Geri
2 Kasım 2026 2026

LALE GÜL, BİLMEDİĞİNİ KABUL ETTİN; ŞİMDİ KIRDIKLARINLA YÜZLEŞ!

Katıldığı televizyon yarışmasının ardından eleştirilen Lale Gül, De Telegraaf gazetesindeki “Neden herkes utanmamı istiyor?” başlıklı yazısında, genel kültürünün zayıf olduğunu açıkça anlattı. Bu dürüst kabullenme değerlidir, ancak ailesine ve içinden geldiği topluma yönelik kırıcı sözleri üzerindeki tartışmayı bitirmiyor.

Lale Gül’ü yıllardır eleştiren biri olarak, bu açıklamasını eski yazılarım ışığında değerlendirdim. Kişisel hayat hikâyesiyle her konuda görüşüne başvurulan bir isme dönüştürülen Gül’den, kendisi için beklediği anlayışı, başkalarına da göstermesini istiyorum.

(Haberin Hollandacası, Türkçe haberin hemen altında.
De Nederlandse versie staat direct onder de Turkse tekst.)


          İlhan KARAÇAY yazdı:

Hollanda’da, ailesi ve yetiştiği dinî çevre hakkında yazdıklarıyla tanınan Lale Gül, bu kez kendi bilgi eksiklikleri üzerinden başlayan bir tartışmanın merkezinde. Katıldığı “Nederlands Domste”, yani “Hollanda’nın En Aptalı” adlı televizyon yarışmasında verdiği yanlış cevaplar, kendisini yıllardır ekranlara ve gazete sayfalarına taşıyan medya dünyasında eleştiri ve alay konusu oldu.

Program hakkında yayımlanan bir değerlendirmeye göre Gül, kendisine gösterilen Martin Luther King fotoğrafındaki kişinin Nelson Mandela olduğunu söyledi. Bu iki ismi karıştırması, üzerinde durulan yanlış cevaplardan biriydi. Gül de ardından, De Telegraaf gazetesindeki köşesinde, “Neden herkes utanmamı istiyor?” başlıklı bir yazı kaleme alarak, genel kültürünün zayıflığını ve bunun arkasındaki hayat hikâyesini anlattı.

Lale Gül’ün son yazısını okudum. Bir insanın kendi eksikliklerini böylesine açık anlatması, kolay bir iş değildir. Bazı konularda çok az şey bildiğini, yetiştiği ortamda kazanamadığı birikimi sonradan edinmeye çalıştığını dürüstçe izah ediyor. Bu açıklığı değerli buluyorum.

Ancak yazısını okurken, yıllardır kendisi hakkında dile getirdiğim eleştirileri de hatırladım. Benim meselem, Martin Luther King’in fotoğrafını tanıyamaması değil. Bir fotoğrafı yanlış tanıdığı için bir insanın zekâsı ve kişiliği hakkında hüküm verilmesini de doğru bulmam. Asıl üzerinde durduğum, kendi bilgi dünyasının sınırlarını böylesine açık anlatan bir yazarın, din, göç, aile yapısı ve toplumsal uyum gibi geniş bilgi ve dikkat gerektiren konularda nasıl bir otoriteye dönüştürüldüğüdür.

Bir de, genel kültür meselesinden ayrı olarak, kullandığı dil var. Kendi yetişme şartlarının anlaşılmasını isteyen Lale Gül, anne ve babasını, içinden geldiği insanları anlatırken, Onların şartlarına ve insanlık onuruna ne kadar anlayış gösterdi?
Bugünkü dürüst kabullenmesini takdir ederken, geçmişteki kırıcı sözlerini ve genellemelerini de bu nedenle yeniden ele almak gerekiyor.

BU KEZ KENDİ SINIRLARINI ANLATIYO


Lale Gül, De Telegraaf’taki “Neden herkes utanmamı istiyor?” başlıklı yazısında, genel kültüründeki eksiklikleri ve bunları gidermek için gösterdiği çabayı anlatıyor.

De Telegraaf’taki “Neden herkes utanmamı istiyor?” başlıklı yazısında Gül, “Hollanda’nın En Aptalı (Nederlands Domste)” programına katılması nedeniyle yöneltilen eleştirilere cevap veriyor. Johan Derksen, Angela de Jong, Valentijn Driessen ve Tina Nijkamp’ın tepkilerini anıyor; Nijkamp’ın, bir sorunun cevabını bilememesini şaşırtıcı bulduğunu aktarıyor.

Gül, Amsterdam’ın Kolenkit semtinde, okuma yazma bilmeyen anne babanın çocuğu olarak büyüdüğünü anlatıyor. Evde Türkçe konuşulduğunu, Türk televizyonlarının izlendiğini, hafta sonlarını Kur’an kursunda geçirdiğini belirtiyor. Hollandaca konuşamadığı için okulun ilk yıllarında kendisini ifade etmekte zorlandığını izah ediyor.
Annesine saate bakmayı ve alışverişte ödeme yapmayı öğrettiğini anlatıyor. Annesinin, kendi adını yazmayı başardığında bunu kızına gururla göstermesi, metnin en insani bölümlerinden biri.
Gül, okulda başarılı olmakla genel kültür sahibi olmanın aynı şey olmadığını söylüyor. Bu ayrımı doğru buluyorum.
Bir sınavı başarmak, insanı bütün konuların uzmanı yapmaz. Aileden gelen kültürel imkânlar, kitaplarla karşılaşma fırsatı ve sosyal çevre de insanın bilgi dünyasını etkiler.

Burada bir noktayı da açıkça belirtmeliyim:
Çocuklukta evde Türkçe konuşulmasını veya Kur’an kursuna gidilmesini, tek başına bilgisizliğin sebebi gibi sunamayız. İki dili ve farklı kültürleri birlikte öğrenmek, bir eksiklik değil, zenginlik de olabilir. Tartışılması gereken, çocuğun öğrenme ve dış dünyayla ilişki kurma imkânlarının ne ölçüde açık olduğudur.
İnsanın bilmediğini kabul etmesi, öğrenmenin başlangıcıdır. O başlangıcın, başkalarını değerlendirirken daha dikkatli olmaya da kapı açmasını bekliyorum.

BENİM ESKİ YAZILARIM NE SÖYLÜYORDU


2025’te kutsal kitap yakma tartışması üzerine yayımlanan köşe yazısı, önceki eleştirilerimin konularından biriydi.

Lale Gül hakkında daha önce yazdığım yazılara yeniden baktım. Eleştirilerimin ortak noktası şuydu: Kendi ailesinde yaşadığı baskıları anlatması, O’nu bütün Türk ve Müslüman aileleri hakkında hüküm verebilecek bir uzman yapmaz. Bir insanın yaşadıkları önemlidir, ama o yaşantıdan hareketle milyonlarca insanı aynı çerçeveye yerleştirmek, haksız genellemelere kapı açar.

Örneğin ezan tartışmasında, bir sesin kimi insanları rahatsız edebileceği konuşulurken, o sesin başkaları için taşıdığı dinî anlamın da hesaba katılması gerektiğini savundum. Kur’an ve Tevrat yakılması üzerine yapılan tartışmalarda ise, bütün inançlara aynı duyarlılıkla yaklaşılması gerektiğini, kutsal kitapları yakmanın insanlarda oluşturduğu incinmenin küçümsenemeyeceğini vurguladım.

Bir başka yazısında Gül, Hollanda’daki Müslümanların ayrımcılık yaşadığına ilişkin açıklamalara karşı, ülkedeki camileri ve İslam okullarını örnek gösteriyordu. Benim itirazım açıktı: Bir ülkede camilerin ve dinî okulların bulunması, o ülkedeki Müslümanların iş ararken, ev kiralarken veya günlük hayatlarında ayrımcılıkla karşılaşmadıklarını göstermez. Bir hakkın tanınmış olması, diğer alanlardaki haksızlıkları ortadan kaldırmaz.

Zamanla eleştirimin merkezine, medyanın kendisine verdiği rol yerleşti. Din, göç, kadın hakları, toplumsal uyum, hatta sokak isimleri…
Birbirinden farklı konularda sürekli aynı kişiye mikrofon uzatılması, O’nun bütün bu alanlarda yeterli bilgiye sahip olduğu anlamına mı geliyordu?
Yoksa kişisel hikâyesinin yarattığı ilgi, söylediklerinin yeterince sorgulanmasının önüne mi geçiyordu?

İşte bugün, kendi genel kültürünün zayıflığını açıkça anlatması, bu eski sorumu yeniden gündeme getiriyor. Kendisinin dürüstlüğünü takdir ediyorum. Aynı dürüstlüğü, O’nu her konuda görüşüne başvurulan bir isim haline getiren medya çevrelerinden de bekliyorum.

Yalnız, genel kültürünün zayıf olması, Gül’ün her görüşünü yanlış yapmaz. Bir görüşün doğruluğunu, söyleyenin yarışmadaki başarısıyla değil, dayandığı bilgi ve kurduğu muhakemeyle tartmalıyız. Ben de eski eleştirilerimi bu ölçüye bağlı tutmak zorundayım.

BİLGİ EKSİKLİĞİ BAŞKA SAYGI SORUMLULUĞU BAŞKA


Lale Gül’ün aile hikâyesinin medyadaki sunumu. Bu dosyanın sorusu, baskının anlatılması kadar, anlatırken seçilen dilin de sorumluluğudur.

Gelelim, bence tartışmanın en ağır tarafına. Lale Gül’ün annesi için “irinli hamam böceği”, babası için de “sadece döllendirme yapan” ifadelerini kullandığını, kendi yazdıklarında gördüm. İtirazım, yalnızca bilgi eksikliğine değil, en yakınındaki insanları anlatırken seçtiği bu aşağılayıcı dile de yöneliktir.

Bir insan, ailesinde yaşadığı baskıları anlatabilir, kendisine yapılan haksızlıkları açıkça yazabilir. Anne baba olmak, kimseyi eleştiriden muaf tutmaz. Ancak yaşananları anlatmakla, anne ve babayı böylesine küçültücü sözlerle anmak arasında bir fark vardır. Öfkenin nereden geldiğini anlamaya çalışmak, o öfkeyle söylenen her sözü haklı bulmamızı gerektirmez.

Bugün kendi eksiklikleri nedeniyle aşağılanmak istemeyen Lale Gül’den, başkalarını anlatırken de aynı duyarlılığı göstermesini beklemek hakkımızdır. Genel kültür eksikliği, öğrenilerek giderilebilir. Fakat insanın kullandığı dilin başkalarında açtığı yarayı fark etmesi, bilgi kadar empati ve saygı da gerektirir.
Annenin okuma yazma bilmemesi, kızına baskı uygulamasını haklı çıkarmaz. Kızın baskı yaşamış olması da annenin insanlık onurunu yok saymayı haklı çıkarmaz.
Burada iki insanın hayatını birden görebilen bir dil arıyorum.
Üstelik Gül’ün annesi hakkında yazdığı acımasız sözlerden pişmanlık duyduğunu anlattığı bir söyleşi de var. Yayınevi Prometheus, 15 Temmuz 2024’te Trouw söyleşisini tanıtırken bu pişmanlığı özellikle belirtmiş. Bunu okurdan saklamak, eleştirimi güçlendirmez, eksiltir.

O halde soru, “Hiç pişman oldun mu?” sorusundan daha ileridedir: Bu pişmanlık, başkalarını anlatırken kullandığın dile, genellemelerine ve kamuoyu önündeki sorumluluğuna ne kadar yansıdı?

BÜYÜKELÇİNİN DE PAYLAŞTIĞI ELEŞTİRİM

Bu tartışma, bir dönem diplomatik çevrede de yankı buldu. Dönemin Lahey Büyükelçisi Fatma Ceren Yazgan, yazımdan bir bölümü LinkedIn hesabında tırnak içinde, yazının bağlantısını ekleyerek paylaştı. Paylaşımda, kişisel bir hikâyenin medya tarafından geniş bir topluluk hakkında tek yönlü bir anlatıya dönüştürülmesine ilişkin eleştirim yer alıyordu.

ALKIŞLAYAN EKRANLARA DA SORULACAK SORULAR VAR


Etnik milliyetçilik üzerine köşe yazısı, Mayıs 2026’da olumlu değerlendirdiğim çıkışlardan biriydi.

Şimdi yalnızca Lale Gül’e değil, O’nu ekranlara ve sayfalara taşıyanlara da bakalım. Bir insanın kişisel deneyimini dinlemek değerlidir. Fakat aynı insana, birbirinden farklı bütün toplumsal konuların açıklayıcısı gibi davranmak, hem izleyiciye hem okuyucuya haksızlık edebilir.

Bugün genel kültüründeki bir eksiklik üzerinden gülenlerin önüne şu soruyu koyuyorum:
Daha önce O’na söz verirken görüşlerini hangi bilgiyle temellendirdiğini yeterince sordunuz mu?
Yoksa keskin cümleleri, içeriğin önüne mi geçirdiniz?
Ekran için kullanışlı bulunan sertlik, bir gün eğlence malzemesine dönüştüğünde, o yayın anlayışının sorumluluğu da tartışılmalıdır.

Burada bütün Hollanda medyasını tek bir iradeyle hareket eden bir yapı gibi tarif etmiyorum. Eleştirim, kişisel çatışmayı büyüten, fakat o çatışmanın bağlamını ve etkisini yeterince sorgulamayan yayın anlayışına. Böyle bir tercih gördüğüm yerde, bunu hangi yayın organı yaparsa yapsın sorgularım.

Kendi tutumum bakımından da bir örnek vermeliyim.
24 Mayıs 2026 tarihli yazımda, Gül’ün etnik milliyetçiliğe ve yerli nüfusun bilinçli olarak göçmenlerle değiştirildiğini öne süren “omvolking” adlı komplo söylemine karşı çıkmasını önemli bulduğumu yazmıştım. Geçmişte kendisini sert biçimde eleştirmiş olmam, doğru bulduğum bir sözünün hakkını vermeme engel değildi.

Bugün de aynı yerdeyim. Bilgi eksikliğini dürüstçe anlatmasını olumlu buluyorum. Ancak bu açıklama, geçmişteki bütün görüşlerinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Benim üzerinde durduğum, kendi bilgi sınırlarını kabul etmesinin, kendisine verilen geniş yorumcu rolü açısından da değerlendirilmesi gerektiğidir.

Bir insanın cevaplayamadığı bir soru üzerinden onunla alay etmek kolaydır. Asıl yayıncılık sorumluluğu, aynı insanı ciddi toplumsal konularda konuşmaya davet ederken, söylediklerinin hangi bilgiye dayandığını da sorgulamaktır.

LALE GÜL’E AÇIK BİR ÇAĞRI

Kendi geçmişini anlatan bir yazarın, başkalarının hayatına da aynı dikkatle yaklaşması beklenir.

Lale, bu yazını okurken, eksiklerini açıkça anlatabilmeni takdir ettim. Küçük yaşta omuzlarına binen yükleri, evle dış dünya arasındaki mesafeyi ve sonradan öğrenmek zorunda kaldıklarını görmezden gelmiyorum. Anlattığın hayatı küçümseyerek sana bir şey öğretemem.

Ama senden istediğim, kendin için talep ettiğin anlayışı, başkaları için de göstermen. İnsanların hangi şartlarda yetiştiğinin hesaba katılmasını istiyorsun. Haklısın. O halde annenin, babanın ve içinden geldiğin çevrenin şartlarını anlatırken de aynı dikkati sürdürmelisin. Bu dikkat, baskıyı mazur göstermek değildir; eleştiriyi daha isabetli ve insaflı kılmaktır.

Bugün başkalarının kendinle alay etmesine itiraz ederken, geçmişte kurduğun cümlelerin başkalarına neler hissettirdiğini de düşünmeni bekliyorum. Her eleştiri hakaret değildir. Ancak her hakaret de, sırf cesurca söylenmiş olduğu için, iyi bir eleştiriye dönüşmez.

Senden, inancına geri dönmeni istemiyorum. Ailenle mutlaka barışmanı da şart koşmuyorum. İnsanın güvenliğini ve ruhsal sınırlarını ilgilendiren ilişkiler hakkında dışarıdan emir verilemez. İstediğim, kamusal sözünde daha fazla bilgi, daha az genelleme ve insan onuruna daha çok dikkat.

Bir konuda “bilmiyorum” diyebilmek, yazarlığını eksiltmez. “Bir insana haksızlık ettim” diyebilmek de özgürlüğünü azaltmaz. Annen hakkında kullandığın sözlerden pişmanlık duyduğunu daha önce anlatmıştın. Bu pişmanlığın, bundan sonra insanları anlatırken seçeceğin kelimelere de yansımasını bekliyorum.

Benim sana yaklaşımım açık: Haksızlığa uğradığında seni savunurum, başkalarına haksızlık yaptığında ise seni eleştiririm. Bir yarışmada yanlış cevap vermen, seni küçümsemek için gerekçe olamaz. Ancak bu, geçmişte kullandığın kırıcı sözleri ve yaptığın haksız genellemeleri eleştirmeme de engel değildir.

Bilgi, okuyarak ve sorarak genişler. İnsanlara nasıl davrandığımız ise her cümlede yeniden seçtiğimiz bir tutumdur. Geçmişin bize neyi eksik bıraktığını anlatmak değerlidir; bugün hangi kelimeyi seçeceğimizin sorumluluğu da bize aittir.

Bu yüzden çağrım sert, ama kapısı açık: Bilmediğini kabul ettin, şimdi kırdığın insanların sesini de duy. Öğrenmek, yalnızca eksik bilgiyi tamamlamakla kalmasın; daha adil yazabilmeye de dönüşsün.


*****************

YAZILARIMI YAYINLAYAN DOST HABER PORTALLARI MİLYONLARCA OKURA KAVUŞTURUYOR

 

                                                ***********
NEDERLANDSE VERSIE

LALE GÜL, JE ERKENT WAT JE NIET WEET; ZIE NU OOK ONDER OGEN WIE JE HEBT GEKWETST!

Na de kritiek op haar deelname aan een televisiequiz schreef Lale Gül in De Telegraaf de column “Waarom wil iedereen dat ik me schaam?”. Daarin vertelde ze openlijk dat haar algemene kennis tekortschiet. Die eerlijkheid verdient waardering, maar daarmee is de discussie over haar kwetsende woorden over haar familie en de gemeenschap waaruit ze voortkomt niet voorbij.

Als iemand die al jarenlang kritiek uit op Lale Gül, heb ik deze verklaring naast mijn eerdere artikelen gelegd. Gül is met haar persoonlijke levensverhaal uitgegroeid tot iemand die over vrijwel ieder onderwerp om haar mening wordt gevraagd. Van haar verwacht ik dat zij anderen hetzelfde begrip toont dat zij voor zichzelf vraagt.


         İlhan KARAÇAY schreef:

Lale Gül, die in Nederland bekend werd door haar boeken en artikelen over haar familie en haar streng religieuze opvoeding, staat dit keer in het middelpunt van een discussie over haar eigen kennishiaten. Haar foute antwoorden in de televisiequiz “Nederlands Domste” werden onderwerp van kritiek en spot in de mediawereld die haar al jaren een podium biedt op televisie en in de krant.

Volgens een gepubliceerde bespreking van het programma hield Gül een foto van Martin Luther King voor een foto van Nelson Mandela. Het verwisselen van die twee namen was een van de fouten die aandacht trokken. Vervolgens schreef ze in haar column in De Telegraaf, onder de titel “Waarom wil iedereen dat ik me schaam?”, over haar gebrekkige algemene kennis en de levensgeschiedenis die daarachter schuilgaat.

Ik heb die laatste column van Lale Gül gelezen. Het is niet gemakkelijk om zo openlijk over je eigen tekortkomingen te schrijven. Ze legt eerlijk uit dat ze over sommige onderwerpen weinig weet en nu probeert in te halen wat ze in haar jeugd niet heeft meegekregen. Die openheid waardeer ik.

Tegelijkertijd moest ik tijdens het lezen terugdenken aan de kritiek die ik de afgelopen jaren op haar heb geuit. Mijn bezwaar is niet dat zij Martin Luther King op een foto niet herkende. Ik vind ook niet dat één verkeerd herkende foto een oordeel rechtvaardigt over iemands intelligentie of persoonlijkheid. Wat mij bezighoudt, is hoe een schrijver die de grenzen van haar eigen kennis zo duidelijk beschrijft, tot een autoriteit wordt gemaakt op het gebied van religie, migratie, gezinsverhoudingen en maatschappelijke samenhang: onderwerpen die veel kennis en zorgvuldigheid vereisen.

Daarnaast is er, los van haar algemene kennis, de taal die zij gebruikt. Lale Gül vraagt begrip voor de omstandigheden waarin zij is opgegroeid. Maar hoeveel begrip heeft zij zelf getoond voor de omstandigheden en de menselijke waardigheid van haar ouders en de mensen uit haar omgeving?
Juist daarom moeten we, naast waardering voor haar eerlijke erkenning van haar tekortkomingen, ook opnieuw kijken naar haar kwetsende woorden en generalisaties uit het verleden.

DIT KEER BESCHRIJFT ZE HAAR EIGEN GRENZEN

In haar column “Waarom wil iedereen dat ik me schaam?” in De Telegraaf beschrijft Lale Gül de hiaten in haar algemene kennis en haar pogingen om die aan te vullen.

In haar column “Waarom wil iedereen dat ik me schaam?” in De Telegraaf reageert Gül op de kritiek naar aanleiding van haar deelname aan “Nederlands Domste”. Ze noemt de reacties van Johan Derksen, Angela de Jong, Valentijn Driessen en Tina Nijkamp. Volgens Gül vond Nijkamp het in haar podcast schokkend dat ze het antwoord op een vraag niet wist.

Gül vertelt dat ze in de Amsterdamse Kolenkitbuurt opgroeide als dochter van ouders die niet konden lezen en schrijven. Thuis werd Turks gesproken en naar de Turkse televisie gekeken. In het weekend ging zij naar de Koranschool. Omdat ze geen Nederlands sprak, kon zij zich in haar eerste schooljaren moeilijk uitdrukken.

Ze vertelt dat ze haar moeder leerde klokkijken en afrekenen in een winkel. Een van de meest menselijke momenten in het stuk is de beschrijving van haar moeder die trots aan haar dochter laat zien dat ze haar eigen naam heeft leren schrijven.

Gül zegt dat goed kunnen leren op school niet hetzelfde is als veel algemene kennis hebben. Dat onderscheid vind ik terecht.

Een examen halen maakt iemand nog niet tot deskundige op alle terreinen. Ook wat je thuis aan culturele bagage meekrijgt, de kans om met boeken in aanraking te komen en je sociale omgeving vormen je kennis van de wereld.
Hier wil ik wel iets duidelijk stellen:

Thuis Turks spreken of naar een Koranschool gaan mag op zichzelf niet als oorzaak van onwetendheid worden aangewezen. Twee talen en verschillende culturen leren kennen kan juist een verrijking zijn. De vraag is hoeveel ruimte een kind krijgt om te leren en met de wereld buiten het gezin in aanraking te komen.

Erkennen wat je niet weet, is het begin van leren. Ik hoop dat die stap ook leidt tot meer voorzichtigheid in het beoordelen van anderen.

WAT SCHREEF IK IN MIJN EERDERE ARTIKELEN


Deze column over het verbranden van heilige boeken uit 2025 was een van de aanleidingen voor mijn eerdere kritiek.

Ik heb mijn eerdere artikelen over Lale Gül opnieuw gelezen. De rode draad in mijn kritiek was deze: dat zij vertelt over de druk binnen haar eigen gezin, maakt haar nog niet tot een deskundige die over alle Turkse en islamitische gezinnen kan oordelen. Persoonlijke ervaringen doen ertoe. Maar wie vanuit die ervaringen miljoenen mensen in hetzelfde kader plaatst, loopt het risico onrechtvaardig te generaliseren.

In de discussie over de ezan, de islamitische gebedsoproep, heb ik bijvoorbeeld betoogd dat naast de mogelijke geluidshinder ook de religieuze betekenis voor gelovigen moet worden meegewogen. In de debatten over het verbranden van de Koran en de Thora benadrukte ik dat alle geloven dezelfde zorgvuldigheid verdienen en dat de pijn die zulke verbrandingen veroorzaken niet mag worden gebagatelliseerd.

In een andere column wees Gül op de moskeeën en islamitische scholen in Nederland als reactie op uitspraken over discriminatie van moslims. Mijn bezwaar was duidelijk: dat er moskeeën en religieuze scholen zijn, bewijst niet dat moslims geen discriminatie ervaren bij het zoeken naar werk, het huren van een woning of in het dagelijks leven. Het bestaan van het ene recht neemt onrecht op andere terreinen niet weg.

Gaandeweg kwam in mijn kritiek steeds meer de rol centraal te staan die de media haar toebedelen. Religie, migratie, vrouwenrechten, maatschappelijke samenhang, zelfs straatnamen…
Betekende het voortdurend voorhouden van een microfoon aan dezelfde persoon dat zij op al die terreinen voldoende kennis bezat?
Of zorgde de belangstelling voor haar persoonlijke verhaal ervoor dat haar uitspraken onvoldoende kritisch werden bevraagd?

Nu ze openlijk schrijft over haar beperkte algemene kennis, komt die oude vraag opnieuw naar voren. Ik waardeer haar eerlijkheid. Diezelfde eerlijkheid verwacht ik ook van de media die haar hebben gemaakt tot iemand die over vrijwel alles om een oordeel wordt gevraagd.

Haar gebrekkige algemene kennis maakt overigens niet al haar standpunten onjuist. Een mening moeten we beoordelen op de informatie en de redenering waarop die berust, niet op de prestaties van de spreker in een quiz. Ook mijn eigen eerdere kritiek moet aan die maatstaf voldoen.

GEBREKKIGE KENNIS STAAT LOS VAN RESPECT VOOR ANDEREN


De manier waarop de media het familieverhaal van Lale Gül presenteren. In dit dossier gaat het zowel om het beschrijven van onderdrukking als om de verantwoordelijkheid voor de gekozen woorden.

Dan kom ik bij wat voor mij het zwaarst weegt in deze discussie. Ik heb zelf in haar teksten gelezen hoe Lale Gül haar moeder als een “etterende kakkerlak” omschreef en haar vader als iemand die “alleen maar verwekt”. Mijn kritiek betreft niet alleen haar kennishiaten, maar ook deze vernederende manier om de mensen die haar het meest nabij zijn te beschrijven.

Iemand mag schrijven over onderdrukking binnen het gezin en over het onrecht dat hem of haar is aangedaan. Ouderschap stelt niemand boven kritiek. Maar er is een verschil tussen vertellen wat je hebt meegemaakt en je ouders met zulke kleinerende woorden aanduiden. Begrijpen waar woede vandaan komt, verplicht ons niet om ieder woord dat uit die woede voortkomt te rechtvaardigen.

Van Lale Gül, die niet om haar eigen tekortkomingen vernederd wil worden, mogen we verwachten dat zij anderen met dezelfde zorgvuldigheid beschrijft. Een gebrek aan algemene kennis kan worden aangevuld door te leren. Maar beseffen welke wonden je woorden bij anderen veroorzaken, vraagt naast kennis ook om empathie en respect.

Dat een moeder niet kan lezen en schrijven, rechtvaardigt niet dat zij haar dochter onder druk zet. Dat een dochter onderdrukking heeft ervaren, rechtvaardigt evenmin dat de menselijke waardigheid van haar moeder wordt genegeerd.

Ik zoek hier naar een manier van schrijven die oog heeft voor het leven van beide mensen.

Er bestaat bovendien een interview waarin Gül vertelt dat ze spijt heeft van de harteloze woorden die zij over haar moeder heeft geschreven. Uitgeverij Prometheus benoemde die spijt expliciet bij de aankondiging van haar interview in Trouw op 15 juli 2024. Dat voor de lezer verzwijgen zou mijn kritiek niet sterker maken, maar zwakker.

De vraag gaat dus verder dan “Heb je ooit spijt gehad?”. Het gaat erom in hoeverre die spijt zichtbaar is geworden in de manier waarop je anderen beschrijft, in je generalisaties en in je verantwoordelijkheid als publieke stem.

MIJN KRITIEK DIE OOK DE AMBASSADEUR DEELDE

Deze discussie vond destijds ook weerklank in diplomatieke kring. De toenmalige ambassadeur van Türkiye in Den Haag, Fatma Ceren Yazgan, deelde op LinkedIn een passage uit mijn artikel, tussen aanhalingstekens en met een link naar de tekst. Daarin bekritiseerde ik hoe de media een persoonlijk verhaal tot een eenzijdig beeld van een veel grotere gemeenschap maakten.

OOK DE MEDIA DIE HAAR EEN PODIUM BODEN MOETEN VRAGEN BEANTWOORDEN


Haar column over etnisch nationalisme was een van de bijdragen die ik in mei 2026 positief beoordeelde.

Laten we nu niet alleen naar Lale Gül kijken, maar ook naar degenen die haar op televisie en in de krant een podium bieden. Het is waardevol om naar iemands persoonlijke ervaringen te luisteren. Maar diezelfde persoon behandelen alsof zij alle uiteenlopende maatschappelijke vraagstukken kan verklaren, kan zowel kijkers als lezers tekortdoen.

Aan degenen die nu om een hiaat in haar algemene kennis lachen, stel ik de volgende vragen:
Hebben jullie haar eerder, toen jullie haar het woord gaven, voldoende gevraagd op welke kennis haar standpunten berustten?
Of vonden jullie haar scherpe formuleringen belangrijker dan de inhoud?
Wanneer de scherpte die eerst bruikbaar werd gevonden voor televisie later zelf amusement wordt, moet ook de verantwoordelijkheid van die programmamakers ter discussie staan.

Daarmee beschrijf ik niet alle Nederlandse media als één blok dat vanuit dezelfde bedoeling handelt. Mijn kritiek richt zich op een manier van publiceren die persoonlijke conflicten uitvergroot, maar de context en de gevolgen onvoldoende onderzoekt. Waar ik die keuze zie, zal ik haar ter discussie stellen, ongeacht welk medium haar maakt.

Laat ik ook een voorbeeld geven van mijn eigen houding.
In mijn artikel van 24 mei 2026 schreef ik dat ik het belangrijk vond dat Gül zich keerde tegen etnisch nationalisme en de complottheorie van “omvolking”, volgens welke de oorspronkelijke bevolking bewust door migranten zou worden vervangen. Dat ik haar eerder scherp had bekritiseerd, weerhield mij er niet van een terecht standpunt van haar te waarderen.

Zo sta ik er ook nu in. Ik waardeer dat zij eerlijk over haar kennishiaten schrijft. Dat betekent echter niet dat zij al haar vroegere standpunten heeft losgelaten. Waar het mij om gaat, is dat haar erkenning van haar eigen grenzen ook aanleiding moet zijn om de brede rol die haar als commentator is toebedeeld kritisch te bekijken.

Het is gemakkelijk om iemand uit te lachen vanwege een vraag waarop die geen antwoord weet. Verantwoordelijke journalistiek vraagt dat we, wanneer we diezelfde persoon uitnodigen om over ernstige maatschappelijke kwesties te spreken, ook onderzoeken op welke kennis de uitspraken berusten.

EEN OPEN OPROEP AAN LALE GÜL

Van een schrijver die haar eigen verleden beschrijft, mag worden verwacht dat zij het leven van anderen met dezelfde aandacht benadert.

Lale, tijdens het lezen van je column waardeerde ik hoe open je over je tekortkomingen schrijft. Ik zie de lasten die je op jonge leeftijd moest dragen, de afstand tussen thuis en de buitenwereld en alles wat je later nog moest leren. Door jouw leven te kleineren kan ik je niets leren.

Wat ik van je vraag, is dat je anderen het begrip toont dat je voor jezelf vraagt. Je wilt dat mensen rekening houden met de omstandigheden waarin je bent opgegroeid. Terecht. Toon dan diezelfde aandacht wanneer je over je moeder, je vader en de mensen uit je vroegere omgeving schrijft. Dat betekent niet dat je onderdrukking moet vergoelijken. Het maakt je kritiek zorgvuldiger en rechtvaardiger.

Nu je bezwaar maakt tegen de spot van anderen, verwacht ik dat je ook nadenkt over wat jouw vroegere woorden bij anderen hebben opgeroepen. Niet elke kritiek is een belediging. Maar een belediging wordt ook geen goede kritiek alleen omdat iemand haar moedig heeft uitgesproken.

Ik vraag je niet om terug te keren naar je geloof. Ook stel ik verzoening met je familie niet als voorwaarde. Buitenstaanders kunnen geen bevelen geven over relaties die raken aan iemands veiligheid en persoonlijke grenzen. Wat ik van je vraag, is meer kennis, minder generalisatie en meer aandacht voor menselijke waardigheid in je publieke uitspraken.

“Ik weet het niet” kunnen zeggen, doet niets af aan je schrijverschap. “Ik heb iemand onrecht aangedaan” kunnen zeggen, doet evenmin af aan je vrijheid. Je hebt eerder verteld dat je spijt hebt van de woorden die je over je moeder gebruikte. Ik hoop dat die spijt ook zichtbaar wordt in de woorden waarmee je voortaan anderen beschrijft.

Mijn houding tegenover jou is duidelijk: als jou onrecht wordt aangedaan, verdedig ik je. Als jij anderen onrecht aandoet, bekritiseer ik je. Een fout antwoord in een quiz is geen reden om je te kleineren. Maar het mag mij ook niet beletten kritiek te leveren op je kwetsende woorden en onrechtvaardige generalisaties uit het verleden.

Kennis groeit door te lezen en vragen te stellen. Hoe we met mensen omgaan, is een houding die we in elke zin opnieuw kiezen. Het is waardevol om te vertellen wat we vroeger niet hebben meegekregen. Voor de woorden die we vandaag kiezen, zijn we zelf verantwoordelijk.

Daarom is mijn oproep scherp, maar laat zij ruimte voor verandering: je erkent wat je niet weet, luister nu ook naar de mensen die je hebt gekwetst. Laat leren niet alleen het aanvullen van kennis zijn, maar ook leiden tot rechtvaardiger schrijven.

                                                    ***************

BEVRIENDE NIEUWSSITES BRENGEN MIJN ARTIKELEN BIJ MILJOENEN LEZERS…

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir