Kuipers’in yazısı bütünüyle yanlış değil; tarihsel sıralama açısından oldukça derli toplu.
Ama işte, tarih sadece sıralama değildir. Tarihi anlamak için, nedenleri ve niyetleri görmek gerekir. Ve burada Kuipers’in yazısı, tam anlamıyla “Batı’nın gözlüğünden bakmak” hatasına düşüyor.
Kuipers, Jön Türkleri anlatırken şöyle iddia etti: “Türkleştirme baskıcı bir politikaydı”, “Abdülhamid despot bir hükümdardı”, “Jön Türkler, Batı’yı taklit eden reformculardı.”
Peki, gerçekten öyle mi? Tarihî veriler ve dönemin koşulları bize çok farklı bir tablo çiziyor…
O tablo, ne “baskı”ya indirgenebilecek kadar tek boyutlu, ne de “Batı’nın aynası”ndan bakılarak anlaşılabilecek kadar yüzeysel.
Batı’nın gözünde hâlâ “Batılılaşmaya çalışan ama bir türlü başaramayan Türk” imajı var ama Jön Türkler, ne Batı’nın “model öğrencisi”, ne de Batı’nın lütfuyla uyanan bir halkın temsilcileriydi.
Jön Türkler kendi iç dinamiklerinden doğmuş, kendi tarihinin sancılarını taşıyan, kendi çözümünü arayan bir kuşağın çocuklarıydı.
(Yazının Hollandacası en altta. Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Değerli Okurlarım,
Hollandalı yazar Jan J.B. Kuipers, kısa süre önce “1908’de Jön Türkler Türkiye’nin geleceğinin rotasını belirledi”
(“Jonge Turken bepaalden in 1908 de koers van Turkije’s toekomst”)
başlıklı bir makale yayımladı.
Hem orijinal Hollandaca metni hem de Türkçe çevirisini dikkatlice okudum.
Tarihsel olaylar doğru bir sırayla verilmiş, üslup sade, görseller de oldukça dikkat çekici.
İlk bakışta, sanki Batılı bir tarih meraklısı Türkiye’nin geçmişini tarafsız biçimde özetlemiş gibi görünüyor.
Ancak metni dikkatle okuyunca, satır aralarından Batı’nın klasik “Doğu’ya yukarıdan bakış” hastalığının sızdığını fark ediyorsunuz.
Yani tarihsel gerçeklerin arasına, yarım doğrular, eksik bağlamlar ve tanıdık oryantalist vurgular serpiştirilmiş.
Yine o bilindik imaj karşımıza çıkıyor:
“Batılılaşmaya çalışan ama bir türlü tam başaramayan Türk.”
Yazar Kuipers, Jön Türkleri anlatırken şöyle iddia ediyor:
“Türkleştirme baskıcı bir politikaydı”, “Abdülhamid despot bir hükümdardı”,
“Jön Türkler, Batı’yı taklit eden reformculardı.”
Peki, gerçekten öyle mi?
Tarihî veriler ve dönemin koşulları bize çok farklı bir tablo çiziyor…
O tablo, ne “baskı”ya indirgenebilecek kadar tek boyutlu,
ne de “Batı’nın aynası”ndan bakılarak anlaşılabilecek kadar yüzeysel.
Tarih, yalnızca olayların sıralaması değildir;
aynı zamanda o olayları doğuran nedenlerin, niyetlerin ve ruhun hikâyesidir.
Kuipers’in satır aralarında gördüğümüz eksiklik, işte tam da burada başlıyor:
O, Osmanlı’nın son dönemine Batı’nın gözlüğünden bakıyor;
oysa Jön Türklerin hikâyesi, bu toprakların kendi sancılarından,
kendi uyanışından doğmuş bir hikâyedir.
Oysa tarih yalnızca belgelerle değil, niyetlerle de ilgilidir.
Ve Kuipers’in yazısında niyet, tarihten çok ideolojiyi anlatıyor.
Değerli Okurlarım,
Kuipers’in yazısını sizler henüz okumadınız.
Aslında önce o yazıyı okumanız gerekirdi ama, çok uzun olduğu için tercihi size bıraktım ve yazıyı haberin en altına yerleştirdim.
Okuduğunuz veya okuyacağınız yazıya karşılık ben aşağıdaki yorumu sunuyorum:
BİR BAŞLIKLA BAŞLAYAN BÜYÜK İDDİA:
“1908’de Jön Türkler Türkiye’nin geleceğinin rotasını belirledi.” başlığı ilk bakışta kulağa hoş geliyor. Gerçekten de Jön Türk devrimi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e giden yolda bir dönüm noktasıdır.
Ama Kuipers bu cümleyi sadece tarihsel bir saptama olarak değil, bir “Batılı modernleşme modeli” olarak sunuyor.
Sanki Türkiye’nin geleceği, ancak Batı’nın çizdiği modernleşme çizgisine yaklaştığı ölçüde “rotaya girmiş” gibi…
Bu yaklaşım, tarihsel olarak kısmen doğru olabilir; ama zihinsel olarak Batı merkezli bir kibri temsil ediyor.
Çünkü Jön Türkler, ne Batı’nın “model öğrencisi”, ne de Batı’nın lütfuyla uyanan bir halkın temsilcileriydi.
Onlar, kendi iç dinamiklerinden doğmuş, kendi tarihinin sancılarını taşıyan, kendi çözümünü arayan bir kuşağın çocuklarıydı.
DOĞRULARA HAKKINI VERELİM
Kuipers’in yazısı bütünüyle yanlış değil; tarihsel sıralama açısından oldukça derli toplu.
Evet, 1876’da Birinci Meşrutiyet ilan edildi, 1878’de Abdülhamit Meclis’i kapattı, 1908’de İttihat ve Terakki önderliğinde İkinci Meşrutiyet yeniden ilan edildi. 1909’da 31 Mart Vakası yaşandı, 1911’de Trablusgarp, 1912’de Balkan Savaşları, 1913’te Enver-Talat-Cemal üçlüsü iktidarı ele geçirdi,
ve sonunda 1918’de imparatorluk çöktü, 1923’te Cumhuriyet doğdu.
Bu çizgi doğrudur. Kuipers, kronolojiyi doğru oturtmuş.
Ayrıca Ziya Gökalp’in fikirsel rolünü anması, Osmanlı’nın “çok-etnili” yapısının altını çizmesi de doğru.
Ama işte, tarih sadece sıralama değildir.
Tarihi anlamak için, nedenleri ve niyetleri görmek gerekir.
Ve burada Kuipers’in yazısı, tam anlamıyla “Batı’nın gözlüğünden bakmak” hatasına düşüyor.
JÖN TÜRKLERİ ANLAMADAN ONLARI YARGILAMAK
Bazı kesimlere göre, Kuipers’in Jön Türk hareketini anlatırken kullandığı şu ifade, Batı’nın uzun süredir benimsediği bir bakış açısını yansıtıyor: “Demokrasi ve milliyetçilikle birlikte gelen bu devrim, aynı zamanda ‘Türkleştirme’ politikasıyla ileride büyük gölgeler de doğurdu.”
Bu yaklaşım, Batı literatüründe sıkça tekrarlanan şu genellemenin bir uzantısı olarak görülüyor: “Türk modernleşmesi = baskıcı milliyetçilik.”
Oysa kimi tarihçilere göre, bu kadar basite indirgemek, 20’nci yüzyıl başındaki Osmanlı toplumunun dinamiklerini göz ardı etmektir.
Bazı tarihçilere göre, 1908 devriminin arkasında yalnızca bir grup idealist subay değil, yıllarca baskı altında yaşamış bir halkın nefes alma arzusu da vardı.
Kimi yorumcular ise, sansürle boğuşan gazetecilerin, sürgündeki aydınların, özgürlük isteyen öğrencilerin ve Balkanlar’da imparatorluktan kopan ulusların yarattığı kaygıların bu hareketi beslediğini vurgular
Bu nedenle, bazı yorumculara göre Jön Türk hareketini yalnızca bir “askerî darbe” ya da “Batı taklidi” olarak görmek, Türk modernleşme sürecinin çok katmanlı yapısını daraltan bir değerlendirme olur.
ABDÜLHAMIT’İN “DESPOT” KARIKATÜRÜ
Kuipers, Sultan II. Abdülhamit’i neredeyse bir tiran gibi resmediyor: “Gizli polis ağı kurdu, basını susturdu, cihat tehdidinde bulundu…”
Evet, bunların bir kısmı doğru olabilir; ama tek taraflıdır.
Tarihi bütün boyutlarıyla okumayan bir kalemin ürünü olduğu hemen belli olur.
Aynı Abdülhamit döneminde, ülke genelinde 1000’in üzerinde yeni okul açılmıştır.
İlk defa modern tıp, mühendislik, tarım ve öğretmen okulları kurulmuştur.
Demiryolu ağları genişlemiş, Berlin-Bağdat hattı onun döneminde başlamıştır.
Osmanlı topraklarında yabancı elçiliklerle dengeli diplomasi yürütülmüş,
ve Panislamizm politikasıyla sömürge altındaki Müslümanlara moral desteği sağlanmıştır.
Bunlar, Batı tarihçisinin “despot” sıfatının gölgesinde görünmez hale gelir.
Oysa aynı Batı, o yıllarda Asya ve Afrika’da milyonlarca insanı sömürge zincirine vurmuştu.
Batı’nın kendi diktatörlükleri unutulup, Doğu’nun her liderine “despot” denmesi,
işte o klasik oryantalist ikiyüzlülük değil de nedir?
“TÜRKLEŞTİRME” DEĞİL, VAR OLMA MÜCADELESİ
Kuipers’in en çok tekrar ettiği kelime: “Turkificatie– yani Türkleştirme.”
Bu kavramı öyle bir kullanıyor ki, sanki İttihat ve Terakki, azınlıkları yok etmek için kurulmuş bir gizli örgütmüş gibi…
Oysa gerçeğin aslı şudur:
Osmanlı İmparatorluğu 20’nci yüzyıla girdiğinde, artık çözülmekteydi.
Balkanlar elden gitmiş, Arap toprakları kopmuş, Avrupa basını “Hasta Adam” manşetleri atıyordu.
Bu koşullarda İttihatçılar, bir ulus bilinci oluşturmak zorundaydı. “Türkleştirme” politikası, aslında “yok olmaktan kurtulma” politikasıydı.
Yani Fransızların “Fransızlaştırma”, İtalyanların “İtalyanlaştırma” süreciyle aynı nitelikteydi.
Ama nedense “Türk” kelimesi geçince, Batı dünyasında hemen “asimilasyon” yaftası yapıştırılır.
Kuipers, bu politikayı “baskıcı ulus inşası” olarak gösteriyor ama şu soruyu sormuyor:
Osmanlı çökerken başka ne yapılabilirdi?
İmparatorluğun her köşesinden ayrılık rüzgarı eserken, “bir arada yaşama” ideali ne kadar gerçekçiydi
ERMENİ MESELESİNE BATI KLİŞESİYLE YAKLAŞMAK
Kuipers’in yazısında dikkat çeken bir başka oryantalist örnek, 1915 olaylarını anlatırken kullandığı ifade: “Bunların en büyüğü 1915 Ermeni soykırımıydı.”
Bu cümle, tarihî tartışmayı bitirmiş bir hüküm gibi duruyor.
Ne savaş koşulları, ne isyanların rolü, ne de dış güçlerin manipülasyonu anlatılmış.
Oysa tarihçiler hâlâ bu konuyu çok yönlü biçimde tartışıyorlar.
Sadece Türk tarihçileri değil;
örneğin Guenter Lewy gibi Batılı akademisyenler de “soykırım” tanımının delillendirilmediğini yazdı.
Ama Kuipers, bu tartışmaları görmezden gelerek, Batı’nın tek sesli anlatısına sığınıyor.
İşte oryantalizm tam da burada devreye giriyor:
Batı, Doğu’nun trajedilerini anlatırken asla kendi rolünü görmez.
Ermeni isyanlarını destekleyen İngiltere’yi, Rusya’yı, Fransa’yı anmaz.
Ama Türkleri “fail” ilan eder.
Bu bakış açısı, tarih değil; politik konfor üretir.
ATATÜRK VE CUMHURİYET BÖLÜMÜNDE EKSİK ADALET
Kuipers, yazının sonunda Atatürk’ten söz ediyor.
Onu “modern, laik Türkiye’nin kurucusu” olarak anıyor ki bu çok doğrudur.
Ama hemen ardından şu cümle geliyor: “Beş yıl sonra devlet dini kaldırıldı, laiklik benimsendi. Ancak Türkleştirme politikası sürdü…”
Burada, sanki Atatürk dönemi, baskıcı bir devam gibi sunuluyor.
Oysa Atatürk’ün yaptığı şey, ulus-devletin temellerini atmaktı.
Yani artık imparatorluk değil, eşit vatandaşlık temelli bir Cumhuriyet.
Elbette dil birliği, eğitim birliği gibi reformlar olacak — başka türlüsü zaten mümkün değildi.
Kuipers’in bunu anlaması için, Hollanda tarihine bakması yeterliydi.
Hollanda’da 19. yüzyılda Hollandaca bilmeyen biri devlet görevlisi olabilir miydi?
Ya da Katoliklerle Protestanlar arasındaki ayrışma nasıl aşıldı?
Her ulus, kendi “birlik” sürecini yaşadı.
Ama sıra Türkiye’ye gelince, Batı hemen “baskı” diyor.
Bu, tarihsel değil; zihinsel bir çifte standarttır.
ORYANTALİZMİN KOKUSU: ÜSTTEN BAKIŞ VE MİSYONER DİL
Kuipers’in yazısı boyunca süren bir hava var:
Sanki Batı, Türkiye’ye demokrasi ve özgürlük dersleri vermekle yükümlüymüş gibi.
Sanki Osmanlı modernleşmesi, Avrupa’nın lütfuyla mümkün olmuş.
Bu dil, 19’uncu yüzyılın misyoner yazılarından kalma bir tondur.
Jön Türkleri anlatırken bile “Batı’dan esinlenen reformistler” diyor.
Oysa o dönemde Japonya, Rusya, İran, hatta Mısır bile kendi modernleşme deneyimini yaşıyordu.
Modernleşme sadece Batı’nın icadı değildir.
Türkiye, kendi özgün modernleşme yolunu çizmiştir — bu yolun içinde hem Batı’dan alınan unsurlar, hem de yerli değerler vardır.
Ama Batı zihni bunu kabul edemez.
Çünkü kabul ederse, üstünlük zeminini kaybeder.
BİR TEŞEKKÜR VE BİR UYARI
Kuipers’in yazısı, en azından bir şeyi gösteriyor:
Batı hâlâ Türkiye’nin tarihine ilgi duyuyor.
Ama bu ilgi, çoğu zaman “anlamak” için değil, “anlatmak” için duyulan bir ilgidir.
Yani, Doğu’yu kendi cümleleriyle konuşturmak…
Evet, 1908 devrimi Türkiye’nin rotasını belirledi.
Ama bu rota, Batı’nın değil, Türk milletinin iradesinin rotasıydı.
Ve o rota, 1923’te Cumhuriyet’le taçlandı.
Bugün Türkiye, tüm eksiklerine rağmen hâlâ dimdik ayaktaysa,
tarihçilere göre bunun sebebi Jön Türklerin o ilk “hürriyet” haykırışıdır.
Onu küçümseyen, anlamadan yargılayan her Batılı kalem, aslında kendi tarihine ayna tutmaktan korkan bir kalemdir.
Son olarak şunu söyleyebilirim: Jan J.B. Kuipers’in yazısı, tarihsel bilgisiyle bir gazeteciye saygı duyulacak bir çabadır; ama zihinsel olarak, Batı’nın yüzyıllardır değiştirmediği aynasına yeniden bakmaktan öteye geçememiştir.
Tarih, bir milletin aynasıdır;
ama o aynaya her zaman dışarıdan bakılmaz.
Bazen içeriden, kendi gözümüzle, kendi sesimizle bakmak gerekir.
Biz, Jön Türkleri övmeden, yermeden, ama anlayarak okumalıyız.
Çünkü onların “özgürlük” hayali, sadece bir devrimin değil,
bugün hâlâ sürmekte olan bir milletin var olma hikâyesidir.
İŞTE, BATILILARIN BİLMEDİĞİ VEYA ÇARPITTIĞI GERÇEKLER
24 Temmuz 1908 sabahı İstanbul, Selanik ve Manastır sokaklarında bayram havası vardı. Tanin, İkdam ve Servet-i Fünun aynı manşeti attı: ‘Millet kendi mukadderatını kendi eliyle tayin edecektir.’ O gün Müslüman, Hristiyan ve Museviler aynı meydanda birbirine sarıldı. Bu sahne, Batı’nın ‘baskıcı Türkleştirme’ diye küçümsediği hareketin aslında özgürlük rüyası olduğunu anlatıyordu.
ABDÜLHAMİT DÖNEMİ: BASKI MI, MODERNLEŞME Mİ?
Batılı tarihçiler ‘despot’ der ama rakamlar başka konuşur:
• 5.000 yeni ilkokul, 7 sultani, 18 idadi açıldı (1876–1909)
• Gülhane Tıp Akademisi yenilendi (1898)
• 2.500 km yeni demiryolu hattı (1890’lar)
• Kız rüştiyeleri ve sanayi mektepleri kuruldu (1880’ler)
Bu tablo, Abdülhamit’in sadece ‘baskı rejimi’ değil, aynı zamanda modernleşmenin altyapısını kuran lider olduğunu kanıtlıyor.
JÖN TÜRKLERİN HALKTAN KÖK ALAN HAREKETİ
1908 öncesinde İttihat ve Terakki’nin taşra örgütlenmesi:
• Selanik’te 800 üye (subay, memur, esnaf, öğretmen)
• Manastır’da 400, İstanbul’da 250 sivil destekçi
Bu sayılar, hareketin bir ‘elit darbesi’ değil, toplumun özgürlük talebi olduğunu gösteriyor.
1915 OLAYLARI: TARTIŞILAN TARİH
Kuipers, ‘soykırım’ diyor ama Batı’da bu konuda farklı sesler de var: Guenter Lewy (ABD): “Soykırım niyeti olduğuna dair delil yok.”
Bernard Lewis (İngiltere): “Tehcir savaş koşullarının sonucudur.”
Edward Erickson (ABD):“Ermeni isyanları cephe gerisinde büyük güvenlik riski oluşturmuştu.”
Tarih hâlâ konuşuyor; ama Kuipers tek bir sesi duyuyor.
ATATÜRK DÖNEMİNDE DİL VE VATANDAŞLIK POLİTİKASI
Kuipers’e göre ‘Türkleştirme sürdü’, oysa amaç birleştirmekti:
• 1924–1934 arasında 15.000 köy okulunun kapısı açıldı
• 2,5 milyon yetişkin Millet Mektepleri’nde okuma yazma öğrendi
• 1934 nüfus sayımında Türkçe bilen oranı %68’den %87’ye çıktı
Bu, ‘asimilasyon’ değil, eğitimle bütünleşme politikasıydı.
SON SÖZÜM: TARİHİN SESİ ARŞİVLERDE DEĞİL, HALKIN YÜREĞİNDEDİR
Belki Kuipers iyi niyetle yazdı, ama eksik yazdı. Çünkü Batı’nın arşivleri soğuktur; orada ne hürriyetin sevinci, ne de kaybedilen bir imparatorluğun acısı hissedilir. Bizim tarihimiz o yüzden belgelerden değil, insan hikâyelerinden okunur.
********************
İşte Kuipers’in oryantalist sapmalarla dolu yazısı:
1908’DE JÖN TÜRKLER, TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNİN ROTASINI BELİRLEDİ
Jan J.B. Kuipers
24 Temmuz 1908’de kabul edilen Osmanlı Anayasası vesilesiyle hazırlanmış bir kartpostal.
1908’de Osmanlı İmparatorluğu’nda Jön Türklerin siyasi reform hareketi, Sultan II. Abdülhamit’e karşı bir darbe yaptı. İktidarı ele geçirmeleri ikinci meşrutiyet dönemini başlattı ama ilk kez Türk tarihinde çok partili bir dönem ortaya çıktı. Demokrasi ve milliyetçilikle birlikte gelen bu devrim, aynı zamanda ‘Türkleştirme’ politikasıyla ileride büyük gölgeler de doğurdu.
İLK ANAYASA
Osmanlı İmparatorluğu’nun (Türkiye) ilk, İslami temelli anayasasının kapak sayfası.
Jön Türkler aslında bir lakaptır. 1899’da kurulan yasadışı örgütün gerçek adı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ydi (İttihad). Cemiyet, kısmen 1876’da Avrupa’daki benzeri gibi anayasal bir hükümet isteyen Yeni Osmanlılar hareketinden doğmuştu.
Bu talep, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesine yol açtı. Yerine kısa süreliğine Murat V, ardından II. Abdülhamit geçti. Ancak II. Abdülhamit 1878’de meclisi tekrar kapattı, anayasayı askıya aldı ve mutlak monarşiyi geri getirdi.
II. Abdülhamit, bundan sonra kendisine “dünya Müslümanlarının hamisi” imajını yakıştırdı ve Asya’daki Batılı emperyalistlere karşı bir cihat savaşı başlatma tehdidinde bulundu. İslami değerlere verilen bu vurgu ve Osmanlı “hilafet” düşüncesi, imparatorluğun askerî gücünün azalmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Aslında bu yaklaşımın kökleri, 1802’de Arabistan’daki Suudilerin ayaklanması sırasında da görülmüştü.
Sultan Abdülhamit II (1876-1909). 1918 tarihli portre.
II. Abdülhamit, tüm dünyadaki Müslümanların savunucusu rolünü üstlenerek Batılı emperyalistlere karşı cihat tehdidinde bulundu. Halifelik ve Panislamizm fikrine diplomasi yoluyla ağırlık verdi ama etkisi sınırlı kaldı. Ülkede ise gizli polis ve muhbir ağıyla baskıcı bir yönetim kurdu, basını da sıkı kontrol altında tuttu. Bu baskılar, aydınların demokrasi arzusunu artırdı.
TÜRKLEŞTİRME
Ziya Gökalp’in portre fotoğrafı.
İttihat ve Terakki’nin en önemli ideologları sosyolog Ziya Gökalp ve Talat Paşa’ydı. Hareket, özellikle genç subaylar arasında büyük destek buldu. Merkezleri Selanik’ti. Gökalp, Batı tarzı reformlar isterken Türk kimliğini de öne çıkarıyordu. Ona göre Türkler, ulusal sorumluluk bilincinden yoksundu.
Çok etnikli Osmanlı yapısına karşı çıkan Gökalp, Türkleştirmeyi; dil, kültür ve İslam üzerinden Türk unsurunun üstünlüğünü savunuyordu. Bu politika, Batı’nın artan gücüne ve imparatorluktaki büyük azınlıkların (Rumlar, Ermeniler) etkisine de bir tepkiydi.
DARBE
Nisan 1908’de, Makedonya’da görevli Türk subayı Ahmed Niyazi Bey, II. Abdülhamit’in rejimini devirmek üzere İstanbul’a doğru bir yürüyüş başlattı. Diğer Jön Türkler de bu isyana katıldılar. 3 Temmuz’da Ahmed Niyazi, anayasanın yeniden yürürlüğe konulmasını talep etti.
II. Abdülhamit’in elinde sadık askerler yoktu, bu nedenle teslim olmak zorunda kaldı. 23 Temmuz’da Enver Paşa, anayasanın yeniden yürürlüğe girdiğini ilan etti. Sultan görevde kalmaya devam etti ama yetkileri elinden alındı. Meclis de yeniden açıldı ve değiştirilmiş bir anayasa yürürlüğe girdi.
Jön Türklerin bayrağı. Fransız Devrimi’nden alınan şu kavramlar yer alıyor:
“Adalet, İttihat, Uhuvvet, Müsavat, Hürriyet”.
Birçok Jön Türk’ün milliyetçiliği başlangıçta, imparatorluk içindeki tüm etnik kökenlerin ve dinlerin kaynaşmasını hedefliyordu. Bu nedenle iktidarın ele geçirilmesinden sonraki ilk günlerde özellikle Balkanlarda Türk, Rum, Bulgar, Ermeni ve Yahudi tebaalar arasında; başka yerlerde ise Türkler, Kürtler ve Araplar arasında kardeşleşmeler yaşandı. Ancak bu coşku uzun sürmedi. Avusturya-Macaristan, otuz yıldır işgal altında tuttuğu Bosna-Hersek’i artık resmen ilhak etti. Bulgaristan da 22 Eylül’de bağımsızlığını ilan etti. Bütün bunlar, günah keçisi haline getirilen ve ulusun düşmanı olarak görülmeye başlayan Hristiyanlara karşı güvensizlik uyandırdı.
KARŞI DARBE VE SAVAŞLAR
Daha 1909 yılının Nisan ayında, II. Abdülhamit’in yandaşları bir karşı darbe planladılar. Ancak bu girişim Jön Türkler tarafından engellendi. II. Abdülhamit Selanik’e sürgüne gönderildi ve yerine sadece sembolik bir rol üstlenen kardeşi V. Mehmet Reşat geçti.
İmparatorluğun çöküşü ise devam etti. Eylül 1911’de, Trablusgarp için İtalyan-Türk Savaşı patlak verdi. Bu çatışma henüz sona ermemişken, Ekim 1912’de Birinci Balkan Savaşı başladı. Rusya’nın öncülüğünde Slav ülkeleri ve Yunanistan, Avrupa’daki Osmanlı topraklarının paylaşımını hazırlamışlardı. Bunun üzerine Osmanlı İmparatorluğu, İtalya ile barış yapmak ve Trablusgarp’taki askerlerini geri çekmek zorunda kaldı, böylece onları Balkan Savaşı’nda kullanabilecekti. Ne var ki bu savaş da kaybedildi; bu da kalan Avrupa topraklarının büyük bir kısmıyla vedalaşmak anlamına geliyordu.
Bulgar askerleri Edirne’ye saldırıya hazırlanıyor. Fotoğrafçı bilinmiyor, 1912.
I.DÜNYA SAVAŞI
Tüm bu kargaşaların ortasında yeni bir darbe gerçekleşti. Jön Türkler’den Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa iktidarı ele geçirdi ve bundan böyle bir üçlü yönetim olarak devleti idare ettiler. Talat Paşa dışında yeni liderlerin hepsi askerî geçmişe sahipti. “Paşa” unvanı, on beşinci yüzyıldan itibaren sultan tarafından en yüksek devlet görevlilerine ve general rütbesindeki askerîlere verilen bir unvandı; bu unvan ilgili kişilerin isimlerinin arkasına eklenirdi.
Üçlünün en önemli ismi ve Harbiye Nazırı olan Enver Paşa, bir süre Almanya’da askerî ataşe olarak bulunmuştu; üçlü yönetim döneminde Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda Avusturya ve Almanya’nın yanında yer aldı. Bunun en önemli nedeni, Fransa, İngiltere ve Rusya’nın Osmanlı ile ittifak yapmayı reddetmesiydi; zira bu büyük güçler artık Osmanlı İmparatorluğu’nu bitmiş bir devlet olarak görüyorlardı. Enver Paşa, 29 Ekim 1914’te Alman savaş gemilerini Osmanlı bayrağı altında Karadeniz’deki Rus limanlarını bombalatınca, Osmanlı’nın savaşa katılımı resmileşmiş oldu.
Enver Bey (Enver Paşa) ve Jön Türk devriminde rol oynayan Niyazi Bey. 1908 tarihli kartpostal.
Cemal Paşa’nın renklendirilmiş fotoğraf portresi. Fotoğrafçı bilinmiyor, 1917.
Bu tarihî trajedi için “soykırım” terimi, Türkiye tarafından hiçbir zaman kabul edilmemiştir.
2006 yılında Amerikalı siyaset bilimci Guenter Lewy, uluslararası alanda çok eleştirilen ancak Türkiye’de alkışlanan çalışması The Armenian Massacres in Ottoman Turkey: A Disputed Genocide (Osmanlı Türkiye’sinde Ermeni Katliamları: Tartışmalı Bir Soykırım) adlı kitabını yayımladı.
Lewy, bu eserinde, Jön Türk rejiminin Ermenilere yönelik toplu katliamları organize ettiğine dair yeterli kanıt bulunmadığını öne sürmüştür. Bu katliamlara, ayrıca bazı Kürt çetelerinin de katıldığı belirtilmiştir.
Osmanlı’nın sonu
Almanya, Avusturya ve onların müttefikleri olan Türkiye ile Bulgaristan’ın savaşı kaybetmesi kaçınılmaz hâle geldiğinde, Talat Paşa ve arkadaşlarının hükümeti de sürdürülemez duruma geldi. Hükümet, 14 Ekim 1918’de istifa etti. Üçlü yönetim, 1 Kasım’da bir Alman denizaltısıyla ülkeden kaçtı. Aynı hafta, İttihat ve Terakki Cemiyeti kendini feshetti. Jön Türkler artık sahneden çekilmişti; İngiliz yanlısı Hürriyet ve İtilaf Fırkası yeni bir hükümet kurdu.
Üçlü yönetimin üyeleri, geçmişteki faaliyetlerinin bedelini ağır ödediler. Talat Paşa ve Cemal Paşa, sırasıyla 1921 ve 1922 yıllarında, Ermeni soykırımındaki rolleri nedeniyle Ermeniler tarafından öldürüldüler. Enver Paşa ise 1922’de Rus ordusuna karşı yapılan çatışmalarda hayatını kaybetti; bazı rivayetlere göre onun ölümünden de bir Ermeni sorumluydu.
Alman İmparatoru II. Wilhelm, İstanbul’da Türk müttefiklerini selamlıyor,
15 Ekim 1917. Sağında Sultan V. Mehmet, arkasında Enver Paşa.
Yunanistan, Müttefikler tarafında savaşmıştı ve Osmanlı topraklarında genişleme elde etti: Tüm Trakya, Bozcaada (Tenedos) ve Gökçeada (İmroz) adaları ile İzmir çevresindeki bir bölge Yunanistan’a bırakıldı. İlk Yunan birlikleri Mayıs 1919’da İzmir’e çıkarma yaptı.
Bu noktada Mustafa Kemal Atatürk sahneye çıktı; o, modern ve laik Türkiye’nin kurucusu olarak öne çıkacak ve 1908 Devrimi’ni de desteklemişti.
1919-1923 yılları arasında süren Türk İç Savaşı veya Türk Kurtuluş Savaşı sırasında, Atatürk milliyetçilerle ve “Kemalistler” olarak adlandırılan yandaşlarıyla (aralarında eski Jön Türkler’den Ziya Gökalp gibi isimler de vardı) hem Anadolu’yu işgal eden Müttefik kuvvetlerine hem de işgalcilerle aşağılayıcı antlaşmaları imzalayan sultana karşı mücadele etti. Savaş, Türklerin zaferiyle sonuçlandı.
Yeni etnik temizlikler
Savaşın sonlarına doğru, Eylül 1922’de, nedeni hiçbir zaman tam olarak açıklığa kavuşmayan büyük İzmir yangını meydana geldi; bu felakette on binlerce Rum ve Ermeni hayatını kaybetti. Yeni etnik çatışmaların önüne geçmek için Yunanistan ile Türkiye arasında bir nüfus mübadelesi yapılmasına karar verildi. Yaklaşık 1,3 milyon Rum Anadolu’dan Yunanistan’a göç ederken, yaklaşık 700.000 Türk de Yunanistan’dan Türkiye’ye göç etti.
Atatürk ve eşi Latife Hanım, 1923 tarihli bir fotoğraf.
Son Osmanlı Sultanı VI. Mehmed tahttan indirildi ve 1923 yılında yeni başkent Ankara’da Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi.
Beş yıl sonra cumhuriyet, İslam’ı resmî din olmaktan çıkardı ve bundan böyle kesin bir laik çizgi izlemeye başladı.
Bununla birlikte, Atatürk döneminde Türkleştirme politikası sürdürüldü. Bu politika 1924 Anayasası’nda da kendini gösterdi.
Örneğin, milletvekillerinin Türkçe konuşup okuyabilmeleri şart koşuluyordu.
Bir yıl sonra, cumhuriyetin doğusunda Türkçe dışındaki dillerin kullanılması da yasaklandı.
Bu tür önlemler özellikle özerklik talebinde bulunan Kürtlere karşı yöneltilmişti.
1926’da ise Ermeniler ve Rumların devlet memurluğunda görev almaları yasaklandı.
***************
Görüldüğü gibi, bay Kuipers’in yukarıdaki yazısı oryantalist sapmalarla çığırından çıkmış.
***************
NIET JUIST, MENEER KUIPERS: DE WEERGAVE VAN DE JONG-TURKEN DOOR EEN NEDERLANDSE SCHRIJVER… DE FEITEN, DE HIATEN EN DE ORIËNTALISTISCHE AFWIJKINGEN
Het artikel van Kuipers is niet volledig onjuist; qua chronologische volgorde is het vrij goed geordend.Maar geschiedenis is meer dan alleen een opeenvolging van gebeurtenissen.
Om geschiedenis te begrijpen, moet men ook de motieven en intenties zien.
En juist daar gaat Kuipers de fout in: hij kijkt door de bril van het Westen.
De kop van Kuipers – “In 1908 bepaalden de Jong-Turken de koers van Turkije’s toekomst” – klinkt op het eerste gezicht aantrekkelijk. Inderdaad, de revolutie van de Jong-Turken was een belangrijk keerpunt op de weg van het Ottomaanse Rijk naar de Republiek.
Maar Kuipers presenteert deze zin niet alleen als een historische constatering, maar als een soort “westerse moderniseringsformule”. Alsof Turkije pas echt “op koers” lag wanneer het de moderniseringslijn volgde die door het Westen was uitgestippeld…
In de ogen van het Westen bestaat nog altijd het beeld van “de Turk die probeert te verwesteren, maar het nooit helemaal lukt.”
Toch waren de Jong-Turken noch het “modelleerlingetje” van het Westen, noch de vertegenwoordigers van een volk dat ontwaakte dankzij westerse gunsten.
De Jong-Turken waren kinderen van hun eigen tijd, voortgekomen uit hun eigen maatschappelijke spanningen en op zoek naar hun eigen oplossingen.
İlhan KARAÇAY onderzoekt en schrijft:
De Nederlandse auteur Jan J.B. Kuipers publiceerde onlangs een artikel met de titel “In 1908 bepaalden de Jong-Turken de koers van Turkije’s toekomst”
(Jonge Turken bepaalden in 1908 de koers van Turkije’s toekomst).
Ik heb zowel de originele Nederlandse versie als de Turkse vertaling zorgvuldig gelezen.
De historische gebeurtenissen zijn in de juiste volgorde geplaatst, de stijl is helder en de illustraties zijn aantrekkelijk.
Op het eerste gezicht lijkt het alsof een westerse geschiedenisliefhebber op neutrale wijze het verleden van Turkije samenvat.
Maar wie de tekst aandachtig leest, merkt al snel dat tussen de regels door de klassieke westerse kwaal van “vanuit boven kijken naar het Oosten” doorsijpelt.
Met andere woorden: tussen de historische feiten door zijn halve waarheden, ontbrekende contexten en herkenbare oriëntalistische accenten verweven.
Het bekende beeld van “de Turk die probeert te verwesteren, maar er nooit helemaal in slaagt” klinkt opnieuw door.
Toch is geschiedenis niet alleen een kwestie van documenten, maar ook van intenties.
En in het artikel van Kuipers vertellen de intenties meer over ideologie dan over geschiedenis.
Beste lezers,
Jullie hebben het artikel van Kuipers waarschijnlijk nog niet gelezen.
Eigenlijk zou het beter zijn om dat eerst te doen, maar omdat het vrij lang is, laat ik de keuze aan jullie.
Daarom heb ik de volledige tekst onderaan dit stuk toegevoegd.
Ter inleiding geef ik hieronder mijn eigen analyse van Kuipers’ benadering.
EEN GROTE CLAIM DIE BEGINT MET ÉÉN TITEL
De titel “In 1908 bepaalden de Jong-Turken de koers van Turkije’s toekomst” klinkt op het eerste gezicht aantrekkelijk.
Inderdaad, de revolutie van de Jong-Turken was een belangrijk keerpunt op de weg van het Ottomaanse Rijk naar de Republiek.
Maar Kuipers presenteert deze zin niet enkel als een historische constatering,
maar als een model van westerse modernisering.
Alsof Turkije’s toekomst pas echt “op koers” lag
voor zover het de moderniseringslijn volgde die door het Westen was uitgetekend…
Deze benadering is historisch gezien deels juist,
maar weerspiegelt mentaal gezien een westers superioriteitsdenken.
Want de Jong-Turken waren noch de “modelleerlingen” van het Westen,
noch de vertegenwoordigers van een volk dat ontwaakte dankzij westerse gunsten.
Zij waren kinderen van hun eigen tijd,
ontstaan uit hun eigen maatschappelijke spanningen
en op zoek naar hun eigen oplossingen.
GEEF DE FEITEN HUN RECHT
Het artikel van Kuipers is niet volledig onjuist; qua chronologische volgorde is het vrij goed opgebouwd.
Ja, in 1876 werd de Eerste Constitutionele Periode uitgeroepen,
in 1878 sloot Abdulhamid het parlement,
in 1908 werd onder leiding van het Comité voor Eenheid en Vooruitgang de Tweede Constitutionele Periode opnieuw uitgeroepen.
In 1909 vond de 31 Maart-opstand plaats,
in 1911 de oorlog in Tripolitanië,
in 1912 de Balkanoorlogen,
en in 1913 greep het driemanschap Enver–Talat–Cemal de macht.
Uiteindelijk viel het rijk in 1918 uiteen,
en werd in 1923 de Republiek geboren.
Die lijn klopt. Kuipers heeft de chronologie correct geplaatst.
Ook het noemen van Ziya Gökalps ideologische rol en het benadrukken van het “multi-etnische” karakter van het Ottomaanse Rijk zijn terecht.
Maar zoals gezegd: geschiedenis is méér dan een opeenvolging van feiten.
Om haar te begrijpen, moet men ook de motieven en bedoelingen zien.
En precies daar valt Kuipers terug in de val van het “kijken door een westerse bril.”
DE JONG-TURKEN VEROORDELEN ZONDER HEN TE BEGRIJPEN
Volgens sommige kringen weerspiegelt Kuipers’ beschrijving van de Jong-Turkse beweging een visie die het Westen al decennialang hanteert:
“De revolutie, die democratie en nationalisme bracht, creëerde tegelijkertijd ook grote schaduwen door haar beleid van ‘Turkificatie’.”
Deze benadering wordt door velen gezien als een voortzetting van een oude westerse generalisatie:
“Turkse modernisering = onderdrukkend nationalisme.”
Toch menen sommige historici dat zo’n simplificatie de sociale dynamiek van de Ottomaanse samenleving aan het begin van de twintigste eeuw volledig miskent.
Volgens verschillende historici stond achter de revolutie van 1908 niet enkel een groep idealistische officieren,
maar ook een volk dat, na jarenlang onderdrukking te hebben gekend, simpelweg weer wilde ademhalen.
Andere commentatoren benadrukken dat het juist de journalisten waren die worstelden met censuur,
de intellectuelen in ballingschap,
de studenten die vrijheid eisten
en de zorgen over de volkeren die zich in de Balkan van het rijk losmaakten,
die deze beweging voedden.
Daarom menen velen dat het onjuist is om de Jong-Turkse beweging slechts te zien als een “militaire coup” of een “imitatie van het Westen.”
Zo’n benadering doet geen recht aan de complexiteit van het Turkse moderniseringsproces.
DE “DESPOTISCHE” KARIKATUUR VAN ABDÜLHAMID
Kuipers schetst sultan Abdülhamid II bijna als een tiran:
“Hij bouwde een netwerk van geheime politie, liet de pers zwijgen en dreigde met de jihad…”
Ja, een deel daarvan kan waar zijn, maar het is een eenzijdige voorstelling.
Men ziet meteen dat dit het product is van een pen die de geschiedenis niet in haar volle dimensies leest.
Want tijdens dezelfde periode van Abdülhamid werden meer dan duizend nieuwe scholen opgericht in het hele rijk.
Voor het eerst kwamen er moderne opleidingen in geneeskunde, techniek, landbouw en lerarenopleiding.
Het spoorwegnet werd uitgebreid en de Berlijn–Bagdad-lijn begon onder zijn bewind.
Hij voerde een uitgebalanceerde diplomatie met de buitenlandse ambassades
en bood via zijn panislamitische politiek morele steun aan moslims die onder koloniale overheersing leefden.
Maar al deze feiten verdwijnen in de schaduw van het westerse etiket “despot.”
Hetzelfde Westen dat in diezelfde jaren miljoenen mensen in Azië en Afrika tot koloniale onderworpenheid dwong,
vergeet zijn eigen dictators, maar noemt elke oosterse leider een “tirannieke despoot.”
Is dat niet het klassieke voorbeeld van oriëntalistische hypocrisie?
GEEN “TURKIFICATIE”, MAAR EEN STRIJD OM TE OVERLEVEN
Het woord dat Kuipers het vaakst herhaalt is “Turkificatie.”
Hij gebruikt het op zo’n manier dat het lijkt alsof het Comité voor Eenheid en Vooruitgang een soort geheime organisatie was,
bedoeld om minderheden uit te roeien.
Maar de werkelijkheid was heel anders.
Aan het begin van de twintigste eeuw stond het Ottomaanse Rijk op het punt uiteen te vallen.
De Balkan was verloren, de Arabische gebieden waren afgescheiden,
en de Europese pers kopte: “De zieke man van Europa.”
In die omstandigheden hadden de Ittihatisten geen andere keuze dan een nationaal bewustzijn te creëren.
Het “Turkificatiebeleid” was in feite een politiek van overleving, niet van vernietiging.
Het was vergelijkbaar met het Franse proces van “verfransing” of het Italiaanse van “veritalianisering.”
Maar zodra het woord “Turks” valt, plakt het Westen er onmiddellijk het label “assimilatie” op.
Kuipers presenteert dit beleid als een vorm van “onderdrukkende natievorming,”
maar stelt niet de logische vraag:
Wat had men anders moeten doen terwijl het rijk ineenstortte?
Terwijl uit alle hoeken van het rijk separatistische winden waaiden,
hoe realistisch was het toen nog om te blijven spreken van “samenleven onder één vlag”?
DE ARMENIË-KWESTIE BENADERD MET WESTERSE CLICHÉS
Een ander opvallend oriëntalistisch voorbeeld in Kuipers’ artikel is de manier waarop hij de gebeurtenissen van 1915 beschrijft:
“De grootste daarvan was de Armeense genocide van 1915.”
Die zin staat daar als een voltooid oordeel, alsof het debat allang is beslecht.
Er wordt niet gesproken over de omstandigheden van de oorlog,
noch over de rol van de opstanden of de manipulaties van buitenlandse machten.
Toch wordt dit onderwerp onder historici nog steeds uitvoerig bediscussieerd.
En niet alleen door Turkse historici:
ook westerse academici zoals Guenter Lewy hebben geschreven dat de term “genocide” onvoldoende met bewijs is onderbouwd.
Kuipers negeert die wetenschappelijke discussie volledig en verschuilt zich achter het éénstemmige westerse narratief.
En precies daar komt het oriëntalisme om de hoek kijken:
Het Westen vertelt de tragedies van het Oosten, maar ziet daarbij nooit zijn eigen rol.
Het noemt niet het Verenigd Koninkrijk, Rusland of Frankrijk, die destijds de Armeense opstanden actief steunden,
maar wijst wél de Turken aan als de enigen die “schuldig” zouden zijn.
Zo’n benadering is geen geschiedenis, maar een vorm van politieke gemakzucht.
GEBREKKIGE RECHTVAARDIGHEID IN HET DEEL OVER ATATÜRK EN DE REPUBLIEK
Aan het einde van zijn artikel spreekt Kuipers over Atatürk.
Hij noemt hem de stichter van het moderne, seculiere Turkije — en dat is volkomen terecht.
Maar direct daarna volgt de zin:
“Vijf jaar later werd de staatsgodsdienst afgeschaft en werd het secularisme ingevoerd. Maar het beleid van Turkificatie werd voortgezet…”
Daarmee lijkt hij te suggereren dat de Atatürk-periode slechts een voortzetting was van een onderdrukkend beleid.
Toch deed Atatürk iets heel anders:
hij legde de grondslagen van een natiestaat.
Het ging niet langer om een rijk, maar om een republiek gebaseerd op gelijke burgerschap.
Natuurlijk kwamen daar hervormingen bij zoals taal- en onderwijseenheid — iets anders was simpelweg niet mogelijk.
Als Kuipers dit echt had willen begrijpen, had hij alleen maar naar de geschiedenis van Nederland hoeven kijken.
Kon iemand die in de 19e eeuw geen Nederlands sprak, ambtenaar worden in Nederland?
En hoe werden de spanningen tussen katholieken en protestanten toen overwonnen?
Elke natie heeft haar eigen proces van “eenwording” doorgemaakt.
Maar zodra het om Turkije gaat, roept het Westen meteen: “onderdrukking!”
Dat is geen historisch, maar een mentaal dubbel standaard.
DE GEUR VAN ORIËNTALISME: NEERBUWENDE BLIK EN MISSIONAIRE TAAL
Door het hele artikel van Kuipers waait een herkenbare toon:
alsof het Westen de plicht heeft om Turkije lessen te geven in democratie en vrijheid.
Alsof de modernisering van het Ottomaanse Rijk enkel mogelijk was dankzij de genade van Europa.
Die toon doet denken aan de missionaire geschriften uit de 19e eeuw.
Zelfs wanneer Kuipers over de Jong-Turken schrijft, noemt hij hen “hervormers geïnspireerd door het Westen.”
Toch beleefden in diezelfde periode landen als Japan, Rusland, Iran en zelfs Egypte hun eigen moderniseringsprocessen.
Modernisering is geen uitvinding van het Westen.
Turkije heeft zijn eigen, unieke moderniseringspad getekend — een pad waarin zowel westerse invloeden als inheemse waarden samenkwamen.
Maar het westerse denken kan dat moeilijk aanvaarden.
Want als het dat zou doen, zou het zijn gevoel van superioriteit verliezen.
EEN DANKWOORD EN EEN WAARSCHUWING
Het artikel van Kuipers toont in elk geval één ding aan:
Het Westen blijft geïnteresseerd in de geschiedenis van Turkije.
Maar die interesse is meestal niet om te begrijpen, maar om te vertellen.
Met andere woorden: het Oosten laten spreken, maar in westerse zinnen.
Ja, de revolutie van 1908 bepaalde de koers van Turkije.
Maar die koers was niet die van het Westen — het was de koers van de wil van het Turkse volk zelf.
En die koers werd in 1923 bekroond met de Republiek.
Als Turkije vandaag, ondanks al zijn tekortkomingen, nog steeds overeind staat,
dan komt dat — volgens historici — door de eerste roep van de Jong-Turken om vrijheid.
Iedere westerse pen die hen klein maakt of veroordeelt zonder te begrijpen,
is in werkelijkheid een pen die bang is om in de eigen spiegel te kijken.
Tot slot wil ik dit zeggen:
Het artikel van Jan J.B. Kuipers verdient respect als journalistieke poging,
want het getuigt van kennis van de feiten.
Maar geestelijk blijft het gevangen in de spiegel waarin het Westen al eeuwen zichzelf ziet.
Geschiedenis is de spiegel van een volk,
maar je kunt niet altijd van buitenaf in die spiegel kijken.
Soms moet men van binnenuit kijken — met eigen ogen, eigen stem en eigen ziel.
Wij moeten de Jong-Turken lezen zonder hen te verheerlijken of te veroordelen,
maar door hen te begrijpen.
Want hun droom van vrijheid was niet enkel de vonk van een revolutie,
maar het verhaal van een volk dat nog altijd zijn bestaan verdedigt.
DE FEITEN DIE HET WESTEN NIET KENT OF VERVALST
Op de ochtend van 24 juli 1908 heerste er een feestelijke sfeer in de straten van Istanbul, Saloniki en Monastir.
De kranten Tanin, İkdam en Servet-i Fünun hadden allemaal dezelfde kop:
“Het volk zal zijn eigen lotsbestemming met eigen hand bepalen.”
Die dag omhelsden moslims, christenen en joden elkaar op hetzelfde plein.
Dat tafereel liet zien dat de beweging die het Westen neerbuigend als “onderdrukkende Turkificatie” bestempelt,
in werkelijkheid een droom van vrijheid was.
DE PERIODE VAN ABDÜLHAMID: ONDERDRUKKING OF MODERNISERING?
Westerse historici noemen hem een “despot”, maar de cijfers vertellen een ander verhaal:
• 5.000 nieuwe lagere scholen, 7 middelbare scholen (sultani) en 18 gymnasia (idadi) (1876–1909)
• Vernieuwing van de Gülhane Medische Academie (1898)
• 2.500 km nieuwe spoorlijnen (1890’s)
• Oprichting van meisjesscholen en technische ambachtsscholen (1880’s)
Deze cijfers tonen aan dat Abdülhamid niet enkel een “autoritaire heerser” was,
maar ook een leider die de basis legde voor modernisering.
DE JONG-TURKSE BEWEGING GEWORTELD IN HET VOLK
De lokale organisatie van het Comité voor Eenheid en Vooruitgang vóór 1908:
• In Saloniki: 800 leden (officieren, ambtenaren, handelaars en leraren)
• In Monastir: 400 leden
• In Istanbul: 250 burgerlijke sympathisanten
Deze cijfers tonen dat het geen elitair staatsgreep was,
maar een maatschappelijke roep om vrijheid.
DE GEBEURTENISSEN VAN 1915: EEN OMSTREDEN GESCHIEDENIS
Kuipers spreekt over een “genocide,” maar ook in het Westen klinken andere stemmen:
Guenter Lewy (VS): “Er is geen bewijs voor een intentie tot genocide.”
Bernard Lewis (VK): “De deportaties waren het gevolg van oorlogsomstandigheden.”
Edward Erickson (VS): “De Armeense opstanden vormden een groot veiligheidsrisico achter het front.”
De geschiedenis spreekt nog steeds — maar Kuipers hoort slechts één stem.
TAAL- EN BURGERSCHAPSBELEID IN DE PERIODE VAN ATATÜRK
Volgens Kuipers “werd de Turkificatie voortgezet,” maar in werkelijkheid was het doel eenheid scheppen:
• Tussen 1924 en 1934 werden 15.000 dorpsscholen geopend.
• 2,5 miljoen volwassenen leerden lezen en schrijven in de “Volks- of Nationale Scholen” (Millet Mektepleri).
• Volgens de volkstelling van 1934 steeg het percentage Turkssprekenden van 68% naar 87%.
Dat was geen assimilatie, maar integratie door onderwijs.
SLOTWOORD: DE STEM VAN DE GESCHIEDENIS LIGT NIET IN ARCHIEVEN, MAAR IN HET HART VAN HET VOLK
Misschien schreef Kuipers met goede bedoelingen, maar hij schreef onvolledig.
Want de westerse archieven zijn koud: daar voel je noch de vreugde van de vrijheid,
noch het verdriet om een verloren rijk.
Onze geschiedenis moet daarom niet alleen uit documenten worden gelezen,
maar ook uit de verhalen van mensen.
******************
Hier volgt het artikel van Kuipers, vol oriëntalistische ontsporingen.
Jonge Turken bepaalden in 1908 de koers van Turkije’s toekomst
Postkaart ter gelegenheid van de vaststelling van de Turkse grondwet van 24 juli 1908.
In 1908 pleegde de politieke hervormingsbeweging van de Jonge Turken in het Ottomaanse rijk een staatsgreep tegen sultan Abdülhamit II. Hun machtsovername luidde een tweede constitutionele periode in, maar voor de eerste keer in de Turkse geschiedenis brak een tijdperk aan met een meerpartijenstelsel. De democratische, nationalistische omwenteling die gepaard ging met ‘turkificatie’ had op termijn ook grote schaduwzijden.
EERSTE CONSTITUTIE
Titelblad van de eerste, islamitisch georiënteerde constitutie van het Ottomaanse rijk (Turkije).
Jonge Turken of Jong-Turken (jön Türkler) is eigenlijk een bijnaam. De eigenlijke naam voor de in 1899 opgerichte, illegale groep was ‘Comité voor Eenheid en Vooruitgang’ (Ittihad). Het Comité kwam deels voort uit de hervormingsbeweging van de Jong-Ottomanen, die in 1876 aandrongen op een eerste constitutionele regering, die overeen moest komen met soortgelijke regeringen in Europa.
Dit streven leidde tot de onttroning van sultan Abdülaziz, die na een korte periode onder Murat V werd opgevolgd door Abdülhamit II (Abdul Hamid). Het parlement werd echter in 1878 alweer door hem geschorst, de grondwet buiten werking gesteld en de absolute monarchie hersteld.
Abdülhamit II nam vervolgens het imago aan van verdediger van moslims over de hele wereld en dreigde met een jihadistische oorlog tegen de westerse imperialisten in Azië. De nadruk op islamitische waarden en het idee van een Ottomaans ‘kalifaat’ was min of meer een gevolg van de afname van de militaire kracht van het rijk en speelde al een rol tijdens de opstand van de Saoedi’s in Arabië in 1802.
Sultan Abdülhamit II (1876-1909). Portret uit 1918, onbekende maker.Abdülhamit II gaf de idee van het kalifaat en het panislamisme gewicht via diplomatieke betrekkingen met andere islamitische landen, hoewel de invloed daarvan beperkt bleef. Om zijn eigen bevolking in toom te houden werd een groot netwerk van informanten opgebouwd en een geheime politie (Umur-u Hafiye) ingesteld. Ook liet hij de pers streng controleren. De toenemende onderdrukking versterkte bij veel intellectuelen juist het verlangen naar een herhaling van het democratische experiment.
Turkificatie
De belangrijkste ideologen van Ittihad waren de socioloog Ziya Gökalp en Talaat Pasja. De beweging verwierf ook grote aanhang onder jonge officieren. De machtsbasis van de groep bevond zich in de stad Salonika (nu Thessaloniki in Griekenland). Vooral Ziya Gökalp (1876-1924) was een spreekbuis van de nationalistische tendens. Hij wilde hervormingen naar westerse snit, maar hamerde ook op de eigen, Turkse identiteit. Het ontbrak de Turken van zijn tijd volgens hem aan zelfkennis en aan bewustzijn van hun nationale verantwoordelijkheid.
Fotoportret van Ziya Gökalp. Fotograaf onbekend.Het multi-etnische en multireligieuze karakter van de kwijnende Ottomaanse staat, die aan het eind van de negentiende eeuw wel ‘de zieke man van Europa’ werd genoemd, keurde Gökalp sterk af. Hij bepleitte ‘turkificatie’, herbezinning op Turks-etnische waarden en hegemonie van de Turkse taal, cultuur en religie (de islam), kortom de waarden van de Turkssprekende bevolking in Klein-Azië.
Dit streven richtte zich ook tegen de toenemende macht van het Westen over het Ottomaanse rijk en de invloed van grote minderheden in Turkijke, zoals de Griekse en Armeense christenen. Turkse intellectuelen moesten in het proces van turkificatie het voortouw nemen. Seculier gezinde hervormingsgezinden hadden vooralsnog de overhand in de Jong-Turkse beweging. Behalve door Europese voorbeelden werden de Jong-Turken geïnspireerd door de recente ontwikkelingen in Japan, dat zich in een snel tempo had gemoderniseerd.
De staatsgreep
In april 1908 leidde de Turkse officier Ahmed Niyazi Bey, gestationeerd in Macedonië, een mars op Istanbul om het regime van Abdulhamit II omver te werpen. Ook andere Jonge Turken voegden zich bij de opstand. Op 3 juli eiste Ahmed Niyazi het herstel van de grondwet.
Het ontbrak Abdülhamit II aan loyale troepen, zodat hij moest capituleren. Op 23 juli verklaarde Enver Pasja dat de grondwet was hersteld. De sultan bleef in functie, maar zijn macht werd hem ontnomen. Het parlement werd eveneens in ere hersteld, een aangepaste grondwet trad in werking.
De vlag van de Jonge Turken met de deels aan de Franse revolutie ontleende termen ‘Adalet, İttihat, Uhuvvet, Müsavat, Hürriyet’ (Rechtvaardigheid, Eenheid, Broederschap, Gelijkheid, Vrijheid).
Het nationalisme van veel Jong-Turken streefde aanvankelijk naar integratie van alle aanwezige etniciteiten en religies in het rijk. Hierom vonden de eerste dagen na de machtsovername vooral op de Balkan verbroederingen plaats tussen Turkse, Griekse, Bulgaarse, Armeense en Joodse onderdanen en elders tussen Turken, Koerden en Arabieren. Deze euforie hield niet lang stand. Oostenrijk-Hongarije hield Bosnië-Herzegovina al dertig jaar bezet en annexeerde het nu officieel. Ook Bulgarije verklaarde zich op 22 september onafhankelijk. Dit alles wekte wantrouwen jegens de christenen, die als zondebok gingen fungeren en als vijanden van de natie werden gezien.
Tegencoup, oorlogen
Al in april 1909 beraamden sympathisanten van Abdülhamit II een tegencoup. Deze werd verijdeld door de Jonge Turken. Abdülhamit II werd verbannen naar Saloniki en vervangen door zijn broer Mehmet V Reşat, die slechts een symbolische rol vervulde.
De aftakeling van het rijk ging door. In september 1911 brak de Italiaans-Turkse Oorlog uit om Libië. Dit conflict was nog niet beëindigd, toen in oktober 1912 de eerste Balkanoorlog losbarstte. Onder Russische leiding bereidden de Slavische landen en Griekenland de verdeling van Europees Turkije voor. Het Ottomaanse rijk moest hierdoor vrede sluiten met Italië en zijn troepen uit Libië terugtrekken, om ze in te kunnen zetten in de Balkanoorlog. Deze werd niettemin verloren, hetgeen betekende dat afscheid genomen moest worden van grote delen van het resterende Europese grondgebied.
Bulgaren maken zich op om Adrianopel (Edirne) aan te vallen. Onbekende fotograaf, 1912.
In 1913 volgde de Tweede Balkanoorlog, waarin Servië, Roemenië en Griekenland tegen Bulgarije vochten om het veroverde gebied te herverdelen. Hetzelfde jaar sloot Duitsland onder keizer Wilhelm II een militair verdrag met Turkije.
Eerste Wereldoorlog
Te midden van al deze troebelen vond een nieuwe staatsgreep plaats. De Jong-Turken Enver Pasja, Talaat Pasja en Djemal Pasja grepen de macht en regeerden voortaan als driemanschap. Behalve Talaat Pasja hadden de nieuwe leiders een militaire achtergrond. ‘Pasja’ was sinds de vijftiende eeuw een door de sultan toegekende titel voor de hoogste ambtenaren en militairen met generaalsrangen. De titel werd achter de naam van betrokkenen geplaatst.
Enver Pasja, de belangrijkste man van het driemanschap en minister van oorlog, was enige tijd militair attaché in Duitsland geweest; onder het driemanschap koos Turkije de kant van Oostenrijk en Duitsland in de Eerste Wereldoorlog. Belangrijkste reden was de weigering van Frankrijk, Engeland en Rusland om een bondgenootschap aan te gaan, omdat deze grootmachten het Ottomaanse rijk intussen als een afgedane zaak beschouwden. Enver liet op 29 oktober 1914 Duitse oorlogsbodems onder Ottomaanse vlag Russische Zwarte-Zeehavens bombarderen, waarmee de deelname aan de oorlog een feit was.
Enver Bey (Enver Pasja) and Niyazi Bey, een andere hoofdrolspeler in de Jong-Turkse revolutie, op een postkaart uit 1908.
Ingekleurd fotoportret van Djemal Pasja. Onbekende fotograaf, 1917.De term genocide voor dit historische drama is door Turkije nooit aanvaard. In 2006 publiceerde de Amerikaanse politicoloog Guenter Lewy zijn internationaal sterk bekritiseerde, maar in Turkije toegejuichte studie The Armenian Massacres in Ottoman Turkey: A Disputed Genocide, waarin hij betoogde dat er onvoldoende bewijs was voor de organisatie door het Jong-Turkse regime van de massamoorden op Armeniërs, waaraan overigens ook Koerdische bendes participeerden.
Einde Ottomaanse rijk
Toen het verlies van de oorlog door Duitsland, Oostenrijk en hun bondgenoten Turkije en Bulgarije onafwendbaar was, werd ook de regering van Talaat Pasja en de zijnen onmogelijk. De regering trad af op 14 oktober 1918. Het driemanschap vluchtte op 1 november aan boord van een Duitse onderzeeër het land uit. Diezelfde week hief het Comité voor Eenheid en Vooruitgang zichzelf op. De Jong-Turken waren niet meer, de Britsgezinde Vrijheid en Akkoordpartij vormde een nieuwe regering.
De leden van het driemanschap betaalden een hoge prijs voor hun vroegere activiteiten. Talaat Pasja en Djemal Pasja werden in respectievelijk 1921 en 1922 door Armeniërs vermoord wegens hun aandeel in de Armeense genocide. Enver Pasja sneuvelde in 1922 tijdens gevechten tegen het Russische leger; volgens één overgeleverde toedracht zou ook hiervoor een Armeniër verantwoordelijk zijn.
De Duitse keizer Wilhelm II begroet in Istanbul zijn Turkse bondgenoten,
15 oktober 1917. Rechts van hem sultan Mehmed V, achter hem Enver Pasja.
Griekenland had aan geallieerde zijde gestreden en kreeg gebiedsuitbreiding in Ottomaans gebied: heel Thracië, de eilanden Tenedos en Imbros en een streek rondom de stad Smyrna. De eerste Griekse troepen landden in mei 1919 in Izmir. Nu trad Mustafa Kemal Atatürk naar voren, die zich zou ontpoppen als stichter van het moderne, seculiere Turkije en ook de revolutie van 1908 had gesteund.
In de Turkse Burgeroorlog of Turkse Onafhankelijkheidsoorlog (1919-1923) bestreed hij met de nationalisten en zijn ‘kemalisten’ (bij wie zich ook voormalige Jonge Turken als Ziya Gökalp hadden aangesloten) zowel de geallieerde bezetters van Anatolië als de sultan, die de vernederende verdragen met de bezetters had ondertekend. De oorlog eindigde in een Turkse overwinning.
Nieuwe etnische zuiveringen
Tegen het eind van de oorlog, in september 1922, voltrok zich de nooit opgehelderde grote brand van Smyrna, waarbij tienduizenden Grieken en Armeniërs omkwamen. Om nieuwe etnische spanningen te bezweren, besloot men tot een Grieks-Turkse bevolkingsruil. Ongeveer 1,3 miljoen Grieken vertrokken uit Klein-Azië naar Griekenland, terwijl ongeveer 700.000 Turken vanuit Griekenland naar Turkije migreerden.
De laatste sultan Mehmed VI werd afgezet en in 1923 werd de Republiek Turkije uitgeroepen in de nieuwe hoofdstad Ankara, Vijf jaar later schafte de republiek de islam als staatsgodsdienst af en voerde voortaan een strikt seculiere koers. De politiek van turkificatie werd onder Atatürk niettemin voortgezet. Deze kwam tot uitdrukking in de grondwet van 1924. Parlementsleden moesten bijvoorbeeld Turks kunnen spreken en lezen. Een jaar later verbood men zelfs niet-Turkse talen in het oosten van de republiek. Dergelijke maatregelen waren vooral gericht tegen de naar autonomie strevende Koerden. In 1926 werd bepaald dat Armeniërs en Grieken uitgesloten waren van functies in de ambtenarij.
**************************
Zoals te zien is, is de tekst van de heer Kuipers ontspoord onder invloed van oriëntalistische denkbeelden.
Türk toplumunda itibarlı bir yeri olan kuruluştan, Hollanda mercileri rahatsız. Kabine’nin eski üyesi Yeşilgöz ile muhalefet lideri Timmerman “Ankara’nın uzun kolu” dedikleri kurumun kapatılmasını istiyor.
149 cami ile, sahip olduğu emlak değeri milyar euroya yanaşan kuruluşun, yönetim sisteminde yenilikler yapılmaması, varlığın asıl sahibi olan Türk toplumunu da endişelendiriyor.
Hollanda’daki Türk toplumu da, kendi emek güçleri ile yaptırılan camilerin Diyanet Vakfı’na hibe edilişinden endişe duyuyor ve “O camilerde hem çocuklarımızın hakkı vardır hem de ilk kuşağın alın teri” diyor.
Ne olabilir: Almanya’daki DİTİB örneği, Hollanda’daki Diyanet Vakfı için bir uyarı niteliğinde. (En altta)
(Analizin Hollandacası Türkçeden sonra.
Analyse is onderaan)
İlhan KARAÇAY’ın analizi:
Değerli Okurlarım,
Hollanda’da dinî kuruluşların rolü yeniden tartışma konusu hâline geldi.
Yıllardır inançla toplumu buluşturan önemli bir köprü olan Hollanda Diyanet Vakfı (HDV), bugün hem toplumsal hem de siyasî bir tartışmanın merkezinde yer alıyor.
Bu yazıyla amacım; konuyu aydınlatmak, yanlış anlamaları gidermek ve inancını, emeğini, değerlerini özveriyle yaşatan bir toplumun gayretine hakkını teslim etmektir.
Son günlerde gerek siyasette gerek medyada Hollanda Diyanet Vakfı hakkında çokça konuşuluyor.
Ana akım medyada ve sosyal medyada çıkan haberlerin birçoğu, yeterli bilgiye dayanmıyor ve konuyu doğru biçimde yansıtmıyor.
Bu nedenle birçok okurum ve dostum bana, “Abi, şu konuyu sen yaz da olup biteni doğru biçimde öğrenelim” dediler.
Bugüne kadar Hollanda Diyanet Vakfı üzerine, hem övgü dolu hem de eleştirel pek çok yazı kaleme aldım.
Bu konudaki son yazım, 27 Şubat 2025 tarihinde yayımlanan “Yurt dışındaki güzide kuruluşumuz: Hollanda Diyanet Vakfı” başlıklı yazımdı.
Normalde aynı kişi ya da kurum hakkında sık sık yazmaktan kaçınırım. Ancak bu kez, okurlarıma doğru bilgileri aktarma sorumluluğum gereği bu prensibimi bir kenara bırakacak ve Hollanda Diyanet Vakfı konusunu bir kez daha ele alacağım.
“Bir toplumun inancı ve emeği ile başlayan bir yolculuk sona mı erecek?” sorusu ile başlayacağım bu analiz, Hollanda’daki Türk toplumu için, çok önemli bir değer taşıyor.
Türk toplumunun Avrupa’daki en önemli dini ve kültürel kuruluşlarından biri olan Hollanda Diyanet Vakfı, sadece ibadethaneleriyle değil, sahip olduğu geniş emlak varlığı ve yürüttüğü sosyal faaliyetlerle dikkat çekiyor. On binlerce insanın manevi hayatına yön veren, kültürel birlikteliği sağlayan bu vakıf, son dönemde hem Hollanda hem de Türk toplumunda farklı açılardan tartışmalara konu oluyor.
149 cami ve milyar eurolara yaklaşan emlak varlığıyla, Avrupa’daki en büyük dini kurumlardan biri olan Hollanda Diyanet Vakfı neden sık sık gündemde?
Yönetim yapısı, hizmet anlayışı ve geleceğe dair beklentiler doğrultusunda neler değişmeli?
Bu yazıda, tüm bu sorulara cevap verecek ve vakfın mevcut konumuna dair detaylı bir analiz sunacağım.
KURULUŞ VE İLK YILLAR
Hollanda Diyanet Vakfı HDV’nin hikâyesi, aslında yürekten gelen bir ihtiyacın sonucudur. 1970’lerin sonunda Hollanda’ya gelen Türk işçileri, ibadet edecek yer bulamıyor, çocuklarına dini eğitim verecek ortamlar oluşturamıyordu. Çoğu zaman bir apartman bodrumunda, bazen bir fabrika deposunda namaz kılıyorlardı. İşte bu şartlarda, toplumun içinden bazı öncü insanlar “Bizim kendi camilerimiz ve derneklerimiz olmalı” fikrini ortaya attılar.
Bunun üzerine Hollanda Türk İslam ve Kültür Dernekleri Federasyonu kuruldu. Federasyonun Başkanlığını İbrahim Görmez üstlenmişti.
Lahey Büyükeilçiliğimizde bulanan Din İşler Müşavirliği ile yapılan temaslar sonucunda, Hollanda’daki Türklerin dini vecibelerini gözetlemek için bir ‘Üst Kurul’a ihtiyaç olduğu saptandı.
Bu fikir kısa sürede, Hollanda’daki Türk derneklerinin ilgisini çekti. Uzun istişarelerden sonra,
10 Aralık 1982’de ‘Islamitische Stichting Nederland’, Türkçe adıyla ‘Hollanda Diyanet Vakfı’, Hollanda yasalarına göre resmen kuruldu. Yani bu vakıf, Türkiye’de değil, Hollanda’da doğdu.
Girişim Hollanda’daki Türk toplumundan geldi. Elbette Türkiye Diyanet Vakfı’nın ve o dönemdeki Din İşleri Müşavirliği’nin destekleri önemliydi ama vakfın kimliği Hollanda hukukuna göre belirlendi.
HDV’nin kurucuları dönemin saygın isimleri fotoğraftaki gibiydi:
Tayyar Altıkulaç Lütfi Şentürk Abdülbaki Keskin Sami Uslu, Ahmet Uzunoğlu
Mehmet Kervancı Hayrettin Şallı Mahmut Sezgin Remzi Yavuz Erdinç Türkçan
HDV’nin Genel Kurul Üyeleri de şu isimlerden oluşuyordu:
Prof. Dr. Ali Erbaş, Doç. Dr. Selim Argun, Mahmut Özdemir, Prof. Dr. M. Said Yazıcıoğlu, Prof. Dr. İrfan Aycan, Doç. Dr. Burhan İşliyen, Arif Soytürk, Süleyman Necati Akçeşme, Sami Uslu, Hayrettin Şallı, Prof. Dr. A. Bülent Baloğlu, Prof. Dr. Mustafa Sinanoğlu, Prof. Dr. Halife Keskin, Doç Dr. Yüksel Salman, Dr. Ömer Özgül, Remzi Yavuz, Mustafa Yılmaz, Rıza Selimbaşoğlu, Mehmet Kervancı ve Ahmet Uzunoğlu.
Yöneticilerin hepsi de bu yapının hem dini hem toplumsal dayanışma yönüyle Türk toplumuna hizmet etmesini istiyordu. Amaç açıkça yazılmıştı: Hollanda’da İslam’ın barış ve hoşgörü mesajını yayma, kültürler arası anlayışı geliştirme ve Türk-İslam kültürünün zenginliklerini paylaşma misyonuyla önemli bir köprü görevi üstlenmektedir.
İlk yıllarda bu amaç tam anlamıyla gerçekleşti. Camiler birbiri ardına inşa ediliyor ve sorada HDV’ye bağışlanıyordu. Yani, camilerin tapuları HDV adına yapılıyordu. Bir de ‘Cenaze Yardımlaşma’ sistemi kuruldu. Hollanda’nın dört bir yanındaki Türk işçileri artık hem ibadetlerini yerine getiriyor hem de kendilerini bir topluluk içinde hissediyordu.
O yıllarda HDV, adeta bir umut merkeziydi. Herkes elinden geleni yapıyor, dernekler birleşiyor, toplumsal bir heyecan yaşanıyordu.
İnsanlar “Bu cami bizimdir” diyordu, çünkü gerçekten de kendi gayretleri ile yapmışlardı. Bağışlarla, imece usulüyle, kâh haftalık bir gulden, kâh maaştan ayrılan küçük bir payla camiler yapılıyordu. Kimseden emir gelmiyor, herkes gönüllü çalışıyordu.
Ama zamanla bu tablo değişmeye başladı. Hollanda’daki Türk toplumu büyüdükçe, vakıf da büyüdü. Ve her büyüyen kurum gibi, HDV de bürokrasinin ve politik rüzgârların içine girmeye başladı.
KIRILMALAR, TARTIŞMALAR VE OLAYLAR
Yıllar ilerledikçe Hollanda Diyanet Vakfı, camilerden ibaret bir yapı olmaktan çıktı. Büyük bir organizasyona dönüştü. Örneğin, Amsterdam Arena Stadyumunda giderleri milyon Eurolara varan büyük organizasyonlar yaptı. Ancak bu büyüme beraberinde bazı karışıklıkları da getirdi.
Bir yanda topluma hizmet eden gönüllü insanlar vardı. Diğer yanda ise diplomatik temsilciler ve bürokratik görevliler. İşte bu iki çizgi zamanla birbirine karıştı. Hollanda’daki bazı gözlemciler şunu fark etti: Din İşleri Müşavirleri vakfın Başkanlığını yapıyorlardı. Yani diplomatik görevle sivil toplum görevi iç içe geçmişti. Bu nedenle tartışmalar, restleşmeler yaşandı.
Oysa diplomasi ile sivil toplum ayrı şeylerdir. Diplomasi, devlet adına hareket eder. Vakıf ise halk adına. Ama bu sınır kaybolunca, Hollanda makamları “Bu yapı gerçekten bağımsız mı?” diye sormaya başladı. Buna rağmen yıllarca kimse ciddi bir müdahalede bulunmadı. Çünkü toplum HDV’ye güveniyor, onun camilerdeki hizmetini önemsiyordu.
İşte bu sırada, Din İşleri Müşaviri Yusuf Acar olayı yaşandı.
Hollanda medyası ve siyasetçiler, Yusuf Acar’ın, bazı Türkleri fişlediği ve Ankara’ya rapor ettiği fikrinde birleştiler. Yusuf Acar’ın ‘İstenmeyen adam’ ilan edileceğini öğrenen Ankara, derhal geri çağırma yaptı. Hollanda medyası “sınır dışı edildi” başlıkları attı ama Ankara daha akıllı davrandı.
Hem Din İşleri Müşaviri ve hem de Hollanda Diyanet Vakfı Başkanı olarak görev yapan ve Hollanda kükümeti tarafından istenmeyen adam ilân edilen Yusuf Acar ile, o günlerdeki mülakat anım.
Hollanda’nın itirazı üzerine, Din İşleri Müşavirleri HDV Başkanlığı yapamaz oldular. HDV’de artık Başkan seçimi yapılmaya başlandı. Ama ne var ki, bir süre sonra, Din İşleri Müşavirleri, gayrı resmi olarak Başkan gibi hareket etmeye başladılar.
Zamanla işler daha karmaşık hâle geldi. Lahey Büyükelçiliği’nde görevli Din İşleri Müşavirleri, HDV binasında makam kurmaya başladılar. Büyükelçilikteki küçük makam odaları yerine, saray gibi bir binada lüks içinde çalışmak daha cazip geliyordu. CD plakalı diplomatik araçlar vakıf binasının önünde duruyor, Hollandalılar ise bu tabloya anlam veremiyordu. “Bu vakıf artık bir Hollanda kurumu değil, Türkiye’nin bir uzantısı mı oldu?” diye soranların sayısı arttı.
Bu durumun en gürültülü yansıması, Hollanda Parlamentosu’nda görüldü. Özellikle 2016’dan sonra, bazı siyasi partiler “yabancı etkisi” başlığı altında Diyanet’i tartışmaya açmıştı. Şimdi ise Groenlinks/ PvdA (Yeşilsol/İşçi Partisi’nin muhalefet lideri Frans Timmermans, “HDV artık Erdoğan’ın uzun kolu hâline geldi” dedi. VVD Partisi lideri Dilan Yeşilgöz ise “Diyanet zaman zaman cihat çağrısı yapan bir yapıya dönüştü” diyerek sert eleştiriler getirdiler. Tabii ki bu sözler, hem Ankara’da hem de Lahey’de yankı uyandırdı.
Elbette bu ifadeler haksızlık payı taşıyordu. Çünkü Diyanet’in asıl görevi ibadet hizmetlerini düzenlemekti. Fakat mesele şu ki, görüntü yanlıştı. Diplomatik otomobil vakıf binasında, Din İşleri Müşaviri de aynı binadaki vakıf yönetiminde olunca, halkın ve siyasetin algısı da değişti. Zira, Müşavirin farklı yerlerdeki fotoğraf görüntüleri de dikkat çekiyordu.
Bu gelişmeler olurken, HDV’nin mal varlığı da büyümeye devam etti. Hollanda’nın her şehrinde camiler, lojmanlar ve binalar vakıf mülkiyetine geçti. Bugün 149 cami vakfa bağlı. Bir milyar Euro’ya yaklaşan bir portföyden söz ediliyor. Hepsi toplumun bağışlarıyla, alın teriyle, imece usulüyle alınmış mülkler.
Fakat bu noktada başka bir endişe doğdu: Ya bir gün bu mallar el değiştirirse? Ya bir yönetim değişikliğinde, bu mülkler Türk toplumunun elinden çıkarsa? İşte en ciddi tartışma bu oldu. Çünkü vakıf yapısı öyle kurulmuştu ki, tüm mülklerin asıl sahibi HDV’ydi. Yani camiler kendi binalarına sahip değil, vakıftan kiracı konumundaydı. Bu da “toplumun malı mı, vakfın malı mı?” tartışmasını doğurdu.
Bazı yöneticiler “Vakfın sahibi toplumdur, dolayısıyla fark yoktur” dese de, hukukta fark vardı. Bir imza değişirse, mal el değiştirebilirdi. Bu kaygı özellikle son yıllarda iyice arttı. Birçok cami yöneticisi “Bu mülklerin geleceği garanti altında değil” demeye başladı.
İşte bu kaygı, bugün hâlâ çözüm bekleyen en önemli mesele olarak karşımızda duruyor.
BUGÜN VE ÇÖZÜM YOLLARI
Bugün Hollanda Diyanet Vakfı, camileriyle, imamlarıyla, eğitim faaliyetleriyle dev bir kurumdur. Ancak büyüklüğü kadar sorumluluğu da büyümüştür. Artık sadece Hollanda’daki Türklerin değil, Hollandalı siyasetçilerin ve gazetecilerin de gözünü üstüne çevirdiği bir yapıdır. Her adımı izlenir, her kararı tartışılır. Çünkü mesele yalnızca din değildir, temsil meselesidir.
Bugün herkes aynı soruyu soruyor: “HDV Hollanda’daki Müslüman Türklerin kurumu mu, yoksa Türkiye’nin bir uzantısı mı?”
Bu soru, yıllardır gölgede kalan ama artık kaçınılmaz hale gelen bir sorudur.
Cevabı ise, geçmişe dönüp baktığımızda aslında bellidir. HDV, Hollanda’da kurulmuş bir Hollanda vakfıdır. Kurucuları Hollanda’daki Türklerdir. Ve bu vakfın asıl sahibi de o toplumdur. Yani Hollanda Diyanet Vakfı Ankara’nin malı değildir. Hollanda Diyanet Vakfı, Türk toplumunun kendi alın teriyle, kendi bağışlarıyla kurduğu bir emanettir.
Ama bu emanet, artık koruma altına alınmalıdır. Çünkü hukukta açık kapılar vardır. Bir yönetim değişikliği, bir imza, bir siyasi kriz, bütün bu emanetin el değiştirmesine yol açabilir. Bu nedenle yapılması gereken şey çok açıktır: HDV’nin tüzüğü, toplumun lehine yeniden düzenlenmelidir.
Öncelikle, diplomatik görevdeki kişiler ile sivil toplum yöneticileri birbirinden ayrılmalıdır. Din İşleri Müşaviri, vakfı denetleyebilir ama yönetemez. Müşavirlik ofisi ayrı, vakıf binası ayrı olmalıdır. Diplomatik araç, HDV önünde değil, büyükelçilik önünde durmalıdır. Bunlar küçük gibi görünen ama sembolik anlamı büyük olan ayrıntılardır.
İkinci olarak, vakıf yönetiminde Hollanda doğumlu, burada eğitim almış, bu toplumun içinden yetişmiş gençlere yer verilmelidir. Yönetim sadece din adamlarından değil, hukukçulardan, muhasebecilerden, eğitimcilerden ve toplum temsilcilerinden oluşmalıdır. Bu hem çeşitlilik hem de güven getirir.
Üçüncü olarak, HDV’nin tüm mal varlığı şeffaf bir şekilde açıklanmalıdır. Hangi cami, hangi bina, hangi gelir, hangi harcama varsa, yılda bir kez kamuoyuna rapor edilmelidir. Bu sayede kimse “bir şey gizleniyor” diyemez. Şeffaflık hem güveni hem itibarı büyütür.
Vakıf tüzüğüne toplum lehine bir emniyet maddesi konulmalıdır. Bu madde, bağışla alınan hiçbir cami veya binanın toplumun rızası olmadan satılamayacağını garanti altına almalıdır. Hollanda’daki Türk toplumu bu mülklerin gerçek sahibidir ve bu hakkı hukukla korumak gerekir.
Hollanda’daki Türklerin bugüne kadar yaptırdığı camiler sadece ibadet yeri değildir. Onlar, göçmenliğin, dayanışmanın, özlemin ve inancın simgesidir. O camilerde hem çocuklarımızın hakkı vardır hem de ilk kuşağın alın teri.
Eğer bu kurumun itibarı zedelenirse, sadece bir vakıf değil, bir tarih zedelenir. Bu nedenle herkesin sorumluluğu vardır. Din adamının, diplomatın, siyasetçinin ve en çok da halkın.
Bugün HDV’ye düşen en büyük görev, asıl sahiplerine yani halka dönüp şöyle demektir: “Bu kurum sizindir, biz sadece emanetçiyiz.” Eğer bu cümle samimiyetle söylenirse, güven yeniden kazanılır. Yok eğer bürokrasi ağır basar, halkın sesi duyulmazsa, o zaman en güzel niyet bile tartışmaların gölgesinde kalır.
Hollanda Diyanet Vakfı, iyi niyetle doğdu. Ama iyi niyetin yaşaması için sadece dua yetmez. Adalet, şeffaflık ve toplumla bütünleşme gerekir.
Bugün artık yeni bir dönem başlamalı. Vakfın her duvarında, her camiinde, her belgede şu cümle yazmalı: “Bu mal, bu emek, bu kurum milletindir.”
DİN İŞLERİNİN GURU’SU OLAN İBRAHİM GÖRMEZ DE NİYOR?
Hollanda’da, “Din işleri” dendiği zaman akla gelen ilk isim İbrahim Görmez’dir.
Hollanda Türk İslam Kültür Dernekleri Federasyonu’nun kurucusu olan ve daha sonra da Hollanda hükümetlerini zorlayarak, Türk İslam Yayın Kurumu’nun Radyo TV yayınlarını başlatan İbrahim Göremez, Hollanda Diyanet Vakfı konusunda şunları söylüyor:
“Ben, Hollanda Diyanet Vakfı’nın kuruluşunda gecesini gündüzüne katmış bir insanım. Bu nedenle Diyanet Vakfı’na en ufak bir halel gelmesini istemem. Kuruluş aşamasında, tüzük hazırlıklarında ben de vardım. 20 sayfa kadar tutan raporu Ankara’ya bizzat ben götürdüm ve Cumhurbaşkanı ile Başbakan’a sunulmasını sağladım. O günlerde rapora neler yazıldıysa, o yazılanların bugün de geçerli olmasını istiyorum. Hiç kimseden bir beklentim yok. Olamaz da… Zira kendimi emekliliğe adamış biriyim. Diyanet Vakfı’na laf söyleyecek olanların karşısına dikilecek ilk adamlardan biri olabilirim. Ama bazı durumlarda gerçekleri de konuşmak lâzım. Şu anda yapılmakta olan yönetim seçimlerinden pek çok din kardeşimiz memnun değildir. En basiti, Diyanet’in kuruluşuna ön ayak olan Hollanda Türk İslam Kültür Dernekleri Federasyonu’ndan bir kişi bile girememektedir. Ayrıca, camilerini ve lojmanlarını Hollanda Diyanet Vakfı’na bağışlamış olan dernekler de bu seçimlerde söz sahibi olamamaktadır. Hollanda Diyanet Vakfı’nın Mütevelli Heyetler’in, ölünceye kadar yönetici olarak kalmaları skandala yol açabilir. Tüm bunlar, yurttaşlarım ile yaptığım yazışmalarda belirtilen eksikliklerdir. Hollanda Diyanet Vakfı’nın sahibi, Hollanda’daki Türkler olmalıdır. Bu vakıf ne Türkiye’deki Diyanet’in ve ne de kurucu veya mütevelli heyetin olmamalıdır. Bu böyle bilinmeli ve böyle yapılmalıdır.”
İbrahim Görmez, Hollanda mercilerinin Diyanet Vakfını ‘Ankara’nın uzun kolu’ olarak yaftalamasından da rahatsızlık duyduğunu belirtirken, ”Bu durum bizleri, ‘yarınlarda neler olacak’ düşüncesine sevketmektedir” diye ilave etti.
Özellikle Mütevelli Heyeti’nin uzun süreli görevde kalması, bazı kesimler tarafından “demokratik yönetim ilkelerine uymadığı” gerekçesiyle eleştiriliyor. Ayrıca, HDV’nin kuruluşunda öncü rol oynayan Hollanda Türk İslam Kültür Dernekleri Federasyonu’nun temsilcilerinin yönetimde yer almaması da tartışma yaratan konular arasında.
UZUNCA BİR NOT:
İçinde bulunduğumuz sorunun önemi için, geçmişteki bir Meclis Araştırmasından kısa notlar sunuyorum:
Hollanda hükümeti, ülkelerinde yaşayan yabancıların, gelmiş oldukları ülkelerin etkisinde kalmalarından rahatsızlık duydukları için, özellikle cami yapımı için gönderilen paralara dikkat kesildiler.
Bu camilerin çoğunda selefist düşünceler beyinlere işletildiği için, gençleri bundan kurtarmak isten Hollanda hükümeti, İstihbarat Örgütü AIVD’den yardım istedi. AIVD’nin hazırladığı rapora göre, pek çok caminin yapımında kullanılmak üzere Arap ülkelerinden paralar gelmiş.
Bu konuda bir meclis araştırması kararı alındı. Özel olarak kurulan Meclis Araştırma Komisyonu,
3 hafta süren bir sorgulma yaptı.
Ama hayrettir ki, bugüne kadar, hiçbir caminin yapımında dışarıdan para almayan Türkler de bu araştırmaya sokuldu ve Hollanda Diyanet Vakfı’nın da dinlenmesine karar verildi.
Görünürde, Diyanet’in soruşturma sürecine dahil edilmesi, imamların maaşlarının Türkiye tarafından ödenmesi ve Türkiye’nin de merkezi Amerika’da olan düşünce kuruluşu Freedom House tarafından ‘özgür olmayan ülkeler’listesinde yer almasından kaynaklanıyor.
Şimdi, Diyanet Vakfı’nın para konusunda yargılanmayacağı kesin.
Diyanet Vakfı’nın Türkiye’ye bağımlı olduğu ve Erdoğan’ın uzun kolu ile idare edildiği öne çıkarılacaktı. Parlamento Araştırma Komisyonu, dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğimiz bir sistem uyguladı. İfadesini alacağı Hollanda Diyanet Vakfı Sekreteri Murat Türkmen’e soruları önceden bildirdi. Aldığım habere göre, Murat Türkmen’e, özellikle Ermeni mitingi ve Gülenciler konusundaki sorular önceden verildi. Sonra da Murat Türkmen canlı yayında Mecliste sorgulandı.
Buna rağmen, sorgulanan diğer dini kuruluşlar yargılanmaya sevkedildi ama Diyanet Vakfı yargıya sevkedilmedi.
Ama şimdi durum çok daha vahim.
NELER OLABİLİR?
Almanya’daki DİTİB örneği, Hollanda’daki Diyanet Vakfı için bir uyarı niteliğinde.
Bir zamanlar Almanya’da yaşanan kısıtlamalar ve denetimler, bugün Hollanda’da da gündemde. Bu kez tehlike daha büyük, çünkü hem sağ hem sol aynı noktada birleşti.
Benzer bir durum yıllar önce Almanya’da da yaşanmıştı. Köln merkezli DİTİB, Türkiye’den gelen imamların “Ankara adına rapor tuttuğu” iddialarıyla gündeme gelmişti. O dönemde Almanya doğrudan kayyum atamadı ama bazı eyaletlerde DİTİB’e ait projeler donduruldu, eğitim ve gençlik faaliyetleri için yapılan devlet yardımları kesildi. İmamların vize yenilemeleri zorlaştırıldı ve bazı yönetim kurulları, yerel sivil denetim altına alındı. Yani kurum resmen kapatılmadı ama işlevsel olarak kısıtlandı.
Bugün Hollanda’da yaşanan gelişme, Almanya’daki o sürecin neredeyse birebir benzeri olarak görülüyor. Ancak bu kez durum çok daha ciddi, çünkü hem sağcı Yeşilgöz hem de solcu Timmermans aynı noktada birleşmiş durumda. Bu ittifak, hükümetin HDV üzerinde ağır bir denetim başlatacağı anlamına geliyor. Öncelikle vakfın mali yapısı ve gelir kaynakları didik didik incelenebilir, imamların oturum izinleri yeniden gözden geçirilecek, vakıf yönetiminin bağımsızlığı sorgulanabilir.
Ama asıl kaygı başka: Ya bu süreç, HDV’nin mal varlığına da uzanırsa? Bugün Hollanda’daki camiler, lojmanlar ve binaların toplam değeri bir milyar euroya yaklaşıyor. Bu mülklerin büyük bölümü Türk toplumunun bağışlarıyla, alın teriyle edinilmiş emanetlerdir. Eğer HDV, “Ankara’nın uzantısı” olarak tanımlanır ve yasalar nezdinde “bağımsızlığını yitirmiş kurum” sayılırsa, mahkemeler bu malların devrine veya kayyuma benzer bir yönetime geçmesine karar verebilir.
İşte en büyük korku da budur: O zaman bu malların geleceği belirsizleşir. Ne Ankara bu malları sahiplenebilir, ne de Hollanda bunları toplumun elinde bırakmayı garanti eder. Yani ortada, Türk toplumunun yarım asırlık emeğini ilgilendiren çok ciddi bir tehlike vardır.
Bu nedenle mesele artık sadece dinî bir kurumun değil, Hollanda’daki Türk varlığının ortak hafızasının ve emeğinin korunması meselesidir.
*****************
26 Şubat 2020 tarihinde yayınladığım, Meclis araştırma komisyonu.
Hollanda Temsilciler Meclisi, üç hafta boyunca Hollanda’da İslami kuruluşlarını yabancı ülkelerden gelen para yardımları konusunda sorguladı.
İlhan KARAÇAY’ın haberi
Hollanda, uzun zamandır, Kuveyt, Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan’dan Hollanda’ya gelen yardımlardan rahatsızlık duymaktaydı. Hollanda’nın endişesi, yardım yapan bu ülkelerin Hollanda’da İslam’ın yorumlanmasına olası etkileri ve Hollanda’da aşırılıǧın körüklenmesi ve terörizme zemin hazırlanmasıydı. Bu doǧrultuda Temsilciler Meclisinde kurulan Araştırma Komisyonu, yabancı ülkelerden gelen para yardımlarının Müslümanlar üzerinde etkisinin olup olmadıǧını araştırıyor. Geçen yıl bu doǧrultuda NRC Gazetesi’nin bir araştırması, dış ülkelerden yardım alan bazı camilerde aşırılık dilinin kullanıldıǧını gösteriyordu. Buna somut örnek ise, Den Haag’daki As Soenna Camisi’nde yapılan konuşmalarda, kadınların da sünnet olmasının önerilmesiydi.
Üç hafta süren sorgulamada, Den Haag’daki As Soenne Camii, Utrecht’deki Fıtrat Camii ve ne yazık ki bizim Hollanda Diyanet Vakfı yer alıyor. Sorgulama sürecinde, hangi kriterlere göre tespit edildikleri belli olmayan uzmanlar ve cami kuruluşları yöneticileri dinleniyor.
Görünürde, Diyanet’in soruşturma sürecine dahil edilmesi, imamların maaşlarının Türkiye tarafından ödenmesi ve Türkiye’nin de merkezi Amerika’da olan düşünce kuruluşu Freedom House tarafından ‘özgür olmayan ülkeler’ listesinde yer almasından kaynaklanıyor.
Kaldı ki, Diyanet’in Hollanda’daki imamların maaşlarını ödemesi yeni bir gelişme deǧil, yıllardır uygulanan ve bilinen bir sistem. Hem de Hollanda’nın severek kabul ettiǧi, bir zamanlar teşvik ettiǧi bir uygulamaydı. Şimdi neler deǧişti de, bu konu Hollanda hükümeti tarafından mercek altına alınıyor, anlaşılması zor bir konu.
Bizim için anlaşılması zor bir konu ama, Hollanda Diyanet Başkanı’nın aynı Zamanda Lahey Din İşleri Müşaviri olması da soru işaretleri yaratıyor.
Soruşturmanın son günü Hollanda Diyanet Vakfı dinlendi.
Diyanet’e, dış ülkelerden yardım alıp almadıkları değil, Türkiye’ye bağımlı olup olmadıkları soruldu. Sabahki oturumda, Türk Dilleri ve Kültürü Yüksek Öğrenim Üyesi Hollandalı Erik-Jan Zürcher dinlendi. Zürcher, ‘Hollanda’da yaşayan Türkler’in yüzde 70’i, Batı’nın kendilerine düşman olduğuna inanıyorlar.’ dedi.
Zürcher, Türkler’in bu fikre kapılmasına, Diyanet’e bağlı camiler ve imamların değil, sosyal medya ile radyo-televizyonların etki yaptığını belirtti. Zürcher, Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadesinde, Hollanda Diyanet Vakfı’nın, Almanya Avusturya ve Fransa’da olduğu gibi, Hollanda’da yasaklanmasına karşı olduğunu belirtirken, ‘Böyle bir karar, imam eğitiminin başlatılamadığı Hollanda’da başıbozukluğa neden olur’ dedi.
Zürcher, ifadesinin büyük bir bölümünde Türkiye aleyhine iddialarda bulundu.
Öğleden sonraki oturumda, Hollanda Diyanet Vakfı Sekreteri ve Amsterdam Eyüp Sultan Camii Başkanı Murat Türkmen dinlendi.
Bir saat 15 dakika süren oturumda, sorulara sürekli olarak ‘Bilmiyorum’, ‘Benim zamanımdan önceydi’, ‘hatırlamıyorum’ şeklinde yanıtlar veren Türkmen izleyenleri çileden çıkardı.
Komisyon üyelerinin, ‘Hollanda Diyanet Vakfı Türkiye’ye bağımlı olmayan bir Hollanda vakfı mıdır?’ anlamındaki soruların yanıtını doyurucu bir şekilde veremeyen Murat Türkmen, ‘Evet, Türkiye’den bağımsız, tamamen bir Hollanda kuruluşudur’ derken, imamların maaşlarının Ankara’dan gelişi ile Vakıf Başkanı’nın, aynı zamanda Lahey Din İşleri Müşaviri oluşunun nedenine de doyurucu cevaplar veremedi.
İmamların cami yönetimlerine değil, Din Ataşelerine bağlı olduklarını ve ataşeliklere karşı sorumlu olduklarını belirten Türkmen, ‘Peki bu nasıl bir Hollanda vakfıdır?’ sorusuna cevap verirken de bocaladı.
Siyasi Duyuru
Komisyon üyelerinin, ‘Vakfın sadece dini hizmet yaptığını ve siyasete karışmadığını belirtiyorsunuz ama, 2006 yılında yapılan Hollanda genel seçimlerinde, Ermeni soykırımı iddiasını desteklemeyen Fatma Koşer Kaya’ya oy verilmesini tavsiye den bir bildiri yayınlandı’ şeklindeki sorusuna da cevap vermekte zorlanan Türkmen, ‘Bunu Diyanet değil, bir Hollanda-Türk lobi grubu Amerika üzerinden yaptı’ gibi bir açıklamada bulundu.
Ermeni Meselesi
Hollanda Diyanet Vakfı’nın, diğer Arap kuruluşları gibi dış ülkelerden para yardımı almadıklarını bilen Hollandalı Komisyon Üyeleri, kısır konular ile Türkmen’i sıkıştırmaya çalıştılar ve sıkıştırdılar da…
Diyanet Vakfı’nın tek amacının dini hizmet olduğunu ve siyasete karışmadığını belirten Türkmen, 2014 yılında Almelo’da açılan bir Ermeni Anıtı’nı protesto etmek için yapılan büyük mitingde, Diyanet’in rolünün ne olduğu sorusuna da doğru dürüst cevap veremedi.
Türkmen, ‘O gün orada bir Osmanlı müziği (Mehter Marşı) çalındı. Kendinizi bir Ermeni yerine koyarsanız üzülmez miydiniz?’ sorusuna ‘Ama ben Ermeni değilim’ yanıtını verdi. Komisyon üyesinin bastırması üzerine, ‘Olmamalıydı, yapılmamalıydı’ diyen Türkmen, nedense Ermeni soykırımının sözde olduğuna ve karşılıklı ölümler olduğuna, soykırımın abartı olduğuna değinemedi.
Miting’e gidebilmek için yapılan afişleri gösteren bir komisyon üyesi, ‘Bu afişte neler yazılı’ dedikten sonra, afiştekileri zor da olsa tek tek tercüme ettirdi. Kaldı ki Türkmen, ‘Bu benim görevim değil’ diyebilirdi. Afişin bir köşesinde, miting yeri olan Almelo’ya otobüs kaldırılacağı yazılıydı. ‘Web sayfamızda, otobüslerin hangi Diyanet camisinden kalkacağını görebilirsiniz’ yazıyordu. Türkmen, Diyanet’in böyle bir şey yapmayacağını söyledi ama, web sayfasını işaret eden kuruluşun adını verseydi daha inandırıcı olurdu.
Askerlik Konusu
Bedelli askerlik konusunu soran komisyon üyesini, ‘Bu bugünün konusu değil’ diyen Türkmen, ‘Evet evet, tam da günümüzün konusu, siz bu işe ne diyorsunuz?’ sorusu üzerine yine kaçamak cevaplar vermeye çalıştı ve sonunda da, ‘Mademki Türk devletine bağlılar, o zaman da görevlerini yapsınlar’ demeyi tercih etti.
FETÖ (Fetullahçı Terör Örgütü) Konusu
15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra, Gülenciler’in camilere sokulmadığını ve hatta Gülenci olanların isimlerinin Diyanet Vakfı Başkanı Yusuf Acar tarafından bir liste halinde Ankara’ya bildirilmiş olduğunu belirten bir komisyon üyesine, ‘Camilere girişte hiç kimseye yasak getirilmedi. Gülencilerin isimlerini veren Yusuf Acar, bu işlemi Diyanet Vakfı Başkanı olarak değil, Lahey Büyükelçiliği Din İşleri Müşaviri olarak yaptı. (Aslında bu ifade çok iyi anlaşılmadı. Zira Türkmen Müşavir sözcüğünü tercüme edemedi) Sorular üzerine çok sıkışan Türkmen, Yusuf Acar’ın yaptığının doğru olmadığını hatta casusluk sayılacağını ifade etti.
Hoorn’daki bir cami imamının, aşırı bir şekilde şeriat fetvası verdiğini, Harderwijk’te iki imamın ‘Gülencileri ihbar edin’ dediklerini hatırlatan komisyon üyelerine, ‘Bunlar bireysel hatalardı. Hoorn’daki cami imamı derhal geri gönderildi. Zira fetvalar Diyanet tarafından yazılıyor’ yanıtını verdi.
Sorular Önceden Verildi
İşin ilginç tarafı nedir biliyor musunuz? Parlamento Araştırma Komisyonu, dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğimiz bir sistem uyguladı.
İfadesini alacağı kişilere soruları önceden bildirdi. Aldığım habere göre, Murat Türkmen’e, özellikle Ermeni mitingi ve Gülenciler konusundaki sorular önceden verildi. Buna rağmen dersine iyi çalışamayan Türkmen, canlı yayınlanan oturum sırasındaki bocalamalarıyla Türkleri çileden çıkarttı.
************************
İki gün sonra 28 Şubat 2020 tarihinde yayınladığım haber
İlhan KARAÇAY cevaplıyor: Araştırma Komisyonu karşısında ben olsaydım
Önceki gün Parlamento Araştırma Komisyonu karşısında ter döken Hollanda Diyanet Vakfı Sekreteri ve Amsterdam Eyüp Sultan Camii Başkanı Murat Türkmen kardeşimiz, yaptığım yayın üzerine gönderdiği bir mesajda serzenişte bulunmuş ve çok üzgün olduğunu belirtmiş.
8 şubatta annesini kaybettiğini, o sırada apar topar oturuma çağrıldığını belirten Türkmen, acı içinde bir haleti ruhiye ile komisyon karşısına çıktığını belirtmiş.
Öncelikle kendisine başsağlığı diliyor ve sabır diliyorum.
Şimdi yazacaklarımın, Murat Türkmen’e cevap niteliğinde olmadığını, komisyon karşısında kim olursa olsun, aynı şeyleri yazacağımı öncelikle belirtmek isterim.
Hollanda hükümeti, ülkelerinde yaşayan yabancıların, gelmiş oldukları ülkelerin etkisinde kalmalarından rahatsızlık duydukları için, özellikle cami yapımı için gönderilen paralara dikkat kesildiler.
Bu camilerin çoğunda selefist düşünceler beyinlere işletildiği için, gençleri bundan kurtarmak isten Hollanda hükümeti, İstihbarat Örgütü AIVD’den yardım istedi. AIVD’nin hazırladığı rapora göre, pek çok caminin yapımında kullanılmak üzere Arap ülkelerinden paralar gelmiş.
Bu konuda bir meclis araştırması kararı alındı. Özel olarak kurulan Meclis Araştırma Komisyonu, 3 hafta süren bir sorgulma yaptı. Nedense, bugüne kadar, hiçbir caminin yapımında dışarıdan para almayan Türkler de bu araştırmaya sokuldu ve Hollanda Diyanet Vakfı’nın da dinlenmesine karar verildi.
Görünürde, Diyanet’in soruşturma sürecine dahil edilmesi, imamların maaşlarının Türkiye tarafından ödenmesi ve Türkiye’nin de merkezi Amerika’da olan düşünce kuruluşu Freedom House tarafından ‘özgür olmayan ülkeler’listesinde yer almasından kaynaklanıyor.
Şimdi, Diyanet Vakfı’nın para konusunda yargılanmayacağı kesin.
Diyanet Vakfı’nın Türkiye’ye bağımlı olduğu ve Erdoğan’ın uzun kolu ile idare edildiği öne çıkarılacaktı. Parlamento Araştırma Komisyonu, dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğimiz bir sistem uyguladı. İfadesini alacağı Murat Türkmen’e soruları önceden bildirdi. Aldığım habere göre, Murat Türkmen’e, özellikle Ermeni mitingi ve Gülenciler konusundaki sorular önceden verildi.
Daha önceki haberimde, Murat Türkmen’in dersine iyi çalışmadığını ileri sürmüştüm.
Peki, komisyonun karşısında ben olsaydım nasıl davranır ve ne söylerdim?
Komisyon üyelerine öncelikle, karşılarında bir suçlu olmadığını ve sorularını nezaket içinde sormalarını, tavırlarına da dikkat etmelerini sertçe söylerdim. Bu da yetmezmiş gibi, bir gün önce karşılarına çıkan Al Fitrah Camii İmamı Suhayb Salam’ın kendilerine nasıl küfürler savurduğunu ve hakaret ettiğini de hatırlatırdım.
Şimdi gelelim sorulara ve benim vereceğim cevaplara:
Soru: Siz Hollanda Diyanet Vakfı’nın bir Hollanda kuruluşu olduğunu söylüyorsunuz, bu doğru mu?
Karaçay:Evet
Soru: Nasıl olur, Başkanınız Ankara’dan gelen Din İşleri Müşaviriniz ve imamlarınızın maaşı da Ankara’dan.
Karaçay: Ne var bunda? Ankara’dan gelen de bir insan değil mi ve yönetici olamaz mı? İmamların maaşlarının Ankara’dan gelişinde ne acayiplik var? Aidiyet duygusu yaşadığımız anavatanımız bize yardım edemez mi?
(Murat Türkmen, nedense Ankara’ya bağımlılığımızı gizli tuttu)
Soru:İmamlarınız, din ataşeliğinizden mi emir alıyorlar?
Karaçay: İmamlarımızın işvereni ataşeliğimizdir ama patronları cami yönetimidir.
Bu aslında sizin isteğiniz değil mi? İmamlar arasında başıbozukluk istemiyorusunuz. Bu nedenle de dışarıdan gelen paraları, gönderen ülkeler ‘Etkili olurlar’ diye istemiyorsunuz. Biz de, kontrol altında fetvalar sunuyoruz. Daha ne istiyorsunuz?
(Murat Türkmen cevabında bu konulara hiç giremedi)
Soru:İmamların Tükiye’den gelişi sizi bağımlı kılmıyor mu?
Karaçay: Bu aslında sizin isteğiniz değil mi? İmamlar arasında başıbozukluk istemiyorusunuz. Bu nedenle de dışarıdan gelen paraları, gönderen ülkeler ‘Etkili olurlar’ diye istemiyorsunuz. Biz de, kontrol altında fetvalar sunuyoruz. Ayrıca, ‘Kadınların sünnet ettirilmesi’ ve ‘Kadına dayak müstehaktır’ gibi fetva veren yobaz imamlardan rahatsız oluyorsunuz. Bizim imamlarıız ünüversite ayarında tahsil yapmış aydın insanlardır. Sizin de istediğiniz bu değil mi? Aslında bundan memnun olmanız gerekmez mi?
(Komisyon üyelerinin, ‘Hollanda Diyanet Vakfı Türkiye’ye bağımlı olmayan bir Hollanda vakfı mıdır?’ anlamındaki soruların yanıtını doyurucu bir şekilde veremeyen Murat Türkmen, ‘Evet, Türkiye’den bağımsız, tamamen bir Hollanda kuruluşudur’ derken, imamların maaşlarının Ankara’dan gelişi ile Vakıf Başkanı’nın, aynı zamanda Lahey Din İşleri Müşaviri oluşunun nedenine de doyurucu cevaplar veremedi.
İmamların cami yönetimlerine değil, Din Ataşelerine bağlı olduklarını ve ataşeliklere karşı sorumlu olduklarını belirten Türkmen, ‘Peki bu nasıl bir Hollanda vakfıdır?’ sorusuna cevap verirken de bocaladı.)
Soru:Vakfınızın sadece dini hizmet yaptığını ve siyasete karışmadığını söylüyorsunuz. Bu doğru mu?
Karaçay:Evet.
Soru: Peki 2006 yılında yapılan Hollanda genel seçimlerinde, Ermeni soykırımı iddiasını desteklemeyen Fatma Koşer Kaya’ya oy verilmesini tavsiye eden bir bildiri yayınlandınız, buna ne dersiniz?
Karaçay:Bakınız, aynı seçimlerin arifesinde Ayhan Tonca, Erdinç Saçan ve Osman Elmacı, İşçi Partisi ve Hıristiyan Demokrat Partisi’nin aday listelerinden antidemokratik bir şekilde atıldılar. Nedeni de, kendilerine özel olarak sorulan, ‘Ermeni soykırımını tanıyor musunuz’ sorsuna aldıkları ‘Hayır’ cevabı oldu. Biz Hollanda yasalarına göre kurulmuş bir vakıfız ama, aynı zamanda Türk kökenli ve Müslüman bir kuruluşuz.Sizin devletinizin yarım milyonluk Türk toplumuna karşı yapmış olduğu antidemokratik bir işlem karşısında biz de sessiz kalamazdık. Bu nedenle Demokrat 66 Partisi listesinde olan Fatma Koşer Kaya’nın desteklenmesi için bir bildiri yayınladık. Bu, doğrudan doğruya siyasete bulaşmak değil, haksızlığa karşı bir isyandır.
Bunun böyle olduğunu siz kabul etmesenizde, bizim Müslüman ruhumuz bizi buna mecbur etmiştir.
(Murat Türkmen bu soruya yanıt vermekte zorlandı ve ‘‘Bunu Diyanet değil, bir Hollanda-Türk lobi grubu Amerika üzerinden yaptı’ gibi bir açıklamada bulundu.
Soru:2014 yılında Almelo’da açılan Ermeni Anıtı’na karşı yapılan büyük bir protesto gösterisine siz de katıldınız mı?
Karaçay: Evet ben de katıldım.
Soru: Peki elimde bir afiş var. Sayın Türkmen, bize bu afişte yazılanları tercüme eder misiniz?
Karaçay: Öncelikle şu itirazda bulunayım. Ben sizin tercümanınız değilim. Önünüzdeki kağıtta afişte yazılanları tercümeleri de yazılı. Bana karşı nazik olun ve beni çırak yerine koymayın.
(Murat Türkmen, afiştekileri kuzu kuzu tercüme etti ve yanıtlamaya çalıştı.)
Soru:Bu afişte, miting yeri olan Almelo’ya Diyanet tarafından otobüs kaldırılacağı yazılı. Diyanet neden böyle siyasi bir eyleme karıştı?
Karaçay:Bu afiş diyanet tarafından hazırlanmadı. Zaten afişte, ‘Web sayfamızda, otobüslerin hangi Diyanet camilerinden kalkacağını görebilirsiniz’ yazıyor. Bu söz, otobüsleri Diyanet’in kiraladığı anlamını taşımaz. Demek oluyor ki bu afişi herhangi bir kuruluş bastırdı ve otobüslerin hareket yerinin de Diyanet’e bağlı olan camilerden kalkacağı belirtildi.
Soru:Mitingde Osmanlı (Mehter) Marşı çalınıyordu. Siz Ermeni olsaydınız o manzara karşısında gözyaşı dökmez miydiniz?
Karaçay: Bakınız, Bizim de gözyaşı dökmemiz gereken olaylar yaşandı. Soykırım hikâyeleri doğru değildir. Türkiye bu konuda tüm arşivlerini açtı ve dünyaya çağrıda bulundu. Tarihçilerin bu konuda karar vermelerini istedi. Ama siz, hiçbir araştırma yapmadan soykırım damgasını vuruyorsunuz ve soykırıma inanmayan parti adaylarınızı listelerden çıkarıyorsunuz. Bu mudur demokrasi? Bu konu hakkında siyasiler değil, tarihçiler karar vermeli. 1920 yılında Handelsblad gazetesine yazan bir Hollandalı gazeteci, Türkiye’de yaptığı araştırmaları aktarırken, ‘Soykırım yok, karşılıklı katliamlar var’ diye yazmıştı. Ama sizler bundan bile habersizsiniz veya habersiz görünüyorsunuz.
(Murat Türkmen bu soru karşısında gerçekten şaşırdı ve bocaladı. Mehter marşı için de ‘olmamalıydı, yapılmamalıydı’yanıtını verdi. Hatta üyelerden biri, ‘Özür dilediniz iyi oldu’ deyince, ‘Hayır hayır, özür dilemedim, sadece üzüldüm’dedi.
Soru:Bir de Türk gençlerinin bedelli askerlik sorunları var. Buna ne diyeceksiniz?
Karaçay: Aslında bu sorun bizleri de rahatsız ediyor. Bu konuda sizinle birlikte hareket edebiliriz. Ankara ile konuşunuz. ‘Türkler bizim de vatandaşımız’ deyiniz ve bir hal yolu arayınız. Biz zaten bu konuda mücadele ediyoruz. Siz de bize destek olunuz.
(Murat Türkmen bu soruya, bocalayarak cevap verdi ve sonunda, ‘Mademki Türk devletine bağlılar, o zaman da görevlerini yapsınlar’ demeyi tecih etti.
Soru:15 Temmuz darbe girişiminden sonra Gülencileri camilere sokmadığınızı duyduk. Bu doğru mu?
Karaçay:Hayır, bu doğru değil. Camiler Allah’ın evidir. Buraya girenlere ‘kimsin, necisin’ diye soramayız. Bu tamamen Gülencilerin bir uydurmasıdır. (Murat Türkmen bu sorya aynı doğrultuda bir cevap vermiştir)
Soru: Peki, eski başkanlarınızdan Yusuf Acar, Hollanda’da Gülen sempatizanlarının bir listesini Ankara’ya göndermiş.
Karaçay:Bakınız, bu konunun cevabını vermek beni aşar. O zamanlar özellikle De Telegraaf gazetesi ortalığı karıştırmıştı. Durum çok ciddi bir şekle dönmüştü. Bunu farkeden Ankara, Yusuf Acar’ı derhal geri çekmişti. Bu da yeterli bir hareket olmalı.
(Murat Türkmen, bu soruya, ‘Yusuf Acar, bu işlemi Diyanet Vakfı Başkanı olarak değil, Lahey Büyükelçiliği Din İşleri Müşaviri olarak yaptı. Bence bu bir casusluk işlemidir’ cevabını vermişti.
Evet, sevgili okurlarım. İşte, ben olsaydım, Araştırma Komisyonu karşısında yukarıdaki yanıtları verir ve tepki koyardım.
Ne yani, Komisyon karşısında hakaretler yağdırabilen Arap imamdan neyim eksik?
Ha, ben yine de nezaketimden bir şey kaybetmedim ve onların anlayacakları dilden yanıt verdim.
Daha doğrusu verebilirdim…
HOLLANDALI POLİTİKACILARIN HEZEYAN İSPATIDIR
Birkaç gündür gündemimizi meşgul eden, Hollanda Parlamentosu Araştırma Komisyonu’nun bazı dini kuruluşları hizaya çekme işlevi, bizim Diyanet Vakfı’mızı da kapsayınca çok üzülmüştük.
Hollanda İstihbarat Örgütü AIVD’nin hükümete sunduğu bir rapor, Hollanda temsilciler Meclisi’ni ayağa kaldırmıştı.
Hollanda Temsilciler Meclisi bir karar aldı ve kurulacak olan bir komisyonun, bazı dini kuruluşları sorgulamasını istedi.
Rapora göre Hollanda, uzun zamandır, Kuveyt, Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan’dan gelen yardımlardan rahatsızlık duymaktaydı. Hollanda’nın endişesi, yardım yapan bu ülkelerin Hollanda’da İslam’ın yorumlanmasına olası etkileri ve Hollanda’da aşırılıǧın körüklenmesi ve terörizme zemin hazırlanmasıydı. İktidardaki hükümet bu olası tehlikenin önüne geçilmesi için ‘özgür olmayan ülkeler’den gelen para akışını kesmek ve istenmeyen etkilerden korunmak istiyordu.
Bu doǧrultuda Temsilciler Meclisinde kurulan Araştırma Komisyonu, yabancı ülkelerden gelen para yardımlarının Müslümanlar üzerinde etkisinin olup olmadıǧını araştırdı.
Üç hafta süren sorgulamada, Den Haag’daki As Soenne Camii, Utrecht’deki Fıtrat Camii ve ve ne yazık ki bizim Hollanda Diyanet Vakfı yer aldı.
Görünürde, Diyanet’in soruşturma sürecine dahil edilmesi, imamların maaşlarının Türkiye tarafından ödenmesi ve Türkiye’nin de merkezi Amerika’da olan düşünce kuruluşu Freedom House tarafından ‘özgür olmayan ülkeler’listesinde yer almasından kaynaklanıyor.
Kaldı ki, Diyanet’in Hollanda’daki imamların maaşlarını ödemesi yeni bir gelişme deǧil, yıllardır uygulanan ve bilinen bir sistem. Hem de Hollanda’nın severek kabul ettiǧi, bir zamanlar teşvik ettiǧi bir uygulamaydı. Şimdi neler deǧişti de, bu konu Hollanda hükümeti tarafından mercek altına alınıyor, anlaşılması zor bir konu.
Soruşturma tamamlandıktan sonra biz de beğendiğimiz ve beğenmediğimiz tarafları yazdık.
Yurttaşlarımız da konuyu kendi aralarında halâ tartışıyorlar.
Ben şahsen, ‘Dağ fare doğuru’ demiştim. Nisan ayında yayınlanacağı belirtilen raporun sonucunu merakla bekliyoruz.
Ama, benim ‘Dağ fare doguracak’ iddiamın öncü bilgilerini şimdiden görmeye başladık.
Zira, komisyon araitırmasından sonra Hollanda medyası, Diyanet Vakfı’nın soruşturmasına çok az yer verdi.
Dün yayınlanan De Volkskrant gazetesinde bol fotoğraflı vei ki sayfa olarak yayınlanan bir analizde, ne kadar bilirkişi varsa konuşturuldu. Ama bui ki sayfalık yayında bir tek kelime bile Türk ve Türkiye yoktu.
Bu da gösteriyor ki, Hollanda İstihbarat Örgütü AIVD’nin vermiş olduğu raporda, Türkiye için korku verecek notlar yoktu. İşgüzar politikacılar işi büyütmüşler ve sırf ‘Erdoğan’ın uzun kolu’nu gündeme getirmek için Diyanet Vakfını da soruşturmaya çağırmışlardı.
Ne ilginç değil mi?
Batılılar, İslam teröründen endişe ederlerken, İslamlar’a karşı yapılan hunharce cinayetler Fransa, Yeni Zelanda gibi ülkelerden sonra şimdi de Almanya’da sürüyor.
****************
İLHAN KARAÇAY, SCHRIJFT OPNIEUW HET VERHAAL VAN DE ISLAMITISCHE STICHTING NEDERLAND (HDV)
Een gerespecteerde instelling binnen de Turkse gemeenschap zorgt voor onrust bij de Nederlandse autoriteiten.Voormalig kabinetslid Dilan Yeşilgöz en oppositieleider Frans Timmermans eisen de sluiting van de organisatie, die zij “de lange arm van Ankara” noemen.
Met haar 149 moskeeën en een vastgoedwaarde die in de buurt van een miljard euro komt, wekt het gebrek aan vernieuwing binnen het bestuursmodel van de stichting bezorgdheid op, zelfs bij de Turkse gemeenschap die de werkelijke eigenaar van deze bezittingen is.
De Turkse gemeenschap in Nederland maakt zich zorgen over het feit dat moskeeën, die met eigen arbeid en bijdragen zijn gebouwd, aan de Diyanet Stichting worden overgedragen. “In die moskeeën zit het recht van onze kinderen en het zweet van de eerste generatie,” zeggen zij.
WAT KAN ER GEBEUREN? Het DİTİB-voorbeeld uit Duitsland is een waarschuwing voor de HDV in Nederland.
Analyse van İlhan KARAÇAY:
Beste lezers,
De rol van religieuze instellingen in Nederland staat opnieuw ter discussie.
De Islamitische Stichting Nederland (HDV), die jarenlang een belangrijke brug is geweest tussen geloof en gemeenschap, bevindt zich nu in het centrum van een maatschappelijk en politiek debat.
Met dit artikel wil ik de zaak verhelderen, misverstanden wegnemen en erkenning geven aan de inspanningen van een gemeenschap die haar geloof, arbeid en waarden met opoffering heeft geleefd.
De laatste tijd wordt er, zowel in de politiek als in de media, veel gesproken over de HDV.
Veel berichten in de mainstream en sociale media zijn echter gebaseerd op onvoldoende informatie en weerspiegelen de werkelijkheid niet juist.
Daarom vroegen veel lezers en vrienden mij: “Abi, schrijf jij dit onderwerp maar eens goed op, zodat we eindelijk weten wat er echt aan de hand is.”
Tot nu toe heb ik vele artikelen geschreven over de HDV – zowel lovend als kritisch.
Mijn laatste stuk hierover verscheen op 27 februari 2025 onder de titel “Onze eerbare instellıng in het buitenland: de islamitische stichting Nederland.”
Normaal gesproken vermijd ik het om vaak over dezelfde persoon of organisatie te schrijven.
Maar deze keer zal ik mijn principe opzijzetten, want ik voel de verantwoordelijkheid om mijn lezers de juiste informatie te geven over de HDV.
“Met de vraag ‘Komt een reis die begonnen is met het geloof en de inzet van een gemeenschap tot een einde?’ begin ik deze analyse, die voor de Turkse gemeenschap in Nederland van groot belang is.
De Hollanda Diyanet Vakfı, een van de belangrijkste religieuze en culturele organisaties van de Turkse gemeenschap in Europa, trekt de aandacht niet alleen met haar gebedshuizen, maar ook met haar uitgebreide vastgoedportefeuille en de sociale activiteiten die zij ontplooit. Deze stichting, die richting geeft aan het spirituele leven van tienduizenden mensen en culturele samenhang bevordert, is de laatste tijd in zowel Nederland als de Turkse gemeenschap onderwerp van discussie vanuit verschillende invalshoeken.
Met 149 moskeeën en een vastgoedportefeuille die richting de miljarden euro gaat, waarom staat de Hollanda Diyanet Vakfı, een van de grootste religieuze instellingen in Europa, zo vaak op de agenda?
Wat moet er veranderen in het licht van haar bestuursstructuur, haar benadering van dienstverlening en de verwachtingen voor de toekomst?
In dit stuk zal ik al deze vragen beantwoorden en een gedetailleerde analyse geven van de huidige positie van de stichting.”
OPRICHTING EN DE EERSTE JAREN
Het verhaal van de Islamitische Stichting Nederland (HDV) is in feite het resultaat van een oprechte behoefte.
Aan het eind van de jaren zeventig konden Turkse arbeiders die naar Nederland kwamen nauwelijks een plek vinden om te bidden of om hun kinderen religieus onderwijs te geven.
Zij baden soms in kelders van appartementen, soms in oude fabriekshallen.
In die omstandigheden kwamen enkele pioniers uit de gemeenschap met het idee: “Wij moeten onze eigen moskeeën en verenigingen hebben.”
Zo werd de Federatie van Turkse Islamitische en Culturele Verenigingen in Nederland opgericht, met İbrahim Görmez als voorzitter.
Na overleg met de Religieuze Zakenafdeling van de Turkse Ambassade in Den Haag werd geconcludeerd dat er behoefte was aan een “Hoofdraad” die toezicht zou houden op de religieuze verplichtingen van de Turken in Nederland.
Dit idee vond al snel weerklank onder de Turkse verenigingen in het land.
Na langdurige besprekingen werd op 10 december 1982 de Islamitische Stichting Nederland (HDV) officieel opgericht volgens de Nederlandse wetgeving.
Met andere woorden: deze stichting is niet in Turkije geboren, maar in Nederland.
Het initiatief kwam van de Turkse gemeenschap in Nederland.
Natuurlijk kreeg de stichting steun van de Turkse Diyanet en van de Religieuze Attaché van die tijd, maar de juridische identiteit van de stichting werd bepaald volgens het Nederlandse recht.
De oprichters van de HDV waren de volgende gerespecteerde personen:
Tayyar Altıkulaç Lütfi Şentürk Abdülbaki Keskin Sami Uslu, Ahmet Uzunoğlu
Mehmet Kervancı Hayrettin Şallı Mahmut Sezgin Remzi Yavuz Erdinç Türkçan
DeAlgemene Ledenvergadering van de HDVbestond uit onder meer:
Prof. Dr. Ali Erbaş, Doç. Dr. Selim Argun, Mahmut Özdemir, Prof. Dr. M. Said Yazıcıoğlu, Prof. Dr. İrfan Aycan, Doç. Dr. Burhan İşliyen, Arif Soytürk, Süleyman Necati Akçeşme, Sami Uslu, Hayrettin Şallı, Prof. Dr. A. Bülent Baloğlu, Prof. Dr. Mustafa Sinanoğlu, Prof. Dr. Halife Keskin, Doç. Dr. Yüksel Salman, Dr. Ömer Özgül, Remzi Yavuz, Mustafa Yılmaz, Rıza Selimbaşoğlu, Mehmet Kervancı en Ahmet Uzunoğlu.
Alle bestuurders wilden dat deze structuur, zowel religieus als sociaal, de Turkse gemeenschap ten goede zou komen. Het doel was duidelijk vastgelegd: Het verspreiden van de boodschap van vrede en verdraagzaamheid van de islam in Nederland, het bevorderen van wederzijds begrip tussen culturen, en het delen van de rijkdom van de Turks-islamitische cultuur.
In de eerste jaren werd dit doel volledig verwezenlijkt.
Moskeeën werden één voor één gebouwd en vervolgens aan de HDV geschonken, zodat de eigendomstitels op naam van de stichting kwamen te staan.
Daarnaast werd een Begrafenis- en Solidariteitsfonds opgericht.
De Turkse arbeiders in heel Nederland konden nu hun religieuze verplichtingen nakomen en zich onderdeel voelen van een hechte gemeenschap.
In die tijd was de HDV een waar centrum van hoop.
Iedereen deed wat hij kon, verenigingen kwamen samen en er heerste een gevoel van opwinding en solidariteit.
Mensen zeiden: “Deze moskee is van ons.” En dat was ook zo, want zij hadden die met eigen inzet gebouwd — met donaties, inzamelacties, en bijdragen van een paar gulden per week of een klein deel van hun loon.
Er kwam geen bevel van bovenaf; alles gebeurde uit vrijwillige inzet en gemeenschapszin.
Maar in de loop der tijd begon dit beeld te veranderen.
Naarmate de Turkse gemeenschap in Nederland groeide, groeide ook de stichting.
En zoals bij elke groeiende organisatie, raakte ook de HDV steeds meer verstrengeld in bureaucratie en politieke stromingen.
KEERPUNTEN, DISCUSSIES EN GEBEURTENISSEN
In de loop der jaren groeide de Islamitische Stichting Nederland (HDV) uit tot veel meer dan een netwerk van moskeeën.
Zij werd een grote organisatie die zelfs evenementen organiseerde in de Amsterdam Arena, met uitgaven die in de miljoenen euro’s liepen.
Maar deze groei bracht ook verwarring en spanningen met zich mee.
Aan de ene kant waren er vrijwilligers die de gemeenschap dienden,
aan de andere kant diplomatieke vertegenwoordigers en ambtelijke functionarissen.
En juist deze twee lijnen begonnen na verloop van tijd door elkaar te lopen.
Sommige waarnemers merkten op dat de Religieuze Attachés (Diyanet-functionarissen) automatisch voorzitter werden van de HDV.
Met andere woorden: een diplomatieke functie en een maatschappelijke functie raakten met elkaar verstrengeld.
Dit leidde tot conflicten, misverstanden en machtsstrijd.
Toch zijn diplomatie en maatschappelijke dienstverlening twee totaal verschillende zaken.
Diplomatie vertegenwoordigt de staat, terwijl een stichting het volk vertegenwoordigt.
Toen deze scheidslijn vervaagde, begonnen de Nederlandse autoriteiten te vragen: “Is deze organisatie werkelijk onafhankelijk?”
Jarenlang werd er echter geen serieuze actie ondernomen,
omdat de Turkse gemeenschap vertrouwen had in de HDV en haar diensten waardeerde.
In die periode vond de bekende zaak Yusuf Acar plaats.
De Nederlandse media en politici beweerden dat Yusuf Acar, toenmalig Religieuze Attaché en tevens HDV-voorzitter, Turkse personen zou hebben geobserveerd en gerapporteerd aan Ankara.
Toen bekend werd dat hij tot “persona non grata” zou worden verklaard,
riep Ankara hem snel terug.
De Nederlandse media schreven dat hij was uitgewezen, maar in werkelijkheid had Ankara slim gehandeld.
Mijn interviewmoment met Yusuf Acar, die destijds zowel Diyanet-attaché als voorzitter van de Islamitische Stichting Nederland was, en door de Nederlandse regering tot ongewenst persoon werd verklaard.
Na bezwaar van de Nederlandse autoriteiten mochten de Religieuze Attachés niet langer automatisch voorzitter zijn van de HDV.
Voortaan zou de voorzitter via verkiezingen worden gekozen.
Toch begonnen sommige attachés later opnieuw de facto als voorzitter op te treden, zonder die titel officieel te dragen. De situatie werd steeds complexer.
De attachés van de Turkse Ambassade in Den Haag begonnen kantoor te houden in het HDV-gebouw zelf.
Het luxueuze hoofdkantoor van de stichting was aantrekkelijker dan de kleine ambassadekamers.
Diplomatieke auto’s met CD-kentekenplaten stonden voor de deur van de stichting geparkeerd, en veel Nederlanders vroegen zich af: “Is deze stichting nog wel een Nederlandse organisatie, of is het een verlengstuk van Turkije?”
Deze kwestie kwam duidelijk naar voren in het Nederlandse Parlement,
vooral na 2016, toen verschillende politieke partijen de “buitenlandse invloed” van Diyanet ter discussie stelden.
Meer recent verklaarde Frans Timmermans, leider van GroenLinks/PvdA: “De HDV is de lange arm van Erdoğan geworden.”
En Dilan Yeşilgöz, leider van de VVD, zei: “Diyanet is veranderd in een structuur die soms zelfs oproept tot jihad.”
Deze uitspraken veroorzaakten grote opschudding in zowel Ankara als Den Haag.
Hoewel deze beweringen niet volledig terecht waren — want het oorspronkelijke doel van Diyanet was het organiseren van religieuze diensten —
bleef het probleem dat de beeldvorming verkeerd was.
Wanneer een diplomatieke auto voor het HDV-gebouw stond en de attaché daar tegelijk als bestuurder optrad,
veranderde de publieke perceptie onvermijdelijk.
In de loop der jaren bleef ook het vermogen van de HDV groeien.
In bijna elke Nederlandse stad kwamen moskeeën, huizen en gebouwen in bezit van de stichting.
Tegenwoordig zijn 149 moskeeën aan de HDV verbonden, met een vastgoedwaarde van bijna één miljard euro —
allemaal opgebouwd met donaties, arbeid en opoffering van de Turkse gemeenschap.
Maar hiermee ontstond een nieuwe zorg: Wat gebeurt er als dit bezit ooit van eigenaar verandert?
Wat als bij een bestuurswissel al deze eigendommen niet langer in handen van de gemeenschap blijven?
De stichting is zo opgezet dat het juridisch de enige eigenaar is van alle bezittingen.
De moskeeën zijn dus huurders van hun eigen gebouwen.
Dat leidde tot de vraag: “Is dit bezit van de gemeenschap, of van de stichting?”
Sommige bestuurders zeiden: “De stichting behoort aan de gemeenschap toe, dus er is geen verschil.”
Maar juridisch gezien is er wel degelijk een verschil.
Een enkele handtekening of bestuurswijziging zou het eigendom kunnen overdragen.
Daarom groeit de bezorgdheid, vooral onder moskeebesturen,
die zeggen: “De toekomst van dit bezit is niet voldoende beschermd.”
Deze zorg vormt vandaag nog steeds het belangrijkste onopgeloste probleem.
VANDAAG EN DE OPLOSSINGSMOGELIJKHEDEN
Vandaag de dag is de Islamitische Stichting Nederland (HDV), met haar moskeeën, imams en educatieve activiteiten, uitgegroeid tot een enorme organisatie.
Maar met haar omvang is ook haar verantwoordelijkheid toegenomen.
De stichting staat niet langer alleen in de belangstelling van de Turkse gemeenschap in Nederland,
maar ook van Nederlandse politici, journalisten en instanties.
Elke stap, elk besluit wordt gevolgd en besproken.
Want het gaat hier niet alleen om religie, maar om representatie en vertrouwen.
Iedereen stelt nu dezelfde vraag: “Is de HDV een organisatie van de Turkse moslims in Nederland, of een verlengstuk van Turkije?”
Deze vraag, die jarenlang op de achtergrond bleef, is nu onvermijdelijk geworden.
Het antwoord ligt eigenlijk in de geschiedenis zelf.
De HDV is in Nederland opgericht, volgens de Nederlandse wet.
De oprichters waren Turken die in Nederland woonden.
Dus de echte eigenaar van de HDV is de Turkse gemeenschap in Nederland, niet Ankara.
De HDV is een erfenis die met het zweet en de bijdragen van die gemeenschap tot stand is gekomen.
Maar die erfenis moet nu juridisch worden beschermd,
want er bestaan openingen in de regelgeving waardoor bij een bestuurswissel of politieke crisis
de eigendommen van de gemeenschap in andere handen kunnen overgaan.
Wat moet er dan gebeuren?
Allereerst moeten diplomatieke functies en maatschappelijke bestuursfuncties van elkaar worden gescheiden.
Een Religieuze Attaché mag toezicht houden, maar niet besturen.
Het kantoor van de Attaché hoort bij de Ambassade, niet in het HDV-gebouw.
Diplomatieke voertuigen horen voor de ambassade te staan, niet voor de stichting.
Dit lijken kleine details, maar hun symbolische betekenis is groot.
Ten tweede moet het bestuur van de HDV worden uitgebreid met jongeren die in Nederland zijn geboren en opgeleid,
mensen die het leven hier van binnenuit kennen.
Het bestuur mag niet uitsluitend uit religieuze functionarissen bestaan,
maar moet ook juristen, accountants, onderwijskundigen en vertegenwoordigers van de gemeenschap bevatten.
Dat brengt zowel diversiteit als vertrouwen.
Ten derde moet de financiële transparantie worden vergroot.
Elk jaar moet er een openbaar verslag komen met details over alle moskeeën, gebouwen, inkomsten en uitgaven.
Op die manier kan niemand meer zeggen: “Er wordt iets verborgen.”
Transparantie vergroot zowel vertrouwen als geloofwaardigheid.
Daarnaast moet in de statuten van de HDV een beschermingsclausule worden opgenomen,
waarin staat dat geen enkele moskee of gebouw dat met donaties is verworven,
zonder instemming van de gemeenschap mag worden verkocht.
De Turkse gemeenschap in Nederland is de werkelijke eigenaar van deze bezittingen
en dat recht moet juridisch worden vastgelegd.
De moskeeën die door de Turkse gemeenschap zijn gebouwd, zijn niet enkel gebedshuizen.
Zij zijn symbolen van migratie, solidariteit, heimwee en geloof.
In die moskeeën rust zowel het recht van onze kinderen als het zweet van de eerste generatie.
Als het imago van deze stichting wordt beschadigd,
gaat niet alleen een instelling verloren, maar ook een stuk geschiedenis.
Daarom draagt iedereen verantwoordelijkheid — de imam, de diplomaat, de politicus en vooral het volk zelf.
De HDV moet zich tot haar echte eigenaren wenden en oprecht zeggen: “Deze stichting is van jullie, wij zijn slechts de beheerders.”
Als die zin met oprechtheid wordt uitgesproken,
zal het vertrouwen terugkeren.
Maar als de bureaucratie blijft overheersen en de stem van het volk niet wordt gehoord,
zal zelfs de beste intentie in de schaduw van wantrouwen blijven.
De HDV is geboren uit goede bedoelingen.
Maar om goede bedoelingen in stand te houden, is meer dan gebed nodig:
het vereist rechtvaardigheid, transparantie en verbondenheid met de gemeenschap.
Er moet nu een nieuw tijdperk beginnen.
In elke muur, elke moskee en elk document van de stichting zou moeten staan: “Dit bezit, deze arbeid, deze stichting behoort aan het volk.”
WAT ZEGT DE GOEROE VAN DE GODSDIENSTZAKEN, İBRAHİM GÖRMEZ?
In Nederland is de eerste naam die in je opkomt bij het horen van “godsdienstzaken” zonder twijfel İbrahim Görmez.
Görmez, de oprichter van de Federatie van Turkse Islamitische Culturele Verenigingen in Nederland, heeft later ook — door druk uit te oefenen op de Nederlandse regering — de radio- en televisie-uitzendingen van het Turks-Islamitisch Omroepinstituut weten te realiseren. Over de Stichting Diyanet Nederland zegt hij het volgende:
“Ik ben iemand die dag en nacht heeft gewerkt aan de oprichting van de Stichting Diyanet Nederland. Daarom wil ik absoluut niet dat er ook maar iets misgaat met deze stichting. Tijdens de oprichtingsfase, bij het opstellen van de statuten, was ik er ook bij. Het rapport van ongeveer twintig pagina’s heb ik persoonlijk naar Ankara gebracht en ervoor gezorgd dat het aan de president en de premier werd overhandigd.
Wat er destijds in dat rapport stond, moet vandaag nog steeds geldig zijn. Ik verwacht niets van iemand, dat kan ook niet… want ik heb me volledig aan mijn pensioen gewijd. Maar als iemand iets negatiefs over de Stichting Diyanet zegt, ben ik een van de eersten die daartegen zal opstaan. Toch moeten we in sommige situaties ook de waarheid durven uitspreken.
Veel van onze geloofsgenoten zijn niet tevreden over de huidige bestuursverkiezingen. Het eenvoudigste voorbeeld: van de Federatie van Turkse Islamitische Culturele Verenigingen, die aan de basis stond van de oprichting van de Diyanet, kan geen enkele vertegenwoordiger deelnemen. Bovendien hebben de verenigingen die hun moskeeën en dienstwoningen aan de Stichting Diyanet Nederland hebben geschonken, geen stem in deze verkiezingen.
Het feit dat de leden van de Raad van Toezicht van de Stichting Diyanet Nederland levenslang in functie blijven, kan tot een schandaal leiden. Al deze tekortkomingen worden vermeld in de correspondentie die ik met mijn landgenoten heb gevoerd.
De Stichting Diyanet Nederland behoort toe aan de Turken in Nederland. De stichting mag niet eigendom zijn van de Diyanet in Turkije, noch van de oprichters of de Raad van Toezicht. Dat moet zo worden erkend en zo worden gehandhaafd.”
İbrahim Görmez verklaarde tevens dat hij het storend vindt dat de Nederlandse autoriteiten de Stichting Diyanet Nederland bestempelen als “de lange arm van Ankara”. Hij voegde daaraan toe:
“Deze houding wekt bij ons de zorg: wat zal de toekomst brengen?”
Vooral het feit dat de leden van de Raad van Toezicht voor onbepaalde tijd aanblijven, wordt door sommige kringen bekritiseerd als “niet in overeenstemming met democratische bestuursprincipes”. Daarnaast is het ontbreken van vertegenwoordigers van de Federatie van Turkse Islamitische Culturele Verenigingen in het bestuur van de HDV een ander punt van discussie.
EEN LANGE VOETNOOT
Om het belang van de huidige kwestie beter te begrijpen, wil ik enkele korte aantekeningen delen uit een vroeger parlementair onderzoek in Nederland.
De Nederlandse regering was bezorgd dat buitenlanders die in Nederland wonen,
onder invloed zouden blijven van hun landen van herkomst.
Daarom begon men vooral aandacht te besteden aan geldstromen die naar moskeeprojecten gingen.
Volgens de AIVD, de Nederlandse inlichtingendienst, kwamen er vanuit Arabische landen geldbedragen binnen voor de bouw van verschillende moskeeën.
Men vreesde dat in sommige van die moskeeën salafistische ideeën werden verspreid
en dat jongeren daardoor zouden worden beïnvloed.
Daarom besloot de Nederlandse Tweede Kamer een onderzoekscommissie in te stellen.
Gedurende drie weken werden verschillende organisaties ondervraagd.
Opmerkelijk genoeg werd ook de Turkse gemeenschap,
die nooit geld uit het buitenland had ontvangen, in dit onderzoek opgenomen.
Zelfs de Islamitische Stichting Nederland (HDV) werd uitgenodigd om te getuigen.
De reden hiervoor was dat de salarissen van de imams door Turkije werden betaald
en dat Turkije door de Amerikaanse denktank Freedom House
was ingedeeld bij de “niet-vrije landen.” Daarom wilde men ook de HDV in het onderzoek betrekken.
Toch werd de HDV niet veroordeeld voor financiële onregelmatigheden.
De nadruk lag op de veronderstelde afhankelijkheid van Turkije
en op het idee dat de stichting de lange arm van Erdoğan zou zijn.
Wat dit onderzoek bijzonder maakte, was dat de parlementaire commissie iets deed wat men elders in de wereld zelden ziet: zij stuurde de vragen van tevoren naar de getuige.
Volgens mijn informatie kreeg Murat Türkmen, de secretaris van de HDV, de vragen vooraf toegestuurd, met name over het Armeense protest en de kwestie van de Gülen-beweging.
Daarna werd hij live in de Tweede Kamer verhoord.
Ondanks dit alles werd de HDV niet naar de rechter doorverwezen,
terwijl andere religieuze organisaties dat wel werden.
Maar de situatie is nu veel ernstiger.
WAT KAN ER GEBEUREN?
Het DİTİB-voorbeeld uit Duitsland is een waarschuwing voor de HDV in Nederland.
Wat destijds in Duitsland gebeurde — beperkingen, toezicht en politieke druk — lijkt zich nu in Nederland te herhalen. Ditmaal is het gevaar groter, want rechts en links staan aan dezelfde kant.
Een soortgelijke situatie deed zich enkele jaren geleden in Duitsland voor. De DİTİB in Keulen kwam toen in opspraak vanwege beweringen dat imams rapporten naar Ankara stuurden. Duitsland stelde geen curator aan, maar in verschillende deelstaten werden projecten bevroren, subsidies ingetrokken en visumverlengingen voor imams beperkt. Sommige lokale besturen plaatsten de DİTİB-gemeenten onder civiel toezicht. De organisatie werd dus niet gesloten, maar feitelijk in haar werking ingeperkt.
Wat zich nu in Nederland afspeelt, lijkt sterk op dat proces — maar ditmaal is de situatie ernstiger, omdat zowel de rechtse Yeşilgöz als de linkse Timmermans hetzelfde standpunt delen. Die politieke eensgezindheid wijst erop dat de overheid een streng toezicht op de HDV zal instellen. De financiële structuur zal grondig worden onderzocht, de verblijfsvergunningen van imams kunnen worden herzien en de onafhankelijkheid van het bestuur zal in twijfel worden getrokken.
De grootste zorg is echter van andere aard: wat gebeurt er met het vermogen van de HDV als deze ontwikkeling verdergaat? De moskeeën, woningen en gebouwen in Nederland vertegenwoordigen samen bijna één miljard euro aan waarde — bezit dat door de Turkse gemeenschap zelf is opgebouwd, met donaties en arbeid. Als de HDV officieel wordt bestempeld als een verlengstuk van Ankara en haar onafhankelijkheid verliest, kan een rechtbank besluiten tot een overdracht van het beheer of zelfs tot een tijdelijke bewindvoering.
Dat zou betekenen dat niemand precies weet wat er met dit vermogen gebeurt. Noch Ankara kan er aanspraak op maken, noch Nederland kan garanderen dat het in handen van de gemeenschap blijft. En precies dat maakt de kwestie zo gevoelig: het gaat niet enkel om een religieuze instelling, maar om het behoud van een halve eeuw Turks arbeid, geloof en solidariteit in Nederland.
In Münster werd tijdens een ceremonie, bijgewoond door de Koning en de Koningin, beweerd dat Nederland in 1648 voor het eerst internationaal werd erkend.
De leugen van Münster, de onwetendheid van de Koning en het feit dat het Ottomaanse Rijk al in 1612 als eerste Nederland erkende, werden door de krant De Telegraaf genegeerd.
Ook het stilzwijgen van Koning Willem-Alexander, die het belang van de betrekkingen tussen Nederland en Turkije niet heeft begrepen, wekte verbazing.
Historicus Mehmet Tütüncü schreef een brief aan de krant De Telegraaf en legde de onwaarheden in het verdraaide bericht bloot. Maar van de krant kwam geen reactie.
(De Turkse versie van het nieuws staat onderaan. Haberin Türkçesi en altta.)
Door İlhan KARAÇAY:
Geachte redactie,
Bijgevoegd vindt u mijn artikel over een belangrijk, maar vaak genegeerd hoofdstuk in de Nederlands-Turkse betrekkingen. In tegenstelling tot wat onlangs in De Telegraaf is gepubliceerd, werd de Republiek der Zeven Verenigde Nederlanden niet in 1648 in Münster, maar al in 1612 in Istanbul officieel erkend door het Osmaanse Rijk.
Dit artikel licht toe waarom deze erkenning niet slechts een diplomatiek gebaar was, maar tevens een fundament vormde voor de geboorte van de Nederlandse staat. Het negeren van dit feit betekent niet alleen het wegcijferen van de rol van Turkije, maar ook een onvolledige weergave van de Nederlandse geschiedenis.
Ik hoop dat u dit stuk wilt opnemen of er in ieder geval aandacht aan wilt besteden, zodat het bredere publiek kennis kan nemen van de historische realiteit.
Met vriendelijke groet, İlhan Karaçay
Een van de meest gelezen kranten van Nederland, De Telegraaf, beweerde in haar editie van 23 september 2025, in een artikel over het Haus der Niederlande in Münster, dat Nederland in 1648 voor het eerst als onafhankelijke staat werd erkend. Maar de krant negeerde de leugen van Münster, de onwetendheid van de Koning en het feit dat het Ottomaanse Rijk al in 1612 als eerste Nederland erkende.
Terwijl de discussies voortduurden, wekte het in de Turkse publieke opinie ook verbazing dat Koning Willem-Alexander, die bij de ceremonie aanwezig was, deze historische waarheid niet naar voren bracht.
HISTORICUS MEHMET TÜTÜNCÜ SCHREEF EEN BRIEF AAN DE TELEGRAAF EN LEGDE DE VERDRAAIING IN HET BERICHT BLOOT
Historicus Mehmet Tütüncü reageerde fel in zijn brief aan De Telegraaf op deze verdraaiing van de geschiedenis. Tütüncü herinnerde eraan dat de “geboorteakte” van Nederland eigenlijk in Istanboel werd geschreven, en benadrukte dat het Ottomaanse Rijk Nederland in 1612 officieel erkende. Met zijn woorden: “Als we onze nationale geschiedenis serieus nemen, moeten we erkennen dat de basis van de Nederlandse Republiek niet in Münster, maar in Istanboel werd gelegd.”
Mehmet Tütüncü (links) vertelde, İlhan Karaçay luisterde.
BRİEF VAN MEHMET TÜTÜNCÜ AAN DE TELEGRAAF
Drs. Mehmet Tütüncü
Historicuss en specialist Nederlands-Turkse betrekkingen
E-mail: m.tutuncu@gmail.com Tel: 06 24255100
Niet Münster, maar Istanbul: de ware geboorte van Nederland
In de De Telegraaf van 23 september verscheen bij een achtergrondartikel over het “Haus der Niederlande” de stelling dat de Vrede van Münster (Westfalen) centraal staat en dat Nederland in 1648 voor het eerst internationaal als onafhankelijke staat werd erkend. Dit is een hardnekkig maar onjuist standpunt. De officiële erkenning van de Republiek der Zeven Verenigde Nederlanden vond plaats in 1612 — niet in Münster, maar in Istanbul (toen: Constantinopel).
Het Ottomaanse Rijk behoorde in het begin van de 17e eeuw tot de machtigste staten ter wereld en stond in voortdurende confrontatie met de Habsburgers — dezelfde dynastie (met vorsten als Karel V en Filips II) waartegen ook de Nederlandse Opstand gericht was. Voor de Ottomanen was de jonge Nederlandse Republiek dus een logische bondgenoot in de strijd tegen een gezamenlijke vijand.
In 1610 stuurde grootvizier Halil Paşa namens sultan Ahmed I een officiële uitnodiging naar de Staten-Generaal om een gezant naar Istanbul te zenden. Twee jaar later reisde Cornelis Haga naar de Ottomaanse hoofdstad en kreeg hij van de sultan niet alleen formele erkenning, maar ook handelsprivileges die de Nederlanden op gelijke voet stelden met Frankrijk en Engeland.
Die erkenning is vastgelegd in een ahidnâme — een door de sultan eenzijdig uitgevaardigd verdrag/akte. In het Nationaal Archief is dat document nog steeds zichtbaar; daarin wordt uitvoerig beschreven dat Nederland een staat is gevormd uit de unie van zeven gewesten en bestuurd door de Staten-Generaal. Dit document behoort feitelijk tot de geboorteakten van ons land; het dateert ruim dertig jaar vóór de Vrede van Münster.
Terwijl de grote mogendheden van Europa het onafhankelijkheidsstreven van de Nederlanden pas in 1648, na de Tachtigjarige Oorlog, met tegenzin erkenden, deden de Ottomanen dat veel eerder — in 1612 — gedreven door overtuiging en geopolitieke belangen. Dit is een vaak vergeten hoofdstuk van onze geschiedenis en dwingt ons voorbij de gebruikelijke Europa-centrische kijk te kijken.
Als we onze nationale geschiedenis serieus nemen, moeten we erkennen dat de Republiek haar fundamenten niet alleen in Münster, maar ook in Istanbul vond.
Tot zo ver Mehmet Tütüncü.
DAN: DE VERDRAAIING VAN DE TELEGRAAF
Ik kan de foutieve weergave van De Telegraaf niet zomaar laten passeren. Het gaat hier immers niet om een kleinigheid, maar om een historische vervorming die aan het oog van het Nederlandse publiek wordt gepresenteerd.
De feiten liegen er niet om: de eerste erkenning van Nederland kwam van het Ottomaanse Rijk. In 1612 ging Cornelis Haga naar Istanbul, werd hij door sultan Ahmed I ontvangen en werd Nederland formeel erkend — inclusief handelsvrijheden.
Wat doet De Telegraaf?
Door 1648 te bestempelen als “eerste erkenning” negeert men het Ottomaanse handelen en geeft men een onvolledig beeld van de eigen geschiedenis. Het negeren van één van de geboorteakten van ons land is geen geschiedschrijving, maar geschiedvervalsing.
Bovendien betekende die erkenning van het Ottomaanse Rijk voor Nederland niet slechts een diplomatiek gebaar, maar een levensbelangrijke garantie. Terwijl veel Europese staten aarzelden, erkenden de Ottomanen de Nederlanden en stelden gelijke handelsvoorwaarden veilig. Dat vergeten is niet alleen een onderschatting van Turkije, maar ook een ontkenning van onze eigen geschiedenis.
Ik vraag dus: is dit pure onwetendheid, of opzettelijke verdraaiing?
De lezers zullen het zelf beoordelen. Maar één feit staat vast: historische documenten laten zien waar men stond, en deze documenten wijzen erop dat een van de “geboorteakten” van de Republiek der Nederlanden in Istanbul is opgesteld.
Ik zal op dit onderwerp terugkomen. Ik zal stuk voor stuk uitleggen wat Turkije aan Nederland heeft bijgedragen en fragmenten delen uit mijn jarenlang aangespannen strijd met De Telegraaf. Wacht af.
HERINNERING AAN DE WARE FEITEN IS NODIG
In het gepubliceerde bericht waren we getuige van de historische onjuistheden die door de krant De Telegraaf, door kringen rond de Universiteit van Münster en zelfs door de Nederlandse Koning Willem-Alexander werden herhaald. Helaas negeren of verdraaien deze uitlatingen de rol die het Ottomaanse Rijk speelde in het proces van de Nederlandse onafhankelijkheid.
Hier moeten we vooral een paar woorden richten tot de Koning:
Een koning van een land moet degene zijn die de geschiedenis van zijn volk het beste kent. Hoe kan het dat een Koning bij zo’n blunder zwijgt?
Hoe kan het dat hij niet kan zeggen: “Het eerste land dat ons erkende, was het Ottomaanse Rijk”?
Toch hebben documenten, archieven, ambassadeurs die aan het Ottomaanse hof dienden, en zelfs Nederlandse historici dit feit talloze keren aangetoond. Het eerste land dat Nederland als een onafhankelijke staat erkende, was het Ottomaanse Rijk. Dit negeren is niet alleen een historische blunder, maar ook een onrecht tegenover het Nederlandse volk.
Daarom wil ik in de uitgebreide studie die u hieronder zult lezen, nogmaals herinneren aan zowel de historische feiten over de Ottomaans-Nederlandse betrekkingen als de vriendschap die tot op de dag van vandaag voortduurt.
Conclusie en Evaluatie
Sinds de Tachtigjarige Oorlog hebben de betrekkingen tussen het Ottomaanse Rijk, later Turkije, en Nederland diepe sporen nagelaten.
*Het Ottomaanse Rijk speelde een stille maar krachtige rol bij de onafhankelijkheid van Nederland. *De ambassade van Cornelis Haga liet zien dat het Ottomaanse Rijk Nederland erkende nog vóór andere Europese landen dat deden. *Atatürk en Wilhelmina versterkten deze vriendschap in de moderne tijd. *De Turkse arbeidsmigratie gaf de relatie een maatschappelijke dimensie. Ja, er zijn hoogte- en dieptepunten geweest. Maar deze relatie van meer dan vier eeuwen is nooit verbroken.
Als slotwoord kan ik zeggen:
Voor ons Turken is Turkije het moederland, en Nederland het vaderland. Aan een Turk met wortels in Nederland vraag je niet: “Wie is belangrijker, je moeder of je vader?” Daarom kunnen wij ook geen keuze maken tussen Turkije en Nederland. Beiden horen bij ons.
Wie is Jan J.B. Kuipers?
Jan J.B. Kuipers werd in 1953 geboren in Zaamslag, in de provincie Zeeland. Hij geldt als een van de meest productieve schrijvers, dichters en historisch onderzoekers van Nederland. Zijn schrijverscarrière begon in de jaren zeventig als journalist, en sindsdien publiceerde hij meer dan tachtig boeken en ruim duizend artikelen, essays en gedichten. Kuipers beweegt zich met gemak tussen fictie en non-fictie. Hij schreef sciencefiction, fantastische verhalen, jeugdromans en historische studies, vaak met bijzondere aandacht voor de geschiedenis, het erfgoed en de volkscultuur van Zeeland.
In 2005–2006 was Kuipers stadsdichter van Middelburg. In die periode schreef hij gedichten waarin hij de geschiedenis en het leven aan zee van de stad bezong. Niet alleen zijn literaire werk, maar ook zijn inzet voor regionale geschiedschrijving hebben hem een vaste plaats gegeven binnen het Nederlandse culturele leven. Door zijn werk als redacteur, publicist en populair-historisch schrijver weet hij wetenschappelijke kennis en toegankelijk taalgebruik op een unieke manier te verbinden.
NEDERLAND – TURKIJE BETREKKINGEN: VAN DE TACHTIGJARIGE OORLOG TOT VANDAAG
De officiële start van de diplomatieke betrekkingen tussen Nederland en Turkije gaat 414 jaar terug. Maar in werkelijkheid reiken de wortels van deze relaties veel verder, bijna duizend jaar terug in de tijd. Toch zult u in Nederlandse schoolboeken geen enkele regel vinden over deze historische vriendschap. Terwijl de banden tussen het Ottomaanse Rijk en Nederland zo diep waren, dat zij niet alleen tot diplomatieke correspondentie beperkt bleven, maar ook het lot van beide volkeren rechtstreeks beïnvloedden.
Tijdens de Tachtigjarige Oorlog, waarin de Nederlanders vochten voor onafhankelijkheid van Spanje, kwam de grootste steun van het Ottomaanse Rijk. De toenmalige Ottomaanse sultan, Süleyman de Grote (Kanuni Sultan Süleyman), beloofde de protestantse opstandelingen zowel militaire als financiële steun. Daarom klonk onder de rebellerende protestanten in Nederland steeds weer de slogan: “Liever Turks dan Paaps.”
Deze uitspraak geldt nog steeds als een van de meest opvallende bewijzen van de historische verbondenheid tussen de twee landen. Zonder de Ottomanen zou Nederland misschien nooit hebben bestaan, en zouden de Nederlanders nu Spaans spreken. In dat geval zouden wij Turken waarschijnlijk nooit naar Nederland zijn geëmigreerd. En ik, İlhan Karaçay, zou misschien zelfs mijn huidige vrouw, kinderen en kleinkinderen niet hebben gehad.
Ik breng deze historische feiten naar voren als onderzoeker, maar het geeft mij ook grote vreugde om te zien dat een scholier die in Nederland is opgegroeid dezelfde onderwerpen heeft onderzocht en tot dezelfde conclusies is gekomen. Want ook de jongere generaties ontdekken de rol van de Ottomanen in de Nederlandse onafhankelijkheid en voelen hoe waardevol deze vriendschap is.
De Tachtigjarige Oorlog en Ottomaanse Steun
In 1555 deed keizer Karel V afstand van de troon en droeg hij de macht over aan zijn zoon Filips II. Filips II, die de Spaanse troon besteeg, voerde een streng beleid in lijn met zijn strikte katholieke overtuigingen. Dit werd door het Nederlandse volk slecht ontvangen. Filips II probeerde Nederland op afstand te regeren en stelde daarvoor landvoogden aan, waaronder zijn halfzus Margaretha van Parma.
Maar de opkomende protestantse beweging bood steeds sterker weerstand tegen het katholieke Spanje. Tijdens de Beeldenstorm van 1566 vielen protestanten katholieke kerken en beelden aan, als opstand tegen de religieuze onderdrukking. Toen klonk opnieuw de beroemde leus: “Liever Turks dan Paaps.”
Deze woorden toonden aan dat de protestanten de islamitische Ottomanen meer prefereerden dan de katholieke Spanjaarden. Dit bericht bereikte zelfs het Ottomaanse hof. Süleyman de Grote beloofde militaire en financiële steun aan de Nederlandse opstandelingen. Daarmee begon de Ottomaans-Nederlandse relatie.
Filips II stuurde de hertog van Alva met 10.000 soldaten naar Nederland om de opstand neer te slaan. Maar diens wrede beleid kon het verzet niet breken, integendeel: de protestanten raakten erdoor nog vastberadener. De opstandelingen werden “Geuzen” genoemd.
De Slag bij Heiligerlee in 1568 betekende het officiële begin van de Tachtigjarige Oorlog. Met hulp van de “watergeuzen” vielen de opstandelingen Spaanse schepen aan. Op 1 april 1572 werd Brielle veroverd, wat de opstand een grote morele boost gaf. Daarna volgden steden als Alkmaar, Leiden en Haarlem.
In 1584 werd Willem van Oranje, de leider van het verzet (en later bekend als “Vader des Vaderlands”), vermoord. Maar zijn strijd ging door onder leiding van zijn zoon Maurits. In 1588 splitste Nederland zich feitelijk in tweeën: het zuiden bleef in Spaanse handen, maar het noorden verklaarde zich onafhankelijk als Republiek.
De Republiek bleef steun ontvangen van het Ottomaanse Rijk. Tijdens de Slag bij Zeeland in 1599 stuurden de Ottomanen zo’n 1500 soldaten om de Nederlanders te helpen. Er wordt zelfs verteld dat de Ottomanen tulpen meenamen, die in Zeeland werden geplant. Toen de Spanjaarden dit zagen, beseften ze dat Nederland een bondgenootschap had met de Ottomanen en trokken zich terug. Ter herinnering aan deze steun gaf prins Maurits de naam “Turkeye” aan een regio in Zeeland.
Aan het eind van de 1590er jaren kreeg de Ottomaanse steun ook een diplomatiek karakter. Grootvizier Halil Pasha nodigde persoonlijk een Nederlandse gezant uit naar Istanboel. Vervolgens stuurde Nederland Cornelis Haga als zijn eerste officiële ambassadeur naar de Ottomanen.
Terwijl veel Europese landen de Republiek pas bij de Vrede van Münster in 1648 officieel erkenden, had het Ottomaanse Rijk Nederland al veel eerder als onafhankelijke staat geaccepteerd. Dit toont hoe bijzonder de Ottomaans-Nederlandse relatie was.
Süleyman de Grote en Willem van Oranje
Süleyman werd op 6 november 1494 in Trabzon geboren als zoon van Selim I. Hij kreeg een uitstekende opleiding en groeide uit tot een leider die zowel in de politiek als in de militaire strategie uitblonk. In 1520 besteeg hij de troon. Niet alleen breidde hij het Ottomaanse Rijk aanzienlijk uit, hij werd ook een bepalende macht in de Europese politiek. Westerse historici noemden hem “Süleyman de Prachtlievende” of “de Grote Turk”.
Voor Nederland was zijn steun tijdens de Tachtigjarige Oorlog van groot belang. Zijn hulp beperkte zich niet tot materiële en militaire middelen, maar gaf ook morele en strategische steun. Zelfs de verhalen over de Ottomaanse tulpen die Spaanse soldaten angst inboezemden, onderstrepen dit symbolisch.
Cornelis Haga en de Ottomaans-Nederlandse Diplomatie
In 1612 stuurde Nederland Cornelis Haga als eerste officiële ambassadeur naar het Ottomaanse Rijk. Zijn aankomst in Istanboel betekende niet alleen een diplomatiek bezoek, maar ook de erkenning van Nederland als onafhankelijke staat op het wereldtoneel.
Dit verliep niet zonder weerstand. De Franse, Engelse en Venetiaanse ambassadeurs in Istanboel verzetten zich tegen de erkenning van Nederland, omdat de Ottomaanse handelsprivileges (kapitulaties) hun belangen zouden schaden. Ze probeerden dit zelfs met steekpenningen te verhinderen.
Maar grootvizier Halil Pasha koos de kant van de Nederlanders. Hij betaalde zelfs 3000 gouden munten uit eigen zak voor de geschenken die Haga volgens het protocol moest aanbieden. Ook de grote soefi Aziz Mahmud Hüdayî speelde een rol: toen Haga hem in Üsküdar eer bewees, gaf Hüdayî zijn zegen dat de Nederlanders capitulaties zouden krijgen.
Op 1 mei 1612 werd Haga door sultan Ahmed I ontvangen. Hij hield een Latijnse toespraak en de sultan schonk hem rijkelijke eerbewijzen. Kort daarna verleende het Ottomaanse Rijk officieel handelsrechten aan Nederland. Daarmee werd het Ottomaanse Rijk de eerste grootmacht die Nederland als onafhankelijke staat erkende. Pas in 1648 zouden de andere Europese landen volgen.
Hoewel Haga’s missie aanvankelijk tijdelijk bedoeld was, bleef hij maar liefst 27 jaar in het Ottomaanse Rijk.
Van de Republiek tot Heden: Nederlands-Turkse Betrekkingen
Atatürk en de Republiek
In 1923 werd de Republiek Turkije opgericht onder leiding van Mustafa Kemal Atatürk. Koningin Wilhelmina stuurde hem een felicitatieboodschap. In 1924 werd een vriendschapsverdrag gesloten, en in 1934 werd de Turks-Nederlandse Vriendschapsvereniging opgericht.
Arbeidsmigratie en Turken in Nederland
Vanaf de jaren zestig kwamen Turkse arbeiders naar Nederland. Eerst als “gastarbeiders”, maar al snel volgden hun gezinnen. Vandaag de dag wonen er meer dan 600.000 mensen van Turkse afkomst in Nederland, waarvan 400.000 met de Nederlandse nationaliteit. Inclusief onofficiële cijfers loopt het aantal op tot 700.000.
Turken bleven niet alleen arbeiders, maar droegen ook met hun ondernemerschap bij aan de economie. In 2025 zijn er bijna 30.000 Turkse ondernemers actief.
De Diplomatieke Crisis van 2017
In maart 2017 kregen Turkse ministers geen toestemming om in Nederland toespraken tot Turkse Nederlanders te houden. In Rotterdam volgden protesten en harde woorden werden uitgewisseld tussen president Erdoğan en premier Rutte. De crisis duurde kort; daarna normaliseerden de betrekkingen zich weer.
****************
HOLLANDA’NIN İLK TANINIŞI MÜNSTER’DE DEĞİL İSTANBUL’DA GERÇEKLEŞMİŞTİR.
Münster’de, Kral ve Kaliçe’nin katıldığı törende, Hollanda’nın ilk kez 1648’de Uluslararası alanda tanındığı iddia edildi.
Münster’in yalanını, Kral’ın bilinçsizliğini, 1612’de Hollanda’yı ilk tanıyan Osmanlı gerçeğini, De Telegraaf gazetesi görmezden geldi.
Hollanda ile Türkiye ilişkilerinin önemini kavrayamamış olan Kral Willem Alexander’in sessizliği de şaşkınlık yarattı.
Tarih araştırmacısı Mehmet Tütüncü De Telegraaf gazetesine mektup yazarak, çarpıtma haberdeki gerçek dışılığı ortaya serdi.
İlhan KARAÇAY yazdı:
Hollanda’nın en çok okunan gazetelerinden De Telegraaf, 23 Eylül 2025 tarihli sayısında Münster’deki Haus der Niederlande hakkında yayımladığı haberde, Hollanda’nın 1648’de bağımsız bir devlet olarak ilk kez tanındığını ileri sürdü. Ancak gazete, Münster’in yalanını, Kral’ın bilinçsizliğini, 1612’de Hollanda’yı ilk tanıyan Osmanlı gerçeğini görmezden geldi.
Tartışmalar sürerken, törende hazır bulunan Kral Willem Alexander’in bu tarihî gerçeği dile getirmemesi ise Türk kamuoyunda şaşkınlık yarattı.
TARİH ARAŞTIRMACISI MEHMET TÜTÜNCÜ, DE TELEGRAAF’A MEKTUP YAZARAK, HABERDEKİ ÇARPITMAYI ORTAYA KOYDU
Tarihçi Mehmet Tütüncü, De Telegraaf’a gönderdiği mektubunda bu tarih çarpıtmasına sert tepki gösterdi. Tütüncü, Hollanda’nın “doğum belgesinin” aslında İstanbul’da yazıldığını hatırlatarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1612’de Hollanda’yı resmen tanıdığını vurguladı. Onun ifadesiyle: “Eğer ulusal tarihimizi ciddiye alıyorsak, kabul etmeliyiz ki Hollanda Cumhuriyeti’nin temeli, Münster’de değil, İstanbul’da atılmıştır.”
MEHMET TÜTÜNCÜ’NÜN MEKTUBU (HOLLANDACA’DAN TERCÜME)
Mehmet Tütüncü (solda) anlattı, İlhan Karaçay dinledi.
Drs. Mehmet Tütüncü
Tarihçi ve Hollanda-Türk Tarihi İlişkileri Uzmanı
E-posta: m.tutuncu@gmail.com Tel: 0624255100
Münster değil, İstanbul: Hollanda’nın gerçek doğuşu
“23 Eylül tarihli De Telegraaf gazetesinde, “Haus der Niederlande” hakkındaki bir arka plan yazısında, Münster Barışı’nın merkezde olduğu ve Hollanda’nın 1648 yılında ilk kez uluslararası alanda bağımsız devlet olarak tanındığı ileri sürülmüştü. Bu, ısrarla yinelenen ama yanlış bir görüştür. Yedi Birleşik Hollanda Cumhuriyeti’nin resmî tanınması 1612 yılında gerçekleşmiştir – Münster’de değil, İstanbul’da (o zamanki adıyla Konstantinopolis’te).
Osmanlı İmparatorluğu, 17. yüzyılın başlarında dünyanın en güçlü devletlerinden biriydi ve Habsburglarla sürekli bir mücadele içindeydi. İşte tam da Hollanda İsyanı’nın yöneldiği aynı Habsburg hanedanı – V. Karl ve II. Felipe gibi hükümdarların hanedanıydı. Dolayısıyla Osmanlılar için genç Hollanda Cumhuriyeti, ortak bir düşmana karşı mücadelede mantıklı bir müttefikti.
1610 yılında, sadrazam Halil Paşa, Sultan I. Ahmed adına, Hollanda Genel Meclisi’ne (Staten-Generaal) İstanbul’a bir elçi göndermeleri için resmî davet yolladı. İki yıl sonra Cornelis Haga Osmanlı başkentine gitti ve sultandan yalnızca resmî tanıma değil, aynı zamanda Hollanda’yı Fransa ve İngiltere ile eşit düzeye koyan ticari ayrıcalıklar da elde etti.
Bu tanıma, bir ahidnâme – sultanın tek taraflı bildirisi – ile belgelendi. Bugün hâlâ Ulusal Arşiv’de görülebilen bu belgede, Hollanda’nın yedi eyaletin birleştiği ve Genel Meclis’in yönettiği bir devlet olarak ayrıntılı biçimde tanımlanmış olması dikkat çekicidir. Aslında bu belge, ülkemizin doğum belgelerinden biridir; Münster Barışı’ndan otuz yıldan fazla bir süre öncesine aittir.
Avrupa’nın büyük güçleri, Hollanda’nın bağımsızlığını ancak 1648’de, seksen yıl savaşından sonra isteksizce tanırken, Osmanlılar bunu çok daha önce – 1612’de – inançla ve jeopolitik çıkar gereği yapmışlardır. Bu, tarihimizin unutulmuş bir bölümüdür ve bizi alışıldık Avrupa merkezli bakış açısının ötesine bakmaya zorlamaktadır.
Eğer ulusal tarihimizi ciddiye alıyorsak, kabul etmeliyiz ki, Hollanda Cumhuriyeti’nin temeli, Münster’de değil, İstanbul’da atılmıştır.”
Mehmet Tütüncü’nün mektubu bu kadar.
ŞİMDİ GELELİM DE TELEGRAAF’IN ÇARPITMASINA
De Telegraaf’ın Münster merkezli anlatısı sadece bir tarih detayı değil; kamuoyuna sunulan bir gerçeklik kurgusudur ve bu kurgunun doğrulanması gerekiyor. Oysa belgeler apaçık: Hollanda’yı ilk resmî olarak tanıyan devlet Osmanlı İmparatorluğu’dur. 1612 yılında Cornelis Haga’nın İstanbul’a gidip Sultan I. Ahmed tarafından kabulü ve alınan ahidnâme, bugün hâlâ Ulusal Arşiv’de görülebilen bir belgeyle teyit edilir. Bu tanıma yalnızca siyasal değil, aynı zamanda ticari anlamda da eşitlik ve güvence sağlamıştır.
De Telegraaf ise 1648’i “ilk tanıma” olarak sunarak hem Osmanlı’nın rolünü görmezden geliyor hem de Hollanda tarihinin önemli bir parçasını yok sayıyor. Bu, basit bir yanlış bilinçten öte; halkın belleğini şekillendiren bir anlatının tahrifidir. Osmanlı’nın 1612’deki tanıması, Avrupa’nın birçok gücünün tereddüt ettiği bir dönemde Hollanda için hayati jeopolitik ve ekonomik sonuçlar doğurmuştur — bunu es geçmek, Türkiye’yi küçümsemek olduğu kadar Hollanda’nın kendi tarihine de haksızlıktır.
Peki bu bilinçli bir çarpıtma mı, yoksa gaflet mi? Okuyucuların kendisi değerlendirecektir. Ancak tek bir gerçek sabittir: tarih belgeleri nerede durduğunu gösterir ve bu belgeler Hollanda Cumhuriyeti’nin “doğum” kayıtlarından birinin İstanbul’da yazıldığını işaret eder. Konuyu takip edeceğim; De Telegraaf’ın hatasını belge ve argümanlarla ortaya koyacağım ve Türkiye’nin Hollanda’ya sağladığı somut katkıları adım adım göstereceğim.
GERÇEKLERİN HATIRLATILMASI GEREKİR
Yayınlanan haberde, De Telegraaf gazetesi, Münster Üniversitesi çevreleri ve bizzat Hollanda Kralı Willem-Alexander tarafından dile getirilen tarihî yanlışlara tanık olduk. Ne yazık ki bu söylemler, Hollanda’nın bağımsızlık sürecinde Osmanlı’nın oynadığı rolü göz ardı etmekte, hatta çarpıtmaktadır.
Burada özellikle Kral’a iki çift söz söylemek gerekiyor:
Bir ülkenin kralı, kendi milletinin tarihini en iyi bilen kişi olmalıdır. Nasıl olur da bir Kral, böyle bir gaf karşısında sessiz kalır?
Nasıl olur da “Bizi ilk tanıyan ülke Osmanlı İmparatorluğu’dur” diyemez?
Oysa belgeler, arşivler, Osmanlı sarayında görev yapan büyükelçiler ve bizzat Hollanda tarihçileri bu gerçeği defalarca ortaya koymuştur. Hollanda’yı bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk ülke Osmanlı’dır. Bunu görmezden gelmek, sadece bir tarih gafı değil, aynı zamanda Hollanda halkına karşı bir haksızlıktır.
İşte bu nedenle, aşağıda okuyacağınız geniş çalışmada, hem Osmanlı-Hollanda ilişkilerinin tarihî gerçeklerini hem de günümüze uzanan dostluğu bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
Aşağıdaki yazıyı ben, İlhan Karaçay olarak kaleme aldım ama, aynı zamanda, Hollanda’da yetişmiş bir okul öğrencisinin de aynı tarihî olayları araştırıp aynı sonuçlara ulaşmış olması, bana büyük umut verdi. Çünkü bu, genç kuşakların da Osmanlı’nın Hollanda bağımsızlığındaki rolünü ve iki ülke arasındaki dostluğun değerini fark ettiğini gösteriyor.
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Seksen Yıl Savaşı’ndan bugüne, Osmanlı ve Türkiye’nin Hollanda ile ilişkileri derin izler bırakmıştır.
*Osmanlı, Hollanda’nın bağımsızlığında sessiz ama güçlü bir rol oynamıştır. *Cornelis Haga’nın elçiliği, Osmanlı’nın Hollanda’yı Avrupa’dan önce tanıdığını göstermiştir. *Atatürk ve Wilhelmina, modern dönemde bu dostluğu güçlendirmiştir. *Türk işçi göçü, ilişkilerin toplumsal boyutunu oluşturmuştur. Evet, inişler çıkışlar olmuştur. Ama dört asrı aşan bu ilişki hiçbir zaman kopmamıştır.
Son söz olarak diyebilirim ki:
Biz Türkler için Türkiye ana vatan, Hollanda baba vatandır. Hollanda’daki bir Türk kökenliye, “Annen mi, baban mı daha önemli?” diye sorulmaz. İşte bu yüzden bizler de Hollanda ile Türkiye arasında seçim yapamayız. İkisi de bizimdir.
Jan-JB Kuipers kimdir?
1953 yılında Hollanda’nın Zeeland bölgesindeki Zaamslag kasabasında doğan Jan J.B. Kuipers, ülkesinin en üretken yazarlarından, şairlerinden ve tarih araştırmacılarından biridir. 1970’li yıllarda gazetecilikle başladığı yazı hayatında, bugüne dek seksenin üzerinde kitap ve bini aşkın makale, deneme ve şiir yayımlamıştır. Kuipers’in eserleri hem kurgu hem de kurgu dışı alanlarda geniş bir yelpazeye yayılır. Bilimkurgu, fantastik edebiyat, gençlik romanı ve tarih araştırmaları gibi farklı türlerde kalem oynatmış; özellikle Zeeland bölgesinin tarihi, kültürel mirası, suyla mücadelesi ve halk gelenekleri üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmıştır.
2005–2006 yıllarında Middelburg kentinin “şehir şairi” (stadsdichter) olarak görev yapan Kuipers, bu dönemde yazdığı şiirlerde de kent tarihini ve denizle iç içe yaşamı işlemiştir. Yalnızca edebî eserleriyle değil, bölgesel tarih bilincine yaptığı katkılarla da Hollanda kültür hayatında önemli bir yere sahiptir. Kuipers, editörlük çalışmaları, dergilerdeki yazıları ve popüler tarih kitaplarıyla, hem akademik hem de halka dönük anlatımı başarıyla birleştiren bir kalem olarak anılmaktadır.
HOLLANDA – TÜRKİYE İLİŞKİLERİ: SEKSEN YIL SAVAŞI’NDAN BUGÜNE
Hollanda ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin resmî başlangıcı 414 yıl öncesine dayanır. Ama aslında bu ilişkilerin kökleri çok daha eskilere, neredeyse bin yıl öncesine kadar uzanır. Ne var ki Hollanda’daki okul kitaplarında bu tarihî dostluğa dair tek satır bile bulamazsınız. Oysa Osmanlı İmparatorluğu ile Hollanda arasında öylesine derin bağlar olmuştur ki, bu bağlar sadece diplomatik yazışmalarla sınırlı kalmamış, bizzat iki milletin kaderini etkilemiştir.
Nitekim, Seksen Yıl Savaşı sırasında, İspanya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren Hollandalıların yanında en büyük desteği Osmanlı İmparatorluğu vermiştir. O dönemin Osmanlı Sultanı, Kanuni Sultan Süleyman, Protestan isyancılara hem askerî hem de mali destek sözü vermiştir. İşte bu yüzden, Hollanda’da ayaklanan Protestanların dilinden şu slogan düşmüyordu:
“Papaz olmaktansa Türk olmayı tercih ederim.”
Bu söz, bugün bile iki ülke arasındaki tarihî yakınlığın en çarpıcı göstergelerinden biridir. Eğer Osmanlılar olmasaydı, belki bugün Hollanda diye bir devlet olmayacak, Hollandalılar İspanyolca konuşuyor olacaktı. Bu durumda biz Türkler de bugün Hollanda’ya göç etmemiş olacaktık. Hatta ben, İlhan Karaçay olarak, belki bugünkü eşime, çocuklarıma ve torunlarıma da sahip olamayacaktım.
Bu tarihî gerçekleri bir araştırmacı olarak ben dile getiriyorum. Ama aynı zamanda, Hollanda’da büyümüş bir okul öğrencisinin de aynı konuları araştırdığını ve aynı sonuçlara ulaştığını görmek bana büyük mutluluk verdi. Çünkü genç kuşaklar da Osmanlı’nın Hollanda bağımsızlığında oynadığı rolü fark ediyor ve bu dostluğun ne kadar değerli olduğunu hissediyorlar.
Seksen Yıl Savaşı ve Osmanlı Desteği
1555 yılında Kutsal Roma İmparatoru V. Karl, tahtını bırakarak yönetimi oğlu II. Felipe’ye devretti. İspanya tahtına oturan II. Felipe, katı Katolik inançları doğrultusunda sert bir yönetim uygulamaya başladı. Bu baskıcı tutum, Hollanda halkı tarafından hoş karşılanmadı. II. Felipe, Hollanda topraklarına doğrudan ilgi göstermek yerine, ülkeyi uzaktan yönetmeye çalıştı. Bunun için de yöneticiler ve valiler atadı; yarı kız kardeşi Margaretha van Parma’yı Hollanda genel valisi yaptı.
Ama Hollanda’da yükselen Protestan hareketi, Katolik İspanya’ya karşı giderek daha güçlü bir şekilde direnişe geçti. 1566 yılında başlayan Beeldenstorm (İkonoklazm) sırasında Protestan halk, Katolik kiliselerine ve heykellerine saldırarak dini baskıya başkaldırdı. İşte o dönemde dillere pelesenk olan slogan şuydu:
“Papaz olmaktansa Türk olmayı tercih ederim.”
Bu söz, Protestanların, Katolik İspanyollardansa Osmanlıların Müslüman kimliğini daha tercih edilir bulduklarını gösteriyordu. Bu mesaj Osmanlı sarayına kadar ulaştı. Kanuni Sultan Süleyman, Hollandalı isyancılara askerî ve mali yardım sözü verdi. İşte bu andan itibaren Osmanlı-Hollanda ilişkileri başlamış oldu.
II. Felipe ise isyanı bastırmak amacıyla en güçlü komutanlarından biri olan Alba Dükü’nü, 10.000 kişilik bir orduyla Hollanda’ya gönderdi. Alba Dükü’nün katı ve zalim politikaları halkın direnişini durduramadı, tam tersine Protestanları daha da hırslandırdı. Bu dönemde Protestan direnişçilerine “Geuzen” adı verildi.
1568’deki Heiligerlee Savaşı, Seksen Yıl Savaşları’nın resmî başlangıcı oldu. Direnişçiler, denizci “su geuzenleri”nin de yardımıyla İspanyol gemilerine saldırılar düzenledi. 1 Nisan 1572’de Brielle’nin ele geçirilmesi, direnişin moralini artırdı. Ardından Alkmaar, Leiden ve Haarlem gibi önemli şehirler de İspanyollardan alındı.
1584’te, Hollanda direnişinin lideri Willem van Oranje (Hollanda’nın Babası) suikast sonucu öldürüldü. Ancak mücadelesi yarım kalmadı; oğlu Maurits önderliğinde devam etti. 1588 yılında Hollanda, fiilen ikiye ayrıldı: Güney Hollanda İspanya’nın elinde kaldı, kuzeydeki bölgeler ise “Cumhuriyet” adıyla bağımsızlık ilan etti.
Cumhuriyet, Osmanlı’nın desteğini almaya devam etti. 1599 yılında Zeeland Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu, Hollandalılara askerî yardım gönderdi. Yaklaşık 1500 Osmanlı askeri, Zeeland’ın İspanyollardan kurtarılmasına katkı sağladı. Osmanlı’dan getirilen laleler, Zeeland yakınlarında ekildi. Bunu gören İspanyollar, Hollanda’nın Osmanlı ile ittifak içinde olduğunu anlayarak geri çekildi. Bu desteğin hatırası olarak Prens Maurits, Zeeland’daki bir bölgeye “Turkeye” adını verdi.
1590’ların sonuna gelindiğinde, Osmanlı desteği yalnızca askeri değil, diplomatik boyuta da taşındı. Osmanlı veziri Halil Paşa, Hollanda elçisini bizzat İstanbul’a davet etti. Bunun üzerine Hollanda, Cornelis Haga’yı ilk resmî büyükelçisi olarak Osmanlı’ya gönderdi.
Hollanda Cumhuriyeti, Avrupa’daki birçok devlet tarafından ancak 1648’deki Münster Barışı ile resmen tanınırken, Osmanlı çok daha önce Hollanda’yı bağımsız bir devlet olarak kabul etmişti. Bu, Osmanlı-Hollanda ilişkilerinin ne kadar özel olduğunu gösteren önemli bir ayrıntıdır.
Kanuni Sultan Süleyman ve Willem van Oranje’nin Etkileri
Kanuni Sultan Süleyman, 6 Kasım 1494’te Trabzon’da doğdu. Babası, Osmanlı İmparatorluğu’nun dokuzuncu padişahı Yavuz Sultan Selim’di. Adını peygamber Süleyman’dan alan Kanuni, küçük yaşta iyi bir eğitim gördü; hem siyasî hem de askerî alanda bilgili bir lider olarak yetişti.
1520’de tahta çıkan Kanuni, sadece Osmanlı topraklarını genişletmekle kalmadı, aynı zamanda Avrupa’nın siyaset sahnesinde de belirleyici bir güç oldu. Batılı tarihçiler ona “Muhteşem Süleyman” veya “Büyük Türk” unvanını verdiler.
Hollanda açısından önemi ise, Seksen Yıl Savaşı sırasında Protestan isyancılara verdiği destekle ortaya çıktı. Osmanlı yardımı, yalnızca askeri malzemeler veya mali kaynaklarla sınırlı kalmadı; aynı zamanda moral ve stratejik katkılar da sağladı. Hatta Osmanlı’dan getirilen lalelerin, Hollanda’daki İspanyol askerlerini bile ürküttüğü anlatılır.
Cornelis Haga ve Osmanlı-Hollanda Diplomatik İlişkileri
1612 yılında Hollanda, Cornelis Haga’yı Osmanlı’ya ilk resmî büyükelçisi olarak gönderdi. Haga’nın İstanbul’a varışı, sadece bir diplomatik ziyaret değildi; aynı zamanda Hollanda’nın dünya sahnesinde bağımsız bir devlet olarak tanınmasının da başlangıcıydı.
Haga’nın işi kolay değildi. İstanbul’da görev yapan Fransız, İngiliz ve Venedik elçileri, Hollanda’nın elçi olarak kabul edilmesine karşı çıktılar. Çünkü Osmanlı’nın Hollanda’ya vereceği kapitülasyonlar (ticaret imtiyazları), bu ülkelerin çıkarlarına zarar verecekti. Hatta Fransız ve Venedikli elçiler, Osmanlı sarayındaki yetkililere rüşvet vererek Hollanda’nın tanınmasını engellemeye çalıştılar.
Ancak Osmanlı veziri Halil Paşa, Hollandalıların yanında durdu. Hatta Haga’nın Osmanlı protokolüne uygun hareket etmesi için kendi cebinden 3000 altın vererek, vezirlere dağıtılacak hediyelerin alınmasına yardım etti.
Bu süreçte bir başka önemli isim ise, dönemin büyük mutasavvıfı Aziz Mahmud Hüdayî idi. Haga, Üsküdar’daki dergâhında Hüdayî’yi ziyaret edip saygı gösterince, Hüdayî de Hollandalılara kapitülasyon verileceğine dair güvence verdi.
1 Mayıs 1612’de Sultan I. Ahmed’in huzuruna çıkarılan Haga, Latince bir konuşma yaparak Osmanlı’ya dostluk mesajı verdi. Sultan’ın Haga’yı beğenmesi üzerine, ona hil’atlar (şeref kaftanları) giydirildi. Çok geçmeden Hollanda’ya resmî kapitülasyonlar verildi.
Böylece Osmanlı, Hollanda’yı bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk büyük güç oldu. Avrupa’nın diğer ülkeleri Hollanda’yı ancak 1648’deki Münster Barışı ile tanıyacaklardı.
Cornelis Haga’nın İstanbul’daki büyükelçiliği kısa süreli planlanmıştı ama o tam 27 yıl boyunca Osmanlı topraklarında kaldı.
Cumhuriyet’ten Günümüze Hollanda-Türkiye İlişkileri
Atatürk ve Cumhuriyet Dönemi
1923’te Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Kraliçe Wilhelmina, Atatürk’e tebrik mesajı gönderdi. 1924’te iki ülke arasında dostluk antlaşması imzalandı. 1934’te Atatürk ve Wilhelmina, Türk-Hollanda Dostluk Derneğini kurdu.
İşçi Göçü ve Türkler
1960’larda başlayan işçi göçüyle Hollanda’ya gelen Türkler, kısa sürede kalıcı oldu. Önce “misafir işçi” idiler; sonra ailelerini getirdiler. Bugün Hollanda’da yaşayan Türklerin sayısı 600 bini aşmıştır. Bunların 400 bini Hollanda vatandaşıdır. Resmî olmayanlarla birlikte sayı 700 bini bulur.
Türkler sadece işçi olarak kalmadılar; girişimcilik ruhlarıyla ekonomiye de katkı sağladılar. 2025 itibarıyla 30 bine yakın Türk girişimci vardır.
2017 Diploması Krizi
Mart 2017’de, Türk bakanların Hollanda’da vatandaşlara hitap etmesine izin verilmedi. Rotterdam’da protestolar yaşandı. Erdoğan ile Rutte arasında sert sözler sarf edildi. Kriz kısa süreli oldu; ilişkiler yeniden normalleşti.
Münster’de, Kral ve Kaliçe’nin katıldığı törende, Hollanda’nın ilk kez 1648’de Uluslararası alanda tanındığı iddia edildi.
Münster’in yalanını, Kral’ın bilinçsizliğini, 1612’de Hollanda’yı ilk tanıyan Osmanlı gerçeğini, De Telegraaf gazetesi görmezden geldi.
Hollanda ile Türkiye ilişkilerinin önemini kavrayamamış olan Kral Willem Alexander’in sessizliği de şaşkınlık yarattı.
Tarih araştırmacısı Mehmet Tütüncü De Telegraaf gazetesine mektup yazarak, çarpıtma haberdeki gerçek dışılığı ortaya serdi. Ama Gazeteden ses çıkmadı.
(Haberin Hollandacası en altta. De Nederlandse versie van het nieuws staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Değerli Okurlarım,
Bu haberi, 28 Eylül 2025 günü web sayfama yerleştirmiş ve aynı gün servis etmiştim.
Ne yazık ki, haberin tam olarak servis edilemediğini öğrendim. Whatsapp dostlarım ve küçük bir grup dostum email servisimden yararlamışlar ama on bin kadar email adresine yazı ulaşmamış.
Bugün haberi güncelleyerek yeniden servise koyuyorum.
Biliyorsunuz, her yazımın Hollandacasını en altta sizlere sunuyorum.
Bugün özel bir sistem uyguladım. Bu haberin Hollandaca versiyonunu Türkçeden önce düzenleyerek, ayrıca 600 kadar Hollanda medyasına ve Hollandalı dostlara sunacağım.
Haberi iki defa almış olacak okurlarımdan özür dilerim. ilhankaracay.com adlı web sayfama baktığınız zaman, bu haberin ikinci versiyonunu da (yani önce Hollandacasını) göreceksiniz.
İşte güncellenmiş haberim:
Hollanda’nın en çok okunan gazetelerinden De Telegraaf, 23 Eylül 2025 tarihli sayısında Münster’deki Haus der Niederlande hakkında yayımladığı haberde, Hollanda’nın 1648’de bağımsız bir devlet olarak ilk kez tanındığını ileri sürdü. Ancak gazete, Münster’in yalanını, Kral’ın bilinçsizliğini, 1612’de Hollanda’yı ilk tanıyan Osmanlı gerçeğini görmezden geldi.
Tartışmalar sürerken, törende hazır bulunan Kral Willem Alexander’in bu tarihî gerçeği dile getirmemesi ise Türk kamuoyunda şaşkınlık yarattı.
TARİH ARAŞTIRMACISI MEHMET TÜTÜNCÜ, DE TELEGRAAF’A MEKTUP YAZARAK, HABERDEKİ ÇARPITMAYI ORTAYA KOYDU
Tarihçi Mehmet Tütüncü, De Telegraaf’a gönderdiği mektubunda bu tarih çarpıtmasına sert tepki gösterdi. Tütüncü, Hollanda’nın “doğum belgesinin” aslında İstanbul’da yazıldığını hatırlatarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1612’de Hollanda’yı resmen tanıdığını vurguladı. Onun ifadesiyle: “Eğer ulusal tarihimizi ciddiye alıyorsak, kabul etmeliyiz ki Hollanda Cumhuriyeti’nin temeli, Münster’de değil, İstanbul’da atılmıştır.”
MEHMET TÜTÜNCÜ’NÜN MEKTUBU (HOLLANDACA’DAN TERCÜME)
Mehmet Tütüncü (solda) anlattı, İlhan Karaçay dinledi.
Drs. Mehmet Tütüncü
Tarihçi ve Hollanda-Türk Tarihi İlişkileri Uzmanı
E-posta: m.tutuncu@gmail.com Tel: 0624255100
Münster değil, İstanbul: Hollanda’nın gerçek doğuşu
“23 Eylül tarihli De Telegraaf gazetesinde, “Haus der Niederlande” hakkındaki bir arka plan yazısında, Münster Barışı’nın merkezde olduğu ve Hollanda’nın 1648 yılında ilk kez uluslararası alanda bağımsız devlet olarak tanındığı ileri sürülmüştü. Bu, ısrarla yinelenen ama yanlış bir görüştür. Yedi Birleşik Hollanda Cumhuriyeti’nin resmî tanınması 1612 yılında gerçekleşmiştir – Münster’de değil, İstanbul’da (o zamanki adıyla Konstantinopolis’te).
Osmanlı İmparatorluğu, 17. yüzyılın başlarında dünyanın en güçlü devletlerinden biriydi ve Habsburglarla sürekli bir mücadele içindeydi. İşte tam da Hollanda İsyanı’nın yöneldiği aynı Habsburg hanedanı – V. Karl ve II. Felipe gibi hükümdarların hanedanıydı. Dolayısıyla Osmanlılar için genç Hollanda Cumhuriyeti, ortak bir düşmana karşı mücadelede mantıklı bir müttefikti.
1610 yılında, sadrazam Halil Paşa, Sultan I. Ahmed adına, Hollanda Genel Meclisi’ne (Staten-Generaal) İstanbul’a bir elçi göndermeleri için resmî davet yolladı. İki yıl sonra Cornelis Haga Osmanlı başkentine gitti ve sultandan yalnızca resmî tanıma değil, aynı zamanda Hollanda’yı Fransa ve İngiltere ile eşit düzeye koyan ticari ayrıcalıklar da elde etti.
Bu tanıma, bir ahidnâme – sultanın tek taraflı bildirisi – ile belgelendi. Bugün hâlâ Ulusal Arşiv’de görülebilen bu belgede, Hollanda’nın yedi eyaletin birleştiği ve Genel Meclis’in yönettiği bir devlet olarak ayrıntılı biçimde tanımlanmış olması dikkat çekicidir. Aslında bu belge, ülkemizin doğum belgelerinden biridir; Münster Barışı’ndan otuz yıldan fazla bir süre öncesine aittir.
Avrupa’nın büyük güçleri, Hollanda’nın bağımsızlığını ancak 1648’de, seksen yıl savaşından sonra isteksizce tanırken, Osmanlılar bunu çok daha önce – 1612’de – inançla ve jeopolitik çıkar gereği yapmışlardır. Bu, tarihimizin unutulmuş bir bölümüdür ve bizi alışıldık Avrupa merkezli bakış açısının ötesine bakmaya zorlamaktadır.
Eğer ulusal tarihimizi ciddiye alıyorsak, kabul etmeliyiz ki, Hollanda Cumhuriyeti’nin temeli, Münster’de değil, İstanbul’da atılmıştır.”
Mehmet Tütüncü’nün mektubu bu kadar.
ŞİMDİ GELELİM DE TELEGRAAF’IN ÇARPITMASINA
De Telegraaf’ın Münster merkezli anlatısı sadece bir tarih detayı değil; kamuoyuna sunulan bir gerçeklik kurgusudur ve bu kurgunun doğrulanması gerekiyor. Oysa belgeler apaçık: Hollanda’yı ilk resmî olarak tanıyan devlet Osmanlı İmparatorluğu’dur. 1612 yılında Cornelis Haga’nın İstanbul’a gidip Sultan I. Ahmed tarafından kabulü ve alınan ahidnâme, bugün hâlâ Ulusal Arşiv’de görülebilen bir belgeyle teyit edilir. Bu tanıma yalnızca siyasal değil, aynı zamanda ticari anlamda da eşitlik ve güvence sağlamıştır.
De Telegraaf ise 1648’i “ilk tanıma” olarak sunarak hem Osmanlı’nın rolünü görmezden geliyor hem de Hollanda tarihinin önemli bir parçasını yok sayıyor. Bu, basit bir yanlış bilinçten öte; halkın belleğini şekillendiren bir anlatının tahrifidir. Osmanlı’nın 1612’deki tanıması, Avrupa’nın birçok gücünün tereddüt ettiği bir dönemde Hollanda için hayati jeopolitik ve ekonomik sonuçlar doğurmuştur — bunu es geçmek, Türkiye’yi küçümsemek olduğu kadar Hollanda’nın kendi tarihine de haksızlıktır.
Peki bu bilinçli bir çarpıtma mı, yoksa gaflet mi? Okuyucuların kendisi değerlendirecektir. Ancak tek bir gerçek sabittir: tarih belgeleri nerede durduğunu gösterir ve bu belgeler Hollanda Cumhuriyeti’nin “doğum” kayıtlarından birinin İstanbul’da yazıldığını işaret eder. Konuyu takip edeceğim; De Telegraaf’ın hatasını belge ve argümanlarla ortaya koyacağım ve Türkiye’nin Hollanda’ya sağladığı somut katkıları adım adım göstereceğim.
GERÇEKLERİN HATIRLATILMASI GEREKİR
Yayınlanan haberde, De Telegraaf gazetesi, Münster Üniversitesi çevreleri ve bizzat Hollanda Kralı Willem-Alexander tarafından dile getirilen tarihî yanlışlara tanık olduk. Ne yazık ki bu söylemler, Hollanda’nın bağımsızlık sürecinde Osmanlı’nın oynadığı rolü göz ardı etmekte, hatta çarpıtmaktadır.
Burada özellikle Kral’a iki çift söz söylemek gerekiyor:
Bir ülkenin kralı, kendi milletinin tarihini en iyi bilen kişi olmalıdır. Nasıl olur da bir Kral, böyle bir gaf karşısında sessiz kalır?
Nasıl olur da “Bizi ilk tanıyan ülke Osmanlı İmparatorluğu’dur” diyemez?
Oysa belgeler, arşivler, Osmanlı sarayında görev yapan büyükelçiler ve bizzat Hollanda tarihçileri bu gerçeği defalarca ortaya koymuştur. Hollanda’yı bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk ülke Osmanlı’dır. Bunu görmezden gelmek, sadece bir tarih gafı değil, aynı zamanda Hollanda halkına karşı bir haksızlıktır.
İşte bu nedenle, aşağıda okuyacağınız geniş çalışmada, hem Osmanlı-Hollanda ilişkilerinin tarihî gerçeklerini hem de günümüze uzanan dostluğu bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
Aşağıdaki yazıyı ben, İlhan Karaçay olarak kaleme aldım ama, aynı zamanda, Hollanda’da yetişmiş bir okul öğrencisinin de aynı tarihî olayları araştırıp aynı sonuçlara ulaşmış olması, bana büyük umut verdi. Çünkü bu, genç kuşakların da Osmanlı’nın Hollanda bağımsızlığındaki rolünü ve iki ülke arasındaki dostluğun değerini fark ettiğini gösteriyor.
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Seksen Yıl Savaşı’ndan bugüne, Osmanlı ve Türkiye’nin Hollanda ile ilişkileri derin izler bırakmıştır.
*Osmanlı, Hollanda’nın bağımsızlığında sessiz ama güçlü bir rol oynamıştır. *Cornelis Haga’nın elçiliği, Osmanlı’nın Hollanda’yı Avrupa’dan önce tanıdığını göstermiştir. *Atatürk ve Wilhelmina, modern dönemde bu dostluğu güçlendirmiştir. *Türk işçi göçü, ilişkilerin toplumsal boyutunu oluşturmuştur. Evet, inişler çıkışlar olmuştur. Ama dört asrı aşan bu ilişki hiçbir zaman kopmamıştır.
Son söz olarak diyebilirim ki:
Biz Türkler için Türkiye ana vatan, Hollanda baba vatandır. Hollanda’daki bir Türk kökenliye, “Annen mi, baban mı daha önemli?” diye sorulmaz. İşte bu yüzden bizler de Hollanda ile Türkiye arasında seçim yapamayız. İkisi de bizimdir.
HOLLANDA – TÜRKİYE İLİŞKİLERİ:
SEKSEN YIL SAVAŞI’NDAN BUGÜNE
Hollanda ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin resmî başlangıcı 414 yıl öncesine dayanır. Ama aslında bu ilişkilerin kökleri çok daha eskilere, neredeyse bin yıl öncesine kadar uzanır. Ne var ki Hollanda’daki okul kitaplarında bu tarihî dostluğa dair tek satır bile bulamazsınız. Oysa Osmanlı İmparatorluğu ile Hollanda arasında öylesine derin bağlar olmuştur ki, bu bağlar sadece diplomatik yazışmalarla sınırlı kalmamış, bizzat iki milletin kaderini etkilemiştir.
Nitekim, Seksen Yıl Savaşı sırasında, İspanya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren Hollandalıların yanında en büyük desteği Osmanlı İmparatorluğu vermiştir. O dönemin Osmanlı Sultanı, Kanuni Sultan Süleyman, Protestan isyancılara hem askerî hem de mali destek sözü vermiştir. İşte bu yüzden, Hollanda’da ayaklanan Protestanların dilinden şu slogan düşmüyordu:
“Papaz olmaktansa Türk olmayı tercih ederim.”
Bu söz, bugün bile iki ülke arasındaki tarihî yakınlığın en çarpıcı göstergelerinden biridir. Eğer Osmanlılar olmasaydı, belki bugün Hollanda diye bir devlet olmayacak, Hollandalılar İspanyolca konuşuyor olacaktı. Bu durumda biz Türkler de bugün Hollanda’ya göç etmemiş olacaktık. Hatta ben, İlhan Karaçay olarak, belki bugünkü eşime, çocuklarıma ve torunlarıma da sahip olamayacaktım.
Bu tarihî gerçekleri bir araştırmacı olarak ben dile getiriyorum. Ama aynı zamanda, Hollanda’da büyümüş bir okul öğrencisinin de aynı konuları araştırdığını ve aynı sonuçlara ulaştığını görmek bana büyük mutluluk verdi. Çünkü genç kuşaklar da Osmanlı’nın Hollanda bağımsızlığında oynadığı rolü fark ediyor ve bu dostluğun ne kadar değerli olduğunu hissediyorlar.
Seksen Yıl Savaşı ve Osmanlı Desteği
1555 yılında Kutsal Roma İmparatoru V. Karl, tahtını bırakarak yönetimi oğlu II. Felipe’ye devretti. İspanya tahtına oturan II. Felipe, katı Katolik inançları doğrultusunda sert bir yönetim uygulamaya başladı. Bu baskıcı tutum, Hollanda halkı tarafından hoş karşılanmadı. II. Felipe, Hollanda topraklarına doğrudan ilgi göstermek yerine, ülkeyi uzaktan yönetmeye çalıştı. Bunun için de yöneticiler ve valiler atadı; yarı kız kardeşi Margaretha van Parma’yı Hollanda genel valisi yaptı.
Ama Hollanda’da yükselen Protestan hareketi, Katolik İspanya’ya karşı giderek daha güçlü bir şekilde direnişe geçti. 1566 yılında başlayan Beeldenstorm (İkonoklazm) sırasında Protestan halk, Katolik kiliselerine ve heykellerine saldırarak dini baskıya başkaldırdı. İşte o dönemde dillere pelesenk olan slogan şuydu:
“Papaz olmaktansa Türk olmayı tercih ederim.”
Bu söz, Protestanların, Katolik İspanyollardansa Osmanlıların Müslüman kimliğini daha tercih edilir bulduklarını gösteriyordu. Bu mesaj Osmanlı sarayına kadar ulaştı. Kanuni Sultan Süleyman, Hollandalı isyancılara askerî ve mali yardım sözü verdi. İşte bu andan itibaren Osmanlı-Hollanda ilişkileri başlamış oldu.
II. Felipe ise isyanı bastırmak amacıyla en güçlü komutanlarından biri olan Alba Dükü’nü, 10.000 kişilik bir orduyla Hollanda’ya gönderdi. Alba Dükü’nün katı ve zalim politikaları halkın direnişini durduramadı, tam tersine Protestanları daha da hırslandırdı. Bu dönemde Protestan direnişçilerine “Geuzen” adı verildi.
1568’deki Heiligerlee Savaşı, Seksen Yıl Savaşları’nın resmî başlangıcı oldu. Direnişçiler, denizci “su geuzenleri”nin de yardımıyla İspanyol gemilerine saldırılar düzenledi. 1 Nisan 1572’de Brielle’nin ele geçirilmesi, direnişin moralini artırdı. Ardından Alkmaar, Leiden ve Haarlem gibi önemli şehirler de İspanyollardan alındı.
1584’te, Hollanda direnişinin lideri Willem van Oranje (Hollanda’nın Babası) suikast sonucu öldürüldü. Ancak mücadelesi yarım kalmadı; oğlu Maurits önderliğinde devam etti. 1588 yılında Hollanda, fiilen ikiye ayrıldı: Güney Hollanda İspanya’nın elinde kaldı, kuzeydeki bölgeler ise “Cumhuriyet” adıyla bağımsızlık ilan etti.
Cumhuriyet, Osmanlı’nın desteğini almaya devam etti. 1599 yılında Zeeland Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu, Hollandalılara askerî yardım gönderdi. Yaklaşık 1500 Osmanlı askeri, Zeeland’ın İspanyollardan kurtarılmasına katkı sağladı. Osmanlı’dan getirilen laleler, Zeeland yakınlarında ekildi. Bunu gören İspanyollar, Hollanda’nın Osmanlı ile ittifak içinde olduğunu anlayarak geri çekildi. Bu desteğin hatırası olarak Prens Maurits, Zeeland’daki bir bölgeye “Turkeye” adını verdi.
1590’ların sonuna gelindiğinde, Osmanlı desteği yalnızca askeri değil, diplomatik boyuta da taşındı. Osmanlı veziri Halil Paşa, Hollanda elçisini bizzat İstanbul’a davet etti. Bunun üzerine Hollanda, Cornelis Haga’yı ilk resmî büyükelçisi olarak Osmanlı’ya gönderdi.
Hollanda Cumhuriyeti, Avrupa’daki birçok devlet tarafından ancak 1648’deki Münster Barışı ile resmen tanınırken, Osmanlı çok daha önce Hollanda’yı bağımsız bir devlet olarak kabul etmişti. Bu, Osmanlı-Hollanda ilişkilerinin ne kadar özel olduğunu gösteren önemli bir ayrıntıdır.
Kanuni Sultan Süleyman ve Willem van Oranje’nin Etkileri
Kanuni Sultan Süleyman, 6 Kasım 1494’te Trabzon’da doğdu. Babası, Osmanlı İmparatorluğu’nun dokuzuncu padişahı Yavuz Sultan Selim’di. Adını peygamber Süleyman’dan alan Kanuni, küçük yaşta iyi bir eğitim gördü; hem siyasî hem de askerî alanda bilgili bir lider olarak yetişti.
1520’de tahta çıkan Kanuni, sadece Osmanlı topraklarını genişletmekle kalmadı, aynı zamanda Avrupa’nın siyaset sahnesinde de belirleyici bir güç oldu. Batılı tarihçiler ona “Muhteşem Süleyman” veya “Büyük Türk” unvanını verdiler.
Hollanda açısından önemi ise, Seksen Yıl Savaşı sırasında Protestan isyancılara verdiği destekle ortaya çıktı. Osmanlı yardımı, yalnızca askeri malzemeler veya mali kaynaklarla sınırlı kalmadı; aynı zamanda moral ve stratejik katkılar da sağladı. Hatta Osmanlı’dan getirilen lalelerin, Hollanda’daki İspanyol askerlerini bile ürküttüğü anlatılır.
Cornelis Haga ve Osmanlı-Hollanda Diplomatik İlişkileri
1612 yılında Hollanda, Cornelis Haga’yı Osmanlı’ya ilk resmî büyükelçisi olarak gönderdi. Haga’nın İstanbul’a varışı, sadece bir diplomatik ziyaret değildi; aynı zamanda Hollanda’nın dünya sahnesinde bağımsız bir devlet olarak tanınmasının da başlangıcıydı.
Haga’nın işi kolay değildi. İstanbul’da görev yapan Fransız, İngiliz ve Venedik elçileri, Hollanda’nın elçi olarak kabul edilmesine karşı çıktılar. Çünkü Osmanlı’nın Hollanda’ya vereceği kapitülasyonlar (ticaret imtiyazları), bu ülkelerin çıkarlarına zarar verecekti. Hatta Fransız ve Venedikli elçiler, Osmanlı sarayındaki yetkililere rüşvet vererek Hollanda’nın tanınmasını engellemeye çalıştılar.
Ancak Osmanlı veziri Halil Paşa, Hollandalıların yanında durdu. Hatta Haga’nın Osmanlı protokolüne uygun hareket etmesi için kendi cebinden 3000 altın vererek, vezirlere dağıtılacak hediyelerin alınmasına yardım etti.
Bu süreçte bir başka önemli isim ise, dönemin büyük mutasavvıfı Aziz Mahmud Hüdayî idi. Haga, Üsküdar’daki dergâhında Hüdayî’yi ziyaret edip saygı gösterince, Hüdayî de Hollandalılara kapitülasyon verileceğine dair güvence verdi.
1 Mayıs 1612’de Sultan I. Ahmed’in huzuruna çıkarılan Haga, Latince bir konuşma yaparak Osmanlı’ya dostluk mesajı verdi. Sultan’ın Haga’yı beğenmesi üzerine, ona hil’atlar (şeref kaftanları) giydirildi. Çok geçmeden Hollanda’ya resmî kapitülasyonlar verildi.
Böylece Osmanlı, Hollanda’yı bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk büyük güç oldu. Avrupa’nın diğer ülkeleri Hollanda’yı ancak 1648’deki Münster Barışı ile tanıyacaklardı.
Cornelis Haga’nın İstanbul’daki büyükelçiliği kısa süreli planlanmıştı ama o tam 27 yıl boyunca Osmanlı topraklarında kaldı.
Cumhuriyet’ten Günümüze Hollanda-Türkiye İlişkileri
Atatürk ve Cumhuriyet Dönemi
1923’te Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Kraliçe Wilhelmina, Atatürk’e tebrik mesajı gönderdi. 1924’te iki ülke arasında dostluk antlaşması imzalandı. 1934’te Atatürk ve Wilhelmina, Türk-Hollanda Dostluk Derneğini kurdu.
İşçi Göçü ve Türkler
1960’larda başlayan işçi göçüyle Hollanda’ya gelen Türkler, kısa sürede kalıcı oldu. Önce “misafir işçi” idiler; sonra ailelerini getirdiler. Bugün Hollanda’da yaşayan Türklerin sayısı 600 bini aşmıştır. Bunların 400 bini Hollanda vatandaşıdır. Resmî olmayanlarla birlikte sayı 700 bini bulur.
Türkler sadece işçi olarak kalmadılar; girişimcilik ruhlarıyla ekonomiye de katkı sağladılar. 2025 itibarıyla 30 bine yakın Türk girişimci vardır.
2017 Diploması Krizi
Mart 2017’de, Türk bakanların Hollanda’da vatandaşlara hitap etmesine izin verilmedi. Rotterdam’da protestolar yaşandı. Erdoğan ile Rutte arasında sert sözler sarf edildi. Kriz kısa süreli oldu; ilişkiler yeniden normalleşti.
JAN J.B. KUIPERS KİMDİR?
1953 yılında Hollanda’nın Zeeland bölgesindeki Zaamslag kasabasında doğan Jan J.B. Kuipers, ülkesinin en üretken yazarlarından, şairlerinden ve tarih araştırmacılarından biridir. 1970’li yıllarda gazetecilikle başladığı yazı hayatında, bugüne dek seksenin üzerinde kitap ve bini aşkın makale, deneme ve şiir yayımlamıştır. Kuipers’in eserleri hem kurgu hem de kurgu dışı alanlarda geniş bir yelpazeye yayılır. Bilimkurgu, fantastik edebiyat, gençlik romanı ve tarih araştırmaları gibi farklı türlerde kalem oynatmış; özellikle Zeeland bölgesinin tarihi, kültürel mirası, suyla mücadelesi ve halk gelenekleri üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmıştır.
2005–2006 yıllarında Middelburg kentinin “şehir şairi” (stadsdichter) olarak görev yapan Kuipers, bu dönemde yazdığı şiirlerde de kent tarihini ve denizle iç içe yaşamı işlemiştir. Yalnızca edebî eserleriyle değil, bölgesel tarih bilincine yaptığı katkılarla da Hollanda kültür hayatında önemli bir yere sahiptir. Kuipers, editörlük çalışmaları, dergilerdeki yazıları ve popüler tarih kitaplarıyla, hem akademik hem de halka dönük anlatımı başarıyla birleştiren bir kalem olarak anılmaktadır.
*************
DE EERSTE ERKENNING VAN NEDERLAND VOND NIET IN MÜNSTER, MAAR IN ISTANBOEL PLAATS.
In Münster werd tijdens een ceremonie, bijgewoond door de Koning en de Koningin, beweerd dat Nederland in 1648 voor het eerst internationaal werd erkend.
De leugen van Münster, de onwetendheid van de Koning en het feit dat het Ottomaanse Rijk al in 1612 als eerste Nederland erkende, werden door de krant De Telegraaf genegeerd.
Ook het stilzwijgen van Koning Willem-Alexander, die het belang van de betrekkingen tussen Nederland en Turkije niet heeft begrepen, wekte verbazing.
Historicus Mehmet Tütüncü schreef een brief aan de krant De Telegraaf en legde de onwaarheden in het verdraaide bericht bloot. Maar van de krant kwam geen reactie.
Door İlhan KARAÇAY:
Een van de meest gelezen kranten van Nederland, De Telegraaf, beweerde in haar editie van 23 september 2025, in een artikel over het Haus der Niederlande in Münster, dat Nederland in 1648 voor het eerst als onafhankelijke staat werd erkend. Maar de krant negeerde de leugen van Münster, de onwetendheid van de Koning en het feit dat het Ottomaanse Rijk al in 1612 als eerste Nederland erkende.
Terwijl de discussies voortduurden, wekte het in de Turkse publieke opinie ook verbazing dat Koning Willem-Alexander, die bij de ceremonie aanwezig was, deze historische waarheid niet naar voren bracht.
HISTORICUS MEHMET TÜTÜNCÜ SCHREEF EEN BRIEF AAN DE TELEGRAAF EN LEGDE DE VERDRAAIING IN HET BERICHT BLOOT
Historicus Mehmet Tütüncü reageerde fel in zijn brief aan De Telegraaf op deze verdraaiing van de geschiedenis. Tütüncü herinnerde eraan dat de “geboorteakte” van Nederland eigenlijk in Istanboel werd geschreven, en benadrukte dat het Ottomaanse Rijk Nederland in 1612 officieel erkende. Met zijn woorden: “Als we onze nationale geschiedenis serieus nemen, moeten we erkennen dat de basis van de Nederlandse Republiek niet in Münster, maar in Istanboel werd gelegd.”
Mehmet Tütüncü (links) vertelde, İlhan Karaçay luisterde.
BRİEF VAN MEHMET TÜTÜNCÜ AAN DE TELEGRAAF
Drs. Mehmet Tütüncü
Historicuss en specialist Nederlands-Turkse betrekkingen
E-mail: m.tutuncu@gmail.com Tel: 06 24255100
Niet Münster, maar Istanbul: de ware geboorte van Nederland
In de De Telegraaf van 23 september verscheen bij een achtergrondartikel over het “Haus der Niederlande” de stelling dat de Vrede van Münster (Westfalen) centraal staat en dat Nederland in 1648 voor het eerst internationaal als onafhankelijke staat werd erkend. Dit is een hardnekkig maar onjuist standpunt. De officiële erkenning van de Republiek der Zeven Verenigde Nederlanden vond plaats in 1612 — niet in Münster, maar in Istanbul (toen: Constantinopel).
Het Ottomaanse Rijk behoorde in het begin van de 17e eeuw tot de machtigste staten ter wereld en stond in voortdurende confrontatie met de Habsburgers — dezelfde dynastie (met vorsten als Karel V en Filips II) waartegen ook de Nederlandse Opstand gericht was. Voor de Ottomanen was de jonge Nederlandse Republiek dus een logische bondgenoot in de strijd tegen een gezamenlijke vijand.
In 1610 stuurde grootvizier Halil Paşa namens sultan Ahmed I een officiële uitnodiging naar de Staten-Generaal om een gezant naar Istanbul te zenden. Twee jaar later reisde Cornelis Haga naar de Ottomaanse hoofdstad en kreeg hij van de sultan niet alleen formele erkenning, maar ook handelsprivileges die de Nederlanden op gelijke voet stelden met Frankrijk en Engeland.
Die erkenning is vastgelegd in een ahidnâme — een door de sultan eenzijdig uitgevaardigd verdrag/akte. In het Nationaal Archief is dat document nog steeds zichtbaar; daarin wordt uitvoerig beschreven dat Nederland een staat is gevormd uit de unie van zeven gewesten en bestuurd door de Staten-Generaal. Dit document behoort feitelijk tot de geboorteakten van ons land; het dateert ruim dertig jaar vóór de Vrede van Münster.
Terwijl de grote mogendheden van Europa het onafhankelijkheidsstreven van de Nederlanden pas in 1648, na de Tachtigjarige Oorlog, met tegenzin erkenden, deden de Ottomanen dat veel eerder — in 1612 — gedreven door overtuiging en geopolitieke belangen. Dit is een vaak vergeten hoofdstuk van onze geschiedenis en dwingt ons voorbij de gebruikelijke Europa-centrische kijk te kijken.
Als we onze nationale geschiedenis serieus nemen, moeten we erkennen dat de Republiek haar fundamenten niet alleen in Münster, maar ook in Istanbul vond.
Tot zo ver Mehmet Tütüncü.
DAN: DE VERDRAAIING VAN DE TELEGRAAF
Ik kan de foutieve weergave van De Telegraaf niet zomaar laten passeren. Het gaat hier immers niet om een kleinigheid, maar om een historische vervorming die aan het oog van het Nederlandse publiek wordt gepresenteerd.
De feiten liegen er niet om: de eerste erkenning van Nederland kwam van het Ottomaanse Rijk. In 1612 ging Cornelis Haga naar Istanbul, werd hij door sultan Ahmed I ontvangen en werd Nederland formeel erkend — inclusief handelsvrijheden.
Wat doet De Telegraaf?
Door 1648 te bestempelen als “eerste erkenning” negeert men het Ottomaanse handelen en geeft men een onvolledig beeld van de eigen geschiedenis. Het negeren van één van de geboorteakten van ons land is geen geschiedschrijving, maar geschiedvervalsing.
Bovendien betekende die erkenning van het Ottomaanse Rijk voor Nederland niet slechts een diplomatiek gebaar, maar een levensbelangrijke garantie. Terwijl veel Europese staten aarzelden, erkenden de Ottomanen de Nederlanden en stelden gelijke handelsvoorwaarden veilig. Dat vergeten is niet alleen een onderschatting van Turkije, maar ook een ontkenning van onze eigen geschiedenis.
Ik vraag dus: is dit pure onwetendheid, of opzettelijke verdraaiing?
De lezers zullen het zelf beoordelen. Maar één feit staat vast: historische documenten laten zien waar men stond, en deze documenten wijzen erop dat een van de “geboorteakten” van de Republiek der Nederlanden in Istanbul is opgesteld.
Ik zal op dit onderwerp terugkomen. Ik zal stuk voor stuk uitleggen wat Turkije aan Nederland heeft bijgedragen en fragmenten delen uit mijn jarenlang aangespannen strijd met De Telegraaf. Wacht af.
HERINNERING AAN DE WARE FEITEN IS NODIG
In het gepubliceerde bericht waren we getuige van de historische onjuistheden die door de krant De Telegraaf, door kringen rond de Universiteit van Münster en zelfs door de Nederlandse Koning Willem-Alexander werden herhaald. Helaas negeren of verdraaien deze uitlatingen de rol die het Ottomaanse Rijk speelde in het proces van de Nederlandse onafhankelijkheid.
Hier moeten we vooral een paar woorden richten tot de Koning:
Een koning van een land moet degene zijn die de geschiedenis van zijn volk het beste kent. Hoe kan het dat een Koning bij zo’n blunder zwijgt?
Hoe kan het dat hij niet kan zeggen: “Het eerste land dat ons erkende, was het Ottomaanse Rijk”?
Toch hebben documenten, archieven, ambassadeurs die aan het Ottomaanse hof dienden, en zelfs Nederlandse historici dit feit talloze keren aangetoond. Het eerste land dat Nederland als een onafhankelijke staat erkende, was het Ottomaanse Rijk. Dit negeren is niet alleen een historische blunder, maar ook een onrecht tegenover het Nederlandse volk.
Daarom wil ik in de uitgebreide studie die u hieronder zult lezen, nogmaals herinneren aan zowel de historische feiten over de Ottomaans-Nederlandse betrekkingen als de vriendschap die tot op de dag van vandaag voortduurt.
Conclusie en Evaluatie
Sinds de Tachtigjarige Oorlog hebben de betrekkingen tussen het Ottomaanse Rijk, later Turkije, en Nederland diepe sporen nagelaten.
*Het Ottomaanse Rijk speelde een stille maar krachtige rol bij de onafhankelijkheid van Nederland.
*De ambassade van Cornelis Haga liet zien dat het Ottomaanse Rijk Nederland erkende nog vóór andere Europese landen dat deden.
*Atatürk en Wilhelmina versterkten deze vriendschap in de moderne tijd.
*De Turkse arbeidsmigratie gaf de relatie een maatschappelijke dimensie.
Ja, er zijn hoogte- en dieptepunten geweest. Maar deze relatie van meer dan vier eeuwen is nooit verbroken.
Als slotwoord kan ik zeggen:
Voor ons Turken is Turkije het moederland, en Nederland het vaderland. Aan een Turk met wortels in Nederland vraag je niet: “Wie is belangrijker, je moeder of je vader?” Daarom kunnen wij ook geen keuze maken tussen Turkije en Nederland. Beiden horen bij ons.
NEDERLAND – TURKIJE BETREKKINGEN: VAN DE TACHTIGJARIGE OORLOG TOT VANDAAG
De officiële start van de diplomatieke betrekkingen tussen Nederland en Turkije gaat 414 jaar terug. Maar in werkelijkheid reiken de wortels van deze relaties veel verder, bijna duizend jaar terug in de tijd. Toch zult u in Nederlandse schoolboeken geen enkele regel vinden over deze historische vriendschap. Terwijl de banden tussen het Ottomaanse Rijk en Nederland zo diep waren, dat zij niet alleen tot diplomatieke correspondentie beperkt bleven, maar ook het lot van beide volkeren rechtstreeks beïnvloedden.
Tijdens de Tachtigjarige Oorlog, waarin de Nederlanders vochten voor onafhankelijkheid van Spanje, kwam de grootste steun van het Ottomaanse Rijk. De toenmalige Ottomaanse sultan, Süleyman de Grote (Kanuni Sultan Süleyman), beloofde de protestantse opstandelingen zowel militaire als financiële steun. Daarom klonk onder de rebellerende protestanten in Nederland steeds weer de slogan: “Liever Turks dan Paaps.”
Deze uitspraak geldt nog steeds als een van de meest opvallende bewijzen van de historische verbondenheid tussen de twee landen. Zonder de Ottomanen zou Nederland misschien nooit hebben bestaan, en zouden de Nederlanders nu Spaans spreken. In dat geval zouden wij Turken waarschijnlijk nooit naar Nederland zijn geëmigreerd. En ik, İlhan Karaçay, zou misschien zelfs mijn huidige vrouw, kinderen en kleinkinderen niet hebben gehad.
Ik breng deze historische feiten naar voren als onderzoeker, maar het geeft mij ook grote vreugde om te zien dat een scholier die in Nederland is opgegroeid dezelfde onderwerpen heeft onderzocht en tot dezelfde conclusies is gekomen. Want ook de jongere generaties ontdekken de rol van de Ottomanen in de Nederlandse onafhankelijkheid en voelen hoe waardevol deze vriendschap is.
De Tachtigjarige Oorlog en Ottomaanse Steun
In 1555 deed keizer Karel V afstand van de troon en droeg hij de macht over aan zijn zoon Filips II. Filips II, die de Spaanse troon besteeg, voerde een streng beleid in lijn met zijn strikte katholieke overtuigingen. Dit werd door het Nederlandse volk slecht ontvangen. Filips II probeerde Nederland op afstand te regeren en stelde daarvoor landvoogden aan, waaronder zijn halfzus Margaretha van Parma.
Maar de opkomende protestantse beweging bood steeds sterker weerstand tegen het katholieke Spanje. Tijdens de Beeldenstorm van 1566 vielen protestanten katholieke kerken en beelden aan, als opstand tegen de religieuze onderdrukking. Toen klonk opnieuw de beroemde leus: “Liever Turks dan Paaps.”
Deze woorden toonden aan dat de protestanten de islamitische Ottomanen meer prefereerden dan de katholieke Spanjaarden. Dit bericht bereikte zelfs het Ottomaanse hof. Süleyman de Grote beloofde militaire en financiële steun aan de Nederlandse opstandelingen. Daarmee begon de Ottomaans-Nederlandse relatie.
Filips II stuurde de hertog van Alva met 10.000 soldaten naar Nederland om de opstand neer te slaan. Maar diens wrede beleid kon het verzet niet breken, integendeel: de protestanten raakten erdoor nog vastberadener. De opstandelingen werden “Geuzen” genoemd.
De Slag bij Heiligerlee in 1568 betekende het officiële begin van de Tachtigjarige Oorlog. Met hulp van de “watergeuzen” vielen de opstandelingen Spaanse schepen aan. Op 1 april 1572 werd Brielle veroverd, wat de opstand een grote morele boost gaf. Daarna volgden steden als Alkmaar, Leiden en Haarlem.
In 1584 werd Willem van Oranje, de leider van het verzet (en later bekend als “Vader des Vaderlands”), vermoord. Maar zijn strijd ging door onder leiding van zijn zoon Maurits. In 1588 splitste Nederland zich feitelijk in tweeën: het zuiden bleef in Spaanse handen, maar het noorden verklaarde zich onafhankelijk als Republiek.
De Republiek bleef steun ontvangen van het Ottomaanse Rijk. Tijdens de Slag bij Zeeland in 1599 stuurden de Ottomanen zo’n 1500 soldaten om de Nederlanders te helpen. Er wordt zelfs verteld dat de Ottomanen tulpen meenamen, die in Zeeland werden geplant. Toen de Spanjaarden dit zagen, beseften ze dat Nederland een bondgenootschap had met de Ottomanen en trokken zich terug. Ter herinnering aan deze steun gaf prins Maurits de naam “Turkeye” aan een regio in Zeeland.
Aan het eind van de 1590er jaren kreeg de Ottomaanse steun ook een diplomatiek karakter. Grootvizier Halil Pasha nodigde persoonlijk een Nederlandse gezant uit naar Istanboel. Vervolgens stuurde Nederland Cornelis Haga als zijn eerste officiële ambassadeur naar de Ottomanen.
Terwijl veel Europese landen de Republiek pas bij de Vrede van Münster in 1648 officieel erkenden, had het Ottomaanse Rijk Nederland al veel eerder als onafhankelijke staat geaccepteerd. Dit toont hoe bijzonder de Ottomaans-Nederlandse relatie was.
Süleyman de Grote en Willem van Oranje
Süleyman werd op 6 november 1494 in Trabzon geboren als zoon van Selim I. Hij kreeg een uitstekende opleiding en groeide uit tot een leider die zowel in de politiek als in de militaire strategie uitblonk. In 1520 besteeg hij de troon. Niet alleen breidde hij het Ottomaanse Rijk aanzienlijk uit, hij werd ook een bepalende macht in de Europese politiek. Westerse historici noemden hem “Süleyman de Prachtlievende” of “de Grote Turk”.
Voor Nederland was zijn steun tijdens de Tachtigjarige Oorlog van groot belang. Zijn hulp beperkte zich niet tot materiële en militaire middelen, maar gaf ook morele en strategische steun. Zelfs de verhalen over de Ottomaanse tulpen die Spaanse soldaten angst inboezemden, onderstrepen dit symbolisch.
Cornelis Haga en de Ottomaans-Nederlandse Diplomatie
In 1612 stuurde Nederland Cornelis Haga als eerste officiële ambassadeur naar het Ottomaanse Rijk. Zijn aankomst in Istanboel betekende niet alleen een diplomatiek bezoek, maar ook de erkenning van Nederland als onafhankelijke staat op het wereldtoneel.
Dit verliep niet zonder weerstand. De Franse, Engelse en Venetiaanse ambassadeurs in Istanboel verzetten zich tegen de erkenning van Nederland, omdat de Ottomaanse handelsprivileges (kapitulaties) hun belangen zouden schaden. Ze probeerden dit zelfs met steekpenningen te verhinderen.
Maar grootvizier Halil Pasha koos de kant van de Nederlanders. Hij betaalde zelfs 3000 gouden munten uit eigen zak voor de geschenken die Haga volgens het protocol moest aanbieden. Ook de grote soefi Aziz Mahmud Hüdayî speelde een rol: toen Haga hem in Üsküdar eer bewees, gaf Hüdayî zijn zegen dat de Nederlanders capitulaties zouden krijgen.
Op 1 mei 1612 werd Haga door sultan Ahmed I ontvangen. Hij hield een Latijnse toespraak en de sultan schonk hem rijkelijke eerbewijzen. Kort daarna verleende het Ottomaanse Rijk officieel handelsrechten aan Nederland. Daarmee werd het Ottomaanse Rijk de eerste grootmacht die Nederland als onafhankelijke staat erkende. Pas in 1648 zouden de andere Europese landen volgen.
Hoewel Haga’s missie aanvankelijk tijdelijk bedoeld was, bleef hij maar liefst 27 jaar in het Ottomaanse Rijk.
Van de Republiek tot Heden: Nederlands-Turkse Betrekkingen
Atatürk en de Republiek
In 1923 werd de Republiek Turkije opgericht onder leiding van Mustafa Kemal Atatürk. Koningin Wilhelmina stuurde hem een felicitatieboodschap. In 1924 werd een vriendschapsverdrag gesloten, en in 1934 werd de Turks-Nederlandse Vriendschapsvereniging opgericht.
Arbeidsmigratie en Turken in Nederland
Vanaf de jaren zestig kwamen Turkse arbeiders naar Nederland. Eerst als “gastarbeiders”, maar al snel volgden hun gezinnen. Vandaag de dag wonen er meer dan 600.000 mensen van Turkse afkomst in Nederland, waarvan 400.000 met de Nederlandse nationaliteit. Inclusief onofficiële cijfers loopt het aantal op tot 700.000.
Turken bleven niet alleen arbeiders, maar droegen ook met hun ondernemerschap bij aan de economie. In 2025 zijn er bijna 30.000 Turkse ondernemers actief.
De Diplomatieke Crisis van 2017
In maart 2017 kregen Turkse ministers geen toestemming om in Nederland toespraken tot Turkse Nederlanders te houden. In Rotterdam volgden protesten en harde woorden werden uitgewisseld tussen president Erdoğan en premier Rutte. De crisis duurde kort; daarna normaliseerden de betrekkingen zich weer.
İsrail, tüm dünyayı hiçe sayarken, Amsterdam’daki Anne Frank Evi’ni binlerce kişi ziyaret ediyor.
Filistin ve Gazze’deki Anne Frank benzeri kızların müzesi açıldığı zaman, binler ziyaret edecek mi acaba?
Küba’daki Rus füzelerini söktürüp, askerleri de kovan Amerika’ya herşeyin mübah oluşu, Rusya’ya ise çok şeyin haram oluşu doru mu?
İddia ediyorum: Alttaki yorumumu okuyanlar çok değişik gerçekler ile karşılaşacak ve unutulan tarihten esinlenerek çok daha objektif düşüneceklerdir.
(Yorumun Hollandacası en altta. De Hollandse vertaling van dit commentaar staat onderaan.)
İlhan KARAÇAY’ın analizi:
Değerli Okurlarım,
Her günün belli saatleri vardır, insanın hem kendisiyle hem de hayat arkadaşıyla küçük bir mola verip dünyayı tartıştığı…
Benim için o saat, sabah 11.00–12.00 arasıdır.
Kahvemizi yudumlarken eşimle gündemi konuşuruz.
Hollandalı olan eşim, doğal olarak Hollanda basını ve televizyonlarından beslenir. Ama bu yayınların çoğu kez tek taraflı, hatta objektif olmaktan uzak olduğunu gözlemlerim. İşte tam o noktada ben devreye girerim: Hem farklı kaynaklardan takip ettiğim haberlerle hem de yılların tecrübesiyle edindiğim yorumlarla bu tek taraflı bakışı dengelemeye çalışırım. Çoğu zaman da başarılı olurum.
Son aylarda bu kahve sohbetlerimizin en hararetli konusu Ukrayna–Rusya ve İsrail–Filistin meseleleri oldu. İsrail–Filistin meselesini yazımın sonunda ele alacaktım ama, son günlerdeki acil gelişmeler bu konuyu öne almaya mecbur etti.
Şimdi, önce İsrail-Filistin sorunu
İSRAİL, SİYONİZM, ANTİSEMİTİZM VE ANNE FRANK HİKÂYESİ
Bu meseleye, sadece son birkaç yıldır değil, yüzyıllardır süregelen bir ideoloji, bir tarihsel travma ve bir inanç ekseninden bakmak gerekiyor.
Çünkü ortada sadece bir devlet politikası değil, Siyonizm denilen, “Tanrı’nın vaat ettiği topraklar” iddiasıyla şekillenmiş bir ideolojik hırs var.
Ne yazık ki, bu hırsın altında, bir zamanlar acı çeken bir halkın, bugün başkalarına acı çektirdiği büyük bir trajedi yatıyor.
Kimse inkâr edemez: Hitler döneminde Yahudiler insanlık tarihinin en büyük soykırımlarından birini yaşadı.
Altı milyon insan, sadece kimliği yüzünden yok edildi.
Toplama kamplarında, gaz odalarında, açlıktan, hastalıktan öldüler.
Bu, insanlık adına sonsuza dek unutulmaması gereken bir utançtır.
Ama insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biri, ne yazık ki başka bir trajediyi doğurdu:
Soykırımdan kurtulanların kurduğu İsrail devleti, bu kez başka bir halkı, Filistinlileri kendi topraklarında ezmeye başladı.
Yahudiler Hitler’in zulmünden kaçtı, ama Filistin’de bir başka zulmün suçlusu oldular.
1948’de kurulan İsrail devleti, “vaat edilmiş topraklar” söylemiyle meşruiyet aradı.
Oysa bu “vaat” Tanrı’nın değil, siyasetin kaleminden çıkmıştı.
Siyonizm, başlangıçta Yahudiler için bir sığınak fikriydi; zamanla bir ‘yayılma projesine’, yani bir işgal ideolojisine dönüştü.
Filistin halkı, 1948’den bu yana evinden sürüldü, toprağından edildi, kuşatma altında yaşamaya mahkûm edildi.
Ve her direniş, “terör” olarak damgalandı.
1967 SAVAŞI: KUDÜS’ÜN GÖLGESİNDE YENİ BİR DÖNEM
1967’deki Altı Gün Savaşı, dengeleri tamamen değiştirdi.
İsrail, Mısır, Ürdün ve Suriye’ye karşı savaşarak Gazze’yi, Batı Şeria’yı ve Doğu Kudüs’ü işgal etti.
Birleşmiş Milletler kararlarına rağmen bu işgal kalıcı hale geldi.
O günden sonra İsrail, “güvenlik” gerekçesiyle genişledi; her yeni saldırıyı “meşru müdafaa” diye pazarladı.
Bugün hâlâ aynı cümleyi duyuyoruz: “İsrail’in kendini savunma hakkı var.” Evet, savunma hakkı kutsaldır. Ama bu hak işgali, ablukayı, çocuk ölümlerini meşrulaştırmak için kullanılamaz.
Gazze’de iki yıldır aç, susuz, elektriksiz bırakılan milyonların halini görüp de hâlâ “İsrail kendini savunuyor” demek, vicdanı inkâr etmektir.
ANNE FRANK VE UYUTULAN VİCDAN
Amsterdam’ın kalbinde, Prinsengracht kanalının kıyısında, hergün binlerce turistin ziyaret ettiği bir ev vardır: Anne Frank Evi.
Anne Frank, Nazi zulmünden kaçan bir Yahudi kızıdır.
Saklandığı evde yazdığı günlük, bütün dünyada masumiyetin ve umudun sembolü haline gelmiştir.
Amsterdam’daki Anne Frank Evi’ni her gün binlerce kişi ziyaret ediyor…
Elbette Anne Frank’ın hikâyesi çok acı vericidir.
Ama bugün o hikâyenin, İsrail’in yaptıklarını meşrulaştırmak için ‘araçsallaştırıldığını’ görmek daha da acıdır.
Anne Frank Müzesi’nde her şey anlatılır, ama Gazze’de yaşanan binlerce Anne Frank vakası anlatılmaz.
Savaş sonrası açılacak olan bir Filistin müzesini ziyaret eden binler olacak mı acaba?
Her gün bombalar altında ölen, yıkıntılar arasında saklanan, suya ve ekmeğe muhtaç bırakılan çocuklar…
Onlar da birer Anne Frank’tır.
Ama ne yazık ki dünya onların günlüğünü okumuyor.
Çünkü bu kez fail, geçmişin kurbanı İsrail.
İsrail, “soykırımdan doğan devlet” kimliğiyle kendisini dokunulmaz ilan etti. “Antisemitizm” suçlaması, adeta kalkan haline geldi.
İsrail’in eleştirisini bile “Yahudi düşmanlığı” diye susturan bu yaklaşım, gerçek antisemitizmi değil, ‘vicdanı bastırıyor’.
GAZZE’DE ÇİZİLEN KIRMIZI ÇİZGİ
Bugün İsrail’in Gazze’ye karşı yürüttüğü acımasız saldırılar, artık hiçbir vicdanın kaldırabileceği sınırlar içinde değil.
Bir avuç toprağa sıkıştırılmış milyonlarca insan, göz göre göre yok ediliyor.
Dünyanın dört bir yanında insanlar sokaklara dökülüyor; “yeter artık” diyor.
Ama ne Amerika ne Avrupa bu çığlığı duymak istiyor.
Amerika, hâlâ İsrail’e silah satıyor; Avrupa “endişeliyiz” demekten öteye geçemiyor.
Birleşmiş Milletler ise yine bildiğimiz gibi…
Kıbrıs’ta on yıllardır askeri güç bulundurabilen BM, nedense İsrail ile Filistin arasına bir barış gücü göndermeyi hiç aklına getirmiyor.
Sadece kınamakla, çağrı yapmakla “Birleşmiş” olunmuyor.
Kuzey Kıbrıs ile Güney Kıbrıs arasındaki çatışmaları önlemek için 1964 yılında görevlendirilen Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün (UNİTED NATİON) görevi her altı ayda bir uzatılıyor.
AMSTERDAM’DAN YÜKSELEN SES
Şimdi gözler, Amsterdam’daki bu dev protestonun yankılarında.
250 bin kişinin çektiği bu kırmızı çizgi, acaba siyasetin vicdanında da bir iz bırakacak mı?
İsrail yanlısı duruşuyla bilinen Başbakan Dick Schoof bile, artık sesini yükselttiyse,
belki de bir şeyler değişmeye başlıyordur…
Ama tarih bize şunu öğretmiştir: Gerçek değişim, kalabalıkların sloganında değil, devletlerin cesaretinde başlar.
Ve işte, bütün bu sessizliğe rağmen, umut yine halktan yükseldi.
Geçtiğimiz günlerde Amsterdam’da 250 bin kişi sokaklara döküldü.
Ülkenin tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir protestoydu bu.
Yalnızca Müslümanlar değil, Yahudiler, Hristiyanlar, ateistler, gençler, yaşlılar…
Hepsi “Artık yeter!” diye haykırdı.
O yürüyüşte Filistin bayraklarıyla birlikte Anne Frank posterleri de taşındı. “Bir daha asla!” sloganı, bu kez Gazze için atıldı.
İsrail yanlısı duruşuyla bilinen Hollanda Başbakanı Dick Schoof bile, artık sessiz kalamadı; “Durum dayanılmaz hale geldi” dedi.
Belki de bu, yeni bir dönemin başlangıcıdır.
Belki de Avrupa ilk kez, kendi aynasında gördüğü ikiyüzlülükle yüzleşiyordur.
SON DEĞERLENDİRME
İsrail’in Gazze’ye karşı yürüttüğü bu acımasız saldırılar, artık hiçbir vicdanın kaldırabileceği sınırlar içinde değil.
İki yıldır aç, susuz, elektriksiz bırakılmış bir halkın üzerine hâlâ bomba yağdırılıyor.
Bir avuç toprağa sıkıştırılmış milyonlarca insan, göz göre göre yok ediliyor.
Dünyanın dört bir yanında yüz binler, milyonlar sokaklara dökülüyor; “yeter artık” diyor.
Ama ne yazık ki, o sesleri duyan, o çığlıkları fiili bir duruşa dönüştüren hiçbir ülke yok.
BİR GENÇ GAZETECİNİN GÖZÜYLE 1967 ÖNCESİ
Benim İsrail–Filistin meselesine olan duyarlılığım, sadece bir gazeteci merakı değil, aynı zamanda kişisel bir tanıklığın da ürünüdür.
1967 savaşının hemen öncesinde yaşadığım bir olay, bu bölgedeki her gelişmeyi kalbimle hissetmeme neden olmuştur.
O yıllarda, ailece Mersin’deki Pompeipolis adlı gazino, motel ve plajı işletiyorduk.
Mersin’in en gözde yeriydi; dans edilerek yemek yenilen, canlı müzik yapılan tek mekândı.
Ben henüz 24 yaşında, heyecanlı ve maceracı bir gençtim.
Bir akşam, Yunanlı bir kaptan, eşi ve kızıyla birlikte misafirimiz oldu.
Yemeklerinin sonunda, misafirperverliğimizin gereği olarak bir tabak meyve ikram ettim.
Bir süre sonra garson yanıma geldi: “Kaptan Bey sizinle görüşmek istiyor,” dedi.
Masalarına gittiğimde kaptan bana şaşkınlıkla baktı: “Sen patron musun?” diye sordu.
Gülümsedim: “Burası ağabeylerimin ama işletmeyi ben yürütüyorum,” dedim.
Kaptan, ertesi gün Çin’e gidecek bir kargo gemisinin kaptanıymış.
Laf arasında gemisinden söz edince, içimdeki maceracı ruh hemen kıpırdadı. “Beni de götürür müsünüz?” diye sordum.
Şaşırdı: “Senin gibi bir patron gemide ne yapacak?” dedi.
Ben de içtenlikle, “Gencim, öğrenmeye açım, ayrıca Mao’nun Çin Kültür İhtilali dönemi yaşanıyor. Gazetecilik merakım da var, ister gemici olayım, ister bulaşıkçı ama bu seyahati yaşamak istiyorum,” dedim.
Kaptan kısa bir sessizlikten sonra güldü: “Yarın sabah iki kişi daha al, gemiye gel,” dedi.
Ertesi sabah, gerçekten de gemici cüzdanı çıkararak gemiye bindik.
Yunan gemisi Mersin Limanı Müzikli restoran
Mersin’den hareket ettikten bir gün sonra İskenderiye’yi geçtik ve Süveyş Kanalı’na girdik.
Bir gün sonra Cibuti’ye ulaştığımızda, büyük bir haber aldık:
İsrail Süveyş Kanalı’nı bombalamıştı, kanal artık kapalıydı.
Yani biz, tarihî 1967 Arap–İsrail Savaşı başlamadan bir gün önce kanaldan geçmiş, adeta tarihin kapısından son geçen gemi olmuştuk.
O an, savaşın ne kadar ani ve yıkıcı bir şey olduğunu iliklerimde hissettim.
Daha dün sohbet ettiğimiz Mısır kıyıları, ertesi gün bombalar altındaydı.
Bu yüzden, o günden beri, Filistin’deki her çocuğun çığlığı, bana o günkü savaşın yankısı gibi gelir.
O günden beri, ne zaman İsrail’in saldırılarını duysam, Süveyş’in sularında yankılanan o ilk bomba sesi kulaklarımda çınlar.
İşte bu yüzden, bugün Gazze’de yaşananları bir “haber” olarak değil, bir insanlık sınavı olarak görüyorum.
Ve ne zaman “İsrail’in kendini savunma hakkı” sözünü duysam, o günkü masum deniz yolculuğumu hatırlarım — barışa ne kadar yakınken, bir gecede nasıl savaşa sürüklendiğimizi…
ÇİN’DE VE SONRASINDA NE Mİ OLMUŞTU?
Şanghay İki arkadaşım ve bir Yunan Kaptanın kızı ve tayfamız
Gemi ile hareket etmeden önce, zamanın sosyal demokrat gazetesi Akşam’ın Genel yayın Yönetmeni rahmetli Malik Yolaç’ı telefonla arayıp, Çin’e gideceğimi anlatmıştım. Rahmetli de bana, “Çok güzel, bol bol fotoğraf ve haber postala” demişti.
Ben de öyle yaptım, haftalar sonra İstanbul’a ulaşan haber ve fotoğraflar, “Mao’nun Çin Kültür İhtilali’ni Türk okuyucuya aktarılıyordu…
****************
Israil-Filistin konusundaki görüşlerimi anlatabildiğimi sanıyorum.
Şimdi sırada Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya hakkındaki görüşlerimi sunuyorum:
AMERİKA’YA HELAL, RUSYA’YA HARAM MI?
Eşim ile yaptığım kahve sohbetlerinde, İsrail-Filistin konusundan sonra, dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyoruz: Rusya–Ukrayna–ABD polemiği.
Herkes için “kendini savunma hakkı” vardır.
İyi ama, bu savunma hakkı herkesin kendi düşünce tarzına göre mi işler?
Savunma hakkı ne zaman doğar?
Hollanda’da Televizyonu açıyorsunuz, gazetelere bakıyorsunuz, siyasetçilerin demeçlerini dinliyorsunuz… Genel kanaat, ABD propagandasının da etkisiyle, “Rusya işgalci, saldırgan ve haksız.” şeklindedir.
Peki öyle midir gerçekten?
İşin hiç mi başka bir yüzü yok?
Medya ve siyaset öyle bir ağız birliği etmiş ki, Rusya’nın güvenlik kaygılarından, tarihsel arka planından bahseden yok. Oysa kendini savunma hakkı, insanlığın en temel hakkıdır. Ama asıl mesele şudur: Bu hak ne zaman devreye girer?
Bir devlet, hangi noktada “Artık başka çarem kalmadı, meşru müdafaa hakkımı kullanıyorum” diyebilir?
İşte tartışmanın başladığı nokta tam burasıdır. Çünkü savunma hakkı öyle kolayca kullanılacak bir koz değildir; çok ağır bir sorumluluk yükler. Önce bütün yollar denenmeli, kavga çıkmasın diye her çaba gösterilmelidir. Ancak başka hiçbir seçenek kalmadığında bu hak kullanılabilir.
Ve işte bu noktada tarih sahneye çıkar: Küba Krizi’nin aynasında, Ukrayna meselesine baktığımızda, insanın aklına şu soru geliyor: “Amerika’ya mübah olan, Rusya’ya günah mı?” Küba Krizi’nin Aynasında Ukrayna: En iyi örneği tarihte görüyoruz:
1962 Küba Krizi. O dönem Sovyetler Birliği, Küba’ya nükleer füzeler yerleştirdi. Bu füzeler, Amerika’nın burnunun dibindeydi. ABD yönetimi, Sovyetler Birliği’nin Küba’ya yerleştirdiği nükleer füzeleri “varoluşsal tehdit” saydı. Başkan Kennedy, hemen savaş gemilerini gönderdi, Küba’yı kuşattı ve Moskova’ya rest çekti: “Ya füzeleri söker çıkarırsınız ya da vururum!” Sonunda Sovyetler kuzu kuzu çekilmek zorunda kaldı. Amerika zafer ilan etti.
Ne var ki, bir zamanlar Sovyetler’in yaptığı yanlışı şimdi ABD yapıyor.
ABD’nin, haliyle NATO’nun, her geçen gün Rusya’ya daha çok sokulma isteği de yanlıştır tabii.
Rusya yıllardır “kapıma kadar dayanın ama içeri girmeyin” diyor.
Bunu bir kibir değil, tarihsel bir refleks olarak anlamak gerekir.
Sınırlarına dayanan her askeri hareketi ölümcül tehlike olarak görüyorlar.
Bu, Moskova’nın yüzyıllardır taşıdığı bir korkudur.
TARİHİ BİRAZ BİLENLER HATIRLAYACAKTIR
Napolyon da, Hitler de Rusya’ya “yakınlaşmanın” bedelini ağır ödetmişti.
Rusya’nın psikolojisinde “yakın çevre” kavramı sıradan bir dış politika değil, varoluş meselesidir.
O yüzden, NATO’nun doğuya doğru genişlemesi Moskova’da sadece siyasi değil, duygusal bir alarm olarak görülüyor.
Kremlin bu genişlemeyi “Amerika’nın toprağıma dayanan füzeleri” gibi algılıyor.
Küba Krizi’nde Washington nasıl refleks verdiyse, Moskova da aynı refleksle davranıyor.
RUSYA’NIN UKRAYNA’YA SALDIRISININ ARKA PLANI
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı konusunda bir gerçeği vurgulamak lâzım.
Ukrayna’nın doğusunda, yani Rusya sınırına yakın bölgelerde, kendilerini Rus kabul eden çok sayıda insan yaşıyor.
Bu insanlar yıllardır “biz Ukraynalı değil, Rusuz” diyerek Moskova’ya yakın duruyorlar.
Zaman içinde bu gruplar, kendi silahlı örgütlerini kurdular ve Ukrayna ordusuna karşı savaşmaya başladılar.
2014’te yaşanan bir olay da hâlâ hafızalarda:
Hollanda’dan kalkan bir yolcu uçağı, Ukrayna üzerinde füzeyle vurulmuş ve 298 masum insan yaşamını yitirmişti.
Olayın hemen ardından herkes Rusya’yı suçladı.
Ama daha sonra yapılan araştırmalar, saldırının, Ukrayna’daki Rus yanlısı ayrılıkçılar tarafından gerçekleştirildiğini gösterdi.
Yani o tetiği çekenler doğrudan Moskova değil, Ukrayna içindeki Rus sevdalılarıydı.
ŞUNU DA UNUTMAMAK GEREK
Bu ayrılıkçı yapılar, Moskova’dan maddi ve lojistik destek aldı.
Dolayısıyla “Rusya doğrudan yapmadı” demek gerçeği tam anlatmıyor.
Bu bir “dolaylı savaş”tı ve tetiği çeken başkası olsa da, barutu sağlayan Moskova’ydı.
Rusya, işte bu tabloyu “sınırlarıma yakın bölgelerde yaşayan Rus asıllıları koruma altına alıyorum” diyerek gerekçe gösterdi.
Yani “benim soydaşlarım tehlikede” iddiasıyla Ukrayna’ya girdi.
Bu gerekçe, Moskova açısından meşruiyet zırhı sayıldı.
Ama uluslararası hukuk açısından bakıldığında, bir ülkenin başka bir ülkenin toprağına bu gerekçeyle girmesi kabul görmüyor.
Soydaş koruma iddiası, egemenlik ihlalinin bahanesi olamaz.
Ancak bu detayı bilmeden, “Rusya durup dururken saldırdı” demek de eksik bir değerlendirme olur.
UKRAYNA’NIN EGEMENLİK HAKKI VE DÜNYANIN ÇİFTE STANDARDI
Ama öte yandan Ukrayna da bağımsız bir devlettir.
Kiminle ittifak kuracağına, hangi yöne döneceğine kendisi karar verir.
1994’te nükleer silahlarından vazgeçerken, topraklarının dokunulmazlığı konusunda garanti almıştı. “Ben de NATO’ya girebilirim” deme hakkı da vardır elbette.
İşte düğüm burada sıkışıyor:
Bir yanda Rusya, “yakın çevremde NATO istemem” diyor.
Diğer yanda Ukrayna, “ben bağımsızım, istediğimle iş birliği yaparım” diyor.
İki hak, birbirine çarpıyor.
Asıl sorun, dünyadaki çifte standartta.
Küba Krizi’nde ABD’nin tutumu “haklı refleks” olarak görüldü.
Ama Rusya benzer bir tehdidi gördüğünde kimse aynı anlayışı göstermiyor. Amerika yapınca helal, Rusya yapınca haram mı?
UNUTULMAMALI
Kennedy, Küba’daki füzeleri söktürdü ama gidip Havana’yı bombalamadı.
Rusya ise Ukrayna’ya girdi, şehirleri yıktı, toprakları ilhak etti.
İşte fark burada.
Kendini savunma hakkı, işgalin bahanesi olamaz.
HUKUKİ ÇİZGİ VE MEŞRU MÜDAFAA
Savunma hakkı, “tehdit hissettim” diyerek tetiğe basmanın bahanesi olmamalı.
Uluslararası hukukta “açık ve yakın tehlike” koşulu vardır.
Yani sadece bir korku veya tahminle savaş başlatılamaz.
Eğer her ülke “ben tehdit algıladım” derse, dünya artık hiçbir zaman huzur yüzü göremez.
Bugün BM Şartı’nın özü, savaş değil barış için vardır.
Ama bu kâğıt artık liderlerin masasında sadece süs gibi duruyor.
Ne yazık ki güç sahipleri hukuku değil, kendi çıkarını referans alıyor.
DÜNYA DENGESİ VE ADALET ARAYIŞI
Sonuçta mesele şu:
Her ülkenin güvenliği, başkasının güvensizliği üzerine kurulamaz.
Birinin korkusu, diğerinin yok oluşuna neden olmamalıdır.
Bugün dünyada herkesin ihtiyacı olan şey, güç gösterisi değil; güvenliğin dengeli paylaşımıdır.
Kalıcı barış; şeffaflık, karşılıklı denetim ve güven arttırıcı önlemlerle mümkündür.
Sınır ötesi askerî hareketler yerine diplomasi kanalları, tehdit yerine diyalog konuşmalıdır.
DÜNYAYA VİCDAN ÇAĞRIM
Artık kimsenin gözünü, kulağını, yüreğini kapatma hakkı kalmadı.
Teknoloji çağında bilgiye saniyeler içinde ulaşıyoruz; ama acıya hâlâ kör, zulme hâlâ sağır kalabiliyoruz.
Savaşların coğrafyası değişiyor, ama mazlumun gözyaşı hep aynı damlıyor.
Bugün Gazze’de ağlayan çocukla, yarın Harkov’da titreyen çocuk arasında fark yok.
Birinin adını “savunma”, diğerinin adını “saldırı” koymak, sadece kelimelerin yerini değiştirir; vicdanın yükünü hafifletmez.
Dünya artık güçlülerin çıkarına değil, insanların onuruna göre şekillenmeli.
Silahların sustuğu, diplomasi ve aklın konuştuğu bir çağ mümkün.
Yeter ki, hepimiz aynı cümlede buluşalım: “Hiçbir çocuk, hiçbir bayrak uğruna ölmemeli.”
************************
LEES NU VAN MIJ WAT DE WERELD HET MEEST BEZIGHOUDT EN VERONTRUST…
Israël trekt zich niets aan van de hele wereld, terwijl in Amsterdam het Anne Frank Huis door duizenden wordt bezocht.
Zullen er ooit ook duizenden bezoekers komen naar een museum dat gewijd is aan de meisjes in Palestina en Gaza — de ‘Anne Franks’ van onze tijd?
Is het rechtvaardig dat Amerika alles mag doen, nadat het de Russische raketten uit Cuba liet verwijderen en de soldaten verdreef,
maar dat voor Rusland bijna alles verboden is?
Ik beweer: wie mijn onderstaande commentaar leest, zal met andere ogen naar de werkelijkheid kijken en lessen trekken uit vergeten geschiedenis.
Analyse van İlhan KARAÇAY
Beste lezers,
Iedereen heeft momenten op de dag waarop men even stilstaat, met zichzelf of met zijn levenspartner — om de wereld door te nemen.
Voor mij is dat tussen 11.00 en 12.00 uur ’s ochtends.
Terwijl we aan onze koffie nippen, bespreek ik met mijn vrouw het nieuws van de dag.
Mijn vrouw is Nederlandse, dus zij voedt zich vanzelfsprekend met nieuws uit de Nederlandse media.
Maar ik merk vaak dat deze berichtgeving eenzijdig is, soms zelfs verre van objectief.
Dáár kom ik in beeld: met nieuws uit andere bronnen en met inzichten die ik in vele jaren heb opgedaan, probeer ik dat eenzijdige beeld in evenwicht te brengen.
En meestal lukt dat ook.
De laatste maanden zijn onze koffiemomenten vooral gevuld met verhitte discussies over Oekraïne–Rusland en Israël–Palestina.
Ik had eigenlijk het Israël–Palestina-conflict pas aan het einde van mijn artikel willen bespreken,
maar de recente, dringende ontwikkelingen dwingen me dit onderwerp voorrang te geven.
ISRAËL, ZIONISME, ANTISEMITISME EN HET VERHAAL VAN ANNE FRANK
Op deze kwestie moet men niet enkel kijken vanuit de laatste jaren, maar vanuit een eeuwenoude ideologie, een historische trauma en een geloofsovertuiging.
Want hier gaat het niet alleen om een staatsbeleid, maar om een ideologische drang, gevormd door het zionistische geloof in het “Beloofde Land”.
Helaas ligt onder deze drang een grote tragedie verscholen:
het volk dat ooit zelf onmetelijk leed heeft doorstaan, doet nu anderen lijden.
Niemand kan ontkennen:
onder Hitler beleefden de Joden een van de grootste genocides in de geschiedenis van de mensheid.
Zes miljoen mensen werden uitgeroeid, enkel en alleen om wie ze waren.
In concentratiekampen, gaskamers, door honger en ziekte — ze stierven in stilte.
Dat is een schande die de mensheid nooit mag vergeten.
Maar één van de grootste tragedies uit de geschiedenis, heeft helaas een nieuwe tragedie voortgebracht: de staat Israël, opgericht door overlevenden van de genocide, werd zelf de onderdrukker van een ander volk — de Palestijnen.
De staat Israël, opgericht in 1948, zocht legitimiteit via de belofte van “het Beloofde Land”.
Maar die belofte kwam niet van God, maar van de politiek.
Zionisme was aanvankelijk een toevluchtsidee voor Joden; later werd het een expansieproject — een ideologie van bezetting.
Sinds 1948 zijn Palestijnen verdreven uit hun huizen, onteigend van hun land, en gedwongen te leven onder belegering.
Elke vorm van verzet werd als “terrorisme” bestempeld.
DE OORLOG VAN 1967: EEN NIEUW TIJDPERK IN DE SCHADUW VAN JERUZALEM
De Zesdaagse Oorlog van 1967 veranderde alles.
Israël vocht tegen Egypte, Jordanië en Syrië, en bezette Gaza, de Westelijke Jordaanoever en Oost-Jeruzalem. Ondanks de resoluties van de Verenigde Naties bleef die bezetting voortbestaan.
Vanaf dat moment breidde Israël zich voortdurend uit onder het mom van “veiligheid”.
Elke nieuwe aanval werd verkocht als “zelfverdediging”.
Tot op de dag van vandaag horen we dezelfde zin: “Israël heeft het recht zich te verdedigen.”
Ja, het recht op zelfverdediging is heilig.
Maar dat recht mag niet worden misbruikt om bezetting, blokkade en kindersterfte te rechtvaardigen.
Wie ziet hoe miljoenen mensen in Gaza al twee jaar worden beroofd van voedsel, water en elektriciteit, en nog steeds zegt “Israël verdedigt zich”, die verloochent zijn geweten.
ANNE FRANK EN HET GESUSTE GEWETEN
In het hart van Amsterdam, aan de Prinsengracht, staat een huis dat elke dag door duizenden toeristen wordt bezocht: Het Anne Frank Huis.
Anne Frank was een Joods meisje dat vluchtte voor het nazi-terreurregime.
In het huis waar ze zich verschool, schreef ze haar dagboek — een dagboek dat over de hele wereld een symbool van onschuld en hoop is geworden.
Duizenden mensen bezoeken dagelijks het Anne Frank Huis in Amsterdam.
Natuurlijk is haar verhaal hartverscheurend.
Maar wat nog pijnlijker is, is dat dit verhaal tegenwoordig vaak wordt gebruikt om de daden van Israël te rechtvaardigen.
In het Anne Frank Museum wordt alles verteld — behalve de duizenden Anne Franks van Gaza.
Zal er ooit een Palestijns museum komen, waar men later, na de oorlog, met dezelfde bewogenheid door de zalen wandelt?
Elke dag sterven kinderen onder bommen, schuilend tussen puinhopen, dorstend, hongerend…
Zij zijn allemaal kleine Anne Franks. Maar de wereld leest hun dagboek niet.
Want deze keer is de dader de voormalige slachtofferstaat: Israël.
Israël heeft zich, als de staat die uit de genocide is geboren, onkwetsbaar verklaard.
De beschuldiging van antisemitisme is een schild geworden — een schild dat niet het antisemitisme bestrijdt, maar het geweten verdooft.
DE RODE LIJN DIE IN GAZA IS GETROKKEN
De meedogenloze aanvallen van Israël op Gaza zijn inmiddels ver buiten de grenzen van wat enig geweten nog kan verdragen.
Miljoenen mensen, samengeperst op een klein stukje land, worden openlijk vernietigd.
Over de hele wereld trekken mensen de straat op, roepen: “Genoeg is genoeg!”
Maar noch Amerika, noch Europa wil deze schreeuw horen.
De Verenigde Staten blijven Israël bewapenen; Europa komt niet verder dan de woorden “wij maken ons zorgen.”
En de Verenigde Naties?
Zoals altijd…
In Cyprus kan de VN al tientallen jaren een vredesmacht stationeren,
maar tussen Israël en Palestina is dat blijkbaar nooit een optie geweest.
Met alleen veroordelingen en oproepen bereik je geen echte “verenigde” naties.
Sinds 1964 houdt de VN-vredesmacht toezicht op de grens tussen Noord- en Zuid-Cyprus — hun mandaat wordt elke zes maanden automatisch verlengd.
Maar in Gaza blijft de wereld toekijken.
DE STEM UIT AMSTERDAM
Nu zijn alle ogen gericht op de echo van dat enorme protest in Amsterdam. 250.000 mensen trokken een rode lijn door de stad — maar zal die lijn ook een spoor nalaten in het geweten van de politiek?
Zelfs premier Dick Schoof, bekend om zijn pro-Israëlische houding, heeft zijn stem verheven.
Misschien is dit het begin van verandering…
Maar de geschiedenis leert ons:
echte verandering begint niet bij de leuzen van de massa, maar bij de moed van staten.
Toch, ondanks alle stilte van de machthebbers, komt de hoop opnieuw van het volk.
Onlangs stroomden 250.000 mensen de straten van Amsterdam op.
Het was een protest dat zijn gelijke niet kent in de Nederlandse geschiedenis.
Niet alleen moslims, maar ook joden, christenen, atheïsten, jongeren en ouderen — allen riepen: “Nu is het genoeg!”
Tussen de Palestijnse vlaggen droegen velen ook posters van Anne Frank.
De slogan “Nooit meer!” werd dit keer voor Gaza geroepen.
Zelfs premier Dick Schoof, die lang pro-Israël stond, kon niet langer zwijgen en zei: “De situatie is ondraaglijk geworden.”
Misschien is dit het begin van een nieuw tijdperk.
Misschien kijkt Europa voor het eerst in de spiegel en ziet het de hypocrisie van zijn eigen houding.
SLOTBEOORDELING
De wrede aanvallen van Israël op Gaza hebben elk denkbaar moreel en menselijk grens overschreden.
Een volk dat al twee jaar zonder voedsel, water en elektriciteit leeft,
wordt nog steeds gebombardeerd.
Miljoenen mensen, opgesloten op een klein stukje land, worden onder de ogen van de wereld uitgeroeid.
Overal ter wereld stromen honderdduizenden, ja zelfs miljoenen mensen de straten op.
Zij roepen: “Genoeg!”
Maar helaas — geen enkel land hoort die stemmen, geen enkele regering zet die schreeuw om in daden.
DOOR DE OGEN VAN EEN JONGE JOURNALIST – VOOR 1967
Mijn gevoeligheid voor het Israël–Palestina-conflict is niet enkel een journalistieke nieuwsgierigheid, maar ook het gevolg van een persoonlijke ervaring.
Een gebeurtenis vlak vóór de oorlog van 1967 heeft ervoor gezorgd dat ik alles wat in die regio gebeurt, met mijn hart ervaar.
In die jaren runde mijn familie in Mersin
een populaire zaak: Pompeipolis — een casino, motel en strandclub.
Het was de meest geliefde plek van de stad; de enige locatie waar men kon eten, dansen en luisteren naar live muziek.
Ik was toen pas 24 jaar oud — enthousiast en avontuurlijk.
Op een avond kregen we bezoek van een Griekse kapitein met zijn vrouw en dochter.
Aan het eind van hun diner bood ik, als teken van gastvrijheid, een schaal fruit aan.
Even later kwam de ober naar me toe: “De kapitein wil u graag spreken,” zei hij.
Toen ik aan hun tafel kwam, keek de kapitein me verbaasd aan: “Ben jij de eigenaar?” vroeg hij.
Ik glimlachte: “Het bedrijf behoort tot mijn broers, maar ik beheer het,” zei ik.
De kapitein bleek de gezagvoerder te zijn van een vrachtschip dat de volgende dag naar China zou varen.
Toen hij terloops over zijn schip sprak, begon mijn avontuurlijke geest meteen te kriebelen. “Zou u mij willen meenemen?” vroeg ik.
Hij fronste zijn wenkbrauwen: “Wat moet iemand als jij, een jonge ondernemer, op een schip doen?”
Ik antwoordde oprecht: “Ik ben jong, leergierig, en bovendien beleeft Mao nu zijn Culturele Revolutie.
Ik ben nieuwsgierig als journalist — of ik nu als matroos of als afwasser werk, ik wil deze reis meemaken.”
Na een korte stilte glimlachte hij: “Breng morgenochtend nog twee mensen mee en kom aan boord,” zei hij.
De volgende ochtend stapten we werkelijk op het schip, met een officieel zeevarendenboekje op zak.
Na vertrek uit Mersin passeerden we een dag later Alexandrië, en voeren we het Suezkanaal in.
Een dag later, toen we Djibouti bereikten, bereikte ons groot nieuws: Israël had het Suezkanaal gebombardeerd — het was gesloten.
Met andere woorden: wij waren letterlijk het laatste schip dat het kanaal passeerde vóór het uitbreken van de Zesdaagse Oorlog van 1967.
Op dat moment voelde ik diep in mijn wezen hoe plotseling en vernietigend oorlog kan zijn.
De Egyptische kust, waar we gisteren nog vrolijk langs voeren, lag de volgende dag onder bommen.
Sindsdien hoor ik in elke schreeuw van een kind in Palestina de echo van die oorlog.
Telkens als Israël weer een aanval uitvoert, klinkt in mijn oren opnieuw het geluid van die eerste bom boven het Suezkanaal.
Daarom beschouw ik wat er vandaag in Gaza gebeurt niet als “nieuws”,
maar als een toets voor onze menselijkheid.
En telkens wanneer ik de woorden hoor: “Israël heeft het recht zich te verdedigen”, denk ik aan die onschuldige zeereis — hoe dicht we toen bij de vrede waren, en hoe snel we in één nacht in de oorlog werden meegesleurd.
WAT ER IN CHINA EN DAARNA GEBEURDE
Voordat het schip vertrok, had ik telefonisch contact opgenomen met de hoofdredacteur van de sociaal-democratische krant Akşam, wijlen Malik Yolaç.
Ik vertelde hem dat ik naar China zou varen.
Hij zei: “Prachtig! Stuur ons veel foto’s en berichten.”
Dat deed ik ook: weken later verschenen mijn brieven en foto’s in Istanbul,
met reportages over Mao’s Culturele Revolutie — zo bracht ik het China van dat moment tot bij de Turkse lezer.
****************
IS HET TOEGESTAAN VOOR AMERIKA, MAAR VERBODEN VOOR RUSLAND?
Na onze gesprekken over Israël en Palestina, komen mijn vrouw en ik tijdens onze koffiepauzes
altijd weer uit bij hetzelfde onderwerp: Rusland – Oekraïne – de Verenigde Staten.
Iedereen heeft het recht zich te verdedigen.
Maar werkt dat recht naar ieders eigen interpretatie?
Wanneer ontstaat het recht op zelfverdediging eigenlijk?
In Nederland, als je de televisie aanzet, de kranten leest of politici hoort, is het algemene beeld — mede door de Amerikaanse propaganda — dat Rusland de agressor, de bezetter, de schuldige is.
Maar is dat werkelijk zo?
Is er geen andere kant van het verhaal?
De media en de politiek lijken in koor te spreken; niemand praat over de veiligheidszorgen of de historische achtergrond van Rusland.
Toch is zelfverdediging een van de meest fundamentele rechten van de mensheid.
Maar de vraag is: wanneer mag een land zich verdedigen?
Op welk punt mag een staat zeggen: “Nu heb ik geen andere keus, ik gebruik mijn recht op zelfverdediging”?
Precies daar begint het debat. Want dat recht mag niet lichtvaardig worden ingezet; het draagt een zware morele verantwoordelijkheid.
Eerst moeten alle andere wegen zijn geprobeerd — diplomatie, dialoog, overleg — en pas als er geen enkele optie meer overblijft, mag dat recht worden toegepast.
DE SPIEGEL VAN DE GESCHIEDENIS: DE CUBA-CRISIS
Wanneer we naar Oekraïne kijken door de spiegel van de Cuba-crisis, dringt de vraag zich op: “Wat voor Amerika geoorloofd is, is dat voor Rusland zondig?”
In 1962, tijdens de Cuba-crisis, plaatste de Sovjet-Unie kernraketten op Cuba, vlak voor de kust van de Verenigde Staten. Washington zag dat als een existentiële bedreiging. President Kennedy stuurde oorlogsschepen, omringde het eiland, en dreigde Moskou: “Of jullie halen die raketten weg, of ik val aan!” Uiteindelijk trok de Sovjet-Unie zich terug,
en Amerika vierde feest als overwinnaar.
Maar wat de Sovjet-Unie destijds verkeerd deed, doet de Verenigde Staten nu zelf.
De voortdurende uitbreiding van de NAVO richting Rusland is een even grote fout.
Rusland zegt al jaren: “Kom tot aan mijn deur, maar stap niet naar binnen.”
Dat is geen arrogantie, maar een historisch reflex.
Elke militaire beweging aan hun grenzen wordt gezien als een dodelijk gevaar.
Dat is een angst die Moskou al eeuwen in zich draagt.
Wie de geschiedenis kent, weet: Napoleon en Hitler betaalden beiden een hoge prijs
voor hun “nabijheid” tot Rusland.
In de Russische psyche is het begrip “nabije omgeving” geen gewone geopolitieke term,
maar een kwestie van bestaan.
Daarom wordt de uitbreiding van de NAVO in Moskou niet enkel als een politiek,
maar ook als een emotioneel alarm ervaren.
Het Kremlin ziet die uitbreiding zoals Washington destijds de raketten in Cuba zag.
Zoals Kennedy reageerde, zo reageert nu Poetin.
DE ACHTERGROND VAN RUSLANDS AANVAL OP OEKRAÏNE
Eén feit moet worden benadrukt over de Russische aanval op Oekraïne:
In het oosten van Oekraïne — dicht bij de Russische grens — leven veel mensen die zichzelf als Russen beschouwen.
Zij zeggen al jaren: “Wij zijn geen Oekraïners, wij zijn Russen.” En zij voelen zich sterk verbonden met Moskou.
In de loop der tijd hebben deze groepen hun eigen gewapende milities gevormd en begonnen zij te vechten tegen het Oekraïense leger.
Een gebeurtenis uit 2014 staat nog vers in het geheugen: een passagiersvliegtuig uit Nederland werd boven Oekraïne neergeschoten, waarbij 298 onschuldige mensen omkwamen.
Onmiddellijk wees iedereen met de vinger naar Rusland.
Maar later onderzoek toonde aan dat de aanval werd uitgevoerd door pro-Russische separatisten binnen Oekraïne. Met andere woorden: de trekker werd niet direct door Moskou overgehaald,
maar door Oekraïense strijders die Moskou gunstig gezind waren.
Toch mag men niet vergeten dat deze separatisten wel degelijk financiële en logistieke steun kregen uit Rusland. Dus zeggen dat “Rusland het niet deed” zou de waarheid ook tekortdoen.
Het was een indirecte oorlog — de trekker werd door een ander overgehaald, maar het buskruit kwam uit Moskou.
Rusland verdedigde zijn invasie met het argument: “Ik bescherm de Russischtaligen die aan mijn grenzen in gevaar zijn.”
Volgens Moskou was dat een legitieme reden.
Maar volgens het internationaal recht kan een land geen ander land binnenvallen onder het mom van “bescherming van verwanten”.
Dat is een schending van soevereiniteit.
Toch is het ook te kort door de bocht om te zeggen
dat “Rusland zomaar uit het niets aanviel.”
OEKRAÏNES SOEVEREINITEIT EN DE DUBBELE STANDAARD VAN DE WERELD
Oekraïne is een onafhankelijke staat en heeft dus het recht zelf te beslissen met wie het allianties sluit. In 1994 gaf het land zijn kernwapens op in ruil voor garanties over zijn territoriale integriteit.
Daarom heeft het ook het recht te zeggen: “Ik wil misschien bij de NAVO horen.”
Hier wringt het: aan de ene kant zegt Rusland: “Ik wil geen NAVO in mijn buurt.”
Aan de andere kant zegt Oekraïne: “Ik ben onafhankelijk en bepaal zelf met wie ik samenwerk.” Twee rechten die met elkaar botsen.
Het echte probleem is de dubbele moraal in de wereld.
Tijdens de Cuba-crisis werd het Amerikaanse optreden gezien als een “begrijpelijke reflex”. Maar wanneer Rusland op vergelijkbare wijze reageert, krijgt het geen greintje begrip. Wat Amerika doet is geoorloofd — wat Rusland doet is verboden?
HET VERSCHIL TUSSEN KENNEDY EN POETIN
Kennedy liet de raketten in Cuba weghalen, maar hij bombardeerde Havana niet.
Poetin daarentegen viel Oekraïne binnen, vernietigde steden, en lijfde grondgebied in.
Dat is het verschil. Het recht op zelfverdediging mag nooit een excuus voor bezetting worden.
DE GRENS VAN HET RECHT EN HET RECHT OP ZELFVERDEDIGING
Zich verdedigen mag niet betekenen: “ik voelde me bedreigd, dus ik schoot.”
In het internationaal recht geldt het principe van een “duidelijk en onmiddellijk gevaar.”
Met angst of vermoedens alleen mag je geen oorlog beginnen.
Als ieder land zegt: “Ik voelde me bedreigd,” zal de wereld nooit meer vrede kennen.
Het Handvest van de Verenigde Naties bestaat om vrede te bewaren, niet om oorlog te rechtvaardigen. Maar dat document ligt vandaag op de bureaus van leiders meer als decoratie dan als leidraad. Macht regeert — niet het recht.
WERELDWIJDE BALANS EN HET ZOEKEN NAAR RECHTVAARDIGHEID
Uiteindelijk komt het hierop neer: de veiligheid van één land mag niet worden gebouwd op de onveiligheid van een ander. De angst van de één mag niet leiden tot de vernietiging van de ander.
Wat de wereld vandaag nodig heeft, is geen machtsvertoon, maar een eerlijke verdeling van veiligheid. Duurzame vrede is alleen mogelijk met transparantie, wederzijds toezicht en vertrouwen. In plaats van militaire dreiging moeten diplomatie en dialoog de boventoon voeren.
MIJN OPROEP AAN HET GEWETEN VAN DE WERELD
Niemand heeft nog het recht zijn ogen, oren of hart te sluiten. In dit tijdperk van technologie bereiken we informatie in seconden, maar blijven we blind voor pijn en doof voor onrecht. De geografie van oorlog verandert, maar de tranen van de onschuldigen blijven dezelfde.
Het kind dat vandaag in Gaza huilt is niet anders dan het kind dat morgen in Charkov beeft.
De één een “verdediging”, de ander een “aanval” noemen verandert slechts de woorden —
niet de last op ons geweten.
De wereld moet niet langer worden gevormd door de belangen van de machtigen, maar door de waardigheid van de mens. Een tijdperk is mogelijk waarin wapens zwijgen en rede spreekt.
Laten we samen één zin omarmen: “Geen enkel kind mag sterven voor welke vlag dan ook.”