Türkiye’yi, ‘Alevi-Sunni’ çatışması ile parçalamaya çalışan güçler, Sivas, Çorum, Kahramanmaraş, Malatya ve Gazi Mahallesi katliamları ile başaramadılar.
Şimdi aynı katliamları, uluslararasında sahneye koymak isteyenlerin oyununa gelmeyelim.
(Derleme yazımın Hollandacasını en altta bulacaksınız.
Je vind de Nederlandse versie van mijn recensie onderaan)
İlhan KARAÇAY derledi ve yazdı:
Değerli Okurlarım,
Dün sizlere sunduğum “Esad rejiminin çöküşü, mezhepçi yaklaşım ve Ortadoğu’nun geleceği…” başlıklı yazımda, Suriye’deki rejim değişikliğinin bölgesel dengelere etkisini, mezhepsel bakış açılarının zararlarını ve Türkiye’nin bu süreçteki rolünü değerlendirmiştim.
Bugün, bu yazımın özetine ve ardından Suriye’de yaşanan Alevî katliamlarını konu alan iki yazarın görüşlerine yer vereceğim. Umarım bu analizler, sizler için aydınlatıcı olur.
Şöyle başlamıştım dünkü yazıma:
Ben, Hatay’ın Samandağ ilçesinden Mersin’e göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak, tarihten bugüne bölgede yaşanan olayların hem kişisel hem de tarihî boyutlarına tanıklık etmiş bir gazeteciyim. Ailem, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasının oylaması sırasında, Türkiye lehine oy kullanarak Atatürk’ün Türkiyesini tercih etmiş ve kendini her zaman bu kimlikle tanımlamıştır. Hayatım boyunca gazetecilikte tarafsızlık ilkesine bağlı kalmayı, olaylara yalnızca objektif bir pencereden bakmayı temel bir prensip edindim. Bu bağlamda, mezhepsel ya da ideolojik bir ayrışmaya katkıda bulunmamaya özen gösterdim.
Beşiktaş taraftarı olmama rağmen herhangi bir taraftar derneğine, Alevî mezhebine mensup olmama karşın Alevî derneklerine üye olmadım. Ancak bu kurumlara ve topluluklara destek olmaktan da geri durmadım. Gazetecilik kariyerimde, her zaman doğruyu arama ve aktarma çabasında oldum. Bugünkü yazımda da aynı titizliği göstermeye gayret ettim.
Bakınız, Türkiye’ye bağlılığımı, yayınlamış olduğum bir kitabımın önsözünde nasıl izah etmiştim. Yukarıda.
İşte, aşağıdaki yazdıklarımı, yukarıda anlatılan şiar ile hazırladığımı bilmenizi isteyerek sunuyorum:
Ortadoğu’nun kanayan yarası haline gelen mezhep çatışmaları, yalnızca Suriye’yi değil, tüm bölgeyi derinden sarsıyor. Suriye’de uzun süredir devam eden Alevi-Sünni gerilimi, tarihsel bağlamıyla birlikte daha geniş bir politik ve sosyal tehlikeyi de beraberinde getiriyor. Türkiye için de bu durum, geçmişteki acı olayları hatırlatan bir uyarı niteliğinde.
Türkiye, 20. yüzyıl boyunca Alevi-Sünni ayrışmasını kaşıyarak toplumu bölmeyi hedefleyen güçlerin oyunlarına defalarca sahne oldu. Sivas, Çorum, Kahramanmaraş, Malatya ve Gazi Mahallesi’nde yaşanan trajik olaylar, yalnızca toplumsal barışı değil, aynı zamanda ülkenin birliğini de tehdit eden süreçlere dönüştü. Ancak halkın sağduyusu ve ortak acıları paylaşma bilinci, bu tür provokasyonların amacına ulaşmasını engelledi.
Bugün, benzer bir oyunun Suriye’de uluslararası bir sahnede tekrar sergilenmeye çalışıldığını görüyoruz. Bu kez hedef, yalnızca yerel bir mezhep çatışması yaratmak değil; bölgesel bir krizi küresel bir çatışmaya dönüştürmek. Suriye’deki bu gerilim, sınırları aşarak Türkiye’yi ve çevresindeki ülkeleri de etkisi altına alabilecek bir tehdit haline geldi.
Türkiye, geçmişten alınan derslerle, bu tür provokasyonlara karşı dikkatli ve sağduyulu olmalıdır. Alevi-Sünni ayrımını derinleştirerek toplumun kardeşlik bağlarını koparmak isteyen odaklara karşı durmak, yalnızca devletin değil, her bireyin ortak sorumluluğudur.
Uluslararası güçlerin ve bölgesel aktörlerin etkisiyle şekillenen bu karmaşık oyunu fark etmek ve buna göre hareket etmek, geleceğimizi korumanın anahtarı olacaktır. Toplumsal barışı tesis etmek ve bu tür çatışmaları büyütmeye yönelik girişimlere karşı birleşmek, hepimizin ortak hedefi olmalıdır.
Suriye’de Esad rejiminin devrilmesiyle başlayan süreç, yalnızca bir hükümet değişikliği değil, aynı zamanda bölgedeki güç dengelerinin yeniden şekillenmesine yol açan bir dönemin başlangıcıdır. Bu gelişme, mezhepsel çatışmaları körükleyen kesimlerin zafer naralarına karşın, aslında daha büyük ve karmaşık bir sorunun işaretidir. Esad’ın devrilmesi sonrası oluşan güç boşluğu, bölgedeki çatışmaları artırmış ve uluslararası müdahalelerin kapısını aralamıştır.
Esad sonrası süreçte Türkiye, hem tehdit hem de fırsatlarla karşı karşıya. Ancak bu fırsatların değerlendirilmesi için mezhepsel ön yargılardan arınmış, ulusal çıkarları gözeten bir dış politika gereklidir. Türkiye, bu krizden bölgesel bir güç olarak çıkabilir ancak bu yalnızca akılcı ve bağımsız bir stratejiyle mümkündür.
SURİYE’DEKİ ALEVÎ KATLIAMLARI VE İNSANLIK DRAMI İDDİALARI
Bu konuda sizler için iki yazardan iki kısa özet çıkardım. Bu özetlerin ardından da, yazarların görüşlerinin tamamını sizlere sunacağım.
Anlatılanlara bakış açınız tabii ki sizlerin tercihidir.
PROF. DR. OSMAN EĞRİ’NİN YAZISINDAN ÖZET
Esad rejiminin devrilmesiyle birlikte Suriye’de ortaya çıkan insani kriz, özellikle Alevî toplumu için tarifsiz bir trajediye dönüştü. Hayat Tahrir el-Şam (HTŞ) gibi radikal gruplar, Alevîlerin kutsal mekanlarını ve önde gelen dini liderlerini hedef aldı. Hüseyin bin Hamdan el-Hasîbî’nin türbesinin yakılması ve türbede görevli kişilerin hunharca katledilmesi, bu vahşetin yalnızca bir örneğidir.
Alevîlere yönelik saldırılar, tarihsel bir bağlamda değerlendirildiğinde, 16. yüzyıldaki Osmanlı dönemindeki Kızılbaş katliamlarından farksızdır. Dini gerekçeler ileri sürülerek gerçekleştirilen bu saldırılar, aslında ekonomik ve siyasi motivasyonlarla beslenmektedir. Prof. Eğri, bu vahşeti izleyenlerin vicdanlarını sorgulamaları gerektiğini vurguluyor: “Bugün mazluma el uzatmayan, yarın kendisine uzatılacak bir el bulamaz.”
Araştırmacı-yazar Hamide Rencüs ise Alevîlerin yanı sıra Hristiyanlar ve diğer azınlıkların da benzer tehditlerle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. HTŞ lideri Muhammed Colani’nin kontrolünde Suriye’de kurulan geçici hükümet, radikal bir İslam devleti inşasına yönelik adımlar atarken, azınlık topluluklar için soykırım tehditleri artmıştır. Alevîler yalnızca Beşar Esad’ın mezhepsel kimliği üzerinden değil, aynı zamanda dini ve kültürel varlıklarını koruma çabaları nedeniyle hedef alınmaktadır.
Rencüs, özellikle Lazkiye, Tartus ve Hama gibi şehirlerde yoğunlaşan katliamların sistematik bir şekilde sürdüğünü ifade ediyor. Radikal grupların soykırım çağrıları yaptığı ve sosyal medyada vahşet görüntülerini paylaştıkları bir ortamda, Alevîler savunmasız ve korumasız bırakılmış durumda.
SONUÇ VE BENİM DEĞERLENDİRMEM
Suriye’deki mevcut durum, yalnızca yerel bir çatışma olarak değil, aynı zamanda uluslararası güçlerin bölgeyi yeniden şekillendirme çabalarının bir parçası olarak değerlendirilmeli. Alevîlere yönelik katliamlar, insanlık onuruna yapılmış bir saldırıdır ve bu saldırılara karşı tepki göstermek, yalnızca Alevîlerin değil, insanlık onurunu savunan herkesin görevidir.
Türkiye, bu süreçte mezhepçi söylemlerden uzak durarak ve azınlıkların haklarını savunarak, bölgedeki barışın ve istikrarın sağlanmasında önemli bir rol oynayabilir. Ancak bu, ideolojik yaklaşımlar yerine, akılcı ve barış odaklı bir dış politika benimsemekle mümkündür.
Değerli okurlarım, vicdan sahibi herkesin Suriye’deki bu insani drama kayıtsız kalmaması gerekir. Unutmayalım ki bugün Alevîlere yapılan zulme sessiz kalırsak, yarın başka topluluklara yapılan zulme de sessiz kalmak zorunda bırakılabiliriz. İnsan olmanın gereği, her türden zulme karşı çıkmak ve mazlumun yanında durmaktır.
Şimdi iki yazarın yorumlarının tamamını sizlere sunuyorum. İki yazarı bağlayan aşağıdaki iddialar hakkında sizlerin düşüncesi de sizleri bağlar elbette.
SURİYE, ALEVÎ KATLİAMI ve İNSANLIK
Prof Dr Osman Egri’nin yazısı (Ocak 2, 2025)
Esad rejiminin sona ermesinden sonra, Suriye’den insânî duygularını kaybetmemiş her insanı dehşete düşüren ve üzen görüntüler, sosyal medyaya yansımaya devam ediyor. İktidarı ele geçiren HTŞ ve onların desteklediği insanlık düşmanı teröristler, Arap Alevîliği (Nusayrîliğin) en önemli isimlerinden birisi olan; Hüseyin bin Hamdan el-Hasîbî’nin türbesini yakıp, türbede görevli beş kişiye de hunharca katlettiler.
Alevîlerle birlikte, Alevîlerin saygı duydukları tarihî bir şahsiyetin türbesine bunlar yapılırken, türbenin girişinde ise “Besmele” ile birlikte “Ayetü’l-Kürsî” yazıyordu. İnsan haklı olarak, yaşanan bu barbarlığa seyirci kalanlara şöyle seslenmek istiyor: “Hani nerede Müslümanlık ve Müslümanlar? Neden kimsenin sesi çıkmıyor? Alevîlerle Sünnîlerin inandıkları ve okudukları Kur’ân ayrı da, ben mi bilmiyorum yoksa?”
Gözleri, Alevî düşmanlığıyla kararmış teröristlerin saldırıları, sadece rahmetli olan Hamdan el-Hasîbî’nin türbesiyle sınırlı kalmadı. Hayatta olan manevî otorite sahibi kişilere yönelik saldırılarla devam etti: Alevîlerin değer verdiği Ahmed Muhammed Şeyh Hadi’nin oğulları (Alevî şeyhinin iki oğlu), HTŞ militanları tarafından geçtiğimiz günlerde katledildiler. Şu anda,
Suriye Alevîleri sokaklarda sürünmeye, köpek gibi havlamaya zorlanıyorlar. Erkekler kamyon ve otobüslere bindirilerek, bilinmeyen yerlere götürülüyorlar.
Eli silahlı katillerin; “Tüm Alevîleri öldürün!” çağrısı yaptıkları videolar, sosyal medyaya yansıyor. Peki, Suriye’de yaşanan insanlık dışı bu vahşete, sadece Alevîlerin değil; “Ben bir insanım!” diyen herkesin ve Sünnîlerin de tepki göstermesi gerekmiyor mu? Neden kimse; “Bunların yaptıkları sadece Müslümanlığa değil; insanlığa da sığmaz!” demiyor veya diyemiyor? “Müslüman; elinden ve dilinden Müslümanların (insanların) emin olduğu kimse” değil miydi?
Sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla, bazıları; “Esad zâlimdi ve Alevî idi.” diyerek, Esad’ın yaptığı yanlışlardan tüm Alevîleri sorumlu tutuyorlar. Ama Esad’ın eşinin Sünnî olduğunu, Esad dönemindeki Suriye ordusunun 60%’ının Sünnîlerden oluştuğunu, hatta Esad’ın Alevîcilikle itham edilmemek amacıyla, özellikle Alevîleri önemli görevlere getirmediğini ise hiç gündeme getirmiyorlar.
Aslında herkes, körüklenen Alevî düşmanlığının gerçek sebebinin; Akdeniz’e kıyısı olan Lazkiye ve Tartus, yine Akdeniz’e yakın Humus şehirlerindeki Alevîlere ait, mal-mülk, ev ve arazilere çökmek amacıyla duygusal ve inançsal gerekçeler oluşturmak olduğunu biliyor. Yaşananların, 16. yüzyılda Anadolu’da yaşayan Alevî ve Kızılbaşların, Şeyhülislâm fetvâlarıyla, İslâm dışı ilan edilerek mal-mülk, köy ve bucaklarına çökülerek, dağlara sürülmelerinden hiç de farklı değil. Mesele; gerçeğe dayanmayan dinî argümanları kullanarak, dünyevî çıkarlar elde etmek.
Suriye’den sosyal medyaya yansıyan o kadar görüntü ve açıklamalara, çığlık ve çağrılara rağmen, hala Suriye’de bir Alevî katliamı olup-olmadığı konusunda şüphelerini ifade eden ve sessiz kalan insanlar için söyleyeceğim şey şu: “Önce aklınızı, sonra da vicdanınızı bir kontrol ettirin! Sonra da -ben bir insan mıyım?- diye bir aynaya bakın! Zâlim size dünyaları da verse, yanında olmayın! Mazlûmun diline, rengine, meşrebine, mezhebine, inanç ya da inançsızlığına bakmadan, uzağında durmayın! Bir mazlûma el uzatmak, dünya ve içindekilerden daha değerlidir. Alevî ya da Sünnî, Türk ya da Kürt, Müslüman ya da Hıristiyan, her kime zulüm, işkence, eziyet veya katliam yapılıyorsa, ona karşı çıkmak; insan olmanın bir gereğidir. Bugün başkalarına olan zulüm, yarın size de dokunabilir. Bunu asla unutmayın!”
Alevîleri, Hüseyin’ci, Ali’ci olmakla suçlayan (ki bu suç değil; aksine bir Müslüman için övünülecek bir şey olmalı) selefî teröristler, çok güzel işler yapmış gibi bir de Muâviye’nin Şam’daki mezarını ziyaret ederek, -kendilerince- ağlayarak zafer (!) kutlaması yaptılar. Aslında bu hareket de bu katillerin ilhamlarını kimden aldıkları konusunda önemli bir pencere açıyor önümüzde. Son zamanlarda, İslâm ülkelerinde Muâviyecilikle birlikte, -siyaset uğruna- muhâliflere zulmetmek, onlara olmadık iftira ve hakaretlerde bulunmak, saltanatı şatafat ve gösterişle birleştirip saray ve villalarda lüks ve konfor peşinde koşmak da siyasetin bir parçası haline geldi.
Tarihtan haberdâr olan herkesin bildiği gibi; rüşvet almak-vermek, görevini kötüye kullanmak, görevlendirmelerde liyâkat ve ehliyete değil; siyâsî biat ve sadâkata önem vermek, muhalifleri susturmak için şantaj, tehdit, darp ve adam öldürmek gibi yöntemleri kullanmak da Muâviyeciliğin karakteristik özelliklerinden sadece birkaçı. Normalde Anadolu’da, çocuğuna Muâviye ismini veren Sünnî yoktur. Ancak, öteden beri siyasal İslâmcıların idolü; hilâfeti Emevî saltanatına dönüştüren Muâviye’dir ve bu akımın güçlenmesiyle birlikte, maalesef Türkiye’de de Muâviyecilik artmıştır.
Muâviye ve Yezid döneminde, Ehl-i Beyt’e yapılan zulüm ve işkenceleri ve özellikle Kerbelâ katliamını anlattığım için bazı ilahiyatçılar; “Neden geçmişte yaşanmış olumsuzlukları gündeme getiriyorsun?” diye eleştiriyorlardı. Yeni gördüm; “Emevî İslam Devleti” adına X hesabı bile açılmış. Burada Alevîlere yapılan katliam savunulup, Muâviye/Yezid’e “hazret” demeyenler lanetleniyor. Ve şu anda nedense, Suriye’de Alevîler katledilirken, bu ilahiyatçıların hiçbirinin sesi çıkmıyor. Bu durum, bugün için ibret verici olduğu gibi, Müslümanların geleceği açısından da endişe verici. Soruyorum: “Allâhu Ekber!” denilerek, masum sivilleri katletmek İslâm’ın neresinde var? Cevap: Sıffin’de, Hz. Ali ile savaşırken, savaşı kaybedeceğini anlayınca, mızrakların ucuna Kur’an sayfalarını astıran Muâviye siyasetinde var.
Allah’tan, tarihten bugüne onca yok etme/katletme politikasına rağmen, halen Suriye dışında da Alevîler yaşamlarını sürdürebiliyorlar ve olanlara da seyirci kalmıyorlar. Türkiye ve Avrupa’daki Alevî kurumlarını, Suriye’deki yönetime hitaben duyurdukları; sosyal barış ve birlikte yaşama kültürünü, demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi, çoğulcu ve çok kültürlü toplum modelini esas alan, bir manifesto niteliğindeki açıklamalarından dolayı tebrik ediyorum. Suriye’deki Alevîlerin katledilmesine karşı çıkmak; Hatay’a sahip çıkmak, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne sahip çıkmak demektir. Bunu yapanları “siyasal Alevîcilik”le suçlamak ise; bu vatana, milletin birlik ve beraberliğine yapılmış gerçek bir ihanettir!
Suriye’deki Alevî katliamını ört-bas etmek için, Türkiye’deki siyasal İslâmcılarla birlikte, özellikle radikal, selefî militanlar; “siyasal Alevîlik” diye yeni bir kavram icad ettiler. Ezeli Alevî düşmanı olan bu gürûh için kullanılabilecek en güzel deyim; “Müslümanımsı mahlûkât (yaratıklar)” olabilir. Ey siyasal İslâmcılar! Mülakatlarla memur alınarak, kamu görevlerine yandaşlar dolduruluyor, kamu kaynakları yandaş müteahhitlere peşkeş çekiliyor, rektörler üniversitelere akrabalarını dolduruyorlar, milletin parası siyasetçilerin makam araçlarına harcanıyor. Hiç sesiniz çıkıyor mu? Hayır!
Çıkmıyor. Çünkü sizin haram-helal anlayışınız, Allah’ın emir ve yasaklarına göre değil; tıpkı Muâviye ve Yezid dönemlerinde olduğu gibi; size yakın (sizden) olan-olmayan kişilere göre değişiyor. Sizden olanlara her şey mubah. Şimdilik, bu dünyada size hesap sorabilen de yok. Ama ahiretiniz çoktan bitti bile.
Eğer Türkiye’de siyasal bir mezhepçilikten bahsedilecekse, bu her hâlükârda ancak siyasal bir Sünnîcilik olabilir. Ey siyasal Sünnîciler! Alevî köylerini haritalarda kırmızı yazıyla işaretleyen, Alevî köylerinin yollarını özellikle yapmayan, Alevî bir vali veya rektör atamayan, Alevîlere eşit yurttaşlık haklarını vermeyen siz değil misiniz? Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’da ve Sivas’ta Alevîleri katleden ve Suriye’deki Alevî katliamını gündeme getirenlere de; “Yavuz” hatırlatması yapan siz değil misiniz?
Sonuç olarak; şu anda Suriye’de, el-Kaide zihniyeti, Alevî katliamı yapıyor ve günlerdir aralıksız devam eden vahşet, soykırıma dönüşmek üzere. Olanları, tüm dünya sessizce seyrediyor. Alevîler, sahipsiz ve kimsesiz. Vicdan sahibi herkesi, olanlara tepki göstermeye davet ediyorum. Korkmayın! Alevîlere yapılan katliama karşı çıkarsanız, Alevî veya Alevîci olmazsınız. İnsan olursunuz…
Suriye’de Alevilerin soykırım ve katliamlar ile karşı karşıya olduğunu vurgulayan Araştırmacı-Yazar Hamide Rencüs, “Suriye’de kanun yok, nizam yok, iktidar yok. Çok büyük bir tehdit var Alevilere ve diğer azınlıklara dönük” dedi.
Suriye’de 61 yıllık BAAS rejiminin 8 Aralık’ta devrilmesinin ardından Hayat Tahrir el Şam (HTŞ) çetelerinin öncülüğünde geçici hükümet kurulurken, Türkiye ve bağlı Suriye Milli Ordusu’nun (SMO) Rojava’ya yönelik saldırıları aralıksız sürüyor. Lazkiye ve Tartus gibi yoğunlukta Alevilerin ve Hristiyanların yaşadığı kentlerde saldırı, katliam, işkence ve insan kaçırma olayları artamaya başladı. Çatışmalar devam ederken MİT Başkanı İbrahim Kalın ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Şam’a giderek HTŞ lideri Colani ile görüştü. Bu görüşmelerin ise Türkiye’nin Rojava’ya dönük saldırı hazırlığı çerçevesinde yapıldığı belirtiliyor.
Ortadoğu uzmanı araştırmacı yazar Hamide Rencüs ile Türkiye’nin Suriye politikasını, Alevi ve Hristiyanlara dönük gerçekleştirilen katliamlar ve bölgedeki gelişmeleri konuştuk.
Suriye’de Şam’ın düşmesinden sonra ortaya çıkan yeni siyasal durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hamide Rencüs: Şam’ın düşmesinden sonra saraya ilk giden HTŞ’nin lideri Muhammet Colani, tam bir cumhurbaşkanı gibi davranmaya başladı. Aslında onun siyaset ile ilgili hiçbir deneyimi yok. Kendisi İdlip’teki İslam emirliğinin askeri haraket dairesi başkanı. O bir asker, bir savaşçı. Beraberindekilerin tamamı savaşçı. Fakat Butik İslam Devleti kurdukları İdlip’te bir sivil hükümet te kurmuşlardı. Adına Suriye Kurtuluş Hükümeti, işte oradaki tamamıyla El-Kaideci, tamamıyla yine militan kesimden oluşan bir hükümet vardı. Ve onları bakan olarak atadı. Yani hükümet yok. Anayasayı da rafa kaldırdı. Bakanlar kurulunu zaten fesih etti, devir alırken iktidarı. Dolayısıyla şu an devlet yok hükümet yok Suriye’de bir iktidar yok. Ulusal konferans düzenleyeceklerini ilan ettiler. Anayasa hazırlıkları için çalışmalar yürütüleceğini, konferanstan sonra bu işe başlanacağını söylediler. Ama şu an da bir kaos hakim Suriye’ye. Kesinlikle bir istikrar yok, sistem yok, rejim yok, yıkılmış bir devlet var. Ve yerine henüz konulmuş bir şey yok.
Suriye’de öncesiyle birlikte yeni ortaya çıkan siyasal denklemde Türkiye’nin rolü ve siyasal emelleri nelerdir?
Hamide Rencüs: Öncesinde de şimdi de Türkiye’nin Suriye politikası tamamen rejimi yok etmeye yönelikti. O motivasyonla haraket etti. Dış politikası tamamen buna bağlı olarak işletildi. Dolayısıyla rejimin yıkılma olasılığı ortadan kalktıktan sonra yine Suriye’ye dönük hedeflerinde şöyle bir değişikliğe gitti. Garantörlüğünü üstelendiği cihatçı koalisyondan bir Suriye Milli Ordusu oluşturdu. Suriye Milli Ordusu, TSK öncülüğünde Suriye topraklarındaki hedefleri için savaştırıldı. Şu anda Şam düştükten bu yana öncesinde de Halep’in doğu tarafına dönük operasyon yapmalarının, yanı sıra şu anda Kürt birliklerine karşı Suriye Milli Ordusu savaştırılıyor. HTŞ’nin çok hızlı bir şekilde Şam’a kadar ilerlemesinin arkasında bütün yerel kaynaklar diyor ki; “ABD, Türkiye ve İsrail var.” Dolayısıyla Türkiye önce inkar etti. Yani Şam teslim olmaz tedirginliği ile diyelim ya da tedbirli davrandığı için önce ret etti. Yani HTŞ’nin bu saldırganlığının arkasında yokuz, bizimle hiçbir ilişkisi yok dedi. Fakat sonra hemen ilk resmi temas kuran Türkiye oldu. HTŞ Lideri Colani ile İstihbarat Dairesi Başkanı’nın gitmesinin ardından resmi davet gibi gerçekten diplomasi kurallarına uyularak Dışişleri Bakanı’nın, Colani ile görüşmesi ve ardından, “Biz zaten HTŞ ile işbirliği halindeydik başından itibaren” itirafı bütün o söylenenleri doğrulamış oldu. Türkiye’nin Suriye’den beklentisi ne? Yani Esad’ın devrilmesini isterken ki motivasyonu neyse aynısı. Müslüman kardeşleri iktidara taşıma. Şimdi Müslüman kardeşler, daha çok Türkmen gruplarla birlikte ve Suriye Milli Ordusu’nun içindeler. Bunların sivil geçiş hükümeti var, Türkiye’nin desteklediği merkezi Antep. Ama HTŞ hiç biri ile ortak etmeyi düşünmedi bile. HTŞ’den yani bütün bu muhalif bileşenleri kucaklamasını talep ettiler. Ama şu ana kadar teker teker atanan bakanlar oldu ve hiçbirisi Türkiye’nin desteklediği geçiş hükümeti ya da geçici Suriye Milli Ordusu hükümetinden değil. Hepsi tamamen İdlip’teki İslam devletindeki hükümetler oldu. Dolayısıyla Türkiye şu anda Kürtlere karşı sınırdan 30 metre derinliğe dönük bir koridor açmak üzere, savaşmak dışında Türkiye bir şey yapmıyor. Ama bu görüşmelerde sanırım inşaat ihalelerini talep ettiler diye düşünüyorum ben.
Suriye’de yeni ortaya çıkan siyasal iktidar ve denklemde en büyük tehlikeyi yaşayan topluluklardan biri de Alevilerdir. Mevcut durumda Suriye’de Alevilerin durumu nedir? Alevileri bekleyen tehlikeler nelerdir?
Hamide Rencüs: Alevilerin durumu gerçekten çok çok kritik. Çünkü 2011’de başlayan Suriye’deki savaşın adı aslında cihat savaşıdır. Ve burada mesepçi bir argümanla başladı bu savaş. Eski Cumhurbaşkanı Besar Esad’ın mezhebinden dolayı oradaki Aleviler hedef alındı. Ve hatta savaş boyunca 15 Alevi katliamı gerçekleştirdiler bu cihatçı gruplar. Dolayısıyla Aleviler hedefteyken sadece Beşar Esad’ın Alevi olmasından kaynaklı, Alevilere karşı bir öfke ve intikam motivasyonuyla beslendiler. Yaklaşık 13 yıl boyunca bu böyleydi. Şimdi Aleviler devlete bağlı, devlet güvencesinde ancak yaşayacağını bilen bir topluluktur. Devletin yıkılması ile birlikte hem devletsiz hem de savunmasız kaldılar. Ve üstelik bu kadar kin ile bu kadar nefret ile beslenen cihatçı kuşatma karşısında bir soykırım tehdidi ile karşı karşıyalar. Ve katliamlar oluyor. Yani bir soykırım diyecek şey yok şu anda ama soykırım çağrıları da yapıyorlar. El-Kaide’nin üst düzey kadrolarından Alevilere dönük soykırım çağrıları yapıyorlar. Yani bu fetva anlamına gelir ve dolayısıyla gerçekten soykırım tehditi ile karşı karşıyalar. 8 Aralık’tan itibaren asla münferit değil olmayan, tamamen sistematik Alevi katliamı sürüyor. Görüntü yayınlanması yasaklandığı halde bazı cihatçılar işkenceleri, öldürmeleri, katliamları dayanamayıp görüntülüyorlar. Ki, “intikamınızı alıyoruz” diye Müslümanlara seslenirini duyurmak istediklerini söylüyorlar. Sözde din kardeşlerimize “işte sözümüzü” tuttuk şeklinde gerçekten çok büyük bir katliam. Özellikle Alevilerin en değerli kutsalarına, Ebu Abdullah el-Hüseyin el-Hasibi türbesine dönük saldırıdan sonra Aleviler kafalarını dışarı çıkaramazken, korkudan sokağa döküldüler. Dolayısıyla bu da cihatçılara bir fırsat vermiş oldu. Şu anda sahil bölgesinde Hama, Humus, Tartus ve Lazkiye’de kontrolsüz cihatçı grup tarafından katlediliyorlar, işkence ediliyorlar, kaçırılıyorlar. Zaten evleri yağmalanıyor. Özellikle Hristiyan ve Alevilerin yan yana yaşadığı mahallede, Tarsus kırsalında evleri basılarak hem soyup hem tahrip ediyorlar hem de kadınları kaçırıyorlar. Yani böyle bir tehlike var. Kimse buna dur demiyor. Çünkü kanun yok, nizam yok, iktidar yok. Açıkçası çok büyük bir tehdit var Alevilere ve diğer azınlıklara dönük.
Türkiye’nin Suriye politikasında belirleyici bir yerde duran Kürtlerin durumu nedir?
Hamide Rencüs: Kürtlerin durumuna gelince. Şu anda Kürtler bu savaşa dahil olmamışlar. HTŞ, Halep’ten Hama, Humus’tan Şam’a doğru ilerlerken de, HTŞ ile birlikte iş tutabileceklerini Suriye’nin geleceğini birlikte belirleyebileceklerini açıklamışlardı. Ama HTŞ dönüp onlara herhangi bir yanıt vermedi. Yalnız Suriye Milli Ordusu’nun Halep’in Doğu mahallelerine saldırması ile birlikte Suriye Demokratik Güçleri, oradaki Kürt sivilleri korumak amacıyla harekete geçti. Ondan bu yana Şeyh Maksut’tan başlayan çatışmalar şu anda Tel Rıfat, Minbiç ve Tişrin’e kadar ilerledi. Şimdi doğu Fırat ile batı Fırat arasındaki köprüde çatışmalar devam ediyor. Hava desteğini Türkiye’den alan Suriye Milli Ordusu, Tişrin köprüsünü geçerek Fırat’ın doğusuna ilerlemek istiyor. Ama çok ciddi çetin çatışmalar devam ediyor. Türkiye’nin Suriye toprakları ile ilgili temel talebi Kürtleri, Türkiye sınırından uzak tutulmasıdır. Bu savaş Kürtleri, Suriye’nin daha derinlerine itmek içindir. Bunun iznini Amerika’dan daha önceki Trump döneminde almıştı Türkiye. Şu anda Trump’ın yeniden kazanması ile birlikte bu motivasyon Türkiye’yi harekete geçirdi diyebiliriz. O tampon bölgeyi sınır güvenliği gerekçesi ile kurmak istiyor. Kürtler de sivillerini korumak için, topraklarını korumak için ciddi bir çatışmanın içindeler. Lakin İsrail’in güneyden Suriye’ye girmesi herkes için süpriz olmadı. Açıkçası beklenen bir şeydi. Çünkü HTŞ’nin İsrail ile çatışma gibi bir niyeti yoktu ve açıkladı. “Biz yorgun düştük üçüncü bir taraf ile savaşmayacağız” dedi. Alevilere karşı savaşını yürütüyor açıkçası HTŞ. Dolayısıyla, İsrail’in özellikle Süveyde’yi de ele geçirmesinden sonra oradaki Dürziler ile ileriye dönük bir ittifak olanağı yakalamış oldu. Dürziler, “cihatçılardansa İsrail ile ittifak kurabiliriz” açıklaması yaptılar. İsrail’in gözü şu anda hedefi Kürtlerin bölgesine kadar bir koridor açmak. Dürziler ve Kürtler ile ittifak halinde adına da “Davut Koridoru” dediği o güvenlik koridorunu inşa etmek. Şuana kadar Kürtlerin bu savaşına hiç bir resmi açıklama yapılmadı İsrail tarafından. Amerika tarafından da yapılmadı. Amerika hala yeşil ışığını yakmış durumda Türkiye’ye. Bunun nereye evrileceğini bilmek zor. Ama Trump, görevi devir alana kadar bu iş bu şekilde göz yumma biçiminde devam edecek görünüyor. Yani ABD’nin, Türkiye’nin bu Suriye’ye yönelik müdahalesine göz yummaya devam etmesi durumu söz konusu.
***********************************************************************************************
SEKTARISCHE CONFLICTEN IN SYRIË: EEN NIEUWE BEDREIGING DOEMT OP
De krachten die Turkije met een ‘Alevitisch-Soennitisch’ conflict willen verdelen, zijn er niet in geslaagd met de bloedbaden in Sivas, Çorum, Kahramanmaraş, Malatya en Gazi Mahallesi.
Laten we niet in de val trappen van degenen die soortgelijke bloedbaden op internationaal niveau op het toneel willen brengen.
Samengesteld en geschreven door İlhan KARAÇAY:
Beste lezers,
In mijn artikel van gisteren met de titel “De val van het Assad-regime, sektarische benaderingen en de toekomst van het Midden-Oosten…”, heb ik de invloed van de regimeverandering in Syrië op regionale verhoudingen, de schade van sektarische perspectieven en de rol van Turkije in dit proces besproken. Vandaag geef ik een samenvatting van dat artikel, gevolgd door de standpunten van twee auteurs over de Alevitische slachtingen in Syrië. Ik hoop dat deze analyses verhelderend voor u zullen zijn.
Ik begon mijn artikel van gisteren als volgt:
Als journalist uit een familie die van het district Samandağ in Hatay naar Mersin is gemigreerd, ben ik zowel persoonlijk als historisch getuige geweest van de gebeurtenissen die zich in de regio hebben afgespeeld. Mijn familie koos ervoor om bij de volksstemming over de toetreding van Hatay tot Turkije vóór Turkije te stemmen, zich identificerend met Atatürks Turkije. Ik heb altijd geprobeerd objectief te blijven in mijn journalistieke werk en geen bijdrage te leveren aan sektarische of ideologische verdeeldheid.
Hoewel ik Beşiktaş-supporter ben, ben ik nooit lid geweest van een supportersvereniging. En hoewel ik tot de Alevitische gemeenschap behoor, heb ik me niet aangesloten bij Alevitische verenigingen. Ik heb echter altijd steun verleend aan deze instellingen en gemeenschappen. In mijn journalistieke carrière heb ik altijd gestreefd naar waarheid en nauwkeurigheid. Ik heb deze zorgvuldigheid ook toegepast in mijn artikel van vandaag.
Kijk, hoe ik mijn loyaliteit aan Turkije heb uitgelegd in het voorwoord van een boek dat ik heb gepubliceerd. Zie hierboven.
De sektarische conflicten die een open wond in het Midden-Oosten zijn geworden, hebben niet alleen Syrië maar de hele regio diep getroffen. Het aanhoudende conflict tussen Alevieten en Soennieten in Syrië brengt historische, politieke en sociale gevaren met zich mee.
Turkije heeft in de 20e eeuw meerdere keren geprobeerd om verdeeldheid te zaaien via Alevitisch-Soennitische spanningen, zoals blijkt uit tragische gebeurtenissen in Sivas, Çorum, Kahramanmaraş, Malatya en de wijk Gazi Mahallesi. De collectieve wijsheid van de samenleving heeft echter voorkomen dat deze provocaties succesvol waren.
Vandaag zien we een vergelijkbaar spel op een internationaal toneel in Syrië. Dit keer is het doel niet alleen een lokale sektarische botsing, maar een regionale crisis die kan uitmonden in een wereldwijde confrontatie.
Turkije moet leren van het verleden en voorzichtig zijn met deze provocaties. Het is de verantwoordelijkheid van elke burger om te voorkomen dat de banden van broederschap in de samenleving worden verbroken.
Het herkennen van dit complexe spel, gevormd door de invloed van internationale machten en regionale actoren, en hiernaar handelen, zal de sleutel zijn tot het beschermen van onze toekomst. Het herstellen van sociale vrede en verenigd optreden tegen pogingen om dergelijke conflicten te vergroten, moet ons gemeenschappelijke doel zijn.
Het proces dat begon met de val van het Assad-regime in Syrië, is niet alleen een regeringswisseling, maar markeert ook het begin van een periode waarin de machtsverhoudingen in de regio opnieuw worden vormgegeven. Deze ontwikkeling, gevierd door degenen die sektarische conflicten aanwakkeren, wijst in feite op een groter en complexer probleem. De machtsvacuüm die ontstond na de val van Assad heeft de conflicten in de regio doen toenemen en de deur geopend voor internationale interventies.
In de periode na Assad wordt Turkije geconfronteerd met zowel bedreigingen als kansen. Maar om deze kansen te benutten, is een buitenlands beleid nodig dat vrij is van sektarische vooroordelen en gericht is op nationale belangen. Turkije kan uit deze crisis als een regionale macht komen, maar dit is alleen mogelijk met een rationele en onafhankelijke strategie.
ALEVITISCHE BLOEDBADEN EN BEWERINGEN OVER HUMANITAIRE RAMPEN IN SYRIË
Over dit onderwerp heb ik voor u twee korte samenvattingen gemaakt van twee auteurs. Na deze samenvattingen zal ik u de volledige standpunten van de auteurs presenteren. Hoe u deze verhalen interpreteert, is uiteraard aan u.
SAMENVATTING VAN HET ARTIKEL VAN PROF. DR. OSMAN EĞRİ
Met de val van het Assad-regime is de humanitaire crisis in Syrië uitgegroeid tot een onbeschrijfelijke tragedie voor de Alevitische gemeenschap. Radicale groepen zoals Hayat Tahrir al-Sham (HTS) hebben zich gericht op de heilige plaatsen en prominente religieuze leiders van de Alevieten. De verbranding van het mausoleum van Hüseyin bin Hamdan el-Hasîbî en de brute moord op degenen die daar dienden, is slechts een voorbeeld van deze wreedheid.
De aanvallen op Alevieten, beoordeeld in een historische context, zijn niet anders dan de Kızılbaş-slachtingen tijdens de Ottomaanse periode in de 16e eeuw. Hoewel religieuze rechtvaardigingen worden aangevoerd, worden deze aanvallen feitelijk gevoed door economische en politieke motivaties. Prof. Eğri benadrukt dat degenen die deze gruweldaden aanschouwen, hun geweten zouden moeten onderzoeken: “Wie vandaag geen hand uitsteekt naar de onderdrukte, zal morgen niemand vinden die hem de hand reikt.”
SAMENVATTING VAN HET INTERVIEW VAN BAHADDİN SEÇİLİR MET HAMİDE RENCÜS
Onderzoeker-schrijver Hamide Rencüs benadrukt dat niet alleen Alevieten, maar ook christenen en andere minderheden met soortgelijke bedreigingen worden geconfronteerd. Onder leiding van HTS-leider Mohammed Colani heeft de interim-regering in Syrië stappen gezet richting de oprichting van een radicale islamitische staat, waarbij de dreiging van genocide voor minderheidsgemeenschappen is toegenomen. Alevieten worden niet alleen aangevallen vanwege de sektarische identiteit van Bashar al-Assad, maar ook vanwege hun inspanningen om hun religieuze en culturele erfgoed te behouden.
Rencüs stelt dat de bloedbaden, vooral geconcentreerd in steden als Latakia, Tartus en Hama, systematisch worden voortgezet. In een omgeving waar radicale groepen oproepen tot genocide en wreedheden delen op sociale media, zijn Alevieten weerloos en onbeschermd achtergelaten.
CONCLUSIE EN MIJN EVALUATIE
De huidige situatie in Syrië moet niet alleen worden gezien als een lokaal conflict, maar ook als onderdeel van internationale inspanningen om de regio opnieuw vorm te geven. De bloedbaden op Alevieten zijn een aanval op de menselijke waardigheid, en het veroordelen van deze aanvallen is de verantwoordelijkheid van iedereen die de menselijke waardigheid wil verdedigen.
Turkije kan een belangrijke rol spelen in het waarborgen van vrede en stabiliteit in de regio door sektarische retoriek te vermijden en de rechten van minderheden te verdedigen. Dit is echter alleen mogelijk met een rationeel en vredesgericht buitenlands beleid.
Beste lezers, niemand met een geweten mag onverschillig blijven tegenover dit humanitaire drama in Syrië. Laten we niet vergeten dat als we vandaag stil blijven bij het onrecht dat de Alevieten wordt aangedaan, we morgen misschien ook gedwongen zullen worden te zwijgen bij onrecht tegen andere gemeenschappen. Het is de plicht van de mensheid om elke vorm van onrecht te bestrijden en aan de zijde van de onderdrukten te staan.
ESAD REJİMİNİN ÇÖKÜŞÜ, MEZHEPÇİ YAKLAŞIM VE ORTADOĞU’NUN GELECEĞİ…
(Yorumun Hollandacsı en altta.
Nederlandse versie van het commentaar is onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Değerli Okurlarım,
Yorumuma başlamadan önce zaruri bir açıklamayı sizlere sunmayı yeğledim:
Aşağıda okuyacağınız yorumun sahibi şahsım Hatay’ın Samandağ ilçesinden Mersin’e göç etmiş bir ailenin çocuğuyum. Ailem ve yakınlarım, ‘Hatay’ın Fransızlar’dan Türkiye’ye mi yoksa Suriye’ye mi bağlanması gerektiği’ konusunda yapılan referandum sırasında, yığınlar halinde Hatay’a giderek Türkiye lehinde oy kullanmışlardır. Kökenleri Suriyeli olmasına rağmen, Atatürk’ün Türkiyesini tercih eden Alevi Arap kökenlilerin yanında, Sünni Arap kökenliler Suriye lehinde oy kullanmayı seçmişlerdir.
Mersin’de kök salan ailemiz, kendini hiçbir zaman Arap olarak hissetmedi ve hayatımızı ‘Türkoğlu Türk’ kimliğiyle sürdürdük.
Şahsıma gelince: Gazetecilik kariyerim boyunca, tarafsızlık ilkesine sadık kalmayı, olaylara yalnızca objektif bir pencereden bakmayı temel bir prensip edindim. CHP’li bir ailenin çocuğu olmama rağmen, hiçbir CHP yandaşlı derneğe üye olmadım. Alevi mezhebine mensup olmama karşın, Alevi derneklerinin kuruluşlarına yardımda bulundum ama üye olmadım.
Konuyla bir ilgisi olmamakla birlikte, Beşiktaş taraftarı olmama rağmen, Hollanda’da kurulan Beşiktaşlılar Derneği’ne de üye olmadım.
BU YAZIYI NEDEN KALEME ALDIM?
Bu bakış açısıyla, Ortadoğu ve özellikle Suriye üzerine yazdığım yorumumu sizlerle paylaşmak istiyorum. Hatay’ın Türkiye’ye katılmasının tarihî bağlamından, günümüzde Suriye ve çevresinde yaşanan olaylara kadar, geniş bir çerçevede değerlendirdiğim bu yazı, hem tarihten gelen bir perspektifi, hem de güncel olayların analizini içermektedir.
Benim için hem tarihsel hem de kişisel açıdan derin anlamlar taşıyan bu konuyu, mümkün olan en tarafsız ve objektif şekilde sizlere aktarmaya gayret ettim. Umarım bu yazıyı, aynı titizlikle okur ve değerlendirirsiniz.
ESAD REJİMİNİN ÇÖKÜŞÜ, MEZHEPÇİ YAKLAŞIM VE ORTADOĞU’NUN GELECEĞİ
Suriye’de Esad rejiminin çöküşü ve Esad’ın ülkeyi terk etmesi, hem bölgesel hem de uluslararası ölçekte ciddi yankılar uyandırdı. Ancak bu gelişme, sadece bir hükümet değişikliği veya bir diktatörün devrilmesi meselesi değil. Esad’ın devrilmesi, bölgedeki dengeleri yeniden şekillendirecek derin bir sürecin başlangıcı olarak değerlendiriliyor.
Peki, dün belliyken bugün neden bu kadar belirsiz?
Ve yarın Ortadoğu için neyi getirecek?
MEZHEPÇİ YAKLAŞIM VE TÜRKİYE’YE ETKİSİ
Esad rejiminin yıkılışı, bazı kesimlerde bir zafer duygusu uyandırsa da, bu durumun mezhepçi bir pencereden değerlendirilmesi, bölgesel gerçekliklerin göz ardı edilmesine neden oluyor. Suriye’deki kriz, yalnızca bir iç savaş değil, aynı zamanda uluslararası bir hesaplaşmanın parçası. Türkiye’deki bazı gruplar, Esad’ın Alevi kökenini ön plana çıkararak, durumu mezhepsel bir sorun gibi lanse ediyor. Ancak meseleye bu dar açıdan bakmak, hem Türkiye’nin ulusal çıkarlarına hem de bölgesel barışa zarar veriyor.
Türkiye’nin komşu bir ülke olarak bu süreçteki pozisyonu hayati önem taşıyor. Mezhepsel önyargılar yerine, Türkiye’nin çıkarlarına odaklanan bir perspektif benimsenmediği sürece, hem içeride hem dışarıda daha büyük sorunlarla karşılaşma riski var. Bu tür yaklaşımlar, bölgesel sorunlara çözüm üretmek bir yana, yalnızca kutuplaşmayı derinleştiriyor.
ESAD SONRASI ORTADOĞU VE BÜYÜK RESİM
Esad’ın devrilmesi, bir zafer mi yoksa bir felaketin başlangıcı mı?
Bu sorunun cevabı, sürecin nasıl yönetileceğine bağlı.
Şu anda Suriye, büyük bir belirsizliğin ortasında. Esad’ın gitmesiyle birlikte, ülkenin geleceği üzerinde hak iddia eden farklı gruplar arasında bir güç mücadelesi yaşanıyor. Özgür Suriye Ordusu, cihatçı gruplar ve diğer yerel milislerin yanı sıra, uluslararası güçler de Suriye’nin geleceği üzerinde etkili olmaya çalışıyor.
Ancak unutulmamalıdır ki, Suriye’deki bu süreç bir yerel dinamik meselesi olmaktan çok uzak. ABD, İsrail ve diğer Batılı ülkeler, bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirme çabasındalar. Bu plan, 2000’li yıllarda açıkça dile getirilen Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) bir parçasıdır. Bu proje, yalnızca Suriye’yi değil, Ortadoğu’daki pek çok ülkeyi hedef alarak sınırların yeniden çizilmesini ve küçük, kontrol edilebilir devletler yaratılmasını amaçlıyor. İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hegemonyasını artırma amacı, bu planın temel motivasyonudur.
TÜRKİYE İÇİN RİSKLER VE FIRSATLAR
Bu süreçte Türkiye’nin de risk altında olduğunu görmek zor değil. Suriye’de yaşananların Türkiye’ye etkisi yalnızca göç dalgaları ya da ekonomik maliyetlerle sınırlı kalmayabilir. Türkiye, bu büyük oyunun bir parçası haline gelme riskiyle karşı karşıya. İçeride artan kutuplaşma ve siyasal İslamcı yaklaşımlar, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını tehdit edebilir.
Öte yandan, bu durum Türkiye için bir fırsata da dönüşebilir. Suriye’de istikrarın sağlanması ve bölgesel dengelerin korunması adına aktif ve bağımsız bir dış politika geliştirmek, Türkiye’yi bölgesel bir güç olarak daha da ön plana çıkarabilir. Ancak bu, mezhepçi ve ideolojik yaklaşımlardan uzak, tamamen akılcı ve ulusal çıkar odaklı bir politika ile mümkün olabilir.
BELİRSİZLİK VE GELECEK SENARYOLARI
Bugün Suriye’deki belirsizlik, yalnızca bölge ülkelerini değil, küresel aktörleri de endişelendiriyor. Esad sonrası süreçte, Suriye’deki güç boşluğu yeni çatışmaların ve ayrışmaların zeminini hazırlayabilir. Eğer bu süreç doğru yönetilemezse, Suriye’nin geleceği, Irak ve Libya örneklerinde olduğu gibi uzun süreli bir kaos ve istikrarsızlık dönemi olabilir.
Türkiye için bu süreçte sorulması gereken soru şudur:
Bölgesel gelişmelere nasıl bir yön verebiliriz?
Sadece bir seyirci olarak kalmak mı, yoksa etkin bir aktör olmak mı?
Bu sorunun cevabı, yalnızca bugünü değil, yarını da belirleyecek.
Sonuç olarak, Esad rejiminin çöküşüyle başlayan bu süreç, bölge için yeni bir dönemin kapılarını aralamış durumda.
Dün belliydi, bugün belirsiz ve yarın ise büyük ölçüde alınacak kararlarla şekillenecek.
Türkiye’nin bu süreçteki duruşu, yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte de etkili sonuçlar doğurabilir.
*************************
DE VAL VAN HET ESAD-REGIME, SEKTARISCHE BENADERINGEN
EN DE TOEKOMST VAN HET MIDDEN-OOSTEN…
İlhanKARAÇAY schrijft
Beste lezers,
Voordat ik mijn analyse begin, wil ik graag een noodzakelijke toelichting geven:
Ik, İlhan Karaçay, de auteur van dit artikel, ben een kind van een familie die vanuit Samandağ in Hatay naar Mersin is gemigreerd. Mijn familie en naasten reisden tijdens het referendum over de vraag ‘of Hatay zich bij Turkije of Syrië moest aansluiten’ massaal naar Hatay om hun stem uit te brengen ten gunste van Turkije. Hoewel zij van Syrische afkomst zijn, kozen de Alevitische Arabische afstammelingen de kant van Atatürk’s Turkije, terwijl de Soennitische Arabische afstammelingen de voorkeur gaven aan Syrië.
Onze familie, geworteld in Mersin, heeft zich nooit Arabisch gevoeld en heeft ons leven geleid met een identiteit als ‘Echte Turk’.
Wat mij betreft: Gedurende mijn journalistieke carrière heb ik altijd het principe van onpartijdigheid nageleefd en gebeurtenissen uitsluitend vanuit een objectieve invalshoek benaderd. Hoewel ik uit een CHP-achtergrond kom, ben ik nooit lid geweest van een CHP-gelieerde vereniging. Ondanks mijn Alevitische achtergrond heb ik bijgedragen aan de oprichting van Alevitische verenigingen, maar ik ben geen lid geworden.
Hoewel het niet gerelateerd is, ben ik, ondanks mijn Beşiktaş-supporterschap, ook geen lid geworden van de Beşiktaş-fanvereniging in Nederland.
WAAROM HEB IK DIT GESCHREVEN?
Met dit perspectief wil ik mijn analyse van het Midden-Oosten en in het bijzonder Syrië met u delen. Dit artikel, dat ik in een brede context heb beoordeeld, van de historische context van Hatay’s toetreding tot Turkije tot de gebeurtenissen die zich vandaag in Syrië en de omliggende regio voordoen, omvat zowel een historische als een actuele analyse.
Dit onderwerp, dat voor mij zowel historisch als persoonlijk van diepgaande betekenis is, heb ik geprobeerd op de meest onpartijdige en objectieve manier aan u over te brengen. Ik hoop dat u dit artikel met dezelfde zorg leest en beoordeelt.
DE VAL VAN HET ESAD-REGIME, SEKTARISCHE BENADERINGEN
EN DE TOEKOMST VAN HET MIDDEN-OOSTEN
De val van het Esad-regime en Esad’s vertrek uit het land hebben zowel regionaal als internationaal veel opschudding veroorzaakt. Maar deze ontwikkeling gaat niet alleen over een regeringswissel of de val van een dictator. De val van Esad wordt beschouwd als het begin van een diepgaand proces dat de machtsverhoudingen in de regio opnieuw zal vormgeven.
SEKTARISCHE BENADERINGEN EN HET EFFECT OP TURKIJE
De val van het Esad-regime wekt bij sommige groepen een gevoel van overwinning, maar het bekijken van deze situatie vanuit een sektarisch perspectief negeert de regionale realiteiten. De crisis in Syrië is niet alleen een burgeroorlog, maar ook onderdeel van een internationale confrontatie. Sommige groepen in Turkije benadrukken Esad’s Alevitische achtergrond en presenteren de situatie als een sektarisch probleem. Deze beperkte visie schaadt echter zowel de nationale belangen van Turkije als de regionale vrede.
De positie van Turkije als buurland in dit proces is van vitaal belang. Zolang er geen perspectief wordt aangenomen dat zich richt op de belangen van Turkije in plaats van op sektarische vooroordelen, bestaat het risico dat zowel interne als externe problemen toenemen.
ESAD NA ESAD EN HET GROTE PLAATJE
Is de val van Esad een overwinning of het begin van een ramp?
Het antwoord op deze vraag hangt af van hoe het proces wordt beheerd.
Momenteel bevindt Syrië zich in een toestand van grote onzekerheid. Met het vertrek van Esad is er een machtsstrijd ontstaan tussen verschillende groepen die aanspraak maken op de toekomst van het land. De Vrije Syrische Leger, jihadistische groepen en andere lokale milities, evenals internationale mogendheden, proberen allemaal invloed uit te oefenen op de toekomst van Syrië.
Het mag echter niet worden vergeten dat het proces in Syrië verre van een kwestie van lokale dynamiek is. De VS, Israël en andere westerse landen proberen de regio opnieuw vorm te geven in overeenstemming met hun eigen belangen. Dit plan is een onderdeel van het zogenaamde Grote Midden-Oosten-project (BOP), dat in de jaren 2000 expliciet werd aangekondigd.
Dit project heeft niet alleen Syrië, maar ook veel andere landen in het Midden-Oosten als doel, met het streven om grenzen opnieuw te trekken en kleine, controleerbare staten te creëren. De motivatie achter dit plan is het vergroten van Israëls veiligheid en regionale hegemonie.
RISICO’S EN KANSEN VOOR TURKIJE
In deze periode wordt ook Turkije geconfronteerd met risico’s. De gebeurtenissen in Syrië hebben niet alleen gevolgen voor migratiestromen of economische kosten, maar kunnen ook leiden tot interne polarisatie en bedreigingen voor nationale belangen.
Daarentegen kan deze situatie ook een kans zijn voor Turkije. Het ontwikkelen van een actieve en onafhankelijke buitenlandse politiek gericht op stabiliteit in Syrië en het behoud van regionale evenwichten kan Turkije verder positioneren als een regionale macht.
ONZEKERHEID EN TOEKOMSTSCENARIO’S
De huidige onzekerheid in Syrië baart niet alleen de landen in de regio, maar ook mondiale actoren zorgen. In de periode na Esad kan het machtsvacuüm in Syrië de weg bereiden voor nieuwe conflicten en scheuringen. Als dit proces niet goed wordt beheerd, kan de toekomst van Syrië, net als in de gevallen van Irak en Libië, leiden tot een langdurige periode van chaos en instabiliteit.
De belangrijkste vraag die Turkije in dit proces moet stellen, is:
Hoe kunnen we richting geven aan de regionale ontwikkelingen?
Blijven we slechts toeschouwer, of worden we een actieve speler?
Het antwoord op deze vraag zal niet alleen het heden, maar ook de toekomst bepalen.
Samenvattend opent het proces dat is begonnen met de val van het Esad-regime de deuren naar een nieuw tijdperk voor de regio. Wat gisteren zeker was, is vandaag onzeker, en morgen zal grotendeels worden gevormd door de beslissingen die worden genomen.
De houding van Turkije in dit proces kan niet alleen op regionaal niveau, maar ook op mondiale schaal aanzienlijke gevolgen hebben.
BU KAHPE DÜNYADA YENİ YILLAR NASIL MUTLU OLSUN Kİ?
İlhan KARAÇAY haykırıyor…
(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie van het nieuws is onderaan)
Savaşsız, barış dolu bir yıl dilemek ne güzel; ancak Gazze’de masum insanlar katledilirken ve kahpe dünya bu zulme duyarsız kalırken, adaletin ve insanlığın yokluğunda mutlu yıllar mümkün mü? Ne yazık ki, insanlık her geçen gün biraz daha kör, sağır ve duyarsız bir hale geliyor.
Antisemitizmden şikâyet edenler, Gazze’de masum çocuklar ve kadınları katlederken, bu sessizliklerini nasıl açıklayacaklar? Adalet ve vicdan, tüm insanlık için olmalıdır; aksi halde sadece zulmün başka bir yüzüne ortak olunur. Herkes kendi acısını en büyük görürken, başkalarının çığlıklarını duymazdan gelmek bir insanlık utancıdır.
Dünya sadece Gazze’deki zulümden ibaret değil. Suriye’de milyonlarca insan evlerinden edilirken, soğukta bir lokma ekmek bulma umuduyla mülteci kamplarında hayatta kalma savaşı verirken, insanlığın vicdanı nerede? İnsanlar, sınır kapılarında horlanırken ve botları Akdeniz’in karanlık sularında batarken, yeni yıl hangi yüzle kutlanabilir?
Afrika’da açlık ve susuzlukla boğuşan çocukların gözlerinde yanan umut nasıl söndürülür? Milyonlarca insan temiz suya bile erişemezken, dünyanın bir köşesinde israfın zirve yapması, insanlık adına nasıl bir ironi oluşturuyor? Eşitsizlikler büyüdükçe, bazıları yılbaşı sofralarında ziyafet çekerken, diğerleri açlığın pençesinde kıvranıyor.
Adaletin yerle bir olduğu Myanmar’da, Rohingya Müslümanları’na yapılan etnik temizlik hangi vicdana sığar? İnsanların sadece kimliklerinden dolayı katledilmesi, göçe zorlanması ve dünyanın buna göz yumması hangi medeniyetin başarısı olabilir? Bu kahpe dünyada, insanlığın onuru çoktan unutulmuş gibi görünüyor.
Kadınlar… Kadınlar dünyanın her yerinde baskıya, şiddete ve ayrımcılığa uğrarken, yeni bir yıl nasıl mutlu olabilir? Afganistan’da kız çocuklarının eğitim hakkı ellerinden alınırken, kadınlar toplumdan dışlanırken, özgürlük talepleri kanla bastırılırken hangi umutla “yeni bir yıl” dileğinde bulunulabilir? Kadınların mücadeleleri, yalnızca birkaç anma günüyle sınırlı kalıyor; oysa bu, her gün hatırlanması gereken bir gerçek.
Irkçılık hâlâ can yakıyor. Amerika’da siyahilerin öldürülmesi, Avrupa’da göçmenlere karşı yükselen nefret, sadece birer örnek. Irk, din, dil, cinsiyet gibi kimlikler, insanları ayıran değil birleştiren unsurlar olmalıydı. Ama bu dünya, ötekileştirme üzerine kurulu bir düzeni ısrarla sürdürüyor.
Hollanda’da ise durum farklı değil. Zoraki bir koalisyon hükümetinin perde arkasındaki gizli başkanı Wilders ve onun bir kukla gibi hareket eden başbakanı, ırkçılığın ve insan hakları ihlallerinin daniskasını sergiliyor. Göçmenlere, Müslümanlara ve farklı etnik gruplara yönelik politikaları, yalnızca ayrımcılığı derinleştirmekle kalmıyor; aynı zamanda Hollanda’nın demokrasiye olan inancını da sarsıyor. Bu tür bir yönetim, temel insan haklarını görmezden gelerek toplumsal barışı zedeliyor. Wilders’in söylemleri ve politikaları, Hollanda’yı insan hakları açısından utanç verici bir noktaya taşıyor.
Doğa… İnsanlığın kendini yok etme süreci. İklim krizi artık kapımızı değil, penceremizi de kırarak içeriye girdi. Amazon ormanları yanıyor, kutup buzulları eriyor ve canlılar bir bir yok oluyor. Tüm bunlar olurken, insanoğlunun hırsı ve açgözlülüğü, doğanın kalbine saplanmış bir hançerden farksız.
Yeni yıl… Gerçekten neyi değiştirecek? İnsanlar iç hesaplaşmalarını yapmadan, adalet, barış ve vicdanı bir araya getirmeden, her yeni yıl sadece bir takvim yaprağının düşüşünden ibaret olacak. O yüzden dileğim sadece savaşsız, barış dolu bir yıl değil; aynı zamanda insanların gerçek anlamda insan olmayı hatırlayacağı bir yıl.
Daha eşit, daha adil, daha vicdanlı bir dünya için, hep birlikte mücadele etmek zorundayız. Yoksa, bu kahpe dünyada yeni yılların nasıl mutlu olmasını bekleyebiliriz ki?
HOE KUNNEN NIEUWE JAREN GELUKKIG ZIJN IN DEZE VERRADERLIJKE WERELD?
d
İlhan KARAÇAY schreeuwt het uit
Het is prachtig om een jaar zonder oorlog en vol vrede te wensen; maar terwijl onschuldige mensen in Gaza worden afgeslacht en de verraderlijke wereld deze wreedheid negeert, is geluk in een wereld zonder gerechtigheid en menselijkheid dan mogelijk? Helaas wordt de mensheid met elke dag die voorbijgaat blinder, dover en onverschilliger.
Degenen die klagen over antisemitisme, hoe zullen zij hun stilte verklaren terwijl zij in Gaza onschuldige kinderen en vrouwen vermoorden? Gerechtigheid en geweten moeten voor de hele mensheid gelden; anders wordt men slechts medeplichtig aan een ander gezicht van onrecht. Het is een schande voor de mensheid om het eigen leed als het grootste te beschouwen en de kreten van anderen te negeren.
De wereld bestaat niet alleen uit de wreedheid in Gaza. Terwijl miljoenen mensen in Syrië uit hun huizen worden verdreven, proberen ze in vluchtelingenkampen te overleven in de kou met de hoop op een stukje brood. Waar is het geweten van de mensheid? Terwijl mensen worden vernederd bij grensovergangen en hun boten zinken in de donkere wateren van de Middellandse Zee, met welk gezicht kunnen we het nieuwe jaar vieren?
Hoe kunnen we de hoop in de ogen van kinderen die vechten tegen honger en dorst in Afrika doven? Terwijl miljoenen mensen zelfs geen toegang hebben tot schoon water, hoe kan de overvloed aan verspilling in een ander deel van de wereld dan geen ironie zijn in naam van de mensheid? Terwijl ongelijkheden toenemen, smullen sommigen aan feestelijke tafels tijdens oud en nieuw, terwijl anderen lijden onder de klauwen van honger.
Welke moraliteit kan de etnische zuivering van de Rohingya-moslims in Myanmar rechtvaardigen? Het doden, uitzetten en negeren van mensen vanwege hun identiteit, wat voor soort beschaving kan dat als een prestatie zien? In deze verraderlijke wereld lijkt de eer van de mensheid al lang vergeten.
Vrouwen… Terwijl vrouwen overal ter wereld worden onderworpen aan onderdrukking, geweld en discriminatie, hoe kan een nieuw jaar gelukkig zijn? Terwijl het recht op onderwijs van meisjes in Afghanistan wordt afgenomen, vrouwen uit de samenleving worden buitengesloten en hun vrijheidsverzoeken met bloed worden onderdrukt, met welke hoop kunnen we “een gelukkig nieuwjaar” wensen? De strijd van vrouwen wordt beperkt tot slechts een paar herdenkingsdagen; terwijl dit een realiteit is die elke dag herinnerd moet worden.
Racisme doet nog steeds pijn. Het doden van zwarten in Amerika, de toenemende haat tegen migranten in Europa, zijn slechts voorbeelden. Rassen, religies, talen en geslachten zouden verbindende elementen moeten zijn, geen scheidende. Maar deze wereld blijft vasthouden aan een systeem gebaseerd op uitsluiting.
In Nederland is het niet anders. De geheime leider van een gedwongen coalitieregering, Wilders, en zijn premier, die als een marionet handelt, laten racisme en schendingen van mensenrechten in volle glorie zien. Hun beleid tegen migranten, moslims en verschillende etnische groepen verdiept niet alleen de discriminatie, maar ondermijnt ook het geloof in democratie in Nederland. Dit soort bestuur beschadigt de sociale vrede door fundamentele mensenrechten te negeren. De uitspraken en het beleid van Wilders hebben Nederland naar een beschamend niveau gebracht wat betreft mensenrechten.
En tot slot, de natuur… Het proces van zelfvernietiging van de mensheid. De klimaatcrisis heeft niet alleen op onze deur geklopt, maar ook ons raam gebroken en is binnengekomen. Het Amazonewoud brandt, de poolkappen smelten en soorten sterven een voor een uit. Terwijl dit allemaal gebeurt, zijn de ambitie en hebzucht van de mens als een dolk die in het hart van de natuur is gestoken.
Het nieuwe jaar… Wat zal het werkelijk veranderen? Zonder innerlijke reflectie, zonder gerechtigheid, vrede en geweten samen te brengen, zal elk nieuw jaar slechts een bladzijde zijn die van de kalender valt. Daarom wens ik niet alleen een jaar zonder oorlog en vol vrede; maar ook een jaar waarin mensen zich echt herinneren wat het betekent om mens te zijn.
Voor een gelijkere, rechtvaardigere en meer gewetensvolle wereld moeten we samen vechten. Anders, hoe kunnen we verwachten dat nieuwe jaren gelukkig zijn in deze verraderlijke wereld.
2024 Yılının neler getirdiğinin ve neler götürdüğünün değerlendirilmesi yapılan toplantıda, 2025 yılında beklenenler ele alındı.
“Toplumun sesi olan siz değerli basın mensupları, bizim için köprü görevi görüyorsunuz. Yeni bir yıla girdiğimiz bu dönemde birlik ve dayanışma ruhumuzu daha da güçlendirmek önemlidir.”
(Haberin Hollandacası en altta. Nederlandse versie van het Niuws is onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Hollanda’daki Türk toplumu ve basın mensuplarıyla kurduğu samimi ilişkilerle tanınan Lahey Büyükelçimiz Selçuk Ünal, yeni yıl öncesinde büyükelçilik rezidansında özel bir toplantı düzenledi. Büyükekçi, Hollanda’daki Türk basın mensuplarını ağırladığı bu toplantıda, hem yılın değerlendirmesini yaptı hem de gelecek dönem için umut dolu mesajlar verdi.
Toplantıya 13 Türk basın mensubu katıldı.
Basın Müşavirimiz İsmail Erkam Sula ve diğer büyükelçilik mensuplarının da katıldığı toplantıda Büyükelçi Selçuk Ünal, basın mensuplarını şu sözlerle karışladı: “Sizleri burada ağırlamaktan büyük mutluluk duyuyorum. Hollanda’daki Türk toplumu ve bu toplumun sesi olan siz değerli basın mensupları, bizim için köprü görevi görüyorsunuz. Yeni bir yıla girdiğimiz bu dönemde birlik ve dayanışma ruhumuzu daha da güçlendirmek önemlidir.”
“BASIN MENSUPLARIMIZ YALNIZ DEĞİLDİR”
Toplantı sırasında basın mensuplarından biri, Hollanda’daki Türk basın mensuplarının destekten yoksun kaldığını dile getirdi. Resmi kurumlarla yeterli iletişim sağlanamadığını ifade eden gazeteciye büyükelçi şu şekilde yanıt verdi: “Bu topraklarda görev yapan basın mensuplarımız bizim göz bébéğimizdir. Sizin çabalarınız, iki ülke arasındaki iletişimin önemli bir parçasıdır. Asla yalnız değilsiniz; her daim yanınızdayız ve size destek olmaya devam edeceğiz.”
HOLLANDA İLE TİCARETTE TARİHÎ BOYUTLAR
Bir başka basın mensubu ise Hollanda’da yükselen ırkçılık sorununa, medyada Türkler ve Türkiye aleyhine yürütülen olumsuz algıya dikkat çekti. Bu eleştirilere yanıt veren Büyükelçi Ünal, aslında Hollanda ile Türkiye arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin son derece olumlu bir seviyede olduğunu belirtti ve şöyle devam etti: “Hollanda, Türkiye’ye en çok yatırım yapan ülke konumunda. Aynı zamanda Türkiye de Hollanda’da büyük şirketlerle şöhret buldu. 2023 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 13,5 milyar euroya ulaştı.”
DİPLOMATİK TEMASLAR VE TARİHÎ DOSTLUK
Naçizane şahsım da şakayla karışık, büyükelçinin yoğun temposunu işaret ederek şu sözleri dile getirdim: ‘Evet, sizi her yerde görüyoruz. Peki, sizin başka işiniz yok mu? Resmi diplomatik ilişkileriniz ne durumda? Biraz da bu görüşmelere dair bilgi verir misiniz?’
Bu esprili soruya içtenlikle yanıt veren Büyükelçi, Hollanda ile Türkiye arasında sürekli bir diplomatik diyalog yürütüldüğünü vurguladı ve şöyle dedi: “Haftada en az üç kez Hollanda devlet yetkilileriyle görüşmeler yapıyoruz. Bakanlıklar arası işbirliği sürüyor. Önümüzdeki ay, Hollanda Dış Ticaret Bakanı, kalabalık bir heyetle Türkiye’yi ziyaret edecek. Bu temaslar, özellikle ekonomik işbirliğimizi daha da ileri taşıyacak.”
Büyükelçi, tarihî dostluk ilişkilerine de şöyle değindi: “Türkiye ve Hollanda arasındaki dostluk ilişkileri 1612’de değil, bu tarihten yüz yıl daha önce başladı. O dönemde Osmanlı’nın ticari ve askeri desteğiyle Hollanda, 80 yıllık savaşında önemli kazançlar elde etti. Bu dostluğun önemini, Prens Maurits’in bir köye ‘Türkiye’ adını vermesinden anlayabiliriz. Hâlâ var olan bu köy, bugün de pek çok ziyaretçiyi ağırlıyor.”
DEPREM YARDIMLARI VE HOLLANDA-TÜRKİYE DAYANIŞMASI
Toplantıda 6 Şubat depremine de değinildi. Büyükelçi Selçuk Ünal, Hollanda’daki dayanışma ruhunu şu sözlerle övdü: “Deprem felaketinden sonra dünyada eşine az rastlanır bir yardım kampanyası yaşandı. Hollanda Türk toplumu, sivil toplum örgütleriyle birlikte örnek bir seferberlik gösterdi. Hollanda’daki yardım kampanyalarından elde edilen 128 milyon euro, projeler için etkili bir şekilde kullanıldı. Bu yardımlar, iki millet arasındaki bağları daha da güçlendirdi.”
TÜRK TOPLUMUNUN HOLLANDA’DAKİ ROLÜ
Hollanda’daki Türk toplumunun sosyal uyum ve kültürel katkılarına dikkat çeken büyükelçi, şu değerlendirmede bulundu: “Türk toplumunun dayanışma ve örgütlenme becerisi, Hollanda’daki başarı hikayesinin bir parçasıdır. Bu özellik, sadece Hollanda’ya değil, Türkiye ile dostluğa da önemli katkılar sunmaktadır.”
TÜRKİYE-HOLLANDA DOSTLUĞU
VE İŞÇİ GÖÇÜ ANLAŞMASI KUTLAMALARI
Türkiye ile Hollanda arasında işbirliği ve dostluk dolu ilişkilerin kilometre taşları, bu yıl önemli yıldönümleriyle taçlandırıldı. 19 Ağustos 1964’te imzalanan İşçi Göçü Anlaşması’nın 60’ıncı yılı kutlanırken, aynı zamanda iki ülke arasında 1924’te imzalanan Dostluk Anlaşması’nın da 100’üncü yılı, çeşitli etkinliklerle kutlandı.
Bu anlamlı yıldönümleri vesilesiyle Hollanda’nın Türkiye Büyükelçiliği, özel posta pulu ve zarf bastırarak iki ülkenin kültürel bağlarını ortaya serdi. İstanbul’un simgesi olan lale motifinin yer aldığı bir Türk seramiği ve tasarlanan özel bir posta pulu, zarflara işlenerek binlerce kuruluşa ikram edildi.
Bu zarflar, iki ülke arasındaki tarihi bağları ve işbirliğini sembolize eden özel bir koleksiyon parçası olarak tasarlandı. Pul ve seramik üzerindeki tasarımlar, geçmişten günümüze uzanan dostluğu ve ortak değerleri simgeliyor.
Her iki yıldönümü, sadece geçmişteki anlaşmaları anmakla kalmıyor, aynı zamanda gelecekteki işbirliklerine ilham vermeyi hedefliyor. İki ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel bağlarının daha da güçlendirilmesi için önemli bir fırsat olarak görülüyor.
Bu toplantı, hem samimi bir yeni yıl mesajını hem de iki ülke arasındaki dostluk ve işbirliğini güçlendiren bir platform oldu.
DEĞERLİ OKURLARIM, BÜYÜKELÇİMİZİN İKİ YILLIK HOLLANDA ÇALIŞMALARINDA YAŞADIKLARINI DOYURUCU BİR ŞEKİLDE YANSITABİLMEK İÇİN, KENDİLERİ İLE ÖZEL BİR MÜLAKAT SÖZÜ ALDIM. KALABALIK BİR ORTAMDA, HER KONUYA DETAYLI BİR ŞEKİLDE DEĞİNİLEMEYECEĞİ GERÇEĞİ İLE, BÖYLE BİR MÜLAKAT ŞART OLDU.
BUMÜLAKATI SİZLERE EN KISA BİR ZAMANDA SUNACAĞIM.
****************************
AMBASSADEUR SELÇUK ÜNAL IN DEN HAAG ORGANISEERT SPECIALE BIJEENKOMST MET TURKSE JOURNALISTEN
Tijdens de bijeenkomst, waarin werd geëvalueerd wat het jaar 2024 heeft gebracht en wat het heeft gekost, werden ook de verwachtingen voor 2025 besproken.
“Jullie, waardevolle vertegenwoordigers van de media, die de stem van de gemeenschap zijn, vormen voor ons een brug. In deze periode waarin we een nieuw jaar ingaan, is het belangrijk om onze geest van eenheid en solidariteit verder te versterken.”
İlhan KARAÇAY schreef:
De Turkse ambassadeur in Den Haag, Selçuk Ünal, bekend om zijn nauwe banden met de Turkse gemeenschap en journalisten in Nederland, organiseerde een speciale bijeenkomst in de residentie van de ambassade kort voor het nieuwe jaar. Tijdens deze bijeenkomst, waarbij Turkse journalisten werden ontvangen, blikte de ambassadeur terug op het afgelopen jaar en gaf hij hoopvolle boodschappen voor de toekomst.
Aan de bijeenkomst namen 13 Turkse journalisten deel.
Ambassadeur Selçuk Ünal verwelkomde de journalisten met de volgende woorden:
“Ik ben zeer verheugd om u hier te mogen ontvangen. De Turkse gemeenschap in Nederland en jullie, waardevolle journalisten die de stem van deze gemeenschap zijn, vormen voor ons een brug. In deze periode waarin we een nieuw jaar ingaan, is het belangrijk om onze geest van eenheid en solidariteit verder te versterken.”
“ONZE JOURNALISTEN STAAN NIET ALLEEN”
Tijdens de bijeenkomst uitte een van de journalisten zijn zorgen over het gebrek aan steun voor Turkse journalisten in Nederland en het gebrek aan communicatie met officiële instanties. Hierop reageerde ambassadeur Ünal als volgt:
“De journalisten die hier werken, zijn onze ogen en oren. Jullie inspanningen vormen een belangrijk onderdeel van de communicatie tussen beide landen. Jullie staan nooit alleen; wij zijn er altijd voor jullie en zullen jullie blijven steunen.”
HANDEL TUSSEN NEDERLAND EN TURKIJE BEREIKT HISTORISCH NIVEAU
Een andere journalist vestigde de aandacht op het groeiende racisme in Nederland en de negatieve beeldvorming in de media over Turken en Turkije. Ambassadeur Ünal reageerde op deze kritiek door te benadrukken dat de economische en politieke betrekkingen tussen Nederland en Turkije juist zeer positief zijn. Hij zei:
“Nederland is het land dat het meeste investeert in Turkije. Tegelijkertijd hebben Turkse bedrijven een sterke reputatie opgebouwd in Nederland. In 2023 bedroeg het handelsvolume tussen de twee landen ongeveer 13,5 miljard euro.”
DIPLOMATIEKE CONTACTEN EN HISTORISCHE VRIENDSCHAP
Ikzelf maakte, met een knipoog, een opmerking over het drukke schema van de ambassadeur en vroeg hem: “We zien u overal. Heeft u geen ander werk? Hoe staat het met uw officiële diplomatieke contacten? Kunt u daar iets over vertellen?”
De ambassadeur reageerde met een oprechte glimlach en benadrukte dat er een continue diplomatieke dialoog is tussen Nederland en Turkije. Hij zei:
“Minstens drie keer per week hebben we vergaderingen met Nederlandse staatsfunctionarissen. De samenwerking tussen ministeries gaat door. Volgende maand zal de Nederlandse minister van Buitenlandse Handel met een grote delegatie Turkije bezoeken. Deze contacten zullen vooral onze economische samenwerking verder versterken.”
De ambassadeur verwees ook naar de historische vriendschapsbanden en zei:
“De vriendschapsbanden tussen Turkije en Nederland begonnen niet in 1612, maar al een eeuw eerder. Dankzij de commerciële en militaire steun van het Ottomaanse Rijk behaalde Nederland belangrijke successen in zijn 80-jarige oorlog. Het belang van deze vriendschap blijkt uit het feit dat Prins Maurits een dorp de naam ‘Turkije’ gaf. Dit dorp, dat nog steeds bestaat, ontvangt tot op de dag van vandaag veel bezoekers.”
AARDBEVINGSHULP EN NEDERLAND-TURKIJE SOLIDARITEIT
Tijdens de bijeenkomst werd ook de aardbeving van 6 februari besproken. Ambassadeur Selçuk Ünal prees de solidariteit in Nederland met de volgende woorden: “Na de rampzalige aardbeving vond er wereldwijd een ongekende hulpactie plaats. De Turkse gemeenschap in Nederland toonde, samen met maatschappelijke organisaties, een voorbeeldige mobilisatie. De 128 miljoen euro die werd opgehaald via de hulpacties in Nederland, werd effectief ingezet voor projecten. Deze hulp heeft de banden tussen de twee volkeren verder versterkt.”
DE ROL VAN DE TURKSE GEMEENSCHAP IN NEDERLAND
Ambassadeur benadrukte de sociale integratie en culturele bijdragen van de Turkse gemeenschap in Nederland met de volgende beoordeling: “De solidariteit en organisatievaardigheden van de Turkse gemeenschap zijn een onderdeel van het succesverhaal in Nederland. Deze kwaliteiten leveren niet alleen een belangrijke bijdrage aan Nederland, maar ook aan de vriendschap met Turkije.”
VRIENDSCHAP TUSSEN TURKIJE EN NEDERLAND EN VIERING VAN HET ARBEIDSMIGRATIEVERDRAG
De mijlpalen in de samenwerking en vriendschappelijke relaties tussen Turkije en Nederland werden dit jaar gevierd met belangrijke jubilea. Terwijl de 60ste verjaardag van het Arbeidsmigratieverdrag, ondertekend op 19 augustus 1964, werd herdacht, werd ook de 100ste verjaardag van het Vriendschapsverdrag tussen de twee landen, ondertekend in 1924, gevierd met verschillende evenementen.
Ter gelegenheid van deze betekenisvolle jubilea bracht de Nederlandse ambassade in Turkije een speciale postzegel en envelop uit om de culturele banden tussen de twee landen te benadrukken. Een Turks keramiekstuk met een tulp, het symbool van Istanbul, en een speciaal ontworpen postzegel werden op de enveloppen verwerkt en aan duizenden organisaties aangeboden.
Deze enveloppen zijn ontworpen als een speciaal verzamelobject dat de historische banden en samenwerking tussen de twee landen symboliseert. De ontwerpen op de postzegels en het keramiek vertegenwoordigen de vriendschap en gedeelde waarden die van het verleden naar het heden reiken.
Beide jubilea beogen niet alleen om eerdere verdragen te herdenken, maar ook om inspiratie te bieden voor toekomstige samenwerkingen. Het wordt gezien als een belangrijke kans om de economische, sociale en culturele banden tussen de twee landen verder te versterken.
Deze bijeenkomst vormde zowel een oprecht nieuwjaarsbericht als een platform dat de vriendschap en samenwerking tussen de twee landen verder versterkte.
GEACHTE LEZERS,
OM DE ERVARINGEN VAN ONZE AMBASSADEUR TIJDENS TWEE JAAR WERKZAAMHEDEN IN NEDERLAND VOLDOENDE TE KUNNEN WEERGEVEN, HEB IK MET HEM EEN EXCLUSIEF INTERVIEW AFSPRAAK GEMAAKT. IN EEN DRUKKE OMGEVING IS HET INDERDAAD MOEILIJK OM OP ALLE ONDERWERPEN GEDETAILLEERD IN TE GAAN, DAAROM IS ZO’N INTERVIEW NOODZAKELIJK GEWORDEN.
DIT INTERVIEW ZAL IK U BINNENKORT PRESENTEREN.
Amsterdam müdürünün Türk medya mensuplarına duyarsızlığı, başarılarıyla ülkemizin gurur kaynağı olan THY’ye gölge düşürüyor.
Türk medyasından 8 isim, THY Amsterdam müdürünün tutumunu protesto ediyor.
Gazetecilik, sadece haber aktarmaktan ibaret değildir; insanlığın sesi olmayı, toplumun vicdanını temsil etmeyi gerektirir. Benim kalemim, adaletsizliğe karşı elimdeki en güçlü silah olmalıdır.
(Haberin Hollandacası en altta. Nederlandse versie van het nieuws is onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Havacılık sektöründe dünyanın lider havayollarından biri olan Türk Hava Yolları (THY), gerek yurt içi gerek yurt dışındaki başarılarıyla ülkemizin gurur kaynağı olmaya devam ediyor.
Ancak, Hollanda’daki medya mensuplarıyla ilgili son dönemde ortaya çıkan sorunlar, THY Amsterdam Müdürlüğü’nün Türk medyasına yaklaşımına gölge düşürüyor.
Bugüne kadar Türk Hava Yolları’nın Amsterdam Müdürlüğü pozisyonunda bulunan eski yöneticiler, gerek yerel basın mensuplarına gösterdikleri yakın ilgiyle, gerekse çıktıları yolda medya ile kurdukları pozitif iletişimle biliniyorlardı. Ancak, şimdiki Amsterdam Müdürü Şerafettin Ekici, bu geleneği sürdürmek bir yana, Türk medyasına karşı soğuk ve mesafeli bir tutum sergiliyor.
Kaldı ki, halef-selef değişikliği sırasında, halef Şerafettin Ekici, selef Cengiz İnceosman arasındaki bu samimi görüntü, umut vericiydi.
Türk medyası, bugüne kadar THY ile uyumlu bir iş birliği yürüterek, firmanın tanıtımı ve olumlu algısı için sürekli katkıda bulundu. Medya mensupları, THY’nin çeşitli başarılarını duyurmak için haberlere yer verdi, kampanyalarını ve önemli etkinliklerini duyurdu. Buna rağmen, son dönemde, THY Amsterdam Müdürü Şerafettin Ekici’nin, Türk medya mensuplarına soğuk ve mesafeli bir tavır sergilediği görülüyor.
BASINI DIŞLAYAN BİR ÖDÜL TÖRENİ
200 kişinin davetli olduğu, acenta ödül törenine, 5-6 basın mensubunun katılımını çok gören bir anlayış, basın mensupları tarafından tabii ki protesto edilecektir.
Yakın zamanda şöyle bir olay yaşandı: THY Amsterdam Müdürlüğü, Türk ve Hollandalı acentaların katıldığı 200 kişilik bir ödül töreni düzenledi. Ancak bu törene Türk basını davet edilmedi. Törenin varlığından, tören sonrasında bir acentadan gelen mesaj ile tesadüfen haberdar oldum. Törenle ilgili bilgi almak için, önce diğer acentalardan fotoğraflar talep ettim. Bunun üzerine, THY Amsterdam Müdürü bizzat WhatsApp üzerinden bana ulaşarak şu mesajı gönderdi:
“Merhaba İlhan Bey nasılsınız, umarım her şey yolundadır. Acente ödül törenimize ait fotoğrafları talep ettiğinizi acentelerden öğrendik. Sizinle irtibatımız ve bir hukukumuz var, haberlerinizi mümkün mertebe takip ediyorum, bu tür taleplerinizi doğrudan bana iletebilirseniz memnuniyetle fotoğrafları sizinle paylaşırız.
Birkaç fotoğrafı sizin için buradan gönderiyorum
Törenimize geçen yıl olduğu gibi bu yıl da basını davet etmedik, fakat önümüzdeki yıl yapacağımız törende Basın mensuplarımızı da davet etmeyi değerlendireceğiz”emnuniyetle paylaşırım.”
Böylece, ödül vermenin, seyahat bürolarına gidilerek değil, koca bir salonda 200 kişinin davetiyle yapıldığını öğrenmiş oldum. Ben de müdüre şu toleranslı mesajı gönderdim:
‘Müdürüm,
Aradaki kopukluğun müsebbibi ben değilim.
Davet edilmediğim için alınmadım da…
Bazı ricalarımın kabul görmemesine de darılmadım.
Dün tesadüfen linkedinde Balcı fotoğrafı ile yazılarını gördüm.
Üçüncüymüş. Birinci ve ikinciyi sordum. Öğrenince de onlardan fotoğraf ve notlar istedim.
Sizden istemeyişimin özel bir nedeni yok.
Onlardan istemiş olmam size karşı bir girişim değil.
Varsa genel bilgi gönderiniz. Ödül töreni geniş bir kitleyi kapsıyormuş. Ben sadece Türkler için tören yapıldığını sanmıştım.
İlginize teşekkürler ve iyi akşamlar.’
Mesajın ardından gönderilen fotoğraflar ve metinler, ödül töreninin büyük bir etkinlik olduğunu gösterdi. Kaldı ki ben, böyle bir törenden habersizdim ve ödül verme işleminin syahat bürolarında yapıldığını sanıyordum.
Böylesi geniş çaplı bir törene basının davet edilmemiş olması büyük bir eksiklikti.
Her şeye rağmen, tören ile ilgili olarak çok güzel ve olumlu bir haber yazdım ve yayınladım.
Müdür bu haber için teşekkür mesajı gönderdi. (Yayınladığım haber en altta)
GUİNNESS REKORU HABERİ VE SONRASINDAKİ GELİŞME
Tüm bu olanlardan sonra, birkaç gün sonra aynı müdür bana “Türk Hava Yolları, Dünyanın En Çok Ülkesine Havayolu olarak Guinness Dünya Rekoru Kırdı” başlıklı bir haber gönderdi.
Ben de Müdüre şu satırları yazdım:
‘Müdürüm,
Bu haber Türkiye’de ana akım medyada da yayınlandı.
Benim çok değişik haber yazma sitilim olduğunu biliyorsunuzdur.
Haberlerimi genişleterek ve dallandırarak yazarım.
Bu haberi, benim Hollanda’dan yazabilmem için, THY Hollanda’dan da bir şeyler eklemem lâzım.
Hollanda’dan neler ekleyebiliriz?
Hollanda’daki gelişmelerden örnekler verebilir miyiz?
Haberi bitirirken, Schiphol ile ilgili bir raporu ekleyeceğim ve Türkiye havalimanları ile karşılaştıracağım.
THY Hollanda hakkında neler yazabiliriz?
Selamlar.’
Müdürden şu yanıt geldi: “Merhaba İlhan Bey, basın bülteni Genel Müdürlükte bulunan Basın Müşavirliğimiz tarafından yayınlanıyor, bizim lokalde basına bir açıklama yapma yetkimiz bulunmuyor, bu yüzden size THY Hollanda hakkında bir bilgi şu an sağlayamıyorum, burada görev yapan basın mensuplarımıza bilgi mahiyetinde bu basın bültenini ilettik, bundan sonra yayınlanan basın bültenlerini de iletmeye devam edeceğiz, ilginiz için teşekkür ederim, selamlar.”
Benim, ‘Müdürüm, siz açıklama yapmayın. Önemli gelişmeleri ben ifade edeceğim. THY, Hollanda’da da rekorlar kırıyor’ başlığı ile, yazabilirim. Yolcu sayısı, uçuş sayısı, aceta sayısı, yolcu memnuniyeti gibi…’ şeklindeki cevabıma hiç bir yanıt gelmedi. Yani, müdür beni hiç takmadı bile…
Tabii ki bu tutum, bardağı taşıran son damla oldu ve okumakta olduğunuz haberi yazmamı kaçınılmaz kıldı.
BASIN MENSUPLARININ HAKLI İSTEKLERİ DE REDDEDİLİYOR
Geçmişte, basın mensuplarına pas bilet veya business class upgrade imkânı tanıyarak bir nevi barter şeklinde medya desteğini veren eski THY Amsterdam müdürleri, firmanın tanıtımı için bu desteğin önemli olduğunu bilirdi. Ancak şu anki müdür Ekici, bu yöntemi kullanmaya mesafeli duruyor. Bu durum, haberleriyle Türk Hava Yolları’na katkı sağlayan medya mensuplarının üzülmesine neden oluyor. Söz konusu yetki, medya mensupları için kullanılmıyorsa, kimin için kullanılıyor?
BASIN MENSUPLARININ TEPKİSİ
Hollanda’da aktif olarak çalışan Türk medya mensuplarından Yavuz Nufel (N’haber), Zeynel Abidin Kılıç (Doğuş) Mehmet Ali Topçu (Manşet), Fatih Özyar (Hollanda Postası), Özcan Özbay (Deniz Radyo-TV), Mustafa Koyuncu (DHA), Hamit Sürmeneli (Ufuk Media) ve şahsım da, bu iletişim eksikliğini ve davet edilmemeyi eleştiriyoruz. Basının önemsenmediği bu yaklaşımı protesto etme hakkımızı kullanıyoruz.
Naçizane şahsım, THY için sık sık haber yazanlardan biriyim. Arşivimde hemen göze çarpan haberlerimden dördünü yukarıda sizlere sunuyorum. Medyanın bu hizmeti, şimdiki müdür tarafından görmezden gelinirken, THY’nin hediyeleri neden başkalarına gidiyor?
GAZETECİLİĞİ NASIL YAPIYORUM?
Gazetecilik, sadece haber aktarmaktan ibaret değildir; insanlığın sesi olmayı, toplumun vicdanını temsil etmeyi gerektirir. Benim kalemim, adaletsizliğe karşı elimdeki en güçlü silah olmalıdır. Kalemimi, yalnızca kelimelerle değil, samimiyetle, cesaretle ve sorumlulukla kullanıyorum. Benim görevim, sadece olayları raporlamak değil, hakikati aramak ve unutturulmaya çalışılan gerçekleri gün yüzüne çıkarmaktır.
Gazetecilik, gölgede bırakılmış hikayelere ışık tutmaktır. Sessizlerin sesi olmak, güçsüzlerin yanında durmak ve güçlülere karşı adaletin kalkanını yükseltmektir. Benim gücüm, yalnızca haber kaynaklarına ulaşmakla değil, insanlar arasında bağlar kurmakla, onların acılarını, umutlarını ve mücadelelerini anlamakla ortaya çıkar. Ancak bu şekilde bir gazeteci, toplumun değişim için ihtiyaç duyduğu katalizör olabilir.
Bu yol, yalnızca bir meslek değil, bir hayat felsefesidir. Bir gazeteci, yeri geldiğinde kendi konforundan, güvenliğinden ve hatta bazen kişisel özgürlüğünden ödün vermeyi göze almalıdır. Çünkü hakikat, her zaman kolay erişilen bir hazine değildir; onu bulmak, kazmak ve ortaya çıkarmak çoğu zaman cesaret, sebat ve özveri gerektirir.
Benim yolum da bu: Unutulmuş hayatları görünür kılmak, adaletsizliklere karşı durmak ve toplumun daha bilinçli, daha adil bir geleceğe ulaşması için ışık tutmak. Gazetecilik yalnızca bir iş değil, bir kimliktir. Bu benim kimliğim ve bu yolda yürümek benim hayat amacımdır.
NEDEN ŞİMDİ?
İşte tam da bu nedenle, bugüne kadar hiç eleştirmemiş olduğum bir makam olan, THY Amsterdam Müdürlüğü’nü, bugün vizörüme koydum. Bu eleştiri, ne bir ön yargıdan ne de kötü bir niyetten kaynaklanıyor. Aksine, benim için eleştiri; adaleti, şeffaflığı ve toplumsal faydayı savunmanın bir gereğidir.
60 yıllık gazetecilik hayatım boyunca, eleştirilerimi yalnızca hak edenlere yönelttim ve bu konuda hiçbir zaman şahsi bir kaygı gütmedim. Bugün THY Amsterdam Müdürlüğü’nü eleştirmiş olmam da, bu anlayışımın bir devamıdır. Eğer bir eleştiri yöneltiyorsam, bu yalnızca daha iyiye ulaşmak, kamu yararını savunmak ve topluma daha iyi hizmet eden bir kurum görebilme arzumdan ileri gelir.
ÖNCEKİ İLİŞKİLER
Samimiyetle anlatmak istediğim bir konu var:
Önceki THY müdürleriyle zaman içinde, sadece profesyonel bir ilişki değil, dostane bir yakınlık da kurma imkânım olmuştu. Bu süreçte ev ziyaretleri yapılmış, karşılıklı davetlerle yemek organizasyonları gerçekleştirilmişti. Mevcut THY müdürüyle ise, tüm şahsi gayretlerime rağmen, benzer bir yakınlık kurma imkânı bulamadım. Yaptığım yemek davetlerine, nezaketle ofiste çay içmeye davet ederek karşılık verdi. Bu çerçevede, bir kez ofisini ziyaret ederek kısa bir sohbet etme fırsatım oldu.
Pas bilet ve business sınıfı yükseltme konularında, yalnızca bir kez business upgrade için yardımcı olundu. Bunun dışında uçuşlarımın tamamında bilet ve upgrade bedelini ödeyerek seyahat ettim.
SONUÇ
Şerafettin Ekici’nin, Türk basınına karşı olan mesafeli tavrı, sadece bireysel gazetecileri değil, genel anlamda ‘Medya-Türk Hava Yolları işbirliğini’ olumsuz etkiliyor. Oysa medya, şirketlerin sesi ve görünürlüğünü sağlayan önemli bir unsurdur. THY Amsterdam Müdürü’nün bu yanılgısını bir an önce fark etmesini ve medya ile köprüyü yeniden inşa etmesini umuyorum.
******************************
…ve işte, hoşnutsuzluğuma rağmen THY için yayınladığım iki hafta önceki haberim:
THY’DEN SEYAHAT ACENTALARINA ÖDÜL
Seyahat Bürosu sahipleri Gültekin Eser, Hüseyin Cin ve Cavit Balcı ilk üç sırada yer aldılar.
İlhan KARAÇAY yazdı:
SEYAHATÇILIK DALINDA THY’DEN ÖDÜL ALAN GİRİŞİMCİLER
‘Seyahatçılık’ denince, benim için çok önemli olan bir konuya değinmek istiyorum:
Gazeteciliğe ilk başladığım yıllarda, kendileri ile buluştuğum Türkler, uçak bileti alışı için benden sık sık yardım isterlerdi. Ben de yurttaşlarıma yardım için Wagons-Lits Cook
adlı seyahat bürosuna gider ve uçak bileti işin hallederdim.
O kadar çok bilet almaya başlamıştım ki, büronun sahibi Miggo bana, “Bu günden sonra sana komisyon vermek istiyorum” deyince şaşırmıştım. Komisyon almaya başladığım günden birkaç ay sonra, Utrecht’te kendi seyahat büromu açtım. O kadar çok THY ve KLM bileti satıyordum ki, THY Amsterdam bürosu bana, “Seni Genel Satış Acentası yapalım” demişti. Sanırım o zaman Genel Satış Acentalığı Bakanlar Kurulu kararı ile veriliyordu. 1976 yılında THY’nin Utrecht Genel Satış Acentası olmuştum. (Bugün artık hiçbir yerde böyle bir acentalık kalmadı)
Haliyle, Utrecht’teki Wagons-Lits Cook bile, THY biletlerini benden almak mecburiyetinde kalmıştı.
Hollanda’nın pek çok yerinde temsilcilikler vermiştim. Daha sonra Türk seyahat bürolarının sayısı artmıştı. Çoğunun biletlerini TÜRKİNFO adıyla ben sağlıyordum.
Daha sonraları, Hollanda Türk Seyahat Acentaları Birliği’nin kurulmasına öncülük yapmıştım.
Bir zamanlar sayıları 100’ü aşmış olan Türk seyahat bürolarının şimdilerdeki sayısı parmaklarla gösterilecek kadar azalmıştır.
İşte şimdi, geriye kalan Türk seyahat acentalarından üçü, THY’den satış dalında birincilik, ikincilik ve üçüncülük ödülleri aldılar.
THY’DEN ÖDÜL TÖRENİ Türk Hava Yolları’nın 2024 Yılı satış dalındaki ödül töreni etkinliğine, Amsterdam Başkonsolosumuz Mahmut Burak Ersoy, Rotterdam Başkonsolosumuz Sevgi Kısacık ve Türk Kültür ve Turizm Ofisi Direktörü Pınar Bilgen Ermiş ile birlikte 150 acenta katıldı.
Misafirler, muhteşem lazer gösterisinin yanı sıra, dev ekranda sunulan “Türk Hava Yolları’nın Başarıları” ve “Yeni Business Class Süitleri” filmlerini büyük bir ilgiyle izlediler.
Etkinlik; konuşmalar ve canlı müzik eşliğinde, akşam yemeği, ödül töreni, pasta kesimi ve çekilişle devam etti.
Çekilişle kazananlara, Amsterdam’dan istedikleri bir destinasyona 2 Business Class ve 2 Ekonomi Class uçak bileti hediye edildi.
Ödüller 4 farklı kategoride kazananlara takdim edildi. (BSA Satış, Grup Satış, Corporate Club Satış ve Toplam Satış) Bu kategorilerde ödül kazanan acentalar hararetle tebrik edildiler.
Konuyla ilgili olarak konuşan THY Amsterdam Müdürü Şerafettin Ekici, “ Ortaklarımızın desteği ve iş birliğiyle önümüzdeki yıllarda daha büyük başarılara birlikte imza atacağımıza inanıyorum. Ortaklarımıza, sarsılmaz destekleri ve karşılıklı başarımıza olan paha biçilmez katkılarından dolayı en içten teşekkürlerimizi sunuyorum. Bu ortaklık bizim için yalnızca önemli değil; büyümemiz ve başarılarımız için temel bir unsurdur. Amsterdam ekibime teşekkür etmek istiyorum. Onların özverili çalışmaları bu başarının arkasındaki itici güç olmuştur.” diye konuştu.
ÖDÜL ALAN 3 TÜRK
Satış dalında birinciliği kazanan Lahey’deki Lale Reizen’in sahibi Gültekin Eser’e, ödülünü Amsterdam Başkonsolosumuz Mahmut Burak Ersoy ve THY Amsterdam Müdürü Şerafettin Ekici ayrı ayrı takdim ettiler.
Lale Reizen’in sahibi Gültekin Eser, kendilerine layık görülen böylesi bir ödülü almaktan mutluluk duyduğunu belirttikten sonra şunları söyledi:
“Lale Reizen, Den Haag bölgesinde artık köklü bir isim haline gelmiştir. 12 Eylül 1992’den bu yana Türkiye’ye en güzel ve en uygun fiyatlı seyahatleri düzenliyoruz. Özenle hazırlanmış tatillerden lüks turlara kadar geniş bir hizmet yelpazesi sunuyoruz. Uçuş noktalarımız arasında İstanbul, Ankara, Konya, Kayseri, Elazığ, Adana, Antalya, İzmir, Trabzon ve daha birçok şehir bulunmaktadır.
Tamamen size özel tasarlanmış bir tatil arıyorsanız, doğru yerdesiniz. Seyahat danışmanlarımızın deneyimi ve bilgisi sayesinde tatiliniz çok daha özel hale geliyor. Bu yüzden kendimize ‘özel tasarımda uzman’ demekten çekinmiyoruz. Zorluklara bayılırız ve her detayı titizlikle araştırırız.
Lale Reizen’de aradığınız o küçük ekstra dokunuşu bulabilirsiniz. Hayalinizdeki tatilin yanı sıra, Lale Reizen bundan çok daha fazlasını da düzenler. Seyahatinizi uçakta oturduğunuz koltuğa ve yediğiniz yemeğe kadar planlıyoruz. Her şeyin mükemmel şekilde organize edilmesi için bizi ziyaret edebilir ve detaylı bilgi alabilirsiniz. Tüm bunları, tatilinizi en iyi şekilde yaşayabilmeniz için sorumluluğu üzerimizden alarak yapıyoruz.”
İkinciliği kazanan Rotterdam’daki Topkapı Reizen’in sahibi Hüseyin Cin, böylesi anlamlı bir ödülü almaktan mutluk duyduğunu belirttikten sonra şunları söyledi: “ Biz bir seyahat acentesi olarak, başta THY olmak üzere, satış yaptığımız müşterilerimize eksiksiz hizmet vermeye çalışıyoruz.
Müşterilerimizi memnun etmek için her zaman en iyi fiyatları sunmaya çalışıyoruz.
Bunu, misafirperverliğimiz ve uygun fiyatlarımız ile müşterilerimize en iyi hizmeti sunarak gerçekleştiriyoruz.”
Üçüncülüğü kazanan Eindhoven Kentindeki Balcı Reizen’in sahibi Cavit Balcı, ödülünü sunan Başkonsolos Mahmut Burak Ersoy’dan aldıktan sonra yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Balcı Reizen olarak, 10 Aralık 2024 tarihinde Türk Hava Yolları tarafından Hollanda’da en fazla satış yapan 3’üncü seyahat acentesi kategorisinde ödüle layık görüldüğümüzü büyük bir gururla paylaşmak isteriz. Bu önemli başarıyı, müşterilerimizin bize duyduğu güven ve sadakat olmadan elde etmemiz mümkün olmazdı.
Bu değerli ödül için Türk Hava Yolları’na teşekkürlerimizi sunuyoruz. Ayrıca ödülümüzü takdim eden ve bu özel günde yanımızda olan Amsterdam Başkonsolosumuz, sayın Mahmut Burak Ersoy’a ve Türk Hava Yolları Müdürü Şerafettin Kesici’ye şükranlarımızı iletiyoruz.
Balcı Reizen, iş seyahatleri, bireysel seyahatler, otel rezervasyonları ve araç kiralama alanlarında uzmanlaşmıştır. Gurur duyduğumuz bir IATA akreditasyonuna sahip olarak, 1998 yılından bu yana güvenilir ve kaliteli hizmet sunmaktayız. Müşterilerimizin iş ve özel seyahat planlarını gerçekleştirmelerine destek olmak için çalışmalarımıza aynı kararlılıkla devam edeceğiz. Daha büyük başarılara ve unutulmaz seyahat deneyimlerine birlikte ulaşmayı dört gözle bekliyoruz.”
THY’nin ödül etkinliğinde, kalabalık bir davetli topluluğu vardı. Müzikli ve yemekli törende Türkler’den başka, Hollandalı seyahat acentalarına da ödül verildi. Hollanda çapında satış yapan Air Trade şirketi büyük ödülü kazandı.
DE EERSTE THY-MANAGER IN NEDERLAND DIE ONGEVOELIG IS VOOR DE TURKSE MEDIA
De onverschilligheid van de manager van THY in Amsterdam ten opzichte van Turkse journalisten werpt een schaduw over Turkish Airlines, dat een bron van nationale trots is dankzij haar successen.
Journalistiek gaat niet alleen over het overbrengen van nieuws; het vereist het vertegenwoordigen van de stem van de mensheid en het geweten van de samenleving. Mijn pen moet het krachtigste wapen zijn tegen onrecht.
İlhan KARAÇAY schrijft:
Turkish Airlines (THY), een van de wereldleiders in de luchtvaartsector, blijft een bron van trots voor ons land dankzij haar successen zowel nationaal als internationaal.
Echter, de recente problemen met betrekking tot de houding van het THY-kantoor in Amsterdam tegenover de Turkse media werpen een schaduw over deze trots.
Voorgaande managers van THY in Amsterdam stonden bekend om hun nauwe samenwerking met de lokale pers en hun positieve communicatie. Maar de huidige Amsterdam-manager, Şerafettin Ekici, vertoont een kille en afstandelijke houding ten opzichte van de Turkse media, in plaats van deze traditie voort te zetten.
De Turkse media hebben altijd bijgedragen aan de promotie en positieve beeldvorming van THY door middel van nieuws en verslaggeving over haar successen, campagnes en evenementen. Ondanks deze samenwerking wordt er nu echter een afstandelijke houding ervaren van de kant van manager Şerafettin Ekici.
EEN PRIJSUITREIKING DIE DE PERS UITSLUIT De beslissing om geen 5-6 journalisten uit te nodigen voor een evenement met 200 gasten zal uiteraard worden bekritiseerd door de pers.
Onlangs vond er een evenement plaats: een prijsuitreiking georganiseerd door THY Amsterdam, met 200 deelnemers, waaronder Turkse en Nederlandse reisbureaus. Echter, de Turkse pers was niet uitgenodigd voor dit evenement. Ik kwam toevallig via een bericht van een reisbureau te weten over deze bijeenkomst.
Ik vroeg om foto’s bij de aanwezige reisbureaus. Vervolgens ontving ik een bericht via WhatsApp van de THY Amsterdam-manager, die het volgende schreef:
“Goedendag mijnheer İlhan, hoe gaat het met u? Ik hoop dat alles goed gaat. We hebben vernomen dat u foto’s van ons agentenevenement heeft opgevraagd bij reisbureaus. Wij hebben een band en communicatie met u. Ik volg uw nieuws waar mogelijk. Als u dergelijke verzoeken direct aan mij richt, deel ik graag de foto’s met u.
Hier zijn enkele foto’s van het evenement.
Zoals vorig jaar hebben we de pers dit jaar niet uitgenodigd, maar we zullen overwegen om de pers volgend jaar wel uit te nodigen voor ons evenement.”
Op deze manier kwam ik erachter dat de prijsuitreiking niet plaatsvond bij de reisbureaus, maar in een grote zaal met 200 genodigden. Ik stuurde de manager het volgende vriendelijke antwoord:
“Beste manager,
De oorzaak van de disconnectie ben ik niet.
Ik was niet beledigd omdat ik niet uitgenodigd was.
Ik heb ook geen wrok omdat sommige van mijn verzoeken niet werden ingewilligd.
Gisteren zag ik toevallig foto’s van Balcı op LinkedIn. Hij bleek derde te zijn. Ik vroeg naar de eerste en tweede plaats. Toen ik dat te weten kwam, vroeg ik hen om foto’s en aantekeningen.
Het was geen bewuste keuze om u niets te vragen.
Het feit dat ik hen benaderde, betekent niet dat ik tegen u iets onderneem.
Als u algemene informatie hebt, kunt u deze delen. Ik dacht dat het evenement alleen voor Turken was.
Dank voor uw aandacht en een fijne avond.”
De foto’s en teksten die na dit bericht werden gestuurd, toonden aan dat het evenement een grootse aangelegenheid was. Ik was mij echter niet bewust van zo’n grote bijeenkomst en dacht dat prijzen bij reisbureaus werden uitgereikt. Het feit dat de pers niet was uitgenodigd voor zo’n grootschalig evenement, was een groot gemis.
Desondanks schreef en publiceerde ik een positief artikel over het evenement. De manager stuurde een bedankbericht voor dit artikel.
HET GUINNESS RECORD-NIEUWS EN DE ONTWIKKELINGEN DAARNA
Na al deze gebeurtenissen stuurde dezelfde manager mij enkele dagen later een bericht met het nieuws: “Turkish Airlines vestigt Guinness Wereldrecord als luchtvaartmaatschappij die naar de meeste landen vliegt.” Ik schreef de manager het volgende bericht terug:
“Beste manager,
Dit nieuws is al gepubliceerd in de mainstream media in Turkije.
U weet waarschijnlijk dat ik een heel andere schrijfstijl heb.
Ik schrijf mijn nieuws uitgebreider en voeg er context aan toe.
Om dit nieuws vanuit Nederland te schrijven, moet ik ook iets toevoegen over THY in Nederland.
Wat kunnen we vanuit Nederland toevoegen?
Kunnen we voorbeelden geven van ontwikkelingen hier?
Ter afsluiting zal ik een rapport over Schiphol toevoegen en een vergelijking maken met de luchthavens in Turkije.
Wat kunnen we schrijven over THY Nederland?
Met vriendelijke groet.”
De manager reageerde met het volgende bericht: “Goedendag mijnheer İlhan, het persbericht wordt gepubliceerd door onze afdeling Public Relations op het hoofdkantoor. Wij hebben lokaal geen bevoegdheid om een verklaring aan de pers af te geven. Daarom kan ik u op dit moment geen informatie geven over THY Nederland. Wij hebben dit persbericht ter informatie doorgestuurd naar de hier werkzame persvertegenwoordigers en zullen ook in de toekomst persberichten blijven doorsturen. Dank u voor uw interesse. Met vriendelijke groet.”
Ik antwoordde hierop: “Manager, u hoeft geen verklaring af te geven. Ik zal de belangrijke ontwikkelingen zelf beschrijven.
Ik kan schrijven onder de titel: ‘THY breekt ook records in Nederland.’
Het aantal passagiers, vluchten, reisagenten en klanttevredenheid kunnen worden vermeld.”
Er kwam echter geen enkele reactie op dit bericht. Met andere woorden, de manager nam mij niet eens serieus.
Deze houding was de druppel die de emmer deed overlopen en maakte het onvermijdelijk om het artikel dat u nu leest, te schrijven.
RECHTVAARDIGE VERZOEKEN VAN JOURNALISTEN WORDEN AFGEWEZEN
In het verleden slaagden voormalige THY-managers in Amsterdam erin om mediasteun te verkrijgen door journalisten zogenaamde “pasbilletten” of businessclass-upgrades aan te bieden, in een soort ruilsysteem. Zij wisten dat deze steun belangrijk was voor de promotie van het bedrijf. Maar de huidige manager, Şerafettin Ekici, houdt afstand van deze methode. Dit leidt tot teleurstelling bij journalisten die bijdragen aan Turkish Airlines met hun nieuws. Als deze bevoegdheid niet voor journalisten wordt gebruikt, voor wie dan wel?
REACTIE VAN DE PERS
Turkse journalisten die actief zijn in Nederland, waaronder Yavuz Nufel (N’haber), Zeynel Abidin Kılıç (Doğuş), Mehmet Ali Topçu (Manşet), Ebubekir Turgut (Platform), Fatih Özyar (Hollanda Postası) Özcan Özbay (Deniz Radyo-TV), Mustafa Koyuncu (DHA), Hamit Sürmeneli (Ufuk Media) en ikzelf, bekritiseren dit gebrek aan communicatie en de uitsluiting van uitnodigingen. Wij hebben het recht om deze benadering, waarin de pers wordt genegeerd, te protesteren.
Ik, als bescheiden journalist, ben een van degenen die regelmatig nieuws schrijft over THY. In mijn archief bevinden zich tal van artikelen over THY, waarvan ik er vier hierboven heb genoemd. Terwijl deze diensten van de media door de huidige manager worden genegeerd, waarom gaan de geschenken van THY naar anderen?
HOE IK JOURNALISTIEK BEDRIJF
Journalistiek gaat niet alleen over het overbrengen van nieuws; het vereist het zijn van de stem van de mensheid en het vertegenwoordigen van het geweten van de samenleving. Mijn pen moet het krachtigste wapen zijn tegen onrecht. Ik gebruik mijn pen niet alleen met woorden, maar ook met oprechtheid, moed en verantwoordelijkheid. Mijn taak is niet alleen om gebeurtenissen te rapporteren, maar om de waarheid te zoeken en de vergeten feiten aan het licht te brengen.
Journalistiek is het verlichten van verhalen die in de schaduw zijn gebleven. Het is de stem zijn van de stemlozen, aan de zijde staan van de machtelozen en het schild van gerechtigheid omhoog houden tegenover de machtigen. Mijn kracht ligt niet alleen in het bereiken van nieuwsbronnen, maar ook in het opbouwen van banden tussen mensen en het begrijpen van hun pijn, hoop en strijd. Alleen op deze manier kan een journalist de katalysator zijn die de samenleving nodig heeft om te veranderen.
Deze weg is niet alleen een beroep, maar een levensfilosofie. Een journalist moet, wanneer nodig, bereid zijn om afstand te doen van zijn eigen comfort, veiligheid en soms zelfs persoonlijke vrijheid. Want de waarheid is niet altijd een gemakkelijk te vinden schat; het vereist vaak moed, doorzettingsvermogen en opoffering om het te ontdekken, op te graven en naar buiten te brengen.
Mijn weg is ook deze: het zichtbaar maken van vergeten levens, het verzetten tegen onrecht en het verlichten van de weg naar een bewustere en rechtvaardigere toekomst voor de samenleving. Journalistiek is niet alleen een baan, het is een identiteit. Dit is mijn identiteit en deze weg bewandelen is mijn levensdoel.
WAAROM NU?
Precies daarom heb ik, een instantie die ik tot nu toe nooit heb bekritiseerd, namelijk het THY-kantoor in Amsterdam, vandaag in mijn vizier genomen. Deze kritiek komt niet voort uit vooroordelen of kwade bedoelingen. Integendeel, voor mij is kritiek een vereiste om gerechtigheid, transparantie en maatschappelijk belang te verdedigen.
Gedurende mijn 60-jarige carrière als journalist heb ik mijn kritiek altijd gericht op degenen die het verdienden, zonder persoonlijke motieven. Dat ik vandaag kritiek heb geuit op het THY-kantoor in Amsterdam, is een voortzetting van deze houding. Als ik kritiek uit, dan is dat alleen om verbetering te bereiken, het algemeen belang te verdedigen en een organisatie te zien die beter dient.
VOORGAANDE RELATIES
Er is een kwestie die ik oprecht wil delen:
Met eerdere THY-managers heb ik in de loop der tijd niet alleen een professionele relatie opgebouwd, maar ook een vriendschappelijke band. Gedurende deze periode vonden huisbezoeken plaats en werden wederzijdse uitnodigingen en etentjes georganiseerd. Met de huidige THY-manager heb ik, ondanks al mijn persoonlijke inspanningen, geen soortgelijke band kunnen opbouwen. Op mijn uitnodigingen voor diners reageerde hij beleefd met een uitnodiging voor thee op kantoor. In dat kader heb ik hem eenmaal op zijn kantoor bezocht voor een korte ontmoeting.
Wat betreft pasbiljetten en businessclass-upgrades, werd ik slechts één keer geholpen met een business upgrade. Voor al mijn andere vluchten heb ik de volledige kosten van tickets en upgrades betaald.
CONCLUSIE
De afstandelijke houding van Şerafettin Ekici ten opzichte van de Turkse pers heeft niet alleen invloed op individuele journalisten, maar schaadt ook de algemene samenwerking tussen de media en Turkish Airlines. Media zijn echter een belangrijk element dat de zichtbaarheid en stem van bedrijven vergroot. Ik hoop dat de THY-manager in Amsterdam zich deze vergissing realiseert en snel de brug met de media herstelt.
…en hier is, ondanks mijn ontevredenheid, mijn nieuwsbericht van twee weken geleden over THY:
THY REIKT PRIJZEN UIT AAN REISBUREAUS
Reisbureau-eigenaren Gültekin Eser, Hüseyin Cin en Cavit Balcı hebben de eerste drie plaatsen behaald.
Samengesteld door: İlhan KARACAY:
ONDERNEMERS IN DE REISBRANCHE DIE DOOR THY ZIJN BEKROOND
Wanneer we het over de reisbranche hebben, wil ik graag een belangrijk punt aanhalen dat voor mij van grote betekenis is:
In mijn vroege jaren als journalist vroegen veel Turken met wie ik sprak om hulp bij het kopen van vliegtickets. Om hen te helpen, ging ik vaak naar het reisbureau Wagons-Lits Cook om hun vliegtickets te regelen.
Ik begon zoveel tickets te kopen dat de eigenaar van het bureau, Miggo, op een dag tegen mij zei: “Vanaf nu wil ik je commissie geven.” Ik was verbaasd.
Binnen enkele maanden na het ontvangen van commissies opende ik mijn eigen reisbureau in Utrecht. Ik verkocht zoveel THY- en KLM-tickets dat het THY-kantoor in Amsterdam tegen mij zei: “We willen je onze General Sales Agent maken.” Ik geloof dat zo’n agentschap destijds door de Ministerraad werd goedgekeurd. In 1976 werd ik de General Sales Agent van THY in Utrecht. (Tegenwoordig bestaat zo’n agentschap nergens meer).
Zelfs Wagons-Lits Cook in Utrecht moest THY-tickets via mij kopen.
Ik vestigde vertegenwoordigingen op veel plaatsen in Nederland. Later steeg het aantal Turkse reisbureaus. Ik leverde de tickets voor de meesten onder de naam TURKINFO.
Uiteindelijk heb ik ook het initiatief genomen tot de oprichting van de Vereniging van Turkse Reisagenten in Nederland.
Waar er vroeger meer dan 100 Turkse reisbureaus waren, is dat aantal tegenwoordig gereduceerd tot slechts een handvol.
En nu, drie van de overgebleven Turkse reisbureaus hebben prijzen gewonnen in verkoopprestaties van THY: eerste, tweede en derde plaats.
THY PRIJSCEREMONIE
De prijsuitreiking van Turkish Airlines voor de verkoopresultaten van 2024 vond plaats met de deelname van onze Consul-Generaal in Amsterdam, Mahmut Burak Ersoy, onze Consul-Generaal in Rotterdam, Sevgi Kısacık, en de Directeur van het Turkse Cultuur- en Toerismekantoor, Pınar Bilgen Ermiş, samen met 150 agenten.
De gasten genoten van een spectaculaire lasershow en bekeken met grote interesse films over “De Successen van Turkish Airlines” en “De Nieuwe Business Class Suites” op een gigantisch scherm.
Het evenement ging verder met toespraken, live muziek, een diner, een prijsuitreiking, het aansnijden van een taart en een loterij.
Bij de loterij kregen de winnaars 2 Business Class- en 2 Economy Class-vliegtickets naar een bestemming naar keuze vanuit Amsterdam.
Prijzen werden uitgereikt in vier verschillende categorieën: BSA Sales, Group Sales, Corporate Club Sales en Total Sales. De winnaars in deze categorieën werden hartelijk gefeliciteerd.
TOESPRAAK VAN THY AMSTERDAM-MANAGER
THY Amsterdam Manager Şerafettin Ekici sprak over het onderwerp en zei: “Met de steun en samenwerking van onze partners geloof ik dat we de komende jaren samen nog grotere successen zullen behalen. We willen onze partners oprecht bedanken voor hun onverwoestbare steun en hun onschatbare bijdrage aan ons wederzijds succes. Deze samenwerking is voor ons niet alleen belangrijk, maar ook een fundamenteel element voor onze groei en succes. Ik wil ook mijn team in Amsterdam bedanken. Hun toewijding is de drijvende kracht achter dit succes.”
DRIE BEKROONDE TURKEN
De prijs voor de beste verkoopprestatie werd uitgereikt aan Gültekin Eser, eigenaar van Lale Reizen in Den Haag. De prijs werd overhandigd door onze Consul-Generaal in Amsterdam, Mahmut Burak Ersoy en THY directeur Şerafettin Ekici.
Gültekin Eser, eigenaar van Lale Reizen, sprak zijn vreugde uit over het ontvangen van deze prestigieuze prijs en zei:
“Lale Reizen is een gevestigde naam in de regio Den Haag. Sinds 12 september 1992 organiseren we de mooiste en meest betaalbare reizen naar Turkije. We bieden een breed scala aan diensten, van zorgvuldig samengestelde vakanties tot luxe reizen. Onze vliegbestemmingen omvatten onder andere Istanbul, Ankara, Konya, Kayseri, Elazığ, Adana, Antalya, Izmir, Trabzon en nog veel meer steden.
Als u op zoek bent naar een volledig op maat gemaakte vakantie, bent u bij ons aan het juiste adres. Dankzij de ervaring en kennis van onze reisadviseurs wordt uw vakantie nog specialer. Daarom noemen we onszelf experts in maatwerk. We houden van uitdagingen en onderzoeken elk detail nauwkeurig.
Bij Lale Reizen vindt u die kleine extra’s waarnaar u op zoek bent. Naast uw droomvakantie organiseert Lale Reizen nog veel meer. We plannen uw reis tot in de kleinste details, van de stoel in het vliegtuig tot de maaltijden die u eet. U kunt ons bezoeken voor gedetailleerde informatie, zodat alles perfect georganiseerd wordt. Dit doen we allemaal om ervoor te zorgen dat u optimaal van uw vakantie kunt genieten, terwijl wij alle verantwoordelijkheid op ons nemen.”
DE TWEEDE PRIJS: TOPKAPI REIZEN UIT ROTTERDAM
Hüseyin Cin, eigenaar van Topkapı Reizen in Rotterdam, die de tweede prijs won, zei dat hij blij was met deze betekenisvolle prijs en voegde daaraan toe: “Als reisbureau streven wij ernaar om onze klanten, vooral via THY, een complete service te bieden.
Wij proberen altijd de beste prijzen aan te bieden om onze klanten tevreden te stellen.
Dit doen wij door onze gastvrijheid en betaalbare tarieven te combineren met de beste service voor onze klanten.”
DE DERDE PRIJS: BALCI REIZEN UIT EINDHOVEN
Cavit Balcı, eigenaar van Balcı Reizen in Eindhoven, die de derde prijs ontving, sprak de volgende woorden nadat hij de prijs in ontvangst had genomen van Consul-Generaal Mahmut Burak Ersoy.
Cavit Balcı zei het volgende: “Als Balcı Reizen willen we met grote trots delen dat we op 10 december 2024 door Turkish Airlines zijn bekroond als het derde best verkopende reisbureau in Nederland. Deze belangrijke prestatie hadden we niet kunnen bereiken zonder het vertrouwen en de loyaliteit van onze klanten.
Wij willen Turkish Airlines bedanken voor deze waardevolle prijs. Daarnaast willen wij onze dank uitspreken aan onze Consul-Generaal in Amsterdam, de heer Mahmut Burak Ersoy, en de Turkish Airlines Manager, Şerafettin Kesici, voor het overhandigen van de prijs en hun aanwezigheid op deze speciale dag.
Balcı Reizen is gespecialiseerd in zakenreizen, individuele reizen, hotelreserveringen en autoverhuur. Met trots bezitten wij een IATA-accreditatie en leveren wij sinds 1998 betrouwbare en kwalitatieve diensten. We blijven ons inzetten om onze klanten te ondersteunen bij hun zakelijke en persoonlijke reisplannen met dezelfde vastberadenheid. We kijken ernaar uit om samen grotere successen te behalen en onvergetelijke reiservaringen te creëren.”
Tijdens de prijsuitreiking van THY was er een grote groep genodigden aanwezig. Tijdens de ceremonie, die gepaard ging met muziek en diner, werden niet alleen Turkse, maar ook Nederlandse reisbureaus bekroond. Het bedrijf Air Trade, dat landelijk opereert, won de hoofdprijs.