LAHEY YÜKSEK ADALET DİVANI’NDAKİ TÜRK HALISININ HİKÂYESİ…

LAHEY YÜKSEK ADALET DİVANI’NDAKİ TÜRK HALISININ HİKÂYESİ…

*Türk-Yunan anlaşmazlığı davasına bakan ve yetkisizlik kararı
veren Yüksek Adalet Divanı’ndaki Türk halısını 50 yıl önce
fotoğraflamıştım.

*112 Yıl önce Osmanlı tarafından hediye edilen halı, tarafların
anlaşması ile restore edilmek üzere Türkiye’ye götürüldü.

*Hollandalılar’ın ‘Barış Sarayı’ (VredesPalais) diye adlandırdıkları
sarayda dört kuruluş yer alıyor.

Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, person, kleding Automatisch gegenereerde beschrijving

Bizim, “Lahey Yüksek Adalet Divanı” olarak söz ettiğimiz “Barış Sarayı”na, Hollandalılar “VredesPleis” diyorlar. Bu yeri ilk gördüğüm an, 50 yıl kadar öncesine dayanıyor.
O yıl, Türkiye ile Yunanistan arasındaki deniz sahanlığı ihtilafı, “Yüksek Adalet Divanı”a taşınmıştı.

Güvenlik Konseyi, uyuşmazlığa taraf olan Türkiye ve Yunanistan arasında bir tercih yapmaktan kaçınmış, bir yandan tarafların uyuşmazlığı doğrudan görüşmeler yoluyla çözmeleri önerilirken, diğer taraftan da, uyuşmazlığın giderilebilmesinde, Uluslararası Adalet Divanı’nın olası katkılarını dikkate almaya davet etmişti.

O zamanlar tüm dünyada sitayişle söz edilen “Barış Sarayı”nda, görenlerin gözlerini kamaştıran kocaman bir halı dikkat çekiyordu. İşte orada, bu halının Osmanlılar tarafından hediye edilmiş olduğunu öğrenmiştim. Türk-Yunan davasının önemi yanında, böylesi dünyaca ünlü bir yerdeki Türk halısının mevcudiyeti benim için çok önemliydi.
Malumdur, o zamanlar “Haber atlatma” yarışı revaçtaydı. O halının fotoğrafını çektikten sonra Hollanda’nın ANP Ajansına gitmiş ve fotoğrafımın Hürriyet gazetesine telefoto ile gönderilmesini sağlamıştım. Ertesi günkü Hürriyet’in manşet başlığı “Türk-Yunan” davası değil, Barış Sarayı’ndaki Türk halısı idi.
Böylesi ilginç bir halı hikâyesi, Hürriyet’te birkaç gün konu olmuş ve nasibimize düşen övgüleri kazanmıştık.

50 YIL SONRA

İşte o halının hikâyesi, bu kez 50 yıl sonra yeniden gündeme geldi.
Halının hikâyesi aslında daha eskiye, yani 112 yıl öncesine dayanıyor.
112 Yıl öncenin yılı 1911 idi.
Lahey’deki Barış Sarayı inşa edilirken, 1907 yılında devletlere yapılan katkı çağrısı üzerine, 1911’de Osmanlı İmparatorluğu tarafından, kocaman bir Hereke halısı hediye edilmişti.
Şimdi, restore (tadilat) edilmesi için Türkiye’ye gönderilen halı hakkında, Lahey Büyükelçimiz Selçuk Ünal şunları söyledi:

“Hollanda Krallığı’na armağan edilen ve 112 yıldır Barış Sarayı’nı süsleyen Hereke Halısı, restorasyon amacıyla geçici bir süre için ülkemize gidiyor. Barış Sarayı’nın yönetimini deruhte eden Carnegie Vakfı ile Kültür ve Turizm Bakanlığımız arasında imzalanan Protokol uyarınca, Türkiye dışındaki en büyük olduğu düşünülen, 160 m2 boyutunda ve 700 kg ağırlığındaki Hereke halısı, restorasyon işlemlerine başlanması Barış Sarayı’ndan çıkarıldı.”


Afbeelding met kleding, person, persoon, buitenshuis Automatisch gegenereerde beschrijving

Halının, Barış Sarayı’nda sayısız müzakerelerin sürdürüldüğü Japon Odası’ndan çıkarılması töreninde, Büyükelçi Selçuk Ünal, Hollanda Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’den de sorumlu Avrupa Direktörü Erik Weststrate ve Carnegie Vakfı Direktörü J.P.H. Donner de hazır bulundu.

Afbeelding met kleding, overdekt, persoon, pak Automatisch gegenereerde beschrijving

Büyükelçi Selçuk Ünal, Hereke halısının Barış Sarayı’ndan çıkarılarak kamyona yüklenmesi sırasında düzenlenen belgesel çekimine de, Hollanda Dışişleri Bakanlığı Avrupa Direktörü Erik Weststrate ve Carnegie Vakfı Direktörü J.P.H. Donner ile katıldı.

Büyükelçi Selçuk Ünal şöyle devam etti: “Ecdadımızın 1907’deki davete icabetle 1911’de armağan ettiği tarihi Hereke halısı 112 yıldır, sayısız önemli barış antlaşması, müzakere ve görüşmeye şahitlik etti. Aslında, tek başına, yalnız ve hüzünlü, 112 yıl tarihe tanıklık etti.
Ecdadımızın uluslararası barışa desteğini o tarihte uzun vadeli bir öngörüyle ve bu şekilde göstermiş olması, bugün hepimiz için önemli bir mesajdır. Hereke halısı, bir İmparatorluktan diğer bir İmparatorluğa hediye edilirken düşünüldüğü gibi, bugün de yarın da Türk-Hollanda dostluğunun ölümsüz nişanelerinden birini teşkil edecektir. İnsanlar yaşadıkça ve insanlık yaşadıkça, buradan sonsuzluğa kadar uluslararası dostluk ve barış mesajını verecektir.”

İşte, hepimizi onurlandıran ve bundan sonraki gelişmeler ile bizi onurlandırmaya devam edecek olan Hereke Halısı’nın hikâyesi böyle. Ama tabii ki ‘Hereke Halısı’ deyip geçemeyiz.
İntihal (aşırma) yapmayacağım ama, Google Amca’da yaptığım araştırmada bakınız bu konuda ne buldum.
(Bunun arkasından, ‘Barış Sarayı’ hakkında da bilgi vereceğim)

180 yıldır sarayları renklendiren fabrika:
Hereke halı dokuma fabrikası

Afbeelding met tekst, buitenshuis, gebouw, deur Automatisch gegenereerde beschrijving

Kocaeli‘de 1843 yılında kurulan Osmanlı emaneti “Hereke Fabrika-i Hümayunu” dokuma fabrikası, 180 yıldır adından söz ettiriyor. Özel olarak milli saraylara dokunan ipek halılar, metrekaresindeki 1 milyon düğümü ve Osmanlı dönemindeki desenleriyle göz kamaştırıyor. El emeği göz nuru halıları dokuyan kadınlar, bir halıyı en az bir yılda bitiriyor.

Körfez ilçesine bağlı Hereke bölgesinde, 1843 yılında iki kardeş tarafından geniş bir atölye olarak kurulan fabrika, 1845 yılında Osmanlı Devleti‘nin sanayi atılımları ile saraya bağlandı. 1845 yılından sonra, “Hereke Fabrika-i Hümayunu” ismiyle faaliyetini sürdürmeye başlayan fabrikada, ilk olarak sarayların perdelik ile döşemelik talebi karşılanırken, daha sonra halı da dokunmaya başladı.

Osmanlı’nın değerli kurumları arasında yer alan ve imparatorluk yaşantısını renklendiren Hereke Fabrika-i Hümayunu, 19. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’da bir markaya dönüştü. Prestijli bir marka haline gelen fabrikanın ürünleri, çeşitli ülkelerde de ödüllere layık görüldü.

Hereke Fabrika-i Hümayun da birçok halı dokundu. Bunlardan en devasa olan Sultan II. Abdülhamit döneminde Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm’in ziyareti vesilesiyle 1897 tarihinde Yıldız Şale Köşkü Muayede Salonu için yaptırılan 468 metrekare boyutunda, 3 ton ağırlığındaki halıydı. Ayrıca Beyler Beyi Sarayı Mavi Salonu, Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu, Lahey Yüksek Adalet Divanı ve Beyaz Saray‘ında bulunan halılarda Hereke Fabrika-i Hümayun’da dokundu. 180 yıldır faaliyetini sürdüren, şu anki ismiyle Hereke İpekli Dokuma ve Halı Fabrikası’nda hala milli saraylara halı dokumaya devam ediyor.
Hereke halısının özelliği, ilmeği, çift düğüm olması, iplik özelliği ve sağlamlığıdır

19. Yüzyıl Osmanlı Halıcılık Eğitiminde Hereke Fabrika-i Hümayunu Modeli

Afbeelding met kleding, persoon, houten, overdekt Automatisch gegenereerde beschrijving

Türk halı sanatının Osmanlı dönemi, Altaylardan Anadolu’ya uzanan tarihî süreci ve kültürel birikimi yansıtır. Bu bağlamda devletin ilk dört yüz yıl boyunca devam eden yükselişine paralel olarak, hah sanatı gelişme göstermiş ve çeşitliliği artmıştır. Ancak Batı dünyasında bilim ve tekniğe dayalı olarak gelişen yeni medeniyet, her alanda olduğu gibi Osmanlı sanatlarını da zor durumda bıraktı. Bilhassa sanayi devrimi ile dokumacılık sektörü yeni bir sürece girdiği için, OsmanlI halıcılığı derinden etkilendi. Bu sebeple, 19. yüzyılda sürdürülen modernleşme çabalarına dokumacılık da dâhil edildi. 1843’de Hereke’de açılan fabrika ile dokuma ve hah sanayi teşekkül ettiği gibi, zamanla sektör açısından bir eğitim merkezi hâline geldi. Yürütülen çabalar neticesinde taşrada birçok halıcılık merkezi ortaya çıktı. Verimliliğini yitiren bazı eski merkezler ihya edildi. Kız Sanayi Mektepleri ile Kız Rüştiyelerinde yapılan halıcılık eğitimi desteklendi. Ayrıca halıcılık sanatında başarılı ve üstün hizmetleri olan kimselere, hükümet tarafından Sanayi Madalyası verildi. Böylece Hereke Fabrika-i Hümayunu merkez alınarak, öğrencilere, erişkinlere, özel teşebbüs personeline halıcılık eğitimi veren, kaliteyi artıran ve istihdam imkânı yaratan bir model oluştu.

BU DA BARIŞ SARAYI’NIN HİKÂYESİ

Afbeelding met hemel, buitenshuis, toren, klok Automatisch gegenereerde beschrijving

Uluslararası Adalet DivanıBirleşmiş Milletler‘in başlıca yargı organıdır. Uluslararası Adalet Divanı’nın merkezi Hollanda‘nın Lahey kentindedir. Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi’nden seçilen 15 yargıçtan oluşur. Yargıçlar değişik ülkelerden seçilir, böylece dünyadaki değişik hukuk sistemlerinin temsil edilmesi amaçlanır.

Divanın yetki alanı, bir uluslararası uyuşmazlıkta taraf olan ülkelerin kendisine getirdikleri davalar ile BM Antlaşması‘nda ya da yürürlükteki uluslararası antlaşmalarda özellikle öngörülmüş konuları içine alır. Uluslararası Adalet Divanı Statüsü, BM Antlaşması’nın (BM Şartı) ayrılmaz bir parçasıdır ve Adalet Divanı’nın çalışma esaslarını belirler.

Saray’da, Daimi Tahkim Mahkemesi, Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı, Lahey Uluslararası Hukuk Akademisi ve Barış Sarayı Kütüphanesi bulunuyor.

Daimi Tahkim Mahkemesi

Daimi Tahkim Mahkemesi

Bir anlaşmazlığı tahkim yoluyla çözmek isteyen taraflar Daimi Tahkim Mahkemesine (PHA) başvurabilirler. PHA’ya sunulan anlaşmazlıkların çoğu en az bir eyaleti içerir. Ancak uluslararası kuruluşlar, şirketler ve kişilerle olan uyuşmazlıklar da ileri sürülebilir. Çoğu durumda, her iki tarafın da bir hakem atadığı üç üyeli bir mahkeme kurulur ve bu hakemler birlikte bir başkan atar. Böylece oluşturulan mahkeme dava hakkında karar verir. Taraflar ayrıca kararlaştırılacak hukuki meseleyi, kullanılacak dili ve gizlilik derecesini birlikte belirler. Hakemlerin kararları her durumda tarafları bağlar. PHA ayrıca arabuluculuk gibi bağlayıcı olmayan uyuşmazlık çözümü biçimleri sunar.

Afbeelding met overdekt, hal, muur, groot Automatisch gegenereerde beschrijving

Uluslararası Adalet Mahkemesi

Uluslararası Adalet Mahkemesi

Uluslararası Adalet Divanı (IGH), Birleşmiş Milletler’in (BM) ana yasal organıdır ve iki yönlü görevi vardır.

Birincisi, devletler tarafından getirilen uyuşmazlıkları uluslararası hukuka uygun olarak çözer. Uyuşmazlıklar temel olarak kara ve deniz sınırları, toprak egemenliği, güç kullanımı, uluslararası insancıl hukukun ihlali, devletlerin iç işlerine karışmama, diplomatik ilişkiler, rehin alma, sığınma hakkı, tabiiyet, vesayet, geçiş hakları ile ilgilidir. ve ekonomik haklar.

İkinci olarak, BM organları ve bunu yapmaya yetkili uzman kuruluşlar tarafından sunulan hukuk meseleleri hakkında istişari görüşler yayınlar. Görüşler, bu kurum ve kuruluşların hukuka uygun olarak nasıl işleyebileceklerini veya inatçı devletler karşısında otoritelerini nasıl güçlendirebileceklerini gösterebilir.

Uluslararası Adalet Divanı, farklı ülkelerden 9 yıllığına seçilen ve yeniden seçilebilen 15 yargıçtan oluşur. Mahkeme üyelerinin üçte biri her üç yılda bir seçilir. Başkan, her üç yılda bir akranları tarafından seçilir. Mahkemenin şu anki Başkanı ABD’den Joan E. Donoghue’dur. Mahkeme duruşmaları her zaman halka açıktır. Fransızca ve İngilizce, Mahkemenin daimi dilleridir.

Uluslararası Adalet Divanı (ICJ)

Uluslararası Teşkilat Künyesi

Afbeelding met cirkel, symbool, ontwerp, lijntekening Automatisch gegenereerde beschrijving

Teşkilatın Amacı:

Birleşmiş Milletler’in ana organlarından biri olan Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD/ICJ) temel görevi, devletlerce önüne getirilen uyuşmazlıkları uluslararası hukuka uygun olarak çözmektir. Divan ayrıca, BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi ile Genel Kurulun yetkili kıldığı BM’nin diğer organları ve uzmanlık kuruluşları tarafından talep edilen konularda tavsiye görüşü verebilmektedir.

Kuruluş Tarihi:1945

Merkezi: Lahey

Türkiye’nin Üyelik Durumu:

BM üyesi devletler, BM Antlaşması uyarınca ipso facto (kendiliğinden) UAD Statüsüne de taraf oldukları için, UAD önündeki davalara da taraf olabilmektedirler.

Türkiye, UAD’nin zorunlu yargı yetkisini kabul etmemektedir.

Teşkilatın Tarihi :

UAD, BM Şartı ile BM’nin asli “adalet organı” olarak kurulmuştur. UAD’nin kuruluşundan önce, Milletler Cemiyeti bünyesinde kurulan Uluslararası Sürekli Adalet Divanı (USAD) bulunmaktaydı. Divan Statüsü, BM Şartı’nın ayrılmaz parçası olarak Şart ile birlikte 1945 yılında yürürlüğe girmiş ve USAD feshedilmiştir. UAD’nin ilk yargıçları 6 Şubat 1946’da seçilmiş, Divan’ın resmi açılışı ise 18 Nisan 1946’da yapılmıştır.

UAD, başta UAD Statüsüne taraf olan devletlere açıktır. Bu bağlamda, BM üyesi devletler, BM Antlaşması uyarınca ipso facto (kendiliğinden) UAD Statüsüne de taraf oldukları için, UAD önündeki davalara da taraf olabilmektedirler. BM üyesi olmayan bir devletin UAD Statüsüne taraf olabilme şartlarının BM Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi üzerine BM Genel Kurulu tarafından tespit edileceği, BM Şartı’nda belirtilmiştir. Öte yandan, BM Şartı’na ve UAD Statüsüne taraf olmayan devletlerin, BM Güvenlik Konseyi tarafından belirlenecek koşullar uyarınca UAD önündeki bir davada taraf olma hakkı bulunmaktadır.

Ancak, UAD’nin esasa ilişkin yetkisini, devletlerin Divan önündeki davalara taraf olma hakkından ayırmak gerekir. Divan’ın yetkisi ihtiyari olup, UAD, sadece tarafların Divan önüne götürmeyi kabul ettikleri uyuşmazlıkları incelemeye yetkilidir.

UAD’nin zorunlu yargı yetkisini tanımayan devletler Divan’a bu yetkiyi şu yollarla tanıyabilirler: Tahkimname (uyuşmazlık tarafları, uyuşmazlığın konusunu ve taraflarını belirttikleri bir tahkimname ile aralarındaki uyuşmazlığı UAD’ye sunmayı kararlaştırabilirler), Anlaşma (devletler ikili veya çok taraflı anlaşmalarda, anlaşmadan doğan uyuşmazlıkların Divan’a havale edilmesini öngören bir hüküm getirebilirler), Tek taraflı bildirim/Beyan (Statü’ye taraf olan devletler “herhangi bir zaman, aynı vecibeyi kabul eden herhangi bir başka devlete karşı UAD Statüsü’nün 36(2) maddesinde düzenlenen hukuki mahiyetteki uyuşmazlıkların hepsi hususunda Divan’ın kaza yetkisini ipso jure ve özel bir anlaşma olmaksızın mecburi olarak tanıdıklarını” beyan edebilirler) ve Forum Prorogatum (bir devletin bir uyuşmazlığı Divan’a havale etmesi durumunda, diğer devletin, Divan’ın yargı yetkisini kabul ettiği anlamına gelecek bir tutum izlemesi).

Öte yandan, BM Şartı uyarınca, BM Genel Kurulu veya Güvenlik Konseyi hukuki herhangi bir mesele hakkında, Genel Kurulca yetkili kılınacak diğer BM organ ve uzmanlık kuruluşları ise çalışma alanlarında karşılarına çıkacak hukuki meseleler hakkında UAD’den tavsiye görüşü talep edebilirler.

UAD, ülkelerinde yüksek yargı görevlerinin icrası için gerekli şartları haiz bulunan veya uluslararası hukuk alanında tanınmış hukukçular arasından seçilen 15 hâkimden oluşmaktadır. Hâkimler, 9 yıl süreyle görev yapmaktadırlar ve yeniden seçilmeleri mümkündür.

 

HOLLANDA ŞENLENİYOR… 16-17-18 ve 23-24-25 HAZİRAN’DAKİ ANADOLU FESTİVALİ’NE 100 BİN ZİYARETÇİ BEKLENİYOR

HOLLANDA ŞENLENİYOR… 16-17-18 ve 23-24-25 HAZİRAN’DAKİ ANADOLU FESTİVALİ’NE 100 BİN ZİYARETÇİ BEKLENİYOR

İlhan KARAÇAY’ın haberi:

Hollanda’da her yıl çeşitli kuruluşlar tarafından yapılmakta olan şenlikler, bu yıl da havaların güzelleşmesi ile devam edecek.

Amsterdam’da 2-3 Haziran’da yapılacak olan “Sağlık Fuarı” (Geniş bilgi yakında), Schiedam’da “Festi Ala”, Utrecht’de “Fuarım” festivallerinin yanı sıra, iki gün süren Utrecht Ulu Cami, Zaandam Sultan Ahmet Camisi, Almere Sultan Ahmet Camisi, gibi bir çok caminin “Hayır Çarşısı” organizasyonları da Türklerin bahar etkinlikleri arasında yer alıyor.

Türklerin organize ettikleri programlar, Hollanda’nın Amsterdam, Rotterdam, Utrecht, Den Haag şehirleriyle sınırlı değil elbette. Benzer organizasyonlar, ülkenin dört bir yanında organize ediliyor. Bu programlar, sosyal medya sayesinde kısmen canlı olarak da izlenebiliyor. Programlarda hem yerel hem de Türkiye’den gelen tanınmış sanatçılar, konuşmacılar, yazarlar yer alıyor.

EN BÜYÜĞÜ

Afbeelding met tekst, Vlieger, tekenfilm, Reclame Automatisch gegenereerde beschrijving

Hollanda’nın “Kültürel Buluşması” olarak gelenekselleşen “Anatolia Festijn” etklinliğinin dördüncüsü, ‘Ailemle orda olmak istiyorum’ aile teması ile, 16-17-18 ve 23-24-25 Haziran 2023 tarihlerinde, Amsterdamse Bos’ta (Amsterdam Ormanı) düzenlenecektir.

Afbeelding met buitenshuis, persoon, massa, mensen Automatisch gegenereerde beschrijving
                                                 Geçen yılki festivalden görüntüler

Bu yıl dördüncüsü yapılacak olan Anadolu Festijn’in tanıtımı için yapılan basın toplantısında konuşan basın sözcüsü Şerafettin Babacan ve yöneticiler Muhammed Kozan ile Yasin Pehlivan organizasyon ile ilgili olarak şunları söylediler:

“Anatolia Festijn, Hollanda kültürünü, Anadolu kültürleri ile tanıştırmayı ve kaynaştırmayı amaç edinen ve bu anlamda kültürler arası bir köprü vazifesi gören Stichting Markad kurumunun düzenlemiş olduğu Anadolu Kültür Günleri’nin adıdır.

Anatolia Festijn, Anadolu’nun sahip olduğu zenginlikleri, çeşitliliği ve kültürel birikimini bu etkinlikler aracılığı ile ziyaretçilerle buluşturuyor. Anatolia Festijn’de, Anadolu’nun farklı bölgelerine ait özelliklerin, yöresel unsurların, mutfak lezzetleri stantlarında uzun kuyruklar oluşuyor.

Afbeelding met buitenshuis, mensen, persoon, panorama Automatisch gegenereerde beschrijving
                                          Geçen yılki festivalden görüntüler

Katılımcılar festival kapsamında tiyatro gösterileri, yazar buluşmaları, ebru, hat ve cam üfleme sanatı, mehter ve halk oyunları gösterileri gibi çok sayıda etkinliği izleme imkanı buluyor.
Festivalde, Türk kahvesinden tatlılara, gözlemeden dönere, simit ve lokmadan mantıya kadar Türk mutfağından çok sayıda lezzetin yanı sıra, Hollanda firmalarınca da ülkeye özgü tatlıların satışı yapılacak.
Yetişkinlere ve çocuklara hitap eden tiyatro oyunları, sahne gösterileri, söyleşi tadındaki sohbetleri ile geleneksel değerlerin etkileşimini paylaşmayı hedeflemektedir.
Tüm yaş guruplarının katılabileceği, hergün ayrı etkinlikler, birbirinden özel lezzetler ve çocuklara özel oyun alanları ile kültür buluşmasının yaşanacağı etkinliğe büyük ilgi bekleniyor.

Afbeelding met tekst, poster Automatisch gegenereerde beschrijving

Festivale Hollanda’daki Türklerin yanı sıra, Belçika, Almanya, Danimarka ve İngiltere gibi birçok ülkeden ziyaretçiler de geliyor.
Geçen yıl, dört gün süren ve iki günü yağmurlu olan festivale katılım 50 bin olmuştu. Bu yıl art arda iki hafta sonu toplamda 6 gün sürecek olan festivale 100 bin ziyaretçi bekliyoruz..
Hep gönüllüler bazında hizmet edilen bu etkinliğimizin başarılı olma sebebi de, gönüllüler tarafından yapılmasıdır.
Hizmet, gönüllüler tarafından yapıldığı gibi, organizasyonun kâr, para kazanma amacı yok. Türkiye’den gelecek sanatçı, yazar ve konuşmacılarımızla festivalimizin çok çok daha renkli ve güzel geçeceğini düşünüyoruz.”

YURT DIŞINDA YÜZDE 60’LIK OY KULLANMANIN ÖNEMİ YADSILANMAMALI

YURT DIŞINDA YÜZDE 60’LIK OY KULLANMANIN ÖNEMİ YADSILANMAMALI

Kilometrelerce uzakta olan seçim sandıklarında oy kullanmanın zorluğu unutulmamalı.

Türkiye’de, 100 metre yakındaki sandığa gitmek ile, yurt dışında 100 km. uzaklıktaki sandığa gitme farkı hesaba katılmalıdır.

Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, person, kleding Automatisch gegenereerde beschrijving
Yurt dışında yaşayan yurttaşlarımızın, yurt dışında kullandıkları oy sayısının 2 milyona yaklaştığı ve katılım oranının yüze 53 olduğu açıklanırken, yurt dışı yurttaşlarımızın seçimlere ilgisizliği eleştirilmektedir. Bu bence yanlış görülen ve yapılan bir hesaplamanın sonucudur. Açıklanan katılım oranına, gümrük kapılarındaki oylar henüz eklenmemiştir. Gümrük kapılarında kullanılan oylar da hesaba katıldığı zaman, katılım oranının yüzde 60’ı bulması kesin gibidir.

Yurt dışındaki yurttaşlarımızın, seçimlere katılım oranının önemi yadsılanmamalıdır. Zira, yurt dışında oy kullanabilmek için yüzlerce kilometre yol katetmek lâzımdır. Örneğin, 600 bin yurttaşımızın yaşadığı Hollanda’da, Lahey, Amsterdam ve Deventer kentlerindeki sandıklar 11 gün, Eindhoven kentindeki sandıklar da 2 gün açık kalmıştır.

Deventer’e, Groningen veya Leuwaarden’den gidecek olan yurttaşlarımız 140 km’lik bir yolu katetmek zorundadır. Maastricht ve Venlo gibi kentelerde ikamet eden yurttaşlarımız da, Eindhoven’e 90, Rotterdam’a ise 200 km’lik yolları katetmelidirler.

Afbeelding met kleding, persoon, overdekt, Menselijk gezicht Automatisch gegenereerde beschrijving
Yurt dışında oy kullanan yüzde 60’lık yurttaşlarımıza ben de katıldım ve vatandaşlık hakkımı kullandım.

Türkiye’de, 100 metre yakındaki bir okula gidip oy kullanma ile, yurt dışında yüz ve 200 km. uzaklıktaki sandıklara gidebilmenin kolaylığı ve zorluğu hesap edilmelidir.

Hoş, yurt dışında bazı fanatik particilerin servislerinden yararlananlar olmuştur ama, işi olan, yaşlı olan ve hasta olan yurttaşlarımızın o kadar yolu katetme şanslarının olmadığını da unutmamak lâzımdır.

Yurt dışındaki yurttaşlarımızın, anavatandakilerle dayanışma içinde olduklarını açıkça ortaya seren bu durumun iyi değerlendirilmesi gerekir.
“Yurt dışındaki Türkler, anavanlarındaki seçimlere ilgi göstermiyor” şeklindeki ifadeler, bazen suçlamaya kadar gidiyor.

Afbeelding met tekst, kaart, atlas Automatisch gegenereerde beschrijving

Ayrıca, yurt dışındaki yurttaşlarımızın, Türkiye’deki seçimlere katılımlarının gereksiz olduğunu ifade eden kıt düşünceliler de vardır. “Yaşamadığı ülkedeki seçimlerde neden oy kullanacaklar” diye soran bu kıt düşüncelilere verilecek cevabımız şudur: Yurt dışında yaşayan o yurttaşlar, ülkemizin dövize ihtiyacı olduğu yıllarda, büyük fedakâlıklar yaparak, ülkemize dövize boğmuşlardır. Gerek akrabalarına gönderdikleri dövizler, gerek yaptıkları yatırımlar ile fedakârlık yapan gurbetçiler, buna karşın bazı sahtekârların sahte şirketlerinden hisseler alarak dolandırılmışlardır da…

Aslında, yurt dışında yaşayan yurttaşlarımız, yurttaki seçimlerde sadece seçmek değil, seçilmek de istemektedirler. Türkiye’deki siyasi partiler, adaylarını tespit ederlerken, içlerindeki üyeler için kavga ederlerken, yurt dışındakilere sıra gelmemektedir. Bunun en iyi yolu, ‘Yurt dışında da seçim bölgesi’ ilân etmektir. On yıllardır bu istekleri gerçekleşmeyen yurt dışındaki yurttaşlarımız, buna rağmen sandıklara koşmakta ve oy kullanmaktadır.

İşte bu nedenle, yurt dışındaki yurttaşlarımızın bu fedakâlıklarının önemi yadsılanmamalıdır.

Bugün, Türkiye’de yapılmakta olan oy verme işlemlerinin ve sonuçlarının, ülkemiz için hayırlı olamsı dileğimle…

TÜM DÜNYAYA ÖRNEK TEŞKİL EDEN TÜRK KÜLTÜR VE MEDENİYETİNİ YERDEN YERE VURAN GERİ ZEKÂLILARA İSYANIMDIR…

TÜM DÜNYAYA ÖRNEK TEŞKİL EDEN TÜRK KÜLTÜR VE MEDENİYETİNİ YERDEN YERE VURAN GERİ ZEKÂLILARA İSYANIMDIR…

60 Yıl önce, medeniyeti Türkler’den öğrenen Avrupa ülkelerine göç eden Türklerden bazıları, kendilerine medeni ve demokratik imkânlar sunan bu ülkelere nankörlük yapmakla kalmıyor, aynı zamanda Türk kültür ve medeniyetini çiğniyorlar.

Türkiye’deki seçimler için oy kullanmaları sağlanan bazı kendini bilmezler, Lahey ve Amsterdam’daki seçim salonlarında çıkardıkları kavgalar ile kin ve nefret saçtılar.

Yurtdışında oy verme işlemini baltalamak için kasıtlı olarak olay çıkaranları konuşturan medya, “Diğer yabancılar sorun çıkarmıyor. Türklerin oy kullanımını yasaklayın” şeklinde yayın yapıyorlar.

Haberin sonunda “Türklerin medeniyet tarindeki yeri” başlıklı yazıyı da okuyunuz.

Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, person, kleding Automatisch gegenereerde beschrijving

Türkiye’de, milyonların merakla beklediği 14 Mayıs seçimleri için oy verme işlemi, 29 Nisan günü yurtdışında başlamıştı. Hollanda’daki yurttaşlarımız için, Lahey, Amsterdam, Deventer ve Eindhoven kentlerinde oy kullanma imkânı sağlanmıştı.

Afbeelding met kleding, persoon, person, mensen Automatisch gegenereerde beschrijving

Ülkenin en görkemli salonlarında kurulan sandıklara yığınlar halinde giden yurttaşlarımız, demokratik haklarını kullanmanın mutluluğu içindeydiler. Ne var ki, önce Lahey’deki seçim salonunda, daha sonra da Amsterdam’daki seçim salonunda art arda kavgalar baş göstermişti.
Türkler’e oy verme imkânı sağlayan Hollanda devleti, gerekli trafik hizmetini sunduğu gibi, güvenlik için de önlemler almıştı.

Afbeelding met kleding, persoon, overdekt, Menselijk gezicht Automatisch gegenereerde beschrijving
Amsterdam’da oy kullanılan ünlü RAİ salonlarına akın akın gelen aileler, huzur iinde oylarını kullanırken, ben de demokratik hakkımı kullanarak oyumu kullanmıştım.

Hiç kimse, oy verme işlemleri sürerken, orada görevli bazı Türkler’in kavgaya tutuşacaklarını aklından geçirmemişti. Lahey ve Amsterdam’daki kavgalar, Hollanda medyasında tabii ki abartılarak yayınlandı.

Afbeelding met kleding, persoon, gebouw, schoeisel Automatisch gegenereerde beschrijving

Çıkan kavgaların fazla önemsenmemesi beklenirken, oy kullanma işleminin bitmesinden sonra meydana gelen bir başka kavga hiç hesapta yoktu. Son kavga yine Amsterdam’da meydana gelmişti. Oy kullanma işleminin bitmesinden sonra meydana gelen kavga, bu defa daha geniş kapsamlıydı. Olay yerine takviye kuvvetler gönderen polis, gece saat 02.00’ye kadar aralıklı olarak devam eden kavgaları yatıştırdı. Zırhlı araçlar ve helikopterlerin de devreye sokulduğu kavgada yaralanıp hastanelik olanlar da vardı.

Afbeelding met persoon, mensen, Dans, kleding Automatisch gegenereerde beschrijving

Oy verme işleminin son günü meydana gelen Amsterdam’daki kavga, Hollanda medyası tarafından geniş bir şekilde ele alındı. Seçim salonlarında görevli bulunan, çeşitli partilere mensup kişilerin çıkardıkları bu kavgaların, bundan sonra daha da tehlikeli olabileceğini belirten yayın organları, “Diğer ülkelerin insanları oy kullanırken olay çıkarmazken, Türkler’in bu tarz gayrı medeni halleri düşündürücüdür. Bu nedenle Türkler’in oy verme işlemleri yasaklanmalıdır” diye yayın yaptılar.

Afbeelding met persoon, kleding, schoeisel, mensen Automatisch gegenereerde beschrijving

Oy kullanma işlemlerinin ardından gelen günlerde, Türkiye’deki seçimlerle ilgili röportajlar yayınlayan organların bazıları, bazı grupların, oy verme işlemini yasaklatmak için kasıtlı olarak olay çıkardıkları da belirttiler.

Afbeelding met Menselijk gezicht, persoon, kleding, Kin Automatisch gegenereerde beschrijving

Ama, bizim için büyük bir kayıp olacak olan ‘Oy kullanma’ şansımızı yok edecek tartışmalar da yaşandı. Konuyu millet meclisine taşıyan siyasiler, Sosyal İşler Bakanı Karien Van Gennip’e sorular yönelttiler. Hükümetin büyük ortağı VVD ile, ırkçı Wilders’in partisi PVV milletvekilleri, “Türkiye’ye bu konuda neden geniş bir serbesti hakkı veriliyor” sorusundan sonra, oy verme işleminin yasaklanmasını istediler. Bakan Van Gennip, “Seçim sandıkları etrafında yaşanan kavgalar Hollanda kültürüne ait değil” diyerek, olayların araştırılmakta olduğunu belirtti.
Van Gennip, oy kullanmanın temel bir hak olduğunu ve engellenemeyeceğini vurgulayarak, oy kullanma işleminin şiddetsiz ve Hollanda Anayasası’na saygı gösterilerek yapılması gerektiğini sözlerine ekledi.

Afbeelding met Menselijk gezicht, person, persoon, muur Automatisch gegenereerde beschrijving
Mecliste yaşanan tartışmalar sırasında yüreğimize su serpen tek üye, DENK Partili Stephan van Baarle oldu. Bir Türk babadan olma Van Baarle, olayların ayrılıkçılar tarafından kasıtlı olarak çıkarıldığını, amacın oy verme işlemini yasaklatmak olduğunu söyledi.
Hükümet ortağı VVD Partisi milletvekili Bente Becker ise, “Olaylarda AKP’nin militanlarının yer aldığına dair işaretler var. Bu kesinlikle mümkün olmamalı” şeklinde konuştu.

Afbeelding met kaart, tekst, atlas Automatisch gegenereerde beschrijving

TÜRKLERİN MEDENİYET TARİHİNDEKİ YERLERİ

Prof. Dr. Saadettin Gömeç’in 2007 yılında kaleme aldığı uzun yazının önce özetini, daha sonra da yazının tamamını sizlere sunuyorum.
İyi okumalar….

— Türkler dünyada yazısı, yani kendilerine ait bir alfabesi bulunan ender topluluklardan birisidir.

— “Runik” denilen İskandinav yazılarının kökeni Türk alfabesidir. (Orkun, Yenisey veya Göktürk diye adlandırılan alfabemiz)

— Uygur Türkleri de milli bir alfabe geliştirmiştir.

— Bugün Moğol milletinin alfabesi hala milli Uygur Türk yazısıdır.

— Uygur Türkleri kitapları matbaa da kağıt üzerine basıyorlardı. Çinlilerin blok baskı ile çoğaltma tekniğinden değişik bir baskı sanatı bulmuşlar, sert ağaçtan tek tek, hareketli Uygur harfleriyle kitap basmayı ilk olarak başarmıştır.

— Türkler, farklı medeniyetler arasında köprü vazifesi yapmışlardır. Doğu-Batı, iki medeniyetin oluşmasında önemli ölçüde Türk tesiri vardır.

— Atı ilk evcilleştiren Türklerdir. Ulaşımda ve savaşta bu sayede üstünlük kurmuştur. Bu üstünlükleri sayesinde binlerce kilometrelik alanları bir anda geçmişler ve pek çok yere sahip olma imkanına kavuşmuşlardır.

— At ve öküzler tarafından çekilen arabaları da evvela Türkler icat ettiler ki, göç mevsimlerinde çadırlarını bu arabaların üzerinde taşımaları gayet kolay olmuştur.

— Tarihte demiri ilk bulan ve işleyen millet yine Türklerdir.

— Türkler silah yapımında ve kullanımında ustaydılar.

— Türkler madencilik sanatında altın, gümüş, bakır, demir ve kıymetli taşları işleyerek ticarette kullanmışlardır.

— Dünya’da ilk halı ve kilimi dokuyan Türklerdir.

— El sanatları açısından da çok yetenekli olan Türkler, madene ve ağaca istedikleri şekli verebildikleri gibi ondan masa, sandalye, yatak, dolap, sepet ve kap-kacak türü eşyaları yapabiliyorlardı. Dünya masa, sandalye, karyola türü tahta yatakları Türklerden öğrendi.

— Resim ve heykelcilikte çok ileri tekniklere sahiptirler.

— Tarihte, insanlığın çekirdeğini teşkil eden ailenin en mükemmel şekli Türkler arasında görülür. Bugünün hem Doğu, hem de Batı medeniyeti modern aile yapısını Türklere borçludur. Diğer eski dünya milletlerinin aileleriyle, Türklerinkini karşılaştırdığımızda pek çok bakımdan farklılıklar vardır. Geçmişteki Yunan veya Slavlarda olduğu üzere, Türklerde baba ailenin tek hakimi ve ailenin üyeleri onun kölesi değildi. Büyük toprak mülkiyetleri söz konusu olmayıp, ailedeki herkes sahip olunan mallara ve araziye ortaktı. Eski Türklerde umumiyetle tek evlilik geçerliydi. Bu da günümüzün ideal evlilik tipidir. Dolayısıyla zamanımızın çağdaş ailesiyle, eski Türk ailesi birbirine çok benzer. Türkler bu bakımdan münasebette bulundukları halklara, kendi aile düzenlerini de alıştırmışlardır.

— Merkeziyetçi devlet sistemi, Türklerin insanlığa mirasıdır.

— Devletin asıl vazifesi, milleti zengin etmek, refah içinde yaşatmaktır.

— Herkes toplum içerisinde kabiliyetine göre yer edinebilirdi. Halk kendine ait sürülere sahip olabildiği gibi, yerleşik hayatın devam ettiği bölgelerde arazileri de kendi adlarına ekip-biçebiliyorlardı. Yani eski Türk sosyal yapısında insanların özel mülkiyet hakkı söz konusuydu. Milletin istemediği bir şeyi idarecilerin zorla kabul ettirmesi mümkün değildi ve halk da temel vatandaşlık görevlerini yerine getirdiği müddetçe her türlü hürriyete sahip idi.

— Türk sosyal hayatını düzenleyen yazılı olmayan kanunlar bulunuyordu ki, bunlara “töre” deniyordu. Batıda ve Türklerin dışında doğuda, insanların geleceği hiçbir şekilde garanti altında bulunmazken, Türk devletinin sınırları içinde kimse hayatı hakkında endişeli değildi. Ölene kadar kendisinin bütün ihtiyacını karşılayan ve koruyan bir devletin varlığı, insanları huzur içerisinde yaşatıyordu. Bütün bunlara Batılı halklar, ancak 16. asırdan sonraları kavuşabilmiştir.

— Türklerde hükümdar karizmatik bir yapıya sahip olmakla beraber, devletin ve milletin geleceğinde tek başına karar verme yetkisine sahip değildi.

— Türklerin efsanevi atası Oğuz Kağan’ın her önemli iş öncesi ve sonrası kurultay topladığı görülür. Buna benzer olarak Hun, Kök Türk ve Uygurların yılın muayyen zamanlarında oluşturdukları meclislere büyük bir katılım söz konusuydu. Bunlar ya toy, ya düğün-dernek veya kengeş adı altında gerçekleşiyordu. Eski Türk devletini idare eden bir de hükümetten haberdarız. Hükümetin bakanları dokuz kişiden oluşuyor ve bunlara “buyruk” deniyordu. Bunlardan üçü iç, altı tanesi de dış işlerinden sorumlu bakandı.

— Türk kültüründe ve devlet anlayışında hiçbir zaman imparatorluk deyimi yoktur. Bilindiği üzere “imperium” kelimesi Latin kökenli bir terim olup, muhtevasında sömürgecilik ve baskı vardır. Kelimenin kökü “hükmetmek” fiili ile alâkalıdır ve emperyalizm kelimesi de buradan gelmektedir. Ama bize tarih göstermiştir ki, ne yaklaşık 600 yıllık Osmanlı, ne de ondan önceki Türk hanedanlıkları emperyalist bir siyaset takip etmediler.

— Tanrı tarafından bu göreve tayin edildiği kabul edilen Türk kağanı, bütün yeryüzünün, yani insanlığın hükümdarıydı. O sadece Türklerden değil, bütün insanlıktan sorumluydu. Kendilerinin mutluluğunu, onların huzuruna bağlıyorlardı. Günümüzde dahi bu anlayış henüz mevcut değildir. Herkes öyle kolay kolay hükümdar da olamıyordu. Her şeyden önce akıllı, yiğit, erdemli, güçlü ve ünlü kişilerdi. Halbuki dünyanın diğer milletlerinde idareciler kendilerini Tanrı ile eş değer görüp, zaman zaman ilah olduklarını bile ilan ediyorlardı. Bu yüzden de ağızlarından çıkan her söz kanun gibiydi. Her ne kadar demokrasinin beşiği olarak eski Roma ve Grek kültürleri gösteriliyorsa da, buradaki devlet yapılarına ve hükümdarların vaziyetlerine baktığımızda gerçekle hiç ilgisinin olmadığı anlaşılır. Türkler, Asya’nın batı taraflarına ve Avrupa’ya geldiklerinde o halklar, hakiki manada devlet yapılarıyla ve demokrasiyle tanıştılar.

— Türkler idareleri altındaki hiçbir milleti dinlerini ve dillerini değiştirmeye zorlamadılar.

— Türkler ordu millettir. Savaşlarda kadınlarda görev almıştır.

— Türk ordusu, onluk düzen içinde teşkilatlanmıştır. Dünya, ordu teşkilatlanmasını Türklerden öğrenmiştir.

— Ordu bandosunu ilk defa Türkler kurmuştur.

— Türkler tarım alanında ürettiği sebze ve meyvelerin yanı sıra kanallarla sulama teknolojisini diğer milletlere de öğretmiştir.

— Et ve balığı kurutarak ilk defa pastırma ve konserve haline getirilmesini Türkler yapmıştır.

— Türkler elbise, çamaşır ve ayağa giyilen pantolon türü eşyaya da “don” demişlerdir. Ceket, gömlek ve pantolonu insanlığa armağan eden Türklerdir.

— Koyun yağıyla, bir tür kuru otun külünü karıştırarak da sabun yaparak kullananlarda Türklerdir.

— Kıyafetlerini ilk defa ütüleyen millette Türklerdir.

— Türkler “çumuşluk” denilen tuvaletleri kullanırken, Avrupalılar evlerinin içine veya açık alanlara pisliyorlardı.

— Nizam’ül-Mülk’ün öncülüğünü yaptığı ve Nizamiye Medreseleri diye anılan ilmi kuruluş, dünyada ilk modern üniversite müesseseleridir.

— Türkler günlük hayatlarında paradan da yararlanıyorlardı. Bazen üzerinde kağan tamgası da olan kağıt ve ipek paraların da tedavülde olduğu anlaşılıyor. Kök Türkler çağında madeni paraya “yarmak” da denmiştir.

— Türkler eskiden zamanı on iki hayvanlı Türk takvimiyle ölçüyorlardı. Gerçi günümüzde dahi bu takvim esasına göre hareket eden Türk grupları hala mevcuttur. Üçyüz altmış beş günlük dilime yıl deniyordu…  Yılların hayvan adlarıyla anılması meselesi karşımıza çıkıyor ki, esasında hayvanlarla iç-içe olanlar Çinliler değil, Türklerdir. Dolayısıyla bu zaman hesabı Türklerden Çinli, Hintli, Tibetli ve Moğol gibi kavimlere geçmiş olsa gerek.

— Dünyada bir Tanrı’ya inanan ilk kavim Türklerdir.

Afbeelding met tekst, verven, tekening, schets Automatisch gegenereerde beschrijving

BU DA YAZININ TAMAMI

Bu yazının amacı Türklerin insanlığa kazandırdığı değerler olunca, konuya başlamadan önce kültür ve medeniyet nedir? Kültür ile  medeniyet arasında ne gibi farklar bulunmaktadır? Kanaatimizce kısaca bunları izah etmekte fayda vardır. Çünkü terimlerin manaları değişik olup, zaman zaman da kullanımlarında yanılgıya düşülüyor. Hakikatte bu konu üzerinde pek çok sosyal bilimci bir  şeyler söylemesine rağmen, henüz ortak bir tanımın da oluşturulamadığını görüyoruz.

Bilindiği üzere kültür, sosyolojinin en önde gelen kavramlarından biridir. Latince kökenli bir kelimeden neşet eden kültürün manası “toprağın işlenmesi” demek olup; daha sonraları özellikle Batı dillerinde kazandığı anlam olan “yüksek dereceli bilgi, insan vücudunun ve ruhunun terbiyesi, sanat ve fikir eserlerinin geliştirilmesi” şekliyle Türkçemize girdiğini görüyoruz. Ayrıca bu kelimeye değişik bazı manalar da verilmiştir. Meselâ bunları kısaca özetleyecek olursak:

  • Bir topluluğun yaşama tarzı ve hayat tecrübesi.

  • Atalardan gelen maddî ve manevî değerlerin toplamı.

  • İnsanın tabiatı ve kendini idare etme yoluyla bizzat meydana getirdiği eser.

  • Bir toplulukta törelerden, davranış durumlarından, teşkilat ve tesislerden kurulu düzenli bütünlük.

  • Umumi olarak inançlar, değer hükümleri, zevkler, gelenekler, kısaca insanlar tarafından yapılmış ve yaratılmış herşey.

  • Milletin bütün fertlerinin katıldığı manevi hayat.

  • İnsanların birarada yaşamaları için gerekli olan şartlar.

Bütün bunlar, kültürün daha çok toplulukların kendilerine has yaşayış ve davranışları olduğunu göstermektedir. Kültürel meselelerin izahı ve bu kelimenin tanımlanmasında, Türkiye’de en önde gelen ilim ve fikir adamı, ünlü Türk sosyoloğu Ziya Gökalp’a göre kültür; bir milletin dini, ahlaki, hukuki, ilmi, estetik, lisani, iktisadi, teknik hayatlarının ahenkli toplamıdır. Dolayısıyla kültürü herkes kendi bakış açısına göre, yukarıda çizilen ana çerçeve dahilinde anlayabilir.

Medeniyet ise, kültürden biraz farklı anlam arz-etmektedir. Medeniyet, milletlerarası ortak değer seviyesine yükselen anlayış, davranış ve yaşama vasıtaları bütünüdür. İlim ve teknoloji esasını teşkil eder. Bunun da kaynağı kültürlerdir.

Her topluluğun kendine özgü bir kültürü vardır, diğer bir deyişle her kültür ayrı bir topluluğu temsil eder. Bunun gibi Türk milletinin de dili, tarihi, edebiyatı, sanatı, dini, müziği, mimarisi, hukuk anlayışı ve olaylar karşısındaki davranışlarıyla kendine mahsus bir kültürü söz konusudur.

Durum böyle olunca; kültürlerin özel, medeniyetin genel olduğunu ve kültürlerden doğduğunu söylemek mümkündür. Zamanımız itibarıyla belki iki medeniyetten bahsedilebilir. Bunlar da; Doğu ve Batı medeniyetleridir. Kültür ve medeniyet üzerindeki tartışmalar, Z. Gökalp’ten beri gündemde olup, bundan sonra da devam edeceği ortadadır. Ne olursa olsun, her kültür kendi öz vasfını korur ve ana yapı bir süreklilik taşır. Bunun da böyle bilinmesi gerekir.

Bütün bu izahlardan sonra kesinlikle şunu söyleyebiliriz ki; dünya üzerinde Türk denen bir millet vardır ve onun geliştirdiği zengin kültür, dünya medeniyetlerinin oluşmasında mühim bir temel taşı vazifesi görmüştür. Bu yüzden insanlık tarihinin her açıdan şekillenmesinde en önde gelen faktörlerden birisi, Türklerdir.

Yeryüzünde iki millet söz konusudur ki, başlarından bugüne kadar pekçok felaketler geçmiş olmasına rağmen ayakta kalabilmiştir. Bu halklardan birisi Çinliler, diğeri de Türklerdir. Ancak bunlardan Türklerin tarihi, bambaşka bir durum arz-eder. Türkler, tarihte Çinliler gibi tek bir coğrafyada varlıklarını sürdürmemiş ve onların benzeri bir hayat tarzını da benimsememişlerdir. Yani, tamamen yerleşik bir kavim olmadıklarından geçmişlerini incelemek oldukça zordur. İdare ettikleri büyük coğrafya açısından karşılaştırıldığında dünyada bir eşleri daha yoktur. Tarih yapmada ve insanları idare etmede bu kadar hünerli olan Türklerin kendileri tarafından yazdıkları kaynakların azlığı da onların geçmişlerinin aydınlatılmasında yabancıların eserlerine müracaat etmeyi gerektirmekte, dolayısıyla bu durum birtakım yanlış anlaşılmalara da sebebiyet vermektedir.

Özellikle Türk milletini ve kültürünü yakından tanımayanlar, onların tarihlerini yorumlamada bir sürü hata yapmaktadır. Türkler 5000 yıllık tarihleri boyunca, dünyanın en büyük ve kudretli birkaç devletinin kurucuları oldular. Mo-tun (Börü Tonga), Attila, Kapgan Kagan, Alp-arslan, Kılıç-arslan, Emir Temür, Fatih Sultan Mehmet, Mustafa Kemal gibi büyük devlet adamlarını yetiştirerek, bugünkü dünyanın şekillenmesine aracılık ettiler. Fatih, Bizans’ı ortadan kaldırarak, yeni bir çağın açılmasına vesile olduğu gibi, İslamın peygamberinin vasiyetini de yerine getirmek suretiyle, İslam medeniyeti ve tarihinde haklı yerini aldı. Bu nedenle söz konusu çalışma, sadece Türk milletinin büyüklüğünü milli hislere dayanarak ortaya koymak amacıyla meydana getirilmiş olmayıp; belge ve bilgiler ışığında hakikatleri gözler önüne sermek için hazırlandı.

Büyük medeniyetler ve kültürlerin temelinde yazı olduğuna göre, biz Türkler bu açıdan oldukça şanslı bir milletiz. Türkler dünyada yazısı, yani kendilerine ait bir alfabesi bulunan ender topluluklardan birisidir. Bugün maksatlı olarak, Orkun veya Yenisey Alfabesi diye de adlandırılan bu yazı sisteminin, zaman zaman başka halklardan Türklere geçtiği yolunda iddialar var ise de, henüz bu durum ispat edilememiştir. Mevzubahs alfabenin “runik” diye isimlendirilmesi, eski İskandinav yazılarını çağrıştırmasından kaynaklanmaktadır ki, Runik sözü İskandinavcada “sır, esrar” manalarına gelir. Kök Türk Alfabesi şeklinde de adlandırılan, millî Türk yazısı Türkçedeki bütün sesleri göstermesi bakımından son derece ilginç olup; bu harfler yine Türkçenin ses uyumuna göre hazırlanmıştır. Onlar bu alfabe vasıtasıyla okuma-yazmayı öğrendikleri gibi, milletlerarası andlaşmalarda da bu yazıyı kullanıyorlar ve Asya’nın çeşitli halkları da bundan yararlanıyordu . Bunun gibi Uygur Türkleri de Sogd menşeili olduğu söylenen bir alfabeyi geliştirdiler ve kendilerinin dışındaki birtakım toplulukların da kullanmasına aracılık ettiler. İşte bunlardan Mogollar, Uygurlara son vermekle beraber, onların kuvvetli kültürlerine tabi olarak Uygur yazısını aldılar.

Nihayet Uygur katipleri ve devlet adamları bütün sivil idareyi ellerine geçirdiler. Çingiz Han’ın torunları zamanında Maveraünnehir, Horasan ve Irak’taki defterdarların çoğu Uygurlardandı. Bugün Mogol milletinin alfabesi halâ milli Uygur Türk yazısıdır. Ayrıca Uygurların kitapları kağıt üzerine yazılıp, basılıyordu. Bu, Çin kağıdından farklı idi. Uygurların kendi kağıt imal şekilleri olduğu da bir gerçektir. 9. ve 10. yüzyıllarda Çinlilerin blok baskı ile çoğaltma tekniğinden değişik bir baskı sanatı bulmuşlar, sert ağaçtan tek tek, hareketli Uygur harfleriyle kitap basmayı ilk olarak başarmıştır. Türkistanda’ki çeşitli kazılar sonucunda, torbalar içerisinde böyle harfler ele geçirilmiştir. Uygur Türklerinin bu şekilde kağıt ve matbaa usullerindeki yenilikleri, insanlığın ileri gitmesi vasıtalarından biridir. İlmin yayılmasında bu derece önemli bir yere sahip olan Türkler, asla göz-ardı edilemez.

Türk göçlerinin özellikle batıya doğru olması ve buralarda mecburen farklı siyasi teşekküllerin kurulması, yeni Türk kültür çevrelerinin de ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ayrıca değişik coğrafyalarda beraber yaşamak zorunda bulunduğu halklardan bazı şeyler aldığı gibi, onlara da pek çok şey verdiler. Geçmişte ve günümüzde Türklerin yer aldıkları coğrafyaya baktığımızda, Doğu-Batı veya İslam-Hristiyan medeniyetlerinin kesişme noktasında olduğunu görürüz. Bu yüzden de Türkler, farklı medeniyetler arasında köprü vazifesi görmüşlerdir. Dolayısıyla her iki medeniyetin oluşmasında önemli ölçüde Türk tesiri vardır. Bütün bunları bir kenara bırakıp, Türk milletini kültürce aşağı sayanlar, kim olursa olsun, akıl ve mantıktan yoksun kişilerdir.

Türklerin medeniyete kazandırdığı iki mühim şeyden birisi at, diğeri de demirdir. Atı günümüzün şartlarıyla kıyasladığımızda; bir savaş ve ulaşım aracı olarak tekerlekli vasıtalarla, uçaklar bugün ne ise, at da geçmişte öyle idi. Dünyada ilk defa atı ehlileştiren, bir binek hayvanı ve savaş aracı olarak kullanan Türkler, bu üstünlükleri sayesinde binlerce kilometrelik alanları bir anda geçmişler ve pek çok yere sahip olma imkanına kavuşmuşlardır. Muhtemelen at ve öküzler tarafından çekilen arabaları da evvela Türkler icat ettiler ki, göç mevsimlerinde çadırlarını bu arabaların üzerinde taşımaları gayet kolay idi. Türklerin atı bu şekilde yönetmeleri ve onlara bir ayrıcalık sağlamasından yola çıkarak, Çinli ve Avrupalı halklar da attan yararlandılar. Avrupa’da atlı şövalyeler, Çin’de de Türk usulünde atlı ordu birlikleri teşkil edildi. İnsanlık tarihinde bu denli mühim bir hayvan olan at ile Türkler o kadar iç-içeydiler ki, oniki hayvanlı Türk takviminin bir yılı da ata ayrılmıştı. Latin-Bizans eserlerinde Türk-Hunların yerde kendilerini güvende hissetmediklerinden, at üstünde yaşayıp, uyudukları bildirilir.

Tarihte demiri ilk bulan ve işleyen millet yine Türklerdir. Demircilikle uğraş Türkler açısından diğer Asya topluluklarına karşı bir üstünlüktü. Silah konusunda Türkler Orta Çağda oldukça ileriydiler ve bu da onların madenciliğinden kaynaklanıyordu. Savaş esnasında çok cesur olan Türkler, aynı zamanda zengin maden yataklarına sahiptiler ve silah işçiliğinde de ustaydılar. Demir madenlerini işletmek ve bundan çeşitli araç-gereçler yapmakla öğünüyorlardı. Bu durum Bizanslı ve Çinli elçilerle, seyyahların notlarına yansımış ve hatta zaman zaman hayrete düşmüşlerdir. Madencilik ve demircilikte en ileri düzeyde olan eski Türkler, yapmış oldukları savaş araç ve gereçlerini bir ihraç ürünü olarak da pazarlamaktaydılar. Mesela, batıdaki On Ok Türkleri demir ticaretiyle de meşgul oluyorlardı. Bayırkular, sadece at yetişitirciliğinde değil, demircilikte de maharetliydiler.

Çin kaynakları Kırgızlardan söz ederken; her yağmurdan sonra topraklarında demir çıkar ve bundan gayet keskin silahlar yaparlardı, diyor. Onların imali olan kesici aletlere bütün Orta Asya’da rağbet ediliyordu. Özellikle arkeolojik kazılar bize Altaylarda çelik üretildiğini, Tanrı Dağlarının güneyinde altın, gümüş, bakır ve demir bulunduğunu göstermektedir. Arkeolojik kalıntılar ve yazılı belgeler Hunların arasında dökümcülerin olduğunu belirtiyor. Yine tarihten hatırlıyoruz ki, Kök Türk Kaganlığının kurucuları Altay Dağlarında demircilikle uğraşıyorlardı. Bilge Kagan Anıt Mezarlığında 2001 yılında keşfedilen hazinelerdeki madeni eşyalar ve süsler dünyada eşi, benzeri olmayan harikulade şeylerdir. Daha önceki devirlere ait, özellikle Yenisey vadisinde, Altaylar ve Güney Kazakistan bozkırlarıyla, Orta Avrupa’da bulunan arkeolojik malzemeler arasında renkli taşlar, iğneler, bilezikler, küpeler, taraklar vs. dikkati çeker.

Uygurlar arasında dolaşan seyyahlar altın, gümüş ve demirden kaplar yaptıklarını, yeşim taşını çok güzel işlediklerini söylüyorlar. Yine Türklerden haber veren Bizans-Roma belgelerinde onların kemer, kılıç, okluk ve at koşumlarını değerli madenlerle süslediklerinden, çadırlarındaki altın ve gümüş kaplardan, ipekli halılar ve bunların üzerindeki desenlerden bahsederler. Pazırık, Noin-ula gibi kurganlarda ele geçirilen malzemeler buna bir örnektir. Dünyanın en eski halısı yine Türklere aittir. Mesela Orta Avrupa’da, Nagyszentmiklos’ta bulunan sanat eserlerine ve eşyalara paha biçilemiyor. Kısacası Türklerin medeniyete kazandırdığı demir ve işçiliği sayesinde, insanoğlu bugün daha iyi yaşayabilmektedir.

El sanatları açısından da çok yetenekli olan bu insanlar, madene ve ağaca istedikleri şekli verebildikleri gibi ondan masa, sandalye, yatak, dolap, sepet ve kap-kacak türü eşyaları yapabiliyorlardı. Orta Asya’nın çeşitli yerlerinde gerçekleştirilen kazılarda bunlar ortaya sık sık çıkarılıyor. Dünya masa, sandalye, karyola türü tahta yatakları Türklerden öğrendi. Bu kullandıkları eşya ve giyeceklerini çok güzel hayvan ve bitki motifleriyle donatıyorlardı. Bunlar ince bir sanatın ürünüydü. Ayrıca Türk coğrafyasının her yerinde rastlanan ve “taş-baba” dediğimiz heykellerin, bugünküleri kıskandıracak bir maharetle yontuldukları da ortadadır. Her zaman faydalandıkları çadır ve eşyalarını süslemekle birlikte mabetlerine, taşlara, kayalara ve ağaçlara kendi dünyalarını anlatan resimler çiziyorlardı. Hatta Türkistan’da yapılan kazılarda, bazı tabutların üzerinde bile bu resim sanatının inceliklerine rastlanıyor. Resim ve heykel gibi, bu tür sanatların doğudan batıya gitmediğini kim ispat edebilir?

Tarihte, insanlığın çekirdeğini teşkil eden ailenin en mükemmel şekli Türkler arasında görülür. Bugünün hem Doğu, hem de Batı medeniyeti modern aile yapısını Türklere borçludur. Diğer eski dünya milletlerinin aileleriyle, Türklerinkini karşılaştırdığımızda pekçok bakımdan farklılıklar vardır. Geçmişteki Yunan veya Slavlarda olduğu üzere, Türklerde baba ailenin tek hakimi ve ailenin üyeleri onun kölesi değildi. Büyük toprak mülkiyetleri söz konusu olmayıp, ailedeki herkes sahip olunan mallara ve araziye ortaktı. Eski Türklerde umumiyetle tek evlilik geçerliydi. Bu da günümüzün ideal evlilik tipidir. Dolayısıyla zamanımızın çağdaş ailesiyle, eski Türk ailesi birbirine çok benzer. Türkler bu bakımdan münasebette bulundukları halklara, kendi aile düzenlerini de alıştırmışlardır.

Bugün modern devlet yapılarının oluşmasında, devlet-fert ilişkilerinin teşekkülünde yine Türklerin büyük rolü vardır. Özellikle merkeziyetçi devlet sistemi, Türklerin insanlığa mirasıdır. Türklerde çok eskiden beri, devletin bugünkü deyimiyle, halka dönük bir siyaset takip ettiğini biliyoruz. Devletin asıl vazifesi, milleti zengin etmek, refah içinde yaşatmaktır. Mesela sarayın kapısının halka açık olması, hükümdarın her fırsattan faydalanarak şölenler vermesi, hatta bu toylardan sonra yemek takımlarının şölene katılanlar tarafından yağma edilmesi, sonra bugün de devam eden saçı geleneği, bunlara misal olarak gösterilebilir. Herkes toplum içerisinde kabiliyetine göre yer edinebilirdi. Halk kendine ait sürülere sahip olabildiği gibi, yerleşik hayatın devam ettiği bölgelerde arazileri de kendi adlarına ekip-biçebiliyorlardı. Yani eski Türk sosyal yapısında insanların özel mülkiyet hakkı söz konusuydu.

Milletin istemediği bir şeyi idarecilerin zorla kabul ettirmesi mümkün değildi ve halk da temel vatandaşlık görevlerini yerine getirdiği müddetçe her türlü hürriyete sahip idi. Yapılan faydalı işlerin de, zararlı davranışların da mutlaka bir karşılığı vardı. Türk sosyal hayatını düzenleyen yazılı olmayan kanunlar bulunuyordu ki, bunlara “töre” deniyordu. Batıda ve Türklerin dışında doğuda, insanların geleceği hiçbir şekilde garanti altında bulunmazken, Türk devletinin sınırları içinde kimse hayatı hakkında endişeli değildi. Ölene kadar kendisinin bütün ihtiyacını karşılayan ve koruyan bir devletin varlığı, insanları huzur içerisinde yaşatıyordu. Bütün bunlara Batılı halklar, ancak 16. asırdan sonraları kavuşabilmiştir.

Türklerde hükümdar karizmatik bir yapıya sahip olmakla beraber, devletin ve milletin geleceğinde tek başına karar verme yetkisine sahip değildi. Eski Türklerin “kagan” dediği idareciyi de denetleyen bir meclisin ve hükümetin mevcudiyeti artık kabûl edilmektedir. Türk destan edebiyatının temelini teşkil eden Oguz-nâmelere baktığımızda, Türklerin efsanevi atası Oguz Kagan’ın her önemli iş öncesi ve sonrası kurultay topladığı görülür. Buna benzer olarak Hun, Kök Türk ve Uygurların yılın muayyen zamanlarında oluşturdukları meclislere büyük bir katılım söz konusuydu. Bunlar ya toy, ya düğün-dernek veya kengeş adı altında gerçekleşiyordu. Eski Türk devletini idare eden bir de hükümetten haberdarız. Hükümetin bakanları dokuz kişiden oluşuyor ve bunlara “buyruk” deniyordu. Bunlardan üçü iç, altı tanesi de dış işlerinden sorumlu bakandı.

Burada bir hususa daha değinmek istiyoruz ki o da, her terim kendi kültür çevresinde kullanılmalıdır. Mesela bilerek veya bilmeyerek bizim devletlerimiz için zaman zaman imparatorluk tabirinin tercih edildiğine şahit oluyoruz. Halbuki Türk kültüründe ve devlet anlayışında hiçbir zaman imparatorluk deyimi yoktur. Bilindiği üzere “imperium” kelimesi Latin kökenli bir terim olup, muhtevasında sömürgecilik ve baskı vardır. Kelimenin kökü “hükmetmek” fiili ile alâkalıdır ve emperyalizm kelimesi de buradan gelmektedir. Ama bize tarih göstermiştir ki, ne yaklaşık 600 yıllık Osmanlı, ne de ondan önceki Türk hanedanlıkları emperyalist bir siyaset takip etmediler. Bilindiği gibi kültürler milli bünye ve kurumlarını ifade etmek için kendi terminolojilerini yaratırlar ve bunların muhtevalarına da kendi damgalarını vururlar. Bu bakımdan farklı kültür dairelerinde meydana gelen terminolojiler, bir diğer kültürün bünyesini izah için kullanıldıkları takdirde hata yapılmış olur. Dolayısıyla tarihimiz ve kültürümüzün aktarımında kendi kelimelerimizi tercih etmek zorundayız.

Tanrı tarafından bu göreve tayin edildiği kabûl edilen Türk kaganı, bütün yeryüzünün, yani insanlığın hükümdarıydı. O sadece Türklerden değil, bütün insanlıktan sorumluydu. Kendilerinin mutluluğunu, onların huzuruna bağlıyorlardı. Günümüzde dahi bu anlayış henüz mevcut değildir. Herkes öyle kolay kolay hükümdar da olamıyordu. Her şeyden önce akıllı, yiğit, erdemli, güçlü ve ünlü kişilerdi. Halbuki dünyanın diğer milletlerinde idareciler kendilerini Tanrı ile eş değer görüp, zaman zaman ilah olduklarını bile ilan ediyorlardı. Bu yüzden de ağızlarından çıkan her söz kanun gibiydi. Her ne kadar demokrasinin beşiği olarak eski Roma ve Grek kültürleri gösteriliyorsa da, buradaki devlet yapılarına ve hükümdarların vaziyetlerine baktığımızda gerçekle hiç ilgisinin olmadığı anlaşılır. Türkler, Asya’nın batı taraflarına ve Avrupa’ya geldiklerinde o halklar, hakiki manada devlet yapılarıyla ve demokrasiyle tanıştılar.

Türkler çağlar boyunca hakim oldukları heryerde hukuku ve insan haklarını ön planda tuttukları gibi, tebası olan halkların her türlü meseleleriyle de ilgilendiler. Onları kendi vatandaşlarından hiçbir zaman ayrı görmediler. Kök Türkler zamanında Türk devletinin içindeki gayri-Türkler nasıl rahatsalar, onlardan yüzlerce yıl sonra bir cihan devleti haline gelen Osmanlı’da da bütün toplum müreffeh bir şekilde yaşıyordu. Başkaları gibi çevredeki komşularını barbar olarak görmeyip, herkesi eşit kabul ettiler. Binlerce yıl çeşitli halklarla savaş içerisinde yaşasalar da, asla onları yeryüzünden silmek gibi bir düşünceye kapılmadılar. Mesela, Osmanlı Devleti sadece sınırları dahilinde değil, nüfuz alanındaki her yere huzur ve barışı götürdü. Osmanlı’dan sonra bildiğiniz ve bugün de şahit olduğumuz gibi her yerde kan ve göz yaşı aktı. Gittiği yerlere huzur ve adaleti hakim kılan Osmanlı’nın yerini alanlar, yalnız kargaşa ve teröre sebep oldular.

Bunun sonuçları şimdi bile ortadadır. Türkler insanı Tanrı’nın bir parçası saydıklarından koruyup, kollarken; zamanımızda ileri olduğunu iddia eden pek çok devlet birtakım halklara ırkından veyahut da dininden dolayı zulmetmeye devam ediyorlar. Bugün, Türk devletinin bir zamanlar hakim olduğu yerlerde yaşayan halklar (meselâ Avrupa, Afrika ve Asya) onun adaletine ve hoş görüsüne mazhar olmasalardı, tarihten silinip giderlerdi. Kendi devletlerinin içerisinde baskı altında bulunanlar, geçmişte olduğu gibi şimdi bile Türk devletinin koruyuculuğu altına sığınmaya çalışıyorlar. Şu an Avrupa’da Arnavut, Sırp, Boşnak, Rumen hatta Fransız; Afrika’da ve Arabistan’da Arap, Kıpti, Berberi; Asya’da Fars, Mogol, Afgan vs. gibi halklar yaşıyorsa, bu Türklerin sayesindedir. Türkler idareleri altındaki hiçbir milleti dinlerini ve dillerini değiştirmeye zorlamadılar. Basit vatandaşlık hakları çerçevesinde varlıklarının devam etmesine müsaade ettiler. Böyle alicenap bir milletin hakkını tarih elbetteki verecektir.

Bir milletin sosyal yapısı, ekonomik ve kültürel hayatı ile devlet teşkilatı çok mükemmel olabilir. Ama bunların özellikle dış tehlikelere karşı korunması ve devam ettirilmesi için güçlü bir askeri düzene de ihtiyaç vardır. Ordu millet olan Türklerin en büyük hususiyetlerinden birisi de savaşçılıklarıdır. Barış zamanında günlük işleriyle meşgûl olan halk, savaş zamanında çoluğundan-çocuğuna top-yekûn seferberlik halinde bulunuyordu. Türk tarihine ait kaynaklardan öğrendiğimize göre; savaş ve ordu komutanlığı sadece erkeklerin işi değildir. Kadınlar birliklere veyahut da ordulara kumanda edebildikleri gibi, at üstünde okları, yayları ve kılıçlarıyla birlikte savaşlara katılıyorlardı. Bugün daha yeni yeni dünya ordularında kadınlar vazife alıyorlar. Ayrıca Türk ordusu onluklar biçiminde düzenlenmişti. Türk ordu teşkilatına dair en eski kayıtlar, milattan önce 3. asra ait olup, bu ordu onlu düzene göre teşkil edilmişti.

Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla bu sistem Mo-tun (Börü Tonga) Yabgu zamanında meydana getirilmişti ve günümüz dünya orduları da bu esaslar çerçevesinde teşkilatlanmaktadır. Hatta ordu bandolarının kuruluşunun temelinde bile eski Türk askeriyesindeki davul ve onu takip eden Mehter olgusu yatar. Dünyanın en büyük devletlerinden birini kuran Türkler çağlarına göre daima yüksek bir harp sanayiine sahip oldular. Yani, Türkler yabancı kavimler karşısında sadece bilek gücüyle başarı kazanmadılar. Zamanlarına göre savaş tekniğini ve usullerini en iyi kullandıkları için dünyaya baş eğdirmişlerdi. Sonradan Avrupalılar ve diğer milletler bu teknikler ile yöntemleri daha da geliştirip, Türkler karşısında üstünlük kazanmaya başladılar. Bu arada şunu da belirtmek istiyoruz: Tarihin bu en cengaver kavmi, bugün olduğu gibi geçmişte de kalabalık ve güçlü olan Çinlilerin önüne bir set gibi gerilmeseydi, herhalde dünyanın Asya ve Avrupa kıtasında Çinliden başka halk olmazdı. Batı medeniyeti ve insanı varlığını Türklere borçludur.

Eski Türk ekonomisinin temeli konar-göçer hayvancılığa dayanıyordu. Toplumbilimciler genelde hiçbir inceleme ve araştırma yapmadan tarihteki Türklerin göçebe olduklarına dair görüşler bildiriyorlar. Bu nazariyeye göre göçebeler herhangi bir kültür veya medeniyet yaratamayacaklarından, Türklerin de köklü bir kültürleri ya da medeniyetleri yoktur. İşin doğrusu, biz Türkler hakkında yabancıların bu yanlı fikirleri pek de önemli değil. Halbuki Kök Türkçe yazılı belgelere baktığımızda eski atalarımızın kendilerine göçebe yerine, konar-göçer dediklerini görmekteyiz.

M.önce 3000’den beridir eski Türklerin ziraatla meşgul olduklarına dair elimizde arkeolojik malzemeler vardır. Özellikle Altay-Sayan bölgesinde yapılan kazılar bunu ispat ediyor. Hunlardan kalan su yollarına, toprağı işlemek için gerekli olan alet-edevata bu araştırmalarda tesadüf edilirken, Orta Asya’nın her tarafında bulunan kaya resimlerinde ziraata dair figürlere rastlıyoruz. Yine açılan bazı mezarlarda baltalarla birlikte orakların da yer alması bu durumu gözler önüne seriyor. M.önce 2. yüzyıldan itibaren tarihi Türk yurtlarını gezen Çinli seyyahlar, buralarda halkın nehir sularından ufak kanallar açmak suretiyle sulama ve ziraat işlerinde büyük ilerlemeler kaydettiğini ve bu ülkelerde Çin’in görmediği değişik bitki ve meyveler bulunduğunu hayretle müşahade etmişler ve yirmiden fazla bitki tohumunu Çin’e götürmüşlerdir.

4. asrın sonralarında Tabgaç hükümdarları tarımdan anlayan bir çiftçi sınıfı oluştururlarken, yeni ele geçirilen topraklara bunları yerleştirerek, faydalanmayı düşünüyorlardı. Dolayısıyla çok eski zamanlardan beridir Türkler ziraatla da meşgul olmuşlar, ekonomik tabanlarının bir bölümünü de tarım meydana getirmişti. Bundan başka Türkler ister göçebe, ister konar-göçer olsunlar dünya tarihine damgasını vurdular. Bunu kimse inkar edemez; çünkü tarih bunu kayıta geçirmiştir.

Konar-göçerlik esasen iklim şartlarına bağlı olarak insanların yer değiştirmeleri ve konaklamalarıdır. Bu yaşadıkları coğrafya çok zor tabiat özelliklerine sahip olduğundan, kendileri de sanki birer çelik gibiydiler. Öyle ki kışın doğan çocukları karla, yazın doğanları da soğuk suyla yıkıyorlardı. Böylece daha baştan birtakım hastalıklara karşı bağışıklıkları sağlanıyordu. Ondört, onbeş yaşlarından itibaren de birer yiğit gibi savaşlara katılıyorlar, sağ kalırlarsa hayatlarını devam ettiriyorlardı. Bu açıdan bakıldığında, takdir edilmesi gereken yaşayışları vardı. Toplum içerisinde herkes vazifesinin ne olduğunu biliyor, ama yine de aralarında sıkı bir yardımlaşma gerçekleşiyordu.

Erkeklerin yatakta ölmesini bir zül olarak kabul eden Türkler, bilindiği gibi hayvancı bir toplumdur. Hayvan yetiştiriciliği üç açıdan mühimdir: Birincisi başlıca gıda maddesidir. İkincisi ticaret aracı, üçüncüsü de nakil vasıtasıdır. Ama Türkler hayvancılığın yanı-sıra tarım ve ticarete de ekonomik hayatlarında önemli bir yer veriyorlardı. Bu insanlar özellikle bahar ve yazları otu, suyu bol olan yüksek yaylalara göçerek hayvanlarını beslemekle beraber, ırmak boylarında ve sıcak ovalarda da yerleşerek buralarda ziraat yapıyorlar, dolayısıyla kışları da umumiyetle bu korunması kolay mahallerde geçiriyorlardı. Bu yaptıkları iş gelişi-güzel değildi. Yaylaların muayyen sınırları olup, kabilelerin başkasının arazisine girmediğini biliyoruz. Onlar sadece kendilerini düşünerek bütün otlakları tüketme hakkında da sahip bulunmuyorlardı.

At ve koyun yetiştiricisi olan bozkırlı Türk’ün başlıca yiyeceği etten ibaretti. Dolayısıyla ençok da at ve koyun eti yeniyordu. Koyun da tıpkı at gibi kendisinden yararlanılan bir hayvan olmakla birlikte, kültürel hayatta da önemli bir yer işgal ediyordu. Aileler ve kabileler yüzbinlerce hayvana sahip olduklarından eski Türkler, fazlaca istihsal edilen eti uzun süre muhafaza etmenin yollarını bulmuşlardı. Günümüzün pastırma usulüne benzer bir şekilde konserve etler hazırlıyorlardı. Tabi ki eti ve balığı kurutarak da korumasını biliyorlardı. Bazı kaynaklarda eti ince ince dilimleyerek, güneşte kuruttuklarından söz ediliyor. Bu yüzden söz konusu teknikler Türk insanının dünyaya bir armağanıdır.

Eski Türkler elbise, çamaşır ve ayağa giyilen pantolon türü eşyaya da “don” demişlerdir. Türklerin kıyafetlerinin nasıl olduğuna dair bilgilere yazılı kaynaklardan ve arkeolojik malzemelerden ulaşmak mümkündür. Özellikle Asya’da yapılan yüzey araştırmalarında ve kazılarda bulunan heykellerle, kaya resimlerinde; ayrıca duvar minyatürlerinde Türklerin ceket, pantolon, gömlek, şapka, çizme, kemer türü giyeceklerinin biçimleri ortaya konulabilmektedir. Ceket ve pantolon herhalde Türklerin insanlığa bir ihsanıdır. Burada tabiki şunu da belirtmeliyiz; kemer takma bir ihtiyaç olduğu gibi, hakimiyetin ve memurluğun da alametiydi. Türklerden kalan heykeller de bunu çok açık bir şekilde görebiliriz . Kişilerin sosyal durumlarına göre, başa geçirilen şapkaların şekilleri de farklıydı. Bazan Orta Asya’ya seyahat yapmış çeşitli kişilerin, bazan da yabancılar arasında yaşayan Türklerin giyim tarzları tarihi belgelere de yansımıştır ki; mesela Hazar prenseslerinden Çiçek’in Bizans’a gelin gittiğinde giydiği elbise ve çeyizler Romalılar içinde hususi bir kadın modası yaratmıştır.

Gömlek ya da kaftan şeklinde, uzun kollu ve yırtmaçlı bir giyecekleri daha vardı. 6. asrın birinci yarısındaki olayların nakledildiği Prokopius’un “Gizli Tarih” adlı eserindeki bilgilere göre, giydikleri gömlek ve ayakkabılarıyla, uzattıkları saç şeklinden dolayı Bizans’ta revaçtaki bir Hun modası söz konusuydu. Elbette ki onların bu giyim usulü bozkırın yapısına uygun olmalıydı. Netice itibarıyla ömrü at üzerinde geçen tarihteki Türklerin esas giysileri ata binerken rahatlık sağladığından ötürü ceket, pantolon türü şeylerdi. Mevsim durumlarına göre de bunların muhteviyatı değişiyordu. Mesela kışın daha kalın ve içi yünlü elbiseler giyilirken, yazları daha ince ve pamuklu nev’inden giyecekler tercih edilmekteydi. Savaşa gidilirken ise, özel harp elbiselerinin kullanıldığı da muhakkaktır. Bunlar o kadar rahatlardı ki, ara-sıra yabancı halkların tıpkı savaş araç ve gereçlerinde olduğu üzere, giyim usulünde de Türkleri taklit ettiklerine şahit oluyoruz.

Bununla beraber Çin’den ve İran’dan gelen daha zarif, ipekli ve pamuklu dokumaları kullandıklarını da, kaynaklar ve arkeolojik kalıntılar bize haber veriyor. 520 sıralarında Ak Hun sarayını ziyaret eden bir Çinli, hükümdarın işlemeli ve ipekten elbiselere sahip olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla törenler için özel giyimleri vardı. Mesela yine Çinliler, Uygur Türklerinin zenginliğinden söz ederlerken sansar ve samur derisi elbiselerinin yanı-sıra beyaz aba, işlemeli ve çiçekli kumaşların bolluğundan haber verirler. Sadece at üzerinde, bozkırda dolaştığı düşünülen bu insanlar yazılı kaynaklardan öğrendiğimize göre, günlük hayatta kullandıkları elbiselerini dahi ütülüyorlar ve koyun yağıyla, bir tür kuru otun külünü karıştırarak da sabun üretiyorlardı .

Bugün modern dünyanın modasının temelini teşkil eden ceket, pantolon ve gömlek türü giyeceklerin tamamı Türk yapımıdır. O çağlarda Batı medeniyeti olarak adlandırdığımız coğrafyada doğru-dürüst giyim-kuşam olmadığı gibi, yüzlerce yıl sonra bile ne kılık-kıyafet, ne de temizlik konusunda onlar Türklerin düzeyine gelebilmiş değillerdi. Batılılar saraylarının ve evlerinin içine pislerken, daha Orta Çağlarda bile Türklerde bir tuvalet kavramı vardı ve onlar buna “çumuşluk” diyorlardı. Bir kısım araştırmacıların kültürsüz göçebeler olarak tanıtmaya gayret ettikleri bu eski Türklerin çadırlarındaki malzemelerin ve tahtların güzelliğine çağdaşı olan Avrupa, Asya imparatorlarının saraylarında tesadüf edemiyorsunuz. Böyle bir durumu kimse yok sayamaz.

Daha evvelce kendilerine ait yazıları ve edebiyatlarının olduğunu söylediğimiz Türk milleti, tarihlerinin parlak olduğu devirlerde ilimde de en ileri düzeydeydiler. Selçuklu ve Osmanlı çağında açılan medreseler buna örnektir. Nizam’ül-Mülk’ün öncülüğünü yaptığı ve Nizamiye Medreseleri diye anılan ilmi kuruluş, dünyada ilk modern üniversite müesseseleridir. Buna bağlı olarak Türk devletinin her tarafında inşa edilen hanlar, hamamlar, imaretler, şifahaneler zamanlarının öncü teşekkülleri olup, bugünkülerinin taklit edildiği ve geliştirildiği yapılardır.

Kültürsüz göçebeler diye itham edilen Türkler günlük hayatlarında paradan da yararlanıyorlardı. Bununla beraber eski Türk devletlerinde para kullanımının ne zaman başladığını belirlemek için kesin bir şey söyleyemiyoruz. Ama Hunlardan itibaren yapılan arkeolojik araştırmalarda Türklerin Çin ve İran paralarına benzer sikkeler kullandıkları gerçektir. Zaman zaman Çin paralarının kenarlarına kendi isimlerini kazıyarak, onlardan yararlanıyorlardı. Bazan üzerinde kagan tamgası da olan kağıt ve ipek paraların da tedavülde olduğu anlaşılıyor. Kök Türkler çağında madeni paraya “yarmak” da denmiştir. Özellikle Çu Nehri vadisinde yapılan kazılarda eski Türgişlere ait bol miktarda paraya rastlanıldı. Şu veya bu şekilde para kullanımı Uygurlarda da vardı.

Kaşgarlı Mahmud eserinde “kamdu” kelimesini izah ederken; “dört arşın boyunda, bir karış eninde bez parçasıdır ki, üzerine Uygur hanının mührü basılıp, alış-verişte para yerine kullanılır. Bu bez eskirse her yedi senede bir yamanır, sonra yıkanır, yeniden üzerine mühür vurulur” diyor. Alış-veriş işlerinde, dolayısıyla ticarette bir aracı vasıta olarak düşünülen para, Türklerden örnek alınarak Mogollar ve Mogolların Türkleşmesi suretiyle ortaya çıkan hanedanlar tarafından da kullanıldı. Mesela Kebek Han (1318-1326), kendi adına paralar bastırmış ve bunlar daha sonra Kebeki adıyla anılmış; hatta belki Altun Orda Hanlığı yoluyla Rus para birimlerinden “kopek”e de bu adın izafe edildiği söylenmiştir.

Türkler eskiden zamanı on iki hayvanlı Türk takvimiyle ölçüyorlardı. Gerçi günümüzde dahi bu takvim esasına göre hareket eden Türk grupları halâ mevcuttur. Üçyüz altmış beş günlük dilime yıl deniyordu ki, bunun da yıldız/yuldız kelimesiyle alâkalı olduğunu ileri sürenler mevcuttur. Ayrıca bu sistemin Çin’den veya Hint’ten alındığı iddiasında bulunanlar varsa da, daha ispatlanmamış bir konudur. Bu takvim üzerine teferruatlı çalışmaları olan alimler, onun on ikili boy teşkilatıyla da ilgisine dikkat çekiyorlar. Bir başka açıdan bunu tedkik ettiğimiz de, yılların hayvan adlarıyla anılması meselesi karşımıza çıkıyor ki, esasında hayvanlarla iç-içe olanlar Çinliler değil, Türklerdir. Dolayısıyla bu zaman hesabı Türklerden Çinli, Hintli, Tibetli ve Mogol gibi kavimlere geçmiş olsa gerek.

Ortaya çıkışlarından itibaren, dünyada bir Tanrı’ya inanan ilk kavim Türklerdir. Türkçenin asli kelimesi olan Tanrı’ya yazılı kayıt olarak, en eski m.ö. 5. yüzyılda rastlanmaktadır. Hiç şüphesiz bundan öncede mevcut idi. Zamanımızdan 2500 yıl evvel, başta eski Yunanlılarda olmak üzere ölümlü ve ölümsüz birçok Tanrının olduğunu görenler, Türklerde tek bir ilahın ve yaratıcı yerine geçen Tanrı kelimesinin varlığına inanmamışlar ve bunu kabul edememişlerdir .

Yabancıların idarecileri kendilerini bir nev’i Tanrı olarak görürken, Türk beyleri Tanrı’nın hizmetkarı olduklarına inandılar. Baştaki hükümdar ile sıradan vatandaş aynı haklara sahip idi. İdarecilerin hiçbir surette halkına eziyet etme hakkı yoktu. Onlar da biliyorlardı ki, vatandaşları olmadığı takdirde kendileri bir hiçti. Pek çok dine girdiler ama, her dinin de en ateşli savunucuları oldular. Bugün dünyada Budizm diye bir felsefi inanç varsa, Musevilik ya da İslamiyet gibi bir Hak dinden söz ediliyorsa bu Türklerin sayesindedir.

Bütün bu sosyal gelişmeler ve katkıların hepsini bir kenara bırakıp, insanlığın ilerlemesi açısından son derece mühim olan demir ve at gibi iki şeyi kazandırdıklarından dolayı, insanlık alemi Türklere minnettar olmalıdır .

1- Mesela 568 yılında Kök Türk ülkesinden Bizans’a giden elçiler, yanlarında İstemi Yabgu’nun Kök Türk harfleriyle yazılmış bir mektubunu götürdüler.

2- Bununla beraber altın kemeri ancak hükümdarlar takardı ki, 2001 senesinde Saadettin Gömeç tarafından yürütülen Bilge Kagan’ın Anıt Mezarlığındaki kazılarda ele geçirilen hazinenin içinde bilindiği gibi Bilge Kagan’ın altın kemeri de mevcuttur.

3- Kaşgarlı Mahmud, “ütük” yani ütü kelimesini açıklarken; mala biçiminde bir demir parçasıdır ki, dikiş yerlerini yatıştırmak için kızdırılarak elbise üzerine bastırılır, diyor.

4- Eski Yunanda Zeus, Apollon, Mars, Hera vs. gibi varlıklar aynı zamanda yarı tanrı olarak da kabul edilmekteydiler. Aslında bu inançda kim ölümlü, kim ölümsüz belli olmadığı gibi, kimin yaratıcı, kimin de yaratılan olduğu hususu da karışıktır.

5- Türklerin medeniyete hizmeti konusunda geniş bilgi için bakınız, S. Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, Ankara 2006.

 

 

HOLLANDA’DA YARIN İKİ ÖNEMLİ ETKİNLİK VAR: MEVLANA’NIN TORUNLARI VE ENERJİ TASARRUFU.

HOLLANDA’DA YARIN İKİ ÖNEMLİ ETKİNLİK VAR: MEVLANA’NIN TORUNLARI VE ENERJİ TASARRUFU.

1-AMSTERDAM’DA, MEVLANA’NIN 22. KUŞAK TORUNU ESİN
ÇELEBİ BAYRU VE KIZI AZRA BAYRU KONFERANSI

2-ROTTERDAM’DA, ENERJİ TASARRUFU VE TEMİZ ENERJİ
KONFERANSI

Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, person, kleding Automatisch gegenereerde beschrijving

Hollanda’da yarın Amsterdam ve Rotterdam’da iki önemli toplantı gerçekleşecek.
Bu iki toplantıda önemli konular ele alınacak.

AMSTERDAM’DAKİ TOPLANTI

Hz. Mevlana’nın 750. vuslat yılı ve 2023 Uluslararası Mevlana Yılı kapsamında, Mevlana’nın 22. kuşak torunu Esin Çelebi Bayru ve kızı Azra Bayru Hollanda’ya geliyor…

Uluslararası Mevlana Yılı 2023 münasebetiyle, Hollanda Mevlana Vakfı, Amsterdam Yunus Emre Enstitüsü, Vrije Üniversite Amsterdam (VU) ve Anatolia Öğrenciler Birliği tarafından, Rijksmuseum’un desteğiyle düzenleniyor.

Bu programlar deprem bölgelerine yardım kampanyaları kapsamında, İnsanı değerler ve hoşgörüyle her alanda köprüler kurmak, küresel felaketler karşısında birlik olmak ve yardımlaşmak gibi temel insani değerleri içeriyor..

11 Mayıs Perşembe akşamı, Vrije Universiteit Amsterdam’da yapılacak olan programda, gençler ve öğrenciler arasında bir diyalog gerçekleşecek. Esin Celebi Bayru, yeni kitabı ‘Evet Aşk Güzel Şeydir’ den esintiler kullanacak.

12 Mayıs Cuma günü, Esin Çelebi Bayru, Üniversite öğrencileriyle, birlikte Rijksmuseum’de ‘Turkish Cabinet’ sergisini gezecekler. Aynı günün akşamı, Yunus Emre Enstitüsünde Hollandalı konuklarla, Uluslararası Mevlana Yılı 2023 kapsamında bir program daha gerçekleştirilecek.

Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, kleding, schermopname Automatisch gegenereerde beschrijving

Yarın saat 19.00-20.00 arasında yapılacak olan toplantının adresi şöyle: Hoofdgebouw VU | De Boelelaan 1105 | Amsterdam

Cuma akşamı Rijksmuseum’da yapılacak olan toplantının adresi şöyle:
Museumstraat 1, 1071 XX Amsterdam

ESİN VE AZRA BAYRU İLE YAPILMIŞ OLAN BİR RÖPORTAJ

Mevlâna soyundan gelen biri doğdu

Hz Mevlâna, mevlevi yolunun öncüsü ve dünyanın en büyük mutasavvuf şair, 17 aralık 1273 yılında Konya’da ölmüştür. Geride iki oğul bırakmıştır.

Hz. Mevlâna’nın direkt sülalesi bugüne kadar devam etmiştir ve yeni bir erkek 1 ağustos 2012 dünyaya geldi. Çelebi ailesi dünyanın en eski ailelerinden birisidir ve 26 kuşak tır devam etmektedir. Soy ağacı var ama bütün ailenin olan bireyleri bilmek mümkün değil…

Can Ata, Azra’nın ve Mehmet’in Kumcoğlu oğludur ve Mevlânanın 24. kuşak torunudur. Azra Kumcuoğlu Esin Çelebi-Bayru’nun, Uluslararası Mevlâna Vakfı Başkan Vekilli, kızıdır.

   AOUT-2012 5529 copy
  Can Ata, Mevlâna 24. kuşak torunlarından biri

Mevlâna’nın kuşak torunu olmak, günlük yaşamda ne değiştiriyor bir kaç kere kendi kendime sordum… Cevaplarını az da olsa tahmin etmeme rağmen, bu soruyu Azra ve Esin Çelebi’ye sormayı düşündüm.

Esin Çelebi-Bayru, görev ve sorumluluklarından dolayı tanınmış bir kişi olmasına rağmen, eşi,  iki kızı ve üç  torunu (2 kız ve şimdi Can Ata) ile normal bir hayat yaşıyorlar.

AOUT-2012 4953 copy
Azra ve eşi Mehmet bir saat doğum yapmadan önce

Mevlâna’nın felsefesini göre çocuklara özel bir eğitim veriyorlar mı diye sorduğum da Azra : “Hayır, özel bir şey öğretmiyoruz, beraber yaşıyoruz, görerek öğreniyorlar.  Mesela Mina, kızım, bebekken sema ayinine  götürmeye başladım ve sonra büyürken semalarda sessiz oturacak, dinliyecek, görücek, merak edecek…”

AOUT-2012 5737 copy
Azra ve Mehmet Mina ve Can Ata ile

Esin Çelebi devam ediyor : “Genel Türk terbiyesi ile mevlevilikte kurallar ve terbiye kurallarıdır. Her Türk ailesinde çocuklar nasıl yetişitiriliyorsa, bizde o şekilde çocuklarımızı yetiştiriyoruz. Ama bizim evimizde Hz Mevlâna ve mevlevilik daha çok konuşuluyor, onun için çocuklar yaşayarak öğreniyorlar…”

AOUT-2012 5071 copy
Esin Çelebi-Bayru, eşi Osman bey, Azra ve Esra kızları

“Merak etikleri sorular olduğunda onlara yaşlarına uygun olarak tüm sorularına cevap vermeye çalışıyoruz. Mesela, semazen gördükleri  zaman, şaşırmıyorlar çünkü çok küçük yaşta zaten gördükleri için hayatlarında bir parçası oluyor.”

“Sizin için, durumunuz belki biraz farklıdır çünkü Mevlâna Uluslararası Vakfı Başkan vekilli olarak, medyada size görüyorlar, ama  kızlarınızın  günlük yaşam daha normal, değil mi ?” diye soruyorum.

Afbeelding met persoon, Menselijk gezicht, muur, glimlach Automatisch gegenereerde beschrijving
Esin Çelebi-Bayru, Mevlâna’nın 22. kuşak torunu ve Uluslararası Mevlâna Vakfi Başkan vekilli

İlk cevabı Azra veriyor : Evet, doğrudur, bizde Mina daha çok merak edip soru soruyor. Meselâ anneannesi Konya’ya gidiyor, orada uzun zaman kalıyor. Ve kızım Mina, anneannesinin Konya’da neden olması gerektiğini, neden seyahat ettiğini biliyor.”

Esin Çelebi açıkça belirtiyor : “Torunlarım beni televizyon da gördükleri zaman merak edip soruyorlar ? Gazetelerde röportajlarım olduğu zaman onları okuyorum ve böyle onlarda öğreniyorlar. Çocukların kendilerini geliştirmeleri için çok okuyup çalışmaları lazım.”

AOUT-2012 5691 copy
Esin Çelebi-Bayru ve torunları

11-17 OCAK 2021 ENERJİ TASARRUFU HAFTASI

ENERJİ TASARRUFU VE TEMİZ ENERJİ KONFERANSI

Hollanda’da Bakanlık desteği ile kurulmuş olan Türkler İçin Danışma Kurulu
(İnspraak Orgaan Turken İOT), ülkede yaşayan yurttaşlarımızın yararlanabileceği önemli toplantılarından birini daha, Rotterdam’da gerçekleştirecek.
Yarın (11 Mayıs 2023) Rotterdam’da gerçekleştirirlecek olan toplantının konusu, ‘Enerji tasarrufu ve temiz enerjiye geçişin önemi’.

Afrikaanderplein 40, 3072 EC Rotterdam adresindeki Kocatepe Camii salonunda gerçekleşecek olan toplantının programı şöyle:
18.30 Giriş

19.00 Amsterdam Belediyesi program ömenajeri Gürbüs Yabaş’ın açış konuşması.

19.05 İOT Başkanı Zeki Baran’ın ‘Hoş geldiniz’ konuşması.

19.10 Çevre Temizliği Merkezi’nden Gwen Jansen’in konuşması.

19.30 Enerji Bankası Rotterdam görevlisi Erica Meijerink’in konuşması.

19.45 Kocatepe Camii Başkanı İsmail Güveç’in, enerji tasarrufunun camiler için önemi konuşması.

19.55 Gültepe Camii Başkanı Oktay Yüksel’in, camilerde enerji tasarrufu konuşması.

20.05 Ara

20.20 Salondakiler arasında tartışma

21.00 Kapanış.