Geri
13 Mayıs 2026 2026

DAKTİLO GAZETECİ YAPMADI, YAPAY ZEKÂ DA YAPMAZ…

Teknoloji hızlandı ama gazeteciliğin ruhu değişmedi.

Bir zamanlar haber için Avrupa yollarında sabahlayan gazeteciler vardı.
Şimdi aynı haberler birkaç saniyede ekrana düşüyor.

Daktilolar sustu, teleksler tarihe karıştı. Ama gerçek gazeteciliğin vicdanı hâlâ ayakta. Yapay zekâ bilgi toplayabiliyor. Ama gurbetçinin gözündeki hüznü hâlâ insan okuyor.

Gazetecilik bir zamanlar sokakta öğreniliyordu. Şimdi ise çoğu zaman ekran başında üretiliyor.

Hürriyet’i var eden gazetecilik ile yapay zekâ gazeteciliği.
Hürriyet’in Avrupa’daki başarısı teknolojiyle değil, habere adanmış muhabir ruhuyla büyüdü.

(Yazının Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie saat onderaan)


İlhan KARAÇAY yazdı:

Bir zamanlar Avrupa yollarında haber peşinde koşan gazeteciler vardı.
Ellerinde bilgisayar değil, daktilo vardı.
İnternet yoktu, cep telefonu yoktu, sosyal medya hiç yoktu.
Ama habercilik aşkı vardı.
Gurbetçinin derdini kendi derdi bilen, gecenin bir yarısı yola çıkmaktan çekinmeyen,
Pansiyon ve yurt odalarında işçilerle aynı sofraya oturan bir gazetecilik anlayışı vardı.

Hürriyet’in Avrupa’daki büyük yükselişi de işte böyle bir ruhun eseriydi.
Aradan yıllar geçti. Teknoloji değişti, gazetecilik araçları değişti, şimdi ise yapay zekâ çağını yaşıyoruz. Artık birkaç saniyede haber yazılabiliyor.
Peki bütün bu değişimin içinde gerçek gazetecilik ne kadar değişti?
İşte bu yazı, daktilolu yıllardan yapay zekâ dönemine uzanan gazetecilik yolculuğunun hem muhasebesi hem de tanıklığıdır.

Şimdi ise, teknoloji yazıyı hızlandırdı. Fakat gazeteciliğin mayası hâlâ tecrübedir.
Yapay zekâ cümle kurabilir. Fakat sezgi, sorumluluk ve vicdan hâlâ insana ait.
Daktilodan bilgisayara, bilgisayardan yapay zekâya.
Araçlar değişti ama gerçek gazetecilik değişmedi.

Bugün artık herkesin cebinde bir “yardımcı kalem” var.
Yapay zekâ dediğimiz sistemler, birkaç saniyede dilekçe yazıyor, haber toparlıyor, hatta köşe yazısı bile hazırlıyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun faydasını inkâr etmek mümkün değil.
Teknoloji ilerledikçe insanlar da bu imkânlardan yararlanıyor.
Ben de yararlanıyorum.

Yaklaşık 60 yıldır gazeteciliğin içindeyim. Daktilolu dönemleri de gördüm, teleksli günleri de… Şimdi ise yapay zekâ çağını yaşıyoruz. Arşiv tararken, eski tarihleri bulurken, bazı bilgileri kontrol ederken bu sistemlerin büyük kolaylık sağladığını kabul etmek gerekir. Hele ki zamanla yarışan gazetecilik mesleğinde, hız artık çok önemli bir unsur haline geldi.

Ancak mesele sadece “yazıyı yazmak” değildir.
Gazetecilik, kelimeleri yan yana dizmekten ibaret bir meslek değildir.
Haberin kokusunu almak vardır. Satır aralarını görmek vardır. İnsan tanımak vardır. Vicdan vardır. Tecrübe vardır. En önemlisi de sorumluluk vardır.

Bugün öyle bir dönem yaşıyoruz ki, düne kadar iki cümleyi toparlamakta zorlanan bazı kişiler, yapay zekânın hazırladığı metinlerle bir anda “usta kalem” görüntüsü verebiliyor.
Elbette herkes teknolojiden yararlanabilir. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Zaten teknoloji, hayatı kolaylaştırmak için vardır.

Fakat burada gözden kaçan önemli bir nokta var:
Yapay zekâ da hata yapar.
Hem de bazen öyle hatalar yapar ki, mesleği bilen biri bunu birkaç saniyede fark ederken, tecrübesiz biri o yanlışları olduğu gibi yayımlayabiliyor.
İşte o zaman ortaya “yazılmış ama pişmemiş” metinler çıkıyor.

Ben yapay zekâ ile kavga etmiyorum. Tam tersine, onunla konuşuyorum, tartışıyorum, yanlışını yakalıyorum. Çünkü gazetecilik refleksi bunu gerektirir.
Bir bilgi geldiğinde, “Acaba doğru mu?” diye sormayı öğretmiştir bize bu meslek.

BİR ZAMANLAR AVRUPA’DA GAZETECİLİK BAŞKAYDI

Fakat bütün bunları düşünürken, ister istemez yıllar önceki gazetecilik günleri gözümün önünden geçiyor.
Bir zamanlar Avrupa’da gazetecilik bambaşka bir emekti.
Bugünkü gibi birkaç tuşla bilgiye ulaşılamıyordu. Haber için kilometrelerce yol gidiliyordu. Bir olay duyulduğu anda araba çalıştırılır, trenlere atlanılır, bazen sabaha kadar direksiyon sallanırdı. Çünkü gazetecilik masa başında değil, hayatın içinde yapılırdı.

İşte Hürriyet’in Avrupa’daki büyük başarısının sırrı da burada yatıyordu.
Bugün genç kuşakların çoğu belki tam olarak bilmiyor. Avrupa Hürriyet, yalnızca bir gazete değildi. Avrupa’daki Türk toplumunun gözü, kulağı, sesi ve zaman zaman da avukatıydı.

İnsanlarımızın derdi manşet olurdu.
Dil sorunları…
İşçi yurtlarındaki sıkıntılar…
Yabancı düşmanlığı…
Konsolosluk kuyrukları…
Emeklilik meseleleri…
Çifte vatandaşlık tartışmaları…
Irkçı saldırılar…
Bir gurbetçinin başına gelen en küçük olay bile bizim için önemliydi.
Çünkü o yıllarda gazetecilik sadece haber yetiştirmek değil, toplumla kader ortaklığı yapmaktı.

GURBETÇİNİN DERDİ MANŞET OLURDU
Afbeelding met krant, tekst, Nieuws, Publicatie Automatisch gegenereerde beschrijving

Hollanda’da Rotterdam ve Schiedam olayları yaşandığında, Türkler’in yaşadığı korkuyu ve gerilimi sayfalarımıza taşıdık. Irkçılık yükseldiğinde bunu manşet yaptık. Avrupa’daki Türk gençlerinin kimlik arayışını yazdık. Fabrikalarda çalışan işçilerin hayatlarını yazdık. Pansiyon ve yurt odalarında yaşanan yalnızlığı yazdık.

Çünkü biz, Avrupa’daki Türk toplumunun sadece uzaktan seyircisi değildik.
İçindeydik.
Onlarla aynı sofraya oturuyorduk.
Kapıkule’de aynı çileyi çekiyorduk.
İstasyonlarda aynı telaşı yaşıyorduk.
Pansiyon ve yurtlarda aynı kuru fasulyeye kaşık sallıyorduk.

Bugün hâlâ hafızamdan çıkmayan yüzlerce gece vardır.
Bir telefon gelir, “Şurada olay oldu” denirdi.
Saat kaç olursa olsun çıkılırdı.
Çünkü muhabirlik bir mesai işi değildi.
Bir yaşam biçimiydi.

HÜRRİYET’İ EFSANE YAPAN RUH

Avrupa Hürriyet’in başarısının ardında işte bu ruh vardı.

Frankfurt’taki merkezden Hollanda’ya, Belçika’dan İsveç’e, İngiltere’den Avusturya’ya kadar uzanan dev bir haber ağı kurulmuştu. O dönemin imkânları düşünüldüğünde bu gerçekten olağanüstü bir organizasyondu.
Üstelik bugünkü gibi internet yoktu.
Cep telefonu yoktu.
Dijital arşiv yoktu.
Sosyal medya yoktu.
Ama inanılmaz bir habercilik tutkusu vardı.
Ve o tutku sayesinde Avrupa Hürriyet bir efsaneye dönüştü.

Türkiye’de seçim gecelerinde Frankfurt’ta yüz binlerce gazete basıldığı günleri gördük. Avrupa’nın en ücra köşelerinde bile insanlar sabah erkenden Hürriyet beklerdi.
Çünkü o gazete onların sesiydi.
O dönem Hürriyet’in Avrupa kadrosunda görev yapan arkadaşlarımızın çoğu, bugün bile saygıyla anılması gereken isimlerdir.

Afbeelding met kleding, buitenshuis, gebouw, persoon Automatisch gegenereerde beschrijving
Avrupa Hürriyet’i gazeteciliğin başarı doruklarına ulaştıran kadrolara bin selam olsun. O arkadaşlarımızı, Frankfurt Zeppelinheim’daki matbaanın önünde çekilen üstteki fotoğrafta görüyorsunuz.
Ayaktakiler: Yılmaz Övünç, Korkut Pulur, Yalçın Bingöl, İsmail Atlı, Ertuğrul Akçaylı, Nezih Akkutay, Ertuğ Karakullukçu (Yurt dışı Baskılar Müdürü) Şener Apaydın, Mine Çokbilir, Suat Türker (Köln), Çetin Emeç (Genel Yayın Müdürü), Mehmet Demirel (İtalya), Yıldız Kafkas (İsveç), Erdinç Ispartalı (İsviçre), Rodolfo Bella (İtalya), Şerif Sayın (Belçika) Metin Doğanalp (Stuttgart), Sait İşler, İlhan Karaçay (Benelux), Tuğrul Cebeci, Ahmet Külahçı, Orhan İnci.
Oturanlar: Nusret Özgül (Belçika) Kamil Yaman (Avusturya-Berlin-Frankfurt), Ziya Akçapar (Yunanistan), Faruk Zapcı (İngiltere), Tevfik Dalgıç (İrlanda), Serdar Koçak (Münih), Ziya Melikoğlu (Düsseldorf), Ayhan Aydın (Berlin), Adnan Celepoğlu (sonradan Atik soyadını aldı), Abdullah Anapa (Stuttgart)

Garbis Keşişoğlu’ndan Ertuğ Karakullukçu’ya, Nezih Akkutay’da Kemal Şener’e kadar uzanan çok değerli gazetecilerle aynı dönemde çalıştık.
Ve şunu açıkça söylemek gerekir:
O başarı kendiliğinden gelmedi.
Çok büyük emek vardı.
Çok büyük fedakârlık vardı.
Çok büyük gazetecilik aşkı vardı.

Afbeelding met tekst, krant, kaart, papier Automatisch gegenereerde beschrijving Hollanda’da elit takımın okuduğu en ciddi NRC Gazetesi, Ertuğ Karakullukçu, Garbis Keşişoğlu ve İlhan Karaçay fotoğraflarıyla, “Hürriyet: Hollanda’daki Türklerin sesi başlığı ile tam sayfa bir yayın yapmıştı. (soldaki resim) Hürriyet’in Hollanda haritasına yayılmış kadrosu (sağdaki resim)

AVRUPA HÜRRİYET’İN VAR OLUŞU

Spordan, sosyal ve kültürel haberlere, magazinden dış politikaya kadar haberleri yağdırdığımız, İstanbul’daki ekibin başında bulunan Ertuğ Karakullukçu, bu haberleri en iyi şekilde değerlendiriyordu.
Gece saat 01.00’lere kadar gazeteden ayrılmayan Karakullukçu, gazeteden ayrıldıktan sonra, uğradığı dost grubu içinde bir duble rakıyı ihmal etmemesine rağmen, ne hikmetse her sabah saat 09.00’da gazetesindeki görevinin başında oluyordu.

Bakınız, ‘Gazeteciliğin piri’ diyebileceğim Karakullukçu o dönemi nasıl anlatıyor:

“Efsane dönemin Hürriyet gazeteciliği: Avrupa Hürriyet, tam bir mucizedir. Haberciliği ve gelişimi açısından gazetecilik okulları tarafından incelenmeli, tez konusu yapılmalıdır.
Hürriyet, Almanya’da yayına başlarken, piyasaya Tercüman gazetesi hakimdi.
Fakat iyi bir örgütlenme ve gözünü budaktan sakınmayan sıkı habercilikle Hürriyet, kısa zamanda Avrupa’nın mutlak hakimi oldu.
Türkiye’deki bir seçim gecesinde Frankfurt’ta 202 bin gazete basmıştık. Ortalama tiraj, 170 – 180 bin bandında gidiyordu.

Dünyada 1 numara: Ben görevden ayrıldıktan sonra Frankfurt Hürriyet‘teki arkadaşlar benden gazeteyle ilgili bir yazı istemişti.
O zaman, Avrupa Hürriyet’in tirajını Hindistan, Çin, Amerika dahil olmak üzere, dünyanın en çok satan gazetelerinin tirajlarıyla kıyaslamıştım. Bunu yaparken, ülke nüfuslarını, gazetelerin tirajlarına bölmüştüm.
Sonuç, umduğum gibiydi. Avrupa Hürriyet, ülke nüfusuna göre (gazetemiz için Avrupa’daki Türk sayısı) dünyanın en çok okunan 1 numaralı gazetesi çıkmıştı.
Hiç abartı yok, dileyen hesaplayabilir.

Emsalsiz emek: Bu büyük başarının ardında çok büyük bir emek vardı.
Başta, kurucu babalar Nezin Demirkent ve Garbis Keşişoğlu‘nun muazzam emeği…
Benim, görevde olduğum sürece tek gün bile izin yapmadan geceyi gündüze karıştıran tutkulu emeklerim…
Frankfurt merkezimizde, başta Nezih Akkutay olmak üzere arkadaşlarımızın tüm Avrupa’yı kucaklayan fedakâr emekleri…
Ve en başta da, Avrupa’nın her köşesinde habercilik destanları yazan muhabir arkadaşlarımızın kan ter içindeki şahane emekleri…
O emekler, bugün artık tekrarlanamaz.

Önce muhabir: Bir kere, Avrupa’yı fetheden o kadro, bugün Türkiye’de bile hiçbir gazetede yok.
Zaten o gazetecilik anlayışı da artık maalesef mevcut değil.
O dönemde muhabir, gazeteciliğin baş tacıydı…
Yakın geçmişten bu yana ise, ne acıdır ki, her tensikatta öncelikle muhabirler akla geldi. Düşünülmedi ki, asker olmadan savaşılmaz; muhabir olmadan da gazetecilik yapılamaz.

Okurla bütünleşme: Hürriyet’in Hürriyet olduğu dönemde, Avrupa’nın en ücra köşelerinde bile muhabir kazanma gayreti içinde olundu.
Haber için hiçbir fedakarlıktan kaçınılmadı. Haber isterse Antarktika’da olsun, anında atlar giderdik.
Ve her koşulda vatandaşın yanında olundu…
Heim’larda, fabrikalarda, Bahnhof’larda, hastanelerde, tercüme bürolarında, emeklilik işlemlerinde, Kapıkule ve Yeşilköy hava limanı gibi sınır kapılarında…
“Gurbetçi”nin derdi derdimiz, sevinci sevincimiz oldu…
Aşımızı bölüştük, Heim odalarında kuru fasulyeye birlikte az mı kaşık salladık ?

Gülle gibi manşetler: Avrupa Hürriyet‘in tirajındaki ilk hareketlilik, Kıbrıs Barış Harekâtı’ndaki gazetecilik başarısıyla ortaya çıkmıştı.
Ama sonraki süreçte yaşanan yurttaşla bütünleşme, kesintisiz tiraj tırmanışını beraberinde getirdi.
Dil, eğitim, emeklilik, konsolosluk, ikinci sınıf insan muamelesi, çifte vatandaşlık, yabancı düşmanlığı gibi ana sorunlar, Hürriyet‘in manşetlerinde top gibi patlardı.
Gazete, derdini o manşetlerden haykıran okur ile et ve tırnak gibi kaynaştı, yurt dışındaki insanımızın kimliğinin ayrılmaz parçası oldu.

Tiraj, etkinlik, saygınlık: Avrupa’daki Türk’lerle, Ankara ve Avrupa başkentleri arasında köprü kurduk.
Sadece gerçeğin peşinde koşan objektif ve sansürsüz gazeteciliğimiz, gazeteye tiraj yanında benzersiz bir etkinlik ve saygınlık kazandırdı…
O dönemlerde Avrupa kamuoyunun gündeminde Hürriyet hep var oldu.

İşte o ruh ve İlhan Karaçay:
Evet ne olduysa, en başta Avrupa’ya kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş temsilcilerimiz, saat mefhumunu sözlüklerinden silmiş Hürriyet muhabirleri sayesinde oldu.
Hepsi aynı gazetecilik ruhunu taşıyan arkadaşlarımıza bir örnek olarak, İlhan Karaçay’ı gösterebilirim. İsterseniz gecenin 04’ünde arayın, anında telefonun öteki ucunda, anında göreve hazır, “Full Time” gazeteci…
‘Hollanda’ denince, akla gelen ilk isimlerden biridir İlhan Karaçay…

Benelüx ilavesi ile bölgedeki Türk toplumunun gözü, kulağı, sesiydi İlhan Karaçay…
Muhabir, yazar, ilan temsilcisi, matbaacı, gazete pazarlama uzmanı…
Aynı anda hepsi.
Hollanda’daki her kapıyı açacak bir çilingir yoktur ama bir habercilik sihirbazı İlhan Karaçay iyi ki vardır.
Ve tıpkı diğer temsilcilerimiz gibi, İlhan Karaçay’ın da baş gıdası haberdir.
O da haberle yatar, haberle uyanır.

MUHABİRLİK BİR MESLEKTEN ÇOK DAHA FAZLASIYDI

Afbeelding met kleding, persoon, gebouw, schoeisel Automatisch gegenereerde beschrijving Hürriyet’in Hollanda ekibi: Öndeki sıra soldan sağa: Telat Sağıroğlu (Haarlem), Turan Gül (Rahmetli oldu-Zaandam), Ünal Öztürk Yasemin Öztürk (Büro menajeri), İlhan Karaçay ( O zamanki kaptan), ( ??? ), Adil Aracı (Den Haag), Mustafa Koyuncu (Arnhem), Ergür Dinçkal (Deventer), Muhlis Ayboğan (Venlo),
Orta sıra soldan sağa: Ahmet Denk (Rotterdam-Rahmetli oldu), Kemal Özen, Hüseyin Torunlar (Zwolle-rahmetli oldu), (Leiden?), Nizam Sunguroğlu, Ramazan Ardıç, (Heerlen?) Arka sıra soldan sağa: Yahya Yiğittop, Necati Çavuşğlu (Utrecht), Şenol Ocaklı (Hoorn), ( ?), Ali Esmer,

Ben de Hürriyet Benelüks’te yöneticilik yaptığım dönemde yaklaşık 30 kişilik bir muhabir kadrosuyla çalıştım.
Gelen haber notlarının çoğunu yeniden toparlar, redakte eder, haberi adeta yeniden kurardım.
Çünkü haber sadece bilgi değildir.
Haber aynı zamanda anlatım disiplinidir.
Bazı iyi kalemlerin bile redaktörlüğünü yaptığım günler oldu.

Demek istediğim şu:
İyi yazı sadece kelime meselesi değildir.
Birikim işidir.

Bugün yapay zekâ sayesinde insanlar daha düzgün CV hazırlıyor, daha iyi dilekçe yazıyor, iş başvurularında kendilerini daha iyi ifade ediyorlar. Bunlar çok güzel gelişmelerdir. Kimsenin buna burun kıvırmaması gerekir.

Ama gazetecilikte ve yazarlıkta asıl mesele hâlâ aynıdır:
Kalemin arkasındaki insan.
Çünkü yapay zekâ size cümle verir ama sezgi vermez.
Bilgi verir ama hayat tecrübesi vermez.
Metin üretir ama vicdan üretemez.

YAPAY ZEKÂ HIZLI OLABİLİR AMA İNSANI HİSSEDEMEZ

Bugün bilgisayar ekranında birkaç saniyede hazırlanan haberler görüyoruz.
Fakat ben bazen eski günleri düşünüyorum.
Bir gurbetçi işçinin evine gidip saatlerce çay içmeden yazı yazılmazdı. Bir annenin gözyaşını görmeden o haber tamamlanmış sayılmazdı.
Bir fabrikanın önünde sabaha kadar beklemeden o manşetin hakkı verilmiş olmazdı.

Çünkü gazetecilik yalnızca “bilgi aktarmak” değildi.
İnsan hikâyesini taşımaktı.Bugün yapay zekâ çok hızlı düşünüyor olabilir.
Ama bir gurbetçinin iç çekişini hissedemez.
Bir annenin sesindeki kırgınlığı anlayamaz.
Bir işçinin cebindeki son parayı hesaplayamaz.

Ve en önemlisi: İnsanın içine dokunan haber refleksini taşıyamaz.

Eskiden daktilosu olmayan gazeteci eksik sayılırdı. Bugün de yapay zekâdan yararlanmayan geri kalabilir. Ama dün nasıl daktilo kimseyi gazeteci yapmadıysa, bugün de yapay zekâ kimseyi gerçek yazar yapmaz.

Bu yüzden gelecekte de gerçek gazeteciyi belirleyecek olan şey, kullanılan teknoloji değil; o teknolojiyi kullanan insanın birikimi olacaktır.
Yapay zekâ bir araçtır.
Kalem ise hâlâ insanın elindedir.

O GÜNLERİN RUHU HÂLÂ YAŞIYOR

Ve ben bugün dönüp geriye baktığımda, Avrupa’nın yollarında haber peşinde koşan o eski Hürriyet kadrolarını saygıyla hatırlıyorum.
Frankfurt matbaasının önünde çekilen fotoğraflara baktığım zaman sadece gazeteciler görmüyorum.
Bir dönemin ruhunu görüyorum.
Ne mutlu ki o kadroların içinden, gazeteciliği ruhuna işlemiş çok değerli meslek insanları çıktı.
Bugün teknoloji değişmiş olabilir.
Ama gerçek gazeteciliğin özü hâlâ aynıdır:
İnsanı anlamak.
Doğrunun peşinden gitmek.

Ve gerektiğinde gecenin dördünde bile telefona sarılıp, “Ben gidiyorum” diyebilmektir.

HABERİN İÇİNDE YAŞAMAK

Ajax sahasından yapay zekâ çağına uzanan gazetecilik hikâyesi…

Gazetecilik bazen bir masanın başında başlar ama gerçek anlamını hayatın içine girince kazanır.

Bir olayın kenarında durarak haber yapılabilir. Ama olayın içine girildiği zaman gazetecilik başka bir kimliğe bürünür. Çünkü o zaman yalnızca bilgi toplanmaz; atmosfer hissedilir, insanlar tanınır, duygular anlaşılır ve haberin ruhu yakalanır.

Benim gazetecilik anlayışım da yıllar boyunca hep böyle oldu.

Yaklaşık 60 yıllık gazetecilik yaşamım boyunca, haberi uzaktan izleyen değil, mümkün olduğunca içinde yaşamaya çalışan gazetecilerden biri oldum.

Belki de bu yüzden, bugün dönüp geriye baktığım zaman hafızamda yalnızca yazdığım haberler değil; yaşadığım olaylar, birlikte güldüğüm insanlar, tartışmalar, yolculuklar ve unutamadığım anılar kalıyor.

Son günlerde Hollanda Kraliyet ailesi mensuplarının spora olan ilgileri ve spor organizasyonlarındaki görüntüleri medyada geniş yer alıyor. Bir gazeteci için böylesi görüntülerin anlamı farklıdır. Çünkü sporun içinde bulunmak, yalnızca maç seyretmek değildir. Spor dünyasının havasını solumak, insanların davranışlarını gözlemlemek ve olayların perde arkasını görmek de gazeteciliğin önemli parçalarındandır.

Naçizane şahsım, gazetecilik yaşamım boyunca özellikle futbola büyük ilgi duydum.

Hollanda futbolunun dünyaya armağan ettiği en önemli kulüplerden biri olan Ajax ile yıllarca yakın temas içinde oldum. Ünlü Ajax Kulübü’nün efsane başkanlarından Jaap van Praag, futbola ve özellikle Ajax’a duyduğum ilgiyi fark edince beni kulübün “Onursal Üyesi” yapmıştı.

Elbette bir gazeteci için bu büyük bir avantajdı.
Ajax’ın pek çok organizasyonunda yer aldım.
Kimi zaman futbolcularla sohbet ettim.
Kimi zaman yöneticilerle bir araya geldim.
Kimi zaman da olayların tam ortasında bulundum.
Bu yer alışlardan biri de Ajax’ın antremanına katılmak oldu.

Düşünün…

Dünya futbol tarihinin en önemli teknik direktörlerinden biri kabul edilen ve “General” lakabıyla anılan Rinus Michels’in yönettiği bir takımın antremanında yer alıyorsunuz.

Bir gazeteci için bundan daha özel ne olabilirdi?
Ama o gün benim için önemli olan yalnızca sahaya çıkmak değildi.
Asıl önemli olan, gazeteciliğin olayların içine girerek yapılması gerektiğini bir kez daha anlamaktı.
Çünkü gerçek gazetecilik bazen tribünde değil, sahanın kenarında öğrenilir.
İnsanların yüz ifadelerine bakarak…
Soyunma odası koridorlarında dolaşarak…
Bir teknik direktörün bakışını hissederek…
Bir futbolcunun ruh hâlini anlayarak…
Bir kulübün atmosferini yaşayarak…


İşte o günlerde gazetecilik bana bunu öğretti.
Üstelik bir antremanda gol attığım sırada sırtımda Johan Cruyff’ın unutulmaz 14 numaralı forması vardı.

Futbolu seven herkes bilir.
O 14 numara yalnızca bir forma değildir.
Bir futbol devrimidir.
Bir futbol kültürüdür.
Bir futbol ruhudur.

Alttaki fotoğrafta yer alan 10 numara ise Hollanda futbolunun ve Ajax’ın bir başka unutulmaz yıldızı Piet Keizer’di. Ben de golümü attıktan sonra santraya yürüyordum.

Bugün bunlar belki sadece güzel birer anı gibi görülebilir.
Ama benim için bu anılar aynı zamanda gazeteciliğin nasıl yapılması gerektiğini gösteren derslerdi.
Çünkü gazeteci, hayatın içinde olmalıdır.
Haberin içinde yaşamalıdır.
İnsanlarla aynı havayı solumalıdır.
Sokağı tanımalıdır.
Tribünü anlamalıdır.Ve gerektiğinde olayların tam ortasına girebilmelidir.

GAZETECİLİKTE MESLEK DAYANIŞMASI

Gazetecilik yalnızca haber yazmak değildir.
Gazetecilik aynı zamanda karakter işidir.
Ve bu mesleğin en önemli taraflarından biri de meslek dayanışmasıdır.
Yıllar boyunca bunun çok önemli örneklerini yaşadım.
İşte bunlardan biri de Luis van Gaal ile yaşadığım olaydır.
Luis van Gaal, futbol dünyasında başarıları kadar sert mizacı ve zaman zaman küstahlığa varan tavırlarıyla da gündeme gelen bir isim oldu.
Benim de kendisiyle unutamadığım bir tartışmam yaşandı.

Aslında mesele tamamen Türk meslektaşlarımı savunmak için ortaya çıkmıştı.
SHOW TV’nin o zamanki spor müdürü sevgili dostum İlker Yasin, bir Beşiktaş maçı öncesinde benden Luis van Gaal ile röportaj yapmamı istemişti.

Ben de o dönem “Onur Üyesi” olduğum Ajax’ın basın yetkilisini arayarak gerekli randevuyu aldım.
Ajax’ın eski stadına gittiğim zaman Türk medya mensuplarının pek çoğu oradaydı.
Futbolcuların bulunduğu cafede Van Gaal’ın gelmesini beklerken diğer meslektaşlarım da yanıma geldiler.

Derken Luis van Gaal içeri girdi.
Herkesin bulunduğu ortamda beni işaret ederek:
“Seninle randevum var.” dedi.
Sonra diğer Türk gazetecileri göstererek:
“Sen, sen, sen, sen ve sen dışarı!” diye son derece çirkin bir tavır sergiledi.

İşte o an çok kızdım.
“Hop hop…” dedim.
“Sen benim meslektaşlarıma nasıl böyle davranırsın? Bu davranışından sonra benim seninle görüşmeye ihtiyacım kalmadı.”
Ve arkadaşlarımı da alarak oradan çıktım.

Olayın ardından anında Hollanda’nın ünlü ANP Ajansı’nı aradım.
Türk gazetecilerin Van Gaal ve Ajax’ı boykot edeceğini söyledim.
Bu haber kısa sürede yayıldı ve Hollanda spor dünyasında büyük yankı uyandırdı.

Akşam eve geldiğim zaman Ajax’ın o dönemki Başkanı Jaap van Praag’ın oğlu Michael van Praag telefonla aradı.
Neler olduğunu sordu.
Ben de durumu anlattım.

“Aaah o hep böyledir… Yarın gel, sizi barıştırırım.” dedi.
Ben ise sadece:
“Bakarız…” demekle yetindim.

Durumu sevgili İlker Yasin’e anlattığım zaman çok üzüldü.
“Abi madem Başkan araya girdi, ne olur git ve bizim röportajı da yap.” dedi.
Kendisini kıramadım.
Ertesi gün için yeniden randevu ayarladım.
Ajax stadına gittiğim zaman Van Gaal’ın saha ortasında beni beklediğini söylediler.
O’na doğru yürürken iğneleyici bir şekilde: “Ooooo… Boykot sona erdi galiba…”
demeden geçemedi.

Sonunda röportajı yaptım.
Ajax ile ilgili bir de klip hazırladım.

Ama benim hafızamda kalan şey röportaj değil, o gün Türk gazetecilerin onurunu savunmuş olmaktı.
Çünkü gazetecilikte rekabet olabilir.
Ama meslek onuru daha önemlidir.

Bugün hâlâ geriye dönüp baktığım zaman, o gün verdiğim tepkinin doğru olduğuna inanıyorum.
Nitekim Luis van Gaal’ın ilerleyen yıllarda da pek çok tartışmalı davranışı gündeme geldi.

YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA GAZETECİLİK

Şimdi dünya çok değişti.
Teknoloji inanılmaz bir hızla ilerledi.
Daktilolar tarihe karıştı.
Teleksler müzelik oldu.
Gazeteciler artık çantalarında daktilo taşımıyor.
Şimdi ise yapay zekâ çağını yaşıyoruz.
Bugün birkaç saniye içinde haber toparlayan sistemler var.
Bir zamanlar saatler süren işler artık dakikalar içinde yapılabiliyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun faydalarını inkâr etmek mümkün değildir.

Ben de yapay zekâdan yararlanıyorum.
Arşiv tararken…
Eski tarihleri bulurken…
Bilgileri karşılaştırırken…
Bazen unutulmuş ayrıntıları araştırırken büyük kolaylık sağlıyor.

Fakat bütün bunlara rağmen değişmeyen bir gerçek var:
Gazeteciliğin ruhu hâlâ insanın içindedir.
Yapay zekâ size cümle verebilir.
Metin hazırlayabilir.
Başlık atabilir.
Ama yaşanmışlık veremez.
Bir teknik direktörün bakışındaki kibri hissedemez.
Bir futbolcunun ses tonundaki kırgınlığı anlayamaz.
Bir gurbetçinin gözlerindeki yalnızlığı okuyamaz.
Bir gazetecinin öfkesini yaşayamaz.

Ve en önemlisi:
Meslek refleksi geliştiremez.
Bugün yukarıda anlattığım Ajax anılarını ben yapay zekâya da yazdırabilirdim.
Belki daha süslü kelimeler kullanırdı.
Belki daha etkileyici cümleler kurardı.
Belki metni daha parlak gösterirdi.

Ama o gün Ajax stadındaki atmosferi…
Van Gaal’ın küçümseyici tavrını…
Türk gazetecilerin yaşadığı kırgınlığı…
Ve benim içimde oluşan öfkeyi gerçekten hissedebilir miydi?

İşte asıl mesele budur.
Çünkü gazetecilik yalnızca yazı yazmak değildir.
Gazetecilik, hayatın içine girmektir.
Olayı yaşamaktır.
İnsanları anlamaktır.
Ve gerektiğinde tavır koyabilmektir.

Eskiden daktilosu olmayan gazeteci eksik sayılırdı.
Bugün de yapay zekâdan yararlanmayan geri kalabilir.
Ama dün nasıl daktilo kimseyi gazeteci yapmadıysa, bugün de yapay zekâ kimseyi gerçek gazeteci yapmaz.

Gerçek gazeteciyi belirleyen şey, kullandığı teknoloji değil; yaşadığı hayat, birikimi, vicdanı ve meslek refleksidir.
İşte bu yüzden ben bugün hâlâ gazeteciliğin özünün değişmediğine inanıyorum.
Araçlar değişebilir.
Teknoloji gelişebilir.
Ama haberi gerçekten hisseden kalem hâlâ insanın elindedir.

Röportajı izlemek için alttaki fotoğrafa tıklayınız.


HABER VE YORUMLARIMI YAYINLAYAN HABER PORTALLARI

                          *************

EEN SCHRIJFMACHINE MAAKTE NOG GEEN JOURNALIST…
KUNSTMATIGE INTELLIGENTIE OOK NIET…

De technologie is sneller geworden, maar de ziel van de journalistiek is niet veranderd.

Er was een tijd waarin journalisten nachtenlang over de Europese wegen trokken op zoek naar nieuws. Vandaag verschijnen diezelfde berichten binnen enkele seconden op een scherm.

De schrijfmachines zijn verstomd, de telexen verdwenen in de geschiedenis. Maar het geweten van de echte journalistiek staat nog altijd overeind. Kunstmatige intelligentie kan informatie verzamelen. Maar het verdriet in de ogen van een migrant wordt nog steeds door een mens gelezen.

Journalistiek werd ooit op straat geleerd. Tegenwoordig wordt zij vaak achter een beeldscherm geproduceerd.

Het succes van Hürriyet in Europa groeide niet dankzij technologie, maar dankzij de geest van verslaggevers die zich volledig aan het nieuws wijdden.


Geschreven door İlhan KARAÇAY:

Er was een tijd waarin journalisten door heel Europa reisden op zoek naar nieuws.
Ze hadden geen computers in hun handen, maar schrijfmachines.
Er was geen internet, geen mobiele telefoon en al helemaal geen sociale media.
Maar er was liefde voor het vak.

Er bestond een vorm van journalistiek waarin men de problemen van migranten zag als de eigen problemen, waarin men zonder aarzelen midden in de nacht op weg ging en samen met arbeiders aan dezelfde tafel zat in pensions en verblijfshuizen.

De grote opkomst van Hürriyet in Europa was precies het resultaat van die geest.
De jaren gingen voorbij. De technologie veranderde, de middelen van de journalistiek veranderden en nu leven wij in het tijdperk van kunstmatige intelligentie. Tegenwoordig kan een nieuwsbericht binnen enkele seconden worden geschreven.
Maar hoeveel is de echte journalistiek in al die veranderingen werkelijk veranderd?
Deze bijdrage is zowel een terugblik als een getuigenis van een journalistieke reis die loopt van het tijdperk van de schrijfmachine tot aan het tijdperk van kunstmatige intelligentie.

Vandaag heeft technologie het schrijven versneld. Maar de kern van de journalistiek blijft ervaring.
Kunstmatige intelligentie kan zinnen vormen. Maar intuïtie, verantwoordelijkheid en geweten behoren nog steeds aan de mens toe.
Van de schrijfmachine naar de computer, van de computer naar kunstmatige intelligentie…
De middelen veranderden, maar echte journalistiek veranderde niet.

Vandaag draagt bijna iedereen een soort “hulppen” in zijn zak.
De systemen die wij kunstmatige intelligentie noemen, schrijven binnen enkele seconden verzoekschriften, verzamelen nieuws en maken zelfs columns klaar.
Eerlijk gezegd is het onmogelijk om de voordelen daarvan te ontkennen.
Naarmate de technologie zich ontwikkelt, maken mensen gebruik van die mogelijkheden.
Ik ook natuurlijk.

Ik bevind mij al bijna zestig jaar in de journalistiek. Ik heb het tijdperk van de schrijfmachines meegemaakt, maar ook de dagen van de telex. Nu leven wij in het tijdperk van kunstmatige intelligentie. Bij het doorzoeken van archieven, het terugvinden van oude data en het controleren van bepaalde informatie moet worden erkend dat deze systemen een enorme ondersteuning bieden. Zeker in een beroep waarin men voortdurend tegen de klok werkt, is snelheid een zeer belangrijk element geworden.

Maar de kwestie draait niet alleen om “het schrijven van een tekst”.
Journalistiek is geen beroep dat enkel bestaat uit woorden naast elkaar zetten.
Het gaat erom de geur van het nieuws te kunnen ruiken. Tussen de regels door te kunnen lezen. Mensen te kennen. Geweten te hebben. Ervaring te bezitten. En bovenal verantwoordelijkheid te dragen.

Wij leven tegenwoordig in een tijd waarin sommige mensen die gisteren nog moeite hadden om twee zinnen samen te brengen, dankzij teksten van kunstmatige intelligentie plotseling de indruk kunnen wekken van een “meesterlijke schrijver”.
Natuurlijk mag iedereen gebruikmaken van technologie. Niemand kan daar bezwaar tegen hebben.
Technologie bestaat immers om het leven gemakkelijker te maken.

Maar hier wordt vaak een belangrijk punt over het hoofd gezien:
Ook kunstmatige intelligentie maakt fouten.
Soms zelfs zulke fouten dat iemand met ervaring ze binnen enkele seconden herkent, terwijl een onervaren persoon die fouten zonder nadenken publiceert.

En dan ontstaan teksten die wel geschreven zijn, maar nooit echt gerijpt.
Ik ben niet in gevecht met kunstmatige intelligentie. Integendeel, ik praat ermee, ik discussieer ermee en ik probeer haar fouten te ontdekken. Want dat vereist het journalistieke instinct.
Dit vak heeft ons geleerd om bij iedere ontvangen informatie eerst te vragen:
“Klopt dit eigenlijk wel?”

ER WAS EEN TIJD WAARIN JOURNALISTIEK IN EUROPA HEEL ANDERS WAS

Wanneer ik hierover nadenk, trekken de journalistieke jaren van vroeger onvermijdelijk weer aan mijn voorbij.
Er was een tijd waarin journalistiek in Europa een totaal andere vorm van inspanning vereiste.
Je kon niet, zoals vandaag, met een paar toetsen alle informatie bereiken. Voor een nieuwsbericht werden duizenden kilometers afgelegd. Zodra ergens een incident werd gemeld, werden auto’s gestart, sprongen journalisten in de trein en zat men soms de hele nacht achter het stuur. Want journalistiek werd niet achter een bureau bedreven, maar midden in het leven zelf.

Precies daarin lag ook het grote geheim van het succes van Hürriyet in Europa.
Veel jonge generaties weten het vandaag misschien niet meer volledig. Europa Hürriyet was niet zomaar een krant. Het was de ogen, de oren, de stem en soms zelfs de advocaat van de Turkse gemeenschap in Europa.

De problemen van onze mensen haalden de voorpagina’s.
Taalproblemen…
Moeilijke omstandigheden in arbeidersverblijven…
Vreemdelingenhaat…
Lange wachtrijen bij consulaten…
Pensioenkwesties…
Discussies over dubbele nationaliteit…
Racistische aanvallen…
Zelfs het kleinste incident dat een migrant overkwam, was voor ons belangrijk.
Want journalistiek betekende in die jaren niet alleen nieuws brengen, maar ook het lot van de gemeenschap delen.

           DE ZORGEN VAN DE MIGRANT WERDEN KOPPENNIEUWS

Afbeelding met krant, tekst, Nieuws, Publicatie Automatisch gegenereerde beschrijving

Toen de gebeurtenissen in Rotterdam en Schiedam plaatsvonden, brachten wij de angst en spanning van de Turkse gemeenschap naar onze pagina’s. Wanneer racisme toenam, maakten wij er voorpaginanieuws van. Wij schreven over de identiteitsstrijd van Turkse jongeren in Europa. Wij schreven over het leven van arbeiders in de fabrieken. Wij schreven over de eenzaamheid in pensions en verblijfshuizen.

Want wij waren geen toeschouwers die de Turkse gemeenschap in Europa vanop afstand bekeken.
Wij maakten er deel van uit.
Wij zaten met hen aan dezelfde tafel.
Wij deelden dezelfde ellende bij Kapıkule.
Wij beleefden dezelfde hectiek op de stations.
Wij aten dezelfde eenvoudige bonenschotels in pensions en verblijfshuizen.

Nog steeds staan honderden nachten in mijn geheugen gegrift.
Er kwam een telefoontje: “Daar is iets gebeurd.”
En ongeacht het uur vertrokken wij meteen.
Want verslaggever zijn was geen baan van negen tot vijf.
Het was een manier van leven.

DE GEEST DIE HÜRRİYET TOT EEN LEGENDE MAAKTE

Achter het succes van Europa Hürriyet schuilde precies die geest.

Vanuit het centrum in Frankfurt was een gigantisch nieuw netwerk opgebouwd dat zich uitstrekte van Nederland tot België, van Zweden tot Engeland en Oostenrijk. Als men de mogelijkheden van die tijd in gedachten houdt, was dat werkelijk een buitengewone organisatie.
Bovendien bestond er toen geen internet zoals vandaag.
Geen mobiele telefoons.
Geen digitale archieven.
Geen sociale media.
Maar er was een ongelooflijke passie voor journalistiek.
En dankzij die passie groeide Europa Hürriyet uit tot een legende.

Wij hebben de dagen meegemaakt waarop in Frankfurt honderdduizenden kranten werden gedrukt tijdens verkiezingsnachten in Turkije. Zelfs in de meest afgelegen uithoeken van Europa wachtten mensen ’s morgens vroeg op Hürriyet.
Want die krant was hun stem.
Veel collega’s die destijds deel uitmaakten van de Europese redactie van Hürriyet zijn namen die vandaag nog steeds met respect genoemd moeten worden.

Afbeelding met kleding, buitenshuis, gebouw, persoon Automatisch gegenereerde beschrijvingDuizendmaal hulde aan de teams die Europa Hürriyet naar de top van de journalistiek hebben gebracht. Op de bovenste foto, genomen voor de drukkerij in Frankfurt Zeppelinheim, ziet u die collega’s bijeen.
Staand: Yılmaz Övünç, Korkut Pulur, Yalçın Bingöl, İsmail Atlı, Ertuğrul Akçaylı, Nezih Akkutay, Ertuğ Karakullukçu (Chef Buitenlandse Edities), Şener Apaydın, Mine Çokbilir, Suat Türker (Keulen), Çetin Emeç (Hoofdredacteur), Mehmet Demirel (Italië), Yıldız Kafkas (Zweden), Erdinç Ispartalı (Zwitserland), Rodolfo Bella (Italië), Şerif Sayın (België), Metin Doğanalp (Stuttgart), Sait İşler, İlhan Karaçay (Benelux), Tuğrul Cebeci, Ahmet Külahçı, Orhan İnci.
Zittend: Nusret Özgül (België), Kamil Yaman (Oostenrijk-Berlijn-Frankfurt), Ziya Akçapar (Griekenland), Faruk Zapcı (Engeland), Tevfik Dalgıç (Ierland), Serdar Koçak (München), Ziya Melikoğlu (Düsseldorf), Ayhan Aydın (Berlijn), Adnan Celepoğlu (nam later de familienaam Atik aan), Abdullah Anapa (Stuttgart).

Van Garbis Keşişoğlu tot Ertuğ Karakullukçu, van Nezih Akkutay tot Kemal Şener…
Wij werkten in dezelfde periode samen met zeer waardevolle journalisten.
En één ding moet heel duidelijk gezegd worden:
Dat succes kwam niet vanzelf.
Er zat enorm veel arbeid achter.
Enorm veel opoffering.
En een ongekende liefde voor de journalistiek.

Afbeelding met tekst, krant, kaart, papier Automatisch gegenereerde beschrijving
De serieuze NRC Handelsblad, gelezen door de elite van Nederland, publiceerde destijds zelfs een volledige pagina met foto’s van Ertuğ Karakullukçu, Garbis Keşişoğlu en İlhan Karaçay onder de titel: “Hürriyet: de stem van de Turken in Nederland.” (Op de linkerfoto.)
De over heel Nederland verspreide redactie van Hürriyet ziet u op de rechterfoto.

HET ONTSTAAN VAN EUROPA HÜRRİYET

Van sport tot sociaal en cultureel nieuws, van entertainment tot buitenlandse politiek…
Wij stuurden onafgebroken nieuwsberichten door en Ertuğ Karakullukçu, die aan het hoofd stond van het team in Istanbul, verwerkte die berichten op de best mogelijke manier.
Karakullukçu verliet de redactie vaak pas rond één uur ’s nachts. En hoewel hij daarna in zijn vaste vriendenkring steevast een glas rakı dronk, stond hij de volgende ochtend om negen uur alweer op zijn post in de krant.

Kijk eens hoe Karakullukçu, die ik gerust een “meester van de journalistiek” mag noemen, die periode zelf omschrijft:

“De legendarische periode van Hürriyet: Europa Hürriyet was een waar wonder. Vanuit journalistiek en ontwikkelingsoogpunt zou het bestudeerd moeten worden door journalistieke opleidingen en onderwerp moeten zijn van academische theses.

Toen Hürriyet in Duitsland begon te publiceren, werd de markt gedomineerd door de krant Tercüman.
Maar dankzij een sterke organisatie en compromisloze journalistiek werd Hürriyet in korte tijd de absolute leider van Europa.
Tijdens een verkiezingsnacht in Turkije drukten wij in Frankfurt 202 duizend kranten. De gemiddelde oplage schommelde rond de 170 à 180 duizend exemplaren.

Nummer één ter wereld: Nadat ik mijn functie had verlaten, vroegen collega’s van Frankfurt Hürriyet mij een artikel over de krant te schrijven.

Toen vergeleek ik de oplage van Europa Hürriyet met de oplages van de best verkochte kranten ter wereld, inclusief die van India, China en Amerika. Daarbij deelde ik telkens de bevolkingscijfers door de oplages.

Het resultaat was precies zoals ik had verwacht.
Europa Hürriyet bleek, in verhouding tot de doelgroepbevolking van Turken in Europa, de meest gelezen krant ter wereld te zijn.
Zonder enige overdrijving. Iedereen kan het narekenen.

Ongeëvenaarde inspanning: Achter dat enorme succes zat een gigantische inspanning.
Allereerst het immense werk van de grondleggers Nezin Demirkent en Garbis Keşişoğlu…
Mijn eigen gepassioneerde inzet, waarbij ik gedurende mijn hele loopbaan geen enkele dag verlof nam en dag en nacht door elkaar liet lopen…
De opofferende inzet van onze collega’s op het hoofdkwartier in Frankfurt, met op kop Nezih Akkutay, die heel Europa omarmden…
En bovenal de prachtige inspanningen van onze correspondenten die overal in Europa journalistieke heldendaden verrichtten.
Die inzet kan vandaag niet meer worden herhaald.

Eerst de verslaggever: Het team dat Europa veroverde, bestaat vandaag zelfs in Turkije in geen enkele krant meer.
En helaas bestaat ook die journalistieke mentaliteit niet meer.
In die tijd was de verslaggever de kroon van de journalistiek…
In de afgelopen jaren was het juist de verslaggever die bij iedere reorganisatie als eerste werd opgeofferd.
Men vergat dat er zonder soldaten geen oorlog gevoerd kan worden; en zonder verslaggevers geen journalistiek mogelijk is.

Eén worden met de lezer: In de periode waarin Hürriyet echt Hürriyet was, probeerden wij zelfs in de meest afgelegen hoeken van Europa correspondenten te vinden.
Voor nieuws werd geen enkele opoffering geschuwd. Al was het nieuws op Antarctica, wij stapten meteen op en gingen erheen.
En onder alle omstandigheden stonden wij naast onze mensen…
In Heim-verblijven, fabrieken, stations, ziekenhuizen, vertaalbureaus, pensioenprocedures, aan grensovergangen zoals Kapıkule en luchthaven Yeşilköy…
De problemen van de migrant werden onze problemen, hun vreugde onze vreugde…
Hoe vaak hebben wij ons eten niet gedeeld en samen bonenschotels gegeten in Heim-kamers?”

Koppen die insloegen als granaten: De eerste grote stijging van de oplage van Europa Hürriyet kwam er dankzij het journalistieke succes tijdens de Turkse Vredesoperatie op Cyprus.
Maar daarna zorgde de hechte verbondenheid met de lezers voor een voortdurende stijging van de oplage.
Problemen zoals taal, onderwijs, pensioen, consulaten, tweederangsbehandeling, dubbele nationaliteit en vreemdelingenhaat ontploften als bommen op de voorpagina’s van Hürriyet.
De krant versmolt met de lezers die hun zorgen uitschreeuwden via die koppen en werd een onafscheidelijk onderdeel van de identiteit van onze mensen in het buitenland.

Oplage, invloed en prestige: Wij bouwden bruggen tussen de Turken in Europa en Ankara, maar ook met de Europese hoofdsteden.

Onze objectieve en ongecensureerde journalistiek, die uitsluitend de waarheid nastreefde, bezorgde de krant naast een enorme oplage ook een unieke invloed en groot prestige.
In die jaren was Hürriyet voortdurend aanwezig op de agenda van de Europese publieke opinie.

Die geest en İlhan Karaçay: Ja, alles werd mogelijk dankzij onze vertegenwoordigers die tot in de haarvaten van Europa doordrongen en dankzij Hürriyet-verslaggevers die het begrip tijd volledig uit hun woordenboek hadden geschrapt.
Als voorbeeld van die collega’s die allemaal dezelfde journalistieke geest droegen, kan ik İlhan Karaçay noemen.
Bel hem desnoods om vier uur ’s nachts…
Meteen hoor je hem aan de andere kant van de lijn.
Meteen klaar voor actie.
Een fulltime journalist.
Wanneer men ‘Nederland’ zegt, is İlhan Karaçay een van de eerste namen die in gedachten opkomt.
Met de Benelux-editie was İlhan Karaçay de ogen, oren en stem van de Turkse gemeenschap in die regio.
Verslaggever, columnist, advertentievertegenwoordiger, drukker, specialist in krantendistributie…
Alles tegelijk.
Misschien bestaat er geen slotenmaker die iedere deur in Nederland kan openen, maar gelukkig bestaat er wel een journalistiek tovenaar als İlhan Karaçay.
En net als onze andere vertegenwoordigers leeft ook İlhan Karaçay van nieuws.
Hij gaat slapen met nieuws en wordt wakker met nieuws.

         VERSLAGGEVERSCHAP WAS VEEL MEER DAN EEN BEROEP

Afbeelding met kleding, persoon, gebouw, schoeisel Automatisch gegenereerde beschrijving
Het Hürriyet-team in Nederland: Voorste rij van links naar rechts:
Telat Sağıroğlu (Haarlem), Turan Gül (overleden, Zaandam), Ünal Öztürk, Yasemin Öztürk (bureaumanager), İlhan Karaçay (de toenmalige aanvoerder), ( ? ), Adil Aracı (Den Haag), Mustafa Koyuncu (Arnhem), Ergür Dinçkal (Deventer), Muhlis Ayboğan (Venlo).

Middelste rij van links naar rechts: Ahmet Denk (Rotterdam, overleden), Kemal Özen, Hüseyin Torunlar (Zwolle, overleden), (Leiden?), Nizam Sunguroğlu, Ramazan Ardıç, (Heerlen?). Achterste rij: Yahya Yiğittop, Necati Çavuşoğlu (Utrceht), Şenol Ocaklı (Hoorn) (?), Ali Esmer.

Ook in mijn periode als leidinggevende bij Hürriyet Benelüks werkte ik met een redactieteam van ongeveer dertig verslaggevers.
De meeste binnengekomen nieuwsnotities herschreef, herstructureerde en redigeerde ik opnieuw. Vaak bouwde ik een bericht als het ware helemaal opnieuw op.
Want nieuws is niet alleen informatie.
Nieuws is tegelijk ook discipline in vertelkunst.
Er waren zelfs dagen waarop ik teksten redigeerde van mensen die zelf al als sterke pennen bekendstonden.

Wat ik eigenlijk wil zeggen is dit:
Goed schrijven is niet alleen een kwestie van woorden.
Het is een kwestie van opgebouwde ervaring en inhoudelijke bagage.

Dankzij kunstmatige intelligentie maken mensen vandaag betere cv’s, schrijven zij nettere verzoekschriften en kunnen zij zichzelf sterker presenteren bij sollicitaties. Dat zijn prachtige ontwikkelingen. Niemand zou daar minachtend op moeten neerkijken.

Maar in de journalistiek en het schrijverschap blijft de kern nog altijd dezelfde:
De mens achter de pen.

Want kunstmatige intelligentie kan u zinnen geven, maar geen intuïtie.
Het kan informatie geven, maar geen levenservaring.
Het kan teksten produceren, maar geen geweten.

KUNSTMATIGE INTELLIGENTIE KAN SNEL ZIJN, MAAR GEEN MENS VOELEN

Vandaag zien wij nieuwsberichten die binnen enkele seconden op een computerscherm worden samengesteld.
Maar soms denk ik terug aan vroeger.
Er werd geen artikel geschreven zonder urenlang thee te drinken bij een gastarbeider thuis.
Een reportage werd niet als voltooid beschouwd zonder de tranen van een moeder te hebben gezien.
Zonder een hele nacht voor een fabriekspoort te wachten, had een voorpagina haar waarde niet verdiend.

Want journalistiek betekende niet alleen “informatie doorgeven”.
Het betekende het verhaal van mensen meedragen.
Misschien denkt kunstmatige intelligentie vandaag razendsnel.
Maar zij kan de zucht van een migrant niet voelen.
Zij kan de teleurstelling in de stem van een moeder niet begrijpen.
Zij kan niet aanvoelen hoeveel waarde de laatste muntstukken in de zak van een arbeider hebben.

En het allerbelangrijkste:
Zij bezit niet het journalistieke instinct dat rechtstreeks het hart van mensen raakt.
Vroeger werd een journalist zonder schrijfmachine als onvolledig beschouwd. Vandaag kan wie geen gebruik maakt van kunstmatige intelligentie achterop raken. Maar zoals een schrijfmachine
vroeger niemand journalist maakte, zo maakt kunstmatige intelligentie vandaag niemand tot een echte schrijver.

Daarom zal ook in de toekomst niet de gebruikte technologie bepalen wie een echte journalist is, maar de ervaring van degene die die technologie gebruikt.
Kunstmatige intelligentie is een hulpmiddel.
Maar de pen bevindt zich nog altijd in de hand van de mens.

DE GEEST VAN DIE DAGEN LEEFT NOG STEEDS

Wanneer ik vandaag terugkijk, denk ik met respect terug aan die oude Hürriyet-redacties die over de Europese wegen trokken op zoek naar nieuws.
Wanneer ik kijk naar de foto’s die voor de drukkerij in Frankfurt werden gemaakt, zie ik niet alleen journalisten.
Ik zie de geest van een tijdperk.
Wat een geluk dat uit die redacties zoveel waardevolle mensen voortkwamen die de journalistiek werkelijk in hun ziel hadden opgenomen.
Misschien is de technologie vandaag veranderd.
Maar de essentie van echte journalistiek blijft nog altijd dezelfde:
De mens begrijpen.
De waarheid blijven zoeken.
En desnoods om vier uur ’s nachts de telefoon opnemen en kunnen zeggen: “Ik vertrek meteen.”

LEVEN MIDDEN IN HET NIEUWS

Een journalistiek verhaal dat loopt van het Ajax-veld tot het tijdperk van kunstmatige intelligentie…

Journalistiek begint soms aan een bureau, maar krijgt pas haar echte betekenis wanneer zij midden in het leven terechtkomt.

Je kunt nieuws maken door aan de zijlijn van een gebeurtenis te blijven staan. Maar zodra je echt deel wordt van die gebeurtenis, krijgt journalistiek een andere identiteit. Want dan verzamel je niet alleen informatie; je voelt de sfeer, leert mensen kennen, begrijpt emoties en vangt de ziel van het nieuws.

Mijn kijk op journalistiek is door de jaren heen altijd zo geweest.

Gedurende bijna zestig jaar journalistiek ben ik niet iemand geweest die nieuws vanop afstand observeerde, maar iemand die probeerde het zoveel mogelijk van binnenuit te beleven.

Misschien is het daarom dat, wanneer ik vandaag terugkijk, niet alleen de nieuwsartikelen die ik schreef in mijn geheugen zijn gebleven, maar ook de gebeurtenissen die ik meemaakte, de mensen met wie ik lachte, de discussies, de reizen en de onvergetelijke herinneringen.

De laatste tijd besteden de Nederlandse media veel aandacht aan de belangstelling van leden van het Koninklijk Huis voor sport en hun aanwezigheid bij sportevenementen. Voor een journalist hebben zulke beelden een andere betekenis. Want deel uitmaken van de sportwereld betekent niet alleen naar wedstrijden kijken. Het betekent ook de sfeer van die wereld inademen, menselijk gedrag observeren en de achtergrond van gebeurtenissen leren kennen. Ook dat behoort tot de essentie van journalistiek.
Persoonlijk heb ik gedurende mijn journalistieke loopbaan altijd een bijzondere liefde voor voetbal gehad.

Jarenlang stond ik in nauw contact met Ajax, een van de belangrijkste clubs die het Nederlandse voetbal aan de wereld heeft geschonken. Toen Jaap van Praag, een van de legendarische voorzitters van Ajax, mijn passie voor voetbal en vooral voor Ajax opmerkte, maakte hij mij tot “Erelid” van de club.

Voor een journalist was dat uiteraard een enorm voordeel.
Ik nam deel aan talloze activiteiten van Ajax.
Soms sprak ik met spelers.
Soms ontmoette ik bestuurders.
En soms bevond ik mij midden in de gebeurtenissen.
Een van die bijzondere ervaringen was mijn deelname aan een training van Ajax.

Stelt u zich eens voor…
U bevindt zich op het trainingsveld van een ploeg die geleid wordt door Rinus Michels, beschouwd als een van de grootste trainers uit de voetbalgeschiedenis en bekend onder de bijnaam “De Generaal”.

Wat kon er voor een journalist nog specialer zijn?
Maar voor mij was het die dag niet alleen belangrijk om op het veld te staan.
Wat werkelijk belangrijk was, was opnieuw beseffen dat journalistiek moet worden bedreven door midden in de gebeurtenissen te staan.
Want echte journalistiek wordt soms niet geleerd op de tribune, maar langs de zijlijn.
Door naar gezichtsuitdrukkingen te kijken…
Door door de gangen van de kleedkamers te lopen…
Door de blik van een trainer te voelen…
Door de gemoedstoestand van een speler te begrijpen…
Door de sfeer van een club te beleven…


Dat heeft de journalistiek mij in die dagen geleerd.
Bovendien droeg ik tijdens een training, waarin ik zelfs een doelpunt maakte, het legendarische rugnummer 14 van Johan Cruyff.

Iedere voetballiefhebber weet het:
Dat nummer 14 is niet zomaar een shirt.
Het is een voetbalrevolutie.
Een voetbalcultuur.
Een voetbalziel.
Op de onderste foto ziet u nummer 10, Piet Keizer, een andere onvergetelijke ster van Ajax en het Nederlandse voetbal. En ik liep na mijn doelpunt terug naar de middenstip.


Misschien lijken dit vandaag slechts mooie herinneringen.
Maar voor mij waren deze herinneringen tegelijk lessen over hoe journalistiek eigenlijk bedreven moet worden.
Want een journalist moet midden in het leven staan.
Hij moet midden in het nieuws leven.
Hij moet dezelfde lucht ademen als de mensen.
Hij moet de straat kennen.
Hij moet de tribune begrijpen.

En wanneer het nodig is, moet hij midden in de gebeurtenissen durven stappen.

SOLIDARITEIT BINNEN DE JOURNALISTIEK

Journalistiek is niet alleen nieuws schrijven.
Journalistiek is ook een kwestie van karakter.
En een van de belangrijkste waarden van dit beroep is collegiale solidariteit.
Door de jaren heen heb ik daar veel indrukwekkende voorbeelden van meegemaakt.
Eén daarvan was het incident dat ik beleefde met Luis van Gaal.
Luis van Gaal werd in de voetbalwereld niet alleen bekend om zijn successen, maar ook om zijn harde karakter en zijn soms arrogante houding.
Ook ik heb een onvergetelijke discussie met hem gehad.
In werkelijkheid draaide het hele incident om het verdedigen van mijn Turkse collega-journalisten.

Mijn goede vriend İlker Yasin, destijds sportchef van SHOW TV, had mij voor een wedstrijd van Beşiktaş gevraagd een interview te maken met Luis van Gaal.

Ik nam contact op met de persverantwoordelijke van Ajax, waarvan ik toen “Erelid” was, en maakte de nodige afspraak.
Toen ik aankwam in het oude stadion van Ajax, waren veel Turkse journalisten daar al aanwezig.
Terwijl wij in het spelerscafé wachtten op de komst van Van Gaal, kwamen andere collega’s ook bij mij staan.
Plots kwam Luis van Gaal binnen.
In het bijzijn van iedereen wees hij naar mij en zei: “Met jou heb ik een afspraak.”
Daarna wees hij naar de andere Turkse journalisten en zei op bijzonder onbeschofte wijze:
“Jij, jij, jij, jij en jij… naar buiten!”

Op dat moment werd ik woedend.
“Ho ho…” zei ik.
“Hoe durf jij zo tegen mijn collega’s te praten? Na deze houding heb ik geen enkele behoefte meer om jou te interviewen.”
Ik nam mijn collega’s mee en verliet de ruimte.

Onmiddellijk daarna belde ik het bekende Nederlandse persbureau ANP.
Ik verklaarde dat Turkse journalisten Ajax en Van Gaal zouden boycotten.
Het nieuws verspreidde zich snel en veroorzaakte een enorme opschudding in de Nederlandse sportwereld.
Toen ik ’s avonds thuiskwam, werd ik opgebeld door Michael van Praag, de zoon van Ajax-legende Jaap van Praag en toenmalig voorzitter van Ajax.
Hij vroeg wat er gebeurd was.
Ik legde hem de situatie uit.
“Aaah, zo is hij altijd… Kom morgen terug, dan zorg ik dat jullie het bijleggen,” zei hij.

Ik antwoordde alleen: “We zullen zien…”

Toen ik het verhaal vertelde aan mijn dierbare vriend İlker Yasin, was hij erg teleurgesteld.
“Abi, als de voorzitter zich ermee bemoeit, ga dan alsjeblieft terug en maak dat interview voor ons,” zei hij.

Ik kon hem niet weigeren.
Dus maakte ik een nieuwe afspraak voor de volgende dag.

Toen ik opnieuw naar het Ajax-stadion ging, vertelden ze mij dat Van Gaal mij midden op het veld stond op te wachten.
Terwijl ik naar hem toeliep, kon hij het niet laten om spottend te zeggen: “Ooooo… Dus de boycot is voorbij, blijkbaar…”

Uiteindelijk maakte ik het interview.
Ik maakte ook een videoclip over Ajax.
Maar wat mij het meest is bijgebleven, is niet het interview zelf.
Wat ik mij herinner, is dat ik die dag de eer van Turkse journalisten heb verdedigd.
Want in de journalistiek mag concurrentie bestaan.
Maar beroepswaardigheid is belangrijker.
En nog steeds geloof ik, wanneer ik vandaag terugkijk, dat mijn reactie toen de juiste was.
Niet voor niets kwamen ook in de jaren daarna nog veel controversiële gedragingen van Luis van Gaal in het nieuws.

JOURNALISTIEK IN HET TIJDPERK VAN KUNSTMATIGE INTELLIGENTIE

De wereld is inmiddels enorm veranderd.
De technologie heeft zich in een ongelooflijk tempo ontwikkeld.
De schrijfmachines verdwenen uit het leven.
Telexen zijn museumstukken geworden.
Journalisten dragen geen schrijfmachines meer in hun tas.
En nu leven wij in het tijdperk van kunstmatige intelligentie.
Vandaag bestaan er systemen die binnen enkele seconden nieuws kunnen samenstellen.
Werkzaamheden die vroeger uren duurden, kunnen nu in enkele minuten worden uitgevoerd.
Eerlijk gezegd valt het onmogelijk te ontkennen dat dit grote voordelen heeft.

Ook ik maak gebruik van kunstmatige intelligentie.
Bij het doorzoeken van archieven…
Bij het terugvinden van oude data…
Bij het vergelijken van informatie…
En soms bij het onderzoeken van vergeten details biedt het een enorme ondersteuning.
Maar ondanks al die ontwikkelingen blijft één waarheid onveranderd:

De ziel van de journalistiek leeft nog altijd in de mens.
Kunstmatige intelligentie kan u zinnen geven.
Zij kan teksten voorbereiden.
Zij kan koppen bedenken.
Maar zij kan geen echte belevenissen meegeven.
Zij kan de arrogantie in de blik van een trainer niet voelen.
Zij kan de teleurstelling in de stem van een voetballer niet begrijpen.
Zij kan de eenzaamheid in de ogen van een migrant niet lezen.
Zij kan de woede van een journalist niet ervaren.

En het allerbelangrijkste:
Zij kan geen journalistiek instinct ontwikkelen.
De Ajax-herinneringen die ik hierboven vertelde, had ik vandaag ook door kunstmatige intelligentie kunnen laten schrijven.
Misschien had zij mooiere woorden gebruikt.
Misschien indrukwekkendere zinnen gevormd.
Misschien de tekst nog glanzender gemaakt.

Maar had zij werkelijk de sfeer van het Ajax-stadion die dag kunnen voelen?
De neerbuigende houding van Van Gaal?
De gekwetstheid van Turkse journalisten?
En de woede die in mij ontstond?
Daar draait het uiteindelijk allemaal om.
Want journalistiek is niet alleen schrijven.

Journalistiek betekent midden in het leven stappen.
Een gebeurtenis beleven.
Mensen begrijpen.
En indien nodig ook stelling durven nemen.
Vroeger werd een journalist zonder schrijfmachine als onvolledig beschouwd.
Vandaag kan wie geen gebruik maakt van kunstmatige intelligentie achterblijven.
Maar zoals een schrijfmachine vroeger niemand journalist maakte, zo maakt kunstmatige intelligentie vandaag niemand tot een echte journalist.

Wat een echte journalist bepaalt, is niet de technologie die hij gebruikt, maar het leven dat hij heeft geleefd, zijn ervaring, zijn geweten en zijn journalistieke reflex.
Daarom geloof ik vandaag nog steeds dat de essentie van de journalistiek niet veranderd is.
De middelen kunnen veranderen.
De technologie kan zich ontwikkelen.
Maar de pen die het nieuws werkelijk weet te voelen, bevindt zich nog altijd in menselijke handen.

Klik onderstaande foto om te volgen

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir