklama isteklerinin nasıl gelişeceği merakla bekleniyor.
Türkiye’den yurt dışına gerçekleşen bu beyin göçüne, avantaj ve dezavantaj olarak bakanlar var.
Ben ise, bir yazar olarak, sadece gelişmeyi yazmakla mükellef olduğum için fikir beyan etmek istemiyorum ama, ister istemez, gelişmeye övücü kelimeler yerleştirmekten de kaçınmıyorum.
Hollanda’nın ASML firması şöyle tanımlanıyor:
“1984 yılında kurulmuş, bilgisayar çipleri üretmek için kullanılan fotolitografi sistemleri geliştiren uzmanlaşmış bir şirkettir. Şu anda, esas olarak yarı-iletken endüstrisi için fotolitografi sistemlerinin en büyük tedarikçisi ve dünyadaki aşırı ultraviyolelitografi (EUV) fotolitografi makinelerinin tek tedarikçisidir.
Bilgisayar çiplerinin üretiminde ASML tarafından üretilen fotolitografi makineleri kullanılmaktadır. 2010 itibarıyla, ASML dünya çapındaki litografi makineleri satışında yüzde 67’lik paya sahiptir.
Şirketin ürünleri, birkaç nanometre kadar küçük özelliklere sahip mikroçiplerin üretilmesini sağlar. ASML’nin litografi sistemleri, daha sonra mikroçipler oluşturmak için kullanılan fotorezist kaplı gofretler üzerine desenleri yansıtmak için lazerler kullanır.
ASML, derin ultraviyole (DUV) ve aşırı ultraviyole (EUV) sistemleri de dahil olmak üzere bir dizi litografi sistemi sunmaktadır. DUV sistemleri daha küçük ve daha karmaşık mikroçiplerin üretimi için kullanılırken, EUV sistemleri daha da küçük ve daha gelişmiş mikroçiplerin üretimine olanak sağlar. ASML‘nin EUV sistemleri, çok kısa dalga boylarında ışık üretebilen özel bir tipte lazer kullanır ve bu sayede birkaç atom büyüklüğünde özelliklere sahip mikroçiplerin üretimine olanak sağlar.”
İşte, yukarıda meziyetleri anlatılan, dünyanın en büyük ve yegâne çip makinesi üreten ASML’de tam 28.000 eleman çalışıyor. Elemanlar 120 ülkeden toplanmış.
Türkiye, 1300 eleman ile, ilk 10’da yer alan, Almanya, Amerika, Tayland, Çin, Güney Kore, Hindistan, Belçika, Japonya ve İrlanda listesinde 8’inci sırada bulunuyor.
HOLLANDA HER BRANŞTA ELEMAN SIKINTISI YAŞIYOR
Hollanda’nın her branşta eleman sıkıntısı çektiğini belirten, Hollanda-Türkiye Ticaret Odası Vakfı Başkanı Ethem Emre, “ Hollanda’nın, özellikle sağlık sektörü personel sıkıntısını Türk sağlıkçılar çözer” diyor.
Hollandalı gazeteci Philip van de Poel, konuyla ilgili olarak Ethem Emre ile bir röportaj yayınladı.
Artan talep, artan maliyetler ve personel eksikliği, Hollanda sağlık sisteminin dikişlerinin çatlamasına neden oluyor. Hollanda-Türkiye Ticaret Odası Vakfı Başkanı Ethem Emre, bu soruna Türkiye’nin bir çözüm sunabileceğini düşünüyor. “Hollanda’da sağlık hizmetleri giderek durma noktasına geliyor. Türk sağlık hizmetleri muazzam kapasitesi nedeniyle alternatif sunabilir” diyor Emre. “Hayalim Hollanda ile Türkiye arasında bir sağlık köprüsü kurmak.”
Emre’nin öngördüğü sağlık köprüsünün iki dayanak noktası var: Türkiye’de giderek büyüyen, uygun maliyetli bir tedavi olanağı ve Hollanda’da çalışabilecek Türk sağlık çalışanlarının fazlalığı. “Türkiye’de her yıl 60.000 hemşireye eğitim veriliyor. Neden Türkiye’de özel programlar, ileri eğitimler ve dil kurslarıyla insanları sağlık hizmetlerinde çalışmaya hazırlamayalım?”
Yakınlık
Emre’ye göre Türk sağlık çalışanlarının görevlendirilmesinin personel ihtiyacını hafifletmenin yanı sıra başka avantajları da var. “Türkiye, Hollanda’nın zaten yakınlık içinde olduğu bir ülke. Türkler 1960’lı yılların başından itibaren burada bir yaşam kurdular. Burada bir Türk kendini yabancı hissetmez. Henüz yerleşmemiş insanları neden buraya getiriyorsunuz? Türkler zaten öyle, o yüzden Singapur’a, Malezya’ya ya da başka bir uzak ülkeye gitmeden önce bu fırsatı değerlendirin.”
Kültürel açıdan hassas bakım
Emre’ye göre Türk sağlık çalışanları kültürel açıdan hassas bakımlara da ivme kazandırabilir. “Türk hastaların Hollanda hastanelerinde yanlış anlaşıldıklarını hissettiklerini düzenli olarak duyuyorum. Kağıt üzerinde kültürel açıdan hassas bakıma yönelik girişimler var ancak pratikte yeterince yapılmıyor. Mevcut sağlık hizmeti sunucuları bilgiden yoksundur. Türk hedef grubu içinde bile kırk etnik grup var. Diyalog yoluyla bunun farkına varıyorsunuz.”
Fazlalık
Eleştirmenler, Hollanda’nın iyi eğitimli profesyonelleri Türkiye’den çıkarıp çıkaramayacağını merak edecekler. Emre “Türkiye’de fazlalık var” diye yanıtlıyor. “Ve insanlar buradakinin üç katını kazanıyorlar, öyleyse farklı bir gelecek istiyorlarsa neden gelmesinler ki ? Eindhoven’daki ASML’de şu anda 1.300 Türk mühendis çalışıyor. Kimsenin bundan bahsettiğini duymuyorsunuz.”
Emre, Hollanda dışında eleman alımına yönelik heyecanın son seçimlerden sonra ciddi bir darbe aldığını argüman olarak görmüyor. “Hollanda’nın çıkarlarına bakalım. Sağlık çalışanlarına ihtiyacınız varsa alın. Aksi takdirde artık hiçbir bakımımız olmayacak.”
Geniş bakım yelpazesi
Emre’ye göre Türkiye’de insan gücünün yanı sıra giderek artan sayıda tedavi seçeneği de mevcut. “Batı Avrupa’da insanlar Türkiye’de sağlık denildiğinde hâlâ güzellik bakımları ve saç ekimi aklına geliyor. Ama yelpaze çok geniş. Nöroloji, kalp ameliyatı, kanser tedavisi, artık her şey mümkün. Türkiye bilinçli olarak uluslararası bir sağlık merkezi olmayı istiyor. Ortadoğu ve Körfez ülkelerinin yanı sıra Balkanlar’daki insanlar da bunu zaten keşfettiler. Türkiye’de bekleme listesine alınmayacaksınız. Bir hafta içinde sonuç ve tedavi alacaksınız. Konaklamanız boyunca VIP muamelesi göreceksiniz.”
Üstteki röportajın yayınlanmasından sonra görüştüğüm Ethem Emre, “Hollanda -Türkiye Ticaret Odası, her iki ülke arasındaki ticareti ve iş bağlantılarını geliştirmeyi amaçlayan, kar amacı gütmeyen bir vakıftır. Vakıf, kuruluşundan bu yana geçen on yılda ağırlıklı olarak patates, meyve ve sebze (meyve ve sebze), otomotiv sanayi (parça ve yarı montaj), makine, tekstil ve sağlık gibi sektörlerde faaliyet göstermektedir.” dedi.
Nederlandse versie van het nieuws
DE BRAIN DRAIN VAN TURKIJE NAAR NEDERLAND STOPT NIET…
Het aantal Turkse ingenieurs dat vanuit de Turkse defensie-industrie bij ASML is binnengekomen is opgelopen tot 1300.
De Nederlandse regering wil echter de werving van extern personeel bij het bedrijf, dat 28 duizend werknemers heeft, verbieden.
De CEO van ASML, ‘s werelds grootste en enige chipfabrikant, zegt: “We kunnen niet zonder hen” en dreigt het bedrijf uit Nederland te verplaatsen.
Ethem Emre, voorzitter van de Stichting Kamer van Koophandel Nederland-Turkije, “Turkse medici kunnen het personeelstekort van Nederland oplossen, vooral in de gezondheidszorg”.
İlhan KARAÇAY onderzocht en schreef:
Wist je dat Turkije, dat ooit ongeschoolde arbeid exporteerde naar Europa, nu een braindrain maakt naar datzelfde Europa, inclusief ingenieurs?
Ja, ja, de kinderen en kleinkinderen van ooit verachte Turkse vuilnismannen hebben die vuile kleren van zich afgegooid en zijn nu zakenmannen, dokters, advocaten, ingenieurs, onderwijzers, schrijvers, raadsleden, parlementsleden, senatoren, ministers en bijna premiers.
In plaats van de ‘arbeider’ Turken, die tot aan hun kont werden gecontroleerd toen ze van Turkije naar Europa werden gebracht, worden nu ‘ingenieur‘ Turken op gouden presenteerblaadjes uit hetzelfde Turkije gebracht.
Zestig jaar na de migratie van ‘ongeschoolde arbeiders’ (schoonmakers) uit Turkije, migreren nu officieel ‘geschoolde’ (expat) personeels naar Europa.
Er is letterlijk sprake van een ‘brain drain’.
De grootste en meest recente brain drain vindt plaats in het bedrijf ASML in Nederland.
De Nederlandse overheid is hier echter erg boos over. De overheid, die het uitbestedingsproces niet ziet zitten, maakt ASML boos omdat ze nog meer beperkingen wil opleggen.
ASML CEO Peter Wennink zei: “We kunnen niet zonder hen” en somde verschillende negatieve punten op die de overheid hen oplegt en dreigde: “In dit geval zullen we het bedrijf naar het buitenland verplaatsen”. Een van de beperkingen die Nederland wil opleggen is de export naar China.
De Nederlandse regering, die niet bestand is tegen de druk van de VS, is benieuwd hoe dit verbod zich zal ontwikkelen.
Er zijn mensen die deze braindrain van Turkije naar het buitenland zien als een voordeel en een nadeel.
Ik, als schrijver, wil daarentegen geen mening geven omdat ik alleen verplicht ben om over de ontwikkeling te schrijven, maar ik kan het niet nalaten om lovende woorden over de ontwikkeling te plaatsen.
Het Nederlandse ASML wordt als volgt beschreven:
“Opgericht in 1984, is het een gespecialiseerd bedrijf dat fotolithografiesystemen ontwikkelt die worden gebruikt om computerchips te produceren. Het is momenteel de grootste leverancier van fotolithografiesystemen voor voornamelijk de halfgeleiderindustrie en de enige leverancier van extreem ultraviolet lithografie (EUV) fotolithografiemachines ter wereld.
Het bedrijf werd in 1984 opgericht als een joint venture tussen de Nederlandse bedrijven Advanced Semiconductor Materials International (ASMI) en Philips. Het hoofdkantoor van ASML is gevestigd in Veldhoven, Nederland. Dit is ook de locatie voor onderzoek, ontwikkeling, productie en assemblage.
Fotolithografiemachines van ASML worden gebruikt bij de productie van computerchips. In 2010 had ASML een aandeel van 67 procent in de wereldwijde verkoop van lithografiemachines.
De producten van het bedrijf maken de productie mogelijk van microchips met kenmerken zo klein als een paar nanometer. De lithografiesystemen van ASML gebruiken lasers om patronen te projecteren op met fotoresist gecoate wafers, die vervolgens worden gebruikt om microchips te maken.
ASML biedt een reeks lithografiesystemen, waaronder diep ultraviolet (DUV) en extreem ultraviolet (EUV) systemen. DUV-systemen worden gebruikt voor de productie van kleinere en complexere microchips, terwijl EUV-systemen de productie van nog kleinere en geavanceerdere microchips mogelijk maken. De EUV-systemen van ASML maken gebruik van een speciaal type laser dat zeer korte golflengten licht kan produceren, waardoor de productie van microchips met kenmerken ter grootte van een paar atomen mogelijk wordt.”
ASML, ‘s werelds grootste en enige fabrikant van chipmachines, heeft 28.000 mensen in dienst. De werknemers zijn afkomstig uit 120 landen.Turkije, met 1300 werknemers, staat op de 8e plaats in de top 10 van landen, Duitsland, de VS, Thailand, China, Zuid-Korea, India, België, Japan en Ierland.
NEDERLAND KAMPT MET PERSONEELSTEKORT IN ELKE BRANCHE
Ethem Emre, voorzitter van de Stichting Kamer van Koophandel Nederland-Turkije, stelt dat Nederland kampt met een personeelstekort in elke branche: “Turkse zorgprofessionals kunnen het personeelstekort in Nederland oplossen, vooral in de gezondheidszorg”.
De Nederlandse journalist Philip van de Poel publiceerde een interview met Ethem Emre over dit onderwerp.
‘Zorgbrug met Turkije kan Nederlandse zorg ontlasten’
Groeiende vraag, stijgende kosten en personeelsgebrek doen het Nederlandse zorgstelsel in haar voegen kraken. Turkije kan uitkomst bieden, denkt voorzitter Ethem Emre van de Stichting Kamer van Koophandel Nederland-Turkije. “De zorg loopt in Nederland steeds meer vast. De Turkse zorg kan door de enorme capaciteit een alternatief bieden”, aldus Emre. “Mijn droom is een zorgbrug tussen Nederland en Turkije.”
De zorgbrug die Emre voor ogen staat, heeft twee ankerpunten: een groeiend, kosteneffectief behandelaanbod in Turkije en een overschot van Turkse zorgprofessionals die in Nederland aan de slag zouden kunnen. “In Turkije worden jaarlijks 60.000 verpleegkundigen opgeleid. Waarom zouden we niet met speciale programma’s, bijscholing en taalcursussen in Turkije mensen klaar stomen om hier in te zorg te werken?”
Affiniteit
Naast de leniging van de personele nood kent de inzet van Turkse zorgprofessionals volgens Emre nog andere voordelen. “Turkije is een land waar Nederland al affiniteit mee heeft. Turken hebben hier al vanaf begin jaren zestig een bestaan opgebouwd. Een Turk voelt zich hier niet vreemd. Waarom zou je mensen halen die hier nog moeten aarden? Turken zijn dat al. Dus pak eerst die mogelijkheid alvorens naar Singapore, Maleisië of een ander ver land te gaan.”
Cultuur-sensitieve zorg
Turks zorgpersoneel kan volgens Emre ook een impuls geven aan cultuursensitieve zorg. “Ik hoor geregeld dat Turkse patiënten zich in Nederlandse ziekenhuizen onbegrepen voelen. Op papier zijn er initiatieven richting cultuur-sensitieve zorg, maar in de praktijk wordt er niet genoeg mee gedaan. De huidige zorgverleners hebben kennis te kort. Zelfs binnen de Turkse doelgroep heb je veertig etnische groepen. Via dialoog krijg je daar oog voor.”
Overschot
Critici zullen zich afvragen of Nederland goed opgeleide professionals uit Turkije mag weghalen. “Er is een overschot in Turkije”, reageert Emre. “En mensen verdienen hier het driedubbele, dus waarom zouden ze niet mogen komen als ze een andere toekomst willen? Bij ASML in Eindhoven werken inmiddels 1.300 Turkse ingenieurs. Daar hoor je niemand over.”
Dat de animo om buiten Nederland te werven een flinke knauw heeft gekregen na de laatste verkiezingen, vindt Emre evenmin een argument. “Laten we naar de belangen van Nederland kijken. Als je zorgpersoneel nodig hebt, moet je het halen. Anders hebben we straks geen zorg meer.”
Breed zorgaanbod
Naast menskracht heeft Turkije volgens Emre ook een steeds groter behandelaanbod te bieden. “Mensen in West-Europa denken bij de zorg in Turkije nog steeds aan schoonheidsbehandelingen en haartransplantaties. Maar het aanbod is heel breed. Neurologie, hartchirurgie, kankerzorg, alles is nu mogelijk. Turkije wil bewust een internationaal zorgcentrum worden. Mensen uit het Midden-Oosten en de Golfstaten, maar ook de Balkan hebben dat al ontdekt. In Turkije kom je niet op een wachtlijst. Binnen een week heb je een uitslag en een behandeling. En je wordt tijdens je verblijf als een VIP behandeld.”
Ethem Emre, die ik interviewde nadat bovenstaand interview was gepubliceerd, zei: “De Kamer van Koophandel Nederland-Turkije is een stichting zonder winstoogmerk die zich richt op het ontwikkelen van handels- en zakelijke contacten tussen beide landen. In de tien jaar sinds de oprichting is de stichting vooral actief geweest in sectoren als aardappelen, groenten en fruit (groente en fruit), auto-industrie (onderdelen en semi-assemblage), machines, textiel en gezondheid.”
Amsterdam’daki ilk iftar sofrası THY’nin oldu. İftara, Lahey Büyükelçimiz Selçuk Ünal, Azerbaycan Lahey Büyükelçisi Rahman Mustafayev, Amsterdam Başkonsolosumuz Mahmut Burak Ersoy, Deventer Başkonsolosumuz M. Hakan Cengiz, Din Hizmetleri Müşaviri Ömer Özgül, Türk Sivil Toplum Kuruluşları’nın başkanları ve üyeleri ile birçok turizmci katıldı.
Hollanda’daki iftar sofraları, hem resmi makamların hem de Sivil Toplum Kuruluşları’nın yoğun çabalarıyla devam ediliyor.
Bu anlamlı buluşmalar, ülkedeki çeşitliliği ve birlikteliği pekiştirirken, Ramazan’ın güzelliklerini tüm topluma ulaştırıyor.
Övgülerin yanında, aşırı bir şekilde düzenlenerek yapılan gösterişli etkinliklerin, toplumda hoşnutsuzluk yarattığı ileri sürülüyor ve sadelik isteniyor.
Ramazan ayının başlamasıyla birlikte, tüm dünyada olduğu gibi, Hollanda’da da şehirler ve sokaklar renkli ve dopdolu iftar sofralarıyla şenlenmeye başladı. Türk Sivil Toplum Kuruluşları’nın düzenlemekte olduğu bu özel yemekler, ülkenin önde gelen isimlerini bir araya getirecek, Hollanda devlet büyüklerinin, Müslüman toplumunun iftar davetini kabul etmesi ise büyük yankı uyandıracak. Devlet büyüklerinin bu anlamlı jestleri, İslam dünyasında sevinçle karşılanırken, ırkçıları rahatsız edecek.
Hollanda’daki iftar sofraları, hem resmi makamların hem de Sivil Toplum Kuruluşları’nın yoğun çabalarıyla organize edilmeye devam ediliyor. Bu anlamlı buluşmalar, ülkedeki çeşitliliği ve birlikteliği pekiştirirken, Ramazan’ın güzelliklerini tüm topluma ulaştırıyor.
Maneviyatın ve güzelliklerin doruklara ulaştığı Ramazan ayı, Amsterdam’da bir kez daha paylaşım ve dayanışmanın zirvesine çıktı. İftar sofraları, sadece mideye değil, kalplere de dokunuyor, bereketiyle bütün şehri kuşatıyor.
Bu yılın ilk büyük iftar sofrası, Türk Hava Yolları’nın Amsterdam Müdürlüğü’nden geldi. İftar sofrası, ülkemizin gururu olan THY’nin, Amsterdam Müdürü Şerafettin Ekici ve Kargo Satış Müdürü Muhammet Raşit Yılmaz’ın ev sahipliğinde, Corendon Oteli’nin muhteşem salonlarında gerçekleşti.
Protokol masası
Programa, Lahey Büyükelçimiz Selçuk Ünal, Azerbaycan Lahey Büyükelçisi Rahman Mustafayev, Amsterdam Başkonsolosumuz Mahmut Burak Ersoy, Deventer Başkonsolosumuz M. Hakan Cengiz, Din Hizmetleri Müşaviri Ömer Özgül, Türk Sivil Toplum Kuruluşları’nın başkanları ve üyeleri ile birçok turizmci katıldı.
THY Amsterdam Müdürü Şerafettin Ekici, THY’nin yeni uçuşları hakkında ayrıntılı bilgiler sunarak, havayolu şirketinin genişleyen hizmet ağının önemini vurgularken şunları söyledi:
“Türk Hava Yolları olarak Amsterdam’dan Günde 5 sefer İstanbul Havalimanı’na, 2 sefer Sabiha Gökçen Havalimanı’na ve haftada 1 kez Esenboğa Havalimanına seferlerimizi gerçekleştiriyoruz. Bu seferler sayesinde bir günde çok yüksek sayıda yolcuya dokunuyoruz, seyahatlerini güvenli şekilde sağlıyoruz.
Havalimanı satış ofisimizi 1 Nisan itibarıyla açıyoruz. Bütün biletleme, değişiklik, iade, fazla bagaj ödemeleri bu ofisimizde görev alacak olan THY personeli tarafından yapılacak
1 Nisan’dan itibaren AJET ayrı havayolu olarak uçmaya başlıyor. Biletler AJET sisteminden satılmaya başlandı.
Çok iddialı 2033 hedeflerimiz bulunuyor. Yeni uçak siparişlerimizle birlikte filodaki uçak sayımızın 2033 yılında 800’ü aşması planlanıyor. Taşıdığımız yolcu sayısının 2033 yılında 170 milyonun üzerine çıkması hedefleniyor. Çalışan sayısının 150 bin’e ulaşması hedefleniyor. Avustralya Melbourne uçuşlarımızın açılmasıyla birlikte 130 ülkede 346 destinasyona uçuyoruz. Artık Türk Hava Yolları 6 kıtaya da uçuşlarını gerçekleştiriyor.”
Ekici’den sonra söz alan Lahey Büyükelçimiz Selçuk Ünal, THY yetkililerine yaptıkları başarılı çalışmalar için teşekkür ederek, Türkiye-Hollanda arasındaki ilişkilerin güçlendiğinin altını çizerken şöyle konuştu:
“Türkiye Cumhuriyeti ile Hollanda arasındaki Dostluk Anlaşması’nın imzalanmasının 100. yıldönümü faaliyetleri düzenlediğimiz bu yıl, Ramazan’da sizlerle bir araya gelmek mutluluk verici.
Öncelikle hepinize hayırlı Ramazanlar diliyorum. Allah ibadetlerinizi ve hayırlarınızı kabul etsin. Bu Ramazan’ın ülkemize ve tüm İslam ülkelerine barış, huzur, bereket ve sağlık getirmesini temenni ediyorum. THY’ye de bol kazançlar diliyoruz.
Ramazan ayı; rahmet ve ibadet ayı olduğu kadar, sevgi, hoşgörü ve dayanışma duygularını daha yoğun bir şekilde hatırlamamıza vesile olur.
Ramazan; aynı zamanda yüce dinimizin merhametini, hakkaniyetini, emir kıldığı ahlaki ilkelerini tüm insanlığa bir kez daha hatırlatır. Bu bereketli ayda bize verilenlere şükrederken, aynı zamanda darda kalanlara yardım etme ayıdır.
Sizler ülkemizde meydana gelen depremler vesilesiyle bu birlik ve dayanışma duygularını geçen Ramazan ayında en üstün şekilde sergilediniz. Depremlerde ülkemiz ve milletimiz göstermiş olduğunuz bu örnek birlik ve dayanışma için kalbi duygularla hepinize teşekkür ediyorum. O dönemde her zamankinden daha yakın çalıştığımız THY’ye de şükranlarımızı tekrarlıyoruz.
2023’de Amsterdam THY Ofisi’nin 1967’de açılmış olması çok önemlidir. 428 uçak, 170 milyon yolcu ve 345 havaalanına uçuş yapması ile THY göz bebeğimizdir.
THY Amsterdam Müdürlüğümüze bu güzel düzenleme ve davetleri için teşekkür ediyoruz. Şerafettin Bey’e ve tüm mesai arkadaşlarına, mesai arkadaşlarımıza ayrıca teşekkür ediyorum.
Ramazan ayını aileleriniz ve sevdikleriniz ile birlikte sağlık, huzur, bereket içinde geçirmenizi can-ı gönülden diliyorum, saygı ve teşekkürlerimi sunuyorum.”
Büyükelçimizin konuşmasından sonra gelen iftar saatinde kuran okundu ve çorba servisinden sonra açık büfeden yemekler alındı.
İftar sofrası vesilesiyle, uzun zamandır birbirlerini görmeyen dostlar ve meslektaşlar geç saatlere kadar sohbet ettiler.
Değerli okurlarım, Hollanda’da çok yaygın bir şekilde yapılmakta olan iftar sofralarının ilkini yukarıda okudunuz. Bundan sonra her gün birkaç yerde yapılacak olan yüzlerce iftar sofrasına davetliyim. Bu davetlerin hepsine gitmek tabii ki imkânsızdır. Bu vesile ile, gidemeyeceğim organizasyonlar için şimdiden özür dilerim.
RAMAZAN, ORUÇ VE İFTAR HAKKINDAKİ YORUMUM
Oruç, sadece dini bir vecibe olmanın ötesinde, sağlık açısından da önemli bir pratiğe işaret eder.
Hz. Muhammed (s.a.v), orucun sadece açlık ve susuzlukla sınırlı olmadığını, aynı zamanda kişinin nefis terbiyesine, sabrın gelişmesine ve manevi bir arınmaya hizmet ettiğini belirtmiştir.
O, oruç ibadetinin, bedensel ve ruhsal sağlığı koruyarak insanın kendini kontrol etmesini, sabretmesini ve manevi olarak güçlenmesini sağladığını öğretmiştir.
Hz. Muhammed, orucun sağlık üzerindeki olumlu etkilerine de dikkat çekmiştir.
Özellikle oruç tutmanın sindirim sistemini dinlendirerek, sindirim sorunlarını azalttığı, vücudun detoksifikasyonunu sağladığı ve kilo kontrolüne yardımcı olduğu belirtilmiştir.
Dolayısıyla, oruç sadece dini bir vecibe olmakla kalmaz, aynı zamanda bedensel ve ruhsal sağlık için de önemli bir pratiği ifade eder. Hz. Muhammed’in öğretileri, orucun sadece açlık ve susuzlukla değil, aynı zamanda insanın manevi ve bedensel iyiliği için bir fırsat olduğunu vurgular.
İftar sofraları, özellikle bazı firmalar tarafından aşırı bir şekilde düzenlenerek yapılan gösterişli etkinlikler, toplumda hoşnutsuzluk yaratabilir. Bu aşırılık, özellikle ekonomik sıkıntı içinde olan veya daha mütevazı yaşam standartlarına sahip olan insanlarda kızgınlık ve hatta huzursuzluk yaratabilir.
İftar sofraları, aslında paylaşma, birlik ve dayanışma duygularını pekiştirmek için düzenlenen özel etkinliklerdir. Ancak bu amaçtan saparak aşırı lüks ve israfa yol açanlar da oluyor. Bu durumda, asıl hedef olan, manevi ve sosyal bağların güçlenmesi yerine, gösteriş ve lüksün öne çıkmasıyla, asıl ruhu ve amacı zedeliyorlar.
İftar sofralarının daha mütevazı olması, toplumsal dengeyi korumak, her kesimin katılımını teşvik etmek ve paylaşma kültürünü daha etkin bir şekilde yaşatmak için önemlidir. Mütevazi iftar sofraları, manevi değeri ön plana çıkarırken, israftan kaçınarak daha geniş bir kesimin katılımını sağlayabilir ve toplumda daha pozitif bir etki yaratabilir. Bu şekilde, herkesin Ramazan ayını eşit ve adil bir şekilde yaşayabileceği bir ortam oluşturulmalıdır.
Değerli Okurlarım,
Türkiye’de olduğu için THY’nin iftar sofrasına katılamayan dostum, Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör, Ramazan ile ilgili olarak ‘Happy Ramadan’ başlıklı güzel ve ilginç bir yorum yazmış. Bu yorum henüz yayınlanmadı. Bu yorum bir şekilde elime geçti. Haberde sözü edilen ‘Happy ramadan’ fotoğraflarını buldum ve kendisinin iznini almadan bu yorumu haberimin altına ekliyorum. Yani Veyis’e haber atlatıyorum.
Kusura bakmasın!
Happy Ramadan
Amsterdam, Frankfurt, Londra, Berlin, Köln gibi bir çok şehir bu yıl Ramazan’ı sokaklarını süsleyerek karşıladı. Ramazan kutlamaları kapsamında “Happy Ramadan” mahyası, Ramazan’ın ilk gününden itibaren, Avrupa şehirlerinin sokaklarını ve meydanlarını süsledi. Işıklandırılarak yapılan kutlamalar, genellikle Türklerin ve Müslümanların bireysel başarılarıyla oldu. Kentin, aynı zamanda sosyolojisini de yansıtan bu hareketlilik, her ne kadar bazı Avrupalılar hemfikir olmasalar da, Avrupa’nın çok kültürlü bir kıta olduğunun somut göstergesidir.
‘Happy Ramadan’ sokak sülemelerine verilecek örneklere geçmeden önce, on yıllar önce Avrupa halkının Ramazanlarla tanışmasına kısaca değinmek isterim.
Gazeteler, 1980’li yıllarda Ramazan’ın geldiğini, Müslümanların Ramazan boyu neler yaptıklarını, köşe yazıları ve sokak söyleşileri ile duyururlardı. Örneğin, o yıllarda Hollanda’nın günlük gazetelerinden Trouw’da yayınlanan bir haber başlığı “Gece yanan ışıklar” şeklindeydi. Yazar, gece saat dörtte kalkarak, Amsterdam’ın de Pijp mahallesindeki evlerde yanan ışıklara bakıp, Müslümanların oruç tutmak için sabaha karşı sahur yaptıklarını anlatmaktaydı.
Sonraki yıllarda, özellikle Ramazan’ın kasım, aralık, ocak, şubat, mart aylarına denk geldiği yıllarda, Türklerin ve diğer Müslümanların organize ettikleri iftarlara daha çok Hollandalılar katıldı. Öyle ki, Amsterdam Türkevi’nin bir ay süren çok yönlü Ramazan etkinliklerine, iftar ve devamında yapılan kültürel etkinliğine, karar vericilerin, siyasetçilerin, gazetecilerin ve farklı toplumlardan kuruluş temsilcilerinin katıldığı bir vakıadır. Zira programlara katılan Hollandalı Müslüman konuşmacılar, İslam, oruç, ramazan hakkında merak edilenleri anlatıyordu.
İşte bu faailyetlerden hareketle, geçtiğimiz hafta, vasiyeti doğrultusunda Konya’da toprağa verilen Hollandalı gazeteci ve yazar ile birlikte “Ramadan meer dan vasten” (Ramazan oruç tutmaktan ibaret değildir) kitabını yayınlamıştık.
Yakın geçmiş dönemde ise, yine Hollanda gazetelerinin, Müslümanlarla söyleşileri başta olmak üzere, bakanlıklar, belediyeler ve oruç tutan Müslümanların iş yerleri ve arkadaş çevrelerince düzenlenen iftar programlarıyla Ramazan’a büyük bir ilginin gösterildiğini ifade edebiliriz. Avrupa’nın başkentlerinde organize edilen sokak iftarlarını da belirtmemiz gerekiyor. Bu süreç, kanaatimce, Ramazan’ın Avrupa ülkelerinde kurumsallaştığını, kabul gördüğünü, hesaba aldındığının da açıkca bir göstergesidir.
Son yıllarda ve özellikle bu yıl ise, çok özel yapılan çalışmalarla bazı Avrupa kentlerinin meydanları ve sokakları Ramazan’ın gelmesiyle ışıklandırılarak süslendi.
Amsterdam’da Happy Ramadan gece ve gündüz görüntüleri
Örneğin, Amsterdam’ın Nieuw West bölgesindeki ‘40-45 Meydanı’, o bölgedeki Türk esnaflarının girişimi ve siyasetçilerin desteğiyle “Happy Ramadan” mahyasının yer aldığı sokak süslemeleri ile ışıklandırıldı ve sosyal medyadan duyuruldu.
Frankfurt’ta Happy Ramadan gündüz ve gece görüntüleri
Frankfurt’un en ünlü caddesi ‘GroBe Bockenheimer’, 10 Mart’tan itibaren, Ramazan’ın ruhunun yansıtılması amacıyla “Happy Ramadan” mahyaları, yıldızlar ve hilallerle donatıldı. Bu etkinlik Kent Konseyi tarafından gerçekleştirildi.
Diğer taraftan, RTL TV’nin yaptığı anket sonuçlarına göre, Almanların %92’i, Ramazan nedeniyle bazı sokakların süslenmesine karşı olsa da, Köln’lü beş Müslüman kızın, tam bir yıl uğraşıp hazırladıkları Hilal şeklindeki Ramazan süslemesi, Köln’ün işlek caddelerinin birinde sergileniyor.
Avrupa’da Ramazan etkinlikleri çerçevesinde bu ve benzeri yeni gelişmeler yaşanırken, bazı kurum ve kuruluşlarımız, bu yıl, geleneksel iftar progralarını Filistin’e yardıma dönüştürmüşler. Bunun yanı sıra, her yıl olduğu gibi, kuruluşlarımız bu Ramazan’da da büyük salonlarda verdikleri iftar programlarıyla göz dolduruyorlar. Sosyal medyadan paylaşılan fotograflardan, programlara müthiş bir katılımın olduğu görülüyor.
Ramazan, Avrupa’da her geçen yıl daha da kurumsallaşıyor. Avrupa kültür değerleri içerisinde yerini alıyor. Bununla birlikte, Ramazan, bir taraftan kendi aramızdaki ilişkilerin yenileşmesi diğer taraftan da içinde yaşadığımız ülke insanı ve kurumlarıyla ilişkilerin düzene sokulması fırsatını vermektedir. Ramazan, elbette, bu sosyal içeriği yanı sıra, kişisel gelişmenin, rahmet, mağfiret ve kurtuluşun da sunulduğu bir aydır. Happy Ramadan…
BERICHT IN HET NEDERLANDS (ZONDER FOTOS)
AFGEZIEN VAN DE VERZWAKKING VAN ISLAMITISCHE TRADITIES, ZIJN DE STRATEN VAN EUROPA EN AMERIKA GEKLEURD MET IFTAR-TAFELS…
THY organiseerde de eerste iftar in Amsterdam. Ambassadeur in Den Haag Selçuk Ünal, Ambassadeur van Azerbeidzjan in Den Haag Rahman Mustafayev, Consul-generaal van Amsterdam Mahmut Burak Ersoy, Consul-generaal van Deventer M. Hakan Cengiz, Religious Services Counsellor Ömer Özgül, voorzitters en leden van Turkse NGO’s en vele toeristische professionals woonden de iftar bij.
Iftar-tafels in Nederland gaan door met de intensieve inspanningen van zowel officiële autoriteiten als niet-gouvernementele organisaties.
Deze betekenisvolle bijeenkomsten versterken de diversiteit en eenheid in het land en brengen de schoonheid van de Ramadan over op de hele samenleving.
Naast de lofprijzing wordt beweerd dat overdadig georganiseerde en opzichtige evenementen onvrede veroorzaken in de samenleving en eenvoud wordt geëist.
Met het begin van de Ramadan zijn steden en straten in Nederland, net als in de rest van de wereld, feestelijk aangekleed met kleurrijke en volle iftar-tafels. Deze speciale maaltijden, georganiseerd door Turkse NGO’s, brengen de leidende namen van het land samen en de aanvaarding van de iftar-uitnodiging van de moslimgemeenschap door de Nederlandse staatslieden zal een grote weerklank creëren. Terwijl dit betekenisvolle gebaar van de staatsoudsten met vreugde zal worden verwelkomd in de islamitische wereld, zal het de racisten verontrusten.
Iftar-tafels in Nederland worden nog steeds georganiseerd met intensieve inspanningen van zowel officiële autoriteiten als niet-gouvernementele organisaties. Deze betekenisvolle bijeenkomsten versterken de diversiteit en eenheid in het land en brengen de schoonheid van de Ramadan naar de hele samenleving.
Ramadan, een maand van spiritualiteit en schoonheid, heeft in Amsterdam opnieuw het hoogtepunt van delen en solidariteit bereikt. Iftar-tafels raken niet alleen de magen maar ook de harten en omringen de hele stad met haar overvloed.
De eerste grote iftar-tafel van dit jaar werd georganiseerd door de Amsterdam Directorate van Turkish Airlines. De iftar tafel vond plaats in de prachtige zalen van het Corendon Hotel, gehost door Şerafettin Ekici, Amsterdam Director en Muhammet Raşit Yılmaz, Cargo Sales Manager van Turkish Airlines, de trots van ons land.
Het programma werd bijgewoond door Selçuk Ünal, ambassadeur van Turkije in Den Haag, Rahman Mustafayev, ambassadeur van Azerbeidzjan in Den Haag, Mahmut Burak Ersoy, consul-generaal van Turkije in Amsterdam, M. Hakan Cengiz, consul-generaal van Turkije in Deventer, Ömer Özgül, adviseur religieuze diensten, hoofden en leden van Turkse NGO’s en vele toeristische professionals.
Şerafettin Ekici, Manager THY Amsterdam, presenteerde gedetailleerde informatie over de nieuwe vluchten van THY en benadrukte het belang van het groeiende servicenetwerk van de luchtvaartmaatschappij:
“Als Turkish Airlines vliegen we 5 keer per dag van Amsterdam naar Istanbul Airport, 2 keer naar Sabiha Gökçen Airport en 1 keer per week naar Esenboğa Airport. Dankzij deze vluchten raken we een zeer groot aantal passagiers op een dag en zorgen we ervoor dat ze veilig reizen.
Vanaf 1 april openen we ons verkoopkantoor op de luchthaven. Alle ticketuitgifte, wijzigingen, restitutie en overbagage betalingen zullen worden afgehandeld door THY-personeel dat in dit kantoor zal werken.
Vanaf 1 april vliegt AJET als een aparte luchtvaartmaatschappij. Tickets worden nu verkocht via het AJET-systeem.
We hebben zeer ambitieuze doelen voor 2033. Met onze nieuwe vliegtuigbestellingen is het de bedoeling dat de vloot in 2033 meer dan 800 vliegtuigen telt. We willen in 2033 meer dan 170 miljoen passagiers vervoeren. Het aantal werknemers zal naar verwachting 150 duizend bedragen. Met de opening van onze vluchten naar Melbourne, Australië, vliegen we nu naar 346 bestemmingen in 130 landen. Turkish Airlines vliegt nu naar 6 continenten.”
Selçuk Ünal, ambassadeur van Turkije in Den Haag, nam het woord na de heer Ekici en bedankte de ambtenaren van het THY voor hun succesvolle werk en onderstreepte de versterking van de betrekkingen tussen Turkije en Nederland:
“Het is een genoegen om samen met u te komen tijdens de Ramadan dit jaar, wanneer we activiteiten organiseren voor de 100ste verjaardag van de ondertekening van het Vriendschapsverdrag tussen de Republiek Turkije en Nederland.
Allereerst wens ik u allen een voorspoedige Ramadan en moge Allah uw aanbidding en goede daden accepteren. Ik wens dat deze Ramadan vrede, rust, voorspoed en een goede gezondheid zal brengen aan ons land en alle islamitische landen. Ook wensen wij U overvloedige winst toe.
De Ramadan is niet alleen een maand van barmhartigheid en aanbidding, maar ook een gelegenheid voor ons om intenser stil te staan bij de gevoelens van liefde, tolerantie en solidariteit.
Tegelijkertijd herinnert de Ramadan de hele mensheid opnieuw aan de barmhartigheid, eerlijkheid en morele principes die onze grote religie voorschrijft. Terwijl we dankbaar zijn voor wat ons gegeven wordt in deze gezegende maand, is het ook de maand van het helpen van mensen in nood.
Jullie hebben deze gevoelens van eenheid en solidariteit op de meest uitmuntende manier laten zien tijdens de afgelopen Ramadan naar aanleiding van de aardbevingen in ons land. Ik dank u allen oprecht voor deze voorbeeldige eenheid en solidariteit die u ons land en onze natie heeft getoond tijdens de aardbevingen. Wij herhalen ook onze dankbaarheid aan THY, met wie wij in die periode nauwer dan ooit hebben samengewerkt.
Het is heel belangrijk dat het Amsterdamse THY-kantoor in 2023 werd geopend in 1967. Met 428 vliegtuigen, 170 miljoen passagiers en vluchten naar 345 luchthavens is THY onze oogappel.
We willen het directoraat THY Amsterdam bedanken voor deze mooie organisatie en uitnodiging. Ik wil ook de heer Şerafettin en al zijn collega’s, onze collega’s, bedanken.
Ik wens u oprecht toe dat u de maand Ramadan doorbrengt met uw families en geliefden in gezondheid, vrede en voorspoed, ik toon u mijn respect en dank.”
Na de toespraak van de ambassadeur werd tijdens de iftar de Koran gereciteerd en nadat de soep was opgediend, werd het eten van het open buffet gehaald.
Ter gelegenheid van de iftar-tafel kletsten vrienden en collega’s die elkaar lang niet gezien hadden tot in de late uurtjes.
Beste lezers, jullie hebben hierboven de eerste van de iftar-tafels gelezen, die in Nederland op grote schaal worden georganiseerd. Vanaf nu ben ik uitgenodigd voor honderden iftar-tafels die dagelijks op verschillende plaatsen worden gehouden. Het is natuurlijk onmogelijk om naar al deze uitnodigingen te gaan. Bij deze gelegenheid verontschuldig ik me alvast voor de organisaties die ik niet zal kunnen bijwonen.
MIJN COMMENTAAR OP RAMADAN, VASTEN EN IFTAR
Vasten is niet alleen een religieuze verplichting, maar ook een belangrijke praktijk voor de gezondheid.
De Profeet Mohammed (PBUH) verklaarde dat vasten niet alleen beperkt is tot honger en dorst, maar ook dient voor zelfdiscipline, de ontwikkeling van geduld en spirituele zuivering.
Hij onderwees dat de aanbidding van het vasten iemand in staat stelt zichzelf te beheersen, geduldig te zijn en zichzelf geestelijk te versterken door de lichamelijke en geestelijke gezondheid te behouden.
Profeet Mohammed vestigde ook de aandacht op de positieve effecten van vasten op de gezondheid.
In het bijzonder werd gesteld dat vasten de spijsvertering tot rust brengt, spijsverteringsproblemen vermindert, het lichaam ontgift en helpt om het gewicht onder controle te houden.
Vasten is dus niet alleen een religieuze observatie, maar ook een belangrijke praktijk voor lichamelijke en geestelijke gezondheid. De leer van de Profeet Mohammed benadrukt dat vasten niet alleen gaat over honger en dorst, maar ook een kans is voor het spirituele en fysieke welzijn van de mens.
Iftar-tafels, vooral overdadig georganiseerde evenementen door sommige bedrijven, kunnen onvrede veroorzaken in de samenleving. Deze buitensporige organisatie kan wrevel en zelfs rusteloosheid veroorzaken, vooral bij mensen die in economische moeilijkheden verkeren of een bescheiden levensstandaard hebben.
Iftar-tafels zijn eigenlijk speciale evenementen die worden georganiseerd om gevoelens van delen, eenheid en solidariteit te versterken. Er zijn echter mensen die van dit doel afwijken en tot buitensporige luxe en verspilling leiden. In plaats van de spirituele en sociale banden te versterken, wat het hoofddoel is, beschadigen ze in dit geval de oorspronkelijke geest en het oorspronkelijke doel door de nadruk te leggen op opzichtigheid en luxe.
Het is belangrijk dat iftar-tafels bescheidener zijn om het sociale evenwicht te bewaren, de deelname van alle segmenten aan te moedigen en de cultuur van het delen beter levend te houden. Bescheiden iftar-tafels kunnen, terwijl ze de spirituele waarde benadrukken en verspilling vermijden, zorgen voor de deelname van een breder scala aan mensen en een positievere impact op de samenleving creëren. Op deze manier moet een omgeving worden gecreëerd waarin iedereen de ramadan gelijk en eerlijk kan beleven.
Beste lezers
Mijn vriend Veyis Güngör, voorzitter van het Turkevi Research Centre, die niet aanwezig kon zijn bij het iftar diner van THY omdat hij in Turkije was, schreef een mooi en interessant commentaar over de Ramadan getiteld ‘Happy Ramadan’. Dit commentaar is nog niet gepubliceerd. Dit commentaar is op de een of andere manier in mijn handen gekomen. Ik vond de ‘Happy Ramadan’ foto’s die in het nieuwsartikel worden genoemd en ik voeg dit commentaar toe onder mijn nieuwsartikel zonder zijn toestemming te vragen. Met andere woorden, ik laat Veyis vrijuit gaan.
Mijn excuses!
Happy Ramadan
Veel steden zoals Amsterdam, Frankfurt, Londen, Berlijn en Keulen verwelkomden dit jaar de Ramadan door hun straten te versieren. Als onderdeel van de Ramadan vieringen versierden “Happy Ramadan” noklichten de straten en pleinen van Europese steden vanaf de eerste dag van de Ramadan. De verlichte vieringen waren meestal gerelateerd aan de individuele prestaties van Turken en moslims. Deze mobiliteit, die ook de sociologie van de stad weerspiegelt, is een concrete aanwijzing dat Europa een multicultureel continent is, hoewel sommige Europeanen het daar misschien niet mee eens zijn.
Voordat ik verder ga met voorbeelden van ‘Happy Ramadan’ straatfeesten, wil ik kort ingaan op de kennismaking van het Europese publiek met de Ramadan tientallen jaren geleden.
In de jaren tachtig kondigden kranten de komst van de Ramadan en wat moslims deden tijdens de Ramadan aan door middel van columns en straatinterviews. Een nieuwsartikel in Trouw, een van de dagbladen van Nederland in die jaren, was bijvoorbeeld getiteld “Licht aan ‘s nachts”. De auteur beschreef hoe moslims om vier uur ‘s nachts opstonden, naar de brandende lichtjes in de huizen in de Amsterdamse wijk de Pijp keken en bij zonsopgang sahoer maakten om te vasten.
In de daaropvolgende jaren, vooral toen de ramadan samenviel met de maanden november, december, januari, februari en maart, woonden meer Nederlanders de iftar-maaltijden bij die door Turken en andere moslims werden georganiseerd. Het is zelfs een feit dat beleidsmakers, politici, journalisten en vertegenwoordigers van organisaties uit verschillende samenlevingen deelnamen aan de veelzijdige ramadanactiviteiten van het Turks Huis Amsterdam, die een maand duurden, de iftar en de culturele evenementen die daarna plaatsvonden. De Nederlandse moslimsprekers die deelnamen aan de programma’s spraken over de islam, het vasten en de ramadan.
Naar aanleiding van deze activiteiten hebben we vorige week het boek “Ramadan meer dan vasten” uitgegeven samen met de Nederlandse journalist en schrijver die volgens zijn testament in Konya begraven is.
In het recente verleden kunnen we stellen dat er een grote belangstelling is geweest voor de Ramadan met de interviews van Nederlandse kranten met moslims en de iftarprogramma’s georganiseerd door ministeries, gemeenten, werkplekken en vrienden van vastende moslims. We moeten ook de straat iftars noemen die in de hoofdsteden van Europa worden georganiseerd. Naar mijn mening is dit proces een duidelijke indicatie dat de Ramadan in de Europese landen geïnstitutionaliseerd, geaccepteerd en in acht genomen is.
De afgelopen jaren, en vooral dit jaar, zijn de pleinen en straten van sommige Europese steden verlicht en versierd met lichtjes met de komst van de Ramadan.
Zo werd het ’40-45 Plein’ in de Amsterdamse wijk Nieuw West op initiatief van Turkse winkeliers in de buurt en met steun van politici verlicht met straatversieringen met de “Happy Ramadan” rand, en aangekondigd op sociale media.
Vanaf 10 maart was de beroemdste straat van Frankfurt, de GroBe Bockenheimer, versierd met “Happy Ramadan” stralen, sterren en sikkels om de geest van de Ramadan te weerspiegelen. Dit evenement werd georganiseerd door de gemeenteraad.
Aan de andere kant is volgens de resultaten van een enquête van RTL TV 92 procent van de Duitsers tegen de versiering van sommige straten voor de Ramadan, maar de Ramadanversiering in de vorm van een halve maan, die vijf moslimmeisjes uit Keulen na een jaar hard werken hebben gemaakt, is te zien in een van de drukste straten van Keulen.
Terwijl deze en soortgelijke nieuwe ontwikkelingen plaatsvinden in het kader van de Ramadan-activiteiten in Europa, hebben sommige van onze instellingen en organisaties hun traditionele iftar-programma’s dit jaar omgezet in hulp voor Palestina. Daarnaast hebben onze organisaties, zoals elk jaar, deze ramadan indruk gemaakt met hun iftar-programma’s in grote zalen. Uit de foto’s die op sociale media zijn gedeeld, blijkt dat er een grote deelname is aan de programma’s.
De ramadan wordt elk jaar meer geïnstitutionaliseerd in Europa. Het neemt zijn plaats in binnen de Europese culturele waarden. Tegelijkertijd geeft de ramadan ons de gelegenheid om onze relaties met elkaar te vernieuwen, maar ook om nieuwe relaties aan te gaan met de mensen en instellingen van het land waarin we leven. Naast deze sociale inhoud is de Ramadan natuurlijk ook een maand van persoonlijke groei, barmhartigheid, vergeving en verlossing.
Ünlü sanatçı KARSU’nun sahne aldığı restoranın aşçıbaşısı olan Şenol Karaçay, yarın (Salı) Zaandam’da toprağa verilecek.
İyi aşçılığının yanında sesi de güzel olan rahmetli, arada bir Karsu ile mikrofon değiştirirdi.
(Haberin Hollandacası altta)
(Nederlandse versie van het bericht is onderaan)
Kıymet ablamın oğlu, öz yeğenimdi Şenol.
Mersin’deki Pompiepolis tesislerinde öğrenmiş olduğu aşçılığı, Amsterdam’da sürdürme şansına sahip oldu.
Hem de en ünlü restoranlarda…
Ünlü şarkıcı KARSU’nun babası Alparslan Dönmez’in işlettiği KİLİM rastoran, Şenol’un aşçılık yaptığı restoranlardan biriydi.
KARSU’nun, şarkıcılığa ilk adımlarını attığı bu restoranda, arada bir mikrofon değişikliği yapan Şenol da, güzel sesi ile şarkılar söylerdi.
Kilim Restoran’da aşçılık yapan Şenol (sağdan ikinci), aile efradı tarafından da sık sık ziyaret edilirdi.
Türk asıllı Bulgar eşinin kızından bir torun sahibi olan, yemeksever Türk ve Hollandalılar’ın sevgisini kazanan Şenol, önceki günkü ölümü ile sevenlerini üzdü.
Uzun süren bir rahatsızlığından sonra önceki gün vefat eden Şenol’un naaşı, yarın (12 Mart Salı) Zaandam Sultan Ahmet Camii’nde kılınacak cenaze namazından sonra, yine Zaandam’daki mezarlıkta toprağa verilecek.
İşlemleri Diyanet Vakfı Cenaze Fonu tarafından yürütülen Şenol’un toprağa verileceği mezarlığın adresi:
Wiboutstraat 282 Zaandam
Sultanahmet Camii adresi:
Poelenburg 156, 1504 NH Zaandam
AMSTERDAMSE FIJNPROEVERS VERLIEZEN HUN MEESTERKOK
Şenol Karaçay, die de chef-kok was van het restaurant waar de beroemde artiest KARSU optrad, wordt morgen (dinsdag) begraven in Zaandam.
De overledene, die behalve een goede kok ook een goede stem had, wisselde van tijd tot tijd van microfoon met Karsu.
Şenol was de zoon van mijn zus Kıymet, mijn eigen neef.
Hij leerde koken in de Pompiepolis in Mersin en kreeg de kans om verder te gaan in Amsterdam.
En in de meest beroemde restaurants…
KİLİM rastoran, gerund door Alparslan Dönmez, de vader van de beroemde zanger KARSU, was een van de restaurants waar Şenol als kok werkte.
In dit restaurant, waar KARSU haar eerste stappen in het zingen zette, zou Şenol af en toe de microfoon wisselen en liedjes zingen met zijn prachtige stem.
Şenol (tweede van rechts), die als kok werkte in Kilim Restaurant, werd vaak bezocht door familieleden.
Şenol, die een klein kind kreeg van dochter van zijn Bulgaarse vrouw van Turkse afkomst en die de liefde won van Turkse en Nederlandse fijnproevers, bedroefde zijn dierbaren met zijn overlijden de dag ervoor.
Het lichaam van Şenol, die de dag ervoor na een lang ziekbed overleed, zal worden begraven op de begraafplaats in Zaandam na het rouwgebed dat morgen (dinsdag 12 maart) zal worden verricht in de Sultan Ahmet Moskee in Zaandam.
Het adres van de begraafplaats waar Şenol zal worden begraven, waarvan de procedures worden uitgevoerd door de Religieuze Stichting Uitvaartfonds:
Wiboutstraat 282 Zaandam
Adres Sultan Ahmet Moskee:
Poelenburg 156, 1504 NH Zaandam
Babası İranlı, annesi Alman, doğum yeri Hollanda Haarlem, öldüğü yer Amsterdam ve gömüldüğü yer Konya.
Muhammed El-Fers, bir Mevlana hayranı olarak, kitabını yazdığı Konya’ya sevdalanmıştı.
Amsterdam Başkonsolosluğumuza mektupla başvurarak, ölünce Konya’da defnedilmeyi rica etti.
Müzisyen, turizm rehberi, film yönetmeni, senarist, gazeteci- yazar ve Mokum TV sahibi olan El-Fers, diplomatik kuralları alt-üst edici işlemler sonunda Akören’de gömüldü.
İlhan KARAÇAY derledi:
Dünyadaki insanoğlunun varlığından bu yana, ölümlerinden sonra toprağa gömülmeleri veya yakılmaları, kaçınılmaz bir gelenek olmuştur.
Ölenler genellikle bulundukları bölgelerde defin edilirler. Doğdukları yerden bir başka yere göç edenlerin çoğu da, öldükleri zaman, cenazeleri doğduğu yere taşınarak defnedilir.
Türk ve İslam geleneğine göre, ölenler çoğunlukla doğdukları ülkelerde defnedilir.
Türk yasalarına göre, Türkiye’de ölen yabancılar, ilgili merciler tarafından, bağlı oldukları konsoloslukları devreye sokarak, naaşları kendi ülkelerine gönderilirler. Sahipsiz kalan yabancının naaşı ise, yapılan resmi işlemlerden sonra Türkiye’de gömülür.
Yukarıda yazılanları, hemen hemen hepiniz biliyorsunuzdur. Bu konuda pek çok şey duymuşsunuzdur. Ama sanıyorum ki hiç birimiz, kendi ülkesinde ölen birinin naaşının, bir başka ülkeye götürülerek defnedildiğini duymamışızdır ve görmemişizdir.
İşte, yukarıda yazılan gelenek, sanıyorum ilk defa bozuldu ve Amsterdam’da ölen bir Hollandalı’nın naaşı, Konya’nın Akören ilçesine götürülerek defnedildi.
Gerek yasalar ve gerekse gelenek doğrultusunda, doğduğu veya yaşadığı ülkede öldükten sonra, cesetleri toprağa verilen veya yakılan insanlar, şimdi artık gelenek ve yasa dışı yollara başvurmaya başladılar.
Bana göre bu insanların ilki, babası İranlı, annesi Alman, doğum yeri Hollanda’nın Haarlem kenti, ölüm yeri Amsterdam olan Muhammed El-Fers, 3500 kilometre mesafedeki Konya’nın Akören ilçesinde gömülerek bu geleneği bozmuştur.
Muhammed El-Fers, Hollanda’da çok tanınan, şahsımın da dostu olan bir insandı. Az sonra tüm meziyetlerini yazacağım Muhammed, rahatsızlanıp bir yaşlılar evine sığındıktan sonra, Amsterdam Başkonsolosluğumuza aşağıdaki mektubu göndermişti:
T. C. Amsterdam Başkonsolosluğu
5 Mayıs 1950 tarihinde Haarlem’de doğdum. Amsterdam’da ikamet ediyorum. Elhamdülillah Müslümanım. Gazeteci ve yazarım. Mevlana ve Konya üzerine yayınlanmış kitaplarım var. Hollanda Diyanet Vakfı Cenaze Fonuna kayıtlıyım. Üyelik Numaram: 145748
Vefat edince, Konya’ya defnedilmek istiyorum. Cenaze işlemlerini Konya’da ikamet eden Hamza Ertaş (Meram Tapu Müdürü tel: 0090505 5873830) ve Mustafa Gök takip edeceklerdir.
Gereğinin yapılmasını rica ederim. Selamlarımla Mohamed El-Fers 19 Ekim 2019
Muhammed’in bu isteği karşısında harekete geçen başkonsolosluğumuz, gerekli işlemleri, alışılmışın dışında gerçekleştirdi.
28 Şubat Çarşamba sabahı, Muhammed’in kaldığı kompleksteki görevli, sabah kahvaltısını vermek üzere kapıyı çaldı. Kapı açılmadı. İçeriden her hangi bir ses de gelmedi. Ancak radyo açıktı. Kapı defalarca çalındı. Açılmayınca görevli şüphelendi ve polis çağırdı. Polis kapıyı kırıp içeri girdiğinde, radyo ve bilgisayarı açık olduğu halde Muhammed’in cansız bedenini, masa önünde yere yığılmış olarak buldu. Ambulans ve sağlık görevlileri de çağrılmıştı. İlk müdahale yapılmıştı ama, Muhammed çoktan ölmüştü.
Muhammed’in cansız cesedi ambulansa taşındı, kapı polis tarafından kilitlendi.
Muhammed El Fers yalnız yaşıyordu. Anne ve babası vefat etmiş ve yakın akrabası da yoktu. Diyanet Vakfı Cenaze Fonuna kayıtlı olduğunu bilen kapı komşusu Louise, cuma sabahı Diyanet Vakfı’nı aradı ve El Fers’in vefat ettiğini söyledi. Vakıf görevlileri önce Amsterdam polisini sonra Türkevi Başkanı Veyis Güngör’ü arayıp haber verdiler. Muhammed’in cenazesi nerede kimse bilmiyordu. HTIB Başkanı Mustafa Ayrancı dahil farklı kanallarla Muhammed’in cesedinin nerede olduğu araştırmaya başlandı. Tam bir belirsizliğe dönüşürken Muhammed’in arkadaşlarından Mourice Veldman, Veyis Güngör’ü arayıp, cesedin Zuidoost Cenaze İşleri Merkezi morgunda olduğunu söylediği zaman rahat bir nefes alındı.
Diyanet Vakfı mensupları, cuma günü akşam saatlerine doğru cenazeyi alıp, Vakfın Schiphol’deki morguna koydular.
Hafta sonuna denk gelmesi nedeniyle cenazenin Türkiye’ye götürülme işlemleri pazartesi yapıldı. T.C. Amsterdam Başkonsolosluğunun Cenaze Nakil Belgesi, polis raporu ve belediyeden uittteksel belgeleri hızlı bir şekilde alınıp, cenaze pazartesi akşam saat 22.30 THY uçağı ile Amsterdam’dan İstanbul’a, Salı sabahı da İstanbul’dan Konya’ya nakledildi. Cenaze Hollanda Diyanet Vakfı tarafından merhumun defnedileceği Akören İlçesi Belediyesine teslim edildi.
Muhammed’in cesedinin Konya’ya ulaşmasından sonra, orada bulunan dostları ilgilenmeye başladılar.
… ve tam bir Türkiye ve Konya hayranı olan El-Fers, Amsterdam’da yaşayan eski müzisyen, turizm rehberi, film yönetmeni, senarist, gazeteci- yazar ve Mokum TV sahibi bir Hollandalı Müslümandı. Türkiye hakkında pek çok kitap yazdı ve etkinliklere imza attı.
El-Fers’in cenaze töreni Konya gazetelerine şöyle yansıdı:
Hollandalı gazeteci Konya’da toprağa verildi
Amsterdam’da yaşayan eski müzisyen, turizm rehberi, film yönetmeni, senarist, gazeteci- yazar ve Mokum TV sahibi Hollandalı Müslüman Mohamed El-Fers Konya’nın Akören ilçesinde toprağa verildi.
Bilgisayarının başında yazı yazdığı esnada geçen hafta hayatını kaybeden Türkiye ve Osmanlı sevdalısı Hollandalı Mohamed El Fers (73), “Kültür kenti KONYA’ya seyahat”,“Mevlana Celaleddin Rumi”, “İstanbul Rehberi”, “Tarihi Mehter Takımı” gibi Hollandaca kitaplar yayınladı. El Fers’in “Eski Dostlar Türkiye Hollanda”,“Kırkpınar Yağlı Güreşleri”, “Kuran’da Hz. Meryem” gibi belgesel ve DVD yayınları bulunmakta. 1992 yılından itibaren Amsterdam merkezli Hollanda Türkevi Topluluğu başkanı Veyis Güngör’ün başdanışmanı olarak görev yapan Mohamed El Fers, vasiyeti üzerine Konya’nın Akören İlçesinde 5 Mart Salı günü öğle mamanızı müteakip dualarla son yolculuğuna uğurlandı.
Türk dostu El Fers’in cenaze namazına Akören halkı ile büyük bir cemaat katıldı. Cenaze töreninde merhumun dostları Türkevi Topluluğu başkanı Veyis Güngör, Kongo Cumhuriyeti İstanbul Fahri Konsolosu Dr. İlyas Keskin, Rotterdam Delfshaven ilçesi eski Belediye Başkanı Ali İhsan Ünal, Akören Belediye Başkanı İsmail Arslan, Konya Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Mustafa Güçlü, Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi Başkanı Ahmet Köseoğlu da hazır bulundu.
“Türkiye ve Türkler bir kültür diplomatını kaybetti” diyen Veyis Güngör, cenaze merasimi sonrası şu açıklamayı yaptı:
“Mohamed El Fers 30 yılı aşan bir süre kelimenin tam anlamıyla adı konulmamış bir kültür diplomasisi sürdürdü. Hollanda tarihinde ilk defa organize edilen ve BBC dahil 124 televizyon kanalının takip ettiği, Türkevi’nin 6 yıl üst üste organize ettiği Amsterdam Yağlı Güreş Şampiyonluklarının fikir babasıydı. Her hafta sonu ayrı bir gösterinin yapıldığı Amsterdam’ın tarihi Dam meydanında Mehter Takımının iki saat süren konserinin Belediyeden iznini Muhammed El Fers almıştı.
Dünyanın dört bir yanından akın akın turistin geldiği Hollanda’nın meşhur açık hava müzesi, Zaanschans’da Mevlevi Sema ayininin yapılmasını o önermişti. Tarih ve medeniyet şehri Konya’ya seyahat, İstanbul rehberi, Mevlana Celaleddin Rumi, son Osmanlı Sultanı, Kuran’ı Kerim’de Hz. Meryem, Türkler ne kadar tehlikeli kitapları Mohamed El Fers’in kaleminden yayınlandı.”
Dostları: “El Fers’e Allah’tan Rahmet Diliyoruz”
Kongo Cumhuriyeti İstanbul Fahri Konsolosu Dr. İlyas Keskin ise, “Merhumla otuz yıldır dostluğumuz var. Edirne Kırkpınar, Konya ziyaretlerimiz oldu. Amsterdam’da yağlı güreşleri organize ettik. Gönüllü Türkiye kültür diplomatı olan Mohamed El Fers’e Allah’tan rahmet dilerim” dedi.
Rotterdam Delfshaven ilçesi eski Belediye Başkanı Ali ihsan Ünal da, “Mohamed El Fers’in Hollanda’da Türkiye ve Türkler için yaptıklarını asla unutmayacağız. Onun ismini yaşatmaya devam edeceğiz” dedi.
“Konya Akörenliyiz Biz” adlı sosyal medya yöneticisi Mustafa Gök, “Hollandalı dostumuzla, 2012 Türkiye Hollanda 400. Yıl kutlamalarında Konya’da altı etkinlik yaptık. Mohamed El Fers etkinliklerimizin konuşmacıları arasındaydı. El Fers’in defni için Akören’i seçmesi bizi son derece sevindirdi” ifadelerini kullandı.
El-Fers’in, ‘Başka bir ülkede gömülme’ konususnda bir ilk olmasının yanında, bir başka ilk daha gerçekleşti. Akören’deki mezarlık yeni açılmıştı ve mezarlığa gömülen ilk merhum da kendisi olmuştu.
El Fers’in Akören’de defni sırasında çekilen videoyu izlemek için aşağıdaki linke tıklayınız:
Nederlandse versie van het bericht:
EEN ONGEKENDE BEGRAFENISOPTIE IN DE WERELD:
Iraanse vader, Duitse moeder, geboren in Haarlem in Nederland, overleden in Amsterdam en begraven in Konya.
Muhammad El-Fers was als fan van Mevlana verliefd geworden op Konya, waar hij zijn boek schreef.
Hij diende per brief een verzoek in bij ons Consulaat-Generaal in Amsterdam om na zijn dood in Konya begraven te worden.
El-Fers, die een muzikant, toeristische gids, filmregisseur, scenarioschrijver, journalist-schrijver en eigenaar van Mokum TV was, werd begraven in Akören als gevolg van procedures die de diplomatieke regels omzeilde.
İlhan KARAÇAY heeft het samengesteld:
Sinds het bestaan van mensen in de wereld, is het een onvermijdelijke traditie voor hen om te worden begraven of gecremeerd na hun dood.
De overledenen worden meestal begraven in de regio’s waar ze zich bevinden. De meeste mensen die van hun geboorteplaats naar een andere plaats migreren, worden na hun dood ook begraven door hun lichaam naar hun geboorteplaats te dragen.
Volgens de Turkse en islamitische traditie worden overledenen meestal in hun geboorteland begraven.
Volgens de Turkse wet worden buitenlanders die in Turkije overlijden door de bevoegde autoriteiten teruggestuurd naar hun land van herkomst via de consulaten waartoe ze behoren. Het lichaam van een niet-opgeëiste buitenlander wordt na de officiële procedures in Turkije begraven.
Bijna iedereen van jullie is bekend met wat hierboven is geschreven. Jullie hebben veel gehoord over dit onderwerp. Maar ik denk dat niemand van ons ooit heeft gehoord of gezien dat het lichaam van een persoon die in zijn/haar eigen land is overleden, naar een ander land wordt gebracht en daar wordt begraven.
Hier werd voor het eerst met deze traditie gebroken en werd het lichaam van een Nederlander die in Amsterdam overleed naar het district Akören in Konya gebracht en begraven.
Mensen van wie het lichaam na hun dood werd begraven of gecremeerd in het land waar ze geboren waren of waar ze woonden, in overeenstemming met de wet en de traditie, nemen nu hun toevlucht tot onconventionele en illegale middelen.
Naar mijn mening doorbrak de eerste van deze mensen, Muhammed El-Fest, wiens vader Iraans was, moeder Duits, geboorteplaats Haarlem in Nederland en overlijdensplaats Amsterdam, deze traditie door begraven te worden in het Akören district van Konya, 3500 kilometer verderop.
Muhammed El-Fers was een zeer bekend persoon in Nederland en een vriend van mij. Ik zal zo over al zijn deugden schrijven, nadat hij ziek werd en onderdak vond in een bejaardentehuis, stuurde hij de volgende brief naar ons Consulaat-Generaal in Amsterdam:
Consulaat-generaal van de Republiek Turkije in Amsterdam
Ik ben geboren op 5 mei 1950 in Haarlem. Ik woon in Amsterdam. Alhamdulillah ik ben moslim. Ik ben journalist en schrijver. Ik heb boeken gepubliceerd over Mevlana en Konya. Ik ben ingeschreven bij de Nederlandse Religieuze Stichting Begrafenisfonds. Lidmaatschapsnummer: 145748
Als ik overlijd, wil ik in Konya begraven worden. Hamza Ertaş (Meram Land Registry Office Manager tel: 0090505 5873830) en Mustafa Gök, die in Konya wonen, zullen de begrafenis procedures volgen.
Ik verzoek u vriendelijk het nodige te doen.
Groeten
Mohamed El-Fers
19 oktober 2019
Ons consulaat-generaal kwam in actie naar aanleiding van Mohammed’s verzoek en voerde de noodzakelijke procedures op een onorthodoxe manier uit.
Op de ochtend van 28 februari woensdag klopte de bewaker van het complex waar Mohammed verbleef op de deur om hem ontbijt te geven. De deur ging niet open. Er kwam geen geluid uit de woning. Wel stond de radio aan. Er werd herhaaldelijk op de deur geklopt. Toen er niet open werd gedaan, kreeg de portier argwaan en belde de politie. Toen de politie de deur openbrak en binnenkwam, vonden ze Mohammed’s levenloze lichaam op de grond voor het bureau met de radio en computer aan. Een ambulance en ambulancebroeders werden ook opgeroepen. Er werd eerste hulp verleend, maar Mohammed was al dood.
Mohammed’s levenloze lichaam werd naar de ambulance gedragen en de deur werd door de politie op slot gedaan.
Mohammed El Fers woonde alleen. Zijn ouders waren overleden en hij had geen naaste familie. Zijn buurvrouw Louise, die wist dat hij ingeschreven stond bij het Diyanet Uitvaartfonds, belde vrijdagochtend de Diyanet Stichting en vertelde dat El Fers was overleden. De ambtenaren van de stichting belden de Amsterdamse politie en vervolgens de voorzitter van de Turkevi, Veyis Güngör, om hen op de hoogte te stellen. Niemand wist waar Mohammed’s lichaam was. Via verschillende kanalen, waaronder HTIB voorzitter Mustafa Ayrancı, werd de verblijfplaats van Mohammed’s lichaam onderzocht. Toen Mourice Veldman, een van Mohammed’s vrienden, Veyis Güngör belde en hem vertelde dat het lichaam in het mortuarium van het Zuidoost Funeral Centre lag, haalde hij opgelucht adem.
De leden van de Stichting Diyanet haalden het lichaam vrijdagavond op en legden het in het mortuarium van de Stichting op Schiphol.
Omdat het samenviel met het weekend, vond de overbrenging van het lichaam naar Turkije op maandag plaats. Het certificaat van begrafenistransport van het consulaat-generaal van de Republiek Turkije in Amsterdam, het politierapport en de uitttekselpapieren van de gemeente waren snel verkregen en het lichaam werd maandagavond om 22.30 uur met een THY-vliegtuig van Amsterdam naar Istanbul en dinsdagochtend van Istanbul naar Konya vervoerd. Het lichaam werd door de Nederlandse Religieuze Stichting afgeleverd bij de gemeente van het district Akören waar de overledene zal worden begraven.
Nadat Mohammed’s lichaam in Konya was aangekomen, begonnen zijn vrienden daar met de verzorging ervan.
… en een fan van Turkije en Konya, El-Fers was een Nederlandse moslim die in Amsterdam woonde, een voormalig muzikant, toeristische gids, filmregisseur, scenarioschrijver, journalist-schrijver en eigenaar van Mokum TV. Hij schreef veel boeken en organiseerde veel evenementen over Turkije.
De begrafenisceremonie van El-Fers werd als volgt weergegeven in de kranten van Konya:
Nederlandse journalist begraven in Konya
De Nederlandse moslim Mohamed El-Fers, een voormalig muzikant, toeristische gids, filmregisseur, scenarioschrijver, journalist-schrijver en eigenaar van Mokum TV woonachtig in Amsterdam, is begraven in het Akören district van Konya.
De Nederlandse Mohamed El Fers (73), die vorige week overleed terwijl hij aan het schrijven was op zijn computer, publiceerde boeken in het Nederlands zoals “Reizen naar Konya, de stad van cultuur”, “Mevlana Celaleddin Rumi”, “Istanbul Gids”, “Historisch Mehter Team”. El Fers heeft documentaire en DVD publicaties zoals “Oude Vrienden Turkije Nederland”, “Kırkpınar Olie Worstelen”, “Hz. Maria in de Koran”. Sinds 1992 werd Mohamed El Fers, die diende als hoofdadviseur van Veyis Güngör, de voorzitter van de in Amsterdam gevestigde Nederlandse Turkevi Gemeenschap, naar zijn laatste reis gestuurd met gebeden na het middaggebed op dinsdag 5 maart in het Akören District van Konya volgens zijn wil.
Het begrafenisgebed van El Fers, een vriend van Turkije, werd bijgewoond door de mensen van Akören en een grote gemeente. Voorzitter van de Turkevi Gemeenschap Veyis Güngör, Honorair Consul van de Republiek Congo in Istanbul Dr. İlyas Keskin, voormalig burgemeester van Rotterdam Delfshaven district Ali İhsan Ünal, burgemeester van de gemeente Akören İsmail Arslan, voorzitter van Konya Hearth of Intellectuals Dr. Mustafa Güçlü, voorzitter van Writers Union of Turkey Konya Branch Ahmet Köseoğlu waren ook aanwezig bij de begrafenisceremonie.
“Turkije en de Turken hebben een culturele diplomaat verloren” zei Veyis Güngör en legde na de begrafenisceremonie de volgende verklaring af:
“Meer dan 30 jaar lang voerde Mohamed El Fers een naamloze culturele diplomatie. Hij was de vader van het idee van de Amsterdamse Kampioenschappen Olie Worstelen, die voor het eerst in de geschiedenis van Nederland werden georganiseerd, gevolgd werden door 124 televisiezenders waaronder BBC, en 6 jaar achtereen door het Turkse Huis werden georganiseerd. Muhammed El Fers had toestemming gekregen van de gemeente voor het twee uur durende concert van het Mehter Team op de historische Dam in Amsterdam, waar elk weekend een andere show werd gehouden.
Hij stelde voor om een Mevlevi Sema ceremonie te houden in Zaanschans, het beroemde openluchtmuseum van Nederland, waar toeristen van over de hele wereld naartoe komen. Reizen naar Konya, de stad van geschiedenis en beschaving, Istanbul gids, Mevlana Celaleddin Rumi, de laatste Ottomaanse sultan, Hz. Maria in de Koran, Hoe gevaarlijk zijn de Turken boeken werden uitgegeven door Mohamed El Fers.”
Zijn vrienden: “We wensen El Fers Gods genade toe”.
Ereconsul van de Republiek Congo in Istanbul Dr İlyas Keskin zei: “We zijn al dertig jaar bevriend met de overledene. We bezochten Edirne Kırkpınar en Konya. Ik wens Mohamed El Fers, een vrijwillige culturele diplomaat van Turkije, Gods genade toe.”
Voormalig burgemeester van Rotterdam Delfshaven Ali Ihsan Ünal zei: “We zullen nooit vergeten wat Mohamed El Fers heeft gedaan voor Turkije en Turken in Nederland. We zullen zijn naam levend houden.”
“Wij zijn van Konya Akoren” zei social media manager Mustafa Gök, “Samen met onze Nederlandse vriend organiseerden we zes evenementen in Konya in 2012 Turkije Nederland 400ste verjaardag vieringen. Mohamed El Fers was een van de sprekers op onze evenementen. We waren erg blij dat El Fers Akören koos voor zijn begrafenis.”
Behalve dat El-Fers de primeur had met het onderwerp ‘begraven in een ander land’, werd er nog een primeur gerealiseerd. De begraafplaats in Akören was net geopend en hij was de eerste overledene die op de begraafplaats werd begraven.