Hollanda Vergi Dairesi, 2012 ve 2014 yıllarında çifte vatandaşlığa sahip olan onbirbin kişiyi, ayrıcalıklı olarak sıkı takibe almış. Bu itiraf, bizzat Vergi Dairesi’ne ait.
RTL Nieuws televizyonu ile Trouw gazetesinin sorularını yanıtlayan Vergi Dairesi, 2012 yılında 3.403, 2013 yılında 7.466 ve 2014 yılında da 189 çifte uyrukluyu, ‘Suç unsuru kuvvetli şüphesiyle’ sıkı kontroldan geçirdiklerini itiraf etti. Bu uygulamanın 2015 yılında sonlandırıldığını belirten sözcü, buna neden olarak da, yabancı uyrukluların kasıtlı veya kasıtsız olarak vergi işlemlerini yapamadıklarına bağladı.
Daha önce meclisteki bir soruya, ‘Vergi Daireleri’nde yabancı uyruklulara karşı özel bir kontrol yok’ diyen Vergi Daireleri’nden sorumlu Devlet Sekreteri Alexander Vijlbrief, bizzat Vergi dairesi’nden yapılan bu açıklama karşısında şaşkına döndü ve ‘Bu aşamadan sonra durumu ciddi bir şekilde ele alacağım’ dedi.
Hollanda’da büyük bir skandal olarak nitelenen bu gelişme nedeniyle, önümüzdeki günlerde parlamentoda büyük kargaşa bekleniyor.
DENK Partisi içindeki kaynama devam ediyor.
Çeşitli nedenlerle partisini grup başkanlığından istifa ettiğini, ve gelecek seçimlerde aday olmayacağını belirten Tunahan Kuzu ile partinin Genel Başkanı ve de milletvekili olan Selçuk Öztürk arasındaki sürtüşmenin sona ermesi için bir ışık belirlendi.
Parti yöneticilerinin çoğunun istifa ettiğini, bu nedenle de genel Başkan Selçuk Öztürk’ün de istifa etmesi gerektiğini öne süren üyeler ile arabulucuların, son gelişme ile fikir değişikliğine gidecekleri sanılıyor. Zira, parti yönetiminden yapılan son açıklamada, partinin Fas asıllı milletvekili Farid Azarkan’ın, çeşitli nedenler ile partiden kovulduğu belirtildi.
6 Haziran’da yapılması planlanan Genel KurulToplantısı’na kadar, Kuzu ile Öztürk arasındaki buzların eritilmesi için uğraş verecek olan üyeler ve arabulucuların, ne gibi bir sonuç elde edecekleri merak konusu oldu.
Kutlama ve Anma afişi ve 4 mayıstan 3 hafta sonraya ertelediğim konserden bir sahne.
Hollandalılar için 4 ve 5 mayıs günleri önemli ve anlamlı günlerdir.
5 Mayıs, İkinci Dünya Savaşı sonrasında elde edilen kurtuluş günü olarak kutlanır.
4 Mayıs ise, bu savaş sırasında canlarını kaybeden insanları anma günüdür.
Hollanda’da resmi tatiller dini ve milli bayramların niteliğine göre saptanmıştır.
Milli Bayram olarak sadece 5 Mayıs ve 27 Nisan (eskiden 30 nisan) kutlanır.
5 Mayıs ‘Kurtuluş Günü’, 27 Nisan ise ‘Kral Günü’ olarak kutlanır.
Eskiden Kraliçe Juliana’nın doğum günü 30 nisandı ve ‘Kraliçe Günü’ olarak kutlanırdı. Daha sonra tahta geçen kızı Beatrix bu tarihi değiştirmedi ve kutlamalar 30 nisanda devam etti.
Ne var ki tahtı devralan Kral Willem Alexander aynı duyguyu paylaşmadı ve kendi doğum günü olan 27 nisanı ‘Kral Günü’ olarak seçti.
İlginçtir ki, 5 Mayıs Kurtuluş Günü resmi bir bayram olmasına rağmen, çalışanların parası 5 yılda bir (2020, 2025 gibi) ödenir. Bu konudaki anlaşmalar işveren ve işçi sendikaları arasında değişik şekillerde uygulanıyor.
Bugün Hollanda’da anma törenleri yapılacak. Ama koronavirüs salgını nedeniyle çok kısıtlı bir tören yapılacak. Yarın da Kurtuluş Günü kutlanacak. Tabii ki yine çok kısıtlı bir şekilde.
İçinde yaşadığımız Hollanda’nın norm ve değerlerine saygı duymak bakımından, bizlerin de bu anma ve kutlamalara uymamız gerekir.
Bu konuda benim başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum:
1970’li yılların başlarında, Hollanda’daki yurttaşlarımızın vatan ve müzik sevgisini canlandıracak konserler organize ediyordum.
Dev kadrolu konserlerimden birini Utrecht’teki Jaarbeurs Fuar Salonu’da yapacaktım. Salon programında o zamanki günlerin hepsi doluydu. Bir tek 4 mayıs akşamı boştu. Ben de 4 mayıs akşamını seçtim ve mukaveleyi imzaladım.
Hollanda’da konser etkinliği için polisten izin alma kuralı yoktu ama, polise haber verme kuralı vardı.
Biletlerin hemen hemen tamamı satılmışken polise gitmek aklıma geldi. Durumu belirttiğim polis, Keşke bizim şehitlerimizi anma gününü seçmeseydiniz.’ deyince çok şaşırdım. Gerçekten hiç aklıma gelmemişti bu anma günü. Polis, konserimize bir yasak koyamazdı. Ben de çok üzülmüş ve kızmıştım. ‘Bu geri zekalı saloncular bu durumu bana neden söylemediler ki’ diye isyan ettim ve Hollandalıların norm ve değerlerine saygılı olmak için o konseri iptal ettim. Ertesi gün bu durumu yurttaşlarımıza yayınlarla duyurdum ve konseri 3 hafta sonraya erteledim.
Galatasaraylı yönetici Sinan Kalpakçıoğlu ve PSL VALE firmasının adı geçiyor.
Korkutucu bir şekilde devam etmekte olan koronavirüs salgınını, maske bulamadağı için önleyemeyen Hollandalar’ı bir Türk firması ile aracıların mağdur ettiği iddia ediliyor.
Eski Galatasaraylı yöneticilerden Sinan Kalpakçıoğlu ve PSL VALE firmalarının adının geçtiği, 5 milyon adetlik maske satışının, araya giren mafyavari kişilerin komisyon istemeleri nedeniyle gerçekleşmediği belirtiliyor.
Hollanda medyasında, Başbakan Rutte’yi de komik duruma düşüren ‘maske kullanamama’nın nedenleri uzun uzun anlatılıyor.
Hatırlayacaksınız, Hollanda Başbakanı Rutte, yapmış olduğu haftalık açıklamaların birinde, virüse karşı ağız maskesi takmaya gerek görülmediğini belirtmişti. Ne var ki, Rutte’nin ‘Gerek yok’ dediği maskelerden, aslında bulunamadığı için yararlanılamıyor.
Hollandalılar’ın maske alımı için Çin, Alman, Güney Kore ve Türk firmaları ile temasta olduğu söylentileri dolaşırken, Hollanda Sağlık Bakanı Bruno Bruins, eleştirilere dayanamayarak istifa etmişti.
Hükümetin korkulu muhalifi Geet Wilders, koronavirüse karşı mücadele edecek araç ve gerecin bulunamamasını ‘yüzkarası rezalet’ olarak nitelemişti.
MACERA FİLMİ GİBİ!
Hollanda’nın maske arayışındaki başarısızlıklar sürerken, Türkiye’den PSL Vale adlı bir firmanın 5 milyon adet maskeyi derhal teslim edeceği haberi sevindirmişti. Beheri 6,50 dolardan 32,5 milyon dolarlık 3M-agız maskelerinin nasıl getirileceği tartışılırken, satıcı firma, ‘Getirtmeye gerek yok, mallar Lelystad şehrinde bekliyor’ beyanında bulunmuş.
Hollandalılar adına ödemeyi , Hollanda Sağlık Bakanlığı’nın garantörlüğünde, Rotterdam’daki Erasmus MC Hastanesi yapacaktı. Malların Lelystad şehrinden taşınması için, Hollanda güvenlik birimleri alarma geçirilmişti. Motorlu polisler nezaretinde dört boş kamyon Lelystad’a gelmişti bile.
Teslimat için Amsterdam’dan gelecek ‘ödeme yapıldı’ haberi beklenecekti.
İşte tam bu aşamadan sonra işler karışmaya başlamış. Hollanda hastanelerinin temsilciliğini yapan Leiden LUMC Hastanesi’nin başkanı Willy Spaan, ‘Bu mükemmel bir sonuç’ diye sevinç beyan etmişti.
Hastaneler maske bulabilmek için çırpınıyorlardı. Alım yapamadıkları eski satıcıları ve sayısız aracıları unutmaya çalışırlarken bu kez de olur olmaz aracılar ortaya çıktı.
Hollandalılar ile Türkler arasındaki anlaşmayı IB Consultancy firmasının sahibi İlja Bonsen yapmıştı.
Bugüne kadar sağlık malzemesi satmamış olan İlja Bonsen bu iş için Amerikan firması Beville Group’u devreye sokmuş. Beville Türkiye’de arayış içindeyken, Galatasaray’ın eski yöneticilerinden Sinan Kalpakçıoğlu ile tanışmış. Kalpakçıoğlu bir futbol simsarı ile birlikte, İstanbul’da kurulu PSL Vale’nin, Hollanda’da bulunan 5 milyon maskeyi hemen teslim edebileceğini söylemiş.
Hollandalılar’ın anlaşmayı kabul etmeleri üzerine, yüzde 10 komisyon isteyen Beville’nin bu isteğini Erasmus MC Hastanesi kabul etmiş. Hastane yönetimi, yapılanın doğru olmadığını, ama ihtiyacın çok zorunlu olması nedeniyle kabul ettiklerini belirtmiş.
Gelişmeleri ‘Vahşi Batı’ hikâyesine benzeten Bakanlık da bekleyişini sürdürmüş.
Her konuda anlaşma sağlanmış ve teslim günü beklenirken, Türk satıcı ile konuşan Amerikalı Beville, araya bir olumsuzluğun girdiğini uçuş kısıtlaması nedeniyle teslimatın gerçekleşemeyeceğini söyledikten sonra, bu kez Hollanda’nın Dordrecht kentinden iki Türk genci PLS VALE’nin temsilcisi olarak araya girmiş. Çok heyecanlı oldukları belirtilen iki Türk genci, Amsterdam’daki AMC Hastanesi’nde bir toplantı salonunda ağırlanmış. İki gencin başına birşey gelmemesi için de güvenlik önlemleri alınmış. Gençler toplantı salonunda beklerken, 3 kilometre ötede Deutsche Bank’ta finans işleri yapılırken, Türk satıcıların ödemenin çek ile yapılmasını istedikleri belirtilmiş. Leiden’deki LUMC Hastanesi, ödemeyi Deutsche Bank kanalıyla daha çabuk yapabileceklerini belirtmiş.
Ama durum daha da karışmış. Zira Turk firması PSL VALE, Kaliforniya’da esrarengiz bir Meksika firması ile de iş yapmış ve bu firma için de 1,34 milyon dolarlık bir çek yazılması gerekiyormuş.
Meksika firması, maskelerin bulunduğu Lelystad’taki esrarengiz bir firma ile iş yaptığını ve bu firma için de biri 41.000 diğeri 45.000 dolarlık iki çek istemiş.
Ödemeleri yapacak olan Leiden LUMC Hastanesi’nin finans müdürü bayan Kim Smit bu duruma çok şaşırmış. Smit, ‘Satıcılardan biri taksi şoförü, diğeri de esrar satıcısı. Bu adamlar 5 milyon partisini nerede bulmuşlar?’ tepkisinde bulunmuş.
Daha sonra uzun bekleyiş başlamış. Deutsche Bank polise başvurarak, alışılmamış bir para transferinden ve esrarengiz Meksikalı’dan söz etmiş.
Artık o gün mal teslimatının yapılamayacağı anlaşılınca, kamyonlar geri dönmüş, Dordrecht şehrinden Amsterdam’a gelen iki genç de çek görememiş.
Hollandalılar üzüntü ile geçirdikleri günün en kazançlı yanını şöyle açıklıyorlar: ‘O sabah medyayı çağıracaktık ve mal teslimi fotoğraflatacaktık. İyi ki yapmamışız.’
Bir gün sonra acı gerçek ortaya çıkmış: Hollanda İstihbarat Örgütü AİVD’nin de desteklediği görüşe göre, ortada 5 milyon adet maske yokmuş. Olan büyük bir sahtekârlıktan ibaretmiş.
Ödemeyi yapacak olan Leiden LUMC Hastenesi finans müdürü bayan Kim Smit, başlarından geçenin çok acı bir dolandırıcılık olduğunu ve bunun için polise başvurulması gerektiğini, ne var ki, önceliğin maske bulmak olduğunu, şikâyetin sonraki işlem olacağını belirtmiş.
Ama Hollanda polisi bu sahteciliğin peşini bırakmamış. Konuyu araştırmakta olan polis, 24 mart günü Dordrecht şehrindeki iki Türk’ü tutuklamış. Bazı kişiler de sorgudan geçirilmiş.
Eski futbol yöneticisi Kalpakçıoğlu’na gelince: ABD’de kayıtlı muhasebe-takip bürosu olduğunu belirten Kalpakçıoğlu, verdiği yazılı ifadede, yaşananların talihsizlik olduğunu ama kendisinin kötü bir niyeti olmadığını, PSL Vale firması ile resmi bir ilişkisi olmadığını, sadece aracılık yapmak istediğini belirtmiş.
Kalpakçıoğlu ifadesinde, ‘Bu olaya karışanların hiçbiri bir kazanç elde etmedi ve ön ödeme de istenmedi. Ödeme, mallar kontrol edildikten sonra yapılacaktı. Kimse finansal bir zarara uğramadı.’ demiş.
Hollandalı aracı Bonsen, 24 mart günü verdiği ifadesinde, ortada bir dolandırıcılık olmadığını, her zaman olacağı gibi, bir transaksiyonun gerçekleşmemiş olmasının, dolandırıcılıkla suçlanamayacağını belirtmiş. Bonsen, maske bulmanın çok önemli olduğunu, bu konuda kendisine (Hollanda’nın en kriminal adamı) Willem Holleder’den dahi teklif gelse işbirliği yapacağını da söylemiş.
Polis, aldığı ifadelerin bulunduğu dosyaları gerek Bakanlığa ve gerekse ilgili hastanelere gönderdiğini açıklarken, Amerika’daki aracı Beville’nin de, ortada dolandırıcılık olmadığını belirttiğini ve alacağı komisyonun yarısını da Hollanda’daki aracıya vereceğini belirttiğini ifade etti.
Hollandalılar hâlâ, çeşitli yerlerden maske bulma çalışmalarını sürdürüyorlar.
Hollanda medyası, Çin ve Korelilerle de teslimat ve ödeme anlaşmazlıkları yaşandığını yayınlıyorlar.
İlhan KARAÇAY’ın haberi:
Hollanda’yı mağdur eden maske darbesini Türkler vurmuş!
Galatasaraylı yönetici Sinan Kalpakçıoğlu ve PSL VALE firmasının adı geçiyor.
Korkutucu bir şekilde devam etmekte olan koronavirüs salgınını, maske bulamadağı için önleyemeyen Hollandalar’ı bir Türk firması ile aracıların mağdur ettiği iddia ediliyor.
Eski Galatasaraylı yöneticilerden Sinan Kalpakçıoğlu ve PSL VALE firmalarının adının geçtiği, 5 milyon adetlik maske satışının, araya giren mafyavari kişilerin komisyon istemeleri nedeniyle gerçekleşmediği belirtiliyor.
Hollanda medyasında, Başbakan Rutte’yi de komik duruma düşüren ‘maske kullanamama’nın nedenleri uzun uzun anlatılıyor.
Hatırlayacaksınız, Hollanda Başbakanı Rutte, yapmış olduğu haftalık açıklamaların birinde, virüse karşı ağız maskesi takmaya gerek görülmediğini belirtmişti. Ne var ki, Rutte’nin ‘Gerek yok’ dediği maskelerden, aslında bulunamadığı için yararlanılamıyor.
Hollandalılar’ın maske alımı için Çin, Alman, Güney Kore ve Türk firmaları ile temasta olduğu söylentileri dolaşırken, Hollanda Sağlık Bakanı Bruno Bruins, eleştirilere dayanamayarak istifa etmişti.
Hükümetin korkulu muhalifi Geet Wilders, koronavirüse karşı mücadele edecek araç ve gerecin bulunamamasını ‘yüzkarası rezalet’ olarak nitelemişti.
MACERA FİLMİ GİBİ!
Hollanda’nın maske arayışındaki başarısızlıklar sürerken, Türkiye’den PSL Vale adlı bir firmanın 5 milyon adet maskeyi derhal teslim edeceği haberi sevindirmişti. Beheri 6,50 dolardan 32,5 milyon dolarlık 3M-agız maskelerinin nasıl getirileceği tartışılırken, satıcı firma, ‘Getirtmeye gerek yok, mallar Lelystad şehrinde bekliyor’ beyanında bulunmuş.
Hollandalılar adına ödemeyi , Hollanda Sağlık Bakanlığı’nın garantörlüğünde, Rotterdam’daki Erasmus MC Hastanesi yapacaktı. Malların Lelystad şehrinden taşınması için, Hollanda güvenlik birimleri alarma geçirilmişti. Motorlu polisler nezaretinde dört boş kamyon Lelystad’a gelmişti bile.
Teslimat için Amsterdam’dan gelecek ‘ödeme yapıldı’ haberi beklenecekti.
İşte tam bu aşamadan sonra işler karışmaya başlamış. Hollanda hastanelerinin temsilciliğini yapan Leiden LUMC Hastanesi’nin başkanı Willy Spaan, ‘Bu mükemmel bir sonuç’ diye sevinç beyan etmişti.
Hastaneler maske bulabilmek için çırpınıyorlardı. Alım yapamadıkları eski satıcıları ve sayısız aracıları unutmaya çalışırlarken bu kez de olur olmaz aracılar ortaya çıktı.
Hollandalılar ile Türkler arasındaki anlaşmayı IB Consultancy firmasının sahibi İlja Bonsen yapmıştı.
Bugüne kadar sağlık malzemesi satmamış olan İlja Bonsen bu iş için Amerikan firması Beville Group’u devreye sokmuş. Beville Türkiye’de arayış içindeyken, Galatasaray’ın eski yöneticilerinden Sinan Kalpakçıoğlu ile tanışmış. Kalpakçıoğlu bir futbol simsarı ile birlikte, İstanbul’da kurulu PSL Vale’nin, Hollanda’da bulunan 5 milyon maskeyi hemen teslim edebileceğini söylemiş.
Hollandalılar’ın anlaşmayı kabul etmeleri üzerine, yüzde 10 komisyon isteyen Beville’nin bu isteğini Erasmus MC Hastanesi kabul etmiş. Hastane yönetimi, yapılanın doğru olmadığını, ama ihtiyacın çok zorunlu olması nedeniyle kabul ettiklerini belirtmiş.
Gelişmeleri ‘Vahşi Batı’ hikâyesine benzeten Bakanlık da bekleyişini sürdürmüş.
Her konuda anlaşma sağlanmış ve teslim günü beklenirken, Türk satıcı ile konuşan Amerikalı Beville, araya bir olumsuzluğun girdiğini uçuş kısıtlaması nedeniyle teslimatın gerçekleşemeyeceğini söyledikten sonra, bu kez Hollanda’nın Dordrecht kentinden iki Türk genci PLS VALE’nin temsilcisi olarak araya girmiş. Çok heyecanlı oldukları belirtilen iki Türk genci, Amsterdam’daki AMC Hastanesi’nde bir toplantı salonunda ağırlanmış. İki gencin başına birşey gelmemesi için de güvenlik önlemleri alınmış. Gençler toplantı salonunda beklerken, 3 kilometre ötede Deutsche Bank’ta finans işleri yapılırken, Türk satıcıların ödemenin çek ile yapılmasını istedikleri belirtilmiş. Leiden’deki LUMC Hastanesi, ödemeyi Deutsche Bank kanalıyla daha çabuk yapabileceklerini belirtmiş.
Ama durum daha da karışmış. Zira Turk firması PSL VALE, Kaliforniya’da esrarengiz bir Meksika firması ile de iş yapmış ve bu firma için de 1,34 milyon dolarlık bir çek yazılması gerekiyormuş.
Meksika firması, maskelerin bulunduğu Lelystad’taki esrarengiz bir firma ile iş yaptığını ve bu firma için de biri 41.000 diğeri 45.000 dolarlık iki çek istemiş.
Ödemeleri yapacak olan Leiden LUMC Hastanesi’nin finans müdürü bayan Kim Smit bu duruma çok şaşırmış. Smit, ‘Satıcılardan biri taksi şoförü, diğeri de esrar satıcısı. Bu adamlar 5 milyon partisini nerede bulmuşlar?’ tepkisinde bulunmuş.
Daha sonra uzun bekleyiş başlamış. Deutsche Bank polise başvurarak, alışılmamış bir para transferinden ve esrarengiz Meksikalı’dan söz etmiş.
Artık o gün mal teslimatının yapılamayacağı anlaşılınca, kamyonlar geri dönmüş, Dordrecht şehrinden Amsterdam’a gelen iki genç de çek görememiş.
Hollandalılar üzüntü ile geçirdikleri günün en kazançlı yanını şöyle açıklıyorlar: ‘O sabah medyayı çağıracaktık ve mal teslimi fotoğraflatacaktık. İyi ki yapmamışız.’
Bir gün sonra acı gerçek ortaya çıkmış: Hollanda İstihbarat Örgütü AİVD’nin de desteklediği görüşe göre, ortada 5 milyon adet maske yokmuş. Olan büyük bir sahtekârlıktan ibaretmiş.
Ödemeyi yapacak olan Leiden LUMC Hastenesi finans müdürü bayan Kim Smit, başlarından geçenin çok acı bir dolandırıcılık olduğunu ve bunun için polise başvurulması gerektiğini, ne var ki, önceliğin maske bulmak olduğunu, şikâyetin sonraki işlem olacağını belirtmiş.
Ama Hollanda polisi bu sahteciliğin peşini bırakmamış. Konuyu araştırmakta olan polis, 24 mart günü Dordrecht şehrindeki iki Türk’ü tutuklamış. Bazı kişiler de sorgudan geçirilmiş.
Eski futbol yöneticisi Kalpakçıoğlu’na gelince: ABD’de kayıtlı muhasebe-takip bürosu olduğunu belirten Kalpakçıoğlu, verdiği yazılı ifadede, yaşananların talihsizlik olduğunu ama kendisinin kötü bir niyeti olmadığını, PSL Vale firması ile resmi bir ilişkisi olmadığını, sadece aracılık yapmak istediğini belirtmiş.
Kalpakçıoğlu ifadesinde, ‘Bu olaya karışanların hiçbiri bir kazanç elde etmedi ve ön ödeme de istenmedi. Ödeme, mallar kontrol edildikten sonra yapılacaktı. Kimse finansal bir zarara uğramadı.’ demiş.
Hollandalı aracı Bonsen, 24 mart günü verdiği ifadesinde, ortada bir dolandırıcılık olmadığını, her zaman olacağı gibi, bir transaksiyonun gerçekleşmemiş olmasının, dolandırıcılıkla suçlanamayacağını belirtmiş. Bonsen, maske bulmanın çok önemli olduğunu, bu konuda kendisine (Hollanda’nın en kriminal adamı) Willem Holleder’den dahi teklif gelse işbirliği yapacağını da söylemiş.
Polis, aldığı ifadelerin bulunduğu dosyaları gerek Bakanlığa ve gerekse ilgili hastanelere gönderdiğini açıklarken, Amerika’daki aracı Beville’nin de, ortada dolandırıcılık olmadığını belirttiğini ve alacağı komisyonun yarısını da Hollanda’daki aracıya vereceğini belirttiğini ifade etti.
Hollandalılar hâlâ, çeşitli yerlerden maske bulma çalışmalarını sürdürüyorlar.
Hollanda medyası, Çin ve Korelilerle de teslimat ve ödeme anlaşmazlıkları yaşandığını yayınlıyorlar.
Eşiyle elele uçağa bindiler. Evden çıkmadan önce telefonda Finlandiya başbakanının ‘Havaalanından aldırayım’ teklifine orta yaşlı Türk, “Gerek yok, bir taksiye atlar geliriz. Ev adresini biliyoruz nasılsa.” demişti.
Koltuklarına yerleşip kemerlerini bağlayınca yeniden eşinin elini tuttu adam.
Biraz da sıktı tuttuğu eli.
Buna alışıktı eşi. “Biz seçim değil, geçim ehliyiz” derlerdi birbirlerine.
Beyaz bir huzur bulutu geçti aralarından.
Helsinki Havaalanı’na indiklerinde hemen bir taksiye atladılar, küçük adres kâğıdını verdiler şoföre…
Vakit, akşam yemeği saatiydi. “Açıktın mı?” diye sordu ince, zayıf, esmer bayan; yumuşacık sesiyle. “O kadar değil” diye yanıtladı adam.
Eşi gibi esmer, Anadolu ifadesiyle karayağızdı. Gür saçları gibi, düzgün kesilmiş siyah bıyıkları vardı.
“Bu Finlilerin yemekleri nasıl oluyor acaba?” dedi bayan, taksinin içinde biraz daha yayılarak. “Bilmiyorum canım. Önümüze gelince anlarız artık.”
Şoför, hafifçe başını geriye atarak, “Çok affedersiniz İtalyan mısınız?” diye sordu.
“Hayır, Türküz.” diye cevap verdiler.
“İngilizceniz çok iyi, şaşırdım, hiç tahmin etmezdim.” diyen şoför biraz daha gaza bastı, cevabı beklemeden…
Az sonra bir sokağın başında durdu taksi. Kibar şoför, geriye dönerek konuştu: “Verdiğiniz adresteki sokakta bugün çalışma var. Geceye kadar trafiğe kapalı. Sizi burada indirmek zorundayım. Sadece 50 metre yürüyeceksiniz. Merak etmeyin, valizlerinizi ben alırım.”
‘Gerek yok’ deyip fazla büyük olmayan valizleriyle sokağa süzüldüler ellerinde adres notuyla. Sıradan bir apartman dairesiydi Finli başbakanın evi…
Zile ikinci dokunuşta açıldı kapı. Uluslararası bir toplantıda tanıştığı, daha sonra dost olduğu arkadaşı kapıda ellerini iki yana açmış, konuklarını bekliyordu, güler yüzle. Ülkenin başbakanı olsa da o kadar belli değildi yine de. Evde koruma filan yoktu. İlk tanıştığı günlerden farksızdı davranışları.
“Önce şunu kırılmadan vereyim” diyerek, İstanbul’dan hediye aldıkları çeşm-i bülbülü uzattı adam. Küçük lokum kutusunu da sehpaya bıraktı. Başbakan, önce çeşm-i bülbülü inceledi ayaküstü. Vakit geçirmeden, kısaca bilgi verildi göz alıcı dalga dalga mavi billur cam hakkında. Ardından lokum kutusu açıldı; sade, kumaşı az, ahşabı fazla koltuklara yerleşirlerken. “Lokumu biliyorum” dedi başbakan. Bir lokum aldı, şeker tozunu hafifçe silkeleyerek ağzına attı, çiğnemeye çalıştı dudakları kapalı.
“Çok teşekkür ederim. Nefis…” dedi ve lokum kutusunu sarışın eşine uzattı kibarca.
Başbakanın eşi fazla söze girmiyordu. Aslında Türk hanım da fazla konuşmuyordu.
“Yemek masamız hazır ama 15 dakikaya oğlum gelecek, bekleyelim isterseniz, ya da…” Başbakanın cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden söze girdi adam, “Bekleyelim bence. Oğlunuzu da tanımak istiyordum zaten” dedi ve az önce uzun uzun övgüler aldığı İngilizcesiyle ekledi:
“Delikanlı ne iş yapıyor?”
“Taksicilik.”
“Bildiğimiz taksicilik mi yani?”
“Evet.”
Kısa bir sessizlik salonun duvarlarına kadar gitti geldi.
Başbakan, ikinci lokuma tam el atacakken kapı zili duyuldu, genç bir delikanlı içeri girdi. Yorgunluğunu gizleme gereği duymuyordu.
Bir eliyle oğlunu işaret ederek salona daldı başbakan, “İşte oğlum, elini yıkasın yemeğe oturalım.”
Bakakaldı Türk vatandaşı eşi ile …
Tam bir şaşkınlık!
“Bu mu oğlunuz?”
“Evet ama niye bu kadar şaşırdınız ikiniz de?”
“Bizi havaalanından getiren taksici bu!”
“Oğlum, yeni maden mühendisi oldu. Tayinini beklerken bu işi yapıyor” dedi başbakan… “Haydi sofraya…”
Türk karı koca, masaya yöneldiklerinde hâlâ şaşkındı, peşpeşe duydukları karşısında.
Peki, bu Türk vatandaşı size tanıdık gelmedi mi? Sizi yormadan ben açıklayayım:
Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Ecevit…
Henüz başbakan değilken…
(Alıntı)
Yukarıda anlatılan iki Türk’ün kim olduğunu merak ediyorsunuzdur.
Sizi merakta bırakmayayım.
Alttaki fotoğraf ve yazıların kahramanlarıdır bu iki Türk. Bülent ve Rahşan Ecevit.
İlhan KARAÇAY Yazdı…
ABD emperyalizmine çanak tutan DP döneminden sonra
beni Ecevit gazeteci yaptı.
Merhum Ecevit için çok kişi yazdı ve anılarını dile getirdi.
Benim Ecevit ile anılarımın bir ayrıcalığı var.
Ben Ecevit’i yaşım 19 iken tanıdım.
Mersin’deki ailem aktif CHP’liydi. Abilerimden biri Bucak Başkanı, diğeri Ocak Başkanı daha sonra ben de Gençlik Kolu Başkanı idim.
Başta merhum İsmet İnönü, Kasım Gülek, Kemal Satır ve Bülent Ecevit gibi büyük politikacılar Mersin’e geldikleri zaman, mutlaka bizim aile ile birlikte olurlardı. Bizim ailemiz CHP’nin Mersin kalesiydi. O devrin Demokrat Parti yönetimi tarafından sık sık hışıma uğrar ve sık sık karakollara, tutukevlerine gönderilirdik. Tabii ki bizi kurtaranlar da, yukarıda saydığım isimler olurdu.
Demokrat Parti devrini beğenenler çoktur. Ama bizim tam delikanlılığımız sırasında yaşadıklarımız anlatılmaya değerdir.
Ben şimdi burada Demokrat Parti’nin ve liderlerinin eleştirisini yapmak istemiyorum. O devri beğenenlere de bir diyeceğim yok.
27 Mayıs ihtilali, demokrasiye inandığımız halde bizleri sevindirmişti.
Benim, 18 yaşın verdiği heyecan ile mücadelem, o zaman da ‘emperyalist’ olarak andığımız Amerika Birleşik Devletleri’ne karşıydı.
Neden mi ?
Çünkü o zaman meşhur Altıncı Filo, İstanbul, İzmir, Antalya, İskenderun ve Mersin limanlarında cirit atıyordu.
Altıncı Filo’dan çıkan Amerikan askerlerinin, bizim polislerle birlikte ellerinde cop olduğu halde caddelerimzde dolaşmalarına çok kızıyorduk. Herhangi bir olay sırasında, ABD askerinin de Türk insanına karşı cop kullanmasına ise kahroluyorduk.
Lütfen dikkat ediniz. Ben o devrin genel politikasına değinmiyorum. Sadece Amerika ile olan ilişkilere değiniyorum. Bir Amerikan askerinin, kendi topraklarımızda bize karşı cop kullanmasını kabul etmek, sömürgeciliğe boyun eğmekti. O nedenle biz gençlik olarak, bize cop sallayan ABD askerine karşı mücadele etmeye başladık.
Gazetelerde, “İstanbul Dolmabahçe’de Altıncı Filo’ya ait ABD askerleri denize atıldı” haberlerini hatırlayanlarınız vardır. Gazetelere yansımayan olaylar ise diğer kentlerde yaşanıyordu. Örneğin biz de Mersin Atatürk Bulvarı’nda eli coplu Amerikan askerlerini, denize atıyorduk. Amerikan askerlerinin rezalet çıkardıkları barları ve pavyonları dolaşıyor ve onları orada pataklıyorduk.
İşte böyle bir atmosfer içinde yaşarken, 27 Mayış 1960’da ordunun yaptığı müdahale tabii ki bizi sevindirmişti. Biz gençlik olarak bir sömürge ülkesi durumunda olmaktan kutulmanın sevincini yaşıyorduk.
Yukarıda belirttiğim sevinç için bizi ‘antidemokrat’ olarak niteleyecek olanlar varsa, ‘Varsın öyle olsun’ demekten başka yapacağımız bir şey yok.
Gazeteciliğe ilk adım
Ben, ihtilal öncesinde, CHP’nin organı sayılan ULUS gazetesine bir yorum göndermiştim. Bu yorumda DP hükümetini şiddetle eleştirmiş ve Mersin gençliği olarak sömürge ülkesi muamelesine tahammül edemediğimizi yazmıştım.
Yazıyı gönderdikten sonra, ailemin kökünün bulunduğu Samandağı’ndaki akrabaları ziyarete gitmiştim. İşte o sırada ULUS gazetesi benim yorumumu yayınlamıştı. Tabii bundan haberim olmamıştı.
Mersin’e döndüğüm zaman tüm aile efradının beni coşkuyla kucaklamasına bir anlam verememiştim.
Sonradan anlatılanları duyduğum zaman, yorumumun ULUS gazetesinde yayınlanmış olduğunu öğrendim.
Hem de ne öğreniş…
Ağabeylerim ULUS’taki yazıyı kesmişler ve bir kartona yapıştırmışlar. Bu kartonu, kurdukları rakı masasının ortasına yerleştirmişler.
ULUS gazetesi, benden giden yorumu sütunlarına koyarken bir giriş yapmış ve “Karaçay diyorki..” diyerek yorumumu koymuş.
Ağabeylerim de, her kadeh kaldırışta “Karaçay diyor ki” lafını ‘şerefe’ anlamında kullanmış.
Ertesi gün CHP’nin ileri gelenleri beni sırayla kucakladılar ve “yazmaya devam et ha !” diye de uyardılar.
İşte o sırada Bülent Ecevit de Mersin’e gelmışti. O da beni kucakladı ve “Bak ben de küçük yaşta yazmaya başladım. Sen de yazmaya devam et’’ diyen Ecevit, kendisiyle denize girdiğim sırada da bu ısrarını sürdürmüştü.
Ecevit’in tavsiyeleri bende büyük bir etki yaratmıştı. Ben de arada bir ULUS gazetesine yazılar göndermiştim.
Hayat hikâyemi okuyanlar, 1967 yılında bir Yunan gemisi ile Çin’e gittiğimi ve Mao’nun Kültür İhtilalı döneminde gazetelere oradan haber gönderdiğimi öğrenmişlerdir.
Yani, ULUS gazetesinden sonra muhabirlik işlevim Çin’de başlamıştı.
Çın’den Kanada’ya geçmiş, Vancouver’de 3 ay hastanede yattıktan sonra Türkiye’ye dönerken uğradığım Hollanda’da kalmaya karar vermiş ve burada önce Tercüman, sonra da Hürriyet’e muhabirlik yapmaya başlamıştım.
İşte benim gazetecilik yaşamım böyle başladı ve böyle de devam ediyor…
Gazetecilik yaşamımın en hızlı döneminde, hem Hürriyet’e, hem TRT’ye ve hem de Hollanda NOS Televizyonuna çalışıyordum. Ecevit’in Kıbrıs zaferinden sonra ikinci kez iktidara geldiği dönemde Ankara’ya gittim ve kendisiyle bir mülakat yapma şansı buldum. Ama bu şansta, onunla mazideki ilişkilerimin rolü büyük oldu.
Şöyleşi öncesinde sohbet ettiğim merhum Ecevit, Mersin anılarını anlattığım zaman şaşırmıştı.
‘İsminiz bir yerlerden çağrışım yapıyordu ama, inanın sizi şimdi hatırladım’ demiş ve memnuniyetini belirtmişti.
Ecevit ile son karşılaşmam Amsterdam’da oldu. 12 Eylül 1980 ihtilalınden sonra zor günler geçiren Ecevit, Amsterdam’d abir konferansa gelmişti. Üzerinde doğru dürüst bir elbise bile bulunmayan Ecevit bizi üzmüştü. Hediye konusunda bile çok hassa olan Ecevit’e bir takım elbise hediye etme kararı almıştık. Bu hediyeyi aldık ve rahat taşınabilir bir karton kutuya yerleştirmiştik. Kaldığı otelde ziyaret ettiğimiz Ecevit’e hediye paketini verirken, ’Lütfen bunu burada açmayın. Gideceğiniz Danimarka’da açın. Bu bir Hollanda süprizi olsun’ demiştik.
Geçen hafta Can Dündar’ın hazırlamış olduğu Ecevit Dökümanteri’nde, muhterem Rahşan hanımın ‘O günler çok zor şartlar altında yaşadık. Evimizde satılabilecek ne varsa satmıştım. En son olarak 5 adet gümüş çay kaşığını sattım’ deyişini duyunca, aklıma Amsterdam’daki Ecevit geldi.
Hürriyet’te dostum Cengiz Özdemir yazmış : Ecevit Hollanda’dan bir sendikanın gönderdiği 20 bin guldeni o zor günlerde kabul etmemiş. Parayı götüren sendikacı Talip Demirhan bize bu konuyu hiç açmamıştı.
Özdemir’in yazısını da bu sayfada bulacaksınız.
İşte böyle bir Ecevit ailesini merhametsizce ve de küstahça eleştirenlere bu nedenle kızıyorum. Nur içinde yat muhterem Ecevit !!!
OBJEKTİF GAZETECİLİK
Hayata gözlerini kapayıp bu dünyadan göç eden merhum Bülent Ecevit’in arkasından çok şeyler yazıldı.
Bazı köşe yazarı dostlarımın, ‘doğruculuk’ veya ‘dobracılık’ budalalığına kapılarak yazdıklarını, kendilerine gönderdiğim birer mesaj ile kınadım. Kendilerine yazdığım mesajlarda, ‘Ne yaptın?’ diye sordum ve milyonların kalbinde taht kuran insanlara, ölümlerinden sonra hakarete varan eleştiri yapmak ile belki de kariyerlerinin sonunu getirdiklerini belirttim.
Ne diyelim, ‘beşerdirler’ ve de şaşabilirler…
Müzmin particilikten uzak duralım
Birileri Ecevit’in Clinton karşısında bu şekilde duruşunu bahane ederek eleştiri yapmış.
Ecevit, herkesin önünde de böyle duracak kadar saygılı bir insandı.
Ölen insanların ardından böylesi hafiflikler yapmak günahtır.
Siyaseti bu kadar yozlaştırmamak lazım.
Particilik, düzeyli yapıldığı takdirde güzeldir.
Körü körüne particilik yarar getirmez.
Yaşadığım Hollanda’da particilik, sadece siyasetçiler arasında yaşanır.
Halkın büyük çoğunluğu partici değildir. Siyasetçilerin programlarına bakarlar. Yaşamları boyunca birden falza partiye oy verirler. Ne bir parti için ve ne de bir lider için kavga etmezler.
Biz ise, parti uğruna birbirimizi kırıyoruz.
Siyasi partiler halk için vardır. Ama biz maalesef, siyasi partilerin esiri oluyoruz. Programlarına ve inandırıcılıklarına bakamadan partilere oy veriyoruz. Bazen de abartılı oluyoruz ve birbirimizi kırıyoruz. 48 yıldır yaşadığım Hollanda’da körü körüne particilik yapılmıyor. İstisnalar haciçtir tabii…
Keşke biz de Hollandalılar gibi davranabilsek. Biribirimizi kırmadan siyaseti takip etsek. Partinin adına değil, programına oy verebilsek.
Geçmişe değil, geleceğe bakarak siyaseti takip edebilsek.
Sosyal medya, birbirimiz ile haberleşmek için muhteşem bir olgudur.
Bu olguyu, yararlı tartışmalar ile değerlendirsek…
Siyaseti daha düzeyli bir şekilde, birbirimizi kırmadan takip etsek ve yaşasak daha güzel olur.
Sonuçta, bizi yönetecek olan insanlar, bize hizmet etmeli. Ama maalesef biz, seçtiklerimize hizmet etme meraklısıyız.
Körü körüne bir patiye ve lidere bağlanmak yerine, bizi en iyi şekilde yönetecek partileri ve siyasileri arayıp bulmak daha yararlı olacaktır.