DENK Partisi haricindeki partiler toplamda 13 Türk kökenliyi aday yaptılar, sadece 3 aday meclise girebildi.
Başbakanlığa aday olan Rob Jetten’in zayıf noktaları:
Umut veren ilerici genç olarak ortaya çıktı. “Yeter ki iktidara geleyim” politikası yürüttü. Özel hayatındaki eşcinselliği “özendirici” olarak kullandı.
(Analizin Hollandacası en altta.
Nederlandse versi staat onderaan)
İlhan KARAÇAY’ın analizi:
Hollanda’da yapılan parlamento seçimlerinde, Türk kökenli adayların sayısında dikkat çekici bir düşüş yaşandı.
Önceki seçimlerde göçmen kökenli yirmiden fazla aday listelerde yer almışken, bu kez bu sayı sadece 13 Türk kökenli ile sınırlı kaldı.
Yaptığım incelemeye göre, GroenLinks/PvdA, D66, CDA, SP, Partij voor de Dieren, Volt, VVD ve BVNL partileri, yalnızca 13 Türk kökenliyi listelerine aldı. Bunlardan sadece 3’ü meclise girebildi.
Üstelik bu adayların büyük çoğunluğu seçilme olasılığı çok düşük olan sıralarda yer aldılar.
Songül Mutluer Ulaş Köse Etkin Armut
Sadece Songül Mutluer (GL/PvdA), Etkin Armut (CDA) ve Ulaş Köse (D66) seçilebildiler. DENK Partisi’nden seçilen 1 Türk kökenli ile birlikte, meclisteki Türk kökenli sayısı 4 oldu. Bu durum, Hollanda siyasetinde çokkültürlü temsiliyetin belirgin biçimde gerilediğini ortaya koyuyor.
Bana göre, bu gelişme kesinlikle bir tesadüf değil.
Bazı stratejistler, kayıt dışı biçimde (off the record), bu seçimlerde göçmen kökenli adaylara daha az yer verilmesinin bilinçli bir tercih olduğunu kabul ediyor.
Bu tercihin temelinde, Geert Wilders’in liderliğini yaptığı Özgürlük Partisi (PVV) seçmenlerinin olası tepkisinden duyulan endişe yatıyor.
Wilders’in göçmen ve İslam karşıtı söylemleri, özellikle küçük ve orta ölçekli şehirlerde geniş bir taban bulmuş durumda.
Bu nedenle, bu seçmen kitlesini kaybetmek istemeyen birçok merkez parti, aday listelerini oluştururken “dikkatli” davranmayı tercih etti.
Bu “dikkatlilik” pratikte, yabancı kökenli adayların alt sıralara itilmesi ya da tamamen dışarıda bırakılması anlamına geldi.
Bazı gözlemciler bu durumu, Hollanda siyasetinde yaygınlaşan “görünmez bir temkinlilik” olarak tanımlıyor.
ÖRNEKLER BU EĞİLİMİ AÇIKÇA GÖSTERİYOR
*GL/PvdA gibi açıkça ilerici bir ittifakta bile, listede yalnızca iki Türk kökenli aday bulundu. Songül Mutluer seçilme 17’inci sırada yer alırken, Emine Uğur 69’uncu sırada yer aldı. Songül Mutluer meclise girebildi.
*Geçmişte aday listelerini çokkültürlü yapısıyla öne çıkaran D66, bu kez yalnızca Ulaş Köse’yi 24’üncü sıradan aday gösterdi. Bu aday da meclise girebildi.
*Toplumun her kesimini temsil etme iddiasını her zaman vurgulayan Hristiyan Demokrat Parti (CDA), bu yıl sadece Etkin Armut (18’inci sıra-kazandı) ve Yusuf Tuncer isimlerine 37’inci sırada yer verdi.
*Liberal sağ partisi VVD’de ise durum çok ilginç. Kendisine ‘Türk kökenli’ denilmesini istemeyen 1’inci sıradaki Dilan Yeşilgöz ve Uygur olduğu bilinen Türk kökenli Berk Soler’i 31’inci sırada listeye aldı.
*SP (Sosyalist Parti) Emir Başoğlu’nu 36’ncı sırada, Türk kökenli olduğu sanılan Theo Coşkun’’u 48’inci sırada aday listesine koydu.
*Partij voor de Dieren (Hayvanlar Partisi) ise Türk kökenli Pınar Coşkun’u 10’uncu sırada, Ceyhun Eroğlu’nu da 42’nci sırada, yani seçilemeyecek sıralarda konumlandırdı.
*Avrupa Birliği yanlısı ve desteklisi Volt Partisi ise, Türk kökenli aday olarak Emre Güngör’ü 9’uncu sırada aday gösterdi.
*Belang van Nederland BVNL Partisi, Murat Yürekli’yi 48’inci sırada aday gösterdi.
*Partij voor Rechtsstaat Funda İleri’yi 4’üncü sırada aday gösterdi.
Stephan van Baarle Doğukan Ergin İsmael van Baarle
*DENK Partisi, kurulduğu günden bu yana olduğu gibi, çokkültürlü seçmen tabanına sadık kaldı ve yine ağırlıklı olarak Türk ve Fas kökenli adaylardan oluşan bir liste sundu.
Ancak DENK’in seçmen kitlesi sınırlı olduğu için, bu durum genel tabloyu değiştirmeye yetmedi.
Parti, 3 sandalyelik meclis kadrosunu korudu.
ÇOKKÜLTÜRLÜ TEMSİLİYET GERİLİYOR
Ortaya çıkan tablo, Hollanda siyasetinin yavaş ama kesin bir biçimde, geçmişteki açıklığından ve kapsayıcılığından uzaklaşmakta olduğunu gösteriyor.
2000’li yıllarda parlamentoda farklı kökenlerden gelen temsilcilerle övünen ülke, artık “çok fazla göçmen kökenli aday” görüntüsünden kaçınmaya çalışıyor.
Sağ seçmeni kaybetme korkusu, özellikle merkez partilerde, aday belirleme süreçlerinde ‘örtülü bir oto-sansür’ mekanizmasını devreye sokmuş durumda.
Bu da, yıllardır Hollanda demokrasisinin temel dayanaklarından biri olan ‘çeşitliliğin’ giderek zayıflamasına yol açıyor.
Oysa Hollanda demokrasisinin gerçek gücü, her zaman toplumun tüm kesimlerini kucaklayan yapısında ve ‘farklılıklardan korkmama’ cesaretinde yatmıştır.
Bugün sessizliği seçenler, aslında bu güçlü temelin altını oyuyorlar.
DEMOKRASİNİN GERÇEK GÜCÜ CESARETTİR
Bir demokrasi ancak, toplumun tüm kesimlerine ve tüm seslerine yer verdiği sürece güçlü olabilir.
Siyasi partiler, Wilders korkusuyla veya “hassas seçmeni ürkütmeme” kaygısıyla hareket ettiklerinde, aslında kendi elleriyle eşitlik ve özgürlük ilkelerini zedeliyorlar.
Eğer Hollanda, adil, açık ve kapsayıcı bir demokrasi olma imajını korumak istiyorsa, bu gelişmeyi ciddiye almalı ve ‘bir uyarı işareti’ olarak görmelidir.
Aksi takdirde, bir sonraki seçimlerde yalnızca göçmen kökenli adaylar değil, Hollanda demokrasisinin kendisi de bu bedeli ödeyecektir.
ROB JETTEN’İN GERÇEK YÜZÜ:
UMUT SATICILIĞI MI, SİYASİ HESAPÇILIK MI?
Hollanda siyasetinde yeni kuşak liderlerden biri olarak parlayan Rob Jetten, uzun süre “umut veren genç” olarak tanıtıldı. Jetten, D66 Partisi’ni modernleştiren, pozitif mesajlar veren, güleryüzlü bir lider profili çizdi. Ama son dönemde attığı adımlar, bu imajın arkasında başka bir tablo olduğunu da gösteriyor.
Jetten, bir yandan “ilerici” kimliğini korumaya çalışırken, diğer yandan sağ partilerle yakınlaşmaktan çekinmiyor. Seçimden önce yaptığı açıklamalarda, “GL/PvdA ile de olur, VVD ve CDA ile de olur” diyerek herkesle işbirliği sinyali verdi. Bu tutum, güçlü bir ilke çizgisi yerine, “yeter ki iktidarda olayım” anlayışını akla getiriyor. Kısacası, Jetten pragmatizmiyle övünürken, D66’nın ideolojik pusulasını bulanıklaştırıyor.
GÖÇ VE İLTİCA KONUSUNDA SAĞA DÖNÜŞ
D66 yıllardır insan haklarını, özgürlükleri ve açık toplum ilkelerini savundu. Ancak Jetten, göçmen politikalarında “Kanada modeli” dediği dış sınır işlem merkezlerini önererek bu çizgiden uzaklaştı. Bu sistem, sığınmacıların ülkeye girmeden dışarıda değerlendirilmesi anlamına geliyor.
Bu öneri, insan hakları açısından ciddi soru işaretleri yaratıyor. Çünkü “insani” görünse de fiilen ‘kapıları kapatmak’ anlamına geliyor.
Jetten, göçmenleri bir güvenlik meselesi gibi ele alarak sağ seçmene göz kırptı. Ama unutulmamalı: Bu ülkede göçmen emeği, hem ekonomiyi hem toplumsal çeşitliliği ayakta tutuyor. Onları potansiyel yük gibi görmek, Hollanda’nın vicdanına yakışmıyor.
FİLİSTİN KONUSUNDA YÜKSEK SES, ZAYIF TUTUM
Gazze’de yaşanan insanlık dramı karşısında Jetten, medyada sert açıklamalar yaptı. Avrupa’yı “pasif” olmakla suçladı, Lahey’in uluslararası hukuk başkenti olduğunu hatırlattı. Ne var ki, bütün bu sözler pratikte bir sonuca dönüşmedi. Hollanda’nın İsrail’e yönelik politikası değişmedi, ekonomik veya diplomatik bir baskı adımı gelmedi.
Bu durum, Jetten’in siyaset tarzını özetliyor: Söylemde cesur, eylemde temkinli.
Oysa gerçek liderlik, risk almayı gerektirir. Hele ki, Gazze’de her gün masum çocuklar ölürken, “denge politikası” adı altında sessiz kalmak, ilerici bir liderin tutumu olamaz.
LİDERLİKTE KİŞİSEL MARKA VE PARTİ GERİLİMİ
Rob Jetten’in bir diğer özelliği, D66’yı kendi kişiliğiyle özdeşleştirmesi. Kampanyalarda afişlerde, sosyal medyada hep “Rob” öndeydi; parti geride kaldı. Bu durum, bir yandan genç seçmende sempati yaratırken, diğer yandan parti içi tartışmaları da tetikledi. Çünkü D66 artık bir ekip değil, bir marka haline gelmiş durumda: “Rob Jetten markası.”
Ancak koalisyon masasında farklı partilerin çıkarları devreye girince, bu marka kolayca yıpranabilir. Eğer D66, iklim, konut, eğitim gibi temel konularda geri adım atarsa, Jetten’in kendi seçmenine verecek cevabı kalmayacaktır.
UMUT MU, HESAP MI?
Rob Jetten, modern yüzlü, güler yüzlü bir siyasetçi. Ama bu pozitif imajın ardında fazla hesaplı bir akıl var. Göçmen politikalarında sağa göz kırpan, Filistin meselesinde sözünü eyleme dökemeyen, koalisyonlarda ilke yerine sayı hesabı yapan bir lider profili çiziyor.
Hollanda’da demokrasi, özgürlük ve eşitlik sadece güzel laflarla korunmaz. Cesaretle, risk alarak, doğru bildiğini savunarak korunur. Jetten’in önündeki sınav da budur: Gerçekten ilerici bir lider mi olacak, yoksa “herkesle iyi geçinen” ama kimseye faydası olmayan bir politikacı mı olarak kalacak?
TOPLUMSAL TEPKİLER VE MEDYA YANSIMALARI
Hollanda’da toplumsal özgürlükler çok geniş bir çerçevede kabul görse de, bu özgürlüklerin yansımaları her zaman herkes tarafından aynı şekilde karşılanmıyor.
Bazı kesimler, özellikle muhafazakâr çevreler, siyasetçilerin özel hayatlarını kamuoyu önünde paylaşmalarını “fazla gösterişli” buluyor.
Geçtiğimiz aylarda yabancı basında da dikkat çeken bir haber bu tartışmayı yeniden alevlendirdi.
Bir İngiliz gazetesi, Hollanda’daki bir siyasi liderin erkek partneriyle çekilmiş bir fotoğrafını yayımlayarak, “Only in the Netherlands – prime minister with his first lady” (Yalnızca Hollanda’da olur – başbakan ve onun erkek ‘first lady’si) başlığıyla sundu.
Hollanda’ya Başbakan olacak Rob Jetten’in eşcinselliği ‘özentili hale’ getirdiği iddası, İngiliz gazetelerine bile konu oldu. Öyle ki, Başbakanlık Konutu olan, sağ tarafta görülen KULE bile, eşcinsellik renkliliğine boyandı.
Bu haber, bir yandan Hollanda’daki özgürlük anlayışının dünyada nasıl algılandığını gösterirken, diğer yandan da toplumun bir kısmında “özel hayatın sınırları” üzerine tartışmaları yeniden gündeme getirdi.
Eşcinsellik, elbette ki her bireyin kendi yaşam hakkı ve tercihi olarak saygıyla karşılanmalıdır.
Ancak bazı çevreler, bu tür paylaşımların kamusal alanda “özendirici” bir nitelik kazanmaması gerektiğini savunuyor.
Toplumun bu konudaki hassasiyetleri, siyasetçilerin kamuya açık duruşlarında her zaman denge gerektiriyor.
*********************
NEDERLANDSE POLITIEKE PARTIJEN HEBBEN DIT KEER NAUWELIJKS PLAATS GEGEVEN AAN KANDIDATEN VAN TURKSE AFKOMST
Behalve de partij DENK hebben de andere partijen in totaal slechts 13 kandidaten van Turkse afkomst op hun lijsten gezet, waarvan er slechts 3 in de Tweede Kamer zijn gekomen.
Zwakke punten van Rob Jetten, de kandidaat voor het premierschap: Hij verscheen als een veelbelovende, progressieve jongeman. Hij voerde een beleid van “zolang ik maar aan de macht kom”. Zijn homoseksuele levensstijl gebruikte hij op een manier die sommigen als “aantrekkelijk makend” zagen.
Analyse van İlhan KARAÇAY:
Bij de parlementaire verkiezingen in Nederland was er een opvallende daling in het aantal kandidaten van Turkse afkomst. Terwijl er bij eerdere verkiezingen meer dan twintig kandidaten met een migratieachtergrond op de lijsten stonden, bleef dit aantal deze keer beperkt tot slechts enkele personen.
Volgens mijn onderzoek namen GroenLinks/PvdA, D66, CDA, SP, Partij voor de Dieren, Volt, VVD en BVNL slechts 13 kandidaten van Turkse afkomst op hun lijsten op. Van hen kwamen er slechts 3 in het parlement. De meeste van deze kandidaten stonden bovendien op onverkiesbare posities.
Alleen Songül Mutluer (GL/PvdA), Etkin Armut (CDA) en Ulaş Köse (D66) wisten gekozen te worden. Met één kandidaat van Turkse afkomst van de DENK-partij kwam het totale aantal parlementariërs van Turkse afkomst op vier. Dit toont aan dat de multiculturele vertegenwoordiging in de Nederlandse politiek duidelijk is teruggelopen.
Songül Mutluer Ulaş Köse Etkin Armut
IS DIT ANGST VOOR WILDERS OF STRATEGISCHE VOORZICHTIGHEID?
Volgens mij is deze ontwikkeling beslist geen toeval. Sommige strategen geven off the record toe dat het bewust een keuze was om deze keer minder migranten op te nemen. De reden daarvoor is de vrees voor mogelijke reacties van kiezers van de Partij voor de Vrijheid (PVV) van Geert Wilders.
De anti-immigratie en anti-islam retoriek van Wilders heeft vooral in kleine en middelgrote steden veel aanhang gevonden. Daarom kozen veel centrum partijen, die deze kiezers niet wilden verliezen, ervoor om voorzichtig te zijn bij het samenstellen van hun lijsten.
Deze voorzichtigheid betekende in de praktijk dat kandidaten met een migratieachtergrond lager op de lijsten werden geplaatst of helemaal buiten werden gehouden. Sommige waarnemers noemen dit een “onzichtbare vorm van voorzichtigheid” die zich in de Nederlandse politiek verspreidt.
VOORBEELDEN TONEN DUIDELIJK DEZE TENDENS
Zelfs binnen een uitgesproken progressieve alliantie als GL/PvdA stonden slechts twee kandidaten van Turkse afkomst op de lijst. Songül Mutluer stond op plaats 17 en werd gekozen, terwijl Emine Uğur op plaats 69 stond.
*De partij D66, die vroeger bekendstond om haar multiculturele kandidatenlijsten, nomineerde dit keer alleen Ulaş Köse op plaats 24, die ook werd gekozen.
*De Christendemocratische partij (CDA), die altijd beweerde alle lagen van de samenleving te vertegenwoordigen, had dit jaar slechts Etkin Armut (plaats 18, gekozen) en Yusuf Tuncer (plaats 37).
*Bij de liberale VVD is de situatie bijzonder. Dilan Yeşilgöz, die niet als “van Turkse afkomst” bestempeld wil worden, stond op de eerste plaats. De van Oeigoerse en Turkse afkomst zijnde Berk Soler stond op plaats 31 en werd niet gekozen.
*De SP (Socialistische Partij) zette Emir Başoğlu op plaats 36 en Theo Coşkun, vermoedelijk van Turkse afkomst, op plaats 48.
*De Partij voor de Dieren had Pınar Coşkun op plaats 10 en Ceyhun Eroğlu op plaats 42, beide onverkiesbaar.
*De pro-Europese partij Volt nomineerde Emre Güngör op plaats 9, terwijl BVNL Murat Yürekli op plaats 48 had. De Partij voor Rechtsstaat plaatste Funda İleri op plaats 4.
Stephan van Baarle Doğukan Ergin İsmael van Baarle
DENK bleef trouw aan zijn multiculturele basis en presenteerde opnieuw een lijst met voornamelijk Turkse en Marokkaanse kandidaten. Maar gezien het beperkte electoraat van DENK veranderde dit weinig aan het algemene beeld.
MULTICULTURELE VERTEGENWOORDIGING NEEMT AF
Het resultaat laat zien dat de Nederlandse politiek langzaam maar zeker afstand neemt van de openheid en inclusiviteit van vroeger. Waar Nederland in de jaren 2000 trots was op haar diversiteit, probeert men nu te vermijden dat er “te veel migranten” op de lijsten staan.
De angst om rechtse kiezers te verliezen heeft vooral bij de centrumpartijen geleid tot een vorm van zelfcensuur bij het samenstellen van de lijsten. Dit ondermijnt een van de pijlers van de Nederlandse democratie: diversiteit.
De ware kracht van de Nederlandse democratie lag altijd in haar vermogen om alle delen van de samenleving te omarmen en niet bang te zijn voor verschillen. Wie nu zwijgt, ondermijnt deze sterke basis.
DE WARE KRACHT VAN DEMOCRATIE IS MOED
Een democratie kan alleen sterk zijn als alle stemmen gehoord worden. Partijen die handelen uit angst voor Wilders of uit bezorgdheid om “gevoelige kiezers niet te verontrusten”, schaden in feite zelf de principes van gelijkheid en vrijheid.
Als Nederland zijn imago van eerlijke, open en inclusieve democratie wil behouden, moet deze ontwikkeling serieus worden genomen. Anders zal niet alleen de vertegenwoordiging van migranten, maar ook de democratie zelf de prijs betalen.
DE WARE AARD VAN ROB JETTEN: HOOPVERKOPER OF POLITIEKE REKENMEESTER?
Rob Jetten, een van de nieuwe generatie leiders, werd lange tijd gepresenteerd als “de jonge man van hoop”. Hij moderniseerde D66, straalde optimisme uit en leek een glimlachende progressieve leider. Maar zijn recente stappen tonen een ander beeld.
Aan de ene kant probeert Jetten zijn progressieve imago te behouden, aan de andere kant zoekt hij toenadering tot rechtse partijen. Voor de verkiezingen zei hij: “Het kan met GL/PvdA, maar ook met VVD of CDA.” Deze houding wekt de indruk dat macht belangrijker is dan principes.
D66 stond altijd voor mensenrechten, vrijheden en een open samenleving. Maar Jetten week hiervan af door zogenaamde “Canadese modellen” voor asielprocedures voor te stellen – waarbij asielzoekers buiten het land zouden worden beoordeeld. Dit lijkt menselijk, maar betekent feitelijk het sluiten van de deuren.
In de praktijk behandelt Jetten migratie als een veiligheidskwestie en probeert hij rechtse kiezers aan te spreken. Maar migranten houden zowel de economie als de sociale diversiteit in stand. Hen als een last zien, past niet bij het geweten van Nederland.
OVER GAZA EN PALESTINA
Wat betreft Gaza sprak Jetten harde woorden en bekritiseerde de passiviteit van Europa. Hij herinnerde eraan dat Den Haag de hoofdstad van het internationaal recht is. Maar in de praktijk veranderde er niets: Nederland bleef Israël economisch en diplomatiek steunen.
Dit vat Jettens stijl samen: moedig in woorden, voorzichtig in daden. Echte leiders nemen risico’s, zeker wanneer onschuldige kinderen sterven. Zwijgen onder het mom van “balans” is niet het gedrag van een progressieve leider.
DE SPANNING TUSSEN PERSOONLIJK MERK EN PARTIJ
Rob Jetten heeft D66 sterk aan zijn eigen persoonlijkheid gekoppeld. In campagnes en op sociale media stond altijd “Rob” centraal, terwijl de partij naar de achtergrond verdween. Dit creëerde sympathie bij jonge kiezers maar ook spanningen binnen de partij. D66 is nu meer een merk dan een team.
Als in coalitieonderhandelingen concessies worden gedaan over thema’s als klimaat, huisvesting of onderwijs, zal Jetten weinig verweer hebben tegenover zijn kiezers.
HOOP OF BEREKENING?
Jetten is modern en vriendelijk, maar achter zijn positieve imago schuilt berekening. Hij lonkt naar rechts op migratie, is zwak over Palestina en kiest coalities op basis van macht in plaats van overtuiging. Vrijheid en gelijkheid blijven niet bestaan door mooie woorden, maar door moed en principes.
MAATSCHAPPELIJKE REACTIES EN MEDIAWEERGAVE
Hoewel vrijheden in Nederland breed worden geaccepteerd, worden ze niet door iedereen op dezelfde manier gewaardeerd. Conservatieve groepen vinden dat politici hun privéleven te opzichtig tonen. Een Britse krant publiceerde onlangs een foto van Jetten met zijn mannelijke partner met de titel: “Only in the Netherlands – prime minister with his first lady.”
De suggestie dat Jetten zijn homoseksualiteit “verleidend” maakt, haalde zelfs de Britse pers. Zelfs de TORRE, het gebouw van de minister-president, werd in regenboogkleuren verlicht.
Dit leidde tot discussies over de grenzen van het privéleven in de politiek. Homoseksualiteit verdient respect, maar sommigen vinden dat publieke figuren hiermee geen voorbeeldfunctie moeten overdrijven.
Ulu Önder Atatürk’ün emanetine, Türkiye ve Hollanda’dan başka dünyanın dört bir yanında sahip çıkılması, sıradan haberlerle değil, milletimizin ortak ruhunu ve tarihî sorumluluğunu yansıtan güçlü anlatımlarla duyurulmalıdır.
Çünkü Cumhuriyet Bayramı yalnızca bir resmî gün değildir; bir milletin özgürlüğe, eşitliğe ve çağdaşlığa yürüyüşünün sembolüdür.
Bugün dünyanın birçok kentinde, Atatürk’ün adını taşıyan cadde, park ve meydanlarda Türk bayrakları dalgalanıyor, marşlar yankılanıyor ve gururla “Ne mutlu Türküm diyene!” sesleri yükseliyorsa, bu yalnızca bir kutlama değil, Atatürk’ün fikirlerine sadakatin ve Cumhuriyet’in evrensel değerlerine inancın ilanıdır.
Cumhuriyetimizin 102’nci yılı, yalnızca Türkiye’de değil, Amsterdam’dan Sidney’e, New York’tan Tokyo’ya kadar Türk gönüllerinin attığı her yerde aynı coşkuyla kutlanmıştır. Bu kutlamalar, haber bültenlerinin kısa notları arasında kaybolmamalı; her biri birer ulusal bilinç ve vefa belgesi olarak ele alınmalıdır.
İlhan KARAÇAY’ın analizi
Ulu Önder Atatürk’ün emanetine, Türkiye ve Hollanda’dan başka dünyanın dört bir yanında sahip çıkılması, sıradan haberlerle değil, milletimizin ortak ruhunu ve tarihî sorumluluğunu yansıtan güçlü anlatımlarla duyurulmalıdır.
Çünkü Cumhuriyet Bayramı yalnızca bir resmî gün değildir; bir milletin özgürlüğe, eşitliğe ve çağdaşlığa yürüyüşünün sembolüdür.
Bugün dünyanın birçok kentinde, Atatürk’ün adını taşıyan cadde, park ve meydanlarda Türk bayrakları dalgalanıyor, marşlar yankılanıyor ve gururla “Ne mutlu Türküm diyene!” sesleri yükseliyorsa, bu yalnızca bir kutlama değil, Atatürk’ün fikirlerine sadakatin ve Cumhuriyet’in evrensel değerlerine inancın ilanıdır.
Cumhuriyetimizin 102’nci yılı, yalnızca Türkiye’de değil, Amsterdam’dan Sidney’e, New York’tan Tokyo’ya kadar Türk gönüllerinin attığı her yerde aynı coşkuyla kutlanmıştır. Bu kutlamalar, haber bültenlerinin kısa notları arasında kaybolmamalı; her biri birer ulusal bilinç ve vefa belgesi olarak ele alınmalıdır.
ŞİMDİ GELELİM KUTLAMALARA
LAHEY BÜYÜKELÇİLİĞİMİZ TARAFINDAN CUMHURİYET BAYRAMI DOLAYISIYLA DÜZENLENEN RESEPSİYON
Türkiye‘nin Lahey Büyükelçiliği tarafından 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla, Lahey’in milyonerler kasabası Wassenaar’daki Wittenburg Şatosu’nda bir resepsiyon düzenlendi. Resepsiyon, daha çok kordiplomatik çevreye yönelikti.
Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan, Rotterdam Başkonsolosumuz Sevgi Kısacık, Deventer Başkonsolosumuz Emre Yurt ve Amsterdam Başkonsolosumuz Mahmut Burak Ersoy’un ev sahipliğinde gerçekleşen resepsiyona, kordiplomatik temsilcileri, büyükelçilik çalışanları, Türkiye’nin Fahri Konsolosu Titus Kramer ve Genel Sekreter Mehmet Keskin, Askeri Ataşe Yarbay Umut Gökaslan, Eğitim Müşaviri Miyase Koyuncu, İletişim Müşaviri İsmail Erkam Sula, Nato Müşterek Kuvvetler Komutanlığı’nda görev yapan Türk askerleri, Hollanda’da görev yapan farklı ülkelerin büyükelçileri ve Başkonsolosları, iş dünyasının önde gelen isimleri ile çok sayıda Sivil Toplum Kuruluşu temsilcileri hazır bulundular.
Resepsiyon, İstiklal Marşı ve Hollanda Milli Marşı’nın okunmasıyla başladı.
Büyükelçi Yazgan, daha sonra yaptığı konuşmada, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesiyle, Hollanda’nın bağımsızlık mücadelesi arasında tarihi benzerlikler bulunduğunu söyledi. Yazgan, “Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ ilkesi, Türk halkının yüzyıllardır süregelen devlet geleneğinin bir devamıdır. En zor zamanlarda bile bu halk, cesaretiyle, gücüyle ve ulusal birliğiyle ayakta kalmayı başarmıştır. Türkiye Cumhuriyeti milletimizin son kalesidir.” dedi.
Yazgan, Hollanda’nın 1581’de bağımsızlığını ilan ederek Hollanda Cumhuriyeti’ni kurduğunu belirtirken. “Osmanlı İmparatorluğu ticareti başlatmak için 1612’de Hollanda’yı tanıyan ilk ülkedir.” ifadesini kullandı.
Hollanda’nın bugün Türkiye’nin en büyük yatırımcısı konumunda olduğunu ve iki ülke arasındaki ticaret hacminin 13 milyar avroya ulaştığını söyleyen Yazgan, “Hollanda ile en değerli ortak yatırımımız insan kaynağımızdır. 1964’ten bu yana gelişen canlı bir Hollanda-Türk toplumu var. Üçüncü ve dördüncü kuşaklar artık mavi yakalı misafir işçiler değil. Onlar, girişimciler, finansçılar, polis memurları, askerler, bilim insanları, teknoloji uzmanları haline geldiler. Hollanda’daki Türk gençlerinin Türkçeyi kendi aralarında, Hollandacayı Hollandalılarla ve İngilizceyi dünyayla konuşmalarını istiyorum. Anlatacak çok güzel hikayelerimiz var ve daha nicelerini anlatacağız.” diye devam etti.
Yazgan, Türk ve Hollanda halklarının 400 yılı aşkın süredir birbirine karşı savaşmadığını, aksine zaman zaman yan yana mücadele ettiğini belirterek, “Bugün ise NATO’da çok daha iyi bir işbirliği içindeyiz. Müttefikliğimizi takdir ediyoruz ve tamamlayıcı savunma kapasitemizi geliştirmeyi dört gözle bekliyoruz.” dedi. Dünyanın belirsizliklerle dolu olduğunu söyleyen Yazgan, “Akıl almaz teknolojik değişim, popülizm ve ideolojik aşırılıklar karşısında en güçlü savunmamız, sağduyu, tutarlılık ve kararlılıktan oluşacaktır. Bunların merkezi uluslararası hukukun başkenti olan Lahey’dir.” dedi. Yazgan, Hz. Muhammed’in Medine Sözleşmesi’nden, Selçukluların Süryani ve Ermeni topluluklarıyla kurduğu ortak yönetime, Osmanlıların farklı etnik ve dini toplulukları bünyesinde barındırmasına kadar uzanan tarihi örneklerle hoşgörü kültürünü anlatarak şunları kaydetti: “İki dünya savaşından sonra var olduğuna inandığımız düzenin, bugün çocuklarımızın gözünde masum hayatları koruyamadığı açıktır. Bu yüzden çocuklarımız kaygılı. Geleceklerinden endişe ediyorlar. Filistinli, Ukraynalı, Sudanlı çocuklar başta olmak üzere hepsi hayal kırıklığına uğramış durumda. Uluslarımız, demokrasilerin gücüne ve koruma yeteneğine olan inançlarını yitirme riskiyle karşı karşıya. Oysa barış, her türlü siyasi zaferden veya borsa karından çok daha değerlidir. Nerede olursa olsun kan dökülmesini önlemeli ve her türden yayılmacılığı ve aşırılığı caydırmalıyız.”
Lahey’de dünyanın en seçkin diplomatlarının bir arada çalıştığı diplomatik camianın bir parçası olmaktan gurur duyduğunu belirten Yazgan, “Hollandalı meslektaşlarımızla birlikte ortak akıl ve tutarlılıkla hareket ederek diplomasiyi yeniden yüceltelim.” ifadesini kullandı.
Atatürk’ün Onun Yıl Nutku’nun yer aldığı video gösteriminin ardından, hem Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hem de az sonra yayınlayacağım Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın mesajlarındaki ortak noktaları hatırlatan Büyükelçi Yazgan, her iki liderin de millet iradesinden doğan egemenliğin, yüzyıllara dayanan bir geleneği temsil ettiğini vurguladı.
Resepsiyonun sonunda davetlilere Türk mutfağından lezzetler ikram edildi, Katılımcılar, Cumhuriyet Bayramı’nın anlamını yansıtan samimi sohbetler ve hatıra fotoğraflarıyla geceyi ölümsüzleştirdiler.
CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN CUMHURİYET BAYRAMI MESAJI
Aziz milletim,
Dünyanın farklı ülkelerinde gururumuzu paylaşan kıymetli misafirlerimiz,
Sizleri en kalbi duygularımla, hürmetle, muhabbetle selamlıyorum.
Zaferlerle dolu tarihimizin doruk noktalarından biri olan bu önemli günde; sınırlarımız içindeki 86 milyon vatandaşımızın, Kıbrıs Türk halkının ve yurt dışındaki kardeşlerimizin her birinin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı can-ı gönülden tebrik ediyorum.
Aynı şekilde, medeniyet bahçemizi birlikte ekip biçtiğimiz, müşterek bir mazi ve kültür mirasını tevarüs ettiğimiz, sevincimize ortak olan tüm dostlarımıza da şahsım ve milletim adına şükranlarımı sunuyorum.
Bugün, Cumhuriyetimizin 102’nci kuruluş yıl dönümünü milletçe iftiharla idrak ediyoruz.
İstiklal ve istikbal mefkuremizin, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğinde tecessüm ettiği bu önemli günün; ülkemiz, milletimiz ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.
Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, Millî Mücadele’yi sevk ve idare ederek Cumhuriyete giden yolu açan Gazi Türkiye Büyük Millet Meclisi’mizin tüm mensuplarını, bugün bir kez daha şükranla anıyorum.
Ahlat ve Malazgirt Meydan Muharebesi’ten ilk akınlardan Çanakkale Savaşı’na, Kurtuluş Savaşı’ndan 15 Temmuz Direnişi’ne kadar asırlardır kanlarıyla, canlarıyla bu toprakları bizlere vatan kılan kahramanları rahmetle yâd ediyorum.
Tüm dünyanın bildiği şu hakikati bugün bir kez daha ilan etmek isterim:
Biz hem güçlü bir millet hem de köklü bir devletiz.
Cumhurbaşkanlığı forsumuzdaki güneş ve etrafındaki 16 yıldız, bizim binlerce yıllık devlet geleneğimizi temsil ediyor.
“Ebed-i müddet” ülküsüyle kurduğumuz bu devletlerin her biri, millî kimliğimizin şan ve şeref payesi; cihana yön veren aziz milletimizin kudret ve merhamet nişanesidir.
Türkiye Cumhuriyeti ise, tarihinin en sancılı günlerinde, onca zorluğa, yokluğa, şkúntuya rağmen hürriyet ve istiklâline dört elle sarılan fedakâr milletimizin son çatısı; devletler zincirimizin son halkasıdır.
Bu yüksek şuurla şehit ve gazilerimizin emanetine sahip çıkmak, cesur ve cefakâr ellerde yükselen Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet payidar kılmak için var gücümüzle çalışıyoruz.
Asra mühürümüzü vuracağımız Türkiye Yüzyılı hedeflerimiz doğrultusunda; savunma sanayinden ekonomiye, eğitimden tarıma, turizme, enerjiye ve dış politikaya kadar her alanda ezber bozan atılımlar içindeyiz.
6 Şubat 2023 tarihinde yaşadığımız deprem felaketinin yaralarını sarıyor, afetzede kardeşlerimizi hızlıca güvenli yuvalarına kavuşturuyoruz.
İnşallah yıl sonuna kadar, söz verdiğimiz şekilde, 453 bin konutun anahtar teslimini gerçekleştirmiş olacağız.
Aynı zamanda 86 milyon insanımızın huzur, güven, barış ve refah içinde yaşayacağı, terörsüz Türkiye menziline doğru da emin adımlarla ilerliyoruz.
Millî birlik ve dayanışmamızı hedef alan kaos tüccarlarına prim vermeden; engelleri aşmaya, oyunları bozmaya, yayılmacı emeller peşinde koşanların heveslerini kursaklarında bırakmaya inşallah devam edeceğiz.
Diğer taraftan savaş, çatışma ve krizlerin evrensel değerleri aşındırdığı bir dönemde Türkiye olarak, hak ve hakikatin savunucusu kimliğimizle “daha adil bir dünya” için var gücümüzle çalışıyoruz.
Gazze ve Filistin başta olmak üzere pek çok kriz bölgesinde; arabuluculuk faaliyetlerimizle, diplomatik girişimlerimizle, insani yardımlarımızla akan kanı durdurmanın, yaraları sarmanın, kalıcı barışa giden yolu ardına kadar açmanın gayretindeyiz.
İlhamını çift başlı Selçuklu Kartalı’ndan alan 360 derecelik dış politika vizyonumuzla, tarihimize ve kimliğimize yaraşır şekilde; üzerimize düşen her türlü sorumluluğu büyük bir titizlikle yerine getirmeyi sürdüreceğiz.
Bölgemizde lider; dünyada muteber; büyük, güçlü ve müreffeh Türkiye’yi hep birlikte inşa edeceğiz.
Rabbim yar ve yardımcımız olsun diyor, aziz şehitlerimizi bir kez daha rahmetle, gazilerimizi ise şükranla yâd ediyorum.
Tüm vatandaşlarımızın, sevincimize ortak olan tüm dost ve misafirlerimizin Cumhuriyet Bayramı’nı gönülden tebrik ediyorum.
Cumhuriyetimizin 102’nci yıl dönümü kutlu olsun!
Kalın sağlıcakla…
Lahey ve Rotterdam’da düzenlenen Cumhuriyet kutlamaları da bu bilincin en güzel örneklerinden biriydi.
HOLLANDA2DAKİ ÜÇ BAŞKONSOLOSLUĞUMUZUN ORTAK ORGANİZASYONU GÖZ DOLDURDU
Sedat TAPAN’IN haberi:
Rotterdam’ın sessiz sakin banliyösü Vlaardingen, bu kez bambaşka bir heyecana sahne oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin 102’nci kuruluş yıldönümü, öyle sıradan bir törenle değil, tam anlamıyla muazzam bir resepsiyonla kutlandı.
Üstelik bu kutlama, tam üç başkonsolosluğumuzun el birliğiyle gerçekleşti: Rotterdam Başkonsolosumuz Sevgi Kısacık, Amsterdam Başkonsolosumuz Mahmut Burak Ersoy ve Deventer Başkonsolosumuz Emre Yurt, güçlerini birleştirip gönülleri bir araya getirdiler. Gecenin onur konuğu ise, zarafeti ve enerjisiyle dikkat çeken Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan’dı.
Salonda hem diplomatik çevreler hem de Hollanda’daki Türk toplumunun önde gelen isimleri vardı. Herkesin yüzünde aynı duygu okunuyordu: Gurur, heyecan ve Cumhuriyet sevinci!
Askeri Ataşe Deniz Yarbay Umut Gökaslan, Eğitim Müşavirimiz Miyase Koyuncu, Ticaret, Kültür ve İletişim Müşavirlerimiz, NATO’daki Türk askerlerimiz, Amersfoort Fahri Konsolosu Titus F.P. Kramer, Rijswijk Belediye Başkanı Huri Şahin, Vlaardingen Belediye Başkanı Bert Wijbenga, Hollanda Parlamentosu Üyesi Songül Mutluer, eski milletvekili Fadime Örgü ve daha birçok sivil toplum temsilcisi ile Hollandalı dostlarımız, bu anlamlı gecede yerlerini aldı.
Programın sunuculuğunu, zarif sunumuyla dikkat çeken Gülşah Cumali yaptı. Salon, önce Hollanda ve Türkiye milli marşlarıyla yankılandı. Ardından Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhuriyet Bayramı mesajı okundu ve büyük ekranda İngilizce altyazılı olarak paylaşıldı. (Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mesajının tam metnini, yukarıdaki Lahey kutlaması haberinde bulabilirsiniz)
Lahey Büyükelçimiz Fatma Ceren Yazgan, kürsüye büyük bir alkışla çıktı. Gülümseyerek sözlerine başladı: “Bu bayram, en büyük bayram… Hepimizin bayramı!”
Henüz iki ay önce göreve başlayan Yazgan, bu muhteşem gecenin üç başkonsolosluğumuzun ortak emeğiyle hazırlandığını hatırlatarak teşekkür etti: “Deventer, Amsterdam ve Rotterdam Başkonsolosluklarımızın özverili çalışmalarıyla bu akşam buradayız. Uzaklardan gelen tüm vatandaşlarımıza ve geceyi kusursuz hale getiren Rotterdam Başkonsolosluğumuza minnettarım.”
Büyükelçi Yazgan, Hollanda’daki Türk kurumlarının vatandaşların her zaman yanında olduğunu vurguladı: “Büyükelçiliğimizin yanı sıra ticaret, ekonomi, eğitim, diyanet, turizm ve kültür müşavirliklerimiz, Yunus Emre Enstitümüz ve Maarif Vakfımız burada. Hepimiz sizlerin yanındayız.”
Yazgan, Hollanda’da yaşayan 400 binden fazla Türk’ün Cumhuriyet coşkusuna ortak olduğunu belirtti ve sözlerini halk ozanlarından alıntılarla süsledi.
Yazgan, Âşık Mahsuni Şerif’ten şu dizeleri hatırlattı: “Emeğim var gene de derdim yatar sinede, umut gelen senede.”
Yazgan, ardından Neşet Ertaş’a gönderme yaparak ekledi: “Kalpten kalbe bir yol vardır, görünmez.”
Yazgan, “Bugün burada olmamızın nedeni, işte o görünmez gönül bağlarıdır. Farklı şehirlerden, farklı kuşaklardan geldik ama aynı yürekte buluştuk.” diye devam etti.
Yazgan’ın konuşmasının en dokunaklı bölümü, Cumhuriyet’in sunduğu fırsat eşitliğine dair sözleriydi:
“Cumhuriyet, Yörüklü Mahmut Efendi’nin torununun torunu olan Karamanlı Ayşe’nin, Çerkez Fatma’nın torunu Fatma Ceren’in büyükelçi olabilmesidir.
Cumhuriyet, Hakkârili Yılmaz Erdoğan’ın Türkiye’nin en sevilen sanatçılarından biri olabilmesidir.
Cumhuriyet, Karslı girişimcilerin Hollanda’da Dünya Türk İş İnsanları Konseyi’ni kurabilmesidir.
Cumhuriyet, kimsenin kimseye anayasal haklardan daha fazla ayrıcalık tanımadığı düzendir.”
Salondan alkışlar yükselirken Yazgan, Hollanda’daki Türk toplumunun ekonomiye, kültüre ve siyasete yaptığı katkılardan da gururla söz etti: “Bugün Hollanda’da 4. ve 5. kuşak Türk gençleri, dedeleriyle Türkçe, kendi aralarında Hollandaca konuşuyorlar. Bu muazzam bir zenginlik. Artık Türk kökenli belediye başkanlarımız, milletvekillerimiz, emniyet müdürlerimiz var. Bu, Cumhuriyet’in bizlere öğrettiği fırsat eşitliğinin ta kendisidir.”
Büyükelçimiz konuşmasını büyük bir coşkuyla tamamladı: “Nice Cumhuriyet Bayramlarını hep birlikte kutlamak dileğiyle…”
GECEYE RENK KATAN TEŞEKKÜR PLAKETLERİ
Organizasyonun sponsorları HOTİAD ve EG Veranda unutulmadı. Desteklerinden dolayı her iki kuruluşa da teşekkür plaketi sunuldu. Hotiad adına Başkan Yardımcısı Faruk Halıcı, EG Veranda adına ise firma sahibi Engin Güngör sahneye davet edilerek alkışlarla onurlandırıldı.
MÜZİK, DANS VE LEZZET DOLU BİR GECE
Programın ilerleyen saatlerinde sahneye çıkan Melis Erdoğan, söylediği şarkılarla salonu resmen coşturdu. Davetliler, Türk müziği eşliğinde hem eğlendiler hem de Cumhuriyet Bayramı’nın tadını doyasıya çıkardılar.
Gecenin sonunda, konuklara özel hazırlanan geleneksel Türk yemekleri ikram edildi. Zengin menü, hem göze hem damağa hitap etti. Davetliler, “Bu yemekler bir harika!” diyerek mutfak ekibini alkışladı.
GECENİN SÜRPRİZ KONUKLARI
Vlaardingen’deki kutlamanın en ilginç konukları arasında, Rotterdam Başkonsolosumuz Sevgi Kısacık’ın anne ve babası da vardı. Üstteki foğtoğraf çekilirken duygulu anlar yaşandı.
CUMHURİYET COŞKUSU AVRUPA’DA DA SÜRÜYOR
Lahey ve Rotterdam’daki resmi kutlamalar, yalnızca diplomatik çevreleri değil, tüm Türk toplumunu bir araya getirdi. Hollandalı yöneticiler ve yabancı misyon temsilcileri, bu özel geceye katılarak Türkiye’ye duyulan saygıyı bir kez daha gösterdiler.
Resepsiyon, Türkiye Cumhuriyeti’nin 102. yaşına yakışır bir görkemle sona erdi. Katılımcılar, gecenin sonunda tek yürek oldular: Cumhuriyet’in kazanımlarını, Atatürk’ün mirasını ve Türk milletinin dayanışma ruhunu bir kez daha gururla andılar.
DÜNYADAN ÖRNEKLER:
CUMHURİYET BAYRAMI DÜNYANIN DÖRT BİR YANINDA COŞKUYLA KUTLANDI
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 102’nci yılı, sadece yurtta değil, dünyanın dört bir yanında da büyük bir gurur ve heyecanla kutlandı. Berlin’den Washington’a, Londra’dan Pekin, Tokyo ve Abuja’ya kadar uzanan kutlamalarda Türk bayrakları dalgalandı, Atatürk ve silah arkadaşları saygıyla anıldı.
BERLİN’DE GURUR, BİRLİK VE COŞKU
Almanya’da kutlamaların merkezi Berlin Büyükelçiliği oldu. Resepsiyona Alman hükümet yetkilileri, milletvekilleri, diplomatlar ve Türk toplumu yoğun katılım gösterdi.
Büyükelçi Gökhan Turan, yaptığı konuşmada Cumhuriyetin “çağdaş, demokratik ve güçlü bir Türkiye” vizyonunun temeli olduğunu belirtti. “Türkiye Yüzyılı” hedeflerine değinen Turan, Almanya’daki Türk toplumunun iki ülke arasında güçlü bir insanî köprü oluşturduğunu vurguladı.
Berlin ve diğer şehirlerde düzenlenen konserler, sergiler ve bayrak yürüyüşleri, Avrupa’daki Türk toplumunun Cumhuriyet coşkusunu yansıttı.
WASHINGTON’DA MEHMET ÖZ’LÜ ANLAMLI KUTLAMA
ABD’nin başkenti Washington’da düzenlenen resepsiyon, Türk ve yabancı konukların yoğun ilgisiyle gerçekleşti.
Büyükelçi Sedat Önal, konuşmasında “Cumhuriyet sadece bir devletin yeniden doğuşu değil, bağımsızlık mücadelesinin simgesidir” dedi.
Etkinliğin dikkat çeken konukları arasında Prof. Dr. Mehmet Öz ve kız kardeşi Seval Öz yer aldı. Mehmet Öz, babasının Cumhuriyet sayesinde aldığı eğitim fırsatlarını anlatarak “Atatürk’ün liderliği olağanüstü bir başarıdır” dedi.
Maryland Valiliği de Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla Büyükelçi Önal’a bir takdirname sundu.
LONDRA’DA TÜRK TOPLUMUNDAN GÖRKEMLİ KATILIM
İngiltere’nin başkenti Londra’da, Türkiye’nin 102’nci yaş günü iki ayrı resepsiyonla kutlandı.
Büyükelçi Osman Koray Ertaş, Cumhuriyetin “Türk milletinin egemenliğini eline alışının simgesi” olduğunu vurguladı.
İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın kısa süre önce Türkiye’ye yaptığı ziyaretin, iki ülke ilişkilerinde yeni bir dönemin işareti olduğunu belirtti.
DEİK DTİK Temsilcisi Serpil Timuray da “Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında bizlere düşen görev, onu her alanda en iyi şekilde temsil etmektir” dedi.
Resepsiyona çok sayıda Türk kurumu, diplomat ve sanatçı katıldı; klasik müzik performanslarıyla geceye renk katıldı.
PEKİN’DE TARİHİ DOSTLUK MESAJLARI
Çin’in başkenti Pekin’deki kutlamalara, Çin Dışişleri temsilcileri ve yabancı diplomatlar katıldı.
Büyükelçi Selçuk Ünal, Türkiye-Çin ilişkilerinin yüzyıllara dayanan geçmişine değinerek, iki ülke arasındaki ticaretin ve kültürel işbirliğinin güçlenmeye devam ettiğini söyledi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son Çin ziyaretiyle ilişkilerin yeni bir ivme kazandığını belirten Ünal, “Türkiye Cumhuriyeti, bir asrı geride bırakırken barış ve istikrar için dünyada aktif rol oynamaya devam ediyor” dedi.
TOKYO’DA DUYGULU ANLAR VE GURURLU MESAJLAR
Tokyo’da düzenlenen resepsiyon, Japon siyaset ve iş dünyasının önde gelen isimlerini bir araya getirdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kutlama mesajı okunarak, “Cumhuriyetimizin 102’nci yılı milletimiz ve dostlarımız için gurur vesilesidir” denildi.
Büyükelçi Oğuzhan Ertuğrul, “Atatürk ve silah arkadaşlarını rahmetle anıyor, Cumhuriyet çınarımızın ilelebet yaşayacağına inanıyoruz” ifadelerini kullandı.
Ertuğrul, Japonya’daki Türk toplumunun iki ülke arasında köprü rolü oynadığını vurguladı.
ABUJA’DA AFRİKA’DAN DOSTLUK MESAJI
Nijerya’nın başkenti Abuja’da yapılan resepsiyonda Büyükelçi Mehmet Poroy, “Cumhuriyetimiz, Atatürk’ün vizyonuyla çağdaş bir devlet kimliği kazanmıştır” dedi.
Türk ve Nijerya marşlarının okunmasıyla başlayan tören, iki ülke bayraklarının renkleriyle süslenmiş salonda devam etti.
Poroy, Türkiye’nin Afrika ile dostluk temelinde büyüyen ilişkilerine dikkat çekti.
DÜNYA CUMHURİYETİMİZİ SELAMLADI
Türkiye Cumhuriyeti’nin 102’nci kuruluş yıldönümü, sadece Berlin, Washington, Londra, Pekin, Tokyo ve Abuja gibi büyük başkentlerde değil; dünyanın dört bir yanında, Türkiye’nin temsil edildiği neredeyse 200’e yakın ülkenin büyükelçilik ve konsolosluklarında aynı gururla kutlandı. Her biri, Atatürk’ün “en büyük eserim” dediği Cumhuriyetin dünyadaki yansımalarını gösteren birer sahneye dönüştü.
Resepsiyon salonlarında sadece Türk vatandaşları değil, bulundukları ülkelerin yetkilileri, diplomatları, sanatçıları, akademisyenleri ve yerel halktan dostlarımız da yer aldı. Bu katılım, Cumhuriyetimizin evrensel mesajlarının ve Türkiye’nin barışçı dış politikasının ulaştığı itibarı açıkça ortaya koydu.
Pek çok ülkede yerli halkın yoğun ilgisi gözlemlendi. Cumhuriyetimizin simgeleriyle süslenmiş salonlarda, Türk ve yerel marşlar birlikte yankılandı; Atatürk’ün ilkeleriyle şekillenen modern Türkiye’ye duyulan saygı hissedildi. Katılımcılar, Türk kültürünü tanıtan ikramlar, müzikler ve sergiler aracılığıyla, Türkiye’nin tarihî derinliğini ve çağdaş vizyonunu yakından tanıma fırsatı buldular.
Bu yılın kutlamaları, sadece birer diplomatik tören değil, aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası arenadaki saygın konumunun, kültürel zenginliğinin ve halkının dünyayla kurduğu gönül bağlarının en canlı göstergesi oldu. Dünyanın dört bir yanında yükselen Türk bayrakları, Cumhuriyetimizin 102’nci yılında, Atatürk’ün fikirlerinin hâlâ tüm insanlığa ışık tuttuğunun gurur verici bir sembolü olarak dalgalandı.
*****************
İşte size Atatürk’ün tüm dünyadaki anıtları, cadde, sokak, park ve meydan isimleri:
ATAMIZ YURTDIŞINDA BİR BAŞKA ANILIYOR VE SEVİLİYOR
Varsın, bazı kendini bilmezler Atatürk’ümüze hakaret etsinler. Varsın, bazı kara cahiller, Atatürk’ümüz için çeşitli iftiralar yaratsınlar. Varsın, Atatürk’ümüze yapılan bu haksızlıklara başta göz yumanlar, şimdi gerçeği görmüş olsunlar ve Atatürk’ümüze saygıda kusur etmemeye başlasınlar. Halkımızın büyük bir kesiminin, daha doğrusu tamamına yakınının yüreklerindeki Atatürk sevgisi, sadece anavatınımızda değil, dünyanın dört bir yanında, aynı duygularla yaşatılıyor.
Amsterdam’daki Atatürk Sokağı’nda Atatürk Anıtı
İlhan KARAÇAY Yazdı:
Ata’mız yurtdışında bir başka anılıyor ve seviliyor. Anavatanımızdaki bazı kendini bilmez kara cahillerin acımasız ve insafsız yalan ve iftira çirkinlikleri, ne mulu ki yurtdışına sıçramamış.
Yurtdışındaki Türkler’in Atatürk sevgisine gıpta eden yerel yöneticiler, bu sevgi karşısında hayrete düşüyorlar ve Türkler’e jest yapmak için Atatürk ismini sokak ve caddelere veriyorlar.
İşte, bu jeste başlayan kentlerden ilki belki de Amsterdam oluyor. Bir zamanlar, Amsterdam’ın kuzeyindeki gemi tersanesinde çalışan Türkler için kurulan Atatürk Kampı’nın bulunduğu sokağa ‘Atatürk’ ismini veren Amsterdam Belediyesi, jest yapan kentlerden ilki oluyordu.
1969 yılında Amsterdam’daki Atatürk Kampı’nda bir mülakat
Hollanda’da sokaklarına ‘Atatürk’ ismini veren kentler arasına Rotterdam’ da katılmış.
Ermeniler ve ayrımcıların kışkırtması ile harekete geçen bir ırkçı siyasetçi buna karşı çıkmıştı ama, geçen hafta yapılan oylamada, Atatürk Sokağı’nın idame edlmesine karar verilmişti. Dün yazdığım haberde bu konuya geniş yer vermiştim.
Utrecht Belediyesi de Atatürk adını bir sokakta yaşatıyor.
Amsterdam’da Atatürk Sokağı’nda bir de Atatürk anıtı var
Daha sonra çeşitli Belediyeler sokaklarına Atatürk adını yakıştırıyor.
Hollandalılar’daki Atatürk sevgisini anlayabilmek için, soğanını bizden aldıkları bir lale çeşidine ‘Atatürk’ adını vermelerine bakmalıyız. Hollandalılar, zenginliklerini bize borçlu oldukları lale soğanlarından yeni bir tür yarattılar. 10 yıllık bir çalışmadan sonra ürettikleri bir lale çeşidine ‘Atatürk’ adını verdiler ve dünyanın en büyük çiçek bahçesi Keukenhof’ta bu laleyi sergilediler.
Keukenhof’taki dünyanın en büyük çiçek bahçesini gezen milyonlarca kişi, Atatürk ismi verilen laleye hayran kalıyorlar
DÜNYA’DA ATATÜRK’ÜN İSMİNİN VERİLDİĞİ
VE ANITININ YAPILDIĞI ÜLKELER
Türkiye’nin kurucusu ve kurtarıcısı Mustafa Kemal Atatürk’ün Dünya’nın her yerinde tanınıyor ve O’nun anısına soskaklara ismi veriliyor anıtlar yapılıyor. (Derleme / Semra BAYRAKTAR)
PLACE ATATÜRK-Vise / BELÇİKA: Belçika`nın Almanya sınırı yakınında, Vise kentine bağlı Cheratte kasabasında bulunan Mustafa Kemal Atatürk`ün adını taşıyan meydan, bölgedeki Türkler`in gurur kaynağı. Maden ocaklarında çalışmak için Belçika`ya gelen Türk ailelerin yaşadığı bölgede, Türkiye ve Atatürk hayranı Vise Belediye Başkanı Marcel Neven`in girişimi ile, 2003`te asılan 2002 yılında önce bir caddeye Atatürk adı verilmiş, bazı çevrelerden tepki gelmesi üzerine levha kaldırılmıştı. Bunun üzerine bir yıl sonra caddenin hemen yanındaki meydana Atatürk adı verilmişti.
Ancak daha sonra Atatürk Meydanı`nın “Place Attaturk” diye yanlış yazıldığı anlaşıldı. Bir süre sonra bu hatadan dönüldü ve yazı “Place Ataturk” şeklinde değiştirildi.
MEKSİK A’DA OSMANLI SAATİ VE ATATÜRK: Meksika`nın başkenti Mexico City`de 1910 yılında yaptırılan ve “Osmanlı Saati” olarak bilinen tarihi saat kulesi, Türkiye`den binlerce kilometre uzaklıktaki ülkenin Osmanlı izlerini taşıyan tek yapısı olarak yükseliyor. Meksika`da ayrıca bir Atatürk anıtı da yer alıyor. Osmanlı saat kulesi, başkentin tarihi Zocalo meydanı yakınlarındaki Venustiano Carranza ve Bolivar sokaklarının kesiştiği köşede bulunuyor. Çinilerle bezenmiş saat kulesinin üzerindeki levhada, İspanyolca “Osmanlı Cemaatinden Meksika`ya-Eylül 1910″ yazıyor.
Saat kulesinin, Meksika`nın bağımsızlığının 100. yıl dönümünü kutlamak üzere, Meksika`ya göç eden çoğu Lübnan ve Arap kökenli Osmanlı vatandaşı tarafından hediye edildiği belirtiliyor.
Saatinde hem Latince hem de Arapça sayıların kullanıldığı kulenin açılışının, 22 Eylül 1910 tarihinde, dönemin Meksika Cumhurbaşkanı Guillermo de Landa ile Osmanlı 100. Yıl Komitesi Başkanı, Osmanlı vatandaşı Antonio Letayf tarafından yapıldığı biliniyor.
1970`li yılların sonunda Lübnan asıllı Meksika vatandaşları, saat kulesinin atalarının mali katkısıyla yapıldığını ileri sürerek, levhadaki “Osmanlı” kelimesini “Lübnan” olarak değiştirtmiş, ancak Türk Büyükelçiliğinin çabaları sonucu 1986 yılında “Osmanlı” kelimesi levhaya yeniden yazdırılmıştır.
Meksika`da ki Atatürk Anıtı 2002 yılında Türkiye’nin Meksika Büyükelçisi Ergün Pelit tarafından yoğun girişimler sonucunda TİSK’in de katkılarıyla La Reforma caddesine yaptırılmış.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK STREET – Santo Domingo / DOMİNİCAN REPUBLİC:
Calle Mustafa Kemal Ataturk, Santo Domingo, Dominican Republic Dominik Cumhuriyeti (İspanyolca República Dominicana, okunuşu `Republika Dominikana`), Karayiplerdeki Hispanyola adasında yer alan bir ülkedir. Hispanyola, Porto Riko`nun batısında, Küba ve Jamaika`nın doğusunda yer alır. Venezuela ile deniz sınırı vardır.
Adanın batı kısmında Haiti bulunur. Dominik Cumhuriyeti Avrupalıların Amerika kıtalarında ilk oluşturdukları yerleşimdir. Başkenti, Santo Domingo da Amerika`lardaki ilk sömürge başkentiydi.
Bağımsızlığının büyük bir bölümünde ülkede siyasi buhran yaşanmış, halkı temsil etmeyen ve baskıcı pekçok hükümet tarafından idare edilmiştir. 1961`de diktatör Rafael Leonidas Trujillo Molina`nın ölümünden sonra Dominik Cumhuriyeti temsili demokrasiye geçmiştir.Yaklaşık 10 milyon nüfusa sahip.
ATATÜRK Statue – Be`er Sheva / ISRAEL: Sderot David Tuviyahu ile Ali Daivis caddelerinin kesiştiği yerde.
ATATÜRK ANITI – Wellington / YENİ ZELANDA
THE ATATÜRK MEMORIAL IN WELLINGTON, NEW ZEALAND
M. K. Atatürk Anıtı; Tarakina koyu, başkent Wellington`ta. Anıt Cook Boğazı`na bakıyor, burasını Gelibolu Yarımadası`na benzemesinden dolayı seçmişler.
Mustafá Kemal Atatürk – Caracas / VENEZUELA: Reconocido como fundador
del moderno estado Turco, La plaza Santa Sofía, municipio Baruta.
Havana / KÜBA;Başka hiçbir yabancı devlet adamın heykeli bulunmamaktadır!
Canberra / AVUSTRALYA: Anzac Savaş Anıtı karşısında ki Atatürk Anıtı.
Albany / BATI AVUSTRALYA: The Ataturk Channel
Mustafa Kemal Ataturk (1881-1938) Heykel Atatürk`e benzemiyor, ama adı yeter.
Bükreş / ROMANYA: Statuia lui Mustafa Kemal Ataturk
Santiago /ŞİLİ: Şili`nin başkenti Santiago`da Apoguindo Caddesi Novigod Parkı`ndaki Atatürk Anıtı. Şili`nin başkenti Santiago`da belediye, kentte yaşayan kişilerin örnek alması için bir parka, Atatürk`ün sözlerinin yer aldığı rölyefini yaptırdığı bildirildi.
Statue of Mustafa Kemal ATATÜRK – Kuşimoto / JAPONYA
Kashino, Kushimoto, Higashimuro District, Vakayama, Japonya
18 Eylül 1890`da ERTUĞRUL FIRKATEYNİ Kushimoto açıklarında tayfuna yakalanınca kayalara çarparak batmıştı.
Amiral Osman Bey dahil 655 mürettebattan, sadece 69 kişi kurtulabildi.
Şehitler arasında Hasan Âli Yücel`in annesi Neyyire Hanım tarafından dedesi ve Can Yücel`in büyükdedesi Kaptan Âli Bey de bulunmaktaydı.
Kazada ölenlerin anısına Kuşimoto’da bir anıt yapılmıştır.
İlk anıt Japonlar tarafından 1891’de dikilirken, 1929 yılında yine Japonlar tarafından genişletilmiştir. Şehitlik Anıtı, 3 Haziran 1929 tarihinde Japon İmparatoru tarafından da ziyaret edilmiştir. 1937’de Türkiye tarafından restore edilen anıt önünde her yıl düzenli olarak anma törenleri yapılmaktadır.
Kuşimoto kasabası Mersin ve Yakakent ile kardeş şehirdir.Kuşimoto’da bir de müze bulunmaktadır. 1974 yılında inşa edilen “Türk Müzesi”nde Ertuğrul Fırkateyni’nin maketi, gemideki asker ve komutanların fotoğrafları ve heykelleri bulunmaktadır.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK MARG CADDESİ – Yeni Delhi /HİNDİSTAN
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK MARG CADDESİ, KONSOLOSLUKLAR BÖLGESİ – YENİ DELHİ / HİNDİSTAN
Largo Mustafa Kemal Atatürk – Roma / İTALYA
THE ATATÜRK AVENUE – İslamabad / PAKİSTAN
Bu da değişik bir hikâye
Muhammed Alparslan Civrilli adlı bir dost yazmış ama altına da Hüsnü Oral’dan alıntı demiş.
Gemi ile yapılan bir dünya turu sırasında başlarından geçenler şöyle anlatılmış:
Yıl 1971
Fırat adlı gemiyle, Amerika’nın Philadelphia limanına 10 bin ton tütün götürmüştük.
3 kişi olarak şehri dolaşmış gemiye dönüyorduk.
Yanımıza bir araba yaklaştı. Sürücü nereye gittiğimizi sordu.
‘Limana’ deyince bizi götürebileceğini söyledi. Bizi geminin bordasına kadar getirdi.
Bu kibar Amerikalıyı ‘Türk kahvesi’ ikram etmek için gemiye davet ettim. Memnuniyetle kabul etti.
Zabitan salonuna geçtik. Kaptanımız da oradaydı.
Misafirimiz salonu inceledıkten sonra; “Bu geminin Türk gemisi olduğunu söylediniz. Ancak, salonda Atatürk resmi yok” dedi ve hemen ilave etti; “Önce Atatürk’ün resmini koymalıydınız”.
İnanır mısınız, çok kızdığı için kahveyi içmeden gemiden ayrıldı.
Hepimiz şaşırıp kalmıştık.
Karşılaştığımız olaya bir anlam veremiyorduk.
Bu olayı çok düşündüm.
Sanırım bu kibar Amerikalı, varlık nedenimiz olan Atatürk’e kayıtsız kaldığımızı düşünmüş ve tavrımızı vefasızlık olarak değerlendirerek bizi protesto etmişti.
Karşılaştığımız bu sıradışı olaya başka açıklama bulamamıştım…
Yıl 1985
İzmir’e yük getiren Yunan bandralı gemide baş mühendis mide kanaması geçirdiği için hastahaneye kaldırılmış.
İşe davet ettikleri için görev aldım. Gemide tek Türk, baş mühendis olarak benim.
Bir sohbet esnasında gemi kaptanı Kosta, gümrükte fotoğraf makinesinin mühürlü kamaraya kilitlendiğini ve bu duruma çok üzüldüğünü söyledi.
‘Makine yanında olsaydı ne yapacaktın’ diye sordum.
Oğlu istediği için, Kordon’daki Atatürk Anıtı’nın resmini çekeceğini söyledi. Şaşırmıştım.
“Atatürk size tarihinizin en büyük darbesini vuran komutandı, neden onun resmini çekmeyi düşünüyorsunuz” dedim.
ŞAdam şu cevabı verdi;
“Biz, emperyalizmin emrinde haksız ve işgalci olarak Anadolu’ya geldik. Uçurumdan aşağı yuvarlanırken Atatürk sizi uçurumun kenarından alıp, özgür uluslar arasına modern bir ulus olarak kattı.Bunu yaparken, insanlık tarihine ezilen ulusların kurtuluşuna örnek olan, yeni bir deneyim kazandırdı. Onlara, özgürlükleri için mücadele ederlerse kazanacaklarını öğretti. Atatürk, bu nedenle bizim için de değerlidir”.
Bu cevap nedeniyle, etkisini hayatım boyunca taşıdığım bir duygu yoğunlaşması yaşamıştım…
Yıl 1988
Ekvador’un Guayaquil şehrindeyiz.
Gemideki işim bitince, çevreyi tanımak için dolaşmaya çıktım.
Bir okula rastladım. okulun girişindeki alanda 5 tane büst gördüm.
Birinci büst Simon Bolivar’a aitti. İkincisi Che Guavera’ya, üçüncüsü Fidel Castro’ya, dördüncüsü Emiliyano Zapata’ya
ve Beşinci büst de Mustafa Kemal Atatürk’e aitti.
Büstleri inceleyip İspanyolca açıklamaları anlamaya çalışırken, öğretmen olduğunu düzgün İngilizcesi ile söyleyen bir kişi geldi. Nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu söyleyince, içtenlikli bir ilgi gösterdi.
Atatürk hakkında konuşmaya başladık. Türk devrimi konusundaki bilgisi yüksekti.
Atatürk’ü, saygı duyduğu diğer 4 devrimciden ayrı tuttuğunu söyledi. “O yalnızca ülkesini kurtarıp modern bir ulus yaratmakla kalmadı, ezilen uluslara evrensel bir örnek yarattı. İnsanlık tarihinde hiçbir lider bunu başaramamıştır” dedi. O an duyduğum övünç ve mutluluğu unutmam mümkün değildir.
Yıl 1999
Hindistan’ın Visakapatman limanındayız.
Şehri dolaşırken büyük bir kitapçı dükkanına girdim.
Çocuklar için kısaltılmış İngilizce dünya klasikleri dizisi olduğunu gördüm. İncelediğim listede, ‘Atatürk’ün Hayatı ve Devrimleri’ isimli bir kitap bulunuyordu.
Listede olmasına rağmen raflarda yoktu.
Görevliyi buldum ve diğerleri ile bu kitabı istediğimi söyledim.
Görevli, okulların yeni açıldığı, ilginin fazla olması nedeniyle kitabın kalmadığını, ısmarladıklarını ve bir hafta sonra uğramamı söyledi.
Ertesi gün limandan hareket edeceğimiz için zamanım olmadığından bu kitabı alamadım.
Bir yandan bütün kitabevi benim olmuş gibi mutlu oldum, diğer yandan, derin bir acı ve üzüntü duydum. Dünyanın öbür ucunda, çocuklara öğretilen Atatürk’ün, kendi ülkesinde unutturulmaya çalışılması ne hazin değil mi?
Yıl 2003
Kamerun’un Douala Limanındayız.
Kütük kereste yüklenecek. Yükün sahibi, gemiye yüklemeye nezaret edecek bir kaptan göndermişti.
Kaptan Hırvattı.
Zabitan odasına geldiğinde, karşısına düşen duvardaki Atatürk resmini görünce duraladı.
Bir süre durduktan sonra resme doğru yürüdü.
Saygı ifade eden davranışlarla resmi nazikçe düzeltti ve hepimizin yüreğine bir ok gibi saplanan şu sözleri söyledi; “Siz bu insanı ve ideallerini anlayamadınız. Anlamış olsaydınız bugün Avrupa kapılarında sürünmez, Avrupalılar sizin kapılarınızda bekleşirlerdi. ”
Yıl 2017
Bangladeşin Chittgong limanındayız.
Gemiden inmiş limanın çıkış kapısına doğru gidiyordum.
Takkeli, entari ya da şalvar giyimli, yaşlı birisi ile hafifçe çarpıştık.
Çarpışmanın nedeni o olmamasına rağmen özür diledi ve konuşmaya başladık.
5000 kadarı Türk medyası olmak üzere, 14.000 e-mail adresine servis edilen haberler, yüzlerce haber portalı tarafından yayınlanıyor.
Her haber portalının en az 10.000 okura ulaştığı göz önüne alındığında, 200 haber portalı ile okuyucu sayımın milyona ulaştığı anlaşılır.
(Haberin Hollandacası en altta. Nederlandse versie staat onderaan)
Değerli okurlarım,
Yukarıda gördüğünüz fotoğraflı imzalarım ile ‘www.ilhankaracay.com’da yayınlanan haberlerim, yorumlarım ve röportajlarım sadece sitede değil sosyal mecralarda da yüksek okunma oranlarına ulaşıyor ve rekor kırıyor. Böyle bir başarı kendiliğinden olmuyor. Arkasında uzun bir tecrübe, disiplinli bir dağıtım ağı ve güvene dayalı ilişkiler var.
E-POSTA AĞIM VE DAĞITIM DİSİPLİNİ
Gönderimlerimi yıllardır profesyonel bir e-posta pazarlama altyapısı ile yürütüyorum.
İnboxify adlı e-marketing-platformu kanalıyla, başlangıçta 26 bin adrese dağıtım yapıyordum. Zaman içinde doğal temizlenme ile bu sayı 14 bine indi ve hâlâ canlı bir ağ olarak çalışıyor. Eskiyen adresler çıkarılıyor ve yenileri ekleniyor.
Bu ölçek, bireysel gönderim sınırlarının çok üzerindedir ve bu nedenle gönderimlerimi yıllardır ücretli bir profesyonel platform üzerinden gerçekleştiriyorum.
İnanması güç gelebilir fakat bu ağın dayanağı olan e-posta listemin başlangıç ve bitiş bölümlerine ait örnekleri aşağıda paylaşıyorum. Böylece dağıtımın gerçekliğini ve genişliğini siz de görebileceksiniz.
HABERLER NEDEN BU KADAR YAYILIYOR
Türkiye başta olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki haber portalları için, içeriklerim hem önemli hem ilginç bulunuyor. Bunun sonucunda haberlerim, ajans aboneliği gerektirmeden, yüzlerce portalda bilâ bedel olarak yer buluyor.
Sağ olsunlar, uzun yıllara dayanan güven ilişkileri sayesinde, yaklaşık 80 haber portalı ile çok dürüst ve samimi bir iletişim sürdürmekteyim.
Temasta olmadığımız diğer yayın organlarını da kattığımızda, en az büyük haber ajanslarının eriştiği üye sayılarına yaklaşmış durumdayım. Ajansların paralı üyelikle sağladığı akışı, ben ücretsiz servis ile sunuyorum.
Her haber portalının en az 10.000 okura ulaştığı göz önüne alındığında, 200 haber portalı ile okuyucu sayımın milyona ulaştığı anlaşılır.
YILLARIN BİRİKTİRDİĞİ GÜVEN
Gazetecilik serüvenimde sadece Hollanda’dan değil dünyanın pek çok noktasından haber yağdırdım. Mao’nun Çin Kültür Devrimi’ni 1967 yılında yerinde takip edip AKŞAM gazetesine bildirmem, ardından Tercüman’ın Hollanda muhabirliği, Hürriyet’te tam profesyonel gazeteciliğe adım atışım ve “İlhan KARAÇAY bildiriyor” ifadesinin hafızalara yerleşmesi bu yolculuğun mihenk taşlarıdır.
Hollanda’nın NOS Televizyonu’nda Türkler için Pasaport programını başlattım. TRT muhabirliğini üstlendim. GÜNAYDIN’ın muhabiriyken Avrupa baskılarının sahipliğini yaptım. SABAH ile muhabirliğe devam ettim. DÜNYA gazetesinin Avrupa baskılarının sahibi oldum. Bugün ise karşınızda ilhankaracay.com ajansı var. Bütün bu birikim, bugün gördüğünüz erişim ve güvenin temelidir.
REKORUN ARDINDAKİ ÜÇ TEMEL NEDEN
Geniş ve hedefli dağıtım: On binlerce doğrulanmış e-posta adresine düzenli ve disiplinli ulaşım. Ücretsiz ve güvenilir içerik akışı: Yüzlerce portal için ajans kalitesinde fakat bedelsiz servis. Tecrübeyle gelen itibar: Altmış yıllık saha tecrübesi ve farklı mecralardaki yayın geçmişi.
YARINI BEKLEYİNİZ
Yarın sizlere öyle bir haber / yorum sunacağım ki, çok beğenecek ve hatta şaşıracaksınız.
Yarınki haber konusu Cumhuriyet Bayramı kutlamaları.
Ama öyle sıradan bir kutlama haberi değil.
Dünyayı önünüze serecek bir haber/yorum olacak.
Yarın yine birlikte olmak dileğiyle…
**********************
IK BEWEER: DE BERICHTEN OP www.ilhankaracay.com BREKEN RECORDS OP SOCIALE MEDIA
De berichten die naar 14.000 e-mailadressen worden verstuurd – waarvan ongeveer 5.000 naar de Turkse media – worden door honderden nieuwsportalen gepubliceerd.
Als men bedenkt dat elk portaal minstens 10.000 lezers bereikt, dan wordt duidelijk dat mijn lezersaantal via 200 portalen tot in de miljoenen reikt.
Beste lezers,
De nieuwsberichten, commentaren en interviews die u met mijn ondertekende foto’s op ‘www.ilhankaracay.com’ ziet, bereiken niet alleen hoge leespercentages op de site zelf, maar breken ook records op sociale media. Zo’n succes komt natuurlijk niet vanzelf. Achter deze prestatie schuilt jarenlange ervaring, een gedisciplineerd distributienetwerk en op vertrouwen gebaseerde relaties.
MIJN E-MAILNETWERK EN DISTRIBUTIEDISCIPLINE
Ik voer mijn verzendingen al jarenlang uit via een professioneel e-mailmarketingplatform. Via het e-marketingplatform Inboxify verstuurde ik in het begin naar 26.000 adressen. Door natuurlijke opschoning is dit aantal in de loop der tijd gedaald tot 14.000, en het netwerk blijft nog steeds actief. Oude adressen worden verwijderd en nieuwe toegevoegd. Deze schaal ligt ver boven de grenzen van individuele verzending, en daarom maak ik al jaren gebruik van een betaald professioneel platform.
Het klinkt misschien ongelooflijk, maar hieronder deel ik voorbeelden van het begin- en eindgedeelte van mijn mailinglijst, die de basis vormt van dit netwerk. Zo kunt u zelf zien hoe echt en omvangrijk deze distributie is.
WAAROM WORDEN DE NIEUWSBERICHTEN ZO WIJD VERSPREID
Mijn inhoud wordt, vooral in Turkije maar ook wereldwijd, als belangrijk en interessant beschouwd door vele nieuwsportalen. Als gevolg daarvan verschijnen mijn berichten, zonder enige agentschapsabonnementen en kosteloos, op honderden portalen. Dankzij jarenlange vertrouwensbanden onderhoud ik een eerlijke en oprechte communicatie met ongeveer 80 nieuwsportalen. Als we de andere mediakanalen waarmee ik geen direct contact heb meerekenen, bereik ik bijna dezelfde ledenaantallen als de grote nieuwsagentschappen. Wat zij tegen betaling aanbieden, bied ik gratis aan.
Als men bedenkt dat elk portaal minstens 10.000 lezers bereikt, dan wordt duidelijk dat mijn lezersaantal via 200 portalen tot in de miljoenen reikt.
HET VERTROUWEN DAT DOOR DE JAREN HEEN IS OPGEBOUWD
In mijn journalistieke carrière heb ik niet alleen vanuit Nederland, maar ook vanuit vele delen van de wereld verslag gedaan. Dat ik in 1967 de Chinese Culturele Revolutie van Mao ter plaatse volgde en daarover voor de krant AKŞAM berichtte, dat ik vervolgens correspondent werd voor Tercüman in Nederland, dat ik de professionele journalistiek begon bij Hürriyet en dat de uitdrukking “İlhan KARAÇAY bericht” in het geheugen gegrift bleef, zijn mijlpalen in mijn reis. Bij de Nederlandse NOS-televisie startte ik het programma Pasaport voor Turken. Ik werkte als correspondent voor TRT. Als verslaggever van GÜNAYDIN was ik eigenaar van de Europese edities. Daarna zette ik mijn werk voort bij SABAH en werd ik eigenaar van de Europese uitgaven van DÜNYA. En vandaag staat het persbureau ilhankaracay.com voor u. Al deze ervaring vormt de basis van het vertrouwen en de bereikcijfers die u nu ziet.
DRIE BELANGRIJKE REDENEN ACHTER HET RECORD
Ruime en doelgerichte distributie: regelmatige en gedisciplineerde verzending naar tienduizenden geverifieerde e-mailadressen.
Gratis en betrouwbare inhoudsstroom: agentschapskwaliteit, maar kosteloos, voor honderden portalen.
Reputatie door ervaring: zestig jaar praktijkervaring en een rijke publicatiegeschiedenis in verschillende media.
WACHT OP MORGEN
Morgen zal ik u een nieuwsbericht / commentaar presenteren dat u niet alleen zult waarderen, maar dat u zelfs zal verbazen. Het onderwerp van het nieuws van morgen is de viering van de Dag van de Republiek. Maar het zal geen gewoon verslag van de viering zijn.
Het wordt een nieuwsbericht / commentaar dat u de wereld aan uw voeten zal leggen.
Tot morgen, in de hoop u weer te ontmoeten…
Avrupa Birliği’nin Türkiye eski raportörü Kati Piri’nin, bir Kürt merkezini ziyaretinden sonra yapmış olduğu “Türkiye’nin demokratikleşmesi Kürt sorununun çözümünden geçiyor” açıklaması ve seçim programına eklemesi, seçmende ters tepki yaratmış olabilir.
Hollanda seçimlerinde, Demokrat’66 Partisi birinci parti oldu. İşçi Partisi oy kaybetti ve siyasi lider istifa etti. Dilan Yeşilgöz’ün partisi beklenenden çok oy alınca bütün gece dans etti.
Seçimlerde ‘Merkez’in geri dönüşünü ve Türkler açısından sonuçlarını bu analizimde bulacaksınız.
(Analizin Hollandacası en altta.
Nederlands versie staat onderaan))
İlhan KARAÇAY’ın analizi:
Değerli Okurlarım,
Hollanda’da dün yapılan genel seçimlerdeki gelişmeleri anlatmaya başlamadan önce, sizlere önemli ve ilginç bir hususu açıklamak istiyorum.
Konu: Kati Piri’nin, seçim arifesinde yaptığı bir ziyaret ve açıklaması:
KATI PİRİ’NİN SÖZLERİ SEÇİMİ NASIL ETKİLEDİ? HOLLANDA HALKI “KENDİ DERTLERİMİZ VARKEN NEDEN TÜRKİYE?” DEDİ
Hollanda’da yapılan dünkü genel seçimler, bir yönüyle iç meselelerin ağırlığını, bir yönüyle de dış konulara gösterilen sabrın sınırını ortaya koydu.
Bu seçimlerde özellikle GroenLinks ve PvdA ittifakının beklenenden düşük oy almasının ardında birçok neden var. Ama bunlardan biri, belki de fazla konuşulmayan, ancak seçmen psikolojisinde derin etki yaratan bir detay: Kati Piri’nin Türkiye üzerine yaptığı açıklamalar.
Kati Piri, Türkiye’yi yakından izleyen, hatta Türkiye raporlarıyla tanınan bir siyasetçidir. Ancak bu kez yaptığı açıklamalar, Hollanda’nın seçim atmosferinde farklı bir yankı buldu.
Seçimden kısa süre önce, İşçi Partisi programına, “Türkiye’deki insan hakları ihlalleri” ve “Kürt sorununun çözümüne katkı” gibi maddelere vurgu yapılması, Hollandalı seçmen için fazla dış odaklı bir duruş olarak algılandı.
Seçmen “bizim gündemimiz Türkiye değil, ev kiraları, enerji faturaları, sağlık bekleme süreleri” dedi.
Üstelik sadece Hollandalı seçmen değil, Türk kökenli seçmenler de bu tutuma tepki gösterdi.
Bazı seçmenler, “Biz burada ayrımcılıkla mücadele ederken, partimiz Türkiye’nin iç işlerini seçim programına koyuyor” diyerek uzaklaştı.
TÜRK SEÇMENİN SESSİZ TEPKİSİ
Hollanda’daki Türk toplumu uzun zamandır siyasetin içinde. Ancak bu toplumun öncelikleri nettir: eşit temsil, konut, eğitim, iş ve saygı.
Kati Piri’nin çıkışı, bu alanlarla hiçbir ilgisi olmayan bir tartışmayı gündeme taşıdı.
Bazı Türk seçmenler bunu “Türkiye’ye üstten bakan bir yaklaşım” olarak yorumladı.
Bu hissiyat küçük bir azınlıkla sınırlı kalmadı, partinin göçmen kökenli seçmen tabanında gözle görülür bir rahatsızlık oluşturdu.
Seçim sonuçlarına bakıldığında GL–PvdA’nın büyük şehirlerde, özellikle de Türk nüfusun yoğun olduğu Amsterdam, Rotterdam ve Utrecht gibi yerlerde beklenenden az oy aldığı dikkat çekiyor.
Bu durum, elbette tek başına Kati Piri’nin sözleriyle açıklanamaz. Ama bu sözlerin “parti algısına zarar veren” bir etken olduğu açık.
Çünkü seçmen, ekonomik sıkıntılar içindeyken kendi hayatına dokunmayan bir dış politika söylemini gereksiz buldu.
HALKIN MESAJI: ÖNCE HOLLANDA’YI DÜZELTİN
Seçmen psikolojisi her ülkede benzer işler.
İnsanlar oy verirken önce kendi sofrasına, kendi faturasına, kendi güvenliğine bakar.
Kati Piri ve partisi, belki de iyi niyetle, demokrasi vurgusu yaparken, bu basit gerçeği gözden kaçırdı.
Seçmen, “Türkiye’deki sorunlarla uğraşmak iyi bir şey olabilir ama bizim sorunlarımız çözülmeden olmaz” dedi.
Hollanda halkı, kendi ülkesindeki tıkanmalara çözüm arıyor.
Bu yüzden de bu tür dış politika çıkışlarını, özellikle de başka ülkelerin iç işlerine dair beyanları “öncelik sapması” olarak görüyor.
Sonuçta oylar, içe dönük vaatler veren D66 ve VVD gibi partilere kaydı.
NİYET DOĞRUYDU AMA ZAMANLAMA YANLIŞTI
Kati Piri’nin çıkışları kötü niyetli değildi. Ama zamanlama siyasette her şeydir.
Seçmen, yangın evindeyken başkasının evini konuşan bir siyasetçiyi dinlemek istemez.
İşçi Partisi bu seçimde tam da bu duvara çarptı.
D66 ve VVD’nin başarılarında halkın “önce kendi ülkemin sorunları” diyen yaklaşımı belirleyici oldu.
Bu olaydan çıkarılacak ders şudur:
Uluslararası dayanışma güzeldir, insan hakları savunusu değerlidir ama siyasetin temel görevi, önce kendi vatandaşının sofrasını, çatısını ve geleceğini güvenceye almaktır.
Hollanda seçmeni bu gerçeği sandıkta bir kez daha hatırlattı. “Siyaset, komşunun derdini konuşmadan önce kendi evinin çatısını onarmayı bilmelidir.”
Değerli Okurlarım,
Kati Piri haberini seçimden bir gün önce yazmıştım ama yayınlamamıştım. ‘En iyisi seçim sonuçlarını beklemek’ diye düşünmüştüm.
İşte seçim öncesi yazdığım Kati Piri haberi:
KATİ PİRİ: TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİKLEŞMESİ KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNDEN GEÇİYOR
LAHEY – Hollanda’da bugün yapılacak erken genel seçimler öncesinde, GroenLinks–PvdA milletvekili ve Avrupa Parlamentosu’nun eski Türkiye raportörü Kati Piri, hafta sonu Lahey’de Kürt toplumu mensuplarıyla düzenlenen bir kahvaltı buluşmasında konuştu. Piri, sağ partilerin iktidara gelmesi halinde ortaya çıkabilecek olumsuzluklara dikkat çekti ve “Kürtlerin anadilde eğitim ve kültürel haklar mücadelesinde birlikte mücadele edeceğiz” dedi.
Piri, partisinin seçim programına “Kürt sorununun barışçıl çözümünün gerekliliği” ifadesini dahil ettiklerini vurgulayarak, “Bu meselenin Avrupa siyaseti açısından da büyük önem taşıdığına inanıyorum” değerlendirmesinde bulundu.
Daha önce Amed ve Mardin’i ziyaret ettiğini hatırlatan Piri, “O yerlerin etkisinden hâlâ çıkamadım, kalbimi orada bıraktım” sözleriyle duygularını ifade etti. Türkiye’deki barış görüşmelerine de değinen Piri, “Sürecin başında karamsardım ama şimdi yeniden umutluyum. Türkiye’nin demokratikleşmeye giden yolu, Kürt sorununun çözümünden geçiyor” dedi.
Bu buluşma haberini ilk geçenler Kürt basını kaynakları oldu. Koerdisch Nieuws’un Hollandaca haberinde aynı içerik, kısa bir video bağlantısıyla birlikte yer alıyor. Ev sahibi kurum ve katılımcı listesi kaynaklarda belirtilmiyor.
KATİ PİRİ NE AMAÇLADI, NE SÖYLEMEK İSTEDİ?
Kati Piri’nin bu çıkışı, yalnızca bir seçim konuşması değil, aynı zamanda uzun yıllardır sürdürdüğü insan hakları vurgusunun bir devamı olarak görülüyor.
Piri, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde daima demokrasi, ifade özgürlüğü ve azınlık hakları konularına dikkat çekti. Bu nedenle, Türkiye hükümetlerini eleştirdiği için demokrat ve milliyetçi çevrelerde pek sevilmez.
Ancak Piri’nin duruşu her zaman tek yönlü olmamıştır. Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye raportörü olarak görev yaptığı dönemde, Bulgaristan’ın ülkesinden geçen Türk vatandaşlarına zorluk çıkardığı yönündeki şikayetler üzerine bölgeye gidip incelemeler yapmış, ardından Bulgar makamlarını uyarmıştı.
Bu davranışı, Türk kamuoyunda olumlu yankı bulmuştu. Ben de o dönemde bu tavrı destekleyen bir haber yayımlamış, ardından Kati Piri’den bir teşekkür e-postası almıştım.
Bu yazı ilhankaracay.com arşivinde yer almaktadır.
Bugün ise Piri, Türkiye’nin iç meseleleri arasında yer alan Kürt konusuna odaklanarak, bu konuda insan hakları temelli açıklamalar yapıyor.
Bu açıklamalar, birçok çevrede Türkiye’nin iç işlerine müdahale olarak değerlendiriliyor.
….VE HOLLANDA SEÇİMLERİ
Hollanda dün, yani 29 Ekim 2025 günü sandık başına gitti ve yeni bir siyasi dönemin kapısını araladı. Sandıktan çıkan ilk tablo şunu söyledi: Toplum aşırılıkların yorduğu yılların ardından artık çözüm ve uzlaşı istiyor. Çıkış anketleri ve gece boyu gelen geçici sayımlar, küçük farklarla da olsa merkezde duran partilerin yeniden güç kazandığını gösterdi. Democraten 66 yani D66 27 sandalye ile birinci parti konumuna yükseldi ve Partij voor de Vrijheid yani PVV 25 sandalye ile ikinci sırada kaldı. Algemeen Nederlands Persbureau ANP, ilk değerlendirmelerinde D66 ile PVV arasında 26 ve 26 olasılığından söz etti ve resmi sonuçların bir iki sandalye oynayabileceğini belirtti.
Bu sonuç ortak bir duyguyu ortaya koydu. Hollanda, gerilimle değil akılla, itiş kakışla değil müzakere ile yola devam etmek istiyor. Seçmen bu kez iklime, ekonomiye, konuta ve eğitimdeki eşitsizliklere odaklandı ve bunu da siyasetçilere net biçimde anlattı. Bu haber, o mesajın bütün ayrıntılarını, partilerin vaatlerini ve Türk kökenli vatandaşlarımız açısından doğuracağı sonuçları bir arada anlatıyor.
SEÇİMİN KISA ÖZETİ VE RAKAMLAR
Seçimin gecesinde yayınlanan ilk projeksiyonlara göre, D66 yirmi yedi sandalyeye ulaştı ve birinci oldu. PVV yirmi beş civarında kaldı. ANP daha sonra iki parti için de yirmi altı sandalyelik bir denge ihtimaline dikkat çekti ve bu yüzden resmi rakamlar gelene kadar tabloyu ihtiyatla okumak gerektiğini belirtti. Dilan Yeşilgöz’ün siyasi liderliğini yaptığı VVD, yirmi üç sandalye ile üçüncü sıraya yerleşti. Sol blokun ortak listesi olan GroenLinks ve PvdA, yirmi sandalyede kaldı.
DENK ise küçük ama anlamlı varlığını korudu ve azınlıkların sesi olmaya devam edeceğini gösterdi.
Bu tablo koalisyon pazarlıklarının zor olacağını ama aynı zamanda geniş bir uzlaşı penceresi sunduğunu anlatıyor. Merkez sağ ve merkez liberal çizgi ile sosyal demokrat ve yeşil çizginin farklı kombinasyonlarla bir araya gelmesi mümkün. Aşırı sağın tek başına ülkeyi yönetme imkanı görünmüyor ve bu da Meclis aritmetiğinde ortak aklın payını büyütüyor.
D66 – YÜKSELİŞİN NEDENLERİ VE YÖNETEBİLİR ÇÖZÜM ARAYIŞI
D66 bu seçimin açık galibi oldu çünkü seçmenle aynı dili konuştu. Parti aylardır konut sıkıntısını, eğitimdeki yıpranmayı ve kamu hizmetlerinin ağır işlemesini merkeze aldı. Kampanyada verilen sözler uçuk kaçık değildi ve uygulanabilir adımlar içeriyordu. D66 sosyal konut stokunu büyütmeyi, öğrenciler için burs ve staj köprülerini güçlendirmeyi ve belediyelerle birlikte mahalle bazlı eşitlik programlarını devreye sokmayı vaat etti.
D66 yıllarca elit bir parti olmakla eleştirildi. Bu seçimde ise mahallelere indi ve halkla kurduğu temas sayesinde yeni bir görüntü verdi. Genç lider Rob Jetten’in açık üslubu etkili oldu ve tartışmalarda kullandığı sade anlatım güven verdi. Seçim gecesi sonuçlar netleşirken parti merkezinden yükselen sevinç sadece bir başarının sevinci değildi. Aynı zamanda problem çözen bir siyasetin geri dönüşüne duyulan özlemin dışa vurumuydu.
D66’nin gücü liberal özgürlükleri sosyal adaletle yan yana koyabilmesinden geliyor. Ne sadece piyasa dili konuşuyor ne de sadece devletin sırtına yük bindiren vaatler sıralıyor. Bu dengeyi koruması halinde koalisyon masasında çekim gücü yüksek bir ortak olmaya devam edecek.
PVV – SERT DİLİN SINIRI VE MUHALEFETTE KALMA İHTİMALİ
Geert Wilders’in partisi PVV bu seçimde ikinci sırada kalsa da beklentilerin uzağında kaldı. Bir önceki dönemde yakalanan rüzgâr bu kez esmedi. PVV’nin kampanyası yine göç ve sığınma başlıklarında sert bir çizgi izledi. Ancak seçmen günlük hayatın yükünü hissetti ve enflasyon, kiralar, sağlık sıraları gibi somut meselelerde çözüm duymak istedi.
PVV’nin önündeki en büyük engel koalisyon yalnızlığıdır. Ana akım partilerin büyük bölümü PVV ile hükümet kurmak istemediğini açık biçimde söylüyor. Bu tablo matematikte PVV’yi muhalefete doğru iter. Seçmen de bunu görüyor ve oy verirken sadece tepki duygusuyla değil yönetebilirlik hesabıyla hareket ediyor.
Wilders seçim akşamı yine sert konuştu ama yüzündeki ifade tek başına iktidar ihtimalinin güç olmadığını kabul eden bir ifadenin izlerini taşıyordu. Kısacası PVV bu Meclis’te var olacak, gündemi zorlayacak, bazı tartışmaları sertleştirecek ama ülkeyi yönetme masasında başrolü alma şansı zayıf görünüyor.
VVD – DİLAN YEŞİLGÖZ İLE MERKEZ SAĞIN YENİ YOLU
VVD bu seçimde üçüncü sıraya yerleşti ve kayıplarını durdurdu. Bu toparlanmanın merkezinde Dilan Yeşilgöz vardır. Kendisinin açık ve güven veren tavrı, partiye yeni bir nefes kattı. Aşırı sağ ile sınır çizmesi, güvenlik ve özgürlük arasındaki dengeyi aynı cümlede kurması dikkat çekti.
VVD’nin vaatleri ekonomiye ve günlük hayata odaklandı. Küçük işletmeler için bürokrasinin azaltılması, gelir vergisinde adil bir düzen, enerji faturalarında öngörülebilirlik ve istihdamın teşviki gibi somut başlıklar öne çıktı. Bu dil, merkezde duran ve risk görmek istemeyen seçmen için güvenli bir liman etkisi yarattı.
Yeşilgöz’ün, ülkenin en köklü sağ partisini yönetmesi ayrı bir sembolik anlam taşıyor. Bu durum hem göçmen kökenli gençlere ilham veriyor hem de siyasetin kapsayıcı yüzünü güçlendiriyor. VVD bu çizgiyle koalisyon masasında kilit parti konumundadır ve D66 ile birlikte kurulacak formüllerde ağırlık merkezi olma potansiyeline sahiptir.
GL/PVDA – TİMMERMANS SONRASI SOLUN YENİDEN ARAYIŞI
GroenLinks ve PvdA’nın ortak listesi seçimde beklenen sıçramayı yapamadı ve yirmi sandalyede kaldı. Lider Frans Timmermans sonuçların ardından istifasını açıkladı ve böylece parti içinde yeni bir sayfa açıldı.
Sol blok güçlü ideallerin sahibi ama bu seçimde halk günlük dertlere çare duymak istedi. İklim ve sosyal adalet elbette önemlidir ama seçmen bir yandan da kirasını, enerji faturasını ve hastane randevusunu düşünüyor. GL ve PvdA bu acil gündemi ikna edici bir hız planına dönüştüremedi.
İstifanın ardından partide genç kuşaktan isimler daha yerelci, daha pratik bir sosyal demokrasi öneriyor. Belediyelerle yakın çalışan ve mahalle ölçeğinde somut sonuç üreten bir sol siyaset Hollanda’da yeniden karşılık bulabilir. Bu arayış, bir sonraki seçimlere kadar solun kendisini tazeleme fırsatıdır.
DENK – AZINLIK POLİTİKALARININ VAZGEÇİLMEZ AKTÖRÜ
DENK az sayıda sandalye ile Meclis’te yer alsa da sembolik ve pratik etkisi büyüktür. Partinin varlığı azınlıkların ve göçmen kökenli yurttaşların sesinin doğrudan duyulmasını sağlar. Bu seçimde kampanya dili ayrımcılıkla mücadeleye, eğitimde eşitliğe ve nefret suçlarının takip edilmesine odaklandı.
DENK’in gücü şehirlerdeki örgütlü ağlarından geliyor. Türk ve Fas kökenli seçmenler özellikle büyük şehirlerde partinin bel kemiğidir. Kampanyada mahalle buluşmaları ve yüz yüze temas yöntemleri etkili biçimde kullanıldı.
Önümüzdeki pazarlık sürecinde DENK’in doğrudan koalisyon ortağı olması beklenmeyebilir ama yasama süreçlerinde belirli dosyalarda destek arayan büyük partilerle çalışarak somut kazanımlar elde etmesi mümkündür. Bu kazanımlar belediyelerde eşit hizmet, gençlere staj ve işe giriş köprüleri ve kamu kurumlarında ayrımcılığın izlenmesi gibi alanlarda görülebilir.
TÜRK KÖKENLİ SEÇMEN – TARİHSEL ARKA PLAN VE BU SEÇİMİN DERSLERİ
Hollanda’daki Türk kökenli toplumun siyasal hikâyesi, işçi göçünün ilk yıllarına uzanır. İlk kuşak siyasete mesafeli durdu. İkinci kuşak yerel seçimlerde oy kullanmanın önemini fark etti. Üçüncü kuşak ise artık kampanyaların içinde yer alıyor ve aday çıkartıyor. Bugün geldiğimiz noktada Türk kökenli seçmen kendisini bu ülkenin sahibi gibi hissediyor ve sandığa bu bilinçle gidiyor.
Bu seçimde Türk kökenli seçmenin üç önceliği vardı. Birincisi konut ve kira meselesi. Büyük şehirlerde gençler ev bulmakta zorlanıyor. İkincisi eğitimde eşitlik. Çocukların iyi okullara erişimi, staj ve işe geçiş köprüleri ailelerin en büyük gündemidir. Üçüncüsü ise ayrımcılıkla mücadele ve günlük hayatta saygı görme talebidir.
Aşırı sağın görece gerilemesi bu toplulukta bir rahatlama duygusu yarattı. İnsanlar artık korku diliyle değil çözüm diliyle konuşmak istiyor. Bu yüzden stratejik oy davranışı güçlendi ve merkez partilere yönelim arttı. Yine de DENK gibi partiler kimliğe saygı ve eşit temsil konusunda vazgeçilmez bir adres olmayı sürdürdü.
Türk kökenli gençler arasında görülmeye başlayan bir başka eğilim de partiler üstü aday desteğidir. Genç seçmen adayın karakterine, mahalleye yaptığı işe ve gerçek hayattaki emeğine bakarak karar veriyor. Bu yaklaşım Hollanda demokrasisini güçlendiriyor ve siyasetçileri daha çok çalışmaya zorluyor.
KOALİSYON MASASINDAKİ FORMÜLLER VE MUHTEMEL YÖNETİM HARİTASI
Seçim sonrası gündemin ilk maddesi koalisyon pazarlıklarıdır. Meclis aritmetiği birkaç olası yönetim formülünü öne çıkarıyor. Birinci ihtimal D66 ve VVD ve CDA ekseninde bir merkez hükümetidir. Bu formül ekonomide istikrar ve konutta hız sağlayabilir. İkinci ihtimal D66 ve GL ve PvdA ve Volt desteği ile ilerici bir bloktur. Bu formül sosyal politikalarda daha iddialı olabilir. Üçüncü ihtimal ise geniş tabanlı bir uzlaşıdır ve krizlere karşı daha dayanıklı bir kabine fikrini taşır.
Hangi formül kurulursa kurulsun ilk yüz günde konut üretimini artıracak ve kiraları dengeleyecek adımlar, sağlıkta bekleme sürelerini kısaltacak planlar ve eğitimde fırsat eşitliğini güçlendirecek fonlar masanın üzerinde olacaktır. Ayrımcılıkla mücadelede verileri şeffaf bir sistemle izleme ve cezasızlığı azaltma hedefi de siyasetçiler için kaçınılmazdır.
Dış politikada ise Avrupa Birliği ile uyumlu, öngörülebilir ve ekonomik çıkarları önceleyen bir çizgi sürmesi beklenir. Güvenlik konusunda ise uluslararası yükümlülükler korunur ve toplumsal huzur için aşırı uçlara taviz vermeyen ama hak ve özgürlükleri koruyan bir dil tercih edilir.
ŞEHİRLERİN ROLÜ VE YEREL YÖNETİMLERİN ETKİSİ
Hollanda’da yerel yönetimler güçlüdür ve günlük hayatın en çok hissedildiği yerlerdir. Bu yüzden koalisyon anlaşması ne olursa olsun belediyelerin uygulama kapasitesi belirleyici olacaktır. Amsterdam, Rotterdam, Lahey ve Utrecht gibi şehirler farklı siyasi kombinasyonlarla yönetiliyor ve her birinin önceliği farklı olabilir.
Türk kökenli vatandaşlarımız için yerel düzeydeki politikalar bazen ulusal politikalardan daha etkili sonuç üretir. Sosyal konut ayrımlarındaki şeffaflık, mahalle okullarının güçlendirilmesi, staj ve iş bulma ofislerinin etkin çalışması, kültür merkezlerine sağlanan destek ve ayrımcılık başvurularının belediye birimlerinde ciddiyetle takip edilmesi doğrudan hayat kalitesini belirler.
Yeni dönemde belediyeler ile sivil toplum arasında köprü kuran projeler daha da önem kazanacak. Gençlerin spora, sanata ve teknolojiye erişimini kolaylaştıran fonlar, Türk gençlerinin hayallerini büyütecektir. Bu başlıklarda DENK’in ve merkez partilerin belediye meclislerindeki iş birliği pratik sonuçlar doğurabilir.
EKONOMİ, KONUT VE EĞİTİM – İLK YÜZ GÜNDE BEKLENEN ADIMLAR
Ekonomi başlığında enflasyonun dizginlenmesi ve hane halkının alım gücünün desteklenmesi temel hedeftir. Enerji faturaları için düzenli ve hedefli destekler, düşük ve orta gelirli kesimler için vergi adaleti ve KOBİ’ler için bürokrasinin sadeleştirilmesi beklenir.
Konutta iki ayaklı bir plan öne çıkacaktır. İlki sosyal konut üretimini artırmak ve arsa tahsisini hızlandırmaktır. İkincisi kiralarda aşırı artışı sınırlayan ve yeni kiracıyı koruyan düzenlemelerdir. Bu adımlar özellikle genç aileleri ve üniversite öğrencilerini rahatlatır.
Eğitimde ise dil desteği, okuldan işe geçişi kolaylaştıran staj köprüleri ve öğretmen açığını azaltan teşvikler gündeme gelecektir. Azınlık mahallelerinde okullara ek kaynak ayrılması ve üniversite burslarının artırılması da tartışılmaktadır.
Bu başlıkların hepsi Türk kökenli toplum için doğrudan fayda üretir çünkü aileler çocuklarının geleceğine yatırım yapmak ister ve konuta erişim, eğitimde eşitlik ve iş bulma şansı bu yatırımın temelidir.
TÜRK TOPLUMU İÇİN FIRSATLAR VE SORUMLULUKLAR
Önümüzdeki dönemde Türk toplumu için üç büyük fırsat vardır. Birincisi temsilin güçlenmesidir. Farklı partilerde seçilen Türk kökenli siyasetçilerin sayısı artmaktadır ve bu durum konuları doğrudan Meclis’e taşıma imkanı verir. İkincisi yerel ve ulusal fonlardan daha fazla yararlanma fırsatıdır. Gençlik, kadın ve girişimcilik projeleri için hibe programları açıldığında örgütlü davranan dernekler hızlı yol alır. Üçüncüsü ise medyada ve kamu kurumlarında görünürlüktür. Başarı hikâyeleri toplumun özgüvenini besler ve önyargıları kırar.
Sorumluluklar da vardır. Toplumsal tartışmalarda sakin ve yapıcı kalmak, farklı kesimlerle diyalog kurmak ve çocukların eğitimine yatırım yapmak ilk sıradadır. Ayrıca yerel siyasete katılmak yani mahalle meclislerine, okul aile birliklerine ve belediye komisyonlarına girmek önemlidir. Bu katılım sayesinde günlük hayatı ilgilendiren kararlar daha adil hale gelir.
Kısacası Türk kökenli vatandaşlarımız bu ülkenin artık kurucu unsurlarından biridir. Siyaset bu gerçeği kabul ediyor ve yeni dönemde bu kabul daha da güçlenecektir.
Bu seçim Hollanda’nın merkezde buluşma çağrısıdır. D66’nin birinciliği, VVD’nin yeniden güç kazanması ve PVV’nin sınırlı kalması, uzlaşı arayan bir toplumun sesidir. GL ve PvdA’nın yaşadığı hayal kırıklığı solun kendini yenilemesi için şanstır.
DENK’in Meclis’teki varlığı azınlıkların sesi için güvencedir.
Koalisyon süreci uzun ve yorucu olabilir ama yön bellidir. Daha akılcı, daha kapsayıcı ve daha insani bir siyaset Hollanda’nın yeni normu olacaktır. Türk toplumu bu yeni dönemde daha çok söz sahibi olacak ve çocuklarımız daha özgüvenli bir ülkede büyüyecektir.
Şimdi görev siyasetçilerdedir. Sandığın verdiği mesaj nettir. Halk çözüm istiyor. Halk adalet istiyor. Halk birlikte yaşamak istiyor. Hollanda bu mesajı aldığı anda yarın bugünden daha iyi olacaktır.
*******************
HEEFT TURKIJE EEN ROL GESPEELD IN HET VERLIES VAN DE PARTIJ VAN DE ARBEID BIJ DE NEDERLANDSE VERKIEZINGEN?
De voormalige EU-rapporteur voor Turkije, Kati Piri, bezocht kort voor de verkiezingen een Koerdisch centrum en verklaarde: “De democratisering van Turkije loopt via de oplossing van de Koerdische kwestie.”
Het opnemen van deze uitspraak in het verkiezingsprogramma kan bij de kiezer averechts hebben gewerkt.
Bij de Nederlandse verkiezingen werd Democraten 66 de grootste partij. De Partij van de Arbeid verloor stemmen en haar politieke leider trad af. De partij van Dilan Yeşilgöz behaalde meer zetels dan verwacht en vierde dat de hele nacht met dans.
In deze analyse leest u alles over de terugkeer van het politieke midden en wat dit betekent voor de Turkse gemeenschap in Nederland.
Analyse van İlhan KARAÇAY
Beste lezers,
Voordat ik begin met de ontwikkelingen rond de gisteren gehouden verkiezingen in Nederland, wil ik eerst een opvallend en interessant punt toelichten.
Het onderwerp: het bezoek en de verklaring van Kati Piri vlak voor de verkiezingen.
HOE BEÏNVLOEDDEN DE UITSPRAKEN VAN KATI PIRI DE VERKIEZINGEN?
HET NEDERLANDSE VOLK VROEG: “WAAROM TURKIJE, TERWIJL WIJ ZELF ZOVEEL PROBLEMEN HEBBEN?”
De verkiezingen van gisteren in Nederland lieten enerzijds het gewicht van binnenlandse kwesties zien, en anderzijds de grens van het geduld ten aanzien van buitenlandse thema’s.
Dat het GroenLinks–PvdA-verbond minder goed scoorde dan verwacht heeft verschillende oorzaken. Maar één factor – misschien weinig besproken, maar psychologisch van groot gewicht – was Kati Piri’s uitspraken over Turkije.
Kati Piri is een politica die Turkije goed kent, en vooral bekend is van haar rapporten over dat land. Dit keer hadden haar uitspraken echter een ander effect in de Nederlandse verkiezingssfeer.
Kort voor de verkiezingen werd in het programma van de Partij van de Arbeid nadruk gelegd op “de mensenrechtenschendingen in Turkije” en “de bijdrage aan een vreedzame oplossing van de Koerdische kwestie”. Dat werd door de Nederlandse kiezer gezien als te veel gericht op het buitenland.
De kiezer zei: “Onze agenda gaat niet over Turkije, maar over huurprijzen, energierekeningen en wachttijden in de zorg.” En niet alleen de autochtone kiezer dacht er zo over. Ook veel kiezers met een Turkse achtergrond reageerden afwijzend.
Sommigen zeiden: “Terwijl wij hier vechten tegen discriminatie, zet onze partij binnenlandse Turkse kwesties in het programma,” en keerden zich af.
DE STILLE REACTIE VAN DE TURKSE KIEZER
De Turkse gemeenschap in Nederland maakt al lange tijd deel uit van het politieke leven. Maar hun prioriteiten zijn duidelijk: gelijke vertegenwoordiging, huisvesting, onderwijs, werk en respect.
De uitspraken van Kati Piri brachten een discussie op gang die met deze thema’s niets te maken had.
Sommige Turkse kiezers zagen haar houding als een “van bovenaf kijkende benadering tegenover Turkije”. Dat gevoel bleef niet beperkt tot een kleine minderheid; het veroorzaakte merkbare onvrede binnen de migrantenachterban van de partij.
Wanneer men naar de verkiezingsresultaten kijkt, valt op dat GroenLinks en de PvdA in grote steden, vooral in Amsterdam, Rotterdam en Utrecht – waar veel mensen van Turkse afkomst wonen – minder stemmen kregen dan verwacht.
Dat kan natuurlijk niet uitsluitend worden verklaard door de uitspraken van Kati Piri. Maar het is duidelijk dat haar woorden het imago van de partij hebben geschaad.
Want terwijl de kiezer met economische moeilijkheden kampt, vindt hij een buitenlands beleid dat geen directe invloed heeft op zijn dagelijks leven, overbodig.
DE BOODSCHAP VAN HET VOLK: EERST NEDERLAND OP ORDE BRENGEN
Het kiesgedrag werkt in elk land volgens vergelijkbare patronen.
Mensen kijken bij het stemmen eerst naar hun eigen tafel, hun eigen rekening, hun eigen veiligheid.
Kati Piri en haar partij wilden wellicht met goede bedoelingen de nadruk leggen op democratie, maar zij vergaten daarbij deze eenvoudige realiteit.
De kiezer zei: “Zich bezighouden met de problemen in Turkije is misschien goed, maar niet zolang onze eigen problemen onopgelost blijven.”
Het Nederlandse volk zoekt oplossingen voor de vastgelopen kwesties in het eigen land.
Daarom beschouwt men dit soort uitspraken over buitenlandse aangelegenheden – zeker als het om binnenlandse zaken van een ander land gaat – als een “verschuiving van prioriteiten”.
Uiteindelijk gingen de stemmen naar partijen die zich richtten op binnenlandse beloften, zoals D66 en de VVD.
DE INTENTIE WAS GOED, MAAR HET TIJDSTIP VERKEERD
De uitspraken van Kati Piri waren niet kwaadwillig, maar in de politiek draait alles om timing.
Een kiezer die zijn eigen huis in brand ziet staan, wil niet luisteren naar iemand die praat over het huis van de buurman.
De Partij van de Arbeid is bij deze verkiezingen precies tegen die muur opgelopen.
Het succes van D66 en de VVD is mede te danken aan het besef van de kiezer: “Eerst de problemen van ons eigen land aanpakken.”
De les die hieruit kan worden getrokken, is deze:
Internationale solidariteit is mooi, en het verdedigen van mensenrechten is waardevol, maar de primaire taak van de politiek is het waarborgen van het bord, het dak en de toekomst van de eigen burgers.
De Nederlandse kiezer heeft deze waarheid opnieuw aan de stembus bevestigd. “Politiek moet eerst leren het eigen dak te repareren, voordat men over de zorgen van de buurman spreekt.”
KATI PIRI: DE DEMOCRATISERING VAN TURKIJE LOOPT VIA DE OPLOSSING VAN DE KOERDISCHE KWESTIE
DEN HAAG – In de aanloop naar de vervroegde parlementsverkiezingen van vandaag sprak GroenLinks–PvdA-Kamerlid en voormalig EU-rapporteur voor Turkije, Kati Piri, tijdens een ontbijtbijeenkomst met leden van de Koerdische gemeenschap in Den Haag.
Piri waarschuwde voor de mogelijke negatieve gevolgen van een overwinning van rechtse partijen en zei: “Wij zullen samen blijven strijden voor het recht op onderwijs in de moedertaal en de culturele rechten van de Koerden.”
Zij benadrukte dat haar partij in het verkiezingsprogramma heeft opgenomen “dat een vreedzame oplossing van de Koerdische kwestie noodzakelijk is,” en voegde daaraan toe: “Ik geloof dat dit onderwerp ook voor de Europese politiek van groot belang is.”
Piri herinnerde eraan dat zij eerder Amed (Diyarbakır) en Mardin had bezocht: “Ik ben nog steeds onder de indruk van die plaatsen; ik heb daar een stukje van mijn hart achtergelaten.” Met betrekking tot het vredesproces in Turkije verklaarde zij: “Aan het begin van het proces was ik pessimistisch, maar nu ben ik opnieuw hoopvol. De weg naar democratisering in Turkije loopt via de oplossing van de Koerdische kwestie.”
Het nieuws over deze bijeenkomst werd als eerste gebracht door Koerdische media.
Op de Nederlandstalige site Koerdisch Nieuws verscheen een bericht met dezelfde inhoud, vergezeld van een korte video.
De organiserende instelling en de namen van de deelnemers werden in de bronnen niet vermeld.
WAT WAS HET DOEL EN DE BETEKENIS VAN KATI PIRI’S UITSPRAKEN?
De verklaring van Kati Piri was niet slechts een verkiezingstoespraak, maar ook een voortzetting van haar jarenlang volgehouden nadruk op mensenrechten.
Piri heeft zich in de betrekkingen tussen Turkije en de Europese Unie steeds gericht op democratie, vrijheid van meningsuiting en minderheidsrechten.
Daarom is zij in zowel democratische als nationalistische kringen in Turkije niet altijd populair geweest.
Haar houding is echter nooit eenzijdig geweest.
Tijdens haar periode als EU-rapporteur voor Turkije bezocht zij Bulgarije nadat klachten waren binnengekomen dat Turkse reizigers daar moeilijkheden ondervonden bij de grensovergang.
Na haar onderzoek sprak zij de Bulgaarse autoriteiten hierop aan.
Deze actie kreeg destijds positieve weerklank in Turkije.
Ik publiceerde toen een steunend artikel over haar houding en ontving later een bedankmail van Piri zelf.
Dat bericht is terug te vinden in het archief van ilhankaracay.com.
Vandaag benadrukt Piri, met haar verwijzing naar de Koerdische kwestie, opnieuw het belang van een mensenrechtgerichte oplossing voor de democratisering van Turkije.
Hoewel deze oproep door sommige kringen wordt bekritiseerd, blijft zij een van de weinige Europese politici die vertrouwen heeft in een vreedzaam proces in Turkije.
…EN DE NEDERLANDSE VERKIEZINGEN
Nederland ging gisteren, op 29 oktober 2025, naar de stembus en sloeg daarmee een nieuwe politieke bladzijde om.
De eerste uitslagen lieten één duidelijke boodschap zien: de samenleving, moe van jarenlange polarisatie, verlangt naar dialoog en oplossingen.
De exitpolls en de voorlopige tellingen in de nacht toonden aan dat de partijen die in het midden van het politieke spectrum staan, opnieuw aan kracht hebben gewonnen. Democraten 66 (D66) kwam met 27 zetels als grootste partij uit de bus, terwijl de Partij voor de Vrijheid (PVV) met 25 zetels tweede werd.
Het Algemeen Nederlands Persbureau (ANP) wees erop dat de verschillen klein waren en sprak over een mogelijke stand van 26–26, met het voorbehoud dat de officiële cijfers nog iets konden verschuiven.
Deze uitslag weerspiegelt een breed gevoeld sentiment:
Nederland wil verder, niet met ruzie maar met rede; niet met botsingen, maar met overleg.
De kiezer richtte zich ditmaal op thema’s als klimaat, economie, woningnood en ongelijkheid in het onderwijs — en gaf dat signaal op duidelijke wijze aan de politiek.
Deze analyse beschrijft alle details van die boodschap, de beloften van de partijen en de gevolgen voor de burgers van Turkse afkomst in Nederland.
KORTE SAMENVATTING EN CIJFERS VAN DE VERKIEZING
Volgens de eerste prognoses van de verkiezingsnacht behaalde D66 zevenentwintig zetels en eindigde daarmee bovenaan.
De PVV bleef steken op ongeveer vijfentwintig.
Later wees het ANP opnieuw op de mogelijkheid dat beide partijen op zesentwintig zetels konden uitkomen, en adviseerde daarom voorzichtigheid bij de interpretatie van de resultaten.
De VVD, onder leiding van Dilan Yeşilgöz, werd met drieëntwintig zetels derde.
De gezamenlijke lijst van GroenLinks en de Partij van de Arbeid (PvdA) bleef steken op twintig zetels. DENK behield zijn kleine maar betekenisvolle aanwezigheid en liet zien dat het de stem van minderheden blijft vertegenwoordigen.
Deze uitslag betekent dat coalitiebesprekingen moeilijk zullen zijn, maar ook dat er een breed venster voor samenwerking openstaat.
De combinatie van centrumrechts, centrumliberaal, sociaal-democratisch en groen maakt verschillende coalities mogelijk.
De extreemrechtse partijen lijken geen realistische kans te hebben om zelfstandig te regeren, wat de rol van redelijkheid en consensus in de Tweede Kamer versterkt.
D66 – REDENEN VOOR DE STIJGING EN DE ZOEKTOCHT NAAR HAALBARE OPLOSSINGEN
D66 kwam als duidelijke winnaar uit deze verkiezingen, omdat de partij dezelfde taal sprak als de kiezer.
Al maanden legde D66 de nadruk op de woningnood, de problemen in het onderwijs en de traagheid van publieke diensten.
De beloften in de campagne waren niet overdreven of onrealistisch, maar bestonden uit uitvoerbare stappen.
De partij beloofde het aantal sociale huurwoningen te vergroten, bruggen te slaan tussen studie en stage, en samen met gemeenten lokale gelijkheidsprogramma’s te realiseren.
D66 werd jarenlang verweten een elitaire partij te zijn.
Maar in deze verkiezingen trok de partij de wijken in en vond ze opnieuw aansluiting bij de mensen.
De jonge leider Rob Jetten maakte indruk met zijn open stijl en begrijpelijke taal.
Tijdens de verkiezingsnacht was de vreugde op het partijkantoor niet alleen die van een overwinning, maar ook de opluchting van een samenleving die snakt naar een politiek die problemen oplost.
De kracht van D66 ligt in haar vermogen om liberale vrijheden te combineren met sociale rechtvaardigheid.
De partij spreekt niet uitsluitend de taal van de markt, maar schuift ook geen onbetaalbare plannen naar de overheid.
Als zij dit evenwicht weet te behouden, zal D66 aan de formatietafel een krachtige en onmisbare partner blijven.
PVV – DE GRENS VAN HET HARDE TAALGEBRUIK EN DE KANS OM IN DE OPPOSITIE TE BLIJVEN
De partij van Geert Wilders, de PVV, werd bij deze verkiezingen tweede, maar bleef duidelijk achter bij de verwachtingen.
De wind die de partij in de vorige periode in de rug had, waaide dit keer niet.
De PVV voerde opnieuw campagne met een harde toon over migratie en asiel, maar de kiezer voelde de druk van het dagelijks leven — inflatie, hoge huren, wachttijden in de zorg — en wilde concrete oplossingen horen.
Het grootste obstakel voor de PVV is haar coalitie-isolatie.
De meeste gevestigde partijen hebben openlijk verklaard niet met Wilders te willen regeren.
Daardoor wordt de PVV in de politieke rekensom vanzelf richting oppositie geduwd.
Ook de kiezer beseft dit en stemt niet langer alleen uit protest, maar kijkt ook naar de bestuurbaarheid van het land.
Wilders sprak op de verkiezingsavond opnieuw met harde woorden, maar zijn gezichtsuitdrukking verried dat hij inzag hoe moeilijk een machtspositie zou worden.
Kortom: de PVV zal in dit parlement aanwezig blijven, het debat verhitten en sommige onderwerpen aanscherpen,
maar de kans dat zij aan de regeringstafel plaatsneemt, is uiterst klein.
VVD – DE NIEUWE KOERS VAN HET CENTRUMRECHTS ONDER DILAN YEŞİLGÖZ
De VVD eindigde bij deze verkiezingen op de derde plaats en wist daarmee haar eerdere verliezen tot staan te brengen.
Het gezicht van dit herstel is Dilan Yeşilgöz.
Haar open en betrouwbare houding gaf de partij nieuw elan.
Ze trok een duidelijke grens met extreemrechts en slaagde erin veiligheid en vrijheid in één evenwichtige boodschap te verenigen.
De verkiezingsbeloften van de VVD waren gericht op economie en het dagelijks leven.
Minder bureaucratie voor kleine ondernemers, een rechtvaardiger inkomstenbelasting, voorspelbare energierekeningen en het stimuleren van werkgelegenheid stonden centraal.
Die praktische en nuchtere toon bood zekerheid aan kiezers die stabiliteit zoeken en risico’s willen vermijden.
Dat Yeşilgöz als vrouw met een migratieachtergrond de leiding heeft over de oudste rechtse partij van Nederland,
heeft een symbolische betekenis.
Het inspireert jonge mensen met een migratieachtergrond en versterkt het beeld van een inclusieve politiek.
Met deze koers is de VVD een sleutelpartij aan de formatietafel en heeft zij samen met D66 de potentie om het zwaartepunt van een nieuw kabinet te vormen.
GL/PVDA – DE NIEUWE ZOEKTOCHT VAN LINKS NA TIMMERMANS
De gezamenlijke lijst van GroenLinks en de Partij van de Arbeid (PvdA) wist bij deze verkiezingen niet de verwachte sprong te maken en bleef steken op twintig zetels.
Leider Frans Timmermans kondigde na de uitslag zijn aftreden aan, waarmee een nieuw hoofdstuk binnen de partij werd geopend.
Het linkse blok beschikt over sterke idealen, maar de kiezer wilde deze keer vooral oplossingen horen voor de dagelijkse problemen.
Klimaat en sociale rechtvaardigheid blijven belangrijk, maar mensen denken ondertussen ook aan hun huur, hun energierekening en hun wachttijd in het ziekenhuis.
GroenLinks en de PvdA slaagden er niet in om deze dringende kwesties te vertalen naar een concreet en snel uitvoerbaar plan.
Na het vertrek van Timmermans klinkt binnen de partij vooral de stem van jongere generaties, die pleiten voor een meer lokaal en praktisch socialisme.
Een linkse politiek die samenwerkt met gemeenten en op wijkniveau tastbare resultaten levert,
kan in Nederland opnieuw weerklank vinden.
Deze zoektocht is voor links een kans om zich te vernieuwen vóór de volgende verkiezingen.
DENK – DE ONMISBARE SPELER IN HET BELEID VOOR MINDERHEDEN
Hoewel DENK slechts een klein aantal zetels heeft, is haar symbolische en praktische invloed aanzienlijk.
De aanwezigheid van de partij zorgt ervoor dat de stem van minderheden en burgers met een migratieachtergrond direct in het parlement wordt gehoord.
In deze verkiezingen richtte DENK zich in haar campagne vooral op de strijd tegen discriminatie, op gelijke kansen in het onderwijs en op de bestrijding van haatmisdrijven.
De kracht van DENK ligt in haar goed georganiseerde netwerken in de steden.
Vooral Turkse en Marokkaanse kiezers vormen in de grote steden de ruggengraat van de partij.
DENK voerde een actieve campagne met buurtbijeenkomsten en persoonlijk contact met kiezers.
Hoewel het onwaarschijnlijk is dat DENK direct deel zal uitmaken van de regeringscoalitie,
kan de partij in het parlement inhoudelijke steun verlenen bij specifieke onderwerpen,
en op die manier concrete resultaten behalen.
Die kunnen zich vertalen in gelijke dienstverlening in gemeenten, stages en werkgelegenheidskansen voor jongeren
en in een sterkere aanpak van discriminatie binnen overheidsinstellingen.
TURKSE KIEZER – HISTORISCHE ACHTERGROND EN DE LESSEN VAN DEZE VERKIEZINGEN
Het politieke verhaal van de Turkse gemeenschap in Nederland gaat terug tot de eerste jaren van de arbeidsmigratie.
De eerste generatie hield afstand van de politiek.
De tweede generatie begon het belang van stemmen bij lokale verkiezingen in te zien.
En de derde generatie doet nu actief mee aan campagnes en stelt zelfs eigen kandidaten voor.
Vandaag de dag voelt de Turkse kiezer zich volwaardig onderdeel van dit land en gaat met dat bewustzijn naar de stembus.
Bij deze verkiezingen had de Turkse kiezer drie duidelijke prioriteiten.
Ten eerste de woning- en huurproblematiek: jonge mensen in de grote steden hebben moeite om een huis te vinden.
Ten tweede gelijke kansen in het onderwijs: gezinnen maken zich zorgen over toegang tot goede scholen, stages en doorgroeimogelijkheden naar werk.
Ten derde de strijd tegen discriminatie en het verlangen naar respect in het dagelijks leven.
De relatieve terugval van extreemrechts bracht binnen deze gemeenschap een gevoel van opluchting teweeg.
Mensen willen niet langer een taal van angst horen, maar een taal van oplossingen.
Daarom nam het aantal strategische stemmen toe en kozen velen voor centrumgerichte partijen.
Toch blijft DENK voor velen een onmisbaar adres als het gaat om identiteit en gelijke vertegenwoordiging.
Onder jonge Turken is bovendien een nieuwe trend zichtbaar: steun aan kandidaten over partijgrenzen heen.
Zij kijken naar het karakter van de kandidaat, het werk dat hij of zij in de wijk verricht,
en naar de daadwerkelijke inzet in het dagelijks leven.
Deze houding versterkt de Nederlandse democratie en dwingt politici om harder te werken.
DE FORMATIETAFEL EN DE MOGELIJKE BESTUURLIJKE FORMULES
Het eerste punt op de agenda na de verkiezingen is vanzelfsprekend de formatie van een coalitie.
De nieuwe samenstelling van de Tweede Kamer maakt verschillende bestuursformules mogelijk.
De eerste optie is een centrumregering bestaande uit D66, VVD en CDA.
Zo’n combinatie kan zorgen voor economische stabiliteit en snelle actie op de woningmarkt.
De tweede optie is een progressief blok, gevormd door D66, GroenLinks, PvdA en eventueel Volt.
Deze formule zou meer nadruk leggen op sociale hervormingen en gelijke kansen.
De derde optie is een breed gedragen coalitie, die de nadruk legt op samenwerking en veerkracht in tijden van crisis.
Welke formule er ook tot stand komt, de eerste honderd dagen zullen ongetwijfeld in het teken staan van:
– het vergroten van de woningproductie en het stabiliseren van de huurprijzen,
– het verkorten van de wachttijden in de zorg,
– en het versterken van de kansengelijkheid in het onderwijs.
Ook de bestrijding van discriminatie zal een belangrijke plaats innemen,
met meer transparantie in de gegevensverzameling en een beleid dat straffeloosheid vermindert.
In het buitenlands beleid wordt een koers verwacht die in lijn ligt met de Europese Unie: voorspelbaar, economisch gericht en gebaseerd op gemeenschappelijke belangen.
Op het vlak van veiligheid zal Nederland trouw blijven aan internationale verplichtingen,
terwijl het tegelijkertijd een evenwicht zoekt tussen orde, vrijheid en sociale rust.
DE ROL VAN DE STEDEN EN DE INVLOED VAN LOKALE BESTUREN
In Nederland spelen lokale besturen een sterke en zichtbare rol in het dagelijks leven.
Ongeacht welke coalitie er in Den Haag tot stand komt, zal de uitvoeringskracht van de gemeenten bepalend zijn voor het succes van het beleid.
Steden als Amsterdam, Rotterdam, Den Haag en Utrecht worden bestuurd door verschillende politieke combinaties, en elk van deze steden heeft zijn eigen prioriteiten.
Voor burgers van Turkse afkomst zijn lokale beleidsmaatregelen vaak belangrijker dan nationale besluiten.
Transparantie bij de toewijzing van sociale woningen, het versterken van buurtscholen,
het goed functioneren van stage- en werkbemiddelingskantoren, steun voor culturele centra,
en het serieus opvolgen van discriminatiemeldingen door gemeentelijke instanties —
dit alles heeft directe invloed op de kwaliteit van het dagelijks leven.
In de komende periode zullen projecten die bruggen slaan tussen gemeenten en maatschappelijke organisaties nog belangrijker worden.
Fondsen die jongeren helpen toegang te krijgen tot sport, kunst en technologie zullen de dromen van Turkse jongeren verder doen groeien.
In deze domeinen kan DENK, samen met partijen uit het politieke midden, via samenwerking in de gemeenteraad concrete resultaten behalen.
ECONOMIE, WONINGEN EN ONDERWIJS – VERWACHTE STAPPEN IN DE EERSTE HONDERD DAGEN
Op economisch gebied is het belangrijkste doel het bedwingen van de inflatie en het ondersteunen van de koopkracht van huishoudens.
Er worden gerichte en regelmatige energiecompensaties verwacht, een eerlijker belastingstelsel voor lage en middeninkomens en minder bureaucratie voor kleine en middelgrote ondernemingen (KMO’s).
Wat de woningmarkt betreft, ligt de nadruk op een tweesporenaanpak.
Enerzijds het versnellen van de bouw van sociale huurwoningen
en het sneller vrijgeven van bouwgrond, anderzijds het beperken van buitensporige huurverhogingen en het beschermen van nieuwe huurders.
Deze maatregelen zullen vooral jonge gezinnen en studenten verlichting bieden.
Op het gebied van onderwijs zullen maatregelen worden genomen
om taalondersteuning te verbeteren, de overgang van school naar werk te vergemakkelijken door middel van stageprogramma’s, en het lerarentekort te verminderen met gerichte stimulansen.
In wijken met een groot aandeel minderheden zal extra financiering worden vrijgemaakt voor scholen, en de universitaire beurzen zullen waarschijnlijk worden verhoogd.
Al deze maatregelen leveren direct voordeel op voor de Turkse gemeenschap,
omdat gezinnen willen investeren in de toekomst van hun kinderen, en omdat huisvesting, onderwijsgelijkheid en werkgelegenheid de pijlers vormen van die toekomst.
KANSEN EN VERANTWOORDELIJKHEDEN VOOR DE TURKSE GEMEENSCHAP
In de komende periode dienen zich voor de Turkse gemeenschap in Nederland drie grote kansen aan.
De eerste is een sterkere vertegenwoordiging. Het aantal gekozen politici met een Turkse achtergrond neemt toe, waardoor onderwerpen die de gemeenschap direct aangaan,
rechtstreeks in de Tweede Kamer kunnen worden besproken.
De tweede kans is de mogelijkheid om meer gebruik te maken van lokale en nationale fondsen.
Verenigingen die goed georganiseerd zijn, kunnen snel profiteren van subsidies
voor jeugd-, vrouwen- en ondernemerschapsprojecten.
De derde kans is grotere zichtbaarheid in de media en publieke instellingen.
Succesverhalen versterken het zelfvertrouwen van de gemeenschap
en helpen vooroordelen te doorbreken.
Naast deze kansen bestaan er ook verantwoordelijkheden.
Het is belangrijk om in maatschappelijke debatten rustig en constructief te blijven, dialoog aan te gaan met verschillende groepen, en te investeren in het onderwijs van de kinderen.
Bovendien is deelname aan de lokale politiek van groot belang — in wijkraden, oudercommissies en gemeentelijke adviesorganen.
Dankzij die betrokkenheid kunnen beslissingen die het dagelijks leven raken, eerlijker en evenwichtiger worden genomen.
Kort gezegd: de Turkse burgers zijn inmiddels een onmisbaar en constitutief onderdeel van dit land.
De politiek erkent dat steeds meer,
en in de komende periode zal die erkenning nog sterker worden.
DEZE VERKIEZINGEN ZIJN EEN OPROEP TOT GEMATIGDHEID EN SAMENWERKING IN NEDERLAND.
De overwinning van D66, het herstel van de VVD en de beperkte winst van de PVV weerspiegelen de stem van een samenleving die zoekt naar redelijkheid en evenwicht.
De teleurstelling van GroenLinks en de PvdA biedt links een kans om zich te heruitvinden.
De aanwezigheid van DENK in het parlement blijft een garantie voor de stem van minderheden.
De coalitievorming zal waarschijnlijk lang en intensief zijn, maar de richting is duidelijk:
een rationelere, inclusievere en menselijkere politiek zal de nieuwe norm worden in Nederland.
De Turkse gemeenschap zal in deze nieuwe periode meer invloed hebben,
en onze kinderen zullen opgroeien in een zelfbewuster en vrijer land.
De taak ligt nu bij de politici.
De boodschap van de kiezer is helder:
het volk wil oplossingen,
het volk wil rechtvaardigheid,
het volk wil samenleven.
Wanneer Nederland deze boodschap begrijpt, zal morgen beter zijn dan vandaag.
10’uncu Altın Lale Ödül Töreni ve Cumhuriyet Balosu Görkemli Bir Şekilde Gerçekleşti.
Yemekli olarak düzenlenen gecede, Türkiye’den gelen ünlü sanatçılar Serenad Bağcan ve Coşkun Sabah performanslarıyla izleyicilere unutulmaz anlar yaşattı.
Bir postacının, sadece ‘Bülent Türker Rotterdam’ yazılı bir zarfı, adresine teslim edecek kadar ünlü olan Bülent Türker’i bir de benden okuyun…
(Haberin Holladacasını en altta bulacaksınız.
Nederlandse versie staat onderaan)
Yazı:İlhan KARAÇAY / Fotoğraflar: Dilara ERZEYBEK
Değerli Okurlarım,
Bugünkü haberimin ana konusu, Cumhuriyet Bayramı kutlama töreninin, Altın Lale Ödül töreni ile bağdaştırarak düzenlenmiş olma konusudur.
Ne var ki, bu organizasyonu onuncu kez düzenlemiş olan Bülent Türker’in, ‘Hollanda’nın en renkli adamı’ oluşu da ayrı bir haber konusu.
Ama ben bugün sizlere hem Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümünü kutlama ve hem de Altın Lale Ödül töreni ile birlikte, bu renkli adamdan da söz etmek istiyorum.
İsterseniz önce Cumhuriyet Bayramu kutlaması ve Altın Lale Ödül törenini anlatayım.
Bu yıl onuncusu düzenlenen geleneksel Altın Lale Ödül Töreni ve Cumhuriyet Balosu, unutulmaz anlara sahne oldu. Avrupa’da benzeri bulunmayan bu özel gece, muhteşem atmosferi, zarif konukları ve özenle hazırlanmış organizasyonuyla büyük beğeni topladı.
Yemekli olarak düzenlenen gecede, Türkiye’den gelen ünlü sanatçılar Serenad Bağcan ve Coşkun Sabah performanslarıyla izleyicilere unutulmaz anlar yaşattı.
Gecenin Sunuculuğunu Türkiye’ den ünlü televizyon sunucusu Özde Sinem Çol yaptı.
Hollanda çevirileri ise Hollanda Vatandaşı olan Sibel Gökebir tarafından yapıldı.
Gecenin açılışı, Türk ve Hollanda milli marşlarının okunması ve şehitlerimiz için yapılan saygı duruşu ile gerçekleşti.
Bu yıl da Türkiye’den gelen Ankara Olgunlaşma Enstitüsü, 22 farklı yöresel kıyafeti Hollandalı mankenlerin sunumuyla sahneye taşıyarak büyük alkış aldı.
Sahiplerini bulan ödüller:
Altın Lale Ödülü, usta sanatçı Coşkun Sabah’a verildi.
Süper Ödül: On yılda bir kez verilen Süper Ödül ise değerli sanatçı Zülfü Livaneli için ayrıldı.
Livaneli’nin özel sebeplerle katılamadığı törende, ödülünü Serenad Bağcan teslim aldı.
Altın Lale Basın Ödülü, Hollanda’nın en başarılı televizyon program yapımcısı Yeşim Candan’a, (alttaki fotoğraf)
Altın Lale Onur Ödülü, Hollanda Emniyet Müdürlüğü Kuzey Hollanda Bölgesi Müdürü, Türkiye’nin gururu Hamit Karakuş’a, (üstteki fotoğraf)
En İyi Dernek Ödülü, Harmony Derneği’nin folklor ve müzik grubuna,
Politika Ödülü ise genç politikacı Funda İleri’ye takdim edildi.
Ayrıca, Kocaeli Derince’de 1999 depremi sonrasında yaptırılan Bülent Türker Anaokulu’nun okul müdürleri Emel Fırtına ve Zehra Genç, geceye katılarak Sayın Bülent Türker tarafından teşekkür belgelerini aldılar.
Gecede, Türk mutfağının seçkin lezzetleriyle hazırlanan menü büyük beğeni toplarken, Sabri Arslan ve orkestrası misafirlere müzik ziyafeti yaşattı. Katılımcılar milli marşlarımızı coşkuyla söyleyerek Cumhuriyet’in 102. yılını kutladılar.
Gecede yapılan açık arttırma ve piyango çekilişinin gelirinin Hatay ve deprem bölgesindeki çocuklar için kullanılacağı açıklandı. Bu açıklama salonu alkışlarla inletti.
Bu yıl ayrıca gönüllü çalışmalarıyla topluma örnek olan Annic Eyckmen, Sağ Baran ve Latife Yiğitsoy’a Onur Plaketleri takdim edildi.
Altın Lale Başkanı Bülent Türker, yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: “Bu yıl 10. yılımız olması nedeniyle büyük bir özen gösterdik. Yaklaşık 40 gönüllü arkadaşımız 6 ay boyunca bu etkinlik için emek verdi. Amacımız Cumhuriyetimiz, Atatürk ve Türkiye’miz için anlamlı bir gece düzenlemekti. Hollanda’nın birçok ünlü isminin katılması bizi çok mutlu etti. Ekibimle gurur duyuyorum. Cumhuriyetimizin 102. yılı kutlu olsun. Gelecek yıllarda da Altın Lale ödüllerinin devam edeceğine inanıyorum.”
Değerli okurlarım,
Bülent Türker’in önderliğinde düzenlenen bu muhteşem gece, yalnızca bir kutlama değil, bir milletin birlik ruhunun yansımasıydı.
Hem Cumhuriyetin ışığını hem de sanatın birleştirici gücünü Hollanda’daki binlerce Türk’e bir kez daha hatırlattı.
Hollanda’da hem anne hem de oğul olarak ilk kez Kraliyet Madalyası alan Bülent Türker ve annesi, galanın ilk dansını da yaparak birer gurur abidesi oldular.
O gece, sahnede şarkılar söylenirken, kalplerde tek bir duygu vardı: Gurur.
Türkiye’nin sesi, Hollanda’nın kalbinde yankılandı.
Ve o sesin arkasında, yine her zamanki gibi, Bülent Türker’in bitmeyen enerjisi, sevgisi ve renkli kişiliği vardı.
BÜLENT TÜRKER – HOLLANDADA BİR ATATÜRK SEVDALISI VE HAYIRSEVER KAHRAMAN
Bülent Türker, Hollanda’da yaşayan, adını hem hayırseverliği hem de Atatürk’e olan derin sevgisiyle duyurmuş bir Türk kahramanıdır. Onun yaşam öyküsü, azmin, vefanın ve memleket sevgisinin örnekleriyle doludur.
Türker, genç yaşında Hollanda’ya yerleşmiş ve burada bir bankada çalışmaya başlamıştır. O kadar yetenekliydi ki, birkaç yıl içinde bir banka şubseine müdür olarak atanmıştı.
Bülent Türker, o dönemdeki sportmenliğiyle de dikkat çekmiştir. Öyle ki, Lahey Büyükelçimiz Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler’in, Asala terör örgütü tarafından öldürülmesinden birkaç gün önce düzenlenen bir kutlama töreninde, Samsun’dan getirdiği bir avuç toprağı koşarak salona taşıdığı an hâlâ unutulmaz bir hatıra olarak anılır.
Bülent Türker, Hollanda ve Türkiye’de yapılan maraton koşularına hâlâ katılmaktadır. Örneğin, geçenlerde Rotterdam maratonuna katılan Türker, aralık ayında Mersin’de yapılacak olan bir maratona da katılıp, oradan deprem bölgesine geçecek.
Yıllar içinde büyük bir başarı elde eden Bülent Türker, kazandıklarını hep halkı ve ülkesinin değerleri için kullanmayı seçti. Kendi evini bir Atatürk Müzesi haline getirdi.
Bu müzede, Atatürk’e hediye edilmiş bir tabancayı, İngiltere’de yapılan büyük bir ihalede satın alarak sergilemeye başlaması, onun Atatürk’e olan bağlılığının en güzel göstergesidir.
Türker’in hayır işleri sadece Hollanda ile sınırlı değildir. Türkiye’de, özellikle Kocaeli’nde yaptırdığı ilkokul, onun eğitime verdiği önemin simgesidir. Bir sınıfa benim de adımın yazıldığı o açılışta ben de vardım.
O anları belgeleyen belleğimdeki fotoğraflardan birini üstte görüyorsunuz.
6 Şubat 2023’te yaşanan büyük deprem felaketinin ardından Bülent Türker, adeta insanüstü bir gayretle harekete geçti. O günden itibaren aradan geçen her ayda, her fırsatta Türkiye’ye giderek depremzedelere yardım ulaştırdı. Sadece bir defalık bir duyarlılık göstermedi, tam aksine bu yardımları süreklilik kazandı. Bugüne kadar en az yedi ya da sekiz kez deprem bölgesine gidip, her defasında dolu kamyonlarla yardımlar götürdü.
İlk günlerde battaniye, yiyecek, çocuk bezi ve su gibi acil ihtiyaç maddeleriyle yola çıktı. Daha sonra barınma malzemeleri, çadırlar, jeneratörler, soba ve kıyafet gibi kalıcı yardımlarla bölgedeki insanlara nefes aldırdı. Her gidişinde yalnızca malzeme taşımakla kalmadı, aynı zamanda bölge halkıyla birebir ilgilendi, onlara moral verdi.
Depremzedelerin acısını paylaşmak için çadır kentlerde çocuklarla oyunlar oynadı, yaşlılarla sohbet etti, gözyaşı dökenlerle birlikte ağladı. Bu yönüyle o, yalnızca malzeme götüren bir yardımsever değil, yüreğini de götüren bir insan olarak anıldı.
Yardımlarını sadece kendi çabasıyla değil, Hollanda’daki Türk toplumunun desteğiyle de organize etti. Yüzlerce Hollandalı ve Türk dostunu seferber ederek, dayanışma zincirleri kurdu. Hollanda’dan gönderilen onlarca yardım aracı, onun koordinasyonuyla Hatay, Kahramanmaraş, Adıyaman ve Malatya gibi illere ulaştı.
Bazı ziyaretlerinde beraberinde doktorlar, hemşireler ve psikologlar da vardı. Depremzedelerin yalnızca fiziksel değil, ruhsal yaralarının da sarılması için özel programlar düzenledi.
Her dönüşünde de “Benim içim orada kaldı, yine gideceğim” diyerek yeni yardım kampanyaları başlattı. Gerçekten de dediğini yaptı. Her seferinde bir öncekinden daha kapsamlı yardımlar hazırladı.
Bugün Türkiye’de, deprem bölgesindeki birçok aile onun adını bir kahraman gibi anıyor. Çünkü Bülent Türker yalnızca yardım malzemesi göndermedi, insanlara umudu da taşıdı. Onun bu özverili çabaları, hem Hollanda’da hem de Türkiye’de, Türk halkının dayanışma ruhunu simgeleyen en güzel örneklerden biri olarak hafızalara kazındı.
Bülent Türker’in bir başka önemli girişimi de, on yıldır düzenlediği Altın Lale Ödül Törenidir. Bu tören aracılığıyla Hollanda’daki başarılı Türklere ödüller vermekte ve onların topluma kazandırdıkları değerleri takdir etmektedir. Bu tören, yalnızca ödül dağıtımı değil, aynı zamanda Türk toplumunun Hollanda’daki gurur tablosu niteliğindedir.
Bülent Türker’in bir jüri heyeti tarafından saptanan ödül alan kişiler arasında naçizane şahsım da var. Hem de ayrı tarihlerde iki dalda. Biri ‘Yılın gazetecisi’ diğerinde ‘Yılın Kültür Elçisi’ olarak.
Kendi memleketinde de çok sayıda yardım yapan Türker, hemşehrileri tarafından da büyük bir sevgiyle anılmaktadır.
Bülent Türker’in Hollanda’daki ünü öylesine yaygındır ki, halk arasında “Rotterdam’da üzerinde sadece Bülent Türker yazılı bir zarfı postacı hiç tereddüt etmeden onun evine götürür” denir. Bu söz, onun halk içindeki yerini anlatan en samimi espridir.
Bülent Türker, Kraliçe Maxima’ya, eşi Kral Alexander ile birlikte yapılmış olan tablosunu sunarken.
Bülent Türker, yalnızca bir iş insanı ya da koleksiyoner değil, gönlüyle hizmet eden bir Türk sevdalısıdır. Atatürk’e olan saygısı, Türk toplumuna olan bağlılığı ve insanlığa karşı duyduğu sorumlulukla, hem Hollanda’da hem de Türkiye’de örnek alınacak bir isimdir.
***********************
DE KLEURRIJKSTE MAN VAN NEDERLAND, BÜLENT TÜRKER, ORGANISEERDE OPNIEUW EEN PRACHTIGE CEREMONIE…
De 10e Gouden Tulp Prijsuitreiking en het Republiekbal vonden plaats in een indrukwekkende sfeer.
Tijdens de feestelijke avond met diner zorgden de beroemde artiesten uit Turkije, Serenad Bağcan en Coşkun Sabah, met hun optredens voor onvergetelijke momenten bij het publiek.
Lees mijn verhaal over Bülent Türker, de man die zó bekend is dat een postbode een brief met enkel “Bülent Türker, Rotterdam” zonder adres toch bij hem aflevert…
Tekst: İlhan KARAÇAY / Foto’s: Dilara ERZEYBEK
Beste lezers,
Het hoofdonderwerp van mijn artikel van vandaag is het combineren van de viering van de Turkse Republiek met de uitreiking van de Gouden Tulp Prijzen.
Maar daarnaast is de man achter dit evenement, Bülent Türker – de kleurrijkste man van Nederland – op zichzelf al een nieuwsverhaal.
Vandaag wil ik het hebben over zowel de viering van onze Republiek als over de Gouden Tulp Prijsuitreiking én natuurlijk over deze bijzondere man.
De 10e editie van de traditionele Gouden Tulp Prijsuitreiking en het Republiekbal zorgde dit jaar opnieuw voor onvergetelijke momenten. Deze unieke avond, zonder weerga in Europa, werd geprezen om haar prachtige sfeer, stijlvolle gasten en perfect georganiseerde programma.
Tijdens het diner genoten de gasten van optredens van de beroemde Turkse artiesten Serenad Bağcan en Coşkun Sabah, die het publiek ontroerden met hun liederen.
De presentatie van de avond werd verzorgd door de bekende Turkse tv-presentatrice Özde Sinem Çol.
De vertalingen naar het Nederlands werden gedaan door de Nederlandse burger Sibel Gökebir.
De avond begon met het zingen van de Turkse en Nederlandse volksliederen en een moment van stilte voor de gevallenen.
Ook dit jaar bracht het Ankara Olgunlaşma Instituut 22 verschillende traditionele kostuums op het podium, gepresenteerd door Nederlandse modellen, wat grote bewondering oogstte.
De uitgereikte prijzen waren als volgt:
De Gouden Tulp Prijs ging naar de meesterartiest Coşkun Sabah.
De Superprijs – die slechts eens per tien jaar wordt toegekend – was bestemd voor de gerespecteerde kunstenaar Zülfü Livaneli.
Omdat Livaneli wegens persoonlijke redenen niet aanwezig kon zijn, nam Serenad Bağcan de prijs in ontvangst.
De Gouden Tulp Persprijs ging naar de succesvolle Nederlandse tv-producente Yeşim Candan. (Foto hieronder)
De Gouden Tulp Ereprijs ging naar Hamit Karakuş, Regionaal Politiehoofd van Noord-Holland en trots van Turkije. (Foto hierboven)
de Beste Vereniging prijs ging naar de folkloristische muziek- en dansgroep van de Harmony Vereniging.
De Politieke Prijs werd uitgereikt aan de jonge politica Funda İleri.
Daarnaast ontvingen Emel Fırtına en Zehra Genç, schooldirectrices van de door Bülent Türker na de aardbeving van 1999 in Derince (Kocaeli) gebouwde Bülent Türker Kleuterschool, hun dankcertificaten persoonlijk uit handen van Bülent Türker.
Tijdens het diner werd een menu geserveerd met de fijnste gerechten uit de Turkse keuken. Sabri Arslan en zijn orkest zorgden voor een muzikaal feest. De gasten zongen uit volle borst de volksliederen en vierden enthousiast de 102e verjaardag van de Republiek.
De opbrengst van de veiling en loterij die tijdens de avond werden gehouden, werd bestemd voor kinderen in Hatay en andere door de aardbeving getroffen gebieden – een aankondiging die met luid applaus werd ontvangen.
Vrijwilligers die zich dit jaar met hun inzet hebben onderscheiden, zoals Annic Eyckmen, Sağ Baran en Latife Yiğitsoy, ontvingen Ereprijzen.
Voorzitter van de Gouden Tulp, Bülent Türker, verklaarde: “Dit jaar, ons tiende jubileum, hebben we met grote zorg gewerkt. Ongeveer 40 vrijwilligers hebben zes maanden lang hun tijd en energie gegeven om deze avond te organiseren. Ons doel was een betekenisvolle avond te creëren voor onze Republiek, Atatürk en Turkije. De aanwezigheid van vele bekende namen uit Nederland heeft ons enorm blij gemaakt. Ik ben trots op mijn team. Leve onze Republiek, die 102 jaar bestaat. Ik geloof dat de Gouden Tulp Prijzen nog vele jaren zullen voortbestaan.”
Beste lezers,
De indrukwekkende avond onder leiding van Bülent Türker was niet zomaar een viering, maar een weerspiegeling van de eenheid van een natie.
Zij herinnerde duizenden Turken in Nederland opnieuw aan het licht van de Republiek en de verbindende kracht van kunst.
Bülent Türker danste met zijn moeder.
Die avond, terwijl de liederen werden gezongen, was er in alle harten één gevoel: trots.
De stem van Turkije weerklonk in het hart van Nederland.
En achter die stem stond, zoals altijd, de onuitputtelijke energie, liefde en kleurrijke persoonlijkheid van Bülent Türker.
BÜLENT TÜRKER – EEN LIEFHEBBER VAN ATATÜRK EN EEN FILANTROOP IN NEDERLAND
Bülent Türker is een Turkse held die in Nederland woont en bekendstaat om zijn vrijgevigheid en zijn diepe liefde voor Atatürk. Zijn levensverhaal is een voorbeeld van vastberadenheid, trouw en vaderlandsliefde.
Hij vestigde zich op jonge leeftijd in Nederland en begon te werken bij een bank, waar hij dankzij zijn talent al snel tot filiaalmanager werd benoemd.
Zijn sportieve prestaties trokken ook de aandacht. Zo wordt nog steeds herinnerd hoe hij tijdens een herdenkingsceremonie, enkele dagen vóór de moord op Ahmet Benler – zoon van de Turkse ambassadeur in Den Haag – symbolisch een handvol aarde uit Samsun de zaal binnen rende.
Bülent Türker neemt nog steeds deel aan marathons in Nederland en Turkije. Onlangs liep hij de marathon van Rotterdam en in december zal hij deelnemen aan de marathon van Mersin, waarna hij opnieuw naar het rampgebied zal reizen.
In de loop der jaren heeft hij grote successen behaald, maar hij koos er steeds voor zijn middelen in te zetten voor het volk en de waarden van zijn land. Zijn huis heeft hij omgevormd tot een Atatürk-museum.
Een van de bijzondere stukken in het museum is een pistool dat ooit aan Atatürk werd geschonken, gekocht door Türker op een veiling in Engeland – een symbool van zijn diepe verbondenheid met de grondlegger van de Republiek.
Zijn liefdadigheidswerk beperkt zich niet tot Nederland. In Turkije bouwde hij onder andere een basisschool in Kocaeli, een teken van zijn inzet voor onderwijs.
Na de verwoestende aardbeving van 6 februari 2023 zette Türker zich onvermoeibaar in voor de slachtoffers. Hij reisde talloze keren naar Turkije, telkens met vrachtwagens vol hulpgoederen – dekens, voedsel, luiers, water, tenten, kachels en kleding.
Hij hielp niet alleen met materiële steun, maar bood ook troost, speelde met kinderen in tentenkampen en deelde het verdriet van de getroffenen.
Zijn hulpacties werden gesteund door vele Turken en Nederlanders in Nederland, die hij wist te mobiliseren. Dankzij zijn coördinatie bereikten tientallen hulptransporten de steden Hatay, Kahramanmaraş, Adıyaman en Malatya.
Soms vergezelden artsen, verpleegkundigen en psychologen hem om ook de geestelijke wonden van de slachtoffers te helpen helen.
Na elke terugkeer zei hij: “Mijn hart is daar gebleven, ik zal weer gaan.” En dat deed hij. Elke nieuwe reis bracht meer en grotere hulpacties met zich mee.
Vandaag wordt zijn naam in vele Turkse gezinnen in het rampgebied met respect genoemd. Hij bracht niet alleen hulpgoederen, maar ook hoop.
Een ander belangrijk initiatief van Bülent Türker is de jaarlijkse Gouden Tulp Prijsuitreiking, die nu al tien jaar plaatsvindt. Hiermee worden succesvolle Turken in Nederland geëerd voor hun bijdragen aan de samenleving. Het evenement is niet zomaar een prijsuitreiking, maar een bron van trots voor de Turkse gemeenschap in Nederland.
Zelf mocht ik, op bescheiden wijze, twee keer door deze jury geëerd worden – eenmaal als “Journalist van het Jaar” en eenmaal als “Cultureel vertegenwordiger van het Jaar.”
Zijn bekendheid in Nederland is zó groot dat men zegt: “Als je een envelop met enkel ‘Bülent Türker, Rotterdam’ erop in de brievenbus gooit, zal de postbode precies weten waar hij moet zijn.”
Bülent Türker overhandigt een schilderij van koningin Máxima en koning Willem-Alexander
aan de koninklijke familie.
Bülent Türker is niet zomaar een zakenman of verzamelaar, maar een mens die met zijn hart dient. Zijn respect voor Atatürk, zijn toewijding aan de Turkse gemeenschap en zijn menselijkheid maken hem tot een voorbeeld – zowel in Nederland als in Turkije.