Hollanda’da bir yığın politikacı ve hukuk uzmanının günlerdir tartıştıkları konu, Yunanca’dan gelme, dikastḗs (hakimler) ve kratein (yönetim) sözcüklerinden oluşan ‘Dikastocratie’ konusudur.
Politik bir filozofi terimi olan bu söz, ‘Hakimler ile yönet’ anlamını taşıyor.
Yani burada söz konusu olan ne demokrasi, ne de diktatörlük.
İşte, son günlerde Hollanda’daki politikacılar ve hukuk uzmanları, ‘Hollanda Dikastocratie ülkesi mi oldu? Yani Hollanda bir hukuk devleti midir, yoksa hakimler devleti mi?’ sorularını tartışıyorlar. Bu söylem Hollandaca dilinde güzel oturuyor:
Tartışma, ‘Rechtstaat’ mı (Hukuk devleti mi) yoksa ‘Recherstaat’ mı (Hakimler devleti mi) şeklinde sürüyor.
Tartışanlar içinde o kadar ünlü isim var ki, bunları sıralayarak başınızı ağırtmanın bir anlamı yok. Bu tartışmaya neden olayları da sıralamama gerek yok.
Anlatmak istediğim, Hollanda gibi, medeniyetin beşiği sayılan demokratik bir ülkede bunlar oluyorsa, varın artık diğer ülkelerde nelerin olabileceğini…
Hollanda’da gündemde en çok yer alan konu, tabii ki tüm dünyada olduğu gibi korona virüsü.
Yasaklar arasına Cuma namazları da girdi.
Herkesin yazdığı bu konuya ben girmeyeceğim.
Bizi de ilgilendiren ve gündemi meşgul eden konular arasında göçmen ve sığınmacı sorunu ile Türkler’e de uygulanmaya çalışılan uyum kursları ve sınavı konuları yer alıyor.
Bu konularda Hollandalılar ile hemfikir olmadığımız pek çok nokta var. Bunları dilimizin döndüğü kadar belirtiyoruz. Ama ne var ki, bazılarımız o kadar katı ve tutucu ki, yapılan jestleri görmezden geliyorlar.
Sığınmacılar konusunda gerçekleri yazan ve Yunanistan’ı suçlayan yazar Carolijn Vos’un anlattıklarını yayınladığım zaman, bazılarımızdan gelen tepki şuydu: ‘Amaaaan, akılları şimdi mi başlarına geldi?’.
Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki 6 milyar euroluk anlaşmanın mimarı olan Avusturyalı Gerald Knaus’un, Hollanda TV ekranlarına çıkıp, program sunucularının iyi niyetli olmayan tüm girişimlerine rağmen, Erdoğan için ‘Bu konuda çok haklı’ damgasını vurdu ve Avrupa Birliği tarafından Türkiye’ye gönderilen paraların nerelere harcanmış olduğunu tek tek anlattıktan sonra, ‘Avrupa Birliği, anlaşmanın devamını getirmeli ve bundan sonra harcanacak olan paraları da Türkiye’ye vermeli’ dedi. Avrupa Birliği’nin, Türkiye’ye göçmen konusunda kabadayılık yapacak güçte olmadığını belirten Knaus, Program sunucusunun, Avrupa Birliği Komisyon Başkanı Ursuyla von der Leyen’in, sınırdaki göçmenleri püskürttükleri için Yunanistan’ı öven ve kahraman ilan eden açıklamasını nasıl bulduğunu sorması üzerine, Gerald Knaus şu cevabı verdi:
Yunanistan’ı desteklemek de neymiş? Sınırdakiler silahlı bir düşman ordusu mu? Sınırdakiler sadece ve sadece güçsüz göçmenlerdir ki, bunların tamamının kabul edilmesi gerekir. Göçmen sorununu hâlâ anlayamayan Avrupa ülkelerinin, Türkiye ile samimi ilişkiler içine girmesi gerektiğini belirten Knaus, ‘Aksi takdirde göçmen sorunu faciayla sonuçlanabilir’ dedi.
Bizim için çok önemli olan bu açıklamayı yayınladıktan sonra da, ‘Amaaan bunlar zaten hep böyle, sıkıştıkları zaman sinerler’ gibisinden yanıtlar geldi.
Ankara’da Hollandalı bir Bakan, Atatürk’ümüzü ziyaret etti, çelenk bıraktı ve saygı duruşunda bulundu. ‘İşte dostluk budur’ diye yazdığım zaman, ‘Düşmandan dost olmaz’ şeklinde tepkiler geldi.
Yani, yapılan jestleri bile takdir edemeyenlerimiz var.
Bu ayki bültenimdeki en son yazının başlığı, ‘İyi ki varsınnız facebok, twitter, instagram, ve whatsapp. İyi tanıdığımızı zannettiklerimizin gerçek yüzlerini görüyoruz’ şeklinde.
O yazıdan bir paragrafı ekleyerek yorumumu tamamlıyorum.
Sosyal medya sayesinde, yıllardır birlikte yaşadığımız bazı arkadaş ve tanıdıklarımızın gerçek yüzlerini görmüş oluyoruz. Sosyal medyayı kullandıkça kendilerini fenomen olarak görmeye başlayan bu insanlar, bilmedikleri konulara da maydanoz oluyorlar. Sosyal medya olmadan önce, köşelerinde kedi gibi oturanlar, şimdilerde kendilerini ‘Büyük yorumcu’ olarak görüyorlar.
Her şeyi nasıl da biliyorlar. Depremde ‘arkeolog’, hastalıkta ‘doktor’, savaşta ‘komutan’, futbolda ‘teknik direktör’ ve siyasette ‘siyaset bilimci’ oluyorlar.
Bugün facebook’a giriş yaptım. Bir tanıdığımın ismini tam dört ayrı konuda yorum ve eleştiri yaparken gördüm. Kendisine yanıt verenleri de nasıl azarladığını ve hatta hakaret ettiğini gördüm.
Pes vallahi !
Adı Ömer ama, Amsterdam’ın ‘ebe’si:
‘Bir Türk adam, geleceğin anneleri için neden ürkütücü oluyor?’
Adı Ömer, 38 yaşında, 187 boyunda 130 kilo ağırlığında, hem erkek, hem Türk ve hem de müslüman olan altı çocuk babası.
Amsterdam’da bir ebe.
Üç yıldır sadece ebeveynleri ve kardeşleri bir ebelik okuluna gittiğini biliyordu. Diğerleri ise tıp okuduğunu sanıyorlardı. Gerçeği anlatamıyordu.
Gittiği yolun kolay bir yol olmadığını biliyordu. Ama şimdi bir bayan meslektaşı ile birlikte Amsterdam’da bir doğum muayenehanesinin mutlu patronu olarak mesleğini sürdürmeye çalışıyor.
Ama hâlâ peşin hükümlülüğün acısını çekmeye devam ediyor. Kendisi bu durumu açıklarken şöyle diyor: ‘Bir hamile kadın ile ilk görüşmeme 3-0 geride başlıyorum. Ama konuşmamı tamlayınca 3-10 galip duruma geçiyorum.’
ÇOK GÜZEL BİR MESLEK
Ömer, yaşananları şikâyet etmek için anlatmıyor. Şikâyet meziyeti taşımadığını söylüyor. Amacı, ebeliğin çok güzel bir meslek olduğunu gençlere anlatmak olduğunu söylüyor. ‘Her şeye rağmen her gün işime zevkle gidiyorum. Akşam eve geldiğim zaman, o gün yaşadıklarımı da zevkle anlatıyorum’ diyor Ömer.
Evde eşi ile birlikte altı çocuğu var. En büyüğü 18, en küçüğü henüz bebek. Mutaassıp bir ailenin çocuğu olarak, henüz 17 yaşındayken, o da çok genç olan bir kız ile çabucak evlendirildi. ‘Bu tam anlamıyla angaje edilmiş bir evlilikti. 17 yaşımdaevlendim, 19’umda doğan oğlum ile baba oldum’ diyor Ömer.
JİNEKOLOG
Kayınana ve kayınbabası, Ömer’in jinekolog olmak için tahsil yaptığını sanıyorlardı. Zira Ömer, 13 yaşından itibaren, her anne ve baba ile her kayın ana ve kayın babanın seve seve kabul edebileceği jinekologluğun hayalini yaşıyordu. ‘Doktorluk, Türk toplumu için itibarı olan bir meslek olduğu gibi, tüm aileyi geçindirebilecek bir gelir için de idealdir’ diyor Ömer.
ANARAHMİ KANSERİ
Ömer jinekolog olma konusunda yalan söylemiyordu: ‘Bu istek, ben 13 yaşındayken ebeveynlerim ile hastaneye gittiğimiz bir gün içimde doğdu. Ebeveynlerim Hollandacayı iyi konuşamadıkları için ben tercümanlık yapmak için hastaneye gelmiştim.
Annemde rahim kanseri tespit eden jinekolog, ameliyat olmazsa annemin öleceği söylenmişti.
Ben bu kötü haberi anneme nasıl söyleyecektim? Doktor, bizi biraz yalnız bıraktı. O sırada gerçeği anneme anlattım. Annem bana, jinekolog olduğum zaman benim ameliyat etmemi istediğini söylemişti.’
Tam 23 yıl önceydi ve Ömer’in annesi şimdi hâlâ yaşayan 60’ında bir anneydi.
Ama o zaman Ömer’in yüreğine jinekologluk tohumu ekilmişti. Annesi gibi kadınlara yardımcı olacaktı.
Ama ne yazık ki seçmeler sırasında gereken puanı alamadı. Dekan Ömer’e, ‘Ebelik okulu senin için daha kolay olur. Bu mesleği seçmende bir sakınca yok’ dedi.
Ömer önce düşündü. Sonra da istekli bir şekilde karar verdi: ‘Benim inancıma göre, zorda olan ve acı çeken insanlara yardım etmek şarttır. Ben de bir ebe olarak insanlara hizmet edeceğim. Bunda hiçbir beis görmedim.’
YUMUŞAK
Ömer ebe olmaya karar vermişti ama, etrafındakiler buna ne diyecekti?
Ömer, bu mesleğin etrafindakiler tarafından kabul görmeyeceğini tahmin ediyordu. Özellikle Türk toplumunun kendisine homoseksüel olarak bakacağını da tahmin ediyordu. Bu konuda şöyle diyor Ömer: ‘Bir staj sırasında, benim Türk olduğumu bilmeyen bir Türk çift aralarında konuşuyorlardı. Bir erkeğin nasıl olur da ebelik yapabileceği üzerinde konuşurlarken, ‘Mutlaka homoseksüeldir’ dediklerini duydum. Çok üzüldüm.
Ama ne mutlu ki kardeşlerim bana güç verdiler. Yumuşak da desler bu işi tamamlamamı tavsiye ettiler.
COMING-OUT
Ömer devam ediyor: ‘Eğitimimin üçüncü yılında, 20 yaşındayken, ne ile meşgul olduğumu herkese anlatma cesaretini buldum. Geçen zaman içinde gerek kendim ve gerekse mesleğim hakkında o kadar çok şey öğrendim ki, kimin ne düşüneceği artık umurumda bile değil.
Bu bendim. Bunun bir coming-out (dalıştan çıkış) olduğuna inanmıştım.’
ÇOCUKLARI
Ömer’in en büyük oğlu avukat olmak istiyor.
15 yaşında olan en büyük kızı ise, babasının yanında staj görüyor.
Kızının veya çocuklarından birinin ebe olması halinde büyük bir mutluluk yaşayacağını beliten Ömer, ‘Ama bana güven vermeleri lazım. Tıpkı benim verdiğim güven gibi.’ diyor.
RET EDİLMENİN ASIL NEDENİ NE?
Ömer’in çalışma anıları arasında çok hoş şeyler yaşandığı gibi, nahoş olaylar da yaşandı. Bir erken tarafından muayene edilmek istenmeyen kadınlar gibi…
Kaldı ki aynı kadınlar, bir jinekolog karşısında kendilerini rahatça sergileyebiliyorlar.
O zaman bu işe ne diyeceğiz?
Jinekologun etiketi pahalı, ebenin etkitei ucuz diye mi?
Yoksa, karşılarında Hollandalıya benzemeyen bir erkek olduğu için mi?
Ömer’i ret eden kadınlar, karşılarında gerçekten kadınsı homoseksüel Hollandalı erkek bulsalar, aynı tepkiyi gösterirler miydi acaba?
Aybala Carlak’ın röportajını 4 sayfa halinde yayınlanan De Volkskrant gazetesi, öteden beri hareketlenmiş olan Ebru modasını gözler önüne serdi.
İlhan KARAÇAY Yazdı:
Bugüne kadar gittiğim her etkinlikte ve fuar açılışlarında sık sık gördğüm ve haberlerde sitayişle söz ettiğim Ebru sanatçıları, meğerse ne büyük değerlermiş be arkadaş?
Çok çok özür dileyerek ifade edeyim ki, gerçekten çok beğendiğim ve her zaman da sitayişle söz ettiğim Ebru sanatı ve sanatçıları, bir yandan ne yazık kı, diğer yandan da ne mutlu ki Avrupa’da ancak şimdi keşfedildiler.
Hollanda’nın De Volkskrant gazetesinde Aybala Carlak imzasıyla yayınlanan bir haber, bu işle ilgilenen herkesi, bir tokatta sağa sola savurdu.
Aybala’nın haberine göre, şimdi çeşitli moda zinciri firmalar, ebru desenlerini giysilerine nakşediyorlar ve bunun için de Türk ebru sanatçılarını kadrolarına katıyorlar.
İsterseniz Hollanda’daki gelişmeleri az sonraya bırakalım, ebru sanatının tarihine bir göz gezdirelim.
Ebru, Özbekistan sınırları içinde olan Semerkand ve Buhara şehirlerinde doğmuştur. İlk yapılma yılı kesin olarak bilinmemekle birlikte kağıdın bulunduğu yıllara rastladığı düşünülmektedir. Bu da 7’nci yüzyıl ile 8’inci yuzyıl arasını işaret eder. Ebru göçler kanalıyla Anadolu’ya gelmiş, özellikle Osmanlı döneminde büyük bir gelişme göstermiştir. Batılı ülkelerin ebruyla tanışması ancak 16’ncı yüzyılın başında İstanbul’a gelen seyyah, diplomat ve tacirler vasıtasıyla gerçekleşiyor. Ebru tekniği bu şekliyle Batı’da “Türk Kağıdı” ya da “mermer kâğıt” olarak adlandırılıyor.
Ebru, geven otunun özsuyundan elde edilen kitre veya deniz kadayıfı bitkisi (kerajin) ile kıvamı arttırılmış suyun üzerine, içine öd katılarak, suyun dibine çökmeyecek hale getirilen boyaların serpilmesi ve su yüzeyinde meydana gelen şekillerin olduğu gibi ya da metal uçlu bir aletle müdahale edilerek bir kağıda geçirilmesi yoluyla yapılır.
Ebru’nun Çin ve Japonya’da doğduğu da söylenir ama, oralardaki teknik ile bizim uyguladığımız teknik arasında dağlar kadar fark olduğu da bilinmektedir. Bizim sanatçıların yaptıkları Ebru tekniğinde, renkli topraklardan alınan boyalar ile, kvamlı sular kullanılır. Çin ve Japonya’dakiler ise başka bir teknik ile normal su ile mürekep kullanırlar. 12’inci asırdan itibaren Japonya’da suminagaşi ve beninagaşi isimleriyle yapılan bir takım çalışmalardan, çok renksiz, hemen hemen siyah-beyaz desenler çıkar.
Ebru konusunda en önemli uzman kaynak olan Prof. Uğur Derman Hoca ebrunun Farsça “bulut, bulutumsu” anlamına gelen “ebri” sözcüğünden türediğini en kuvvetli ihtimal olarak savunmaktadır. Osmanlı ülkesinde de revaç bulan aynı isim, telaffuz zorluğundan son yüzyılda Türkçede ‘Ebru’ya dönüşmüştür.
İstanbul’dan Avrupalı seyyahlar tarafından kendi memleketlerine götürülen ebru kâğıtları, önce Almanya’da, sonra da Fransa ve İtalya’da ‘mermer kağıdı’ veya ‘Türk mermer kağıdı’, hatta sadece ‘Türk kağıdı’ adıyla tanınıp benimsenmiş ve buralarda da da yapılmaya başlanmıştır. Zaman içinde İngiltere ve Amerika’ya da yayılan ebru kağıdı, her ülkenin sanat anlayışına göre bir başkalık gösterir. Bunda, kullanılan değişik malzemenin de rolü olmalıdır. Belgelenen en eski ebru örneği 16. yüzyıla aittir. Kağıdın süslenmesinde, kıt’a ve levhaların iç ve dış pervazlarında, yazma ciltlerinde yan kağıdı olarak sıkça kullanılmıştır.
Osmanlı döneminde başlıbaşına bir sanat ve iş kolu olan ebruculuk, 20. yüzyıl başlarına gelindiğinde, unutulma noktasına gelmiştir. Bu sanatın tekrar hayat kazanması, ebru sanatına ‘çiçekli ebru‘yu geliştiren büyük sanatçı Necmeddin Okyay sayesinde olmuştur. Okyay’dan sonraki büyük merhale Mustafa Düzgünman’dır.
Ebru Sanatı, 27 Kasım 2014 tarihinde Atilla Can’ın girişimleriyle UNESCO tarafından somut olmayan kültürel miras olarak tanımlanmıştır.
Mustafa Düzgünman’dan (1920-1990) sonra gelen ebru sanatçıları arasında, (tarih sırasına göre) Sacit Okyay, Sami Okyay,Fuat Başar, Alparslan Babaoğlu, Sabri Mandıracı, Sadreddin Özçimi, Sedat Altınöz, Hikmet Barutçugil, İsmail Dündar, Yılmaz Eneş, Atilla Can, Firdevs Çalkanoğlu, Mahmut Peşteli, Erol Çağlar yer almaktadır.
1000 YIL SONRA AVRUPA’DA MODA OLDU
Hollanda’da ‘Mermerleme’ olarak anılan ‘Ebru’yu De Volkskrant gazetesinde anlatan Aybala Carlak, su üzerinde yapılan bu sanatın, artık print edilerek giysilere nakşedildiğini ve hatta valizlere bile işlendiğini yazıyor.
Ünlü firmalar H&M Home, Astier de Villatte, Fendi ve Balmain’in, ebru printli giysi ve eşyaları ile girdikleri piyasada çok başarılı olduklarını yazan Carlak, Hermes firmasının da ebruyu erkek giysilerine nakşederek Fashion Haftası’nda sergilediğini belirtiyor.
Ebru’yu tam 12 yıldır giysi kutularına nakşeden Matches Fashion firması da durumdan çok memnun. Firmanın satış müdürü Jess Christie bu konuda şunları söylüyor: ‘Ebru bizim kimliğimiz ile kaynaştı. Pek çok Ebru sanatçısı ile çalışıyoruz. Böylece müşterilerimizin, kutularımızı saklamalarını teşvik ediyoruz.’
Aynı firma 2,5 yıl önce, Globe-Trotter adlı valizlerin imalatçı firması ile bir anlaşma yapmış. Bu anlaşmaya göre, sırf kendileri için Ebru motifli valizler üretmeye başladı. Satışlar da çok iyi gidiyor.
Ünlü modacı Jan Taminiau da birkaç yıldır Ebru kullanıyor. Eski kitap kapaklarında gördüğü Ebru baskılarından ilham aldığını söyleyen Taminiau, derin bir araştırma yaptıktan sonra özel olarak Ebru atelyesi kurduğunu ve ürettiği giysi ve ev eşyalarına Ebru nakşettiğini belirtti.
Ebru’ya ilginin nereden doğduğu sorusuna Taminiau’nun cevabı şöyle: ‘Bu tekniği çekici yapan şey, damlattığın veya bir metal deydirdiğin suda ne göreceğini bilememendir.Bu sanatı icra edenlerin harcadıkları enerji, birbirlerini kamçılamaktadır. İşte böylesi bir meşgale sonunda çıkan eserler de beğenilmektedir.’
Rotterdam’da ‘Ebruze’ markalı giysi üreten Ebru Durmaz şöyle diyor: ‘Dışarıdan bakanlar, konuya sanatsal değer yerine ticari değer olarak bakıyorlar. İnstagram sayesinde Ebru sanatı popüler oldu. İmal edilen prodüksiyonları öne çıkarmak için arka plana Ebru nakşediliyor.
Eskiden belli bir kesim bu sanatla ilgileniyordu. Ama şimdi herkes.’
Ebru sanatını öğrenmenin çok zor olmaması nedeniyle, bu sanatı öğrenmek isteyenlerin sayısı da günden güne artıyor. Jan Taminiau’nun atelyesinde kurs veren Türk sanatçı Yusuf Akkaya, ‘Burada işler çok iyi gidiyor. Ülkenin pek çok yerinde yeni doçentler ve kursiyerler görüyorum. Benim kursiyerlerim çok heyecanlılar. Suya damlattıkları boyaların aldıkları şekiller karşısında büyüleniyorlar’ diyor. Akkaya, Ebru’yu hem eski Japon sistemi suminagaşi ve paste paper tekniğini hem de modern Ebru tekniğini kullanıyor.
Her yıl yapılan ‘Sanat ve Görüntü Festivali’nin organizatörü Wendy van Wilgenburg, festivale Ebru sanatını kattıktan sonra bilet satışlarının yükseldiğini belirtirken, Ebru’nun çok renkli bir sanat dalı olduğunu ve ilgi çektiğini belirtti.
Yusuf Akkaya ise, Ebru ile ilgilenen Hollandalılar’ın, konuya sanat (Zanaat) olarak baktıklarını, ama bunun güzel sanatlar olduğunu yavaş yavaş öğreneceklerini belirtiyor.
HOLLANDA’DAKİ EBRU DUAYENİMİZ: OKAN AKIN
Ebru Güzel Sanatlar mucizesinin Hollanda’da modanın trentleri arasına girdiğini sevinerek yazıyorum ama, burada kendisini yıllardır izlediğim bir Ebru duayenimizden de söz etmek istiyorum. Ebru dışında daha pek çok güzelliğe ve etkinliğe imza atmış olan bu duayen, Okan Akın’dan başkası değil.
Bakınız, ‘Ebru ile nasıl tanıştın’ şeklindeki soruma Okan Akın ne cevap verdi?
‘Ebru sanatıyla tanışmam aslında 1980’lerde TRT’de çocukluk dönemimde izlediğim bir belgeselle oldu. Tesadüfen rastladığım o belgeselde yaşlı bir ebrucu –daha sonradan O’nun büyük üstad Mustafa Düzgünman olduğunu öğrendim- tekne içindeki suya boyalar damlatıp inanılmaz güzellikte resimler yapıyordu. Çok büyüleyici bir şeydi. Bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Zamanla tabi o heyecan soğudu. Daha sonra Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Güzelsanatlar Eğitimi Bölümü, Tekstil Tasarım Ana Sanat Dalı’ında okurken ebru tekniğinin kumaşa da uygulanabildiğini öğrendim ama o dönemde uygulama yapacak ne bir atölye vardı, ne de bir imkan.
Okuldan mezun oldum ve beş yıl kadar Erzincan ve İzmir’de tekstil tasarım öğretmenliği yaptım. Evlilik dolayısıyla istifa edip, Hollanda’ya yerleştim. Amacım Hollanda’da bir sanat atölyesi açarak vitray, tekstil ve resim üzerine sanat faaliyetlerimi sürdürmekti. Üniversiteden hocam Rauf Tuncer bana bir gün Türkiye’den telefon açtı ve bir sergi için Hollanda’ya geleceğini söyledi. Kendisiyle sergi hazırlığı dolayısıyla bir iki gün beraber olduk ve bu arada Hollanda’daki planlarım hakkında konuşma fırsatı bulduk. Rauf Hocam bana aynen şunu dedi: “ Okan, tereciye tere satmana gerek yok. Burası Avrupa, modern sanatın beşiği. Sen modern sanat eğitimi almış birisin ve doğulu bir sanatçısın. İşte senin üstünlüğün burada. Çünkü ayrıca sende Doğu sanat disiplini var. Bu yüzden bizim geleneksel sanatlarımızdan birini çok iyi öğren ve bu sanatı burada modern bir anlayışla uygula. Hem Batılılara öğret, hem de burdaki Türkler’e kendi sanatlarını tanıt.”
Ne olduysa işte o zaman oldu. Akşam eve döndüğümde aklımda hep Rauf Hocam’ın dedikleri vardı ve hiç tereddütsüz ebru tekniği üzerinde yoğunlaşmaya karar verdim. Ondan sonrası çorap söküğü gibi geldi.’’
Okan Akın, Ebrua’ya bakış açısını ise şöyle anlatıyor:
‘Ebrunun gelenekli ruhunun korunması biz Türk sanatçılarının birinci görevidir diye düşünüyorum. Diğer taraftan modern sanat eğitimi almış biri olarak, sanat felsefesinin temelinin değişime, gelişime ve farklılığa sonuna kadar açık olmak olduğunu biliyorum. Bu yüzden ebrunun yeni denemelere sonuna kadar açık olması elzemdir. Bunu biz yapmazsak ebruyu öğrenen Batılı sanatçılar zaten yapacaklardır, hatta yapmaktadırlar. Bu durumda “peki, gelenekli ebrumuzu nasıl koruyacağız?” diye sorabilirsiniz. Bu hiç de zor değildir. Zira ebru sanatının çok iyi bir şekilde kategorize edilip, ekollere ayrılması ve bu şekilde gelenekli ile çağdaş denemelerin ayrıştırılması bu sorunu kökünden çözecektir. Gelenekli ebru ruhunun korunması için birinci derecede gereken şey budur. Bunun için bilimsel ve akademik çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu da tabi devletin ilgili kurumlarının Başta Kültür Bakanlığı olmak üzere, Güzel sanatlar Fakülteleri, müze ve arşiv müdürlüklerinin sorumluluğunda olan şeylerdir. Biz sanatçılara düşen bu kurumları yönlendirici mesajlar verip, görev verildiği takdirde göreve icabet etmektir.’
Ebru’nun, geçmişte daha çok bir süsleme sanatı olarak kitapların yan kağıtlarında kullanıldığını şimdilerde ise modada baştacı edilemeye başlandığını hatırttığım Akın şöyle konuştu:
‘Ebru günümüze kadar bir kağıt süsleme sanatı anlayışında yardımcı bir sanat unsuru olarak kullanılmış. Bu yüzden hüsnü hat sanatına arka fon olmanın ve cilt yapımında kullanılmanın ötesine pek gidememiş. Özellikle merhum Necmeddin Okyay Üstad’ın 1900’lü yılların ikinci çeğreğinde çiçekli ebru çığırını açmasıyla birlikte, ebru müstakil bir sanat olma kapısını aralamış oldu. Şu anda birbiri ardına yetişen yetenekli ebrucular, yeni yeni arayışların peşinde inanılması güç başarıların altına imza atıyorlar. Artık şunu büyük bir gururla söyleyebiliriz ki, bir ebru eser çerçevelenip, mekanların müstesna köşelerine bir sanat eseri olarak asılabildiği gibi, önemli galerilerde sergilenebiliyor. Bu da ebrunun müstakil bir sanat olma evresini tamamladığını bize ispatlıyor. Bence en önenemlisi de budur. Yani ebrunun bir kağıt süslemenin ötesinde, tam bir sanat eseri özelliğinde kullanılmasıdır. Bunun yanında ebru özellikle dekoratif eşyalarda ve tekstil eşyalarında da kullanılmakta. Bu da çok normaldir. Çünkü sanat, estetik bir kaygının sonucudur ve sanat eserleri insanların yaşam alanlarına ve kullandıkları şeylere ilham kaynağı olma görevini üstlenir. Bunda hiçbir beis yoktur.’
Önceki gün Parlamento Araştırma Komisyonu karşısında ter döken Hollanda Diyanet Vakfı Sekreteri ve Amsterdam Eyü Sultan Camii Başkanı Murat Türkmen kardeşimiz, yaptığım yayın üzerine gönderdiği bir mesajda serzenişte bulunmuş ve çok üzgün olduğunu belirtmiş.
8 şubatta annesini kaybettiğini, o sırada apar topar oturuma çağrıldığını belirten Türkmen, acı içinde bir haleti ruhiye ile komisyon karşısına çıktığını belirtmiş.
Öncelikle kendisine başsağlığı diliyor ve sabır diliyorum.
Şimdi yazacaklarımın, Murat Türkmen’e cevap niteliğinde olmadığını, komisyon karşısında kim olursa olsun, aynı şeyleri yazacağımı öncelikle belirtmek isterim.
Hollanda hükümeti, ülkelerinde yaşayan yabancıların, gelmiş oldukları ülkelerin etkisinde kalmalarından rahatsızlık duydukları için, özellikle cami yapımı için gönderilen paralara dikkat kesildiler.
Bu camilerin çoğunda selefist düşünceler beyinlere işletildiği için, gençleri bundan kurtarmak isten Hollanda hükümeti, İstihbarat Örgütü AIVD’den yardım istedi. AIVD’nin hazırladığı rapora göre, pek çok caminin yapımında kullanılmak üzere Arap ülkelerinden paralar gelmiş.
Bu konuda bir meclis araştırması kararı alındı. Özel olarak kurulan Meclis Araştırma Komisyonu, 3 hafta süren bir sorgulma yaptı. Nedense, bugüne kadar, hiçbir caminin yapımında dışarıdan para almayan Türkler de bu araştırmaya sokuldu ve Hollanda Diyanet Vakfı’nın da dinlenmesine karar verildi.
Görünürde, Diyanet’in soruşturma sürecine dahil edilmesi, imamların maaşlarının Türkiye tarafından ödenmesi ve Türkiye’nin de merkezi Amerika’da olan düşünce kuruluşu Freedom House tarafından ‘özgür olmayan ülkeler’listesinde yer almasından kaynaklanıyor.
Şimdi, Diyanet Vakfı’nın para konusunda yargılanmayacağı kesin.
Diyanet Vakfı’nın Türkiye’ye bağımlı olduğu ve Erdoğan’ın uzun kolu ile idare edildiği öne çıkarılacaktı. Parlamento Araştırma Komisyonu, dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğimiz bir sistem uyguladı. İfadesini alacağı Murat Türkmen’e soruları önceden bildirdi. Aldığım habere göre, Murat Türkmen’e, özellikle Ermeni mitingi ve Gülenciler konusundaki sorular önceden verildi.
Daha önceki haberimde, Murat Türkmen’in dersine iyi çalışmadığını ileri sürmüştüm.
Peki, komisyonun karşısında ben olsaydım nasıl davranır ve ne söylerdim?
Komisyon üyelerine öncelikle, krşılarında bir suçlu olmadığını ve sorularını nezaket içinde sormalarını, tabırlarına da dikkat etmelerini sertçe söylerdim. Bu da yetmezmiş gibi, bir gün önce karşılarına çıkan Al Fitrah Camii İmamı Suhayb Salam’ın kendilerine nasıl küfürler savurduğunu ve hakaret ettiğini de hatırlatırdım.
Şimdi gelelim sorulara ve benim vereceğim cevaplara:
Soru: Siz Hollanda Diyanet Vakfı’nın bir Hollanda kuruluşu olduğunu söylüyorsunuz, bu doğru mu?
Karaçay:Evet
Soru: Nasıl olur, Başkanınız Ankara’dan gelen Din İşleri Müşaviriniz ve imamlarınızın maaşı da Ankara’dan.
Karaçay: Ne var bunda? Ankara’dan gelen de bir insan değil mi ve yönetici olamaz mı? İmamların maaşlarının Ankara’dan gelişinde ne acayiplik var? Aidiyet duygusu yaşadığımız anavatanımız bize yardım edemez mi?
(Murat Türkmen, nedense Ankara’ya bağımlılığımızı gizli tuttu)
Soru:İmamlarınız, din ataşeliğinizden mi emir alıyorlar?
Karaçay: İmamlarımızın işvereni ataşeliğimizdir ama patronları cami yönetimidir.
Bu aslında sizin isteğiniz değil mi? İmamlar arasında başıbozukluk istemiyorusunuz. Bu nedenle de dışarıdan gelen paraları, gönderen ülkeler ‘Etkili olurlar’ diye istemiyorsunuz. Biz de, kontrol altında fetvalar sunuyoruz. Daha ne istiyorsunuz?
(Murat Türkmen cevabında bu konulara hiç giremedi)
Soru:İmamların Tükiye’den gelişi sizi bağımlı kılmıyor mu?
Karaçay: Bu aslında sizin isteğiniz değil mi? İmamlar arasında başıbozukluk istemiyorusunuz. Bu nedenle de dışarıdan gelen paraları, gönderen ülkeler ‘Etkili olurlar’ diye istemiyorsunuz. Biz de, kontrol altında fetvalar sunuyoruz. Ayrıca, ‘Kadınların sünnet ettirilmesi’ ve ‘Kadına dayak müstehaktır’ gibi fetva veren yobaz imamlardan rahatsız oluyorsunuz. Bizim imamlarıız ünüversite ayarında tahsil yapmış aydın insanlardır. Sizin de istediğiniz bu değil mi? Aslında bundan memnun olmanız gerekmez mi?
(Komisyon üyelerinin, ‘Hollanda Diyanet Vakfı Türkiye’ye bağımlı olmayan bir Hollanda vakfı mıdır?’ anlamındaki soruların yanıtını doyurucu bir şekilde veremeyen Murat Türkmen, ‘Evet, Türkiye’den bağımsız, tamamen bir Hollanda kuruluşudur’ derken, imamların maaşlarının Ankara’dan gelişi ile Vakıf Başkanı’nın, aynı zamanda Lahey Din İşleri Müşaviri oluşunun nedenine de doyurucu cevaplar veremedi.
İmamların cami yönetimlerine değil, Din Ataşelerine bağlı olduklarını ve ataşeliklere karşı sorumlu olduklarını belirten Türkmen, ‘Peki bu nasıl bir Hollanda vakfıdır?’ sorusuna cevap verirken de bocaladı.)
Soru:Vakfınızın sadece dini hizmet yaptığını ve siyasete karışmadığını söylüyorsunuz. Bu doğru mu?
Karaçay:Evet.
Soru: Peki 2006 yılında yapılan Hollanda genel seçimlerinde, Ermeni soykırımı iddiasını desteklemeyen Fatma Koşer Kaya’ya oy verilmesini tavsiye den bir bildiri yayınlandınız, buna ne dersiniz?
Karaçay:Bakınız, aynı seçimlerin arifesinde Ayhan Tonca, Erdinç Saçan ve Osman Elmacı, İşçi Partisi ve Hıristiyan Demokrat Partisi’nin aday listelerinden antidemokratik bir şekilde atıldılar. Nedeni de, kendilerine özel olarak sorulan, ‘Ermeni soykırımını tanıyor musunuz’ sorsuna aldıkları ‘Hayır’ cevabı oldu. Biz Hollanda yasalarına göre kurulmuş bir vakıfız ama, aynı zamanda Türk kökenli ve Müslüman bir kuruluşuz.Sizin devletinizin yarım milyonluk Türk toplumuna karşı yapmış olduğu antidemokratik bir işlem karşısında biz de sessiz kalamazdık. Bu nedenle Demokrat 66 Partisi listesinde olan Fatma Koşer Kaya’nın desteklenmesi için bir bildiri yayınladık. Bu, doğrudan doğruya siyasete bulaşmak değil, haksızlığa karşı bir isyandır.
Bunun böyle olduğunu siz kabul etmesenizde, bizim Müslüman ruhumuz bizi buna mecbur etmiştir.
(Murat Türkmen bu soruya yanıt vermekte zorlandı ve ‘‘Bunu Diyanet değil, bir Hollanda-Türk lobi grubu Amerika üzerinden yaptı’ gibi bir açıklamada bulundu.
Soru:2014 yılında Almelo’da açılan Ermeni Anıtı’na karşı yapılan büyük bir protesto gösterisine siz de katıldınız mı?
Karaçay: Evet ben de katıldım.
Soru: Peki elimde bir afiş var. Sayın Türkmen, bize bu afişte yazılanları tercüme eder misiniz?
Karaçay: Öncelikle şu itirazda bulunayım. Ben sizin tercümanınız değilim. Önünüzdeki kağıtta afişte yazılanları tercümeleri de yazılı. Bana karşı nazik olun ve beni çırak yerine koymayın.
(Murat Türkmen, afiştekileri kuzu kuzu tercüme etti ve yanıtlamaya çalıştı.)
Soru:Bu afişte, miting yeri olan Almelo’ya Diyanet tarafından otobüs kaldırılacağı yazılı. Diyanet neden böyle siyasi bir eyleme karıştı?
Karaçay:Bu afiş diyanet tarafından hazırlanmadı. Zaten afişte, ‘Web sayfamızda, otobüslerin hangi Diyanet camilerinden kalkacağını görebilirsiniz’ yazıyor. Bu söz, otobüsleri Diyanet’in kiraladığı anlamını taşımaz. Demek oluyor ki bu afişi herhangi bir kuruluş bastırdı ve otobüslerin hareket yerinin de Diyanet’e bağlı olan camilerden kalkacağı belirtildi.
Soru:Mitingde Osmanlı (Mehter) Marşı çalınıyordu. Siz Ermeni olsaydınız o manzara karşısında gözyaşı dökmez miydiniz?
Karaçay: Bakınız, Bizim de gözyaşı dökmemiz gereken olaylar yaşandı. Soykırım hikâyeleri doğru değildir. Türkiye bu konuda tüm arşivlerini açtı ve dünyaya çağrıda bulundu. Tarihçilerin bu konuda karar vermelerini istedi. Ama siz, hiçbir araştırma yapmadan soykırım damgasını vuruyorsunuz ve soykırıma inanmayan parti adaylarınızı listelerden çıkarıyorsunuz. Bu mudur demokrasi? Bu konu hakkında siyasiler değil, tarihçiler karar vermeli. 1920 yılında Handelsblad gazetesine yazan bir Hollandalı gazeteci, Türkiye’de yaptığı araştırmaları aktarırken, ‘Soykırım yok, karşılıklı katliamlar var’ diye yazmıştı. Ama sizler bundan bile habersizsiniz veya habersiz görünüyorsunuz.
(Murat Türkmen bu soru karşısında gerçekten şaşırdı ve bocaladı. Mehter marşı için de ‘olmamalıydı, yapılmamalıydı’yanıtını verdi. Hatta üyelerden biri, ‘Özür dilediniz iyi oldu’ deyince, ‘Hayır hayır, özür dilemedim, sadece üzüldüm’dedi.
Soru:Bir de Türk gençlerinin bedelli askerlik sorunları var. Buna ne diyeceksiniz?
Karaçay: Aslında bu sorun bizleri de rahatsız ediyor. Bu konuda sizinle birlikte hareket edebiliriz. Ankara ile konuşunuz. ‘Türkler bizim de vatandaşımız’ deyiniz ve bir hal yolu arayınız. Biz zaten bu konuda mücadele ediyoruz. Siz de bize destek olunuz.
(Murat Türkmen bu soruya, bocalayarak cevap verdi ve sonunda, ‘Mademki Türk devletine bağlılar, o zaman da görevlerini yapsınlar’ demeyi tecih etti.
Soru:15 Temmuz darbe girişiminden sonra Gülencileri camilere sokmadığınızı duyduk. Bu doğru mu?
Karaçay:Hayır, bu doğru değil. Camiler Allah’ın evidir. Buraya girenlere ‘kimsin, necisin’ diye soramayız. Bu tamamen Gülencilerin bir uydurmasıdır. (Murat Türkmen bu sorya aynı doğrultuda bir cevap vermiştir)
Soru: Peki, eski başkanlarınızdan Yusuf Acar, Hollanda’da Gülen sempatizanlarının bir listesini Ankara’ya göndermiş.
Karaçay:Bakınız, bu konunun cevabını vermek beni aşar. O zamanlar özellikle De Telegraaf gazetesi ortalığı karıştırmıştı. Durum çok ciddi bir şekle dönmüştü. Bunu farkeden Ankara, Yusuf Acar’ı derhal geri çekmişti. Bu da yeterli bir hareket olmalı.
(Murat Türkmen, bu soruya, ‘Yusuf Acar, bu işlemi Diyanet Vakfı Başkanı olarak değil, Lahey Büyükelçiliği Din İşleri Müşaviri olarak yaptı. Bence bu bir casusluk işlemidir’ cevabını vermişti.
Evet, sevgili okurlarım. İşte, ben olsaydım, Araştırma Komisyonu karşısında yukarıdaki yanıtları verir ve tepki koyardım.
Ne yani, Komisyon karşısında hakaretler yağdırabilen Arap imamdan neyim eksik?
Ha, ben yine de nezaketimden bir şey kaybetmedim ve onların anlayacakları dilden yanıt verdim.
Daha doğrusu verebilirdim.
HOLLANDALI POLİTİKACILARIN HEZEYAN İSPATIDIR
Birkaç gündür gündemimizi meşgul eden, Hollanda Parlamentosu Araştırma Komisyonu’nun bazı dini kuruluşları hizaya çekme işlevi, bizim Diyanet Vakfı’mızı da kapsayınca çok üzülmüştük.
Hollanda İstihbarat Örgütü AIVD’nin hükümete sunduğu bir rapor, Hollanda temsilciler Meclisi’ni ayağa kaldırmıştı.
Hollanda Temsilciler Meclisi bir karar aldı ve kurulacak olan bir komisyonun, bazı dini kuruluşları sorgulamasını istedi.
Rapora göre Hollanda, uzun zamandır, Kuveyt, Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan’dan gelen yardımlardan rahatsızlık duymaktaydı. Hollanda’nın endişesi, yardım yapan bu ülkelerin Hollanda’da İslam’ın yorumlanmasına olası etkileri ve Hollanda’da aşırılıǧın körüklenmesi ve terörizme zemin hazırlanmasıydı. İktidardaki hükümet bu olası tehlikenin önüne geçilmesi için ‘özgür olmayan ülkeler’den gelen para akışını kesmek ve istenmeyen etkilerden korunmak istiyordu.
Bu doǧrultuda Temsilciler Meclisinde kurulan Araştırma Komisyonu, yabancı ülkelerden gelen para yardımlarının Müslümanlar üzerinde etkisinin olup olmadıǧını araştırdı.
Üç hafta süren sorgulamada, Den Haag’daki As Soenne Camii, Utrecht’deki Fıtrat Camii ve ve ne yazık ki bizim Hollanda Diyanet Vakfı yer aldı.
Görünürde, Diyanet’in soruşturma sürecine dahil edilmesi, imamların maaşlarının Türkiye tarafından ödenmesi ve Türkiye’nin de merkezi Amerika’da olan düşünce kuruluşu Freedom House tarafından ‘özgür olmayan ülkeler’listesinde yer almasından kaynaklanıyor.
Kaldı ki, Diyanet’in Hollanda’daki imamların maaşlarını ödemesi yeni bir gelişme deǧil, yıllardır uygulanan ve bilinen bir sistem. Hem de Hollanda’nın severek kabul ettiǧi, bir zamanlar teşvik ettiǧi bir uygulamaydı. Şimdi neler deǧişti de, bu konu Hollanda hükümeti tarafından mercek altına alınıyor, anlaşılması zor bir konu.
Soruşturma tamamlandıktan sonra biz de beğendiğimiz ve beğenmediğimiz tarafları yazdık.
Yurttaşlarımız da konuyu kendi aralarında halâ tartışıyorlar.
Ben şahsen, ‘Dağ fare doğuru’ demiştim. Nisan ayında yayınlanacağı belirtilen raporun sonucunu merakla bekliyoruz.
Ama, benim ‘Dağ fare doguracak’ iddiamın öncü bilgilerini şimdiden görmeye başladık.
Zira, komisyon araitırmasından sonra Hollanda medyası, Diyanet Vakfı’nın soruşturmasına çok az yer verdi.
Dün yayınlanan De Volkskrant gazetesinde bol fotoğraflı vei ki sayfa olarak yayınlanan bir analizde, ne kadar bilirkişi varsa konuşturuldu. Ama bui ki sayfalık yayında bir tek kelime bile Türk ve Türkiye yoktu.
Bu da gösteriyor ki, Hollanda İstihbarat Örgütü AIVD’nin vermiş olduğu raporda, Türkiye için korku verecek notlar yoktu. İşgüzar politikacılar işi büyütmüşler ve sırf ‘Erdoğan’ın uzun kolu’nu gündeme getirmek için Diyanet Vakfını da soruşturmaya çağırmışlardı.
Ne ilginç değil mi?
Batılılar, İslam teröründen endişe ederlerken, İslamlar’a karşı yapılan hunharce cinayetler Fransa, Yeni Zelanda gibi ülkelerden sonra şimdi de Almanya’da sürüyor.
Hollanda Temsilciler Meclisi, üç hafta boyunca Hollanda’da İslami kuruluşlarını yabancı ülkelerden gelen para yardımları konusunda sorguladı.
İlhan KARAÇAY’ın haberi
Hollanda, uzun zamandır, Kuveyt, Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan’dan Hollanda’ya gelen yardımlardan rahatsızlık duymaktaydı. Hollanda’nın endişesi, yardım yapan bu ülkelerin Hollanda’da İslam’ın yorumlanmasına olası etkileri ve Hollanda’da aşırılıǧın körüklenmesi ve terörizme zemin hazırlanmasıydı. Bu doǧrultuda Temsilciler Meclisinde kurulan Araştırma Komisyonu, yabancı ülkelerden gelen para yardımlarının Müslümanlar üzerinde etkisinin olup olmadıǧını araştırıyor. Geçen yıl bu doǧrultuda NRC Gazetesi’nin bir araştırması, dış ülkelerden yardım alan bazı camilerde aşırılık dilinin kullanıldıǧını gösteriyordu. Buna somut örnek ise, Den Haag’daki As Soenna Camisi’nde yapılan konuşmalarda, kadınların da sünnet olmasının önerilmesiydi.
Üç hafta süren sorgulamada, Den Haag’daki As Soenne Camii, Utrecht’deki Fıtrat Camii ve ne yazık ki bizim Hollanda Diyanet Vakfı yer alıyor. Sorgulama sürecinde, hangi kriterlere göre tespit edildikleri belli olmayan uzmanlar ve cami kuruluşları yöneticileri dinleniyor.
Görünürde, Diyanet’in soruşturma sürecine dahil edilmesi, imamların maaşlarının Türkiye tarafından ödenmesi ve Türkiye’nin de merkezi Amerika’da olan düşünce kuruluşu Freedom House tarafından ‘özgür olmayan ülkeler’ listesinde yer almasından kaynaklanıyor.
Kaldı ki, Diyanet’in Hollanda’daki imamların maaşlarını ödemesi yeni bir gelişme deǧil, yıllardır uygulanan ve bilinen bir sistem. Hem de Hollanda’nın severek kabul ettiǧi, bir zamanlar teşvik ettiǧi bir uygulamaydı. Şimdi neler deǧişti de, bu konu Hollanda hükümeti tarafından mercek altına alınıyor, anlaşılması zor bir konu.
Bizim için anlaşılması zor bir konu ama, Hollanda Diyanet Başkanı’nın aynı Zamanda Lahey Din İşleri Müşaviri olması da soru işaretleri yaratıyor.
Soruşturmanın son günü Hollanda Diyanet Vakfı dinlendi.
Diyanet’e, dış ülkelerden yardım alıp almadıkları değil, Türkiye’ye bağımlı olup olmadıkları soruldu. Sabahki oturumda, Türk Dilleri ve Kültürü Yüksek Öğrenim Üyesi Hollandalı Erik-Jan Zürcher dinlendi. Zürcher, ‘Hollanda’da yaşayan Türkler’in yüzde 70’i, Batı’nın kendilerine düşman olduğuna inanıyorlar.’ dedi.
Zürcher, Türkler’in bu fikre kapılmasına, Diyanet’e bağlı camiler ve imamların değil, sosyal medya ile radyo-televizyonların etki yaptığını belirtti. Zürcher, Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadesinde, Hollanda Diyanet Vakfı’nın, Almanya Avusturya ve Fransa’da olduğu gibi, Hollanda’da yasaklanmasına karşı olduğunu belirtirken, ‘Böyle bir karar, imam eğitiminin başlatılamadığı Hollanda’da başıbozukluğa neden olur’ dedi.
Zürcher, ifadesinin büyük bir bölümünde Türkiye aleyhine iddialarda bulundu.
Öğleden sonraki oturumda, Hollanda Diyanet Vakfı Sekreteri ve Amsterdam Eyüp Sultan Camii Başkanı Murat Türkmen dinlendi.
Bir saat 15 dakika süren oturumda, sorulara sürekli olarak ‘Bilmiyorum’, ‘Benim zamanımdan önceydi’, ‘hatırlamıyorum’ şeklinde yanıtlar veren Türkmen izleyenleri çileden çıkardı.
Komisyon üyelerinin, ‘Hollanda Diyanet Vakfı Türkiye’ye bağımlı olmayan bir Hollanda vakfı mıdır?’ anlamındaki soruların yanıtını doyurucu bir şekilde veremeyen Murat Türkmen, ‘Evet, Türkiye’den bağımsız, tamamen bir Hollanda kuruluşudur’ derken, imamların maaşlarının Ankara’dan gelişi ile Vakıf Başkanı’nın, aynı zamanda Lahey Din İşleri Müşaviri oluşunun nedenine de doyurucu cevaplar veremedi.
İmamların cami yönetimlerine değil, Din Ataşelerine bağlı olduklarını ve ataşeliklere karşı sorumlu olduklarını belirten Türkmen, ‘Peki bu nasıl bir Hollanda vakfıdır?’ sorusuna cevap verirken de bocaladı.
Siyasi Duyuru
Komisyon üyelerinin, ‘Vakfın sadece dini hizmet yaptığını ve siyasete karışmadığını belirtiyorsunuz ama, 2006 yılında yapılan Hollanda genel seçimlerinde, Ermeni soykırımı iddiasını desteklemeyen Fatma Koşer Kaya’ya oy verilmesini tavsiye den bir bildiri yayınlandı’ şeklindeki sorusuna da cevap vermekte zorlanan Türkmen, ‘Bunu Diyanet değil, bir Hollanda-Türk lobi grubu Amerika üzerinden yaptı’ gibi bir açıklamada bulundu.
Ermeni Meselesi
Hollanda Diyanet Vakfı’nın, diğer Arap kuruluşları gibi dış ülkelerden para yardımı almadıklarını bilen Hollandalı Komisyon Üyeleri, kısır konular ile Türkmen’i sıkıştırmaya çalıştılar ve sıkıştırdılar da…
Diyanet Vakfı’nın tek amacının dini hizmet olduğunu ve siyasete karışmadığını belirten Türkmen, 2014 yılında Almelo’da açılan bir Ermeni Anıtı’nı protesto etmek için yapılan büyük mitingde, Diyanet’in rolünün ne olduğu sorusuna da doğru dürüst cevap veremedi.
Türkmen, ‘O gün orada bir Osmanlı müziği (Mehter Marşı) çalındı. Kendinizi bir Ermeni yerine koyarsanız üzülmez miydiniz?’ sorusuna ‘Ama ben Ermeni değilim’ yanıtını verdi. Komisyon üyesinin bastırması üzerine, ‘Olmamalıydı, yapılmamalıydı’ diyen Türkmen, nedense Ermeni soykırımının sözde olduğuna ve karşılıklı ölümler olduğuna, soykırımın abartı olduğuna değinemedi.
Miting’e gidebilmek için yapılan afişleri gösteren bir komisyon üyesi, ‘Bu afişte neler yazılı’ dedikten sonra, afiştekileri zor da olsa tek tek tercüme ettirdi. Kaldı ki Türkmen, ‘Bu benim görevim değil’ diyebilirdi. Afişin bir köşesinde, miting yeri olan Almelo’ya otobüs kaldırılacağı yazılıydı. ‘Web sayfamızda, otobüslerin hangi Diyanet camisinden kalkacağını görebilirsiniz’ yazıyordu. Türkmen, Diyanet’in böyle bir şey yapmayacağını söyledi ama, web sayfasını işaret eden kuruluşun adını verseydi daha inandırıcı olurdu.
Askerlik Konusu
Bedelli askerlik konusunu soran komisyon üyesini, ‘Bu bugünün konusu değil’ diyen Türkmen, ‘Evet evet, tam da günümüzün konusu, siz bu işe ne diyorsunuz?’ sorusu üzerine yine kaçamak cevaplar vermeye çalıştı ve sonunda da, ‘Mademki Türk devletine bağlılar, o zaman da görevlerini yapsınlar’ demeyi tercih etti.
FETÖ (Fetullahçı Terör Örgütü) Konusu
15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra, Gülenciler’in camilere sokulmadığını ve hatta Gülenci olanların isimlerinin Diyanet Vakfı Başkanı Yusuf Acar tarafından bir liste halinde Ankara’ya bildirilmiş olduğunu belirten bir komisyon üyesine, ‘Camilere girişte hiç kimseye yasak getirilmedi. Gülencilerin isimlerini veren Yusuf Acar, bu işlemi Diyanet Vakfı Başkanı olarak değil, Lahey Büyükelçiliği Din İşleri Müşaviri olarak yaptı. (Aslında bu ifade çok iyi anlaşılmadı. Zira Türkmen Müşavir sözcüğünü tercüme edemedi) Sorular üzerine çok sıkışan Türkmen, Yusuf Acar’ın yaptığının doğru olmadığını hatta casusluk sayılacağını ifade etti.
Hoorn’daki bir cami imamının, aşırı bir şekilde şeriat fetvası verdiğini, Harderwijk’te iki imamın ‘Gülencileri ihbar edin’ dediklerini hatırlatan komisyon üyelerine, ‘Bunlar bireysel hatalardı. Hoorn’daki cami imamı derhal geri gönderildi. Zira fetvalar Diyanet tarafından yazılıyor’ yanıtını verdi.
Sorular Önceden Verildi
İşin ilginç tarafı nedir biliyor musunuz? Parlamento Araştırma Komisyonu, dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğimiz bir sistem uyguladı.
İfadesini alacağı kişilere soruları önceden bildirdi. Aldığım habere göre, Murat Türkmen’e, özellikle Ermeni mitingi ve Gülenciler konusundaki sorular önceden verildi. Buna rağmen dersine iyi çalışamayan Türkmen, canlı yayınlanan oturum sırasındaki bocalamalarıyla Türkleri çileden çıkarttı.