*Çin’in Uygur Türklerine yönelik politikaları ve sessiz bırakılan bir halk…
*İsrail ve Filistin savaşında karar vericiler ve bedel ödeyenler…
*ABD ve küresel güç düzeni: Hegemon mu yoksa ticaret imparatoru mu?…
*Rusya: Parçalanan Sovyetler’den sonra süper güç sevdası…
*Ukrayna Krizi: Avrupa’nın hesap hataları ve cahil cesareti…
*Kıbrıs Sorunu: Tanınmayan KKTC ve görmezden gelinen Türk varlığı…
*Türkiye: Umut veren söylemler ve büyüyen endişeler… *İstanbul: Dünyanın en güzel ve yaşanır şehri. bir de o fakirlik olmasa…
*Hollanda: 60 yıldır yaşadığım, dünyanın en refah ülkelerinden biri…
*Tüm bu karmaşanın içinde hâlâ ayakta kalan insanlık değerleri…
(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY dünyayı inceledi ve yazdı:
Bir sabah oturdum ve düşündüm. Bu yaştan sonra ben, niye yola çıkarım?
Para için değil. Şöhret için değil. Gezmiş olmak için hiç değil.
Ben dünyayı gezmeye, insanı yerinde anlamak için çıktım.
Bu yolculuğa çıkarken aklımda turistik fotoğraflar yoktu.
Ne Eyfel’in önünde poz verme derdim vardı, ne de “şurada da bulunmuştum” demek gibi bir hevesim. Zira geçmişte bunların hepsini görmüş ve yaşamıştım.
Ben dünyayı kartpostallardan değil, yüzlerden okumak istedim.
Çünkü artık şunu fark ettim: Dünya, masa başından anlaşılmıyor. Dünya, stüdyodan anlatılamıyor. Dünya, koltukta oturarak yorumlanamıyor. Dünya, yerinde görülerek anlaşılır.
Hangi ülkeye gittiysem kendime şunu sordum: ‘Burada insanlar sadece hayatta mı kalmaya çalışıyor yoksa hâlâ yaşamaya mı çalışıyor?’
Aradığım aslında manzara değildi, insandı.
Ve hemen şunu gördüm: Dünya büyük bir televizyon yalanı değil, ama televizyon dünyayı çok küçük ve çok çarpık gösteriyor.
ÇİN VE UYGUR SORUNU: SESSİZLİĞE MAHKÛM EDİLEN BİR HALK
Çin, dışarıdan bakılınca kusursuz bir makine gibi ve dev bir güç. Aynı zamanda kendi sergilediği imajın esiridir. Teknoloji üreten, fabrikalarıyla dünyayı dolduran, limanlara hükmeden bu dev ülke. Ekonomisiyle, teknolojisiyle, disipliniyle dünyaya meydan okuyor gibi.
Her şey sistemli, her şey düzenli, her şey kontrol altında.
Ama konu ‘Uygurlar’ olduğunda, gücünü korkuya dönüştüren bir devlete dönüşüyor.
O dev güç, bir halktan korkuyor.
Sorunun kökü, sadece azınlık politikası değildir. Bu mesele, Çin’in kültürel homojenleştirme takıntısından kaynaklanıyor. Pekin yönetimi şunu istiyor: ‘Tek dil, tek kimlik, tek resmi tarih.’
Ama Uygurlar bu kötülüğü kabul etmiyor. Çünkü Uygurlar sadece bir etnik grup değil, bin yıllık bir kültürdür. Dilleri, müzikleri, yemekleri, inançları. Hepsi bir hafızadır.
Ve işte tam da bu yüzden Çin, onları sadece susturmuyor. Onları unutmak zorunda bırakmak istiyor.
Toplama kampları, yeniden eğitim merkezleri adı altında kurulan sistemler. Ama gerçekte olan şu: Bir halkın kimliği törpüleniyor.
Uygur bölgesine vardığınızda şunu hissediyorsunuz: Binalar modern, yollar geniş, her şey var. Ama ruh eksik.
İnsanlar konuşurken etrafına bakıyor. Sohbet ederken sesi kısılıyor. Bazı kelimeler yarım kalıyor.
Bir Uygur şöyle dedi: “Burada sözler serbest değil, sadece nefes almak serbest.”
Ama buna rağmen, bir şey hâlâ yaşıyor orada: Kültür.
Bir anne çocuğunun kulağına gizlice Uygurca bir ninni fısıldıyor.
Bir yaşlı, evinde yasak olduğu halde eski bir türkü mırıldanıyor.
Bir genç, telefonunda gizli gizli kendi tarihini okuyor.
Şunu anladım: Baskı suskunluk yaratır ama hafızayı öldüremez.
Ve tüm dünya ve hatta Türkiye Ucuz Çin mallarından vazgeçmemek için vicdanını taksitle susturuyor.
İSRAİL VE FİLİSTİN SAVAŞI: SAVAŞI YÖNETENLER VE ACISINI ÇEKENLER
Bu coğrafyada taş bile yorgun.
Her sokakta bir hikâye, her duvarda bir kayıp var.
Yıkılmış evler, parçalanmış hayatlar, sessiz kalan dünya.
Filistin tarafında yıkılmış evler, yerde toz, havada siren sesi, gökyüzünde dron uğultusu.
Bir çocuğa soruluyor: “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?”
Çocuk duruyor ve şöyle diyor: “Büyümek istiyorum.”
Bu cümle bütün diplomasi metinlerinden daha ağırdır.
Ama işin diğer tarafında, İsrail’de yaşayan sıradan bir kadın da şunu söylüyor: “Biz de korkuyla yaşıyoruz. Ama korku, başkasının canını almaya gerekçe olmamalı.”
İşte gerçek burada. Sorun sadece iki halk arasında değil.
Sorun, bu korkuyu siyasete, bu acıyı yatırıma, bu savaşı stratejiye dönüştürenlerde.
Bu meselenin kökü, 1917 Balfour Deklarasyonu’na, 1948’deki Nakba’ya ve Batı’nın Ortadoğu’daki çıkar hesaplarına uzanır.
Bir halkın vatan diye gördüğü yer, bir başka halk için güvenlik alanı olarak sunuldu.
Ve bu yanlış hesap, on yıllardır kanla ödeniyor.
Çocuklar ölüyor ama karar masasında çocuk yok.
Anneler ağlıyor ama müzakere masasında onları kimse temsil etmiyor.
Sokaklar yanıyor ama yangını çıkaranlar klimalı odalarda oturuyor.
Savaşın kazananı yoktur. Ama kaybedenleri her gün artıyor.
ABD VE KÜRESEL HEGEMONYA:
DÜNYANIN PATRONU MU, TACİRİ Mİ?
Amerika’ya gittiğinizde, size satılan ilk şey özgürlük olur.
Ama fiyat etiketi hep arkada gizlidir.
Bir üniversite öğrencisi, “Amerika gerçekten özgür mü?” sorusuna şu cevabı veriyor: “Özgür olmak pahalıdır. Biz çoğu zaman onu karşılayamıyoruz.”
Bu ülke, dünyaya demokrasi ihraç ettiğini söyler ama, arka kapıdan silah satar.
Bir yandan insan haklarından söz eder, öte yandan milyonlarca insanın iç işlerine burnunu sokar.
Sorunun kökü şudur: “Amerika için demokrasi bir değer değil, çıkar aracıdır.” ABD’ye uymayan hükümetler devrilir. Uyanlar desteklenir. Petrol olan yerlere özgürlük gider. Olmayan yerlere ise sadece nasihat.
Ama şu da açıktır: “Amerika sadece Pentagon’dan ibaret değildir.”
Orada da sokakta yaşayan, direnen, vicdanını kaybetmemiş insanlar vardır.
Devlet başka, insan başkadır.
Amerika, sadece dünya jandarması değil.
Bugün aynı zamanda kendi sokaklarında bile güvenliği tartışılan bir ülke.
Birkaç gün önce yaşanan yeni bir terör saldırısı, bunun en acı örneklerinden biri oldu.
Her olaydan sonra benzer cümleler kuruluyor: “Tedbirler artırılacak… Güvenlik gözden geçirilecek… Sorumlular bulunacak…” Ama değişen bir şey oluyor mu?
Hayır.
Çünkü Amerika’da sorun silah değil. Sorun, silaha tapınan bir zihniyettir.
Özgürlük, burada çoğu zaman başkasının canına mal olan bir ayrıcalığa dönüşüyor.
Bir başka son gelişme daha: Venezuela’daki durum.
Venezuela artık sadece ekonomik bir çöküş değil, küresel bir hesaplaşma alanıdır.
Bir zamanlar petrol zengini olan bu ülke, bugün yoksulluğun ve siyasi tıkanmanın sembolüne dönüşmüştür.
Ancak ABD’den buraya “demokrasi için” bir müdahale beklemek saflık olur.
Çünkü Washington’un derdi özgürlük değil, enerji ve jeopolitik kontroltür.
Ve bugün artık şu cümle daha sık kuruluyor: ABD’nin Venezuela’ya müdahale edeceği iddiaları yoğunlaşıyor.
Bu kez “dünya jandarması” rolüyle değil, açık çıkar hesabıyla.
…Ve bugün Amerika’nın en büyük sorunu da budur: “Kendi halkıyla bile arasında büyüyen mesafe.”
RUSYA: PARÇALANAN BİR İMPARATORLUĞUN RUH HALİ
ABD’nin yönlendirdiği Gorbaçov, Sovyetler Birliği’ni çökertti.
Ama yıkılan sadece bir rejim değildi. Bir hayal, bir güç duygusu, bir dünya iddiası da dağıldı.
Ve o enkaz, hâlâ Rus halkının omuzlarında.
Bir Rus emekli şöyle dedi. “O zaman özgür değildik. Şimdi de huzurlu değiliz.”
Rusya bugün geçmişine sıkışmış bir dev.
Bir yandan eski gücüne dönmek istiyor.
Bir yandan yeni dünyada yer bulamıyor.
Bir ülke sadece haritayla toparlanmaz. Önce ruhunu toparlaması gerekir.
Ve Rusya hâlâ bunu yapmaya çalışıyor ama bazen yanlış yollardan geçerek.
Gücü güvenliğin yerine koyuyor. Ve bedelini yine halk ödüyor.
Sorunun kökü şudur. Gücü güvenlik zanneden bir zihniyet.
Ve o güvenlik adına yapılan her hamle, yeni güvensizlikler doğurur.
Bedelini kim ödüyor? Siyasetçiler değil.
Cephede ölen gençler.
Markette fiyatları sayan kadınlar. Kira yetiştiremeyen işçiler.
UKRAYNA: BİR KOMEDYENİN RUH HALİ VE AVRUPA’NIN CAHİL CESARETİ
Ukrayna artık sadece bir ülke değil. Bir cephe hattı.
Avrupa, bu savaşı uzaktan izlerken, barıştan değil, jeopolitik kazançtan söz ediyor.
Ukrayna’da gençler liderlik tartışmasını çoktan bırakmış durumda. Onlar sadece yaşamak istiyor.
Zelenski bir lider olabilir. Bir komedyen de olabilir.
Ama Avrupa’nın onu, dünyayı ateşe atacak kadar sahiplenmesi, tarihi bir körlüktür.
Çünkü gençler şunu söylüyor: “Bize silah değil, barış lazım.”
Ama silah satmak, barış satmaktan her zaman daha kârlı.
Sorunun kökü şudur. Barış kazandırmaz. Silah ise çok kazandırır.
Bu dünyada artık vicdan değil, bütçe konuşur.
KIBRIS: TANINMAYAN DEVLET VE UNUTULMAYA ZORLANAN HALK
Kıbrıs meselesi sadece bir ada meselesi değildir.
Bu, uluslararası ikiyüzlülüğün açık fotoğrafıdır.
Kasıtlı olarak bölünmüş devletler bile dünyada bir şekilde tanınırken, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hâlâ yok sayılıyor. Kendi toprağında var, dünya haritasında yok.
Sorunun kökü Rum tarafının tek egemen devlet olarak sunulması değildir sadece.
Sorunun kökü, Batı’nın çıkar terazisidir.
Kosova’yı tanıyanlar, Güney Sudan’ı alkışlayanlar, KKTC söz konusu olunca susuyor.
Çünkü Kıbrıs, satranç tahtasında bir taş. Ama o taşın üzerinde yaşayan bir halk var.
Gençleri göç ediyor. Ekonomi kırılgan. Umudu sınır kapılarında tükeniyor.
Kıbrıs’ta dolaşırken garip bir duygu var.
Hem evindesin hem yabancısın.
Bir taraf tanınıyor. Bir taraf yok sayılıyor.
Ama adalet bu mu?
Bir Kıbrıslı Türk şöyle dedi: “Biz en çok dünyaya değil, bazen kendimize yeniliyoruz.”
En acısı şu. Bazı Kıbrıslı Türkler, “Rum tarafına bağlanalım” diyor.
Bu, geçmişin acılarını bilmeden geleceği satmaktır.
Bir esnafın cümlesi ise şuydu: “Bayrak karnı doyurmuyor abi. Ama hafıza satılmaz.” Buna rağmen hâlâ bu toprağa sahip çıkanlar var.
Hâlâ bu hafızayı terk etmeyenler var.
TÜRKİYE: UMUT, YORGUNLUK VE
ARADA KALAN BİR ÜLKE
Türkiye artık sadece bir ülke değil. Bir ruh hali.
Bir yanı geçmişinin gururuyla yaşayan, bir yanı bugünün yükünü taşımakta zorlanan bir toplum.
Sorunun kökü sadece ekonomi değil.
Sorun, güvenin aşınması.
Adalet duygusunun zedelenmesi.
Geleceğin flu hale gelmesi.
İnsanlar artık şunu soruyor: “Bu ülkede hayal kurulur mu yoksa sadece sabredilir mi?”
Gençler yurt dışına gitmenin yollarını arıyor.
Yaşlılar geçmişi özlüyor.
Orta yaşlılar bugünü taşımaktan yorulmuş durumda.
Ama buna rağmen Türkiye hâlâ direniyor.
Çünkü bu ülkede hâlâ güçlü bir dayanışma damarı var.
Hâlâ düşene el uzatma kültürü var.
Hâlâ yok olmamış bir vicdan var.
Türkiye şu an bir yol ayrımında değil. Bir yüzleşmenin eşiğinde.
…Ve bu yüzleşme, ya yeni bir diriliş doğuracak, ya da uzun bir yorgunluk.
İSTANBUL: DÜNYANIN EN GÜZEL VE YAŞANIR ŞEHRİ. BİR DE O FAKİRLİK OLMASA…
Bu fotoğrafa bakınca insanın içine garip bir şey çöküyor.
Sanki hem bir gurur, hem bir hüzün, hem de tarifsiz bir özlem.
Çünkü İstanbul, yalnızca bir şehir değil.
O, bir hatıralar atlası, bir medeniyet yorgunu ve aynı zamanda bir direniş mekânı.
Boğaz, gecenin içinde bir gümüş yol gibi uzanıyor.
Köprü, iki kıtayı değil, iki ayrı ruh halini birbirine bağlıyor.
Bir yakasında geçmiş…
Diğer yakasında belirsiz bir gelecek.
“Boğaziçi şen gönüller yatağı…” diye başlayan o eski şarkılar boşuna söylenmedi.
Bu şehir, vaktiyle gerçekten de şen gönüllerin yatağıydı.
Aşıkların buluştuğu, şairlerin ilham aldığı, gurbetçilerin veda ederken son kez baktığı yerdi.
Bugün ise İstanbul biraz daha yorgun.
Biraz daha gürültülü.
Biraz daha sabırsız.
Ama hâlâ büyüleyici.
Lüks gökdelenlerin gölgesinde sıkışan hayatlar var artık.
Tarih kokan semtlerin yerini betonun sert yüzü alıyor.
Ama ne olursa olsun,
Boğaz’ın suyuna karışan o kadim ruhu kimse söküp atamıyor.
Orhan Veli’nin dediği gibi, “İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı…” Dinlediğinizde hâlâ martı seslerini, vapur düdüklerini ve sokak satıcılarının yankısını duyarsınız.
Ve bir de o derin iç çekişi…
Yüzyılların yorgunluğunu taşıyan o sessiz iç çekişi.
İstanbul artık bir masal şehri değil belki.
Ama hâlâ bir kader şehri.
Sevenini de yoran.
Gururlandıran ama aynı zamanda yaralayan.
Ve yine de…
Bütün yoksulluğuna, bütün keşmekeşine, bütün kırgınlığına rağmen
İstanbul, İstanbul’dur.
Çünkü bazı şehirler yaşanmaz.
Bazı şehirler yaşatır insanı.
Ve İstanbul, hâlâ yaşatmaya devam ediyor.
HOLLANDA: 60 YILDIR YAŞADIĞIM, DÜNYANIN EN REFAH ÜLKELERİNDEN BİRİ
Ben bu ülkeye geldiğimde takvimler farklıydı.
Sokaklar daha sessizdi. İnsanlar daha mesafeliydi. Ama sistem, daha netti.
Hollanda bana şunu öğretti: Refah, sadece para değildir. Refah, kuralların işlemesidir.
Refah, hakkın tanınmasıdır. Refah, sıraya girmenin doğal karşılanmasıdır.
Burada kimse torpil sormaz. Çünkü sistem torpile izin vermez.
60 yıldır bu ülkede yaşıyorum. Lalelerin açtığı baharları da gördüm.
Koalisyon kavgalarının bitmeyen sonbaharlarını da.
Hollanda’da hükümet kurmak, bazen mevsim değiştirmekten daha uzun sürer.
Ama ilginçtir, devlet aksamaz.
Koalisyon tartışmaları aylar sürer.
Partiler anlaşamaz. Masalar dağılır, yeniden kurulur.
Ama hiçbir Hollandalı şunu sormaz: “Peki şimdi ülke nasıl yönetilecek?” Çünkü burada sistem kişilere değil, kurallara dayanır.
Bir gün bir Hollandalı komşum bana şöyle dedi: “Bizde hükümetler geçicidir ama kurumlar kalıcıdır.”
İşte bu cümle, bu ülkenin özüdür.
Hollanda bazen soğuk görünür. Ama adaletle ısınan bir tarafı vardır.
Bazen mesafelidir. Ama güven verir.
Ve ben, 60 yıldır bu ülkede yaşarken şunu gördüm: Refah, lale bahçeleri kadar süslü değil. Ama bir o kadar da emeğe dayalıdır.
DÜNYANIN, YAŞAMAYA DEĞER HÂLÂ GÜZEL TARAFLARI DA VAR
Dünya çok yara aldı. Bunu gördüm. Bunu yaşadım. Bunu dinledim.
Ama şunu da gördüm: “Dünya sadece yıkımdan ibaret değil.”
Her bombanın düştüğü yerde birileri enkaz kaldırıyor. Her yıkılan evin yanında birileri yeniden umut kuruyor. Her kararan gökyüzünün ardından bir sabah yine doğuyor.
Ve işte bu yüzden bu yazıyı karamsarlıkla değil, umutla bitirmek istiyorum.
İtalya’da küçük bir kasaba:
Sabah erkenden bir fırında yaşlı bir amca vardı.
Kahveleri hazırlarken baktı ve dedi ki: “Gelen misafir değildir. Dünyanın her köşesinden gelen, ev sahibidir.” İşte o an anladım. Güzellik bazen bir fincan kahvedir.
Japonya’da bir sabah, küçük bir tren istasyonu:
Kalabalık yoktu. Gürültü yoktu. Sadece zaman vardı. Bir adam geldi. Elindeki süpürgeyle peronu temizlemeye başladı. Ama öyle hızlı değil. Öyle acele değil.
Her çöpü alırken hafifçe eğiliyor, her adımı bir ritüel gibi atıyordu. ‘Her gün mü bunu yapıyorsunuz?’ sorusuna, gülümseyerek şu cevabı verdi: “Evet. Çünkü buraya gelen herkesin günü temiz başlasın istiyorum.”
O an anladım: Bazı ülkeler teknolojisiyle büyür. Bazı ülkeler parasıyla. Ama Japonya, sorumluluk duygusuyla büyümüş.
Orada sokaklarda çöp göremezsiniz. Ama çöp kovası da yoktur. Çünkü herkes, çöpünü vicdanında taşır.
İşte Japonya bana şunu öğretti: Güzellik bazen tapınak değil, bir davranıştır. Bir düzendeki sessizliktir. Bir insanın işine gösterdiği saygıdır.
Ve bu yüzden diyorum ki: Dünya hâlâ güzel.
Çünkü Japonya’da bir adam hâlâ sabahları bir istasyonu temizliyor.
Evet…
Çin’de zulüm var.
Filistin’de gözyaşı var.
Ukrayna’da bombalar var.
Kıbrıs’ta yalnızlık var.
Rusya’da korku var.
Amerika’da fırsatçılık var.
Ve bu yüzden diyorum ki: ‘Dünya kötü değil. Dünya yorgun.’ Ama hâlâ sevgiye açık, umut taşıyan, iyilikle nefes alan insanlarla dolu.
Ben dünyayı gezerken şunu öğrendim:
Devletler bozabilir.
Sistemler çökebilir.
Siyaset kirletebilir.
Ama eğer bir insan yolda bir yabancıya gülümseyebiliyorsa, bu dünya hâlâ kurtarılabilir.
Bu yazıyı şöyle bitirmek istiyorum: Dünya kötüye gidiyor olabilir. Ama insan hâlâ güzel kalabiliyorsa, bu yol bitmemiştir.
…Ve sırf bu yüzden gezmeye devam edeceğim. Çünkü dünyayı, haberlerden değil, insanlardan öğrenmek istiyorum.
***************
DE WERELD DOOR DE VOGELVLUCHT VAN İLHAN KARAÇAY
*China’s beleid tegenover de Oeigoerse Turken en een tot stilte veroordeeld volk…
*De oorlog tussen Israël en Palestina: Beslissers en zij die de prijs betalen…
*De Verenigde Staten en de mondiale machtsorde: Hegemon of handelsimperium?
*Rusland:De claim op supermacht na het uiteenvallen van de Sovjet-Unie…
*De Oekraïnecrisis: Europa’s rekenfouten en roekeloze moed…
*De kwestie Cyprus: De niet erkende TRNC en een genegeerd Turks volk…
*Turkije: Hoopvolle uitspraken en groeiende zorgen…
*İstanbul: De mooiste en meest leefbare stad ter wereld. Was er maar geen armoe…
*Nederland: Het land waar ik al 60 jaar woon, een van de meest welvarende landen ter
wereld…
*Midden in deze chaos blijven menselijke waarden overeind…
İlhan KARAÇAY bekeek de wereld en schreef:
Op een ochtend ging ik zitten en dacht na. Waarom ga ik op deze leeftijd nog op reis?
Niet voor geld. Niet voor roem. Zeker niet om te kunnen zeggen dat ik ergens ben geweest.
Ik vertrok om de mens ter plaatse te begrijpen.
Mijn hoofd zat niet vol met toeristische foto’s.
Ik had geen drang om voor de Eiffeltoren te poseren, noch om te bewijzen dat ik ergens was geweest, want dat had ik allemaal al eerder gezien en beleefd.
Ik wilde de wereld niet lezen via ansichtkaarten, maar via gezichten.
Want ik heb dit begrepen: de wereld wordt niet begrepen vanachter een bureau.
Ze kan niet worden uitgelegd vanuit een studio.
Ze wordt niet geïnterpreteerd vanuit een luie stoel.
De wereld wordt begrepen door haar ter plaatse te zien.
In elk land vroeg ik mezelf dit af: ‘Proberen mensen hier alleen te overleven, of proberen ze nog steeds te leven?’
Waar ik naar zocht, was geen landschap maar de mens.
En ik zag meteen dit: de wereld is geen grote televisieleugen, maar televisie laat de wereld veel kleiner en veel schever zien.
CHINA EN DE OEIGOERSE KWESTIE: EEN TOT STILTE GEDWONGEN VOLK
Van buitenaf lijkt China een perfecte machine en een gigantische macht. Maar het is ook een gevangene van zijn eigen imago.
Dit land dat technologie produceert, de wereld vult met zijn fabrieken en havens domineert, lijkt de wereld uit te dagen met zijn economie, technologie en discipline.
Alles is georganiseerd, alles is gecontroleerd.
Maar zodra het over de ‘Oeigoeren’ gaat, verandert het in een staat die zijn macht in angst omzet.
Een grootmacht die bang is voor een volk.
De kern van het probleem is niet alleen minderhedenbeleid. Het komt voort uit China’s obsessie met culturele homogenisering.
De leiding in Beijing wil: “één taal, één identiteit en één officiële geschiedenis.”
Maar de Oeigoeren accepteren dit niet. Want zij zijn niet slechts een etnische groep, ze zijn een beschaving van duizend jaar. Hun taal, muziek, keuken en geloof. Alles is geheugen.
Precies daarom wil China hen niet alleen het zwijgen opleggen, maar hen ook vergeten laten worden.
Interneringskampen en zogenaamde heropvoedingscentra. In feite wordt de identiteit van een volk afgesleten.
Wanneer je de Oeigoerse regio binnengaat, voel je dit: de gebouwen zijn modern, de wegen breed, alles is er. Maar de ziel ontbreekt.
Mensen kijken rond terwijl ze praten. Hun stem wordt zachter. Sommige woorden blijven onaf.
Een Oeigoer zei: “Hier zijn woorden niet vrij. Alleen ademhalen is toegestaan.”
En toch leeft daar iets voort: de cultuur.
Een moeder fluistert haar kind stiekem een Oeigoers wiegelied toe.
Een oude man neuriet thuis een verboden lied.
Een jongere leest in het geheim zijn geschiedenis op zijn telefoon.
Ik begreep dit: onderdrukking schept stilte, maar doodt het geheugen niet.
En de hele wereld, zelfs Turkije, koopt zijn geweten op afbetaling door goedkope Chinese producten niet te willen opgeven.
DE OORLOG TUSSEN ISRAËL EN PALESTIJN: DEGENEN DIE HEM LEIDEN EN DEGENEN DIE LIJDEN
In deze regio is zelfs een steen moe.
In elke straat een verhaal, op elke muur een verlies.
Verwoeste huizen, gebroken levens en een zwijgende wereld.
Aan Palestijnse zijde verwoeste woningen, stof op de grond, sirenes in de lucht en het gezoem van drones in de hemel.
Een kind wordt gevraagd: “Wat wil je worden als je groot bent?” Het antwoordt: “Ik wil groot worden.”
Die zin weegt zwaarder dan alle diplomatieke teksten.
Maar aan de andere kant zegt een gewone vrouw in Israël: “Wij leven ook in angst. Maar angst mag geen reden zijn om het leven van een ander te nemen.”
En daar ligt de waarheid. Het probleem is niet alleen tussen twee volkeren.
Het probleem zijn degenen die angst omzetten in politiek, pijn in investering en oorlog in strategie.
De wortels reiken terug tot de Balfour-verklaring van 1917, de Nakba van 1948 en de belangen van het Westen in het Midden-Oosten.
Wat voor de ene een vaderland is, werd voor de andere als veiligheidszone voorgesteld.
En die foute berekening wordt al tientallen jaren met bloed betaald.
Kinderen sterven maar er zitten geen kinderen aan de onderhandelingstafel.
Moeders huilen maar niemand vertegenwoordigt hen.
De straten branden maar degenen die het vuur aansteken zitten in gekoelde kamers.
In een oorlog is er geen winnaar. Maar de verliezers worden elke dag meer.
DE VS EN GLOBALE HEGEMONIE: BAAS VAN DE WERELD OF HANDELAAR?
Wanneer je naar Amerika gaat, wordt het eerste wat men verkoopt vrijheid genoemd.
Maar het prijskaartje is altijd verborgen.
Een student zei: “Is Amerika echt vrij? Vrijheid is duur. Wij kunnen die meestal niet betalen.”
Dit land zegt democratie te exporteren, maar verkoopt achterom wapens.
Het spreekt over mensenrechten maar bemoeit zich met de binnenlandse zaken van miljoenen mensen.
De kern is simpel: “Voor Amerika is democratie geen waarde, maar een belangeninstrument.” Regeringen die zich aanpassen worden gesteund, anderen verwijderd.
Waar olie is, komt vrijheid. Waar geen olie is, komt alleen advies.
Toch is Amerika niet alleen het Pentagon.
Er zijn daar ook gewone mensen die weerstand bieden en hun geweten niet verloren hebben.
De staat is iets anders dan de mens.
Vandaag is Amerika niet alleen wereldpolitie.
Het is ook een land waar zelfs de veiligheid op eigen straat wordt betwijfeld.
Na elke nieuwe aanslag komen dezelfde zinnen: “De maatregelen worden aangescherpt. De veiligheid wordt herzien. De verantwoordelijken worden gevonden.” Maar verandert er iets? Nee.
Want het probleem is niet het wapen. Het probleem is een mentaliteit die het wapen verheerlijkt.
En ook Venezuela is niet langer alleen een economische ramp, maar een mondiaal geopolitiek strijdtoneel.
Van een olierijk land is het verworden tot het symbool van armoede en stagnatie.
Een Amerikaanse interventie uit naam van democratie verwachten is naïef.
Washington gaat het niet om vrijheid, maar om energie en geopolitieke controle.
De grootste crisis van Amerika vandaag is dit: “De groeiende afstand tot zijn eigen volk.”
RUSLAND: DE PSYCHOLOGIE VAN EEN GEBROKEN IMPERIUM
Gorbatsjov, geleid door het Westen, liet de Sovjet-Unie instorten.
Maar het was niet alleen een regime dat viel. Een droom, een machtsgevoel en een wereldvisie stortten eveneens in.
Een gepensioneerde Rus zei: “Toen waren we niet vrij. Nu zijn we niet rustig.”
Rusland is vandaag een reus die vastzit in zijn verleden.
Het wil zijn oude kracht terug maar vindt geen plaats in de nieuwe wereld.
Een land wordt niet alleen met grenzen hersteld. Eerst moet het zijn ziel herstellen.
En Rusland probeert dit. Soms via verkeerde wegen.
Het verwart macht met veiligheid en de prijs wordt opnieuw door het volk betaald.
De jongeren die sneuvelen. De vrouwen die prijzen tellen in de winkel. De arbeiders die de huur niet meer kunnen betalen.
OEKRAÏNE: DE PSYCHOLOGIE VAN EEN KOMIEK EN DE BLINDE MOED VAN EUROPA
Oekraïne is geen land meer, het is een frontlinie.
Europa kijkt van een afstand toe en spreekt niet over vrede maar over geopolitieke winst.
Zelenski kan een leider zijn, of een komiek.
Maar dat Europa hem zo ver steunt dat de wereld in brand kan vliegen, is een historische blindheid.
Want de jongeren zeggen: “Wij willen geen wapens, wij willen vrede.” Maar wapens verkopen is winstgevender dan vrede verkopen.
In deze wereld spreekt niet het geweten, maar de begroting.
CYPRUS: EEN NIET ERKEND LAND EN EEN VOLK DAT MEN WIL DOEN VERGETEN
De Cypruskwestie is geen eenvoudige eilandkwestie.
Het is een open foto van internationale hypocrisie.
Landen die opzettelijk zijn opgesplitst worden erkend, maar de Turkse Republiek Noord-Cyprus blijft genegeerd.
In werkelijkheid bestaat zij. Op de wereldkaart niet.
Kosovo wordt erkend. Zuid-Soedan toegejuicht. Maar als het om de TRNC gaat, zwijgt men.
Toch leeft daar een volk. Jongeren emigreren. De economie is broos. De hoop slijt aan grensposten.
Een Turkse Cyprioot zei: “Wij verliezen niet alleen van de wereld, soms verliezen we ook van onszelf.”
Een winkelier zei het zo: “De vlag vult geen buik. Maar je geheugen verkoop je niet.”
TURKIJE: HOOP, VERMOEIDHEID EN EEN LAND TUSSENIN
Turkije is geen land meer, het is een gemoedstoestand.
Een samenleving die tussen trots op het verleden en de last van het heden balanceert.
De kern is niet alleen economie.
Het is het afbrokkelende vertrouwen.
Het gekwetste rechtvaardigheidsgevoel.
De troebele toekomst.
Mensen stellen zich tegenwoordig de vraag: “Kan men in dit land nog dromen, of moet men alleen maar verdragen?”
Jongeren zoeken wegen om naar het buitenland te vertrekken.
Ouderen verlangen naar het verleden.
Mensen van middelbare leeftijd zijn moe geworden van het dragen van het heden.
Maar ondanks dit alles blijft Turkije weerstand bieden.
Omdat er in dit land nog steeds een sterke solidariteitsader stroomt.
Omdat er nog steeds een cultuur bestaat waarbij men de vallende hand reikt.
Omdat er nog steeds een geweten is dat niet verdwenen is.
Turkije staat vandaag niet op een kruispunt.
Het staat op de drempel van een grote confrontatie met zichzelf.
En deze confrontatie zal ofwel een nieuw herstel voortbrengen,
ofwel uitmonden in een lange vermoeidheid.
İSTANBUL: DE MOOISTE EN MEEST LEEFBARE STAD TER WERELD. WAS ER MAAR GEEN ARMOE…
Als je naar deze foto kijkt, zakt er iets in je hart.
Een mengeling van trots, weemoed en onverklaarbare heimwee.
Want İstanbul is niet zomaar een stad.
Het is een atlas van herinneringen, een vermoeide beschaving en tegelijk een plaats van verzet.
De Bosporus strekt zich uit als een zilveren weg in de nacht.
De brug verbindt niet alleen twee continenten, maar ook twee gemoedstoestanden.
Aan de ene kant het verleden.
Aan de andere een onzekere toekomst.
“De Bosporus, het bed van vrolijke harten…”
Zo bezongen oude liederen deze stad niet voor niets.
İstanbul was ooit werkelijk de rustplaats van blije harten.
Een plek waar geliefden elkaar ontmoetten, waar dichters inspiratie vonden en waar emigranten voor het laatst nog even omkeken.
Vandaag oogt İstanbul vermoeider.
Luidruchtiger.
Gehaaster.
Maar nog altijd betoverend.
In de schaduw van luxe wolkenkrabbers leven mensen die zich in het nauw gedreven voelen.
Historische wijken maken plaats voor het harde gezicht van beton.
Maar die eeuwenoude ziel,
die zich mengt met het water van de Bosporus,
kan niemand uit deze stad rukken.
Zoals Orhan Veli ooit schreef: “Ik luister naar İstanbul, met mijn ogen gesloten…” Wie luistert, hoort nog steeds de meeuwen,
de stoomfluiten van de boten,
de roep van straatverkopers.
En ook die diepe zucht…
De stille zucht van een stad die de vermoeidheid van eeuwen draagt.
Misschien is İstanbul geen sprookjesstad meer.
Maar het is nog steeds een stad van het lot.
Een stad die je liefhebt en die je moe maakt.
Die je trots geeft en je tegelijk verwondt.
En toch…
Ondanks de armoede, ondanks de chaos, ondanks alle teleurstellingen
blijft İstanbul ‘İstanbul’.
Want sommige steden worden niet gewoon bewoond.
Sommige steden leven in de mens zelf.
En İstanbul blijft leven.
EN HOLLAND, HET WELZIJN LAND WAAR IK AL 60 JAAR LEEF
Toen ik naar dit land kwam, waren zelfs de kalenders anders.
De straten waren stiller. De mensen afstandelijker. Maar het systeem was duidelijker.
Nederland heeft mij dit geleerd:
Welvaart is niet alleen geld.
Welvaart is dat regels functioneren.
Welvaart is dat rechten worden erkend.
Welvaart is dat in de rij staan als iets vanzelfsprekends wordt gezien.
Hier vraagt niemand om een gunst.
Omdat het systeem geen gunsten toelaat.
Ik leef al zestig jaar in dit land.
Ik heb de lentes gezien waarin de tulpen bloeiden.
En ook de eindeloze herfsten van coalitieconflicten.
In Nederland een regering vormen duurt soms langer dan een seizoen veranderen.
Maar opmerkelijk genoeg functioneert de staat gewoon door.
Coalitieonderhandelingen duren maanden.
Partijen komen er niet uit.
Tafels worden opgebroken en opnieuw opgericht.
Maar geen enkele Nederlander vraagt: “Wie bestuurt het land nu?”
Want hier steunt het systeem niet op personen, maar op regels.
Op een dag zei een Nederlandse buurman tegen mij: “Bij ons zijn regeringen tijdelijk, maar instituties blijvend.”
Deze zin is de kern van dit land.
Nederland lijkt soms koud.
Maar het heeft een kant die opwarmt door rechtvaardigheid.
Soms afstandelijk.
Maar het geeft vertrouwen.
En terwijl ik hier nu al zestig jaar leef, heb ik dit gezien:
Welvaart is niet zo versierd als tulpenvelden.
Maar ze is minstens evenzeer gebouwd op arbeid en inspanning.
DE WERELD HEEFT NOG STEEDS MOOIE KANTEN
De wereld heeft veel wonden opgelopen.
Ik heb ze gezien. Ik heb ze beleefd. Ik heb ze aangehoord.
Maar ik heb ook dit gezien: “De wereld bestaat niet alleen uit verwoesting.”
Op elke plek waar een bom valt, ruimt iemand het puin op.
Naast elk verwoest huis bouwt iemand opnieuw hoop op.
Na elke verduisterde hemel komt altijd weer een nieuwe ochtend.
En daarom wil ik dit stuk niet met pessimisme, maar met hoop afsluiten.
In een klein stadje in Italië:
Vroeg in de ochtend stond er een oude man in een bakkerij.
Terwijl hij koffie bereidde, keek hij op en zei: “Wie hier komt, is geen gast. Wie uit alle hoeken van de wereld komt, is een gastheer.”
Op dat moment begreep ik het.
Schoonheid is soms een kopje koffie.
Op een ochtend in Japan, op een klein treinstation:
Er was geen menigte. Er was geen lawaai. Er was alleen tijd.
Een man kwam aan. Met een bezem in zijn hand begon hij het perron schoon te maken. Maar niet gehaast. Niet snel.
Terwijl hij elk stukje afval oppakte, boog hij licht zijn hoofd en zette elke stap alsof het een ritueel was.
Op de vraag: ‘Doet u dit elke dag?’ antwoordde hij glimlachend: “Ja. Omdat ik wil dat iedereen die hier aankomt, zijn dag schoon begint.”
Op dat moment begreep ik dit:
Sommige landen groeien door hun technologie.
Sommige landen door hun geld.
Maar Japan is gegroeid door een gevoel van verantwoordelijkheid.
Je ziet daar geen afval op straat.
Maar je ziet ook geen afvalbakken.
Omdat iedereen zijn afval in zijn geweten draagt.
Dit heeft Japan mij geleerd:
Schoonheid is soms geen tempel, maar een houding.
Het is de stilte binnen een orde.
Het is het respect dat een mens voor zijn werk toont.
En daarom zeg ik dit:
De wereld is nog steeds mooi.
Omdat er in Japan elke ochtend nog steeds een man is die een station schoonmaakt.
Ja…
In China is onderdrukking.
In Palestina zijn tranen.
In Oekraïne vallen bommen.
Op Cyprus heerst eenzaamheid.
In Rusland angst.
In Amerika opportunisme.
En daarom zeg ik: de wereld is niet slecht. De wereld is moe.
Maar zolang iemand op straat een onbekende kan aankijken en glimlachen,
zolang blijft deze wereld te redden.
THY Kargo uçağının çatı dramı:Uçak indi ama kiremitler havalandı.
Bölge insanları, “Güvenliğimiz sağlanmalı, zararımız ödenmeli” diyor.
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat hieronder.)
İlhan KARAÇAY’ın haberi
(16 günlük bir gezi sonrasında ‘Merhaba’ değerli okurlarım. Pazartesi günü sizlere dünyayı anlatacağım. Bekleyiniz)
Hollanda’nın Limburg eyaletine bağlı Beek kasabasında, Maastricht Aachen Airport çevresinde yaşanan bir olay, kargo taşımacılığı ile yerleşim alanları arasındaki kırılgan dengeyi bir kez daha gündeme taşıdı.
Bir THY kargo uçağının inişi sırasında oluşan güçlü hava akımı, havaalanına yakın konumda bulunan bir yapının çatısında ciddi hasara yol açtı. Olay sonrası çekilen görüntülerde, çatının geniş bir bölümünde kiremitlerin yerinden söküldüğü, bazı kısımların tamamen açıldığı ve yapının içinden bakıldığında doğrudan gökyüzünün görülebildiği açıkça seziliyor.
Bu durum, sıradan bir hasardan çok daha fazlası. Çünkü ortada yalnızca kırılmış kiremitler değil, doğrudan yaşam alanına dokunan bir risk var.
Ev ve ahır olarak kullanılan yapının çatısında büyük boşluklar oluşmuş durumda. Ahşap taşıyıcı kirişlerin bazı bölümleri tamamen açığa çıkmış, rüzgâr ve yağmurla birlikte yapının içi savunmasız bırakılmış.
Yapı sahibi Peter op ‘t Veld’in ifadesine göre olay birkaç saniye içinde gerçekleşti. Önce yoğun bir gürültü duyuldu, ardından çatıda sarsıntı hissedildi ve kiremitlerin ardı ardına koparak savrulduğu fark edildi.
Ev sahibi Peter op ’t Veld, THY uçağının, ilk inişte zorlandığını ve tekrar yükseldiğini, ikinci inişte ise 400 feet daha alçak indiğini iddia etti.
Teknik açıdan bakıldığında, olayın büyük gövdeli kargo uçaklarının iniş ve kalkış sırasında oluşturduğu güçlü hava girdaplarıyla bağlantılı olduğu değerlendiriliyor. Havacılıkta bu duruma “wake vortex” adı veriliyor. Uçağın kanat uçlarında oluşan bu görünmeyen ama son derece kuvvetli hava akımı, özellikle yere yakın yapılar üzerinde beklenmedik ve yıkıcı sonuçlara yol açabiliyor.
Bu noktada kritik unsur ise uçağın bir yolcu uçağı değil, Turkish Cargo tarafından işletilen bir THY kargo uçağı olması. Bu tür uçaklar, daha ağır yük taşıdıkları ve farklı aerodinamik özelliklere sahip oldukları için, oluşturdukları hava girdapları da daha yoğun ve daha etkili olabiliyor.
Maastricht Aachen Airport, Avrupa içinde kargo taşımacılığında önemli bir merkez konumunda bulunuyor. Turkish Airlines ve Turkish Cargo da bu havalimanını düzenli olarak kullanıyor. Özellikle çiçek, taze ürün ve lojistik taşımalarında Maastricht hattı stratejik bir rol oynuyor.
Ancak bu yoğunluk, havalimanı çevresinde yaşayanlar için her zaman sadece ekonomik fayda anlamına gelmiyor.
Beek ve çevresinde yaşayan birçok kişi, uçuş trafiği nedeniyle zaman zaman sarsıntılar yaşandığını, evlerin titrediğini ve çatılarda stres oluştuğunu dile getiriyor. Son yaşanan olay ise bu şikâyetleri görünür hale getiren çarpıcı bir örnek olarak kayda geçti.
Yetkililer olayın ardından inceleme başlatıldığını ve bilirkişi raporlarının hazırlanacağını açıkladı. Bu raporlarda, hasarın kesin nedeni, uçağın geçtiği irtifa, hava koşulları ve yapının konumu gibi teknik detaylar değerlendirilecek. Sigorta süreci ve olası tazminat konusu da bu raporlar doğrultusunda netleşecek.
Şu ana kadar Turkish Airlines veya Turkish Cargo tarafından bu olayla ilgili doğrudan bir açıklama yapılmış değil. Ancak bölgedeki tartışmaların artması halinde, şirketin de konuya ilişkin bir değerlendirme yapması bekleniyor.
Bu olay, sadece bir çatının zarar görmesi meselesi değil.
Bu, gökyüzündeki ticari hareketlilik ile yeryüzündeki günlük yaşamın kesiştiği bir noktada ortaya çıkan bir gerçeklik.
Bir yanda Avrupa’nın lojistik damarlarından biri olan bir havalimanı, diğer yanda ise bu yoğunluğun hemen altında yaşayan insanlar.
Beek’te o gün:
Gökyüzünde bir THY kargo uçağı vardı.
Yerde ise saçılmış kiremitler, açılmış bir çatı ve tedirgin bir sessizlik.
Ve şu soru ortada duruyor:
Uçuşlar devam ederken, yerdeki hayat ne kadar korunabiliyor?
Olayın mizahi tarafı: Gökyüzünde bir THY kargo uçağı, yerde bir ahır ve görünmeyen ama çok güçlü bir hava girdabı. Sonuçta uçuş planında olmayan bir “ek sefer” daha gerçekleşiyor.
Bu seferin yolcuları ise ‘kiremitler’.
**************
THY-CARGOVLUCHT LAAT HEEL HOLLAND MEEVLIEGEN
Het dakdrama door een THY Cargo-vliegtuig: het toestel landde, maar de dakpannen vlogen weg.
Bewoners van de regio zeggen: “Onze veiligheid moet worden gegarandeerd en de schade moet worden vergoed.”
Nieuws van İlhan KARAÇAY
(Na een reis van 15 dagen zeg ik opnieuw ‘hallo’ tegen mijn waarde lezers. Maandag zal ik u de wereld vertellen. Even geduld alstublieft.)
In de Limburgse plaats Beek, in de omgeving van Maastricht Aachen Airport, heeft een incident de kwetsbare balans tussen vrachtluchtvaart en woongebieden opnieuw op de agenda gezet.
Tijdens de landing van een THY Cargo-vliegtuig ontstond een krachtige luchtstroom die ernstige schade veroorzaakte aan het dak van een gebouw in de directe nabijheid van de luchthaven. Op de na het incident gemaakte beelden is duidelijk te zien dat een groot deel van de dakpannen is losgerukt, sommige delen volledig zijn opengegaan en dat men vanuit het gebouw rechtstreeks de lucht kan zien.
Dit is veel meer dan gewone schade. Want het gaat hier niet alleen om gebroken dakpannen, maar om een risico dat het dagelijkse leven direct raakt.
Op het dak van het gebouw, dat zowel als woning als schuur wordt gebruikt, zijn grote openingen ontstaan. Sommige houten draagbalken zijn volledig bloot komen te liggen, waardoor de binnenruimte weerloos is tegen wind en regen.
Volgens de eigenaar van het pand, Peter op ’t Veld, gebeurde alles binnen enkele seconden. Eerst hoorde hij een zeer hard geluid, daarna voelde hij een trilling in het dak en merkte hij dat de dakpannen één voor één loskwamen en wegvlogen. Hij verklaarde bovendien dat het THY-toestel bij de eerste landingspoging moeite had, opnieuw opsteeg en bij de tweede poging ongeveer 400 feet lager landde.
Technisch gezien wordt aangenomen dat het incident verband houdt met de krachtige luchtwervels die ontstaan tijdens het landen en opstijgen van grote vrachtvliegtuigen. In de luchtvaart wordt dit effect aangeduid als “wake vortex”. Deze onzichtbare maar uiterst sterke luchtwervels, die ontstaan aan de vleugeltippen van het vliegtuig, kunnen vooral bij lage hoogte onverwachte en destructieve gevolgen hebben voor gebouwen op de grond.
Een belangrijk detail is dat het hier geen passagiersvliegtuig betrof, maar een vrachttoestel van Turkish Cargo. Dergelijke vliegtuigen vervoeren zwaardere ladingen en hebben andere aerodynamische eigenschappen, waardoor de door hen veroorzaakte luchtwervels intenser en krachtiger kunnen zijn.
Maastricht Aachen Airport is binnen Europa een belangrijk knooppunt voor vrachtverkeer. Turkish Airlines en Turkish Cargo maken hier regelmatig gebruik van. Vooral voor bloemen, verse producten en logistieke goederen speelt de Maastricht-route een strategische rol.
Voor de omwonenden betekent deze drukte echter niet altijd alleen economisch voordeel.
Veel inwoners van Beek en omgeving geven aan dat zij door het intensieve vliegverkeer regelmatig trillingen ervaren, dat hun huizen soms schudden en dat er spanning op de daken ontstaat. Het recente incident is een treffend voorbeeld dat deze klachten zichtbaar maakt.
Na het voorval hebben de autoriteiten aangekondigd dat er een onderzoek wordt gestart en dat er deskundigenrapporten zullen worden opgesteld. In deze rapporten zullen onder meer de exacte oorzaak van de schade, de vlieghoogte van het toestel, de weersomstandigheden en de ligging van het gebouw worden geanalyseerd. Ook het verzekeringstraject en een eventuele schadevergoeding zullen op basis van deze rapporten worden bepaald.
Tot nu toe hebben Turkish Airlines noch Turkish Cargo een officiële verklaring afgelegd over dit incident. Mocht de maatschappelijke discussie verder oplaaien, dan wordt verwacht dat de maatschappij zich hierover alsnog zal uitspreken.
Dit voorval gaat niet alleen over een beschadigd dak. Het gaat over de realiteit op het snijpunt van commerciële bewegingen in de lucht en het dagelijkse leven op de grond.
Aan de ene kant een van Europa’s belangrijke logistieke luchthavens, aan de andere kant mensen die direct onder deze vliegroutes wonen.
Die dag in Beek: In de lucht was er een THY Cargo-vliegtuig. Op de grond lagen verspreide dakpannen, een opengereten dak en een onrustige stilte.
En de vraag blijft hangen: Hoe goed wordt het leven op de grond beschermd terwijl het vliegverkeer doorgaat?
DE HUMORISTISCHE KANT VAN HET VOORVAL
In de lucht een THY Cargo-vliegtuig, op de grond een schuur en daartussen een onzichtbare maar zeer krachtige luchtwervel.
Het resultaat: opnieuw een “extra vlucht” die niet in het vluchtschema stond.
De passagiers van deze vlucht? De dakpannen.
Kinderen en kleinkinderen van arbeidsmigranten dragen zichtbaar bij aan Nederland
De derde en vierde generatie Nederlanders met een migratieachtergrond wordt vandaag niet langer alleen gezien als “kleinkinderen van gastarbeiders”. Steeds vaker treden zij naar voren met succesverhalen die respect, herkenning en trots oproepen.
Waar hun ouders en grootouders bekend stonden om hun harde werk in de industrie, schoonmaak of transport, hebben hun kinderen en kleinkinderen inmiddels stevige posities veroverd in het bedrijfsleven, de politiek, de sport en de kunst.
De één bouwt een succesvol bedrijf op, de ander wordt kampioen op het sportveld, sommigen groeien door naar invloedrijke functies, weer anderen verrijken de Nederlandse samenleving met kunst en cultuur.
Mijn kleindochter Esra is actief in nieuwe werkvelden zoals inspirerend ondernemerschap, verbindende platforms en het versterken van de digitale slagkracht van bedrijven.
(Turkse versie onder deze tekst)
Geschreven door İlhan KARAÇAY:
Journalistiek is geen beroep waarin men lof schrijft om iemand te plezieren, of kritiek levert uit wrok. De kern van dit vak is de waarheid zo zuiver mogelijk weergeven. In mijn loopbaan ben ik nooit van die lijn afgeweken. Wie lof verdiende, kreeg die. Wie kritiek verdiende, heb ik bekritiseerd. Maar mijn persoonlijke gevoelens heb ik nooit mijn pen laten overnemen. Mijn enige kompas was altijd mijn verantwoordelijkheid tegenover het publiek.
Wanneer ik vandaag over mijn kleindochter Esra schrijf, doe ik dat vanuit hetzelfde principe. Haar successen beschrijven is niet alleen de stem van een trotse grootvader, maar ook die van een journalist die een concreet voorbeeld wil laten zien van een nieuwe generatie en haar horizon. Het verhaal van Esra overstijgt de trots van één familie. Het toont hoe jongeren met een migratieachtergrond waarde creëren binnen de samenleving.
TROTS OP NIEUWE GENERATIES
De derde en vierde generatie Nederlanders met een migratieachtergrond wordt steeds minder geassocieerd met enkel het migratieverleden, en steeds meer met hedendaagse prestaties. Eén van die verhalen is dat van mijn kleindochter Esra, dochter van mijn dochter Vahide.
Haar verhaal is niet alleen een familieverhaal, maar een voorbeeld van wat jonge mensen met een migratieachtergrond in dit land kunnen bereiken.
ESRA, CREATIEVE ONDERNEMER EN BRON VAN INSPIRATIE
Esra, 24 jaar, woont in Almere en behoort tot een jonge generatie ondernemers die in korte tijd een opvallende groei doormaken. Haar weg is geen toeval, maar het resultaat van visie, discipline en doorzettingsvermogen.
Haar ondernemerschap krijgt vorm in drie initiatieven:
The Outcast Box – een platform dat mensen samenbrengt en inspireert, Esra’s Vision – een bureau dat bedrijven helpt hun digitale zichtbaarheid en kracht te vergroten, Soulful Babes – een initiatief gericht op het versterken van vrouwen.
THE OUTCAST BOX: BIJEENKOMSTEN DIE MENSEN VERBINDEN
Esra voert een interview met een van haar klanten uit een grote groep deelnemers aan de (met hoedjes) bijeenkomsten.
The Outcast Box, opgericht door Esra, trok al snel veel belangstelling. Wat begon als kleinschalige bijeenkomsten, groeide uit tot evenementen die vandaag complete zalen vullen. Deelnemers vinden er inspiratie, maar vooral ook de moed om hun eigen potentieel te ontdekken en om te zetten in actie.
Deze ontmoetingen zijn meer dan netwerken of gesprekken. Ze stimuleren zelfvertrouwen, versterken innerlijke kracht en helpen dromen tastbaar te maken.
ESRA’S VISION: DIGITALE KRACHT VOOR BEDRIJVEN
Een beeld uit Esra’s werkzaamheden.
Haar tweede onderneming, Esra’s Vision, ondersteunt bedrijven en merken bij hun digitale zichtbaarheid. Eén van de belangrijkste activiteiten is het produceren van promotie- en reclamespots.
Vandaag de dag dragen al veel bedrijfsfilms haar handtekening. Esra houdt zich niet alleen bezig met de productie, maar ook met contentstrategie, socialmediamanagement en advertentiecampagnes. Hierdoor weten bedrijven hun digitale kracht aanzienlijk te vergroten.
Zij doet dit niet alleen: met een klein team van twee medewerkers worden projecten professioneel en gestructureerd uitgevoerd.
SOULFUL BABES: INNERLIJKE KRACHT VOOR VROUWEN
Haar derde initiatief, Soulful Babes, richt zich op het versterken van vrouwen. Via workshops en persoonlijke coaching helpt Esra vrouwen zichzelf beter te begrijpen, hun zelfvertrouwen te vergroten en hun dromen concreet vorm te geven.
Deelnemers geven aan dat zij dankzij haar begeleiding positiever zijn gaan denken en sterker in het leven staan.
BREDE ERVARING EN EEN DUIDELIJKE MISSIE
Esra is een creatieve ondernemer met een brede achtergrond. Zij studeerde aan de Hogeschool van Amsterdam, waar zij zich specialiseerde in digitale media en marketing.
Eerder werkte zij onder meer in de klantenservice, volgde zij toegepaste psychologie en een opleiding in NLP (Neuro-Linguïstisch Programmeren). Deze ervaringen vormen vandaag de basis van haar ondernemerschap.
Haar missie is helder: Mensen inspireren, hen helpen hun kracht te ontdekken en hen aanmoedigen om groot te dromen.
Zoals zij het zelf in één zin samenvat: “Waarom niet? Je leeft maar één keer.”
…EN ZOVEEL ANDEREN
Wat ik hierboven beschreef, is slechts één voorbeeld, namelijk dat van mijn eigen kleindochter.
In Nederland zijn er talloze kinderen van arbeidsmigranten die zich hebben opgewerkt en hun plaats in de samenleving met hard werk en talent hebben veroverd.
Let wel: het gaat hier niet om degenen die zich liever “expat” noemen, maar om de nazaten van arbeidsmigranten die dit land mede hebben opgebouwd.
De eerste generatie verrichtte zwaar werk en voedde haar kinderen op onder moeilijke omstandigheden. Uit de tweede en derde generatie kwamen duizenden ondernemers, professionals en leidinggevenden voort.
Binnenkort publiceert het tijdschrift KADIN de lijsten van 500 beroemde Turkse vrouwen en 500 succesvolle Turkse vrouwen, waarin velen uit deze generaties zijn opgenomen.
Mijn kleindochter Esra is daar slechts één van.
Wie meer wil weten over haar werk en activiteiten kan haar vinden op LinkedIn:
FADİME ÖRGÜ BENOEMD TOT LID VAN DE HOOGSTE ONDERSCHEIDINGSRAAD VAN NEDERLAND
De voormalig parlementariër en mediaprofessional van Turkse afkomst, Fadime Örgü, is benoemd tot lid van een van de meest prestigieuze adviesorganen van het Koninkrijk der Nederlanden, het Kapittel voor de Civiele Orden. De Nederlandse ministerraad besloot, op voordracht van het Ministerie van Binnenlandse Zaken en Koninkrijksrelaties, haar voor deze functie aan te wijzen. Volgens de officiële bekendmaking gaat de benoeming in op 15 november 2025.
In de aankondiging van de Kanselarij der Nederlandse Orden wordt Örgü omschreven als “bestuurder en onafhankelijke (media)ondernemer”. Er wordt vermeld dat zij sinds 2007 als zelfstandig mediaprofessional werkt en dat zij tevens bestuurder, toezichthouder en journalist is binnen diverse instellingen. Örgü is momenteel lid van de algemene vergadering van het hoogheemraadschap van Delfland en vervult daarnaast verschillende toezichthoudende functies in de publieke sector.
In een korte reactie op haar benoeming zegt Fadime Örgü: “Het is een grote eer om bij te mogen dragen aan de waardering van mensen die hun hart en ziel inzetten voor anderen.”
De Kapittelvoorzitter, voormalig minister Ank Bijleveld, spreekt eveneens haar tevredenheid uit over de benoeming van Örgü. Volgens haar zal Örgü, dankzij haar brede ervaring, bijdragen aan een grotere bekendheid van de koninklijke onderscheidingen onder diverse groepen in de samenleving. Bijleveld benadrukt dat de veelzijdige achtergrond van Örgü instellingen die hier nog niet aan denken, kan stimuleren om vrijwilligers voor te dragen voor een koninklijke onderscheiding.
In de officiële verklaring wordt verder vermeld dat Fadime Örgü in deze functie Joan Leemhuis-Stout opvolgt. Leemhuis-Stout verlaat het Kapittel na het voltooien van twee termijnen, in totaal acht jaar.
VAN KARAMAN NAAR DE NEDERLANDSE POLITIEK
Fadime Örgü werd in 1968 geboren in Karaman. Op vierjarige leeftijd verhuisde zij naar Nederland, waar haar vader als arbeider werkzaam was. Zij volgde opleidingen Duits en Engels in Rotterdam en Kiel, en studeerde later taalwetenschap aan de Universiteit van Tilburg.
Örgü begon haar loopbaan als televisiejournalist in Hilversum. Vervolgens werkte zij bij de Nederlandse Omroep Stichting voor de Islam en bekleedde zij bestuursfuncties bij verschillende stichtingen en verenigingen.
Namens de Volkspartij voor Vrijheid en Democratie (VVD) werd zij in 1998–2002 en 2003–2006 lid van de Tweede Kamer. In het parlement hield zij zich onder meer bezig met mediabeleid, jeugdbeleid, kinderopvang en toerisme.
Na haar periode in de Kamer zette Örgü haar werkzaamheden voort in het openbaar bestuur en het maatschappelijk middenveld. Tegenwoordig is zij bekend vanwege haar gekozen functie bij het hoogheemraadschap en haar toezichthoudende rollen, onder meer in de zorgsector.
WAT IS HET KAPITTEL VOOR DE CIVIELE ORDEN?
Het Kapittel voor de Civiele Orden neemt binnen het Nederlandse systeem van koninklijke onderscheidingen een zeer bijzondere positie in. Het Kapittel beoordeelt alle voordrachten voor een koninklijke onderscheiding en brengt hierover advies uit aan de regering. De leden onderzoeken de aanvragen voor onderscheidingen zoals de Orde van de Nederlandse Leeuw en de Orde van Oranje-Nassau en geven aan welke kandidaat welke onderscheiding en welke graad verdient.
De adviezen van het Kapittel zijn voor de regering van groot gewicht. Wanneer een minister van het advies wil afwijken, moet hij of zij daarvoor zwaarwegende argumenten aanvoeren. Indien de meningsverschillen blijven bestaan, neemt de ministerraad de uiteindelijke beslissing. Daarom geldt het lidmaatschap van het Kapittel als een functie die groot prestige en vertrouwen vereist.
De benoeming van Fadime Örgü tot lid van het Kapittel wordt gezien als een belangrijke erkenning van de positie die politici van Turkse afkomst in Nederland inmiddels hebben bereikt en als waardering voor haar jarenlange ervaring in media, politiek en openbaar bestuur.
*************
GÜNAY USLU BEKROOND MET DE ‘MEEST WAARDEVOLLE PRIJS IN BUSINESS EXCELLENCE’
Günay Uslu, die in Nederland regelmatig in de schijnwerpers staat met haar succesverhaal dat reikt van politiek tot cultuur en van academie tot toerisme, ontving deze keer in de zakenwereld een nieuwe prestigieuze onderscheiding. Tijdens de 15e UBER fCN Jewel Awards in het Amsterdamse Concertgebouw werd aan Corendon-TCEO Günay Uslu een van de meest gewaardeerde eerbewijzen van de avond uitgereikt: de Business Excellence Jewel Award (de meest waardevolle prijs voor zakelijk uitmuntendheid).
De gala-avond, georganiseerd door het FCN (Founders Carbon Network), brengt al jarenlang toonaangevende bedrijven en ondernemers samen en staat in de Nederlandse zakenwereld bekend als het podium waar “de meest sprankelende leiders en ondernemers van het jaar” worden gehuldigd.
Dit jaar werd onder meer de Uber FCN Jewel Award for Female Leadership uitgereikt aan personen die zich onderscheiden met hun inzet voor duurzaamheid.
Op dezelfde avond ontving Günay Uslu de Business Excellence Jewel Award voor haar leiderschap bij Corendon en de visie die zij heeft getoond bij de groei van het bedrijf.
Met deze onderscheiding voegt Uslu aan haar carrière –die zich uitstrekt van cultuurbeleid tot maatschappelijke initiatieven– ook een prijs toe die binnen de zakenwereld vrijwel gelijkstaat aan “CEO van het jaar”.
VAN DE ACADEMIE NAAR DE POLITIEK, EN VANDAAR NAAR DE CEO-POSITIE
Günay Uslu werd in 1972 geboren in Haarlem, als dochter van een Turks-Nederlandse migrantenfamilie.
Na haar studies cultuurwetenschappen en Europese cultuurgeschiedenis promoveerde zij aan de Universiteit van Amsterdam met haar proefschrift “Homer, Troje en de Turken, Erfgoed en Identiteit in het Laat-Ottomaanse Rijk (1870–1915)”, waarna zij de titel cultuurhistoricus verwierf.
Jarenlang doceerde Uslu cultuurgeschiedenis en erfgoedbeleid aan de Universiteit van Amsterdam en werkte zij mee aan academische en culturele projecten in samenwerking met instellingen als het Rijksmuseum en het Amsterdam Museum.
Het familiebedrijf Corendon neemt een bijzondere plaats in haar loopbaan in.
Samen met haar broer, oprichter Atilay Uslu, legde zij eind jaren negentig de basis van Corendon. In de jaren daarna was zij director hotel development & design bij Corendon Hotels & Resorts en realiseerde zij grote projecten, zoals Corendon Village in Badhoevedorp en het Mangrove Beach Resort op Curaçao.
In 2022 betrad zij onverwacht het politieke toneel. Hoewel zij geen politicus was, werd zij door D66 van buiten het parlement benoemd tot Staatssecretaris Cultuur en Media in het kabinet-Rutte IV. Uslu speelde daarbij een belangrijke rol in het herstel van de cultuursector na de coronaperiode.
In november 2023 trad zij terug uit haar regeringsfunctie en keerde korte tijd later terug naar Corendon, waar zij op 11 december 2023 de positie van CEO op zich nam.
LEIDERSCHAP GEWEVEN UIT CULTUUR: VAN LITERATUUR TOT RADIO
Günay Uslu is niet alleen actief in toerisme en politiek, maar ook in de wereld van cultuur en literatuur.
Voor 2025 werd zij benoemd tot juryvoorzitter van de Boekenbon Literatuurprijs, een van de belangrijkste literaire onderscheidingen van Nederland.
Daarnaast bereikt Uslu een breed publiek via een speciaal programma op NPO Klassiek, waarin zij vertelt over de invloed van de Ottomaanse en Turkse cultuur op de geschiedenis van de Europese klassieke muziek en zo haar academische expertise deelt met luisteraars uit het hele land.
TURKS:
HOLLANDA’DA 3. VE 4. NESİL GÖÇMEN KÖKENLİLER BAŞARILARIYLA ÖRNEK OLUYOR…
Göçmen Torunları Hollanda’ya Değer Katıyor
Hollanda’da yaşayan üçüncü ve dördüncü nesil yabancı kökenliler, artık yalnızca “misafir işçi torunları” olarak değil, başarı hikâyeleriyle parmak ısırtan, kıskandıran, övünülecek bir konuma gelmiş durumdalar.
Bir zamanlar yalnızca ağır sanayide, temizlikte veya ulaşımda işçi olarak bilinen göçmen çocukları ve torunları, bugün iş dünyasında, siyasette, sporda ve sanatta kendilerine sağlam yerler edinmiş bulunuyorlar.
Kimi iş dünyasında şirketler kuruyor, kimi spor sahalarında şampiyonluk kazanıyor, kimi siyasette önemli makamlara yükseliyor, kimi de sanatın farklı dallarında Hollanda’ya değer katıyor.
Torunum Esra, “İlham veren girişimcilik”, “İnsanları buluşturan platformlar”
ve “Şirketlerin dijital gücünü büyütmek” gibi yeni iş alanlarında faaliyet gösteriyor.
İlhan KARAÇAY yazdı:
Gazetecilik, hatır gönül için övgü yazmak ya da kin ve öfke için yergi kaleme almak değildir. Bu mesleğin özü, gerçeği olduğu gibi aktarmaktır. Ben de meslek hayatım boyunca bu çizgiden hiç ayrılmadım. Hak edeni övdüm, gerektiğinde eleştirilmesi gerekeni eleştirdim; ama hiçbir zaman kişisel duygularımı kalemime taşımadım. Yazdıklarımda tek dayanağım, kamuya karşı duyduğum sorumluluk oldu.
Okumakta olduğunuz haberde, torunum Esra’dan söz ederken de aynı anlayışla hareket ediyorum. Onun başarılarını dile getirmek, sadece bir dedenin gurur anı değildir. Aynı zamanda bir gazeteci olarak, yeni nesillerimizin hangi ufuklara yelken açabildiğinin somut bir örneğini sunmaktır. Esra’nın hikâyesi, bir ailenin sevincini aşarak, göçmen kökenli gençlerimizin toplumda nasıl değer ürettiklerinin de en güzel göstergesidir.
GURUR VERİCİ NESİLLER
Hollanda’da üçüncü ve dördüncü nesil yabancı kökenliler, artık yalnızca göçmen hikâyeleriyle değil, başarı öyküleriyle de anılıyor. İşte bu öykülerden biri, benim kızım Vahide’den doğma torunum Esra’nın hikâyesidir.
Esra’nın hikâyesi, sadece bir aile gururu değil; göçmen kökenli gençlerin neler başarabileceğinin de en güzel kanıtıdır.
ESRA, YARATICI GİRİŞİMCİ VE İLHAM KAYNAĞI
Henüz 24 yaşında olan Esra, Hollanda’nın Almere kentinde yaşayan, kısa sürede büyük bir çıkış yapan genç bir girişimci. Onun hikâyesi, yalnızca ailesini değil, geniş toplum kesimlerini de gururlandırıyor.
Esra’nın başarısı, üç farklı girişimle somutlaşıyor:
*The Outcast Box: İnsanları buluşturan ve ilham veren bir platform, *Esra’s Vision: Şirketlerin dijital dünyada büyümesine yardımcı olan bir ajans, *Soulful Babes: Kadınlara içsel güç kazandırmayı amaçlayan bir girişim.
THE OUTCAST BOX: KALABALIKLARI TOPLAYAN BULUŞMALAR
Esra (Şapkalı) Toplantılarına katılan kalabalık gruplar içindeki bir müşterisi ile mülakat yapıyor.
Esra’nın kurduğu The Outcast Box(İnsanları Buluşturan Platform), kısa sürede büyük ilgi görmeye başladı. Başlangıçta küçük bir çevreye hitap eden etkinlikler, bugün salonları dolduruyor. İnsanlar burada hem ilham alıyor, hem de kendi potansiyellerini fark ederek harekete geçiyor.
Esra’nın toplantıları, yalnızca sohbet ve paylaşım değil; aynı zamanda ruhu besleyen, katılımcıları cesaretlendiren, hayallerini somutlaştırmaya yardımcı olan birer okul niteliğinde. Bu yönüyle, uluslararası çapta tanınmış kişisel gelişim platformlarıyla kıyaslanıyor.
ESRA’S VISION: ŞİRKETLERİN GÖZÜ KULAĞI
Esra’nın çalışmalarından bir görüntü.
Esra’nın ikinci girişimi ‘Esra’s Vision’ şirketlerin dijital gücünü büyütüyor ve markaların dijital alandaki ihtiyaçlarını karşılıyor. Burada en önemli faaliyetlerinden biri, tanıtım / reklam klipleri hazırlamak.
Bugün birçok firmanın reklam filmi onun imzasını taşıyor. Esra yalnızca kamera arkasında değil, aynı zamanda içerik stratejisi, sosyal medya yönetimi ve reklam kampanyalarıyla da şirketlerin dijital gücünü büyütüyor.
Artık birçok marka, sosyal medyadaki görünürlüğünü onun çalışmaları sayesinde artırıyor. İşin güzel yanı, Esra bu yoğun tempoyu tek başına yürütmüyor; yanında iki kişilik bir ekibi var. Bu sayede her iş, profesyonelce ve sistemli şekilde yönetiliyor.
SOULFUL BABES: KADINLARA İÇSEL GÜÇ
Üçüncü girişim olan Soulful Babes(Kadınlara içsel güç kazandırmaya) odaklanıyor.
Esra, düzenlediği atölye ve birebir koçluk çalışmalarıyla kadınların kendilerini daha iyi tanımalarını, özgüven kazanmalarını ve hayallerine yürümelerini sağlıyor.
Programlarına katılan kadınlar, Esra sayesinde hayatlarına yeni bir yön verdiklerini, daha olumlu düşündüklerini ve kendilerini güçlü hissettiklerini ifade ediyorlar.
ÇOK YÖNLÜ BİRİKİM VE NET BİR MİSYON
Esra, Hollanda’nın Almere kentinde yaşayan yaratıcı bir girişimcidir. The Outcast Box adlı girişimin kurucusudur. Bu platform; koçluk, ilham verme ve kişisel gelişim alanına odaklanmaktadır. Pazarlama ve video prodüksiyonu alanındaki geçmişi sayesinde ilham verici içerikler üretmekte ve toplum içinde ilgi gören spiritüel buluşmalar düzenlemektedir.
Esra, Amsterdam Uygulamalı Bilimler Üniversitesi’nde (Hogeschool van Amsterdam) eğitim görmüş, burada dijital medya ve pazarlama alanındaki becerilerini geliştirmiştir. Başkalarına yardımcı olma ve kişisel gelişimi destekleme tutkusu, The Outcast Box’taki çalışmalarında açıkça görülmektedir.
Profesyonel çalışmalarının yanı sıra Esra, sosyal medyada da aktif olarak yer almakta; kişisel gelişim ve spiritüellik üzerine paylaştığı deneyim ve görüşleriyle büyüyen bir topluluğa ilham vermektedir.
Esra’nın yolculuğu tesadüf değil. Daha önce müşteri temsilciliği, uygulamalı psikoloji ve NLP (Nöro-Dilsel Programlama) eğitimi aldı. Tüm bu birikimlerini iş hayatında bilinçli şekilde kullanıyor.
Onun misyonu ise çok net: “İnsanlara ilham vermek, onların gücünü ortaya çıkarmalarına yardımcı olmak ve büyük hayaller kurmaları için cesaretlendirmek.”
Esra bunu tek cümleyle özetliyor “Neden olmasın? Hayat bir kere yaşanır.”
…VE DİĞERLERİ
Yukarıda yazdıklarım, sadece benim torunumdan örneklerdi.
Hollanda’da başarıya ulaşmış pek çok işçi çocuğumuz vardır.
Dikkat ederseniz, sorulduğu zaman, kendisini işçi çocuğu yerine ‘expat’ olarak tanımlamayı tercih edenler değil; iş göçüyle gelenlerin torunlarıdır sözünü ettiğim kişiler.
Birinci nesil, binbir meşakkat ile çocuklarını buraya yerleştirmiş, eğiterek büyütmüş kıymetli insanlarımızdır. İkinci ve üçüncü nesilden binlerce iş insanı olmuştur.
Yakında KADIN Dergisi’nde yayımlanacak olan, 500 Ünlü Türk Kadını ve 500 Başarılı Türk kadını içinde niceleri vardır.
Benim torunum Esra da bunlardan sadece biridir.
Esra ve çalışmalarına dair daha fazla bilgi almak için sosyal medya hesaplarını takip edebilir veya internet sitesini ziyaret edebilirsiniz.
FADİME ÖRGÜ, HOLLANDA’NIN EN YÜKSEK NİŞAN KURULUNA ATANDI
Türk kökenli eski milletvekili ve medya profesyoneli Fadime Örgü, Hollanda Krallığı’nın en prestijli kurullarından biri olan ‘Kapittel voor de Civiele Ordene’ üye olarak atandı. Hollanda Bakanlar Kurulu, İçişleri ve Krallık İlişkileri Bakanlığı’nın önerisi üzerine Örgü’nün bu göreve getirilmesine karar verdi. Resmî açıklamaya göre atama 15 Kasım 2025 tarihinde yürürlüğe giriyor. 
Kanselarij der Nederlandse Orden tarafından yayımlanan duyuruda, Örgü “yönetici ve bağımsız (medya) girişimci” kimliği ile tanıtılıyor. Metinde, 2007’den bu yana bağımsız medya girişimcisi olarak çalıştığı, aynı zamanda gazeteci, yönetici ve çeşitli kurumlarda denetim kurulu üyesi olduğu belirtiliyor. Örgü, şu anda Hoogheemraadschap van Delfland adlı su idaresinin genel kurulunda görev yapıyor ve kamu kurumlarında çeşitli denetim görevleri yürütüyor.
Fadime Örgü, yeni görevi ile ilgili yaptığı kısa değerlendirmede şunları söylüyor: “Kalbini ve ruhunu başkaları için ortaya koyan insanların takdir edilmesine katkıda bulunmak büyük bir onur.”
Kapittel Başkanı eski bakan Ank Bijleveld ise, Örgü’nün atanmasından duyduğu memnuniyeti dile getirerek, farklı alanlardaki birikimi sayesinde kraliyet nişanlarının daha geniş bir kesim tarafından tanınmasına katkı sağlayacağını vurguluyor.
Bijleveld, Örgü’nün çok yönlü geçmişi sayesinde, bugün henüz bu imkânı düşünmeyen birçok kurumun da gönüllüleri için kraliyet nişanı önermeye teşvik edilebileceğini belirtiyor.
Resmî açıklamada, Fadime Örgü’nün bu görevde Joan Leemhuis Stout’un yerini aldığı ve Leemhuis Stout’un, iki dönemlik azami sekiz yıllık hizmetinin ardından kuruldan ayrıldığı da hatırlatılıyor.
KARAMAN’DAN HOLLANDA SİYASETİNE UZANAN YOL 1968 yılında Karamanda doğan Fadime Örgü, dört yaşındayken işçi olarak Hollanda’ya gelen babasının yanına taşınarak ailesi ile birlikte bu ülkeye yerleşti. Rotterdam ve Kiel’de Almanca ve İngilizce eğitimi aldı, ardından Tilburg Üniversitesi’nde dilbilimi okudu.
Örgü, meslek hayatına Hilversum’da televizyon gazetecisi olarak başladı. Daha sonra Hollanda İslam Yayın Kurumu’nda çalıştı ve çeşitli vakıf ve derneklerde yöneticilik yaptı.
Siyasete VVD saflarında giren Örgü, 1998–2002 ve 2003–2006 dönemlerinde Hollanda Temsilciler Meclisi’nde (Tweede Kamer) milletvekilliği yaptı. Mecliste özellikle medya politikası, gençlik politikası, çocuk bakımı ve turizm gibi alanlarda sözcülük üstlendi.
Parlamentodaki görevinin ardından Örgü, kamu ve sivil toplum alanında çeşitli yönetim ve denetim görevleri üstlenmeye devam etti. Bugün hem su idaresindeki seçilmiş görevi hem de sağlık başta olmak üzere farklı alanlardaki denetim kurulu üyelikleri ile tanınıyor.
KAPITTEL VOOR DE CIVIELE ORDEN NEDİR?
Hollanda’nın Kraliyet Nişanları Sistemi içinde çok özel bir yeri olan Kapittel voor de Civiele Orden, Kraliyet Nişanı verilmesi için yapılan tüm başvuruları inceleyerek hükümete tavsiye veren organdır. Kapittel üyeleri, Hollanda Aslanı Nişanı ve Oranje Nassau Nişanı gibi ülkenin en yüksek sivil onurlarına ilişkin dosyaları tek tek değerlendirir ve hangi adayın hangi nişanı, hangi derecede hak ettiğine dair görüş bildirir.
Kapittel’in görüşleri, hükümet açısından son derece bağlayıcıdır. Bir Bakan bu tavsiyeden ayrılmak isterse, bunun için güçlü gerekçeler sunmak zorundadır. Görüş ayrılığı sürerse, nihai kararı Bakanlar Kurulu verir. Bu nedenle Kapittel üyeliği, hem devlet nezdinde hem de toplum gözünde büyük bir prestij ve güven gerektiren bir görev olarak kabul edilir.
Fadime Örgü’nün bu kurula atanması, hem Hollanda’da Türk kökenli siyasetçilerin ulaştığı konumu hem de yıllardır süren medya, siyaset ve kamu yönetimi deneyiminin, devlet tarafından takdir edildiğini gösteren önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.
************************
GÜNAY USLU, ‘İŞ MÜKEMMELLİĞİNDE EN DEĞERLİ ÖDÜLÜ’NE LAYIK GÖRÜLDÜ
Hollanda’da siyasetten kültüre, akademiden turizme uzanan başarı öyküsüyle sık sık gündeme gelen Günay Uslu, bu kez iş dünyasının vitrininde yeni bir ödülle sahneye çıktı. Amsterdam Concertgebouw’da düzenlenen ‘15. UBER fCN Jewel Awards’ gecesinde, Corendon’un TCEO’su Günay Uslu’ya, gecenin en prestijli onurlarından biri olan ‘Business Excellence Jewel Award’ (Iş mükemmelliinde en değerli ödül) verildi.
Kurumsal ve bireysel girişimcileri buluşturan FCN (Founders Carbon Network) tarafından organize edilen bu gala, Hollanda iş dünyasında uzun yıllardır, “yılın en parlak liderleri ve girişimcileri”nin sahneye çıktığı bir buluşma olarak biliniyor.
Bu yıl ödüller arasında, sürdürülebilirlik alanındaki çalışmalarıyla öne çıkan isimlere verilen Uber FCN Jewel Award for Female Leadership de vardı.
Aynı gece, Günay Uslu da Corendon’daki yönetim başarısı ve işini büyütürken gösterdiği vizyon nedeniyle, Business Excellence Jewel Award ile onurlandırıldı.
Böylece Uslu, kültür politikalarından sivil toplum çalışmalarına uzanan kariyerinin yanına, iş dünyasında adeta “yılın CEO’su” seviyesinde sayılabilecek bir ödülü daha eklemiş oldu.
AKADEMİDEN SİYASETE, ORADAN CEO KOLTUĞUNA
1972 yılında Haarlem’de doğan Günay Uslu, Türk göçmen bir ailenin kızı.
Kültür bilimleri ve Avrupa kültür tarihi alanındaki eğitiminden sonra Amsterdam Üniversitesi’nde doktora yaparak, “Homer, Troya ve Türkler, Geç Osmanlı İmparatorluğu’nda Miras ve Kimlik (1870–1915)” başlıklı tezini tamamladı ve kültür tarihçisi unvanını aldı.
Uslu, yıllarca Amsterdam Üniversitesi’nde kültür tarihi ve miras politikaları üzerine dersler verdi, Rijksmuseum ve Museum Amsterdam gibi kurumlarla çalışan akademik ve kültürel projelerde yer aldı.
Aile şirketi Corendon ise, Uslu’nun hayatında ayrı bir yere sahip.
Kurucu kardeşi Atilay Uslu ile birlikte 1990’ların sonunda Corendon’un temellerini atan Günay Uslu, ilerleyen yıllarda Corendon Hotels & Resorts için otel geliştirme ve tasarım direktörlüğü yaptı, Badhoevedorp’taki Corendon Village ve Curaçao’daki Mangrove Beach Resort gibi büyük projelere imza attı.
2022 yılında ise, siyasetçi olmamasına rağmen, Hollanda siyaset sahnesine çıktı. D66 Partisi onu meclis dışından Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı yaptı. Rutte 4 kabinesinde görev alan Uslu, özellikle kültür sektörünün pandemi sonrası toparlanma sürecinde önemli rol oynadı.
Kasım 2023’te hükümet görevinden ayrılan Uslu, kısa süre sonra Corendon’a geri döndü ve 11 Aralık 2023 itibarıyla şirketin CEO’luk görevini üstlendi.
EDEBİYATTAN RADYOYA, KÜLTÜRLE ÖRÜLÜ LİDERLİK
Günay Uslu yalnızca turizm ve siyaset alanında değil, kültür ve edebiyat dünyasında da aktif.
2025 yılı için Boekenbon Edebiyat Ödülü jürisinin başkanlığına getirildi, böylece Hollanda edebiyatının en önemli ödüllerinden birinin başındaki isim oldu.
Günay Uslu, NPO Klassiek radyosunda, Avrupa klasik müziğinde Osmanlı ve Türk etkisini anlattığı özel bir programla, dinleyicilerin karşısına çıkarak, akademik bilgisini geniş bir kitleye ulaştırıyor.
Torunum Esra, “İlham veren girişimcilik”, “İnsanları buluşturan platformlar” ve “Şirketlerin dijital gücünü büyütmek” gibi yeni iş alanlarında faaliyet gösteriyor.
Fadime Örgü, Hollanda’nın en yüksek Nişan Kurulu’na atandı.
Günay Uslu, ‘iş mükemmelliğinde en değerli ödül’e layik görüldü
Göçmen torunları Hollanda’ya değer katıyor…
(Yazıların Hollandacası en altta:
Nederlandse versies staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Hollanda’da yaşayan üçüncü ve dördüncü nesil yabancı kökenliler, artık yalnızca “misafir işçi torunları” olarak değil, başarı hikâyeleriyle parmak ısırtan, kıskandıran, övünülecek bir konuma gelmiş durumdalar.
Bir zamanlar yalnızca ağır sanayide, temizlikte veya ulaşımda işçi olarak bilinen göçmen çocukları ve torunları, bugün iş dünyasında, siyasette, sporda ve sanatta kendilerine sağlam yerler edinmiş bulunuyorlar.
Kimi iş dünyasında şirketler kuruyor, kimi spor sahalarında şampiyonluk kazanıyor, kimi siyasette önemli makamlara yükseliyor, kimi de sanatın farklı dallarında Hollanda’ya değer katıyor.
Torunum Esra, “İlham veren girişimcilik”, “İnsanları buluşturan platformlar” ve “Şirketlerin dijital gücünü büyütmek” gibi yeni iş alanlarında faaliyet gösteriyor.
Gazetecilik, hatır gönül için övgü yazmak ya da kin ve öfke için yergi kaleme almak değildir. Bu mesleğin özü, gerçeği olduğu gibi aktarmaktır. Ben de meslek hayatım boyunca bu çizgiden hiç ayrılmadım. Hak edeni övdüm, gerektiğinde eleştirilmesi gerekeni eleştirdim; ama hiçbir zaman kişisel duygularımı kalemime taşımadım. Yazdıklarımda tek dayanağım, kamuya karşı duyduğum sorumluluk oldu.
Okumakta olduğunuz haberde, torunum Esra’dan söz ederken de aynı anlayışla hareket ediyorum. Onun başarılarını dile getirmek, sadece bir dedenin gurur anı değildir. Aynı zamanda bir gazeteci olarak, yeni nesillerimizin hangi ufuklara yelken açabildiğinin somut bir örneğini sunmaktır. Esra’nın hikâyesi, bir ailenin sevincini aşarak, göçmen kökenli gençlerimizin toplumda nasıl değer ürettiklerinin de en güzel göstergesidir.
GURUR VERİCİ NESİLLER
Hollanda’da üçüncü ve dördüncü nesil yabancı kökenliler, artık yalnızca göçmen hikâyeleriyle değil, başarı öyküleriyle de anılıyor. İşte bu öykülerden üçünü sizlere sunuyorum. Beni bağışlarsanız, ilk önce, kızım Vahide’den doğma torunum Esra’nın hikâyesini anlatmak istiyorum.
Esra’nın hikâyesi, sadece bir aile gururu değil; göçmen kökenli gençlerin neler başarabileceğinin de en güzel kanıtıdır.
ESRA, YARATICI GİRİŞİMCİ VE İLHAM KAYNAĞI
Henüz 24 yaşında olan Esra, Hollanda’nın Almere kentinde yaşayan, kısa sürede büyük bir çıkış yapan genç bir girişimci. Onun hikâyesi, yalnızca ailesini değil, geniş toplum kesimlerini de gururlandırıyor.
Esra’nın başarısı, üç farklı girişimle somutlaşıyor:
*The Outcast Box: İnsanları buluşturan ve ilham veren bir platform, *Esra’s Vision: Şirketlerin dijital dünyada büyümesine yardımcı olan bir ajans, *Soulful Babes: Kadınlara içsel güç kazandırmayı amaçlayan bir girişim.
THE OUTCAST BOX: KALABALIKLARI TOPLAYAN BULUŞMALAR
Esra (Şapkalı) Toplantılarına katılan kalabalık gruplar içindeki bir müşterisi ile mülakat yapıyor.
Esra’nın kurduğu The Outcast Box(İnsanları Buluşturan Platform), kısa sürede büyük ilgi görmeye başladı. Başlangıçta küçük bir çevreye hitap eden etkinlikler, bugün salonları dolduruyor. İnsanlar burada hem ilham alıyor, hem de kendi potansiyellerini fark ederek harekete geçiyor.
Esra’nın toplantıları, yalnızca sohbet ve paylaşım değil; aynı zamanda ruhu besleyen, katılımcıları cesaretlendiren, hayallerini somutlaştırmaya yardımcı olan birer okul niteliğinde. Bu yönüyle, uluslararası çapta tanınmış kişisel gelişim platformlarıyla kıyaslanıyor.
ESRA’S VISION: ŞİRKETLERİN GÖZÜ KULAĞI
Esra’nın çalışmalarından bir görüntü.
Esra’nın ikinci girişimi ‘Esra’s Vision’ şirketlerin dijital gücünü büyütüyor ve markaların dijital alandaki ihtiyaçlarını karşılıyor. Burada en önemli faaliyetlerinden biri, tanıtım / reklam klipleri hazırlamak.
Bugün birçok firmanın reklam filmi onun imzasını taşıyor. Esra yalnızca kamera arkasında değil, aynı zamanda içerik stratejisi, sosyal medya yönetimi ve reklam kampanyalarıyla da şirketlerin dijital gücünü büyütüyor.
Artık birçok marka, sosyal medyadaki görünürlüğünü onun çalışmaları sayesinde artırıyor. İşin güzel yanı, Esra bu yoğun tempoyu tek başına yürütmüyor; yanında iki kişilik bir ekibi var. Bu sayede her iş, profesyonelce ve sistemli şekilde yönetiliyor.
SOULFUL BABES: KADINLARA İÇSEL GÜÇ
Üçüncü girişim olan Soulful Babes(Kadınlara içsel güç kazandırmaya) odaklanıyor.
Esra, düzenlediği atölye ve birebir koçluk çalışmalarıyla kadınların kendilerini daha iyi tanımalarını, özgüven kazanmalarını ve hayallerine yürümelerini sağlıyor.
Programlarına katılan kadınlar, Esra sayesinde hayatlarına yeni bir yön verdiklerini, daha olumlu düşündüklerini ve kendilerini güçlü hissettiklerini ifade ediyorlar.
ÇOK YÖNLÜ BİRİKİM VE NET BİR MİSYON
Esra, Hollanda’nın Almere kentinde yaşayan yaratıcı bir girişimcidir. The Outcast Box adlı girişimin kurucusudur. Bu platform; koçluk, ilham verme ve kişisel gelişim alanına odaklanmaktadır. Pazarlama ve video prodüksiyonu alanındaki geçmişi sayesinde ilham verici içerikler üretmekte ve toplum içinde ilgi gören spiritüel buluşmalar düzenlemektedir.
Esra, Amsterdam Uygulamalı Bilimler Üniversitesi’nde (Hogeschool van Amsterdam) eğitim görmüş, burada dijital medya ve pazarlama alanındaki becerilerini geliştirmiştir. Başkalarına yardımcı olma ve kişisel gelişimi destekleme tutkusu, The Outcast Box’taki çalışmalarında açıkça görülmektedir.
Profesyonel çalışmalarının yanı sıra Esra, sosyal medyada da aktif olarak yer almakta; kişisel gelişim ve spiritüellik üzerine paylaştığı deneyim ve görüşleriyle büyüyen bir topluluğa ilham vermektedir.
Esra’nın yolculuğu tesadüf değil. Daha önce müşteri temsilciliği, uygulamalı psikoloji ve NLP (Nöro-Dilsel Programlama) eğitimi aldı. Tüm bu birikimlerini iş hayatında bilinçli şekilde kullanıyor.
Onun misyonu ise çok net: “İnsanlara ilham vermek, onların gücünü ortaya çıkarmalarına yardımcı olmak ve büyük hayaller kurmaları için cesaretlendirmek.”
Esra bunu tek cümleyle özetliyor “Neden olmasın? Hayat bir kere yaşanır.”
…VE DİĞER İKİ BAŞARI ÖYKÜSÜ
Yukarıda yazdıklarım, sadece benim torunumdan örneklerdi.
Hollanda’da başarıya ulaşmış pek çok işçi çocuğumuz vardır.
Dikkat ederseniz, sorulduğu zaman, kendisini işçi çocuğu yerine ‘expat’ olarak tanımlamayı tercih edenler değil; iş göçüyle gelenlerin torunlarıdır sözünü ettiğim kişiler.
Birinci nesil, binbir meşakkat ile çocuklarını buraya yerleştirmiş, eğiterek büyütmüş kıymetli insanlarımızdır. İkinci ve üçüncü nesilden binlerce iş insanı olmuştur.
Yakında KADIN Dergisi’nde yayımlanacak olan, 500 Ünlü Türk Kadını ve 500 Başarılı Türk kadını içinde niceleri vardır.
Benim torunum Esra da bunlardan sadece biridir.
Esra ve çalışmalarına dair daha fazla bilgi almak için sosyal medya hesaplarını takip edebilir veya internet sitesini ziyaret edebilirsiniz.
FADİME ÖRGÜ, HOLLANDA’NIN EN YÜKSEK NİŞAN KURULUNA ATANDI
Türk kökenli eski milletvekili ve medya profesyoneli Fadime Örgü, Hollanda Krallığı’nın en prestijli kurullarından biri olan ‘Kapittel voor de Civiele Ordene’ üye olarak atandı. Hollanda Bakanlar Kurulu, İçişleri ve Krallık İlişkileri Bakanlığı’nın önerisi üzerine Örgü’nün bu göreve getirilmesine karar verdi. Resmî açıklamaya göre atama 15 Kasım 2025 tarihinde yürürlüğe giriyor. 
Kanselarij der Nederlandse Orden tarafından yayımlanan duyuruda, Örgü “yönetici ve bağımsız (medya) girişimci” kimliği ile tanıtılıyor. Metinde, 2007’den bu yana bağımsız medya girişimcisi olarak çalıştığı, aynı zamanda gazeteci, yönetici ve çeşitli kurumlarda denetim kurulu üyesi olduğu belirtiliyor. Örgü, şu anda Hoogheemraadschap van Delfland adlı su idaresinin genel kurulunda görev yapıyor ve kamu kurumlarında çeşitli denetim görevleri yürütüyor.
Fadime Örgü, yeni görevi ile ilgili yaptığı kısa değerlendirmede şunları söylüyor: “Kalbini ve ruhunu başkaları için ortaya koyan insanların takdir edilmesine katkıda bulunmak büyük bir onur.”
Kapittel Başkanı eski bakan Ank Bijleveld ise, Örgü’nün atanmasından duyduğu memnuniyeti dile getirerek, farklı alanlardaki birikimi sayesinde kraliyet nişanlarının daha geniş bir kesim tarafından tanınmasına katkı sağlayacağını vurguluyor.
Bijleveld, Örgü’nün çok yönlü geçmişi sayesinde, bugün henüz bu imkânı düşünmeyen birçok kurumun da gönüllüleri için kraliyet nişanı önermeye teşvik edilebileceğini belirtiyor.
Resmî açıklamada, Fadime Örgü’nün bu görevde Joan Leemhuis Stout’un yerini aldığı ve Leemhuis Stout’un, iki dönemlik azami sekiz yıllık hizmetinin ardından kuruldan ayrıldığı da hatırlatılıyor.
KARAMAN’DAN HOLLANDA SİYASETİNE UZANAN YOL
1968 yılında Karamanda doğan Fadime Örgü, dört yaşındayken işçi olarak Hollanda’ya gelen babasının yanına taşınarak ailesi ile birlikte bu ülkeye yerleşti. Rotterdam ve Kiel’de Almanca ve İngilizce eğitimi aldı, ardından Tilburg Üniversitesi’nde dilbilimi okudu.
Örgü, meslek hayatına Hilversum’da televizyon gazetecisi olarak başladı. Daha sonra Hollanda İslam Yayın Kurumu’nda çalıştı ve çeşitli vakıf ve derneklerde yöneticilik yaptı.
Siyasete VVD saflarında giren Örgü, 1998–2002 ve 2003–2006 dönemlerinde Hollanda Temsilciler Meclisi’nde (Tweede Kamer) milletvekilliği yaptı. Mecliste özellikle medya politikası, gençlik politikası, çocuk bakımı ve turizm gibi alanlarda sözcülük üstlendi.
Parlamentodaki görevinin ardından Örgü, kamu ve sivil toplum alanında çeşitli yönetim ve denetim görevleri üstlenmeye devam etti. Bugün hem su idaresindeki seçilmiş görevi hem de sağlık başta olmak üzere farklı alanlardaki denetim kurulu üyelikleri ile tanınıyor.
KAPITTEL VOOR DE CIVIELE ORDEN NEDİR?
Hollanda’nın Kraliyet Nişanları Sistemi içinde çok özel bir yeri olan Kapittel voor de Civiele Orden, Kraliyet Nişanı verilmesi için yapılan tüm başvuruları inceleyerek hükümete tavsiye veren organdır. Kapittel üyeleri, Hollanda Aslanı Nişanı ve Oranje Nassau Nişanı gibi ülkenin en yüksek sivil onurlarına ilişkin dosyaları tek tek değerlendirir ve hangi adayın hangi nişanı, hangi derecede hak ettiğine dair görüş bildirir.
Kapittel’in görüşleri, hükümet açısından son derece bağlayıcıdır. Bir Bakan bu tavsiyeden ayrılmak isterse, bunun için güçlü gerekçeler sunmak zorundadır. Görüş ayrılığı sürerse, nihai kararı Bakanlar Kurulu verir. Bu nedenle Kapittel üyeliği, hem devlet nezdinde hem de toplum gözünde büyük bir prestij ve güven gerektiren bir görev olarak kabul edilir.
Fadime Örgü’nün bu kurula atanması, hem Hollanda’da Türk kökenli siyasetçilerin ulaştığı konumu hem de yıllardır süren medya, siyaset ve kamu yönetimi deneyiminin, devlet tarafından takdir edildiğini gösteren önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.
************************
GÜNAY USLU, ‘İŞ MÜKEMMELLİĞİNDE EN DEĞERLİ ÖDÜLÜ’NE LAYIK GÖRÜLDÜ
Hollanda’da siyasetten kültüre, akademiden turizme uzanan başarı öyküsüyle sık sık gündeme gelen Günay Uslu, bu kez iş dünyasının vitrininde yeni bir ödülle sahneye çıktı. Amsterdam Concertgebouw’da düzenlenen ‘15. UBER fCN Jewel Awards’ gecesinde, Corendon’un TCEO’su Günay Uslu’ya, gecenin en prestijli onurlarından biri olan ‘Business Excellence Jewel Award’ (Iş mükemmelliinde en değerli ödül) verildi.
Kurumsal ve bireysel girişimcileri buluşturan FCN (Founders Carbon Network) tarafından organize edilen bu gala, Hollanda iş dünyasında uzun yıllardır, “yılın en parlak liderleri ve girişimcileri”nin sahneye çıktığı bir buluşma olarak biliniyor.
Bu yıl ödüller arasında, sürdürülebilirlik alanındaki çalışmalarıyla öne çıkan isimlere verilen Uber FCN Jewel Award for Female Leadership de vardı.
Aynı gece, Günay Uslu da Corendon’daki yönetim başarısı ve işini büyütürken gösterdiği vizyon nedeniyle, Business Excellence Jewel Award ile onurlandırıldı.
Böylece Uslu, kültür politikalarından sivil toplum çalışmalarına uzanan kariyerinin yanına, iş dünyasında adeta “yılın CEO’su” seviyesinde sayılabilecek bir ödülü daha eklemiş oldu.
AKADEMİDEN SİYASETE, ORADAN CEO KOLTUĞUNA
1972 yılında Haarlem’de doğan Günay Uslu, Türk göçmen bir ailenin kızı.
Kültür bilimleri ve Avrupa kültür tarihi alanındaki eğitiminden sonra Amsterdam Üniversitesi’nde doktora yaparak, “Homer, Troya ve Türkler, Geç Osmanlı İmparatorluğu’nda Miras ve Kimlik (1870–1915)” başlıklı tezini tamamladı ve kültür tarihçisi unvanını aldı.
Uslu, yıllarca Amsterdam Üniversitesi’nde kültür tarihi ve miras politikaları üzerine dersler verdi, Rijksmuseum ve Museum Amsterdam gibi kurumlarla çalışan akademik ve kültürel projelerde yer aldı.
Aile şirketi Corendon ise, Uslu’nun hayatında ayrı bir yere sahip.
Kurucu kardeşi Atilay Uslu ile birlikte 1990’ların sonunda Corendon’un temellerini atan Günay Uslu, ilerleyen yıllarda Corendon Hotels & Resorts için otel geliştirme ve tasarım direktörlüğü yaptı, Badhoevedorp’taki Corendon Village ve Curaçao’daki Mangrove Beach Resort gibi büyük projelere imza attı.
2022 yılında ise, siyasetçi olmamasına rağmen, Hollanda siyaset sahnesine çıktı. D66 Partisi onu meclis dışından Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı yaptı. Rutte 4 kabinesinde görev alan Uslu, özellikle kültür sektörünün pandemi sonrası toparlanma sürecinde önemli rol oynadı.
Kasım 2023’te hükümet görevinden ayrılan Uslu, kısa süre sonra Corendon’a geri döndü ve 11 Aralık 2023 itibarıyla şirketin CEO’luk görevini üstlendi.
EDEBİYATTAN RADYOYA, KÜLTÜRLE ÖRÜLÜ LİDERLİK
Günay Uslu yalnızca turizm ve siyaset alanında değil, kültür ve edebiyat dünyasında da aktif.
2025 yılı için Boekenbon Edebiyat Ödülü jürisinin başkanlığına getirildi, böylece Hollanda edebiyatının en önemli ödüllerinden birinin başındaki isim oldu.
Günay Uslu, NPO Klassiek radyosunda, Avrupa klasik müziğinde Osmanlı ve Türk etkisini anlattığı özel bir programla, dinleyicilerin karşısına çıkarak, akademik bilgisini geniş bir kitleye ulaştırıyor.
*****************
IN NEDERLAND GEVEN DE DERDE EN VIERDE GENERATIE MIGRANTENVOOROUDERS EEN GOED VOORBEELD MET HUN SUCCES…
Mijn kleindochter Esra is actief in nieuwe werkgebieden zoals “inspirerend ondernemerschap”.
Fadime Örgü benoemd tot lid van de Hoogste Onderscheidingsraad van Nederland
Günay Uslu is beloond met Business Excellence Jewel Award
Geschreven door İlhan KARAÇAY:
Migrantennazaten dragen zichtbaar bij aan Nederland
De derde en vierde generatie met een migratieachtergrond in Nederland wordt tegenwoordig niet meer alleen gezien als “kleinkinderen van gastarbeiders”. Zij onderscheiden zich inmiddels met succesverhalen die bewondering en trots oproepen.
Waar hun ouders en grootouders ooit vooral bekend stonden als arbeiders in de zware industrie, schoonmaak of transport, hebben hun kinderen en kleinkinderen inmiddels stevige posities veroverd in het bedrijfsleven, de politiek, de sport en de kunst.
De één richt succesvolle bedrijven op, de ander behaalt kampioenschappen op het sportveld, sommigen klimmen op tot hoge politieke functies, en weer anderen verrijken Nederland met kunst en cultuur.
Mijn kleindochter Esra is actief in nieuwe werkvelden zoalsinspirerend ondernemerschap, platformen die mensen verbindenenhet versterken van de digitale kracht van bedrijven.
Journalistiek is geen vak waarin men lof schrijft om iemand een plezier te doen, of kritiek levert uit wrok of vijandschap. De kern van dit vak is de waarheid weergeven zoals die is. Ook ik ben in mijn loopbaan nooit van die lijn afgeweken. Wie lof verdiende, heb ik geprezen; wie kritiek verdiende, heb ik bekritiseerd. Maar nooit heb ik mijn persoonlijke gevoelens in mijn pen laten doordringen. Mijn enige kompas was altijd mijn verantwoordelijkheid tegenover het publiek.
En nu ik over mijn kleindochter Esra schrijf, handel ik opnieuw vanuit datzelfde principe. Haar successen beschrijven is niet slechts een trotse grootvader die zijn vreugde deelt. Het is tegelijk ook een journalist die een concreet voorbeeld toont van de nieuwe generaties en hun horizon. Het verhaal van Esra overstijgt de trots van één familie; het is tevens een bewijs van hoe jongeren met een migratieachtergrond waarde scheppen in de samenleving.
TROTS OP NIEUWE GENERATIES
De derde en vierde generatie migranten in Nederland wordt niet langer uitsluitend geassocieerd met migratieverhalen, maar steeds vaker met succesverhalen. Eén daarvan is het verhaal van mijn kleindochter Esra, dochter van mijn dochter Vahide.
Haar verhaal is niet alleen een bron van trots voor de familie, maar ook het beste bewijs van wat jongeren met een migratieachtergrond kunnen bereiken.
ESRA, CREATIEVE ONDERNEMER EN BRON VAN INSPIRATIE
Esra is pas 24 jaar oud en woont in Almere. Zij is een jonge onderneemster die in korte tijd een indrukwekkende groei heeft doorgemaakt. Haar succes maakt niet alleen de familie trots, maar inspireert ook een breed publiek.
Esra’s ondernemerschap krijgt vorm in drie initiatieven: The Outcast Box: een platform dat mensen samenbrengt en inspireert, Esra’s Vision: een bureau dat bedrijven helpt te groeien in de digitale wereld, Soulful Babes: een initiatief dat vrouwen innerlijke kracht geeft.
THE OUTCAST BOX: BIJEENKOMSTEN DIE MENSEN VERBINDEN
Esra voert een interview met een van haar klanten uit een grote groep deelnemers aan de (met hoedjes) bijeenkomsten.
The Outcast Box, opgericht door Esra, trok al snel veel belangstelling. Wat begon met kleinschalige bijeenkomsten, vult tegenwoordig hele zalen. Deelnemers vinden er niet alleen inspiratie, maar ontdekken ook hun eigen potentieel en zetten dit om in actie.
Deze ontmoetingen zijn veel meer dan gesprekken of netwerken; ze voeden de ziel, geven deelnemers moed en helpen dromen concreet te maken. Daarmee worden ze vergeleken met internationaal bekende platforms voor persoonlijke ontwikkeling.
ESRA’S VISION: DIGITALE KRACHT VOOR BEDRIJVEN
Een beeld uit Esra’s werkzaamheden.
Haar tweede onderneming, Esra’s Vision, ondersteunt bedrijven en merken bij hun digitale zichtbaarheid. Eén van de belangrijkste activiteiten is het produceren van promotie- en reclamespots.
Vandaag de dag dragen al veel bedrijfsfilms haar handtekening. Esra houdt zich niet alleen bezig met de productie, maar ook met contentstrategie, socialmediamanagement en advertentiecampagnes. Hierdoor weten bedrijven hun digitale kracht aanzienlijk te vergroten.
Zij doet dit niet alleen: met een klein team van twee medewerkers worden projecten professioneel en gestructureerd uitgevoerd.
SOULFUL BABES: INNERLIJKE KRACHT VOOR VROUWEN
Haar derde initiatief, Soulful Babes, richt zich op het versterken van vrouwen.
Door workshops en persoonlijke coaching helpt Esra vrouwen zichzelf beter te leren kennen, zelfvertrouwen te ontwikkelen en hun dromen waar te maken.
Deelneemsters vertellen dat zij dankzij Esra’s begeleiding positiever zijn gaan denken, zich sterker voelen en nieuwe richtingen in hun leven hebben gevonden.
BREDE ERVARING EN EEN DUIDELIJKE MISSIE
Esra is een creatieve ondernemer met brede ervaring. Als oprichter van The Outcast Box richt zij zich op coaching, inspiratie en persoonlijke ontwikkeling. Dankzij haar achtergrond in marketing en videoproductie creëert zij inspirerende content en organiseert zij spirituele bijeenkomsten die steeds meer belangstelling krijgen.
Ze studeerde aan de Hogeschool van Amsterdam, waar zij haar kennis van digitale media en marketing verder ontwikkelde. Haar passie om anderen te helpen en persoonlijke groei te stimuleren is duidelijk zichtbaar in haar werk.
Ook op sociale media is Esra actief: daar deelt zij haar inzichten en ervaringen over persoonlijke ontwikkeling en spiritualiteit met een groeiende gemeenschap.
Haar pad is geen toeval. Eerder werkte zij als klantenservicemedewerker, volgde zij toegepaste psychologie en een opleiding in NLP (Neuro-Linguïstisch Programmeren). Al deze ervaringen zet zij bewust in binnen haar ondernemerschap.
Haar missie is helder:
“Mensen inspireren, hen helpen hun kracht te ontdekken en hen aanmoedigen om groot te dromen.”
Esra vat dit zelf samen in één zin: “Waarom niet? Je leeft maar één keer.”
…EN ZOVEEL ANDEREN
Wat ik hierboven schreef, zijn slechts voorbeelden van mijn eigen kleindochter.
In Nederland zijn er nog veel meer kinderen van gastarbeiders die succes hebben geboekt.
En let wel: het zijn niet degenen die zich liever “expat” noemen, maar juist de nazaten van arbeidsmigranten waar ik het over heb.
De eerste generatie bestond uit waardevolle mensen die hun kinderen hier met grote moeite hebben opgevoed en opgeleid. Uit de tweede en derde generatie zijn duizenden ondernemers voortgekomen.
Binnenkort publiceert het tijdschrift KADIN de lijsten van 500 beroemde Turkse vrouwen en 500 succesvolle Turkse vrouwen, waarin velen van hen zijn opgenomen.
Mijn kleindochter Esra is daar slechts één van.
Voor meer informatie over Esra en haar werk kunt u haar sociale media volgen of haar website bezoeken.
FADİME ÖRGÜ BENOEMD TOT LID VAN DE HOOGSTE ONDERSCHEIDINGSRAAD VAN NEDERLAND
De voormalig parlementariër en mediaprofessional van Turkse afkomst, Fadime Örgü, is benoemd tot lid van een van de meest prestigieuze adviesorganen van het Koninkrijk der Nederlanden, het Kapittel voor de Civiele Orden. De Nederlandse ministerraad besloot, op voordracht van het Ministerie van Binnenlandse Zaken en Koninkrijksrelaties, haar voor deze functie aan te wijzen. Volgens de officiële bekendmaking gaat de benoeming in op 15 november 2025.
In de aankondiging van de Kanselarij der Nederlandse Orden wordt Örgü omschreven als “bestuurder en onafhankelijke (media)ondernemer”. Er wordt vermeld dat zij sinds 2007 als zelfstandig mediaprofessional werkt en dat zij tevens bestuurder, toezichthouder en journalist is binnen diverse instellingen. Örgü is momenteel lid van de algemene vergadering van het hoogheemraadschap van Delfland en vervult daarnaast verschillende toezichthoudende functies in de publieke sector.
In een korte reactie op haar benoeming zegt Fadime Örgü: “Het is een grote eer om bij te mogen dragen aan de waardering van mensen die hun hart en ziel inzetten voor anderen.”
De Kapittelvoorzitter, voormalig minister Ank Bijleveld, spreekt eveneens haar tevredenheid uit over de benoeming van Örgü. Volgens haar zal Örgü, dankzij haar brede ervaring, bijdragen aan een grotere bekendheid van de koninklijke onderscheidingen onder diverse groepen in de samenleving. Bijleveld benadrukt dat de veelzijdige achtergrond van Örgü instellingen die hier nog niet aan denken, kan stimuleren om vrijwilligers voor te dragen voor een koninklijke onderscheiding.
In de officiële verklaring wordt verder vermeld dat Fadime Örgü in deze functie Joan Leemhuis-Stout opvolgt. Leemhuis-Stout verlaat het Kapittel na het voltooien van twee termijnen, in totaal acht jaar.
VAN KARAMAN NAAR DE NEDERLANDSE POLITIEK
Fadime Örgü werd in 1968 geboren in Karaman. Op vierjarige leeftijd verhuisde zij naar Nederland, waar haar vader als arbeider werkzaam was. Zij volgde opleidingen Duits en Engels in Rotterdam en Kiel, en studeerde later taalwetenschap aan de Universiteit van Tilburg.
Örgü begon haar loopbaan als televisiejournalist in Hilversum. Vervolgens werkte zij bij de Nederlandse Omroep Stichting voor de Islam en bekleedde zij bestuursfuncties bij verschillende stichtingen en verenigingen.
Namens de Volkspartij voor Vrijheid en Democratie (VVD) werd zij in 1998–2002 en 2003–2006 lid van de Tweede Kamer. In het parlement hield zij zich onder meer bezig met mediabeleid, jeugdbeleid, kinderopvang en toerisme.
Na haar periode in de Kamer zette Örgü haar werkzaamheden voort in het openbaar bestuur en het maatschappelijk middenveld. Tegenwoordig is zij bekend vanwege haar gekozen functie bij het hoogheemraadschap en haar toezichthoudende rollen, onder meer in de zorgsector.
WAT IS HET KAPITTEL VOOR DE CIVIELE ORDEN?
Het Kapittel voor de Civiele Orden neemt binnen het Nederlandse systeem van koninklijke onderscheidingen een zeer bijzondere positie in. Het Kapittel beoordeelt alle voordrachten voor een koninklijke onderscheiding en brengt hierover advies uit aan de regering. De leden onderzoeken de aanvragen voor onderscheidingen zoals de Orde van de Nederlandse Leeuw en de Orde van Oranje-Nassau en geven aan welke kandidaat welke onderscheiding en welke graad verdient.
De adviezen van het Kapittel zijn voor de regering van groot gewicht. Wanneer een minister van het advies wil afwijken, moet hij of zij daarvoor zwaarwegende argumenten aanvoeren. Indien de meningsverschillen blijven bestaan, neemt de ministerraad de uiteindelijke beslissing. Daarom geldt het lidmaatschap van het Kapittel als een functie die groot prestige en vertrouwen vereist.
De benoeming van Fadime Örgü tot lid van het Kapittel wordt gezien als een belangrijke erkenning van de positie die politici van Turkse afkomst in Nederland inmiddels hebben bereikt en als waardering voor haar jarenlange ervaring in media, politiek en openbaar bestuur.
*************
GÜNAY USLU BEKROOND MET DE ‘MEEST WAARDEVOLLE PRIJS IN BUSINESS EXCELLENCE’
Günay Uslu, die in Nederland regelmatig in de schijnwerpers staat met haar succesverhaal dat reikt van politiek tot cultuur en van academie tot toerisme, ontving deze keer in de zakenwereld een nieuwe prestigieuze onderscheiding. Tijdens de 15e UBER fCN Jewel Awards in het Amsterdamse Concertgebouw werd aan Corendon-TCEO Günay Uslu een van de meest gewaardeerde eerbewijzen van de avond uitgereikt: de Business Excellence Jewel Award (de meest waardevolle prijs voor zakelijk uitmuntendheid).
De gala-avond, georganiseerd door het FCN (Founders Carbon Network), brengt al jarenlang toonaangevende bedrijven en ondernemers samen en staat in de Nederlandse zakenwereld bekend als het podium waar “de meest sprankelende leiders en ondernemers van het jaar” worden gehuldigd.
Dit jaar werd onder meer de Uber FCN Jewel Award for Female Leadership uitgereikt aan personen die zich onderscheiden met hun inzet voor duurzaamheid.
Op dezelfde avond ontving Günay Uslu de Business Excellence Jewel Award voor haar leiderschap bij Corendon en de visie die zij heeft getoond bij de groei van het bedrijf.
Met deze onderscheiding voegt Uslu aan haar carrière –die zich uitstrekt van cultuurbeleid tot maatschappelijke initiatieven– ook een prijs toe die binnen de zakenwereld vrijwel gelijkstaat aan “CEO van het jaar”.
VAN DE ACADEMIE NAAR DE POLITIEK, EN VANDAAR NAAR DE CEO-POSITIE
Günay Uslu werd in 1972 geboren in Haarlem, als dochter van een Turks-Nederlandse migrantenfamilie.
Na haar studies cultuurwetenschappen en Europese cultuurgeschiedenis promoveerde zij aan de Universiteit van Amsterdam met haar proefschrift “Homer, Troje en de Turken, Erfgoed en Identiteit in het Laat-Ottomaanse Rijk (1870–1915)”, waarna zij de titel cultuurhistoricus verwierf.
Jarenlang doceerde Uslu cultuurgeschiedenis en erfgoedbeleid aan de Universiteit van Amsterdam en werkte zij mee aan academische en culturele projecten in samenwerking met instellingen als het Rijksmuseum en het Amsterdam Museum.
Het familiebedrijf Corendon neemt een bijzondere plaats in haar loopbaan in.
Samen met haar broer, oprichter Atilay Uslu, legde zij eind jaren negentig de basis van Corendon. In de jaren daarna was zij director hotel development & design bij Corendon Hotels & Resorts en realiseerde zij grote projecten, zoals Corendon Village in Badhoevedorp en het Mangrove Beach Resort op Curaçao.
In 2022 betrad zij onverwacht het politieke toneel. Hoewel zij geen politicus was, werd zij door D66 van buiten het parlement benoemd tot Staatssecretaris Cultuur en Media in het kabinet-Rutte IV. Uslu speelde daarbij een belangrijke rol in het herstel van de cultuursector na de coronaperiode.
In november 2023 trad zij terug uit haar regeringsfunctie en keerde korte tijd later terug naar Corendon, waar zij op 11 december 2023 de positie van CEO op zich nam.
LEIDERSCHAP GEWEVEN UIT CULTUUR: VAN LITERATUUR TOT RADIO
Günay Uslu is niet alleen actief in toerisme en politiek, maar ook in de wereld van cultuur en literatuur.
Voor 2025 werd zij benoemd tot juryvoorzitter van de Boekenbon Literatuurprijs, een van de belangrijkste literaire onderscheidingen van Nederland.
Daarnaast bereikt Uslu een breed publiek via een speciaal programma op NPO Klassiek, waarin zij vertelt over de invloed van de Ottomaanse en Turkse cultuur op de geschiedenis van de Europese klassieke muziek en zo haar academische expertise deelt met luisteraars uit het hele land.
İşçi olarak gelen birinci neslin çocukları, şimdi Hollanda’nın karar verici koltuklarında.
Senatör ve Milletvekili olmuş Türk kökenlilerin tam listesi.
İlhan KARAÇAY araştırdı ve yazdı:
1960’lı yılların başında, umut dolu bavullarla Hollanda’ya gelen Türk işçileri, o günlerde yalnızca ekmek parasını kazanmayı, ailelerine daha iyi bir gelecek hazırlamayı hayal ediyordu. Kim bilebilirdi ki, o mütevazı umut yolculuğu, birkaç on yıl içinde bir siyasi başarı öyküsüne dönüşecekti? Bugün o işçilerin çocukları ve torunları, Hollanda’nın en önemli karar organlarında, Temsilciler Meclisi’nde ve Senato’da görev yapıyorlar.
Türk kökenli siyasetçiler, sadece kendi topluluklarının değil, tüm Hollanda toplumunun meselelerine sahip çıkan, çalışkan, eğitimli ve özgüvenli bireyler olarak ülkenin siyasi yaşamına damga vurdular. Onlar, “entegrasyon” kavramının en somut, en onurlu örneklerini verdiler.
Bu hikâye, fabrikalarda, tersanelerde ve temizlik işlerinde çalışan birinci kuşak işçilerin, çocuklarını okutup topluma kazandırma azminin eseridir. O çocuklar, iyi eğitim aldılar, Hollanda’yı kendi vatanları bildiler ve siyasetten bilime, kültürden kamu yönetimine kadar her alanda başarıya ulaştılar.
1990’lı yıllardan itibaren Hollanda Parlamentosu’nda Türk kökenli milletvekillerinin sayısı giderek arttı. Çoğu farklı partilerde yer alsa da, ortak noktaları aynıydı: eşitlik, adalet, fırsat eşitliği ve insan onuru. Kimisi liberal çizgide, kimisi sosyalist, kimisi yeşil ya da muhafazakâr bir partide görev aldı ama hepsi, Hollanda toplumuna katkı sunmayı kendine ilke edindi.
Bugün bu başarı zinciri, yalnızca siyasette değil, polis teşkilatında, kamu yönetiminde, üniversitelerde ve sivil toplumda da devam ediyor. Artık Türk kökenli isimler, yasa yapan, yöneten, denetleyen ve toplumu dönüştüren konumlarda.
Aşağıda yer alan liste, Hollanda Parlamentosu’nda görev yapmış ya da hâlen görevde bulunan tüm Türkiye kökenli siyasetçilerin bir dökümüdür. Her biri, bir hikâyenin, bir mücadelenin ve bir gururun temsilcisidir. Ve her biriyle çekilmiş bir fotoğraf, o uzun yolculuğun en değerli tanıklığıdır.
HOLLANDA DEMOKRASİSİNE İMZA ATAN TÜRK KÖKENLİLERİN TAM LİSTESİ
Nebahat Albayrak: PvdA, 1998–2007, 2010–2012; Adalet’ten Sorumlu Devlet Bakanı. Fadime Örgü: VVD, 1998–2002, 2003–2006. Coşkun Çörüz: CDA, 2001–2012. Nihat Eski: CDA, 2002–2010. Fatma Koşer Kaya: D66, 2004–2010, boşluk ve 2015–2017. Nevin Özütok: GroenLinks, 2006 -2009 boşluk ve 2017–2021. Sadet Karabulut: SP, 2006–2021. Keklik Yücel: PvdA, 2010 -2017. Sultan Günal-Gezer: PvdA, 2012–2017. Metin Çelik: PvdA, 2010–2012. Yasemin Çegerek: PvdA, 2013–2017. Cem Laçin: SP, 2017–2021. Zihni Özdi: GroenLinks, 2017–2019. Tunahan Kuzu: PvdA, 2012–2014 (2014’te PvdA’dan ayrılıp DENK’i kurdu). Selçuk Öztürk: Pvda, 2012–2014 ( 2014’te PvdA’dan ayrılıp DENK’i kurdu) Dilan Yeşilgöz-Zegerius: VVD, 2017–Adalet Bakanı ve şimdi siyasi lider.). Mahir Alkaya: SP, 2018–2023. Hülya Kat: D66, 2021–2023. Nilüfer Gündoğan: Volt Partsisi, sonra da bağımsız 2021–2023. Songül Mutluer: PvdA (şimdi GL-PvdA fraksiyonu) 2022–günümüz (2025). İsa Kahraman – NSC Partisi 2023-2025
SENATÖRLER (Eerste Kamer)
HAMİT KARAKUS: PvdA, 2021–2023)
22 Şubat 1965 Kırşehir doğumlu Hamit Karakus, Rotterdam’da uzun yıllar imar ve konut politikaları üzerine çalıştı. 2006–2014 yılları arasında Rotterdam Belediye Başkan Yardımcısı olarak görev yaptıktan sonra 2021’de Senato’ya (Eerste Kamer) girdi.
Senato’daki görevi süresince konut krizi, kira kontrolü ve şehir planlaması konularında raporlar hazırladı. Sakin üslubu ve uzlaşıcı çizgisiyle tanındı.
Görevini 2023’te tamamladı. 1 Eylül 2023’ten bu yana, Kuzey Hollanda polis teşkilatının Genel Müdürü olarak görev yapıyor.
DÜZGÜN YILDIRIM: SP ve sonra bağımsız 2007–2011)
Sivas doğumlu Düzgün Yıldırım, 1970’li yıllarda Hollanda’ya göç etti. İş hayatına sosyal hizmet alanında başladı ve yerel siyasette aktif oldu. 2007 yılında Sosyalist Parti (SP) listesinden Hollanda Senatosu’na (Eerste Kamer) seçilerek ülke tarihinin ilk Türk asıllı senatörü unvanını aldı. Ancak, SP yönetimiyle yaşadığı görüş ayrılıkları nedeniyle partiden ihraç edildi ve bir süre bağımsız senatör olarak görev yaptı.
Yıldırım, senatörlük döneminde özellikle göçmen hakları, sosyal adalet ve eğitimde fırsat eşitliği konularında çalışmalarıyla tanındı.
HOLLANDA’DA MİLLETVEKİLİ OLAN TÜRKİYELİLERİN ÖYKÜSÜ
Hollanda siyasetinde 1990’lı yıllardan itibaren dikkat çeken bir yükseliş başladı. Türkiye doğumlu ya da kökenli siyasetçiler, ülkenin en köklü partilerinde yer almaya, komisyonlarda görev almaya ve daha sonra kamu kurumlarında üst düzey görevlere getirilmeye başladılar. İşte bu yolculuğun ilk temsilcilerinden bazıları:
FADİME ÖRGÜ – VVD (1998–2002, 2003–2006)
Karaman doğumlu Fadime Örgü, Hollanda’ya işçi olarak gelen bir ailenin kızı. Eğitimini Amsterdam Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra medya ve kültür alanlarında çalıştı. 1998’de liberal VVD partisinden milletvekili seçilerek parlamentoya giren ilk Türkiyeli kadınlardan biri oldu.
Milletvekilliği süresince özellikle medya politikaları, yayıncılık reformu ve kamu fonlarının şeffaf kullanımı üzerinde durdu. 2002’de kamu yayıncılığına ilişkin cesur çıkışlarıyla dikkat çekti. “Hollanda yayıncılığı toplumun çeşitliliğini yansıtmalıdır” diyerek verdiği önergeler, dönemin basın tartışmalarına damga vurdu.
Parlamentodan ayrıldıktan sonra Fadime Örgü’ye önemli görevler verildi. Amsterdam’daki bir iskân kooperatifinin yönetim kurulu başkanlığına getirildi, Hollanda Voleybol Federasyonu yönetiminde görev aldı ve daha sonra Surinam Futbol Federasyonu’nun Avrupa temsilciliğine seçildi. Bugün hâlâ kamu yönetimi ve spor diplomasisi alanında aktif bir isim olarak anılıyor.
NEBAHAT ALBAYRAK – PvdA (1998–2007, 2010–2012)
Şarkışla doğumlu Nebahat Albayrak, Hollanda’da hukuk eğitimi aldı ve kısa sürede PvdA saflarında yükseldi. 1998’de parlamentoya giren Albayrak, göç, entegrasyon ve adalet politikaları konularında etkili oldu.
2007–2010 yılları arasında Adalet Devlet Sekreterliği görevine getirildi. Bu dönemde, Hollanda kamuoyunda çok tartışılan “asielpardon” (iltica affı) yasasını hayata geçirdi; on binlerce belgesiz göçmenin yasal statüye kavuşmasını sağladı. Bu hamle hem insancıl hem de siyasi açıdan cesur bir adımdı.
Siyasetten ayrıldıktan sonra, Albayrak özel sektörde büyük bir kariyer yaptı. Önce Shell’in üst düzey yönetim kadrosuna katıldı, daha sonra Fortum enerji şirketinin yönetim kuruluna geçti. Bugün uluslararası enerji çevrelerinde tanınan bir yönetici olarak görev yapıyor.
COŞKUN ÇÖRÜZ – CDA (2001–2012)
Samsun’un Salıpazarı ilçesinde doğan Coşkun Çörüz, hukuk eğitimi alarak uzun süre avukatlık yaptı. 2001’de Hristiyan Demokrat Parti (CDA) listesinden parlamentoya girdi.
Hollanda siyasetinde uzun süre Hristiyan Demokratlar Partisi’nde milletvekilliği yapan Coşkun Çörüz, iki farklı tartışmanın merkezinde yer aldı. Bunlardan ilki 1915 olaylarının “soykırım” olarak adlandırılması konusunda, Hollanda parlamentosunda yürüyen ve Türk diasporası içinde de yankı uyandıran tartışmaydı.
İkincisi ise özellikle 2008 ile 2012 arasında yoğunlaşan “sorunlu gençler” konusunda, Fas kökenli gençlerle ilgili güvenlik ve ebeveyn sorumluluğu tartışmalarıydı. Aşağıda her iki başlığı, tarih ve kaynak göstererek, Çörüz’ün beyan ve tutumları ekseninde özetliyorum.
ERMENİ SOYKIRIMI TARTIŞMASINDAKİ TUTUMU
Coşkun Çörüz’ün bu konudaki tutumu, 6 Ekim 2006 tarihinde Hollanda’nın Trouw gazetesinde Eildert Mulder imzasıyla yayımlanan bir röportajla netleşmişti.
Haberde, Çörüz şu ifadeleri kullanmıştı: “Hollanda toplumunda Ermeni soykırımı üzerine bir tartışma başlatmak istiyorum. 2004 yılında Hristiyan Birlik Partisi’nin önerisiyle Meclis’ten geçen ve 1915 olaylarını ‘soykırım’ olarak nitelendiren kararı herkesin kabul etmesi gerekir. Artık bu konuyu halka anlatmanın zamanı geldi.”
Çörüz, Türk toplumundaki en sert muhaliflere, özellikle de milliyetçi çevrelere ve Bozkurt’lara karşı bu görüşü savunmaya hazır olduğunu da belirtmişti: “Bu zor bir tartışma olacak. Ama hedefim, Türk toplumunun 2004’teki kararı içselleştirmesi” diyen Çörüz, daha önce “namus cinayetleri” konusundaki tabuların da zamanla yıkıldığını hatırlatarak benzer bir sürecin Ermeni meselesinde de yaşanabileceğini savunmuştu.
Çörüz’ün söyleşilerindeki “gerekirse en sert milliyetçilerle tartışırım” ve “müfredat, ders kitabı” vurguları, Hollanda Meclisi’nin çok yıllı çizgisiyle uyumludur.
FASLI GENÇLER SORUNU
Özellikle 2008 ile 2012 arasında gençlik şiddeti ile mücadelede sert tedbirler ve ebeveyn sorumluluğu ekseninde konumlanmasıdır. Bu eksen, Faslı gençler tartışması ile birleşince “ebeveynler de cezalandırılmalı” şeklindeki sert başlıklara ve haklı tepkilere yol açmıştır.
Topluca bakıldığında, Çörüz’ün çizgisi, partisinin o dönemdeki güvenlik ve düzen öncelikleri ile, Meclis’in 1915 olaylarına ilişkin kurumsal yaklaşımının kesişiminde şekillenmiştir. Bu nedenle hem diaspora içi kimlik tartışmalarını hem de ülke içi güvenlik gündemini aynı anda kesen, keskin ve tartışmalı bir portre ortaya çıkar.
Çörüz, Milletvekilliğinden ayrıldıktan sonra “altın yumurtalar” devreye girdi. Önce ‘Uluslararası Çocuk Kaçırma Merkezi’nin direktörlüğü’ne getirildi, ardından ‘Hollanda Arabulucular Federasyonu (MfN)’ başkanlığına seçildi. Bugün de hukuk ve insan hakları alanında danışmanlık yapmayı sürdürüyor.
Kastamonu’nun Tosya ilçesinde doğan Nihat Eski, 1970’li yıllarda Hollanda’ya gelen işçi kuşağının ikinci temsilcilerindendi. CDA içinde uzun yıllar sendika ve eğitim politikalarıyla ilgilendi.
Parlamentoya ilk kez 2002’de girdi. Eğitimde güvenlik, okul ortamında disiplin, öğretmenlerin statüsü ve gençlerin istihdamı konularında çok sayıda önerge sundu. Özellikle 2005’te “Okul Şiddeti ve Öğrenci Hakları” konulu girişimiyle dikkat çekti. 2009’da kısa bir aradan sonra yeniden Meclis’e döndü.
Milletvekilliğinden sonra Eski, sendikal hareketlerde ve kamu kurumlarında görev aldı. Uzun yıllar CNV Sendikası danışmanı olarak çalıştı. Halen yerel düzeyde toplumsal projelerde yer alıyor.
FATMA KOŞER KAYA – D66 (2004–2010, 2015–2017)
Samsun’un Çarşamba ilçesinde doğan Fatma Koşer Kaya, Utrecht Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. D66 partisinden parlamentoya girerek sosyal liberal çizginin dikkat çeken bir sesi oldu.
Mecliste sosyal güvenlik, emeklilik reformu ve adalet politikaları üzerine öneriler verdi. Dönemin “Finansal Sistem Araştırma Komisyonu”nda yer aldı. Çalışmaları, özellikle kadınların istihdamda güçlenmesi ve sosyal yardımların daha adil hale getirilmesi yönündeydi.
Milletvekilliğinden sonra kamu yönetimi sahnesinde yıldızı parladı. Önce Wassenaar Belediyesi’nde başkan yardımcısı (wethouder) oldu, ardından Amersfoort Belediyesi’nde aynı görevi sürdürdü. Bugün ise Hollanda’nın Tüketicileri Koruma Kurumu (Autoriteit Consument & Markt) başkanı olarak ülke çapında etkili bir makamda bulunuyor.
SADET KARABULUT – SP (2006–2021)
Aslen Dersimli bir ailenin çocuğu olan Sadet Karabulut, Hollanda’nın Dordrecht kentinde doğdu. Babası 1960’larda Hollanda’ya işçi olarak gelen ilk kuşaktan. Karabulut, Amsterdam Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimi aldıktan sonra sendikacılığa yöneldi ve Sosyalist Parti (SP) saflarında siyasete atıldı.
2006 yılında parlamentoya girdiğinde, Hollanda siyasetinde sınıfsal eşitsizlik ve toplumsal adalet konularını açık bir dille gündeme taşıdı. Sosyal yardımların güçlendirilmesi, düşük gelirli ailelerin korunması ve genç işsizliğin azaltılması konularında onlarca önerge verdi. 2018’de Irak’ın Hawija kentindeki bombardımanda ölen sivillerin hesabını sormasıyla ulusal çapta ses getirdi.
Kürt kökenli, Alevi inançlı olduğunu açıklayan Karabulut, inanç özgürlüğü konusunda da örnek bir duruş sergiledi. 2021’de siyaseti bıraktıktan sonra çeşitli sivil toplum kuruluşlarında danışmanlık yapıyor, yazılar yazıyor ve sosyal politikalarda aktif bir yorumcu olarak varlığını sürdürüyor.
Adana doğumlu Nevin Özütok, 1970’lerde ailesiyle birlikte Hollanda’ya geldi. Eğitimini tamamladıktan sonra sendikal alanda ve Amsterdam belediyesinde uzun süre çalıştı. GroenLinks partisinden seçilerek parlamentoya giren Özütok, demokrasi, kamu yönetimi ve işçi hakları konularında uzmanlaşmış bir siyasetçidir.
Parlamentoda kamu çalışanlarının koşullarını iyileştirmeye yönelik girişimleriyle tanındı. “Devlet, yalnızca vatandaşlardan değil, çalışanlarından da adaletle sorumludur” sözü, dönemin kamu personeli reformu tartışmalarında sıkça anıldı.
2021’de milletvekilliğini bıraktıktan sonra, 2024’te Beverwijk Belediyesi’nde Başkan Yardımcılığı (Wethouder) görevine getirildi. Bugün hâlâ yerel yönetim alanında etkin, GroenLinks çizgisinde çalışmalarına devam ediyor.
METİN ÇELİK – PvdA (2010–2012)
Gölcük doğumlu Metin Çelik, genç yaşta Hollanda’ya göç eden bir ailenin ferdi. Rotterdam’da polis olarak görev yaparken siyasete adım attı. 2010’da PvdA listesinden parlamentoya seçildi.
Milletvekilliği döneminde eğitim, gençlik ve entegrasyon politikaları üzerine yoğunlaştı. Okul devamsızlığı, öğretmen kalitesi ve göçmen çocukların fırsat eşitliği konularında önemli önergeler sundu. Hollanda’da polis kökenli ilk Türkiyeli milletvekili olarak dikkat çekti.
2014’te PvdA’dan ayrılarak Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk ile birlikte DENK Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. 2019’dan bu yana Güney Hollanda Eyalet Meclisi DENK Grup Başkanı olarak görev yapıyor. Ayrıca eyalet düzeyinde “Güvenlik ve Eğitim Komisyonu”nda aktif bir rol sürdürüyor.
KEKLİK YÜCEL – PvdA (2010 [kısa], 2012–2017)
Konya’nın Cevizli kasabasında doğan Keklik Yücel, Hollanda’da büyüyüp eğitimini tamamladıktan sonra Deventer Belediyesi’nde siyaset sahnesine çıktı. 2010’da kısa süreliğine, ardından 2012’de kalıcı olarak parlamentoya girdi.
Yücel, özellikle kadın hakları, LGBTI+ eşitliği, toplumsal cinsiyet adaleti ve istihdam konularındaki önergeleriyle tanındı. “Emansipasyon yalnızca kadınlar için değil, toplumun tümü için bir kazanımdır” diyerek parlamentoda dikkat çekici konuşmalar yaptı.
Görev süresince ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı verdiği mücadeleyle sivil toplumun takdirini kazandı. 2017’de siyaseti bıraktıktan sonra, çeşitli kamu kurumlarında danışmanlık ve toplumsal projelerde aktif görevler üstlendi.
TUNAHAN KUZU – PvdA → DENK (2012–2023)
Tunahan Kuzu, Netenyahu’nun Hollanda’yı ziyareti sırasında uzattığı eli havada bırakmış ve tüm dikkatleri üzerine çekmişti.
İstanbul doğumlu Tunahan Kuzu, Leiden Üniversitesi mezunu bir kamu yöneticisidir. 2012’de PvdA’dan parlamentoya seçildi, ancak 2014’te partisiyle fikir ayrılığına düşerek Selçuk Öztürk’le birlikte DENK Partisi’ni kurdu.
Kuzu, Hollanda siyasetinde İslamofobi, ayrımcılık, entegrasyon politikaları ve sosyal adalet başlıklarında öne çıktı. “DENK, Hollanda’daki göçmenlerin sesi olacaktır” sözü, partinin manifestosu hâline geldi. Parlamentoda azınlık hakları, ayrımcılıkla mücadele ve dış politika konularında yüzlerce soru ve önerge sundu.
Hollanda siyasetinde göçmen kökenli en tanınmış isimlerden biri olmayı sürdürüyor.
SELÇUK ÖZTÜRK – PvdA → DENK (2012–2021)
Kayseri doğumlu Selçuk Öztürk, 1990’lı yıllarda Roermond’da yerel siyasete atıldı. 2012’de PvdA’dan parlamentoya seçildi; 2014’te Tunahan Kuzu ile birlikte PvdA’dan ayrılarak DENK Partisi’nin Kurucu Başkanı oldu. oldu. Partinin adını da tespit eden kişi de kendisiydi.
Parlamentoda istihdam, ekonomi ve sosyal güvenlik alanlarında etkili oldu. “Eşit işe eşit ücret” önergesiyle göçmen kökenli işçilerin haklarını savundu. Ayrıca sağlık sektöründe ayrımcılıkla mücadeleye ilişkin önemli parlamento soruları yöneltti.
Siyaseti bıraktıktan sonra özellikle sosyal girişimcilik ve vakıf çalışmaları alanında faal. Hâlen Limburg bölgesinde iş dünyası ve göçmen sivil toplum kuruluşları arasında köprü rolü üstleniyor.
SULTAN GÜNAL-GEZER – PvdA (2012–2017)
Hatay’ın Antakya kentinde doğan Sultan Günal-Gezer, çocuk yaşta Hollanda’ya göç etti. Uden kentinde belediye meclisi üyeliğiyle başlayan siyasi kariyerini, 2012’de PvdA listesinden parlamentoya girerek sürdürdü.
Günal-Gezer, Hollanda ordusunun yurt dışı operasyonları, deniz güvenliği ve korsanlıkla mücadele konularında aktif oldu. Özellikle kadın askerlerin statüsü, asker ailelerinin sosyal hakları ve uluslararası barış görevleri hakkında sunduğu önergelerle dikkat çekti.
Milletvekilliği sonrası Hollanda kamu kurumlarında danışmanlık görevleri üstlendi. Bugün yerel yönetim ve sosyal hizmet projelerinde görev almayı sürdürüyor.
YASEMİN ÇEGEREK – PvdA (2013–2017)
Enschede doğumlu Yasemin Çegerek, Türkiye kökenli bir işçi ailesinin kızı. Eğitimini tamamladıktan sonra Gelderland Eyalet Meclisi’nde siyaset yaptı. 2013’te PvdA’dan parlamentoya girerek çevre ve altyapı konularında sözcülük üstlendi.
Çevre, enerji verimliliği ve döngüsel ekonomi üzerine verdiği önergelerle dikkat çekti. “Doğa, yalnızca korunması gereken değil; yeniden kazanılması gereken bir değerdir” sözü, Yeşil Dönüşüm tartışmalarında sıkça anıldı.
Milletvekilliğinden sonra Heerde Belediyesi Başkan Yardımcılığı (Wethouder) görevine getirildi ve hâlen bu görevini sürdürüyor. Çevre politikalarında yerel düzeyde etkili bir isim.
ZİHNİ ÖZDİL – GROENLINKS (2017–2019)
Nevşehir’in Kozaklı ilçesinde doğan Zihni Özdil, Rotterdam Erasmus Üniversitesi’nde tarih eğitimi aldı ve akademisyen olarak tanındı. 2017’de GroenLinks listesinden parlamentoya girdi.
Meclisteki kısa döneminde yükseköğretim, emek piyasası ve sosyal eşitlik konularında öneriler sundu. “Eşit fırsat, sadece eğitimle değil, sistemle mümkündür” diyerek Hollanda’daki göçmen gençlerin eğitimde yaşadığı zorlukları gündeme getirdi.
2019’da parti içi fikir ayrılıkları nedeniyle GroenLinks’ten ayrıldı. Siyasetten sonra yazarlık ve yorumculuk yapmaya başladı. Bugün bağımsız bir yazar ve düşünce insanı olarak Hollanda medyasında yer buluyor.
CEM LAÇİN – SP (2017–2021)
Türkiyeli işçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Cem Laçin, küçük yaşlardan itibaren emek hareketiyle iç içe büyüdü. Uzun yıllar FNV Sendikası bünyesinde görev yaptıktan sonra, Sosyalist Parti’den parlamentoya girdi.
Ulaştırma, iş güvenliği ve çalışan sağlığı konularında aktif çalıştı. Özellikle demiryolu çalışanlarının koşullarına ilişkin verdiği önergeler ve kimyasal maddeye maruz kalan işçilerin hakları üzerine yaptığı konuşmalar geniş yankı uyandırdı.
2021 seçimlerinde meclis dışında kaldı. Şimdilerde işçi hakları üzerine sivil toplum projelerinde görev alıyor.
MAHİR ALKAYA – SP (2018–2023)
Amsterdam doğumlu Mahir Alkaya, endüstriyel tasarım eğitimi aldı. 2018’de SP’den parlamentoya girdiğinde Hollanda basınında “teknolojiye kafa yoran sosyalist” olarak tanındı.
Finans ve vergilendirme alanında yaptığı çalışmalarla dikkat çekti. Kripto paralar, dijital finansal sistemler ve gelir eşitsizliği konularında çok sayıda önerge sundu. 2020’de hazırladığı “Eşit Vergi, Adil Sistem” başlıklı girişimiyle büyük destek kazandı.
2023’te aktif siyaseti bıraktı. Şu anda mühendislik ve teknoloji danışmanlığı yapıyor; finansal etik üzerine konferanslarda konuşmalar veriyor.
DİLAN YEŞİLGÖZ-ZEGERİUS – VVD (2017–2021, 2023 )
Dilan Yeşilgöz, çalışma odasında, duvara asılı ninesinin kalaşnikoflu fotoğrafı ile…
Ankara doğumlu Dilan Yeşilgöz, çocuk yaşta ailesiyle Hollanda’ya sığındı. Politikaya Amsterdam Belediye Meclisi’nde başladı, ardından VVD’den parlamentoya girdi.
Mecliste adalet, güvenlik ve organize suçla mücadele konularında çalışmalar yaptı.
2022’de Adalet ve Güvenlik Bakanı, 2023’te ise VVD’nin siyasi lideri oldu.
Yeşilgöz, görevi devraldığı Mark Rutte’nin elde ettiği milletvekili sayısının düşmesine neden oldu.
Yeşilgöz, kendisinden ‘Türk kökenli’ diye söz edenlere karşı çıkıyor ve “Ben hiç bir zaman Türk olmadım ve Türk pasaportu taşımadım” diyor.
HÜLYA KAT – D66 (2021–2023)
Amsterdam doğumlu Hülya Kat, siyaset bilimi eğitiminin ardından D66 partisinde yükseldi. 2021’de parlamentoya girdi.
Sosyal adalet, borç yönetimi, çocuk yardımları (toeslagenaffaire) ve adalet reformu konularında etkili oldu. “Bir hata, devletin değil; devlet adına yanlış yapan sistemin hatasıdır” diyerek vatandaş odaklı reform çağrısında bulundu.
2023’te görevini devrettikten sonra hukuk ve sosyal politika alanında sivil projelerde yer almaya başladı.
NİLÜFER GÜNDOĞAN – VOLT (2021–2023)
Tunceli doğumlu, Zaza-Alevi kökenli Nilüfer Gündoğan, genç yaşta Hollanda’ya göç etti. 2021’de Volt partisinden seçilerek parlamentoya girdi.
Avrupa Birliği politikaları, eğitim reformu ve kadın hakları konularında aktifti. Ancak 2022’de partisiyle yaşadığı anlaşmazlık sonucu bağımsız milletvekili olarak görevine devam etti.
Milletvekilliği sonrası kamuoyu önünde yaşadığı hukuk süreçlerinden sonra siyasetten çekildi. Bugün bağımsız bir aktivist ve konuşmacı olarak sosyal medya üzerinden çalışmalarını sürdürüyor.
SONGÜL MUTLUER – GL-PvdA (2022 )
Zaanstad’da uzun yıllar belediye başkan yardımcılığı yapan Songül Mutluer, 2022’de GroenLinks-PvdA ortak grubundan parlamentoya girdi.
Kadın cinayetleri, eşitlik politikaları ve emniyet konularında güçlü bir ses oldu. “Bir kadının yaşam hakkı, devletin onurudur” sözleriyle mecliste büyük takdir topladı.
Halen görevine devam eden Mutluer, Hollanda’da kadın politikaları alanında etkili bir isim olarak gösteriliyor.
İSA KAHRAMAN – NSC (2023–2025)
Midyat doğumlu, Süryani/Arami kökenli İsa Kahraman, Hollanda siyasetine 2023’te NSC (Yeni Sosyal Sözleşme) partisiyle adım attı. Daha önce Rijssen-Holten Belediye Meclisi’nde CDA üyesiydi.
Kahraman, Meclis’te dış politika, savunma, dini azınlıklar ve Orta Doğu’daki Hristiyan toplulukların korunması konularında dikkat çekti. Süryani diasporasının sesi olarak tanındı ve soykırımların tanınması, dini özgürlükler ve insani yardım alanlarında önergeler sundu.
Kamuoyunda dürüstlüğü ve kapsayıcı diliyle saygı kazandı. 2025 seçimlerinde listede yer almadı ancak, Hristiyan sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliğini sürdürüyor.
DOĞUKAN ERGİN DENK (2023- DEVAM EDİYOR)
Rotterdam doğumlu Doğukan Ergin, siyaset bilimi eğitimi aldı. Genç yaşta toplumsal eşitlik, eğitimde fırsat adaleti ve ayrımcılıkla mücadele konularında aktif rol üstlendi. DENK Partisi’nin gençlik kanadında görev yaptıktan sonra, 2023 seçimlerinde milletvekili olarak Hollanda Temsilciler Meclisi’ne girdi. Parlamentoda özellikle gençlerin istihdamı, göçmen kökenli vatandaşların temsil hakkı ve eğitimde ayrımcılıkla mücadele gibi konularda dikkat çeken konuşmalar yaptı. Hollanda’daki Türk toplumunun sorunlarını yapıcı bir dille gündeme taşıyan Ergin, aynı zamanda sürdürülebilir kalkınma ve sosyal adalet politikaları üzerinde de çalışmalar yürütüyor.