Medyada sık sık okuduğumuz ve gördüğümüz, ‘Bir baba çocuklarını kaçırarak anneyi ızdıraplı bir yaşama sevketti’ gibi haberlerin aksine, bu defa babaları kedere boğan annelerin çocuk kaçırma olaylarını izledik.
Bu haberin Hollanda televizyonunda yayınlanacağını duyurduğum haber üzerine, Hollanda’da onbinlerce Türk TV ekranlarına kilitlendi.
Hollanda’nın ünlü program yapımcılarından Elena Lindemans, daha önce yapmış olduğu başarılı çalışmalarına bir yenisini daha eklemiş oldu.
Çocuklarından mahrum edilen 3 babayı tam bir yıl takip eden Lindemans’ın programı, Hollanda’nın NPO 2 Kanalında, BNNVARA Yayın Kurumu tarafından yayınlandı.
‘Kocalarını döven kadınlar’ programını yaparken, çok sayıda mağdur baba ile tanıştığını söyleyen Lindemans şöyle diyor: ‘Eşlerinden dayak yiyen kocaların sorunlarını araştırırken, pek çok babanın da çocuklarını yıllarca göremediklerini öğrendim. Bu konudaki sayıları görünce gerçekten ürktüm. Hollanda’da her yıl 16 bin çocuk, boşanma nedeniyle, ya annesiz ya da babasız kalıyor. Bu konuda yardımcı olması gereken kurumlar, yanlış istihbarat nedeniyle genellikle babalara haksızlık yapıyor.
İşte bu nedenle mağdur olan babaların sorunlarını ele almayı kararlaştırdım.
3 Babayı tam bir yıl izledim ve ızdırap dolu yaşamlarını kaydettim.’
Lindemans’ın bir yıl takip ettiği 3 mağdur baba arasında, Türkler’in yakından tanıdığı Armand Sağ da vardı. Ayrıldığı eşinin çocuğunu kaçırdığını belirten Armand Sağ’ın ızdırap dolu yaşamı, izleyenleri göz yaşına boğdu.
Hollanda’da üstlendiği görevler ve taşıdığı etiketler ile ne derece önemli bir kişi olduğunu, aşağıdaki biyografisinde öğreneceğiniz Armand Sağ, 6 yıllık beraberlikten sonra kızının annesinin kendisini aldattığını öğrendiğinde, birlikte yaşadıkları evi terk ettiğini belirtti.
Evi terk ettiği zaman kızının 3 haftalık olduğunu belirten Sağ, şunları söyledi: “Mahkeme kararıyla kızımı 1,5 yıldır her hafta sonu görmekteydim. Mahkeme bir süre önce kızımın salı günleri de benim yanımda kalabileceği hükmünü verdi. Kızımın annesi ailesiyle birlikte kayıplara karıştı. Perişanım, kızıma bir an önce kavuşmak istiyorum.”
Mahkeme kararına göre her Cuma günü sabah 09.00’dan Cumartesi akşam 17.00’ye kadar kızının kendisinde kalması gerektiğini belirten Sağ, çocuğunu almaya gitmeden üç gün önceden haber verip, saat 9:15’te geleceğini bildirmişti. 15 dakikalık gecikmeyi bahane eden anne, çocuğu Türkiye’ye götürdü. Hollanda Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından uyarı yapıldığını söyleyen Sağ şunları ekledi: ‘Babalar Günü’nde çocuğu vermemek, babanın Yaş Günü’nde çocuğunu vermemek, ve hiç bir şekilde babaya haber vermedenyurtdışına gitmek, ne kadar doğru?
Hollanda Çocuk Esirgeme Kurumu raporuna göre, anne, babaya haber vermeden tatile gidemez ve ayrıca tatiller en fazla bir hafta sürebilir. Kayıplarda olan anne, hem mahkeme kararına uymuyor, hem de Hollanda Çocuk Esirgeme Kurumu’nu hiçe sayıyor.’
Annenin, kendisi hakkında polise sahte ihbarlarda bulunduğunu belirten Armand Sağ, ‘Polis bile bu ihbarların yalan olduğunu biliyordu. Ama benden her ihlalda 1000 euro ceza isteniyordu. Ne mutlu ki mahkeme de sonunda iddiaların yalan olduğunu anladı’ dedi.
51 dakika süren TV yayınında ekrana getirilen diğer iki baba Deepak ve Gerard’ın başlarından geçenler de izleyenleri çok üzdü.
Programın TV ekranlarında birkaç kez daha görüleceği belirtildi.
ARMAND SAĞ’I TANIYALIM
Armand Sağ’ı iyi tanıyabilmek için Avrupa Türk Gazetesi’ndeki tanıtıma bir göz atalım:
Türk kökenli Hollandalı akademisyen, tarihçi, türkolog, uluslararası ilişkiler uzmanı, yazar, bilim adamı, Türk Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Doç.Dr. Armand Sağ, 1984 yılında Hollanda’nın en büyük şehirlerinden biri olan Utrecht kentinde doğmuştur. Aynı şehirde yüksek eğitimine başlamadan önce farklı yeteneklerini geliştirmiştir. Bu dönemde tiyatro oyununda başrol oynadı ve daha sonra bir barda ve dönercide çalışırken, aynı zamanda dört yıl boyunca mankenlik yaptı. Spora da merak duyan Armand Sağ, özellikle atletizmle profesyonel seviyede yakından ilgilendi. Üniversiteye başlarken herşeyi bırakıp kendini tamamen derslerine veren Armand Sağ, kısa süre sonra öğrenci derneklerinde faaliyet göstermeye başladı.
Eğitim
Armand Sağ 2004 yılında Utrecht Yüksek Okulu’ndan Devlet İdarecilik ve Tarih bölümünü ‘yüksek onur derecesi’ ile tamamlayıp, Utrecht Üniversitesi’ne geçiş yaptı.
Hollanda’daki Türk toplumuna daima hizmet etmiş olup, 2005 ve 2006 yıllarında okuduğu Utrecht Üniversitesi’nde ‘Türkoloji Öğrenci Birliği’, ‘Focus 1915 Çalışma Grubu’ ve ‘Erkin Türk Hollanda Öğrenci Derneği’ adlı Hollanda’daki tüm Türk öğrencilere yönelik üç dernek gerçekleştirip, her birinde kurucu başkan oldu.
2008 yılında başarılarından ve çalışmalarından dolayı onursal başkan seçildikten sonrayöneticiliği bıraktı. Bu konuda özellikle gerçekleştirdiği öğrenci eylemleri dikkat çekti.
2005 yılında Utrecht Üniversitesi’nde Türkoloji bölümünün kaldırılmasına karşı 25-30 öğrencinin katıldığı bir eylem düzenledikten sonra, 2006 yılında Hollanda’daki Ermeni lobicilere karşı 200-250 öğrencinin katıldığı bir yürüyüşe imza attı.
Armand Sağ için en başarılı olay ise organizasyon kabiliyetini en güzel şekilde kullandığı ve Hollanda’daki Türk toplumunun son derece yararlandığı 2007 yılındaki PKK terörüne karşı çoğunluğu öğrenci olmak üzere 8 bin kişinin katıldığı bir yürüyüştür. Armand Sağ 2008 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nda 1425 ile 1550 arasında Yeniçeriler’in askeri gelişmeleri ile ilgili tezi ile, Utrecht Üniversitesi’nde Tarih bölümünü ‘onur derecesi’ ile bitirip aynı yıl Türkoloji bölümünü de ‘en yüksek onur derecesi’ ile tamamlayıp mezun olmuştur. Böylece uzmanlık dalı Türk Tarihidir. 2009 yılında aynı üniversitede Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans bölümünü uluslararası geçerli olan ‘Upper Class’ derecesinle bitirdi. Yüksek Lisans tez konusu ise, 16. yüzyıldan itibaren Hollanda ile Türkiye arasında oluşan uluslararası ilişkiler ile ilgiliydi. Şimdi ise Armand Sağ Balkan Savaşları (1912-1913) ile ilgili doktora tezini yazmaktadır.
İş hayatı
2010 yılında 25 yaşındayken Armand Sağ ‘Türk Araştırmaları Enstitüsü’ [orijinal
Hollandaca adı ile ‘Instituut voor Turkse Studies’] adlı araştırma merkezini kurup aynı kuruluşta başkan ve kıdemli araştırmacı olarak çalışmaya başladı. Araştırma alanları
Türkoloji, Türk tarihi ve Avrasya’nın uluslararası ilişkileri olmak üzere, Balkan, Kafkaslar, Orta Asya, Orta Doğu ve Hollanda-Türkiye konularına bakmaktadır. Türk Araştırmaları
Enstitüsü’nün çatısı altında ‘International Review of Turkish Studies’ adlı uluslararası
hakemli akademik derginin kurucu genel yayın yönetmeni olarak görev almaktadır. Mezun olmadan önce beş ay staj gördüğü Hollanda’nın Hoorn kentindeki Türk Hollanda Müzesi’nde 2008-2010 yıllarda tarihçi olarak görevli olan Armand Sağ, aynı zamanda farklı kuruluşlar adına Türkçe, Hollandaca ve İngilizce olmak üzere üç dilde araştırma, yazarlık ve tercümanlık yapmaktaydı. Akademik kariyerinin uzantısında Yüksek Lisans eğitimini görürüken Utrecht Üniversitesi’nde ders vermiş olan Armand Sağ, şu anda araştırma görevlisi [resmi statüsü: ‘Ph.D.-fellow’] olarak Balkan Savaşları (1912-1913) ile ilgili doktora tezini yazmaktadır. Başkaca Utrecht Üniversitesi tarafından oluşturulan yeni Türkçe-Hollandaca sözlük çalışmasına katkı sağlayıp buna benzer bir çok projeyle yakından ilgilenmektedir. Üstelik farklı gazeteci ve araştırmacı yazarlara Türkçe kaynak bulmakta yardım etmektedir. Son olarak bir çok konferans düzenleyen Armand Sağ ayrıca çeşitli basın, bilgi ve iletişim ağı kuruluşlarda genel redaktör veya düzenlemecidir.
Aralık 2010’da tamamladığı ve 22 Nisan 2011 tarihinde satışa çıkan ‘Historie en meer; overpeinzingen van een historicus‘ [Tarih ve ötesi; bir tarihçinin düşünceleri] adlı kitabı Hollanda’nın bütün kitap dükkanlarında satılmaktadır. Armand Sağ’ın ilk kitabı olarak geçen bu kitap ayrıca Hollanda’nın en büyük internet kitap satış sitesi olarak bilinen Bol.com sitesinde satılmaktadır. Aralık 2011’de tamamlanıp 22 Mayıs 2012’de Aspekt Yayınevi’nde satışa çıkan derleme kitabı ‘Omwentelingen in het Midden-Oosten: Perceptie en Gevolgen‘ [Orta Doğu’da Devrimler: Görüşler ve Etkiler] ise ikinci kitabıdır. Tarihçi Dr. Perry Pierik tarafından derlenen kitaba Armand Sağ hariç eski Belçika başbakanı Guy Verhofstadt, eski Hollanda başbakanı Dries van Agt, eski Hollanda bakanı Laurens Jan Brinkhorst ve Türkiye uzmanı Maurice Becker olmak üzere bir sürü araştırmacının da katkıları da bulunmaktadırlar. Bu derleme kitabı Hollanda’nın en büyük internet kitap satış sitesi olarak bilinen Bol.com sitesinden satın alınabilir. Üçüncü kitabı olan ‘Leergrammatica van het Turkije-Turks‘ [Türkiye Türkçesi’nin Dil Bilimi] ise 10 Ekim 2013 tarihinde yayınlandı. Hollanda üniversiteleri dahil olmak üzere bir çok kurumda ders kitabı olarak kullanılan bu kitabı, tüm kitapçılarda mevcuttur. Dördüncü kitabı olan ‘Nation-building and historiography in modern Turkey: Anatolia, the Balkan and geographical emphasis’ [Çağdaş Türkiye’de Ulus Oluşturma ve Tarih Yazım Bilimi: Anadolu, Balkan ve Bölgesel Vurgu], aynı zamanda ilk İngilizce kitabıdır. (Yirmi Dört) Aralık 2015 tarihinde yayınlanan bu kitabı, tüm satış noktalarında bulunmaktadır. Bilimsel yayınlarının daha büyük bir kısmını görebilmek için burayı tıklayınız.
Gündem
Drs. Armand Sağ Utrecht Belediyesi’ne bağlı olan ‘Saluti: Stedelijk Adviesorgaan Interculturalisatie’ [Saluti: Şehirsel Kültürlerarası Öneri Kurulu] kurulunda 2011 yılından 2014 yılına kadar yönetici olarak yer almaktaydı. Yazarlık konusunda Uluslararasi Politika Akademisi için, ‘Avrupa Gündemi’ adlı köşesinde her hafta Türkçe olarak bir köşe yazısı yazmaktadır. Ayrıca Platform Dergisi için ‘Düşüncelerim’ [orijinal adı ile ‘Mijn overpeinzingen’] adlı köşesinde her ay Hollandaca bir yazı yazmaktadır. Hollanda’da üç aydan üç aya çıkan Tulpia Dergisi de geçmişte zaman zaman Armand Sağ’ın yazılarını yayınlamaktaydı. Son olarak Volkskrant Gazetesi, NRC Nekst Gazetesi, Utrechts Stadsblad Gazetesi ve Alles In Perspectief.nl [Türkçe çevirisi: ‘Herşey Doğru Bakış Açısından’] haber portal sitesi için uluslararası ilişkiler ile ilgili makaleler yazmaktadır, aynı zamanda AIP’te 2010 ile 2012 yılları arasında genel yayın yönetmeni olarak çalışmıştır.
Armand Sağ özellikle bu alttaki makalelerinden dolayı gündeme oturmayı başarmıştır:
1. Avrupa’nın birleşmesini savunup Avrupa Birliği’nin görevlerini çoğaltmak isteyen Armand Sağ, özellikle Avrupa Birliği ülkelerinde ortak bir dil, siyaset ve yönetim şekli istemesi ilgi çekmiştir;
2. Hollanda Kraliyet sisteminin yerine cumhuriyet sistemini daha uygun görmüştür;
3. demokrasi sistemine bir çok eleştiride bulunup aynı zamanda azınlıkların haklarını savunan ve insanların özgürlüklerine önem veren başka bir sistem mevcut olmadığını bir çok fırsatta beyan etmiştir;
4. İnsan haklarını önplana koyan yeni bir siyasi düşünce olan ‘mensenisme’ (Türkçesi: ‘insanizm’) sistemini üretip bu sözcüğü Hollandaca’ya kazandırmıştır;
5. Hollanda’nın uyumsağlama ve azınlık politikasına sert eleştirilerde bulunup Batı’nın dünyanın diğer ülkelerine karşı sürdürdüğü politikayı da eleştirmiştir;
6. Edward Said’in ‘oryantalizm’ fikrini savunup hıristiyan dünyasında mevcut olan Türk düşmanı önyargılarla geliştirmiştir;
7. Sınırlar üzerinde kurulan milliyetçilik gelecekte kültürel milliyetçiliği üzerinde kurulup dünya ekonomisi kültürel konulardan ayrı tutulacağını savunan Armand Sağ, bu gelişmeye makelesinde geniş bir yer vermiştir;
8. Hollanda-Türkiye arasındaki uluslararası ilişkileri de facto ve de jure olarak OsmanlıTürklerin Yedi Birleşik Hollanda Cumhuriyeti’ni tanımasınla başladığını savunan Armand Sağ, böylece Hollanda’yı ilk kabul eden milletin Türklerin olduğunu ıspatlamıştır;
9. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki 1915 olayları sosyal-tarihsel ve hukuki yönden soykırım olarak değerlendirmemiştir.
Şu Hollandalılar’a akıl erdirmek vallahi de zor, billahi de zor.
Gerçekten çok mu modernler, çok mu demokratlar ve çok mu insanlar?
Eh, ‘öyledirler ama, sonradan değiştiler’ diyebiliriz.
Modern olduklarının ilk emaresini, göçün başladığı 1960’lı yıllarda, dini bayramlarında (Noel ve Paskalya gibi) Türkler’i evlerinde konaklama misafiri olarak kabul ettikleri zaman görmüştük.
Genç ve güzel kızların, kara kaşlı ve kara gözlü Ahmet’i ve Mehmet’i arkadaş olarak evlerine götürmeleri de cabasıydı tabii…
Demokrat olduklarının ilk emarelerini, 1976 yılında Müslümanlar için bir TV Yayın Kurumu kurulması kararı ile göstermişlerdi. Aynı yıl, Hollanda vatandaşı olmayan yabancılara Belediye Meclisleri ve İl Genel Meclisleri seçimlerinde, seçme ve seçilme hakkı verişleri de cabasıydı.
İnsancıl olduklarının emaresine ilk veya son demek yanlış olacak. Zira Hollandalılar, 2001 yılı 11 Eylül’ündeki New York’taki ikiz kulelere yapılan saldırıya kadar, ülkelerindeki ırkçılara hiç yüz vermemişlerdi. Irkçı partiler, 2001 yılına kadar Hollandalılar’dan oy alamamışlardı.
Ne olduysa 2001 eylülünden sonra olmuştu. İkiz kulelere yapılan saldırıdan sonra ABD Başkanı George Bush’un, ‘Dünya artık yeni bir yön alacak’ demesinden sonra, tüm dünyadaki halklar olduğu gibi, Hollanda’daki halk da, kendilerini başka bir yöne çevirmişti.
Hollandalılar’ın anlaşılmaz tavırları arasında çok ilginç olanları saymakla bitmez.
Lehte veya aleyhte bir yığın anlaşılmaza imza atan Hollandalılar, son anlaşılmazı, bir Bakan atamasında yaptılar.
Çoğunuz televizyonlarda izlemişsinizdir. Hollanda Sağlık Bakanı Bruno Bruins, mecliste konuşma yaparken, birden bire yere yığıldı. ‘Acaba Koronavirüs mü çarptı’ diye düşünülürken, Bakan’ın çok yorgun olduğu için bayıldığı tespiti yapıldı.
Salgın bir hastalıkla uğraşırken çok yorulan Bakan, ertesi gün, ‘Bu işi benden daha dirençli biri sürdürmeli’ diyerek istifa etti.
Çok partili bir koalisyon hükümetinin başı olan Başbakan Rutte, hükümet ortağı partiler yerine, en can alıcı rakbi İşçi Partisi’nden birine Bakanlık teklifi yaptı. Teklif yapılan İşçi Partili Martin van Rijn, ‘Milli beraberlik söz konusuysa, ben bu teklifi geri çeviremem’ dedi ve Sağlık Bakanlığı görevini teslim aldı.
Tabii ki bizim gibi pek çok kişi ve kuruluş da şaşırmıştı. Medyanın sıkıştırmaya çalıştığı Başbakan Rutte, olumsuz bir soru yönelten bir gazeteciye, ‘Fazla konuşma ve Van Rijn’in bu görevi kabul etmesine şükran duy’ diyerek azarladı.
Dört ortaklı hükümet, Van Rijn’in girmesi ile beş ortaklı oldu.
Başbakan Rutte Martin van Rijn
Rutte’nin Van Rijn’i Bakanlığa ataması bir şov değildi elbette. Zaten 3 aylık bir süre için yapılmıştı bu teklif.
Rutte bu adamı daha önceki kabineden tanıyordu. Bir önceki kabinede Sağlık Bakanlığı’ndan sorumlu Devlet Bakanı olan Van Rijn çok güzel işlere imza atmiştı. Van Rijn’in güzel işlerini sıralamaya gerek yok ama, Hollanda medyası Van Rijn’in başarılarını uzun uzun yazıyor.
Ne hoş değil mi?
Bizim meclistekiler birbirlerine ilkel insanlar gibi saldırırlarken ve bizim dostlarımız, sempati duydukları siyasi partiler için birbirleri ile sosyal medyada kavga ederlerken, bakınız Hollanda’da neler oluyor?
Biliyorum, bu yorumumdan sonra da reaksiyonlar gelecek ve dostlar benim ile değil, yine birbirleriyle benim sayfamda kapışacaklar.
Dilerim bu defa öyle olmaz. Zor günler geçirdiğimiz bu günlerin hatırına eski dost günlere dönüş yaparız.
Tehlike sadece virüs ve aç kalmakta değil, ABD’den sıçrayacak olan tedhiş de tehlikedir.
11 Eylül 2001 tarihinde New York’taki ikiz kulelere uçaklarla yapılan saldırıdan sonra konuşan ABD Başkanu George W Bush, ‘Bugünden itibaren dünya yeiden şekillenecek’ gibisinden bir laf etmişti.
Gerçekten de o günden sonra dünya yenden şekillendi ve bir yığın radikal grup, para ve silah desteği ile Ortadoğu’da kelle koparmış ve ülkeleri parçalamaya çalıştı. Bu kargaşa hâlâ da sürüyor.
Şimdi yeni bir felaketin içine girdik. Bu felaket için de ‘Bir virüs saldırısı’ deniyor ama, biz yine de doğal bir salgın olarak kabul edlim ve bu virüsün yaratacağı yeni dünyadan söz edelim.
Korona adı verilen virüsün Çin’den tüm dünyaya yayılması sonucunda, hemen hemen her ülkede yaşayanlar, zor günler geçirmeye başladılar. Bazı ülke halkları adeta tecrit edildiler. Ülkelerin çoğunda ise insanlar kendi istekleri ile kendilerini evlerine hapsettiler.
Tabii ki, durumun daha vahim bir hal alacağını tahmin edenler, evlerine yiyecek ve araç gereç stoku yapmaya başladılar. İnsanlar, eşit haklara sahip olan diğer insanların uğrayacakları mağduriyete bakmadan alış veriş yerlerine daldılar ve ne buldularsa silip süpürdüler.
Hollanda Başbakanı Rutte, bunu yapanlar için ‘a sosyal’ (Basit-bayağı, sosyal olmayan) sözünü kullandı. Doğrudur, hemcinslerinin de aynı yiyeceğe, araç ve gerece sahip olma hakları olduğunu gözardı eden paralı yağmacılar, henüz başlangıç olduğu halde insanları zor durumda bıraktılar.
Ama bu paralı yağmacıların da kendilerini savunan bir görüşleri vardı: ‘Ne yapalım, biz yapmasak başkası yapacak ve bu defa biz aç kalacağız.’ Bu konu tabii ki çeşitli şekillerde tartışılır. Esrar depolamak için uzun kuyruklar oluşturan bu insanlara her şehirde rastlanıldı.
Hadi, yemek ve araç gereç sıkıntısı yaşamamak için alış-veriş yerlerini boşaltan gözü açlara bir şey demeyelim, ya esrar stoklamak için kuyruğa girenlere demeli?
Yukarıdaki gelişmelere baktığımız zaman, aylarca süreceği tahmin edilen bu durumun, insanları ne hale getireceğini ve psikolojik durumun nerelere varacağını kestirmek zor olacak. Sosyal ve kültürel yaşamın ne hale geleceğini tahmin etmek de zor.
11 Eylül’den sonra ABD Başkanı’nın söylemiş olduğu ‘Bugünden itibaren dünya yeiden şekillenecek’ sözünü şimdi de söylemek mümkün.
Yukarıda yazdıklarım, insan egoistliğinin nerelere ulaşacağını ve insanlığın da hangi rüzgar ile yozlaşacağını anlamamıza yeterli olabilir.
Ama, son anda ABD’den gelen bir haber ile gerçekten irkildim.
Yukarıda yazdığım olumsuzluklarla mücadele edebiliriz ama, ABD’deki son gelişmelerden sonra, yaşamımızı sadece bir virüsün değil, ABD’den buralara sıçrayacak olan bir tedhiş ile mücadelede zorluk çekeceğimizi söyleyebilirim.
Nedir bu tedhiş biliyor musunuz?
Dün, Hollanda’nın ciddi gazetelerinden Volkskrant’ta şöyle bir başlık vardı:
‘Biz tuvalet kağıdı kuyruğuna girdik ama, onlar silah ve kurşun kuyruğuna’.
Gazetenin ‘Onlar’ dediği, ABD’liler idi. Meğerse Amerikalılar, doğacak olan açlıktan ötürü evlere saldıracak olan insanlardan korunmak için silah ve kurşun satın alma yarışına girmişler.
İşte bu, önü alınmaz bir tedhiş doğurur.
ABD’de silahlanmak için kuyruğa giren insanların amaçları nedir acaba?
Düşünebiliyor musunuz? Vahşi Amerika’dan sıçrayacak olan bir kıvılcım, dünyanın her tarafında insanları bu tedhişe ve savunmaya zorlayabilir.
Ne diyelim?
Bizi yönetenler nu tehlikeli oluşumu da göz önünde tutmalı ve önlemleri düşünmelidir.
Allah hepimizi korusun ve hepimize akıl fikir versin.
Gurbetteki Türkler’in TBMM’deki en bilgili ve güvenli destekçisi:
Utku Çakırözer
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarihinde, yurtdışında yaşayan Türkler’in menfaatlerini savunan ve savunacak olan pek çok insandan söz edebiliriz. Bu insanların bazıları, gurbetteki Türkler’in ve onların sesi ve kulağı olan biz gazetecilerin yayınlarını da yakından ve dikkatlice takip etmişlerdir.
Geçmişte, yurtdışındaki Türkler’in menfaatlerini savunan TBMM’deki bu insanlara şükran borcumuz olduğu gibi, teşekkürlerimizi de yineleme borcumuz vardır.
Ne varki, TBMM’ne bir de Avrupa’da yaşamış olan temsilciler gönderdik.
Eh, bu temsilciler de kendi çaplarında bir şeyler yapmaya yeltendiler ama, yurtdışındaki Türkler’e hemen hemen hiçbir şey kazandıramadılar. Bırakın kazandırmayı, sırf siyasi görüş farkı olduğu için zararlı da olmuşlardır.
TBMM’de hâlâ görev yapmakta olan, yurtdışından gitme milletvekilleri, buradaki sivil toplum kuruluşları ile irtibat fakirliği içinde oldukları gibi, biz medya mensuplarının yazdıklarına da itibar etmezler. Örneğin, yurtdışındaki Türkler’in yurda sürekli olarak otomobil götürme sorununu bile çözememişlerdir. Kaldı ki, Suriyeliler’e özel olarak otomobil plakası verilmektedir.
Ne mutlu ki, geçtiğimiz günlerde TBMM’de bir konuşma yapan Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer gibi bir temsilcimizin olduğunu memnuniyetle öğrenmiş oldum.
Bir partinin propagandasını yapmış olmamak için, geçmişte TBMM’de, yurtdışındaki Türkler için mücadele eden ve eder gibi görünenlerin, mensup oldukları siyasi partileri belirtmediğim gibi, Çakırözer’in de hangi parti mensubu olduğunu yazmayacağım.
Çakırözer’in yaşam öyküsünü en altta bulacaksınız. Ama şimdi, kendisinin TBMM’de yaptığı konuşmanın konusuna değineceğim.
Malumunuzdur, yurtdışındaki Türkler’in en çok istedikleri bir başka konu emeklilik hakkıdır.
Geçmişteki ve şimdiki hükümetler, yurtdışındaki Türkler’in emeklilikleri ile ilgili olarak kırk defa yasa değişikliği yaptılar.
Geçmişte, 5 bin günü tamamlamak için her güne 1 dolar isterlerken bugün bu bedel 5.400 günü tamamlamak için günlük 44.14 lira oldu.
Daha sonra Yurtdışındaki Türkler için SGK yerine, Bireysel Emeklilik Sistemi BES getirildi.
İşte, Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer bu konuya itiraz etti ve mecliste bir konuşma yaptı.
İsterseniz, Çakırözer’in sadece bu konu üzerinde değil, yurtdışındaki Tükler’in çeşitli konularda mağdur edilişleri ile ilgili haberi medyadan okuyalım:
Eskişehir milletvekili Utku Çakırözer, dövizli BES düzenlemesini eleştirdi, gurbetçilerin talepleri için kapsamlı paket istedi.
Çakırözer, “Seçim zamanı verdiğiniz sözler nerede? Önce Ağustos’ta yaptığınız haksızlığı bitirin. Dövizle BES emekliliğin altarnetifi olamaz” dedi.
Utku Çakırözer, TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlanan torba yasada yurtdışında yaşayan Türklerle ilgili düzenlemelerin eksik olduğuna dikkat çekerek, yurtdışında yaşayan Türklerin taleplerinin yer aldığı kapsayıcı, bütünlüklü bir paketin TBMM’den derhal çıkarılmasını istedi. Torbadaki dövizli BES düzenlemesini eleştiren Çakırözer, “Hani yurt dışı seçim bölgesi? Hani Türkiye’deki emeklilik kesilmeden Avrupa’da çalışabilme hakkı? Hani Türk Hava Yolları biletlerinde indirim? Hani Türkiye’de ücretsiz sağlık hizmetleri? Bu talepler neden bu torbaya konulmadı. Gurbetçilerimize reva gördüğünüz ama içinde sağlık sigortası, sosyal güvencesi olmayan dövizle BES emekliliğin alternatifi değildir. Gurbetçiler bizden tasarruf hesabı beklemiyor. Gurbetçiler bizden Ağustos ayındaki ayrımcılığın, haksızlığın kalkmasını ve SGK üzerinden emekliliğe geri dönüş bekliyor” dedi.
AYIPLI KANUNUN GEREKÇESİ BUGÜN ORTAYA ÇIKTI
Gurbetçiye dövizle BES düzenlemesinin, emekliliğin alternatifi olmadığına dikkat çeken Çakırözer, “İçerisinde sağlık sigortası yok, sosyal güvence yok, bunun nesi emeklilik? Daha Ağustos ayında gurbetçilerimizin Türkiye’den borçlanarak emeklilik imkânını neredeyse ortadan kaldırdınız. ‘Gurbetçiler nimet külfet dengesini bozuyor, bunu yaparsak 1 milyar lira kâr ederiz’ mantığıyla yüzbinlerce gurbetçimizi SGK yerine BAĞ-KUR’lu yaptınız.
O emekçilere patron primi ödettiniz. On yıllarca dişinden tırnağından artırıp kazandığı birikimiyle 2 bin, 2 bin 400 lira emekli maaşı almayı hak eden kardeşlerimizi 2 katı prim ödeterek yarısını yani bin, bin 400 lira maaş alır hâle düşürdünüz. Yurt dışındaki vatandaşlarımızı üvey evlat gibi gören o ayıplı kanunun gerekçesi işte bugün ortaya çıkıyor” dedi.
SAVURGANLIĞIN GÜVENCESİ GURBETÇİ OLAMAZ
Meclis’te gurbetçiye BES düzenlemesinin nereden çıktığını soran Çakırözer, şöyle konuştu: “Gurbetçinin önce Türkiye’den emekliliklerini zorlaştırdınız, hatta binlercesini iptal ettiniz, şimdi de diyorsunuz ki: ‘Gönder dövizleri gerisini düşünme’ Nereden çıktı bu dövizli BES? Gurbetçilerin emeklilik hakkı sabote edildikten hemen sonra Maliye Bakanı’nın programında duyduk. Ne diyordu? ‘Finansal sistemdeki risk birikimini azaltmak amacıyla dövizli BES uygulamasına geçilecek.’
Biz daha ülkemizdeki emekçilerin bireysel emeklilik sistemine güvenini sağlayamamışken gurbetçilerimize ‘Olsun, sen euroları gönder.’ diyoruz. Oysa, Türkiye’de fonların durumu ortada, işçilerin İşsizlik Fonu’nda biriken milyarlarca liralık kara gün akçelerini işsizler dışında herkes kullanıyor. Soruyorum: Biz işsizimizin birikimini bile kendisine ulaştıramazken gurbetçimizin döviz fonunun garantisini kim verecek?”
AGUSTOS AYINDAKİ AYRIMCILIĞI KALDIRIN
Konuşmasında yurtdışında yaşayan Türklerin taleplerini sıralayan Çakırözer, “Yurt dışındaki vatandaşlarımız bizden tasarruf hesabı beklemiyor, istedikleri belli. Birincisi, Ağustos ayındaki ayrımcılığın, haksızlığın kalkması ve SGK üzerinden emekliliğe geri dönüş. İkincisi, bulundukları ülkede çalışırken Türkiye’deki emekli maaşlarının kesilmemesi ve bu taleplerinde yerden göğe kadar haklılar” ifadelerini kullandı.
SEÇİM ZAMANI VERİLEN SÖZLERİ HATIRLATTI
AKP’ye yurtdışında yaşayan Türklere seçim zamanı verdiği sözleri de hatırlatan Çakırözer, “Seçim zamanı ülke ülke gezip verdiğiniz sözleri unutmuş olabilirsiniz ama yurt dışında alın teri döken milyonlarca kardeşimiz unutmadı ve bu Meclisten çözüm bekliyorlar” dedi.
Çakırözer, “Yurt dışındaki kardeşlerimizin bizim ayrılmaz bir parçamız olduğunu size hatırlatmak istiyorum. Anadolu’da, hepimizin evinde, sokağında var olan gurbetçiler altmış yıldır en ağır koşullarda emeklerini ortaya koyarak sadece Avrupa’yı değil, vatanımızı da kalkındırdılar; onların hakkı ödenmez. Şimdi, hesapsız kitapsız yönetiminizin, savurganlıklarınızın faturasını bu kardeşlerimize kesemezsiniz. On yıllardır kalpleri vatan sevgisiyle, ay yıldızlı bayrak aşkıyla çarpan bu kardeşlerimizin çoktan hak ettikleri taleplerini el birliğiyle sağlamalıyız. Yapılması gereken, yurt dışındaki vatandaşlarımızın taleplerini böyle torbalarda boğmak değil; kapsayıcı, bütünlüklü paketi derhâl çıkarmaktır” diye konuştu.
ÇAKIRÖZER’İN BAŞARILI YAŞAMI
Utku Çakırözer, bir gurbetçi çocuğu olarak 1970 yılında Eskişehir’de doğdu.
Eskişehir Anadolu Lisesi‘nden mezuniyetinin ardından, Bilkent Üniversitesi‘nde mühendislik alanında lisans ve siyaset bilimi alanında yüksek lisans dereceleri sahibi oldu.
ABD’de Maryland Üniversitesi Phillip Merrill Gazetecilik Okulu‘nda bir yıl interaktif gazetecilik eğitimi aldı.
Gazeteciliğe 1994 yılında Cumhuriyet Gazetesi‘nde stajyer olarak adım attı. Kanal 6 ve TRT‘deki görevlerinin ardından 1996’da girdiği Milliyet‘te sırasıyla siyaset, savunma ve dış politika alanlarında muhabirlik yaptı.
ABD’de 2008-2009 tarihlerinde Los Angeles Times Gazetesi ve Washington Post Gazetelerinde deneyim kazandı. Ağustos 2009’da Akşam Gazetesi‘nin Ankara Temsilcisi olan Çakırözer, 2010 yılı Nisan ayında Cumhuriyet Gazetesi‘ne geçerek Ankara Temsilciliği görevini üstlendi.
Eylül 2014 – Şubat 2015 tarihleri arasında Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği görevini yürüttü.
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazi Üniversitesi iletişim Fakültesi ve Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı‘nda gazetecilik alanında dersler verdi.
2006’da Çağdaş Gazeteciler Derneği Gazetecilik Ödülü, 2007’de Nezih Demirkent Gazetecilik Ödülüne layık görülen Utku Çakırözer, Uluslararası alanda da 2008 Daniel Pearl Basın Bursu ve 2009 Humphrey Bursu sahibidir.
Çakırözer ayrıca 2012 yılı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Gazetecilik ödülünün de sahibidir. Çakırözer, Alev Sibel Toral ile evlidir.
İnanan inanır, inanmayan da inanmaz ama, dünya varolalı medyumlar da hep olmuştur.
Medyumların en ünlüsü de Nostredamus adlı Fransızdır.
Bulgar kadın Baba Vanga ve Amerikalı kadın Sylvia Browne de diğer ünlü medyumlar arasındadır.
Bu medyumların bazı kehanetleri ıska geçmiştir ama, bazıları da tam isabet gol olmuştur.
Notredamus’ın 7,4’lük Marmara depremi, Baba Vanga’nın , ‘Amerika Birleşik Devletleri demir kuşların saldırısına uğrayacak ( 2001 yılındaki Dünya Ticaret Merkezi ikiz kulelerinin uçaklı saldırısını kastetmiş) kehanetlerinin yanında, Amerikalı medyum Sylvia Browne’nın, ‘2020’de virüs patlaması olacak’ şeklindeki kehaneti tüm dünyayı şaşırttı.
Nostredamus ve Baba Vanga’nın kehanetleri hakkındaki gerçekleri yazmadan önce, günümüzde yaşanan Korona virüs saldırısını, 12 yıl önce yazdığı kitapta iddia eden Sylvia Browne’nın hikâyesine bakalım.
Asıl adı Celeste Schoenmaker olan Sylvia Browne, 19 Ekim 1936’da Kansas City’de doğdu ve 20 Kasım 2013’te San Jose’de öldü. Kendisini ‘Medyum’ olarak tanıtan Browne, hayatının en büyük yanılgısını, Shawn Hornbeck adlı bir çocuğun kaçırılışı sırasında yaptı.
Amerika’nın tanınmış TV programı Montel Williams Show, bu medyuma bir şans verdi ve onu programında konuşturdu. Kaçırılan çocuğun ebeveynlerinin gözlerinin içine bakarak, onu kimin kaçırdığını ve nasıl öldürüldüğünü anlatan Browne, büyük bir pot kırmıştı. Zira çocuğu Michael J. Devlin adında bir adam kaçırmıştı ve 12 Ocak 2007 tarihinde Devlin’in evinin bodrum katında canlı olarak bulunmuştu.
2004 yılında, Louwana Miller adlı anneye, kızı Amanda’nın öldüğünü söyleyen Browne, kızın 6 Mayıs 2013’te fidyecilerden kurtarılışından sonra, ikinci büyük potu kırmış olduğu anlaşıldı.
Çıkmış olduğu 115 televizyon programlarında söylediklerinin hemen hemen hepsi doğru çıkmayan Browne’nın analizini yapan uzmanlar onu bir şarlatan olarak nitelemişti.
Ne var ki, aynı Browne 2008 yılında End of Days adlı bir kitap yayınladı.
Bu kitabın 312’nci sayfasında, fotoğrafta göreceğiniz gibi şunları yazmıştı: “2020’de akciğerlere ve bronşlara saldıran ve tüm bilinen tedavilere direnen ciddi bir zatürre benzeri hastalık dünyaya yayılacak. Hastalığın kendisinden daha şaşırtıcı olan şey, aniden geldiği kadar hızlı bir şekilde yok olacağı gerçeğidir. On yıl sonra tekrar saldıracak ve o zaman tamamen ortadan kalkacak.”
Şimdi, insan ister istemez soruyor, yaşamı boyunca şarlatan söylemleri ile nefret toplayan bir kişinin, tam 12 yıl önce yazmış olduğu ve tarih verdiği bir olayın gerçekleşmesi
tesadüf müdür acaba?
Siz karar verin artık.
NOSTRADAMUS
23 Aralık 1503’te doğan ve 2 Temmuz 1566’da ölen Michel de Nostredame adındaki Fransız eczacı için ‘doktor’ da diyorlar ama, onun Montpellier Tıp Fakültesi’nden kovulduğu biliniyor. Astroloji ile de ilgilenen Nostradamus ünlü kâhinlerin başında yer alıyor.
Dünya savaşları, Hitler, Napalyon, komünizm, Avrupa’da terörizm konularında nokta atış yapan Nostradamus, Chiren adlı birinden de söz ediyor ve bu kişinin bir gün dünya barışını sağlayacağını iddia ediyor.
Nostredamus, 1555 yılında yaptığı bir açıklamada, Türkiye’de 7 ve 7,4 büyüklüğünde bir deprem olacağından söz ederken, dünyayı bir salgın hastalığın perişan edeceğini de iddia etmişti. Bu hastalığın sadece Amerika’da onmilyonlarca can alacağını iddia etmiş olan Nostradamus, Kalifornia’nın da bir deprem ile denize gömüleceğini iddia etmiş.
Orman yangınlarından, kuraklıktan, fırtınalardan ve insanların vücutlarında chip ile yaşayacaklarından, Kennedy, Obama, Putin ve daha pek çok kişileri tarif eden Nostradamus, bugünkü göç ve sığınma sorunundan da söz etmiş.
BABA VANGA
3 Ekim 1911’de doğan ve 11 Ağustos 1996’da ölen Bulgar asıllı Baba Vanga’ya ‘Balkanlar’ın Nostradamus’u’ deniliyor.
16 yaşında iken görme özelliğini kaybeden Baba Vanga’nın 2020 yılı için söylediklerinin hemen hemen tamamı doğru çıktı.
5079 yılına kadar dünyada cereyan edecek olanlar hakkında tahmin yürüten Baba Vanga, ABD’ye demir kuşların saldıracağını iddia etmişti. Baba Vanga’nın bu söylemi, 2001 yılında New York’taki ikiz kulelere yapılan uçaklı saldırıyı hatırlatıyor.
Hint Okyanusu’daki tsunami olayını ve Amerika’ya siyah bir Başkan geleceğini (44’üncü Başkan (Barac Obama) iddia eden Baba Vanga, Asya’da ikinci bir tsunaminin meydana geleceğini ve Rusya’ya düşecek olan bir asteroidin feci kayıplara yol açacağını da öne sürmüştü.
Putin’e bir silahlı saldırı yapılacağını iddia eden Baba Vanga, Donald TRump’un bir beyin timoru nedeniyle esrarengiz bir hastalık geçireceğini öne sürmüştü.
2023’de dünyanın yerinden oynayacağını ve yön değiştireceğini ileri süren Baba Vanga,
daha pek çok iddialar ile şaşkınlık yarattı.
Dünyadaki medyum sayısı bir hayli fazladır. Bazı medyumların yaptıkları tahminler doğru çıkmış, bazılarının da zırvaladıkları görülmüştür.
Ama, şimdi yaşamakta olduğumuz virüs salgınını tam 12 yıl önce hem de kitabına tarih vererek yazmış olan Sylvia Browne’nın kehaneti gerçekten şaşırtıcıdır.
Hem de kendisinden bir ‘şarlatan’ olarak söz edildiği halde…