Haberime tepki gösteren zavallı kişi, cevap yazmakta gecikince daha da çirkinleşti ve değil Don Kişot, Sanco Panza bile olamayacağını gösterdi.
“Belki bir toplantıda, sizin hakkınızda ne düşündüğümü gözlerinizin içine baka baka söyleyeceğim, diyen ‘Atsız’ rumuzlu bu zavallı, inşallah bu şansı elde edip, rezil olmaz.
Cevap hakkına çok saygılı olan bir gazeteci olarak, böylesi şaklabanlara hak ettiği eleştirinin dozuna bakmadan cevap veriyorum.
(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Değerli okurlarım, Önceki gün sizlere, “ Kahpe Asala’nın yaptıklarını görmezden gelen Türk kökenli bir Hollanda siyasetçisi Coşkun Çörüz’e tepki” başlığı ile bir haber sunmuştum.
Bu haberime gelen reaksiyonların tamamı beni destekler nitelikteydi.
Ne var ki, bir gün gecikme ile, ‘Atsız’ rumuzlu bir kişi, altta yayınlayacağım bir eleştiri mektubu gönderdi.
Mektubu gönderen kişi okurum değildi. Zira, ne e-mail listemde ve ne de whatsapp’ımda ismi yer almıyordu. Mesajını web sayfama direkt yazmıştı ama, email adresinde qupe@gmail.com yazılıydı. Ama hem bu adres ve hem de ikinci gönderideki adres sahteydi.
Bazı insanlar var ki, tartışmaya değil kahramanlığa soyunur. Ama bu kahramanlık, rüzgâr değirmenlerine saldıran Don Kişot’unkinden bile komiktir.
Kendisini yine de okurum kabul ederek kibarca bir mektup yazmaya başladım. Mektubu yazıp göndermek biraz gecikmiş olacak ki, bu kişiden kısa bir mesaj daha geldi. Mesaj aynen şöyleydi:
“Sayın Karacay,
Benim, ahlaki çerçeve ve terbiye ile yazmış olduğum yorumu mu sildiniz!
Çünkü sizden farklı düşünüyordum.
Biraz önce yazdıklarımı, sizin hakkınızda ne düşündüğümü gözlerinizin içine baka baka söyleyeceğim. Belki de bir toplantıda!..”
Bunun üzerine kendisine, mesajını silmediğimi, web sayfasında aynen durduğunu ve kendisine cevap yazmakta olduğumu belirterek, cevabımı gönderdim.
Bu şahısın ikinci mektubuna çok kızdığım için, bugünkü yazımın başlıkları da çok sert oldu, özür dilerim.
Bakınız ne yazdı bu Don Kişot’un yamağı bile olamayacak Sanço Panza.
Sayın Karaçay, ‘Haberinize’ yanlış ve çarpıtılmış cümleyle başlamış olmanız hemen dikkatle göz kamastırıyor :
‘Hollanda İçişleri eski Bakanı’nın eşi olduğu için, Türk kuruluşlarının protokol listesinde bulunan bu siyasetçinin gördüğü lütuf, yurttaşlarımızı üzüyor.’
Sayın Coruz gençliğinden beri Türk gençlerine örnek bir genç ve insan olarak siyasete atılmıştır. Türk insanın haklarını ve muhafazakar bir aileden gelmesi dolayısıyla, özellikle inanan insanların haklarını savunmuştur. Siyaset yapmak için CDA’yı seçmesinin arkasındaki motivasyon da burada yatmaktadır. Çalışkanlığıyla içinde yaşadığı topluma Türk ve müslüman kimliği ile hizmet etmek için elinden geleni yapmaya çalışmıştır.
Yani demem o dur ki…. Coşkun eşinin nüfuzu ile değil, kendi emeği ve kendinin haketmiş olduğu bir iltifatla Türk kuruluşlarını protokol listesinde yeralmaktadır. Kaldı ki davet eden kuruluşlar Türk kuruluşları ve davet edilen kişi ise Hollanda siyasetine vakıf bir Türk asıllı insan.
Bunun yanında haberinizin, çelişkiyle dolu; Sayın Coruz’un, protokol listesinde bulunmasından dolayı yurttaşlarımızın üzüldüğünü belirtiyorsunuz… Oysa Coruz’u davet edenler ise Türk kuruluşları, yani yurttaşlarımızın kuruluşları. Bu ne lahana bu ne turşu!.. Bu yaklaşımızından şu anlam çıkıyor. Yurttaşlarımızın kuruluşları yurttaşlarımızı temsil etmiyor!..
Üzülerek belirtmeliyim ki Türkiye’deki siyasi atmosfer ve onun içinde yer alan ‘gazetecelik ve habercilik’ meslek anlayışı, sayenizde Hollanda’ya da taşınmaya çalışılıyor. Sevgili Coşkun’un adını içinde Asala bulunan cümlelerle oluşturulmuş bir hikaye içinde anmanız ne benim vicdanıma ne de Türklerin ve müslümanların vicdanına sığmamıştır, sığmayacaktır.
Coşkun Coruz hakkındaki bu haberinizin üslubunu ve onun hakkında yaratmak istediğiniz imajı çirkin buluyor ve kınıyorum.
Ben de bu kişiye alttaki kibar mektubu yazdım:
Sayın Atsız,
Öncelikle uzun ve nazik mektubunuz için teşekkür ederim.
Zahmet edip düşüncelerinizi paylaştığınız için memnunum, ancak vardığınız sonuçların bir kısmına katılmıyorum.
Başından söyleyeyim: Benim yazımın konusu Coşkun Çörüz’ün kişiliği, yaşam öyküsü ya da geçmişteki başarıları değildir.
Konu, onun sözde Ermeni soykırımı konusundaki açık ve net siyasi tutumudur.
Benim yazım, Çörüz’ün Hollanda medyasına verdiği demeçte, “bu iddiaların Türk toplumu tarafından içselleştirilmesi gerektiğini” savunmasına ilişkindir.
Bu, önemsiz bir detay değil, tam tersine derin bir kırılmanın sebebidir.
Çünkü bu sözler, yıllarca Türk toplumunun içinde saygı görmüş birinin ağzından çıktığında, aynı toplumda derin bir hayal kırıklığı ve acı yaratmıştır.
KONUMUZ KİŞİ DEĞİL, AÇIKÇA İFADE EDİLMİŞ BİR TUTUMDUR
Sayın Çörüz, 2006 yılında Hollanda’nın Trouw gazetesine verdiği demeçte, 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanımlayan 2004 tarihli Meclis kararının Türk toplumu tarafından kabul edilmesi ve içselleştirilmesi gerektiğini söylemiştir.
Ayrıca bu görüşü, Türk toplumu içindeki en sert muhaliflere karşı bile savunacağını da açıkça belirtmiştir.
Bu, elbette onun hakkıdır. Ancak bu kadar net bir siyasi tavır, tarihsel olarak büyük bir haksızlık olarak görülen bir konuda, Türk milletinin en derin duygularına dokunur.
ASALA terörünün yarattığı acıları hâlâ unutmamış olan Hollanda’daki Türkler için bu mesele sadece akademik bir tartışma değildir, hâlâ kanayan bir yaradır.
Dolayısıyla benim yazım, Çörüz’ün “iyi” ya da “kötü” biri olup olmadığıyla değil, sözlerinin toplumsal ve vicdani etkisiyle ilgilidir.
ASALA TRAVMASI VE EMPATİ EKSİKLİĞİ
1970’li ve 80’li yıllarda ASALA terör örgütü tarafından diplomatlarımızın katledilmesi, hâlâ unutulmamış bir travmadır.
Böyle bir acı geçmişin varlığını dikkate almadan, “Ermeni soykırımının kabul edilmesi gerektiği” yönünde konuşmak, kaçınılmaz olarak empati eksikliği olarak algılanır.
Bir gazeteci bu acıyı görmezden gelemez.
Benim görevim pohpohlamak değil, toplumumun hislerini yansıtmaktır.
Siz yazımda bir çelişki olduğunu söylüyorsunuz: Hem “Türk kuruluşları Çörüz’ü davet ediyor” diyorsunuz, hem de “vatandaşlar bundan rahatsız” diyorsunuz diyorsunuz.
Ama tam da mesele bu — aynı toplum içinde farklı sesler vardır.
Gazetecinin görevi bu farklı sesleri gizlemek değil, görünür kılmaktır.
PROTOKOL KONUSUNA GELİNCE
Yazımda, Sayın Çörüz’ün özellikle eşi Judith Uitermark’ın İçişleri Bakanı olduğu dönemde, Türk kuruluşlarının protokol listelerinde sıkça yer aldığını belirttim.
Bu bir suçlama değil, somut bir gözlemdir.
Önceleri kendisini bu tür etkinliklerde pek görmezdik.
Eşi bakan olduktan sonra ise, resmi toplantıların ön sıralarında sık sık görünmeye başladı.
Bu bir rastlantı olabilir, ama gazeteci olarak bunu belirtmek doğal ve gereklidir.
Çünkü geçmişte sözleriyle toplumu incitmiş bir kişinin, aynı toplumun etkinliklerinde “onur konuğu” gibi ağırlanması, ister istemez yeni kırgınlıklara yol açar.
Birinin kariyerini ve emeğini kabul etmek, onun sözlerinin yol açtığı duygusal etkiyi sorgulamaya engel değildir.
Hele ki kendisi uzun yıllar “Türk toplumunu temsil eden siyasetçi” olarak görülmüş biriyse, bu temsilin sorumluluğunu da taşımak durumundadır.
FASLI GENÇLER HAKKINDAKİ AÇIKLAMASI
Siz Çörüz’ün her zaman adaleti ve toplumsal düzeni savunduğunu yazmışsınız.
Bu elbette saygıdeğer bir niyettir.
Ama unutmayalım ki kendisi milletvekiliyken yaptığı bir açıklamayla da büyük tartışma yaratmıştı:
Faslı gençlerin davranışları konuşulurken, “Sadece gençler değil, onların ebeveynleri de cezalandırılmalıdır” demişti.
Ben o dönemde bu sözü haber yapmış ve eleştirmiştim.
Çünkü böyle genelleyici yaklaşımlar, çözüm üretmek yerine damgalamayı derinleştirir.
Bunu bugün anmamın sebebi, Çörüz’ü kötülemek değil, siyasetçinin sözlerinin toplum üzerinde ağır bir etkisi olabileceğini göstermektir.
Ermeni iddiaları konusunda da mesele tam olarak budur: Kamuoyu önünde söylenen her söz, o toplumun duygularına dokunur.
YAZIMIN AMACI
Benim amacım basit:
Toplumun, milli onurunu hedef alan söylemler karşısında hissettiği kırgınlığı dile getirmek.
Çörüz’ün topluma hizmet etmiş biri olduğunu inkâr etmedim, etmiyorum da.
Ama şunu söylüyorum: “Ermeni soykırımı Türk toplumu tarafından içselleştirilmelidir” sözleri, sadece siyasi değil, insani olarak da incitici olmuştur.
Bir milletin onurundan söz ederken kastettiğim, kibir değil; haksız bir ithamı “doğru” olarak kabullenmeme iradesidir.
YENİDEN DÜŞÜNME ÇAĞRISI
Benim dileğim açık:
Sayın Çörüz, aradan geçen yıllardan sonra o sözlerine yeniden bakabilsin.
O sözlerin, istemeden de olsa, ne kadar çok insanı yaraladığını fark etsin.
Ve bir gün, yıllarca dostluk ve saygı gördüğü toplumuna dönüp diyebilsin ki: “Bu konunun neden bu kadar hassas olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.”
Bu bir zayıflık değil, aksine bir olgunluk göstergesi olurdu.
Çünkü hakikat öfkeyle değil, bilgiyle ve vicdanla savunulur.
Benim niyetim kimseyi kötülemek değildir.
Ama bir demokraside, kamuya açık sözler de kamu önünde tartışılabilir.
Benim yazım bir saldırı değil, bir aynadır.
Dilerim ki Sayın Çörüz ve onu hâlâ onurlandıran bazı kuruluşlar, bunun bir düşmanlık değil, toplumumuzun ortak hafızasına saygı çağrısı olduğunu anlar.
Kendi halkının acısına sırtını dönmek, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, uzaklaştırır.
Umarım bu tartışma daha fazla bölünmeye değil, daha fazla anlayışa yol açar.
Gerçeği öfke olmadan, onurumuzu da övünmeden koruyabildiğimiz bir zeminde buluşmak dileğiyle.
Değerli Okurlarım,
Gördüğünüz gibi, “Umarım bu tartışma daha fazla bölünmeye değil, daha fazla anlayışa yol açar. Gerçeği öfke olmadan, onurumuzu da övünmeden koruyabildiğimiz bir zeminde buluşmak dileğiyle.” diye son bulan mektubuma, bu densiz kişi bana “sizin hakkınızda ne düşündüğümü gözlerinizin içine baka baka söyleyeceğim. Belki de bir toplantıda!..” diye kabaca bir not düşmüş.
Eee, ben de dilerim ki bu zavallı şahıs böyle bir şans elde edemez.
Çünkü bazı karşılaşmalar, medeniyetin değil, sabrın sınavıdır.
Bir ömürdür kalemimle doğruyu savunmaya, haksızlığa karşı dimdik durmaya çalıştım. Kim ne derse desin, benim derdim kimseyi küçük düşürmek değil, gerçeği unutturmamaktır. Çünkü unuttuğumuz her acı, bir gün yeniden yaşanır. Benim dileğim, geçmişi inkâr edenlerle değil, geçmişten ders çıkarabilen insanlarla aynı sofrada oturabilmektir. Ne öfkeyle, ne kinle; yalnızca vicdanın sesiyle konuşabildiğimiz bir geleceği hep birlikte kurmak dileğiyle.
**************
DE WANEN VAN EEN DON QUIJOTE DIE EEN ‘GENOOCIDE-STEUNER’ PROBEERT TE VERDEDIGEN
De arme ziel die boos werd op mijn bericht, verloor zijn zelfbeheersing toen hij te laat reageerde. Zo liet hij zien dat hij niet eens in de schaduw van Don Quichot kan staan — Sancho Panza zou voor hem nog te hoog gegrepen zijn.
“Misschien zal ik u ooit, tijdens een bijeenkomst, recht in de ogen kijken en vertellen wat ik echt van u vind,” schreef deze ongelukkige onder het pseudoniem ‘Atsız’.
Laten we hopen dat hij die kans nooit krijgt, want de schaamte zou ondraaglijk zijn.
Als journalist die het recht op antwoord altijd respecteert, geef ik zulke clowns een weerwoord zonder mij te bekommeren om de dosis kritiek die ze verdienen.
Door İlhan KARAÇAY
Beste lezers,
Onlangs bracht ik een artikel met de titel: ‘Reactie op de Turkse politicus van Nederlandse afkomst, Coşkun Çörüz, die de misdaden van de laffe ASALA negeert’.
Alle reacties die ik daarop ontving, waren ondersteunend van aard.
Toch ontving ik, met een dag vertraging, een kritisch bericht van iemand met het pseudoniem ‘Atsız’, dat ik hieronder zal weergeven.
De afzender was geen vaste lezer van mij — zijn naam stond niet in mijn e-maillijst of WhatsApp-contacten. Hij had zijn boodschap rechtstreeks op mijn website geplaatst, met het e-mailadres qupe@gmail.com. Maar zowel dat adres als het tweede dat hij later gebruikte bleken vals te zijn.
Er zijn mensen die niet in discussie willen gaan, maar zichzelf als held zien. Alleen is hun ‘heldhaftigheid’ komischer dan de windmolens van Don Quichot.
Toch beschouwde ik hem als een lezer en begon beleefd een antwoord te schrijven. Kennelijk duurde het iets te lang, want al snel kwam er een tweede bericht. Dat luidde letterlijk als volgt:
“Mijnheer Karaçay,
Hebt u mijn reactie, die ik met moreel fatsoen en beleefdheid schreef, verwijderd?
Was dat omdat ik anders dacht dan u?
Ik zal u, misschien tijdens een bijeenkomst, recht in de ogen kijken en vertellen wat ik echt van u vind!”
Daarop antwoordde ik hem onmiddellijk dat ik zijn bericht niet had verwijderd — het stond nog steeds op mijn website — en dat ik bezig was met een reactie.
Omdat zijn tweede bericht zo grof was, heb ik de titel van mijn artikel vandaag iets scherper geformuleerd. Excuses daarvoor.
Lees zelf wat deze man schreef, die nog niet eens de knecht van Don Quichot, Sancho Panza, kan worden genoemd.
Geachte Karaçay,
Uw “berichtgeving” opent direct met een onjuiste en misleidende zin die onmiddellijk in het oog springt:
“Omdat hij de echtgenoot is van de voormalige Nederlandse minister van Binnenlandse Zaken, staat deze politicus op de protocollijsten van Turkse organisaties — iets wat veel van onze landgenoten stoort.”
De Heer Coruz is vanaf zijn jeugd een voorbeeldige jongeman en een voorbeeld voor Turkse jongeren geweest, en als zodanig is hij de politiek ingegaan. Hij heeft steeds de rechten van Turkse mensen verdedigd, en vanwege zijn achtergrond uit een conservatief gezin, in het bijzonder de rechten van gelovige mensen. Zijn motivatie om voor het CDA te kiezen als politieke partij is hierop gebaseerd. Door zijn inzet en arbeidsethos heeft hij zich altijd ingespannen om de samenleving waarin hij leeft, te dienen met zijn Turkse en islamitische identiteit.
Kortom, het punt is dit: Coşkun staat niet op de protocollijst van Turkse organisaties vanwege de invloed van zijn echtgenote, maar vanwege zijn eigen inspanningen en op basis van een compliment dat hij rechtmatig heeft verdiend. Bovendien zijn de uitnodigende organisaties zelf Turkse organisaties en de genodigde is een persoon van Turkse afkomst die thuis is in de Nederlandse politiek.
Tevens stelt uw berichtgeving, vol tegenstrijdigheden, dat burgers verdrietig zouden zijn vanwege de aanwezigheid van De Heer Coruz op de protocollijst… Terwijl degenen die Coruz hebben uitgenodigd, juist de Turkse organisaties zijn – dus de organisaties van onze burgers zelf. Dit is een volstrekte tegenstrijdigheid! Uit deze benadering valt op te maken dat de organisaties van onze burgers hun eigen achterban niet zouden vertegenwoordigen!
Het moet mij met spijt constateren dat het politieke klimaat in Turkije en de daarbij behorende opvatting van “journalistiek en berichtgeving” dankzij u naar Nederland wordt getransponeerd. De wijze waarop u de naam van de geachte Coşkun in een verhaal plaatst dat is opgebouwd uit zinnen waarin “Asala” voorkomt, past noch in mijn moreel besef, noch in dat van Turken en moslims, noch zal het dat ooit doen.
Ik vind de toonzetting van uw berichtgeving over Coşkun Coruz en het imago dat u tracht te creëren, misplaatst en keur dit ten strengste af.
Ik schreef deze persoon de volgende beleefde brief:
Geachte heer Atsız,
Allereerst wil ik u bedanken voor uw uitgebreide en beleefde brief.
Ik waardeer het dat u de moeite heeft genomen om te reageren, al deel ik uw conclusies niet.
Laat mij meteen duidelijk stellen: het onderwerp van mijn artikel was niet de persoon Coşkun Çörüz – niet zijn levensloop, niet zijn verdiensten, niet zijn karakter – maar zijn duidelijk geformuleerde politieke houding met betrekking tot de zogenaamde Armeense genocide.
Mijn stuk ging over zijn uitspraak in de Nederlandse media, waarin hij pleitte voor het “verinnerlijken” van deze beschuldiging door de Turkse gemeenschap. Dat is geen klein detail, maar een fundamentele stellingname die, uitgesproken door iemand van Turkse afkomst die jarenlang door zijn landgenoten met respect werd bejegend, diepe teleurstelling en pijn heeft veroorzaakt binnen diezelfde gemeenschap.
HET GAAT NIET OM DE PERSOON, MAAR OM HET STANDPUNT
De heer Çörüz verklaarde in 2006 in de krant Trouw dat hij het belangrijk vond dat de Turkse gemeenschap in Nederland de motie uit 2004 – waarin de gebeurtenissen van 1915 als “genocide” worden erkend – zou aanvaarden en internaliseren.
Hij zei bovendien bereid te zijn dit standpunt te verdedigen tegenover de felste tegenstanders binnen de Turkse gemeenschap, waaronder nationalistische groeperingen.
Dat is zijn goed recht, maar zulke woorden hebben een prijs.
Een dergelijk uitgesproken standpunt over een kwestie die door miljoenen Turken wereldwijd als een historische onrechtvaardigheid wordt ervaren, raakt aan het diepste niveau van collectieve herinnering en emotie.
Voor veel Turkse Nederlanders, wier families de terreur van de Armeense organisatie ASALA hebben meegemaakt of herdacht, is dit geen academische discussie maar een open wond.
Mijn artikel ging dus niet over de vraag of Coşkun Çörüz een goed of slecht mens is, maar over de morele en emotionele impact van zijn woorden op een gemeenschap waarvan hij zelf deel uitmaakt.
HET ASALA-TRAUMA EN HET GEMIS AAN EMPATHIE
De moorden die de Armeense terreurorganisatie ASALA in de jaren zeventig en tachtig pleegde op Turkse diplomaten hebben een litteken achtergelaten dat nog steeds voelbaar is.
Wanneer men in die context spreekt over het “accepteren van de Armeense genocide”, zonder die collectieve pijn in overweging te nemen, dan getuigt dat van een gebrek aan empathie.
Een journalist mag daar niet blind voor blijven.
Mijn taak is niet om te vleien, maar om de gevoelens en gevoeligheden van mijn gemeenschap zichtbaar te maken.
U noemt mijn artikel “tegenstrijdig” omdat ik enerzijds schrijf dat Turkse organisaties de heer Çörüz uitnodigen, en anderzijds dat burgers daar verdrietig om zijn.
Maar dat ís juist de kern van de zaak: binnen één gemeenschap bestaan verschillende stemmen, en het is journalistiek eerlijk om dat spanningsveld te laten zien in plaats van het te verdoezelen.
OVER HET “PROTOCOL”-ASPECT
In mijn bericht vermeldde ik dat de heer Çörüz vaak voorkomt op protocollijsten van Turkse organisaties, vooral sinds zijn echtgenote Judith Uitermark minister van Binnenlandse Zaken werd.
Dat is geen beschuldiging, maar een feitelijke observatie.
Voorheen zagen we hem zelden bij zulke bijeenkomsten. Pas toen zijn echtgenote in het kabinet zitting nam, verscheen hij vaker op de eerste rijen bij officiële evenementen.
Dat mag toeval zijn, maar het is legitiem voor een journalist om dat te benoemen, zeker wanneer die zichtbaarheid als een vorm van eer wordt ervaren door dezelfde gemeenschap die zich juist gekwetst voelt door zijn eerdere uitspraken.
Het erkennen van iemands loopbaan en toewijding sluit kritiek op de maatschappelijke gevolgen van zijn woorden niet uit.
Wie ooit als vertegenwoordiger van de Turkse gemeenschap werd gezien, draagt ook de verantwoordelijkheid om zorgvuldig met die positie om te gaan.
DE UITSPRAAK OVER MAROKKAANSE JONGEREN
U schrijft dat de heer Çörüz altijd opkwam voor rechtvaardigheid en sociale orde. Dat is te respecteren, maar we mogen ook niet vergeten dat hij als parlementariër een uitspraak deed die destijds veel stof deed opwaaien:
tijdens debatten over probleemgedrag van Marokkaanse jongeren stelde hij dat niet alleen de jongeren zelf, maar ook hun ouders gestraft moesten worden.
Ik heb die uitspraak destijds fel bekritiseerd, omdat zulke generaliserende voorstellen bijdragen aan stigmatisering in plaats van aan oplossing.
Ik noem dit voorbeeld niet om hem te kleineren, maar om te onderstrepen dat de woorden van een politicus zwaar wegen – ze kunnen verbinden, maar ook verdelen.
En precies daarom is zijn houding over de Armeense kwestie zo gevoelig: het gaat om de grenzen van morele verantwoordelijkheid in het publieke debat.
HET DOEL VAN MIJN ARTIKEL
Mijn tekst had één doel: de gevoelens van een gemeenschap verwoorden die zich miskend voelt door uitspraken die haar nationale waardigheid in twijfel trekken.
Ik heb nergens beweerd dat de heer Çörüz geen verdiensten heeft, of dat zijn inzet voor de samenleving niet oprecht zou zijn.
Maar ik blijf erbij dat zijn woorden over de “interne acceptatie van de Armeense genocide” niet alleen politiek, maar ook menselijk kwetsend waren voor een groot deel van de Turkse Nederlanders.
Wanneer men spreekt over “de eer van een volk”, bedoelt men niet trots om zichzelf, maar de weigering om een onrechtvaardige beschuldiging als waarheid te aanvaarden.
EEN OPROEP TOT HERBEZINNING
Mijn wens is eenvoudig: dat de heer Çörüz na al die jaren zijn vroegere uitspraken nog eens beziet, met de wijsheid die de tijd brengt.
Dat hij inziet hoeveel mensen hij destijds – onbedoeld wellicht – heeft gekwetst.
En dat hij, als iemand die jarenlang met respect binnen de Turkse gemeenschap leefde, ooit de moed vindt om te zeggen: “Ik begrijp waarom dit zo gevoelig lag.”
Dat zou geen teken van zwakte zijn, maar juist van kracht: het vermogen om te luisteren naar het hart van zijn eigen gemeenschap.
De waarheid hoeft niet met boosheid verdedigd te worden; zij vraagt om kennis, empathie en rechtvaardigheid.
Ik heb niemand willen demoniseren.
Maar in een democratische samenleving moeten publieke uitspraken ook publiek besproken kunnen worden.
Mijn artikel was zo’n bespreking – geen aanval, maar een spiegel.
Ik hoop dat de heer Çörüz, en ook de organisaties die hem blijven eren, begrijpen dat het hier niet gaat om afgunst of vijandigheid, maar om de wens om respectvol met ons collectieve geheugen om te gaan.
Wie de pijn van zijn volk negeert, hoe goedbedoeld ook, vergroot de afstand.
Laten we hopen dat deze discussie niet leidt tot meer verdeeldheid, maar juist tot meer begrip –
dat we samen blijven zoeken naar manieren om de waarheid te verdedigen zonder haat,
en de waardigheid te bewaren zonder verheerlijking.
Met vriendelijke groet, İlhan KARAÇAY
Beste lezers,
Zoals u ziet, eindigde mijn antwoord aan hem met de woorden: “Ik hoop dat dit debat niet tot meer verdeeldheid, maar tot meer begrip zal leiden — dat we elkaar kunnen ontmoeten op een grond waar waarheid zonder woede en eer zonder arrogantie worden beschermd.” Toch kon deze ongemanierde persoon het niet laten om mij opnieuw te schrijven: “Misschien zal ik u ooit recht in de ogen kijken en vertellen wat ik echt van u vind. Misschien tijdens een bijeenkomst!”
Wel, ik hoop van harte dat deze arme ziel die kans nooit krijgt.
Want sommige ontmoetingen zijn geen test van beschaving, maar van geduld.
Mijn hele leven lang heb ik met mijn pen geprobeerd de waarheid te verdedigen en recht te doen aan onrecht. Wat men ook zegt, mijn doel is nooit geweest iemand te vernederen, maar te voorkomen dat de waarheid wordt vergeten. Want elke pijn die wij vergeten, keert op een dag terug. Mijn wens is niet om tegenover ontkenners van het verleden te staan, maar om samen te kunnen zitten met mensen die eruit leren. Niet met woede, niet met haat, maar met de stem van het geweten. Moge wij samen een toekomst opbouwen waarin waarheid en waardigheid hand in hand gaan.
Nederland, dat rijk werd met onze tulp, keramiek, tabak en cultuur, werd ooit ook welvarender door het imiteren van onze tapijten.
Nu bereikt ons een interessant bericht over de inspanningen van Turkse vrouwen in Nederland, die proberen een bijna verloren ambacht – het tapijtweven – levend te houden.
Er gaan geruchten dat in Deventer, aan de Smyrnastraat (Izmirstraat), een van de voormalige tapijtfabrieken opnieuw haar deuren zal openen.
(De Turkse versie van dit artikel vindt u onderaan)
(Haberin Türkçesi en altta)
İlhan KARAÇAY onderzoekt en schrijft:
Beste lezers,
Wanneer we de stoffige bladzijden van de geschiedenis openslaan, zien we telkens weer de tapijten die, met het zweet en de toewijding van Anatolische vrouwen, knoop voor knoop werden geweven.
Deze tapijten zijn niet zomaar gebruiksvoorwerpen: elke knoop is een gebed, elk motief een hoop, elke kleur een levensverhaal.
Eeuwenlang vonden deze tapijten hun weg van de Ottomaanse paleizen naar Europese herenhuizen, en zelfs naar de schilderijen van Hollandse meesters uit de Gouden Eeuw.
KOMT ER EEN HERGEBOORTE?
Enige tijd geleden schreef ik een artikel over Turkse vrouwen die het ambacht van het tapijtweven nieuw leven inblazen.
Naar aanleiding van dat bericht stuurde onze ambassadeur in Den Haag, Fatma Ceren Yazgan, mij het volgende bericht: “Wij onderzoeken de tapijtfabrieken in Deventer. We hebben gehoord dat Nederlanders daar tapijten met Turkse motieven weefden. De fabrieken zijn later gesloten. Er schijnt daar een Izmir-straat te zijn. Ik vermoed dat het Sefardische Joden waren.”
Die boodschap wekte mijn nieuwsgierigheid — en als onderzoeksjournalist moest ik dit natuurlijk verder uitzoeken.
En dat heb ik gedaan.
Na mijn onderzoek kwam ik tot de volgende bevindingen:
HET VERHAAL VAN DE SMYRNASTRAAT (İZMİRSTRAAT)
In de Nederlandse stad Deventer werd in 1904 een tapijtfabriek opgericht.
De fabriek was zo invloedrijk dat de straat waarin zij zich bevond, een eerbetoon kreeg aan Anatolië: Smyrnastraat (İzmirstraat).
De tapijten die hier werden geproduceerd, waren imitaties van de zogeheten “Smyrna-stijl” – tapijten met een Turkse knoop, afkomstig uit de regio rond İzmir.
In werkelijkheid weerspiegelden deze tapijten echter slechts de eeuwenoude kunst die Anatolische vrouwen generaties lang hadden gecreëerd.
In 1919 werd de fabriek onderdeel van de Koninklijke Vereenigde Tapijtfabrieken (KVT), en de productie ging door tot 1978.
Daarna zwegen de machines, bleven de weefgetouwen leeg, en bleef alleen de straatnaam als herinnering over.
EEN KNOOP TUSSEN ANATOLIË EN EUROPA
Wie vandaag door de Smyrnastraat wandelt, ziet niet alleen oude gebouwen, maar ook een brug tussen culturen.
Toen in 1492 de Sefardische Joden uit Andalusië werden verdreven, vestigden sommigen zich in Thessaloniki, İzmir en İstanbul, en anderen in Antwerpen en Amsterdam.
Zij brachten niet alleen hun kennis van diamantbewerking mee, maar ook hun passie voor kunst en vakmanschap.
Het verhaal van de tapijtfabriek in Deventer maakt deel uit van dit complexe netwerk van migratie en culturele uitwisseling.
Nu doen er geruchten de ronde dat een van deze oude fabrieken nieuw leven zal worden ingeblazen.
Er is nog geen officiële bevestiging, maar alleen al het idee zorgt voor opwinding – zowel binnen de Turkse gemeenschap als bij onze Nederlandse buren.
Want dit gaat niet enkel over het heropenen van een fabriek, maar over het opnieuw laten ademen van een bijna verloren cultuur.
DE STEM VAN DE ANATOLISCHE VROUW ZWIJGT NIET
U herinnert zich vast dat de vrouwen van de Vrouwencoöperatie van Bergama onlangs opnieuw begonnen zijn met het weven van het tapijt dat te zien is op een schilderij van Pieter de Hooch, een Hollandse meester uit de Gouden Eeuw.
Elke knoop was als een gebed dat van het verleden naar het heden werd gedragen.
En nu wordt in Deventer gesproken over de hergeboorte van de Smyrna-tapijten.
Als deze geruchten werkelijkheid worden, zal het Turkse tapijt in de Smyrnastraat opnieuw tot leven komen.
En dat zal meer zijn dan zomaar een tapijt — het zal de stem van de Anatolische vrouw zijn, de stem van die stille heldinnen door de eeuwen heen.
SOMS IS EEN TAPIJT MEER DAN EEN TAPIJT
Beste lezers,
Soms is een tapijt niet alleen iets wat op de grond ligt, maar een erfgoed dat van generatie op generatie wordt doorgegeven.
Als dit project werkelijkheid wordt, kunnen we zeggen: “Het Turkse tapijt beleeft in Nederland zijn tweede lente.”
De geruchten over het herleven van de tapijtfabrieken aan de Smyrnastraat in Deventer doen me niet alleen denken aan een industrieel initiatief, maar ook aan een hernieuwde band met de geschiedenis.
Het Turkse tapijt is immers niet zomaar een handelsproduct; het is een stille maar krachtige getuige van een identiteit, een geschiedenis en een cultuur.
EEN PERSOONLIJKE TROTS
Ik wil hier ook een persoonlijk gevoel van trots delen.
Precies vijftig jaar geleden was ik de eerste die het verhaal schreef van het tapijt dat Turkije schonk aan het Internationaal Gerechtshof (Hoge Raad van Justitie) in Den Haag.
Dat tapijt werd in de erezaal gelegd en symboliseerde zowel de kunst als het rechtvaardigheidsbesef van het Turkse volk.
Sindsdien heb ik het lot van dat tapijt stap voor stap gevolgd.
Drie jaar geleden werd het tijdelijk naar Turkije gebracht voor restauratie.
Na voltooiing werd het opnieuw naar Den Haag teruggebracht.
Ik heb ook dat nieuws opgeschreven, met bij elke zin de gedachte aan het geduld, de toewijding en het vakmanschap van de Anatolische vrouw.
EEN BOODSCHAP VOOR VERLEDEN EN TOEKOMST
Als een van die historische fabrieken in Deventer, waar ooit de Smyrna-tapijten werden vervaardigd, nieuw leven krijgt, zal dat niet slechts een lokaal cultureel initiatief zijn.
Het zal een hernieuwde zichtbaarheid betekenen van de Turkse sporen in Europa – een boodschap aan zowel het verleden als de toekomst.
Bovendien heeft dit initiatief ook een politieke dimensie.
Cultuur is niet enkel iets dat in musea bewaard blijft; het is ook de sterkste brug in internationale relaties.
In de soms wisselvallige betrekkingen tussen Turkije en Nederland kan een gezamenlijk cultureel erfgoedproject als dit, nieuwe warmte en vriendschap brengen.
De heropleving van Anatolische knopen in Nederland kan de stevigste verbinding vormen tussen onze twee naties.
Laten we niet vergeten:
een tapijt wordt niet alleen uit draden geweven.
Het is het weefsel van geduld, gebeden, dromen en waardigheid, door de handen van vrouwen door de eeuwen heen gesponnen.
Elk Smyrna-tapijt dat in Deventer opnieuw geweven zal worden, zal de hergeboorte betekenen van de Turkse cultuur in Nederland.
Ik geloof hier oprecht in:
Als het Turkse tapijt in de Smyrnastraat opnieuw tot leven komt, zal dat niet slechts een economische activiteit zijn, maar het glanzendste symbool van de arbeid van de Turkse vrouw,
de eer van de Turkse cultuur, en de vriendschap tussen Turkije en Nederland.
*****************
HOLLANDA’DA TÜRK HALISI YENİDEN Mİ DOĞUYOR?
Lalemiz, seramiğimiz, tütünümüz ve kültürümüz ile zenginleşen Hollanda, bir zamanlar halılarımızı da taklit ederek zenginlenmişti.
Hollanda’daki Türk kadınlarının, kaybolmaya yüz tutmuş bir miras olan halıcılığı ayakta tutma çabasının ardından gelen duyum.
Deventer “Smyrnastraat”da (İzmir Sokağı) kapanmış olan halı fabrikalarından birinin yeniden faaliyete geçeceği konuşuluyor.
İlhan KARAÇAY araştırdı ve yazdı:
Sevgili okurlarım,
Tarihin tozlu sayfalarını karıştırdığımızda, karşımıza hep Anadolu kadınlarının alın teriyle ilmik ilmik dokuduğu halılar çıkıyor. Bu halılar sadece bir ev eşyası değildir; her düğümü bir dua, her motifi bir umut, her rengi bir hayat hikâyesidir.
Yüzyıllar boyunca bu halılar, Osmanlı saraylarından Avrupa’nın soylu konaklarına, Hollanda’nın Altın Çağı ressamlarının tablolarına kadar girmiştir.
YENİDEN DOĞUŞ MU GELİYOR?
Bir süre önce, Türk kadınlarının halı dokumacılığına sahip çıkışını konu alan bir haber yayınlamıştım. O haberim üzerine Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan, “Deventer’dek halı fabrikalarını araştırıyoruz. Hollandalılar’ın Türk desenli halı dokuma yaptıklarını duyduk. Fabrşkalar sonra kapanmış. İzmir caddesi varmış orada. Zannederim, sefarat Yahudileriymiş.” diye bir mesaj göndermişti.
Büyükelçimizin bu mesajı bende heyecan yaşatmıştı.
Öyle ya, ben araştırmacı bir gazeteciysem, bu konuyu da araştırmam lazımdı.
Ve öyle de oldu.
Yapmış olduğum araştırma sonucunda şu bilgilere ulaştım:
SMYRNASTRAAT’IN (İZMİR SOKAĞI) HİKÂYESİ
Hollanda’nın Deventer kentinde 1904’te bir halı fabrikası kuruldu. Fabrika o kadar etkili oldu ki, bulunduğu sokağa doğrudan Anadolu’ya bir selam göndererek, “Smyrnastraat” (İzmir Sokağı) adı verildi.
Burada üretilen halılar, Anadolu’nun İzmir hattından gelen Türk düğümlü “Smyrna tarzı” desenlerin bir taklidiydi. Ama işin aslına bakarsanız, Avrupa evlerini süsleyen bu halılar, Anadolu kadınlarının yüzyıllardır ilmiklediği kültürün bir yankısıydı.
1919’da bu fabrika, Koninklijke Vereenigde Tapijtfabrieken (KVT) bünyesine katıldı ve 1978’e kadar üretim sürdürdü. Sonra makineler sustu, tezgâhlar boşaldı, sokağın adı ise geriye bir hatıra olarak kaldı.
ANADOLU İLE AVRUPA ARASINDA İLMEK İLMEK ÖRÜLEN BAĞ
Bugün Smyrnastraat’a baktığınızda yalnızca eski binaları değil, kültürler arasında kurulmuş bir köprüyü görürsünüz. Çünkü 1492’de Endülüs’ten sürülen Sefarad Yahudilerinin bir kısmı Selanik, İzmir ve İstanbul’a; bir kısmı ise Antwerp ve Amsterdam’a gitmişti. Yanlarında sadece elmas işçiliğini değil, sanata ve emeğe olan tutkularını da getirdiler. Deventer’deki halı fabrikasının hikâyesi, bu çok katmanlı göç ve kültür ağının bir parçasıdır.
Şimdi Deventer’de, bu eski fabrikalardan birinin yeniden canlandırılacağına dair söylentiler dolaşıyor. Henüz resmî bir açıklama yok. Ama bu söylentiler bile hem Türk toplumu hem de Hollandalı komşularımız için heyecan verici. Çünkü bu sadece bir fabrikanın açılması değil, kaybolmuş bir kültürün yeniden nefes alması anlamına geliyor.
ANADOLU KADINININ SESİ SUSMUYOR
Hatırlarsınız, Bergama Halıcılık Kadın Kooperatifi’nde kadınlarımız, Hollanda’nın Altın Çağı ressamlarından Pieter de Hooch’un tablosunda yer alan halıyı yeniden dokumaya başlamıştı. Her ilmik, geçmişten bugüne taşınan bir dua gibiydi. Bununla ilgili haberimi bir ay önce yayınlamıştım. İşte şimdi, Deventer’de Smyrna halılarının yeniden doğuşu konuşuluyor.
Eğer bu söylentiler gerçekleşirse, Smyrnastraat’ta Türk halıcılığı bir kez daha hayat bulacak ve bu sadece bir halı değil, Anadolu kadınının sesi olacak. Yüzyıllar boyunca sessiz kalan o kahramanların sesleri…
Sevgili okurlarım,
Bazen bir halı, sadece yere serilen bir eşya değildir. O, geçmişten geleceğe taşınan bir mirastır. Eğer bu proje hayata geçerse, işte o zaman “Türk halısı Hollanda’da ikinci baharını yaşıyor” diyeceğiz.
Deventer’deki Smyrnastraat fabrikalarının yeniden hayat bulacağı söylentisi bana sadece bir sanayi girişimini değil, tarihle yeniden kurulacak bir bağı düşündürüyor. Çünkü Türk halısı, sadece bir ticaret ürünü değil; bir kimliğin, bir tarihin, bir kültürün sessiz ama güçlü tanığıdır.
Ben, bu konuda kişisel bir gururu da paylaşmak isterim. Türkiye’nin Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’na (Yüksek Adalet Divanı) armağan ettiği halının hikâyesini, bundan tam elli yıl önce ilk kez ben yazmıştım. O halı, Divan’ın şeref salonuna serilmiş ve Türk milletinin hem sanatını hem de adalet anlayışına verdiği değeri simgelemişti.
O günden bugüne o halının kaderini adım adım izledim. Üç yıl önce, söz konusu halı tadilattan geçirilmek üzere Türkiye’ye götürüldü. Restorasyonu tamamlandıktan sonra yeniden Lahey’e getirildi. Ve ben bu haberleri de kaleme aldım. Her satırında, Anadolu kadınının emeğini, sabrını ve sanatını hatırladım.
Şimdi düşünüyorum da… Eğer Deventer’de, Smyrna halılarının üretildiği o tarihi mekânlardan biri yeniden canlandırılırsa, bu gelişme yalnızca yerel bir kültür olayı olmayacaktır. Bu, Türk milletinin Avrupa’daki izlerinin yeniden görünür kılınması, hem geçmişe hem de geleceğe gönderilmiş bir mesaj olacaktır.
Dahası, bu girişim politik bir boyut da taşımaktadır. Çünkü kültür, yalnızca müzelerde sergilenen bir hatıra değil; uluslararası ilişkilerin de en güçlü köprüsüdür. Hollanda ile Türkiye’nin bazen inişli çıkışlı seyreden ilişkilerinde, böylesine ortak bir kültürel miras projesi yeni bir sıcaklık yaratabilir. Anadolu’dan gelen ilmiklerin, Hollanda’da yeniden hayat bulması, iki ülke arasındaki dostluğun en sağlam düğümlerinden biri olacaktır.
Unutmayalım ki, bir halı sadece iplikten dokunmaz. O halı, tarih boyunca kadınların ellerinde yoğrulan sabrın, duaların, hayallerin ve toplumların onurunun ilmik ilmik birleşmesidir. Deventer’de yeniden dokunacak her Smyrna halısı, aslında Türk kültürünün Hollanda’da ikinci kez doğması demektir.
Ben buna bütün kalbimle inanıyorum: Eğer Smyrnastraat’ta Türk halısı yeniden hayat bulursa, bu yalnızca bir ekonomik faaliyet değil; Türk kadınının emeğinin, Türk kültürünün onurunun ve Türkiye-Hollanda dostluğunun en parlak simgesi olacaktır.
Lalemiz, seramiğimiz, tütünümüz ve kültürümüz ile zenginleşen Hollanda, bir zamanlar halılarımızı da taklit ederek zenginlenmişti.
Hollanda’daki Türk kadınlarının, kaybolmaya yüz tutmuş bir miras olan halıcılığı ayakta tutma çabasının ardından gelen duyum.
Deventer “Smyrnastraat”da (İzmir Sokağı) kapanmış olan halı fabrikalarından birinin yeniden faaliyete geçeceği konuşuluyor.
(Haberin Hollandaca versiyonunu yazının sonunda bulabilirsiniz. Onderaan vindt u de Nederlandse versie van dit bericht.)
İlhan KARAÇAY araştırdı ve yazdı:
Sevgili okurlarım,
Tarihin tozlu sayfalarını karıştırdığımızda, karşımıza hep Anadolu kadınlarının alın teriyle ilmik ilmik dokuduğu halılar çıkıyor. Bu halılar sadece bir ev eşyası değildir; her düğümü bir dua, her motifi bir umut, her rengi bir hayat hikâyesidir.
Yüzyıllar boyunca bu halılar, Osmanlı saraylarından Avrupa’nın soylu konaklarına, Hollanda’nın Altın Çağı ressamlarının tablolarına kadar girmiştir.
YENİDEN DOĞUŞ MU GELİYOR?
Bir süre önce, Türk kadınlarının halı dokumacılığına sahip çıkışını konu alan bir haber yayınlamıştım. O haberim üzerine Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan, “Deventer’dek halı fabrikalarını araştırıyoruz. Hollandalılar’ın Türk desenli halı dokuma yaptıklarını duyduk. Fabrşkalar sonra kapanmış. İzmir caddesi varmış orada. Zannederim, sefarat Yahudileriymiş.” diye bir mesaj göndermişti.
Büyükelçimizin bu mesajı bende heyecan yaşatmıştı.
Öyle ya, ben araştırmacı bir gazeteciysem, bu konuyu da araştırmam lazımdı.
Ve öyle de oldu.
Yapmış olduğum araştırma sonucunda şu bilgilere ulaştım:
SMYRNASTRAAT’IN (İZMİR SOKAĞI) HİKÂYESİ
Hollanda’nın Deventer kentinde 1904’te bir halı fabrikası kuruldu. Fabrika o kadar etkili oldu ki, bulunduğu sokağa doğrudan Anadolu’ya bir selam göndererek, “Smyrnastraat” (İzmir Sokağı) adı verildi.
Burada üretilen halılar, Anadolu’nun İzmir hattından gelen Türk düğümlü “Smyrna tarzı” desenlerin bir taklidiydi. Ama işin aslına bakarsanız, Avrupa evlerini süsleyen bu halılar, Anadolu kadınlarının yüzyıllardır ilmiklediği kültürün bir yankısıydı.
1919’da bu fabrika, Koninklijke Vereenigde Tapijtfabrieken (KVT) bünyesine katıldı ve 1978’e kadar üretim sürdürdü. Sonra makineler sustu, tezgâhlar boşaldı, sokağın adı ise geriye bir hatıra olarak kaldı.
ANADOLU İLE AVRUPA ARASINDA İLMEK İLMEK ÖRÜLEN BAĞ
Bugün Smyrnastraat’a baktığınızda yalnızca eski binaları değil, kültürler arasında kurulmuş bir köprüyü görürsünüz. Çünkü 1492’de Endülüs’ten sürülen Sefarad Yahudilerinin bir kısmı Selanik, İzmir ve İstanbul’a; bir kısmı ise Antwerp ve Amsterdam’a gitmişti. Yanlarında sadece elmas işçiliğini değil, sanata ve emeğe olan tutkularını da getirdiler. Deventer’deki halı fabrikasının hikâyesi, bu çok katmanlı göç ve kültür ağının bir parçasıdır.
Şimdi Deventer’de, bu eski fabrikalardan birinin yeniden canlandırılacağına dair söylentiler dolaşıyor. Henüz resmî bir açıklama yok. Ama bu söylentiler bile hem Türk toplumu hem de Hollandalı komşularımız için heyecan verici. Çünkü bu sadece bir fabrikanın açılması değil, kaybolmuş bir kültürün yeniden nefes alması anlamına geliyor.
ANADOLU KADINININ SESİ SUSMUYOR
Hatırlarsınız, Bergama Halıcılık Kadın Kooperatifi’nde kadınlarımız, Hollanda’nın Altın Çağı ressamlarından Pieter de Hooch’un tablosunda yer alan halıyı yeniden dokumaya başlamıştı. Her ilmik, geçmişten bugüne taşınan bir dua gibiydi. Bununla ilgili haberimi bir ay önce yayınlamıştım. İşte şimdi, Deventer’de Smyrna halılarının yeniden doğuşu konuşuluyor.
Eğer bu söylentiler gerçekleşirse, Smyrnastraat’ta Türk halıcılığı bir kez daha hayat bulacak ve bu sadece bir halı değil, Anadolu kadınının sesi olacak. Yüzyıllar boyunca sessiz kalan o kahramanların sesleri…
Sevgili okurlarım,
Bazen bir halı, sadece yere serilen bir eşya değildir. O, geçmişten geleceğe taşınan bir mirastır. Eğer bu proje hayata geçerse, işte o zaman “Türk halısı Hollanda’da ikinci baharını yaşıyor” diyeceğiz.
Deventer’deki Smyrnastraat fabrikalarının yeniden hayat bulacağı söylentisi bana sadece bir sanayi girişimini değil, tarihle yeniden kurulacak bir bağı düşündürüyor. Çünkü Türk halısı, sadece bir ticaret ürünü değil; bir kimliğin, bir tarihin, bir kültürün sessiz ama güçlü tanığıdır.
Ben, bu konuda kişisel bir gururu da paylaşmak isterim. Türkiye’nin Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’na (Yüksek Adalet Divanı) armağan ettiği halının hikâyesini, bundan tam elli yıl önce ilk kez ben yazmıştım. O halı, Divan’ın şeref salonuna serilmiş ve Türk milletinin hem sanatını hem de adalet anlayışına verdiği değeri simgelemişti.
O günden bugüne o halının kaderini adım adım izledim. Üç yıl önce, söz konusu halı tadilattan geçirilmek üzere Türkiye’ye götürüldü. Restorasyonu tamamlandıktan sonra yeniden Lahey’e getirildi. Ve ben bu haberleri de kaleme aldım. Her satırında, Anadolu kadınının emeğini, sabrını ve sanatını hatırladım.
Şimdi düşünüyorum da… Eğer Deventer’de, Smyrna halılarının üretildiği o tarihi mekânlardan biri yeniden canlandırılırsa, bu gelişme yalnızca yerel bir kültür olayı olmayacaktır. Bu, Türk milletinin Avrupa’daki izlerinin yeniden görünür kılınması, hem geçmişe hem de geleceğe gönderilmiş bir mesaj olacaktır.
Dahası, bu girişim politik bir boyut da taşımaktadır. Çünkü kültür, yalnızca müzelerde sergilenen bir hatıra değil; uluslararası ilişkilerin de en güçlü köprüsüdür. Hollanda ile Türkiye’nin bazen inişli çıkışlı seyreden ilişkilerinde, böylesine ortak bir kültürel miras projesi yeni bir sıcaklık yaratabilir. Anadolu’dan gelen ilmiklerin, Hollanda’da yeniden hayat bulması, iki ülke arasındaki dostluğun en sağlam düğümlerinden biri olacaktır.
Unutmayalım ki, bir halı sadece iplikten dokunmaz. O halı, tarih boyunca kadınların ellerinde yoğrulan sabrın, duaların, hayallerin ve toplumların onurunun ilmik ilmik birleşmesidir. Deventer’de yeniden dokunacak her Smyrna halısı, aslında Türk kültürünün Hollanda’da ikinci kez doğması demektir.
Ben buna bütün kalbimle inanıyorum: Eğer Smyrnastraat’ta Türk halısı yeniden hayat bulursa, bu yalnızca bir ekonomik faaliyet değil; Türk kadınının emeğinin, Türk kültürünün onurunun ve Türkiye-Hollanda dostluğunun en parlak simgesi olacaktır.
**********************
WORDT HET TURKSE TAPIJT IN NEDERLAND OPNIEUW GEBOREN?
Nederland, dat rijk werd met onze tulp, keramiek, tabak en cultuur, werd ooit ook welvarender door het imiteren van onze tapijten.
Nu bereikt ons een interessant bericht over de inspanningen van Turkse vrouwen in Nederland, die proberen een bijna verloren ambacht – het tapijtweven – levend te houden.
Er gaan namelijk geruchten dat in Deventer, aan de Smyrnastraat (Izmirstraat), één van de voormalige tapijtfabrieken opnieuw haar deuren zal openen.
İlhan KARAÇAY onderzoekt en schrijft:
Beste lezers,
Wanneer we de stoffige bladzijden van de geschiedenis openslaan, zien we steeds weer de tapijten die met het zweet en de toewijding van Anatolische vrouwen, knoop voor knoop, werden geweven. Deze tapijten zijn niet zomaar gebruiksvoorwerpen; elke knoop is een gebed, elk motief een hoop, elke kleur een levensverhaal.
Eeuwenlang hebben deze tapijten hun weg gevonden van de Ottomaanse paleizen naar de Europese herenhuizen, en zelfs naar de schilderijen van Hollandse meesters uit de Gouden Eeuw.
KOMT ER EEN HERGEBOORTE?
Enige tijd geleden schreef ik een artikel over Turkse vrouwen die het ambacht van het tapijtweven nieuw leven inblazen.
Naar aanleiding van mijn bericht stuurde onze ambassadeur in Den Haag, Fatma Ceren Yazgan, het volgende bericht: “Wij onderzoeken de tapijtfabrieken in Deventer. We hebben gehoord dat de Nederlanders daar tapijten met Turkse motieven weefden. De fabrieken zijn later gesloten. Er schijnt daar een Izmir-straat te zijn. Ik vermoed dat het Sefardische Joden waren.”
Die boodschap wekte mijn nieuwsgierigheid – en als onderzoeksjournalist moest ik dit natuurlijk verder uitzoeken.
En dat heb ik gedaan.
Na mijn onderzoek kwam ik tot de volgende bevindingen:
HET VERHAAL VAN DE SMYRNASTRAAT (İZMİRSTRAAT)
In de Nederlandse stad Deventer werd in 1904 een tapijtfabriek opgericht.
De fabriek was zo invloedrijk dat de straat waarin zij zich bevond, een eerbetoon kreeg aan Anatolië: Smyrnastraat (İzmirstraat).
De tapijten die hier werden geproduceerd, waren imitaties van de zogeheten “Smyrna-stijl” – tapijten met Turkse knoop die hun oorsprong vonden in de regio rond Izmir.
Maar in werkelijkheid weerspiegelden deze tapijten slechts de eeuwenoude kunst die Anatolische vrouwen generaties lang hadden gecreëerd.
In 1919 werd de fabriek onderdeel van de Koninklijke Vereenigde Tapijtfabrieken (KVT), en de productie ging door tot 1978.
Daarna zwegen de machines, bleven de weefgetouwen leeg, en bleef alleen de straatnaam als herinnering over.
EEN KNOOP TUSSEN ANATOLIË EN EUROPA
Wie vandaag door de Smyrnastraat wandelt, ziet niet alleen oude gebouwen, maar ook een brug tussen culturen.
Want toen in 1492 de Sefardische Joden uit Andalusië werden verdreven, vestigden sommigen zich in Thessaloniki, Izmir en Istanbul, en anderen in Antwerpen en Amsterdam.
Ze brachten niet alleen hun kennis van diamantbewerking mee, maar ook hun passie voor kunst en vakmanschap.
Het verhaal van de tapijtfabriek in Deventer maakt deel uit van dit complexe netwerk van migratie en culturele uitwisseling.
Nu gaan er geruchten dat één van deze oude fabrieken nieuw leven zal worden ingeblazen.
Er is nog geen officiële bevestiging, maar alleen al het idee brengt opwinding – zowel binnen de Turkse gemeenschap als bij onze Nederlandse buren.
Want dit gaat niet enkel over het heropenen van een fabriek, maar over het opnieuw laten ademen van een bijna verloren cultuur.
DE STEM VAN DE ANATOLISCHE VROUW ZWIJGT NIET
U herinnert zich vast dat vrouwen van de Vrouwencoöperatie van Bergama onlangs opnieuw begonnen zijn met het weven van het tapijt dat te zien is op een schilderij van Pieter de Hooch, een Hollandse meester uit de Gouden Eeuw.
Elke knoop was als een gebed dat van het verleden naar het heden werd gedragen.
En nu wordt in Deventer gesproken over de hergeboorte van de Smyrna-tapijten.
Als deze geruchten waarheid worden, zal het Turkse tapijt in de Smyrnastraat opnieuw tot leven komen.
En dat zal meer zijn dan zomaar een tapijt — het zal de stem van de Anatolische vrouw zijn, de stem van die stille heldinnen door de eeuwen heen.
SOMS IS EEN TAPIJT MEER DAN EEN TAPIJT
Beste lezers,
Soms is een tapijt niet alleen iets wat op de grond ligt, maar een erfgoed dat van generatie op generatie wordt doorgegeven.
Als dit project werkelijkheid wordt, kunnen we zeggen: “Het Turkse tapijt beleeft in Nederland zijn tweede lente.”
De geruchten over het herleven van de tapijtfabrieken aan de Smyrnastraat in Deventer doen me niet alleen denken aan een industrieel initiatief, maar ook aan een hernieuwde band met de geschiedenis.
Want het Turkse tapijt is niet zomaar een handelsproduct; het is een stille maar krachtige getuige van een identiteit, een geschiedenis en een cultuur.
Ik wil hier ook een persoonlijk gevoel van trots delen.
Precies vijftig jaar geleden was ik de eerste die het verhaal schreef van het tapijt dat Turkije schonk aan het Internationaal Gerechtshof (Hoge Raad van Justitie) in Den Haag.
Dat tapijt werd in de erezaal gelegd en symboliseerde zowel de kunst als het rechtvaardigheidsbesef van het Turkse volk.
Sindsdien heb ik het lot van dat tapijt stap voor stap gevolgd.
Drie jaar geleden werd het voor restauratie tijdelijk naar Turkije gebracht.
Na voltooiing werd het opnieuw naar Den Haag teruggebracht.
Ik heb ook dat nieuws opgeschreven, met bij elke zin de gedachte aan het geduld, de toewijding en het vakmanschap van de Anatolische vrouw.
EEN BOODSCHAP VOR VERLEDEN EN TOEKOMST
Als een van die historische fabrieken in Deventer, waar ooit de Smyrna-tapijten werden vervaardigd, nieuw leven krijgt, zal dat niet slechts een lokaal cultureel initiatief zijn.
Het zal een hernieuwde zichtbaarheid betekenen van de Turkse sporen in Europa —
een boodschap aan zowel het verleden als de toekomst.
Bovendien heeft dit initiatief ook een politieke dimensie.
Cultuur is niet enkel iets dat in musea bewaard blijft; het is ook de sterkste brug in internationale relaties.
In de soms wisselvallige betrekkingen tussen Turkije en Nederland kan een gezamenlijk cultureel erfgoedproject als dit, een nieuwe warmte en vriendschap brengen.
De heropleving van Anatolische knopen in Nederland kan de stevigste verbinding vormen tussen onze twee naties.
Laten we niet vergeten:
een tapijt wordt niet alleen uit draden geweven.
Het is het weefsel van geduld, gebeden, dromen en waardigheid, door de handen van vrouwen door de eeuwen heen gesponnen.
Elk Smyrna-tapijt dat in Deventer opnieuw geweven zal worden, zal de hergeboorte betekenen van de Turkse cultuur in Nederland.
Ik geloof hier oprecht in:
Als het Turkse tapijt in de Smyrnastraat opnieuw tot leven komt, zal dat niet slechts een economische activiteit zijn, maar het glanzendste symbool van de arbeid van de Turkse vrouw,
de eer van de Turkse cultuur, en de vriendschap tussen Turkije en Nederland.
Hollanda İçişleri eski Bakanı’nın eşi olduğu için, Türk kuruluşlarının protokol listesinde bulunan bu siyasetçinin gördüğü lütuf, yurttaşlarımızı üzüyor.
Dün yayınladığım, Asala tarafından öldürülen Ahmet Benler haberinden sonra yurttaşlarımızın gündemine oturan bu siyasetçi, sözde ‘Ermeni Soykırımı’nın, Türk toplumu tarafından içselleştirilmesine çalışacağını belirtmişti.
Coşkun Çörüz isimli siyasetçi, bu davayı, ülkedeki Türk toplumu içinde en sert muhaliflere, örneğin Bozkurtlar
gibi milliyetçi gruplara karşı da savunmaya hazır olduğunu söylemişti.
(Haberin Hollandacası en sonda Nederlandse versie van het nieuws staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Hollanda’da Türk toplumunun yakından tanıdığı bir isim olan, CDA (Hristiyan Demokratlar Birliği) partisinin eski milletvekili Coşkun Çörüz, yeniden gündemde. Nedeni ise, yıllar önce yaptığı ve sözde “Ermeni soykırımı”nın Hollanda’daki Türk toplumu tarafından “içselleştirilmesi gerektiğini” savunan açıklamaları.
Bu çıkışıyla büyük tepki çeken Çörüz’ün, Hollanda İçişleri eski Bakanı olan Judith Uitermark’ın eşi olması nedeniyle Türk kuruluşlarının bazı etkinliklerinde ön sıralarda yer alması, yurttaşlarımız arasında rahatsızlık yaratıyordu.
Coşkun Çörüz’ün eşi Judith Uitermark, şimdi düşük vaziyette olan Hollanda hükümetinde İçişleri Bakanlığı yapıyordu. Partisinin koalisyondan çekilmesi ile, kendisi de Bakanlıktan çekildi. Eşi Bakan olan Coşkun Çörüz de, Türk kuruluşları tarafından protokolün ön sıralarına alınmıştı. Üstteki fotoğraflarda, Lahey eski Büyükelçimiz Selçuk Ünal’ın da katıldığı DTİK’in yemekli toplantısından görüntüler var.
Üstteki fotoğraflarda da, aynı çift, Amsterdam’daki Türk Bilgi ve Belge Merkezi tarafından organize edilen Kadınlarımızın Yeri programında ve Yunus Emre Enstitüsü tarafından düzenlenen toplantılarda görülüyor.
Türk toplumundan bazı temsilciler, “ASALA’nın katlettiği diplomatlarımızın hatırasına saygı duymayan, Türk milletine haksızlık eden bir siyasetçiye bu denli protokol lütfu gösterilmesi üzücü” diyerek tepkilerini dile getiriyor.
ASALA ŞEHİDİ AHMET BENLER ANMASI VE GÜNDEME GELEN TEPKİLER
Önceki gün, lanet olası ASALA terör örgütü tarafından şehit edilen, Lahey Büyükelçimiz Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler için düzenlenen anma töreni sırasında, bazı yurttaşlar bu konuyu yeniden gündeme getirdi.
Gazeteci olarak bana ulaşan birçok kişi, “Türk diplomatları katleden ASALA’yı kınamak yerine, Ermeni iddialarını meşrulaştıran bir Türk kökenli siyasetçinin onurlandırılması kabul edilemez” görüşünü paylaştı.
Yurttaşlarımız bu durumu, bir gazeteci olarak bana şikâyet edip duruyorlardı.
Ben ise bunu yazmaktan imtina ediyordum.
Ama, önceki gün, lanet olası ASALA tarafından öldürülen, Lahey Büyükelçimizi oğlu Ahmet Benler’in anma törenini yazarken bu konuya da değinmek istedim.
O günün anlamını bozmamak için, bu konuyu erteledim ve bugüne aldım.
“ERMENİ SOYKIRIMI” KONUSUNDAKİ AÇIKLAMALARI
Coşkun Çörüz’ün bu konudaki tutumu, 6 Ekim 2006 tarihinde Hollanda’nın Trouw gazetesinde Eildert Mulder imzasıyla yayımlanan bir röportajla netleşmişti.
Haberde, Çörüz şu ifadeleri kullanmıştı: “Hollanda toplumunda Ermeni soykırımı üzerine bir tartışma başlatmak istiyorum. 2004 yılında Hristiyan Birlik Partisi’nin önerisiyle Meclis’ten geçen ve 1915 olaylarını ‘soykırım’ olarak nitelendiren kararı herkesin kabul etmesi gerekir. Artık bu konuyu halka anlatmanın zamanı geldi.”
Çörüz, Türk toplumundaki en sert muhaliflere, özellikle de milliyetçi çevrelere karşı bu görüşü savunmaya hazır olduğunu da belirtmişti: “Bu zor bir tartışma olacak. Ama hedefim, Türk toplumunun 2004’teki kararı içselleştirmesi” diyen Çörüz, daha önce “namus cinayetleri” konusundaki tabuların da zamanla yıkıldığını hatırlatarak benzer bir sürecin Ermeni meselesinde de yaşanabileceğini savunmuştu.
TÜRK TOPLUMUNDAN GELEN ELEŞTİRİLER
Bugün Hollanda’daki Türk toplumu, bir yandan geçmişteki terör saldırılarıyla acısını yaşamaya devam ederken, diğer yandan kendi kökenlerinden gelen bir siyasetçinin bu tür söylemlerini derin bir hayal kırıklığıyla izliyor.
Yurttaşlar, “ASALA kurbanlarını anarken, bu cinayetleri unutturmaya çalışan, Türk milletini soykırımla suçlayan bir kişiye protokolde yer verilmesi hem etik hem de vicdani değildir” diyor.
Son olarak şunu söyleyebilirim: Hollanda’da uzun yıllar Türk toplumunu temsil ettiğini iddia eden Coşkun Çörüz’ün, geçmişte “Ermeni soykırımını Türklerin kabul etmesi gerekir” yönündeki sözleri, bugün hâlâ tepki çekmeye devam ediyor.
ASALA’nın kanlı saldırılarında hayatını kaybeden diplomatlarımızın hatırası tazelenirken, bu sözler yurttaşlarımızın hafızasında acı bir yara olarak duruyor.
Türk toplumunun beklentisi ise açık:
Tarihi çarpıtan ve Türk milletine iftira atan her türlü söylem karşısında sessiz kalınmaması, milli değerlerimize sahip çıkılması.
COŞKUN ÇÖRÜZ’ÜN SİYASİ KARİYERİ VE EŞİ JUDITH UITERMARK İLE YAŞAMI
2001–2012 yılları arasında Hollanda Temsilciler Meclisi’nde görev yapan Coşkun Çörüz, entegrasyon, güvenlik ve adalet konularında aktif rol oynamış bir siyasetçidir. Haarlem kentinde belediye meclis üyeliğiyle başlayan siyasi yaşamı, CDA saflarında ulusal düzeye taşınmıştır.
Eşi Judith Uitermark ise Hollanda siyasetinde ve kamu yönetiminde tanınmış bir isimdir. 2025’in geçen ayına kadar Hollanda İçişleri Bakanlığı görevinde bulunmuş, partisi koalisyondan çekilince bakanlık görevinden ayrılmıştır.
Judith ve Coşkun çifti, 1990’lı yıllarda Haarlem Belediye Meclisi’nde tanışmış, kamu hizmetine olan ortak tutkuları onları hem mesleki hem de özel yaşamda birbirine yakınlaştırmıştır.
Uitermark, hukuk ve kamu yönetimi eğitimi alırken başladığı bu kariyerinde, “Kuralların insanlar üzerindeki etkisini anlamak istedim, kitaplar bana bunu öğretemezdi” diyerek halka dokunan bir yönetim anlayışını savunmuştur.
BAKALIM GÜNLER NE GETİRECEK?: ÇÖRÜZ’E SAMİMİ SÖZLERİM:
Coşkun Çörüz hakkında kaleme aldıklarım, elbette kendisi ve eşi için üzücü olacaktır. Ancak, Çörüz’ün, bizim için ‘sözde’ ama kendisi için ‘varit’ olan Ermeni soykırımı iddiasını açıkça dile getirmesi ve bunu medyaya da yansıtması, benim şimdi yazacak olduklarımı bağışlatacak cinstendir.”
Kendisi, yıllar boyunca hem Hollanda’daki Türk toplumu içinde tanıdığı kişiler, hem de yakın dostlarıyla saygıdeğer bir ilişki kurmuştur. Bu nedenle, yaptığı açıklamalar yalnızca beni değil, onu seven ve güvenen pek çok kişiyi de hayal kırıklığına uğratmıştır.
Dilerim ki, zamanın getireceği gelişmelere baktığında, söylediği sözlerin yol açtığı kırgınlıkları fark eder.
Ve umarım ki, bu yanlış değerlendirmesini düzeltecek yeni bir beyanıyla, incittiği gönülleri onarır, yeniden Türk toplumunun vicdanında yer bulur.
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Coşkun Çörüz’ün yıllar önce dile getirdiği sözler, bugün hâlâ Hollanda’daki Türk toplumu arasında yankı bulmaya devam ediyor. Bu yankının nedeni yalnızca tarihî bir tartışma değildir. Esas mesele, bir Türk kökenli siyasetçinin, kendi toplumunun en derin acılarını ve haksızlığa uğramışlık duygusunu göz ardı etmesidir.
ASALA terörünün karanlık yıllarında, diplomatlarımızı hedef alan kanlı saldırıların acısı hâlâ tazeyken, bu saldırıların gölgesinde “soykırımın içselleştirilmesi” çağrısında bulunmak, sadece siyasi bir tercih değil, vicdani bir kopuştur.
Bizim için “sözde” olan bu iddialar, Çörüz için “varit” olabilir. Ama unutulmamalıdır ki, tarih, siyasetçilerin beyanlarıyla değil, milletlerin hafızasıyla yazılır. Türk milleti, yüz yıl önce yaşanan trajik olayların hesabını çoktan vicdanında vermiştir. Bugün yapılması gereken, bu acıları siyasete malzeme etmek değil, ortak bir geleceğe yönelmektir.
Coşkun Çörüz’ün bugünkü suskunluğu, geçmişteki sözlerinin ağırlığını azaltmıyor. Aksine, Türk toplumunda derin bir kırgınlık yaratmaya devam ediyor. Oysa ki, yıllar boyunca Türk toplumu içinde saygın bir konum edinmiş, dostluklar kurmuş bir isim olarak, ondan beklenen şey pişmanlık ya da savunma değil; gerçeği görme cesaretiydi.
Tarihin bu hassas sayfasında, bizler için önemli olan, kimin ne dediği değil, milletimizin onurudur. Çünkü biz, tarihimizi inkâr ettirmeyeceğiz, ama düşmanlık da üretmeyeceğiz. Gerçeği savunmak, kinle değil bilgiyle olur.
Coşkun Çörüz’ün bir gün bu gerçeği fark edeceğine ve kendi toplumunun vicdanında yeniden yer bulacağına inanmak istiyorum. Çünkü hiçbir siyasi kariyer, bir milletin onurundan daha değerli değildir.
—————————————————————————————————————-
——————————————————————————————————————— Yukarıdaki, okuyucu mektupları bölümünde, Coşkun Çörüz’ün söylemlerini referans olarak gösteren biri, Coşkun Çörüz’ün Türk kökenli bir Hollanda milletvekili olduğu belirtiliyor ve 1915 olaylarını ‘Ermeni soykırımı’ olarak tanıdığı ifade ediliyor.
Not: Protokol gereği, davetlerden eksik olmayan Coşkun Çörüz’ü, Ahmet Benler’i anma töreninde görmeyenler şaşırmamışlardır herhalde.
Hollanda medyasında Coşkun Çörüz hakkında yayınlanan haberlerde, birebir tercüme ile şunlar yazılıydı:
CDA MİLLETVEKİLİ CÖRÜZ: ŞİMDİ SOYKIRIM ÜZERİNE KONUŞMA ZAMANI HERKES 2004 TARİHLİ SOYKIRIM KARŞITI ÖNERGEYİ KABUL ETMELİ
Eildert Mulder – 6 Ekim 2006
CDA milletvekili Coşkun Çörüz, Hollanda toplumunda Ermeni soykırımı üzerine bir tartışma başlatmak istiyor.
Bu konuda çıkış noktası, 1915’te Ermenilere yapılan toplu katliamları soykırım olarak nitelendiren ve tüm Temsilciler Meclisi’nin desteklediği 2004 tarihli ChristenUnie önergesi.
Çörüz: “Hükûmet bu önergeyi benimsedi, Avrupa Parlamentosu da aynı şekilde kabul etti. Şimdiye kadar siyasi çevrelerde tartıştık, ama artık halkla konuşmanın zamanı geldi. Artık konuyu tabana taşımamız gerekiyor.”
Türk kökenli olan Çörüz, son üç haftadır Ermeni soykırımı konusundaki tartışmalar sırasında sessiz kalmıştı.
Ancak Trouw gazetesine yaptığı açıklamada, ChristenUnie’nin önergesinin tamamen arkasında olduğunu açıkça belirtiyor.
Çörüz, bu önergeyi, ülkedeki Türk toplumu içinde en sert muhaliflere, örneğin Bozkurtlar gibi milliyetçi gruplara karşı da savunmaya hazır olduğunu söylüyor.
Bu konunun “zor ve hassas bir tartışma” olacağını öngörüyor.
Amaç, Hollanda’daki Türk toplumunun 2004 tarihli önergeyi “içselleştirmesi”.
Çörüz, sert muhalifleri ikna etmenin de mümkün olduğuna inanıyor ve daha önce tabu konular olan namus cinayetleri üzerine yürütülen tartışmaları örnek gösteriyor.
Çörüz: “O zaman da pek çok tabu ve inkâr biçimiyle karşılaşıyorduk. Namus cinayetleri yoktur, çünkü din buna karşıdır, deniyordu. Oysa elbette vardı. Camileri işin içine katmak zordu, çünkü bu durumda suçun dine yükleneceği düşünülüyordu. Bazen uzun zaman alır, ama sonunda konu bir şekilde gündeme gelir. Geçen yıl Nieuwspoort’ta, namus cinayetleriyle mücadele için çok somut öneriler içeren bir eylem planı açıklandı. Bütün Diyanet camileri ve birçok kurum oradaydı.”
Çörüz, Ermeni soykırımı konusundaki tartışmanın da aynı biçimde yürütülmesini istiyor — yalnızca Ermeniler ve Türkler arasında değil, aynı zamanda Türkler arasında da.
Onun için hedef açıktır: 2004 tarihli soykırım karşıtı önergenin toplum tarafından kabul edilmesi.
ChristenUnie, geçtiğimiz haziranda bir yasa teklifi sundu. Bu teklif, soykırımı aşağılayıcı biçimde inkâr edenlere en fazla bir yıl hapis cezası öngörüyor.
Teklif, 1915’te Ermenilere yapılanları inkâr edenleri de kapsıyor.
Ancak ceza uygulanabilmesi için, inkârcıların nefret kışkırtması ya da insanları bilerek incitmesi gerekiyor.
Bunu sürekli yapanlar ise iki yıla kadar hapis cezası alabilecek.
Ayrıca, Coşkun Çörüz’ün, kendisine göre varit olan Ermeni Soykırımı konusunu, okul kitaplarına koydurmak için mücadele edeceği şeklinde beyanat verdiği de söyleniyor.
******************
EEN NEDERLANDSE POLITICUS VAN TURKSE AFKOMST DIE DE DADEN VAN LAFFE ASALA NEGEERT, KRIJGT KRITIEK: COŞKUN ÇÖRÜZ ONDER VUUR
Omdat hij de echtgenoot is van de voormalige Nederlandse minister van Binnenlandse Zaken, staat deze politicus op de protocollijsten van Turkse organisaties — iets wat veel van onze landgenoten stoort.
Na mijn bericht over Ahmet Benler, die door Asala werd vermoord, kwam deze politicus opnieuw in de belangstelling. Hij had eerder verklaard dat hij zou proberen de zogenaamde “Armeense genocide” door de Turkse gemeenschap te laten internaliseren.
Coşkun Çörüz, zoals deze politicus heet, zei dat hij deze zaak zelfs tegenover de meest felle tegenstanders binnen de Turkse gemeenschap — zoals nationalistische groepen als de Grijze Wolven — zou verdedigen.
(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie van het nieuws staat onderaan)
Geschreven door: İlhan KARAÇAY
Coşkun Çörüz, een naam die goed bekend is binnen de Turkse gemeenschap in Nederland en oud-parlementslid van de CDA (Christen-Democratisch Appèl), is opnieuw onderwerp van gesprek.
De reden is zijn uitspraken van jaren geleden, waarin hij betoogde dat de zogenaamde “Armeense genocide” door de Turkse gemeenschap in Nederland geaccepteerd en geïnternaliseerd moest worden.
De echtgenote van Coşkun Çörüz, Judith Uitermark, was minister van Binnenlandse Zaken in het inmiddels demissionaire Nederlandse kabinet.
Toen haar partij zich uit de coalitie terugtrok, legde zij haar functie neer.
Haar echtgenoot, Coşkun Çörüz, kreeg bij Turkse organisaties vaak een plaats op de eerste rij van het protocol. Op de foto’s hierboven zijn beelden te zien van het diner van DTİK, waaraan ook onze voormalige ambassadeur in Den Haag, Selçuk Ünal, deelnam.
Op de foto’s hierboven is hetzelfde echtpaar te zien tijdens het programma “De Plaats van Onze Vrouwen”, georganiseerd door het Turks Informatie- en Documentatiecentrum in Amsterdam, en tijdens bijeenkomsten georganiseerd door het Yunus Emre Instituut.
Deze uitspraak veroorzaakte destijds veel verontwaardiging. Het feit dat Çörüz, als echtgenoot van Judith Uitermark — voormalig minister van Binnenlandse Zaken van Nederland — bij Turkse evenementen een ereplaats kreeg, zorgde voor wrevel onder onze landgenoten.
Judith Uitermark bekleedde tot voor kort de functie van minister van Binnenlandse Zaken in het inmiddels demissionaire kabinet. Nadat haar partij zich uit de coalitie had teruggetrokken, nam ook zij ontslag.
Haar echtgenoot, Coşkun Çörüz, werd vervolgens door verschillende Turkse organisaties in de protocollaire ereplaatsen opgenomen.
Sommige vertegenwoordigers van de Turkse gemeenschap verklaarden: “Het is pijnlijk om te zien dat een politicus die geen respect toont voor de nagedachtenis van onze door ASALA vermoorde diplomaten en die de Turkse natie onrecht aandoet, met zoveel eer wordt bejegend.”
HERDENKING VAN ASALA-SLACHTOFFER AHMET BENLER EN DE REACTIES
Tijdens de herdenkingsceremonie voor Ahmet Benler, de zoon van onze vermoorde ambassadeur Özdemir Benler, die door de verdoemde terreurorganisatie ASALA werd vermoord, werd dit onderwerp opnieuw aangesneden.
Vele mensen namen contact met mij op en zeiden: “Het is onaanvaardbaar dat een politicus van Turkse afkomst, in plaats van de moorden van ASALA te veroordelen, de Armeense beweringen legitimeert en toch wordt geëerd.”
Onze landgenoten bleven deze kwestie bij mij aankaarten.
Ik had mij tot nu toe onthouden van het schrijven erover.
Maar toen ik het verslag maakte van de herdenking van Ahmet Benler, kon ik er niet langer omheen.
Om de betekenis van die dag niet te verstoren, stelde ik het uit — tot vandaag.
UITSPRAKEN OVER DE “ARMEENSE GENOCIDE”
Çörüz’ houding over dit onderwerp werd duidelijk in een interview dat op 6 oktober 2006 verscheen in de krant Trouw, geschreven door Eildert Mulder.
Daarin zei Çörüz: “Binnen de Nederlandse samenleving wil ik een discussie starten over de Armeense genocide. De motie van 2004, ingediend door de ChristenUnie en aangenomen door de Tweede Kamer, waarin de gebeurtenissen van 1915 als ‘genocide’ worden erkend, moet door iedereen worden geaccepteerd. Het is tijd om dit aan het publiek uit te leggen.”
Çörüz voegde eraan toe dat hij bereid was dit standpunt te verdedigen, zelfs tegenover de felste tegenstanders binnen de Turkse gemeenschap, met name de nationalistische kringen: “Het zal een moeilijke discussie worden. Maar mijn doel is dat de Turkse gemeenschap de beslissing van 2004 internaliseert,” zei hij.
Hij verwees daarbij naar eerdere discussies over eerwraak en taboes die in de loop der tijd doorbroken werden — volgens hem zou hetzelfde moeten gebeuren met de Armeense kwestie.
KRITIEK UIT DE TURKSE GEMEENSCHAP
Vandaag de dag leeft de Turkse gemeenschap in Nederland nog steeds met het verdriet van de terreuraanslagen uit het verleden.
Dat juist een politicus van Turkse afkomst zulke uitspraken doet, wordt door velen ervaren als een bittere teleurstelling.
Landgenoten zeggen: “Terwijl we onze door ASALA vermoorde diplomaten herdenken, is het moreel en ethisch onaanvaardbaar dat iemand die deze misdaden relativeert en de Turkse natie van genocide beschuldigt, een ereplaats krijgt.”
Coşkun Çörüz, die jarenlang beweerde de Turkse gemeenschap in Nederland te vertegenwoordigen, blijft kritiek ontvangen op zijn uitspraken uit het verleden dat “de Turken de Armeense genocide moeten erkennen”.
Terwijl de herinnering aan onze diplomaten die door ASALA werden vermoord levend wordt gehouden, blijven zijn woorden als een pijnlijke wond bestaan in het geheugen van de gemeenschap.
De verwachting van de Turkse gemeenschap is duidelijk:
Er mag niet gezwegen worden tegenover elke poging om de geschiedenis te verdraaien of de Turkse natie te beledigen; onze nationale waarden moeten worden verdedigd.
POLITIEKE LOOPBAAN VAN COŞKUN ÇÖRÜZ EN ZIJN LEVEN MET JUDITH UITERMARK
Tussen 2001 en 2012 was Coşkun Çörüz lid van de Tweede Kamer, waar hij actief was op het gebied van integratie, veiligheid en justitie. Zijn politieke loopbaan begon in de gemeenteraad van Haarlem en bracht hem later op nationaal niveau binnen de CDA.
Zijn echtgenote, Judith Uitermark, is een bekende figuur in de Nederlandse politiek en publieke sector. Tot vorige maand was zij minister van Binnenlandse Zaken, maar nadat haar partij zich uit de coalitie had teruggetrokken, legde zij haar functie neer.
Judith en Coşkun leerden elkaar kennen in de jaren negentig, toen zij beiden actief waren in de gemeentepolitiek van Haarlem. Hun gezamenlijke toewijding aan publieke dienst bracht hen dichter bij elkaar — zowel professioneel als privé.
Uitermark, opgeleid in rechten en bestuurskunde, zei ooit: “Ik wilde begrijpen wat regels met mensen doen — dat leer je niet uit boeken.”
Daarmee onderstreepte zij haar streven naar een bestuur dat dichtbij de burger staat.
LATEN WE AFWACHTEN WAT DE TIJD ZAL BRENGEN:
MIJN OPRECHTE WOORDEN AAN ÇÖRÜZ
Wat ik over Coşkun Çörüz heb geschreven, zal ongetwijfeld pijnlijk zijn voor hem en zijn echtgenote.
Maar het feit dat Çörüz de – voor ons zogenoemde, maar voor hem ‘echte’ – Armeense genocide openlijk heeft uitgesproken en dit ook via de media heeft laten weerklinken, maakt wat ik nu schrijf volkomen te begrijpen.
Hij heeft jarenlang met respectvolle banden geleefd binnen de Turkse gemeenschap in Nederland en had vele goede vrienden. Daarom hebben zijn uitspraken niet alleen mij, maar ook velen die hem kenden en waardeerden, diep teleurgesteld.
Ik hoop dat Çörüz, wanneer hij in de toekomst op de ontwikkelingen terugkijkt, zal beseffen hoeveel harten hij heeft gekwetst.
En ik wens dat hij met een nieuwe verklaring, waarin hij zijn vergissing rechtzet, de beschadigde gevoelens weer zal helen en zijn plaats in het geweten van de Turkse gemeenschap zal terugvinden.
CONCLUSIE EN BEOORDELING
De uitspraken die Coşkun Çörüz jaren geleden deed, blijven vandaag de dag nog steeds resoneren binnen de Turkse gemeenschap in Nederland. De reden daarvoor is niet slechts een historisch debat, maar vooral het gevoel dat een politicus van Turkse afkomst de diepste emoties en het rechtvaardigheidsgevoel van zijn eigen gemeenschap heeft genegeerd.
Terwijl de pijn van de bloedige aanslagen van de terroristische organisatie ASALA nog steeds voelbaar is, wordt het als pijnlijk ervaren dat iemand in die context oproept om de zogenaamde “Armeense genocide” te aanvaarden en te internaliseren. Dat is niet enkel een politieke keuze, maar ook een morele verwijdering van de eigen wortels.
Voor ons blijft dit een zogenaamde genocide, maar voor Çörüz is ze blijkbaar waar. Toch mag men niet vergeten dat de geschiedenis niet wordt geschreven door politieke uitspraken, maar door het geheugen van volkeren. Het Turkse volk heeft al lang geleden met zijn geweten afgerekend over wat er honderd jaar geleden is gebeurd. Wat nu nodig is, is niet het politiseren van dat verleden, maar het bouwen aan een gezamenlijke toekomst.
De stilte van Coşkun Çörüz vandaag vermindert niet de zwaarte van zijn vroegere woorden. Integendeel, ze wekt nog steeds teleurstelling en verdriet binnen de Turkse gemeenschap. Van iemand die jarenlang gerespecteerd werd en vriendschappen opbouwde binnen die gemeenschap, werd niet spijt of verdediging verwacht, maar moed om de waarheid te erkennen.
In dit gevoelige hoofdstuk van de geschiedenis gaat het voor ons niet om wat iemand zegt, maar om de eer van ons volk. Wij zullen onze geschiedenis niet laten ontkennen, maar ook geen vijandschap zaaien. De waarheid verdedigen doe je niet met haat, maar met kennis.
Ik wil geloven dat Coşkun Çörüz op een dag dit inzicht zal krijgen en opnieuw een plaats zal vinden in het geweten van de Turkse gemeenschap. Want geen enkele politieke loopbaan is waardevoller dan de eer van een volk.
—————————————————————————————————————-
———————————————————————————————————————In de bovenstaande rubriek met lezersbrieven verwijst iemand naar de uitspraken van Coşkun Çörüz als referentie. Daarbij wordt vermeld dat Coşkun Çörüz een Nederlands parlementslid van Turkse afkomst is en dat hij de gebeurtenissen van 1915 heeft erkend als de ‘Armeense genocide’.
Noot: Volgens het protocol ontbreekt Coşkun Çörüz zelden bij officiële uitnodigingen.
Dat hij echter niet aanwezig was bij de herdenking van Ahmet Benler, zal waarschijnlijk niemand hebben verbaasd.
In de Nederlandse media stond over Coşkun Çörüz het volgende geschreven:
CDA-KAMERLID CÖRÜZ: NÚ PRATEN OVER GENOCIDE IEDEREEN MOET STRAKS ANTI-GENOCIDE-MOTIE UIT 2004 AANVAARDEN
door Eildert Mulder – gepubliceerd op 6 oktober 2006
CDA-Kamerlid Coskun Cörüz wil binnen de Nederlandse samenleving een debat op gang brengen over de Armeense genocide.
Uitgangspunt daarbij is de door de hele Tweede Kamer gesteunde motie van de ChristenUnie uit 2004, die de massamoorden op de Armeniërs in 1915 een genocide noemt.
Cörüz: „De regering heeft die motie overgenomen en het Europese parlement ook. Tot nu toe zijn we bezig geweest in politieke gremia maar nu is de tijd om de discussie met het publiek aan te gaan. De vertaalslag naar beneden moet er nu komen.”
Cörüz, zelf van Turkse komaf, heeft bij het tumult over de Armeense genocide in de afgelopen drie weken zijn mond niet opengedaan.
Maar tegen Trouw laat hij er geen twijfel over bestaan dat hij volledig achter de motie van de ChristenUnie staat.
Hij is bereid die motie ook te verdedigen tegenover de felste tegenstanders binnen de Turkse gemeenschap, zoals de nationalistische Grijze Wolven.
Hij voorspelt een heikele discussie.
Doel daarvan moet zijn dat de Turkse gemeenschap in Nederland de motie van 2004 „verinnerlijkt.”
Cörüz is optimistisch over de mogelijkheid om ook felle tegenstanders te overtuigen en wijst op eerdere debatten over onderwerpen die beladen waren met taboes, zoals eerwraak.
Cörüz: „Ook daar kwam je allerlei taboes en vormen van ontkenning tegen. Er werd gezegd dat eerwraak niet bestond omdat de godsdienst daartegen is. Maar het speelde natuurlijk wel. Het was moeilijk om moskeeën erbij te betrekken, want dan leek het alsof de godsdienst de schuld kreeg. Het kan soms lang duren maar dan staat iets ineens toch op de agenda. Vorig jaar werd een actieplan tegen eerwraak gepresenteerd in Nieuwspoort, met allerlei concrete voorstellen. Alle Diyanetmoskeeën en allerlei andere organisaties waren aanwezig.”
Op een vergelijkbare manier wil Cörüz het debat over de Armeense genocide laten voeren — tussen Armeniërs en Turken, maar ook tussen Turken onderling.
Het einddoel staat voor hem vast: maatschappelijke aanvaarding van de anti-genocide-motie van 2004.
De ChristenUnie kwam in juni met een initiatiefwetsvoorstel, dat een celstraf van maximaal één jaar stelt op de beledigende ontkenning van genocide.
Het wetsvoorstel richt zich ook op het ontkennen van wat er in 1915 met de Armeniërs is gebeurd.
Voorwaarde voor strafbaarstelling is wel dat genocideontkenners aanzetten tot haat, of weten dat mensen worden gekrenkt.
Wie dat regelmatig doet, kan voor twee jaar de cel in.
Bovendien wordt er gezegd dat Coşkun Çörüz heeft verklaard dat hij zal strijden om volgens hem het bestaande onderwerp van de Armeense Genocide in schoolboeken op te laten nemen.
GELECEĞİN BİLİM İNSANIYDI :Henüz 27 yaşında, zekâsı, disiplini ve çalışkanlığıyla geleceğin bilim insanı olmaya adım atmıştı. New York’ta sürdürdüğü doktora çalışmaları, dönemin çok ötesinde fikirlerle doluydu. Kimi arkadaşları ona “Türk Bill Gates’i” derdi. O, bilgisayar teknolojilerinin bir gün insan yaşamını kökten değiştireceğini görebilen nadir beyinlerden biriydi.
TERÖR, GELECEĞİ VURDU:Ama 12 Ekim 1979 sabahı, Lahey’deki evinden okuluna gitmek üzere otomobiline bindiğinde, hain ASALA terörünün hedefi olacağını bilemezdi. O gün, sadece bir genç diplomatın oğlu değil, Türkiye’nin geleceği de vurulmuştu. Arkasında yarım kalmış bir tez, bir fidan gibi büyümekte olan umutlar ve bir babanın bir gecede beyazlayan saçları kaldı.
YARIM KALAN HAYALLER: Oysa o, ülkesine döndüğünde teknoloji enstitüsü kurmayı, Türk gençlerini bilimle buluşturmayı hayal ediyordu. Şimdi ise adı, Lahey’deki anıtta ve Marmaris’teki okulda yaşıyor; hatırası ise hem bilimin ışığında hem de onu tanıyanların yüreğinde parlamaya devam ediyor.
(Haberin Hollandacası en altta. Nederlandse versie van het nieuws staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı…
Ermeni terör örgütü ASALA tarafından 12 Ekim 1979 tarihinde şehit edilen Türkiye’nin Lahey eski Büyükelçisi Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler, bu yıl da Büyükelçilik önünde anıldı. Büyükelçi Fatma Ceren Yazgan ve kalabalık bir topluluğun çiçek bıraktıkları Ahmet Benler ile son anım, öldürülmesinden iki gün önceydi. Bir spor etkinliği için salonda bulunan Ahmet Benler’in son fotoğrafını o sırada çekmiştim.
Ahmet Benler, her yıl olduğu gibi bu yıl da 12 ekimde Büyükelçilik önünde anıldı. Büyükelçi Fatma Ceren Yazgan ve konuklar Benler’in anıtına çiçek bıraktılar.
12 Ekim 1979 günü Köln’de bir toplantıdaydım. Hürriyet’in hem Genel Müdürü ve hem de Genel Yayın Yönetmeni olan rahmetli Nezih Demirkent ile beraberdim.
O sırada Utrecht’teki büromdan bir telefon geldi. Büyükelçimizin oğlu Ahmet Benler’in öldürüldüğü haberini rahmetli Demirken’e aktardığım zaman, ‘Fırla’ lafını duydum.
Fırladım tabii. Otomobilim ile Hollanda’ya dönerken bir benzincide durdum.
Haber için, rahmetlinin Hollanda’da çekilmiş bir fotoğrafı gerekecekti. Tesadüfen iki gün önce çekmiş olduğum bir fotoğraf için İstanbul’u telefonla arayarak Yazı İşleri’ne bağlandım.: ‘ Önceki gün Avrupa Masası’na bir makara film gönderdim. Kareler arasında, salonda çekilmiş bir fotoğraf var. Tribünde çakilmiş olan grup fotoğrafın ortasında uzun boylu ve gözlüklü olan Ahmet Benler’dir.’ dedim.
Ertesi gün Ahmet Benler’in acı haberi, fotoğraflı olarak sadece Hürriyet’te yayınlanmıştı.
Ahmet Benler’in öldürüldüğü Lahey kentine rekor kırarak iki saaatte ulaşmıştım. Etraf hala polis tarafından çevriliydi.
Ahmet Benler iyi bir dosttu. Çok güzel anılarımız vardı. O’nun için, ‘Ölmeseydi, teknolojide bir Bill Gates olurdu’ ifadesi kullanılacak kadar ileri zekalıydı. Büyükelçi Özdemir Benler, biricik oğlunun katledilmesinden sonra, bir gün içinde bembeyaz olmuştu. Benler’in saçları bir gün içinde aklanmıştı.
İşte, Hürriyet’teki o haber ve Ahmet Benler’in fotoğrafı.
Ahmet Benler’in son fotoğrafını, öldürülmesinden sadece iki gün önce çekmiştim. Bir spor salonundaydık. Gözlüğünün ardından tebessüm eden o yüz, zekâsı kadar mütevazılığını da yansıtıyordu. O kareye her baktığımda, erken biten bir hayatın değil, yarım kalmış bir geleceğin sessiz yankısını duyarım.
ÖNCEKİ GÜNKÜ TÖREN
Bu yılki anma töreni, yalnızca Lahey’de değil, aynı anda Türkiye’de de yankı buldu. Lahey Büyükelçiliği ile, Benler ailesinin bağışlarıyla Marmaris’te yaptırılan Şehit Ahmet Benler İlkokulu arasında bu yıl da eş zamanlı bir tören gerçekleştirildi. Marmaris’teki okulda öğrenciler ve öğretmenler, bir dakikalık saygı duruşunun ardından İstiklal Marşı’nı okudular. Ardından yapılan konuşmalarda, Ahmet Benler’in temsil ettiği değerlerin ve ideallerin, okulun her öğrencisine ilham verdiği vurgulandı. Törenin sonunda okul bahçesinde bir fidan dikildi ve Ahmet Benler’in anısına karanfiller bırakıldı.
Lahey’deki törende konuşan Büyükelçi Fatma Ceren Yazgan, Ahmet Benler’in bir Türk büyükelçisinin evladı olduğu için hedef alındığını hatırlatarak, “46 yıl önce Lahey’de işlenen bu menfur saldırının failleri hâlâ adalet önünde hesap vermedi. Ancak biz, adaletin tecelli etmesi yönündeki sorumluluğumuzu unutmadık” dedi. Yazgan, Türk diplomatlarına yönelik saldırıların, bugün dahi hafızalarda diri tutulması gereken tarihi dersler taşıdığını vurguladı. “Ahmet Benler’in tek suçu, ülkesini temsil eden bir Türk’ün evladı olmaktı. Onun ve tüm şehitlerimizin hatırasını yaşatmak, milletimizin en büyük borcudur” ifadelerini kullandı.
Yazgan, konuşmasının sonunda şu sözlerle duygulandırdı:
“Türk milletinin tarihinde utanacağı hiçbir konu yoktur. Gelecek nesillerin de kimseye bir borcu bulunmamaktadır. Bizim borcumuz, şehitlerimizin adını yaşatmak, onların temsil ettiği adalet ve kararlılığı geleceğe taşımaktır.”
Tören, Büyükelçilik mensuplarının, Lahey Büyükelçiliği duvarında yer alan Ahmet Benler anı plaketine birer karanfil bırakmasıyla son buldu. Aynı anda Marmaris’teki öğrencilerin de benzer bir karanfil töreni yapması, Lahey ve Marmaris arasında anlamlı bir bağ kurdu. Bu sembolik birliktelik, hem iki ülke arasındaki dostluğu hem de Türk milletinin şehitlerine duyduğu derin vefayı bir kez daha gözler önüne serdi.
ÖLDÜRÜLMESEYDİ BILL GATES OLABİLİRDİ
Ahmet Benler, 5 yaşında başladığı ilk okulu, 9 yaşında bitirmiş bir insandı.
Ahmet Benler, şayet şehit edilmemiş olsaydı, teknolojide bugün bir Bill Gates olabilirdi.
Onun hayalleri, içinde bulunduğu çağın çok ötesindeydi. Daha 20’li yaşlarının başındayken, “Bir gün insanlar evlerinden çıkmadan çalışacak, dünyayı ceplerinde taşıyacaklar” derdi. Bilgisayarlara ve teknolojiye öylesine tutkuluydu ki, arkadaşlarına sık sık “Bir gün bilgiye tıklayarak ulaşacağız” diye anlatırdı. New York Politeknik Üniversitesi’nde yürüttüğü doktora çalışması da, o dönemin en ileri teknolojisi olan bilgisayar ağlarının geliştirilmesi üzerineydi. O, sadece bir bilim insanı olmanın değil, bilimi insanlığın hizmetine sunmanın hayalini kuruyordu.
Bir planı vardı: Doktorasını bitirdikten sonra Türkiye’ye dönüp, genç mühendislerle birlikte bir araştırma enstitüsü kurmak. “Türkiye kendi bilgisayarını üretecek, kendi yazılımını geliştirecek” demişti. Bu sözü, onu tanıyan herkesin aklında hâlâ taze durur. Amerika’daki profesörleri, zekâsına hayrandı. Hocalarından biri, “Bu çocuk geleceğin iletişim sistemini kafasında kurmuş bile” demişti.
Arkadaşlarının anlattığına göre Ahmet, geceleri kampüs laboratuvarlarında sabahlardı. Gözlüğünün ardından parlayan o zeki bakışlarıyla, bir devrin ötesini görüyordu. “Bir gün makineler birbirleriyle konuşacak, insanlar da bu ağın içinde yaşayacak” derken, bugünkü dijital dünyanın tohumlarını zihninde atıyordu.
Ne yazık ki o zihin, ASALA’nın hain kurşunlarıyla susturuldu. Henüz 27 yaşındaydı… Babası Özdemir Benler için bu acı, hiçbir kelimenin tarif edemeyeceği kadar büyüktü. Biricik oğlunun tabutunun başında, bir gecede bembeyaz olan saçlarıyla dimdik durmaya çalışıyordu. Dostları, “Özdemir Bey sabah başka, akşam başka bir insandı. Saçları bir gün içinde beyaza dönmüştü” diye anlatırlar. O gün, sadece bir evlat değil, Türkiye’nin geleceği de vurulmuştu.
O, çocukluğundan itibaren bilime ve yeniliğe adanmış bir ruhtu. Henüz ilkokul sıralarındayken oyuncaklarını parçalayıp içlerindeki mekanizmayı anlamaya çalışır, “Bir gün dünyayı kolaylaştıracak makineler yapacağım” dermiş. Üniversite yıllarında, arkadaşlarına geleceğin insanlarının birbirini “cam kutular” üzerinden görebileceğini, evlerden çıkmadan iş yapacaklarını anlatırmış. New York Politeknik Üniversitesi’nde yürüttüğü çalışmalarda, henüz kimsenin telaffuz etmediği bilgisayar ağları ve veri iletişimi üzerine kafa yoruyordu. Hedefi, Türkiye’ye dönüp, kendi ülkesinin gençleriyle birlikte bir teknoloji enstitüsü kurmaktı. “Bizim çocuklarımız da bir gün bilgisayar üretecek” sözü, onun ideallerinin özeti gibiydi. Babası Özdemir Benler, oğlunun bu parlak geleceğini her anlatışında gururla gülümserdi. Ne var ki o gurur, bir anda tarifsiz bir acıya dönüştü. Ahmet’in tabutu başında bir gecede beyazlayan saçları, hem bir babanın acısını hem de yitirilen bir umudu simgeliyordu.
Ahmet Benler’in adı, bugün hâlâ Lahey’deki Elçilik binasının önündeki anıtta yaşatılıyor. O anıt, sadece bir genç diplomatın değil, bir bilim dehasının, yarım kalmış bir hayalin simgesidir. O hayal ki, teknolojiyle insanlığı buluşturacak, Türkiye’yi bilişim çağının öncülerinden biri yapacak bir hayaldi.
*************************
46 JAAR GELEDEN WERD AHMET BENLER DOOR DE GEMENE TERREURORGANISATIE ASALA VERMOOORD — HIJ HAD EEN BILL GATES KUNNEN WORDEN…
HIJ WAS EEN WETENSCHAPPER VAN DE TOEKOMST: Hij was pas 27 jaar oud, maar al een genie dat de toekomst van de wetenschap vormgaf. Zijn intelligentie, discipline en vastberadenheid maakten van hem een belofte voor de wereld. Tijdens zijn promotieonderzoek aan het Polytechnic Institute of New York werkte hij aan ideeën die ver vooruitliepen op zijn tijd. Zijn vrienden noemden hem vaak “de Turkse Bill Gates”. Ahmet Benler behoorde tot die zeldzame geesten die konden voorzien dat computers het dagelijks leven van de mens volledig zouden veranderen.
TERRORISME VERMORDE DE TOEKOMST: Op de ochtend van 12 oktober 1979 stapte hij in zijn auto om van zijn huis in Den Haag naar de universiteit te rijden. Hij wist niet dat hij het doelwit zou worden van de laffe terreurorganisatie ASALA. Die dag werd niet alleen de zoon van een Turkse ambassadeur vermoord, maar ook een stukje van de toekomst van Turkije. Achterbleven een onafgewerkt proefschrift, dromen die als jonge twijgen groeiden, en het beeld van een vader wiens haar in één nacht wit werd van verdriet.
ONVOLTOOIDE DROMEN: Hij droomde ervan om na zijn promotie terug te keren naar zijn land en een technologisch onderzoeksinstituut op te richten. Zijn wens was om jonge Turkse ingenieurs met de wetenschap in contact te brengen. Vandaag leeft zijn naam voort, zowel op het monument bij de ambassade in Den Haag als op de school die in Marmaris zijn naam draagt. Zijn nagedachtenis schittert voort – in het licht van de wetenschap en in de harten van iedereen die hem heeft gekend.
İlhan KARAÇAY schreef…
Ahmet Benler, de zoon van Özdemir Benler — destijds de Turkse ambassadeur in Den Haag — werd op 12 oktober 1979 door de Armeense terreurorganisatie ASALA vermoord. Ook dit jaar werd hij herdacht voor de Ambassade. Ambassadeur Fatma Ceren Yazgan en een menigte bezoekers legden bloemen neer bij het monument van Ahmet Benler. Mijn laatste herinnering aan hem dateert van twee dagen vóór zijn dood. We waren samen in een sporthal voor een evenement. Op dat moment maakte ik zijn laatste foto.
Zoals elk jaar werd ook dit jaar op 12 oktober een herdenkingsplechtigheid gehouden bij de Ambassade. Ambassadeur Fatma Ceren Yazgan en de aanwezigen legden bloemen bij het gedenkteken van Benler.
Op 12 oktober 1979 was ik in Keulen voor een vergadering. Ik was daar samen met wijlen Nezih Demirkent, destijds algemeen directeur en hoofdredacteur van de krant Hürriyet. Op dat moment kreeg ik een telefoontje vanuit mijn kantoor in Utrecht: het bericht dat de zoon van onze ambassadeur, Ahmet Benler, was vermoord. Toen ik dit aan Demirkent vertelde, zei hij slechts één woord: “Rennen!”
En ik rende. Terwijl ik met mijn auto terugreed naar Nederland, stopte ik bij een benzinestation. Voor het nieuws had ik een foto van de overledene nodig — een foto die ik toevallig twee dagen eerder in Nederland had genomen. Ik belde de redactie in Istanbul: “Ik heb eergisteren een filmrol naar de Europese redactie gestuurd. Tussen de foto’s is er één, genomen in de sporthal. In het midden van de groepsfoto, op de tribune, staat de lange jongeman met een bril — dat is Ahmet Benler.”
De volgende dag verscheen het trieste nieuws van Ahmet Benler, mét foto, alleen in Hürriyet.
Ik bereikte Den Haag, de stad waar Ahmet Benler was vermoord, in een recordtijd van twee uur. De omgeving was nog steeds door de politie afgezet.
Ahmet Benler was een goede vriend. We deelden vele mooie herinneringen. Over hem werd gezegd: “Als hij niet was vermoord, had hij een Bill Gates kunnen worden.” Zo uitzonderlijk intelligent was hij. Zijn vader, ambassadeur Özdemir Benler, was na de moord op zijn enige zoon in één dag volledig grijs geworden. Zijn haar was in één nacht wit.
Hier boven is dat bericht uit Hürriyet, samen met de foto van Ahmet Benler.
Ik had de laatste foto van Ahmet Benler slechts twee dagen vóór zijn dood genomen. We waren in een sporthal. Achter zijn bril lag een glimlach die zijn bescheidenheid net zo goed uitdrukte als zijn intelligentie. Elke keer als ik naar die foto kijk, hoor ik niet het einde van een leven, maar de stille echo van een onafgemaakte toekomst.
DE HERDENKING VAN EEGISTEREN
De herdenkingsplechtigheid van dit jaar vond niet alleen in Den Haag plaats, maar weerklonk tegelijkertijd ook in Turkije. De Ambassade in Den Haag organiseerde, samen met de Şehit Ahmet Benler Basisschool in Marmaris — opgericht dankzij de steun van de familie Benler — een gelijktijdige ceremonie.
Op de school in Marmaris stonden leerlingen en leraren een minuut stil, gevolgd door het zingen van het Turkse volkslied. In de toespraken werd benadrukt dat de waarden en idealen die Ahmet Benler vertegenwoordigde, een inspiratiebron blijven voor elke leerling van deze school. Aan het einde van de ceremonie werd er in de schooltuin een boom geplant en werden er anjers neergelegd ter nagedachtenis aan Ahmet Benler.
Tijdens de plechtigheid in Den Haag herinnerde ambassadeur Fatma Ceren Yazgan eraan dat Ahmet Benler enkel werd geviseerd omdat hij de zoon was van een Turkse ambassadeur. “Zesenveertig jaar geleden vond hier in Den Haag een laffe aanval plaats waarvan de daders nog steeds niet voor het gerecht zijn gebracht,” zei ze. “Maar wij zijn onze verantwoordelijkheid niet vergeten om te blijven strijden voor gerechtigheid.”
Yazgan benadrukte dat de aanvallen op Turkse diplomaten destijds belangrijke lessen bevatten die ook vandaag niet vergeten mogen worden. “Het enige ‘vergrijp’ van Ahmet Benler was dat hij de zoon was van een Turk die zijn land vertegenwoordigde. De herinnering aan hem en aan al onze martelaren levend houden, is de grootste plicht van ons volk,” verklaarde ze.
Aan het einde van haar toespraak raakte Yazgan de aanwezigen diep met haar woorden: “Het Turkse volk heeft in zijn geschiedenis niets om zich voor te schamen. En de komende generaties hebben aan niemand een schuld te vereffenen. Onze enige plicht is om de namen van onze martelaren in ere te houden en hun gevoel voor rechtvaardigheid en vastberadenheid over te dragen aan de toekomst.”
De ceremonie eindigde met het neerleggen van anjers door het ambassadepersoneel bij de gedenkplaat van Ahmet Benler op de muur van de Turkse Ambassade in Den Haag. Tegelijkertijd deden de leerlingen in Marmaris hetzelfde.
Deze symbolische verbondenheid tussen Den Haag en Marmaris stond symbool voor zowel de vriendschap tussen de twee landen als voor de diepe dankbaarheid van het Turkse volk jegens zijn martelaren.
ALS HIJ NIET WAS VERMOOORD, HAD HIJ EEN BILL GATES KUNNEN WORDEN
Ahmet Benler begon op vijfjarige leeftijd aan de basisschool en rondde deze af toen hij pas negen was.
Als hij niet was vermoord, had hij vandaag de dag in de wereld van de technologie een Bill Gates kunnen zijn.
Zijn dromen reikten ver voorbij zijn tijd. Al begin twintig zei hij: “Op een dag zullen mensen kunnen werken zonder hun huis te verlaten, en zullen ze de hele wereld in hun zak dragen.” Zijn passie voor computers en technologie was grenzeloos.
Tegen zijn vrienden zei hij vaak: “Op een dag zullen we kennis kunnen aanraken om ze te bereiken.” Zijn doctoraat aan het Polytechnic Institute van New York richtte zich op de ontwikkeling van computernetwerken — destijds de meest geavanceerde technologie.
Hij wilde niet alleen een wetenschapper zijn, maar iemand die wetenschap ten dienste van de mensheid stelde.
Hij had een plan: na zijn promotie naar Turkije terugkeren om samen met jonge ingenieurs een onderzoeksinstituut op te richten. “Turkije zal zijn eigen computers bouwen en zijn eigen software ontwikkelen,” zei hij.
Die woorden staan nog altijd in het geheugen van iedereen die hem kende.
Zijn professoren in Amerika waren vol bewondering voor zijn intellect.
Een van hen zei ooit: “Deze jongen heeft het communicatiesysteem van de toekomst al in zijn hoofd gebouwd.”
Volgens zijn vrienden bracht Ahmet talloze nachten door in de laboratoria van de campus.
Achter zijn bril glansden ogen die verder keken dan hun tijd. “Op een dag zullen machines met elkaar praten, en de mens zal binnen dat netwerk leven,” zei hij — alsof hij toen al het digitale tijdperk zag aankomen.
Helaas werd dat briljante brein het zwijgen opgelegd door de kogels van ASALA.
Hij was nog maar 27 jaar oud…
Voor zijn vader, Özdemir Benler, was het een pijn die met geen enkel woord te beschrijven valt.
Aan het hoofd van de kist van zijn enige zoon stond hij rechtop, met in één nacht wit geworden haar.
Vrienden vertelden later: “De heer Benler was ’s ochtends een andere man dan ’s avonds. Zijn haar werd in één dag wit.” Die dag werd niet alleen een zoon vermoord, maar ook de toekomst van Turkije.
Vanaf zijn kinderjaren was hij toegewijd aan wetenschap en vernieuwing.
Al als schooljongen haalde hij zijn speelgoed uit elkaar om te begrijpen hoe het werkte en zei: “Eens zal ik machines maken die het leven van mensen gemakkelijker maken.” Tijdens zijn studiejaren vertelde hij zijn vrienden dat mensen in de toekomst elkaar via ‘glazen dozen’ zouden kunnen zien en van huis uit zouden werken.
In zijn onderzoek aan het Polytechnic Institute van New York dacht hij na over computernetwerken en gegevensuitwisseling — begrippen die toen nog nauwelijks bestonden.
Zijn doel was om terug te keren naar Turkije en samen met jonge mensen een technologie-instituut op te bouwen. “Onze kinderen zullen op een dag ook hun eigen computers bouwen,” zei hij — een zin die zijn idealen samenvat.
Zijn vader, Özdemir Benler, glimlachte altijd trots wanneer hij over de toekomst van zijn zoon sprak.
Maar die trots veranderde plots in een onuitsprekelijk verdriet.
Het wit geworden haar van Özdemir Benler aan het hoofd van zijn zoon’s kist symboliseerde zowel het verdriet van een vader als het verlies van een hoop.
Vandaag leeft de naam van Ahmet Benler voort — op het monument vóór de Turkse Ambassade in Den Haag.
Dat monument is niet alleen een eerbetoon aan een jonge diplomatenzoon, maar ook aan een briljant brein en een onafgemaakte droom.
Een droom die de mensheid met technologie zou verbinden en Turkije tot een pionier van het informatietijdperk had kunnen maken.