*İşçi Partisi Siyasi Liderliğine, bir sütçü kızı olan Lilianne Ploumen
getirildi.
*Lodewijk Asscher’den boşalan yere, Rotterdam Belediye Başkanı
Ebutaleb’in ismi ön sırada yer alıyordu.
*Ahmet Ebutaleb, uygulamaları ve yalanları ile bir Türkiye karşıtıdır.
İlhan KARAÇAY’ın yorumu:
Hollanda’da Sosyal İşler Bakanlığı yaptığı sırada, yaşanan skandal bir olayda sorumluluğu olduğunu kabul ederek, hükümetten önce İşçi Partisi Siyasi Liderliği’nden istifa eden Lodewijk Asscher’in yerine, bir sütçü kızı olarak tanınan Lilianne Ploumen getirildi.
İşçi Partisi Siyasi Liderliği’ne getirilen Lilianne Ploumen, 12 Temmuz 1962’de Maastricht şehrinde doğdu. ‘Sütçü kızı’ olarak anılan Ploumen, İşçi Partisi’nde siyasete başladıktan sonra, partinin Genel Başkanlığını da yaptı. 2007-2012 arasında Dış Ticaret Bakanlığı da yapan Ploumen, Ebutaleb’i hayal kırıklığına uğrattı.
İşçi Partisi’nin siyasi liderliği için, daha önce de ismi geçtiği zaman, ‘Bu adam Türkiye ve Türk karşıtıdır’ diye uyardığım Rotterdam Belediye Başkanı Ahmet Ebutaleb’in adı, siyasi liderlik için ön sırada yer alıyordu.
Bize ‘Eyvah’ dedirtecek böyle bir ihtimal ne mutlu ki gerçekleşmedi ve liderliğe Lilianne Ploumen getirildi. Bunun tesçillenmesi için, Cumartesi günü yapılacak olan Genel Kurul Toplantısı’da İşçi Partisi üyelerinin sembolik onayı gerekiyor.
Ahmet Ebutaleb’in İşçi Partisi siyasi liderliğine getirilmemesi, şahsımı olduğu gibi, Hollanda’da yaşayan Türkler’i de mutlu edecektir. Bunun nedenlerini, sizlere geçmişte yazdıklarım ile yeniden anlatayım.
*Fas Televizyonuna canlı bağlanan Ebutaleb, muhabirin ‘Hollanda’daki Türkler neden Faslılar’dan daha başarılı’ sorusuna verdiği provokatif cevap ile bir kez daha kızdırdı.
*Daha önce de, fiiliyete koyduğu işlem ve açıklamaları ile skandal yaratan Ebutaleb’e sadece Türkler’den değil, her kesimden tepki var.
*Ebutaleb’in iddiasına, ‘Hollanda’da daha az Faslı olmalı’ diyen Wilders ne diyecek acaba?
İlhan KARAÇAY Yazdı:
2016 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Kaya’nın, Rotterdam Başkonsolosluğumuza girişini engelleyen güçleri yönetirken, polislere ‘vur’ emri verdiği bilinen Fas asıllı Belediye Başkanı Ahmet Ebutaleb’in, Türk kuruluşlarına karşı takındığı olumsuz tavırları da biliniyor.
Ebutaleb’in o günlerdeki ayıplarına az sonra değinmek üzere, bugünkü ayıbını sizlere sunuyorum:
Rotterdam Belediye Başkanı Ahmed Abutaleb’in doğduğu, Fas’ın Rif kentinden yayın yapan NadorCity adlı bir haber portalının yayınladığı görsel ve yazılı bir haber, Hollanda’da Türkler’den başka her kesimden tepki gördü.
Muhabirin, ‘Hollanda’daki Türkler, neden Faslılar’dan daha başarılılar’ şeklindeki sorusuna, şaşırmış bir yüz ifadesi ile, ‘Hayır, aksine Faslılar Türkler’den daha uyumludurlar’ şeklinde cevap veren Ebutaleb şunları ekledi: ‘Türkler, yüzlerini ve dikkatlerini Türkiye’ye çevirmişlerdir. Onların her işi Türkiye’de halledilmektedir. Türk devletinin buradaki Türk toplumu üzerindeki etkisi bilinmektedir. Erdoğan’ın eli camilere kadar uzanmaktadır.’
Aynı durumun Faslılar için geçerli olmadığını belirten Ebutaleb şöyle devam etti: ‘ Rabat’ın eli buradaki camilere kadar uzanmıyor. Fas’ın buradaki Faslılar’a müdahalesi yoktur. Burada sokakta yürüyen bir Faslı’ya, Fas’ın Başbakanının kim olduğunu sorarsanız bunun yanıtını alamazsınız. Ama bir Türk’e, ülkeyi kimlerin yönettiğini sorarsanız, isimleri tek tek alırsınız.’
Ebutaleb’in yukarıdaki ifadelerine ilk tepki, Belediye Meclisi’nde DENK’in Grup Başkanı olan Stephan van Baarle’den geldi. Van Baarle’ye göre, Ebutaleb’in bu söylemleri, iki grubu karşı karşıya getirir ve bir entegrasyon yarışı meydana getirir. Ebutaleb’in, Rotterdam Belediye Meclisi’nin görüşlerini anlatmadığını belirten Van Baarle, ‘Bu dil, kullanılan dil değildir. İnsanları başarılı ve başarısız diye gruplara ayırmak tehlikelidir’ dedi.
Van Baarle, Ebutaleb’in Türkler ve Faslılar vurgulaması ile ayrımcılık yaptığını belirtirken, ‘Bizim meclisimizde Türk Rotterdamlılar ve Faslı Rotterdamlılar’dan söz edilir. Ebutaleb’den, sarfettiği sözleri geri almasını talep ediyoruz.’ dedi.
Ebutaleb’in sözleri Lahey Belediyesinde de kursaklara oturdu. Lahey Belediye Meclisi’nde İslam Demokratlar’ın Grup Başkanlığını yapan Tahsin Çetinkaya, ‘Ebutaleb çok yanlış bir tablo çiziyor. Buradaki Türk organizasyonlarının çoğunun Erdoğan ile bir ilişkileri yoktur. Ebutaleb, Türk toplumuna uzatmış olduğu parmağı geri çekmelidir.’ dedi.
Ahmet Ebutaleb, Rotterdam Belediye Başkanlığını üstlendiği günden bu yana, Türk gruplarına hiç de sempati ile bakmadı. Kim bilir, bu belki de kendi ailesinin özel yaşamından kaynaklanmaktadır.
Rotterdam Belediye Başkanı Ahmet Ebutalep ile maalesef birkaç kez buluşmam olmuştu. Kendisine kitabımı hediye ettiğim Ebutaleb ile, tereciye tere satan Türk balıkçı kardeşlerin ödül kazandığı törende ve daha birkaç etkinlikte biraraya gelmiş ve görüşmüştüm. Keşke görmez olaydım…
Abutaleb’e kara bir maske gibi takılmış olması gereken geçmişteki hatalarını görebilmek için, 2016’da yayınladığım yorumuma bakalım lütfen.
* İkinci kez yalan söyleyen Fas asıllı Başkan’ın foyaları
CNN TÜRK’de uzun uzun anlatıldı.
* Rotterdam Başkonsolosumuzu yalanlayan Abutaleb,
Bakan Fatma Betül Sayan Kaya olayında polislere ‘Vur’
emri vermiş.
İlhan KARAÇAY Yazdı:
Geçtiğimiz 11 Mart akşamı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya olayında, talimatlara göre hareket ettiğini söyleyen Rotterdam’ın Fas asıllı Belediye Başkanı Ahmet Ebutaleb’in bir yalanı daha meydana çıktı.
Daha önce, Rotterdam Başkonsolosumuz Sadin Ayyıldız için ‘Çağırdım ve hizaya çektim’ yalanını savuran Abutaleb, bu kez de, ‘Başkonsolos bana Bakan’ın toplantı yapmayacağını söyledi’ yalanını savurdu.
Bakan Kaya’nın otomobili içinde tecrit edilme olayı sırasında, azılı teröristlere müdahalede kullanılan bir tim ile çelik kuvvet polislerini görevlendirdiğini belirten Ebutaleb, bununla da yetinmedi ve medyaya şu saçma ve korkutucu açıklamayı yaptı: ” Türk Bakan’a 12 geniş omuzlu adam refakat ediyordu. Bu adamlardan biri yanlış bir hareket yapsaydı, vur emri vermiş olduğum kuvvetler tarafından vurulacaktı.”
Ebutaleb ilk yalanını, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Başkonsolosluk önünde toplanan Türkler’in Türk bayrakları taşımalarından rahatsız olan siyasetçilere hoş görünmek için, ‘Türk başkonsolosu makamımda hizaya çekecektim ve hesap soracaktım’, yalanını savurmuştu.
Bakan Kaya’nın sınır dışı edilişinden sonra, Hollanda’da genel seçimlerin yapıldığı 15 Mart günü, CNN TÜRK’te yayınlanan bir programda, Ebutaleb ele alındı ve benim aylarca önce yazdığım bu konudaki yorum ekranlara getirildi.
Ekrana getirilen, aylar önce yazdığım yorum şöyleydi:
Rotterdam Belediye Başkanı Ahmet Ebutaleb, Rotterdam Başkonsolosumuz Sadin Ayyıldız’ı, ‘Bana görevimi yapmayı öğretiyor’ diye topa tutmuştu. Ebutaleb, Hollanda medyasındaki açıklamalarında Başkonsolosumuza veryansın ediyordu. Sonra da ‘Hizaya çekmek’ üzere çağırdığını beyan etmişti. Tüm medya organları, ‘Başkonsolos bugün Ebutaleb’in ayağına gidecek ve hesap verecek’ diye yazmışlardı. Ama olmadı. Zira, Lahey Büyükelçiliğimiz uyanık davranmıştı ve o ziyareti iptal etmişti.
İşçi Partisi’nin liderliğine soyunan ve bu uğurda popülarite arayan Ebutaleb, ne nane yemişti biliyor musnuz?
Ben öğrendim, size anlatayım:
Lahey Büyükelçiliğimizdeki Geçici Maslahatgüzar Kurtuluş Aykan, Rotterdam’da meydana gelenTürk gösterileri hakkındaki medya kargaşasını sağlıklı bir şekilde anlatabilmek için, Rotterdam Belediye Başkanı Fas asıllı Ahmet Ebutaleb ile görüşmek için bir randevu almıştı.
Ebutaleb bu görüşme için gün vermişti. Maslahatgüzar Aykan, bu ziyarete Başkonsolos Ayyıldız ile birlikte gidecekti.
Ne var ki, randevudan iki gün önce, çok yoğun işler nedeniyle çok yorulan Maslahatgüzarımız Aykan, makamında fenalık geçirdi. Bayılan Aykan’ın durumu Büyükelçiliktekileri korkutmuştu. İki ambulans, itfaiye ve polis ekipleri Büyükelçiliğe geldi. Aykan hastaneye pencereden çıkarılarak kaldırıldı. O sırada Aykan’ın sekreteri Belediye Başkanı Ebutaleb’i aradı ve durumu anlatarak randevuyu iptal etti. Çok şükür ki Aykan’ın durumu iyiye gitti ve ertesi gün çalışmamak şartıyla ayağa kalktı.
Rotterdam Başkonsolosumuz Ayyıldız, Maslahatgüzar Aykan’ı ziyaret etti ve ‘Uygun görürseniz Belediye Başkanı’na ben gideyim’ dedi. Aykan da bu teklifi kabul etti ve Belediye Başkanı yeniden aranarak randevu saati sabit tutuldu.
Şimdi gelelim püf noktasına:
Rotterdam Başkonsolosumuz Sadin Ayyıldız, görüşme talebinden üç hafta önce, Belediye Başkanı Ebutaleb ile birlikte, civardaki Belediye Başkanları’na birer mektup göndermişti. Bu mektupta genellikle şunlar yazılıydı: ”15 Temmuz darbe girişiminden sonra, Rotterdam’da gösteri yapan Türkler’in tutumu hakkında yaygara koparan Hollanda medyası sizi de etkilemiş görünüyor. Sanırım, yardımcılarınız bu konularda size sağlıklı bilgi vermiyor. Örneğin, sokaklarınızda gösteri yapan PKK’lılar’ın Abdullah Öcalan portresi taşıdıklarını ve PKK bayrağı açtıklarını size intikal ettirmiyorlar. Biliyorsunuz ki, PKK ülkeniz tarafından da bir terör örgütü olarak tanınmış ve her türlü faaliyeti yasaklanmıştır. Bu durumda, bizim vatandaşlarımızın yaptıkları gösterilerin abartılması da şahsınızı yanıltmıştır.”
Belediye Başkanı Ebutaleb, Başkonsolos Ayyıldız’ın bu mektubuna cevap verme zahmetine katılmamıştı. Ama son randevu olayını fırsat bilen Ebutaleb, medyayı kullanarak şu mesajı geçmişti: ”Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosu, bana işimi nasıl yapacağımı öğretmeye çalışarak boyunu aşan bir işe karışmıştır. Bu nedenle kendisini çağırdım. Bugün hizaya çekeceğim.”
Bu haber gerek Büyükelçiliğimiz ve gerekse Ayyıldız’ı çok şaşırtmı ve üzmüştü.
Bunun üzerine Büyükelçilik randevuyu yeniden iptal etti. Belediye Başkanı Ebutaleb’e de, ”Bu konularda bizim muhatabımız Dışişleri Bakanlığı’nızdır. Bu nedenle randevu iptal edilmiştir” haberi gönderildi.
Rotterdam Belediye Başkanı Ebutaleb’in bu tavrı, 32 Türk sivil toplum kuruluşunun ortak imzası ile, nedenleri belirtilerek protesto edildi.
İkinci yalan
Rotterdam Belediye Başkanı Ebutaleb, aylar önce söylediği üstteki yalandan sonra, ikinci yalanını hafta başında yaptı. Ebutaleb, Başkonsolosumuz Ayyıldız’ın, Bakan Kaya’nın toplantı yapacağından söz etmediğini ileri sürdü ve Başkonsolosumuzu yalancılıkla itham etti. Kaldı ki, Bakan Kaya’nın Hollanda’ya gelmekte olduğu tüm kamuoyunun ve hatta Hollanda istihbaratının bilgisi dahilindeydi.
Kısasa kısas doğru değil
Son gelişmeler hakkında yazdığım haber-yorumların hepsine övücü reaksiyonlar aldığım gibi, yerici tepkiler koyanlar da oldu. Yerici tepkilerin hepsinde, ‘İyi de, Türkiye şunu yapmasaydı, bunu yapmasaydı’ ifadeleri vardı. Yani Hollanda’nın kısasa kısas yaptığını belirtiyorlardı.
Peki kısasa kısas, doğru bir davranış mı?
Mademki Hollanda çok medeni, çok demokrat, çok özgürlükçüydü, neden kısasa kısas yaptı? Demokrat ve özgürlükçü davransaydı ya?
‘Türkiye şunu yaptı, bunu yaptı’ diyenlere şu söylenebilir: ‘İyi de, Hollanda’nın yasak koyma hakkı var mıydı?”
Bu soruya ‘Evet’ diyenler var ama, bu sorunun en doğru cevabını yargı mutlaka verecektir.
Bekleyeceğiz ve göreceğiz.
Bilgilendirici bir açıklama:
Hollanda’da siyasi partilerin Genel Başkanları, siyasi tartışmalara girmedikleri gibi, genellikle siyasi görev de almazlar. (DENK Partisi ve bir küçük parti daha bu alışkanlığı bozmuştu)
Partinin siyasi lideri ise seçim listesinin başında yer alan ve ‘Liste çekicisi’ olarak anılan kişidir. Seçimlerde birinci parti olanın siyasi liderine hükümet kurma görevi veriliyor ve koalisyon kurulursa Başbakan oluyor.
Yani, İşçi Partisi Siyasi Lideri olan Asscher, mart ayında yapılacak olan seçimlerde birinci parti olmaları halinde Başbakan olacaktı.
Asscher, istifasından sonra yaptığı açıklamada, İşçi Partisi’nin mart ayında yapılacak olan seçime daha temiz bir liste ile girmesini amaçladığını belirterek, partisine başarılar diledi.
Asscher’in bu ilkeli davranışı her kesimde takdir görürken, bu konuda hükümetin kararı da heyecanla bekleniyor.
Hollanda’da hükümet düşüren skandal olayın kurbanları arasında Türkler çoğunlukta.
Türk aileler arasında 130 bin euro cezaya çarptırılanlar var.
Evlerini, otomobillerini satmak mecburiyetinde kalan ve bunalım geçiren annelerden biri intihar etmişti.
Çifte uyruklu aileleri ‘sahteci’ olarak suçlayan vergi memurları belge bulamayınca, kendileri sahte belge düzenleyerek dosyalara koydular.
Yukarıdaki gelişmeler, Vergi Dairesi’nden yapılan resmi açıklamada, mahkemelerde ve Meclis Araştırma Komisyonu soruşturmasında ortaya çıktı.
İlhan KARAÇAY araştırdı ve yazdı:
Hollanda’da ‘Hükümet düşüren skandal olay’ hakkında yapılan haberleri yakından takip edenler, yaşanan olayların Hollanda gibi medeni bir ülkede cereyan etmiş olmasına inanmakta güçlük çekiyorlar. Naçizane şahsımın da yakından takip ettiğim bu olayı benim kalemimden de okuyanlarınız oldu.
Hollanda’da yaşanan olaylar o kadar inanılmaz ve şaşırtıcı ki, Meclis Araştırma Komisyonu’nun Başkanı bile, ‘Tespitlerimize bakarsak iftirada ve sahtecilikte dünya şampiyonu oluruz’ diyecek kadar ileri gitmişti.
MEDYAMIZDAKİ YANLIŞLAR
Hollanda’da yaşananlar gerçekten o kadar çirkin ve acımasızdı ki, yıllardır ızdırap çeken ailelerin mağduriyetine göz yuman kurum ve kişiler cezalandırılmaktan kurtulamadılar.
Az sonra başından bu yana detayını yazacağım olayın, Türk medyasında yer alış şeklini eleştrmeden edemeyeceğim.Hükümetin istifasından sonra yayınlanan Türkçe haberler içinde, beni şaşkınlığa uğratan yanlış ifadeler vardı.
Hollanda hükümetinin düşüş haberini yapanların bazıları, kurum ve kişilerin kasıtlı olarak yaptıkları düzmece iftiralar için, ‘Yapılan incelemelerde devlet görevlilerinin hata yaptığı belirtilmiş’ şeklinde yanlış bir cümle kurma gafletini gösterdiler. Devlet memurlarının yaptıkları ‘Hata’ değil, kasıtlı ve planlı ayrımcılık ve sahteciliktir.
Aynı haberlerde, ‘ailelerin devlet görevlileri tarafından yanlışlıkla “sahtekar” diye yaftalandığı ve bu aileler hakkında işlem yapıldığı ortaya çıkarmıştı.’ şeklinde bir cümle daha var. Burada da, devlet memurlarının ‘yanlışlıkla’ hareket ettiği ifade edilmektedir. Aslında bu da bilinçsizce yazılmış bir ifadedir. Zira, tüm araştırma ve soruşturma ve de yargılanmalar sonucunda, devlet memurlarının kasıtlı olarak bir iftira operasyonu yaptıkları açıkça ortadadır.
Muhabirlik yapan genç kardeşlerimin bu ifadeleri, yaşanan çok rezil olayı hafifletmektedir. Bilinçsizce yazıldığını bildiğim bu cümleler için, genç muhabir kardeşlerim adına ben özür dilersem kabul buyurursunuz değil mi?
Daha önceki bir yazımda, genç muhabir kardeşlerime, büyük haber niteliği taşıyan bu olayda mağdur olmuş Türk ailelerinden birkaçını bulmalarını ve röportaj yapmalarını tavsiye etmiştim. Hollandalılar ‘Helaaaaaaas’ der. Eh ben de ‘maalesef’ diyerek, emekli bir gazeteci olarak, internette de olsa birkaç aile buldum ve sizlere sunuyorum.
SKANDALIN BAŞLANGICI
Şimdi gelelim, hükümet düşüren gelişmelerin başladığı 2012 yılına…
Hollanda’daki sosyal hizmetlerin ne derece bonkör olduğunu bileniniz çoktur.
-Bu ülkede, belediyelere kayıtlı yaşayan herkes, bir gün dahi çalışmamış olsa da, 65 yaşına geldiği zaman emeklilik ödeneğine sahip olur.
-Bu ülkede işsizlik parası alamayanlar, belediyelerin sosyal yardım bürolarından, sosyal ödenek alır.
-Bu ülkede, çalışan annelerin çocuklarına, büyükanneler de baksa, 500 euro kadar yardım alır.
-…Ve bu ülkede yaşayan, çalışan annelere, çocuklarını barındıracakları ‘Çocuk Bakım Yurtları’ (Kreş) için, gelir durumuna göre, bazan 1.000, bazan 1.500 euro aylık ödenek verilir.
Şimdi hepiniz, ‘Ooooh be gel keyfim gel…’ diyorsunuzdur.
Evet, değerli okurlarım, bu ülkede yaşayan insanların tümü, bir aksaklık ve aksilik veya bir kasıt olmadığı takdirde bu haklardan yararlanırlar.
İşte, bazılarını kıskandıracak nitelikte olan Çocuk Bakımı Ödeneği, vergi dairelerinde birilerini kıskandırmış olacak ki, bu vergi dairesi çalışanları işgüzarlık yaparak dosyaları incelemeye başladılar. Ama incelenen dosyalar, sadece yabancı uyruklu veya çifte tabiyetli ailelere aitti.
2012 yılında ilk operasyonlar başlatıldı. Çocukları için ödenek alan yabancı uyruklu aileler, posta ile gelen mavi renkli zarflardan çıkan mektuplarda, yapılan kontrollar sorasında evrak ve belgelerin eksik olduğu veya sahtecilik yapıldığı gerekçesiyle suçlu duruma düştüklerini okudular.
Vergi Dairesi’nden uyarı mektubu alan aileler ne yapacaklarını bilemediler. Mağduriyete uğrayan bu insaların yardım isteyecekleri tek yer, çocuklarını emanet ettikleri Bakım Evleri’ydi (Kreş).
İLK İTİRAZLAR
Siz bakmayın ‘2012’de başladı’ sözlerine. Aslında bu haksızlıklar daha önceki yıllarda da pek çok ailenin başına gelmiş ve ödenekleri kesilmişti.
Ama asıl iftira furyası 2012 yılında başladı.
Almere’de Jacqueline İmminga ve Eindhoven’de Ahmet Gökçe, çalıştırdıkları bakımevleri adına vergi dairesine başvurdular. İmminga bu konuda yaptığı açıklamada şunları söylüyordu: ‘Benim müşterilerim has Hollandalılar’dan ve yabancı kökenli ailelerden oluşuyor. Vergi dairesinden çıkan mektupların tamamı, yabancı kökenli ailelere gitmiş ve ödenekleri kesilmişti. Has Hollandalı olan hiç bir aileye mektup gitmemişti.’ İmminga’ya göre, o sırada kendi bölgesinde 300 aileye bu mektuplar gönderilmişti.
Eindhoven’de Bakımevi olan Ahmet Gökçe isimli Türk de, aynı durumun kendi müşterilerince de yaşandığını anlatıyordu. Eşi avukat olan Ahmet Gökçe, tam 235 ailenin ödeneklerinin kesildiğini öğrenince vergi dairesine koştu. Memurlar ile konuşurken, açık olan bilgisayarlarda, isimlerin karşısında Türk veya Faslı oldukları yazılıydı. ‘Bu nedir’ diye sorduğu vergi memurları bocalayarak ne diyecklerini bilemediler.
Eindhoven’de Çocuk Bakım Yurdu (Kreş) işleten Ahmet Gökçe
Bakımevi sahiplerinin müşterilerine sahip çıkmasından hiç hoşlanmayan vergi daireleri, bu kez bakımevlerini de sıkı denetlemeye başladılar. Bakımevleri birkaç kez müfettişler tarafından incelenen Ahmet Gökçe’ye Eindhoven Belediye’sinden ‘başarı’ ödülü verilmişti. Gökçe’nin avukat olan eşi, vergi dairesi hakkında suç duyurusunda bulundu. Ama ne yazık ki yıllarca bu konuda bir gelişme olmadı.
2012 yılında 3.403 ailenin 2013 yılında da 7.466 ailenin ödenekleri kesildiği gibi, ailelerden bugüne kadar ödenmiş olan ödeneklerin geri ödenmesi isteniyordu. Bu parayı ödeyemeyecek durumda olan ailelerin mal varlıklarına el konuluyor, haciz işlemlerinden sonra malları satışa çıkarılıyordu.
Mağdur durumu düşen yabancı kökenli aileler büyük bir sıkıntı içinde yaşıyorlardı. Maddi kayıpların yanında manevi kayıplar da can yakıyordu.
Yaşadığı ortama dayanamayan bir annenin intihar ettiği haberleri, nihayet siyasetçileri ayağa kaldırdı. Yukarıdaki haberin başlığı, ‘Vergi Dairesi’nin cadı avından sonra bir ebeveyn intihar etti’ şeklindeydi.
Birer birer mahkemelere başvuran aileler hakkında verilen haklılık kararları, vergi daireleri tarafından görmezden gelinmişti. Daha sonra mahkemeler, Yargıtay ve Danıştay kararlarını da hiçe sayan vergi daireleri, siyasetçilerin harekete geçmesi ile yelkenleri suya indirdiler.
Vergi Daireleri’nde yapılan bir iç soruşturma sonucunda, bazı üst düzey memurların, yabancı kökenlilere karşı kasıtlı davrandıkları ortaya çıktı. Bizzat Vergi Daireleri Başkanı’nın yaptığı açıklamada, sahtecilikle suçlanan aileleri, suçlu göstermek için, sahte belgeler düzenlendiği ve dosyalara konduğu belirtildi.
Bu gerçeklerin ortaya çıkmasından sonra, bu konudan sorumlu Devlet Sekreteri (Bakanı) Menno Snel istifa etmişti.
HAYATI KARARDI
Mağdur aileler arasında yer alan Türk kökenlilerden biri, Hengelo’da yaşayan Esra isimli 51 yaşında bir kadındı. Vergi Dairesi, Esra’nın ödeneğini durdurduğu gibi, 130 bin euro da geri ödenmesini istiyordu. Evini, otomobilini ve kendi işyerini satmak mecburiyetinde kalan Esra’nın borcu, masraf ve faizlerle birlikte 200 bin euro olmuştu. Sattığı mal varlığı ile vergi dairesine borcunu ödeyen Esra, şimdilerde ‘Keşke ödemeseydim’ diyor ama, çok geç…
30 AİLEYE ÖNDERLİK YAPTI
Mağdur olan bir başka Türk kökenli, 36 yaşındaki Fatma Şimşek’ti. 3 çocuklu Fatma Şimşek, kendisi gibi mağdur olan 30 aile ile birlikte, Vergi Dairesi Müdüresi Agaath Cleyndert ile bir toplantı düzenledi. Müdüre hanım, Arnhem’deki Haarhuis Oteli’nde yapılan bu toplantıda, yaşananlar için özür diledi ama çözüm üretemedi. Ailelerin, gruplar halinde vergi memurları ile görüşmeleri de bir sonuç getirmedi. Yaşananlar nedeniyle, evde çocuklarına bakmak mecburiyetinde kalan Fatma Şimşek ikinci işinden de ayrılmak mecburiyetinde kaldı. Diğer aileler gibi, daha önce almış oldukları ödenek meblağını, hâlâ taksitle geri ödemek mecburiyetinde kaldıklarını anlatan Fatma Şimşek, ‘Bu yaşananlardan, geleceğimiz için ders almış olduk’ diyor.
Fatma Şimşek, yaşadığı acıları TV’de anlatırken göz yaşlarına hakim olamadı.
ÇÖZÜM BEKLERKEN HACİZ GELDİ
Rotterdam’da yaşayan Selim Acar ve eşi İlkay, 2014 yılında durdurulan ödenekleri için, vergi dairesinin kapısını aşındırdıklarını belirtirken, gönderdikleri e-mail mesajlarına da hiç yanıt alamadıklarını belirtiyorlar. Bugüne kadar aldıkları ödenek meblağının tamamını geri ödemek mecburiyetinde kalan Selim Acar, şimdi kendileri için verilecek olan son uygulamanın ne olacağını merak ediyor.
13 AİLE İLE ORTAK HAREKET
Mağduriyete uğrayan Türk asıllı annelerden biri de Özlem Kermen idi. 13 aile ile birlikte hareket eden Özlem, tam 8 yıldır sürdürdükleri mücadeleden bir sonuç elde edemedi. Çantasında belgeler ile kapı kapı dolaştığını anlatan Özlem, vergi memurlarının vurdumduymaz tavırlarının da kahredici olduğunu anlatıyor.
NİHAYET
Hollanda tarihinde bir kara sayfa olarak yer alacak olan, utanç verici bu ırkçı gelişmeler, acılı bir annenin intiharından sonra parlamentoda konuşulmaya başlandı.
Daha önce meclisteki bir soruya, ‘Vergi Daireleri’nde yabancı uyruklulara karşı özel bir kontrol yok’ diyen Vergi Daireleri’nden sorumlu Devlet Sekreterleri Alexandra van Huffelen ve Hans Vijlbrief, bizzat Vergi Dairesi’nden yapılan ‘Memurlarımız peşin hükümlü ve kasıtlı işlemler yapmışlardır’ şeklindeki açıklama karşısında şaşkına dönmüşler ve ‘Bu aşamadan sonra durumu ciddi bir şekilde ele alacağız ve araştırma yaptıracağız’ demişlerdi.
Vergi Daireleri’nden sorumlu Devlet Sekreterleri Alexandra van Huffelen ve Hans Vijlbrief,
yaptırdıkları araştırma sonucunda 4 yüksek görevliyi işten uzaklaştırdılar.
Bakanlığın yapmış olduğu araştırma sürerken, siyasi partilerin, ‘Sorumluları derhal uzaklaştırın’ baskısı karşısında, başta Genel Müdür olmak üzere 4 yüksek görevlinin işine son verildi.
MECLİS ARAŞTIRMASI
Mahkemeleri, Danıştay ve Yargıtay’ı dinlemeyen Vergi Daireleri hakkında bir
Araştırması yapılması kararı alındı.
Geçtiğimiz Kasım ayında yapılan Meclis Araştırması’nın raporu, 17 aralık günü Millet Meclisi Başkanı Arib’e verildi.
Chris van Dam Başkanlığındaki Araştırma Komisyonu
Raporda, başta Başbakan Rutte olmak üzere, Bakanlar ve yüksek devlet memurlarının süçlu oldukları yazıyordu.
Komisyon Başkanı Chris van Dam’ın, duydukları karşısında, ‘Böylesi bir kirli ve yetersiz yönetim ile dünya şampiyonu oluruz’ dediği soruşturma sonucunda, Başbakan Rutte, o zamanın Sosyal İşler Bakanı Lodewijk Asscher, Maliye Bakanı Wopke Hoekstra, Ekonomi’den sorumlu Devlet Bakanı Eric Wiebes ve Sosyal İşler’den sorumlu Devlet Bakanı Loes Mulder suçlu bulundular.
Haksız yere ödenekleri kesildiği gibi, önceden ödenmiş olan ödeneklerin borçlandırıldığı binlerce ailenin, insanlık dışı zorluklar yaşadığı belirtilen rapor sonrasında istifalar beklenmeye başlandı.
Başbakan Mark Rutte, yaşananlardan üzüntü duduğunu, istifa için hazır olduklarını, ancak ülkenin içinde bulunduğu kaos ortamı nedeniyle bu istifayı yapamayacaklarını bildirdi.
Bunun üzerine, Yeşil Sol Partisi Siyasi Lideri Jesse Klaver, hükümeti istifaya davet etti.
Canlı yayınlanan bir TV programında, ‘Hükümet istifa etmezse, güvensizlik oylaması isteyeceğiz’ tehdidini savurdu.
Gelişmelerde sorumluluğu olan eski kabinede, Sosyal İşler Bakanı olarak görev yapmış olan İşçi Partisi’nin siyasi lideri Lodewijk Asscher ile, muhtemel bir koalisyon ortaklığı görüşmeleri yapan Klaver, moderatörün ‘Bu olayda sorumlu olan Asscher de istifa etmemeli mi?’ şeklindeki soruya, ‘Bu, Asscher’in bileceği bir konudur’ yanıtı verdi.
Bu açıklamadan hemen sonra da Asscher’den istifa açıklaması geldi. Sosyal İşler Bakanlığı yaparken, Vergi daireleri’nde yaşananları dikkate almadığı için üzüntülü olduğunu ve utanç duyduğunu belirten Asscher, böylece, önümüzdeki mart ayında yapılacak olan seçimde aday olmayacağını da açıklamış oldu.
Asscher’in bu açıklaması, hükümetin de istifa etmesini zaruri bir hale getirdi.
Böylece Başbakan Mark Rutte, hükümetin istifasını açıkladı. Hükümetin, seçimlere kadar demisyoner (düşük) olarak göreve devam edeceğini belirten Rutte’ye karşı,
hükümette yer alan Ekonomi Bakanı Eric Wiebes, Asscher gibi ilkeli davranarak tamamen istifa ettiğini açıkladı. Wiebes’in yerine çok acele bir şekilde Cora van Nieuwenhuizen atandı.
Zorunlu açıklama
Hollanda’da siyasi partilerin Genel Başkanları, siyasi tartışmalara girmedikleri gibi, genellikle siyasi görev de almazlar. (DENK Partisi ve bir küçük parti daha bu alışkanlığı bozmuştu)
Partinin siyasi lideri ise seçim listesinin başında yer alan ve ‘Liste çekicisi’ olarak anılan kişidir. Seçimlerde birinci parti olanın siyasi liderine hükümet kurma görevi veriliyor ve koalisyon kurulursa Başbakan oluyor.
Yani, İşçi Partisi Siyasi Lideri olan Asscher, mart ayında yapılacak olan seçimlerde birinci parti olmaları halinde Başbakan olacaktı.
Asscher, istifasından sonra yaptığı açıklamada, İşçi Partisi’nin mart ayında yapılacak olan seçime daha temiz bir liste ile girmesini amaçladığını belirterek, partisine başarılar diledi.
ŞİMDİ NE OLACAK
Başbakan Rutte istifa ederken, mağdur olan ailelere verilmesi kararlaştırılan 30’ar bin euroluk meblağın, 1 Mayısta ödenmiş olacağını belirtti. Aileleri mağduriyetten kurtarmak için, ciddi çalışmaların devam edeceğini ve meblağın duruma göre mutlaka yükseltileceğini belirten Rutte, başvuru yapmamış olan mağdur ailelerin 15 şubata kadar başvurmalarını istedi.
BAŞVURU
Çocuk Bakımı Ödeneği için henüz başvurmamış olanlar, ‘Çocuk Bakım Ödeneği Kurbanları Servisi’ olarak nitelenen oluşuma telefonla başvurabilirler. Genellikle çok yoğun olan bu servisi sık sık aramanız gerekebilir.
Hollanda içinden telefon : 0800 2 358 358
Hollanda dışından telefon: 0031 555 385 385
Hollanda’da yüz kızartıcı bir haksız suçlama sonucunda mağdur olan 10 bini aşkın çifte uyruklu ailenin yaşadığı acı dolu yılların gazabı, Hollanda kabinesini istifaya mecbur bıraktı.
Başbakan Rutte’nin az önce canlı yayında yaptığı açıklamaya girmeden önce, geçmişte yaşananları kısaca anımsayalım: Hollanda Başbakanı Rutte, canlı yayında istifayı açıkladı.
Hollanda’da çocuklarını bakım evlerine bırakan anneler için özel bir ödenek veriliyor.
Ülkenin çeşitli yerlerindeki Vergi Daireleri, özellikle çifte uyruklu vatandaşların sahtecilik yaparak bu ödenekten yararlandıklarını iddia ederek o yıl 3.403, 2013 yılında 7.466 ve 2014 yılında da 189 ailenin ödeneklerini durdurdu. Vergi Daireleri, ödeneklerin durdurulması ile de yetinmedi ve daha önce ödenen ödeneklerin tamamını geri istedi. Bazı aileler 90 bin euroya kadar bir meblağı geri ödemek zorundan kaldı. Ödeme yapamayan ailelerin mallarına el kondu ve çoğu aile evlerini satmak mecburiyetinde kaldı. Ailelerin itirazları görmezden gelindi. Mağduriyet o kadar ağırdı ki, bir anne çareyi intihar etmekte buldu.
Yapılan yoğun şikâyetler ve baskılar sonucunda, Vergi dairelerinde araştırma yapılmaya başlandı. Uzun süren araştırmalar sonucunda, Vergi daireleri’nin haksızlık yaptığı ortaya çıktı ve bazı memurların kendileri sahte belge hazırlayarak, bu belgelerin aileler tarafından verildiğini iddia ettikleri ortaya çıktı. Bizzat Vergi daireleri Genel Müdürü’nün yaptığı açıklamada, yapılan yüz kızartıcı bu suçlar sonucunda üst düzey dört görevlinin işlerine son veridiği belirtildi.
Yıllarca süren bu ısdıraptan sonra konuya siyasetçiler el attı. Bunun için Meclis Araştırma Komisyonu oluşturuldu. Başta Bakanlar olmak üzere pek çok üst düzey görevli sorgulandı.
Kasım ayında yapılan bu sorgulamanın raporu aralık ayında açıklandı.
Açıklanan raporda, vergi dairesi memurlarının insanlık dışı bir ayrımcılık uyguladığı belirtidi. Araştırma Komisyonu Başkanı Chris van Dam, ‘Böylesi kirli ve yetersiz bir yönetim ile dünya şampiyonu oluruz’ açıklamasında bulundu.
Araştırma Komisyonu’nun raporu o kadar ağır dı ki, bu konuya şimdiye kadar sessiz kalan kükümetin derhal istifa etmesi gerektiği fikri ağırlık kazanmıştı.
Takip eden günlerde şahsımın da haberleştirdiği gelişmelerin sonucu merakla beklenir oldu.
Geçtiğimiz Pazar günü Yeşil Sol Parti’nin siyasi lideri Jesse Klaver, hükümetin istifa etmemesi halinde güvensizlik oylaması isteyeceklerini açıklamıştı.
Dün de, o zamanın Sosyal İşler Bakanı İşçi Partili Lodewijk Asscher, şimdiki liderlik görevinden istifa etiğini açıkladı.
Bundan sonra hükümetin de istifa etme durumu güçlenmişti.
Nihayet bugün Başbakan Rutte beklenen istifa açıklamasını yaptı. Hükümet bundan sonra misyoner değil, demisyoner (düşmüş) olarak görevi sürdürecek.
Ama, olayda asıl sorumlunun kendisi olduğunu belirten Ekonomi Bakanı Eric Wiebes, düşük hükümetten de istifa ettiğini açıkladı. Wibes’in yerine Cora van Nieuwenhuizen atandı bile.
Hollanda Başbakanı Mark Rutte, bugün saat 14.30’da, canlı yayında yaptığı açıklamada istifayı duyurdu ve utanç duydukları bu skandal gelişme hakkında söyleyecek lafı olmadığını belirtti. Gazetecilerin, ‘Asscher ve Wiebes tamamen istifa ettiler, siz neden düşük olarak görevi sürdürmeyi tercih ediyorsunuz’ sorusuna, ‘İçinde bulunduğumuz sıkıntılı durum beni buna zorluyor. Ayrıca, biz görevimize misyoner olarak değil demisyoner olarak devam edeceğiz. Seçimlerde halkın vereceği karara saygı duymak lâzım.’ yanıtını verdi.
Şimdi yapacakları en önemli işin, Korona virüsü ile mücadeleye devem etmek olduğunu belirten Rutte, olayda sorumluluğu olduğunu, konuyla ilgili Bakanlıkların da sorumluluğu taşıdığını belirtirken, yaşananlar için tüm Hollanda halkından özür dilemeyi de ihmal etmedi.
Binlerce aileyi mağdur eden Vergi Dairesi skandalında ilk istifa.
Hollanda’da hükümetten önce, eski Bakan Asscher istifa etti.
İşçi Partisi siyasi lideri, parti içi baskıya dayanamadı ve ilkeli davrandı.
İlhan KARAÇAY
Son günlerde sıkça değindiğim, Çocuk Bakımı Ödeneği alan yabancı uyruklu ailelere yapılan haksızlık olayı, ilk istifayı getirdi. Ama bu istifa hükümetten değil, o zamanın Sosyal İşler Bakanı, şimdinin muhalif lideri Lodewijk Asscher’den.
Vergi Dairesi yüksek memurlarının, çocuk bakımı için ödenek alan çifte vatandaşlı ailelere karşı, peşin hükümlü davranarak haksız suçlamada bulunması üzerine patlak veren bu olay, Meclis Araştırma Komisyonu’nun yaptığı soruşturmadan sonra, Hollanda için yüz kızartıcı bir duruma gelmişti.
Hollanda gibi medeni ve demokrat bir ülkede yaşanmaması gereken bu olaydan sonra, en azından zamanın sorumlu Bakanlarının istifası beklenirken, Yeşil Sol Parti’nin siyasi lideri Jesse Klaver, kabinenin tamamının istifa etmesi gerektiğini, istifa gelmezse güvensizlik oylaması isteyeceklerini açıklamıştı.
Hükümette yer alan Bakanların istifası istenirken, o zamanki hükümette yer alan Sosyal İşler Bakanı Lodewijk Asscher’in, bugünkü İşçi Partisi Siyasi liderliği konusu da tartışılmaya başlandı. Parti içi baskıya dayanamayan Asscher bugün siyasi liderlikten istifa ettiğini açıkladı.
Asscher’in bu istifasından sonra, şimdi hükümetin de istifa etmesine kesin gözüyle bakılmaya başlandı.
Zorunlu açıklama
Hollanda’da siyasi partilerin Genel Başkanları, siyasi tartışmalara girmedikleri gibi, genellikle siyasi görev de almazlar. (DENK Partisi ve bir küçük parti daha bu alışkanlığı bozmuştu)
Partinin siyasi lideri ise seçim listesinin başında yer alan ve ‘Liste çekicisi’ olarak anılan kişidir. Seçimlerde birinci parti olanın siyasi liderine hükümet kurma görevi veriliyor ve koalisyon kurulursa Başbakan oluyor.
Yani, İşçi Partisi Siyasi Lideri olan Asscher, mart ayında yapılacak olan seçimlerde birinci parti olmaları halinde Başbakan olacaktı.
Asscher, istifasından sonra yaptığı açıklamada, İşçi Partisi’nin mart ayında yapılacak olan seçime daha temiz bir liste ile girmesini amaçladığını belirterek, partisine başarılar diledi.
Asscher’in bu ilkeli davranışı her kesimde takdir görürken, bu konuda hükümetin kararı da heyecanla bekleniyor.
*İstanbul’da görev yaparken, arkadaşına yazdığı mektuplar kitap haline getirildi.
*Mektuplarda, Türkler’in savaş meydanlarındaki üstünlüğünün
nedenleri, Ordunun disiplini, Türk hamamları ve Türklerin
beden temizliğine verdiği önem, giysilerinin rahatlığı ve renkleri, atları ile olan insancıl ilişkileri anlatılıyor.
*Osmanlı‘da kadının hukuki statüsünden de bahseden Busbecq, Türk kadınının boşanma talebinde bulunabildiğini, bu yönüyle,Osmanlı’nın Avrupa’dan ileri olduğunu belirtiyor.
*Sanki onaltıncı yüzyılda, bize ait olan özellikler, hasletler,
yirminci ve yirmibirinci yüzyılda Avrupa’ya geçmiş.
*Aynı zamanda bir bitki uzmanı olan Busbecq, lâle soğanının Hollanda’ya kazandırılmasında büyük rol oynadı.
*Mezarı kayıp olan Busbecq’in doğduğu yere gittik ve araştırdığımız mezarını bir kilisede bulduk.
İlhan KARAÇAY, TRT adına yaptığı çalışmalar sırasında işlediği, gözden kaçan konular arasında yer alan Ogier Ghislain Busbecq’i tanıtıyor:
Yönetmen Sacit Şahin, Yapımcı İsmail Elden, kameramanlar Ercan İşsever, Orhan Aybertürk, Hayrettin Demir, Murat Balcı, son çekimlerini bu belgeselde yapan rahmetli Mehmet Türkoğlu ve de Veyis Güngör’e teşekkürlerimle.
Osmanlı ve Türkiye tarihi yazılırken, büyük ve önemli savaşlar ve barışlar arasında, önemi inkâr edilemeyecek bazı konuları nedense hep atlarız.
İşte bu konulardan biri de Ogier Ghislian Busbecq’tir.
İstanbul’da Avusturya Büyükelçisi olarak görev yaparken, arkadaşına yazdığı mektupları kitap haline getirilen, mektuplarında, Türkler’in savaş meydanlarındaki üstünlüğünün nedenlerini, ordunun disiplinini, Türk hamamlarını ve Türklerin beden temizliğine verdiği önemi, giysilerinin rahatlığını ve renklerini, atları ile olan insancıl ilişkilerini anlatan Busbecq, Osmanlı‘da kadının hukuki statüsünden de bahsederken, Türk kadınının boşanma talebinde bulunabildiğini, bu yönüyle, Osmanlı’nın Avrupa’dan ileri olduğunu anlatıyordu.
Aynı zamanda bir bitki uzmanı olan Busbecq, lâle soğanının Hollanda’ya kazandırılmasında da büyük rol oynadı.
Türkevi AraştırmalarMerlezi Başkanı Veyis Güngör, Fransa’nın Belçika sınırına yakın Busbecque kasabasında bulunan anıt önünde Busbecq’i anlatıyor.
İşte, bizim için çok önemli bir kişiliğe sahip olan Busbecq’in öyküsünü yazmak için, TRT ekibi ve bu konuyu araştırmış olan Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör ile, Busbecq’in doğduğu Fransa’daki köye gittik.
Bugüne kadar mezarının kayıp olduğu bilinen Busbecq’in mezarını da bulduk.
Ama önce Busbecq’in İstanbul yaşamına ve mektuplarına bakalım:
Günümüzde Kuzey Fransa topraklarında olan Bousbecque kenti şatosunda doğdu. Babası Georges Ghislain, annesi Catherina Hespiel’di. Günümüzde Güney Belçika‘da olan Wervik ve Comines kentlerindeki okullarda ve Leuven kentindeki üniversitede eğitim gördü. Daha sonra o dönemin en üst eğitim kurumlarının bulunduğu İtalya‘da Venedik başta olmak üzere, birkaç farklı üniversitede eğitimini tamamladı ve kamu hizmetine girdi.
1552 yılında Avusturya arşidükü Ferdinand I emrinde görevlendirildi. İki yıl sonra Avusturya adına İngiltere‘ye gönderilerek İngiltere kraliçesi Mary Tudor ile İspanya prensi II. Felipe‘nin evlilik törenine katıldı.
Busbecq’in bir sonraki görevi Avusturya’nın Türkiye elçiliğiydi. 1547 yılında iki ülke arasında barış yapılmış, fakat Avusturya tarafı barışı tanımamıştı. Ancak yapılan savaşlarda 1551 de Erdel‘in, 1552 Banat‘ın Türkler tarafından fethi üzerine, Ferdinand Busbecq’i barışı yenilemek göreviyle, İstanbul’a gönderdi. Busbuecq’in görevi yedi yıl sürdü. Rüstem Paşa‘nın sadrazamlığı sırasında başarılı olamayan Busbecq, Rüstem Paşa’dan sonra Semiz Ali Paşa‘nın sadrazamlığı sırasında 1562 yılında barışı yenilemeyi başardı.
Busbecq, 1556-1563 yılları arasında Avusturya elçisi olarak İstanbul’da yaşarken farklı faaliyetlerde de bulundu. Bunların başında Türkleri incelemek ve Avrupa’nın tanımadığı bu toplum hakkında yaptığı gözlemleri metne dökmek de vardı. Türkiye’de bulunduğu süre içinde dikkatli gözlemler yaptı ve gözlemlerini dostu olan Macar diplomat Nicholas Michault’a yazdığı dört mektupta topladı.
Başta İstanbul olmak üzere Osmanlı ülkesinin dört bucağında uzun zaman geçiren Busbecq, o dönemde yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını söz verdiği gibi dostu Machault’a mektuplarla anlattı. Kanuni’nin Hürrem’le ve şehzadeleri ile ilişkilerinden Rüstem Paşa’nın maddiyata düşkünlüğüne, Osmanlı ordugâhlarındaki düzenden hamam âdetlerine, sokaklardaki hayvanlardan güncel dedikodulara, yaşanan depremlerden dilencilere pek çok konuyu paylaşır. Busbecq’in arkadaşıyla dertleşmek için yazdığı bu mektuplar, Avrupa’da asırlar boyunca okunacak bir kaynak oldu.
Yola çıkarken Türkler hakkında yeterince bilgisi ve tecrübesi olmayan elçinin, İstanbul’a geldikten sonra Kanuni dönemi Osmanlısıyla ilgili her ayrıntıyı anlattığı mektuplar ilk kez Latince olarak 1595’te “Türk Mektupları” adıyla Paris’te basıldı. 1927’de de 3. İngilizce çevirisinden Derin Türkömer tarafından Türkçeye çevrilen kitap, Busbecq’in heyetinde yer alan ressam Melchior Lorichs’in aynı dönemde yaptığı çizimlerle birlikte geçtiğimiz günlerde İş Bankası Kültür Yayınları tarafından okuyucuya sunuldu.
Aslında bu yazılarının asıl sebebi Türklere nasıl karşı koyabiliriz sorusunun cevabını aramaktı. Bunu açıklarken arka planda 16’ncı Yüzyıl İstanbul’unun ve hayat şeklinin dürüst bir manzarasını ortaya koyuyordu.
Busbecq, bazı eleştiriler yapmakla birlikte, beğendiklerini de ifade etmekten kaçınmamıştır. Ordunun disiplini, Türk hamamları ve Türklerin beden temizliğine verdiği önem, giysilerinin rahatlığı ve renkleri, atları ile olan insancıl ilişkileri, Busbecq’i çok etkilemişti.
Busbecq mektuplarında Osmanlı‘da kadının hukuki statüsünden de bahsediyordu. Türk kadınının boşanma talebinde bulunabildiğini, bu yönüyle,Osmanlı’nın Avrupa’dan ileri olduğunu belirtmesi ilgi hak eden bilgiler arasında. Çağdaş gözlemciler geriye doğru yapılan tanımları boşa çıkartabiliyorlar.
Elçi Busbecq, her ne kadar bu toprakların Osmanlı’nın elinde harcandığını, hatta toprağın matem tuttuğunu, Hıristiyan kültürüne hasret içinde olduğunu düşünse de ‘yiğidi öldür hakkını ver’ cinsinden açıklamaları da var kitapta. Busbecq, zamanın korkulan ama çok saygı duyulan imparatorluğa, özellikle ordusuna hayranlığını açıkça ifade ediyor.
Türk Mektupları, gözleme dayandığı için roman gibi bir çırpıda okunabiliyor. Busbecq için, ‘sadece Osmanlı hakkında bilgi veriyor’ demek hata olur. O aynı zamanda bir Avrupalının ahlâk anlayışı ile Osmanlı’yı kıyaslıyor, yer yer özeleştiri yapmaktan da çekinmiyor.
Osmanlı’nın başarılı olmasının altında yatan nedenleri irdeleyen Busbecq, Osmanlının bu başarısını, adaletli olmalarına bağlıyor ve şöyle diyor: “Sultan’ın karargâhında tek kişi yoktu ki itibarını kendi meziyetlerinden başka bir şeye borçlu olsun, doğduğu aileden dolayı diğerlerinden farklı kılınsın. Kişiye, verdiği hizmetlere göre saygı gösteriliyor. Türk imparatorluğunda her insanın içine doğduğu şartları değiştirme imkânı vardır. İşte Türkler bu nedenle neye teşebbüs etseler başarılı oluyorlar. Sanatı ve bilimleri keşfeden bu topraklar, bizlere devrettiği medeniyeti geri almak için müşterek inancımız adına yabaniliğe karşı bizden yardım bekliyor. Ama hepsi boşuna. Hıristiyanlığı sahiplenenlerin akıllarında başka istekler hakim.”
Ogier Ghislain de Busbecq mektuplarında, Türklerin hangi renkleri uğurlu, hangi renkleri uğursuz addettiklerinden de bahsediyor. Siyahın kötü ve talihsizlik getiren bir renk olduğuna inanıldığını yazan Busbecq, “Türkler siyahın giyilmesini uğursuzluk sayıyor. Öyle ki paşalar bizi birkaç defa siyah elbiselerle görünce ciddi şikâyetlerde bulunmuşlardı. Pembe renk ise seçkinlik alametidir. Ancak savaş zamanı ölümün habercisi addedilir. Beyaz, sarı, mavi, menekşe, kurşuni ve diğerleri daha uğurlu renkler sayılır.” diyor. Makamı ne olursa olsun Türklerin kıyafetlerinin aynı olduğunu söyleyen Busbecq, “Rengârenk kıyafetler, her tarafta atlas kumaşların pırıltısı. Gözlerime böyle güzel bir manzara sunulmamıştı. Bütün bu ihtişamın içinde yine büyük bir sadelik ve tasarruf göze çarpıyor.” diyor.
Busbecq, İstanbul’da olduğu dönemde sarayda yaşanan olaylardan da haberdar. Dostu Machault’ya bunları da yazıyor: “Türk sultanlarının oğlu olmak büyük bir mutsuzluk, zira aralarından biri babasının yerine tahta geçtiğinde, bu diğerleri için kaçınılmaz bir ölüm demek. Onları zorlayan aslında hassa askerlerinin davranışıdır. Eğer tahta geçenin kardeşlerinden biri hayatta kalabilmişse bu askerler sultandan devamlı olarak ihsan talep ederler. Dolayısıyla Türk sultanları ellerini kardeş kanıyla kirletmek zorunda kalır.”
Busbecq, Türk yurdunun mimarisinden daima söz etmiş ve bu hususta dikkatini çekenleri şöyle yorumlamış:
“Türklerin bir özelliği de binalarında ihtişamdan kaçınmaları. Bu gibi şeylere önem vermeyi kendini beğenmişlik, gurur ve gösteriş addediyorlar -bunlar adeta insanın bu dünyada ebediyen var olmayı beklediğine işaret edermiş gibi. Evlerine, bir yolcunun hana baktığı gözle bakıyorlar. Onları hırsızlardan, sıcak, soğuk ve yağmurdan koruyorsa başka bir lüks aramazlar. İşte bu nedenle bütün Türk diyarında zarif bir eve sahip zengin bulmak zordur. Sıradan halk kulübelerde ve küçük evlerde yaşar. Ancak zenginler bahçe ve hamama düşkündür. Kalabalık ailelerini barındıracak büyük evleri vardır ama bu evlerde aydınlık revaklar, göz alıcı salonlar, muhteşem olan veya insanı cezbeden hiçbir şey yoktur.”
Türklerin misafirlere olan düşkünlüğü, tarihten bu yana süregelmektedir. İşte bu konu hakkında da Busbecq’in bilhassa hanlara dair görüşlerini yine mektuplardan şöyle öğreniyoruz:
“Bazen de bir Türk Hanında kaldım. Bunlar çok geniş ve ayrı ayrı yatak odaları olan gösterişli yapılar. Hıristiyan, Yahudi, fakir, zengin hiç kimse buradan geri çevrilmiyor, kapısı herkese açık. Paşalar ve sancak beyleri yolculukları sırasında buraları kullanırlarmış. Türk hanlarında her zaman bir saltanat sarayındaymışım gibi, misafirperverlikle karşılandım. Bu hanlardan konaklayanlara yemek verilmesi âdettir. Yemek zamanı bir hizmetkâr masa kadar kocaman bir tepsiyle çıkagelir. Tepsinin ortasında bir tabak etli bulgur, etrafında ekmekler ile bazen de bir petek bal olur.”
Busbecq, Türklerin hangi işlere yatkın olduğundan mesleki tecrübelerine kadar değerlendirmelerde bulunmuş. Özellikle dikkatini çeken hadiselerde gözlemlerine kendi yorumlarını da katmış. Bunlardan biri de Türklerin karakteristik özelliklerinde dinlerinin ne kadar etkili olduğuyla ilgili. Busbecq’in oldukça ilginç sözleri şöyle::
“Türklerin cesaretlerini fevkalade buluyordum. Gecenin karanlığına, ay ışığı olmamasına ve şiddetli rüzgârlara rağmen yola devamda hiç tereddüt etmediler. Kıyıdan suya uzanmış değirmenler ile kütüklerden ve ağaç dallarından dolayı sürekli tehlike içindeydiler. Kuvvetli rüzgâr, bulunduğum tekneyi sık sık ağaç köklerine suya uzanan dallara öyle bir şiddetle çarpıyordu ki her an parçalanmamız mümkündü. Hatta bir defasında güvertenin bir parçası büyük gürültüyle koptu. Yatağımdan fırlayarak gemicileri daha dikkatli olmaları için azarladım. Bana yüksek sesle verdikleri cevap sadece “Alaure” yani “Allah bizi korur” oldu.”
Türk mutfağını seven ve lezzetli sofralara konuk olan Busbecq’in, Türk yemek kültürüyle ilgili söyleyecekleri de elbet vardır:
“Türkler yolculuk sırasında ete veya sıcak yemeğe rağbet etmezler. Hoşlandıkları şeyler ekşitilmiş süt, peynir, kuru erik, armut, şeftali, ayva, incir, kuru üzüm ve vişnedir. Bu meyveleri temiz suda kaynatıp büyük toprak tepsilere koyarlar. Herkes bundan canının çektiğini satın alır. Meyveyi ekmeğin yanında katık olarak yerler. Sonra da suyunu içerler. Böylece yiyecek ve içecek çok ucuza mal olur –öyle ki bizde bir kişinin günlük yemek masrafı bir Türk’ün 12 günde harcayacağı paradan daha çoktur. Hatta resmi ziyaferleri bile genellikle böreklerden, çeşitli tatlılardan, yanına koyun eti ve tavuk ilave ettikleri muhtelif pirinç yemeklerinden ibarettir. ”
Türklerin seferde nasıl beslendiklerinden askerlik ve din anlayışlarına, hayvan sevgilerinden kadınlara dair tutumlarına kadar her detayı hiç atlamadan aktaran Busbecq özellikle kendi askerlerine hayıflanır:
“…Bütün bunlar size, Türklerin içinde bulunduğu şartlara karşı ne kadar büyük bir sabır, uyanıklık ve tasarrufla katlandığını gösterecektir. Seferde verilen alışılagelmiş yemeği beğenmeyen, özenle pişirilmiş zarif yiyecekler bekleyen bizim askerimizden ne kadar da farklı! Eğer arzuları yerine getirilmezse başkaldırıp kendi kendilerinin mahvına sebep olurlar. İstedikleri verilse bile yine kendilerini aynı şekilde perişan ederler. Çünkü her insanın baş düşmanı kendisidir ve aşırı olmaktan daha amansız bir hasmı yoktur. Düşman canını almakta gecikse de onu bu ölçüsüzlüğü yok eder. Türklerin düzenini bizimkiyle kıyasladığımda geleceğin başımıza getireceklerini düşünüyor ve ürküyorum… Onlarda güçlü bir imparatorluğun bütün kaynakları, yıpranmamış bir güç, dövüşte ustalık ve tecrübe, savaş görmüş askerler, zafere alışkanlık, zorluklara tahammül, beraberlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve tedbir var. Yoksulluk, kişisel israf, zayıf bir güç, maneviyat bozukluğu, tahammülsüzlük, eğitimsizlik ise bizde. Asker itaatsiz. Subaylar para canlısı. Disiplin küçümseniyor. Başıboşluk, umursamazlık, ayyaşlık ve ahlaksızlık yaygın. En kötü olan da şu: düşman zafere alışkın biz ise yenilgiye. Sonucun ne olacağından şüphe edebilir miyiz ?”
Busbecq’in mektupları, önemini ilk yayımlandığı yıllardan beri koruyor. Şahit olduklarını gerçeklerden çok uzaklaşmadan kendince yorumlayıp sunan bu diplomat, aynı zamanda Türklerin lale düşkünlüğünü dünyaya tanıtmıştır.
BUSBECQUE’Yİ ZİYARET
Yönetmen Sacit Şahin, Yapımcı İsmail Elden, kameramanlar Ercan İşsever, Orhan Aybertürk, Hayrettin Demir, Murat Balcı, son çekimlerini bu belgeselde yapan rahmetli Mehmet Türkoğlu ve Veyis Güngör ile gittiğimiz Busbecque kasabasında, O’nun hatırasına dikilen bir anıt önünde yaptığımız çekimden sonra, hemen yakında olan bir kilisenin önündeki bir bankta soluk alıyorduk.
Veyis Güngör, Busbecq’i doğduğu kasabadaki anıtı önünde TRT’ye anlatırken
O sırada kiliseden çıkan bir bayan üzerimize doğru yürümeye başladı. ‘Eyvah, buradan kovulacağız’ korkusu yaşarken, gelen bayan bize ‘Sanırım Busbecq hakında çalışma yapıyorsunuz. Buyurun kiliseye gelin, orada kendisine ait anlatılacak çok şey var’ dedi.
Busbecq’in mezar yeri bilinmiyordu. Busbecq sokaklarında ondan geriye kalan izleri araştırırken uğradığımız kilise görevlisi bize, kalbinin kiliseye gömüldüğünü söyledi. Yaşarken birçok defa uğradığı ve yardım ettiği kilisede ondan kalan son ize rastlamıştık. Böylece de, bugüne kadar bilinmeyen Busbecq’in mezarını da bulmuş olduk.
BUSBECQ İÇİN GENEL KANAAT
Türk tarihine altın harflerle girmesi gereken Busbecq hakkında bildiklerimizi analiz ettiğimiz zaman, gerek yazdıkları ve gerekse yaptıkları ile bizde bıraktığı genel kanaat için Veyis Güngör şunları söylüyor: “Örnekleri okudukça, insanın şöyle diyesi geliyor: Sanki onaltıncı yüzyılda, bize ait olan özellikler, hasletler, yirminci ve yirmibirinci yüzyılda Avrupa’ya geçmiş. O gün yani onaltıncı yüzyıl Avrupa’sının özellikleri de ne yazık ki, bize yani yirmibirinci yüzyılda Türklere geçmiş gibi. Böyle çarpık ve anlaşılması zor bir durum var ortada. Mesela, Busbecq, onaltıncı yüzyılda iş ahlakından bahsediyor. ‘Türkler, bir işe ehil olmayanı kesinlikle almazlar’ diyor. Yani bir kişi işe alınacaksa, onun amcası, dayısı varmış ya da soylu bir aileden geliyor olması önemli değildir. Tek baktıkları kriter, bu kişinin bu işi yapıp yapmayacağı, bu iş alanında tecrübesi, bilgisi, ehliyeti var mı, yok mu, buna bakıyorlar, İşte, ‘Türklerin başarısı budur’ diyor Busbecq.”
BUSBECQ LÂLE’Yİ KAZANDIRDI
Busbecq’in, yazdıkları ile Türkiye’yi ve Türkleri onurlandırmasının yanında, Türk lâlesinin, Hollanda kanalıyla tüm dünyada ünlenmesinde oynadığı rol da inkâr edilemez.
Ogier Ghislain de Busbecq aynı zamanda bir bitki uzmanıydı. Türkiye’de kaldığı 7 yıl içerisinde özellikle endemik bitkiler üzerinde araştırmalar yapmış, özellikle o dönemde Avrupalıların tanımadığı lâle ve nergis ilgisini çekmiş ve bu bitkinin soğanlarını dönemin önemli bir botanik uzmanı olan arkadaşı Charles de l’Ecluse’e göndermişti. Daha sonra Leiden üniversitesinde botanik profesörü olan l’Ecluse, laleyi geliştirerek Hollandalılara tanıtmıştı.
Hollanda’da yaklaşık olarak 40 yıl içinde lale büyük beğeni toplamış ve 1636-1637 yıllarında lâle soğanları astronomik fiyatlarla alıcı bulur hale gelmiştir. Bunu bir bakıma Hollanda’nın lâle devri saymak mümkündür. Alexandre Dumas‘ın Siyah Lâle adlı romanı da Hollanda’daki lâle devrine ilişkindir. (Ancak romanın konusu 1672 yılında geçmektedir.) Bizim lale devrimiz ise bundan hayli sonra 1718-1730 yılları arasındadır. Bu suretle, 16’ncı yüzyılda Avrupa’ya giden lale 18’inci yüzyılda bu kez Avrupa’dan ithal edilmiş oldu.
Hollanda’nın uzun tarihi boyunca ikili ilişkilerde hep dost kaldığı nadir ülkelerden biri Türkiye’dir. Türkiye ile Hollanda arasındaki 400 yılı aşan resmi ilişkilerin yanı sıra, bir başka ortaklıksa lâlenin öyküsünde gizlidir. Lâle, 1612’de başlayan resmi ilişkilerden yaklaşık 50 yıl önce Hollanda’ya ulaşmış ve çok sevilmişti.
16’ncı yüzyılda dünyada var olan iki büyük gücünden biri Türkiye, diğeri Avusturya’ydı. Avusturya, iki ülke arasında barışı temin etmek üzere seçkin bir diplomat olan Busbecq’i İstanbul’a elçi olarak göndermişti. Busbecq İstanbul’da kaldığı 7 yıl içerisinde hem barışı sağlamış, hem de gözlemler yapmıştı. 1563 yılında dönemin Avusturya elçisi Busbecq, görevini tamamlayıp İstanbul’dan ayrılırken yanında bazı el yazmaları, ülkemizde yetişen bitkilerin soğanları ve tohumları da vardır. Bunların özellikle lâle ve nergisin soğanlarını, önce Viyana’ya sonra da botanik uzmanı arkadaşına vermek üzere Hollanda’ya götürdü.
Busbecq’ten alınan lâle soğanları, Leiden Üniversitesi’nin botanik bahçesine ekilmişti. Ziyaret ettiğimiz botanik bahçede, rektör Paul Kessler bize soğanların ekildiği yeri gösterdi.
Leiden Üniversitesi botanik profesörü olan Charles de l’Ecluse, üniversitenin araştırma bahçesinde bu soğanları ekti ve kısa sürede yeni türler geliştirdi. Lale Hollandalılar tarafından çok sevildi. Halkın ilgisi dolayısıyla kısa sürede ülke içerisinde bir lâle ekonomisi gelişti.
Lâle soğanları elden ele dolaşmakta, hem üretici hem de tüccarlar büyük gelirler elde etmekteydi. Özellikle 1636 yılından başlayarak iki sene lale fiyatları astronomik rakamlara ulaşmıştı. O 2 yıl için sonradan “Hollanda’nın lale devri” benzetmesi yapılmıştı.
Lâle tutkusu öyle bir hale gelmişti ki, bir lale soğanına bir ev verildiği olmuştur. Hollanda kısa sürede dünyanın en büyük lale üreticisi ve ihracatçısı oldu.
Mart ayıyla birlikte Hollanda’nın kırsalı lâle mevsimine girer. Uçsuz bucaksız tarlalar rengarenk çiçeklerlerle süslenir.
16’ncı yüzyılda İstanbul’dan getirilerek üretimi başlayan lâle o günden beri Hollandalıların hayatında önemli bir yer tutmaktadır.
Lale hâlâ dünyada en çok Hollanda’da üretiliyor. Aynı zamanda turistlerin Hollanda’ya gelme sebeplerinden biri olarak da ekonomiye katkı yapıyor.
KEUKENHOF ÇİÇEK FUARI
1949 yılında açılan Keukenhof çiçek bahçesi her yıl 1,5 milyon turisti ağırlıyor. Kapıları, Mart sonundan Mayıs sonuna kadar açık olan 32 hektar büyüklüğündeki Keukenhof bahçesi, 7 milyon lâle ekiminin yanı sıra dünyanın dört bir yanından getirilen bitki çeşitleriyle doğanın tüm renklerini bir arada sunuyor.
7 bin soğanlı çiçek çeşidinin yanında, sezon boyunca parkın içinde yer alan seralarda, çiçek tanzim ve şovları da son derece ilgi çekiyor. İki ay süren ziyaret dönemi içerisinde bir çok etkinlik ve tanıtıma yer veriliyor. 80 kadar çiçek yetiştiricisi katılımcı firma, her yıl farklı gösteriler sunmak için 2 ay süren bu sezonluk görsel şölen için, yıl boyu çalışmalarını sürdürüyorlar.
Keukenhof’taki etkinliklerin en önemlisi Bloemencorso resmi geçidi…
Bloemencorso ‘Çiçek alayı’ anlamına geliyor. Bu tören özellikle lale soğanının Hollanda’ya getirilişini kutlamak için başlatılmış. Sonraki yıllarada tam bir çiçek festivaline dönüşmüş. Fakat lale tabii ki yine başrolde.
Çiçek alayı her Nisan ayının üçüncü Cumartesi günü yapılıyor. Noordwijk kasabasından sabah 9 da başlayıp Kuzey’e doğru 40 km’lik yolu kat ettikten sonra saat 21’de Haarlem şehrinde son buluyor.
Cumartesi yaklaşırken Noordwijk’te hazırlanan çiçek arabaları birbiriyle yarış halinde…
Bu titiz çalışmada ortaya çıkarılan araçlar, 12 saatlik bir kortej geçişinden sonra eski haline dönecek. Günün sonunda, en güzel kompozisyonun seçilmesi, ayrı bir motivasyon sağlasa da bütün çaba çiçek alayının daha görkemli olması için…
Her yıl belli bir tema seçilip, kompozisyonlar temel olarak bu tema etrafında şekilleniyor.
Lale soğanlarını taşıyan posta arabası, bizim de takip ettiğimiz bir Lâle Festivali sırasında sembolik olarak bahçaye kondu. Fotoğrafta Lahey Büyükelçimiz ve eşi, Festival’i organize eden Belediye Başkanı ve eşi ile sembolik posta arabası görülüyor
İlk kutlamada 1960 yılında Busbecq’in İstanbul’dan bir posta arabasıyla lale soğanlarını Hollanda’ya getirişi, aynı koşullarla tekrar edildi. Posta arabası 30 Mart 1960 günü İstanbul’dan büyük törenlerle ayrıldıktan sonra, 400 yıl önceki rotayı takip etti. Selanik, Belgrat, Graz, Salzburg, Münih, Frankfurt, Bonn ve Lahey şehirlerinden geçtikten sonra 38 günde Rotterdam’a ulaştı ve büyük bir törenlerle karşılandı..
TRT’deki Busbecq programını izlemek için aşağıdaki link ile arama yapınız:
İtalya’da Sicilya Müslümanları ve İspanya’da Müslüman Devleti bölümlerinden sonra Busbecq’i izleyebilirsiniz