Sahnede tutunmak için eski kantocuları taklit ederek başarı elde eden Seyfi Dursunoğlu’nun ilginç yaşamı

İlhan KARAÇAY yazdı:

 

Sahneye çıktığı zaman, bazılarının korkulu rüyası olan,  zekâsı, esprisi ve cesareti ile takdir toplayan, Huysuz Virjin’ artist adı ile  ünlü sanatçı Seyfi Dursunoğlu’nun ölümünden sonra ben de bir şeyler yazmak istedim.

Kitaplaştırmak üzere hazırladığım ‘Ahirete göç eden ünlü dostlar’ başlıklı bir seri yazıma da ekleyebileceğim Huysuz ile Mersin’de birlikte olmuştum. İşletmekte olduğumuz Pompeipolis-Karaçay Gazinosu’nda program yapmak üzere bize gelen Huysuz, aslında en çok beni korkutmuştu.
Zira sahneye çıktığı zaman, gözüne takılan kimseleri ti’ye almakta çok hünerli olan Huysuz, kim olursa olsun, diline düşen o talihsizleri perişan ederdi. Huysuz, bu konuda çok cesurdu. Gözüne takılanları, esprileri ve şakaları ile çok hırpalayan Huysuz, gerçekten bir korkulu rüya gibiydi.

İşte ben de bunu bildiğim için, o gün sahneye çıkmadan önce konuştuğum Huysuz’a bir şeyler söylemek istedim. Sonra vazgeçtim. ‘En iyisi ben salonda görünmeyeyim’ diye düşündüm.
Bir ara, ‘Bak Seyfi kardeş, ne olur bu akşam bana takılma ha’ demeyi düşündüm ama, sonradan ‘Adama şimdiden kendimi yem yapıyorum’ diye düşünerek yine vazgeçtim.
Öyle hal ve tavırlara girdim ki, biraz sevecenliğim, biraz da ağırlığım ile, ‘Bu akşam bana dokunma ha!’ intibaı’nı bıraktım gibi…
O akşam sahneye çıkan Huysuz’dan kaçmak yerine, sürekli olarak yerimden kalkıyor ve oturuyordum.
Ne mutlu ki, Huysuz, o akşam kendisine yem olacak kurbanlarını bulmuştu bile.
Diline doladığı o kişileri o akşam da perişan etti.
Böylece de ben paçayı kurtarmıştım.

Başarılı bir şovmenlik (aslında women) yaşamından sonra, 87 yaşında hayata gözlerini yuman Seyfi Dursunoğlu’na Allahtan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.
Huysuz Virjin’in, sahnedeki huysuzluklarının nedeni ‘kopyacılıktan’ geliyormuş.
İşte eskiye dayanan o bilgiler.

HUYSUZ OLUŞUNUN NEDENİ ‘KOPYACILIKMIŞ’

Huysuz Virjin hatıramı yazarken, değerli bir dostum ‘yazacağın kitap için ekstra bilgi’ notuyla bir yazı gönderdi. Daha sonra yaptığım aramada Bercan Aktaş ve Yıldıray Oğur’un yazılarını buldum. Önemli bilgiler içeren bu yazıları size sunuyorum.

Huysuz’un ‘Virjin’i Hayganuş Hanım
Huysuz’un ‘Virjin’i Hayganuş Hanım: Kantonun ilk temsilcilerindendi, Abdülhamit devrinde “Ermeni komitacısı” diye jurnallendi, Huysuz Virjin onun adını aldı, aksanını taklit etti.

Kaybettiğimiz Seyfi Dursunoğlu, Huysuz Virjin olan sahne adını 1960’lı yılların Ramazan eğlencelerinde Beylerbeyi Kültür Cemiyeti’nde amatör olarak sahneye çıktığı dönemlerde almıştı. Kanto kariyerine başlamadan önce usta sahne sanatçılarıyla görüşüp mesleğinin tarihini öğrenmişti. Virjin, jenerik bir sahne adı olmakla beraber, kendisinin de belirttiği gibi Huysuz Virjin’in ismi, Minyon Virjin’den geliyordu. Peki, kimdi Minyon Virjin?

“Şimdi efendim, Virjin vardı zaten. ‘Minyon Virjin’ diye bir kantocu vardı zaten. Ancak 1.70-1.71 boyunda, bir de topukluyla minyon olamıyorum. Mecburen minyon kelimesini kaldırdık. Rejiyi ben idare ediyorum. Herkesi tenkit ediyorum. Olmadı diyorum, tekrar diyorum. Sevimsiz hale geldim. Yöneten daima sevimsizdir. Ve isim tevziatı yapıyorum. İşte birine Kıllıyan Hanım, birine Peruz Hanım, birine Şamram Hanım falan dedik. Benim adım da Virjin olacak dedim. İsmimin başına bir mahlas konması gerekiyordu. ‘Abi, o kadar huysuzsun ki’ dediler, senin mahlasın ‘huysuz’ kalsın. Ve bana çok büyük bir iyilik yaptılar, çünkü şovuma cuk oturan bir isim oldu huysuz kelimesi. Ben sahnede huysuz bir kadını canlandırıyorum.”

İlk kanto sanatçıları

Tanzimat’tan sonra kantoların fırtına gibi estiği, kanto gösterilerinin Şehzadebaşı’ndan Yoğurtçu Parkı’na kadar İstanbul’un dört bir yanında büyük bir izleyici kitlesi topladığı yıllardı. Kadınların dans ederek söylediği bu kantolar, başlangıçta tiyatroların daha çok ilgi görmesi için tiyatro oyunlarının arasına sıkıştırılmıştı. Fakat bu böyle kalmadı, kantolar başlı başına bir sanat olarak öne çıktı.

Minyon Virjin’in dışında, Seyfi Dursunoğlu’nun adını andığı Peruz Hanım (Terzakyan) ve Şamram Hanım (Kelleciyan) bu türün ilk temsilcileriydi. Performanslarını, Sahne-i Alem Kumpanyası’nda gösteriyorlardı. Adile Naşit’in anneannesi Virjin Ozan ise, sahneye çıktığında Minyon Virjin ile karıştırılmaması için “Küçük Virjin” adını almıştı. Küçük Virjin’i, Peruz Hanım yetiştirmişti. Seyfi Dursunoğlu’nun etkilendiği diğer isimlerden hem erkek hem de kadın kılığında kantolar yapan Niko da Küçük Verjin’in oğlu, Adile Naşit’in dayısıydı.

Müslüman kadınların sahne sanatlarından yasaklı olduğu zamanlardı. O nedenle ilk kanto sanatçıları Ermeni ve Rum kadınlardan oluşuyordu. Bazılarının isimleri Peruz, Şamram, Küçük Virjin (Virjin Ozan), Minyon Virjin (Hayganuş Hanım), Büyük Amelya, Küçük Amelya, Agavni ve Eleni’ydi. Şiveleri ve Türkçe konuşurkenki “farklı” vurguları, yıllar boyunca kantonun ayrılmaz bir parçası oldu. Seyfi Dursunoğlu da Huysuz Virjin olarak sahneye ilk çıktığı yıllarda bu geleneği sürdürerek Ermeni kadın rollerini oynadı.

Minyon Virjin (Hayganuş): “Kantoyu kendi kendime öğrendim”

Minyon Virjin ise bambaşka birisiydi. Peruz Hanımların kuşağındandı. Minyon Virjin’in gerçek adı Hayganuş idi. Gösteri sanatlarına çocukluğundan beri ilgi duyuyordu. Sahne hayatı tiyatrocu olarak Fasulyacıyan ve Büyük Benliyan kumpanyalarında başladığında henüz 13 yaşındaydı. Sonra kantocu oldu. Kendisine 1937 yılında “Sizin için ‘Peruz’un çırağı’ diyorlar, ustanız o imiş!” diye sorulduğunda cevabı netti:

“Hayır! Benim ustam, hocam falan yok. Beni bu işe teşvik eden; kanto söylemeyi, oynamanın usullerini gösteren olmadı. Ben her şeyi kendi kendime öğrendim. Fasulyacıyan’ın kumpanyasından ayrıldıktan sonra kanto söylenen ve ayak oyunları oynanan yerlere devama başladım. Peruz’u, Küçük Eleni’yi falan seyrettim. Kantoculuğa çok hevesim olduğu için işin inceliklerini çabuk kavradım.”

Devrin ünlü gazetecilerinden Ahmet Rasim de Minyon Virjin’i seyretmeye gidenler arasındaydı:
“İşte, Virjini Minyon… Aman ne minyon! Uykulu, saçları buruşuk, ufak bir saç bağına esir, fikri hep nazlanarak fırıl fırıl dönüyor, yanakları pudralı, bütün alnı kireç odalarının beyaz zeminini andırıyor.”

“Bir gülüşe nail olamayanlar saldırırlardı”

Hayranları çok olan kanto sanatçıları zaman zaman saldırılara da uğruyordu. Agavni adlı bir kantocu kadın, “belalısı” tarafından sahnede kurşunlanarak öldürülmüştü.

Minyon Virjin’le 1937 yılında Son Telgraf gazetesi için röportaj yapan gazeteci Münir Süleyman Çapanoğlu bu belalı hayranları şöyle anlatıyor:

“Eskiden kanto söyleyen kadınların hafiyelerden, tulumbacı reislerinden, köprü altı sakinlerinden, kahveci çıraklarından, mektepli efendilerden, gözü açılmamış miras yedilerden, paşazadelerden, her sınıftan, her milletten, velhasıl her çeşit insandan bir çok sevdalıları vardı. Kız kantoya çıkıp da nazlı nazlı kantosunu söyleyip kıvıra kıvıra göbek çalkalamaya başladı mı, hepsinin ağzının suyu akar, ondan bir iltifat bekleyip dururlardı. Bir gülüşe, bir iltifata nail olamayan bazen kadının arkasını kovalar, üstünü başını paralardı. Daha evvelleri sahneye tabanca atanlar, kurşun sıkanlar olduğunu söyleyenler hâlâ aramızda yaşamaktadırlar.”

Minyon Virjin’e “tatlı taarruzlar”

Minyon Virjin bu konuda şanslıydı. Onun uğradığı saldırılar, yıllar sonra gülerek anlatacağı cinstendi: “Tabancalı, kurşunlu, bıçaklı taarruzlara hiç uğramadım. Uğradığım taarruzlar daima tatlı taarruzlardır: Tabanca yerine arabama şekerleme kutuları, ipekli mendiller, küçük ipek keselerde çil çil altınlar atanlar çok oldu.”

“Vay, bir kantocu karı Ermeni komitacısı? Yakalayın, getirin şu yılanı!”

Minyon Virjin’in başı hayranlarla değil, bir kere devletle belaya girmişti. Sultan Abdülhamid döneminde bir gece sahneye çıkmış, “Hımbıl havası” adlı bir kantoyu okuyordu. Bu kantonun bir nağmesinde geçen “Hay nare, nare, nare / Başımız yandı nare” sözleri bir jurnalci hafiye tarafından hemen ihbar edilmişti:

“Bir gün zabtiye nezareti memurlarından İncir köylü Ali bey geldi. Bana, ‘Zabtiye kapısından seni istiyorlar, hazırlan gidelim!’ dedi. Daireye gittiğimiz zaman, Ali bey beni bir zabtiye çavuşuna teslim etti. Bir odaya koydular. Akşama kadar kaldım. Ne çağıran, ne arayan, ne de bir sorgu soran oldu. Akşam ezanına yakın sivil bir adam geldi, beni aldı, bir arabaya koydu, doğru Mehterhaneye götürdü. Üstümü, her tarafımı arayarak kadınlar tarafına soktular. Burada bir gece kaldım amma, sabahı nasıl ettiğimi ben bilirim. Ertesi günü: ‘Haydi git!’ dediler. Ve beni serbest bıraktılar. Beni niçin tutmuşlardı? Niçin bir sorgu sormadan serbest bırakmışlardı? Bu şaşılacak bir şeydi. Nihayet bu bir gecelik hapsin neden ileri geldiğini öğrendim: ‘Hay nare, nare, nare!’ ara nağmeli kantoyu dinleyen hafiyelerden biri, zabtiye nazırına jurnallamış, ve benim Ermeni komitesine mensup olduğumu da ilâve etmeyi unutmamış!.. Ve bu iddiasını ispat etmek için de kantonun ara nağmesini işhad ve tefsir etmiş!.. Kantodaki ‘Hay’ kelimesi Ermenice’de (Ermeni) mânâsına gelir, ‘nar’ ise Arapça (ateş) demektir. ‘Beyit’ tahlil edilirse şu mânâ çıkar: Ermeniler Türklerin elinde mahvoluyor, yanıyor! Zabtiye nazırı almış fitili: ‘Vay!’ demiş, bir kantocu karı Ermeni komitacısı?.. Yakalayın, getirin şu yılanı!.. Bereket versin Ali beye; işi üzerine almış, nazırı kandırmış, benim böyle şeylerle alâkam olmadığını söylemiş. Eğer Ali beyin bu dostluğu, sahabeti olmasaydı, bilmem halim ne olacaktı?”

Bu bir gecelik aradan sonra Minyon Virjin sahne almaya, meşhur kantolarını okumaya, seyircisini gözleriyle süzmeye devam etti. Onu dinleyenler ayaklarıyla tepiniyor, ıslık sesleriyle coşkuya kapılıyordu. Minyon Virjin ise en meşhur kantolarından birisini okuduktan sonra ardı arkası kesilmeyen tüm bu alkışların üstüne, seyircilerinin gözlerinin içine bakarak, Kemani Sarkis Efendi’nin (Suciyan) bestelediği nihavend şarkıya başlıyordu:

“Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben halime / Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime / Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime / Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime.”

“Çok şükür! Düşmanlarım yok!”

Türkiye’deki kanto geleneğinin öncüsü olan kadınlar; Peruz Hanım, Minyon Virjin, Şamram Hanım ve diğerleri önyargıların kırılmasında önemli bir rol oynadılar. O yıllarda adları İstanbul’da dilden dile dolaşan kantocu kadınların hikayelerinden bazıları günümüze kadar geldi, bazıları ise tarihin tozlu raflarında kaybolup gitti. Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu’yla başlayan modernleşme serüveninin sancıları arasında cesaretleriyle öncü bir yer edindiler.

Sahnelerin Minyon Virjin’i Hayganuş Hanım, yaşamının son döneminde tek başınaydı, ama kimseye muhtaç kalmamıştı. Varlık Vergisi Kanunu’nun çıkartılmasından beş yıl önce verdiği röportajda, geçimini, Şişli’deki evinden gelen kirayla ve sattığı arsalarından gelen parayla sağladığını söylemişti. Kendisine akrabası ve çocukları olup olmadığı sorulduğundaysa gözleri ışıldamış, sevinçle, “Çok şükür! Düşmanlarım yok” demişti.

Hayganuş Hanım’ın hayatını ne zaman ve hangi şartlarda kaybettiği bilinmiyor. Ama sahne adı hep yaşadı.

Seyfi Dursunoğlu, Hayganuş Hanım’ın sahne adını üstlendi ve sesini yıllarca Huysuz Virjin karakteriyle yaşattı. Nefretin değil neşenin, düşmanlığın değil kardeşliğin ve baskının değil özgürlüğün sembol isimlerinden birisi olarak bu dünyadan ayrıldı.

Huysuz Virjin yerli ve milli değil miydi?

Trabzonlu dindar bir aileden gelip, kendisine Ermeni bir kantocunun adını seçerek, kadın kılığında Ramazan eğlencelerinde sahneye çıkmış Huysuz Virjin’in hikayesi, bu toplumdaki çeşitliliği, onu bir kalıba dökmenin imkansızlığını çok iyi anlatıyor.

Selahattin, Nizamettin, Bahattin, Seyfettin…
Trabzon’da yaşayan Oflu Mehmet Ali Tursun, dört oğluna böyle adlar verecek kadar dindar bir saat tamircisiydi. Bayburtlu anne Selvi Hanım da siyah başörtülü beş vakit namaz kılan bir ev hanımı.
Dört erkek, iki kız çocukları olan anne ve baba, çocuklarından gizli saklı bir şey konuşmaları gerektiğinde aralarında Rumca konuşurlarmış.
Sonra baba İstanbul’a göç edip manifaturacılıktan epey para kazanmış, ailesini yanına almış. Beylerbeyi’nde dört katlı bir konağa yerleşmişler.
Sert bir baba, otoriter hatta dayakçı ablalar, akılları hep dışarıda abilerle birlikte büyüyen Seyfettin, önce özel liseye ardından, Askeri Deniz Lisesine yazdırılmış. Ama hiçbirinde mutlu olamamış.
Çünkü aklı hep şarkı söylemekte, dans etmekteymiş. Abisinin nişanında, kadın kılığına girip diğer abisiyle yaptığı dansla herkesi çok eğlendirmişler.
Seyfettin önce Tursun olan soyadını Dursun yapmış, sonra da fazla kaba bulduğu Seyfettin’i Seyfi.
Sonra Dursun da ona “kabzımal” soyadı gibi gelmiş, onu da Dursunoğlu’na çevirmiş ve Seyfi Dursunoğlu olmuş.

Peki nasıl Huysuz Virjin olmuş?

Mübarek Ramazan ayında Beylerbeyi Kültür Cemiyetinde erkek arkadaşları ile birlikte Ramazan eğlenceleri düzenlerken.

Ramazan eğlencesinde kadın sahneye çıkamayacağı için sırayla orta oyunu oynuyor, şarkı söylüyor, dans ediyorlarmış. En çok alkışı ise saçlarına peruk takıp, tuvalet giyip, makyaj yapıp çıktıkları sahnede Ermeni kantocuları taklit ettiklerinde alıyorlarmış. Hepsi kendine eski meşhur Ermeni kantoculardan adlar seçmişler.

Seyfi Dursunoğlu, Abdülhamit devrinin meşhur kantocusu Hayganuş hanımın lakabı olan Minyon Virjin’in, Virjin’ini almış, sahiden de köşeli, huysuz bir insan olduğu için Huysuz Virjin olmuş.
40’lı, 50’lı yıllarda 15 yıl boyunca her Ramazan ayında, Beylerbeyi’nde bu eğlence devam etmiş.
Aslında bir geleneği sürdürmüşler. Adını aldığı Minyon Virjin de Osmanlı devrinde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Ramazan eğlencelerinde sahne alırmış.
Sonraki yıllarda da bu gelenek sürmüş. Şehzadebaşı’ndaki direkler arası Ramazan eğlencelerinde kantocu Şamram Hanım, onun öğrencisi ve Adile Naşit’in de anneannesi olan Küçük Virjin, annesi Amelya Hanım da sahne almışlar.

Huysuz Virjin, bu geleneği şimdi adları hatırlanmayan başka pek çok erkek kantocu ile birlikte sürdürmüş.
Bir taraftan SGK’da memur olarak çalışırken, bir taraftan da sahne almaya başlamış, sonra abisiyle kavga edince evden ayrılmış, okuldan tanıdığı Zeki Müren’in de içinde olduğu İstanbul’da ev partilerinde devam eden alternatif bir hayatın içine girmiş.

Bütün bu bilgiler, 2004 yılında yayımlanan, Seyfi Dursunoğlu ile yapılmış uzun bir nehir söyleşisine dayanan Katina’nın Elinde Makası adlı kitaptan.
40’lı, 50’li, 60’lı yılların İstanbul’unda dindar Trabzonlu bir ailenin, dans etmekten şarkı söylemekten hoşlanan, askeri lisede tutunamayan, torpille SGK’ya sokulmuş ama gizli gizli kadın kılığında, Ermeni bir kantocuyu taklit ederek Ramazan eğlencelerinde, kulüplerde sahne alan evladının hikayesini okurken, Türkiye’nin sosyal hayatının görmezden gelinen sayfalarında dolaşıyorsunuz.

Çok renkli, çok kültürlü, farklı hayat tarzlarının iç içe geçtiği, tek bir kalıba dökülemeyecek bir Türkiye hikayesi bu.
Üstelik henüz ortada Netflix ya da LGBT hareketi yok, İstanbul Sözleşmesinin imzalanmasına ise 60 yıl var.

Huysuz Virjin, yaptığı işin ilk örneği de değildi.
Direkler arasının yıldız kantocularından Küçük Virjin’in, kadın kılığında showlar yapan, kantolar söyleyen oğlu Niko’nun (Adile Naşit’n dayısı) 60’lı yaşlarına kadar yine Ramazan eğlencelerinde sahne aldığını okuyoruz kitaptan. Dursunoğlu ondan da etkilenmiş.
Yani şimdilerde dini bütün padişahlar ve onların ehli- tarik tebaasından oluştuğu zannedilen Osmanlı dönemine dayanıyor Huysuz Virjin’in hikayesi.
Haremlik-selamlık içinde bulunmuş ara formüllerden biri olan zenne kültürünün tarihi ise Türkiye’deki ideolojilerin pek çoğundan daha eskiye dayanmakta.
Yani bugün bizim kültürümüz, bizim medeniyetimiz, öz değerlerimiz denilip bağra basılan pek çok şeyden daha eski bir kültürden bahsediyoruz.

Huysuz Virjin’e ekran yasağına mal olmuş, şarkılarda, fıkralarda, dilde müstehcenlik, müstehcen espriler de dejenere bir kültürün ürünleri, Batı’dan bize gelmiş yabancı değerler değiller.

Karagöz-Hacıvat’ın büyükler için olan orijinal versiyonunda, orta oyununda, Karadeniz’in yüzlerce yıllık atma türkülerinde, İç Anadolu’nun bozlaklarında yer alan ve zaman zaman yüz kızartan, yere baktıran müstehcenliğin yanında Huysuz Virjin’in esprileri Prime Time aile yayını gibi kalabilir.
Yani bizim kültürümüz, bizim medeniyetimiz derken kültürün sadece meşrebinize uyan kısımlarını alıp, ahlaki veya siyasi normlarınıza uymayan kısımlarını yabancı, bize ait olmayan ya da dejenere ilan edemezsiniz.
Bunu yaparsanız yüzlerce yıllık atma türküleri, bozlakları, Karagöz-Hacıvat’ı, deyimleri, fıkraları, içinde şarap, rakı geçen şarkıları, türküleri kesip biçmeniz gerekir.

İki yüzyıla yakındır Ramazan eğlencelerinde kadın kılığında kanto söyleyen erkekleri, Niko’yu, Zeki Müren’i, Bülent Ersoy’u, onlar kadar meşhur olmamış nice ismi de arşivlerden, gazetelerden çıkarmalısınız.
Herhalde böylesine uzun bir geçmişe dayandığı için Huysuz Virjin’in showu ve esprileri 60 yılı aşkın bir süre boyunca sürebildi. Zaman zaman zorluklar yaşasa da o kadar göze batmadı.

70’lerden itibaren TRT’de görünmeye başladı, Ramazan eğlencelerine çıktı, sahnesini izlemek için çalıştığı gazinolara gelen Turgut Özal’dan, Rauf Denktaş’a kadar pek çok isim onun esprilerinden alınmadı.
90’lar boyunca ve 2000’lerin ortalarına kadar neredeyse bütün özel televizyonlarda reyting rekorları kıran programlar yaptı.
Ta ki 2007 yılında RTÜK başkanının gayriresmi uyarısıyla ekranlara sadece Seyfi Dursunoğlu olarak çıkmasına izin verilinceye kadar.
O günlerde bu karar duyulmuş ve büyük bir gürültü kopmuştu.
Örneğin Sabah’ta Nazlı Ilıcak kararı şöyle eleştirmişti:
“Seyfi Dursunoğlu, 30-40 yıldır sanatını “zenne” rolü ile icra ediyor. RTÜK’e söz düşer mi? İyi reyting alıyor ama, Huysuz Virjin olsa belki de sıralamada birinci ya da ikinci gelecek. 28 Şubat sürecinde, demokrat sandığımız bazı kişiler, bugün, tereddütsüzce başkalarının hakkını ve hukukunu çiğneyebiliyor. Derin bir hayal kırıklığı yaşıyorum.”

Yine o günlerin medya ortamının çok sesliliğini gösteren bir örnek olarak kararı alan RTÜK Başkanı Zahit Akman ile Seyfi Dursunoğlu NTV’de Can Dündar’ın sunduğu “Neden” programında karşı karşı gelip ve bu gizli yasağı konuşmuşlardı.

Programda RTÜK Başkanı “Huysuz Virjin sevilen bir sanatçı, tiplemeyle bir derdimiz yok, önemli bir sanatı yaşatmaya çalışıyor, ancak gelişme çağındaki gençler ve çocuklar için zararlı espriler yaptığı için prime-time’da değil, saat 23:00’ten sonra yayınlanacak programlar yapabilecektir” demiş, bu diyalog sansürün yumuşayacağına yorulmuştu.
Fakat, buna rağmen Seyfi Dursunoğlu bir daha ekranlara Huysuz Virjin olarak çıkamadı, zaten 70’li yaşlarındaydı, geri çekildi ve geçen hafta da 88 yaşında hayatını kaybetti.
Verdiği son röportajlarda da bu küskünlüğünü anlattı.

 

Sohbeti başlat
1
Yardımcı olabilir miyim?
Merhaba, yardımcı olabilir miyim?