Gambiya’da üniformasız öğrenciler okullara alınmıyor. Corendon firması, Türkiye, Hollanda ve Curaçao’daki otellerinde kullanılmayan üniformaları Gambiyalı öğrenciler için topluyor ve giyilir hale getirerek gönderiyor.
Corendon’un böylesi anlamlı yardım kampanyasının tüm dünyada örnek teşkil etmesi bekleniyor.
(Haberin Hollandacasını en altta bulacaksınız.
De Nederlandse versie van dit artikel vindt u onderaan)
İlhan KARAÇAY’ın haberi:
Avrupa’da bir otelin deposunda, “artık bize yakışmıyor” denilerek rafa kaldırılan bir ceket, Gambiya’da bir çocuğun hayatını değiştiriyor.
Biz çoğu zaman fark etmiyoruz. Bir gömlek eskidiğinde, bir ceket modası geçtiğinde, bir üniforma yenisiyle değiştirildiğinde mesele bizim için bitiyor. Oysa dünyanın başka bir köşesinde, o kıyafet bir çocuğun okula girip giremeyeceğini belirliyor.
Afrika’nın batısında Senegal’in içine girip kaybolmuş gibi olan Gambiya haritası ve çocuklar…
Evet, yanlış okumadınız.
Gambiya’nın birçok bölgesinde okula gidebilmek için üniforma giymek şart.
Üniforman yoksa kapıdan içeri adım atamıyorsun. Yani yoksulluk, sadece açlıkla değil, eğitim kapısında da karşına çıkıyor. Çocuk var ama öğrenci olamıyor. Heves var ama umut kapıda kalıyor.
İşte tam bu noktada, Avrupa’daki bir otel odasında asılı duran bir ceket, Afrika’da bir sınıfın anahtarı hâline geliyor.
Bu hikâyenin arkasında, Hollanda merkezli Corendon Hotels & Resorts grubunun başlattığı örnek bir girişim var. Corendon Foundation’un Başkanı ve aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin Hollanda’daki Fahri Konsolosu olan Titus F. P. Kramer, geçtiğimiz yıl bu projeyi başlatan hayırsever Corendon’cuları överken, meseleyi bir yardım faaliyeti olarak değil, bir vicdan sorumluluğu olarak ele aldı.
Kramer’in sözleri, aslında bütün bu çalışmanın ruhunu özetliyor: “Gambiya’nın birçok bölgesinde çocuklar üniforma olmadan okula gidemiyor. Artık kullanılmayan ama hâlâ giyilebilir durumdaki otel üniformalarını bağışlayarak, çocukların eğitime erişmesine ve dolayısıyla daha iyi bir geleceğe sahip olmasına yardımcı olunuyor.”
Bu bakış açısı, otelcilik sektöründe alışılmışın dışında bir kapı aralıyor. Çünkü burada bağışlanan şey yalnızca bir kıyafet değil. Burada bir çocuğun kaderine dokunuluyor.
Projenin sahadaki mimarlarından biri ise Corendon Hotels & Resorts’un İnsan Kaynakları yöneticisi Cindy Kasanmoeseni. Onun ifadesiyle, “Otelcilikte üniforma günlük hayatın parçasıdır. Gambiya’da ise bir üniforma, okula gidip gidememek arasındaki farktır.”
Kasanmoeseni’nin öncülüğünde yürütülen çalışma, sadece “kullanmadığımızı gönderelim” basitliğinde değil. Üniformalar, Gambiya’ya ulaştıktan sonra yerel terzihanelerde elden geçiriliyor. Logolar kapatılıyor, düğmeler değiştiriliyor, küçük onarımlar yapılıyor. Böylece hem kıyafetler yeniden hayat buluyor hem de yerel kadınlar üretim sürecine katılıyor, emek kazanıyor, ayakta duruyor.
Sonra o ceket, o pantolon, o gömlek, bir çocuğun omuzlarına geçiyor.
Ve bir anda bir şey değişiyor.
Dün kapıdan çevrilen çocuk, bugün sınıfta. Defteri var. Kalemi var. Üniforması var.
Yani artık “öğrenci”.
Fotoğraflara baktığınızda bunu açıkça görüyorsunuz. Bir otel çalışanının yıllarca giydiği ceket, Afrika’da bir gencin omzunda gururla duruyor. Bir terzinin makinesinde yeniden biçimlenen kumaş, bir çocuğun geleceğine dikiliyor.
Bu sadece yardım değil. Bu, onur kazandırmak.
Çünkü çocuk, kendisine “eski kıyafet” verilmiş gibi hissetmiyor. Aksine, “Ben de okullu oldum” diyor. “Ben de varım” diyor.
Bu proje, bize şunu hatırlatıyor: “Dünya, sadece para göndererek değişmiyor. Bazen bir gömlekle, bazen bir ceketle, bazen de bir düğmeyle değişiyor.”
Bir düğme düşünün.
Bizim için önemsiz. Ama o düğme tamamlandığında bir çocuk okula girebiliyor.
Corendon’un bu girişimi, aynı zamanda bütün otelcilik sektörüne güçlü bir çağrı niteliği taşıyor.
Bir otel, bir tatil köyü, bir işletme olarak ne yapabilirsiniz?
Kullanılmayan üniformalarınızı çöpe atmak yerine, bir çocuğun hayatına gönderebilirsiniz. Polo tişörtler, gömlekler, bluzlar, pantolonlar, etekler, ceketler. Markanızın vitrininde artık yer bulamayan ama bir çocuğun hayatında başköşe olacak kıyafetler.
Bununla da sınırlı değil.
Çocuk kıyafetleri, oyuncaklar, kadın iç çamaşırları, okul malzemeleri, İngilizce kitaplar, defterler, kalemler, dikiş makineleri.
Bunların her biri, bir insanın hayatında gerçek bir fark yaratıyor.
Üstelik bu iş, “uzaktan seyredilen bir iyilik” değil. Lojistiği var, emeği var, sahada karşılığı var. Üniforma, depodan çıkıyor, bavula giriyor, uçakla gidiyor, terzinin masasına düşüyor, sonra bir çocuğun omzuna konuyor.
Bu bir yolculuk.
Bir otel üniformasının, bir sınıfa uzanan yolculuğu.
Ve bu yolculuk, bize şunu söylüyor: “İnsanlık hâlâ nefes alıyor.”
Dünyada hâlâ “Bana artık lazım değil ama sana hayat olabilir” diyebilen insanlar var.
Bugün belki bir ceketle başlıyor bu hikâye. Yarın bir defterle, bir kalemle, bir kitapla devam ediyor.
Ama her seferinde aynı kapıyı açıyor.
Eğitim kapısını.
Ve o kapı açıldığında, sadece bir sınıf değil, bir gelecek aydınlanıyor.
Belki de evimizde, dolabımızda, bir köşede duran ve “bir gün lazım olur” diye sakladığımız nice eşya vardır. Oysa bazı şeyler vardır ki, bize artık yük, başkasına ise hayattır. Bu hikâye, bize sadece Gambiya’daki çocukları değil, kendi hayatlarımızdaki fazlalıkları da yeniden düşünmeyi öğretiyor. Çünkü bazen vermek, sadece vermek değildir. Bazen vermek, bir çocuğun dünyaya tutunmasına izin vermektir.
*****************
VAN EEN HOTELUNIFORM NAAR DE TOEKOMST VAN EEN KIND İN GAMBİA…
In Gambia worden leerlingen zonder uniform niet tot school toegelaten. Het bedrijf Corendon verzamelt ongebruikte uniformen uit zijn hotels in Turkije, Nederland en Curaçao, maakt ze weer draagbaar en stuurt ze naar scholieren in Gambia.
Van deze betekenisvolle hulpactie van Corendon wordt verwacht dat zij wereldwijd als voorbeeld zal dienen.
Bericht van İlhan KARAÇAY:
In een hotelmagazijn in Europa ligt een jasje dat “niet meer bij ons past” terzijde geschoven. In Gambia verandert datzelfde jasje het leven van een kind.
Meestal staan wij daar niet bij stil. Een overhemd is versleten, een jasje uit de mode, een uniform vervangen door een nieuw exemplaar en voor ons is het verhaal voorbij. Maar ergens anders in de wereld bepaalt juist dat kledingstuk of een kind wel of niet naar school mag.
In West-Afrika lijkt Gambia bijna te verdwijnen binnen de grenzen van Senegal, met op de voorgrond spelende kinderen…
Ja, u leest het goed.
In grote delen van Gambia is het dragen van een uniform verplicht om onderwijs te mogen volgen. Heb je geen uniform, dan kom je de school niet binnen. Armoede toont zich daar dus niet alleen in honger, maar ook aan de schoolpoort. Er zijn kinderen, maar geen leerlingen. Er is verlangen, maar de hoop blijft buiten staan.
Precies op dat punt wordt een jasje dat in een Europese hotelkamer aan een hanger hing, de sleutel tot een klaslokaal in Afrika.
Achter dit verhaal schuilt een voorbeeldig initiatief van het in Nederland gevestigde Corendon Hotels & Resorts. Titus F. P. Kramer, voorzitter van de Corendon Foundation en tevens ereconsul van de Republiek Turkije in Nederland, prees vorig jaar de betrokken Corendon-medewerkers die dit project op gang brachten en benaderde het niet als een gewone hulpactie, maar als een gewetenskwestie.
Zijn woorden vatten de geest van dit hele project samen: “In veel delen van Gambia kunnen kinderen zonder uniform niet naar school. Door hoteluniformen te doneren die niet meer worden gebruikt maar nog draagbaar zijn, helpen we kinderen toegang te krijgen tot onderwijs en daarmee tot een betere toekomst.”
Deze visie opent een ongebruikelijke deur binnen de hotelsector. Want wat hier wordt geschonken is niet zomaar kleding. Hier wordt het lot van een kind aangeraakt.
Een van de drijvende krachten in het veld is Cindy Kasanmoeseni, HR-manager van Corendon Hotels & Resorts. In haar woorden: “In de hospitality zijn uniformen onderdeel van het dagelijks werk. In Gambia betekent een uniform het verschil tussen wel of niet naar school gaan.”
Het project dat onder haar leiding wordt uitgevoerd, is allesbehalve een simpele “wat we niet meer gebruiken, sturen we op”. Zodra de uniformen Gambia bereiken, worden ze in lokale naaiateliers bewerkt. Logo’s worden afgedekt, knopen vervangen en kleine reparaties uitgevoerd. Zo krijgen de kledingstukken een nieuw leven en nemen lokale vrouwen deel aan het productieproces, verdienen zij inkomen en bouwen zij aan hun zelfstandigheid.
Daarna belandt dat jasje, die broek, dat overhemd op de schouders van een kind.
En ineens verandert er iets.
Het kind dat gisteren nog werd geweigerd, zit vandaag in de klas. Het heeft een schrift, een pen en een uniform.
Het is nu een “leerling”.
Wie de foto’s ziet, begrijpt het meteen. Het jasje dat jarenlang door een hotelmedewerker werd gedragen, rust nu trots op de schouders van een Afrikaanse jongere. De stof die onder de naaimachine opnieuw vorm kreeg, wordt genaaid aan de toekomst van een kind.
Dit is niet alleen hulp. Dit geeft waardigheid.
Want het kind voelt zich niet iemand die “oude kleren” krijgt. Integendeel. Het zegt: “Ik hoor erbij.” “Ik ben er ook.”
Dit project herinnert ons aan iets essentieels: “De wereld verandert niet alleen door geld te sturen. Soms verandert zij door een overhemd, soms door een jasje, soms door een knoop.”
Denk aan een knoop.
Voor ons is die onbeduidend. Maar wanneer die knoop wordt vastgezet, kan een kind naar school.
Het initiatief van Corendon vormt tegelijk een krachtige oproep aan de hele hotelsector.
Wat kunt u doen als hotel, resort of onderneming?
In plaats van ongebruikte uniformen weg te gooien, kunt u ze naar het leven van een kind sturen. Polo’s, overhemden, blouses, broeken, rokken en jasjes. Kledingstukken die niet langer passen bij uw merkuitstraling, maar die in het leven van een kind een hoofdrol kunnen spelen.
En het blijft daar niet bij.
Kinderkleding, speelgoed, damesondergoed, schoolmateriaal, Engelstalige boeken, schriften, pennen en naaimachines.
Elk van deze dingen maakt een werkelijk verschil in het leven van een mens.
Bovendien is dit geen “liefdadigheid op afstand”. Het heeft logistiek, inzet en tastbare resultaten. Het uniform verlaat het magazijn, gaat in een koffer, vliegt mee, belandt op de tafel van een kleermaker en komt uiteindelijk op de schouders van een kind terecht.
Het is een reis.
De reis van een hoteluniform naar een klaslokaal.
En die reis vertelt ons dit: “De menselijkheid ademt nog.”
Er zijn nog steeds mensen in de wereld die kunnen zeggen: “Wat ik niet meer nodig heb, kan jouw leven zijn.”
Vandaag begint dit verhaal misschien met een jasje. Morgen met een schrift, een pen of een boek.
Maar telkens opent het dezelfde deur.
De deur van het onderwijs.
En wanneer die deur opengaat, verlicht zij niet alleen een klaslokaal, maar een hele toekomst.
Misschien liggen er bij ons thuis, in een kast of in een hoek, allerlei dingen die we bewaren “voor het geval dat”. Toch zijn er zaken die voor ons slechts last zijn, maar voor een ander leven betekenen. Dit verhaal nodigt ons uit niet alleen aan de kinderen in Gambia te denken, maar ook onze eigen overvloed opnieuw te overwegen. Want soms is geven meer dan geven. Soms is geven iemand toestaan zich vast te klampen aan het leven.
Hollanda Polisi Kuzey Hollanda Birimi Emniyet Müdürü olan Hamit Karakuş, görev yaptığı makamın arkasına sığınan bir yönetici profili çizmiyor. Aksine, sahayla bağını koparmayan, mahalleyi, sokağı ve insanı merkeze alan bir anlayışı savunuyor.
Hollanda Türkleri sadece siyasette, akademide ya da iş dünyasında değil,kamu düzenini sağlayan en kritik kurumlardan biri olan polis teşkilatında da artık güçlü, görünür ve saygın bir şekilde yer alıyor.
Polis akademilerine başvuran Türk gençlerinin sayısı artıyor, sahada aktif görev yapan Türk kökenli polislerin varlığı her geçen gün daha görünür hale geliyor.
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Hollanda’daki Türk asıllıların bugüne kadar elde etmiş oldukları başarılar, artık tek tek isimlerle anlatılamayacak kadar geniş ve etkileyici bir tablo ortaya koyuyor.
Belediye başkanlıklarından İl Genel Meclislerine, Belediye Meclislerinden devlet kurumlarındaki üst düzey görevlere; iş dünyasında zirveye tırmanan girişimcilerden üniversitelerde profesörlük ünvanı alan akademisyenlere; doktorlardan avukatlara, sanatçılardan film yıldızlarına kadar uzanan bu başarı hikâyeleri, bir göç serüveninin nasıl kalıcı bir toplumsal güce dönüştüğünü açıkça gösteriyor.
Bir zamanlar “misafir işçi” olarak gelenlerin çocukları ve torunları, bugün Hollanda toplumunun hemen her alanında söz sahibi. Siyasette karar veriyorlar, ekonomiye yön veriyorlar, bilim üretiyorlar, sanata imza atıyorlar ve kamu hizmetinde sorumluluk üstleniyorlar.
İşte bu geniş ve gurur verici tablo içinde, kamu düzeni ve güvenlik gibi son derece hassas bir alanda öne çıkan bir isim var: Hamit Karakuş.
Kırşehir’den Hollanda’ya göç eden ve yıllar içinde polislikten senatörlüğe, belediye başkan yardımcılığından emniyet genel müdürlüğüne kadar birçok önemli göreve gelen Hamit Karakuş, başarı dolu kariyeriyle dikkat çekiyor.
SAHADAN KOPMAYAN BİR EMNİYET MÜDÜRÜ
Amsterdam, Haarlem, Zaandam ve Alkmaar bölgelerini içine alan Kuzey Hollanda’nın Emniyet Müdürü olan Hamit Karakuş, görev yaptığı makamın arkasına sığınan bir yönetici profili çizmiyor. Aksine, sahayla bağını koparmayan, mahalleyi, sokağı ve insanı merkeze alan bir anlayışı savunuyor.
Karakuş’un son dönemde paylaştığı mesajlar, bu yaklaşımın sadece sözde kalmadığını da gösteriyor. Hollanda Polisi Genel Müdürü Janny Knol’un Kuzey Hollanda Birimi’ne yaptığı çalışma ziyareti sırasında, birimin nasıl çalıştığını, büyük çaplı soruşturmalarda belediyeler ve sahadaki ekiplerle nasıl iş birliği kurulduğunu, öğrencilerden yöneticilere kadar geniş bir yelpazede nasıl ortak akıl üretildiğini bizzat anlatıyor.
Bu ziyaret, protokol fotoğraflarından ibaret bir gün değil; karşılıklı öğrenmenin, paylaşmanın ve sahaya kulak vermenin öne çıktığı bir çalışma günü olarak dikkat çekiyor.
MAHALLE POLİSLİĞİNE VERİLEN ÖZEL ÖNEM
Hamit Karakuş’un özellikle altını çizdiği konulardan biri de mahalle polisliği. Ona göre mahalle polisleri sadece suçla mücadele eden görevliler değil; mahallede yaşayan insanların gözü, kulağı ve çoğu zaman ilk muhatabı.
Karakuş, zaman zaman mahalle polisleriyle birlikte sahaya çıktığını, bunun kendisi için bir formalite değil, aksine vazgeçilmez bir öğrenme alanı olduğunu açıkça ifade ediyor. Sokaktaki günlük gerçekliğin, masa başında yazılan hiçbir raporla tam olarak anlaşılamayacağını savunuyor.
Bu yaklaşım, hem teşkilat içinde hem de toplum nezdinde ciddi bir karşılık buluyor.
POLİSLİĞE YÖNELEN TÜRK GENÇLERİ
Hollanda’da polisliği benimseyen Türk gençlerinin arasında pek çok kadınımız da var. Fotoğrafta, meslektaşım Ebubekir Turgut’un mülakat yaptığı iki kadın polisimiz görülüyor.
Ve işin belki de en dikkat çekici noktası burada başlıyor.
Bugün Hollanda’da çok sayıda Türk genci polisliğe heves ediyor. Polis akademilerine başvuranların, üniformayı gururla taşıyanların ve sahada aktif görev yapanların sayısı her geçen yıl artıyor. Artık polislik, Türk aileleri için “uzak durulması gereken” bir meslek değil; aksine saygın, güven veren ve topluma hizmet etmenin en somut yollarından biri olarak görülüyor.
Bu tablo tesadüf değil. Hamit Karakuş gibi isimlerin sergilediği duruş, sahayla kurduğu bağ ve insan merkezli yönetim anlayışı, gençler için güçlü bir rol model oluşturuyor.
Bugün gelinen noktada, Hollanda’daki Türk toplumunun polis teşkilatına bakışı da köklü biçimde değişmiş durumda. Bir zamanlar mesafeyle yaklaşılan bu meslek, artık birçok Türk ailesi için gurur duyulan bir tercih haline geldi. Polis akademilerine başvuran Türk gençlerinin sayısı artıyor, sahada aktif görev yapan Türk kökenli polislerin varlığı her geçen gün daha görünür hale geliyor.
Üstelik bu ilgi sadece sayısal bir artıştan ibaret değil. Toplumla diyalog kurabilen, çok kültürlü yapıyı bilen, sokağın dilini anlayan Türk polisler, bulundukları mahallelerde güven duygusunu pekiştiriyor. Bu tablo, hem polis teşkilatına hem de Hollanda toplumuna açık bir kazanım sunuyor.
Kısacası, Hollanda Türkleri sadece siyasette, akademide ya da iş dünyasında değil; kamu düzenini sağlayan en kritik kurumlardan biri olan polis teşkilatında da artık güçlü, görünür ve saygın bir şekilde yer alıyor.
Ve Hamit Karakuş, bu başarının en somut ve en takdir edilen örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.
DAHA ÖNCE SENATÖR VE BELEDİYE BAŞKAN YARDIMCISI OLMUŞTU
Kırşehir’de doğup, Rotterdam kentinin Steenwijk semtinde yaşamını sürdüren, 1988’de Gelderland Polis Okulu’ndan mezun ilk Türk olan Karakuş, 10 yıl polislik yaptıktan sonra atıldığı siyasette debir ilki başardı. İşçi Partisi’nden (PvdA) siyasete giren Karakuş’un yeteneğini fark eden parti yöneticileri, O’nu Rotterdam İl Başkan Yardımcısı yaptılar. Karakuş daha sonra Rotterdam Belediye Meclis üyesi, ardından da Belediye Başkan Yardımcısı oldu.
Karakuş, 2006-2014 yıllarında tam sekiz yıl Konut Yapı Geliştirme ve Ekonomi’den sorumlu Belediye Başkan Yardımcılığı yaptı. Kendi gözetiminde yapılan ‘Pazar Yeri’,
‘de Rotterdam’, ‘Crooswijk’, ‘Timmerhuis’ gibi projelerden başka, Katendrecht bölgesinin modernleştirilmesi ile göze giren Karakuş, ‘Lokoburgemeester’ sıfatı ile, Belediye Başkanı’nın olmadığı zamanlarda Başkanlık koltuğuna oturuyordu.
Yapılan seçimlerde senatoya giremeyen Karakuş yedek üyelikte beklerken, kendi partisinden Jopie Nooren önceki gün görevi bırakınca asil üyeliğe geçti. Karakuş, daha önce aynı ünvanı kazanmış olan Düzgün Yıldırım’dan sonra, ‘Türk asıllı ikinci Senatör’ olmayı başarmış oldu.
… VE EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ:
Karakuş, Eylül 2023’te Kuzey Hollanda Emniyet Genel Müdürü olarak atandığı görevine başladığı zaman bir ilke daha imza atmış aldu. Karakuş, “Heyecanlı ve mutluyum. Artık yeni görevime başladım. Toplumun huzuru ve güvenliği için ne gerekiyorsa onu yapacağımdan emin olabilirsiniz” demişti.
Amsterdam, Haarlem, Zaandam, Alkmaar ve Schiphol Havalimanı olmak üzere, Kuzey Hollanda bölgesinin Emniyet Genel Müdürü olan Karakuş, Türk medya mensupları ile bir toplantı yapmanın çok yararlı olacağı düşüncesiyle,Türk gazeteciler için bir basın toplantısı gerçekleştirmişti.
4 bin polise liderlik yapmakta olan Karakuş, her zaman olduğu gibi, yine mütevazılığını sürdürüyor.
Emniyet Genel Müdürü Hamit Karakuş (solda) sokakta bir polis memuru ile…
Hamit Karakuşu’un, “Genel Müdür” ünvanına veya makamına rağmen, sürekli olarak polis kıyafetini giymesi ve düşük rütbeli çalışanlarla senli benli konuşması, kendini onlardan ayrı görmemesi, sahada bulunmayı ve doğrudan çalışanlarıyla iletişim kurmayı tercih etmesi, hiyerarşiyi katı kurallar bütünü olarak görmeyip, daha esnek bir yönetim tarzı benimsemiş olması, çalışanların motivasyonunu artırıyor ve onların kendilerini daha değerli hissetmelerini sağlıyor.
Haarlem’deki basın toplantısına, Genel Müdür Hamit Karakuş’un yanında, yine bir Türk kökenli olan, Proje Lideri Ümit Aygün, Ice Alım ve Seçim Müdürü Jurgen Haringa, Medya ve Tanıtım Koordinatörü Roderick de Veen, İletişim Danışmanı Saskia Hinssen, Sosyal Medya Rejisörü Danielle Stecher eşlik ettiler.
Karakuş, yaptığı konuşmada, bölgedeki güvenlik, medya ile ilişkiler ve halkın polisle olan bağını güçlendirme üzerine yoğunlaştı.
Karakuş, bu çerçevede aşağıdaki konulara değindi:
*Halkın polise olan güvenini artırmaya yönelik projeler
*Azınlık gruplar ve göçmen topluluklarla ilişkilerin iyileştirilmesi
*Polis teşkilatının daha şeffaf ve erişilebilir hale getirilmesi
*Organize suç örgütlerine yönelik çalışmalar
*Uyuşturucu ve çete suçlarıyla mücadele
*Suç oranlarını düşürmek için yeni güvenlik stratejileri
*Basın ile daha şeffaf ve etkili bir iş birliği kurma
*Medyada polis çalışmalarının doğru yansıtılması
*Kamuoyunu bilinçlendirme kampanyaları
*Polis teşkilatında yapay zeka ve büyük veri kullanımı
*Dijital suçlarla mücadele (siber güvenlik, internet üzerinden işlenen suçlar)
*Güvenlik kameraları ve akıllı şehir uygulamaları
*Gençlerin suça itilmesini önlemek için sosyal projeler
*Eğitim kurumları ve sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği
*Gençler için rehabilitasyon ve yönlendirme programları
*Aile içi şiddetle mücadele politikaları
*Kadın ve çocukları korumaya yönelik özel birimler
*Toplumsal farkındalığı artıracak projeler
*Diğer Avrupa ülkeleriyle güvenlik iş birlikleri
*Hollanda’daki yabancı topluluklarla daha iyi entegrasyon çalışmaları
*Sınır ötesi suçlarla mücadelede ortak operasyonlar
************************
DE NOORD-HOLLANDSE POLITIECHEF DIE EEN BRON VAN TROTS IS VOOR NEDERLANDSE TURKEN: HAMIT KARAKUŞ
Hamit Karakuş, politiechef van de eenheid Noord-Holland van de Nederlandse politie, schetst geen bestuurdersprofiel dat zich verschuilt achter zijn functie. Integendeel, hij verdedigt een visie die het contact met het veld nooit verliest en waarin de wijk, de straat en de mens centraal staan.
Nederlandse Turken nemen tegenwoordig niet alleen in de politiek, de academische wereld of het bedrijfsleven een sterke, zichtbare en gerespecteerde plaats in, maar ook binnen een van de meest cruciale instellingen voor de openbare orde: de politie.
Het aantal Turkse jongeren dat zich aanmeldt bij politieacademies neemt toe en de aanwezigheid van politiemensen met een Turkse achtergrond die actief op straat werken, wordt met de dag zichtbaarder.
İlhan KARAÇAY schreef:
De successen die Nederlanders van Turkse afkomst tot nu toe hebben behaald, vormen inmiddels een beeld dat te breed en te indrukwekkend is om nog met afzonderlijke namen te beschrijven. Van burgemeestersposten tot provinciale staten, van gemeenteraden tot hoge functies binnen overheidsinstellingen, van ondernemers die de top van het bedrijfsleven bereiken tot academici met een professorstitel aan universiteiten, van artsen tot advocaten, van kunstenaars tot filmsterren. Al deze succesverhalen laten duidelijk zien hoe een migratiegeschiedenis is uitgegroeid tot een blijvende maatschappelijke kracht.
De kinderen en kleinkinderen van degenen die ooit als “gastarbeiders” kwamen, hebben vandaag in vrijwel elk domein van de Nederlandse samenleving een stem. Zij nemen beslissingen in de politiek, geven richting aan de economie, produceren wetenschap, zetten hun handtekening onder kunst en dragen verantwoordelijkheid in de publieke dienstverlening.
Binnen dit brede en trotse panorama is er één naam die opvalt in een uiterst gevoelig terrein als openbare orde en veiligheid: Hamit Karakuş.
Hamit Karakuş, die vanuit Kırşehir naar Nederland migreerde en in de loop der jaren functies vervulde van politieagent tot senator, van wethouder tot politiechef, trekt met zijn succesvolle loopbaan bijzondere aandacht.
EEN POLITIECHEF DIE HET VELD NIET VERLAAT
Hamit Karakuş, politiechef van de eenheid Noord-Holland van de Nederlandse politie, verschuilt zich niet achter zijn positie. Integendeel, hij verdedigt een benadering die het contact met het veld behoudt en waarin de wijk, de straat en de mens centraal staan.
De boodschappen die Karakuş de laatste tijd deelt, laten zien dat deze benadering niet bij woorden blijft. Tijdens het werkbezoek van de korpschef van de Nederlandse politie, Janny Knol, aan de eenheid Noord-Holland, vertelt hij persoonlijk hoe de eenheid werkt, hoe bij grootschalige onderzoeken wordt samengewerkt met gemeenten en teams in het veld en hoe van studenten tot leidinggevenden gezamenlijk wordt nagedacht.
Dit bezoek is geen dag die slechts bestaat uit protocolfoto’s, maar valt op als een werkdag waarin wederzijds leren, delen en luisteren naar het veld centraal staan.
BIJZONDERE AANDACHT VOOR WIJKGERICHT POLITIEWERK
Een van de onderwerpen die Hamit Karakuş nadrukkelijk benadrukt, is wijkgericht politiewerk. Volgens hem zijn wijkagenten niet alleen functionarissen die misdaad bestrijden, maar ook de ogen en oren van de buurt en vaak het eerste aanspreekpunt voor bewoners.
Karakuş geeft openlijk aan dat hij regelmatig samen met wijkagenten het veld in gaat en dat dit voor hem geen formaliteit is, maar een onmisbare bron van leren. Hij is ervan overtuigd dat de dagelijkse realiteit op straat nooit volledig kan worden begrepen via rapporten die achter een bureau worden geschreven.
Deze benadering vindt zowel binnen de organisatie als in de samenleving brede waardering.
TURKSE JONGEREN DIE KIEZEN VOOR DE POLITIE
Onder de Turkse jongeren in Nederland die voor het politievak kiezen, bevinden zich ook veel vrouwen. Op de foto zijn twee van onze vrouwelijke agenten te zien die worden geïnterviewd door mijn collega Ebubekir Turgut.
En misschien begint hier wel het meest opvallende deel van het verhaal.
Vandaag de dag tonen veel Turkse jongeren in Nederland interesse in het politievak. Het aantal kandidaten voor politieacademies, jongeren die het uniform met trots dragen en agenten die actief op straat werken, neemt elk jaar toe. Politiewerk is voor Turkse families niet langer een beroep dat men liever mijdt, maar wordt gezien als een respectabele, betrouwbare en concrete manier om de samenleving te dienen.
Dit beeld is geen toeval. De houding van figuren als Hamit Karakuş, zijn band met het veld en zijn mensgerichte bestuursstijl vormen een krachtig rolmodel voor jongeren.
Op het punt waar wij vandaag zijn aangekomen, is ook de blik van de Turkse gemeenschap in Nederland op de politie ingrijpend veranderd. Een beroep dat ooit met afstand werd benaderd, is nu voor veel Turkse families een keuze om trots op te zijn geworden. Het aantal Turkse jongeren dat zich aanmeldt bij politieacademies neemt toe en de aanwezigheid van politiemensen met een Turkse achtergrond die actief op straat werken, wordt met de dag zichtbaarder.
Bovendien gaat deze belangstelling niet alleen om een numerieke toename. Turkse agenten die met de samenleving kunnen communiceren, de multiculturele structuur kennen en de taal van de straat begrijpen, versterken in de wijken waar zij werken het gevoel van veiligheid. Dit beeld betekent een duidelijke winst, zowel voor het politiekorps als voor de Nederlandse samenleving.
Kortom, Nederlandse Turken nemen tegenwoordig niet alleen in de politiek, de academische wereld of het bedrijfsleven een sterke, zichtbare en gerespecteerde plaats in, maar ook binnen een van de meest cruciale instellingen voor de openbare orde: de politie.
En Hamit Karakuş treedt naar voren als een van de meest concrete en meest gewaardeerde voorbeelden van dit succes.
HIJ WAS EERDER WETHOUDER EN SENATOR
Hamit Karakuş werd geboren in Kırşehir en woont in de wijk Steenwijk in Rotterdam. In 1988 werd hij de eerste Turk die afstudeerde aan de Politieacademie in Gelderland. Na tien jaar politiewerk stapte hij in de politiek en behaalde opnieuw een primeur. Karakuş trad toe tot de Partij van de Arbeid (PvdA). Partijbestuurders die zijn talent opmerkten, benoemden hem tot vicevoorzitter van de PvdA in Rotterdam. Vervolgens werd hij lid van de gemeenteraad en daarna wethouder.
Tussen 2006 en 2014 was Karakuş acht jaar lang wethouder, verantwoordelijk voor Woningbouw, Stadsontwikkeling en Economie. Projecten als “Markthal”, “De Rotterdam”, “Crooswijk” en “Timmerhuis” werden onder zijn toezicht gerealiseerd. Ook met de modernisering van het Katendrechtgebied maakte hij naam. Met de titel van locoburgemeester nam hij bovendien het voorzitterschap waar wanneer de burgemeester afwezig was.
Bij de verkiezingen kwam Karakuş aanvankelijk niet in de Eerste Kamer terecht en bleef hij als plaatsvervangend lid in afwachting. Toen Jopie Nooren, uit zijn eigen partij, onlangs haar functie neerlegde, werd Karakuş volwaardig senator. Na Düzgün Yıldırım werd hij daarmee de tweede senator van Turkse afkomst.
EN DE BENOEMING TOT KORPSCHEF
Toen Karakuş in september 2023 begon aan zijn functie als politiechef van Noord-Holland, schreef hij opnieuw geschiedenis. Bij zijn aantreden zei hij: “Ik ben enthousiast en gelukkig. Ik ben aan mijn nieuwe taak begonnen. U kunt er zeker van zijn dat ik alles zal doen wat nodig is voor de rust en veiligheid van de samenleving.”
Als politiechef van de regio Noord-Holland, met onder meer Amsterdam, Haarlem, Zaandam, Alkmaar en luchthaven Schiphol onder zijn verantwoordelijkheid, vond Karakuş het zinvol om een bijeenkomst te organiseren met Turkse media. Daarom hield hij speciaal voor Turkse journalisten een persconferentie.
Karakuş, die leiding geeft aan vierduizend agenten, blijft zoals altijd zijn bescheidenheid behouden.
Politiechef Hamit Karakuş (links) op straat naast een agent.
Dat Hamit Karakuş ondanks zijn titel en functie voortdurend zijn politie-uniform draagt, op een informele manier met medewerkers van lagere rang spreekt, zich niet boven hen plaatst, het veld opzoekt en de voorkeur geeft aan rechtstreeks contact met zijn mensen, dat hij hiërarchie niet ziet als een star geheel van regels maar kiest voor een flexibelere bestuursstijl, verhoogt de motivatie van de medewerkers en zorgt ervoor dat zij zich meer gewaardeerd voelen.
Bij de persbijeenkomst in Haarlem werd politiechef Hamit Karakuş vergezeld door onder anderen projectleider Ümit Aygün van Turkse afkomst, hoofd Inkoop en Werving Jurgen Haringa, media- en promotiecoördinator Roderick de Veen, communicatieadviseur Saskia Hinssen en socialmediaregisseur Danielle Stecher.
Karakuş richtte zich in zijn toespraak vooral op de veiligheid in de regio, de relaties met de media en het versterken van de band tussen de politie en het publiek.
In dit kader ging Karakuş in op de volgende onderwerpen:
*Projecten die gericht zijn op het vergroten van het vertrouwen van het publiek in de politie
*Het verbeteren van de relaties met minderheidsgroepen en migrantengemeenschappen
*Het transparanter en toegankelijker maken van de politieorganisatie
*De aanpak van georganiseerde misdaadnetwerken
*De bestrijding van drugscriminaliteit en bendes
*Nieuwe veiligheidsstrategieën om criminaliteitscijfers te verlagen
*Het opbouwen van een meer open en effectieve samenwerking met de pers
*Een correcte weergave van politiewerk in de media
*Publiekscampagnes om het maatschappelijk bewustzijn te vergroten
*Het gebruik van kunstmatige intelligentie en big data binnen de politie
*De strijd tegen digitale criminaliteit, zoals cybercrime en online misdrijven
*Het gebruik van beveiligingscamera’s en slimme-stadstoepassingen
*Sociale projecten om te voorkomen dat jongeren in de criminaliteit belanden
*Samenwerking met onderwijsinstellingen en maatschappelijke organisaties
*Rehabilitatie- en begeleidingsprogramma’s voor jongeren
*Beleidsmaatregelen tegen huiselijk geweld
*Speciale eenheden ter bescherming van vrouwen en kinderen
*Projecten die de maatschappelijke bewustwording vergroten
*Veiligheidssamenwerking met andere Europese landen
*Betere integratie-initiatieven voor buitenlandse gemeenschappen in Nederland
*Gezamenlijke operaties in de strijd tegen grensoverschrijdende criminaliteit
Bir kutsal kitabı yakmak ifade özgürlüğü sayılıyor, ama bundan doğacak toplumsal yara ikinci plana atılıyor.
Camiye saldırmak ve Kuran yakmak artık münferit bir provokasyon olmaktan çıktı. Aşırı sağcı gruplar, polis koruması altında ve mahkeme kararına dayanarak saldırıyor.
Yargıç bir şeyi unutuyor: Alevler sadece bir kitabı değil, birlikte yaşama umudunu da yakıyor…
Buna rağmen güzel kararlar da var: Amsterdam Belediyesi, “Müslüman Arşivi”adlı bir sergiye 130 bin euro destek verdi. Amaç, Müslümanların şehre katkısını görünür kılmak ve önyargıları kırmak.
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Hollanda’da son aylarda sahnelenen “Kuran yakma” ve “camiye saldırma” şovları, artık münferit bir provokasyon olmaktan çıktı.
Aşırı sağcı gruplar, göçmen merkezlerinin ve camilerin önünde, polis koruması altında ve mahkeme kararına dayanarak Kuran yakıyor ve camilere saldırıyor.
Ortaya çıkan manzara, yalnızca bir kutsal kitabın ateşe verilmesi değil, milyonlarca Müslümanın onurunun, bu ülkede birlikte yaşama fikrinin ve toplumsal barışın da hedef alınmasıdır.
Hoofddorp’ta yaşanan son olay, bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Bir grup aşırı sağcı, mülteci merkezinin önünde Kuran yakmak istedi. Belediye güvenlik gerekçesiyle buna engel olmak istedi. Ancak mahkeme, “tehlikenin yeterince kanıtlanmadığı” gerekçesiyle yakma eylemine izin verdi. Karar, Müslüman toplumda derin bir kırılma yarattı. Çünkü verilen mesaj açıktı. Bir kutsal kitabı yakmak ifade özgürlüğü sayılıyor, ama bundan doğacak toplumsal yara ikinci plana atılıyordu.
YARGI VE DEVLETİN SOĞUK DİLİ
Mahkemenin koyduğu şartlar teknik ayrıntılardan ibaretti. Kuran bir kum kabının içinde yakılacaktı, yanında söndürücü bulunacaktı ve ateş en fazla on beş dakika sürecekti. Hukuk açısından bakıldığında mesele açık ateş güvenliğine indirgenmişti. Oysa mesele yalnızca ateş değildi. Mesele, bir toplum kesimine “Senin kutsalın burada aşağılanabilir” denmesiydi.
Bu karar, Müslümanlar arasında şu soruyu doğurdu: “Devlet bizi gerçekten koruyor mu, yoksa yalnızca kâğıt üzerindeki tarafsızlığı mı önemsiyor?”
SOKAKTA GERİLİM VE ETİKETLEME
Yakma eylemi sırasında protestolar başladı. Polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı. Taşlar atıldı, dükkânlar zarar gördü, insanlar gözaltına alındı. Bu görüntüler kamuoyuna çoğu zaman “Müslüman öfkesi” başlığıyla yansıdı.
Oysa sahadaki tablo daha karmaşıktı. Provokasyon vardı, korku vardı, incinmişlik vardı. Fakat haber dili çoğu zaman bu duyguları görmezden gelerek yalnızca “asayiş sorunu”na odaklandı. Böylece ateşi yakanlar değil, alevlerden rahatsız olanlar sorgulanır hale geldi.
HOFFDDORP OLAYLARI VE BELEDİYE BAŞKANININ SÖZLERİ
Haarlemmermeer Belediye Başkanı Marianne Schuurmans, Hoofddorp’ta meydana gelen olaylar hakkında konuşurken, “ne sabuna ne suya” misali sözler sarfetti. Bir yandan Kuran yakma provokasyonunun yarattığı kırılmayı görmezden gelmemeye çalıştı, diğer yandan devlet çizgisini aşmamaya özen gösterdi.
Schuurmans, olayların Kuran yakmaya duyulan tepkiyle karıştırılmaması gerektiğini söyledi. Gerçekten incinmiş insanların bulunduğunu kabul etti, ancak asıl olayları çıkaran gençlerin bununla ilgisi olmadığını vurguladı. Bu gençlerin bilinçli biçimde oraya geldiklerini, amaçlarının yalnızca kavga etmek olduğunu ifade etti. “Bu gençler sadece ortalığı karıştırmak için oradaydı” sözleriyle, şiddetin kaynağını açıkça işaret etti.
Belediye Başkanı ayrıca bu davranışın cezasız kalmaması gerektiğini, röl yapan gençler için özel bir yaklaşım geliştirileceğini belirtti. Polis, savcılık ve belediye yönetimiyle birlikte bu kişilere yönelik hedefli önlemler alınacağını duyurdu.
Bu açıklamalar, resmi dil içinde nadir görülen bir gerçeklik barındırıyordu. Olayların otomatik olarak “Müslüman öfkesi” diye etiketlenmesine karşı çıkılması önemliydi. Masum insanların tepkisiyle, fırsat kollayan provokatörlerin şiddetinin birbirinden ayrılması gerekiyordu.
Ancak bu sözler, başka bir gerçeği de görünmez kılıyordu. Gençlerin “sırf kavga etmek için” oraya gelmiş olması doğruydu. Fakat bu kavganın sahnesini kim kurmuştu? Bir kutsal kitabın yakılmasına izin veren düzen, sokaktaki gerilimin zeminini de döşemiş olmuyor muydu?
Hukuken mesele yakmanın güvenliği olarak tanımlanmıştı. Sosyolojik olarak ise bu, toplumun bir kesimine “Senin kutsalın burada aşağılanabilir” mesajıydı. Bu mesaj yalnızca incinen insanları değil, şiddete meyilli gençleri de harekete geçiriyordu. Çünkü provokasyon, röl yapmak isteyenler için her zaman bir davetiyedir.
YAKARAK DEĞİL, DAĞITARAK CEVAP
Tam da bu atmosferde Hoofddorp’ta bambaşka bir sahne yaşandı. “Neden İslam?” adlı Müslüman bir oluşum, şehir merkezinde bin adet Kuran dağıttı.
Amaçları, yakılan bir kitaba karşı yakarak değil, anlatarak cevap vermekti.
Sokaktan geçen insanlar durdu, kitabı aldı. Bazıları “Okuyacağım” dedi. Genç bir kız, “Başkalarını anlayabilmek için” sözleriyle kitabı çantasına koydu. Kimileri tamamını okumayacağını ama en azından bazı bölümlerine bakacağını söyledi.
Bu sahne, iki farklı dünya görüşünü gözler önüne serdi. Bir yanda yakarak var olmaya çalışan bir öfke, diğer yanda paylaşarak anlatmayı seçen bir inanç.
Sokaktaki gerginlik bununla sınırlı değil. Son haftalarda farklı şehirlerde dokuz camiye tehdit mektupları gönderildi. Mektuplar, kan lekesini andıran izlerle, aşağılayıcı ve korkutucu ifadelerle doluydu.
TÜRKLER İÇİN DANIŞMA KURULU’NDAN BAKANA MEKTUP
Türkler İçin Danışma Kurulu İOT Başkanı Zeki Baran, İçişleri Bakanı’na yazdığı mektupta bu durumun tesadüf olmadığını vurguladı. Aşırı sağ partilerin yıllardır “İslam en büyük tehdittir” söylemini tekrarladığını, Nazi propaganda dilini andıran görseller kullandığını hatırlattı ve devletin açık bir şekilde “Tüm vatandaşların güvenliği bizim sorumluluğumuzdur” demesini istedi.
Bakan’a gönderilen mektubun tamamı şöyle:
Sayın Bakan,
Farklı şehirlerde bulunan dokuz cami, bu hafta tehdit içeren ve ayrımcı ifadelerle dolu, sözde kan lekeleriyle kirletilmiş nefret mektupları almıştır. Bu iğrenç mektuplar, toplumumuzda büyük bir huzursuzluğa yol açmıştır. Camiler, haklı olarak etkili güvenlik önlemleri talep etmiştir. Böyle bir durumda özellikle belediye başkanlarının, polisin ve cami yönetimlerinin alınacak önlemler konusunda bir araya gelerek istişarede bulunmaları büyük önem taşımaktadır. Tehdidin söz konusu olduğu tüm belediyelerde, belediye başkanlarının cami topluluklarıyla bu görüşmeleri yapmaları yönünde ısrarcı olmanızı umut ediyoruz.
Bu tür tehlikeli eylemler, İslam’ın Hollanda için en büyük tehdit olduğunu durmaksızın dile getiren PVV ve BBB gibi aşırı sağ partiler tarafından körüklenmektedir. Bu çevreler, ırkçı bir dil kullanmaktan ve NAZİ propagandasından alınmış meme’ler yaymaktan çekinmemektedir. Özellikle bu günlerde, Hollanda hükümetinin ülkemizin tüm vatandaşlarının güvenliğinin arkasında durduğunu açıkça ortaya koyması büyük önem taşımaktadır.
En derin saygılarımla,
Zeki Baran
Türk Danışma Organı Başkanı
Bu mektuplar, Kuran yakma eylemlerinin yalnızca sembolik olmadığını, toplumda gerçek bir korku ürettiğini gösteriyor.
SAYILARIN ANLATTIĞI GERÇEK
Amsterdam Belediyesi’nin verileri, bu korkunun temelsiz olmadığını ortaya koyuyor.
Kentte yaşayanların yaklaşık yüzde on üçü Müslüman. Ayrımcılık bildirimleri ise bir yıl içinde 55’ten 170’e yükseldi. ze
Bu artış, yalnızca bireysel önyargıları değil, yapısal bir sorunu işaret ediyor. Belediye, bu nedenle “Müslüman Arşivi” adlı bir sergiye 130 bin euro destek verdi. Amaç, Müslümanların şehre katkısını görünür kılmak ve önyargıları kırmak.
Güzel bir niyet. Fakat sergi salonlarının duvarlarında anlatılan tarih ile sokakta yaşanan gerçeklik arasındaki mesafe giderek açılıyor.
GENÇLERİN SÖZLERİ
En sarsıcı tablo, genç Müslümanların sözlerinde ortaya çıkıyor.
Amsterdam’da düzenlenen bir uzman toplantısında, genç Müslümanları temsil eden isimler, artık bu ülkede kendilerini güvende hissetmediklerini açıkça dile getirdi. Kolektif Jonge Moslims’in (Genç Müslümanlar Kolektifi) Başkanı Esma Kendir, “Bu bizim için soyut bir tartışma değil, günlük hayatın kendisi” derken, anti İslamcı iklimin, gençlerin ruh sağlığını, eğitim şansını ve güvenlik duygusunu doğrudan etkilediğini anlattı.
Aynı toplantıda bir genç kadın şu cümleyi kurdu: “Bu ülkeyi seviyorum ama belki de bir kaçış planı yapmalıyım. Devletin bizi koruduğunu hissetmiyorum.”
Bu sözler, istatistiklerin ötesinde bir gerçeği gösteriyor. Kendi ülkesinde doğup büyümüş bir gencin geleceğini başka bir ülkede aramayı düşünmesi, birlikte yaşama fikrinin genç kuşaklarda çatladığını ilan ediyor.
Bir genç kadın ise şöyle dedi: “Belki de bir kaçış planı yapmalıyım. Bu ülkeyi seviyorum ama devletin bizi koruduğunu hissetmiyorum.”
Bu cümle, her türlü istatistikten daha ağırdır. Çünkü bu ülkenin vatandaşı olan, burada doğmuş ve burada büyümüş bir gencin geleceği başka bir ülkede aramayı düşünmesi, toplumsal sözleşmenin çatladığını gösterir.
SORU ŞU
Bir ülkede bir kutsal kitabı yakmak “hak” olarak kutsanırken, o kitabın mensuplarının kendini güvende hissetmemesi normal mi?
Hukuk, yalnızca ateşin tehlikesini ölçer ama kalpte açılan yarayı görmezse, adalet eksik kalır. Bugün Hollanda’da yanan sadece bir kitap değildir. Yanan, birlikte yaşama fikrine duyulan güvendir.
Ve bu yangın, kum kabıyla söndürülecek kadar küçük değildir.
****************
IN NEDERLAND ZEGGEN ZELFS RECHTERS “HET MAG” TEGEN HET VERBRANDEN VAN DE KORAN
Het verbranden van een heilig boek wordt gezien als vrijheid van meningsuiting, maar de maatschappelijke wond die daaruit ontstaat, wordt naar de achtergrond geschoven.
Aanvallen op moskeeën en het verbranden van de Koran zijn geen losse provocaties meer. Extreemrechtse groeperingen treden op onder politiebescherming en met rechterlijke toestemming.
De rechter vergeet één ding: de vlammen verbranden niet alleen een boek, maar ook de hoop op samenleven.
Toch zijn er ook mooie beslissingen. De gemeente Amsterdam stelde 130.000 euro beschikbaar voor een tentoonstelling met de naam “Moslimarchief”. Het doel is om de bijdrage van moslims aan de stad zichtbaar te maken en vooroordelen te doorbreken.
İlhan KARAÇAY schreef:
De “Koranverbrandingen” en “aanvallen op moskeeën” die de afgelopen maanden in Nederland te zien zijn, zijn allang geen op zichzelf staande provocaties meer.
Extreemrechtse groepen verbranden de Koran voor opvangcentra en moskeeën, onder politiebescherming en met verwijzing naar rechterlijke uitspraken. Wat daar zichtbaar wordt, is niet alleen het in brand steken van een heilig boek, maar ook een aanval op de waardigheid van miljoenen moslims, op het idee van samenleven in dit land en op de maatschappelijke vrede.
Het recente incident in Hoofddorp werd een van de scherpste voorbeelden van deze ontwikkeling. Een groep extreemrechtse activisten wilde voor een asielzoekerscentrum de Koran verbranden. De gemeente wilde dat om veiligheidsredenen verhinderen. De rechter besloot echter dat “het gevaar onvoldoende was aangetoond” en gaf toestemming voor de actie. Deze uitspraak veroorzaakte een diepe breuk binnen de moslimgemeenschap. De boodschap was helder. Het verbranden van een heilig boek geldt als vrijheid van meningsuiting, maar de maatschappelijke wond die daardoor ontstaat, wordt ondergeschikt gemaakt.
DE KOELE TAAL VAN RECHT EN STAAT
De voorwaarden die de rechtbank stelde, bleven beperkt tot technische details. De Koran moest in een zandbak worden verbrand, er moest een brandblusser aanwezig zijn en het vuur mocht maximaal vijftien minuten branden. Vanuit juridisch oogpunt werd het probleem herleid tot brandveiligheid.
Maar het ging niet alleen om vuur. Het ging om de boodschap aan een deel van de samenleving: “Wat voor jou heilig is, mag hier worden vernederd.”
Deze beslissing riep onder moslims een fundamentele vraag op: “Beschermt de staat ons werkelijk, of hecht zij alleen waarde aan neutraliteit op papier?”
SPANNING OP STRAAT EN HET PLAKKEN VAN ETIKETTEN
Tijdens de verbranding begonnen protesten. Er ontstonden confrontaties tussen politie en demonstranten. Er werden stenen gegooid, winkels raakten beschadigd en mensen werden aangehouden. In de media verschenen deze beelden vaak onder de kop “moslimwoede”.
Maar het beeld op straat was veel complexer. Er was provocatie, er was angst en er was gekwetstheid. Toch negeerde de berichtgeving deze gevoelens meestal en richtte zij zich uitsluitend op het “openbare-ordeprobleem”. Zo kwamen niet degenen die het vuur aanstaken, maar degenen die zich door de vlammen gekwetst voelden, ter discussie te staan.
DE GEBEURTENISSEN IN HOOFDDORP EN DE WOORDEN VAN DE BURGEMEESTER
De burgemeester van Haarlemmermeer, Marianne Schuurmans, sprak over de gebeurtenissen in Hoofddorp met woorden die noch links noch rechts leken te raken. Enerzijds probeerde zij de breuk die door de Koranverbranding was ontstaan niet te negeren, anderzijds bleef zij zorgvuldig binnen de lijnen van de staat.
Schuurmans zei dat de ongeregeldheden niet verward mochten worden met de reactie op het verbranden van de Koran. Zij erkende dat er werkelijk gekwetste mensen waren, maar benadrukte dat de jongeren die de rellen veroorzaakten daar niets mee te maken hadden. Volgens haar waren zij bewust gekomen met als enig doel om te vechten. Met de woorden “deze jongeren waren er alleen om onrust te stoken” wees zij de bron van het geweld duidelijk aan.
De burgemeester voegde daaraan toe dat dit gedrag niet ongestraft mocht blijven en dat er voor deze relschoppende jongeren een speciale aanpak zou worden ontwikkeld. Samen met politie, justitie en het gemeentebestuur zouden gerichte maatregelen worden genomen.
Deze uitspraken bevatten een zeldzame eerlijkheid binnen de officiële taal. Het was belangrijk dat zij zich verzette tegen het automatisch labelen van de gebeurtenissen als “moslimwoede”. Het onderscheid tussen de reactie van onschuldige, gekwetste mensen en het geweld van provocateurs die hun kans schoon zagen, moest worden gemaakt.
Maar deze woorden maakten ook een andere werkelijkheid onzichtbaar. Het was waar dat sommige jongeren “alleen maar kwamen om te vechten”. Maar wie had het toneel voor die strijd opgebouwd? Legt een systeem dat toestaat dat een heilig boek wordt verbrand, niet zelf de basis voor de spanning op straat?
Juridisch was de kwestie teruggebracht tot brandveiligheid. Sociologisch betekende dit een boodschap aan een deel van de samenleving: “Wat voor jou heilig is, mag hier worden vernederd.” Die boodschap raakt niet alleen gekwetste mensen, maar mobiliseert ook jongeren die gevoelig zijn voor geweld. Want voor wie wil rellen, is een provocatie altijd een uitnodiging.
NIET MET VUUR, MAAR MET DELEN ANTWOORD GEVEN
Juist in deze sfeer verscheen in Hoofddorp een totaal ander beeld.
Een islamitisch initiatief met de naam “Waarom de islam?” deelde in het stadscentrum duizend Korans uit.
Hun doel was duidelijk. Tegen een verbrande Koran wilden zij niet met vuur antwoorden, maar met uitleg en dialoog.
Mensen op straat bleven staan en namen het boek aan. Sommigen zeiden: “Ik ga het lezen.” Een jong meisje stopte het in haar tas met de woorden: “Om anderen beter te kunnen begrijpen.” Anderen gaven aan dat zij het misschien niet helemaal zouden lezen, maar in elk geval enkele delen wilden bekijken.
Dit tafereel liet twee totaal verschillende wereldbeelden zien.
Aan de ene kant een woede die zichzelf wil laten zien door te verbranden.
Aan de andere kant een geloof dat kiest voor delen en uitleg.
De spanning op straat bleef daar echter niet bij. In de afgelopen weken ontvingen negen moskeeën in verschillende steden dreigbrieven. De enveloppen waren besmeurd met vlekken die op bloed leken en gevuld met beledigende en angstaanjagende teksten.
BRIEF VAN DE IOT AAN DE MINISTER
De voorzitter van de Adviesraad voor Turken (IOT), Zeki Baran, benadrukte in zijn brief aan de minister van Binnenlandse Zaken dat dit geen toeval was. Hij herinnerde eraan dat extreemrechtse partijen al jaren herhalen dat “de islam de grootste bedreiging is” en dat zij beelden gebruiken die doen denken aan nazi propaganda. Hij riep de staat op om ondubbelzinnig te zeggen: “De veiligheid van alle burgers is onze verantwoordelijkheid.”
De volledige brief aan de minister luidt als volgt:
Geachte minister,
Negen moskeeën in verschillende steden hebben deze week dreigbrieven ontvangen die vol staan met discriminerende teksten en zogenaamde bloedvlekken. Deze walgelijke brieven hebben grote onrust in onze samenleving veroorzaakt. Moskeeën hebben terecht om effectieve veiligheidsmaatregelen gevraagd. In zo’n situatie is het van groot belang dat burgemeesters, politie en moskeebesturen samenkomen om de te nemen stappen te bespreken. Wij hopen dat u erop zult aandringen dat burgemeesters in alle betrokken gemeenten deze gesprekken met de moslimgemeenschappen voeren.
Dergelijke gevaarlijke daden worden aangewakkerd door extreemrechtse partijen zoals PVV en BBB, die al jaren blijven herhalen dat de islam de grootste bedreiging voor Nederland is. Deze kringen schuwen het niet om racistische taal te gebruiken en memes te verspreiden die zijn ontleend aan nazi propaganda. Juist in deze dagen is het van groot belang dat de Nederlandse regering duidelijk laat zien dat zij achter de veiligheid van alle burgers in ons land staat.
Met de meeste hoogachting,
Zeki Baran
Voorzitter Adviesraad voor Turken
Deze brieven tonen aan dat Koranverbrandingen niet slechts symbolisch zijn. Zij produceren echte angst in de samenleving.
WAT DE CIJFERS LATEN ZIEN
Gegevens van de gemeente Amsterdam maken duidelijk dat deze angst niet ongegrond is.
Ongeveer dertien procent van de inwoners van de stad is moslim. Het aantal meldingen van discriminatie steeg in één jaar van 55 naar 170.
Deze toename wijst niet alleen op individuele vooroordelen, maar op een structureel probleem. Om die reden besloot de gemeente Amsterdam 130.000 euro beschikbaar te stellen voor een tentoonstelling met de naam “Moslimarchief”. Het doel is om de bijdrage van moslims aan de stad zichtbaar te maken en vooroordelen te doorbreken.
Een mooi voornemen. Maar de afstand tussen de geschiedenis die in tentoonstellingszalen wordt verteld en de werkelijkheid op straat wordt steeds groter.
DE WOORDEN VAN JONGEREN
Het meest schokkende beeld komt naar voren in de woorden van jonge moslims.
Tijdens een deskundigenbijeenkomst in Amsterdam spraken vertegenwoordigers van jonge moslims openlijk uit dat zij zich in dit land niet langer veilig voelen.
Esma Kendir, voorzitter van het Collectief Jonge Moslims, zei: “Dit is voor ons geen abstract debat, dit is het dagelijkse leven zelf.” Zij legde uit dat het anti islamklimaat direct invloed heeft op de geestelijke gezondheid, de onderwijskansen en het veiligheidsgevoel van jongeren.
Tijdens dezelfde bijeenkomst zei een jonge vrouw: “Ik hou van dit land, maar misschien moet ik een ontsnappingsplan maken. Ik heb niet het gevoel dat de staat ons beschermt.”
Deze woorden tonen een werkelijkheid die verder gaat dan statistieken. Dat een jongere die hier is geboren en opgegroeid, haar toekomst elders begint te overwegen, betekent dat het idee van samenleven bij de nieuwe generatie begint te barsten.
Een andere jonge vrouw verwoordde het zo: “Misschien moet ik een ontsnappingsplan maken. Ik hou van dit land, maar ik voel niet dat de staat mij beschermt.”
Deze zin weegt zwaarder dan welke statistiek ook. Want wanneer een burger van dit land, geboren en gevormd in deze samenleving, haar toekomst in een ander land gaat zoeken, dan is dat het teken dat het maatschappelijk contract scheurt.
DE VRAAG IS
Is het normaal dat in een land het verbranden van een heilig boek als een “recht” wordt verheven, terwijl de mensen voor wie dat boek heilig is zich niet veilig voelen?
Het recht kan het gevaar van vuur meten, maar als het de wond in het hart niet ziet, blijft gerechtigheid onvolledig.
Vandaag brandt in Nederland niet alleen een boek.
Wat brandt, is het vertrouwen in het samenleven.
En deze brand is niet zo klein dat hij met een zandbak kan worden geblust.
Amsterdam’da kurulan “Turkish Dutch Business Platform”, sadece yeni bir organizasyon mu, yoksa yarım asırlık göç hikâyesinde gerçek bir dönüm noktası mı?
Bu dosya yazısını, tam da bu sorunun izini sürmek için kaleme aldım.
Yarım asırlık bir serüvene bakmak ve şu soruya cevap aramak için: “Hollanda’daki Türk iş dünyası, nihayet kendi ortak aklını kurabilecek mi?”
Geçmişte NETUBA deneyimini yaşayan Hollanda’daki Türk iş dünyası, bu kez gerçekten kalıcı bir köprü kurabilecek mi?
(Yazının Hollandacasını en altta bulacaksınız. De Nederlandse versie van dit artikel vindt u onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı: Mustafa KOYUNCU fotoğrafladı:
Hollanda’daki Türk iş dünyası, yarım asırlık göç hikâyesinin ardından, bugün yeni bir eşikte duruyor. Amsterdam’da kurulan “Turkish Dutch Business Platform” (Türkiye Hollanda İş Platformu), işte bu eşiğin sembolü olarak sahneye çıktı. Artık mesele yalnızca ayakta kalmak değil, iki ülke arasında yön veren bir ekonomik akla dönüşebilmek.
Amsterdam’daki H’ART Museum salonunda yaşanan o akşam, dışarıdan bakan biri için, “şık bir lansman gecesi” gibi görünebilirdi. Davetliler, diplomatik ünvanlar, iş dünyasının tanınmış simaları, alkışlar, kokteyl masaları, sahnede yankılanan sözler ve fonda yükselen zarif müzikler…
Ama bu gecenin taşıdığı anlam, bir etkinlik takvimine eklenen sıradan bir davetten çok daha fazlasıydı. Çünkü o salonda, aslında yarım asırlık bir hikâyenin yeni bir sayfası açılıyordu.
Bu hikâye, 1960’lı yıllarda Hollanda’ya “misafir işçi” olarak gelen binlerce Türk emekçinin hikâyesiyle başladı. İlk kuşak, fabrikalarda, tersanelerde, limanlarda çalıştı. Biriktirdi, sabretti, tutundu. İkinci kuşak, babasının iş tulumunu çıkarıp üniversite sıralarına oturdu. Üçüncü kuşak ise artık sadece çalışan değil, iş kuran, istihdam yaratan, ihracat yapan, banka yöneten, şirket satın alan bir kuşak hâline geldi.
Bugün Hollanda’da on binlerce Türk kökenli girişimci var. Marketten lojistiğe, tekstilden inşaata, yazılımdan finans sektörüne kadar geniş bir alanda faaliyet gösteriyorlar. Kimi küçük bir dükkânla başladı, kimi uluslararası şirketler kurdu. Ama hepsinin ortak bir hikâyesi var: Bu ülkeye kök saldılar ve artık bu ülkenin ekonomik dokusunun ayrılmaz bir parçası oldular.
Ne var ki, bu büyük birikim uzun yıllar boyunca dağınık kaldı.
Herkes kendi dünyasında büyüdü. Kimi Türkiye ile bağını koparmadı, kimi Hollanda’ya daha sıkı tutundu. Kimi iki ülke arasında ticaret köprüleri kurdu, kimi yalnızca kendi işini ayakta tutmaya çalıştı. Ortada güçlü bir potansiyel vardı ama bu potansiyeli ortak bir akla dönüştürecek, kurumsal bir çatı uzun süre eksik kaldı.
İşte bu eksiklik, zaman zaman “bir platform kuralım” arayışlarını doğurdu.
Geçmişte bunun bir örneği yaşandı: NETUBA.
NETUBA’nın Lahey’deki toplantısından görüntüler
NETUBA, Türkiye ile Hollanda arasındaki ticari ilişkileri güçlendirmek, iki ülke iş dünyasını daha sistemli biçimde buluşturmak amacıyla kurulmuştu. Heyecan yaratmıştı. Umut vermişti. Bir süre adından söz ettirdi. Fakat zamanla sahneden çekildi. Sessizce kapandı. Geride şu soruyu bıraktı: “Bu işler neden sürdürülemiyor?”
Bu soru, bugün “Turkish Dutch Business Platform TDBP” (Türkiye Hollanda İş Platformu) adıyla sahneye çıkan yeni girişimin üzerinde de doğal olarak dolaşıyor.
Çünkü Hollanda’daki Türk toplumu, artık sadece başarı hikâyeleriyle değil, yarım kalmış girişimlerin hatıralarıyla da dolu. Her yeni platform, ister istemez geçmişin gölgesinde doğuyor. İnsanların zihninde şu cümle beliriyor: “Bunu daha önce de denedik.”
Ama hayat bazen aynı fikri, başka bir zamanın ruhuyla yeniden önümüze koyar.
Bugün, Türkiye ile Avrupa arasındaki ekonomik ilişkiler yeniden şekilleniyor. Küresel tedarik zincirleri değişiyor. Uzak coğrafyalara bağımlılık sorgulanıyor. Türkiye, Avrupa için yalnızca bir pazar değil, aynı zamanda bir üretim ve tedarik üssü olarak yeniden keşfediliyor. Hollanda ise lojistik gücü, finansal altyapısı ve küresel ağlarıyla Avrupa’nın kapısı olmayı sürdürüyor.
Bu yeni dönemde, Hollanda’daki Türk iş dünyasının konumu da değişiyor.
Artık sadece “burada yaşayan Türkler” değil, iki ülke arasında doğal bir köprü konumundalar. Hem Türkiye’yi biliyorlar hem Hollanda’yı. Hem Türk girişimcisinin reflekslerine hâkimler hem Avrupa sisteminin dilini konuşuyorlar. Bu, hiçbir danışmanlık şirketinin masa başında üretemeyeceği bir avantajdır.
İşte “Turkish Dutch Business PlatformTDBP” fikri, tam da bu noktada ortaya çıkıyor.
Bir dernek olmanın ötesinde, iş dünyasının bizzat yön verdiği, kapsayıcı, kurumsal, sürdürülebilir bir yapı iddiasıyla yola çıkıyor. Sadece bugünün sorunlarına değil, yarının ihtiyaçlarına da cevap verme hedefiyle…
Ama geçmişte NETUBA gibi, girişimlerin yaşadığı akıbet, bu iddianın altını doldurmayı zorunlu kılıyor.
Bu kez farklı olan ne?
Bu soru, yalnızca okurun değil, salondaki birçok davetlinin de zihninden geçiyordu. Alkışlar arasında, gülümsemelerin ardında, bir yerde bu soru duruyor: “Bu gerçekten yeni bir sayfa mı, yoksa eski defterin başka bir kapağı mı?”
İşte bu dosya yazısını, tam da bu sorunun izini sürmek için kaleme alıyorum.
Bir gecenin parıltısından yola çıkarak, yarım asırlık bir serüvene bakmak ve şu soruya cevap aramak için: Hollanda’daki Türk iş dünyası, nihayet kendi ortak aklını kurabilecek mi?
NETUBA: İYİ NİYET, BÜYÜK UMUT VE YARIM KALAN BİR HİKÂYE
NETUBA kurulduğunda, Hollanda’daki Türk iş dünyasında gerçek bir heyecan yaratmıştı. “Artık bizim de bir çatı örgütümüz olacak” diyenler çoğalmıştı. Türkiye ile Hollanda arasında ticaret yapan, yapmak isteyen, iki ülke arasında gidip gelen iş insanları için bu yapı, bir umut kapısı gibi görülüyordu.
Ama umut tek başına yetmiyor.
NETUBA’nın hikâyesi, aslında diasporadaki pek çok girişimin kaderini yansıtır. Büyük ideallerle başlar, ilk dönem güçlü bir enerji üretir, toplantılar yapılır, projeler konuşulur, basına yansır. Fakat bir süre sonra tempo düşer. Gönüllülük esasına dayanan emek tükenir. Kurumsal yapı zayıflar. Kişilere bağlılık artar. Kişiler yorulduğunda ya da yön değiştirdiğinde, yapı da sarsılır.
Bir başka sorun da şudur:
Bu tür platformlar çoğu zaman “iyi niyetli insanların fedakârlığı” ile ayakta durur. Oysa iş dünyası, duyguyla değil sistemle yürür. Zamanla şu gerçek ortaya çıkar: “Eğer bir yapı, profesyonel kadrolarla, net hedeflerle, sürdürülebilir finansman modelleriyle ve güçlü bir kurumsal çerçeveyle inşa edilmezse, gönüllülüğün sınırına çarpar.”
NETUBA da bu sınırda zorlandı.
Hollanda’daki Türk iş insanlarının büyük bölümü, kendi işlerinin içinde zaten yoğun bir hayat sürüyordu. Herkes platformun “iyi” olmasını istiyordu ama “yükü” omuzlamakta aynı kararlılık gösterilemiyordu. Bir süre sonra toplantılar seyrekleşti. Etki alanı daraldı. Adı anılsa da sesi duyulmaz oldu. Ve sonunda kapandı.
Geriye kalan ise şu cümleydi: “Biz bunu denedik.”
Bu cümle, bugün hâlâ birçok kulakta çınlar.
Her yeni girişim ortaya çıktığında, geçmişten gelen bu hafıza devreye girer. İnsanlar heveslenir ama aynı anda temkinlidir. “Yine güzel başlar, sonra söner” endişesi, özellikle bu toplumda güçlüdür. Çünkü göçmen toplulukların hafızasında, yarım kalan çok hikâye vardır.
İşte “Turkish Dutch Business Platform TDBP’nin karşısındaki ilk gerçek sınav da budur.
Sadece yeni bir isim olmak değil, geçmişin yükünü de taşımak zorundadır. NETUBA’nın bıraktığı boşluk, aynı zamanda bir uyarıdır.
Bu uyarı şunu söyler: “Eğer bu yapı da yalnızca iyi niyetle, birkaç idealist insanın omzunda yürürse, sonu farklı olmayacaktır.”
Bu nedenle “Turkish Dutch Business Platform TDBP”nin iddiası, “biz de bir platform kurduk” demekten çok daha ileri olmak zorundadır. Kalıcı olmak istiyorsa, kişilere değil sisteme yaslanmalıdır. Duyguya değil yapıya dayanmalıdır. Günü kurtarmaya değil, geleceği planlamaya yönelmelidir.
NETUBA’nın yaşadıkları, bugünkü girişim için bir yük değil, doğru okunursa büyük bir avantajdır. Çünkü bu kez neyin işlemediği bilinmektedir.
Artık şu sorular daha net sorulabilmektedir:
Bu platform kimler tarafından yönetilecek?
Kararlar nasıl alınacak?
Finansmanı nasıl sağlanacak?
Kim ne kadar sorumluluk üstlenecek?
Sadece büyük şirketler mi söz sahibi olacak?
Küçük ve orta ölçekli işletmeler bu yapının neresinde duracak?
Bu yapı, somut olarak ne üretecek?
Geçmişte bu soruların bir kısmı havada kalmıştı. Bugün ise iş dünyası, soyut iyi niyet cümlelerinden çok daha fazlasını talep ediyor.
“Turkish Dutch Business Platform TDBP”nin lansmanında hissedilen “bu kez başka” duygusu, biraz da buradan kaynaklanıyor. Çünkü bu kez sahnede sadece idealist birkaç isim değil, bankaların yöneticileri, büyük şirketlerin CEO’ları, diplomatik temsilciler, Hollanda kurumlarının üst düzey yetkilileri vardı.
Bu tablo, NETUBA döneminden farklıdır.
O günlerde daha çok “biz kendi aramızda bir şey yapalım” yaklaşımı hâkimdi. Bugün ise sahnede hem Türkiye devleti, hem Hollanda kurumları, hem de iki ülkenin büyük ekonomik aktörleri birlikte görünmektedir.
Bu, sadece bir organizasyon farkı değildir. Bu, zihniyet farkıdır.
Artık mesele, Türk toplumunun kendi içine dönük bir dayanışması değil, iki ülkenin ekonomik sistemleri arasında kurumsal bir köprü kurma iddiasıdır.
Ve bu iddia, ancak geçmişin dersleriyle yüzleşilirse anlam kazanır.
İşte bütün bu sorular, bizi doğal olarak “Turkish Dutch Business Platform TDBP”nin ortaya çıktığı zamana ve bu zamanlamanın ne anlattığına götürüyor.
“TURKİSH DUTCH BUSİNESS PLATFORM”UN
DOĞUŞU VE “BU KEZ NE FARKLI?” SORUSU
Her girişimin bir zamanı vardır.
Bazı fikirler, doğru zamanda doğmadığı için ölür.
Bazıları ise, zaman olgunlaştığında kendiliğinden sahneye çıkar.
“Turkish Dutch Business Platform TDBP”nin ortaya çıkışı, işte tam da böyle bir zamanın ürünüdür.
Bugün dünya ekonomisi, alışılmış kalıplarını hızla terk ediyor. Pandemiyle sarsılan tedarik zincirleri, savaşlarla derinleşen jeopolitik gerilimler, enerji krizleri ve artan maliyetler, Avrupa’yı yeniden düşünmeye zorluyor. Uzak coğrafyalara bağımlı üretim modelleri sorgulanıyor. “Yakın üretim” ve “güvenilir ortak” kavramları, masa başı teoriler olmaktan çıkıp hayati stratejilere dönüşüyor.
Bu tabloda Türkiye, Avrupa için yeniden keşfedilen bir ülke hâline geliyor.
Genç nüfusu, üretim kapasitesi, esnek sanayisi ve coğrafi konumuyla Türkiye, Avrupa’nın yanı başında güçlü bir üretim üssü olarak öne çıkıyor. Almanya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Hollanda’ya kadar pek çok ülke, Türkiye ile ekonomik ilişkilerini sadece ticaret hacmi üzerinden değil, stratejik ortaklık perspektifiyle ele almaya başlıyor.
Hollanda ise bu denklemde ayrı bir yere sahip.
Avrupa’nın lojistik kalbi, küresel ticaretin düğüm noktalarından biri olan bu ülke, yalnızca bir pazar değil, aynı zamanda bir kapıdır. Limanlarıyla, finans sistemiyle, hukuk altyapısıyla, çok uluslu şirket ağıyla Avrupa’ya açılan bir anahtardır.
İşte tam bu noktada, Hollanda’daki Türk iş dünyasının rolü yeniden tanımlanıyor.
Artık onlar sadece “göçmen kökenli girişimciler” değildir.
Onlar, iki ülke arasında doğal arabuluculardır.
İki dili, iki kültürü, iki sistemi bilen bir insan sermayesidir.
Ve bu sermaye, bugüne kadar çoğu zaman bireysel başarılar düzeyinde kaldı.
“Turkish Dutch Business Platform TDBP”nin doğuşu, bu bireysel başarıları ortak bir güce dönüştürme arayışıdır.
Bu kez sahnede, yalnızca “iyi niyetli insanlar” yoktur.
Bu kez, finans dünyasının ağır topları vardır.
Bu kez, Hollanda devletinin yatırım kurumu NFIA vardır.
Bu kez, Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik temsilcileri vardır.
Bu kez, CEO düzeyinde katılım vardır.
Bu tablo, tesadüf değildir.
“Turkish Dutch Business Platform TDBP”, bir grup insanın “hadi bir dernek kuralım” demesiyle ortaya çıkmış bir yapı değildir. Arkasında, iki ülkenin de ekonomik aklını temsil eden aktörlerin onayı ve ilgisi vardır. Bu yönüyle, NETUBA döneminden ayrılır.
NETUBA daha çok “biz kendi aramızda örgütlenelim” düşüncesinin ürünüyken, “Turkish Dutch Business PlatformTDBP”, “iki ülkenin sistemleri arasında köprü olalım” iddiasıyla yola çıkmaktadır.
Bu fark, hayati bir farktır.
Çünkü bu kez mesele, sadece Türk toplumunun iç dayanışması değildir.
Bu kez mesele, Hollanda’nın Türkiye’ye bakışıyla, Türkiye’nin Avrupa’ya açılma stratejisinin kesiştiği noktada konumlanmaktır.
“Turkish Dutch Business Platform TDBP” Başkanı Erhan Zeyneloğlu’nun konuşmasında vurgulanan şu cümle, bu zihniyeti özetler niteliktedir: “Türk Hollanda İş Platformu, şirketleri, finans kuruluşlarını ve yetenekleri bir araya getirerek iki ülke arasında somut iş birlikleri ve yatırımlar yaratmayı hedeflemektedir.”
Bu ifade, bir temenni değil, bir iş modelidir.
Aynı şekilde “Netherlands Foreign Invesment Agency NFIA” Komiseri Hilde van der Meer’in yaklaşımı da dikkat çekicidir. Türkiye’nin, NFIA’nın sahada doğrudan varlık gösterdiği 16 ülkeden biri olması, Hollanda’nın Türkiye’ye bakışının sıradan olmadığını gösterir. Hollanda, Türkiye’yi yalnızca ihracat yapılan bir ülke olarak değil, küresel pazarlara açılmak isteyen şirketler için stratejik bir ortak olarak görmektedir.
Bu bakış açısı, “Turkish Dutch Business Platform TDBP”nin zeminini güçlendirir.
Çünkü bu kez platform, yalnızca Türk girişimciler için değil, Hollandalı aktörler için de anlamlı bir araç hâline gelmektedir. Bu, sürdürülebilirlik açısından kritik bir farktır. Bir yapı, yalnızca bir tarafın omuzunda taşınırsa yorulur. Ama iki tarafın da çıkarı hâline gelirse, yaşama şansı artar.
Yine de bütün bu olumlu tabloya rağmen, ortada hâlâ bir soru durmaktadır:
Bu kurumsal güç, sahaya nasıl yansıyacak?
Bir platform, ne kadar güçlü isimlerle kurulursa kurulsun, eğer gündelik hayatta somut fayda üretmezse, zamanla tabelaya dönüşür. KOBİ’ler bu yapıda kendilerine yer bulamazsa, büyük şirketlerin vitrini olmaktan öteye geçemez. Genç girişimci bu kapıyı çaldığında karşısında sadece kartvizit alışverişi görürse, heyecan söner.
İşte “bu kez ne farklı?” sorusunun gerçek cevabı, tam da burada yatmaktadır.
“Turkish Dutch Business Platform TDBP”nin kaderi, yalnızca sahnedeki konuşmalarda değil,
yarın bir KOBİ’nin bu platformdan nasıl fayda sağlayacağında, bir girişimcinin Avrupa kapısını bu yapı sayesinde aralayabilmesinde, bir Türk şirketinin Hollanda’da yolunu bu ağ sayesinde bulabilmesinde gizlidir.
Bu başarılabilirse, “Turkish Dutch Business Platform TDBP” gerçekten yeni bir sayfa olur.
Başarılamazsa, NETUBA’nın hatırası yeniden hatırlanır.
HOTİAD CEPHESİNDEN BAKIŞ: AYNI AMAÇ, FARKLI YOLLAR
Türkiye, geçmişte NETUBA ile denenmiş olan ve iki ülke arasında yalnızca ticari değil, aynı zamanda ekonomik ve siyasi zeminde de köprü kurabilecek, güçlü bir lobi etkisi yaratabilecek bir yapı arayışı içindeydi. Bu düşünce ilk etapta “Hollanda Türk İşadamları Derneği HOTİAD” üzerinden gündeme geldi.
HOTİAD Başkanı Hikmet Gürcüoğlu, bu noktada önemli bir hassasiyete işaret etti. HOTİAD’ın birincil görevinin, Hollanda’daki Türk toplumunun konumunu güçlendirmek, bu toplumun ekonomik, sosyal ve kurumsal kapasitesini geliştirmek olduğunu vurguladı. Gürcüoğlu, bu misyonun, daha geniş ve farklı hedefleri olan bir yapı içinde gölgede kalmaması gerektiğini ifade etti.
Bu yaklaşım üzerine, Hollanda’da kurulu Türkiye sermayeli şirketlerin bir şemsiye altında toplandığı, aynı zamanda Türkiye’de faaliyet gösteren Hollanda sermayeli şirketlerin de dâhil edilmesinin hedeflendiği, özel ve bağımsız bir yapı oluşturulması yoluna gidildi.
Bugün hayata geçen bu platformun temel amacı, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkileri daha kurumsal bir zemine taşımak ve bu zemin üzerinden uzun vadeli, sürdürülebilir bir iş birliği ve etki alanı oluşturmaktır.
Bu tercih, bir yandan HOTİAD’ın kendi misyonunu koruyarak yoluna devam etmesini sağlamış, diğer yandan da Türkiye ile Hollanda arasında daha geniş ölçekli ve stratejik bir köprünün kurulmasının önünü açmıştır.
Toplantıdan sonra temas kurduğum Gürcüoğlu şunları söyledi: “Turkish Dutch Business Platformun lansman proğramına davetliydim. Proğram öncesinde platformun müstakbel başkanı ve sekreteri ile de görüşmelerim oldu. Hollanda’da kurulu Türkiye sermayeli şirketlerin bir şemsiye altında toplandığı ve Türkiye’de kurulu Hollanda sermayeli şirketlerle genişletilmek istenen
Hollanda ve Türkiye arasında ekonomi ve siyasi alanlarda köprü görevi üstlenecek, lobi gücü yüksek bir yapının amaçlandığını biliyorum.
Hollanda için yerel bir dernek olan HOTİAD Hollanda Türk Toplumunun konumunu iyileştirici içe dönük çalışmalar yaparken TDBP ağırlıklı olarak, ülkeler arası lobi yapmak gibi dışa dönük bir çalışma planı amaçlamakta.
Ve tabi aynı ülkede olmak ve kısmen çalışmaları örtüşen dernekleriz. HOTİAD onlar için bilinen ve takdir edilen bir dernektir. İşbirliği alanlarımızın varlığı iki taraf içinde görülen bilinen bir durum. Görüşmelerimizde karşılıklı olarak iki derneğin varlığından ve işbirliğinden heyecan duyduk. Biz Türkiye iş dünyasının gelişmişliğ ve buralara kadar gelmişliğinden heyecan duyarken onlarda altmış yılı geride bırakan işgücü gurubunun iş dünyasında da almış olduğu seviyeden heyecan duymaktalar. Bundan sonraki dönemlerde geleceği birlikte inşa etme bilinç ve heyecanı ile çalışabileceğiz.” (Alttaki fotoğraf)
HOTİAD Başkanı Hikmet Gürcüoğlu (solda) Rotterdam Başkonsolosumuz Sevgi Kısacık ve TOV Başkanı Durmuş Doğan (sağda)
TOVER Başkanı ve Hollanda Türk Girişimci dernekleri koordinatörü sıfatıyla toplantıya katıldığını belirten Durmuş Doğan, Turkish Dutch Business Platform’un bir ihtiyaçtan doğduğuna dikkat çekiyor. Türkiye’den gelerek Hollanda’da yatırım yapan büyük ölçekli şirketlerin bir araya gelmesiyle oluşan bu platformun, yalnızca ticari değil, aynı zamanda stratejik bir misyon üstlendiğini vurguluyor. “Ticari diplomasi” olarak tanımladığı bu yaklaşımın, ticaret yoluyla Hollanda’da etkin bir lobicilik faaliyeti yürütmeyi hedeflediğini ifade eden Durmuş Doğan, bunun yerleşik Türk girişimci dernekleri kadar, Türkiye’den gelerek burada faaliyet gösteren firmalar için de son derece önemli olduğunu söylüyor.
Ortaya çıkan bu gücün tek bir çatı altında toplanmasını büyük bir kazanım olarak değerlendiren Durmuş Doğan, bu teşkilatlanmanın kurulmasına emek veren herkese teşekkür ediyor. Sermayenin gücünü bir araya getirerek ticari lobicilik yapmayı hedefleyen Turkish Dutch Business Platform ile ortak çalışmalar yürütülmesinin ve güçlerin birleştirilmesinin hayati önemde olduğunu vurguluyor. Durmuş Doğan sözlerini, “TDBP teşkilatına çalışmalarında başarılar diliyorum” diyerek tamamlıyor. (üstteki fotoğraf)
İşte bu soruların gölgesinde, Amsterdam’daki H’ART Museum salonunda yaşanan
o akşama yeniden dönmek gerekiyor. Çünkü o gece, sadece bir lansman yapılmadı.
O salonda, yarım asırlık bir göç hikâyesinin yeni bir sayfası açılıyormuş hissi dolaştı.
H’ART MUSEUM’DA BİR AKŞAM: BİR LANSMANDAN DAHA FAZLASI
Amsterdam’daki H’ART Museum salonu, o akşam yalnızca mimarisiyle değil, taşıdığı anlamla da farklıydı. Duvarlarda sanat eserleri, salonda diplomatik bir zarafet, masalarda iş dünyasının ağırlığı vardı. Ama asıl hissedilen şey, havada asılı duran ortak bir beklentiydi.
H’ART Museum salonunda Türkiye Hollanda İş Platformu’nun düzenlediği bu muhteşem toplantıya, Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan, Azerbaycan Büyükelçisi Mammad Ahmadzada, Rotterdam Başkonsolosumuz Sevgi Kısacık, Amsterdam Başkonsolosumuz Mahmut Burak Ersoy, Deventer Başkonsolosumuz Hakkı Emre Yunt, Türkiye’nin Amersfoort Fahri Konsolosu Titus Kramer, Lahey İletişim Müşavirimiz İsmail Erkam Sula, Ticaret Müşavirimiz Ömer İlhan, Amsterdam Ticaret Ataşemiz Kutgün Sinal, Rotterdam Ticaret Ataşemiz Veysel Parlak, DTİK Avrupa Temsilciler Kurulu Başkanı Turgut Torunoğulları, HOTİAD Başkanı Hikmet Gürcüoğlu, sivil toplum temsilcileri, Hollanda’dan işverenler, Hollanda’ya Türkiye’den temsilci olarak gelen, büyük şirketlerin CEO’ları ve banka CEO’ları katıldılar.
İnsanlar oraya sadece bir davete katılmak için gelmemişti.
Birçoğu, “Acaba bu kez gerçekten başka bir şey mi oluyor?” sorusunun cevabını hissetmek için oradaydı.
Yaklaşık dört yüz davetli, daha kapıdan içeri girerken birbirini süzen bakışlarla selamlıyordu. Kimisi yıllardır tanıdığı yüzlerle kucaklaştı, kimisi hayatında ilk kez gördüğü insanlarla kartvizit alışverişine başladı. Bir saatlik tanışma ve diyalog bölümü, aslında gecenin özeti gibiydi: “Birlikte ne yapabiliriz?”
Bu soru, masaların üzerinde dolaşıyordu.
Ardından salona geçildi. Işıklar, sahne, sunumlar, müzik…
Ama gecenin ruhunu belirleyen, protokol düzeni değil, konuşmaların tonu oldu.
“Turkish Dutch Business Platform TDBP” Başkanı Erhan Zeyneloğlu’nun sözleri, bir dernek başkanının rutin açılış konuşması gibi değildi. Daha çok, bir iş modelinin çerçevesini çizen bir CEO dili vardı. “Kurumsal çatı”, “somut iş birlikleri”, “yatırım”, “inovasyon”, “sürdürülebilir büyüme” gibi kavramlar, süslü cümleler olarak değil, hedef olarak dile getirildi.
Bu dil, salondaki birçok insan için yeniydi.
Çünkü diasporada yapılan pek çok toplantıda, daha çok duyguya hitap eden cümleler hâkim olur. “Birlik olalım”, “güçlü olalım”, “el ele verelim” denir. Bu gece ise, bu çağrıların yanına somut kavramlar eklenmişti. İş dünyasının dili sahneye taşınmıştı.
NFIA Komiseri Hilde van der Meer’in konuşması, gecenin önemli kırılma noktalarından biriydi. Bir Hollandalı yetkilinin, Türkiye’yi “sahada doğrudan varlık gösterdikleri 16 ülkeden biri” olarak tanımlaması, salondaki birçok kişi için sıradan bir bilgi değildi. Bu, Hollanda’nın Türkiye’ye bakışındaki ciddiyetin ifadesiydi.
Van der Meer’in vurgusu netti: “Teknoloji ve sürdürülebilirlik odaklı firmalar için Hollanda, küresel pazarlara açılan bir üs olabilir. Ve Türkiye, bu tabloda özel bir yere sahiptir.”
Bu cümle, salondaki Türk iş insanlarının yıllardır hissettiği ama çoğu zaman dile getiremediği bir gerçeği teyit ediyordu. Artık sadece “biz bir şeyler yapalım” dönemi değil, “iki ülke birlikte nasıl kazanır” dönemi konuşuluyordu.
Ve sonra, Büyükelçi Fatma Ceren Yazgan konuştu.
Diplomatik metinlerin alışılmış mesafesinden uzak, sıcak ama güçlü bir üslup vardı sözlerinde. Hollanda’nın Türk şirketleri için Avrupa’ya açılan stratejik bir kapı olduğunu vurgularken, asıl mesajını şu cümlede topladı: “Sürdürülebilir büyüme, iş dünyasının bilgi, sermaye ve inovasyon gücüyle mümkündür.”
Ama gecenin hafızalara kazınan cümlesi, bir başka yerde geldi: “Gölge yapmayalım yeter.”
Bu söz, salonda dalga dalga yayıldı.
Bir diplomatik konuşmanın içinden çıkan bu sade ifade, aslında çok derin bir anlam taşıyordu.
Devlet, yol açmalıydı.
Engel olmamalıydı.
İş dünyası yürümek istiyordu.
Bu cümle, yıllardır bürokrasiyle, mevzuatla, engellerle boğuşmuş birçok girişimcinin kalbine dokundu. Çünkü çoğu, başarılarının önündeki en büyük engelin bazen sistemin kendisi olduğunu yaşamıştı.
Büyükelçi Yazgan’ın konuşması, bu anlamda bir güven mesajıydı: “Yürüyün, biz yolunuzu kapatmayacağız.”
Gecede sunulan kısa film, Türkiye ile Hollanda arasındaki ticari ilişkilerin geçmişini ve bugünkü potansiyelini gözler önüne serdi. Limanlar, fabrikalar, insanlar, gemiler, yollar… Bir bakıma, iki ülke arasındaki görünmez damarlar, birkaç dakikalık görüntüyle sahneye taşındı.
Moderatör Semra Çelebi’nin kişisel dokunuşları, gecenin resmî havasını yumuşattı. Kendi hatıralarını paylaşırken, birçok davetlinin yüzünde aynı duygu belirdi: Bu hikâye hepimizin hikâyesiydi.
Ve ardından opera sanatçılarının sesi yükseldi.
O an, iş dünyasının rakamlarla konuşan dili, sanatın evrensel sesiyle birleşti. Salonda bir anlık sessizlik oldu. İnsanlar dinledi. Düşündü. Belki de şunu hissetti: Bu sadece bir toplantı değil. Bu, bir dönemin sembolik başlangıcı olabilir.
LinkedIn paylaşımlarında sıkça geçen “yeni bir çağ”, “geleceği birlikte şekillendirmek”, “vizyoner topluluk” gibi ifadeler, işte bu atmosferden doğdu. İnsanlar o salondan çıkarken, yalnızca kartvizit değil, bir his taşıdı.
Birçok katılımcı için bu gece, sadece tanışma değil, yeniden bağlanma gecesiydi.
Ama her güçlü atmosferin arkasında, bir sınav gizlidir.
Bir gecede yaratılan heyecan,yarın sabah başladığında neye dönüşecektir?
BİR GECE, YÜZLERCE SES: LINKEDIN SATIRLARINDA YANSIYAN RUH
Bazen bir toplantının gerçek anlamı, sahnedeki konuşmalardan çok, katılımcıların oradan çıktıktan sonra söylediklerinde gizlidir. Çünkü protokol metinleri kurumsal bir dili yansıtır; ama insanlar, kendi hesaplarında yazarken daha samimidir.
İşte “Turkish Dutch Business Platform TDBP” lansmanından sonra LinkedIn’de paylaşılan satırlar, bu gecenin neden sıradan bir davet olmadığını açık biçimde ortaya koydu.
Serpin O. paylaşımına şu cümleyle başlıyordu: “Amsterdam’daki muhteşem H’ART Museum’da düzenlenen Turkish Dutch Business Platform’un resmi lansmanına katılmak benim için büyük bir mutluluktu.” Ama asıl dikkat çekici olan, devamında kullandığı ifadelerdi: “Stratejik sinerjiler”, “yeni ticaret fırsatları”, “Türkiye ile Hollanda arasında dayanıklı ağlar kurmanın önemi”… Bunlar, bir nezaket cümlesi değil, iş dünyasının dilidir.
Serpin O., gecede “küresel iş dünyasının liderleri” ile “üst düzey resmi temsilcilerin” aynı masa etrafında buluşmasından söz ediyor. Ve bu birlikteliği “ikili ekonomik ilişkileri güçlendirme konusundaki ortak kararlılık” olarak tanımlıyor. Paylaşımının sonunda ise şu cümle yer alıyor: “Bu vizyoner topluluğun bir parçası olmaktan onur duyuyorum.”
Bu, bir davete katılmış olmanın ötesinde, bir yapıya aidiyet duygusudur.
Esmeralda Sepers’in satırları ise, gecenin ruhunu belki de en derinlikli biçimde yansıtan metinlerden biri oldu. Onun ifadesiyle “Turkish Dutch Business Platform TDBP”,“bir dernek değil, iş dünyasının yön verdiği, kapsayıcı bir inovasyon gücü” idi.
Bu vurgu çok önemlidir.
Çünkü diasporada kurulan birçok yapı, zamanla klasik bir dernek refleksine sıkışır. Oysa Sepers, bu platformun farklı bir yerde durduğunu sezmişti. “Bu platform bir dernek değil” derken, aslında şunu söylüyordu: Burada masa başında konuşulan değil, sahada yapılan belirleyici olacak. Bir Turcologist ve hukuk danışmanı olarak, Türkiye ve Hollanda arasında şirketlere rehberlik ettiğini söyleyen Sepers, özellikle KOBİ’lerin yaşadığı zorluklara dikkat çekiyordu. Cesurca iki ülke arasında iş yapmaya çalışan küçük işletmelerin, çoğu zaman yalnız kaldığını hatırlatıyordu.
Onun için bu platform, büyük şirketlerin vitrini değil, sahadaki gerçek ihtiyaçlara cevap verebilecek bir yapı olmalıydı.
Ve gecenin kalbine dokunan anı, Büyükelçi Yazgan’ın “Gölge yapmayalım yeter” sözüyle yaşadığını yazıyordu. Bu söz, onun kendi kültürel geçmişiyle bağ kurmasına vesile olmuştu. “Yeni bir çağın başlangıcında gibiyiz” cümlesi, bir nezaket kalıbı değil, bir duygunun ifadesiydi.
Buldan Eğitim ve Dayanışma Vakfı’nın paylaşımı, bu gecenin nasıl algılandığını daha kurumsal bir dille özetliyordu. “Yeni diyalog kanalları açmak”, “ortak fırsatları değerlendirmek”, “geleceğe dair kalıcı bağlar kurmak” gibi ifadeler, bir toplantıdan çok, bir vizyon buluşmasını tarif ediyordu.
Emre Teker’in (Solda) satırları ise bu işin arkasındaki emeği görünür kılıyordu. Aylarca perde arkasında çalıştığını, platformun hukuki altyapısını hazırladığını anlatıyordu. Onun vurgusu, bu girişimin rastgele ortaya çıkmadığıydı. “Sağlam hukuki yapılar sadece formalite değildir, stratejik bir değerdir” derken, NETUBA deneyiminden çıkarılmış bir dersin altını çiziyordu.
Ferruh Tarık Tığlı’ya göre, Amsterdam’daki lansman gecesi sıradan bir tanıtım toplantısı değildi. Daha ilk akşamdan itibaren ortaya çıkan katılımcı profili ve diyalog kalitesi, bu girişimin geçici değil, kalıcı ve değer odaklı bir yapı olacağının güçlü işaretlerini verdi. Tığlı, Türkiye ile Hollanda arasındaki ekonomik ilişkinin büyüklüğüne dikkat çekerek şu çarpıcı veriyi paylaşıyor: Türkiye’nin yurt dışına yaptığı toplam 60 milyar doları aşan yatırımların 24 milyar dolardan fazlası tek başına Hollanda’da yoğunlaşmış durumda. Bu oran, iki ülke arasındaki bağın ne kadar derin olduğunu ve bu platformun neden bu kadar anlamlı olduğunu açıkça gösteriyor.
Tığlı, geçmişte iyi niyetle başlatılıp süreklilik sağlayamayan pek çok girişime tanıklık ettiğini, ancak bu kez tablonun farklı olduğunu vurguluyor. Ona göre bu platform, güvene dayalı bir köprü olarak Türk ve Hollanda iş dünyasını inovasyon, girişimcilik ve sürdürülebilir büyüme ekseninde bir araya getiriyor. “Bu başlangıcın gücü bana gerçek bir umut veriyor. Bu kez ortaya çıkan yapı, büyüyen ve değer üreten kalıcı bir platform olacak” diyen Tığlı, bir yılı aşkın süredir titizlikle hazırlanan bu sürecin parçası olmaktan duyduğu memnuniyeti de özellikle ifade ediyor.
Yasemin Ay, gecenin duygusal tarafına dikkat çekiyordu. “Tanıdık yüzlerle yeniden buluşmak, ilham verici yeni insanlarla tanışmak” diyordu. H’ART Museum’daki atmosferi, “anlamlı sohbetler, kültürel etkileşim ve ortak bir vizyonun buluştuğu bir akşam” olarak tanımlıyordu.
Bütün bu paylaşımların ortak bir dili vardı.
*Bu bir “dernek” değil
*Bu bir “ağ”
*Bu bir “köprü”
*Bu bir “gelecek inşası”
*Bu bir “başlangıç”
Kimse “ne güzel yemek vardı” demiyordu.
Kimse “iyi ağırlandık” klişesine sığınmıyordu.
Herkes, bu gecenin bir anlam taşıdığını hissetmişti.
Ama tam da burada, dosya yazısının en kritik sorusu yeniden karşımıza çıkıyor: Bu satırlardaki heyecan, yarın sabah somut adımlara dönüşecek mi?
LinkedIn paylaşımları, bir ruh hâlini yansıtıyor.
Ruh hâli ise, tek başına yeterli değildir.
Bütün bu satırlarda ortak olan duygu şudur: Bu gecede hissedilen heyecan, sıradan bir nezaket dili değildir. İnsanlar gerçekten bir şeyin başladığını sezmiştir. Ama her başlangıcın kaderi, ertesi gün atılacak adımlarla yazılır.
BİR PLATFORM MU, YOKSA GERÇEKTEN YENİ BİR SAYFA MI?
Her büyük heyecanın arkasında, görünmeyen bir eşik vardır.
O eşik, söz ile fiil arasındaki mesafedir.
“Turkish Dutch Business Platform TDBP” için de asıl sınav, H’ART Museum’daki alkışların bittiği anda başlamıştır. Çünkü o gece salonda bulunan herkes, bir şeyin doğduğunu hissetti. Ama tarihe bakıldığında, hissetmek ile başarmak arasındaki yolun ne kadar uzun olduğu defalarca görülmüştür.
Bu yüzden bugün sorulması gereken soru şudur: “Turkish Dutch Business Platform TDBP”, Hollanda’daki Türk iş dünyası için bir vitrin mi olacak, yoksa gerçekten bir kaldıraç mı?
Eğer bu yapı, yalnızca yılda birkaç kez düzenlenen şık toplantılarla anılırsa, eğer fotoğraflar, kartvizitler ve iyi niyet cümleleriyle sınırlı kalırsa, zamanla “bir platform daha” olarak hafızaya kazınır.
Ama eğer:
*Bir KOBİ, Hollanda pazarına açılmak istediğinde bu kapıyı çalabilir.
*Bir Türk girişimci, Avrupa’ya ilk adımını bu ağ sayesinde atabilir.
*Bir Hollandalı şirket, Türkiye’de güvenle yol alacak ortağı burada bulabilir.
*Bir genç, bu platform aracılığıyla iki ülke arasında kariyer kurabilir.
*Somut projeler, ortak yatırımlar ve gerçek iş birlikleri doğarsa, o zaman “Turkish Dutch Business Platform TDBP”, sadece bir organizasyon değil, bir dönüm noktası olur.
Bu farkı yaratacak olan şey, niyet değil, mekanizmadır.
Bir platform, kendiliğinden “etkili” olmaz. Etkili olmak için, gündelik hayatta çalışması gerekir. İnsanlar kapısını çaldığında, karşılarında muhatap bulmalıdır. Sadece büyük şirketlere değil, küçük işletmelere de hitap edebilmelidir. Sadece tecrübeli isimleri değil, yeni kuşak girişimcileri de içine alabilmelidir.
Hollanda’daki Türk iş dünyası, artık bu olgunluğa sahiptir.
Birinci kuşağın alın teriyle açtığı yol, ikinci kuşağın eğitimiyle genişledi, üçüncü kuşağın vizyonuyla uluslararasılaştı.
Bugün bu toplum, sadece “ayakta kalmayı” değil, “oyun kurmayı” konuşabilecek noktaya gelmiştir. “Turkish Dutch Business Platform TDBP’nin gerçek anlamı da tam burada yatmaktadır.
Bu platform, Hollanda’daki Türk iş dünyasının “biz de varız” deme biçimi değil, “biz yön verebiliriz” deme cesareti olmalıdır.
NETUBA deneyimi, bu yolun ne kadar zor olduğunu gösterdi. Ama aynı zamanda, neden gerekli olduğunu da ispatladı. Çünkü o girişim olmasaydı, bugün neyin eksik kaldığını bu kadar net konuşamazdık.
Şimdi yeni bir sayfa açılıyor.
Bu sayfanın nasıl yazılacağı, yalnızca birkaç yöneticinin değil, bu platformun etrafında toplanacak binlerce insanın tutumuna bağlıdır. Katılanlar, “seyirci” mi olacak, yoksa “sorumluluk alan” mı? Bekleyenler, “görelim bakalım” demekle mi yetinecek, yoksa sürecin parçası mı olacak?
Bu soruların cevabı, “Turkish Dutch Business Platform TDBP”nin kaderini belirleyecek.
H’ART Museum’daki gece, bir başlangıçtı.
Bir işaretti.
Bir ihtimaldi.
O ihtimal, bugün hâlâ masanın üzerinde duruyor.
Hollanda’daki Türk iş dünyası, yarım asırlık bir yolculuktan sonra ilk kez bu kadar güçlü bir potansiyele, bu kadar geniş bir ağa ve bu kadar elverişli bir zamana sahip.
Şimdi mesele şu: Bu potansiyel, ortak bir akla dönüşebilecek mi?
Eğer dönüşürse, yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında, “Her şey o gece başladı” denilebilir.
Eğer dönüşmezse,
H’ART Museum’daki o alkışlar, diasporanın hafızasında bir güzel anı olarak kalır.
Ve bir gün, bir başka salonda, bir başka platformun lansmanında, aynı soru yeniden sorulur: “Acaba bu kez gerçekten farklı mı?”
*****************
NEDERLANDS-TURKSE ZAKENWERELD: WAAR GAAT HET
HEEN EN WORDT ER EEN NIEUWE PAGINA OPENGESLAGEN?
Is het in Amsterdam opgerichte “Turkish Dutch Business Platform” slechts een nieuwe organisatie, of vormt het een werkelijk keerpunt in een migratiegeschiedenis van een halve eeuw?
Ik heb dit dossier geschreven om precies dat te onderzoeken.
Om terug te kijken op een reis van vijftig jaar en om een antwoord te zoeken op deze vraag: “Zal de Turks-Nederlandse zakenwereld er eindelijk in slagen een gezamenlijk denkvermogen op te bouwen?”
Na de ervaring met NETUBA rijst de vraag of de Turks-Nederlandse zakenwereld er ditmaal werkelijk in zal slagen een blijvende brug te slaan.
İlhan KARAÇAY schreef: Mustafa KOYUNCU fotografeerde:
De Turks-Nederlandse zakenwereld staat vandaag, na een migratiegeschiedenis van een halve eeuw, op een nieuwe drempel. Het in Amsterdam opgerichte “Turkish Dutch Business Platform” is het symbool van die drempel. Het gaat niet langer alleen om overeind blijven, maar om uit te groeien tot een economische kracht die richting geeft tussen twee landen.
De avond in de zaal van het H’ART Museum in Amsterdam kon voor een buitenstaander lijken op “een stijlvolle lanceringsavond”. Genodigden, diplomatieke titels, bekende gezichten uit het bedrijfsleven, applaus, cocktailtafels, woorden die vanaf het podium weerklonken en elegante muziek op de achtergrond.
Maar de betekenis van die avond ging veel verder dan een gewone bijeenkomst op een evenementenkalender. In die zaal werd in feite een nieuwe pagina omgeslagen in een verhaal van vijftig jaar.
Dat verhaal begon in de jaren zestig met duizenden Turkse arbeiders die als “gastarbeiders” naar Nederland kwamen. De eerste generatie werkte in fabrieken, op scheepswerven en in havens. Ze spaarden, hielden vol en sloegen wortel. De tweede generatie trok het werkpak van de vader uit en nam plaats in de collegebanken. De derde generatie is inmiddels niet alleen werknemer, maar ondernemer, werkgever, exporteur, bankdirecteur en overnemer van bedrijven geworden.
Vandaag telt Nederland tienduizenden ondernemers van Turkse afkomst. Ze zijn actief in uiteenlopende sectoren, van supermarkten tot logistiek, van textiel tot bouw, van software tot financiën. Sommigen begonnen met een kleine winkel, anderen bouwden internationale bedrijven op. Maar ze delen één gemeenschappelijk verhaal: ze hebben hier wortel geschoten en zijn nu een onlosmakelijk onderdeel van het economische weefsel van dit land.
Toch bleef deze grote rijkdom jarenlang versnipperd.
Iedereen groeide in zijn eigen wereld. Sommigen behielden hun band met Turkije, anderen richtten zich sterker op Nederland. Sommigen sloegen handelsbruggen tussen beide landen, anderen probeerden vooral hun eigen onderneming overeind te houden. Er was een groot potentieel, maar een institutioneel dak dat dit potentieel kon omvormen tot een gezamenlijke kracht ontbrak lange tijd.
Juist dat gemis leidde af en toe tot de roep: “Laten we een platform oprichten.” In het verleden was daar een voorbeeld van: NETUBA.
Beelden van een NETUBA bijeenkomst in Den Haag
NETUBA werd opgericht om de handelsrelaties tussen Turkije en Nederland te versterken en om de zakenwereld van beide landen systematischer met elkaar te verbinden. Het wekte enthousiasme. Het gaf hoop. Een tijdlang werd erover gesproken. Maar geleidelijk verdween het van het toneel. Het sloot stilletjes zijn deuren en liet één vraag achter: “Waarom blijken dit soort initiatieven niet duurzaam?”
Die vraag hangt vandaag ook boven het nieuwe initiatief dat onder de naam “Turkish Dutch Business Platform TDBP” het podium betreedt.
De Turks-Nederlandse gemeenschap bestaat immers niet alleen uit succesverhalen, maar ook uit herinneringen aan onafgemaakte pogingen. Elk nieuw platform wordt onvermijdelijk geboren in de schaduw van het verleden. In veel hoofden klinkt dezelfde zin: “Dit hebben we al eens geprobeerd.”
Maar soms legt het leven hetzelfde idee opnieuw voor ons neer, met de geest van een andere tijd.
Vandaag worden de economische verhoudingen tussen Turkije en Europa opnieuw vormgegeven. Wereldwijde toeleveringsketens veranderen. De afhankelijkheid van verre regio’s wordt in twijfel getrokken. Turkije wordt voor Europa niet alleen gezien als afzetmarkt, maar ook opnieuw ontdekt als productie- en bevoorradingsbasis. Nederland blijft met zijn logistieke kracht, financiële infrastructuur en wereldwijde netwerken de poort naar Europa.
In deze nieuwe fase verandert ook de positie van de Turks-Nederlandse zakenwereld.
Zij zijn niet langer alleen “Turken die hier wonen”. Zij vormen een natuurlijke brug tussen twee landen. Ze kennen zowel Turkije als Nederland. Ze begrijpen de reflexen van de Turkse ondernemer en spreken tegelijk de taal van het Europese systeem. Dat is een voordeel dat geen enkel consultancybureau aan een bureau kan uitvinden.
Precies op dat punt ontstaat het idee van het “Turkish Dutch Business Platform TDBP”.
Het vertrekt niet vanuit het klassieke beeld van een vereniging, maar vanuit de ambitie om een inclusieve, institutionele en duurzame structuur te zijn die door de zakenwereld zelf wordt gestuurd. Een structuur die niet alleen antwoorden wil geven op de problemen van vandaag, maar ook op de noden van morgen.
Maar het lot dat eerdere initiatieven zoals NETUBA trof, dwingt deze ambitie om haar belofte waar te maken.
Wat is er dit keer anders?
Die vraag leefde niet alleen bij de lezer, maar ook in het hoofd van vele genodigden in de zaal. Tussen het applaus en de glimlachen door hing ze in de lucht: “Is dit werkelijk een nieuwe pagina, of slechts een andere kaft van hetzelfde oude boek?”
Precies daarom schrijf ik dit dossier.
Vertrekkend vanuit de glans van één avond kijk ik terug op een reis van een halve eeuw, om een antwoord te zoeken op deze vraag: zal de Turks-Nederlandse zakenwereld er eindelijk in slagen haar eigen gezamenlijke denkvermogen te vormen?
NETUBA: GOEDE BEDOELINGEN, GROTE HOOP EN EEN ONVOLTOOID VERHAAL
Toen NETUBA werd opgericht, ontstond er in de Turks-Nederlandse zakenwereld een oprechte opwinding.
Steeds meer mensen zeiden: “Eindelijk krijgen wij ook een overkoepelende organisatie.” Voor ondernemers die tussen Turkije en Nederland handelden of dat wilden doen, voor mensen die tussen twee landen leefden en werkten, werd deze structuur gezien als een poort van hoop.
Maar hoop alleen is niet genoeg.
Het verhaal van NETUBA weerspiegelt in feite het lot van veel initiatieven in de diaspora. Ze beginnen met grote idealen, wekken in de eerste fase een sterke energie op, er worden bijeenkomsten gehouden, projecten besproken en de pers besteedt er aandacht aan. Maar na verloop van tijd zakt het tempo. De inzet die op vrijwilligheid steunt raakt uitgeput. De institutionele structuur verzwakt. De afhankelijkheid van personen neemt toe. Wanneer die personen moe worden of van koers veranderen, begint ook het geheel te wankelen.
Er is nog een ander probleem: Dergelijke platforms blijven vaak overeind dankzij het offer van “goedwillende mensen”. Maar de zakenwereld draait niet op emotie, zij draait op systemen. Met de tijd wordt een waarheid zichtbaar: “Als een structuur niet wordt opgebouwd met professionele teams, duidelijke doelstellingen, duurzame financieringsmodellen en een sterke institutionele basis, dan botst zij op de grenzen van vrijwilligheid.”
Ook NETUBA botste op die grens.
Het merendeel van de Turks-Nederlandse ondernemers leidde al een intens leven binnen hun eigen bedrijf. Iedereen wilde dat het platform “goed” zou zijn, maar dezelfde vastberadenheid om de last te dragen was er niet bij iedereen. Na verloop van tijd werden de bijeenkomsten schaarser. Het bereik werd kleiner. De naam werd nog genoemd, maar de stem werd niet meer gehoord. En uiteindelijk sloot het zijn deuren.
Wat bleef, was één zin: “Wij hebben dit geprobeerd.”
Die zin klinkt vandaag nog altijd in veel oren.
Elke keer wanneer een nieuw initiatief verschijnt, treedt dit geheugen in werking. Mensen raken enthousiast, maar zijn tegelijk voorzichtig. De vrees “het begint mooi en dooft daarna weer uit” is in deze gemeenschap bijzonder sterk. Want in het geheugen van migrantengemeenschappen leven veel onafgemaakte verhalen.
Dat is de eerste echte proef waar het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” voor staat.
Het moet niet alleen een nieuwe naam zijn, maar ook de last van het verleden dragen. De leegte die NETUBA achterliet, is tegelijk een waarschuwing.
Die waarschuwing zegt: “Als deze structuur opnieuw enkel steunt op goede bedoelingen en op de schouders van enkele idealisten rust, zal het einde niet anders zijn.”
Daarom moet de ambitie van het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” veel verder gaan dan “ook wij hebben een platform opgericht”. Wie blijvend wil zijn, moet steunen op systemen, niet op personen. Op structuren, niet op emoties. Niet op het redden van vandaag, maar op het plannen van de toekomst.
Wat NETUBA heeft meegemaakt, is voor het huidige initiatief geen last, maar, wanneer het juist wordt gelezen, een groot voordeel. Want deze keer is bekend wat niet heeft gewerkt.
Daarom kunnen vandaag scherpere vragen worden gesteld:
Wie zal dit platform besturen?
Hoe zullen beslissingen worden genomen?
Hoe wordt de financiering geregeld?
Wie neemt hoeveel verantwoordelijkheid op zich?
Zullen alleen grote bedrijven het voor het zeggen hebben?
Welke plaats krijgen kleine en middelgrote ondernemingen in deze structuur?
Wat zal dit platform concreet voortbrengen?
In het verleden bleven sommige van deze vragen in de lucht hangen. Vandaag vraagt de zakenwereld om veel meer dan abstracte zinnen vol goede bedoelingen.
Het gevoel “dit keer is het anders”, dat tijdens de lancering van het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” werd ervaren, komt ook hier vandaan. Want dit keer stonden er niet slechts enkele idealistische namen op het podium, maar ook bankdirecteuren, CEO’s van grote bedrijven, diplomatieke vertegenwoordigers en hoge functionarissen van Nederlandse instellingen.
Dat beeld verschilt van de NETUBA-periode.
Toen overheerste vooral de gedachte “laten wij onder elkaar iets doen”. Vandaag staan zowel de Turkse staat als Nederlandse instellingen en grote economische spelers van beide landen samen op het toneel.
Dat is niet alleen een organisatorisch verschil. Het is een verschil in mentaliteit.
Het gaat niet langer om een naar binnen gerichte solidariteit van de Turkse gemeenschap, maar om de ambitie om een institutionele brug te slaan tussen twee economische systemen.
En die ambitie krijgt pas betekenis wanneer men de lessen van het verleden onder ogen ziet.
Al deze vragen brengen ons vanzelf bij het moment waarop het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” verschijnt en bij wat deze timing ons vertelt.
DE GEBOORTE VAN HET “TURKISH DUTCH BUSINESS PLATFORM” EN DE VRAAG: “WAT IS ER DIT KEER ANDERS?”
Elk initiatief heeft zijn tijd.
Sommige ideeën sterven omdat zij niet op het juiste moment worden geboren.
Andere verschijnen vanzelf op het toneel wanneer de tijd rijp is.
Het ontstaan van het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” is precies het product van zo’n moment.
De wereldeconomie laat vandaag haar vertrouwde patronen in snel tempo los. Toeleveringsketens die door de pandemie werden ontwricht, geopolitieke spanningen die door oorlogen zijn verdiept, energiecrisissen en stijgende kosten dwingen Europa tot herbezinning. Productiemodellen die afhankelijk zijn van verre regio’s worden in vraag gesteld. Begrippen als “nabije productie” en “betrouwbare partner” zijn geen bureau-theorieën meer, maar vitale strategieën geworden.
In dit beeld wordt Turkije opnieuw ontdekt door Europa.
Met zijn jonge bevolking, productiecapaciteit, flexibele industrie en geografische ligging treedt Turkije naar voren als een krachtige productiehub vlak naast Europa. Van Duitsland tot Frankrijk, van Italië tot Nederland beginnen steeds meer landen hun economische relatie met Turkije niet alleen te benaderen vanuit handelsvolume, maar vanuit het perspectief van strategisch partnerschap.
Nederland neemt in deze vergelijking een bijzondere plaats in.
Dit land, het logistieke hart van Europa en een knooppunt van de wereldhandel, is niet alleen een markt, maar ook een poort. Met zijn havens, financiële systeem, juridische infrastructuur en netwerk van multinationals is het een sleutel tot Europa.
Precies op dit punt wordt de rol van de Turks-Nederlandse zakenwereld opnieuw gedefinieerd.
Zij zijn niet langer slechts “ondernemers met een migratieachtergrond”.
Zij zijn natuurlijke bemiddelaars tussen twee landen.
Zij vormen een menselijk kapitaal dat twee talen, twee culturen en twee systemen kent.
En dit kapitaal bleef tot nu toe vaak beperkt tot het niveau van individuele successen.
De geboorte van het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” is de zoektocht om deze individuele successen om te vormen tot een gezamenlijke kracht.
Dit keer staan er niet alleen “goedwillende mensen” op het podium.
Dit keer zijn er zwaargewichten uit de financiële wereld.
Dit keer is er de Nederlandse investeringsorganisatie NFIA.
Dit keer zijn er diplomatieke vertegenwoordigers van de Republiek Turkije.
Dit keer is er deelname op CEO-niveau.
Dit beeld is geen toeval.
Het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” is geen structuur die is ontstaan omdat een paar mensen zeiden: “Laten we een vereniging oprichten.” Achter dit initiatief staan actoren die het economische denkvermogen van beide landen vertegenwoordigen. In dat opzicht onderscheidt het zich wezenlijk van de NETUBA-periode.
Waar NETUBA vooral voortkwam uit de gedachte “laten we ons onder elkaar organiseren”, vertrekt het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” vanuit de ambitie “laten we een brug slaan tussen de systemen van twee landen”.
Dat verschil is van levensbelang.
Want dit keer gaat het niet alleen om interne solidariteit binnen de Turkse gemeenschap.
Dit keer gaat het om het positioneren op het snijvlak van de Nederlandse blik op Turkije en de strategie van Turkije om zich naar Europa te openen.
De woorden van Erhan Zeyneloğlu, voorzitter van het “Turkish Dutch Business Platform TDBP”, vatten deze mentaliteit samen: “Het Turks-Nederlandse Business Platform wil bedrijven, financiële instellingen en talent samenbrengen om concrete samenwerkingen en investeringen tussen beide landen te realiseren.”
Dit is geen wens, maar een bedrijfsmodel.
Ook de benadering van Hilde van der Meer, commissaris van de Netherlands Foreign Investment Agency NFIA, is veelzeggend. Dat Turkije behoort tot de zestien landen waar NFIA rechtstreeks op het terrein aanwezig is, toont dat de Nederlandse blik op Turkije allesbehalve gewoon is. Nederland ziet Turkije niet alleen als een exportmarkt, maar als een strategische partner voor bedrijven die zich op wereldmarkten willen richten.
Deze visie versterkt het fundament van het “Turkish Dutch Business Platform TDBP”.
Want dit keer wordt het platform niet alleen een instrument voor Turkse ondernemers, maar ook een betekenisvol middel voor Nederlandse actoren. Dat is een cruciaal verschil voor duurzaamheid. Een structuur die slechts door één partij wordt gedragen, raakt uitgeput. Maar wanneer zij in het belang van beide partijen wordt, neemt haar kans om te blijven bestaan toe.
Toch blijft, ondanks dit positieve beeld, één vraag overeind:
Hoe zal deze institutionele kracht zich vertalen naar de praktijk?
Hoe sterk de namen bij de oprichting ook zijn, een platform dat in het dagelijks leven geen concrete meerwaarde biedt, verandert op den duur in een bord aan de muur. Als kmo’s zich in deze structuur niet herkennen, kan zij niet meer worden dan een etalage voor grote bedrijven. Als een jonge ondernemer hier aanklopt en alleen een uitwisseling van visitekaartjes aantreft, dooft het enthousiasme.
Hier ligt het ware antwoord op de vraag “wat is er dit keer anders?”
Het lot van het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” wordt niet bepaald door de toespraken op het podium, maar door wat er morgen gebeurt:
door de manier waarop een kmo van dit platform gebruik kan maken,
door de mogelijkheid voor een ondernemer om via deze structuur de Europese deur te openen,
door de weg die een Turks bedrijf in Nederland kan vinden dankzij dit netwerk.
Als dat lukt, wordt het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” werkelijk een nieuwe pagina.
Als het niet lukt, zal de herinnering aan NETUBA opnieuw worden opgeroepen.
HET PERSPECTIEF VAN HOTİAD: HETZELFDE DOEL, ANDERE WEGEN
Turkije was in het verleden op zoek naar een structuur zoals die met NETUBA werd beproefd, een structuur die niet alleen op commercieel, maar ook op economisch en politiek vlak een brug tussen beide landen zou kunnen slaan en een krachtige lobbywerking zou kunnen ontwikkelen. Deze gedachte kwam in eerste instantie naar voren via de “Hollands-Turkse Ondernemersvereniging HOTİAD”.
HOTİAD-voorzitter Hikmet Gürcüoğlu wees hierbij op een belangrijke gevoeligheid.
Hij benadrukte dat de primaire taak van HOTİAD bestaat uit het versterken van de positie van de Turks-Nederlandse gemeenschap en het ontwikkelen van haar economische, sociale en institutionele capaciteit. Deze missie, zo stelde Gürcüoğlu, mag niet in de schaduw komen te staan binnen een structuur met bredere en andere doelstellingen.
Vanuit deze benadering werd gekozen voor de oprichting van een afzonderlijke en onafhankelijke structuur waarin in Nederland gevestigde bedrijven met Turks kapitaal onder één paraplu worden samengebracht, met als doel deze tevens uit te breiden met in Turkije actieve bedrijven met Nederlands kapitaal.
Het fundamentele doel van het vandaag tot leven gebrachte platform is om de economische relaties tussen beide landen op een meer institutionele basis te plaatsen en vanuit die basis een langdurige, duurzame samenwerking en invloedssfeer op te bouwen.
Deze keuze heeft er enerzijds voor gezorgd dat HOTİAD zijn eigen missie kan blijven volgen, en heeft anderzijds de weg vrijgemaakt voor de totstandkoming van een bredere en strategischere brug tussen Turkije en Nederland.
Na de bijeenkomst sprak ik met Gürcüoğlu, die het volgende zei:
“Ik was uitgenodigd voor het lanceringsprogramma van het Turkish Dutch Business Platform. Voorafgaand aan het programma heb ik ook gesprekken gevoerd met de toekomstige voorzitter en secretaris van het platform. Ik weet dat men een structuur beoogt waarin in Nederland gevestigde bedrijven met Turks kapitaal onder één paraplu worden samengebracht en die wordt uitgebreid met in Turkije gevestigde bedrijven met Nederlands kapitaal. Het doel is een organisatie te creëren met een sterke lobbykracht, die tussen Nederland en Turkije een brug slaat op economisch en politiek vlak.
HOTİAD is voor Nederland een lokale vereniging en richt zich met name op naar binnen gerichte activiteiten die de positie van de Turks-Nederlandse gemeenschap verbeteren, terwijl TDBP vooral een naar buiten gerichte agenda nastreeft, zoals het voeren van interstatelijke lobbyactiviteiten.
Natuurlijk bevinden wij ons in hetzelfde land en overlappen onze werkzaamheden deels. HOTİAD is voor hen een bekende en gewaardeerde vereniging. Dat er samenwerkingsmogelijkheden bestaan, is voor beide partijen een bekend gegeven. In onze gesprekken voelden wij wederzijds enthousiasme over het bestaan van beide organisaties en over samenwerking. Wij raken enthousiast over het ontwikkelingsniveau en de reikwijdte van het Turkse bedrijfsleven, terwijl zij enthousiast zijn over het niveau dat een arbeidsmigrantengemeenschap van zestig jaar ook in het bedrijfsleven heeft bereikt. In de komende periode zullen wij met het bewustzijn en de gedrevenheid werken om samen de toekomst op te bouwen.” (onderstaande foto)
HOTİAD-voorzitter Hikmet Gürcüoğlu (links), onze consul-generaal in Rotterdam Sevgi Kısacık en TOV-voorzitter Durmuş Doğan (rechts).
Durmuş Doğan, die de bijeenkomst bijwoonde in zijn hoedanigheid van voorzitter van TOVER en coördinator van de verenigingen van Turks-Nederlandse ondernemers, wijst erop dat het Turkish Dutch Business Platform uit een reële behoefte is ontstaan. Hij benadrukt dat dit platform, gevormd door grote ondernemingen die vanuit Turkije naar Nederland zijn gekomen om hier te investeren, niet alleen een commerciële maar ook een strategische missie vervult. De benadering die hij “commerciële diplomatie” noemt, is erop gericht om via handel een effectieve lobbywerking in Nederland te ontwikkelen. Volgens Doğan is dit van groot belang, zowel voor gevestigde Turks-Nederlandse ondernemersverenigingen als voor bedrijven die vanuit Turkije hier actief zijn geworden.
Hij beschouwt het bijeenbrengen van deze kracht onder één dak als een grote winst en bedankt iedereen die zich heeft ingezet voor de oprichting van deze organisatie. Het gezamenlijk inzetten van kapitaalkracht met het doel om commerciële lobby te voeren en samen te werken met het Turkish Dutch Business Platform is volgens hem van vitaal belang. Hij besluit zijn woorden met: “Ik wens de TDBP-organisatie veel succes bij haar werkzaamheden.” (Foto boven)
In de schaduw van al deze vragen moeten wij opnieuw terugkeren naar die avond in de zaal van het H’ART Museum in Amsterdam. Want die avond was niet slechts een lancering. In die zaal hing het gevoel dat er een nieuwe pagina werd omgeslagen in een migratiegeschiedenis van een halve eeuw.
EEN AVOND IN H’ART MUSEUM: MEER DAN EEN LANCERING
De zaal van het H’ART Museum in Amsterdam was die avond niet alleen bijzonder door haar architectuur, maar vooral door de betekenis die zij droeg. Aan de muren hingen kunstwerken, in de ruimte hing een diplomatieke elegantie, aan de tafels voelde men het gewicht van de zakenwereld. Maar wat werkelijk werd gevoeld, was een gezamenlijke verwachting die in de lucht hing.
Aan deze indrukwekkende bijeenkomst, georganiseerd door het Turks-Nederlands Business Platform in het H’ART Museum, namen onder anderen deel: onze ambassadeur in Den Haag Fatma Ceren Yazgan, de ambassadeur van Azerbeidzjan Mammad Ahmadzada, onze consul-generaal in Rotterdam Sevgi Kısacık, onze consul-generaal in Amsterdam Mahmut Burak Ersoy, onze consul-generaal in Deventer Hakkı Emre Yunt, Honoraire Consul van Turkije in Amersfoort Tituz Kramer, onze communicatieraadgever in Den Haag İsmail Erkam Sula, onze handelsraadgever Ömer İlhan, onze handelsattaché in Amsterdam Kutgün Sinal, onze handelsattaché in Rotterdam Veysel Parlak, voorzitter van de Europese Raad van DTİK Turgut Torunoğulları, HOTİAD-voorzitter Hikmet Gürcüoğlu, vertegenwoordigers van het maatschappelijk middenveld, werkgevers uit Nederland en CEO’s van grote bedrijven en banken die als vertegenwoordigers uit Turkije waren gekomen.
Mensen kwamen daar niet alleen om een uitnodiging te volgen.
Velen waren er om te voelen of er dit keer werkelijk iets anders aan het gebeuren was.
Ongeveer vierhonderd genodigden begroetten elkaar al bij binnenkomst met onderzoekende blikken. Sommigen omhelsden gezichten die zij al jaren kenden, anderen wisselden voor het eerst visitekaartjes uit met mensen die zij nog nooit hadden ontmoet. Het uur van kennismaking en dialoog was in feite een samenvatting van de hele avond: “Wat kunnen wij samen doen?”
Die vraag zweefde boven de tafels.
Daarna begaf men zich naar de zaal. Licht, podium, presentaties, muziek…
Maar wat de ziel van de avond bepaalde, was niet het protocol, maar de toon van de toespraken.
De woorden van Erhan Zeyneloğlu, voorzitter van het “Turkish Dutch Business Platform TDBP”, klonken niet als de gebruikelijke openingstoespraak van een verenigingsvoorzitter. Zij hadden eerder de taal van een CEO die het kader van een businessmodel schetst. Begrippen als “institutioneel dak”, “concrete samenwerkingen”, “investeringen”, “innovatie” en “duurzame groei” werden niet uitgesproken als sierlijke zinnen, maar als doelstellingen.
Voor velen in de zaal was deze taal nieuw.
Bij veel bijeenkomsten in de diaspora overheersen doorgaans zinnen die vooral het gevoel aanspreken. Men zegt: “Laten we verenigd zijn”, “laten we sterk zijn”, “laten we de handen ineenslaan”. Die avond werden aan zulke oproepen concrete begrippen toegevoegd. De taal van het bedrijfsleven werd naar het podium gebracht.
De toespraak van NFIA-commissaris Hilde van der Meer was een van de belangrijke keerpunten van de avond. Dat een Nederlandse functionaris Turkije omschreef als “een van de zestien landen waar wij rechtstreeks op het terrein aanwezig zijn”, was voor velen in de zaal geen gewone mededeling. Het was een uitdrukking van de ernst waarmee Nederland naar Turkije kijkt.
De kern van haar boodschap was helder: “Voor bedrijven die zich richten op technologie en duurzaamheid kan Nederland een uitvalsbasis naar de wereldmarkten zijn. En Turkije neemt in dit geheel een bijzondere plaats in.”
Deze zin bevestigde een waarheid die Turkse ondernemers al jaren voelden, maar vaak niet konden uitspreken. Het ging niet langer alleen om “laten wij iets doen”, maar om “hoe kunnen twee landen samen winnen”.
En toen sprak ambassadeur Fatma Ceren Yazgan.
In haar woorden klonk een warme maar krachtige toon, ver verwijderd van de gebruikelijke afstand van diplomatieke teksten. Terwijl zij benadrukte dat Nederland voor Turkse bedrijven een strategische poort naar Europa is, vatte zij haar kernboodschap samen in één zin: “Duurzame groei is mogelijk dankzij de kennis, het kapitaal en de innovatiekracht van het bedrijfsleven.”
Maar de zin die in het geheugen van de avond werd gegrift, kwam elders: “Het is genoeg als wij geen schaduw werpen.”
Deze woorden verspreidden zich als een golf door de zaal.
Deze eenvoudige uitdrukking, afkomstig uit een diplomatieke toespraak, droeg een diepe betekenis in zich.
De staat moest de weg vrijmaken.
Zij mocht geen hindernis zijn.
Het bedrijfsleven wilde vooruit.
Deze zin raakte het hart van vele ondernemers die jarenlang hadden geworsteld met bureaucratie, regelgeving en obstakels. Velen hadden ervaren dat soms juist het systeem zelf het grootste obstakel voor succes was.
De toespraak van ambassadeur Yazgan was in die zin een boodschap van vertrouwen: “Ga uw weg, wij zullen die niet blokkeren.”
De korte film die tijdens de avond werd vertoond, bracht het verleden en het huidige potentieel van de handelsrelaties tussen Turkije en Nederland in beeld. Havens, fabrieken, mensen, schepen, wegen… Als het ware werden de onzichtbare aders tussen twee landen in enkele minuten naar het podium gebracht.
De persoonlijke accenten van moderator Semra Çelebi verzachtten de formele sfeer van de avond. Terwijl zij haar eigen herinneringen deelde, verscheen op vele gezichten dezelfde emotie: dit verhaal was het verhaal van ons allemaal.
Daarna klonk de stem van de operazangers.
Op dat moment versmolt de met cijfers sprekende taal van het bedrijfsleven met de universele stem van de kunst. In de zaal viel een korte stilte. Mensen luisterden. Dachten. En misschien voelden zij dit:
Dit is niet zomaar een bijeenkomst.
Dit zou het symbolische begin van een tijdperk kunnen zijn.
Uitdrukkingen die later op LinkedIn vaak terugkeerden, zoals “een nieuw tijdperk”,“samen de toekomst vormgeven” en “een visionaire gemeenschap”, werden precies in deze sfeer geboren. Mensen verlieten de zaal niet alleen met visitekaartjes, maar met een gevoel.
Voor velen was deze avond niet enkel een kennismaking, maar een moment van herverbinding.
Maar achter elke sterke atmosfeer schuilt een beproeving.
Waar zal het enthousiasme dat in één avond werd gewekt, morgenochtend in veranderen?
Soms schuilt de ware betekenis van een bijeenkomst niet zozeer in de toespraken op het podium, maar in wat de deelnemers zeggen nadat zij de zaal hebben verlaten. Protocollaire teksten weerspiegelen een institutionele taal, maar wanneer mensen op hun eigen accounts schrijven, zijn zij oprechter.
Precies daarom maakten de regels die na de lancering van het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” op LinkedIn werden gedeeld, duidelijk waarom deze avond geen gewone uitnodiging was.
Serpin O. begon haar bericht met de woorden: “Het was voor mij een groot genoegen om de officiële lancering van het Turkish Dutch Business Platform bij te wonen in het prachtige H’ART Museum in Amsterdam.”
Maar wat werkelijk opviel, waren de begrippen die zij daarna gebruikte: “Strategische synergieën”, “nieuwe handelsmogelijkheden”, “het belang van het opbouwen van duurzame netwerken tussen Turkije en Nederland”…
Dit zijn geen beleefdheidsformules, maar de taal van het bedrijfsleven.
Zij spreekt over het samenkomen van “leiders uit de mondiale zakenwereld” met “hooggeplaatste officiële vertegenwoordigers” rond dezelfde tafel. Deze ontmoeting omschrijft zij als “een gezamenlijke vastberadenheid om de bilaterale economische relaties te versterken”. En zij besluit haar bericht met de zin: “Ik voel mij vereerd om deel uit te maken van deze visionaire gemeenschap.”
Dit gaat verder dan het bijwonen van een uitnodiging. Het is het gevoel ergens bij te horen.
De woorden van Esmeralda Sepers waren misschien wel de meest indringende weerspiegeling van de geest van de avond. In haar bewoordingen was het “Turkish Dutch Business Platform TDBP”“geen vereniging, maar een inclusieve innovatiekracht die door het bedrijfsleven zelf wordt aangestuurd”.
Die nadruk is van groot belang.
Want veel structuren die in de diaspora ontstaan, raken na verloop van tijd gevangen in het klassieke reflex van een vereniging. Sepers had echter aangevoeld dat dit platform elders stond. Met “dit is geen vereniging” zei zij in wezen: hier zal niet beslissend zijn wat aan tafel wordt besproken, maar wat in het veld wordt gedaan.
Als turkoloog en juridisch adviseur die bedrijven begeleidt tussen Turkije en Nederland, vestigde zij de aandacht op de moeilijkheden waarmee vooral kmo’s worden geconfronteerd. Zij herinnerde eraan dat kleine ondernemingen die moedig tussen twee landen zaken doen, zich vaak alleen gelaten voelen.
Voor haar moest dit platform geen etalage van grote bedrijven zijn, maar een structuur die antwoord geeft op de echte noden in het veld.
Zij schreef ook dat het moment dat haar het diepst raakte, de woorden van ambassadeur Yazgan waren: “Gölge yapmayalım yeter.” Deze zin stelde haar in staat een band te voelen met haar eigen culturele achtergrond. De woorden “wij staan aan het begin van een nieuw tijdperk” waren geen beleefdheidsformule, maar de uitdrukking van een gevoel.
Buldan Onderwijs- en Solidariteitsfonds vatte in zijn bericht in een meer institutionele taal samen hoe deze avond werd ervaren. Formuleringen als “nieuwe dialoogkanalen openen”, “gezamenlijke kansen benutten” en “blijvende banden voor de toekomst opbouwen” beschreven geen gewone bijeenkomst, maar een ontmoeting met een visie.
De regels van Emre Teker (links) maakten juist de arbeid achter de schermen zichtbaar. Hij vertelde dat hij maandenlang in stilte had gewerkt en de juridische infrastructuur van het platform had voorbereid. Zijn nadruk lag op het feit dat dit initiatief niet zomaar was ontstaan. Met de woorden “solide juridische structuren zijn geen formaliteit, maar een strategische waarde” onderstreepte hij een les die uit de NETUBA-ervaring was getrokken.
Voor Ferruh Tarık Tığlı was de lanceringsavond in Amsterdam geen gewone promotiebijeenkomst. Al vanaf de eerste avond gaven het profiel van de deelnemers en de kwaliteit van de dialoog sterke signalen dat dit initiatief niet tijdelijk, maar blijvend en waardegericht zou zijn. Tığlı vestigde de aandacht op de omvang van de economische relatie tussen Turkije en Nederland en deelde een opvallend cijfer: van de meer dan 60 miljard dollar die Turkije in het buitenland heeft geïnvesteerd, is meer dan 24 miljard dollar geconcentreerd in Nederland. Dit percentage toont hoe diep de band tussen beide landen is en waarom dit platform zo betekenisvol is.
Tığlı benadrukt dat hij in het verleden vele initiatieven heeft zien starten met goede bedoelingen, maar zonder continuïteit. Deze keer, zo stelt hij, is het beeld anders. Volgens hem brengt dit platform de Turkse en Nederlandse zakenwereld samen rond innovatie, ondernemerschap en duurzame groei als een op vertrouwen gebaseerde brug. “De kracht van dit begin geeft mij echte hoop. De structuur die nu ontstaat, zal een blijvend platform worden dat groeit en waarde creëert”, zegt Tığlı, die ook expliciet zijn tevredenheid uitspreekt dat hij deel mag uitmaken van een proces dat meer dan een jaar lang zorgvuldig is voorbereid.
Yasemin Ay wees op de emotionele kant van de avond. “Opnieuw vertrouwde gezichten ontmoeten, inspirerende nieuwe mensen leren kennen”, zei zij. Zij omschreef de sfeer in het H’ART Museum als “een avond waarin betekenisvolle gesprekken, culturele interactie en een gezamenlijke visie samenkwamen”.
Al deze bijdragen spraken in wezen dezelfde taal.
Dit is geen “vereniging”.
Dit is een “netwerk”.
Dit is een “brug”.
Dit is “toekomst bouwen”.
Dit is een “begin”.
Niemand schreef: “Wat was het eten lekker.”
Niemand vluchtte in het cliché: “We zijn goed ontvangen.”
Iedereen voelde dat deze avond betekenis had.
Maar precies hier duikt de meest kritische vraag van dit dossier opnieuw op: zal het enthousiasme in deze regels morgenochtend worden omgezet in concrete stappen?
LinkedIn-berichten weerspiegelen een gemoedstoestand.
En een gemoedstoestand alleen is niet voldoende.
De gemeenschappelijke emotie in al deze regels is duidelijk: het enthousiasme dat deze avond werd gevoeld, is geen gewone beleefdheidstaal. Mensen hebben werkelijk aangevoeld dat er iets begon. Maar het lot van elk begin wordt geschreven door de stappen die de volgende dag worden gezet.
EEN PLATFORM, OF WERKELIJK EEN NIEUWE PAGINA?
Achter elk groot enthousiasme schuilt een onzichtbare drempel.
Die drempel is de afstand tussen woord en daad.
Voor het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” begon de echte beproeving op het moment dat het applaus in het H’ART Museum verstomde. Want iedereen die die avond in de zaal aanwezig was, voelde dat er iets werd geboren. Maar wie naar de geschiedenis kijkt, ziet keer op keer hoe lang de weg is tussen voelen en slagen.
Daarom luidt de vraag die vandaag gesteld moet worden:
Zal het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” voor de Turks-Nederlandse zakenwereld een vitrine zijn, of werkelijk een hefboom?
Als deze structuur slechts wordt herinnerd vanwege een paar stijlvolle bijeenkomsten per jaar, als zij beperkt blijft tot foto’s, visitekaartjes en goedbedoelde zinnen, dan zal zij zich in het geheugen nestelen als “nog een platform”.
Maar als:
een kmo die de Nederlandse markt wil betreden hier kan aankloppen,
een Turkse ondernemer via dit netwerk zijn eerste stap naar Europa kan zetten,
een Nederlands bedrijf hier een betrouwbare partner vindt om in Turkije te werken,
een jongere via dit platform een carrière tussen twee landen kan opbouwen,
concrete projecten, gezamenlijke investeringen en echte samenwerkingen ontstaan, dan wordt het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” niet zomaar een organisatie, maar een keerpunt.
Wat dit verschil zal maken, is niet de intentie, maar het mechanisme.
Een platform wordt niet vanzelf “invloedrijk”. Om invloedrijk te zijn, moet het in het dagelijks leven functioneren. Wanneer mensen aankloppen, moeten zij een aanspreekpunt vinden. Het moet niet alleen grote bedrijven, maar ook kleine ondernemingen aanspreken. Het moet niet alleen ervaren namen, maar ook een nieuwe generatie ondernemers omarmen.
De Turks-Nederlandse zakenwereld heeft vandaag deze volwassenheid bereikt.
De weg die de eerste generatie met zweet opende, werd door de tweede generatie verbreed met onderwijs en door de derde generatie geïnternationaliseerd met visie.
Deze gemeenschap is nu op een punt gekomen waarop zij niet alleen “overleven”, maar ook “spel maken” kan bespreken. Precies daarin ligt de ware betekenis van het “Turkish Dutch Business Platform TDBP”.
Dit platform moet niet de manier zijn waarop de Turks-Nederlandse zakenwereld zegt: “Wij zijn er ook.” Het moet de moed zijn om te zeggen: “Wij kunnen richting geven.”
De NETUBA-ervaring heeft laten zien hoe moeilijk deze weg is. Maar zij heeft ook bewezen waarom hij noodzakelijk is. Want zonder dat initiatief zouden wij vandaag niet zo helder kunnen benoemen wat ontbreekt.
Nu wordt een nieuwe pagina geopend.
Hoe deze pagina zal worden geschreven, hangt niet alleen af van een paar bestuurders, maar van de houding van duizenden mensen die zich rond dit platform zullen verzamelen. Zullen zij toeschouwers zijn, of mensen die verantwoordelijkheid nemen? Zullen de afwachtenden zich beperken tot “laten we eerst zien”, of zullen zij deel worden van het proces?
Het antwoord op deze vragen zal het lot van het “Turkish Dutch Business Platform TDBP” bepalen.
De avond in het H’ART Museum was een begin.
Een teken.
Een mogelijkheid.
Die mogelijkheid ligt vandaag nog steeds op tafel.
Na een reis van een halve eeuw beschikt de Turks-Nederlandse zakenwereld voor het eerst over zo’n sterk potentieel, zo’n breed netwerk en zo’n gunstig tijdsgewricht.
Nu is de vraag: kan dit potentieel uitgroeien tot een gezamenlijke denkkracht?
Als dat lukt, zal men over jaren kunnen zeggen: “Alles begon die avond.”
Als dat niet lukt, blijven de applausmomenten in het H’ART Museum in het geheugen van de diaspora slechts een mooie herinnering.
En op een dag, in een andere zaal, bij de lancering van een ander platform, zal dezelfde vraag opnieuw klinken: “Is het dit keer werkelijk anders?”
Yedi Dünya Kupası ve yedi Avrupa Şampiyonası izlemiş bir gazeteci olarak açıkça söylüyorum: Senegal sahada oynadığı futbolla kupayı hak etti, buna itirazım yok.
Senegal takımı sahadan çekildi. Kurallar çok nettir. Hakem, sahadan çekilen bir takımın birkaç dakika içinde oyuna dönmemesi halinde maçı iptal etmek zorundadır.
Yedi Dünya Kupası ve yedi Avrupa Şampiyonası izlemiş bir gazeteci olarak açıkça söylüyorum: Senegal sahada oynadığı futbolla kupayı hak etti, buna itirazım yok. Ancak Fas-Senagal maçında yaşanan rezalet görmezden gelinemez. Futbolun adaleti, sahadaki güzellik kadar kuralların eksiksiz uygulanmasına da bağlıdır.
Maçın kritik anında Senegal takımı sahadan çekildi. Kurallar çok nettir. Hakem, sahadan çekilen bir takımın birkaç dakika içinde oyuna dönmemesi halinde maçı iptal etmek zorundadır. Bu iptalin ardından da sahayı terk eden takım hükmen mağlup ilan edilir. Bu, futbolun yazılı ve herkes için bağlayıcı kuralıdır.
Ancak hakem bu yükümlülüğünü yerine getirmedi. Oyunu sürdürme yönünde aldığı karar, maçın kaderini değiştirdi. O andan sonra sahada yaşanan her şey tartışmalı hale geldi. Fas cephesi için bu yalnızca bir yenilgi değil, açık bir haksızlıktı.
Evet, Senegal iyi oynadı. Evet, kupayı alabilecek güçte bir takım olduklarını gösterdiler. Fakat hakem hatasıyla şekillenen bir final, futbol tarihine temiz bir sayfa olarak geçmez. Kurallar bir kez esnetildi mi, oyunun ruhu yara alır.
Futbol sadece yetenekle değil, adaletle de ayakta durur. O akşam sahada oynanan güzel oyun, masa başında yapılan bu büyük hatayla gölgelendi. İşte bu yüzden bu maç, yalnızca bir final olarak değil, futbol tarihine geçen bir skandal olarak anılacaktır.
Kim bilir, belki de bugün Afrika Uluslararası Futbol Birliği toplanır ve Senegal’in sergilediği rezaleti ciddiye alır, snrasında da hem şampiyonluğu fesheder ve hem de Dünya Kupası’na katılımını yasaklar.
***********
Yarın yayınlayacağım haberi bekleyiniz.
Bugün araya giren futbol skandalı nedeniyle yarına ertelediğim dosya haber, arşivlenecek niteliktedir.
İşte o haberin başlıkları:
HOLLANDA-TÜRK İS DÜNYASI NEREYE KOŞUYOR VE YENİ BİR SAYFA MI AÇILIYOR?
Amsterdam’da kurulan “Turkish Dutch Business Platform”, sadece yeni bir organizasyon mu, yoksa yarım asırlık göç hikâyesinde gerçek bir dönüm noktası mı?
Bu dosya yazısını, tam da bu sorunun izini sürmek için kaleme aldım.
Yarım asırlık bir serüvene bakmak ve şu soruya cevap aramak için:
“Hollanda’daki Türk iş dünyası, nihayet kendi ortak aklını kurabilecek mi?”
Geçmişte NETUBA deneyimini yaşayan Hollanda’daki Türk iş dünyası, bu kez gerçekten kalıcı bir köprü kurabilecek mi?