Gurbetçi otomobillerine 2 yıllık triptik hakkının mimarı Turgut Torunoğulları, şimdi de ‘Özel Plaka’ için harekete geçti.
T.C. Anayasası’nın ‘Temel haklar ve ödevler’ kısmında yer alan 62’nci maddesinde, “Türk Devleti, yabancı ülkelerde çalışan vatandaşlarının aile birliğini, çocuklarının eğitimini, kültürel ihtiyaçlarını ve sosyal güvenliklerinin sağlanması, anavatanla bağlarının korunması ve yurda dönüşlerinde yardımcı olunması için gerekli tedbirleri alır” ifadesinden ve 5256 sayılı Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü Kanunu’nun 3’üncü maddesinin J fıkrasında yer alan, “Yurtdışında yaşayan ve/veya çalışan Türk ailelerinin sorunlarını araştırmak ve çözüm önerileri geliştirmek” hükmünden yararlanmak isteyen yurtdışındaki Türkler, seslerini Ankara’ya duyurabilmek için çırpınmaya devam ediyorlar.
Gurbetçi otomobillerine 2 yıllık triptik hakkı verilmesinin mimarı olan, Edelstaal Simtronic Şirketler Grubu ve Orka Hotels Yönetim Kurulu Başkanı Turgut Torunoğulları, şimdi de yurttaşlarımızın otomobillerine, tıpkı Suriyeliler’e verildiği gibi, özel plaka verilmesi için kolları sıvadı. Turgut Torunoğulları, Türkiye’ye onyıllardır döviz yağdıran gurbetçilerimize bu hakkın tanınması için, yurtdışındaki Sivil Toplum Kuruluşları ile birlikte Ankara’da lobi oluşturacaklarını belirtirken, ‘Ankara bizim sesimize mutlaka kulak verecektir’ ifadesinde bulundu.
Dertler katmerleşiyordu
1960’lı yılların başında çıkmıştı gurbet yoluna binlerce, onbinlerce Anadolulu…
Önceleri kendi rizikoları ile yola çıkmışlardı. Daha sonra ‘Devlet Baba‘nın kontrolu altında…
Yani ‘Devlet Baba’‘nın ülkeler ile yaptığı görüşmeler sonunda hazırlanan mukaveleler, gurbeçiler için ‘garanti’ olmuştu…
Mukaveleler yürürlükteydi ama, mukavele kurallarını yerine getirmeyen Avrupalı işverenler, kural, mural dinlemiyorlardı.
O zamanlar Türk konsoloslukları bu iş anlaşmazlıklarına karışmıyorlar ve sadece pasaport işlemleri yapıyorlardı.
Gurbetçinin her türlü sorunu ile sadece biz gazeteciler ilgileniyorduk.
40 derece ateşli hastalıkla evinden işe gönderilen Türkler’in haklarını, sadece gazetemize yazarak değil, başta işverenin müdürü olmak üzere çeşitli mercilere telefon ederek ve yerel medyaya bildirerek savunuyor ve ortalığı karıştırıyorduk.
8-10 kişiyi bir yatak odasına sığdıran işverenin, mukaveleyi ihlal ettiğini biz ortaya çıkarıyorduk. Yerli işçiye yüksek maaş, yabancı işçiye düşük maaş verenlerin foyasını biz çıkarıyorduk ortaya…
Sonra aile birleşimi başladı. İskan sorunu başladı. Çocukların eğitim sorunu çıktı ortaya. Bayramlarda bile namaz kılınacak yerleri yoktu. Camiler kurulana kadar mücadele ettik gurbetçi için.
Yıllar ilerledikçe, gurbetçiden memlekete döviz akmaya başladı.
Bu kez politikacılar çıktı meydana. Avrupa’ya gelmeye başlayan politikacılar, sözüm ona dert dinliyor ve not alıyorlardı. Notları nereye yazıyorlardı biliyor musunuz? Mübalaasız, ceplerinden çıkardıkları sigara paketlerine yazıyorlardı. Yani sigara bitince paket de sorunlar da çöpe gidiyordu.
Daha sonraki yıllarda ataşelikler açılmaya başlandı. Çalışma Ataşesi, Eğitim Ataşesi, Din İşleri Ataşesi gibi…
Daha daha sonra da Müşavirler geldi.
Yurttaşlar Müşavirliklere ve Ataşeliklere dertlerini anlatmaya çalışıyorlardı ama anlayan yoktu. Görev yine biz gazetecilere düşüyordu. Biz de yazıyorduk ve ortalığı karıştırarak çözüm bulmaya çalışıyorduk.
OTOMOBİL DERDİ Yurttaşların binbir türlü derdi vardı. Bu dertlerden biri, yurda triptik ile otomobil girişi yapmaktı. Başta Turgut Torunoğulları olmak üzere, STK temsilcileri ile hep birlikte mücadele ettik ve sonunda yabancı plakayla iki yıl kalma hakkını elde ettik. Buna çok sevinmiştik.
OTOMOBİLE PLAKA Bize göre, yukarıdaki işlemler de artık tarihe karışmalı Suriyeliler’e geçici plaka verildiği gibi, yurtdışındaki biz yurttaşlara neden plaka verilmiyor? Suriyeliler’in ödedikleri 205.03 TL’yi biz de ödeyelim ve bize de geçici plaka verilsin ki, iki yıllık zahmetten ve her defasında taahhütname vermekten kurtulalım.
İnsanlara bazı haklar tanınınca, ‘Onlara var da bize neden yok’ derken, ırkçı bir tavır takınmıyoruz. Ama, onyıllardır anavatanı dövize boğan gurbetçiye, Türkiye’ye sokmak istedikleri otomobillere geçici Türk plakası verilmezken, ”Türkiye’ye hiçbir kazanç sağlamayan Suriyeli’ye neden böyle bir hak tanınıyor da bize tanınmıyor?” diyenlere ne cevap verilir?
Bakalım gurbetçilerimizin bu makûs talihi ne zaman değişecek?
İki yıllık triptik hakkının mimarı olan Torunoğulları’nın girişimlerini merakla bekleyeceğiz.
İlhan KARAÇAY yazdı:
Gurbetçi otomobillerine 2 yıllık triptik hakkının mimarı Turgut Torunoğulları, şimdi de ‘Özel Plaka’ için harekete geçti.
T.C. Anayasası’nın ‘Temel haklar ve ödevler’ kısmında yer alan 62’nci maddesinde, “Türk Devleti, yabancı ülkelerde çalışan vatandaşlarının aile birliğini, çocuklarının eğitimini, kültürel ihtiyaçlarını ve sosyal güvenliklerinin sağlanması, anavatanla bağlarının korunması ve yurda dönüşlerinde yardımcı olunması için gerekli tedbirleri alır” ifadesinden ve 5256 sayılı Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü Kanunu’nun 3’üncü maddesinin J fıkrasında yer alan, “Yurtdışında yaşayan ve/veya çalışan Türk ailelerinin sorunlarını araştırmak ve çözüm önerileri geliştirmek” hükmünden yararlanmak isteyen yurtdışındaki Türkler, seslerini Ankara’ya duyurabilmek için çırpınmaya devam ediyorlar.
Gurbetçi otomobillerine 2 yıllık triptik hakkı verilmesinin mimarı olan,
Edelstaal Simtronic Şirketler Grubu ve Orka Hotels Yönetim Kurulu Başkanı Turgut Torunoğulları, şimdi de yurttaşlarımızın otomobillerine, tıpkı Suriyeliler’e verildiği gibi, özel plaka verilmesi için kolları sıvadı.
Turgut Torunoğulları, Türkiye’ye onyıllardır döviz yağdıran gurbetçilerimize bu hakkın tanınması için, yurtdışındaki Sivil Toplum Kuruluşları ile birlikte Ankara’da lobi oluşturacaklarını belirtirken, ‘Ankara bizim sesimize mutlaka kulak verecektir’ ifadesinde bulundu.
Dertler katmerleşiyordu
1960’lı yılların başında çıkmıştı gurbet yoluna binlerce, onbinlerce Anadolulu…
Önceleri kendi rizikoları ile yola çıkmışlardı. Daha sonra ‘Devlet Baba‘nın kontrolu altında…
Yani ‘Devlet Baba’‘nın ülkeler ile yaptığı görüşmeler sonunda hazırlanan mukaveleler, gurbeçiler için ‘garanti’ olmuştu…
Mukaveleler yürürlükteydi ama, mukavele kurallarını yerine getirmeyen Avrupalı işverenler, kural, mural dinlemiyorlardı.
O zamanlar Türk konsoloslukları bu iş anlaşmazlıklarına karışmıyorlar ve sadece pasaport işlemleri yapıyorlardı.
Gurbetçinin her türlü sorunu ile sadece biz gazeteciler ilgileniyorduk.
40 derece ateşli hastalıkla evinden işe gönderilen Türkler’in haklarını, sadece gazetemize yazarak değil, başta işverenin müdürü olmak üzere çeşitli mercilere telefon ederek ve yerel medyaya bildirerek savunuyor ve ortalığı karıştırıyorduk.
8-10 kişiyi bir yatak odasına sığdıran işverenin, mukaveleyi ihlal ettiğini biz ortaya çıkarıyorduk. Yerli işçiye yüksek maaş, yabancı işçiye düşük maaş verenlerin foyasını biz çıkarıyorduk ortaya…
Sonra aile birleşimi başladı. İskan sorunu başladı. Çocukların eğitim sorunu çıktı ortaya. Bayramlarda bile namaz kılınacak yerleri yoktu. Camiler kurulana kadar mücadele ettik gurbetçi için.
Yıllar ilerledikçe, gurbetçiden memlekete döviz akmaya başladı.
Bu kez politikacılar çıktı meydana. Avrupa’ya gelmeye başlayan politikacılar, sözüm ona dert dinliyor ve not alıyorlardı. Notları nereye yazıyorlardı biliyor musunuz? Mübalaasız, ceplerinden çıkardıkları sigara paketlerine yazıyorlardı. Yani sigara bitince paket de sorunlar da çöpe gidiyordu.
Daha sonraki yıllarda ataşelikler açılmaya başlandı. Çalışma Ataşesi, Eğitim Ataşesi, Din İşleri Ataşesi gibi…
Daha daha sonra da Müşavirler geldi.
Yurttaşlar Müşavirliklere ve Ataşeliklere dertlerini anlatmaya çalışıyorlardı ama anlayan yoktu. Görev yine biz gazetecilere düşüyordu. Biz de yazıyorduk ve ortalığı karıştırarak çözüm bulmaya çalışıyorduk.
OTOMOBİL DERDİ
Yurttaşların binbir türlü derdi vardı. Bu dertlerden biri, yurda triptik ile otomobil girişi yapmaktı. Başta Turgut Torunoğulları olmak üzere, STK temsilcileri ile hep birlikte mücadele ettik ve sonunda yabancı plakayla iki yıl kalma hakkını elde ettik. Buna çok sevinmiştik.
OTOMOBİLE PLAKA
Bize göre, yukarıdaki işlemler de artık tarihe karışmalı Suriyeliler’e geçici plaka verildiği gibi, yurtdışındaki biz yurttaşlara neden plaka verilmiyor? Suriyeliler’in ödedikleri 205.03 TL’yi biz de ödeyelim ve bize de geçici plaka verilsin ki, iki yıllık zahmetten ve her defasında taahhütname vermekten kurtulalım.
İnsanlara bazı haklar tanınınca, ‘Onlara var da bize neden yok’ derken, ırkçı bir tavır takınmıyoruz. Ama, onyıllardır anavatanı dövize boğan gurbetçiye, Türkiye’ye sokmak istedikleri otomobillere geçici Türk plakası verilmezken, ”Türkiye’ye hiçbir kazanç sağlamayan Suriyeli’ye neden böyle bir hak tanınıyor da bize tanınmıyor?” diyenlere ne cevap verilir?
Bakalım gurbetçilerimizin bu makûs talihi ne zaman değişecek?
İki yıllık triptik hakkının mimarı olan Torunoğulları’nın girişimlerini merakla bekleyeceğiz.
Avrupa’nın en önemli 5 turizm fuarından biri olan, Hollanda’nın Utrecht Turizm Fuarı’nda, bu kez geçen yılki gibi şölen yaşanmadı. Geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da fuar açılışına gelen Turizm Bakanımız Mehmet Nuri Ersoy’u bu kez Utrecht Belediye Başkanı karşılamadı. Aynı Bakanımız, bu kez arogand tavırları ile gözden düştü. İstanbul’dan gelen ünlü şef Maksut Aşkar’ın gastronomi şovu çok sıkıcıydı.
Geçen yıl fuar açılışında yaşanan güzelliklerin ve atraksiyonların çoğu yoktu bu yıl.
Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Lahey Büyükelçimiz Şaban Dişli ve diğer konuklarla bu hatıra fotoğrafını çektirdi.
Bin üçyüz metrekarelik bir alana yerleşen Türk standları arasında, Turizm Bakanlığımızı temsil eden Türkiye standı görkemli ve yararlı değildi. Yukarıdaki eleştirilere dikkat kesildiğimiz zaman akla şu soru geliyor: 2019 yılında Türkiye’ye giden 51 milyon turist sayısı ile, Hollanda’dan Türkiye’ye giden turist sayısındaki yüzde 12’lik çoğalma, bizi şimdiden şımarttı ve doyurdu mu acaba?
Bakan
Bu yılki fuarda yüzümüzü güldüren ve prestijimizi kurtaran iki kuruluş vardı. Bunlardan biri Türk Hava Yolları, diğeri de Corendon idi. Türkiye standında, ziyaretçilerin ağırlanabileceği oturma alanı olmadığı gibi, ikram da yoktu. Türk Hava Yolları fuarda açtığı standta oluşturduğu oturma alanında yiyecek ve içecek ikramında bulundu. Utrecht Turizm Fuarı’nın en büyük müdavimi olan ve Türkiye’ye en çok turist gönderen tur operatörü olarak bilinen Corendon da ziyaretçileri ikramlarla ağırladı.
Turizm Fuarı’nda yüzümüzü güldüren firmalardan biri Corendon’du. Bakan Ersoy,Corendon’un başarılı yaratıcıları Atilay Uslu ve Yıldıray Karaer ile özel bir görüşme yaptı.
Şimdi gelelim bu yılki fuarın açılışında yaşananlara: 50’ncisi yapılan Utrecht Turizm Fuarı’nın açılışına, başta Turizm Bakanımız Mehmet Nuri Ersoy olmak üzere, Lahey Büyükelçimiz Şaban Dişli, Amsterdam Başkonsolosumuz Engin Arıkan, Rotterdam Başkonsolosumuz Aytaç Yılmaz ve Deventer Başkonsolosumuz Tuna Yücel Modrak katıldılar.
Fuar’da yüzümüzü güldüren bir başka görüntü Türk Hava Yolları’ndaydı. Ziyaretçilere yiyecek ve içecek ikramında bulunan THY, prestijimizi kurtaran kurumlardan biri oldu. Fotoğrafta, THY konukseverliğinden yararlananlar arasında, turizmciler Turgut Torunoğlulları, Osman Çelik, Kamil Saygı ile gazeteciler İlhan Karaçay, Yavuz Nufel, İbrahim ve Fatih Karaman da vardı.
Türkiye’nin 2019 yılında 51 milyon turisti ağırladığını belirten Bakan Ersoy, 2020 hedefinin 58 milyon olduğunu belirtirken şunları söyledi: “Bu hedefi inşallah tutturacağız. Şu anda erken rezervasyon satışları iyi gidiyor. Hollanda’dan Türkiye’ye olan yolcu trafiğinde üst üste ciddi bir artış yaşanıyor. Hollanda pazarını 2019 yılında yüzde 12’ye yakın bir artışla kapattık. Şu anki satışları incelediğimizde yüzde 10 artışla 2020’de de tekrar Hollanda’dan Türkiye’ye gelen turist sayısı artacak gibi gözüküyor. Turizm sektöründe büyük iflaslar yaşandı. Biz özellikle yoğun tanıtım yaparak pazardaki pasta payımızı da artırarak bu durumdan etkilenmeden çıkacağız gibi gözüküyor. Sezon boyunca tanıtıma hiç ara vermeden ağustos ayına kadar devam etmeyi öngörüyoruz. Planlamamızı ve bütçemizi buna göre ayarladık. Bu açıdan 2020’de bizim istediğimiz hedeflere ulaşacağımız gibi gözüküyor. Belçika pazarının sonuçlarına da baktık, orada çok daha ciddi bir artış var.
Yüzde 20-25 gibi bir artış var. Bu da çok sevindirici.”
Fuar’daki Turizm Bakanlığı’mızın standı bu kez beğenilmedi. Hollanda’da yıllarca turizmcilik yapan ve bir zamanlar Hollanda Türk Seyahat Acentaları Birliği’nin başkanlığını da yamış olan Aydın Bayka, arkada görülen Türkiye standının hiç beğenilmediğini belirtenler arasındaydı.
Fuara katılan Antalya Valisi Münir Karaoğlu, İl Kültür ve Turizm Müdürü İbrahim Acar, Kemer Belediye Başkanı Topaloğlu, Akdeniz Turistik Otelciler Birliği (AKTOB) Başkanı Erkan Yağcı, Marmaris Belediye Başkanı Mehmet Oktay ilgi odağı oldular ve bilgi alışverişinde bulundular. Turizmdeki rakiplerimiz Yunanistan ve İspanya, katıldıkları fuarda ziyaretçileri iyi ağırlayabilmek için geniş alanlarda ikram yerleri açtılar. Soldaki fotoğrafta Yunanistan standı, sağdaki fotoğrafta da Grieks Terras (Yunan Teras’ı) görülüyor.
FUARDA GÖZDEN KAÇMAYANLAR Fuar açılışının ertesi günü facebook sayfama koymuş olduğum yukarıdaki haberimden sonra, reaksiyonda bulunanlar arasında, eski Başkonsolosumuz Orhan Ertuğruloğlu da vardı.
Bakınız deneyimli diplomatımız neler yazmış:
Mustafa Orhan Ertuğruloğlu“Utrecht Turizm Fuarı, Hollanda’da senenin ilk fuarıdır. Çok önemlidir. Aslında bu fuarın çalışmalarının, geçen yılki fuar biter bitmez başlaması gerekirdi. Geçmişte, fuar biter bitmez Baki (İlgin) bey rahmetli olsun, Aydan (Karahan) bey olsun, Bilgin (Unan) bey olsun derhal sıcağı sıcağına bir değerlendirme toplantısı yapar, aksayan ve öne çıkan yönleri ele alır ve ertesi yıl fuarda aynı şeylerin olmaması için bir rapor hazırlarlardı. Hollanda’da her iki kişiden biri tatilini yurt dışında geçiriyor. O yüzden bu fuar bizim açımızdan önemli bir döviz akışı da sağlıyor. Herhalde artık bizim tur operatörlerinin dikkatleri Batı Avrupa’ya değil, Katar gibi Körfez ülkelerine yönelik. Buradan o anlaşılıyor.
Yanlış. Zira Dubai’de mesela benzer bir iklim var. Bilemem ne düşünüyorlar. Herhalde Avrupa’dan vaz geçmiş gibi görünüyorlar. Çok yazık. Bu ihmal, Hollandalı turist akışını Fas’a yönlendirmekten başka bir işe yaramaz. Üzüldüm. Bu iş bürokratın eline bırakılmamalı. Bürokrat ancak fuar düzenlemesini yapar. O kadar. Fuara büyük Turizm şehirlerinin daveti, katılımının sağlanması vs bürokratlara bırakılmayacak kadar önemli siyasi iştir. Bürokrata bırakılmamalı.Üzüldüm. “
Eski Başkonsolosumuzun bu reaksiyonundan sonra aradığım Lahey Büyükelçimiz Şaban Dişli’ye, ‘Siz de fuar sonrası bir değerlendirme yapacak mısınız?’ diye sordum.
Aldığım cevap, ‘Tabii ki’ oldu.
Bakalım, Lahey Büyükelçimiz bu konuda nasıl bir rapor hazırlayacak?
Facebook’taki haberime bir reaksiyon da Musa Öztürk’ten geldi. Bakınız
Musa Öztürk neler yazmış: Musa Öztürk “Beni bilirsin, düşündüğünü düşündüğü gibi söyleyen bir adamım.
Bu kafalarla turizm bundan öteye gitmez.
Avrupa’nın ikinci büyük fuarıdır bu fuar ve 40 milyon turisti vardır Hollanda’nın.
Bu da şu demek oluyor. Bir Hollandalı yılda 3-4 kez tatile çıkıyor.
Hollandalı turistler Fas’a taşındı. Bir bakın bakalım günde kaç uçuş var Fas’a. Türkiye’nin yerini orası aldı. Neden bir mücadele yok bunu geri kazanmaya?
Dedim ya, bu kafalarla bir yere varılmaz. “
Değerli meslektaşım Yavuz Nufel de hafiften dokunmuş fuar ve Bakan konusuna. ‘Hafiften’ dediğime bakmayın. Fena yüklenmiş Nufel kardeşim. Dahasını da yazacakmış.
Ne yazacağını merak ediyoruz. Ama bakınız şimdi ne yazmış:
Yavuz Nufel“Turizm ve Kültür Bakanı Utrecht Turizm Fuarı’na Humus ve ebru yapımını izlemeye gelmiş! Bakan değil sanki gazino patronu. Koruması polis değil sanki bar fedaisi. Basın danışmanı / Müşaviri hanım ise eski konak kalfası… Siyasi kriz çıkarmak için ellerinden geleni yaptılar. Kültür Bakanı Utrecht Fuarı’nda, humus ( yarım saat ve bir tek Hollandalı veya yabancı yok ) ve ebru ( 15 dakika ve tek başına ) yapımını izlemekten başka bir şey yapmadığı gibi, valisinden elçisine, turizmcisinden basın mensuplarına, başkonsoloslarından sıradan vatandaşlara, kaba, ukalaca davranışlarının sebebini çözemedik. Ama inanıyorum ki üç vakte kadar Bakanlık elden gider… Bakan olmadan önceki servetini 10 kat artığı yanına kar kalır… Daha detaylı bir yazı kaleme alıyorum, yazmasak olmaz. ”
Venlo’dan gazeteci ve çeşitli derneklerin başkanlığını yapmış olan Muhlis Ayboğan yazmış.
Muhlis Ayboğan“Fuar’da konuşmuştuk. Ben her yıl bu fuara katılıyorum. Bu yıl farklı olur düşüncelerim vardı. Çünkü Utrecht Turizim Fuarı 50’nci yılını kutlayacaktı. Tabii ki kafamadaki düşünce de, Türkiye bölümü diğer yıllara göre dahada muhteşem olacaktı. Fuarda Türkiye bölümünü görünce ilk etapta hüsrana uğradm. Bölümün dizaynını kimlerin yaptığını bilemiyorum. Renk olarak, Turkiyedeki Hamam Mermer Rengine benziyordu. Işıklandırma da çok sönüktü. “
Fırsatçılara yem veriyoruz. Yükselmekte olan Türk turizmini baltalamak isteyen ülkeler fırsat kollarken, biz de onlara yem vermekten geri kalmıyoruz.
İran’ın roket atarak düşürdüğü Ukrayna uçağı nedeniyle, Türkiye havasahasına girmekten korkan turistlerin rezervasyonlarında düşüş yaşanırken, bir belediye başkanının, Olimpiyatlara girme hakkı kazanan kızlarımızın ‘Açık-saçık’ olduklarından söz etmesi, dış medyada çok olumsuz yayınlandı. Bu da yetmezmiş gibi, Fethiye’deki Ova Oteli’nin yeni sahiplerinin yeni bir konseptle çalıştırılacak olması da dış basında geniş bir şekilde yer aldı.
Dış basın, Ova Otelin islam anlayışı ile işletileceğini, içki satışının yasaklanacağını, kadın ve erkeklerin yüzme havuzuna ayrı ayrı gireceklerini dile getirdi.
Dış basına göre, otelin yeni konseptinde alkolün olmadığını öğrenen İngilizler, “Biz alkolsüz otel istemiyoruz” demişler.
Pek çok İngiliz’in rezervasyonlarını iptal ettiği belirtiliyor.
Fuara bu yıl Türkiye adına katılan kuruluşlar:
Adalya Hotels, Akranes Hotel, Alanya Turizm Ofisi, Barut Hotels,Bodrum Turizm Ofisi, Comelia Hotels Golf Spa, Ela Quality Resolt, Hilton Dalaman, Kefaluka Resolt, NG Hotels, Side Star Hotels, Turk Pazarı, Turquaise Hotel, Voyage Hotels, Association of Turkish Travel Agencies, Güral Premier Heris Seramik ve Turizm sanatii A.Ş., Gürok Turizm ve Madencilik, Ali Bey Hotels&Resort,İzmir Turizm Ofisi, Kuşadası Turizm Ofisi, Paloma Hotels, Stone Group, Sunis Hotels, Yunus Emre Amsterdam, THY, Corendon.
Refah ülkelerinde de açlık sınırı altında yaşayanlar var.
Dünyada resmi olarak tanınan 193 adet ülke var. Ancak bilinen ülke sayısı 236’dır. Birleşmiş Milletlere (BM) göre, 192 egemen ülke vardır.
Bunları, ‘Refah-Gelişmiş ülkeler’, ‘Gelişmekte olan ülkeler’ ve ‘Gelişmemiş- fakir ülkeler’ diye üçe ayırabiliriz.
Bu değerlendirmeler, daha önceleri sanayi ve teknoloji ölçümleri ile yapılıyordu. Ama şimdilerde bilgi, patent ve internet kullanımı da sınıflandırmada etkili oluyor.
Zengin, fakir ve aç deyimleri de bu verilerle saptanıyor.
Bu duruma göre, Türkiye’yi ‘Gelişmekte olan ülke’ sınıfına koyuyorlar.
Türkiye’deki sosyo ekonomik durumu bir kenara koyarak, gelişmiş bir refah ülkesi olan Hollanda’yı ele alalım.
Hollanda’daki en son nüfus tespitine göre, ülkede 17,5 milyon insan yaşıyor.
Çalışan insan sayısı 9,5 milyon.
Kişi başına düşen milli gelir 43 bin küsür euro.
2019 Bütçesinde 14 milyar euro fazlalık vardı.
Yukarıdaki iştah açıcı verilere rağmen, Hollanda’da yoksulluk tanımına uyan 666.000 kişi bulunuyor ve bu sayının 39.159’unu Türkler oluşturuyor. Türk kökenli yetişkin nüfusun yüzde 13,3’üne denk gelen bu oran, Hollandalılar arasında yüzde 3,3 dolayında seyrediyor.
Türk çocuklarındaki yoksulluk oranı yüzde 17,9 iken, Hollandalı çocuklardaki yoksulluk oranı yüzde 4,4.
Türkler arasındaki yoksulluk oranı Hollandalılar’dan çok fazla görülüyor ama, toplamda 326 bin (yüzde 49) yoksula sahip olan yabancılarda, Suriyeli çocuklar yüzde 77’yi, Somalili çocuklar ise yüzde 59’u oluşturuyor.
Hollanda’da milyonlarca kişi aldıkları maaş ve ödenekleri ile ay sonunu getiremiyor.
Ev kirası ile hastalık sigortası primlerini ödeyemeyenlerin sayısı yarım milyon.
Büyük şehirlerdeki evsiz insanların sayısı da yüz bine yakın.
Onbinlerce insan, ‘Gıda Bankası’ denilen yerlerden yiyecek alıyor.
Hollanda’dan başka verilecek örnekler de var. İskandinav ülkeleri, İsviçre ve hatta ABD. Dünya’ya hükmettiği iddia edilen ABD’de milyonlarca kişi çöp kutusunda yemek arıyor.
Bu değerlendirme haberini neden mi yazdım?
Aslında kasıtlı bir amacım yok. ‘Gelişmiş ve refah ülkelerde dahi durum böyleyse, gelişmekte olan ülkelerdeki durum eleştitilmeli mi’ sorusunu tartışmaya açmış oluyorum.
Tabii ki, bu tartışma, siyasi görüşten uzak, gerçeklere dayanır nitelikte olmalı.
Hadi bakalım.
Filenin Sultanları başarı elde etti… Peki ya Avrupa Türkleri ???
Sertap Erener Eurovision Şarkı Yarışması’nı kazandıktan sonra yazdığım yorumun başlığı, Eurovizyon’u Sertap Erener değil, Avrupalı Türkler kazandı‘ şeklindeydi.
Hollanda’yı 3-0 yenen Almanya’yı, aynı skor ile yenerek Olimpiyatlara katılma vizesini alan Filenin Sultanları için aynı başlığı atmayacağım ama, yine de sormadan edemiyorum:
Ya Avrupa Türkleri’nin başarısı ne olacak?
Bakınız, Eurovizyon başarısından sonra ne yazmıştım.
Sertab Erener’in Eurovizyon Şarkı Yarışması’nda birinciliği kazanması, yıllardır horlanan, dışlanan ve ilkel olmakla suçlanan Avrupa’daki Türkler’i, tam anlamıyla bir ‘Zafer sarhoşu’ yaptı.
Şüphesiz ki, dünyadaki tüm soydaşlarımız ve hatta Türkiye’ye sempati duyan Müslümanlar da bundan büyük bir haz aldılar.
En çok yurtdışındaki Türkler’in mutluluk duymasının nedeni, sadece ve sadece yıllardır horlanmış olmaktır.
Türk futbol takımlarının, Nihatlar’ın, Emreler’in başarılarından ve Azra’nın dünya güzeli seçilişinden sonra, “İşte bakın gördünüz mü, bizde neler varmış” gibisinden övünen Avrupa Türkleri, Sertab Erener’in Eurovizyon Şarkı Yarışması’nı kazandıktan sonra sokaklara dökülmediler ama, mutluluktan sabahlara kadar eğlendiler.
Türkiye’yi hep geri kalmış bir ülke, insanlarını da ilkel olarak imgeleyenlere karşı, “Bakın bizde ne güzel ve modern insanlar, ne güzel müzik, ne güzel dans ve ne güzel kültür varmış” diye haklı bir hava atma fırsatı yakalayan Avrupa Türkleri çok mutlular.
Avrupa Türkleri bu mutluluğu Sertab’a değil kendilerine borçlular.
Sertab Erener burada sadece bir araç olmuştur.
İddia ediyorum: Türkler’in desteği olmasaydı Sertab Erener birinciliği kazanamayacaktı.
Bu sözlerim ile Sertab’ı ve şarkısını küçümsemek istemiyorum.
Çok samimi söylüyorum:
Benim olduğu gibi, başkalarının görüşüne göre, Sertab’ın şarkısı melodi ve sov olarak en güzeli idi.
Benim asıl anlatmak istediğim, Avrupalı’ya güven duyulmaması gerektiğidir.
Hadi Semiha Yankı’nın ‘Seninle bir dakika’sı Avrupalı için kedi miyavlaması gibi olurdu ama, ya diğerleri? Ajda Pekkan’ın ‘Petrol’una da puan vermedikleri için nasıl kızmayalım?
Kaldı ki, o zaman petrolün aktüalitesi ve şarkının ritmi biraz daha fazla puan almasını gerektiyordu ama, Avrupalı yine ön yargılı davrandı ve puan vermedi.
Dikkat ederseniz, Halk Jürisi, yani telefonla katılım başlatıldıktan sonra, pek çok ülkeden yüksek puanlar almaya başladık.
Bu geçen yıl da öyle oldu.
Türkler’in yaşadığı Hollanda, Almanya, Belçika, Fransa, Avusturya, İngiltere ve İskandinav ülkelerinden yüksek puanlar aldık. Geçen yıl da bu nedenle beklediğimizden çok puan aldık. Bu yıl buna bir de Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın verdiği puanlar eklenince Belçika ve Rusya’yı geride bırakabildik.
Yarışma sonrasında Türk medyasına baktığımız zaman çok şaşırdık.
Başarının asıl kahramanları bir kenara itilerek, “Gördünüz mü, demekki Avrupalı bize karşı önyargılı davranmıyormuş. Güzel bir eser yaparsan Avrupalı bunu takdir ediyormuş. Demekki Haçlı ruhu iddiaları doğru değilmiş” diye yazan dostlarımız vardı.
Doğrulama.
Yukarıdaki görüşümün doğru olduğunu daha sonraki Eurovizyon yarışmalarından sonra çok daha iyi anladık. Bakın o zaman ne yazmıştım.
Eurovision’da ülke sayısı çoğalınca
Türkler’in oy kaynağı averajı düştü.
Geçen hafta cumartesi gecesi yapılan Eurovision Şarkı Yarışması Finali’ne katılan Sibel Tüzün onbirinci olduğu için çok üzülmüş ve sabaha kadar ağlamış. Tabii ki üzülenlerin başında Avrupa’da yaşayan Türkler de bulunuyor.
Şimdi soruyorum: Avrupa’daki Türkler olmasaydı, göz kamaştırıcı güzelliğine ve muhteşem dekoltesine rağmen Sibel Tüzün acaba kaçıncı olurdu?
Ben söyleyeyim. Ajda Pekkan gibi hüsrana uğrar ve en azından sondan ikinci olurdu.
Neden mi?
Hesabı yapmak çok basit.
Türkiye’ye 12’şer puan veren Hollanda, Fransa ve Almanya ile 7 puan veren Belçika’da Türkler olmasaydı, bu ülkelerden alacağimız puan üç veya dördü geçmezdi. Böyle olunca da en azından 30 puan daha az alacak olan yarışmacımız sıralamada sonlarda kalırdı.
Geçen yıl Eurovision’da bizi temsil eden ve “Avrupa’daki Türkler’in hepsi beni tanır” saçmalığında bulunan Gülseren de, yine Türkler sayesinde 92 puan toplamış ve 13’üncü olmuştu.
Peki, “Avrupa’daki Türkler sayesinde Sertab Erener birinci oldu da, ondan sonrakiler neden birinci olamadı veya üst sıralarda yer alamadı” diye soracak olanlara yanıtım şu olur:
Çünkü o zaman yarışmada sadece 24 ülke puan veriyordu. Bu ülkelerin çoğu da Batı Avrupa ülkeleriydi. O zaman birinci seçilen 140-150 puan toplayabiliyordu.
Şimdi ise yarısmada elenen ve hatta katılmayan ülkeler bile puan veriyor. Bu ülkelerin çoğu da Türkler’e puan vermeyen ülkeler.
Yani Türkler’in oy kaynağı averajı düşünce, diğer ülkeler daha çok puan toplamaya başladılar.
Bu sistemi sırf Türkler’in birinciliğini engellemek için yerleştirdiklerini söylersem abartı yapmış olmam. Zira, Sertap’ın birinci olmasından sonra tüm Avrupa medyası “Bu iş böyle gitmez. Türkiye, Avrupa’daki Türkler’in oyları ile her zaman birinciliği alır. Sistem mutlaka değişmeli” diye feryat etmişlerdi.
İşte Avrupalılar da bu sistemi getirerek Türkler’in etkisini yarı yarıya düşürmüs oldu.
Filenin Sultanları:
Gerçekten büyük bir mücadele vererek herkese parmak ısırttılar.
Ama onlara güç veren de Avrupalı Türklerdi. Yağmur, soğuk, fırtına demeden kilometrelerce yol katederek Apeldoorn kentine akın eden Avrupa Türkleri, ellerinde bayraklarımız ile tribünleri doldurdular. Tribünleri doldurmakla kalmadılar, Sultanlarımızı en fanatik bir şekilde tezahüratları ile desteklediler. Maçı seyrederken bir ara bir Alman voleybolcu kızın kulaklarını tıkadığını fark ettim. Yani Türkler öylesine bağırıyorlardı ki, ‘Panzerler’ diye anılan Almanlar’ın kulaklarını sağır edercesine yıpratıyorlardı.
İşte bu nedenle, Tokyo Olimpiyatları vizesi alan Türkiye’nin başarısında, Avrupalı Türkler’in payı da yadsılanmamalıdır.
Öteden beri, Dış Tükler’in lobi gücünden yararlanılması gerektiğini yazar dururum.
Şimdi devletimizi yönetenlere soruyorum:
Anladınız mı Avrupa’da yaşayan Türkler’in lobi gücünü?
Dış Türkler, Ankara tarafından unutuldukça kimlik kayması yaşanacak ve önlem alınmazsa aidiyet hisleri yok olacaktır.
2019 yılını geride bırakıp 2020 yılına girdiğimiz zaman yazmak istediğim değerlendirmeyi, geçmiş ve gelecek yılı kapsayan bir değerlendirme olarak değil, geçen bütün yılları ve gelecek olan bütün yılları içeren bir değerlendirme olarak yazmayı daha uygun buldum.
Konumuz Dış Türkler’i kapsayacak ama, yaşama ve çalışma alanım Hollanda olduğu için, benzetmelerin çoğu Hollanda’dan olacaktır. Siz bunu yine de ‘Dış Türkler’ olarak algılayınız.
Hollanda’da yaşayan Türkler olarak günlük hayatın hemen her alanında ayrımcı, dışlayıcı davranışlara maruz kalıyor ve var olan haklardan eşit şekilde yararlanamıyoruz. Gerek Türkiye ve gerekse Hollanda, eşit değerde vatandaş olmamız için, beklediğimiz çalışmaları 2019 yılında da yapmadı.
Bizim Türkiye’ye olan aidiyet duygumuz ve Hollanda’ya bağlılık hissimiz ile entegrasyon başarımız maalesef işe yaramıyor.
55 yıllık göç yaşamımızda, çocuklarımızın eğitimdeki başarılarına rağmen, iş ve eşit gelir konusunda mağdur olan hep biz oluyoruz.
Dış Türkler’in eksiği
2019’da Hollanda’daki Türk toplumu içinde kayda değer gelişmeler olmadı ama, Türkler’in pasifliği konusunda en eleştirel yıl oldu. Yani Türkler ‘Lobi oluşturma’ konusunda snıfta kaldılar.
Aslında bu zaafiyetin bir gerekçesi vardır.
Eskiden, tüm siyasi partiler içinde, etkinliği olan Türkler yer alıyordu. 6 Milletvekili, 10 İl Genel Meclisi Üyesi ve 250’yi aşkın Belediye Meclis Üyesi çıkaran Türkler’in şimdilerde esamesi okunmuyor.
Bu saydığım etikete sahip Türkler var ama sayıları öyle kabarık değil.
Bana göre, siyasi alanda güç kaybetmemizin başlıca nedeni DENK Partisi’dir.
Ağırlıklı olarak Türkler’den kurulu olan, yabancıların menfaatlerini korumak için mücadele edeceği sanılan DENK Partisi, başlangıçta çok iyi giden politikasını değiştirince güç kaybetti.
Genel seçim öncesinde şahsen benim de desteklediğim ve ‘Hangi görüşte olursanız olun, DENK Partisi’ne bir defalığına da olsa oy verin’ diye çağrı yaptığım bu parti, şimdilerde siyaset arenasında yok olmaya evrildi gibi.
Siyaseti DENK Partisi’nde sürdürmek için kendi partilerini terk eden Türkler de şimdi açıkta kaldılar.
Şimdi yapılması gereken, Türkler’in tüm siyasi partilere dağılmaları ve eskisi gibi seçilebilir konuma gelmeleridir.
Siyasi Partiler oy kazanımına çok önem verirler. Oy uğruna siyasi ideolojilerini bile bir kenara koyarlar.
Türkiye’nin eksiği
Yukarıda dış Türkler’in eksiğini dile getirmeye çalıştım
Devletimizi yönetenler, 55 yıl önce başlayan Avrupa’ya göç serüveninden bu yana, sık sık buralara geldiler vei lk yıllarda kamplarda yaşayan Türkler’i ziyaret ettiler ve dertlerini dinlediler. Dertler dinleniyordu ama, dinleyenler Ankara’ya dönünce anlatılanları unutuyorlardı.
Biz de, ‘Dinlediklerini sigara paketlerinin arkasına yazıyorlar ve sonra da atıyorlar’ gibi laflar ediyorduk.
Dertlerimizin çözümü için Dış Türkler Bakanlığı kurulmasını, parlamentoya yurtdışı Türkler’inden de katılım olmasını yazdık, çizdik. Bu sese kulak veren olmadı.
Eğri otupup doğru konuşmak gerekirse, Recep Tayyip Erdoğan bu serzenişlere kulak veren ilk devlet adamı oldu. Erdoğan, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nı kurdu ve yurtdışında oy kullanma işlevini kolaylaştırdı. Hoş, yurtdışından aday gösterme işlevini yapamadı ama, dileriz bundan sonraki seçimde bu da gerçekleşir.
Erdoğan’ın en doğru düşüncelerinden biri de, Lobi faaliyetlerinin güçlenmesi için kurdurduğu De Union of European Turkish Democrats (UETD) teşkilatı oldu. Bunun Türkçe açılımı Avrupalı Türk Demokratlar Birliği.
Bu teşkilat yurtdışındaki Türkler’in ve genellikle gençlerin her türlü sorunlarının çözümü için uğraş vereceği gibi, içinde yaşanılan ülkeye çok yönlü katılım ve sorumluluk alarak lobi oluşumunda da önderlik yapacaktı.
UETD’nin kuruluşunda etkin ve o dönemde Yurtdışındaki Türklerden de sorumlu olan Devlet Bakanı Prof. Dr.Mehmet Aydın, Amsterdam Noord’da yapılan bir toplantıya katılmıştı. Program Yavuz Nufel’in yazdıǧı ve Türkevi Yayınlarından çıkan 40 Yıl 40 İnsan kitabının tanımıydı. Hepimiz oradaydık. Bakan Aydın, artık Avrupa’daki Türklerin siyasette, ekonomide, eǧitimde daha katılımcı olmaları, Türkiye Avrupa Birliǧi ilişkilerinde rol oynamaları gerekir demişti. UETD örneǧini vererek, gruplar, partiler, hizipler üstü bir yapılanmayla, Avrupa ‘daki Türklerin hak ettikleri konuma gelmeleri Başbakanımız Recep Tayyip Erdoǧan’ın arzusudur mesajını vermişti.
UETD bu çerçevede bir süre ciddi etkinler yaptı. Kısa zamanda Hollandalı siyasetçiler, yazarlar ve gazetecilerin dikkatini çekti.
O yıllarda bizzat şahit olduǧum bir iki olay şöyle: uzun yıllar NRC’nin Türkiye sorumlusu olarak İstanbul ve Ankara’da görev yapan Hollandalı meslektaşım Froukje Santing beni aradı. Elinde Hollanda-Türkiye ilişkileri ile ilgili bir projesi vardı. Kendisine Ankara’da partner arıyordu. Birlikte UETD Hollanda Başkanı Veyis Güngör’ü ziyaret ettik. Veyis Güngör bizi çok sıcak karşıladı. UETD Başkanı, Hollanda ve Türkiye’nin çıkarlarına yönelik bu projenin hayata geçirilmesi için, tüm baǧlantılarını kullandı ve bize yardımcı oldu.
Bir başka projeye de daha şahit oldum. Rotterdam’dan Hollanda’da eǧitim alanında uzmanlaşmış bir kızımız Hollanda’daki eǧitim sistemlerinden Montassori, Janaplan veya Dalton metodunu Türkiye’de bazı okullarda uygulamak isteǧini UETD Başkanına getirmişti. Başkan Güngör, o gün Milli Eǧitim Bakanı olan Ömer Dinçer’in müsteşarını arayıp Rotterdam’dan gelen kızımız için randevu yapmıştı. Bunlar benim bizzat şahit olduǧum bir iki konuydu…
Ne var ki, çok güzel bir amaçla kurulmuş olan bu teşkilat, Erdoğan’ın yoğun işlerinden zaman bulamaması nedeniyle bazı milletvekillerinin kontroluna bırakılmıştı. İşte ne olduysa ondan sonra oldu, işin içine siyaset sokuldu ve Avrupa devletleri de bu teşkilat için ‘Ankara’nın uzun kolu’ damgasını vurdu.
İşin içine siyaset ve menfaat o kadar sokuldu ki, adeta bir iç kavga başladı.
Erdoğan Cumhurbaşkanı olduktan sonra Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’da düzenlenen 6’ncı Olağan Genel Kurul toplantısı’na katıldı. Zetra Olimpik Spor Salonu’nda yapılan bu genel kurulda, Avrupalı Türk Demokratlar Birliğinin (UETD) ismi Uluslararası Demokratlar Birliği (Union of International Democrats-UID) olarak değiştirildi.
Şimdilerde bu teşkilata AK Parti’nin Avrupa şubeleri gözüyle bakılıyor.
Oysa, Avrupa’daki Türkler, yaşadıkları ülkelerde dün olduǧu gibi bugün de hak ettikleri konumda deǧiller. Aşaǧıda okuyacaǧınız söyleşi bu iddiamızın çok açık bir örneǧidir.
Bir uyarı da Mahmut Aşkar’dan
Hollanda Türkevi Araştırmalar Merkezi, Dış Türkler’i çok iyi analiz etmiş olan Mahmut Aşkar’ı davet ederek bir toplantı düzenledi. Türkevi Başkanı Veyis Güngör’ün yonettiği bu toplantıda, ‘Avrupa Türklerinde kimlik kayması’ sorunu ele alındı.
Meramımı sizlere anlatabilmekte kolaylık sağlamak için, Aşkar ile yapılan söyleşiyi sizere sunuyorum:
Soru: Avrupalı Türklerin daha henüz kendilerini tarif edemediklerini söylüyorsunuz? Avrupalı Türkü kimler tarif edecek? Neden kendileri kendilerini tarif etmiyorlar? Avrupalı Türk ne demek?
M. Aşkar: Evet. Güzel bir soru. Avrupalı Türkleri elbette Avrupalı Türkler tarif edecektir. Etmelidir. Ancak, Avrupa’daki Türkler şimdilik kendilerini mensubu oldukları kurumların kimlikleriyle, yani alt kimliklerle tanımlamayı seçmekteler ki, bu kurumların önemli bir bölümü yıllar önce, Avrupalı Türkleri deǧil, Türkiye’yi kurtarmak için kurulmuştu. Avrupalı Türkler Anadolu’dan beraberlerinde getirdikleri deǧerlerle bir iki nesil idare ettiler. Ancak yeni nesiller için bu deǧerler yeterli görülmüyor. Deǧişen şartlar, toplumun da dönüşümünü beraberinde getirmekte. Bu gelişim ve deǧişimi de göz önüne aldıǧımızda genel anlamda Avrupalı Türklerin tanımı şu şekilde olabilir: ‘En azından iki dilli, iki vatanlı, çok kültürlü, bir ayaǧı kendi kültüründe diǧer ayaǧı ile diǧer kültürleri gezip dolaşan bir topluluǧa Avrupa Türkleri’ diyebiliriz.
Soru: ‘Avrupalı Türkler, Türkiye için bulunmaz nimettir’ diyorsunuz. Ancak Türkiye tarafından kıymetlerinin bilinmediǧini söylüyorsunuz. Hatta bir iktibas yapıyorsunuz: “Türkiye’nin ufkunda Avrupa Türkleri görünmüyor”. Buna raǧmen, Avrupalı Türkler, neden bir nimet ve onların kıymetlerinin neden farkına varılmıyor?
M. Aşkar: Bir çoǧumuz Türkiye’de geçirdikleri tatillerinde mutlaka müşahade etmişlerdir. Ayrıca, Ankara ile sıkı ilişkiler içinde olan kanaat önderlerinin de gözlemleri ne yazıkki, Türkiye’nin ufkunda Avrupalı Türklerin olmadığı yönündedir. Bu aslında garip bir vakıadır. Zira Avrupalılar, Türkler üzerine doktora tezleri yazılırken, araştırmalar yapılırken, kültür ve sanat, film, televizyon, yani her dalda Avrupalı Türklerle yakınen ilgilenilirken, Türkiye için bulunmaz bir nimet olan Avrupalı Türklerin, Türkiye tarafından uzun yıllar gözardı edilmesi anlaşılır gibi deǧil. Türkiye’nin, Avrupa ile uzun bir Avrupa Birliǧi üyeleǧi mücadelesi var. Buna raǧmen, Türkiye’nin on yıllarca umursamazlıǧı insanı şaşırtıyor. Kaldı ki, Avrupa Türkleri’nin önemli bir bölümü, yaşadıkları ülke ile deǧil de Türkiye’ye odaklı. Bu durumda şunu söyleyebiliriz: Sayıları 5 milyona yaklaşan Avrupa Türkleri, orta ve uzun vadede Türkiye’nin gündemini menfi veya müsbet bir şekilde etkileyecektir.
Soru: Avrupalı Türkler ciddi bir şekilde Ankara’da lobi faaliyetleri yapmalı o zaman!
M. Aşkar: Evet. Bu hem de nasıl elzem. Her geçen günden daha fazla bir lobi faaliyetine ihtiyaç var. Belki bu bizim kızılelmalarımızdan biri olmalı. Avrupalı Türklerin menfaatlarını koruyan bir Ankara lobisi yapılmalı. Bu Avrupalı Türklerin en büyük eksiklerinden bir tanesidir.
Soru: Avrupa’daki müslümanların, Avrupalıları tekrar dine yani Hıristiyanlıǧa geri sarılmasını saǧladı görüşündesiniz. Bu süreç nasıl işledi? Avrupalılar nasıl tekrar dine döndüler?
M. Aşkar: Özellikle 1990’lı yıllardan sonra, hasseten Berlin duvarının da yıkılmasıyla, İslam ve Müslümanlar Avrupa’nın gündemine ‘düşman’ olarak gelmeye başladı. Bu süreç aynı zamanda Avrupa kimliǧinin kabarması ve yeniden tanımlanmasına sebep oldu. Yani, öteki üzerinden, bu kez Müslümanlar üzerinden Avrupa kimliǧi tanımlanmaya başladı. Avrupa’da Müslümanların görünürlüǧü, Hıristiyan kimliǧinin canlanmasını saǧladı. Tepkisel hareketlerden kaynaklanan bir kimlik arayışı oldu. Bir de Avrupalılar, yoğun ve bitkin hallerinden, tekrar titreyip kendilerine gelmelerini Müslümanlara borçlular. Müslümanların kendi dinlerini yaşama kararlılıǧı, Avrupalıların da kendi dinlerine tekrar geri döşününe vesile oluyor.
Soru: Eserinizde, Avrupadaki Türklerin uzun vadede Türk kimliǧi yerine, Müslüman daha doǧrusu Avrupa Müslümanlıǧı kimliǧi ile öne çıkacaklarını öngörüyorsunuz. Ancak, Avrupa Müslümanlıǧı kimliǧinin de içinin boş olduǧunu, bir savunma-tepki olarak bu kimliǧin kullanılacaǧını söylüyorsunuz? Yani karşımızda milli ve dini kimlik arasında tercih yapan Türkler, gençler var. Bu konuda argümanlarınız nedir?
M. Aşkar: Evet. Avrupalının tekrar boşalan kiliselere geri dönmesi ve unutulmaya yüz tutmuş dinini yeniden hatırlayabilmesi için Müslümanı İslamileştirmesi gerekiyor. Avrupa’da ayırımcılıǧa tabi olan ve sürekli ‘Biz Almanlar ve siz Müslümanlar’ tekerlemesini duyan gençler bir müddet sonra, kendilerini Türk olarak deǧil, ‘Biz Müslümanlar’ olarak ifade etmeye başlıyorlar. Türk gençleri Avrupa’da böyle bir süreçle, sosyalizasyonla karşı karşıyalar. Yani görünürde önce dekültürosyan (kültürel yozlaşma) ve devamında İslamileşme. Tabiiki bu noktada karşımızda, dinin teolojik temellerinden uzak, içi boşaltılmış, protesto kimliǧi olarak kullanılan bir müslümanlık anlayışı çıkıyor. Bu bizim için ve Avrupa için bir tehlikedir. Zira, reaksiyoner müslümanlıktan, gösteriye dönüşen şekilci dindarlık anlayışından, herkes ve her kesimden önce Müslümana ve İslam’a fayda gelmez.
Soru: Kültür ve eǧlencenin Avrupa’da varoluşumuzun, geleceǧimizin önemli köşe taşlarını oluşturduǧuna dikkat çekiyorsunuz? Avrupalı Türkler, kendilerine ait bir düǧün modeli, geleneǧi oluşturabildiler mi?
M. Aşkar: Evet. Bizi Avrupa kültür coǧrafyasında yarınlara taşıyacak olan ve gelecek nesillerimiz için hayati bir önem arz eden kültürel varlıklarımızın başında; görüntümüz ve eǧlencemiz gelmektedir. Avrupa’da düǧünlerimizin bir bölümü, çıǧırından çıkmış, gürültü kirliliǧi olan, çılgınca bir eǧlenceye dönüşmüş durumda. Bazı düǧünlerimiz ise, camiye sıkıştırılmış, cenaze merasimi mi, eǧlence mi olduǧu belli olmayan şekle büründürülmüş hale getirilmiş. Oysa bize has, yani kültür coǧrafyamız kodlu yapacaǧımız düǧünlere, müziğe, folklora ihtiyaç var. Buranın şartlarına göre yeni eǧlence, düǧün modelleri geliştirmeliyiz. Avrupa’nın ortasında otobanlarda konvoy oluşturmak, trafiǧi engellemek, düǧün geleneǧi olmayacaǧı gibi, toplum olarak görüntümüzü de yansıtmamaktadır.
Soru: Anadolu’da gönül erlerimiz tarafınan geliştirilen ‘eşrefi mahlukat’ insan merkezli bir hayat anlayışylaı, tekrar Avrupalı Türkler tarafından önce idrak edilip, içselleştirilerek sonra güncelleştirilerek, Avrupa’nın da karşı karşıya kaldıǧı göç, iklim, ırkçılık, ayırımcılık gibi sorunların çözümüne katkı saǧlanabilir mi?
M. Aşkar: Biz Avrupa’ya gönüllü olarak geldik. Bu gök kübbenin altında nasıl hayatımızı devam ettireceǧiz sorusuna cevap bulmalıyız. Doǧru bildiklerimizi söyleyen, elinden ve dilinden kimseye zarar gelmeyen insanlar olduǧumuzu Avrupalılara göstermek durumundayız. Örnek insan modeli oluşturmalıyız. Çaǧımızın ileri sanayi, insanı dolayısıyla toplumu giderek kendinden uzaklaştırdı. İnsan kendine yabancılaştı. Oysa, Yunus insanlıǧa, ‘Sen eşref-i mahlukatsın’ diyerek, onu kendine dönmeye, kendini aramaya, sahiplenmeye davet ediyor. Teknolojik üstünlük insanı giderek daha da tüketici, doymayan, tüketen, gaddar, ihtiraslı ve saldırgan yapıyor. Batı’da dini bitirdiler, ideolojiler artık insana heyecan vermiyor. ‘Bir ben vardır bende, benden içeru’ diyen Yunus’u, onüçüncü yüzyılda, tekkeden, dergahtan çıkarıp yirmibirinci yüzyılın entellektüel dünyasına, üniversite kürsülerine, düşünce kuruluşlarına taşımalıyız. Ama önce kendimiz, aydınımız ve akademisyenlerimiz Yunus’u anlamalı ve asrın idrakine sunmalı.
Soru: Eserinizde vatan kavramını farklı şekillerde tanımlayanlara yer veriyorsunuz. Bunlardan Karl Jaspers’ın, “Vatan: anladıǧım ve anlaşıldıǧım yerdir” tanımından hareketle, bunun Avrupalı Türkler için en uygun vatan tarifi olduǧuna vurgu yapıyorsunuz. Avrupalı Türkler için vatan nedir?
M. Aşkar: Vatan, kabul edildiǧimiz, dışlanma hissine kapılmadıǧımız yer olmalıdır. Bu açıdan yaklaşınca, Avrupalı Türklerin çift vatanlı oldukları söylenebilir. Yani, vatan; yerin altında ve üstünde sevdiklerinizin olduǧu yerdir. Kaǧıt üzerinde; Türk veya Alman vatandaşı olmanızın, yerine göre formaliteden öte bir manası yoktur. İzin mevsimini iple çeken vatandaşlarımızın bir kısmı Alman, Hollanda veya Belçika gibi ülkelerin vatandaşları olmalarına raǧmen, Türkiye’ye sadece dinlenmek için gitmediklerini herkes bilmektedir.
Soru: Cumhurbaşkanı sözcüsü İbrahim Kalın’dan bir alıntıyla “Avrupa, Türkleri İstanbul’un fethinden dolayı hiçbir zaman affetmeyecektir” cümlesi ve geçen yüzyılın başlarında yazılan “Türksüz Avrupa” kitabı, Protestanlıǧın kurucusu Luther ve Fransız düşünür Voltair’in düşüncelerinden hareketle, Avrupalıların hafızasında “Türkler Avrupa’nın ötekisi” fikri hala canlı mı? Böyleyse ne yapmalıyız?
M. Aşkar: Evet, çalışmamızda, Avrupalının hafızasında tarih içerisinde yer edinmiş Türk algısını anlatan bir kaç örnek verdim. Maksadım, düşmanlıkların yeniden sahnelendiǧi günümüz dünyasına ilave husumetler taşımak deǧildir. Tarihi olayları günümüze taşımak doǧru deǧildir. Aynı zamanda, tarihe mal olmuş bu tür hadiseleri yeni dostluklar kurmaya engel görmek de bir o kadar yanlıştır. Arzumuz, Avrupa’daki hayatımız ve Avrupalıya bakışımız daha akılcı bir zemine otursun ve karşılıklı ilişkilerde hayal kırıklıǧı yaşanmamasıdır.
Soru: Avrupa’da yetişen nesiller Türkçe’nin kuçaǧında doǧuyor, fakat Almanca’nın, Fransızca’nın veya Hollandaca’nın yuvasına teslim ediliyorlar diyorsunuz. Türkçe Avrupalı Türkler için ne anlama gelir? Sizce Avrupa’da Türkçesizleştirilen nesiller mi oluşuyor?
M. Aşkar: Zihinlere Türkçe zarureti yerleşmeden, gönüllerde Türkçe meşalesi tutuşmaz. Peyami Safa’nın dediǧi gibi: Dilini kaybeden bir millet herşeyini kaybetmiş demektir. Üstelik söze konu olan, farklı bir dilin hakim olduǧu bir ülkede azınlık olarak yaşayan bir toplum ise, kültürel kimliǧin korunması adına anadilin vazgeçilmez önemi daha iyi anlaşılır. Avrupa adlı kültür coǧrafyasında Türkçe olmayacaksa, yarınlarda ne biz oluruz, ne de bizden olanlar. Avrupa’daki varlıǧımızın teminatı olan Türkçe, her geçen gün biraz daha taraftar yani konuşanını kaybediyor. Avrupa’daki Türklerin geleceǧi Türkçe’ye, Türkçe’nin yarınlara taşınmasına baǧlıdır. Bu hayati görev, misyon da büyük ölçüde, Avrupa’daki Türkçe yazan, düşünen, konuşan, sanat icra eden aydınların omuzlarındadır…