Geri
16 Haziran 2026 2026

AVRUPA BİRLİĞİ GÖÇ PAKTI YÜRÜRLÜĞE GİRDİ: BRÜKSEL “KAOS BİTİYOR” DİYOR AMA AVRUPA’NIN ASIL SINAVI ŞİMDİ BAŞLIYOR

Avrupa Birliği, yıllardır uygulanamayan göç kurallarını yeniden yürürlüğe sokuyor.
Brüksel, “Kaos bitiyor” derken, gözler yeni sistemin gerçekten işleyip işlemeyeceğine çevrildi.

Hollanda’nın yıllardır talep ettiği sıkı göç politikalarının önemli bölümü yeni pakt içinde yer aldı. Ancak Avrupa Komisyonu bile bunun kısa bir koşu değil, uzun bir maraton olduğunu kabul ediyor.

Yeni Göç Paktı tartışılırken, Avrupa’nın Türkiye ile yaptığı Göç Mutabakatı yeniden hatırlanıyor. Milyonlarca sığınmacıya barınma, eğitim ve çalışma imkânı sağlayan Türkiye’nin uygulamaları, Brüksel’de hâlâ başarılı bir göç yönetimi örneği olarak gösteriliyor.

(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)


İlhan KARAÇAY yazdı:

Avrupa Birliği’nin yıllardır üzerinde çalıştığı Göç ve İltica Paktı bugün yürürlüğe girdi.
Brüksel’deki yöneticiler bunu sıradan bir mevzuat değişikliği olarak görmüyor.
Avrupa Komisyonu’nun Göçten Sorumlu AB Komiseri Magnus Brunner, yeni dönemi duyururken oldukça iddialı bir ifade kullandı: “Son on yıldır yaşanan kaos bugün sona eriyor.”
Bu söz, son yıllarda Avrupa’nın yaşadığı göç krizine ilişkin en dikkat çekici değerlendirmelerden biri olarak kayıtlara geçti.
Çünkü Brunner’in sözlerinde yalnızca geleceğe yönelik bir umut değil, geçmişe yönelik bir itiraf da bulunuyor.

Avrupa Birliği aslında son on yıldır göç konusunda ortak bir politika uygulamakta zorlandığını kabul etmiş oluyor. Milyonlarca insan Avrupa’ya geldi. Sınırlar zorlandı. Siyasi krizler yaşandı. Hükümetler düştü. Partiler bölündü. Aşırı sağ hareketler güç kazandı. Ancak bütün bunlar yaşanırken Avrupa Birliği’nin mevcut kuralları çoğu zaman kâğıt üzerinde kaldı. Şimdi ise Brüksel, aynı hataların tekrar yaşanmaması için yeni bir dönem başlattığını söylüyor.

2015’TEN SONRA AVRUPA DEĞİŞTİ

Bugünkü gelişmeyi anlayabilmek için 2015 yılına dönmek gerekiyor. Suriye savaşı başta olmak üzere Orta Doğu ve Afrika’daki çatışmalar nedeniyle yüz binlerce insan Avrupa’ya yöneldi. Akdeniz üzerinden gelen göçmenlerin büyük bölümü önce İtalya ve Yunanistan’a ulaştı. Ancak Avrupa Birliği’nin planladığı sistem uygulamada işlemedi.

Göçmenlerin önemli bir kısmı ilk giriş yaptıkları ülkelerde kalmadı. Almanya’ya geçti. Hollanda’ya geçti. Belçika’ya geçti. İsveç’e geçti. Bunun sonucunda Avrupa ülkeleri arasında ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıktı.

Bazı ülkeler daha fazla göçmen kabul etmek isterken, bazıları buna karşı çıktı. Göç konusu kısa sürede Avrupa siyasetinin en önemli gündem maddelerinden biri haline geldi. Bugün Hollanda’dan Almanya’ya, Fransa’dan Avusturya’ya kadar birçok ülkede göç tartışmaları seçim sonuçlarını etkileyen temel konulardan biri olarak görülüyor.

DUBLİN SİSTEMİ NEDEN İŞLEMEDİ?

Aslında Avrupa Birliği’nin elinde yıllardır bir sistem vardı. Dublin Sistemi adı verilen bu kurala göre bir sığınmacının iltica başvurusundan ilk giriş yaptığı ülke sorumlu olmalıydı. Yani İtalya’ya giren bir kişinin dosyasını İtalya değerlendirmeliydi. Yunanistan’a giren bir kişinin sorumluluğunu Yunanistan üstlenmeliydi. Ancak uygulamada bu sistem sık sık aksadı.

İlk giriş ülkeleri, üzerlerindeki yükün fazla olduğunu savundu. Kuzey Avrupa ülkeleri ise göçmenlerin kendi ülkelerine yönelmesinden şikâyet etti. Sonuçta Avrupa Birliği’nin ortak iltica sistemi büyük ölçüde işlevsiz hale geldi.

Magnus Brunner’in “kaos” ifadesi de aslında biraz buna işaret ediyor. Bugün yürürlüğe giren yeni pakt, esas olarak yeni kurallar icat etmekten çok, yıllardır uygulanamayan kuralları yeniden işler hale getirmeyi amaçlıyor.

ARTIK HERKES KAFASINA GÖRE HAREKET EDEMEYECEK

Yeni sistemin en önemli mesajlarından biri de bu. Brüksel artık yalnızca göçmenlere değil, Avrupa Birliği üyesi ülkelere de sesleniyor. Komisyon, anlaşmalara uymayan ülkeler hakkında ihlal prosedürleri başlatılabileceğini açıkça söylüyor. Gerekli görülmesi halinde konu Avrupa Adalet Divanı’na kadar taşınabilecek.

Yüksek para cezaları gündeme gelebilecek. Bu da Avrupa Birliği’nin uzun yıllardır ilk kez göç konusunda daha sert bir tutum almaya hazırlandığını gösteriyor. Kısacası Brüksel’in mesajı şu: Kurallar varsa uygulanacak.

İNSAN KAÇAKÇILARINA KARŞI YENİ CEPHE

Yeni Göç Paktı’nın önemli hedeflerinden biri de insan kaçakçılığı şebekeleri. Avrupa Birliği’ne göre düzensiz göç yalnızca sınır meselesi değil. Aynı zamanda milyarlarca euro dönen uluslararası bir kaçakçılık ağı söz konusu. İnsan kaçakçıları yıllardır Avrupa’ya ulaşan kişilere aynı vaadi veriyor: “Yeter ki Avrupa’ya ulaşın, sonrasında istediğiniz ülkede kalabilirsiniz.”

Brüksel ise bu algıyı kırmak istiyor. Göçmenlerin ilk giriş yaptıkları ülkelerde tutulması ve başvuruların daha sıkı denetlenmesi halinde kaçakçıların kullandığı bu vaadin etkisinin azalacağı düşünülüyor.

SINIRLARDA DAHA SIKI DENETİM

Yeni sistemle birlikte Avrupa Birliği dış sınırlarındaki kontroller de artırılacak. Kimlik tespitleri daha hızlı yapılacak. Güvenlik incelemeleri genişletilecek. Sahte belge kullananların tespiti kolaylaştırılacak. İltica hakkı elde etme ihtimali düşük görülen kişilerin dosyaları daha kısa sürede sonuçlandırılacak. Brüksel’e göre amaç, yıllarca süren belirsizlik dönemlerini azaltmak ve sistemin daha hızlı işlemesini sağlamak.

AVRUPA DIŞINDA İLTİCA İŞLEMLERİ

Paktın en çok tartışılan bölümlerinden biri de iltica başvurularının Avrupa Birliği dışında değerlendirilmesine imkân tanıması. Henüz ayrıntılar tamamen netleşmiş değil. Ancak Avrupa Komisyonu, bazı başvuruların üçüncü ülkelerde incelenebilmesinin önünü açıyor. Bu uygulamayı savunanlar, insan kaçakçılığıyla mücadelede etkili olacağını düşünüyor. Karşı çıkanlar ise Avrupa’nın sığınma hakkına ilişkin geleneksel yaklaşımından uzaklaşabileceğini savunuyor. Önümüzdeki dönemde en fazla tartışılacak başlıklardan birinin bu olması bekleniyor.

HOLLANDA’NIN YILLARDIR BEKLEDİĞİ DÜZENLEMELER

Hollanda açısından bakıldığında yeni paktın ayrı bir önemi bulunuyor. Son yıllarda Ter Apel başta olmak üzere sığınmacı merkezlerinde yaşanan yoğunluk, göç tartışmalarını ülkenin en önemli siyasi gündemlerinden biri haline getirmişti.

Merkez sağ partiler de, sağ partiler de, aşırı sağ partiler de Avrupa Birliği’nden daha sert önlemler talep ediyordu. Bugün yürürlüğe giren pakt, Hollanda’nın yıllardır savunduğu bazı talepleri karşılıyor. Dış sınırların daha sıkı korunması. İltica işlemlerinin hızlandırılması. İlk giriş ülkesinin sorumluluğunun netleştirilmesi. Üye devletlerin kurallara uymaya zorlanması. Bunların tamamı uzun süredir Hollanda siyasetinde dile getirilen talepler arasında bulunuyordu.

TÜRKİYE MODELİ AVRUPA’DA HÂLÂ ÖRNEK GÖSTERİLİYOR

Avrupa Birliği’nin göç politikaları tartışılırken, Türkiye’nin son on yılda üstlendiği rol de yeniden gündeme geliyor.
Bilindiği gibi Avrupa Birliği ile Türkiye arasında 2016 yılında yapılan Göç Mutabakatı kapsamında, düzensiz göçün kontrol altına alınması için Ankara ile Brüksel arasında kapsamlı bir iş birliği başlatılmıştı.

Bu çerçevede Avrupa Birliği, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların barınma, eğitim, sağlık ve sosyal ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla milyarlarca euroluk destek programları oluşturdu.
Avrupa’daki birçok uzman ve siyasetçi, aradan geçen yıllarda bu anlaşmanın önemli ölçüde başarılı olduğu görüşünü dile getiriyor.

Özellikle Türkiye’nin milyonlarca sığınmacıyı ülke içinde barındırmasına rağmen büyük çaplı mülteci kampları sistemine yönelmemesi, birçok Avrupa ülkesinde dikkatle incelenen uygulamalar arasında gösteriliyor.
Avrupa basınında ve çeşitli araştırma raporlarında sık sık şu değerlendirmelere yer veriliyor: “Türkiye, sığınmacıları yalnızca kamplarda tutmak yerine toplumun içine yerleştirdi. İkamet hakkı tanıdı, çalışma imkânları sağladı ve ekonomik hayata katılımlarını teşvik etti.”

Elbette bu modelin Türkiye içinde de yoğun tartışmalara yol açtığı, ekonomik ve sosyal yük konusunda farklı görüşlerin bulunduğu biliniyor. Ancak Avrupa Birliği açısından bakıldığında, Türkiye’nin milyonlarca sığınmacıyı uzun yıllar boyunca barındırmış olması ve düzensiz göçün Avrupa’ya yönelmesini önemli ölçüde sınırlandırması, bugün de dikkatle takip edilen bir örnek olarak değerlendiriliyor.
Yeni Göç Paktı’nın uygulanmasında da Avrupa Birliği’nin, Türkiye ile sürdürülen iş birliğini göç yönetiminin önemli unsurlarından biri olarak görmeye devam ettiği belirtiliyor.

İNGİLTERE’NİN RWANDA PLANI TARTIŞMALARI HÂLÂ SÜRÜYOR

Avrupa’da göç tartışmaları sürerken, birkaç yıl önce İngiltere’nin gündeme getirdiği bir proje dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı.
İngiliz hükümeti, ülkeye ulaşan bazı sığınmacıların iltica başvurularının Afrika ülkesi Rwanda’da değerlendirilmesini öngören bir plan hazırlamıştı. Planın savunucuları, insan kaçakçılığıyla mücadele edileceğini ve düzensiz göçün caydırılacağını ileri sürüyordu.
Ancak insan hakları kuruluşları, hukukçular ve Birleşmiş Milletler’e bağlı çeşitli kurumlar bu projeye sert tepki göstermişti.

Eleştiriler, savaşlardan ve yoksulluktan kaçan insanların binlerce kilometre uzaklıktaki başka bir ülkeye gönderilmesinin, sığınma hakkının ruhuna aykırı olduğu yönündeydi.
Konu uzun süre İngiliz mahkemelerinde tartışıldı.
Hükümet değişikliğinin ardından proje fiilen rafa kaldırıldı.
Ancak ortaya atılan fikir ortadan kalkmadı.

Bugün Avrupa Birliği’nin yeni Göç Paktı tartışılırken de benzer görüşler yeniden gündeme geliyor.
Bazı Avrupalı siyasetçiler, iltica başvurularının Avrupa sınırları dışında değerlendirilmesini savunurken, insan hakları çevreleri bunun tehlikeli bir emsal oluşturabileceği uyarısında bulunuyor.
Tam da bu noktada insan ister istemez şu soruları sormadan edemiyor:

İNSAN HAKLARI NEREDE BAŞLIYOR, NEREDE BİTİYOR?

Göç tartışmaları büyüdükçe Avrupa’nın vicdanı da giderek daha ağır bir sınavdan geçiyor.
Bir zamanlar insan hakları, özgürlükler ve sığınma hakkı konusunda dünyaya ders vermeye çalışan Avrupa ülkeleri, bugün çözümü sığınmacıları kıtanın dışına göndermekte arıyor.
Bir insan savaş bölgesinden kaçıyor. Canını kurtarmaya çalışıyor. Binlerce kilometrelik yolculuğa çıkıyor.
Sonra ona deniliyor ki: “Senin başvurunu burada değil, başka bir kıtada değerlendireceğiz.”

İşte burada insan ister istemez şu soruyu soruyor: Sığınma hakkı gerçekten evrensel bir insan hakkı mıdır? Yoksa yalnızca ekonomik şartlar elverdiği sürece savunulan bir prensip midir? Birleşmiş Milletler yıllardır mültecilerin korunmasını savunuyor. İnsan hakları örgütleri uluslararası sözleşmeleri hatırlatıyor.

Ancak Avrupa’nın birçok ülkesinde siyasi baskı arttıkça, insan hakları ile siyasi çıkarlar arasındaki denge de giderek değişiyor. Bugün Avrupa’nın önündeki asıl mesele yalnızca göçü durdurmak değildir.
Asıl mesele, göçü yönetirken yıllardır savunduğu insani değerleri koruyup koruyamayacağıdır. Çünkü sınırlar tel örgülerle korunabilir. Ancak vicdanların sınırlarını korumak çok daha zordur.

PEKİ SORUN ÇÖZÜLDÜ MÜ?

Bu sorunun cevabı şimdilik hayır. Magnus Brunner de bunun farkında. Nitekim Avrupa Komisyonu Üyesi, yeni dönemi anlatırken dikkat çekici bir benzetme yaptı: “Bu bir sprint değil, maraton.”
Yani Brüksel bile bütün sorunların birkaç ay içinde ortadan kalkacağını düşünmüyor.
Savaşlar devam ediyor. Afrika ve Orta Doğu’daki ekonomik sıkıntılar sürüyor. İklim değişikliğinin yol açtığı göç baskısı büyüyor. İnsan kaçakçılığı ağları faaliyetlerini sürdürüyor.

Bütün bunlar göçün Avrupa gündeminden kısa sürede çıkmayacağını gösteriyor. Ancak Avrupa Birliği bugün itibarıyla önemli bir mesaj vermiş durumda: Yıllardır tartışılan göç sorununda artık yeni vaatlerden çok, mevcut kuralların uygulanmasına ağırlık verilecek.

Şimdi gözler Brüksel’in verdiği sözlerde. Çünkü Avrupa’nın önündeki asıl soru hâlâ aynı: Son on yılda tam olarak işletilemeyen sistem, bu kez gerçekten işleyebilecek mi?

Bu sorunun cevabını ise ne Brüksel’deki siyasetçiler ne de uzmanlar verebilir. Cevabı zaman gösterecek.

 

                                              *****************

HET MIGRATIEPACT VAN DE EUROPESE UNIE IS IN WERKING GETREDEN: BRUSSEL ZEGT DAT DE CHAOS TEN EINDE KOMT, MAAR DE ECHTE TEST VOOR EUROPA BEGINT NU PAS

De Europese Unie voert opnieuw migratieregels in die jarenlang niet effectief konden worden toegepast.

Terwijl Brussel zegt dat “de chaos ten einde komt”, zijn alle ogen gericht op de vraag of het nieuwe systeem daadwerkelijk zal functioneren.

Een belangrijk deel van het strengere migratiebeleid waar Nederland al jaren voor pleit, is opgenomen in het nieuwe pact. Maar zelfs de Europese Commissie erkent dat dit geen korte sprint is, maar een lange marathon.

Terwijl het nieuwe Migratiepact wordt besproken, komt ook de Migratieovereenkomst tussen de Europese Unie en Turkije opnieuw in beeld. De manier waarop Turkije miljoenen vluchtelingen onderdak, onderwijs en werkmogelijkheden heeft geboden, wordt in Brussel nog steeds genoemd als een voorbeeld van succesvol migratiebeheer.

(Het Turkse origineel staat bovenaan.
De Nederlandse versie staat onderaan.)


İlhan KARAÇAY schreef:

Het Migratie en Asielpact waar de Europese Unie jarenlang aan heeft gewerkt, is vandaag officieel in werking getreden.
De beleidsmakers in Brussel beschouwen dit niet als een gewone wijziging van wet en regelgeving.
De Europese Commissaris voor Migratie, Magnus Brunner, gebruikte bij de aankondiging van de nieuwe fase een opvallend krachtige uitspraak: “De chaos van de afgelopen tien jaar komt vandaag ten einde.”
Deze uitspraak wordt gezien als een van de meest opmerkelijke beoordelingen van de migratiecrisis waarmee Europa de afgelopen jaren te maken heeft gehad.
Want in de woorden van Brunner klinkt niet alleen hoop voor de toekomst door, maar ook een erkenning van fouten uit het verleden.

De Europese Unie geeft daarmee feitelijk toe dat zij de afgelopen tien jaar moeite heeft gehad om een gezamenlijk migratiebeleid uit te voeren.
Miljoenen mensen kwamen naar Europa.
De grenzen kwamen onder druk te staan.
Er ontstonden politieke crises.
Regeringen vielen.
Partijen raakten verdeeld.
Rechtse en radicaalrechtse bewegingen wonnen aan invloed.
Terwijl dit allemaal gebeurde, bleven de bestaande Europese regels vaak beperkt tot papier. Brussel zegt nu een nieuw tijdperk te hebben ingeluid om te voorkomen dat dezelfde fouten opnieuw worden gemaakt.

EUROPA VERANDERDE NA 2015

Om de huidige ontwikkelingen goed te begrijpen, moeten we teruggaan naar 2015.
Door de oorlog in Syrië en de conflicten in het Midden-Oosten en Afrika trokken honderdduizenden mensen richting Europa.
Het grootste deel van de migranten die via de Middellandse Zee arriveerden, kwam eerst aan in Italië en Griekenland.
Maar het systeem dat de Europese Unie had ontworpen, bleek in de praktijk niet goed te functioneren.

Een groot deel van de migranten bleef niet in het land van eerste aankomst.
Zij reisden door naar Duitsland.
Naar Nederland.
Naar België.
Naar Zweden.
Daardoor ontstonden er grote meningsverschillen tussen de Europese landen.

Sommige landen wilden meer migranten opnemen, terwijl andere landen zich daartegen verzetten.
Migratie groeide in korte tijd uit tot een van de belangrijkste politieke thema’s in Europa.
Vandaag de dag worden migratiedebatten, van Nederland tot Duitsland en van Frankrijk tot Oostenrijk, beschouwd als een van de belangrijkste factoren die verkiezingsuitslagen beïnvloeden.

WAAROM HEEFT HET DUBLIN-SYSTEEM NIET GEWERKT?

In werkelijkheid beschikte de Europese Unie al jarenlang over een systeem.
Volgens deze regeling, bekend als het Dublin-systeem, moest het land waar een asielzoeker voor het eerst de Europese Unie binnenkwam verantwoordelijk zijn voor de behandeling van zijn of haar asielaanvraag. Dat betekende dat Italië het dossier moest behandelen van iemand die Italië was binnengekomen. Voor iemand die via Griekenland arriveerde, lag die verantwoordelijkheid bij Griekenland.
In de praktijk liep dit systeem echter regelmatig vast.

De landen van eerste aankomst voerden aan dat de druk op hen te groot was.
De Noord-Europese landen klaagden er op hun beurt over dat migranten zich steeds meer naar hun landen verplaatsten. Daardoor verloor het gezamenlijke Europese asielsysteem geleidelijk een groot deel van zijn werking.

De term “chaos” die Magnus Brunner gebruikte, verwijst in feite ook naar deze situatie.
Het nieuwe pact dat vandaag in werking is getreden, heeft dan ook niet zozeer als doel nieuwe regels uit te vinden, maar vooral om regels die jarenlang niet goed werden toegepast opnieuw effectief te laten functioneren.

NIEMAND KAN NOG OP EIGEN HOUTJE HANDELEN

Dat is een van de belangrijkste boodschappen van het nieuwe systeem.
Brussel richt zich niet langer alleen tot migranten, maar ook tot de lidstaten van de Europese Unie.
De Europese Commissie zegt openlijk dat zij inbreukprocedures kan starten tegen landen die zich niet aan de gemaakte afspraken houden.

Indien nodig kan een zaak zelfs worden voorgelegd aan het Europees Hof van Justitie.
Ook hoge financiële sancties behoren tot de mogelijkheden.
Dit laat zien dat de Europese Unie zich voor het eerst in vele jaren voorbereidt op een strengere aanpak van het migratiebeleid.
De boodschap uit Brussel is kort en duidelijk:
Als er regels zijn, dan moeten die ook worden toegepast.

EEN NIEUW FRONT TEGEN MENSENSMOKKELAARS

Een van de belangrijkste doelstellingen van het nieuwe Migratiepact is de bestrijding van mensensmokkelnetwerken.
Volgens de Europese Unie is irreguliere migratie niet alleen een grenskwestie.
Er bestaat ook een internationaal smokkelcircuit waarin miljarden euro’s omgaan.
Mensensmokkelaars houden migranten al jarenlang dezelfde belofte voor: “Zorg dat u Europa bereikt, daarna kunt u blijven in het land van uw keuze.”

Brussel wil die perceptie doorbreken. Men gaat ervan uit dat de aantrekkingskracht van deze belofte zal afnemen wanneer migranten in het land van eerste aankomst blijven en asielaanvragen strenger worden gecontroleerd. Volgens de Europese Commissie vormt dat een belangrijke stap in de strijd tegen de mensensmokkel.

STRENGERE CONTROLES AAN DE GRENZEN

Met het nieuwe systeem zullen ook de controles aan de buitengrenzen van de Europese Unie worden aangescherpt. Identiteitscontroles zullen sneller plaatsvinden. Veiligheidsonderzoeken worden uitgebreid. Het opsporen van personen die gebruikmaken van valse documenten wordt eenvoudiger. Asielaanvragen van personen die weinig kans maken op bescherming zullen sneller worden afgehandeld. Volgens Brussel is het doel om de jarenlang durende periodes van onzekerheid te verkorten en het systeem efficiënter te laten functioneren.

ASIELPROCEDURES BUITEN DE EUROPESE UNIE

Een van de meest besproken onderdelen van het pact is de mogelijkheid om asielaanvragen buiten de Europese Unie te laten behandelen. De details zijn nog niet volledig uitgewerkt. Toch maakt de Europese Commissie de weg vrij voor het onderzoeken van bepaalde aanvragen in derde landen. Voorstanders van deze aanpak denken dat dit een effectief middel kan zijn in de strijd tegen mensensmokkel. Tegenstanders vrezen echter dat Europa daarmee afstand neemt van zijn traditionele benadering van het asielrecht. Verwacht wordt dat dit onderwerp de komende jaren een van de meest besproken onderdelen van het migratiebeleid zal blijven.

DE MAATREGELEN WAAR NEDERLAND AL JAREN OP WACHT

Voor Nederland heeft het nieuwe pact een bijzondere betekenis.
De grote druk op opvangcentra, vooral in Ter Apel, heeft het migratiedebat de afgelopen jaren tot een van de belangrijkste politieke thema’s van het land gemaakt.

Partijen uit het politieke midden, rechtse partijen en ook radicaalrechtse partijen drongen allemaal aan op strengere maatregelen vanuit de Europese Unie.
Het pact dat vandaag in werking is getreden, komt tegemoet aan een aantal wensen die Nederland al jarenlang naar voren brengt. Strengere bewaking van de buitengrenzen. Snellere afhandeling van asielprocedures. Duidelijkere verantwoordelijkheid van het land van eerste binnenkomst. En een krachtiger optreden tegen lidstaten die zich niet aan de afspraken houden. Al deze punten behoren al geruime tijd tot de belangrijkste eisen die binnen de Nederlandse politiek worden gesteld.

HET TURKIJE-MODEL WORDT IN EUROPA NOG STEEDS ALS VOORBEELD GENOEMD

Terwijl het debat over het migratiebeleid van de Europese Unie voortduurt, komt ook de rol die Turkije de afgelopen tien jaar heeft gespeeld opnieuw onder de aandacht. Zoals bekend werd in het kader van de Migratieovereenkomst die de Europese Unie en Turkije in 2016 sloten, een uitgebreide samenwerking tussen Ankara en Brussel opgezet om de irreguliere migratie onder controle te houden.

In dat kader stelde de Europese Unie miljarden euro’s beschikbaar voor programma’s die gericht waren op huisvesting, onderwijs, gezondheidszorg en sociale ondersteuning van Syrische vluchtelingen in Turkije. Veel Europese deskundigen en politici zijn van mening dat deze overeenkomst in belangrijke mate succesvol is gebleken.

Vooral het feit dat Turkije miljoenen vluchtelingen heeft opgevangen zonder over te gaan tot een grootschalig systeem van vluchtelingenkampen, wordt in verschillende Europese landen met belangstelling bestudeerd. In de Europese pers en in diverse onderzoeksrapporten wordt regelmatig de volgende beoordeling gegeven: “Turkije heeft vluchtelingen niet uitsluitend in kampen ondergebracht, maar hen juist geïntegreerd in de samenleving. Het verleende verblijfsrechten, bood mogelijkheden om te werken en stimuleerde hun deelname aan het economische leven.”

Natuurlijk is bekend dat dit model ook binnen Turkije tot intensieve discussies heeft geleid en dat er uiteenlopende opvattingen bestaan over de economische en sociale lasten ervan. Maar vanuit Europees perspectief wordt het feit dat Turkije miljoenen vluchtelingen jarenlang heeft opgevangen en tegelijkertijd de irreguliere migratiestroom richting Europa in belangrijke mate heeft beperkt, nog steeds gezien als een voorbeeld dat nauwlettend wordt gevolgd.
Ook bij de uitvoering van het nieuwe Migratiepact blijft de Europese Unie de samenwerking met Turkije beschouwen als een van de belangrijke pijlers van het migratiebeheer.

DE DISCUSSIE OVER HET RWANDA-PLAN
VAN GROOT-BRITTANNIË DUURT VOORT

Terwijl de migratiediscussie in Europa voortduurt, zorgde een plan dat enkele jaren geleden door Groot-Brittannië werd gepresenteerd wereldwijd voor veel ophef.
De Britse regering werkte aan een regeling waarbij asielaanvragen van bepaalde migranten die het Verenigd Koninkrijk bereikten, zouden worden behandeld in het Afrikaanse land Rwanda.
Voorstanders van het plan stelden dat hiermee mensensmokkel kon worden bestreden en irreguliere migratie kon worden ontmoedigd.
Mensenrechtenorganisaties, juristen en verschillende instellingen die verbonden zijn aan de Verenigde Naties reageerden echter zeer kritisch op dit voorstel.

Volgens de critici was het in strijd met de geest van het asielrecht om mensen die voor oorlog en armoede waren gevlucht, duizenden kilometers verder naar een ander land te sturen.
De kwestie werd lange tijd behandeld door Britse rechtbanken.
Na een regeringswisseling werd het project feitelijk stopgezet.
Maar het idee zelf verdween niet.

Ook nu, tijdens de discussies over het nieuwe Migratiepact van de Europese Unie, duiken vergelijkbare voorstellen opnieuw op.
Terwijl sommige Europese politici pleiten voor de behandeling van asielaanvragen buiten de grenzen van Europa, waarschuwen mensenrechtenorganisaties dat dit een gevaarlijk precedent kan scheppen.

Juist op dit punt kan men zich moeilijk weerhouden van de volgende vragen:

WAAR BEGINNEN MENSENRECHTEN EN WAAR HOUDEN ZE OP?

Naarmate de discussies over migratie toenemen, wordt ook het geweten van Europa steeds zwaarder op de proef gesteld. Europese landen die ooit probeerden de wereld lessen te geven over mensenrechten, vrijheden en het recht op asiel, lijken vandaag de oplossing te zoeken in het buiten de grenzen van het continent plaatsen van asielzoekers.
Een mens vlucht uit een oorlogsgebied. Hij probeert zijn leven te redden. Hij onderneemt een reis van duizenden kilometers.
En vervolgens krijgt hij te horen: “Uw aanvraag zal niet hier worden behandeld, maar op een ander continent.”

Op dat moment dringt zich onvermijdelijk een fundamentele vraag op:
Is het recht op asiel werkelijk een universeel mensenrecht?
Of is het slechts een principe dat wordt verdedigd zolang de economische omstandigheden dat toelaten? De Verenigde Naties pleiten al jarenlang voor de bescherming van vluchtelingen.
Mensenrechtenorganisaties herinneren voortdurend aan internationale verdragen en verplichtingen.

Maar naarmate de politieke druk in veel Europese landen toeneemt, verschuift ook het evenwicht tussen mensenrechten en politieke belangen.
De werkelijke uitdaging waarvoor Europa vandaag staat, is niet alleen het beperken van migratie.

De echte vraag is of Europa erin zal slagen de humanitaire waarden die het jarenlang heeft verdedigd, ook in de praktijk te blijven beschermen.
Want grenzen kunnen worden bewaakt met hekken en prikkeldraad.
Maar het beschermen van de grenzen van het geweten is veel moeilijker.

IS HET PROBLEEM DAN OPGELOST?

Het antwoord op die vraag luidt voorlopig: nee. Ook Magnus Brunner beseft dat.
De Europese Commissaris gebruikte bij de presentatie van het nieuwe beleid dan ook een veelzeggende vergelijking: “Dit is geen sprint, maar een marathon.”
Zelfs Brussel verwacht dus niet dat alle problemen binnen enkele maanden zullen verdwijnen.
Oorlogen gaan door. De economische problemen in Afrika en het Midden-Oosten houden aan. De migratiedruk als gevolg van klimaatverandering neemt toe. Mensensmokkelnetwerken blijven actief.

Al deze factoren maken duidelijk dat migratie niet snel van de Europese agenda zal verdwijnen. Toch heeft de Europese Unie vandaag een belangrijke boodschap afgegeven:
In het migratiedebat zal de nadruk voortaan minder liggen op nieuwe beloften en meer op de uitvoering van bestaande regels.

Alle ogen zijn nu gericht op de beloften die Brussel heeft gedaan.
Want de belangrijkste vraag blijft dezelfde:
Kan een systeem dat de afgelopen tien jaar niet volledig heeft gefunctioneerd, deze keer wél werken?

Op die vraag kunnen noch de politici in Brussel, noch de deskundigen vandaag een definitief antwoord geven. Alleen de tijd zal dat uitwijzen.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir