BALTIK ÜLKELERİ İLE UKRAYNA, MACARİSTAN VE KIRIM’IN TÜRKLÜK İLE OLAN İLGİLERİ NEDİR?

BALTIK ÜLKELERİ İLE UKRAYNA, MACARİSTAN VE KIRIM’IN TÜRKLÜK İLE OLAN İLGİLERİ NEDİR?

Hunlar’dan Altın Orda’ya, Osmanlı’dan Günümüze Uzanan İzler…

Bu ülkeler, Atilla’nın Hun İmparatorluğu ile Avarlar, Berendiler, Peçenekler, İdil Bulgarları, Hazarlar ve Altınordu Devleti kanalıyla Türkleşmişler midir?

Fransa’da Atilla izleri, Macaristan’da Atilla’nın torunları Sekeller, Gülbaba ve Şehitlik…

Cem Sultan’ın Fransa’da 5 yıl barındığı şatodaki hazin hikâyesi

Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, person, persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
İlhan KARAÇAY araştırdı ve yazdı:

Birçok insan Baltık ülkeleri ile Ukrayna, Macaristan ve Kırım’ın sadece iki yerli halktan oluştuğunu sanmaktadır. Ancak bu ülkelerde yaşamakta olan sayısız benzersiz milletlerden insanlar, Karaylar, Karayit Yahudiliğinin Türkçe konuşan üyelerindendir. Karayların kökeni hakkında iki anlatım vardır. İlki ve en yaygın olanı, Karayit inancına sahip Türkler oldukları söylenmektedir. Kırımçaklar, Ortodoks Yahudiliğin Türkçe konuşan temsilcileridir. Kırım Tatar dilinin değiştirilmiş bir formu olan Kırımçak dilini konuşmaktadırlar.

“Baltık ülkeleri ile Ukrayna, Macaristan ve Kırım’ın Türklük ile olan ilgileri nedir?” sorusu, basit bir tarih merakıyla açıklanamaz. Hunlar, Avarlar, Peçenekler, Hazarlar, İdil Bulgarları ve Altın Orda üzerinden şekillenen uzun bir tarihsel süreçten söz ediyoruz. Bu coğrafyada bazen devlet kurucu, bazen göçebe akıncı, bazen de bir kültürel iz bırakıcı olarak görünen Türk toplulukları, farklı dönemlerde farklı ağırlıklarda sahneye çıktılar. İşte bu sebeple ben de Macaristan’a ve Fransa’ya giderek yerinde gözlemler yaptım, röportajlar gerçekleştirdim.

HUNLAR VE ATİLLA: AVRUPA’NIN İLK TÜRK ADIMLARI

Hunların batıya yönelen hareketi Avrupa’nın siyasi yapısını değiştirdi. Atilla’nın seferleri, hem Roma dünyasının çöküşünü hızlandırdı hem de bugünkü Macaristan topraklarında kalıcı bir belleğin oluşmasına neden oldu.

FRANSA’DAKİ İZLENİMİM:
Araştırma için gittiğim Fransa’nın doğusunda, Turquestein adlı küçük bir köyde, “Atilla’nın Otağı” olarak bilinen bir alan var. Burada bir vakıf, Atilla’nın ordusunu konaklattığı yerleri yaşatmaya çalışıyor. Vakıf başkanı bana şunları söyledi:

Afbeelding met kleding, boom, persoon, buitenshuis Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

“Burası Atilla’nın otağıdır. Biz burayı yıllardır tanıtıyoruz ama ilk kez Türkler geldiğinde gözlerimiz yaşardı. Çünkü onlar, ‘Demek ki bizim atamız buralardan geçmiş’ dediler.”

MACARİSTAN VE SEKELLER: ATİLLA’NIN TORUNLARI

Hun mirasının en güçlü şekilde sahiplenildiği ülke Macaristan’dır. Macar ulusal belleğinde Atilla önemli bir figürdür. Transilvanya’da yaşayan Sekeller (Szekler) ise kendilerini doğrudan Atilla’nın torunları olarak tanımlar.

Macaristan’daki İzlenimim:
Transilvanya bölgesine gittiğimde, bir Sekel köyünde yaşlı bir öğretmen bana şu sözleri söyledi:

“Bizim atalarımız Atilla’nın yanında savaşan Hun askerleriydi. Onlar buradan ayrılmadı. Bu yüzden biz kendimizi Macar değil, Atilla’nın torunları sayarız.”

Transilvanya Gezi Rehberi | Küçük Dünya | Gezi Rehberi
Transilvanya’da bir Sekel köyünden görüntü. Evlerin bazılarında hâlâ Göktürk alfabesine benzeyen yazılar ve mavi zemin üzerinde güneş–hilal motifli bayraklar görülüyor.

TURAN KURULTAYI: HUN–TÜRK BULUŞMASININ MODERN SAHNESİ

Macaristan’ın Bugac kasabasında düzenlenen Turan Kurultayı, adeta Hun mirasının çağdaş bir şöleni. Burada Türk dünyasından gelen topluluklarla Macarlar aynı otağın altında buluşuyor.

Macaristan’daki İzlenimim:
Kurultay alanında yüzlerce otağ kurulmuştu. Atlı gösteriler, ok yarışları, Orhun Yazıtlarının replikaları sergileniyordu. Yanımda duran genç bir Macar bana şunları söyledi: “Biz Macarlar Atilla’nın torunlarıyız. Türklerle aynı otağın altında olmak bizim için bir bayramdır.”

Afbeelding met buitenshuis, hemel, paard, Teugel Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
Bugac’taki Turan Kurultayı’ndan bir sahne. Otağlar, atlı gösteriler ve şaman davulu eşliğinde Hun–Türk kardeşliği yeniden canlanıyor.

BUDAPEŞTE’DE OSMANLI İZLERİ: GÜL BABA VE ŞEHİTLİK

Hun ve Macar mirasının yanı sıra, Osmanlı da Macaristan’da derin izler bıraktı. 1526’dan 1699’a kadar Budin ve Peşte Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. Bu dönemin en sembolik figürlerinden biri Gül Baba’dır.

Macaristan’daki İzlenimim:
Budapeşte’de Gül Baba Türbesi’ni ziyaret ettiğimde, orada dua eden bir Macar kadın bana şunu söyledi: “Ben Müslüman değilim ama Gül Baba bizim için de bir azizdir. Macarlar onu sever, çünkü barış ve hoşgörü getirmiştir.”

Budapeşte’deki Gül Baba Türbesi. Sadece Türkler değil, Macarlar da onu “barışın dervişi” olarak sevgiyle anıyor.

Türk şehitliği

Aynı şehirdeki Türk Şehitliği’nde ise Birinci Dünya Savaşı’nda Galiçya Cephesi’nde şehit düşen 480 askerimizin mezarları var. Burada yapılan törenler, Türk–Macar dostluğunun en somut hatırası olarak karşımıza çıkıyor.

Budapeşte Türk Şehitliği. 480 Osmanlı askeri burada ebedî istirahatte. Her yıl düzenlenen anma törenleri Türk–Macar dostluğunu pekiştiriyor.

UKRAYNA VE KIRIM: TÜRK TOPLULUKLARININ İZLERİ

Ukrayna ve Kırım, Hunlardan Altın Orda’ya kadar pek çok Türk topluluğuna ev sahipliği yaptı. Kırım Hanlığı uzun süre Osmanlı’ya bağlı kaldı. Bugün hâlâ Gagauz, Urum, Karay ve Kırım Tatarları bu coğrafyada yaşıyor.

Genel Not:
Ukrayna’da yaptığım görüşmelerde, özellikle Gagauz kökenli aileler Türkçe’nin farklı lehçelerini konuşuyor ve “biz Türk’üz” demeyi sürdürüyorlardı. Ancak günümüz siyasetinde bu kimlik çoğu zaman gölgede kalıyor.

Afbeelding met panorama, buitenshuis, schermopname, persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.Ukrayna’daki Gagauz köylerinden bir manzara. Dil ve kültür hâlâ yaşayan en güçlü bağ.

Fransa’da Atilla’nın otağı gibi tarihsel bir iz var ama bu, sadece bir anıdan ibaret. Fransa toplumunda kalıcı bir Türk izi bulunmuyor.

Buna karşılık Macaristan’da durum çok farklı. Sekellerin köken iddiaları, Turan Kurultayı’ndaki coşku, Budapeşte’de Gül Baba ve Türk Şehitliği gibi mekânlar; bu ülkede Türklükle ilgili bir hafızanın hâlen yaşadığını gösteriyor.

Ukrayna ve Kırım’da ise tarih boyunca Hunlardan Altın Orda’ya, Osmanlı’dan Kırım Tatarlarına kadar süren bir Türk varlığı bugün hâlâ topluluklar hâlinde kendini koruyor.

Dolayısıyla, Fransa hariç bu ülkelerde yaşayan insanların Türklükleri ile ilgisinin günümüzde de canlı olduğunu; kimlik, kültür ve hafıza üzerinden sürdüğünü söyleyebiliriz.

YAY ÇEKEN BÜTÜN HALKLARIN BULUŞTUĞU TURAN KURULTAYI (FESTİVALİ)

Turan Kurultayı’nda Atilla’nın Hun İmparatorluğu ve Türk gelenekleri yaşatılıyor.

Afbeelding met buitenshuis, hemel, paard, Teugel Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.


BUGAC (Macaristan),-
Macaristan’ın Bugac şehrinde her iki yılda bir düzenlenmekte olan Hun-Turan Kurultay Festivallerinden birini izledik. Muhteşem bir şekilde gerçekleşen ve 27 Türk boyunu bir araya getiren Kurultay’da, çok sayıda Turan çadırı kuruldu ve yüzlerce atlının yaptığı gösteriler izleyicileri büyüledi.

Macar Turan Vakfı’nın organize ettiği Turan Kurultayı, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı’nın (TİKA) desteği ile yapılıyor.

Büyük Kurultay’ın 2007’deki ilk  ve 2008’deki ikinci bölümleri, özüne ve formuna uygun olarak her iki yılda bir yapılmaya devam ediliyor.
Kurultay, Orta ve iç Asya, Anadolu  ve Kafkaslardaki akraba ilişkilerini güçlendiriyor. Katılımcılar Macar geleneğinde  olduğu gibi, akraba milletlerin belleğinde de yer etmiş olan büyük kahramanlar Attila, Bayan Kağan, Madyar  Baba, Karçıg Batır ve Arpad’ı birlikte saygıyla anıyorlar.

Macar, Türk ve Hun geleneklerini korumak ve yaşatmak için kurulmuş olan ve

Hun kardeşliğini simgeleyen kurultaya, bu kez de rekor katılım oldu. Büyük ilgi gören organizasyona Macaristan, Kazakistan ve Kırgızistan’dan katılan Bakan, Milletvekili ve sanatçıların yanı sıra, Tuva Cumhuriyeti’nden Dağıstan’a, Yakutistan’dan Azerbaycan’a kadar geniş bir coğrafyadan müzik ve dans grupları katıldı. Gösteri alanında kurultaya gelen her ülkenin sıra ile bayrakları açıldı ve atlılar bu bayraklar ile izleyicileri selamladı.

Türkiye, KKTC ve Uygur bayrakları en çok alkış alan bayraklar arasında yer alırken, Kurultaydaki sanatçıların, atlıların, savaşçıların gösterileri ile ok yarışmaları üç gün boyunca devam etti. Sahnedeki ve büyük gösteri alanındaki programların yanı sıra, farklı ülkelerin çadırlarında çeşitli performanslar sergilendi ve geleneksel el sanatları ürünleri için pazarlar kuruldu.

Kurultay alanındaki Attila çadırının önünde Orhun Yazıtları’nın replikası da yer aldı. Yüz binlerce insan Göktürk alfabesi ile yazılmış dikili taşları ve Attila çadırındaki sergiyi görme imkanı buldu. Kurultaya büyük destek veren TİKA’ya katkılarından dolayı teşekkür belgesi verildi.

Kurultaydaki ortam, 500-1000’li yılların Orta Asya Turan halklarının yaşamını ve Macarlar’ın Karpat Havzası’nda yurt tutuşunu yansıtırken, Türkiye ve Avrupa’dan gelen Türk dernekleri çeşitli konserler verdiler.
Kurultaya 2010 yılından bu yana davet edilen ve katılan KKTC Akdeniz Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin, bu defaki organizasyona getirdiği folklor ekibinin sunduğu gösteri büyük beğeni kazandı.

Kurultayın açılışında konuşan Türkiye’nin Macaristan Büyükelçisi Şakir Fakılı’nın, ”Türk halkından kardeş Macar halkı ve kurultaya gelen tüm gruplara selam getirdim” ifadesi büyük alkış aldı.
Büyükelçi Fakılı, Macar Turan Vakfı’nın yaptığı güzel bir organizasyonla, 27 ülkeden Türk boylarını, Türk halklarını bir araya getirdiğini, organizasyonun çok başarılı bir çalışma olduğunu belirterek, “Azeriler, Özbekler, Kazaklar, Çuvaşlar, Yakutlar, çok mutlu olduk. Şenlik havasında çok güzel bir kültür etkinliğiydi. Emeği geçen herkesi kutluyorum” dedi.

Afbeelding met persoon, kleding, Menselijk gezicht, person Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Macar-Turan Vakfı Başkanı Biro Andras, atlı geçit töreni esnasında Türk bayrağı açıldığı sırada, Mustafa Kemal Atatürk’ün, yaşanılan savaşlara rağmen, Macarların ve Türklerin kardeş olduğunu ve kardeşlikte birleşilmesi gerektiği sözünü hatırlattı. Vakıf başkanının 200 bin kişilik kalabalığa seslendiği konuşmasında, “Türkiye’de 15 Temmuz’da yaşanan elim hadiselere rağmen zafer kazanan demokrasiye inanan Türk halkıdır” dedi.

Afbeelding met person, kleding, persoon, vrouw Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.İzleyici konuklardan bir grup.                     Bursa’dan gelen folklor grubu

Hun ve Türk kökenli kardeş ülkelerin, akraba toplulukların Bugaç’ta bir araya gelmesiyle gerçekleşen Dünya Turan Kurultayı, düzenlendiği ilk yıldan itibaren Avrupa’nın en önemli gelenek yaşatıcı festivallerinden biri olarak gösterilmektedir.

Afbeelding met persoon, buitenshuis, kleding, auto Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Macaristan’ın  Orta Anadolu (Kayseri) Fahri Konsolosu ve Türk Macar İşadamları Derneği (TÜMİŞAD) Başkanı Osman Şahbaz (Üstteki fotoğrafta) yaptığı değerlendirmede, her yeni kurultaya katılımın bir öncekine nazaran daha kalabalık olduğunu müşahede ettiğini belirtip, ”Macaristan’ın tam ortasında, Budapeşte’den 119 km mesafede gerçekleştirilen bu kurultay, 2007 yılında başlamış olsa da 2010 yılından sonra Hun Türk halklarının buluşması şeklinde gerçekleşiyor. Macar Hükümetinin doğuya açılım stratejisi hedefleri doğrultusunda bu kurultayın da katkısının olacak. Oyunlarla, şölenlerle tarihin yeniden canlandırıldığı, Hun ve Türk kavimlerinin kaynaştığı, uluslararası işbirliklerinin geliştiği kurultayda olmaktan büyük mutluluk duyuyorum.” dedi.

Makedonya Türk Milli Birlik Hareketi Partisi Genel Başkanı Erdoğan Saraç da Kurultay’a katılanlar arasındaydı.

Afbeelding met kleding, persoon, wapen, viking Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

TURAN KURULTAYI NASIL DOĞDU?

Kurultayın ilk filizleri 2006’da, Macar Antropolog Andras Zsolt Biro tarafından atıldı. Biro, Kazakistan’dayken genetik örnekler toplayarak, analiz edip Kazakistan sınırları içinde varlığını devam ettiren Madjar kabilesi ve Karpat Havzası Macarları arasında genetik bağ olduğunu kanıtlayınca, Kurultay etkinlikleri doğdu.
Macar Turan Vakfı yetkilileri, “Artık birçok araştırmacı, Macarların antropolojik niteliklerinin ve kültürlerinin de daha çok İran ve İskit geleneklerini yaşatan Orta Asyalı ‘Türk’ nüfuslarıyla benzerlik gösterdiğini kabul etmektedir” diyor.

EN BÜYÜK DAVULLA UYANIŞ

Afbeelding met hemel, buitenshuis, gras, persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Kurultay gösterilerinde, göçebe savaş oyunları, atlı gösteriler, tazı-şahin yarışları, okçuluk gibi gelenekler canlandırılıyor. Demir zırh, deri kıyafetler ve kürk kalpaklar giyen katılımcılar izleyenleri adeta zamanda yolculuğa çıkarıyor. Bu defaki Kurultay’da, Orta Asya Türk kökenli 200 otağ kuruldu. 350 süvari de savaş sanatlarını sergileyerek Türk kavimlerinin geleneksel özelliklerini tanıttı. Başkent Budapeşte’nin 170 kilometre güneydoğusundaki bölgeye gelen bazı gruplar ise “Yurt” kurup kurultayı yakından takip edebilme şansı yakaladı. Kurultayda her sabah katılımcıları gün ağarırken uyandıran davul, dünyanın en büyük şaman davulu olma özelliğine sahip. Çapı 188 santimetre olan davulun çerçevesi için Sibirya kavak ağacı, derisi için de bir bütün sığır derisi kullanıldı. Kurultay sırasında düzenlenen okçuluk yarışmalarında 1226’da Doğu Tacikistan’da Cengiz Kağan’ın bir zaferi onuruna düzenlenmiş yarışmada Esunkhei adında bir okçu tarafından kırılan en uzağa atma rekoru ise sembolik de olsa (502.5 metre) kırıldı. Macar okçu 603 metrelik uzaklığı vurarak rekorun yeni sahibi oldu.

Afbeelding met persoon, kleding, Menselijk gezicht, Modeaccessoire Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Kurultay hakkında görüşlerine başvurduğumuz Macar Turan Vakfı yetkilileri ise
amaçlarının, soydaşları ile birleşmeyi gerçekleştirmek olduğunu söyledi. Turan Vakfı Medya Başkanı Szakacs da, “Bu boy toplantısında eski atalarımızı anıyoruz. Kurultay, Macarların binlerce yıllık geleneksel efsaneleri, mitolojisi ve kendi millî şuuruna uyan gerçek Macar tarihini gösteriyor. Macar, Hun ve Türk şuuruna sahip olan halkların kaynaşmasını sağlıyoruz. Macar milletinin isteği ile hak iddiasından ortaya çıktığından dolayı Turan Kurultayı Macarların en büyük bayramı oldu” diye konuştu.
**************

İmparator Atilla’nın Avrupa seferleri ve Fransa’daki bilinmeyen otağı.

395-453 yılları arasında yaşamış olan, Avrupa Hun İmparatorluğu’nun hükümdarı Atilla, bütün Avrupa’ya dünyayı dar etmiş bir imparatordur. Hayatı boyunca, Batı ve Roma İmparatorluklarına karşı seferler düzenlemiş olan Atilla’ya, Avrupalılar tarafından ‘Tanrının Kırbacı’ denmiştir. Bu büyük imparatoru sizlere anlatabilmek için, Fransa’dan Macaristan’a kadar araştırmalar yaptık.
İşte, Büyük Hun İmparatoru Atilla’nın serüveni…

Afbeelding met verven, kunst, tekening, schets Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Avrupa’da Türk izlerini ararken dolaşırken, Fransa’da batıdan doğuya geçtik. Doğuda hem Turquestein, hem Turkheim ve hem de Büyük Türk İmparatoru Atilla’nın otağı vardı. Biz öncelikle, Atilla’nın otağına gitmeyi tercih ettik.

Fransa’da, Büyük Türk İmparatoru Atilla’nın, Avrupa’daki savaşları sırasında ordularını konaklattığı bu otağı bulduk. İlgiçtir ki, bu otağa giren ilk Türkler biz olduk. Zira, 10 yıl önce Fransız bir grup tarafından yaşama geçirilen ‘Atilla Vakfı’, buranın tanıtımı için çalışmalarını hızlandırmış. Buraya artık turistler akın etmeye başladı. Biz de, buraya gelen bir otobüs dolusu Alman turist ile röportaj yapma fırsatı bulduk ve Atilla’nın bilinmeyen yanlarını araştırdık.

Afbeelding met buitenshuis, hemel, boom, mensen Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Atilla Romalılarla ve Catalonlarla en kanlı savaşı Fransa’da yapmıştı. Tabii ki savaş öncesi araştırma yapan öncü kuvvetler, orduları en iyi ve güvenli barındrabilecekleri toprakları arayıp bulmuşlardı. İşte biz oraya gittik. 10 Yıl önce, Atilla’nın otağını dünyaya tanıtmak için bir vakıf kurmuş olan yöneticilerle görüştük. Vakfın Başkanı Sylvoin Duthoit, bizim kendilerini ziyaret eden ilk Türkler olduğumuzu belirtince çok şaşırdık. Zira tam o sırada bir otobüs dolusu Alman turist oraya gelmişti. Tabii ki ben Alman turistlerin arasına mikrofonla daldım ve Atilla hakkında neler bildiklerini sordum. Almanlar gerçekten Atilla’ya hayran olduklarını belirttiler.

Afbeelding met gras, kleding, persoon, boom Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Atilla’nın serüvenleri

Atilla’nın Fransalara kadar uzanan kuşatmalarını öğrenebilmek için, otağın bulunduğu bölgede yaşayan araştırmacı tarihçi İbrahim Meral’ı bulduk.

Araştırmacı tarihçi İbrahim Meral, aslında Türk olan Hun İmparatorluğu’nu ve Atilla’nın serüvenlerini şöyle anlattı :

Afbeelding met kleding, persoon, gras, buitenshuis Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

IV. yüzyılın sonlarına doğru Balamir’in önderliğinde batıya doğru göç eden Hunlar, Kavimler Göçü’ne neden olmuşlardı. Hunların bir kısmı Doğu Anadolu’ya yönelirken, bir kısmı da Balamir’in ölümünden sonra, oğlu ya da torunu olduğu sanılan Ildız’ın liderliğinde Karpat dağlarını aşıp Macaristan’a girerek Avrupa Hun İmparatorluğu’nu kurdu.

Ildız Dönemi

Afbeelding met tekst, kaart, atlas, Lettertype Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
Avrupa Hun İmparatorluğu’nun dış politikası Ildız zamanında belirlenmiştir. Bu politikaya göre; Bizans baskı altında tutulacak ve Cermen kavimlerine karşı Batı Roma İmparatorluğu ile işbirliği yapılacaktı. Hunların Tuna boylarında görülmesi Kavimler Göçü’nün ikinci büyük dalgasını başlattı. Bunun sonucunda Barbar Kavimleri Roma topraklarına girmeye başlayınca, Batı Roma Ildız’dan yardım istemiştir. Ildız, bir yandan Batı Roma’yı Germen (Barbar) kavimlerden kurtarmış, bir yandan da Vandal, Süev, Alan gibi Germen kavimlerini Ren Nehri ötesine, Galya’ya (Fransa) göçe zorlamıştır.

409 yılında Tuna’yı geçen ve Bizans’a gücünü göstermek isteyen Ildız, kendisiyle barış görüşmeleri yapmak için gönderilen Bizans elçisine “Güneşin battığı yere kadar her yeri zapt edebilirim” diyerek meydan okumuştur. Ildız zamanında Hunlar, Orta Avrupa’dan Hazar Denizi’nin doğusuna kadar uzanan geniş topraklara sahip olmuşlardır. Onun çalışmaları sonucunda Hunlar, V yüzyılda merkezi otoriteye sahip kuvvetli bir devlet olarak ortaya çıktılar. Ildız’ın 410 yılında ölümünden sonra yerine Karaton geçti. On yıl kadar hükümdarlık yapmış olan Karaton dönemi ile ilgili bilgiler son derece azdır.

Rua Dönemi

Karaton’dan sonra 422 yılında, Hun hükümdar ailesine mensup dört kardeşten biri olan Rua, ülaaai diğer kardeşleri Muncuk, Oktar ve Aybars ile birlikte yönetti. Rua, Bizans’ın Hun Ordusunu isyana kışkırtmak ve bağlı kavimleri Hunlardan ayırmak amacıyla, Hun topraklarına gönderdiği casusları bahane ederek Bizans üzerine bir sefer düzenledi (422). Hiç bir direniş gösteremeyen Bizans, ağır bir vergiye bağlandı. Bu sırada Batı Roma, iç karışıklıklar içinde bulunuyordu. Bu durumdan yararlanmak isteyen Bizans imparatoru II. Theodosius (408-450) İtalya üzerine ordu ve donanma gönderdi. Bu gelişmeler sonucunda Batı Roma Rua’dan yardım istedi. Hun hükümdarı Rua da, 60 bin kişilik bir kuvvetle İtalya üzerine yönelince, II. Theodosius savaşmayı göze alamadan çekilmek zorunda kaldı. Buna rağmen Bizans, fırsat buldukça Hun idaresinde yaşayan toplulukları kışkırtmaktan da geri durmuyordu. Bunun üzerine Rua, Bizanslı tüccarların Hun ülkesinde ticaret yapmalarını ve ücretli asker toplamalarını yasakladı. Bizans üzerine yapacağı yeni bir sefere hazırlanırken 434 yılında öldü. Yerine kardeşi Muncuk’un oğlu Atilla geçti.

Atilla Dönemi

Rua’dan sonra Hunların başına Atilla ve kardeşi Bleda birlikte geçtiler (434). Atilla, babasını küçük yaşta kaybettiğinden dolayı amcası Rua’nın yanında yetişmiş, birlikte savaşlara katılmış, devlet yönetimini ve Hun siyasetini öğrenme fırsatı bulmuştu. Her ne kadar büyük kardeşi Bleda ile tahtı paylaşmış ise de, tüm yetkiler Atilla’da olmuştur.

Atilla, Hun-Bizans ilişkilerini yeniden düzenlemek istiyordu. 434 yılında Atilla’nın, Rua’nın Bizans üzerine yapmayı düşündüğü ve yapamadığı sefer için hazırlıklara başladığını öğrenen Bizanslılar, ona barış elçileri gönderdiler. Hun hükümdarı Atilla da elçileri, Tuna ve Morova nehirlerinin birleştiği yerde bulunan Margos Kalesi önünde karşıladı. Atilla isteklerini, barış koşulları olarak yazdırdı. Böylece 434 yılında Bizans ile Margos Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre;

– Bizans, Hunlara ödemekte olduğu vergiyi iki katına çıkaracak,
– Bizans, Hunlara bağlı kavimlerle görüşmeler ve antlaşmalar yapmayacak,
– Ticari ilişkiler sınır kasabalarında devam edecek,
– Bizans, elinde bulundurduğu Hun esirlerini iade edecekti.

Bleda’nın 445 yılında ölmesi üzerine Atilla tek başına Hun hükümdarı oldu. Atilla’nın amacı, Doğu ve Batı Roma imparatorluklarını egemenliği altına almaktı.

Atilla’nın Batı Roma’ya Yardımı

Afbeelding met illustratie, kunst Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Atilla, Margos Antlaşması’ndan sonra ülkenin doğu bölgesini denetimi altına aldı. Volga boylarındaki Ak-Oğurların ayaklanmalarını bastırarak itaat altına aldı (435). Bu sırada iç karışıklıklar içinde bulunan Batı Roma, Hunlardan yardım istedi. Romalı komutan Aetyus’a yardıma gelen Hun birlikleri isyanları bastırdı. Oktar komutasındaki bir Hun ordusu Burgondlara karşı büyük bir zafer kazandı (436). Bu savaş ile ilgili olarak zamanla efsaneler türemiş ve Almanlar’ın ünlü Nibelungen destanlarının konusunu Hun-Burgond mücadelesi oluşturmuştur.

Attila’nın Seferleri

I. Balkan Seferi (441–442)

Bizans’ın Margos Antlaşması’nın şartlarına uymaması, Bizanslı tüccarların ticari ilişkilerde sahtekârlık yaparak Hunları aldatmaları üzerine Attila, Bizans üzerine sefere çıktı. Doğu Trakya’ya kadar ilerleyen Hun ordusundan çekinen Bizans barış istedi (442). Yapılan bu antlaşmaya göre; Bizans ödemekte olduğu vergiyi artıracaktı. Ayrıca bazı sınır kaleleri ile Tuna boyundaki kaleleri ele geçiren Attila, böylece Balkanlar’ın yolunu Hun ordularına açtı.

II. Balkan Seferi (447)

Bizans’ın, Hun kaçaklarını geri vermekte ağır davranması, Hun yönetimindeki bazı Germen kavimlerini kışkırtması, yıllık vergisini ödemek istememesi gibi nedenlerden dolayı Attila, yeniden Bizans üzerine sefere çıktı (447). İkiye ayrılan Hun ordusunun bir kolu Yunanistan’a girip Teselya’ya kadar ilerledi. Attila’nın yönetimindeki diğer kol ise Sofya, Filibe ve Lüleburgaz şehirlerini ele geçirip Büyük Çekmece önlerine kadar sokuldu. Bizans İmparatoru II. Theodosius barış istemek zorunda kaldı.

Bizans elçisi Anatolyos ile Atilla arasında yapılan bu antlaşmaya Anatolyos Antlaşması denir. Buna göre;
– Bizans, ödediği yıllık vergiyi üç katına çıkaracak, Bizans, savaş tazminatı ödeyecek,
– Niş’de bir ortak pazar kurulacak,
– Tuna’nın güneyinde beş günlük mesafedeki yerler askerden arındırılacaktı.

Batı Roma (Galya) Seferi (451)

Bizans üzerinde kesin egemenlik kurduğuna inanan Attila, bu sefer de Batı Roma’ya yöneldi. Batı Roma üzerine yapacağı sefere bir bahane bulması gerekiyordu. Kendisine daha önce bir nişan yüzüğü gönderen İmparator II. Valantien’in kız kardeşi Honoria’nın (Honorya) teklifini kabul ettiğini bildirdi. Çeyiz olarak da imparatorluğun yarısını istedi. Bu isteğinin kabul edilmemesini savaş sebebi sayan Atilla Batı Roma seferine çıktı. İki ordu, Batı Roma’nın asker deposu sayılan Galya’nın Katalon Ovası’nda karşılaştı. Batı Roma ordusunun başında Aetyus (Aetius) adında bir komutan bulunuyordu. Yapılan savaş çok şiddetli geçti. Bir gün boyunca kıran kırana süren savaşın galibi belli değildir. Ancak bu savaştan sonra, Romalı General Aetyus’un gözden düşmüş olması ve bir yıl sonra Roma üzerine yürüyen Attila’nın karşısına askerî bir güç çıkaramamaları, Batı Roma İmparatorluğu’nun asker deposu durumunda olan Galya’yı saf dışı bıraktığının delilidir. Atilla’nın karşısına Roma ordusunun çıkmaması, Romalıların bu savaşta çok büyük kayıplar verdiklerinin bir kanıtıdır.

İtalya Seferi (452)

Attila, zaman geçirmeksizin destekten mahrum kalan ve iyice gözden düşen İtalya’ya, 452 yılında yüzbin kişilik bir orduyla Alpleri aşarak girdi. İtalya, Attila’nın karşısına bir ordu çıkaramadı. Roma Senatosu büyük bir korku içine düştü ve hemen barış görüşmeleri için, Papa I. Leon başkanlığında bir heyeti Attila’ya gönderme kararı aldı.

Papa I. Leon, Atilla’dan tüm Hrıstiyanlık dünyası adına Roma’yı bağışlamasını istedi. Atilla eski bir uygarlık merkezi olan Roma’yı tahripten kaçınıp, Papa’nın ricasını kabul etti ve geri döndü. Attila, Bizans’ı ve Batı Roma’yı etkisiz hale getirdikten sonra, yönünü İran’daki Sasanî İmparatorluğu’na çevirdi. Bu devletinde egemenlik altına alınması ile Hunlar dünya egemenliğini gerçekleştirebileceklerdi. Ancak, Atilla İtalya seferi dönüşünde 453 yılında öldü ve bu seferini gerçekleştiremedi.

Attila öldüğünde, Hun sınırları batıda Danimarka ve Ren Nehri’ne, doğuda ise İtil (Volga) Nehri ötesine uzanıyordu. Atilla, tarihin yetiştirdiği büyük devlet adamlarından biridir. Onun adı günümüze kadar dillerden düşmemiş, onun adına operalar bestelenmiş, filmler çevrilmiş, resimleri ve heykelleri yapılmıştır. O, güçlü bir iradeye sahipti. Ciddi ve büyük işler yapmaya yetenekli, sadeliği seven ve mütevazı bir hükümdardı.

Avrupa Hun İmparatorluğu’nun Yıkılışı

Atilla öldüğü zaman arkasında İlek, Dengizik ve İrnek adlarında üç oğul barakmıştı. Yerine geçen oğulları, devlet idaresinde başarılı olamadılar. Taht için yapılan kavgalar Hunları zayıf düşürdü. İlk olarak Hunların başına geçen İlek, ayaklanan Germen kavimleriyle savaşırken öldü (454).Yerine geçen Dengizik ise zeki idi fakat siyasî yönden yeterli değildi. Doğu Roma ile yapılan bir mücadelede o da öldü (469). İrnek, Hunların Batı ve Orta Avrupa’da tutunmalarının mümkün olmadığını anlamıştı. Bu nedenle Hunların büyük bir kısmı ile Karadeniz’in kuzeyindeki geniş düzlüklere çekildi. Hunların bir kısmı buradan Orta Asya’ya geri döndü. Bir kısmı ise Avrupa’ya doğru ilerleyen Avarlara katıldı. İrnek idaresindeki bu Hun topluluğu daha sonraları Bulgarların ve Macarların devlet olarak ortaya çıkışında önemli rol oynadılar.

Atilla- Avrupa Hun İmparatorluğu Kuruluş Tarihi – 375
Yıkılış Tarihi – 454
Kurucusu – Balamir
Başkenti – Segedin
Dili – Hun Türkçesi
Devlet Başkanı – İmparator
Avrupa Hun İmparatorluğu Hükümdarları
1) Balamir (375 – 395)
2) Ildız (395 – 410)
3) Karaton (410 – 415)
4) Muncuk (415 – 425)
5) Oktar (425 – 430)
6) Rua (430 – 434)
7) Bleda (434 – 445)
8) Attila (445 – 453)
9) İlek (453 – 454)

Atilla’ya Neden Tanrının Kırbacı Denilmiştir?

Tanrının Kırbacı Atilla Nasıl Öldürüldü?

Bilindiği üzere Kavimler Göçü’yle birlikte Avrupa’ya akın akın gelen Hun Türkleri, M.S 395 yılında Macaristan merkezli Batı Hun İmparatorluğu‘nu kurmuş, Uldız ve Rua gibi bazı hükümdarların döneminde bir hayli güç kazanmışlardır. Avrupa Hunları’nın adeta yenilmezlik zırhına büründüğü dönem ise hiç şüphesiz Attila dönemidir.

Atilla, Hun tahtına geçer geçmez kısa zamanda etkisini tüm Avrupa’da hissettirmiş, hem Doğu Roma (Bizans) hem de Batı Roma’yla yaptığı savaşlarda büyük zaferler kazanarak adeta tüm Avrupa’yı dize getirmiştir. Tıpkı Büyük Hun Hakanı Mete Han gibi yenilmez bir mareşal olan Attila, Hıristiyan Avrupa Dünyası’na karşı öylesine amansız olmuştur ki, onunla baş edemeyen Romalılar onun için; “Bu Türk’ü bizi cezalandırmak için ancak Tanrı göndermiş olabilir. Atilla, olsa olsa Tanrı’nın Kırbacı’dır” demişler ve ondan saygıyla karışık bir korku duymuşlardır.

Tanrının Kırbacı Atilla Nasıl Öldürüldü?

Tanrının Kırbacı Atilla Nasıl Öldürüldü?

Romalıların kendisine Tanrının Kırbacı dediği büyükTürk Hükümdarı Atilla’nın ölümü üzerine çok konuşulmuş, çok şey söylenmiştir. Hayatı kadar ölümüyle de tarihçilerin ilgisini çeken Başbuğ Atilla, eceliyle mi ölmüş, yoksa sinsi bir cinayete mi kurban gitmiştir?

Yaygın bilinen bir inanışa göre, Romalılar Atilla’yla baş edemeyince dönemin Papa’sından yardım istemişler ve Papa’yı arabulucu yapmışlardır. Papa ile Atilla arasında geçen bu görüşmede Atilla’yı Hıristiyan yapıp kontrolü altına almak isteyen Papa, teslis inancından bahsedince Attila’dan şu ibretlik cevabı almıştır; “Siz şaşırmışsınız. Tanrı’nın oğlu mu olurmuş? O, tektir.”

Rivayetler konusunda bazı ihtilaflar olsa da yaygın inanış şöyledir; Atilla’nın Papa’yla görüşmesinden kısa bir süre evvel çok sevdiği bir eşi vefat etmiştir. Bu durumu bilen Papa ise, bu görüşmeye, Atilla’nın ölen eşine ikizi kadar benzeyen bir nedime getirmiştir ki, Atilla’nın bu kızı görür görmez Papa’dan istediği ve hatta Papa’nın Roma adına bazı taleplerini de Attila’ya kabul ettirdiği rivayet edilir.

Tanrının Kırbacı Atilla Nasıl Öldürüldü?

Yüzü çok benzese de ruhu hiç de Atilla’nın hanımına benzemeyen bir kadın Attila’yla evlenmiş ve Atilla düğün gecesinin sabahında kanlar içinde ölü bulunmuştur. Bazıları onun zehirlendiğini, bazıları hançerlendiğini, bazıları ise uyurken dehşetli bir burun kanamasına yakalanıp, kendi kanında boğulduğunu dile getirmiştir.

Sebep bunlardan hangisidir tam olarak bilinmez ama Türk Yurdu yenilmez bir cihangirini işte böyle basit bir olay ile kaybetmiştir.

Atilla Kapısı – Bugac

Atilla’nın ölümünden sonra Karpat Havzası’nın çeşitli bölgelerini, daha önce Hunlar’a hizmet eden Germen halkları yönetimleri altına aldılar. Bu halkları Bayan Kağan önderliğinde güçlü bir orduya sahip olan İç Asya kökenli ve atlı göçebe bir millet olan Avarlar 568 yılında yenilgiye uğratmışlar. O zaman Doğu Avrupa’daki en güçlü devlet olan Avar Kağanlığını kurmuşlardır ve sonlara doğru zayıflasalar da, Macarların “yurt tutma” zamanına kadar ayakta kalmışlardır.

Atilla’nın ölümüyle Hun kavimlerinin büyük bir kısmı Doğu’ya yöneldi, Karadeniz’in kuzey kıyılarındaki steplere ve Kafkasya’nın kuzey kısmına. Daha sonra Macarlar buradan Macar  kavimler birliği adıyla Batı’ya giderler ve Karpat Havza’sına kalıcı olarak yerleşirler. Burada Avrupa Macar Prensliği’ni oluştururlar. Bu devlet iyi düzenlenmiş ve olağanüstü güçlü bir orduya sahiptir. Zamanın, Orta ve Doğu Avrupa’daki en güçlü devleti haline gelirler. Macarlar Avrupa’da devasa bölgelerden vergi alır, orduları ise bugünkü İspanya sınırına kadar ulaşır.

Atilla’nın torunları Sekelleri duydunuz mu?

Afbeelding met kaart, tekst, atlas, diagram Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Moldova’ya bağlı Gagauzyeri Özerk Cumhuriyeti’nde faaliyet gösteren Umut Derneği ve Dünya Türk Gençler Birliği (DTGB) tarafından düzenlenen Uluslararası 1. Türk Halkları Kongresi’nin davetlileri arasında yer alan Levente G. Borbely en çarpıcı isimlerden biri olarak göze çarpıyordu. Zira Borbely, kendisinin bir Türk boyu olan Sekeller’den olduğunu belirtiyor. Ve halkının durumunu dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Türk delegasyonuna anlatıyordu. Levente G. Borbely’nin anlattıkları hemen herkesi şaşırtacak… Çünkü büyük çoğunluğumuz belki de ilk kez anlatılanlardan haberdar olacak. Levente, “Sekeller, Atilla’nın 453’te ölümü ve devamında gelen Hun İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında Karpat Havzası’nda muhkem bîr yere çekilen 3000 Hun savaşçısının torunlarıdırlar.” diyor. Sekeller’in bir Türk boyu olduğunu vurgulayan Borbely, “Sekellerin 6 boyu ve her boyun 4 kolu vardır. Ve birçoğunun adı Türkçe’dir” şeklinde konuşuyor.

Afbeelding met Menselijk gezicht, persoon, pak, Voorhoofd Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist. Afbeelding met tekst, Lettertype, schermopname, grafische vormgeving Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Önemli bilgiler içeren çarpıcı söyleşi şöyle devam ediyor:

Soru: Ben Sekelistan ve Sekeller hakkında fazlaca bilgi sahibi değilim. Tarih derslerinde işittiğimi düşünüyorum ama emin de değilim… Sekelistan neresi?

Cevap: Haklısınız…Sekelistan,masallardaki gibi neredeyse hiç bilinmeyen bir ülke. “Bu bölgeyi adeta efsanelerin ve yanlış bilgilerin ardına kalmış bir kara parçasının sonunda bulabilirsiniz” diyebiliriz.Ancak Sekelistan; Karpat Dağlarının doğusunda (Romanya) Transilvanya’nın batısında yer almaktadır. Yüzölçümü yaklaşık 13,500 km2 (Lübnan’dan biraz daha büyük), nüfusu ise 700,000 civarındadır.(İzlanda nüfusunun iki katından daha fazla)

Soru: Sekeller hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap: Sekeller, Macar lehçelerinden birinin farklı ağızlarını konuşurlar; fakat Macarlardan farklı bir topluluktur.Sekeller’in inanışlarına gore; Atilla’nın 453’te ölümü ve devamında gelen Hun İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında Karpat Havzası’nda muhkem bîr yere çekilen 3000 Hun savaşçısının torunlarıdırlar. 895’te Macarlar gelene dek burada varlıklarını devam ettirdiler. Orta Çağın Macar vakayinameleri de Sekellerin Atilla’nın torunları olduklarını ve Macarlar geldiklerinde orada bulunduklarını kaydetmektedir.

Soru: Sekellerin Türk asıllı olduğunu sohbetimizde söylemiştiniz?

Cevap: Evet, kültürünün eski unsurları ile eski sosyal ve siyasi teşkilatlanmaları göstermektedir kî; Sekellerin kesinlikle bir Türk boyu ile bağları vardır.

Soru: Bunu neye dayandırıyorsunuz?

Cevap: Sekeller, eski Göktürk Alfabesi’ne çok benzer bir alfabe olan kendi alfabelerine sahiptirler. Milli renkleri mavidir ve üzerinde altın şansı bir güneşle gümüş rengi bir hilal olan bayrakları da gök mavisidir. Sekellerin 6 boyu ve her boyun 4 kolu vardır. Ve birçoğunun adı Türkçedir. Aynca, Sekeller Macar Ağzıyla konuşmalarına rağmen, dillerinde Macarca’dakinden daha katı bir ünlü uyumu söz konusudur. Yine bu özellik de dillerinin Türkçe ile olan ilgisini göstermektedir.

Soru: Sekeller tarihte bir devlet kurdu mu?

Cevap: 11. yy.’ın başından itibaren Sekeller önce güney sonra da batı sınırlarını korumak amacıyla çoğunlukla Transilvanya’da toplandılar. Burada teşkilatlanarak Latince olarak (zamanın resmi dili) Regnum Siculorum (Sekel Krallığı) dedikleri ülkelerini oluşturdular. 1526’da Macar Devleti’nin çökmesinden sonra Osmanlı Sultanları da Sekel Muhtariyeti’ni tanımıştır.Fakat Transilvanya’nın Macar yöneticileri daha sonra Muhtar Sekel Devleti’ni ortadan kaldırmak istediler.Bu müdahale bir takım savaşlar ve haklarını savunan Sekellerin isyanlarıyla karşılık gördü. Sekellerin bu özerk durumu Avusturya İmparatorluğu’nun 18. yy.’da Transilvanya’yı işgal etmesinden sonra daha büyük bir darbe aldı. 1848’de Avrupa’yı silip süpüren ihtilaller dalgası Transilvanya’ya ve Sekelistan’a da ulaştı.Sekeller kendi hükümetlerini kurmak istediler fakat Macarlar buna karşı çıktılar ve Sekel ileri gelenlerini Macar İhtilali’ne katılıp siyaset işlerini Macarlar’a bırakmaya ikna ettiler. Sekeller bunu kabul ettiler ve askeri güçleri ile birlikte Macarlar’a katıldılar.

Soru: Daha sonra ne gibi gelişmeler oldu, peki?

Cevap: Yeni Macar hükümetinin 1867’den sonra ilk yaptığı işlerden biri Sekelistan’ı ve diğer Sekel kurumlarını tasfiye etmek, yani resmi olarak Sekel milletinin varlığını sona erdirmek olmuştur. Bu, Macarların 1848’de onlara yardım eden Sekellere bir teşekkürleriydi. Macar siyasetçileri, “Siz Sekeller Macarca konuşuyorsunuz, öyleyse Macar olmalısınız” tezini savunuyorlardı. Sekelistan’ın parçalara ayrılmasından sonra, bölge ihmal edildi ve iktisadi olarak çöktü. Sonuç olarak birçok insan yurtdışına göç etti.

Soru: Kimliklerini koruyorlar ,yok oldular mı?

Cevap: Hayır Sekeller yok olmadılar ve kim olduklarını da unutmadılar.1877’de Türk-Rus Savaşı esnasında Sekeller, Türk ordusuna yardımcı olmak amacıyla Sekel Lejyonu adıyla bir birlik kurdular.Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çökmesi ve Macarların ülkeyi koruyamadıklarının açıkça görülmesi üzerine Sekeller, Sekeller Cumhuriyeti’ni kurmayı denediler. Finliler, Estonyalılar, Letonyahlar, Litvanyalılar, Tatarlar gibi diğer küçük halkların yaptıkları gibi milletlerin kendi geleceklerini tayin edebilme (self determinasyon) hakkından faydalanmak istediler. Fakat, hem çöken Macaristan’ın siyasetçileri hem de Fransızlardan yardım alan işgalci Romanyalılar tarafından engellendiler. Sonuç olarak Sekelistan, Transilvanya ile beraber, Fransa ve İngiltere tarafından, onlara destek olan Romanya’ya bir ödül olarak verildi. Batılı güçler yerel halkın fikrini asla sormadılar. Batı demokrasisi Sekeller için böyle işlemiştir!

Soru: Neden?

Cevap: Muzaffer Batılı güçlerin liderleri, Avrupa’da eskisinden daha adil olacak ve milletlerin kendi geleceklerini tayin etme hakkına saygılı olacak yeni bir statüko kuracaklannı iddia ettiler. Ancak, Fransa ve Britanya’nın liderleri başta olmak üzere, Birinci Dünya Savaşı’nı başlatanlara değil Hint-Avrupalı olmayan halklara karşı yönetilmiş kinci ve ırkçı insiyaklarla hareket etmekte idiler. Britanya’nın Versay delegasyonu sekreteri Harold Nicolson’ın “Peacemaking 1919” adlı kitabındaki sözleri, yalnızca ona has olmayan bu yaklaşımı açık bir şekilde ortaya koymaktadır: “Macaristan’a karşı olan histerim daha başka idi. Bu Turanlı kabileye karşı geçmişte ve halen kuvvetli bir nefret duyduğumu itiraf ediyorum. Kuzenleri Türkler gibi bir çok şeyi yok edip hiçbir şey ortaya koymadılar”
Yani Macarlar gibi milletler, onlar için sadece Asyalı ilkel kabilelerdi. Macaristan’ı Macar nüfusunun üçte birini yabancı boyunduruk altına soktular. Sekeller de bu arada kendilerini Romenlere sunulmuş bir hediye olarak buldular.

Soru: Romanya’da yaşadıkları bilinen Sekeller şu anda ne durumdalar?

Cevap: Sekelistan hâlâ Romanya’nın baskı altındadır. Halkı, insan haklan ihlallerine, ayrımcılığa, işkencelere maruz kalmakta ve kendi toprak ve milli kaynaklarından mahrum edilmektedir. Halihazırda, Sekellerin yalnızca bir grup olarak hakları gaspedilip kendi geleceklerini tayin etme haklarını kullanmaları engellenmekte, adları da resmi olarak tanınmamaktadır. Kendi, alfabelerini kullanmaları da engellenmektedir. Dahası, Sekellerin bu vahim durumu uluslararası camia tarafından bilinmemekte ve duyulmamaktadır.

Soru: Yaşanan bu olumsuzluklara karşı bir şeyler yapılıyor mu?

Cevap: Bütün olumsuzluklara karşın Sekellerin milli uyanışı devam etmektedir ve artık durdurulamayacak bir noktaya ulaşmıştır.Bu uyanış, 1990 yılında Genç Sekeller Forumu adı altında kurulan küçük ama dirayetli bir teşkilatın Macarların haddini bilmez ve faydasız yönlendirmelerine kulak asmamaları ile başlamıştır. Toplantılarda milli Macar sembolleri yerine Sekellerin sembollerini ilk kez kullanmaya başlayanlar bunlardır. Genç Sekeller, Göktürk Alfabesi ile bağlantı olan eski Sekel alfabesini yeniden canlandırdılar. Yerleşim yerlerinin girişlerine bu alfabe ile yazılmış resmi yazılar asarak Sekellerin hâlâ var olduklarını, farklı olduklarını ve köklerini bildiklerini ortaya koydular. Bu kuruluş artık faaliyet göstermese de 1990 yılında başlatmış oldukları girişim, 2003 yılında kurulan Milli Sekel Konseyi adlı başka bir kuruluş tarafından devam ettirilmektedir.

Soru:Sekellerin talebi nedir?

Cevap: Bugün Sekelistan’da bölgesel özerklik almayı hedefleyen güçlü bir hareket var. Sekeller artık kendi geleceğini tayin etme hakkının kullanılmasının dünyanın başka yerlerinde belli bir dereceye kadar kabul edilebilir olduğunu her geçen gün daha fazla farkına varmaktadırlar.

Avrupa Hun İmparatorluğu’nun Yıkılışı

Atilla öldüğü zaman arkasında İlek, Dengizik ve İrnek adlarında üç oğul barakmıştı. Yerine geçen oğulları, devlet idaresinde başarılı olamadılar. Taht için yapılan kavgalar Hunları zayıf düşürdü. İlk olarak Hunların başına geçen İlek, ayaklanan Germen kavimleriyle savaşırken öldü (454).Yerine geçen Dengizik ise zeki idi fakat siyasî yönden yeterli değildi. Doğu Roma ile yapılan bir mücadelede o da öldü (469). İrnek, Hunların Batı ve Orta Avrupa’da tutunmalarının mümkün olmadığını anlamıştı. Bu nedenle Hunların büyük bir kısmı ile Karadeniz’in kuzeyindeki geniş düzlüklere çekildi. Hunların bir kısmı buradan Orta Asya’ya geri döndü. Bir kısmı ise Avrupa’ya doğru ilerleyen Avarlara katıldı. İrnek idaresindeki bu Hun topluluğu daha sonraları Bulgarların ve Macarların devlet olarak ortaya çıkışında önemli rol oynadılar.

                                                      **************

Yer yüzündeki ikinci Türkiye:Macaristan
YARISI TÜRK, YARISI DA MACAR OLANLARIN YAŞADIĞI MUHTEŞEM KENT: BUDAPEŞTE

Afbeelding met buitenshuis, water, hemel, brug Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Daha önceki görsel ve yazılı röportajlarımda okumuş ve görmüş olduğunuz gibi, Uzun bir süre Hun İmparatorluğu’nun boyundurluğunda kalan Macaristan’ın, uluslararası resmi adı Hungarya’dır. Yani Hun ülkesi.
Daha sonra Osmanlılar bu ülkede tam 130 yıl hükümranlık sürdü. İşte o dönemde ülke halkının yarısı, kendilerini Türk olarak hissetmeye başladılar. Şimdilerde de kendilerini Türk gibi hisedenlerin oranı yine % 50’dir.

Bu ülkenin en güzel şehri Budapeşte’dir.
Yani Buda ve Peşte.
Hun işgali ve daha sonra Osmanlı işgali sırasında, Tuna nehrinin batı yakasındaki iskân alanının adı, büyük imparator Atilla’nın kardeşi Buda’ya atfen ‘Buda’ idi. Tuna’nın doğu yakası da ‘Peşte’ olarak anılıyordu.
1526’da Kanuni Sultan Süleyman tarafından fethedilen Macaristan,1699 yılına kadar Osmanlılar’ın hakimiyetinde kaldı.

Daha sonra Almanlar’ın boyundurluğuna geçen Macaristan’ın Buda ve Peşte’si, 1849 yılında zincirli bir köprüyle birleştirildi. Böylece, Tuna nehrinin iki yakasındaki Buda ve Peşte, 17 Kasım 1873’teki birleşme ile ‘Budapeşte’ olarak tanımlandı.

Afbeelding met persoon, kleding, buitenshuis, hemel Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.TUNA NEHRİ VE KÖPRÜ: Macaristan’ın Buda ve Peşte’si, 1849 yılında zincirli bir köprüyle birleştirildi. Böylece, Tuna nehrinin iki yakasındaki Buda ve Peşte, 17 Kasım 1873’teki birleşme ile ‘Budapeşte’ olarak tanımlandı.

Şimdilerde, Avrupa’nın en güzel şehirlerinden biri olarak gözlemlenen Budapeşte’nin her köşesinde Osmanlı izlerine rastlamak mümkündür.

Tabii ki Osmanlı mutfağı da bu ülkeye zenginlik katmıştır. Öyle ki, Macarlar’ın dünyaca ünlü ve millî yemeği gulaş, aslında kul-aşı olarak Yeniçeriler’in bir yadigârıdır.

GÜL BABA

Avrupa’da, Türkler’e en çok saygı duyulan ülke Macaristandır.

Macaristan’da en çok sevilen isimlerden biri de Gül Baba’dır. Macaristan’a fetihle gelen Osmanlı dervişlerinden Gül Baba’nın türbesi, Macarlar’ın kıymet verip en çok ziyaret ettiği yerlerden biridir. Gül Baba’yı Macaristan’a gönderen Kanuni Sultan Süleyman, cenaze törenine geldi ve çok sevdiği Dervişi omuzlarında taşıdı.

Şimdi gelin, Gül Baba’yı tanıyalım.

Afbeelding met Luchtfotografie, buitenshuis, gebouw, huis Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist. Gül Baba’yı bize, Türk İşadamları Derneği başkanlığının yanında, Macaristan’ın Kayseri fahri Konsolosu olan Osman Şahbaz anlattı:

Asıl adı Cafer olan, Amasya Merzifon doğumlu Gül Baba, elinde tahta kılıcı, sarığında gülü eksik olmayan ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde Avrupa seferlerine katılan önemli bir Bektaşi dervişidir. Gül Baba, Kanuni Sultan Süleyman’ın daveti üzerine 1526 yılında Budin seferine de katılmış ve Budin alındıktan sonra 1531 yılında Budin’e yerleşerek orada 10 yıl yaşamıştır. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, 1 Eylül 1541 yılında vefat eden Gül Baba’nın cenaze namazına Kanuni Sultan Süleyman dâhil 200.000 kişi katılmıştır.

Gül Baba, sadece Türkler değil, Macarlar tarafından da çok sevilen, Budapeşte’de bulunan Türbesi ile hâlâ ismi yaşatılan önemli bir şahsiyettir. Bu sebeple Gül Baba Türbesi ve çevresinin restorasyonu, hem Türkiye hem de Macaristan tarafından önemli bir işbirliği olarak kabul ediliyor.

Afbeelding met gebouw, hemel, buitenshuis, boom Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist. Afbeelding met gebouw, buitenshuis, hemel, begrafenis Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Gülbaba’nın sekizgen formundaki türbesi, 1543-1548 yılları arasında Budin Beylerbeyi olan Mehmet Paşa tarafından yaptırıldı. Osmanlı’nın elinden çıkan topraklar arasına katıldıktan sonra bir süre şapel (küçük kilise) olarak kullanılan türbe, Sultan Abdülaziz’in 1867 yılındaki Avrupa ziyaretinden sonra tekrar eski formuna kavuşarak 1885’te mimar Lajos Grill tarafından onarılarak türbeye dönüştürüldü.

Afbeelding met muur, kleding, overdekt, persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
2. Dünya Savaşı sırasında ağır hasara uğrayan türbe, 1963’te Macar hükümeti tarafından eski durumuna getirildi. Bugün Türkler kadar Macarlar tarafından da ziyaret edilen türbe, Orta Avrupa’da fonksiyonunu yitirmeden kalan önemli bir eser olma niteliği taşıyor. Türbe, 2005 de Türk- Macar hükümetlerinin işbirliğiyle Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nce restore edilerek ilk yapıldığı hale dönüştürüldü.

ŞEHİTLİK

Budapeşte’de bir de Türk şehitliği var. Her gün binlerce kişi tarafından ziyaret edilen bu şehitliğe bizi Osman Şahbaz götürdü. Osman Şahbaz ile TRT ekibi olarak gittiğimiz şehitlikte, şehitlerin ruhuna fatiha okuduktan sonra, mezarlara çiçekler bıraktık.

Afbeelding met kleding, persoon, person, buitenshuis Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

İşte Şahbaz’ın anlatımıyla Türk şehitliği.

1’inci Dünya Savaşı sırasında Galiçya cephesinde 1916-1917 yıllarında, Alman Güney Ordusu’na bağlı olarak görev yapan 15’inci Türk Kolordusu çok sayıda şehit vermiştir. Galiçya cephesinin yanı sıra, Macaristan’ın çeşitli bölgelerinde şehit düşen askerlerimizden bazılarının naaşları, 1926 yılında kurulan Budapeşte Türk Şehitliği’ne nakledildi.

Budapeşte Türk Şehitliği’nde 11’i meçhul asker olmak üzere, 480 şehidimiz bulunmaktadır. Şehitliğin toplam alanı 4598 m2 olup, şehit mezarlarının bulunduğu bölüm 1718 m2’lik bir alanı kapsamaktadır.

Afbeelding met atletiekwedstrijd, buitenshuis, sport, hemel Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Budapeşte Kent Mezarlığı içinde duvarla çevrili ayrı bir bölüm olan ve ortasında ay-yıldızlı ‘Galiçya Şehitleri Anıtı’ tabelası yer alan Şehitliğimizin girişinde, bir plaket yer almakta ve göndere Türk Bayrağı çekilmektedir.

Her yıl, ‘18 Mart Şehitler Günü’nde Türkler tarafından, 1 Kasım ‘Ölüler Günü’nde ise Macarlar tarafından anma törenleri düzenlenmektedir.

Mustafa oğlu Osman… Resul oğlu Mehmed… Kadri oğlu Musa… Süleyman oğlu Ali gibi isimler Galiçya Şehitliği’nden birkaçıdır. Kimi 19 yaşında şehit düşmüş, kimi 20 yaşında.
Afbeelding met graf, begraafplaats, begrafenis, gras Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

ŞEHİTLERİN MEZARLARINA ÇİÇEKLER BIRAKTIK

Gördüğünüz gibi çok bakımlı ve temiz olan şehitlikte, Koca oğlu Yusuf… Karakaş oğlu Cafer… Muhsin oğlu Halil… Ahmed oğlu İbrahim… gibi isimler de ayyıldızlı bayrağın gölgesinde uyuyorlar.
Bir mezarda yatanın ise adı belli değil…
Beyaz mermerin üzerinde isim olarak iki kelime var: “Meçhul asker.”

DİKKAT ÇEKİCİ KONULAR

Macaristan’da Türkler açısından dikkat çekecek pek çok konu vardır.
Pek çok Macar’ın kendilerini Türk olarak kabul ettiklerini, yayınlamış olduğum TV programlarında izlemişsinizdir. Atilla’dan önce başlayan Hun egemenliği ve Atilla’nın bıraktığı izler, Macaristan’a ayrı bir renk katmıştır.
Afbeelding met persoon, kleding, buitenshuis, hemel Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
ESTERGON KALESİ: Macaristan’a renk katan yapıtlardan biri de Estergon Kalesi’dir Osmanlı Devleti’nin, 1543-1595 ve 1605-1683 yılları arasında toplam 130 yıl hüküm sürdüğü, bir dönem Macar Krallığı’nın idari ve dini merkezi olan Estergon Kalesi, tüm ihtişamıyla ayakta durmaya devam ediyor. Macarlar için ilk başkent ve kutsal bir dini merkez, Türkler için ise türkülere ve marşlara konu olan önemli bir kale olan Estergon Kalesi, Başkent Budapeşte’den yaklaşık 60 kilometre uzaklıkta, Tuna Nehri kıyısında yer alıyor.

Macaristan’ı anlatan pek çok meslektaşımız olmuştur. Bu meslektaşların araştırmalarına baktığımız zaman, şaşkınlıktan dilimizi yutacak gibi oluruz..

İşte bazı örnekler:

Macaristan, 1526‐1699 arası 173 sene Osmanlı hâkimiyetinde yaşadı. Daha sonra Almanların eline geçti. 1918’de müstakil oldu. 1945’te Kızıl Ordu işgaline uğradı. Hürriyetine düşkün Macarlar 1956’da ayaklandı ise de, Macar İhtilâli kanlı bir şekilde bastırıldı. Başbakan dâhil binlerce kişi öldürüldü. Macarlar, Mohaç’ta bile bu kadar kayıp vermemişti. Ruslar, Macaristan’da ancak 35 sene kalabildi. Avrupa’da hiçbir yerde Macaristan kadar Türklere sempati ile bakılan bir yer yoktur. Osmanlı eserleri de hiçbir yerde burası kadar bakımlı değildir…

Afbeelding met Menselijk gezicht, persoon, person, portret Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist. Afbeelding met gebouw, hemel, buitenshuis, toren Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
TONY CURTİS VE RESTORE ETTİRDİĞİ HAVRA

Avrupa’nın en büyük havrası Budapeşte’dedir. Bir Macar Yahudisi olan Amerikalı aktör Tony Curtis tarafından yenilenmiştir. Budapeşte, vaktiyle Yahudilerin en çok yaşadığı şehirlerdendi. Soykırıma dair havrada müze ve Tuna kenarında âbide vardır.

Macar millî yemeği gulaş (kul‐aşı) da yeniçerilerden yadigârdır.
Avrupa’da hiçbir yerde Macaristan kadar Türklere sempati ile bakılan bir yer yoktur

Budin Kalesi’ndeki Ulucâmi’nin yerinde şimdi Mathias Katedrali var. Budin Paşası’nın konağının yerinde kraliyet sarayı yükseliyor. Şimdi müze ve sanat galerisi. Budin’i Almanlara karşı müdafaa ederken şehid düşen son Osmanlı vâlisi Abdurrahman Abdi Paşa’nın kabrini Macarlar yaptırmış; başına da Türkçe bir kitâbe koyarak “Kahraman düşmandı. Rahat uyusun” yazmıştır. Kaledeki reisicumhur sarayı ise gayet mütevazı.

Osmanlı Dönemi

Kanuni Sultan Süleyman tarafından ilk olarak 1526’da fethedilen Budin ve Peşte, bir buçuk asırlık bir Türk hakimiyetinden sonra 1686’da elden çıkmıştı. Türk idaresi sırasında, Karadeniz üzerinden Tuna yoluyla İstanbul’dan nispeten kolay ulaşılan bir beylerbeyilik merkezi olduğundan kolayca Türkleşmişti. Ticaret yollarının birleştiği bir yerde bulunan Budin ve Peşte, bir taraftan zengin bir ticaret şehri görünümü alırken, burada kurulan çeşitli vakıflar bu Orta Avrupa şehrine bir Osmanlı yerleşim merkezi manzarası vermişti. 1662

yılında burayı ziyaret eden Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde Budin ve Peşte’nin etraflı bir tasviri bulunmaktadır.

Hallart’ın 1686’da Budin’i gösteren bir gravürü (József Molnár, Macaristan’daki Türk Anıtları, Ankara 1973, lv. 1) Afbeelding met schets, tekening, huis, gebouw Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
Hallart’ın 1686’da Budin’i gösteren bir gravürü.  Macaristan’daki Türk Anıtlar ve cami.

Evliya Çelebi, Buda’da 25 cami, 47 mescit, 12 medrese, 16 mektep, 2 hamam, 8 kaplıca, 9 han, 1 saat kulesi ve 1 bedesten bulunduğunu bildirmektedir. Bunların çoğu bugün ayakta değildir.Sokullu Mustafa Paşanın yaptırdığı Mustafa Paşa Camii ve Türbesinin Mîmar Sinan’ın eseri olduğu bilinmektedir.

19. Yüzyıl

19. yüzyılda Macaristan’ın bağımsızlık mücadelesi ve modernleşmesi dönemin karakterini oluşturmuştur. 1848’de Habsburglara karşı başkentte ayaklanma başlamış ve bir yıl sonra bastırılmıştır. Budapeşte 1867 Avusturya-Macaristan Antlaşması ile doğan Avusturya- Macaristan İmparatorluğu’nun iki başkentinden birisi oldu. Bu uzlaşma Budapeşte’nin 1. Dünya Savaşı’na kadar sürecek olan ikinci büyük kalkınma dönemini başlattı. Budin ve Peşte’yi birbirine bağlayan ilk kalıcı köprü olan Zincirli Köprü de 1849’da açıldı. Peşte ülkenin idari, siyasi, ekonomik, ticari ve kültürel merkezi haline gelmeye başladı. Şehrin gelişmesine bağlı olarak Macaristan’ın kırsal kesimlerinden artan göç Macarların şehirde çoğunluğa sahip olan etnik grup olmasını sağladı. 1851’de Macarlar Budapeşte nüfusunun %35.6’sını oluştururken bu oran 1910 itibariyle %85.9’a çıkmıştır. Buna bağlı olarak Budapeşte’de en çok kullanılan dil artık Almanca değil Macarca oldu. Diğer yandan 1900’de şehrin nüfusunun %23.6’sı Yahudiydi. Budapeşte’deki büyük Yahudi topluluğundan dolayı 20. yüzyılın başında Budapeşte sıkça “Yahudilerin Mekkesi” ya da “Yudapeşte” şeklinde anılır olmuştu.

20. Yüzyıl

1. Dünya Savaşı’nın sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yıkıldı ve Macaristan Cumhuriyeti ilan edildi. 1920’de imzalanan Triyanon Antlaşması ise ülkenin bölünmesine ve Macaristan’ın nüfusunun ve topraklarının üçte ikisini kaybetmesine yol açmıştır. 1949 yılında, Macaristan Komünist Halk Cumhuriyeti ilan edildi. Yeni komunist devlet Budin Kalesi’ni eski rejimin sembolü olarak görmüş ve 1950’lerde kale ciddi şekilde tahrip edilmiştir. 23 Ekim 1956’da Budapeşte’de demokratik değişiklikler talep eden barışçıl gösteriler başladı. Göstericiler Budapeşte radyo istasyonuna giderek taleplerinin yayınlanmasını istediler. Yönetimse göstericilerin vurulması emrini verdi. Macar askerlerse silahlarını göstericilere vererek binanın ele geçirilmesini sağladılar. Böylece Macar Devrimi başlamış oldu. Göstericiler Imre Nagy’nin başbakan olmasını talep ettiler ve aynı günün akşamında Macaristan İşçi Partisi Merkez Komitesi bu talebi kabul etti.  Kalkışmanın en önemli karakteristiği ise Sovyet karşıtı olmasıdır. Nagy başbakan olduktan sonra Varşova Paktı’ndan ayrılacaklarını ve tarafsız olacaklarını ilan ettikten sonra Sovyet tankları isyanı bastırmak için Budapeşte’ye girdi. Çatışmalar 3000’den fazla ölü bırakarak, Kasım ayının başına kadar devam etti. 2006’da devrimin 50. yılına istinaden Şehir Parkı’na yapılan anıt açıldı.

Afbeelding met gebouw, hemel, buitenshuis, fontein Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Macaristan’ın ilk anayasasını Kütahya’dayken kaleme alan Kossuth Lajos, Macar Halk Kurtuluş Kahramanı Rakoczy Frençh, Macar Milli Kahramanı Tökeli İmre ve Araştırmacı Müzisyen Bela Bardok hakkında ülkemizde müzeler kurulmuş ve onların aziz hatıraları Anadolu’nun değerleri olarak milletimiz tarafından saygıyla korunmaktadır.

Cem Sultan’ın hazin hikayesi

Fransa’da 5 yıl barındığı şatoyu bulduk.

Afbeelding met tulband, Menselijk gezicht, kleding, verven Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
Fatih Sultan Mehmet                     Bayezid                             Cem Sultan

Fransa’da Osmanlı-Türk izlerini takip ederken güneye doğru gittik. Cem Sultan’ın buralarda bir yerde, gözetim altında yaşadığını biliyorduk. İşte o yeri aramaya başladık. Sonunda kendimizi Bourganeuf kasabasında bulduk. Cem Sultan’ın tam 5 yıl gözetim altında yaşadığı Zizim Şatosu’nu bulduk.

Fatih Sultan Mehmet’in oğullarından Beyazid, kardeşi Cem Sultan’ı en büyük tehdit olarak algılamıştı. Bu nedenle de Cem Sultan hep sürgünde yaşadı. Cem Sultan, önce Rodos’ta yarı esir ve yarı şaşaalı bir yaşam sürdürdü. Zira Rodos Şövalyeleri Cem Sultan’ın tutulması ve bakımı için Beyazıt’tan çok büyük meblağlar alıyorlardı. Ama Cem Sultan, annesinin kardeşi olan, yani dayısı olan Macaristan Kralı’nın yanına gitmek istiyordu. Orada hazırlanıp kardeşinin üzerine hücum etmeyi planlıyordu. Bayezid ise, Cem Sultan’ın Rodos’ta kalmasını istiyordu. Zira bir gün Rodos’u işgal edip Cem Sultan’ı da ele geçirmeyi planlıyordu.

Rodoslular, bu varsayımdan çok korkmuşlar ve Cem Sultan’ı Roma’daki Papa’ya, Papa da daha sonra Fransız Kralı’na satmışlardı. Şimdi para kazanma sırası Fransızlardaydı. Cem Sultan pek çok yerde barındırıldı. Ama en çok barındırıldığı yer, Bourganeuf’teki şato oldu. Fransa Kralı, Cem Sultan için muhteşem bir şato inşa ettirmişti. Bu şatoya da Zizim adı verilmişti.

Afbeelding met gebouw, hemel, buitenshuis, kasteel Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.CEM SULTAN’IN TUTUKLU KALDIĞI ZİZİM ŞATOSU : Fatih Sultan Mehmet’in oğulları Bayezid ile Cem Sultan arasındaki husumet sonunda Cem Sultan Zizim adlı bu şatoda tam 5 yıl tutuklu kaldı. İlhan Karaçay Zizim Şatosu’nu buldu ve hüzün verici hikayeyi bilenlerden dinledi.

İşte biz o şatoyu bulduk. Cem Sultan’ın hazin hikayesini ve öldürülüşünü araştırmacılar kanalıyla dile getirdik. Tam 30 yıldır Zizim Şatosu’nun karşısında ikamet eden Kadir Akar, işçilik yaptığı Borganeuf kasabasında yıllarca arşivleri karıştırmış. Kadir Akar, Zizim Şatosu’nun gölgesinde bize tarihi şöyle açıkladı:

Cem Sultan (1459 – 1495), Fatih Sultan Mehmet’in en küçük oğludur, 23 Ocak 1459 tarihinde Edirne Sarayı’nda dünyaya geldi. Doğum haberi Fatih’e, Yunanistan seferine giderken ulaştı. Cem, dört yaşına geldiğinde çeşitli hocalardan dersler almaya başladı. Bu eğitim on yaşına kadar sarayda devam etti. Rumca dâhil pek çok dili mükemmel öğrendi. Önce Kastamonu Sancakbeyliği’ne daha sonra da Konya Valiliği’ne tayin edildi. Dönemin ilim ve kültür merkezi olan Konya’da üç yıl kaldı.

3 Mayıs 1481’de Fatih Sultan Mehmet’in ölümü üzerine, Amasya’da bulunan Şehzade Bayezid ve Konya’da bulunan 22 yaşındaki Cem Sultan’a haberciler gönderildi. Veziriazam Nişancı Karamanî Mehmet Paşa, Sultan’ın vefatını bir süreliğine gizlemeye çalışmışsa da bunu başaramamıştı. Duruma kızan Yeniçeriler ayaklanıp sadrazam Karamanlı Mehmed Paşa’yı öldürdüler ve Şehzade Bayezid’in, İstanbul’da bulunan oğlu Korkut’u saltanat naibi ilan ederek onu tahta çıkardılar.Ancak Cem Sultan’a gönderilen haberci, yolda Şehzade Bayezid’in kayınbabası ve Anadolu Beylerbeyi olan Sinan Paşa tarafından yakalandı ve öldürulmesi neticesinde Cem Sultan haberi aldığında iş işten geçmiş, en büyük destekçisi sadrazam Karamanlı Mehmed Paşa da yeniçerilerin isyanıyla öldürülmüştü.. Cem Sultan, babasının vefatını dört gün sonra öğrenebildi. Şehzade Bayezid, İstanbul’a varır varmaz devlet idaresini eline aldı.

C:\Users\ILHAN\Desktop\TEMMUZ BULTENINE GIRECEKLER\Fransa-Cem Sultan'i Kadir Akar, ilhan karacay'a anlatiyor (2).JPG
CEM SULTAN HİKAYESİNİ DİNLEYENLERİ AĞLATAN KADİR AKAR : Cem Sultan’ın Zizim Şatosu’nda 5 yıl tutuklu kalışının hazin öyküsünü en iyi bilenlerden biri olan Kadir Akar, bu şatonun hemen altında yıllardır yaşıyor. Kadir Akar yıllarca çalışmış olduğu dersini İlhan karaçay’a uzun uzun anlattı.

Bütün bunlardan sonra Cem Sultan, babasının meşhur Kanunnâme’sine koydurttuğu “Her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola karındaşlarını nizâm-ı âlem için katletmek münasiptir. Ekser ulemâ dahi bunu tecviz etmişlerdir…” hükmü gereği öldürüleceğinden emin olduğundan, Konya civarında topladığı bir miktar askerle Bursa’ya doğru ilerledi. Cem Sultan 4000 kadar askeriyle birlikte 27 Mayıs 1481’de İnegöl önlerine geldi. Sultan İkinci Bayezid, Ayas Paşa idaresindeki bir orduyu Cem Sultan’ın üzerine gönderdi. 28 Mayıs’ta yapılan savaşı kazanan Cem Sultan Bursa’da padişahlığını ilan etti. Kendi adına hutbe okutarak para bastırdı ve çeşitli fermanlar yayımladı. Cem Sultan’ın bu saltanatı ancak yirmi gün sürmüştür.

Sultan II. Bayezid’e gönderdiği arabulucularla, kendisinin Anadolu’da, Sultan Bayezid’in de Rumeli’de padişah olmasını ve Osmanlı topraklarını eşit olarak paylaşmalarını, kan dökülmemesini talep eden Cem Sultan’a, Bayezid “Hükümdarlar arasında akrabalık yoktur.” şeklindeki Arap atasözüyle karşılık vermişti.

Bundan sonra taraflar daha üstün ve avantajlı duruma sahip olabilmek için gayret göstermişler. Sultan II. Bayezid, ordusuyla birlikte Cem Sultan’ın üzerine yürüdü. Yenişehir Ovası’nda 20 Haziran 1481 tarihinde yapılan savaşı kaybeden Cem Sultan, Konya’ya geldi. Ancak Gedik Ahmet Paşa komutasındaki kuvvetlerin takibi sürünce, Cem Sultan yanına ailesini de alarak ve Osmanlı topraklarını terk ederek, Adana, Halep, Kahire’ye, ve oradan da Hac mevsiminde Hicaz’a gitti

Cem Sultan, hacca giden tek ‘Osmanoğlu’dur. Başka hiçbir padişah veya şehzade hacca gitmemiştir. Orada yazdığı şiirlerinde saltanat kavgasından tamamen vazgeçtiği, hac farizasını yerine getirmenin verdiği iç huzuru, taç ve tahta için değişmek istemediğini belirtti. Hac’dan sonra tekrar Kahire’ye gelen Cem Sultan, çeşitli telkin ve tahriklerle yeniden talihini denemek istedi. 27 Mayıs 1482’de Konya’yı kuşatan Cem Sultan, Sultan İkinci Bayezid’in yaklaşması üzerine kuşatmayı kaldırarak Ankara’ya gitti. Oradan da tekrar Mısır’a gidecekti, ancak yollar tutulmuştu. 2. Bayezid bu defa Cem Sultan’a bütün masraflarının karşılanması şartıyla Kudüs’te ikamet etmesini teklif etti; ancak bu teklif reddedildi. Başta Karamanoğlu Kasım Bey olmak üzere etrafındaki bazı kimseler saltanat mücadelesine Rumeli’de devam etmesi tavsiyesinde bulundular. Rumeli’ye geçmek için de Rodos şövalyelerinin gemileri kullanılacaktı.Cem Sultan, ağabeyi Sultan II. Bayezid’den bir mektup aldı. Bu mektupta, padişahlıktan vazgeçtiği takdirde kendisine bir milyon akçe ödeneceği belirtiliyordu.

Bu sırada Rodos şövalyelerinden Pierre d’Aubusson onu Rodos’a davet etti. Rodos’a gelindiğinde (30 Temmuz 1482) Saint Jean şövalyelerinin reisi d’Aubusson ile varılan anlaşmaya göre, şövalyeler Cem Sultan’a yardım edecekler, karşılığında Rodos’tan alınan adalar geri verilecek, daimî bir sulh olacak ve masraflarına karşılık 150 bin altın alacaklardı. d’Aubusson bu anlaşmayı yaparken Avrupa kralları ve Papa’ya da mektuplar göndererek Cem’in Rodos’da olduğunu, durumdan istifade ile bir haçlı ordusu meydana getirilmesini ve Türklerin Avrupa’dan çıkarılmasını teklif etmekteydi. Bu kıymetli rehinenin muhafaza edilmesi için de Fransa’nın uygun olduğunu müzakere etmekteydiler. Sultan Bayezid ise şövalyelere her yıl 45 bin düka altını vermek üzere bir anlaşma yaptı. Cem Sultan’ın Fransa’ya gönderilme kararı alınmasına rağmen hâlâ o, Rumeli’ye geçme plânları yapmaktaydı. Rodos’tan Sicilya’ya oradan Nis Limanı’na gelindi ve bir süre kalındı. Cem Sultan’ın Fransa’dan başka bir ülkenin eline geçmesini, Osmanlı Devleti açısından sakıncalı gören Sultan II. Bayezid, Fransa’ya bir elçi gönderek Cem Sultan’ın Fransa’da tutulmasını istedi.

Dük ile dostluğu şövalyeleri rahatsız ettiğinden, önce Lyon daha sonra da Pouêt adlı kaleye getirildi. Burada Sultan Bayezid’in elçisi Cem Sultan’la görüşmek istedi ise de, bu mümkün olmadı. Yeniden yapılan bir anlaşma ile Cem Sultan’ın Papaya [[VIII. Innocentius] teslim edilmesine karar verilince, şehzade yeniden yollara düştü. Böylelikle Cem Sultan’ın Fransa macerası 6,5 yıl sürmüş oldu.

Marsilya yolu ile Tolon’a oradan da 14 Mart 1489 günü Roma’ya gelerek Papa ile görüştü. Cem Sultan’ı kullanmak isteyenlerden birisi de Papa VIII. Innocentius idi. Papa, Cem Sultan’ı bahane ederek Osmanlılar’a karşı bir haçlı seferi düzenlenmesini istiyordu. Ancak bunda başarılı olamayınca, Cem Sultan’a Hıristiyan olma teklifinde bulundu. Ancak Cem Sultan bunu kesinlikle reddetti.Cem Sultan’ın tek arzusu Mısır’da bıraktığı annesi ve çocuklarına kavuşmaktı. Ancak Papa’nın başka plânları vardı. Çeşitli tekliflerde bulundular. Cem Sultan bunları “Din-i mübin-i İslâma ihanet edemeyeceği ve dinini cihan saltanatına değişmeyeceği” cevabıyla geri çevirdi.

Roma’da 5 yıl 11 aydan fazla kalındı. Başta Macaristan Kralı olmak üzere Memlûklu Sultanı ve diğerlerinin Cem Sultan’la ilgili talepleri Papa’yı çok zor durumda bıraktı. Bu sırada hem Cem Sultan’a hem de Papa’ya suikast teşebbüsleri olmaktaydı.

Fransa Kralı 8. Charles’in ısrarlı talepleri üzerine, Cem’in ona teslim edilmesi şartıyla Napoli’ye doğru yola çıkıldı. Ancak yolda fenalaştı. Muhtemelen teslimden önce Papa tarafından zehirlenmişti. Uygulanan bütün tedavi yöntemleri netice vermeyince şehzade, “Ailesinin Mısır’dan İstanbul’a getirilip gözetilmesi, kendisine hizmet edenlerin memnun edilmesi ve ölüsünün mutlaka Osmanlı ülkesine getirilmesi” şeklindeki vasiyetini yazdırdı. Sultan Cem`in Roma halkının fakirlerine para vermesi henüz insan sevgisinin tam oturmadığı Avrupa`da, Cem Sultan’ın bu hareketi taraftar toplama olarak karşılandı.

Sant’Angelo Şatosu (Castel Sant’Angelo)

C:\Users\ILHAN\Desktop\TEMMUZ BULTENINE GIRECEKLER\Cem Sultan bu kalde kaldi.jpg

Avrupa Hıristiyanlığının elinde siyasal bir koz olarak kullanılmak istenen Cem Sultan’ın, yaşadığı esir hayatının son dönemlerinde bir süre, Tiber nehrinin kıyısındaki Castel Sant’Angelo’da konakladığı bilinmektedir.

Cem Sultan Roma’ya getirildikten sonra bu kez Napoli’ye gönderildi. Bu kez, Cem Sultan’ın Napoli’de kaldığı yeri bulduk.

C:\Users\ILHAN\Desktop\TEMMUZ BULTENINE GIRECEKLER\Cem Sultan'ın öldürüldüğü sarayın önü..JPG

Cem Sultan burada, etkisini geç gösteren bir madde ile zehirlenmişti. Zehirli maddeyi aldıktan 3 gün sonra burada atına binerken düşen Cem Sultan hayata veda etmişti.
Böylece de Cem Sultan’ın çok hazin yaşam öyküsü burada sona ermişti.

Cem Sultan ve kardeşi Mustafa’nın Bursa’daki Türbeleri

Cem Sultan vakası Osmanlı tarihinde Yıldırım Bayezid’in Timur’un elinde esir düşüp, demir kafese hapsedilmesinden sonra ikinci büyük hadisedir. Rumeli’den tekrar Osmanlı topraklarına gelmek isteyen Cem Sultan, 14 yıl esir hayatı yaşadı. En son Papa’nın elinden Fransız Kralı tarafından kurtarılmış, ancak büyük bir ihtimalle zehirlendiği için bir hafta içinde yolda vefat etmiştir.

Cem Sultan’ın bakım masrafları için Papa, Sultan İkinci Bayezid’den yılda 40.000 altından fazla para kopartmayı başarmış, Cem Sultan’ı serbest bırakma tehditleriyle de Osmanlı fetihlerini durdurmuştu. Bu olay ileride Şehzade katli için de önemli bir mesnet teşkil etmiştir.

Cem Sultan'ın turbesi

Cem Sultan, 25 Şubat 1495’de vefat etti. Ağabeyi Sultan II. Bayezid bu olaya çok üzüldü ve ölüm haberi duyulunca bütün Osmanlı ülkesinde gıyâbi cenaze namazları kılındı, üç gün matem tutuldu. Öldüğünde 36 yaşında olan şehzadenin ölüsünden de istifade etmek isteyen Avrupalılar cenazesini teslim etmeyip bundan da paralar kazanmanın yolunu buldular. 2. Bayezid’in şiddetli tehdidiyle Napoli Kralı nihayet cenazeyi vermeyi kabul etti. Ölümünün üzerinden dört yıl geçmişti. Şehzade Cem’in naaşı Bursa’da büyükbabası Sultan Murad’ın yaptırdığı caminin bahçesine kardeşi Mustafa’nın yanına gömülmüştür. Böylelikle Cem Sultan’ın Mısır’dan başlayan macerası 14 yıl sürmüş ve hüzünlü bir şekilde neticelenmiştir.

Vefatından 4 yıl sonra 1499 yılının Ocak ayında Cem Sultan’ın cenazesi Osmanlı topraklarına getirilerek Bursa’da kardeşi Şehzade Mustafa’nın yanına gömüldü.

Atilla’nın Fransa’daki Otağını ve Macaristan’daki Kurultay Şenliği’ni izlemek için alttaki fotoğrafa tıklayınız.

Macaristan’daki Şehitlik ve Gül Baba’yı izlemek için aşağıdaki fotoğrafa tıklayınız.

BABASINDAN ALDIĞI HUKUK MİRASI İLE TÜRKİYE VE HOLLANDA’DAKİ SORUNLARI ÇÖZÜMLÜYOR.

BABASINDAN ALDIĞI HUKUK MİRASI İLE TÜRKİYE VE HOLLANDA’DAKİ SORUNLARI ÇÖZÜMLÜYOR.

Baba Henk Sepers, pansiyon işleten ve Türkler arasında ‘Mama’ olarak anılan bir annenin oğlu olarak, Türkler ile kaynaş bir çocukluk geçirmişti.

Esmeralda Sepers, Mert Himmetoğlu ile birlikte, Hollanda ile Türkiye arasında mekik dokuyor.

Hollanda ve Türkiye’deki ofislerinde hizmet veren Esmeralda ve Mert, yurttaşlarımızın sık sık yaşadığı sorunlar hakkındaki sorularımı cevapladılar.

(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie van het nieuws is onderaan)

Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, person, persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
Röportaj: İlhan KARAÇAY

Hollanda’daki Türk toplumunun yakından tanıdığı merhum avukat Henk Sepers’in bıraktığı hukuk mirası, bugün kızı Esmeralda Sepers ve meslektaşı Mert Himmetoğlu tarafından aynı titizlikle sürdürülüyor.

Afbeelding met persoon, kleding, person, pak Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
Henk Sepers, o yıllarda İstanbul’a gidişi sırasında, aile ve dostlarıyla

Henk Sepers, sadece hukuki alandaki bilgisiyle değil, Türk toplumuna gösterdiği yakınlık ve güven duygusu ile de hatırlanıyor. Onun hayat arkadaşı, Darja, Esmeralda’nın annesi de yıllarca bu mücadelenin sessiz ama güçlü destekçisi olmuştu.

Afbeelding met Menselijk gezicht, persoon, kleding, glimlach Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.Böylece, ailece üstlenilen bu hukuk misyonu bugün bir emanet gibi Esmeralda’nın ellerinde sürdürülüyor.

Afbeelding met Menselijk gezicht, persoon, glimlach, zonnebril Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Hem Hollanda’da hem de Türkiye’de ofisleri bulunan ikili; miras, boşanma, vergilendirme, kısa dönem turistik kiralama ve şirket kurma gibi iki ülkeyi bağlayan kritik başlıklarda sorularımızı yanıtladı.

HENK’İN ANNESİ TÜRKLERİN ‘MAMA’SI

Afbeelding met kleding, Menselijk gezicht, hemel, persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
Türkler’in ‘Mama’ olarak çağıdıkları Sepers’in annesi ve pansiyonları…

Bu röportaj vesilesiyle, Hollanda’daki Türk toplumunun gönlünde özel bir yere sahip olan merhum Henk Sepers’i rahmetle anıyorum. Onun yıllarca süren özverili hizmetleri ve Türk toplumuna verdiği güven, bugün kızı Esmeralda’nın ve meslektaşı Mert Himmetoğlu’nun çalışmalarıyla yaşatılmaktadır. Aynı zamanda Henk Sepers’in eşi ve Esmeralda’nın annesi de bu yolculuğun en güçlü destekçilerinden biriydi. Bu köprü görevi bir nesil daha geriye uzanmaktadır; zira Henk küçük yaşlardayken annesi Nieuwenhoorn (Hellevoetsluis) ve Brielle’de pansiyon işletirken, Türkler onu ‘Mama’ları olarak bilirdi.
Bu ailevi miras, hem Türkiye’de hem Hollanda’da insanlara yol göstermeye devam ediyor.

Şimdi gelelim Esmeralda ve Mert ile söyleşimimize:

BİR HOLLANDA VATANDAŞI OLARAK TÜRK EŞTEN BOŞANMA

Boşanma Davası: Türleri ve Sebepleri - Kandemir Hukuk

Soru: Her iki eş de Hollanda ve Türkiye dışında yaşıyorsa boşanma davası nerede açılır?
Cevap: İkamet edilen ülkede. O ülkenin hukukuna göre boşanılır. Daha sonra Türkiye’de tanınması ayrı bir süreçtir ve milletlerarası özel hukuk kapsamına girer.

Soru: Yurt dışında alınan boşanma kararı Türkiye’de otomatik olarak tanınır mı?
Cevap: Hayır. Herhangi bir işlem yapılmadığı takdirde kişi Türkiye’de resmî olarak evli kalmaya devam eder. Hollanda’da ikamet edenler, boşanma kararını eski eşin onay vermesi hâlinde Türk konsolosluğu aracılığıyla kaydettirebilirler. Ancak diğer bölgelerde (örneğin Orta Doğu’da) çoğunlukla Türkiye’de ayrıca dava açmak gerekmektedir; bu dava bir tanıma/tenfiz davası veya yeni bir boşanma davası olabilir.

Soru: Mal rejimi ve mal paylaşımı nasıl olur?
Cevap: 2002’den sonra evlenmişseniz, Türk hukukuna göre edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir: evlilik süresince edinilen mallar paylaşılır. Miraslar bu paylaşımın dışında kalır; kişiye sıkı sıkıya bağlıdır (“verknocht”). Tapu senedi, banka dökümleri ve sözleşmeler gibi belgeler, hukukî durumunuzu güçlendirir.

Soru: Çocukların velayeti nasıl belirlenir?
Cevap: Çoğu zaman, özellikle fiilî bakım esasen annedeyse, velayet anneye verilir. Ancak her dava bireysel olarak değerlendirilir; babaya verilmesi de mümkündür.

Soru: Expats için pratik tavsiyeleriniz neler?
Cevap: Her iki hukuk sistemi için zamanında danışmanlık almak, güçlü bir dosya oluşturmak (delillerle), Türkiye’de tanıma için strateji belirlemek (konsolosluk veya mahkeme üzerinden). Böylece kayıtlarda “çifte evlilik” sorunu yaşamazsınız.

TÜRKİYE’DE KISA SÜRELİ KİRALAMA

Afbeelding met tekst, gebouw, hemel, schermopname Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Soru: 100 günden kısa kiralamalarda izin zorunlu mu?
Cevap: Evet. 1 Kasım 2023’ten itibaren 100 günden kısa süreli kiralamalar için turistik kiralama lisansı zorunludur. İzin olmadan yüksek para cezaları uygulanır.

Soru: İzin olmadan yapılan kiralamalarda hangi cezalar uygulanır?
Cevap: İlk ihlalde 100.000 TL ceza ve 15 günlük süre tanınır. Devam edilirse 500.000 TL ceza ve yeniden 15 gün süre verilir. İhlal sürerse 1.000.000 TL ceza uygulanır. İzin olmadan aracılık yapanlara da ceza kesilir. Birden fazla 100 günü aşan sözleşme yapılması da ihlal sayılır ve 1.000.000 TL ceza doğurabilir.

Soru: İzin başvurusu nasıl yapılır, bu süreçte kiralama yapılabilir mi?
Cevap: Başvuru, Kültür ve Turizm Bakanlığı veya valilik üzerinden yapılır. En fazla üç ay süren inceleme süresince kiralama yapılamaz. İzin verildikten sonra binanın girişine tabela asılır. Harçlar Bakanlıkça belirlenir. Ek bir şart olarak, aktif bir Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarasına sahip olmanız gerekmektedir. Yalnızca yabancı uyruklu olan yatırımcılar bu nedenle yatırımdan caydırılmaktadır.

Soru: Apartman dairesi için ek bir şart var mı?
Cevap: Evet. İzin verilmeden önce binadaki tüm daire sahiplerinin oybirliğiyle yazılı onayı gerekir. Bu yazılı onayın ayrıca noter huzurunda verilmiş olması gerekir; bu da uygulamada yasal olarak kiralama yapmayı neredeyse imkânsız hâle getirmektedir. Gerçekten üzücü.

TÜRKİYE’DE MİRAS VE VASİYET

Afbeelding met tekst, kaart, grafische vormgeving, Kleurrijkheid Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Soru: Türk hukukunda hangi vasiyet türleri vardır?
Cevap: Üç tür vasiyet vardır: Noter huzurunda (iki tanıkla, en sağlam olan), el yazılı (tamamen elde yazılmış, tarih atılmış ve imzalanmış), sözlü (yalnızca acil durumda, sonradan yazılı hale getirilir).

Soru: Geçerlilik koşulları ve süre nasıldır?
Cevap: Vasiyeti yapan kişi en az 15 yaşında olmalı ve ayırt etme gücüne sahip olmalıdır. Şekil şartlarına uyulmalıdır. Vasiyet, iptal edilmediği sürece sınırsız geçerlidir. Sözlü vasiyet, bir yıl içinde yerine getirilmezse geçersiz olur.

Soru: Hayır kurumuna mal bırakılabilir mi, saklı pay nasıl işler?
Cevap: Evet, serbestçe tasarruf edilebilen kısım üzerinden bırakılabilir. Ancak çocukların, anne-babanın ve eşin saklı payı kanunla korunur; bu pay üzerinde serbestçe tasarruf edilemez. Yasal pay, Türkiye’de yapılacak ek bir vasiyetname ile yarıya indirilebilir. Türkiye’deki malvarlığı için bu tür ek vasiyetnamelerin hazırlanması konusunda sıkça danışmanlık yapıyoruz.

Soru: Türkiye’de mirasın intikali ve mirasçılık belgesi nasıl alınır?
Cevap: Mirasçılar belirlenir ve ardından bir mirasçılık belgesi (veraset ilamı) düzenlenir. Bu işlem, tüm mirasçıların hemfikir olması ve herkesin Türkiye’de ikamet etmesi hâlinde noter aracılığıyla yapılabilir; aksi durumda sulh hukuk mahkemesi yetkilidir. Mirasçılardan birinin yabancı uyruklu olması hâlinde ise yalnızca sulh hukuk mahkemesi yetkilidir.

Soru: Borçlu bir miras nasıl reddedilir?
Cevap: Ölümden haberdar olunduktan sonra üç ay içinde reddedilebilir. Türkiye’de bu daima bir dava yoluyla ve yerel avukat aracılığıyla yapılır. Hollanda’da süreç daha kolaydır.

Soru: Vasiyet iptal edilebilir mi?
Cevap: Evet. Şekil eksiklikleri veya başka nedenlerle vasiyetin (tamamen veya kısmen) iptali talep edilebilir. Bu durumda kişiye özel danışmanlık almak önemlidir.

Biliyor muydunuz…
Evlilik sırasında alınan bir miras, Türk hukukuna göre ortaklığa dahil edilmez. Ancak Hollanda hukukunda bu durum farklı olabilir. Türkiye’de bulunan taşınmaz mallar üzerinde Türk hukuku uygulanır.

TÜRKİYE’DE ŞİRKET KURMA

Afbeelding met tekst, krant, brief, persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Soru: Hangi şirket türleri yaygındır?
Cevap: En çok Limited Şirket (Hollanda’daki B.V.’ye benzer), bazen Anonim Şirket veya şahıs işletmesi tercih edilir. Seçim, faaliyet alanına, ortaklara, sermayeye ve yönetim yapısına bağlıdır.

Soru: Türk ortak zorunlu mudur?
Cevap: Hayır, zorunlu değildir. Ancak ortak girişimler (joint venture) faydalı olabilir. Bunun için önceden net ve Türk hukukuna uygun yazılı anlaşmalar yapılmalıdır.

Soru: Yer seçimi ve serbest bölgeler konusunda ne söylenebilir?
Cevap: Faaliyet alanına göre değişir. Serbest bölgeler bazen özel avantajlar sunar. Biz sektör bazında seçenekleri ve artı–eksilerini gösteriyoruz.

Soru: Fikri mülkiyet ve taklit riskleri nasıl önlenir?
Cevap: Marka ve modellerinizi uluslararası standartlara göre tescil ettirerek kopyalanmasını önleyebilirsiniz. Ağımızdan sağlanacak uzmanlık gerektiren fikri mülkiyet (FM/IE) danışmanlığından yararlanmanız tavsiye edilir.

Soru: Devlet desteği ve teşvikler var mı?
Cevap: Evet, özellikle yenilenebilir enerji alanında KDV muafiyeti ve işveren prim desteği gibi çeşitli teşvikler vardır. Güncel destekler için projelerinizi kontrol ettirmeniz önerilir. Projeleriniz , Türk hükümeti tarafından sağlanan güncel teşvikler açısından incelenmesi tavsiye edilir. Hollanda’dan ise, yabancı pazarlardaki fırsatların araştırılmasına yönelik sübvansiyonlar bulunmaktadır; biz girişimcileri bu imkânlar hakkında bilgilendirmekten memnuniyet duyarız.

Soru: İş hukuku ve çalışma izinleri nasıl işler?
Cevap: İşçi haklarının korunması giderek artmaktadır. Sözleşmeleri yazılı yapmak gerekir. Yabancı çalışanlar için çalışma izni zorunludur. Yabancı ortaklı bir şirket yüksek bir başlangıç sermayesi yatırdığında, çalışma izinleri konusunda kolaylıklar sağlanmaktadır.

Soru: Türk muhasebecinin rolü nedir?
Cevap: Hollanda’dakinden çok daha büyüktür. Türkiye’de KDV beyanları muhasebeci aracılığıyla zorunlu yapılır. Devlet, muhasebeci ücretleri için taban fiyat belirlemiştir. Hatalar doğrudan işverenin hem mali hem hukuki sorumluluğuna yansır. Bu nedenle proaktif çalışan ofisleri tercih etmek çok önemlidir. Hatalar sizin için hem hukukî hem de mali açıdan olumsuz sonuçlar doğurabilir; bu nedenle proaktif çalışan büroları tercih etmeniz akıllıca olacaktır. Neyse ki birçok şehirde güvenilir bürolarla iyi tecrübelerimiz olmuştur ve bu büroları müvekkillerimize tavsiye edebiliyoruz.

HOLLANDA’DA VERGİLENDİRME VE HOLDİNG YAPILANMASI

Afbeelding met tekst, schermopname, badkamer, ontwerp Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Soru: Neden bir holding yapılanması girişimciler için stratejik açıdan önemlidir?
Cevap: Bir holding yapılanması, değerli varlıkları operasyonel risklerden ayırır. Holding, mal varlığının sahibi konumundadır, işletme şirketi ise günlük (ve riskli) faaliyetleri yürütür. Bu, risk yönetimini ve vergi verimliliğini artırır.

Soru: Hollanda’da böyle bir yapı içinde kâr dağıtımı (temettü) nasıl işler?
Cevap: Hollanda’daki holding, %5’ten fazla paya sahip olduğu ve aktif faaliyet gösteren bir iştirakten temettü aldığında, genellikle iştirak muafiyeti uygulanır ve bu seviyede vergi doğmaz. Ancak holding, kârı gerçek kişiye dağıttığında %15 oranında temettü vergisi devreye girer.

Soru: Yabancı iştirakler ve çifte vergilendirme anlaşmalarıyla durum nasıl olur?
Cevap: Hollanda’nın yüzü aşkın ülkeyle çifte vergilendirmeyi önleme anlaşması vardır. Yabancı iştirak, şartları (%5 hisse ve aktif faaliyet) sağlıyorsa, holdingin Hollanda’daki temettü geliri muaf tutulur. Ancak iştirak pasif bir yatırım portföyü ise yaklaşık %25 kurumlar vergisi gündeme gelir.

Soru: Peki hiç anlaşma olmayan durumlarda, mesela Dubai’de?
Cevap: Böyle bir durumda da, eğer iştirak %5’ten fazla paya sahipse ve gerçek faaliyet gösteriyorsa (yani pasif bir portföy değilse), Hollanda’daki iştirak muafiyeti uygulanabilir. Aksi halde Hollanda’da kurumlar vergisi doğar. Bu nedenle kişisel danışmanlık almak çok önemlidir.

Soru: Hukuki çalışmanın yanı sıra başka ne tür uzmanlık sağlıyorsunuz?
Cevap: Hukukî danışmanlık veriyoruz; ancak ağımız aracılığıyla müvekkillerimize uluslararası vergi meseleleri ve yapılanma konularında da destek sağlıyoruz. Danışmanlığı koordine ediyor, raporluyor ve gerektiğinde uzmanları devreye sokuyoruz.

Tüketicilere yönelik ürünlerde doğru etiketlerin hazırlanmasından, Türkiye’de gayrimenkul alımlarında danışmanlığa kadar uzanan hizmetlerimiz, yalnızca Türkiye ile sınırlı olmakla birlikte oldukça geniş bir yelpazeye sahiptir. Ayrıca Esmeralda Sepers’in, Hollanda’daki her Second Home fuarına Türkiye üzerine seminerler vermek üzere davet edilmesi, önemli ölçüde tanınırlık sağlamaktadır.

Son yıllarda, gerek izinler gerek ofis alanı gerekse potansiyel pazarla ilgili tüm sorular dâhil olmak üzere, Hollanda’ya yatırım yapan Türk şirketlerinde kayda değer bir artış görmekteyiz. Sepers c.s.’nin Dutch Business Association Turkey yönetimindeki aktif rolü sayesinde, hem Türkiye’den gelen hem de Hollanda’dan yöneltilen sorular, kendi ofislerimiz aracılığıyla yerinde yanıtlanabilmektedir.

BONUS: İlhan Karacay’ın bu röportajını okuyanlar, önümüzdeki hafta sonu Den Bosch’taki Second Home Fuarı’na davetlidir. Esmeralda Sepers, 7-527 numaralı standda hazır bulunacak olup, sorularınızı yanıtlamaktan ve kişisel tanışmadan memnuniyet duyacaktır. Ücretsiz giriş biletinizi almak için buraya tıklayın: https://www.secondhome.nl/tickets/?invitationcode=ZQZYLZHSJL

                          *****************

MET HET JURIDISCH ERFGOED VAN HAAR VADER LOST ZIJ PROBLEMEN OP IN TURKIJE EN NEDERLAND

Vader Henk Sepers, zoon van pensionhoudster Wilhelmina Lokerse die onder de Turken bekend stond als ‘Mama’, groeide op in nauwe verbondenheid met de Turkse gemeenschap.

Samen met Mert Himmetoğlu pendelt Esmeralda Sepers tegenwoordig tussen Nederland en Turkije.

Vanuit hun kantoren in zowel Nederland als Turkije beantwoorden Esmeralda en Mert mijn vragen over de kwesties waar onze landgenoten vaak mee te maken krijgen.

Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, person, persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
Interview: İlhan KARAÇAY

De in de Turkse gemeenschap van Nederland goed bekende, inmiddels overleden advocaat Henk Sepers liet een juridisch erfgoed na dat vandaag de dag met dezelfde toewijding wordt voortgezet door zijn dochter Esmeralda Sepers en haar zakenpartner Mert Himmetoğlu.

Afbeelding met persoon, kleding, person, pak Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist. Henk Sepers, tijdens zijn reizen naar Istanbul in die jaren, samen met zijn familie en vrienden …

Henk Sepers wordt niet alleen herinnerd om zijn juridische kennis, maar ook om de nabijheid en het vertrouwen dat hij de Turkse gemeenschap schonk. Zijn levenspartner Darja, moeder van Esmeralda, was jarenlang de stille maar sterke steunpilaar in deze inzet.

Afbeelding met Menselijk gezicht, persoon, kleding, glimlach Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Zo is deze juridische missie, die het hele gezin droeg, nu als een erfenis in Esmeralda’s handen voortgezet.

Afbeelding met Menselijk gezicht, persoon, glimlach, zonnebril Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Met kantoren in zowel Nederland als Turkije beantwoorden Esmeralda en Mert onze vragen over cruciale onderwerpen die beide landen verbinden, zoals erfrecht, echtscheiding, fiscaliteit, kortetermijnverhuur en het oprichten van bedrijven.

HENK’S MOEDER WAS DE ‘MAMA’ VAN DE TURKEN

Afbeelding met kleding, Menselijk gezicht, hemel, persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist. De moeder van Sepers, die door de Turken ‘Mama’ werd genoemd, en haar pensions…

Naar aanleiding van dit interview herdenk ik met respect wijlen Henk Sepers, die een speciale plaats in het hart van de Turkse gemeenschap in Nederland innam. Zijn jarenlange inzet en het vertrouwen dat hij de Turken gaf, worden vandaag levend gehouden door zijn dochter Esmeralda en haar collega Mert Himmetoğlu. Ook Henk’s echtgenote en Esmeralda’s moeder behoorde tot de sterkste steunpilaren van deze weg. Deze brugfunctie gaat nog een generatie terug, want toen Henk nog jong was en zijn moeder, Wilhelmina Lokerse, pensions runde in Nieuwenhoorn (Hellevoetsluis) en Brielle, stond zijn moeder bij de Turken bekend als hun ‘Mama’.

Dit familie-erfgoed blijft mensen zowel in Turkije als in Nederland de weg wijzen.

En nu komen we bij mijn gesprek met Esmeralda en Mert:

SCHEIDING VAN EEN TURKSE PARTNER ALS NEDERLANDSE EXPAT

Boşanma Davası: Türleri ve Sebepleri - Kandemir Hukuk

Vraag: Waar start je de echtscheidingsprocedure als beide partners buiten Nederland en Turkije wonen?
Antwoord: In het woonland. Je scheidt dan volgens het recht van dat land. Later is erkenning in Turkije een apart traject en valt het onder internationaal privaatrecht.

Vraag: Wordt een buitenlandse echtscheiding automatisch in Turkije erkend?
Antwoord: Nee. Zonder verdere actie blijf je in Turkije formeel getrouwd. In Nederland wonenden kunnen via het Turkse consulaat de scheiding laten inschrijven als de ex-partner zijn of haar medewerker wil verlenen.. In andere regio’s, bijvoorbeeld in het Midden-Oosten, is vaak sowieso een procedure in Turkije zelf nodig, zoals een erkenning of een nieuwe rechtszaak.

Vraag: Hoe zit het met gemeenschap van goederen en de verdeling van vermogen?
Antwoord: Bent u na 2002 getrouwd, dan geldt naar Turks recht gemeenschap van goederen: het tijdens het huwelijk opgebouwde vermogen wordt gedeeld. Erfenissen vallen daarbuiten; deze zijn persoonlijk gebonden “verknocht”. Bewijs bestaande uit documenten, zoals eigendomsbewijzen (tapu senedi), bankafschriften en contracten, versterken uw positie.

Vraag: En hoe zit het met gezag over de kinderen?
Antwoord: Vaak wordt het gezag aan de moeder toegewezen, zeker als de feitelijke zorg voornamelijk bij haar lag. Echter: elke zaak wordt individueel beoordeeld en ook toewijzing aan de vader komt voor.

Vraag: Wat raden jullie expats praktisch aan?
Antwoord: Tijdig advies inwinnen over beide rechtsstelsels, dossieropbouw met de juiste bewijzen, en een strategie opstellen voor erkenning in Turkije (via consulaat of rechtbank). Zo voorkom je dat je in de registers “dubbel getrouwd” blijft.

KORTE TERMIJN VERHUUR IN TURKIJE

Afbeelding met tekst, gebouw, hemel, schermopname Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Vraag: Is een vergunning verplicht bij verhuur korter dan 100 dagen?
Antwoord: Ja. Sinds 1 november 2023 is voor verhuur korter dan 100 dagen een toeristische verhuurlicentie verplicht. Zonder vergunning volgen hoge boetes.

Vraag: Welke boetes gelden er zonder vergunning?
Antwoord: Eerst een boete van 100.000 TL met een hersteltermijn van 15 dagen. Bij voortzetting volgt een boete van 500.000 TL met opnieuw 15 dagen herstel. Bij aanhoudende overtreding wordt een boete van 1.000.000 TL opgelegd. Ook bemiddelaars zonder vergunning riskeren boetes. Meerdere contracten van telkens meer dan 100 dagen worden eveneens als overtreding gezien en kunnen leiden tot 1.000.000 TL boete.

Vraag: Hoe vraag je de vergunning aan, en mag je intussen verhuren?
Antwoord: De aanvraag loopt via het Ministerie van Cultuur en Toerisme of de valilik (provinciebestuur). Tijdens de maximaal drie maanden durende beoordeling mag er niet verhuurd worden. Na toekenning komt er een gevelbord bij de entree. De leges worden door het ministerie vastgesteld. Bijkomende eis is dat je beschikt over een actief Turkse ID nummer. Investeerders die uitsluitend een buitenlandse nationaliteit hebben, worden hierdoor ontmoedigd om te investeren.

Vraag: Geldt er een extra eis bij een appartement in een complex?
Antwoord: Ja. Unanieme schriftelijke toestemming van alle appartementseigenaars in het gebouw is vereist voordat de vergunning kan worden verleend. Die schriftelijke toestemming moet ook nog eens bij de notaris zijn gedaan, zodat het in de praktijk vrijwel onmogelijk is om legaal te verhuren. Erg jammer.

ERFRECHT & TESTAMENT IN TURKIJE

Afbeelding met tekst, kaart, grafische vormgeving, Kleurrijkheid Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Vraag: Welke vormen van testament kent het Turkse recht?
Antwoord: Er zijn drie vormen: notarieel (met twee getuigen, het meest waterdicht), eigenhandig (volledig met de hand geschreven, gedateerd en ondertekend), en mondeling (alleen in noodgeval, later schriftelijk vastleggen).

Vraag: Wat zijn de voorwaarden voor geldigheid en de duur?
Antwoord: De testateur moet minimaal 15 jaar oud zijn en wils- en handelingsbekwaam. De strikte vormvereisten moeten worden nageleefd. Een testament geldt onbeperkt, tenzij het wordt herroepen of vervangen. Het mondelinge testament vervalt als het niet binnen één jaar wordt uitgevoerd.

Vraag: Kun je nalaten aan een goed doel, en hoe zit het met de legitieme portie?
Antwoord: Ja, dat kan binnen de vrije nalatenschap. De wet beschermt de legitieme porties van onder andere kinderen, ouders en de echtgenoot; daarover kun je niet vrij beschikken. Het wettelijke deel, kan door een aanvullend testament in Turkije worden gehalveerd. Wij begeleiden vaak bij het opstellen van een dergelijk aanvullend testament voor het vermogen in Turkije.

Vraag: Hoe verloopt de afwikkeling en de verklaring van erfrecht in Turkije?
Antwoord: De erfgeanamen worden vastgesteld en volgt een verklaring van erfrecht. Dit kan via de notaris (als alle erfgenamen het eens zijn en iedereen in Turkije woont) of via de kantonrechter . Wanneer een erfgenaam een buitenlandse nationaliteit heeft, is alleen de kantonrechter bevoegd.

Vraag: Hoe kan een erfenis worden verworpen bij schulden?
Antwoord: Binnen drie maanden na kennis van overlijden kan een erfenis worden verworpen. In Turkije moet dat altijd via een gerechtelijke procedure met een lokale advocaat. In Nederland is dit eenvoudiger.

Vraag: Kan een testament worden aangevochten?
Antwoord: Ja. Bij vormfouten of andere gronden kan (gedeeltelijke) nietigheid worden gevorderd. Maatwerkadvies is dan aan te raden.

Wist u dat…
Een erfenis die u tijdens het huwelijk ontvangt, valt naar Turks recht niet in de gemeenschap. Naar Nederlands recht kan dat wel het geval zijn. Op onroerend goed gelegen in Turkije is Turks recht van toepassing.

EEN BEDRIJF STARTEN IN TURKIJE

Afbeelding met tekst, krant, brief, persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Vraag: Welke rechtsvormen zijn gebruikelijk?
Antwoord: Meestal een Limited Şirketi (vergelijkbaar met de Nederlandse B.V.), soms een Anonim Şirketi of eenmanszaak. De keuze hangt af van de activiteit, de partners, het kapitaal en de gewenste governance.

Vraag: Heb je een Turkse partner nodig?
Antwoord: Dat is niet verplicht. Een joint venture kan nuttig zijn, mits afspraken vooraf duidelijk en schriftelijk conform Turks recht worden vastgelegd.

Vraag: Hoe zit het met locatiekeuze en vrijhandelszones?
Antwoord: Dat is brancheafhankelijk. Vrijhandelszones bieden soms unieke faciliteiten. Wij wijzen per sector op de mogelijkheden en de voor- en nadelen.

Vraag: Hoe bescherm je intellectuele eigendom tegen namaak?
Antwoord: Registreer merken en modellen conform internationale normen om kopiëren te voorkomen. Specialistische IE-begeleiding uit ons netwerk is aan te raden.

Vraag: Welke overheidssteun en subsidies bestaan er?
Antwoord: Er zijn diverse regelingen, onder andere voor duurzame energie, zoals btw-vrijstelling en steun bij loonlasten. Het is raadzaam plannen te laten toetsen op actuele incentives door de Turkse overheid. Vanuit Nederland zijn er subsidies om de kansen op een buitenlandse markt te laten onderzoeken: wij brengen ondernemers graag op de hoogte over deze mogelijkheden.

Vraag: Hoe zit het met arbeidsrecht en werkvergunningen?
Antwoord: De bescherming van werknemers neemt toe. Leg afspraken vast in contracten. Voor buitenlandse werknemers is een werkvergunning verplicht. Als een bedrijf met buitenlandse aandeelhouders een hoog startkapitaal volstort, zijn er versoepelingen met betrekking tot werkvergunningen.

Vraag: Wat is de rol van de Turkse accountant?
Antwoord: Veel groter dan in Nederland. Btw-aangiften zijn verplicht via een Turkse accountant. Minimumtarieven zijn door de staat vastgelegd. Fouten kunnen civiel en fiscaal negatieve gevolgen voor u hebben, daarom is het verstandig om proactieve kantoren te kiezen. Gelukkig hebben wij in veel steden goede ervaringen opgedaan met betrouwbare kantoren die wij kunnen aanbevelen bij ons cliënten.

BELASTING & HOLDINGSTRUCTUUR IN NEDERLAND

Afbeelding met tekst, schermopname, badkamer, ontwerp Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Vraag: Waarom is een holdingstructuur strategisch zinvol voor ondernemers?
Antwoord: Een holdingstructuur scheidt waardevolle activa van de operationele risico’s. De holding fungeert als eigenaar, terwijl de werkmaatschappij de dagelijkse (en risicovolle) activiteiten uitvoert. Dit verhoogt de risicobeheersing en de fiscale efficiëntie.

Vraag: Hoe werkt winstuitkering (dividend) binnen zo’n structuur in Nederland?
Antwoord: Ontvangt de Nederlandse holding dividend van een deelneming waarvan zij meer dan 5% bezit en die een actieve onderneming drijft, dan geldt doorgaans de deelnemingsvrijstelling en is er geen belasting verschuldigd op dat niveau. Pas bij uitkering door de holding aan de natuurlijke aandeelhouder speelt de dividendbelasting van 15%.

Vraag: En hoe zit het met buitenlandse dochters en dubbele belastingverdragen?
Antwoord: Nederland heeft met meer dan honderd landen verdragen om dubbele belasting te voorkomen. Valt de buitenlandse deelneming onder de voorwaarden (meer dan 5% belang en een actieve onderneming), dan blijft het dividend bij de holding in Nederland in principe vrijgesteld. Is het daarentegen een passieve beleggingsportefeuille, dan kan er ongeveer 25% vennootschapsbelasting verschuldigd zijn.

Vraag: Wat gebeurt er als er géén verdrag is, bijvoorbeeld met Dubai?
Antwoord: Ook dan kan, mits er sprake is van meer dan 5% belang en het gaat om een onderneming met reële activiteiten (dus géén passieve portefeuille), de Nederlandse deelnemingsvrijstelling worden toegepast. Zo niet, dan is in Nederland vennootschapsbelasting verschuldigd. Persoonlijk advies is daarbij essentieel.

Vraag: Welke expertise leveren jullie extra naast het juridische werk?
Antwoord: Wij geven juridisch advies, maar via ons netwerk helpen wij cliënten ook met internationale fiscale vraagstukken en structurering. Wij coördineren advies, rapporteren en schakelen gespecialiseerde experts in wanneer dat nodig is. Van het formuleren van de correcte labels op producten voor consumenten, tot en met aankoopbegeleiding bij onroerend goed in Turkije: onze kennis is beperkt tot Turkije, maar bijzonder breed. Ook het feit dat Esmeralda Sepers elke Second Home beurs in Nederland wordt uitgenodigd voor het geven van seminars over Turkije zorgt ook voor veel naamsbekendheid.

Bovendien zien wij de laatste jaren ook een toenemende groei van Turkse bedrijven die zich in Nederland vestigen, inclusief alle vragen rondom vergunningen, kantoorruimte en potentiële afzetmarkt. De actieve rol van Sepers c.s. binnen het bestuur van de Dutch Business Association Turkey (https://www.dbaturkey.org/our-board-team/) zorgt ervoor dat zowel de vragen uit Turkije als vanuit Nederland op locatie kunnen worden beantwoord vanuit onze eigen kantoren.

BONUS: u bent van harte welkom komend weekend op de beurs Second Home. Esmeralda Sepers is aanwezig op stand 7-527 om vrijblijvend vragen te beantwoorden en een persoonlijke kennismaking. Klik hier voor uw gratis toegangsbewijs. (https://www.secondhome.nl/tickets/?invitationcode=ZQZYLZHSJL)

GENÇLERİMİZİN GELECEĞİNDEN ENDİŞE ETMEYELİM: Z KUŞAĞI GENÇLERİMİZ DAHA ATİK, CESUR…

GENÇLERİMİZİN GELECEĞİNDEN ENDİŞE ETMEYELİM: Z KUŞAĞI GENÇLERİMİZ DAHA ATİK, CESUR…

Dijital yerliler: İnternet, sosyal medya ve akıllı telefonlarla büyüdüler.
Hızlı bilgi tüketimi: Kısa videolar, görseller ve anlık içeriklere ilgi duyuyorlar.
Bireysellik ve özgürlük: Kendi kararlarını vermek ve farklılıklarını ifade etmek istiyorlar.
Duyarlı ve sorgulayıcı: Çevre, adalet, eşitlik, toplumsal cinsiyet gibi konulara duyarlılar.
Eğitim ve iş hayatı: Esnek çalışma, girişimcilik ve yaratıcılığı önemsiyorlar.
Sabırsız ama çözüm odaklı: Hızlı sonuç almak istiyorlar; uzun süreçlere tahammülleri düşük.

(Araştırmanın Hollandacası Türkçe’nin altında.
De Nederlandse vertaling van het onderzoek staat onder de Turkse tekst.)

Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, person, persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
İlhan KARAÇAY araştırdı ve yazdı:

Değerli Okurlarım,

Geçen hafta Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan ile sohbetimizde, konuyu Hollanda’daki gençlerimize, yani Z Kuşağı Türklerimize getirdi. Büyükelçimiz dedi ki:

“Birinci nesil Türkler ağır şartlarda çalıştı, ikinci nesil yolunu buldu… Ama Z Kuşağı Türkler, artık bambaşka bir kulvarda koşacak. Onlar çok daha başarılı, çok daha iddialı bir yaşam sürecekler.”

Bu sözler beni derinden etkiledi. Hemen düşündüm: Acaba bu Z Kuşağı kimdir, nasıl bir kuşaktır? Türkiye’de ve Hollanda’da ne durumda, bizim gençlerimizi nasıl etkilemektedir?

Yaptığım araştırmalar, incelediğim raporlar ve sahadaki gözlemlerimle bir sonuca ulaştım. İşte şimdi sizlere, Z Kuşağı’nın kim olduğunu, nelere önem verdiğini ve özellikle Hollanda’daki Türk gençlerimizin nasıl bir geleceğe yürüdüğünü anlatacağım.

Z KUŞAĞI KİMLERDİR?

Afbeelding met tekst, grafische vormgeving, schermopname, nacht Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Bugün hem Türkiye’de hem de Hollanda’da büyüyüp serpilen Z kuşağını—yani 1997–2012 arası doğmuş, çocukluğu akıllı telefonların, gençliği sosyal medyanın içinde geçmiş kuşağı—bir gazetecinin merakıyla, bir ağabeyin içtenliğiyle ve sahadan gelen verilerle konuşalım istiyorum. Zira onlar yalnız “yarın” değil, çoktan “bugün”ün karar vericileri, tüketicileri, çalışanları, seçmenleri, ebeveyn adayları…
Kısacası hepimizin geleceği. Z kuşağını konuşmak, ülkenin yol haritasını konuşmaktır. Bu yazı, benim sahada gördüklerimle birlikte, sizin de bana ilettiğiniz kapsamlı notların ışığında hazırlandı.

Z KUŞAĞINA KİM, NASIL, NEYE BAKIYOR?

Afbeelding met Menselijk gezicht, kleding, tekst, tekenfilm Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Z kuşağı dijital çağın yerlisi. İnterneti “kullanmayı” değil, onunla “yaşamayı” öğrendi. Bu kuşak bireyselliği ve özgürlüğü seviyor; “saçma” bulduğu kuralları sorguluyor; anlam, adalet ve esneklik arıyor. Toplumsal değerlere mesafeli görünseler de çevre, eşitlik ve kapsayıcılık söz konusu olduğunda aktifler. Tam da bu nedenle bir kesim onları “zor”, bir kesim de “yenilikçi” buluyor. Doğrusu, her ikisi de… Çünkü sorgulayan her zihin, önce zor gelir; sonra yeni bir kapı açar.

Eskilerin deyimiyle “elektriği, suyu görerek” büyümüş kuşaklar vardı ya…
İşte bu çocuklar da “Wi-Fi görerek” büyüdüler. İnternetsiz bir hayatı tahayyül bile edemiyorlar.

Ama yalnızca teknolojiye yakın olmaları değil, hayata bakışları da farklı:
*Özgürlüklerine düşkünler.
*Kuralları sorguluyorlar.
*Adalet, eşitlik, çevre duyarlılığı onlar için süslü kelimeler değil, gerçek talepler.

TÜRKİYE’DE Z KUŞAĞININ GÜNDEMDEKİ DÖRT STRATEJİK DOSYASI

Z kuşağı: Türkiye'de Z kuşağı kimlerden oluşuyor, sorunları neler? - BBC News Türkçe

Türkiye’de genç nüfus hâlâ çok büyük ama giderek azalıyor. Yakın gelecekte “az ama belirleyici” bir genç nüfusla karşı karşıya kalacağız.

Gençler eğitimde PISA testlerinde OECD ortalamasının altında kalsa da, potansiyelleri yüksek. Yani sorun zeka değil, sistem. Eğer eğitimde temel beceriler güçlendirilirse, bu gençler Türkiye’yi geleceğe taşıyacak.

Ama en büyük mesele işsizlik. 2024’te genç işsizliği yüzde 16’lar seviyesindeydi. Bu tablo gençlere “umut” değil, “umutsuzluk” veriyor. Onun için ya yurtdışına gitmeyi hayal ediyorlar ya da kendi işlerini kurmak istiyorlar.

1) Becerilerin güncellenmesi:

*Ortaöğretimden yükseköğretime “temel beceri güçlendirme” köprüsü kurulmalı (okuma-anlama, matematik, bilim okuryazarlığı). PISA’daki açık buradan kapanır.

*MEB, YÖK ve özel sektör arasında “mikro yeterlik” standardı oluşturulmalı: 6–12 haftalık, işyeri projeli sertifikalar (kodlama, veri, yapay zekâ destekli üretim, yeşil beceriler).

2) Genç istihdam paketi:
*Bölgesel staj zorunluluğu ve “ilk iş” prim teşviki.
*Kadın genç istihdamı için esnek/uzaktan hibrit modellerin SGK teşvikleri.
*KOBİ’lere “genç yetenek kotası” karşılığında vergi indirimi.

3) Barınma ve erişilebilir şehir:
*Öğrenci ve mezun genç için kooperatif tipi kiralık konut; belediyelerle “mikro-ev” pilotları.
*Dijital altyapı + yeşil ulaşım (bisiklet, mikro mobilite) gençlerin ekonomik hareketliliğini artırır.

4) Ruh sağlığı ve sosyal destek:
*Üniversite ve İŞKUR merkezli ücretsiz psikolojik danışmanlık ağları; çevrimiçi randevu, kısa bekleme.
*Genç girişimcilere “başarısızlık hakkı” veren ikinci deneme fonları—sosyal sermaye yalnızca para değildir, itibar ve destek de fonlanır.

HOLLANDA’DA Z KUŞAĞININ GÜNDEMDEKİ DÖRT STRATEJİK DOSYASI

Afbeelding met kleding, persoon, schoeisel, muur Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

1) Esnek iş–güvenceli yaşam dengesi:

*Hollanda’nın güçlü istihdam oranına rağmen gençlerde “geçici sözleşme–yüksek kira” düğümü çözülmeli; genç yetişkinlere yönelik orta gelirli sosyal konut havuzu genişletilmeli.

2) Eğitimde fırsat eşitliği 2.0:
*PISA yaratıcı düşünme bulguları, sosyoekonomik farkın sınıf içinde nasıl derinleştiğini gösteriyor. Okul öncesinden lise bitimine kadar hedefli telafi programları ve mentorluk şart.

3) Gençlerin ruh sağlığına uzun vadeli yatırım:
*CBS ve RIVM verileri “kalıcı kırılganlığı” işaret ediyor; bekleme listelerini kısaltacak entegre dijital çözümler (ör. moderatörlü çevrimiçi terapi platformları) ulusal ölçekte yaygınlaştırılmalı.

4) Göç, çeşitlilik ve aidiyet:
*Çeşitlenen sınıflarda kültürel arabuluculuk ve aile-okul köprüsü güçlendirilmeli; gençlerin Hollanda demokrasisine katılımını artıran yerel meclis ve yurttaşlık projeleri yaygınlaştırılmalı.

HOLLANDA’DA Z KUŞAĞI TÜRKLER

Afbeelding met kleding, persoon, buitenshuis, schoeisel Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

İşte tam da burada büyükelçimizin söylediği devreye giriyor. Hollanda’daki Z Kuşağı Türkler, anne-babalarının yaşadığı çileleri yaşamıyorlar.
*Hollanda’nın eğitim sisteminden yararlanıyorlar.
*Dil engelini çoktan aşmış durumdalar.
*İş hayatında daha esnek ve özgüvenli adımlar atıyorlar.

Ama onların da sıkıntıları yok değil. Hollanda’da gençler iş bulmakta zorlanmıyor ama kalıcı iş, uygun ev ve yüksek kira derdiyle boğuşuyor. İşte bizim gençler de bu sorunları paylaşıyor.

Öte yandan, ruh sağlığı konusu Hollanda’daki tüm gençler için alarm veriyor. Depresyon, kaygı bozukluğu ve yalnızlık oranları artıyor. Bu, bizim gençlerimizi de etkileyen bir durum.

Hollanda’da 18–24 yaş grubunda 2023’te genç kadınların yüzde 24’ü, genç erkeklerin yüzde 14’ü ruhsal sıkıntı yaşadığını bildirdi; pandemiden sonra görülen yükseliş kolay kolay eski seviyelere dönmedi. 2024 gençlik izlemeleri de iyileşmenin sınırlı kaldığını söylüyor. Türkiye’de resmi “gençlik” bültenleri öznel sağlık algısının 2024’te bir miktar iyileştiğini aktarsa da (gençlerin kendini sağlıklı hissetme oranı %87,2), kırılgan gruplar ve bölgesel eşitsizlikler başlığında hâlâ boşluklar var; UNICEF’in 2023 raporları çocuklukta yoksulluk, zorbalık ve dışlanmanın kalıcı etkilerine dikkat çekiyor.

SİYASET VE KATILIM: “PARTİ” DEĞİL, “AMAÇ” PEŞİNDE BİR KUŞAK

Bu kuşak ideolojiden çok değer odaklı. Çevre, yaşam maliyeti, barınma, fırsat eşitliği gibi somut gündemlerde “şeffaflık” ve “etki” arıyor. Türkiye’de genç oy, yerelde hizmete ve ekonomik gerçekliğe bakıyor; Hollanda’da ise koalisyon kültürü gençlere “müzakere”yi öğretiyor. Sandık dışında da platformlar, imza kampanyaları, sivil ağlar içindeler. (Evet, “like” atıyorlar; ama gerektiğinde sahaya da iniyorlar.)

İŞ DÜNYASI İÇİN Z KUŞAĞI REHBERİ: ÜÇ VAADİ OLAN KAZANIR

1) Esneklik vaadi: Hibrit modelleri gerçekten hibrit yapın; saat değil çıktı yönetin.
2) Öğrenme vaadi: Mikro-yeterlik, iç eğitmenlik, “gölgeleme” programları.
3) Amaç vaadi: Sürdürülebilirlik ve kapsayıcılık sözde kalmasın; ölçün, raporlayın, iyileştirin.
Türkiye’de bu üçlü, genç işsizliğini düşürmenin; Hollanda’da ise yüksek istihdama rağmen “kalıcılık ve sadakat” yaratmanın anahtarıdır.

15–20 YIL SONRASI: NASIL BİR TÜRKİYE, NASIL BİR HOLLANDA?

Türkiye’de Z kuşağı, üretimin dijitalleşmesi ve yeşil dönüşümle birlikte Anadolu’nun orta ölçekli şehirlerini yeniden tanımlayabilir. Yerel kalkınma, uzaktan çalışma ve mikro-iş kuluçkalarıyla güçlenir. Eğitimde temel beceri atılımı yapılırsa, bölgesel beyin göçü tersine döner.
Hollanda’da Z kuşağı, yüksek katılım–yüksek refah dengesini barınma ve ruh sağlığı politikalarıyla tahkim ederse, Avrupa’nın “genç refah laboratuvarı” olabilir: esnek ama güvenceli, yenilikçi ama kapsayıcı bir model.

Z KUŞAĞI’NIN MESAJI

Afbeelding met persoon, kleding, person, publiek Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Sevgili okurlarım, Z Kuşağı bize çok açık bir mesaj veriyor:
“Bizi dinleyin, bize güvenin, önümüzü açın.”

Onlar boş söz istemiyor, somut adım istiyorlar. Siyasetten beklentileri de bu. Partilerden çok, sorunların çözümüne odaklanıyorlar. İş dünyasında da aynı. Çalışacakları şirketlerden esneklik, öğrenme imkânı ve amaç bekliyorlar.

ZOR BİR KUŞAK MI, ŞANS MI?

Z kuşağı kuralları sorguluyor, doğrusunu arıyor, yanlışa yüksek sesle “hayır” diyebiliyor. Evet, bu bazen kuşak çatışması yaratıyor. Ama unutmayalım: Cumhuriyet’in ilk kuşakları da “zor” bulundu; sonra bu toprakları geleceğe taşıdılar. Bugünün Z’si, yarının öğretmeni, mühendisi, hemşiresi, girişimcisi, sanatçısı, çiftçisi, gazetecisi…
Onlara düşen kadar bize de düşen var: Dinlemek, anlamak, alan açmak.

Benim hükmüm şu: Z kuşağı ne Türkiye’nin “elinden kayıp giden” gençliği, ne de Hollanda’nın “çok talepkâr” nesli. Onlar, doğru politikalar ve sahici bir diyalogla hem Türkiye’nin hem Hollanda’nın en büyük şansı. Bugünden ciddiye alırsak, yarın hep birlikte kazanacağız.

Evet, Z Kuşağı bazen “zor” görünebilir. Ama unutmayalım: Zor olan, ilerlemenin ta kendisidir. Cumhuriyet’in ilk kuşakları da zor bulundu, ama onlar bu ülkeyi geleceğe taşıdı.

Benim hükmüm şu:
Z Kuşağı ne Türkiye’nin kaybolan gençliği, ne de Hollanda’nın “fazla talepkâr” nesli…
Onlar doğru politikalar ve samimi bir diyalogla hem Türkiye’nin hem Hollanda’nın en büyük şansı.

Bugünden ciddiye alırsak, yarın hep birlikte kazanacağız.

NEDEN Z KUŞAĞI

Z kuşağının adı, alfabenin son harfinden geliyor gibi görünse de, bu onların son kuşak olduğu anlamına gelmez; nitekim onlardan sonra da Alfa Kuşağı gelmiştir ve gelecekte yeni kuşak adlarıyla devam edecektir.
Daha önce de kuşaklar vardı. Şöyle:
Afbeelding met tekst, schermopname, Lettertype, nummer Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Z KUŞAĞI’NIN ÖZELLİKLERİ

Dijital yerliler: İnternet, sosyal medya ve akıllı telefonlarla büyüdüler.
Hızlı bilgi tüketimi: Kısa videolar, görseller ve anlık içeriklere ilgi duyuyorlar.
Bireysellik ve özgürlük: Kendi kararlarını vermek ve farklılıklarını ifade etmek istiyorlar.
Duyarlı ve sorgulayıcı: Çevre, adalet, eşitlik, toplumsal cinsiyet gibi konulara duyarlılar.
Eğitim ve iş hayatı: Esnek çalışma, girişimcilik ve yaratıcılığı önemsiyorlar.
Sabırsız ama çözüm odaklı: Hızlı sonuç almak istiyorlar; uzun süreçlere tahammülleri düşük.

                    *****************

MAAKT U GEEN ZORGEN OVER DE TOEKOMST VAN ONZE JONGEREN:
ONZE GENERATIE Z IS SNELLER EN DAPPERDER…

Digitale autochtonen: Zij zijn opgegroeid met internet, sociale media en smartphones.
Snelle informatieconsumptie: Ze geven de voorkeur aan korte video’s, beelden en directe content.
Individualiteit en vrijheid: Ze willen hun eigen keuzes maken en hun verschillen uitdrukken.
Bewust en kritisch: Ze zijn gevoelig voor thema’s als milieu, rechtvaardigheid, gelijkheid en gender.
Onderwijs en werk: Ze hechten waarde aan flexibiliteit, ondernemerschap en creativiteit.
Ongeduldig maar oplossingsgericht: Ze willen snel resultaat; lange processen vinden ze moeilijk vol te houden.

Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, person, persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
Onderzocht en geschreven door İlhan KARAÇAY:

Beste Lezers,

Vorige week, tijdens een gesprek met onze ambassadeur in Den Haag, mevrouw Fatma Ceren Yazgan, kwam het onderwerp op onze jongeren in Nederland – dus onze Turkse Generatie Z. Onze ambassadeur zei: “De eerste generatie Turken werkte onder zware omstandigheden, de tweede generatie vond zijn weg… Maar de Turkse jongeren van Generatie Z zullen nu op een heel ander parcours lopen. Zij zullen een veel succesvoller en ambitieuzer leven leiden.”

WIE ZIJN DE GENERATIE Z?
Afbeelding met tekst, grafische vormgeving, schermopname, nacht Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Vandaag wil ik, zowel in Turkije als in Nederland, praten over Generatie Z — de generatie geboren tussen 1997 en 2012, die hun jeugd doorbrachten met smartphones en hun tienerjaren in de wereld van sociale media. Ik wil hierover spreken met de nieuwsgierigheid van een journalist, met de oprechtheid van een oudere broer, en met gegevens die rechtstreeks uit het veld komen.

Want zij zijn niet alleen de “toekomst”, maar ook al de “heden”: beslissers, consumenten, werknemers, kiezers, toekomstige ouders… Kortom: onze gezamenlijke toekomst. Over Generatie Z praten, betekent praten over de routekaart van een land.

Dit artikel is voorbereid op basis van mijn observaties in het veld, gecombineerd met de uitgebreide notities die u met mij hebt gedeeld.

HOE KIJKEN MENSEN NAAR GENERATIE Z?

 

Afbeelding met Menselijk gezicht, kleding, tekst, tekenfilm Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Generatie Z is de autochtone generatie van het digitale tijdperk. Zij hebben niet geleerd om internet te “gebruiken”, maar om ermee te “leven”.

Deze generatie houdt van individualiteit en vrijheid; zij stellen regels die zij “onzinnig” vinden ter discussie; zij zoeken naar betekenis, rechtvaardigheid en flexibiliteit. Hoewel zij soms afstandelijk lijken tegenover traditionele waarden, zijn zij actief wanneer het gaat om milieu, gelijkheid en inclusiviteit. Daarom vindt de één hen “moeilijk” en de ander juist “innovatief”. De waarheid is: ze zijn beide. Want ieder onderzoekend brein voelt eerst lastig aan, en opent daarna een nieuwe deur.

Weet u nog dat oudere generaties “elektriciteit en stromend water” ontdekten in hun jeugd?
Wel, deze jongeren zijn opgegroeid met “Wi-Fi”. Een leven zonder internet kunnen ze zich niet eens voorstellen.

Maar het is niet alleen hun nabijheid tot technologie die hen bijzonder maakt, ook hun kijk op het leven is anders:
*Ze zijn gehecht aan hun vrijheid.
*Ze stellen regels ter discussie.
*Rechtvaardigheid, gelijkheid en milieubewustzijn zijn voor hen geen loze woorden, maar echte eisen.

DE VIER STRATEGISCHE DOSSIERS VAN GENERATIE Z IN TURKIJE

 

Z kuşağı: Türkiye'de Z kuşağı kimlerden oluşuyor, sorunları neler? - BBC News Türkçe

In Turkije is de jonge bevolking nog steeds groot, maar neemt geleidelijk af. In de nabije toekomst zullen we te maken krijgen met een “kleinere maar meer bepalende” jonge generatie.

Hoewel jongeren in de PISA-tests onder het OESO-gemiddelde scoren, is hun potentieel hoog. Het probleem zit dus niet in intelligentie, maar in het systeem. Als de basisvaardigheden in het onderwijs worden versterkt, kunnen deze jongeren Turkije de toekomst in dragen.

Maar het grootste probleem is werkloosheid. In 2024 lag de jeugdwerkloosheid rond de 16 procent. Dit geeft jongeren geen “hoop”, maar “wanhoop”. Daarom dromen ze ervan naar het buitenland te gaan, of ze willen hun eigen bedrijf beginnen.

1) Actualisering van vaardigheden:

  • Er moet een brug worden geslagen van het middelbaar naar het hoger onderwijs om basisvaardigheden te versterken (lezen-begrijpen, wiskunde, wetenschappelijke geletterdheid). Het PISA-gat kan zo worden gedicht.

  • Tussen het ministerie van Onderwijs, de Raad voor Hoger Onderwijs en de private sector moet een standaard voor “micro-kwalificaties” worden ontwikkeld: 6–12 weken durende certificaatprogramma’s met praktijkprojecten (coderen, data, AI-ondersteunde productie, groene vaardigheden).

2) Jongerenwerkgelegenheidspakket:

  • Regionale stageverplichting en premievoordeel voor de “eerste baan”.

  • Voor jonge vrouwen: SGK-stimuli voor flexibele/thuiswerk-modellen.

  • Belastingverlaging voor MKB’s in ruil voor een “jong talent-quotum”.

3) Huisvesting en toegankelijke steden:

  • Coöperatieve huurwoningen voor studenten en afgestudeerden; “micro-huis”-pilots met gemeenten.

  • Digitale infrastructuur + groen vervoer (fiets, micro-mobiliteit) vergroten de economische mobiliteit van jongeren.

4) Geestelijke gezondheid en sociale steun:

  • Gratis psychologische adviesnetwerken via universiteiten en İŞKUR; online afspraken, korte wachttijden.

  • Fondsen voor tweede kansen aan jonge ondernemers die “recht op falen” nodig hebben – sociaal kapitaal is niet alleen geld, maar ook reputatie en steun.

DE VIER STRATEGISCHE DOSSIERS VAN GENERATIE Z IN NEDERLAND

 

Afbeelding met kleding, persoon, schoeisel, muur Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

1) Balans tussen flexibel werk en zeker leven:

  • Ondanks de sterke werkgelegenheid in Nederland moet de knoop van “tijdelijke contracten – hoge huren” bij jongeren worden ontward. Het sociale woningaanbod voor middeninkomens moet voor jongvolwassenen worden uitgebreid.

2) Onderwijskansen 2.0:

  • PISA-resultaten over creatief denken laten zien hoe sociaal-economische verschillen zich binnen de klas verdiepen. Gericht herstelprogramma’s en mentorschap zijn nodig vanaf de kleuterklas tot en met het einde van de middelbare school.

3) Langetermijninvestering in de geestelijke gezondheid van jongeren:

  • Gegevens van CBS en RIVM wijzen op een “blijvende kwetsbaarheid”. Wachttijden moeten worden verkort door geïntegreerde digitale oplossingen (bijvoorbeeld gemodereerde online therapieplatforms) landelijk breed toe te passen.

4) Migratie, diversiteit en verbondenheid:

  • In steeds diversere klassen moeten culturele bemiddeling en bruggen tussen school en gezin worden versterkt. Lokale jongerenraden en burgerschapsprojecten die de participatie van jongeren in de Nederlandse democratie vergroten, moeten worden uitgebreid.

DE TURKSE GENERATIE Z IN NEDERLAND

Afbeelding met kleding, persoon, buitenshuis, schoeisel Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Precies hier komen de woorden van onze ambassadeur naar voren. De Turkse Generatie Z in Nederland beleeft niet dezelfde moeilijkheden als hun ouders.

  • Zij profiteren van het Nederlandse onderwijssysteem.

  • De taalbarrière hebben zij allang overwonnen.

  • In het werkzame leven zetten zij meer flexibele en zelfverzekerde stappen.

Maar dat betekent niet dat zij geen problemen hebben. Jongeren in Nederland vinden weliswaar gemakkelijk werk, maar worstelen met vaste banen, geschikte woningen en hoge huren. Ook onze jongeren delen deze problemen.

Daarnaast is geestelijke gezondheid een alarmerend thema voor alle jongeren in Nederland. Depressie, angststoornissen en eenzaamheid nemen toe. Dit treft ook onze jongeren.

In 2023 meldde 24% van de jonge vrouwen en 14% van de jonge mannen in de leeftijdsgroep 18–24 jaar psychische klachten; de stijging sinds de pandemie is nog niet teruggekeerd naar het oude niveau. De jeugdmonitor van 2024 geeft aan dat het herstel beperkt is gebleven.

In Turkije melden officiële jeugdrapporten dat de subjectieve gezondheidsbeleving in 2024 enigszins is verbeterd (87,2% van de jongeren voelt zich gezond). Toch blijven er leemtes bestaan op het gebied van kwetsbare groepen en regionale ongelijkheid. UNICEF-rapporten uit 2023 wijzen bovendien op de blijvende effecten van armoede, pesten en uitsluiting tijdens de kindertijd.

POLITIEK EN PARTICIPATIE: EEN GENERATIE DIE NIET OP EEN “PARTIJ” MAAR OP EEN “DOEL” IS GERICHT

Deze generatie is niet zozeer ideologisch, maar vooral waarde-gedreven. Bij concrete thema’s zoals milieu, kosten van levensonderhoud, huisvesting en gelijke kansen zoeken zij naar “transparantie” en “impact”.

In Turkije richten jongeren hun stemgedrag meer op lokale dienstverlening en economische realiteit; in Nederland leren zij dankzij de coalitiecultuur juist “onderhandelen”. Buiten de stembus zijn ze ook actief op andere manieren: via platforms, petities en maatschappelijke netwerken.
(Ja, ze geven een “like”; maar wanneer het nodig is, komen ze ook echt in actie.)

EEN GIDS VOOR HET BEDRIJFSLEVEN: WIE DRIE BELOFTES AAN GENERATIE Z DOET, WINT

1) De belofte van flexibiliteit: Maak hybride modellen écht hybride; stuur niet op uren maar op resultaten.

2) De belofte van leren: Micro-kwalificaties, interne opleiders, “meeloop”-programma’s.

3) De belofte van zingeving: Duurzaamheid en inclusiviteit mogen geen loze woorden zijn; meet, rapporteer en verbeter.

In Turkije is deze drieslag de sleutel om jeugdwerkloosheid te verminderen.
In Nederland is het, ondanks de hoge werkgelegenheid, de sleutel om “continuïteit en loyaliteit” te creëren.

OVER 15–20 JAAR: WAT VOOR TURKIJE, WAT VOOR NEDERLAND?

In Turkije kan Generatie Z, samen met de digitalisering van de productie en de groene transitie, middelgrote steden in Anatolië opnieuw vormgeven. Lokale ontwikkeling wordt versterkt door werken op afstand en micro-ondernemersincubators. Als er een doorbraak in basisvaardigheden in het onderwijs komt, kan de regionale “braindrain” zelfs worden omgekeerd.

In Nederland kan Generatie Z, mits huisvestings- en geestelijke gezondheidsbeleid de balans tussen hoge participatie en hoge welvaart ondersteunen, uitgroeien tot Europa’s “jongeren-welvaarts-laboratorium”: flexibel maar zeker, innovatief maar inclusief.

DE BOODSCHAP VAN GENERATIE Z

Afbeelding met persoon, kleding, person, publiek Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Beste lezers, Generatie Z geeft ons een heel duidelijke boodschap:
“Luister naar ons, heb vertrouwen in ons, maak de weg voor ons vrij.”

Zij willen geen loze woorden, maar concrete stappen. Dit is ook wat zij van de politiek verwachten. Ze richten zich minder op partijen, meer op het oplossen van problemen.

Hetzelfde geldt voor het bedrijfsleven. Van de bedrijven waar zij willen werken, verwachten ze flexibiliteit, leermogelijkheden en een duidelijke maatschappelijke doelstelling.

EEN MOEILIJKE GENERATIE OF EEN KANS?

Generatie Z stelt regels ter discussie, zoekt naar wat juist is en zegt luid en duidelijk “nee” tegen wat fout is. Ja, dit kan soms generatieconflicten veroorzaken. Maar laten we niet vergeten: de eerste generaties van de Republiek werden ook als “moeilijk” gezien; later waren zij degenen die dit land naar de toekomst droegen.

De Z van vandaag is de leraar, ingenieur, verpleegkundige, ondernemer, kunstenaar, boer, journalist van morgen…
Er rust niet alleen een taak op hun schouders, maar ook op de onze: luisteren, begrijpen en ruimte geven.

Mijn oordeel is dit: Generatie Z is noch de “ontglipte jeugd” van Turkije, noch de “te veeleisende” generatie van Nederland. Met het juiste beleid en een oprechte dialoog zijn zij zowel Turkije’s als Nederland’s grootste kans. Als we hen vandaag serieus nemen, zullen we morgen samen winnen.

Ja, Generatie Z kan soms “moeilijk” lijken. Maar laten we niet vergeten: wat moeilijk is, ís juist de vooruitgang. Ook de eerste generaties van de Republiek werden als lastig beschouwd, maar zij hebben dit land naar de toekomst gedragen.

Mijn oordeel is dit:
Generatie Z is noch de verloren jeugd van Turkije, noch de “te veeleisende” generatie van Nederland…
Met het juiste beleid en een eerlijke dialoog zijn zij zowel voor Turkije als voor Nederland de grootste kans.

Als we hen vandaag serieus nemen, zullen we morgen samen winnen.

WAAROM GENERATIE Z

De naam van Generatie Z lijkt te komen van de laatste letter van het alfabet, maar dat betekent niet dat zij de laatste generatie zullen zijn. Na hen is immers Generatie Alfa gekomen, en in de toekomst zullen er nieuwe generaties volgen met nieuwe namen.

Ook vroeger waren er generaties. Zo:
Afbeelding met tekst, schermopname, Lettertype, nummer Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

DE KENMERKEN VAN GENERATIE Z

Digitale autochtonen: Zij zijn opgegroeid met internet, sociale media en smartphones.
Snelle informatieconsumptie: Ze geven de voorkeur aan korte video’s, beelden en directe content.
Individualiteit en vrijheid: Ze willen hun eigen keuzes maken en hun verschillen uitdrukken.
Bewust en kritisch: Ze zijn gevoelig voor thema’s als milieu, rechtvaardigheid, gelijkheid en gender.
Onderwijs en werk: Ze hechten waarde aan flexibiliteit, ondernemerschap en creativiteit.
Ongeduldig maar oplossingsgericht: Ze willen snel resultaat; lange processen vinden ze moeilijk vol te houden.

BÜYÜKELÇİ FATMA CEREN YAZGAN, KARANLIĞI DAĞITAN, YOL GÖSTEREN, IŞIK SAÇAN, DERİN BİLGİSİYLE SÖZÜNE GÜVENİLEN BİR “GURU”DUR

BÜYÜKELÇİ FATMA CEREN YAZGAN, KARANLIĞI DAĞITAN, YOL GÖSTEREN, IŞIK SAÇAN, DERİN BİLGİSİYLE SÖZÜNE GÜVENİLEN BİR “GURU”DUR

Hollanda’da kısa dönemde kendisinde sıkça söz ettiren Yazgan, son 24 saatte 3 büyük etkinliğe katıldı.

Türk medyası ile 3,5 saat süren bir basın toplantısı.

Hollanda’da bayram olarak kutlanan 2026 devlet bütçesi törenlerine katılım.

Türk Pazarı olarak bilinen, Dünyanın en büyük pazarının kurucusu Bart van Kampen’in başsağlığı törenine katılım.

(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie van bericht staat onderaan)

Afbeelding met Menselijk gezicht, tekst, person, kleding Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Sevgili okurlarım,
Biz gazetecilerde şöyle bir alışkanlık vardır:
Görevini tamamlayıp giden için “tu kaka”, yerine gelen için “baş tacı” deriz.

Lahey’de görev yapan Büyükelçi Selçuk Ünal, Ankara tarafından çok beğenilmiş olacak ki Pekin’e atandı. Yerine ise Fatma Ceren Yazgan geldi.
Doğrusunu isterseniz, biz gazeteciler yeni gelenin kökenini hep merak ederiz.
Acaba Dışişleri kadrosundan yetişmiş tecrübeli bir diplomat mı?
Yoksa siyasetin torpilli isimlerinden biri mi?
Ya da ödüllendirilmiş bir işadamı mı?..

FETÖ ile mücadelede Gürcü makamlarıyla sıkı iş birliği yapıyoruz'
İşte bu sorular aklımı kurcalarken, Fatma Ceren Hanım’ın sapına kadar bir Dışişleri mensubu olduğunu öğrenince yüreğimize su serpildi.
Yani işini bilen, devlet terbiyesiyle yetişmiş, öz be öz diplomat…

DAHA İLK GÜNDEN ÇALIŞMAYA BAŞLADI

Fatma Ceren Hanım, yedi hafta önce Lahey’e geldi.
Henüz Kral Willem Alexander’a güven mektubunu sunmadan, hemen çalışmalara başladı.
Kaçak da olsa etkinliklere katıldı, insanlarla temas kurdu, daha ilk adımlarında başarılarının işaretlerini verdi.

Biz bu kısa sürede hakkında çok şey yazdık.
Ama önceki gün davet edildiğimiz basın toplantısında onu yakından tanıma fırsatı bulduk.
Geçmişini gördük, burada yaptıklarını dinledik, yapacaklarına kulak verdik.
Ve sonunda düşündüm: Bu hanımefendi büyükelçimize en çok yakışan unvan “Guru”dur.

“GURU” NEREDEN AKLIMA GELDİ?

Burada küçük bir hatıramı paylaşayım.
Hollanda’nın tanınmış simalarından, Türk İslam ve Kültür Dernekleri Federasyonu’nun eski Başkanı, aynı zamanda TV ve Radyo İslam Yayın Organı’nın kurucusu İbrahim Görmez, benim haberlerimden sonra bana hep,
“İlhan Karaçay, gazeteciliğin gurusu’dur” diye yazardı.
Hem bana gönderdiği mesajlarda hem de sosyal medyada bunu sık sık dile getirirdi.
Bu yakıştırma yıllarca kulağımda kaldı.
İşte şimdi, yeni büyükelçimizi tanıyınca, bu “guru” iltifatını kendisine de yakıştırmak istedim.

PEKİ “GURU” NE DEMEK?

“Guru” kelimesi, Sanskritçeden geliyor. “Gu” karanlık, “ru” ise dağıtan, aydınlatan demek. Yani özünde, karanlığı dağıtan, yol gösteren, ışık saçan öğretmen.”

Hindistan’da manevi rehberlere guru denirmiş. Öğrencisine sadece ders anlatan değil, aynı zamanda hayat yolunda ışık tutan kişi…

Batı’ya geçince kelime farklı alanlarda da kullanılmaya başlanmış.
Bugün, teknoloji gurusu, yönetim gurusu, hatta yemek gurusu bile deniliyor.
Yani, “bir konuda en derin bilgisi olan, sözüne güvenilen, yol gösterici kişi.”

Nadiren olumsuz anlamda da kullanılır. Ama ben burada en güzel anlamını kastediyorum.

Çünkü birine “guru” demek, o kişiyi sadece bilgi ve deneyimiyle değil, aynı zamanda vizyonu, bilge tavrı ve yol göstericiliğiyle çevresine ışık saçan, rehberlik eden, güven veren kişi olarak tanımlamaktır.

PEKİ NEDEN “GURU”?

Fatma Ceren Yazgan’a bu ünvanı yakıştırmamın birçok nedeni var:

Köklü bir diplomat: Fatma Ceren Yazgan, 1971 yılı Bursa doğumlu deneyimli bir Türk diplomatı.1993 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Dışişleri Bakanlığı’na katılarak çeşitli görevler üstlendi. Yurt dışı görevleri arasında Muskat, Kiev ve Moskova büyükelçiliklerinde çeşitli kademelerde görev almıştır. Ayrıca Dışişleri Bakanlığı’nda Kültürel İşler, Doğu Avrupa, Balkanlar ve Orta Avrupa, Kuzey Amerika Genel Müdür Yardımcılıkları ile Güvenlik ve İstihbarat Genel Müdür Yardımcılığı görevlerini yürüttü.15 Aralık 2017’den 1 Temmuz 2022’ye kadar Türkiye’nin Tiflis Büyükelçisi olarak görev yaptı. İstihbarat ve Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü gibi zor ve önemli birimlerde çalışmış. Yani devletin kalbinden gelen bir diplomat.

Hollanda’yı bilen isim: Daha önce iki defa Hollanda’ya görevli olarak gelmiş, toplantılara ve araştırmalara katılmış. Yani bu ülkeye yabancı değil.

Güven mektubu sunumu: Kral Willem Alexander’a güven mektubunu verirken hem tavrı hem de zarif giyimiyle dikkat çekti. Ciddiyet ve temsil gücü herkesten tam not aldı.

Afbeelding met person, persoon, kleding, overdekt Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Basın toplantısındaki öngörüleri: Daha sadece yedi hafta burada olmasına rağmen Hollanda’yı bir Hollandalı kadar iyi anlattı. Türk toplumunun üçüncü nesilden sonra farklı ve olumlu bir yaşam biçimi seçtiğini söyledi. Şimdilerde ise Z kuşağı gençlerin gündemde olduğunu belirtti. Bu tespit, geleceğe yönelik güçlü bir bakış açısıydı.

Kültürel vizyonu: Türkiye’yi tanıtmak için Hollanda’da müzeler kurulması gerektiğini söyledi. Bunun için sadece devletin değil, buradaki iş insanlarının da katkı yapması gerektiğini dile getirdi. Bu yaklaşım, sadece diplomatik değil, kültürel ve toplumsal bağları da güçlendirecek nitelikte.

Fatma Ceren Yazgan, sadece görevini yapan bir diplomat değil.
Tecrübesiyle, bilgeliğiyle, vizyonuyla ve yol göstericiliğiyle bir “Guru”.
Bu ünvan ona yakışıyor.

Ve ben, İbrahim Görmez’in bana yıllar önce yaptığı iltifattan ilham alarak diyorum ki:
“Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan, diplomasi dünyasının guru’sudur.”

BASIN TOPLANTISINDAN BİR NOT:

Afbeelding met persoon, kleding, tekst, Menselijk gezicht Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Büyükelçimiz, Hollanda’daki ırkçılık söylemlerinin ve hareketlerinin korkutucu boyuta ulaştığını vurgularken, bu konuyu Hollanda makamlarıyla konuştuğunu ve olumlu reaksiyon aldığını belirtti.

Bunun üzerine söz aldım ve şunu dile getirdim:
‘Aslında ırkçıları kışkırtan, bazı siyasetçiler ve medyadır. Biliyorum, sizin buradaki devlet görevlileriyle yaptığınız görüşmeler hep olumlu yanıt buluyor. Yani Hollanda ile Türkiye arasındaki devlet ilişkileri çok iyi. Ama siyasetçilere ve medyaya göre ise çok kötü.’

Büyükelçimiz bu sözlerime, “Maalesef öyle. Bu konuda medya olarak sizlere de büyük bir görev düşüyor. Yayınlarınızı Hollandalılara ulaşabilecek şekilde yaparsanız faydası olur,” diye karşılık verdi.

Bunun üzerine ben de, “Asıl sizin, medya ile temasa geçmeniz gerekir. Yemeğe davet edin, Türkiye’ye davet yapın, doğruları anlatın. Sanırım o zaman bunları da yayınlarlar,” dedim.

Büyükelçimizin cevabı ise düşündürücüydü:
“Yapıyoruz İlhan Bey, yapıyoruz ama hiçbir davetimizi kabul etmiyorlar.”

Bunun üzerine, alttaki yaşananları özet olarak anlattım:
‘Demek oluyor ki, Hollanda’daki etkin insanlarımızın devreye girmesi lâzım.
Nitekim ben, 1974 yılında Hollanda’ya ilk kez Basın Müşaviri olarak atanan Ajlan Akıncı’ya bu konuda yardımcı olmuştum. Ajlan Bey, Orgeneral Eşref Akıncı’nın oğlu ve aynı zamanda Hürriyet’in Ankara temsilcisiydi. Rahmetli Ecevit döneminde Lahey’e Basın Müşaviri olarak atanmıştı. Kendisine, Hollanda’daki televizyon ve gazetelerde görev yapan pek çok isimle tanışma fırsatı sağladım. Birlikte yemeklere çıktık. Bu görüşmelerin kısa sürede semeresini vermesiyle, Hollanda basınında Türkiye’den sitayişle söz eden haberler yayımlanmaya başlamıştı.

Afbeelding met tekst, schermopname, Lettertype, poster Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
O günleri unutamam. Özellikle ben, o dönemde en büyük gazete olan De Telegraaf ile adeta dişe diş bir mücadeleye girmiştim. Yayınını sürdürdüğüm Avrupa DÜNYA gazetesini iki dilli olarak çıkarıyor, De Telegraaf’ın Türkiye ve Türkler aleyhine yaptığı yayınlara sert şekilde karşılık veriyordum.

Bir gün gazetenin Genel Yayın Müdürü, bir toplantıda öfkeyle gürlemiş:
“Kim bu Karaçay yahu? Var mı içinizde kendisini tanıyan?”

O sırada gazetenin turizm sayfalarını hazırlayan kişi söz almış:
“Ben kendisiyle tanışıyorum.”

Bunun üzerine Genel Yayın Müdürü, “O hâlde davet et, birlikte bir yemek yiyelim bakalım,” demiş.

Davet üzerine De Telegraaf binasına gittim ama yemek yemeyi reddettim. Sadece bir çay içtim. Genel Yayın Müdürü, “Ne istiyorsunuz bizden?” diye sorunca, kendisine şunları söyledim:
‘Bakın, sürekli Türkiye ve Türkler aleyhine yayınlar yapıyorsunuz. Oysa en az on Türk turizmci gazetenize milyonlarca euroluk ilan veriyor. Buna rağmen siz Türk turizmini baltalayan haberler yayımlıyorsunuz.’

Bu sözlerim karşısında şaşıran Genel Yayın Müdürü hemen talimat verdi:
“Karaçay ile güzel bir söyleşi yapın ve yayınlayın.”

Ben ise, “Hayır, benimle değil, büyükelçimizle yapın bu röportajı,” dedim. Birkaç gün sonra büyükelçimiz ile yapılan kapsamlı ve olumlu bir röportaj, hiç alışık olunmadık bir şekilde gazetenin tam sayfasında yayımlandı.

Aynı toplantıda Genel Yayın Müdürü, sözünü ettiğim on Türk seyahatçi ile de beşer kişilik iki ayrı yemek düzenledi. Turizmcilerimizin görüşlerini dinledi, ardından gazetesinde olumlu yayınlar yapılmasını sağladı.’

O gün edindiğim tecrübe bana şunu gösterdi: Basınla kurulacak samimi temaslar, önyargıları kırmakta çok etkili oluyor.
İşte şimdi de aynı şekilde, günümüzün etkili Türk girişimcilerinin ve kanaat önderlerinin devreye girmesi gerekir. Onların katkısıyla mutlaka bir sonuç alınacaktır.

HOLLANDA DEVLET BÜTÇESİNİN AÇIKLANDIĞI PRİNSJESDAG 2025’TE TÜRKİYE’Yİ BÜYÜKELÇİ FATMA CEREN YAZGAN TEMSİL ETTİ.

Afbeelding met kunst, persoon, panorama, buitenshuis Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Her yıl Eylül’ün üçüncü Salı günü Hollanda’da düzenlenen Prinsjesdag, yani Parlamento açılış günü, ülkedeki demokratik geleneklerin, hükümetin gelecek vizyonunun ve bütçesel önceliklerin halkla paylaşılması bakımından büyük önem taşır. Hükümdar Troonrede (Taht Nutku) ile konuşmasını yapar, ardından Maliye Bakanı “Miljoenennota” ve ulusal bütçe tekliflerini Parlamento’ya sunar. Bu tören, Hollanda’daki devlet işleyişinin halka açık biçimde paylaşıldığı, görkemli ama aynı zamanda sorumluluk ve hesap verebilirlik taşıyan bir gün olarak bilinir.

2025 Prinsjesdag’ında Türkiye adına davetli olarak törende bulunan Büyükelçi Fatma Ceren Yazgan, bu kutsal geleneğe katılımıyla iki ülke arasındaki diplomatik köprüleri daha da güçlendirdi. Türkiye’nin Hollanda’da yaşayan vatandaşlarına, ilişkilerine ve kültürel bağlarına verdiği değeri temsil ederken; aynı zamanda Hollanda’nın politik sürecine ve toplumsal gündemine de saygı ve ilgi göstermiş oldu. Büyükelçimizin bu nazik ve önemli iştiraki, hem Türkiye’nin Avrupa’daki diasporasına moral verir; hem de Türkiye-Hollanda ilişkilerinin derinliği ve karşılıklı anlayışın önemi adına güçlü bir simge teşkil eder.

Miljoenennota 2025’te Yabancılar / Türk Topluluğu Açısından Durum

Miljoenennota, yani Hollanda’nın yıllık devlet bütçesi ve gelecek yıl için planlanan harcama-gelir dengeleri, Prinsjesdag’dan sonra netleşiyor. Peki, bu belgede Türkler ya da genel anlamda yabancılar için yeni bir “gelişme” var mı?

Öncelikle, Miljoenennota 2025’te Göç ve Mülteci Politikası (Asiel en Migratie) önemli yer tutuyor. 2025 yılı için bu alanda yaklaşık 9,48 milyar Euro bütçe ayrılmış durumda.

Bu bütçenin büyük kısmı, mülteci kabulü, asıl başvuru süreçleri, sınır kontrolü, entegrasyon hizmetleri gibi konuları içeriyor.

Ancak, Miljoenennota’da “Türk topluluğu”na özel olarak yönlendirilmiş bir yardım programı, özel vergi muafiyeti ya da Türkiye kökenliler için farklı bir statü değiştirme gibi somut adımlardan henüz açıkça bahsedilmemiş görünüyor. Yurttaşlık, statü, entegrasyon programları gibi genel yabancı / göçmen politikaları çerçevesinde Türkiye kökenliler bundan fayda sağlayabilir, ama özel olarak Türkiye’ye münhasır bir düzenleme gözükmüyor.

Ayrıca, hükümetin göçmen politikalarını “daha sıkı” hale getirme yönünde bir eğilim içinde olduğu belirtiliyor; sınır koruma, asıl başvuruların daha sıkı değerlendirilmesi ve göç sürecini sınırlayıcı tedbirlerin güçlendirilmesi planları Miljoenennota’nın göç bölümünde dikkat çeken hususlar arasında.

Sonuç olarak, Büyükelçi Yazgan’ın Prinsjesdag katılımı, Türkiye’nin Hollanda’daki toplumsal ve diplomatik sahnede görünürlüğünü artıran zarif ve anlamlı bir adım olmuştur. Miljoenennota’yı Türk topluluğu açısından izlerken, gelecekte entegrasyon, vatandaşlık hakları ve göç politikalarında özel düzenleme eğilimi olup olmayacağını dikkatle takip etmek gerek.

HOLLANDA’DAKİ TÜRKLERİN DOSTU BART VAN KAMPEN’E VEDA

Beverwijk – Hollanda’da göçmenlerin hayatına damga vurmuş, dünyanın en büyük Türk pazarını kurarak tarihe geçen Bart van Kampen, geçtiğimiz hafta 81 yaşında hayata veda etti. Onun ardından düzenlenen taziye töreni, yalnızca bir vedalaşma değil, aynı zamanda bir vefa gösterisi oldu.

16 Eylül akşamı Beverwijk’teki De Bazaar’ın 26 numaralı salonunda gerçekleştirilen törende, bine yakın Hollandalı ve Türk hazır bulundu. Törene Türkiye’nin Lahey Büyükelçisi Fatma Ceren Yazgan, Amsterdam Başkonsolosu Mahmut Burak Ersoy, Amersfoort Fahri Konsolosu Titus Kramer ve Başkonsolosluk Sekreteri Mehmet Keskin de katıldı. Büyükelçi Yazgan, Van Kampen’in üç kızına ayrı ayrı başsağlığı dileyerek, Türk devleti adına gösterilen bu ilginin aile için büyük bir teselli olduğunu vurguladı.

Afbeelding met kleding, persoon, vrouw, staan Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

“Bu başka bir kültür, yaşatan bir kültür”

Taziye sırasında dikkat çekici bir ayrıntı da Büyükelçi Yazgan’ın sözleriydi. Van Kampen’in üç kızının konukları tek tek karşılayıp uzun sohbetler etmesi üzerine Yazgan, yanındakilere dönerek şu cümleyi kurdu:
“Bakınız, bu bambaşka bir kültür. Bunlar insanı öldürmüyorlar, adeta yaşatıyorlar.”
Bu ifade, aslında Van Kampen’in hayatı boyunca kurmaya çalıştığı köprülerin bir özeti gibiydi.

Türklerin kalbindeki özel yeri

Bart van Kampen, 1980’de Beverwijk’te açtığı Zwarte Markt (Kara Pazar) ile Türk göçmenler için yeni bir dünya kurmuştu. Polis baskınlarıyla, yasaklarla, türlü engellerle mücadele etmiş; ama yılmamıştı. Türk esnafın ayakta kalabilmesi için her türlü riski göze almış, hatta verilen cezaları kendi cebinden ödemeyi taahhüt etmişti. Onun vizyonu sayesinde Zwarte Markt, kısa sürede sadece bir alışveriş merkezi değil, göçmenler için bir buluşma noktası, Hollandalılar içinse farklı kültürleri tanıma imkânı sunan bir yaşam alanı haline geldi.

Benim de şahsen yakından tanıklık ettiğim bu süreçte, Van Kampen’in azmi ve inancı, Hollanda’daki Türk toplumunun kaderini değiştirdi. On binlerce insanın iş ve ekmek kapısı olan pazar, zamanla “Beverwijk Bazaar” adıyla Avrupa’nın en büyük kapalı pazarı hâline geldi.

Duyguların taşlaştığı bir akşam

Afbeelding met persoon, kleding, vrouw, Magenta Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Taziye töreninde duygu yüklü anlar yaşandı. Konuklar salona girerken Van Kampen’in kızları tarafından tek tek karşılandı. Bu samimi sohbetler, sıradan bir merasimden çok bir dost meclisini andırıyordu. İnsanlar yalnızca bir işadamına değil, bir dostlarına, bir yol göstericilerine veda ediyordu.

Hollanda’daki Türkler için Van Kampen’in önemi büyüktü. Sıradan bir girişimciden öte, göçmenlerin yanında duran bir dost, bir arabulucu, bazen de bir dert ortağıydı. Onun sayesinde Türk esnaf hem ekmeğini kazanmış, hem de Hollanda toplumunda saygın bir yer edinmişti.

Kültürleri birleştiren bir miras

Van Kampen’in hayatını yakından bilenlerden biri de eski damadı ve Amersfoort Fahri Konsolosu Titus Kramer’di. Onun kaleme aldığı yazıda, Van Kampen’in mizahi kişiliği, inadı ve hayalleriyle dolu yaşam öyküsü anlatılıyordu. Kramer, “Bart, ayağı çamura basan bir hayalcinin ta kendisiydi. Bize bir pazarın eşyalardan ibaret olmadığını öğretti – bir pazar insanları yakınlaştırır. Ve bugün buna her zamankinden daha çok ihtiyacımız var” diyerek onun mirasını özetliyordu.

Bir vedadan öte, bir teşekkür

Beverwijk’teki törende hissedilen en güçlü duygu, minnettarlıktı. Yalnızca Türkler değil, Surinamlılar, Faslılar, Çinliler ve Hollandalılar da oradaydı. Zwarte Markt’ın sunduğu çokkültürlü ruh, Van Kampen’in ardından bile aynı coşkuyla yaşamaya devam ediyordu.

Onun vefatı, Hollanda’daki Türk toplumu için büyük bir kayıp. Ama bıraktığı miras hâlâ ayakta: Her hafta on binlerce insanın buluştuğu, kültürlerin kaynaştığı Beverwijk Pazarı.

Bart van Kampen artık aramızda değil. Ama adı, dostluğu, cesareti ve insanları bir araya getiren vizyonu, hem Hollanda tarihine hem de Türklerin kalbine kazınmış olarak yaşamaya devam edecek.

                                            ***********************

AMBASSADEUR FATMA CEREN YAZGAN IS EEN “GOEROE”: IEMAND DIE DUISTERNIS VERDRIJFT, DE WEG WIJST EN LICHT SPREIDT MET HAAR DIEPE KENNIS

*In korte tijd heeft Yazgan in Nederland veel van zich laten horen. Alleen al in de afgelopen 24 uur woonde zij drie grote evenementen bij:

*Een persbijeenkomst van maar liefst 3,5 uur met de Turkse media.

*Deelname aan de plechtigheden rond de rijksbegroting 2026, die in Nederland als een nationale feestdag worden gevierd.

*De condoleancebijeenkomst voor Bart van Kampen, oprichter van de Zwarte Markt, wereldwijd bekend als de grootste Turkse markt.

Afbeelding met Menselijk gezicht, tekst, person, kleding Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Beste lezers,

Wij journalisten hebben vaak een eigenaardige gewoonte:
Wie vertrekt, wordt “afgeschreven”, en wie komt, wordt op handen gedragen.

Zo werd de vorige ambassadeur in Den Haag, Selçuk Ünal, door Ankara hoog gewaardeerd en overgeplaatst naar Peking. Zijn plaats werd ingenomen door Fatma Ceren Yazgan.

Wij vragen ons als journalisten altijd af:
Komt de nieuwkomer uit het diplomatenkorps en heeft hij of zij ervaring?
Of is het een politiek benoemde, iemand met connecties?
Of misschien een zakenman die beloond wordt?

FETÖ ile mücadelede Gürcü makamlarıyla sıkı iş birliği yapıyoruz'

Toen ik ontdekte dat mevrouw Yazgan een diplomaat in hart en nieren is, afkomstig uit de kern van het Ministerie van Buitenlandse Zaken, haalden wij opgelucht adem. Kortom: een professional, gevormd door staatsdiscipline, een diplomaat in de volle betekenis van het woord.

ZE BEGON METEEN OP DE EERSTE DAG

Zeven weken geleden arriveerde Fatma Ceren Yazgan in Den Haag.
Nog voordat zij haar geloofsbrieven aan koning Willem-Alexander had overhandigd, begon zij al aan het werk. Soms informeel, maar zij zocht meteen de contacten en gaf al vanaf de eerste stappen signalen van succes.

In deze korte tijd hebben wij veel over haar geschreven. Maar vooral tijdens de persbijeenkomst van enkele dagen geleden kregen wij de kans haar persoonlijk beter te leren kennen. Wij zagen haar verleden, hoorden wat zij hier al gedaan heeft en luisterden naar haar toekomstplannen.

En toen dacht ik: de titel die het beste bij onze nieuwe ambassadeur past, is “Goeroe”.

WAAROM “GOEROE”?

Laat me een herinnering delen.
De bekende Nederlander van Turkse komaf, İbrahim Görmez – voormalig voorzitter van de Federatie van Turkse Islamitische en Culturele Verenigingen en oprichter van de islamitische radio en tv – schreef mij vaak na mijn artikelen:
“İlhan Karaçay is de goeroe van de journalistiek.”

Hij schreef dit in berichten en zei het openlijk op sociale media. Dit compliment bleef jarenlang in mijn oren klinken. En nu ik onze nieuwe ambassadeur heb leren kennen, vond ik dat deze eretitel ook bij haar past.

WAT BETEKENT “GOEROE”?

Het woord komt uit het Sanskriet: “Gu” betekent duisternis, “ru” betekent verdrijven of verlichten.
Een goeroe is dus iemand die de duisternis verdrijft, de weg wijst, licht verspreidt.

In India wordt de term gebruikt voor spirituele leraren: niet alleen iemand die kennis overdraagt, maar ook iemand die een levenspad verlicht. In het Westen wordt het woord breder gebruikt – men spreekt over een technologie-goeroe, een management-goeroe of zelfs een kook-goeroe. Kortom: iemand die in een bepaald vakgebied diepe kennis heeft en wiens oordeel wordt vertrouwd.

Soms wordt het woord negatief gebruikt, maar in mijn context bedoel ik de mooiste betekenis: een wijze gids die vertrouwen wekt en licht brengt.

WAAROM NOEM IK YAZGAN EEN “GOEROE”?

Daar zijn veel redenen voor:

Een ervaren diplomaat: Geboren in 1971 in Bursa. In 1993 afgestudeerd aan de Boğaziçi Universiteit (Politieke Wetenschappen en Internationale Betrekkingen). In datzelfde jaar trad zij toe tot Buitenlandse Zaken en vervulde sindsdien vele posten: in Muscat, Kiev en Moskou, en op het ministerie zelf als plaatsvervangend directeur voor Culturele Zaken, Oost- en Midden-Europa, Balkan en Noord-Amerika. Zij diende ook als plaatsvervangend directeur-generaal Veiligheid en Inlichtingen. Van 2017 tot 2022 was zij ambassadeur in Tbilisi. Kortom: afkomstig uit het hart van de staat.

Bekend met Nederland: Zij is al twee keer eerder hier geweest voor vergaderingen en onderzoeksopdrachten. Nederland is dus geen onbekend terrein voor haar.

Geloofsbrieven: Tijdens de presentatie van haar geloofsbrieven aan koning Willem-Alexander viel zij op door haar houding en elegante verschijning. Ze straalde ernst en representativiteit uit.

Afbeelding met person, persoon, kleding, overdekt Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Persbijeenkomst: Hoewel zij pas zeven weken in Nederland is, toonde zij inzicht alsof zij hier jaren woont. Ze wees erop dat de derde generatie Turken in Nederland een positief nieuw levensmodel heeft gevonden, en dat nu vooral de “Generatie Z” jongeren de aandacht verdienen. Dat getuigt van visie.

Culturele visie: Ze benadrukte dat er in Nederland musea moeten komen om Turkije te promoten, en dat niet alleen de overheid maar ook ondernemers hierbij een rol kunnen spelen.

Kortom: Yazgan is niet zomaar een diplomaat. Zij is een gids, een visionair, een bron van vertrouwen.
En daarom zeg ik – geïnspireerd door het compliment dat İbrahim Görmez mij ooit gaf – nu over haar:
“Onze ambassadeur Fatma Ceren Yazgan is de goeroe van de diplomatie.”

EEN NOTITIE UIT DE PERSBIJEENKOMST

Afbeelding met persoon, kleding, tekst, Menselijk gezicht Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

De ambassadeur wees erop dat racistische uitspraken en gedragingen in Nederland een zorgwekkend niveau hebben bereikt. Ze zei dit onderwerp bij de autoriteiten te hebben aangekaart en daar positieve reacties op te hebben ontvangen.

Daarop nam ik zelf het woord:
‘Eigenlijk zijn het vaak politici en media die racisten aanwakkeren. Ik weet dat uw gesprekken met de overheid positief verlopen – de betrekkingen tussen de staten Nederland en Turkije zijn goed. Maar volgens politici en de media lijken die relaties juist slecht.’

De ambassadeur antwoordde:
“Helaas is dat zo. Daarom hebben ook jullie als media een belangrijke taak. Als jullie publiceren op een manier die de Nederlanders bereikt, kan dat verschil maken.”

Ik zei daarop:
‘Maar u moet ook zelf de media actief benaderen. Nodig hen uit voor diners, nodig hen uit naar Turkije, vertel de waarheid – dan zullen ze dat misschien publiceren.’

Haar antwoord was veelzeggend:
“We doen dat, meneer Karaçay, maar geen van hen accepteert onze uitnodigingen.”

Daarop vertelde ik een persoonlijke ervaring:
‘In 1974 werd Ajlan Akıncı – zoon van generaal Eşref Akıncı en destijds ook correspondent van Hürriyet – benoemd tot persattaché in Den Haag. Ik hielp hem om kennis te maken met Nederlandse journalisten. We gingen samen uit eten, en al snel verschenen er positieve artikelen over Turkije in de Nederlandse pers.’

Afbeelding met tekst, schermopname, Lettertype, poster Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Ik vergeet die tijd nooit. Vooral mijn strijd met De Telegraaf staat mij bij. Met mijn tweetalige krant Avrupa DÜNYA vocht ik lijnrecht tegen de negatieve berichtgeving. Totdat de hoofdredacteur van De Telegraaf, tijdens een vergadering, uitriep:
“Wie is die Karaçay eigenlijk? Kent iemand hem?”
Een redacteur antwoordde: “Ik ken hem.” Waarop de hoofdredacteur zei: “Nodig hem uit, laten we samen eten.”

Ik ging, maar weigerde te dineren – ik dronk alleen thee. Toen hij vroeg wat ik wilde, zei ik:
“U publiceert voortdurend negatieve verhalen over Turkije en de Turken, terwijl Turkse reisorganisaties miljoenen euro’s aan advertenties in uw krant steken. Dit is onrechtvaardig.”

Hij was verbaasd, maar gaf meteen opdracht:
“Maak een mooi interview met Karaçay en publiceer dat.”

Ik weigerde: “Nee, interview onze ambassadeur.”
Enkele dagen later verscheen een groot, positief interview met de ambassadeur – paginagroot in De Telegraaf.

Bovendien organiseerde de hoofdredacteur ook twee diners met Turkse reisorganisaties. Hij luisterde naar hen, en daarna verschenen er positieve artikelen in zijn krant.

Die ervaring leerde mij dat persoonlijke en oprechte contacten met de pers vooroordelen kunnen doorbreken.

En vandaag geldt hetzelfde: invloedrijke Turkse ondernemers en opinieleiders in Nederland moeten hun rol spelen. Met hun bijdrage kan er opnieuw een doorbraak komen.

PRİNSJESDAG 2025: EEN MOMENT VAN TROTS MET AMBASSADEUR FATMA CEREN YAZGAN

Elke derde dinsdag van september viert Nederland Prinsjesdag, de officiële opening van het parlementaire jaar. Op deze dag leest het staatshoofd de Troonrede voor en presenteert de minister van Financiën de Miljoenennota en de rijksbegroting. Het is een dag vol traditie, symboliek en democratische verantwoording, waarbij de koers van de regering voor het komende jaar wordt uiteengezet.

Afbeelding met kunst, persoon, panorama, buitenshuis Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Tijdens de Prinsjesdag van 2025 was de Turkse ambassadeur Fatma Ceren Yazgan aanwezig als vertegenwoordiger van Turkije. Haar deelname aan deze belangrijke ceremonie benadrukt de sterke banden tussen Nederland en Turkije, evenals het wederzijdse respect en de belangstelling voor elkaars politieke en maatschappelijke processen. Voor de Turkse gemeenschap in Nederland vormt haar aanwezigheid bovendien een bron van trots en vertrouwen.

Wat staat er in de miljoenennota 2025 voor buitenlanders en Turken?

De Miljoenennota 2025 besteedt ruim aandacht aan asiel en migratiebeleid, waarvoor circa 9,48 miljard euro is gereserveerd. Dit budget is met name bedoeld voor opvang, asielprocedures, grensbewaking en integratietrajecten.

Specifieke maatregelen die zich uitsluitend richten op de Turkse gemeenschap zijn niet opgenomen. Turkse Nederlanders profiteren – net als andere migrantengroepen – vooral van de algemene beleidslijnen op het gebied van integratie en participatie. Tegelijkertijd valt op dat de regering een strenger beleid aankondigt, met meer nadruk op grenscontroles en een striktere beoordeling van asielaanvragen.

De aanwezigheid van ambassadeur Yazgan op Prinsjesdag 2025 is een krachtig symbool van verbondenheid en wederzijds respect. Voor de Turks-Nederlandse gemeenschap is dit een belangrijk signaal dat hun stem en positie binnen de samenleving en de bilaterale betrekkingen niet over het hoofd worden gezien.

AFSCHEID VAN BART VAN KAMPEN – DE VRIEND VAN DE TURKEN IN NEDERLAND

Beverwijk – Bart van Kampen, de man die de grootste Turkse markt ter wereld oprichtte en daarmee de levens van migranten in Nederland ingrijpend veranderde, is vorige week op 81-jarige leeftijd overleden. De condoleancebijeenkomst was niet alleen een afscheid, maar ook een ontroerende manifestatie van dankbaarheid.

Afbeelding met kleding, persoon, vrouw, staan Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Op dinsdagavond 16 september verzamelden zich bijna duizend mensen in Hal 26 van De Bazaar in Beverwijk. Onder de aanwezigen waren de Turkse ambassadeur in Den Haag Fatma Ceren Yazgan, de consul-generaal in Amsterdam Mahmut Burak Ersoy, de honorair consul van Amersfoort Titus Kramer en consulaatssecretaris Mehmet Keskin. Ambassadeur Yazgan betuigde persoonlijk haar medeleven aan de drie dochters van Van Kampen en benadrukte dat de officiële aanwezigheid van Turkije voor de familie een grote troost betekende.

“Dit is een andere cultuur, een cultuur die levend maakt”

Opvallend was de opmerking van ambassadeur Yazgan toen zij zag hoe de drie dochters iedere gast persoonlijk ontvingen en uitgebreid met hen spraken. Ze zei tegen haar gezelschap:
“Kijk, dit is een heel andere cultuur. Deze mensen doden niet, ze doen juist leven.”
Woorden die eigenlijk de essentie raakten van wat Van Kampen altijd had nagestreefd: bruggen slaan tussen mensen en culturen.

Een bijzondere plaats in de harten van Turken

Bart van Kampen richtte in 1980 de Zwarte Markt in Beverwijk op. Hij trotseerde politie-invallen, boetes en juridische strijd, maar gaf nooit op. Voor Turkse handelaren betekende dit een kans om hun bestaan op te bouwen. Van Kampen beloofde zelfs dat hij alle boetes persoonlijk zou betalen. Dankzij zijn visie groeide de markt al snel uit tot méér dan een handelsplaats: het werd een ontmoetingsplek voor migranten en een ontdekkingstocht voor Nederlanders.

De Zwarte Markt – later bekend als de Beverwijk Bazaar – werd de grootste overdekte markt van Europa. Voor tienduizenden Turken was het een werk- en ontmoetingsplek, voor miljoenen bezoekers een kleurrijk venster op andere culturen.

Een avond vol emoties

Tijdens de condoleance was de sfeer warm en emotioneel. De gasten werden één voor één verwelkomd door de drie dochters van Van Kampen. Er ontstonden lange gesprekken en rijen, waardoor de bijeenkomst tot laat in de avond duurde. Het voelde niet als een formeel ritueel, maar als een samenkomst van vrienden die afscheid namen van een dierbare.

Voor de Turkse gemeenschap in Nederland was Van Kampen méér dan een ondernemer. Hij was een vriend, een bemiddelaar, soms zelfs een vertrouwenspersoon. Dankzij hem vonden honderden Turkse ondernemers een plek en een toekomst in Nederland.

Een nalatenschap die culturen verbindt

Een van degenen die Van Kampen het beste kende, is zijn voormalige schoonzoon en huidig honorair consul van Amersfoort, Titus Kramer. In zijn bijdrage beschreef hij Van Kampen als een dromer met doorzettingsvermogen:
“Bart was een dromer met voeten in de modder. Hij leerde ons dat een markt méér is dan spullen – een markt verbroedert. En dat hebben we vandaag harder nodig dan ooit.”

Meer dan een afscheid: een dankbetuiging

Afbeelding met persoon, kleding, vrouw, Magenta Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

In Beverwijk was de overheersende emotie dankbaarheid. Niet alleen Turken, maar ook Surinamers, Marokkanen, Chinezen en Nederlanders waren aanwezig. Het multiculturele karakter dat de Zwarte Markt groot maakte, leefde ook voort in deze bijeenkomst.

Zijn overlijden is een groot verlies voor de Turkse gemeenschap, maar zijn erfenis leeft voort. Elke week brengt de Beverwijk Bazaar tienduizenden mensen samen, precies zoals Van Kampen het ooit voor ogen had.

Bart van Kampen is niet meer onder ons, maar zijn naam, zijn moed en zijn visie om mensen te verbinden zullen voor altijd voortleven – in de geschiedenis van Nederland en in de harten van de Turken.

 

GURBETÇİYE DİL UZATANLARA CEVABIMDIR: ilhankaracay.com’a GİRİN, YURTTAŞLARIMIZIN BAŞARILARINI OKUYUN VE UTANIN…

GURBETÇİYE DİL UZATANLARA CEVABIMDIR: ilhankaracay.com’a GİRİN, YURTTAŞLARIMIZIN BAŞARILARINI OKUYUN VE UTANIN…

Sen, ekranın başına geçip, klavyenin arkasına saklanıp, bir toplumu aşağılayan kişi… Bil ki küçümseyen dilin, bizim omuzlarımızdaki emeği, alın terini ve hasreti silemez.

Belki o zaman anlarsın: Biz “tatilci müşteri” değiliz; biz köprü kuran, değer katan, gurur taşıyan bir toplumuz.

Bizim oyumuz da onurumuz da satılık değildir!

(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie staat onderaan Turks)
Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, person, persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
İlhan KARAÇAY analiz etti ve sordu:

(Haberimi okuyan değerli düşünür Sadık Kemal Tural bakın nasıl değerlendirimiş:

DEĞERLİ AYDINLARIMIZ
BU ANLAMLI ÇIĞLIK YANKILANMALI… HOLLANDA, ALMANYA, BELÇİKA VE FRANSA’DA bulunan BÜYÜKELÇİLİKLERİMİZ DE, KONSOLOSLUKLARIMIZ DA, TEFRİKA’dan BESLENMEYEN ETKİLİ DERNEKLERİMİZ DE BİLGİ VE BİLİNCE DAYANAN DUYARLI TEPKİLER VERMELİDİR.
SAYIN İLHAN KARAÇAY’IN DUYARLILIĞINI SAYGIYLA SELAMLIYORUM.)

…ve haberim:

Son günlerde bazı gazeteciler, köşe yazarları ve ekran yorumcuları yine gurbetçiyi hedefe koydu. Biri çıkıp, “gurbetçiler oy kullanmasın” diyor; öteki de, “oy kullanacaksa bin euro versin” diye konuşuyor. Açık konuşayım: Bu sözler milyonlarca gurbetçiyi aptal yerine koymaktır.

Bu sözleri söyleyenler arasında sıradan sosyal medya trolleri değil, Türkiye’nin tanınmış yazarları ve politikacıları da var. Kendilerine saygım var; ama bu kez öyle potlar kırıyorlar ki, neresinden tutsanız elinizde kalır.

BİZ TÜRKİYE’NİN ASLİ EVLATLARIYIZ.

Oy hakkımız kimsenin lütfu değil, anayasayla tanınmış bir haktır. Kimse bunu pazarlık masasına koyamaz, kimse “parayla vatandaşlık” icat edemez.

Unutmayın: Biz bu ülkeye yalnız oy getirmiyoruz; yıllardır döviz de getiriyoruz. 1960’lardan bugüne yüz milyarlarca mark, gulden, frank, dolar ve euro gönderdik. Bugün ise tatillerde Türkiye’ye gelen milyonlarca gurbetçi, her yaz esnafın, turizmcinin, memleket ekonomisinin can simididir. 2023’te turizm gelirinin kayda değer kısmı, 2024’te ise daha da artan oranı bizim cebimizden çıkan paradır. Bizim harcamamız olmasa hangi rekorlar kırılırdı?

Ama mesele yalnız para değil.
Yıllardır yazdığım haberlerde gördüğünüz gibi Avrupa’nın dört bir yanında başarı hikâyeleri yazan gurbetçiler var. ilhankaracay.nl’ye girin, onlarcasını göreceksiniz. Profesör olan, iş insanı olan, dünya çapında sporcu olan; sanatta ve bilimde ülkemizi gururla temsil eden yüzlerce evladımız var. Gurbetçi dediğiniz, yalnızca bavuluyla köyüne dönen biri değildir; o aynı zamanda köprü kurandır. Hem yaşadığı ülkeye değer katar hem de Türkiye’nin onurunu taşır.

Bizi “tatilci müşteri” sananlar yanılıyor. Katkımız yalnız yazın yaptığımız alışveriş değildir. Biz, Avrupa’da Türkçeyi yaşatan, Türk bayrağını stadyumlarda ve meydanlarda dalgalandıran, memleketin kötü gününde dövizini bankaya yatıran koca bir toplumuz.

Fatih Altaylı diyor ki: “Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları eğer Türkiye’de oy kullanmak istiyorsa, yılda en az 1000 avro vergi ödesin.”
Dahası: “Ne haddine senin Türkiye’de oy kullanmak lan? Gelip burada benim kaderim hakkında karar veriyorsun…”

İTİRAZIM VAR!

Ey Fatih kardeşim, biz 60 yılı aşkın süredir bu ülkeden binlerce kilometre uzakta ter döken, fedakârlık eden, memleket aşkıyla yanan insanlarız. Bu ülkeye yalnız para göndermedik; gençliğimizi, emeğimizi, dualarımızı da yolladık.

Söyler misiniz: Böyle bir topluma “bin euro ver, oy kullan” demek hak mıdır?
Ayıptır, haksızlıktır. Zaten vergi de harç da ödüyoruz. Türkiye’de evimiz varsa emlak vergimizi; arabamız varsa motorlu taşıtlar vergimizi; her alışverişte KDV’yi ödüyoruz. Yani cebimiz Türkiye’ye akıyor. Buna rağmen hâlâ bize tepeden bakılmasına kimsenin hakkı yok.

Bizim oyumuz, bizim sözümüz, bizim hakkımız var.
Ve bu hak parayla ölçülmez, pazarlığa açılmaz.
Bizi dışlamaya çalışanlara sesleniyorum: Biz kum torbası değiliz. Biz bu ülkenin asli unsuruyuz.
Bizim oyumuz da onurumuz da satılık değildir.

GURBETÇİLERİN BAŞARI HİKÂYELERİ

Biz gurbetçiler sadece para gönderen, yazın memlekete tatil için gelen insanlar değiliz. Bizim aramızdan çıkan yüzlerce başarı hikâyesi var. Benim yıllardır yazdığım haberlerde de görebileceğiniz gibi, bu toplum her alanda gurur verici isimler yetiştirdi.
(ilhankaracay.com’a göz atarsanız onlarcasını bulacaksınız),

Kısacası biz gurbetçiler, sadece memleketimize döviz gönderen insanlar değiliz. Biz, bulunduğumuz ülkelerde başarıdan başarıya koşan; bilimde, sanatta, sporda, siyasette söz sahibi olan; Türkiye’nin onurunu Avrupa’da dalgalandıran koca bir aileyiz.

AVRUPA’DAN SOMUT BAŞARI ÖRNEKLERİ

Benim yıllardır yazıp yayınladığım başarı hikâyelerinden sadece birkaçı şunlardır:
Necla Kelek: Almanya’da tanınmış sosyolog, yazar ve kadın hakları savunucusu.
Kader Sevinç: Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye kökenli ilk danışmanlardan; Brüksel’de etkin bir siyasetçi.
Emine Bozkurt: Avrupa Parlamentosu’na giren ilk Türk kökenli kadın milletvekillerinden.
Tuna Bekleviç: Avrupa iş dünyasında genç yaşta girişimleriyle ses getiren bir isim.
Hamza Yerlikaya: Dünya ve Olimpiyat şampiyonu; Türk sporunun Avrupa’daki efsanelerinden.
Mesut Özil: Dünya futbolunun zirvesine çıkan gurbetçi evladımız.
Feridun Zaimoğlu: Almanya’da ödüllü yazar.
Selçuk Özer: Hollanda’da büyük yatırımlar yapmış, istihdam sağlayan iş insanı.
Özlem Çerçioğlu: Avrupa’da yetişip Türkiye’de siyaset sahnesinde başarı kazanan isimlerimizden.
Nihat Kahveci: Avrupa’da üst düzey futbol oynayıp Türkiye’ye gurur yaşatan isimlerimizden.
Aylin Sezer:Opera sanatçımız Soprano Aylin Sezer.

Bunlar sadece birer örnek. Eğitimden bilime, siyasetten sanata, spordan iş dünyasına kadar yüzlerce isim, gurbetçilerin “başarı hikâyesi”nin canlı kanıtıdır.

Afbeelding met vrouw, Menselijk gezicht, collage, kleding Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

HOLLANDA’DAN GURUR KAYNAKLARIMIZ

Hollanda’daki Türk toplumu yalnız esnafıyla değil; kadın liderleri, iş insanları, siyasetçileri, sanatçıları ve akademisyenleriyle de gurur kaynağıdır. Benim web sayfamda da sitayişle söz ettiğim bazı isimler şunlardır:

Özcan Akyol (Eus): Edebiyat ve medyadaki başarısının yanında fikir ve ekonomi dünyasında etkili bir figür.
Hikmet Gürcüoğlu: Hollanda’da et memülleri üretem Koç firmasının sahibi ve Hollanda Türk İşadamları Derneği HOTİAD’ın başkanı.
Selçuk Özer: Hem Hollanda’da hem Türkiye’de istihdam sağlayan öncü iş insanımız.
Genç girişimcilerimiz: Start-up’larıyla Avrupa çapında başarı elde eden yeni nesil.
Aile şirketlerimiz: Küçük dükkânlardan büyük işletmelere dönüşerek Hollanda ekonomisine milyarlarca avro katkı sunan girişimler.

Bu isimler sadece birkaç örnek. Bugün Hollanda’da yaşayan Türkler, siyasette, ekonomide, medyada, sanatta ve akademide önemli mevkilere gelmiş, hem yaşadıkları ülkeye hem de Türkiye’ye değer katmışlardır.

HOLLANDA’DAKİ BAŞARILI KADINLARIMIZ

Günay Uslu: Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Sekreteri olarak görev yapmış; akademi ve iş dünyasında da güçlü bir lider.

Emine Bozkurt: Avrupa Parlamentosu’na seçilen ilk Türk kökenli kadın siyasetçilerden; Hollanda ve Avrupa siyasetinde iz bırakmış bir öncü.

Akademisyenlerimiz ve sanatçılarımız: Üniversitelerde profesörlüğe uzanan kariyerler; tiyatrodan konsere uzanan sahnelerde ödüller.

Gazetecilik, Televizyon, Yazarlık ve Sahne Dünyasında yükselenler.

Afbeelding met Menselijk gezicht, collage, vrouw, Fotomontage Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Nilgün Yerli – Hollanda’da ün kazanmış en önemli kabare sanatçılarımızdan ve yazarlardan biridir. Sahne gösterilerinde mizahla göçmenlik ve kimlik meselelerini işledi. Het Parool ve NRC gibi gazetelerde yazdı, kitapları çok sattı. Hem kültür hem medya alanında yıllardır en bilinen Türk kadın figürü olmuştur. Sahnelerde yıllarca izleyiciyi güldürürken düşündürdü.

Funda Müjde – Oyunculuk, kabare ve yazarlık kariyerini bir arada yürüten Müjde, 2007’de geçirdiği trafik kazasından sonra tekerlekli sandalyeye bağımlı kaldı, ama sanatını bırakmadı. Ülkenin en çok satan gazetesi De Telegraaf’taki köşe yazıları, kitapları ve sahne çalışmalarıyla ilham veren bir örnek oldu.

Fidan Ekiz – Günümüzde Hollanda medyasının en güçlü kadın figürlerinden biri. 2010’da “Veerboot naar Holland” belgeseliyle göçmen aileleri anlattı, 2016’da dokuz bölümlük “De Pen & Het Zwaard” serisiyle basın özgürlüğünü işledi. De Telegraaf’ın KADIN ekindeki yazarlığı da çok ses getirdi.

Nazmiye Oral – Yazar ve tiyatro oyuncusu olarak Hollanda kültür hayatında geniş yankı uyandırdı. Kimlik, aile ve toplumsal meseleleri işleyen oyunları ve yazılarıyla edebiyat ve sahne sanatlarında öne çıktı.

Sevtap Baycılı – Hollanda’da edebiyat alanında öne çıkan bir yazar. Romanları ve denemeleriyle entelektüel çevrelerde tanındı.

Ebru Umar – Dobra üslubu ile tanınan bir köşe yazarı. Hollanda basınında sivri çıkışları ve net tavırlarıyla bilinir.

Yeşim Candan – Gazeteci, yazar ve sunucu olarak Hollanda-Türkiye ilişkileri üzerine çalıştı. Medya ve iş dünyasında köprü rolü üstlendi, toplum içi tartışmalarda sıkça moderatörlük yaptı.

Şenay Özdemir – Gazeteci, yazar ve yapımcı. Özellikle kadın hakları, eşitlik ve toplumsal sorunlar üzerine çalışmalarıyla bilinir. Hollanda’da Türk kadınının sesi olmayı başardı.

Tülay Demir Oktay – Hollanda’da gazetecilik kariyeriyle tanındı, ardından Türkiye’de televizyon yıldızı olarak yoluna devam ediyor.

Dilan Yurdakul – Hollanda’nın popüler dizilerinden “Goede Tijden, Slechte Tijden”deki rolüyle ülke çapında ün kazandı. Oyunculuğu sayesinde geniş kitlelere ulaşan genç kuşak temsilcilerimizden biri oldu.

Fadime Demir – (De Telegraaf muhabirliği sırasında, iki yıl önce başlayan İsrail saldırısından hemen sonra, Filistin ve Gazze’ye Hollanda’dan giden ilk gazeteci oldu)

Afbeelding met Menselijk gezicht, glimlach, Lang haar, Vrouwelijke persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Sevim Çelik – Uuzun yıllar yerel radyo-televizyon programlarıyla tanınmış bir isim.

Hande Karacasu – Özellikle kültür-sanat içerikli yazılarıyla bilinir.

Derya Türkan – Hollanda-Türkiye hattında köşe yazarlığı ve röportajlarıyla tanınır.

Burcu Sahin – Şiir ve edebiyat alanındaki üretimleriyle İsveç’te ödül alsa da, Hollanda’daki Türk medyasında da iz bırakmış bir yazar.

Gamze Tuncel – Özellikle sosyal medya üzerinden Hollanda’daki genç göçmen kadınların sesi olmuş bir gazeteci.

Aylin Sezer: Opera sanatçımız Soprano

ÇEŞİTLİ ALANLARDA FAALİYET GÖSTERENLER:

Aşağıdaki isimler farklı mecralarda yazarlık, gazetecilik, kültürel üretim veya yayıncılık yapmış; bazıları yerel medya, bazıları edebiyat, bazıları da sivil toplum çalışmalarıyla anılmıştır.
Onlarin isimlerini de burada onurlandırmak önemlidir.

Şenay Tosun, Suzan Yücel, Rukiye Sultan Gür, Elif Işıtman, Çilay Özdemir, Ela Çolak, İffet Subaşı, Zehra Kaya, Ümran Özbalcı Aria, Şüheda Özyar, Nurgül Özkanlı, Meltem Halaçeli, Leyla Çimen, Berrin Kaplan, Güliz Tomruk Kişi, Hale Besen Mouritz, Asuman Roğlu Göl, Şeyda Koç Asyalı, Gülsemin Konca, Neslihan Üre, Jale Şimşek.

SONUÇTA ŞUNLAR SÖYLENEBİLİR

Biz bu ülkenin sessiz gücüyüz: Doların kuruna bakmadan bilet alıp köy yoluna düşen; cenazesinde, düğününde yanında olan; kriz günlerinde dövizini memleket bankasına yatıran; çocuklarına hem Hollandaca/Almanca/Fransızca, hem Türkçe öğreten insanlar…
Bizi dışlayan dil karşısında sözümüz budur: Onurumuza, hakkımıza, emeğimize sahip çıkıyoruz.
Ve tekrar edelim: Bizim oyumuz da onurumuz da satılık değildir.

…VE BENİM SON SÖZLERİM

Sen, medeniyetten yoksun kişi…
Sen, oturmasını, yemesini, içmesini bilmeyen kişi…
Sen, ekranın başına geçip, klavyenin arkasına saklanıp bir toplumu aşağılayan kişi…
Bil ki senin küçümseyen dilin, bizim omuzlarımızdaki emeği, alın terini, hasreti silemez.

Bize “parayla oy” dayatan aklın, medeniyet terazisinde gramı yoktur.
Gurbetçinin onurunu pazarlık masasına sürmeye kalkan, önce kendi vicdanında iflas etmiştir.
Bizim oyumuz anayasanın hakkı, emeğimiz memleketin bereketidir; senin keyfine göre kesilip biçilmez.

Hadi şimdi bir zahmet, ilhankaracay.com’a gir; yılların emeğiyle birikmiş başarıları oku da utan.
Diplomasıyla, icadıyla, sanatıyla, spordaki zaferiyle Avrupa’nın göbeğinde ayakta duran evlatlarımızı gör.
Belki o zaman anlarsın: Biz “tatilci müşteri” değiliz; biz köprü kuran, değer katan, gurur taşıyan bir milletiz.

Ve sana son söz:
Gurbetçinin kapısına “bin euro” faturası kesen dilin, kendi sefaletinin makbuzudur.
Bizim oyumuz da onurumuz da satılık değildir.
Akıl, edep ve insaf sahibi olan anlar; gerisi, kusura bakmasın, medeniyet dışı gevezeliktir.

GÜNAY USLU ÜZERİNE KISA DEĞERLENDİRME

 Afbeelding met Menselijk gezicht, persoon, kleding, wenkbrauw Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Bir insanın hayat hikâyesi, sadece makam ve görev listelerinden ibaret değildir. Onu anlamak için attığı adımlara, kurduğu köprülere, bıraktığı izlere bakmak gerekir.
İşte Günay Uslu tam da böyle bir isimdir.

Bir göçmen ailesinin kızı olarak Hollanda’da büyüyen, Anadolu’nun disiplini ile Avrupa’nın entelektüel derinliğini harmanlayan bir kadının öyküsüdür bu. Akademide Osmanlı kültür politikaları üzerine yaptığı doktora çalışmasından, bakanlık koltuğunda yürüttüğü kültür politikalarına; Corendon’daki sosyal sorumluluk projelerinden, Hollanda’nın sanat kurumlarındaki görevlerine kadar her adımı, tesadüf değil, bilinçli tercihlerle inşa edilmiştir.

Onu farklı kılan, yalnızca görev üstlenmesi değil, görev tanımlarını yeniden yazmasıdır. Akademi, siyaset, kültür, medya ve iş dünyası…
Günay Uslu bütün bu alanlarda parçaları tek tek değil, bir bütün olarak kucaklamıştır.

Bugün Hollanda Film Festivali’nin Denetim Kurulu Başkanlığı da, onun bu birleştirici yönünü daha görünür kılacaktır. Festival, sadece ulusal sinemanın vitrini değil, kültürel çeşitlilik ve yenilikçiliğin de merkezi olacaksa, bunda Günay Uslu’nun payı büyük olacaktır.

Bir başka deyişle, Günay Uslu Doğu ile Batı arasında, akademi ile toplum arasında, tarih ile gelecek arasında kurulmuş bir köprüdür. Ve bu köprüden geçen her insan, hem Hollanda’ya hem Türkiye’ye değer katmaktadır.

Onun yüzünde beliren gülümseme, yalnızca kişisel bir sıcaklık değil, aynı zamanda bir tarih ve kültür aydınlığıdır.

Değerli okurlarım,

Bugünkü yazımı e-postasında gören ünlü ve değerli kişilik Prof. Dr. Sadık Kemal Tural, haberime aşağıdakileri yazarak dostlarına göndermiş.

Böylesi bir değerin bu hareketi beni ziyadesiyle mutlu etmiştir.

Bakınız, Sadık Kemal Tural ne demiş:

DEĞERLİ AYDINLARIMIZ
BU ANLAMLI ÇIĞLIK YANKILANMALI… HOLLANDA, ALMANYA, BELÇİKA VE FRANSA’DA bulunan BÜYÜKELÇİLİKLERİMİZ DE, KONSOLOSLUKLARIMIZ DA, TEFRİKA’dan BESLENMEYEN ETKİLİ DERNEKLERİMİZ DE BİLGİ VE BİLİNCE DAYANAN DUYARLI TEPKİLER VERMELİDİR.
SAYIN İLHAN KARAÇAY’IN DUYARLILIĞINI SAYGIYLA SELAMLIYORUM.

Sadık K. Tural

Prof. Dr. Sadık Kemal Tural Kimdir?

Değerli okurlarım,

Bugünkü yazımı e-postasında gören ünlü ve değerli kişilik Prof. Dr. Sadık Kemal Tural, haberime aşağıdakileri yazarak dostlarına göndermiş.

Böylesi bir değerin bu hareketi beni ziyadesiyle mutlu etmiştir.

Bakınız, Sadık Kemal Tural ne demiş:

DEĞERLİ AYDINLARIMIZ
BU ANLAMLI ÇIĞLIK YANKILANMALI… HOLLANDA, ALMANYA, BELÇİKA VE FRANSA’DA bulunan BÜYÜKELÇİLİKLERİMİZ DE, KONSOLOSLUKLARIMIZ DA, TEFRİKA’dan BESLENMEYEN ETKİLİ DERNEKLERİMİZ DE BİLGİ VE BİLİNCE DAYANAN DUYARLI TEPKİLER VERMELİDİR.
SAYIN İLHAN KARAÇAY’IN DUYARLILIĞINI SAYGIYLA SELAMLIYORUM.
Sadık K. Tural

Prof. Dr. Sadık Kemal Tural Kimdir?

Şair, yazar, bilim insanı ve kültür adamı olan Sadık Kemal Tural, 7 Temmuz 1946’da Kırıkkale’de doğdu. Âşık tarzı şiirlerinde Kemaloğlu mahlasını kullandı; yazılarında S. Tural ve Sadık Tural Kemaloğlu imzalarıyla da tanındı.

İlk ve ortaöğrenimini Kırıkkale’de tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde başladığı yükseköğrenimini Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bitirdi (1966). Öğretmenlik, ansiklopedi yazarlığı ve redaktörlük yaptı. 1972’de Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim görevlisi, 1973’te asistan oldu. Burada edebiyat doktoru (1978), yardımcı doçent (1982), doçent (1983) ve profesör (1988) unvanlarını aldı. Daha sonra Gazi Üniversitesi’nde görev yaptı ve 1996’da üniversiteden ayrıldı.

Devlet Planlama Teşkilatı’nda kültür plânlamacılığı (1984) ve Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı (1993-2002) gibi önemli görevler üstlendi. UNESCO Millî Komisyonu, İLESAM, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü ve Hacı Bektaş-ı Velî Araştırma Merkezi gibi birçok kurumda aktif rol aldı.

Yazı ve şiirleri; Türk Yurdu, Millî Kültür, Millî Folklor, Dergâh, Yeni Divan, Erdem, Bizim Ocak, Türk Dili gibi pek çok dergide yayımlandı. Ayrıca sayısız sempozyum ve bilgi şölenine katkı sundu.

Sadık Kemal Tural, “Zamanın Elinden Tutmak” eseriyle 1982 TMKV Ödülü’nü, 1995 Kırgızistan Devlet Ödülü’nü, 1996’da Türk Ocakları Osman Turan Türklük Araştırmaları Armağanı’nı ve Kazakistan Bilimler Akademisi “Akademiker Kültür Profesörü Ödülü”nü aldı. Çeşitli vakıf ve üniversiteler tarafından kendisine fahrî doktorluk, şeref üyelikleri ve akademik unvanlar verildi.

Onu tanımlayan şu söz, kişiliğini özetlemektedir:
“Edibin derdi ile dertlenmeyi dert edinmiştir kendisine. Devlet damlığı kimliği ile duyarlılığı, bilim adamlığı ile şüpheciliği ve dipliği ile duygusallığı bütünleştiren Sadık Hoca coğrafyası bir ‘Taptuk kapısı’dır.”

 

 

                                              ****************

MIJN ANTWOORD AAN WIE DE DIASPORA NEERHAALT:
GA NAAR ilhankaracay.com, LEES DE SUCCESSEN VAN ONZE LANDGENOTEN EN SCHAAM JE…

Jij, die achter het scherm kruipt en een hele gemeenschap kleineert… Weet dat jouw minachtende toon het zweet, de inspanning en de heimwee op onze schouders niet kan uitwissen.

Misschien begrijp je het dan: wij zijn geen “vakantiegasten” met een portemonnee; wij zijn een gemeenschap die bruggen slaat, waarde creëert en trots draagt.

Onze stem én onze waardigheid zijn niet te koop!

Afbeelding met tekst, Menselijk gezicht, person, persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.
İlhan KARAÇAY analyseerde en vroeg:

De laatste tijd hebben sommige journalisten, columnisten en tv-commentatoren de diaspora opnieuw tot mikpunt gemaakt. De één zegt: “Turken in het buitenland moeten niet stemmen”; een ander beweert: “Als ze willen stemmen, moeten ze duizend euro betalen.”
Laten we duidelijk zijn: zulke woorden behandelen miljoenen mensen in de diaspora als dom.

En het zijn niet alleen willekeurige socialemediatrollen die dit zeggen; ook bekende schrijvers en politici uit Turkije. Ik respecteer hen, maar dit keer slaan ze zulke bokken dat niets overeind blijft als je er even aan trekt.

WIJ ZIJN EIGEN KINDEREN VAN TURKIJE

Ons stemrecht is geen gunst; het is grondwettelijk vastgelegd. Niemand kan het op de onderhandelingstafel leggen, niemand kan “burgerschap tegen betaling” uitvinden.

Vergeet niet: wij brengen niet alleen stemmen naar het land; wij sturen al decennialang deviezen. Sinds de jaren zestig hebben we honderden miljarden mark, gulden, frank, dollars en euros overgemaakt. En vandaag zijn de miljoenen landgenoten die ’s zomers naar Turkije reizen, elke zomer de reddingsboei voor middenstand, toerisme en de economie. In 2023 kwam een aanzienlijk deel van de toeristische inkomsten van ons; in 2024 nog meer. Welke records waren er gebroken zónder onze uitgaven?

Maar het gaat niet alleen om geld.
Zoals u in mijn berichtgeving al jaren kunt zien, schrijft de diaspora overal in Europa succesverhalen. Ga naar ilhankaracay.nl en u ziet er tientallen. Professoren, ondernemers, topsporters; honderden landgenoten die ons land met trots vertegenwoordigen in kunst en wetenschap. De “gurbetçi” is niet enkel iemand die met een koffer naar zijn dorp terugkeert; hij/zij is ook een bruggenbouwer. Hij/zij voegt waarde toe aan het land waar hij/zij woont én draagt de eer van Turkije.

Wie ons ziet als “vakantiekland-consument” vergist zich. Onze bijdrage is niet alleen wat we ’s zomers uitgeven. Wij zijn een grote gemeenschap die het Turks levend houdt in Europa, de Turkse vlag op stadions en pleinen laat wapperen, en in crisistijd zijn deviezen bij Turkse banken onderbrengt.

Fatih Altaylı zegt: “Als Turkse burgers in het buitenland in Turkije willen stemmen, moeten ze jaarlijks minimaal 1000 euro belasting betalen.”
En verder: “Wat denk jij wel, om in Turkije te stemmen, joh? Je komt hierheen en beslist over mijn toekomst…”

DAAR BEN IK HET NIET MEE EENS!

Beste Fatih, wij zijn mensen die al meer dan zestig jaar, duizenden kilometers verderop, zwoegen, offers brengen en met liefde voor het vaderland leven. We hebben niet alleen geld gestuurd; we stuurden onze jeugd, onze arbeid en onze gebeden.

Zeg eens: is het rechtvaardig om tegen zo’n gemeenschap te zeggen: “Betaal duizend euro en dan mag je stemmen”?
Dat is onfatsoenlijk en onrechtvaardig. We betalen immers al belastingen en heffingen. Hebben we een huis in Turkije, dan betalen we onroerendzaakbelasting; een auto, dan motorrijtuigenbelasting; bij elke aankoop betalen we btw. Ons geld stroomt richting Turkije. En toch blijft men op ons neerkijken, daar heeft niemand recht op.

ONZE STEM, ONS WOORD, ONS RECHT.
En dat recht wordt niet in geld uitgedrukt en niet verhandelbaar gemaakt. Aan wie ons wil uitsluiten zeg ik: wij zijn geen bokszak. Wij zijn een essentieel onderdeel van dit land.
Onze stem en onze waardigheid zijn niet te koop.

SUCCESVERHALEN VAN DE DIASPORA

Wij, de diaspora, zijn niet enkel mensen die geld sturen of ’s zomers op vakantie naar het vaderland gaan. Uit onze gemeenschap komen honderden succesverhalen. Zoals u in mijn berichtgeving al jaren kunt zien, heeft deze gemeenschap op elk terrein namen om trots op te zijn.
(Als u op ilhankaracay.com kijkt, vindt u er tientallen.)

Kortom: wij zijn niet alleen mensen die deviezen naar Turkije sturen. Wij zijn een grote familie die in de landen waar wij wonen succes op succes boekt; die in wetenschap, kunst, sport en politiek meetelt; die de eer van Turkije in Europa hoog houdt.

CONCRETE SUCCESVOORBEELDEN UIT EUROPA

Necla Kelek: Bekende sociologe, schrijfster en pleitbezorgster van vrouwenrechten in Duitsland.
Kader Sevinç: Eén van de eerste adviseurs van Turkse afkomst in het Europees Parlement; actieve politica in Brussel.
Emine Bozkurt: Een van de eerste vrouwelijke Europarlementsleden van Turkse afkomst.
Tuna Bekleviç: Jonge ondernemer die in de Europese zakenwereld opvalt met zijn initiatieven.
Hamza Yerlikaya: Wereld- en Olympisch kampioen; een legende van de Turkse sport in Europa.
Mesut Özil: Onze landgenoot die de top van het wereldvoetbal bereikte.
Feridun Zaimoğlu: Bekroond auteur in Duitsland.
Selçuk Özer: Zakenman die in Nederland grote investeringen deed en banen schiep.
Özlem Çerçioğlu: In Europa gevormd, vervolgens succesvol in de Turkse politiek.
Nihat Kahveci: Topvoetballer in Europa die Turkije trots maakte.

Dit zijn slechts voorbeelden. Van onderwijs tot wetenschap, van politiek tot kunst, van sport tot bedrijfsleven: honderden namen zijn levend bewijs van het succesverhaal van de diaspora.

Afbeelding met vrouw, Menselijk gezicht, collage, kleding Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

BRONNEN VAN TROTS IN NEDERLAND

De Turkse gemeenschap in Nederland is niet alleen een bron van trots dankzij haar ondernemers; óók dankzij vrouwelijke leiders, zakenmensen, politici, kunstenaars en academici. Enkele namen waarover ik op mijn website met waardering heb geschreven:

Özcan Akyol (Eus): Succesvol in literatuur en media; invloedrijk in het denk- en economisch veld.
Hikmet Gürcüoğlu: Eigenaar van vleeswaren fabriek KOÇ en voorzitter van Turks Zakenlieden vereniging HOTİAT.
Selçuk Özer: Voorloper die zowel in Nederland als in Turkije werkgelegenheid creëert.
Onze jonge ondernemers: Een nieuwe generatie die met start-ups Europese successen boekt.
Onze familiebedrijven: Van kleine winkels tot grote ondernemingen die miljarden euro’s bijdragen aan de Nederlandse economie.

Dit zijn slechts enkele voorbeelden. Turkse Nederlanders bekleden vandaag belangrijke posities in politiek, economie, media, kunst en academische wereld — en voegen waarde toe aan zowel hun woonland als aan Turkije.

ONZE SUCCESVOLLE VROUWEN IN NEDERLAND

Günay Uslu: Heeft gediend als Staatssecretaris voor Cultuur en Media; een sterke leider in zowel academie als bedrijfsleven.
Emine Bozkurt: Een van de eerste vrouwelijke Europarlementsleden van Turkse afkomst; een pionier met impact in Nederland en Europa.
Onze academici en kunstenaars: Van professoraten aan universiteiten tot prijzen op het toneel en in de concertzalen.

Journalistiek, televisie, literatuur en podiumkunsten

Afbeelding met Menselijk gezicht, collage, vrouw, Fotomontage Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Nilgün Yerli – Een van de bekendste cabaretières en schrijfsters in Nederland. Behandelde migratie en identiteitskwesties in haar shows, schreef voor Het Parool en NRC, en publiceerde succesvolle boeken.
Funda Müjde – Actrice, cabaretière en schrijfster. Na een zwaar auto-ongeluk in 2007 raakte ze aan een rolstoel gebonden, maar bleef actief. Ze werd een inspiratiebron met columns in De Telegraaf, boeken en optredens.
Fidan Ekiz – Tegenwoordig een van de machtigste vrouwen in de Nederlandse media. Bekend van de documentaire Veerboot naar Holland (2010), de serie De Pen & Het Zwaard (2016) en columns in De Telegraaf.
Nazmiye Oral – Schrijfster en actrice, bekend om toneelstukken en teksten die thema’s als identiteit, familie en samenleving behandelen.
Sevtap Baycılı – Schrijfster die in de Nederlandse literaire wereld naam maakte met romans en essays.
Ebru Umar – Columniste met een uitgesproken stijl, bekend om haar scherpe toon en duidelijke standpunten.
Yeşim Candan – Journalist, schrijfster en presentatrice, actief op het gebied van Nederlands-Turkse relaties en vaak moderator in maatschappelijke debatten.
Şenay Özdemir – Journalist, schrijfster en producent, vooral actief rond vrouwenrechten, gelijkheid en maatschappelijke thema’s.
Tülay Demir Oktay – Journalist in Nederland, later tv-ster in Turkije.
Dilan Yurdakul – Werd landelijk bekend met haar rol in de populaire soap Goede Tijden, Slechte Tijden.
Fadime Demir – Werd als De Telegraaf-journalist de eerste Nederlandse verslaggever die na de Israëlische aanvallen twee jaar geleden naar Palestina en Gaza reisde.

Afbeelding met Menselijk gezicht, glimlach, Lang haar, Vrouwelijke persoon Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

Sevim Çelik – Bekend van jarenlang lokaal radio- en tv-werk.
Hande Karacasu – Vooral bekend door haar cultuur- en kunstpublicaties.
Derya Türkan – Columniste en interviewer op de as Nederland-Turkije.
Burcu Sahin – Dichter en schrijfster, bekroond in Zweden maar ook actief binnen de Turkse media in Nederland.
Gamze Tuncel – Journalist die vooral via sociale media de stem werd van jonge migrantenvrouwen in Nederland.

ACTIEF IN UITEENLOPENDE DOMEINEN

Andere namen die actief waren in journalistiek, literatuur, cultuurproductie of lokale media, en die eveneens genoemd moeten worden:
Şenay Tosun, Suzan Yücel, Rukiye Sultan Gür, Elif Işıtman, Çilay Özdemir, Ela Çolak, İffet Subaşı, Zehra Kaya, Ümran Özbalcı Aria, Şüheda Özyar, Nurgül Özkanlı, Meltem Halaçeli, Leyla Çimen, Berrin Kaplan, Güliz Tomruk Kişi, Hale Besen Mouritz, Asuman Roğlu Göl, Şeyda Koç Asyalı, Gülsemin Konca, Neslihan Üre, Jale Şimşek.

SAMENGEVAT

Wij zijn de stille kracht van dit land: mensen die — zonder naar de dollarkoers te kijken — een ticket kopen en het dorp opzoeken; die bij uitvaart of bruiloft naast je staan; die in crisistijd hun deviezen bij een Turkse bank storten; die hun kinderen zowel Nederlands/Duits/Frans als Turks leren…
Dit is ons antwoord op een taal die uitsluit: wij staan voor onze eer, ons recht en onze arbeid.
En laat het nogmaals klinken: onze stem en onze waardigheid zijn niet te koop.

…EN MIJN LAATSTE WOORDEN

Jij, onbeschaafde…
Jij, die niet weet hoe je je hoort te gedragen…
Jij, die achter het scherm en het toetsenbord een hele gemeenschap kleineert…
Weet dat jouw minachting het zweet, de inspanning en de heimwee op onze schouders niet kan uitwissen.

Wie de diaspora een “stem tegen betaling” wil opdringen, scoort een nul op de weegschaal van beschaving.
Wie de eer van de diaspora op de onderhandelingstafel schuift, is moreel al failliet.
Ons stemrecht is grondwettelijk, onze arbeid is de zegen van het vaderland; het wordt niet naar jouw willekeur geknipt en geplakt.

Ga nu, alsjeblieft, naar ilhankaracay.com; lees de successen die in jaren zijn verzameld — en schaam je.
Zie onze kinderen die in het hart van Europa overeind staan met hun diploma, hun uitvinding, hun kunst en hun sportieve triomfen.
Misschien begrijp je dan: wij zijn geen “vakantie-klanten”; wij zijn een volk dat bruggen slaat, waarde creëert en trots draagt.

En mijn slotwoord aan jou:
De taal die de deur van de diaspora probeert te belasten met “duizend euro”, is het ontvangstbewijs van haar eigen armoede.
Onze stem en onze waardigheid zijn niet te koop.
Wie verstand, fatsoen en rechtvaardigheid heeft, begrijpt dit; de rest — vergeef me — is onbeschaafde praat.

KORTE BESCHOUWING OVER GÜNAY USLU
Afbeelding met Menselijk gezicht, persoon, kleding, wenkbrauw Door AI gegenereerde inhoud is mogelijk onjuist.

De levensgeschiedenis van een mens is niet slechts een lijst met functies. Om iemand te begrijpen, kijk je naar de stappen die hij/zij zet, de bruggen die hij/zij slaat, de sporen die hij/zij achterlaat.
Günay Uslu is precies zo iemand.

Het is het verhaal van een vrouw die als dochter van een migrantenfamilie in Nederland opgroeide en de discipline van Anatolië verbond met de intellectuele diepgang van Europa. Van haar promotieonderzoek over Ottomaanse cultuurpolitiek tot het beleid dat ze als bewindspersoon voerde; van de maatschappelijke projecten bij Corendon tot haar taken binnen culturele instellingen in Nederland, elke stap is geen toeval, maar het resultaat van bewuste keuzes.

Wat haar onderscheidt is niet alleen dat ze functies bekleedt, maar dat ze de functie-omschrijving herdefinieert. Academie, politiek, cultuur, media en bedrijfsleven…
Günay Uslu omarmt al die domeinen niet afzonderlijk, maar als geheel.

Haar voorzitterschap van de raad van toezicht van het Nederlands Film Festival zal deze verbindende kant nog zichtbaarder maken. Als het festival niet alleen de etalage van de nationale cinema wil zijn, maar ook het centrum van culturele diversiteit en vernieuwing, dan zal haar bijdrage groot zijn.

Met andere woorden: Günay Uslu is een brug tussen oost en west, tussen academie en samenleving, tussen geschiedenis en toekomst. En iedereen die over die brug loopt, voegt waarde toe aan zowel Nederland als Turkije.

De glimlach op haar gezicht is niet alleen persoonlijke warmte; het is ook de glans van geschiedenis en cultuur.