KOMİK Mİ, DRAM MI?

KOMİK Mİ, DRAM MI?

HOLLANDA YENİ BİR TARTIŞMA İLE ÇALKALANIYOR

Iki iddia tartışılıyor.

1-Ağız ve burun maskesi takılırsa, burka da giyilir.
2-Burka yasak olduğuna göre, maske mecburiyeti olmaz.

C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran'a girecek haberler\Maske-Burka foto 2.jpg C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran'a girecek haberler\Maske-Burka foto.jpg

Hollanda’da toplu taşıt araçlarını kullanacak olanlar hazirandan itibaren ağız ve burun maskesi takmak mecburiyetinde olacaklar. Ama geçen yıl ağustos ayında yürürlüğe giren bir yasaya göre, toplu taşıt araçlarında yüzü kapatan giysiler kullanılamaz.

Maske takıldığı zaman, burun görünmeyecek, çiller ve bıyıklar gizlenecek, tebessümün de farkedilmeyecek.
Yani ağız ve burun maskesi takanı tanımak zor olacak.
Maske taşıyanın kimliğini ele verecek tek organ gözler olacak.

Bu yeni şart, burka yasağı yasası ile ne kadar çatışıyor?
Üniversitelerde yüksek öğretim üyeliği yapan bazı uzmanlar, böylesi bir kıyaslamanın çok ilginç olduğunu söylüyorlar.
Halk dilinde ‘Burka yasağı’ olarak bilinen uygulama, insanların sağlık ve okul binalarında, devlet kuruluşlarında ve toplu taşıt araçlarında tanınmaları için yürürlüğe konduğunu belirten uzmanlar, ağız ve burun maskesinin, insan suratını burka kadar gizlediğini söylüyorlar.

Bazı uzmanlar, yasada bir ‘tedarik’ bir de ‘ayrıcalıklı’ madde olduğunu öne sürüyorlar, ‘Yüzü kapatan giysiler, bedeni sağlık açısından koruyorsa istisna vardır’ diyorlar ve maskenin de aynı ihtiyacı doldurduğunu ifade ediyorlar.

İyi ama bu gerçekten öyle mi?
Maske mecburiyeti yasası, hiçbir bilimsel araştırmaya dayanmıyor.
Devlet Sağlık Enstitüsü Müdürü Jaap van Dissel, hafta içinde bo kunuya bir soru işareti koydu ve bilinçsiz bir şekilde kullanılan maskelerin, faydadan çok zarar getirceğini belirtti.

Şimdi, hazirandan sonra maske takmadıkları için ceza yiyenler mahkemeye başvurup, ‘Maske hakkındaki geenel kanaatı nasıl değerlendireceğimi bilemiyorum’ derseler, hakimin vereceği karar ne olur sizce?
Aynı şekilde, hazirandan itibaren burka giydikleri için ceza yiyenler de, ‘Ağzımızı ve yüzümüzü bez parçaları ile kapama mecburiyetimiz var ya’ derseler, hakim ne karar verecek?

ARSLAN AVUKATLIK BÜROSU’NUN SAVUNMASI

Lahey’de bir avukatlık bürosuna sahip olan Kamile Arslan, burka yasağına karşı yaptığı yıllarca mücadeleyi hatırlatarak, ‘Burka yasağının yürülüğe girmesi bir yılı bulmadan önce, şimdi çıkarılan yeni yasa, hukuk ile çatışıyor. Yasada karnaval maskeleri ve kask gibi deyimler var ama ağız maskesi yok’ yok diyor.

Kendisinin de baş örtüsü kullandığını belirten avukaf Kamile sözlerine şunları ekliyor: ‘’İşin komik tarafı nedir biliyor musunuz? Burka yasağının öncü savaşçılarından Geert Wilders bakalım şimdi ne diyecek? Kim bilir, bu yeni buyruk, belki de yeni bir yasa doğurur.

İşte böyle değerli okurlarım. Kimimiz can derdindeyken, kimimiz de burka derdindeyiz.

 

…… mi acaba?

…… mi acaba?

…… mi acaba?

 

C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran'a girecek haberler\unnamed.jpg

Komplo teorilerini hiç sevmeyen ve hatta nefret eden bir yazar olarak, bugün sizlere bir komplodan değil, teoriden söz edeceğim.
Hollanda’da DENK Partisi içinde ve etrafında cereyan eden çalkantıdan haberiniz vardır.
İki çok samimi arkadaş olan Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk arasındaki anlaşmazlık, çatışmadan ziyade ‘Kardeş katli’ olarak niteleniyor.
Hollanda medyası bu durumu, sırtına bıçak vurulmuş insan figürü ile resimliyor.

Yurttaşlarımızın bir kısmı, parti içinde cereyan eden bu durumun, bozguncular tarafından yaratıldığını iddia ediyorlar. Komplo teorisi yazan yurttaşlarımız da var. Aslına bakarsanız ben bu komplo teorilerinin hiç birine itibar etmedim. Kendi kendime şunu söyledim: ‘Aklı başında kocaman adamlar, başkalarının kışkırtması ile böyle bir salaklığı yapmazlar. Olaylar öylesine gelişmiş ki, egoları canlanan bu arkadaşlar birbirlerini rezil etme yarışına girdiler.’

Yukarıdaki görüşüme rağmen, Selçuk Öztürk’ün son açıklamalarını dikkatle analiz ettiğim zaman, bu siyasetçimizin beklentisininin, gerçekleşmeyecek bir beklenti olmadığına kanaat getirdim. Pek çok iyi dost ve hatta birbirlerini çok seven karı-koca arasında da çok kötü anlaşmazlıklar olmuştur ama, sonunda araya girenler bu anlaşmazlıkları ortadan kaldırmayı başarmışlardır. Önemli olan, arabuluculuğu, daha doğrusu ‘akil adam’lığı kimin yapacağıdır.
Naçizane şahsım, gerek arkadaş ve gerekse karı-koca arasında yaşanan pek çok anlaşmazlıkta aracılık yaptığım zaman, çoğunu barış ile sonuçlandırmışımdır. Bu başarı, tabii ki sosyoloji ile ilgilidir.
Bu konuda şahsımın bazı beklentileri olduğunu iddia edecek olanlar çıkabilir.
Hayır hayır, inanın hiçbir beklentim yok. Zaten, eski faal günlerimde olsaydı, ben bu duruma el atardım ve bana yardımcı olacak diğer akil insanlar ile bu işi tatlıya bağlardım. Şimdilerde bu işi yeni akil adamlar ele almalı.
İsterseniz bunlar, benim iddiam olarak ortada kalsın.

Şimdi gelelim, ‘…. mi acaba?’ konusuna.
DENK Partisini ortadan kaldırmak isteyenler olduğu şeklindeki komplo teorisinin zayıf bir ihtimal olduğuna inanmıştım ya? İşte şimdi o inancımdan vazgeçtim.
Zira, komplo teorileri arasında, ‘Selçuk Öztürk, Hollanda devletini Irak’taki hava saldırısı sırasında onlarca sivilin öldürüldüğünü öne sürdü.’ iddiasının Hollandalılar’ı kızdırdığı da var. Acaba Öztürk, Hollanda devletini suçladığı için mi sabote ediliyor’ diye düşünmeye başladım.
‘Ben bunu nasıl atlamışım’ diye de hayıflandım.
Öyle ya, Selçuk Öztürk, Hollanda Millet Meclisi’nde, Hollanda ordusu hakkında öyle laflar etmişti ki, yenilir içilir cinsten değildi. O konuşmadan sonra da gerek parlamentoda ve gerekse medyada oklar Öztürk’e çevrilmişti. Hatta Parlamento Başkanı Faslı bayan Arib, Öztürk’ün her konuşmasında sözünü kesti ve bir defasında da mikrofunu kapattı.
Öztürk’ü şimdi eleştirenler arasında, ‘Çok kaba konuşuyor, herkesi kızdırıyor ve böylece de DENK’i küçük düşürüyor’ diyenler oldu.

Bu konuda, ‘Hollanda derin devleti’ demesem de, bazı güçlerin atağa geçmiş olduğu ihtimaline inanıyorum. Çünkü, şahsım da o belirsiz gücün gazabına uğramış bir yabancı kökenliyim.
İsterseniz, o gücün bana ne yaptığını kısaca hatırlatayım:
Hollanda medyası ve siyaetçileri ile kıyasıya mücadele ettğim bir dönemde, Alanya’da bir manyak üç Hollandalı kıza saldırmış ve sonunda ikisini öldürmüştü. Hollanda haklı olarak ayağa kalkmıştı tabii…
Türkiye’yi boykot çağrıları yapılırken, Prens Willem Alexander ve Maxima’nın Türkiye’ye yapacağı gezi de iptal edilmişti.
Tam anlamıyla bir Türkiye ve Türk düşmanlığı atmosferi altında yaşıyorduk.
O sırada, haftalık olarak yayınlanan Avrupa DÜNYA gazetesinde bir yorum yayınladım. Türkçe ve Hollandaca olarak yayınlanan bu gazete tüm medyaya ve siyasetçilere gönderiliyordu.
‘Oh be, sesimizi duyurduk’ diye sevinirken, GPD Ajansının bir haberi ile irkildim.
Tam 28 gazetede yayınlanan bu haberin başlığı, ‘Karaçay’a göre, Alanya cinayetinin suçlusu kadınlardır’ anlamındaydı.
Ben yorumumda Hollandalı anne babalara ve genç kızlara, tatile gittikleri ülkelerin, İskandinav ülkesi olmadığını, oradaki yaşam tarzının farklı olduğunu, genç kızların hareketlerine dikkat etmeleri gerektiğini, bazı hareketlerin seks açlığı hisseden bazı manyakları tahrik edeceğini belirtmiş ve bu konuya dikkat edilmesi gerektiğini yazmıştım.

Ne gariptir ki, GPD Ajansı için bu haberi yazan kişi benim bu uyarıma karşı o başlığı koymuştu. 28 gazete bunu aynen yayınladı.
Ertesi gün, başlığın yanlış olduğunu Utrechts Nieuwsblad gazetesinin başyazarı bizzat yazmıştı. ‘Karaçay’ın yorumunda böyle bir amaç ve anlam yok’ diye yazan başyazar beni savunmuştu.
Ama sonunda mağdur kızların aileleri tarafından şikâyet edildim ve yargılandım.
Mahkemede ailelerin yüzlerine bakarak, ‘Kızlarınızın ölümüne çok üzüldüm. Katili defalarca lanetledim. Yorumumdaki amacım, bundan sonra böyle olayların önlenmesi içindir. Yanlış anlaşıldım, özür diliyorum.’ demiştim.
Avukatım, yazdıklarımın düşünce özgürlüğüne girdiğini, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden örnekler vererek savunma yaptı ve Utrechts Nieuwsblad gazetesinin başyazarının yorumunu da hatırlattı.
Ama nafile. Mahkeme sonunda bana, ailelere ve devlete olmak üzere 18 bin euro ceza verdi.
Ben de bu parayı kuzu kuzu ödedim. Ama tabii ki beni yine de susturamadılar. Ben, yabancı aleyhtarlığı yapan Bakan Verdonk’a yine ‘Vicdansız Sabuha’ demeye devam ettim. Verdonk’tan sonra yerine gelen İşçi Partili Bakan bayan Vogelaar’ın yüzüne karşı da, ‘Siz Verdonk’un klonlanmışısınız’ deme cesaretini göstermiştim.

İşte, şimdi sormak lazım. Beni susturamayan o derin güç, acaba DENK’i tarihe gömmek mi istiyor?
Irak’taki hava saldırısı sonrasındaki çıkışı ile, sadece medya ve siyasileri değil, orduyu da kızdıran Öztürk için 600 askerin mahkemeye başvurduğu biliniyor.
Eeee, böylesi bir ortam içinde insan sormadan edemiyor:
…. mi acaba?

 

SELÇUK ÖZTÜRK KONUŞTU: MİLLETVEKİLİ OLMAYACAĞIM

SELÇUK ÖZTÜRK KONUŞTU: MİLLETVEKİLİ OLMAYACAĞIM

Parti içindeki düşmanlığın yok olması ve birlikteliğin devam etmesi için çalışmalar yapıldığını belirten Öztürk, ‘Birbirimizi suçlama ile bir yere varamayız’ dedi.

Hollanda parlamentosunda 3 milletvekili ile yer alan DENK Partisi içindeki kaynama devam ederken, bu güne kadar Hollanda medyasına hiç konuşmayan Parti Genel Başkanı Selçuk Öztürk konuşmaya başladı.
Cumartesi günkü ‘de Volkskrant’ gazetesinde iki sayfa röportajı yayınlanan Öztürk, Pazar günü de BuiteNhof adlı TV programında konuştu.
Parti içindeki rakipleri Tunajan Kuzu ve Farid Azarkan tarafından şiddetle eleştirilen ve istifaya davet edilen Öztürk, ‘6 Haziran’da yapılacak olan kongreye kadar partiyi yönetmsiz bırakmayacağım’ dedi.
Selçuk Öztürk’ün, Cumartesi günü de Volkskrant gazetesinde Ariejan Korteweg imzasıyla yayınlanan röportajı, noktası ve virgülüne kadar tercüme ederek sizlere sunuyorum:

  C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran'a girecek haberler\Selcuk Ozturk de Volkskrant'ta.jpg C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran'a girecek haberler\Selcuk Ozturk Buitenhof programında.jpg

Başlık: Denk Baikanı Selçuk Öztürk: ‘Bu sorun saygın bir şekilde çözümlenmeli.’
Ara başlık: Denk Partisi’nin Başkanı ve Milletvekili olan Selçuk Öztürk, partsi içindeki sorunlar hakkındaki suskunluğunu bozdu. Partisinin ideallerini ışıldatma hakkında ne düşünüyor?

Parti kurucularından Tunahan Kuzu, O’nu ‘kinci, sorumsuz ve yeteneksiz olarak’ niteliyor.
Grup Başkanı Farid Azarkan ise O’nu ‘komplo düşünen yaramaz çocuk’ olarak değerlendiriyor.
Kendi partisinin Twitter ve Facebook sayfalarındaki hedef de kendisi oldu.
Parlamento üyesi ve Denk Partisi Genel Başkanı Selçuk Öztürk uzun süre susmuştu.

Ortada suçlar vardı. Geçtiğimiz Çarşamba günü, üçü istifa etmiş olan ve sadece kendisi ile sekreterin temsil ettiği Yönetim Kurulu, Farid Azarkan’ı partiden atmıştı. Bu nedenle de üç parlamenter arasındaki anlaşmazlık yeni bir zirve yaptı.
Selçuk Öztürk, ilk defa suskunluğunu bozuyor.

Soru:Bu kadar zaman neden sustunuz?
Cevap: ‘Denk’in geleceği için bu problemi medya araılığı ile değil, aramızda yapacağımız görüşmeler ile çözmeyi yeğlemiştim. Azarkan’ın vermiş olduğu beyanatlar bana pek çok tepki gelmesine yolaçtı ve ne yazık ki tehditler de aldım.
Bu sorun saygın bir şekilde çözümlenmelidir.’

Soru:Yaşananlar uzun bir süredir yönetimin gündeminde olmasına rağmen, Azarkan’ın kaydını neden şimsi sildiniz?
Cevap: ‘Azarkan’ın meclis grup başkanlığı sırasında, medyaya pek çok bilgi aktarıldı. Yapılan onlarca arabuluculuk faaliyetini de sabote etti. Kuzu ile aramda yakınlaşma olacağı sırada, yeni yeni şartlar öne sürdü.’

Soru:Bu çatışmanın nedeni, Denk’e gönüllü hizmet eden bir kız ile Kuzu arasında yaşananlara dayanıyor. Kız, Kuzu’yu tacizcilikle suşlamıştı. Bunu siz ne zaman duydunuz?
Cevap:’2018’in mart ayında, parlamenterler müzakeresi yapılırken, Azarkan’ın iki aydır bu ilişkinin iki tarafın isteği ile yaşanmakta olduğunu bildiğini duydum. Azarkan bu konuda çok geniş bilgiye sahipti ama bunu yaymadı. En son Ocak 2020’de bu bayanın Kuzu için, sınırı aşan harekette bulunduğu suçlamasını duydum.’

Soru: Parti Başkanı olarak bu kız ile neden irtibata geçmediniz?
Cevap:’Bu bayan hiçbir zamanşikâyette bulunmadı.Dilden dile konuşulanlara göre, ilişki iki tarafın isteği ile yaşanıyordu. Biz yeni bir partiyiz. Böylesi bir konu için prosodür yoktu. Bu konuda kendimle mücadele ettim.
Partimizin bir bayan üyesi, adı geçen bayana, yönetim ile görüşmek isteyip istemediğini sordu. Ama bu bayan bu teklifi ret ett.’

Soru: Bu ilişki iki tarafın isteği ile sürmüşse, bu bayan Azarkan’a neden şikâyette bulundu?
Cevap:’Bunu ben de kendi kendime sordum. Bu bayan ile ben hiç görüşmedim.’

Soru: Geçtiğimiz şubat ayında Kuzu ile, iki tarafın isteği ile yaşanan bu iliki hakkında konuşmuştunuz. Peki bu konu neden şimdi yine gündeme geldi?
Cevap:’2019’un ekim ayındaki bir respsiyonda, Kuzu hakkındaki dedikoduyu duymuştum. Duyuran kişi ortada bir sorun olmadığını söyledi. Aynı kaynak, ocak ayında bana bu bayanın Parlamento Başkanı Arib’e gidip şikâyette bulunduğunu, Arib’in de bu bayana savcılığa şikâyette bulunmasını tavsiye ettiğini söyledi.Bu benim için endişe verici bir durumdu. Bu konuyu Kuzu ile konuştuğum zaman bana, konuyu büyütmememi ve hiçbir sorun olmayacağını söyledi. O zaman yönetim kendisine gönderdiği bir mektupta, özel yaşamı hakkındaki bilgilerin kendilerine ulaştığını bildirdi. Ama Kuzu, bu durumun yönetimi ilgilendirmeyeceği cevabını verdi. Bunlar siyah-beyaz olarak elimde var.
Bu konuda görüşme yapmak için, Kuzu, patinin seçkin ismi Ayhan Tonca, ben ve kaynağımız Apeldoorn’da bir toplantı planlamıştık. Kaynağımız, adı geçen bayanın, yaşananları dışa vuracağını ve bir kitap yayınlayacağını ve diğer parlamenterlerin de uygunsuzluklarını ifşa edeceğini belirtti.
Bu da konuyu daha acil bir şekilde ele almamız gerektiğini ortaya koydu. (Aslında Apeldoorn’daki toplantıya adı geçen kız da katılacaktı ama gelmedi)

Soru: Kuzu, bu görüşmelerden sonra, 2021’de siyasi yaşamına son vereceğini belirtti ve grup başkanlığını da şimdiden bıraktığını söyled. Bu karada sizin zorlamanız var mı?
Cevap: Apeldoorn’daki görüşmeden sonra Farid, Tunahan ile konuştu. Özel nedenlerden ötürü ben o görüşmede yoktum. Daha sonra Farid beni telefonla aradı ve Tunahan’a şunları söylediğini anlattı: ‘Tunahan, bu sabah seni istasyonda gördüm. Normal şartlarda senin yanında yürmem lazımdı. Ama ben bunu yapmadım. Zira sen geçtiğimiz aylarda siyasi liderliğini ispatlayamadın ve moral bozucu şeyler yaptın. Sen artık benim siyasi liderim olmazsın.’
3 hafta önce de Tunahan’dan, özel durumu nedeniyle, grup başkanlığını kendisine devretmesini istemişti.

Soru: Sürtüşmenizin nedenleri arasında, sizin meclisteki tahrik edici konuşmalarınızın neden olduğu doğru mu?
Cevap: ‘Kuzu benden, daha karizmatik lider görünmek için onu parlatmamı, kendimin de biraz kötü görünmemi istemişti. Ama son aylardaki ses tonumuz daha ılımlıydı.’

Soru: Azarkan’a yığınla destek gelmesini Denk çerçevesinde nasıl buluyorsunuz?
Cevap: ‘Bizim 3.500 üyemiz var. Sözünü ettiğiniz destek 50-60 kişilik bir kulüptür. Aynı kulüp, bir manifesto için haftalardır 350 imza toplamaya çalışıyor. Biz üye geçerliliği olan bir partiyiz.
Partinin içi oyulmasın. Ama bu oyma işini Kuzu ile Azarkan, İstanbul’a yaptıkları bir gezi sırasında yaptılar. Partinin seçimlere nasıl gitmesi gerektiğini, liderliğin kimde olması gerektiğini konuşmuşlar. Kaldı ki bunları saptayacak bir komisyonumuz var.
Kriz zamanlarında değerlerini koruman lazım. Biz yönetim olarak bu işi, Profesör Tom Zwart’ı danışman seçerek, Berenschot bürosunu da araştırmacı olarak. Bu sürtüşmeyi aydınlatmaya çalışıyoruz. İdealler, kişisel menfaatlerin üstündedir.’

Soru:5 Kişilik bir yönetim ve 3 kişilik bir parti grubu oluşturamazsanız, ideallerinizi nasıl ışıldatacaksınız?
Cevap: Pek çok yeni prti bu safhalardan geçmektedir. 50 Yaşüstü Partisi, Forum Demkrasi Partisi ve Hayvanseverler Partisi aynı sorunu yaşıyorlar. Karizmetik başkanlık sisteminden, üyeler tarafından taşınan bir partiye geçiş lazım.Olgunluğa ulaşma sürecinden geçiyoruz. Ama en sonunda hep birlikte bir masada oturmamız lazım.’

Soru:Aynı masada kovulan ve üye olmayan biriyle nasıl oturacaksınız?
Cevap: Denk’in metfaatleri için herkes bir bedel ödemelidir.
Sorun henüz çözümlenmedi.’

TV PROGRAMINDA

Pazar günü NOS televizyonundaki Buitenhof adlı programa konuk edilen Selçuk Öztürk’ün, hemen hemen yukarıdakilerle eşit olan sorulara verdiği cevaplar da aynı oldu.
Selçuk Öztürk, yakında mutlaka bir barış sağlanacağına inandığını belirtirken, ‘Bir gün mutlaka aynı masa etrafında oturacağız’ dedi.

KUZU CEVAP VERECEK Mİ?
Yukarıdaki haberi kendisine sunduğum ve yanıt vermesini rica ettiğim Tunahan Kuzu, bakalım bu beyanatlara yanıt verecek mi?

 

HOLLANDA’DAN YENİ BİR JEST

HOLLANDA’DAN YENİ BİR JEST

İSTANBUL LALESİ, İSTANBUL BELEDİYE BAŞKANI’NA SUNULDU

Hollanda’nın İstanbul Başkonsolosu Bart van Bolthuis, orijinal ‘İstanbul Lalesi’ni Hollanda’dan getirerek İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na hediye etti.

C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran'a girecek haberler\Lale jesti (3).jpgC:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran'a girecek haberler\download.jpg

Hollanda’nın Ankara Büyükelçiliği’nde göreve başladıktan sonra, iki ülke arasındaki ilişkilerin önemini ortaya sermek için büyük uğraş veren Eray Ergeç, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yapılan ve ‘Büyük jest’ olarak kabul edilecek etkinliklerden, bir yenisinin haberini verdi.
Türkiye’den götürülen lale soğanlarını, iyi bir üretim sistemi ile çoğaltarak dünyanın dört bir tarafına satan ve bu nedenle zengin olan Hollandalılar, Türkiye’ye bu konudaki minnet borçlarını ödeyebilmek için ‘Atatürk’ adını verdikleri bir lale türü yetiştirmişlerdi.

Hollandalılar’ın son jestleri, yine bir lale sunumuyla gerçekleşti.
Lale çeşitleri arasında öyle bir güzeli vardı ki, son zamanlarda bu çeşit görünmez olmuştu.
Sözü edilen lale, Osmanlı döneminde İstanbul’un bazı köylerinde yetişiyordu ve bu nedenle de adına İstanbul Lalesi denmişti.
İşte Hollandalılar bu kez nesli hemen hemen tükenmekte olan o laleyi yeniden buldular ve üretimini çoğaltmaya başlayarak dünya piyasasına sürme hazırlığına girdiler. Yeniden çoğaltılan ‘İstanbul Lalesi’ni, İstanbul’a getirip Belediye Başkanı’na hediye etme fikri kimden çıktı bilmiyorum ama, bunda Eray Ergeç’in katkısı olduğuna inanıyorum.

Hollanda’dan İstanbul’a götürerek, İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na hediye eden Başkonsolos Barth van Bolhuis şu açıklamayı yaptı:

“Bu orijinal İstanbul Lalesi, dün Amsterdam’dan geldi. Bu güzel lalenin hikayesi 16. yüzyılda İstanbul’da Osmanlı bahçelerinde başladı. Laleler 17. yüzyılda Hollanda’ya gönderildi ve biz farklı laleler ürettik. Ticaretine başlayıp bütün dünyaya gönderdik. Şu an dünyada bir numaralı çiçek ihracatçısı olduk. Bütün bunların tarihi İstanbul lalesine uzanıyor. Umuyorum ki, 3 yüzyıl boyunca bizlere baharın ışığını vermiş olan bu orijinal lale, şimdi de içinde bulunduğumuz zorlu mücadelede, bizlere güven ve iç huzur için ilham olur.”

Getirilen lalenin Hollanda’da hala çok nadir yetiştirildiğini bildiren van Bolhuis, laleyi İstanbul’a getirmenin kendisi için bir onur olduğunu kaydetti.
Aslında, bir hafta önce Hollanda’ya İmamoğlu ile birlikte gitme planı yaptıklarını, ama koronavirüs nedeniyle bu planı uygulayamadıklarını belirten Bolthuis, Amsterdam seyahati sırasında İmamoğlu’na sürpriz yapmayı planladıklarını da kaydetti.

İMAMOĞLU: ÇOK DEĞERLİ BİR JEST

İstanbul Belediye Başkanı Başkanı Ekrem İmamoğlu Hollanda Başkonsolosu Bolhuis’e teşekkür etti.

“Kıymetli Başkonsolosumuz Bolhuis’e teşekkür ediyorum. Bu günlerde Covid-19 mücadelesinden dolayı aslında birçok etkinliğimiz ya da birçok tasarladığımız düzenin dışında bir hayat yaşıyoruz. Korunarak ya da birbirimizi uzaktan selamlayarak. Onun için ben de buradan sizi selamlıyorum. Bu güzel İstanbul Lalesi için de teşekkür ediyorum. Biliyorsunuz lalenin ana vatanındayız, İstanbuldayız. Tabi 16. yüzyılda Hollanda’ya soğan gitmesiyele beraber Hollanda’da da yetiştirilmeye başlandı. Artık bütün dünya laleyi biliyor, İstanbul’da doğduğunu biliyor. Bu manada bu güzel İstanbul Lalesi’ni kendi yetiştirdikleri laleyi bize hediye etmelerini de çok değerli bir jest olarak görüyorum. Bu ve buna benzer kültürel köprülerin, Hollanda ile olan güzel ilişkilerimizi daha yukarılara daha iyi seviyelere taşımasını diliyorum. Bu noktada İstanbul her zaman üzerine düşen vazifeyi, sorumluluğu yerine getirecektir. Hollanda Türkiye ilişkilerinin daha iyi noktaya gitmesi için de yoğun çabalar içinde olacaktır. Elbette ben buradan bütün İstanbul halkı adına Hollanda’da Covid-19 sürecinde hayatını kaybedenlere de rahmet diliyorum. Umut ediyorum önümüzdeki günler, aylar ve yıllar hep birlikte elele bütün dünyanın bütünleşmesi ile insanlık adına güzel günler bizimle olsun. En az şu güzel lale kadar güzel günlerde buluşmak dileğiyle çok teşekkür ediyorum.”

Lale ve Lale Dönemi üzerine çalışmaları bulunan Sanat Tarihçisi Prof. Dr. Gül İrepoğlu ise laleyi ilk gördüğünde hayrete düştüğünü dile getirerek, “1725 Lale Albümü’nde yer alan, lale çeşitlerine olan benzerliği inanılmaz. İstanbul bu kadar uzun zamandan sonra tekrar bu laleyi kucaklayacağı için mutluyum.” değerlendirmesinde bulundu.

 

ANNEMİZ VAHİDE KARAÇAY

ANNEMİZ VAHİDE KARAÇAY

ANNEMİZ VAHİDE KARAÇAY

C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran'a girecek haberler\Vahide Karacay-Annelerin annesi (1).jpg

Annemiz Vahide, 16 yaşındayken, 3 çocuklu bir bir adam (Numan Karaçay) ile evlendirildi.
O 3 çocuğa öz evlatları gibi baktığı, tüm mahallelirce konuşuluyordu.
O adamdan 6 çocuk doğurdu.
O 6 çocuktan biri bendim.
O adam da, mahalleli tarafından ‘Çok iyi bir insan’ olarak anlatılıyordu.
O adamın, biri çarşıda, biri de mahallede iki manav dükkânı vardı.
Annemiz, mahalledeki manav dükkânına, sonradan olma 9 çocuğu ile bakmak mecburiyetinde idi.
Babamız. 5 Aralık 1946’da vefat ettiği zaman ben 4 yaşındaydım.
Babamızın ölümünden sonra mahalledeki manav dükkânını işletmeye devam eden annemiz, sabahları 05.00’te sebze haline gidiyor, satışa sunacağı malları at arabası ile dükkâna getiriyordu.
Avlumuzda 20 baraka vardı. Bunların tamamı Roman vatandaşlarımıza kiralanmıştı.
Annemiz bu işlere de bakıyordu. Tabii ki çoğu zaman ödenmeyen kiralara, manavdan borç defterine yazdırılarak alınanlar da ekleniyordu. Tabii ki sonunda da, defterdeki borç sayfalarına bir çizgi çekiliyordu. Mahallelinin tam bir yardım ocağıydı annemiz.
Gelişen ve delikanlı olan ağabeylerim evimizin altındaki manav dükkânının yanına bir kahvehane açmışlardı. İyi ama, kahvehanenin de sabah erken açılması gerekiyordu. Fedakâr ve cefakâr annemiz bu görevi de üstlenmişti. Sabah erken çarşı dönüşünden sonra kahvehaneyi de açıyor, kömürlü ocağı yakıyor ve çayı demliyordu. Ben erken kalktığım zamanlarda geçtiğim kahvehanede annem ve müdavimler ile birlikte radyoda önce kur’an-ı Kerim, sonra da arapça şarkı dinlerdim.
İşte biz böylesi fedakâr, cefakâr bir anne tarafından yetiştirilmiştik. Delikanlılıktan adamlığa terfi eden ağabeylerim, Özel İdare’den kiraladıkları turistik tesisleri işletmeye başlamıştı.
Ben de tüm bu işler ile haşır neşir olmıştum. Ama bir tesadüf eseri dünya turuna çıkma mecburiyetinde kaldım.
Dünya turu yaparken 10 Kasım 1967’de, Kanada’dan geldiğim Hollanda’da, 11 kasımda annemizin ölüm haberini aldım.
Rahat uyu anne.
Geride bıraktıklarının tamamı, sayenizde refah bir hayat yaşadılar.