Ne acı değil mi değerli dostlar ve okurlar?
Bir zamanlar milyon tiraja ulaşan gazetelerimiz vardı.
Bu gazetelerin tiraj kralları, magazinsel çizgideki GÜNAYDIN ile, toplumsal ve kurumsal çizgideki HÜRRİYET gazeteleri idi.
O zamanki tirajların ne olduğunu belirtmek için size bir anekdot anlatayım:
1980 Avrupa Futbol Şampiyonası’nı HÜRRİYET adına izlemek için İtalya’daydım. Patronum rahmetli Erol Simavi ve şarkıcı Nükhet Duru ile de hoş günler geçirdiğim o sırada, Hollanda’dan gelen bir telefonda, gizemli bir patronun, gazete ve dergi yayınlamak için Hollanda’ya geldiğini ve bu patronun benimle görüşmek istediğini öğrendim.
Bir gün sonra, şampiyonayı izlemeye gelen gazeteci Zakir Barutçu bana, 50 ünlü gazeteci ile birlikte, kendisinin de yakında Hollanda’ya gideceğini anlatınca çok meraklandım.
Hollanda’ya dönüşümde, gizemli patron bana Genel Yayın Müdürlüğü teklifinde bulundu. Önce ret ettim. Israr üzerine, opsiyonlu bir ‘evet’ dedim ve hemen İstanbul’a gittim. Gerçekten 50 kişilik o gazeteciler arasında çok büyük isimler de vardı. Hemen hemen tamamı ile Hilton Oteli’nde ayrı ayrı görüştüm.
Daha sonra, HÜRRİYET’ten ayrılmak için, gazetenin tek hakimi olan rahmetli Nezih Demirkent ile görüşmeye gittim.
Rahmetli Demirkent bana, ‘Bu maceraya atılma. Bizde çok iyi bir konumun var. Sorarım sana, bir milyon ikiyüzbin tirajlı GÜNAYDIN’da Londra muhabirliği yapan Bora Paran’ın kaç kişi tanır? (Benden cevap yok)
Peki Yediyüzbin satan HÜRRİYET’teki İlhan Karaçay’ı kaç kişi tanır? (Bunun cevabını Nezih bey ‘milyonlar tanır’ diye verdi)
Tabii ki bunda, GÜNAYDIN’ın magazinsel, HÜRRİYET’in de toplumsal ve kurumsal oluşunun rolü büyüktü.
Nezih bey, hem maddi ve hem de manevi olarak bana çok şey kazandıracağını sandığım yeni işimde ısrarcı olduğumu görünce, ‘Hürriyet’e İhan Karaçay ile ilişkimiz kalmamıştır diye yarım sayfa ilan koyarım’ tehdidini savurmayı da denedi ama olmadı. Bunun üzerine, ‘O zaman hem yeni işini yap, hem de bize çalışmaya devam et’ deyince memnuniyetle kabul ettim.
Daha sonra döndüğüm Hollanda’da yaptığım sıkı bir araştırma sonucunda, gizemli patron beni şüpheye düşürdü. ‘Amacın ne, ABD’ye mi, Rusya’ya mı, İsrail’e mi hizmet edeceksin?’ diye sorduğum zaman bana, ‘Genel yayın Müdürü sen değil misin, istediğin gibi gazete yap’ deyince, siyasi şüphem ortadan kalkmıştı. Ama daha sonra ticari şüphemi araştırdım. Sonunda gizemli patronun kötü amaçlı olduğuna inandım ve iş teklifini geri çevirdim. Ama hemen İstanbul’a gitmeyi ve tüm meslektaşlarıma ‘Ben bu işte yokum’ mesajını vermeyi de ihmal etmedim.
Hollanda’da hazırlanıp basılacak ve tüm Avrupa’da satılacak olan gazete ve derginin sahibi olacak gizemli adam, medya dünyasını alt-üst etmişti. Hollanda’ya gitmek için hazırlık yapan çok ünlü gazeteciler, kendilerini neyin beklediğini bilmiyorlardı.
Benim İstanbul’daki mesajıma rağmen 3 meslektaş Hollanda’ya geldi ve daha önce İstanbul’da hazırlanmış olan BOŞVER adlı bir dergiyi Hollanda’da yayınladılar. Ama sonrası fiyasko oldu. Matbaalara baskı parası ödemeyen bu gizemli patron, Avrupa’nın dört bir yerinde temsilcilikler açmak için, taliplilerden büyük meblağlar almıştı. Avrupa’da ikamet ve çalışma izni olmayan insanlara da ‘Sizi gazeteci yapınca oturum alırsınız’ vaadiyle yüzbinlerce mark, frank ve gulden dolandırmıştı. Sonunda yakalttım bu gizemli patronu ve sınırdışı ettirdim. İstanbul’a dönüşünde de Sıkı Yöentim Komutanlığı’nı uyardım.
Gazetelerin tirajını belirtmek için yukarıda yazdığım uzun anekdot sizi sıkmamıştır sanırım?
Şimdi gelelim bugünkü tiraj konusuna:
Malûm, internet çıkınca gazetelerin tirajlarının azalacağı konusunda hepimizde fikir birliği doğmuştu. Ama, Türkiye’deki 700-800 binlik tirajların 200 binin altına düşeceğini hiç kimse düşünmemişti. Zira, nüfusu sadece 17 milyon olan Hollanda’da, De Telegraaf gazetesinin tirajı hâlâ 700 binlerde.
Peki Türkiye’deki tiraj düşüklüğünün başka bir nedeni yok muydu?
Tabii ki vardı. Türkiye’de artık gazetecilik yapılmıyor. Bizim zamanımızdaki seri röportajlar unutuldu gitti. Geçen yıl, Hürriyet’in Genel Yayın Müdürlüğü’nü aldığı gün, ‘Bundan sonra söyleşiler, röportajlar yayınlayacağız’ vaadinde bulunan Ahmet Hakan’a, çok ilgi çekecek bir seri röportaj teklifi yaptım ama cevap bile almadım.
Sorarım size, bir zamanlar futbol şampiyonalarına beşer, onar muhabir ve yazar gönderen gazeteler, şimdi bir tek muhabir gönderiyorlar mı?
Muhabir kaldı mı ki? Hürriyet, Avrupa’daki muhabirlerinin tümünü kadro dışınıa attı. Ajanslar ne servis ederse hepsi o haberi kendine göre yontarak yayınlıyorlar.
Köşe yazarları, tarafsızlıklarını bir kenara bırakıp, patronların isteği doğrultusunda yazıyorlar. Fetocular tarafından hapse atılmış ve sonradan tahliye edilmiş sevdiğim bir yazar bile, bugün patronunun isteği doğrultusunda yazıyor ve konuşuyor.
Şimdi, ‘Ekteki fotoğraf nedir’ diye soracaksınız değil mi?
Belki inanmayacaksınız ama anlatayım.
Ben, genellikle hergün HÜRRİYET, SABAH ve SÖZCÜ gazetelerini bayilerde arar, bulur ve okurdum. (Arar, bulur diyorum, zira artık Türk gazeteleri çok az sayıda kioskta satılıyor. Okurdum diyorum, çünkü şimdi artık okumuyorum.)
Fotoğrafa baktığınız zaman sol altta 28-29 Kasım 2020 tarihli gazeteleri görürsünüz. Bir hafta sonu sözünü ettiğim üç gazeteyi satın almıştım. Ama inanın, yatağımın başucunda öylesine kaldılar. Hiç açmadım bile. Aradan iki hafta geçti. Bu kez 12-13 Aralık 2020 tarihli gazeteleri aldım ve yine yatağımın başucuna koydum. İnanın o gazelerin hiç birine açıp bakmadım bile.
Dün, başucumda duran o gazete tomarının fotoğrafını çektim ve bugün sizlere sunuyorum.
Artık gazete okumuyorum. Ama Hollanda’da hâlâ De Volkskrant ve De Telegraaf gazetelerine aboneyim ve her sabah bunlara saatlerimi ayırıyorum.
Ne dersiniz,Tükiye’de yok olan gazetecilik için bir fatiha okuyalım mı?
Tirajlara bakarsanız, zaten fatiha da otomatikman okunmuş olacak.
Hürriyet 198.425, Sabah 197.286, Sözcü 191.125, Posta 132.252, Milliyet 125.247, Yeni Şafak 102.792, Akşam 100.845.
Diğer gazetelerin tamamı 100 binin altında. Hatta 2- 3 bin tirajlı olanlar bile var ama tabii ki bunlar özel destek ve devlet resmi ilanları ile yaşayabiliyorlar.
Dün yayınlamış olduğum yeni yıl yorumumda, Türkiye’de kadın cinayetlerinde duyduğum kahredici üzüntüyü dile getirirken, ‘İdam cezası geri gelsin’ demiştim.
Bu görüşümü takdir eden pek çok okurum olduğu gibi, bazıları da kendi görüşlerini dile getirirken, bu görüşlerde siyasi unsur olduğunu hissettim.
Malûmdur ki, son günlerde Türkiye’de idam cezasının geri gelmesini isteyen siyasiler çoğalmıştır. Hatta, Cumhurbaşkanı Erdoğan bile , ‘Getirin önüme, hemen imzalayayım’ demiştir.
İdam cezasının hem dini ve hem de insani açıdan sakıncalarını çok iyi biliyorum.
Bunun detaylarına inerek kıymetli vaktinizi almak istemiyorum.
Ama şunu bilmenizi istiyorum:
Her insan gibi benim de siyasi ve dini görüşlerim vardır. Ama inanın ki ben, gerek haberlerimi ve gerekse yorumlarımı objektiflik çerçevesinde yazdım. Siyasi ve dini görüşlerin hepsine saygılı oldum. Yani hiçbir zaman taraf tutmadım.
Yaşam öykümü okuyanlar bilirler, sırf tarafsız olduğum iiçin bana ‘renksiz’ diyenler olmuştur. Çoğu da, kendi taraflarında olmadığım için, beni ‘karşıt görüşlü’ grubuna eklemiştir.
Hayat hikâyemi okuyanlar benim, Beşiktaşlı olduğum halde ‘Hollanda Beşiktaş Derneği’ne üye olmadığımı, gençliğimde CHP için çalışmalar yaptığım halde, CHP’nin hiçbir etkinliğinde görev almadığımı, Alevi bir ailenin çocuğu olmama rağmen, kuruluşunda yayınlarını yaptığım ama derneklerinin üyesi olmadığımı, aynı zamanda seyahatçı olduğum halde, kuruluşuna ön ayak olduğum Hollanda Syehat Acentaları Birliği’ne de üye olmadığımı bilirler.
Anlayacağınız, ben hem her yerde varım, hem de var olduğum yerlerde hep RENKSİZİM.
Bu açıklamamdan sonra, hepinizin beni, Sınır Tanımayan Doktorlar organizasyonu gibi, ‘İnsanların acılarını hafifletmek, insanlara hayatlarının kontrolünü yeniden kazandırmak, adaletsizliklere tanıklık etmek ve tarafların sorumluluk alması için ısrarcı olmak’ prensibine sahip bir insan olarak tanımanızı rica ediyorum.
Her yılın sonunda veya başında yazmakta olduğum, geçmiş yılın değerlendirmesi ve gelecek yılın beklentileri konusunda, bu yıl ne yazacağım konusunu düşünürken, az önce eşim ile yaptığımız sohbet sırasında, Türkiye’de bir günde öldürülen dört kadın konusu gündeme geldi.
Şöyleydi medyadaki başlıklar:
Aksaray‘da bir markette çalışan 2 çocuk annesi Saadet Korkmaz, ayrılmak istediği Ramazan T. tarafından 5 yerinden bıçaklanarak öldürüldü.
Muğla‘da ise Hafize Günakın isimli kadın, nişanlı olduğu erkek tarafından tabancayla öldürüldü.
İzmir‘de de ‘defalarca koruma kararı başvurusunda bulunan’ Çilem Kılıç boşandığı erkek tarafından öldürüldü.
Malatya‘da yaşayan 73 yaşındaki Emine P. hakkında uzaklaştırma kararı çıkardığı erkek tarafından öldürüldü.
Görülüyor ki, Saadet Korkmaz ret ettiği için, Hafize Günakın ayrılmak istediği için, Emine P. koruma kararı uygulanmadığı için, Çilem Kılıç da koruma kararı verilmediği için öldürüldüler.
Öldürülen tüm kadınlarımızın ailelerinde ve dostlarında bıraktığı acıların ölçüsü saptanamaz. Mağdur oldukları için öldürülen kadınlarımızdan birinin görüntüleri TV’lerde geniş yer aldı. Bu kadınımız için görüntülü olarak şunlar anlatıldı:
İstanbul Maltepe’de bıçaklandıktan sonra diri diri yakılarak katledilen öğretim üyesi Aylin Sözer ortaya çıkan ölmeden önceki görüntüleri yürekleri burktu…
İstanbul Maltepe’de bir şahıs eski kız arkadaşı olan öğretim üyesi kadını evinde önce bıçaklayarak öldürdü. Ardından evin kapısına polis dayanınca ateşe vererek yaktı. Şahıs, polis tarafından olay yerinde gözaltına alınırken kadının cenazesi Adli Tıp Kurumu morguna kaldırıldı.
Öldürülen kadın, öğretmen olacak adaylara öğretmenlik yapıyordu. Görüntülerde, öğretmen adaylarına ders verirken nasıl insancıl olduğu hemen anlaşılıyordu.
Aylin öğretmen için, çalıştığı Üniversite’den yapılan alttaki açıklama, üzüntümüzü ikiye katladı.
“Üniversitemiz Eğitim Fakültesi’nde Okul Öncesi Öğretmenliği Bölüm Başkanı olarak görev yapan Dr. Öğr. Üyesi Aylin Sözer’i, 29 Aralık 2020 Salı günü (Bugün) öğle saatlerinde, maalesef bir kadın cinayetine kurban vermiş olmanın derin üzüntüsünü yaşıyoruz.’
İDAM’A DÖNÜŞ İSTEĞİ
İşte, bu kahredici konuları görüşürken, göz yaşlarına hakim olamayan eşim, ‘Bu katillere bir de ömür boyu yemek verilecek ve hapisanelerde barındırılacak. Düşün bir kere, Allah korusun, aynı durum kızımızın başına gelse ne yapardık’ deyince, ezelden beri karşı olduğum idam cezası aklıma geldi.
Önce, idam cezasına neden karşı olduğumu izah edeyim.
Kanun yapıcıların da düşündüğü gibi, suçsuz olabilecek insanların boş yere öldürülmemesi fikrine katılıyordum. Ama son yaşanan cinayetler beni o kadar etkiledi ki, eşime, ‘Amaaan, bugüne kadar kaç kişi haksız yere müebbet hapis yedi ki? Bu acımasız katillere ömür boyu bakıp para harcayacağımıza, varsın idam edilsinler. Bu ara suçsuz olan biri de, binde bir kurban edilmiş olsun.’ deyiverdim.
Yani ben, hiç de iyi beklentilerimin olmadığı 2021 yılından itibaren ‘idam taraftarı’ bir kişi olacağım. Belki siz de biraz kafa yorarsanız aynı fikre göz yumabileceksiniz.
Hoş, ne olacak yani, idam cezası bu gözü dönmüş katil bozuntularını korkutacak mı?
Ama olsun, günahsız insanları hunharca katleden bu canilere insan gözüyle değil, ‘ceberût’ gözüyle bakmak lâzım.
Güçlü olan acılı aileler, zaten bu canileri hapisanelerde cezalandırıyorlar.
Hapisanelerdeki yiğit delikanlılar da bu adilere bir incelik (!) yapıyorlar.
Şimdiki tek tesellimiz de bunlar oluyor.
İdam’ı, medeni dünyanın lideri olarak bilinen ABD’nin pek çok eyaleti uyguluyorsa, varsın Türkiye de uygulasın bu acımasız cezayı.
2021 için beklentilerimi yazmayacağım. Zira görünüre göre, bu yıl da, tıpkı 2020 gibi umutsuz bir yıl olacağa benziyor.
Ben yine de hepinize mutlu, sağlıklı ve uzun yıllar diliyorum.
Değerli Dostlarım ve Okurlarım,
Her yılın sonunda veya başında yazmakta olduğum, geçmiş yılın değerlendirmesi ve gelecek yılın beklentileri konusunda, bu yıl ne yazacağım konusunu düşünürken, az önce eşim ile yaptığımız sohbet sırasında, Türkiye’de bir günde öldürülen dört kadın konusu gündeme geldi.
Şöyleydi medyadaki başlıklar:
Aksaray‘da bir markette çalışan 2 çocuk annesi Saadet Korkmaz, ayrılmak istediği Ramazan T. tarafından 5 yerinden bıçaklanarak öldürüldü.
Muğla‘da ise Hafize Günakın isimli kadın, nişanlı olduğu erkek tarafından tabancayla öldürüldü.
İzmir‘de de ‘defalarca koruma kararı başvurusunda bulunan’ Çilem Kılıç boşandığı erkek tarafından öldürüldü.
Malatya‘da yaşayan 73 yaşındaki Emine P. hakkında uzaklaştırma kararı çıkardığı erkek tarafından öldürüldü.
Görülüyor ki, Saadet Korkmaz ret ettiği için, Hafize Günakın ayrılmak istediği için, Emine P. koruma kararı uygulanmadığı için, Çilem Kılıç da koruma kararı verilmediği için öldürüldüler.
Öldürülen tüm kadınlarımızın ailelerinde ve dostlarında bıraktığı acıların ölçüsü saptanamaz. Mağdur oldukları için öldürülen kadınlarımızdan birinin görüntüleri TV’lerde geniş yer aldı. Bu kadınımız için görüntülü olarak şunlar anlatıldı:
İstanbul Maltepe’de bıçaklandıktan sonra diri diri yakılarak katledilen öğretim üyesi Aylin Sözer ortaya çıkan ölmeden önceki görüntüleri yürekleri burktu…
İstanbul Maltepe’de bir şahıs eski kız arkadaşı olan öğretim üyesi kadını evinde önce bıçaklayarak öldürdü. Ardından evin kapısına polis dayanınca ateşe vererek yaktı. Şahıs, polis tarafından olay yerinde gözaltına alınırken kadının cenazesi Adli Tıp Kurumu morguna kaldırıldı.
Öldürülen kadın, öğretmen olacak adaylara öğretmenlik yapıyordu. Görüntülerde, öğretmen adaylarına ders verirken nasıl insancıl olduğu hemen anlaşılıyordu.
Aylin öğretmen için, çalıştığı Üniversite’den yapılan alttaki açıklama, üzüntümüzü ikiye katladı.
“Üniversitemiz Eğitim Fakültesi’nde Okul Öncesi Öğretmenliği Bölüm Başkanı olarak görev yapan Dr. Öğr. Üyesi Aylin Sözer’i, 29 Aralık 2020 Salı günü (Bugün) öğle saatlerinde, maalesef bir kadın cinayetine kurban vermiş olmanın derin üzüntüsünü yaşıyoruz.’
İDAM’A DÖNÜŞ İSTEĞİ
İşte, bu kahredici konuları görüşürken, göz yaşlarına hakim olamayan eşim, ‘Bu katillere bir de ömür boyu yemek verilecek ve hapisanelerde barındırılacak. Düşün bir kere, Allah korusun, aynı durum kızımızın başına gelse ne yapardık’ deyince, ezelden beri karşı olduğum idam cezası aklıma geldi.
Önce, idam cezasına neden karşı olduğumu izah edeyim.
Kanun yapıcıların da düşündüğü gibi, suçsuz olabilecek insanların boş yere öldürülmemesi fikrine katılıyordum. Ama son yaşanan cinayetler beni o kadar etkiledi ki, eşime, ‘Amaaan, bugüne kadar kaç kişi haksız yere müebbet hapis yedi ki? Bu acımasız katillere ömür boyu bakıp para harcayacağımıza, varsın idam edilsinler. Bu ara suçsuz olan biri de, binde bir kurban edilmiş olsun.’ deyiverdim.
Yani ben, hiç de iyi beklentilerimin olmadığı 2021 yılından itibaren ‘idam taraftarı’ bir kişi olacağım. Belki siz de biraz kafa yorarsanız aynı fikre göz yumabileceksiniz.
Hoş, ne olacak yani, idam cezası bu gözü dönmüş katil bozuntularını korkutacak mı?
Ama olsun, günahsız insanları hunharca katleden bu canilere insan gözüyle değil, ‘ceberût’ gözüyle bakmak lâzım.
Güçlü olan acılı aileler, zaten bu canileri hapisanelerde cezalandırıyorlar.
Hapisanelerdeki yiğit delikanlılar da bu adilere bir incelik (!) yapıyorlar.
Şimdiki tek tesellimiz de bunlar oluyor.
İdam’ı, medeni dünyanın lideri olarak bilinen ABD’nin pek çok eyaleti uyguluyorsa, varsın Türkiye de uygulasın bu acımasız cezayı.
2021 için beklentilerimi yazmayacağım. Zira görünüre göre, bu yıl da, tıpkı 2020 gibi umutsuz bir yıl olacağa benziyor.
Ben yine de hepinize mutlu, sağlıklı ve uzun yıllar diliyorum.
*Dakikada 524 yumruk atıyor, saatte 26 bin 305 kilo
kaldırıyor ve adını Guinness’e yazdırıyor
Tolga Çakmak’ın bu pozuna bakıp, işinin çok kolay olduğunu zannetmeyin. Zira bu bir halter kaldırma yarışması değil, halteri bir saat boyunca tekrar tekrar kaldırma yarışmasıdır.
İlhan KARAÇAY’ın haberi
Tolga Çakmak’ın adını, daha önce rekorlar kırdığı zaman yaptığım yayınlardan hatırlayacaksınız. Akıllara durgunluk verecek nitelikte rekorlar kıran Çakmak, bir rekor da İstanbul’da kırdı.
Bunun için çalışmalarını Hollanda’da sürdüren Çakmak ile, genellikle öğrencilerin konakladığı bir otelin lobisinde buluşmuştum. Bu güne kadar almış olduğu ödül belgelerinin tamamını, konuşmamızı yapacağımız masanın üzerine sermişti.
Neler yoktu ki bu belgeler arasında?
Amsterdam’da görüştüğüm Tolga Çakmak, başarı belgelerini gösterirken, çalışmalarda ve yarışmalarda çok acı çektiğini, üstteki fotoğraf ile anlatmaya çalıştı.
Tolga Çakmak, ‘Guinness Dünya Halterde Dik Sırayla Bir Saat İçinde Kaldırılan En Fazla Ağırlık’ rekorunu 26 bin 305 kilogramla kırmıştı. Çakmak, ABD’li sporcu Bob Natoli’nin 2012’den bu yana elinde bulundurduğu rekoru elinden almıştı. Zira ABD’li Natoli, 1.291 tekrarla, 23 bin 450 kilogram kaldırmıştı.
Rekor denemesini 19,4 kilogram ile başlatan Çakmak, bir saat boyunca halter kaldırdı. Bob Natoli’nin dünya rekorunu, sürenin bitimine 1,5 dakika kala kıran Çakmak’ı, eşi ve kızı da yalnız bırakmamıştı. 1.097 tekrarla 26 bin 305 kilogram ağırlık kaldıran Çakmak’ın tansiyonu ise 18/14 olarak ölçüldü.
Yarışmalar halter dalında çeşitli branşlarda yapılıyor. Dik Sırayla yapılan yarışmadan başka, bir de koparma branşı var. Çakmak, ‘Guinness Dünya Halter Koparmada, Bir Saatte Kaldırılan Toplam Ağırlık’ rekorunu 7 bin 60 kilogramla kırmıştı. Çakmak, yine ABD’li olan Robert Kelly’nin 4 bin 800 kilogramla kırmış olduğu rekorun yeni sahibi olmuştu..
Uzmanlar, halter koparmanın çok zor bir stil olduğunu hatırlatarak, “Kırdığı rekorların üstüne, koparmada da rekor denemesi kolay olmadı. Koparma çok zor bir stil ve bunu bir saat boyunca yapmak da çok zor.’’ diye konuştular.
180 tekrarla, 7 bin 60 kilogram ağırlık kaldıran Çakmak, dünya rekoruna 2 yıl hazırlandığını söyledi ve sözlerine şöyle devam etti: “Dünya rekoruna 2 yıldır hazırlanıyorum. Son 7 ay daha antrenmanlarımı daha da sıklaştırdım. Günde 6 saat süren antrenmanlar yapıyorum ve kendime sadece 1 gün dinlenme veriyorum. Dünya rekorları antrenmanları süresince çeşitli sakatlıklarım meydana geldi. Bu sakatlıklarımla da doktorlarımızın sayesinde kısa zamanda toparlandım ve hiçbir dinlenme vermeden devam ettim. Çok çalışmıştık ve çok iyi yapacağımızdan hiçbir şüphemiz yoktu. Halter koparmada çeşitli rekorlar kırmaya devam edeceğim. En çok mekik ve şınav çekme rekorlarını kırmakla uğraşacağım.
Amerikalı ve İsrailli sporcuların rekorlarına odaklanıyorum. O rekorları kırabilecek kapasitedeyim. Her zaman hazırım. Her şekilde rekor kırmak için uğraşacağım.
Halterin en zor hareketi koparmadır. Amerikalı’nın rekorunu kırdım. Bundan sonra da rekorlara devam edeceğim.’’
Çakmak, yukarıda anlattıklarının tamamını başarı ile sonuçlandırdı. Daha sonra da halterin bir başka zor branşı olan silkme dalındaki rekora göz dikti. Bunun için çalışmalarını Amsterdam’da sürdüren Çakmak, Guiness gözcülerinin hazır bulunduğu İstanbul’da yeni bir rekora imza attı.
İSTANBUL’DAKİ YENİ REKOR
Daha önce halter koparmada 1 saat içinde 7 bin 60 kilogramı kaldırarak rekor kıran TolgaÇakmak, rekorlarına yenisini ekledi. Başarılı sporcu, halter silkmede 6 bin 650 kilogramı 1 saat içerisinde kaldırarak ismini Guiness Rekorlar Kitabı’na yazdırdı. Kırdığı rekorun ardından açıklamalarda bulunan Tolga Çakmak, “Bu dünya rekorunun hazırlıklarına 2 yıldır yorucu tempo ile başladık. Kendi antrenörlüğümü yaptım. Kendi antrenman sistemleriyle piyasada olmayan bir biçimde çalışmalar yaparak her gün hız antrenmanı güç antrenmanı günün değişik saatlerinde yaptık. Bu rekor halterde silkme rekoru. Halterin en zor hareketi. Daha önce bunu Amerikan ve İngiliz sporcular denemiş ve yapamamıştır. Guiness Dünya Rekorları’nda ilk kez bir Türk sporcu olarak ben yaptım. 6 bin 650 kilogram yaptık. Bunu hiç kimseye tavsiye etmiyorum. Bel fıtığı, boyun fıtığı gibi çok ciddi sakatlıklar doğurabilir. Bu kısımdan tavsiye etmiyorum. Bunun üstüne çıkacağız. Halter mekik şınav rekorlarıyla devam edeceğiz. Amerika’da özel kuvvetler personeli birinin mekik rekoru var onu geçmeye deneyeceğim” şeklinde konuştu.
Tolga Çakmak, İstanbul’daki gösterisini Guiness temsilcilerinin nezaretinde yaptı.
Rekor denemelerinde farklı alanlarda 2021 yılında da devam edeceğini dile getiren Tolga Çakmak, şu ifadelere yer verdi: “Biz geçmişte kendimize bir rekor hedefi koyduk. Bu hedef için durmadan çalışmaktayız. Hiçbir engel bizi durduramaz. Ben engel tanımam yaparım. Sadece kendimize rekor denemesi seçip engelleri hiçbir şekilde tanımadan rekor kırmaya hazır şekilde antrenmanlarımızı yapmaktayız. Antrenmanlarımızı kendi spor salonumda yapıyorum. Sporcularımla ve öğrencilerimle birebir çalışarak onları da kendi enerjimden faydalandırıyorum. 2020’nin son günlerinde son rekor denemesidir bu. Yine tarihe geçtik.
Geçmişte 1 efsane 1 kahraman olarak çıktığımız bu yolda, halter silkme rekor denemesini de yaptık çok mutluyuz. 2021’de yeni rekor denemelerimiz var. 20’ye yakın rekor başvurusu yaptık. Bunları günden güne yapacağız. 2 ayda 1, 3 ayda 1 rekor denemesi yapacağız. Çok ciddi çalışma içerisine girdik. 10-12 saat antrenman yapıyorum. Haftada 3 gün birkaç saat çalışma ile bunlar yapılamaz.”
Sosyal ödenek alan bir kadın, annesinin yapmış olduğu alış-veriş için 10.500,00 euro geri ödeyecek.
İlhan KARAÇAY’ın yorum-haberi:
Hollanda’nın sosyal yaşam konusunda dünya liderleri arasında bulunduğunu hepimiz biliyoruz. Bu ülkede belediyelere kayıtlı insanların, hiçbir şekilde mağdur olmayacakları da bilincimizde.
Korona salgını nedeniyle mağdur olan insanlara yapılan devlet yardımları da takdire şayan.
Ama ne var ki, yasalarda yer alan bazı abartılı maddeler yüzünden, pek çok aile cezalandırılıyor.
Tıpkı, geçtiğimiz ay yapılan bir Meclis Araştırması sonucunda haksız bulunan vergi dairelerinin yapmış olduğu haksız suçlamalar gibi…
Hatırlayacaksınız, ülkede Çocuk Bakım ödeneği alan aileler arasında, sırf çifte tabiyetli vatandaşları kontrol altına alan vergi daireleri, sahtecilikle suçladıkları ailelerin ödeneklerini kestikleri gibi, ağır cezalar da verdiler.
Yapılan Meclis Araştırması sonunda haksız ve insafsız bulunan Vergi Daireleri suçlu bulunurken, sorumlu Bakanlar ve hatta Başbakan’ın bile istifaları istendi.
Mağdur edilen ailelere önce 30 biner euro, daha sonra da hak ettikleri tazminatın tamamının ödenmesi yolunda çalışmalar yapılırken, 4 Ocak’ta toplanacak olan hükümetin istifa edip etmeyeceği de merak konusu oldu.
Hollanda’da şimdi de bir başka skandal yaşanıyor.
Wijdemeren’de yaşayan ve sosyal ödenek (fakirlik ödeneği) bir kadın, annesinin kendisi için yapmış olduğu ekmek, kahve, yumurta, tuvalet kâğıdı gibi alış-verişler yüzünden, Belediye’ye 7.039,65 euro geri ödemeye mahkûm edildi. ‘Mahkûm edildi’ diyorum, zira Belediye’nin bu acımasız isteği karşısında mahkemeye başvuran kadın, mahkemede de haksız bulundu ve 7.039,65 euronun yanında 3.500,00 euro da tazminat ödemeye mahkûm edildi.
Kızının almış olduğu sosyal yardım ödeneğinin çok az olduğunu belirten anne, ‘Bu nedenle ben arada bir kendisi için alış-veriş yaptım ve hediye ettim’ dediğine bin pişman oldu.
Sosyal ödenek veren Belediye’nin bu konuyu nasıl tespit ettiği bilinmezini bir kenara bırakalım. Zira bu durum mahkemede geniş bir şekilde ele alındı.
Bir annenin kızına hediye babında almış olduğu ekmek ve yumurta için toplamda 10.539,65 euro ceza verilmesi komedi değil de nedir?
Bu talihsiz kadına sahip çıkan politikacı kim oldu biliyor musunuz?
Irkçılığı ile tanınan Gerd Wilders.
Hatayı ne Belediye’de ve ne de Mahkeme’de aramamak gerektiğini belirten Wilders, ‘Hata böyle bir yasayı çıkaran siyasilerdedir’ diyor.
Ne diyelim, bir yanda sosyal yardım konusunda dünya şampiyorları arasında bulunan bir Hollanda, diğer yanda da, yasaları uygulama konusunda abartıya kaçan ve komikleşen bir başka Hollanda.