2004 Yılında Bütçe Kesintisiyle Müfredattan Kaldırılan Türkçe Eğitimi, Türk Çocuklarını Entegrasyon ve Asimilasyon Arasında Sıkıştırıyor.
Gönüllü Kurumların ve Bireylerin Büyük Çabası, Yapısal Eksiklikleri Gideremiyor.
Hollanda’nın 70 Milyon Euroluk Tasarrufuyla Kaldırdığı Türkçe Eğitimi, Çocukların Dil ve Kültürel Kimlik Hakları İçin Yeniden Getirilmelidir.
(Analizin Hollandacası en alttadır.
De Nederlandse versie van de analyse staat onderaan)
İlhan KARAÇAY’ın analizi:
Hollanda hükümeti, 2004 yılında eğitim bütçesinde 70 milyon euro tasarruf sağlamak amacıyla Türk çocuklarına yönelik Türkçe eğitim programını müfredattan kaldırdırmıştı. Birçok eğitimci ve veli bu kararın yalnızca mali bir hamle değil, aynı zamanda ciddi kültürel sonuçlar doğuracak bir ihmal olduğunu belirtmişlerdi.
Aradan geçen yirmi yıl, bu endişelerin doğruluğunu fazlasıyla kanıtladı.
Türkiye ve Türk kökenli çocukların kendi anadilleri olan Türkçeyi yeterince öğrenememeleri, yalnızca dil eksikliği olarak kalmamış; onları kimliklerinden, kültürel aidiyetlerinden ve en önemlisi, kendi köklerinden uzaklaştırmıştır. Eğitim sistemi içinde iki dilli yetişen bu çocuklar, bir yandan ana dillerini kaybetmenin sancısını yaşarken, diğer yandan içinde bulundukları topluma tamamen uyum sağlayamama riskiyle karşı karşıya kalmışlardır.
Bu sorun, sıradan bir eğitim boşluğundan öteye geçmiş, entegrasyon ve asimilasyon arasındaki hassas dengeyi zedeleyen bir toplumsal sorun haline gelmiştir. Hollanda’da faaliyet gösteren bazı Türk kökenli kuruluşlar, Türkçeyi unutmamaları için çocuklara gönüllü olarak dil eğitimi sunmaya çalışmakta, ancak bu gayretler sistematik bir çözüm getirmekten uzak kalmaktadır. Bu eksiklik, Türk çocuklarının özgüvenlerini, kültürel kimliklerini ve kendilerini ifade etme becerilerini olumsuz etkilemekte. Sonuç olarak iki kültür arasında sıkışan, “ne tam anlamıyla Hollandalı ne de tam anlamıyla Türk” olabilen bir nesil yetişmektedir.
Hollanda hükümeti tarafından tasarruf gerekçesiyle alınan bu karar, yalnızca bütçe açığını kapatma amacını taşısa da, uzun vadede toplumsal bedeli çok daha ağır olmuştur. İki dilliliğin gelişimsel avantajlarını göz ardı eden, kültürel çeşitliliği zenginlikten çok bir yük olarak gören bu yaklaşım, yalnızca Türk çocuklarının değil, Hollanda toplumunun geleceğine de yönelik bir tehdittir. Bugün, Avrupa’da yaşayan Türk toplumunun kalıcı bir parçası olarak, Hollanda’da büyüyen çocukların hem ana dillerine hem de kültürel kimliklerine sahip çıkabilmesi için, Ankara’nın da bu meseleye diplomatik ve pratik bir çözüm getirmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.
Türk çocuklarının, kimliklerinin önemli bir parçası olan Türkçeyi tam anlamıyla öğrenebilmesi için anadil eğitimine yeniden yer verilmelidir.
Dil, yalnızca iletişim aracı değil, kültürün taşıyıcısı ve kimliğin temel unsurudur; bu yüzden Hollanda’da büyüyen Türk çocuklarına kendi dillerinde eğitim hakkının sağlanması, gelecek nesillerin yalnızca bireysel değil, toplumsal bütünlük içinde de güçlü bir konumda var olabilmesi için elzemdir.
TÜRK DİLİNE GÖNÜL VERMİŞ KAHRAMANLAR:
HOLLANDA’DA TÜRKÇE EĞİTİMİ YAŞATMA MÜCADELESİ
Hollanda’da 2004 yılında müfredattan kaldırılan Türkçe eğitimin eksikliğini telafi etmek için, Türk toplumu kendi arasında büyük bir dayanışma örneği sergilemiştir. Kurulan dernekler, vakıflar ve gönüllü oluşumlar, çocukların ana dillerinde eğitim alabilmeleri için özveriyle çaba göstermektedir. İlk yıllardan itibaren büyük bir kararlılık ve inançla bu sürecin öncüleri olan dernekler, Türkçeyi bir aidiyet ve kültür dili olarak korumak amacıyla etkinlikler düzenlemiş, dersler vermiş ve destek programları hazırlamışlardır.
Özellikle Tilburg Üniversitesi eğitimcilerinden Prof. Kutlay Yağmur’un öncülüğünde başlatılan ‘Türkçe İçin Ele Ele’ oluşumu, bu çabaların en çarpıcı örneklerinden biridir. Naçizane şahsım da, dilimize sahip çıkmak için bu oluşumun içinde yer almış olmaktan büyük onur duydum. Bu gibi gönüllü kuruluşların ve bireylerin, sınırlı imkânlara rağmen gösterdikleri bu azim ve fedakarlık, yalnızca Türk çocuklarının eğitimine değil, dilin ve kültürün yaşatılmasına yönelik bir bağlılık simgesidir.
Türkçe ders programları hazırlayarak nesilden nesile aktarılacak bir değer yaratan bu kahramanlar, Hollanda’daki Türk toplumunun köprüleri olan dil ve kimliğin koruyuculuğunu üstlenmişlerdir. Onların emekleri ve katkıları, toplumumuzun bugün ve yarınları için en değerli hazinelerden biridir.
KAHRAMANLAR
Altta sizlere, Türkçe eğitim konusunda faaliyet gösteren bazı kuruluşları ve bireysel gönüllüleri tanıtacağım. Ama öncelikler bazı isimler vermek istiyorum.
Türkçe eğitim programları için maddi ve manevi yardımlarda bulunan, HOTİAD Başkanı Hikmet Gürcüoğlu, yardımcısı Faruk Halıcı, Türkçe eğitim konusunda çeşitli etkinlikler düzenleyen Latif Tuna, ilk yıllarda Bakanlıklarla mücadele eden Cezmi Doğaner, Türkçe derslerin kaptanı sayılan Canan Gönençay, bu konuda imkânlar sağlayan Yunus Emre Emstitüsü Amsterdam Müdürü Adil Akaltun, az sonra tanıtacağım STOC Başkanı İsmail Ercan ve Tulp Başkanı Melek Yücel, takdire şayan faaliyetlerde bulunuyorlar. Mustafa Ayrancı ise hakkı yakalamak için mahkemeden mahkeme koşuyor.
Türkçe eğitim konusunda faaliyet gösterenler ve bu konuda mücadele edenlerden kısa konuşmaları aşağıda sunuyorum. Kuruluşların faaliyetlerini de ardından okuyabileceksiniz:
LATİF TUNA
“1985 yılında Temel Egitim Yasası’ nın yürürlüğe girmesiyle, yabancı ailelerin gidici değil, kalıcı oldukları üzerinde durulmuş, dolayısı ile Hollandalı çocukların da, yabancı çocukların dilleri, dinleri ve kültürleri hakkında eğitim almaları ve böylece gelecekte birlikte yaşayacak olan bu çocukların iş arkadaşı, meslektaş, aynı sektörde çalışan iş insanı, yüksek öğrenim yapıp profesyonel olanlar, seçilip sandalye sahibi politikacı, bilim insanı gibi alanlarda bu ülkede yaşayacaklar. Dolayısı ile çocuklar erkenden birbirlerinin dilleri, dinleri, kültürleri hakkında bilgi sahibi olarak iyi bir tanışma zemini oluşturmalılar. Bundan dolayı kaynaşık kültürlü eğitim- (interkulturel eğitim)- devreye sokuldu. Kaynaşık kültürlü eğitimin aktörleri, yabancı öğretmenlerdi. Onlar bu dersleri veriyorlardı. Ama bu dersler Hollandaca veriliyor ve anadil ve kültür derslerinden kısıtlama yapılarak veriliyordu.
1990’lı yılların başında ise, yeni bir değişiklik tartışması başladı. Zamanın Eğitim Devlet Bakanı, “Beni, Türkiye’nin ovaları ve Fas’ın dağları ilgilendirmiyor. Bu çocukların bir an önce Hollandaca öğrenmeleri gerekir.” diyerek, 14 yıl sonraki yasaklamanın ilk adımını atmıştı.
Anadilini iyi bilen çocukların, Hollandaca’yı daha iyi öğrenecekleri bir gerçekti. Bu nedenle de çocukların kendi anadillerini öğrenmeleri gerekiyordu.
Son değişim, 1998-2004 arasında, OALT (Onderwijs Allochtone Levende Talen- Yaşayan Yabancı Diller Eğitimi) adı altında ve ders programları içinde, alt devre ve orta devre öğrencilerine Hollandaca öğrenme amaçlı, ders programları dışında, üst devre öğrencilerine anadil dersleri de konuldu.
Yasayan Yabancı Diller Eğitimi’ne parasal destek, 1 Ağustos 2004 tarihinde Meclis kararı ile kesildi ve bu dersler için görevli öğretmenlerin gorevlerine toplu olarak son verildi.
OALT’ın mimarı, zamanın Eğitim Bakanı Netelenbos idi. Bu eğitim anlayışı sona erdiğinde bir önceki devlet sekreteri Wallage, kendi dönemi ile en son dönemi hakkında “Bizim amacımız entegrasyondu, asimilasyon değil” demişti.
Ders veren öğretmenler uzmanlaşıyorlardı.
Anadil ve kültür eğitimi öğretmenliğine başlayanlar, süreç içinde arka arkaya birçok meslek içi kurslar takip ederek kendilerini geliştiriyorlardı. Bunlar, öğretmenlerin çalıştıkları okul tiplerine göre çesitlilik arzediyordu:
1-Hollanda Yabancılar Merkezi NCB tarafından düzenlenen Hollandaca öğrenme kursu, 180 saatlik bir kurstu.
2-Kurs bitiminden sonra, üç ay süren “Hollandaca Toplumsal yaşantısına uyum ve Hollanda okul sistemini tanıma kursu” başlıyordu.
3- Hollanda Pedagoji akademisinde, tam yetkili öğretmenlik kursu, (haftada bir gun 2 yıl)
4- Hollandaca, okul öncesi çocukların eğitimi kursu, (dört ay, haftafa bir gün)
5- Özel eğitim de anadil ve kültür öğretmenliği kursu, (haftada bir gün 4 ay)
6- Türk kültürü ve toplumsal hayatı kursu. Utrecht Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, (haftada 4 saat,16 hafta)
7- Orta dereceli okullarda Türkçe Sınav Dersi öğretmenligi kursu. (Hoge School Rotterdam)
8- Hollandaca dili (NT2-2 diploması, konuşma, yazma, dinleme, okuma kursu.
9- Nuts Akademie, İkinci derece orta dereceli okullarda Türkçe öğretmenliği kursu (3 yıl)
Ayrıca pedagoji, orthopedagoji, eğitimbilimi, Güzel Sanatlar Akademisi, Dilbilimi dallarında bir fakülte bitirerek kendilerini geliştiren arkadaşlarımız vardır.
Şu anda eski OALT’ Türkçe öğretmenlerinin haberlestigi bir Facebook sayfası vardır. Mehmet Ali Ocak ve Muzaffer Yanık burada aktiflerdir. Muzaffer Yanık Breda Pedagoji Akademisi’nde öğretim üyesidir.
Sonuç olarak, ‘Türkçe öğrenmenin cocuklarımıza ne gibi yararı olabilir?’ sorusuna vereceğim cevap şu olur:
Çocuklarımızın kendi dil ve kültürlerine yabancı kalmamalı için, alacakları ders, kültür krizi ile karşı karşıya kalmalarını önler. Bu da onların psikolojik gelişmelerini körükler.
İçinde yaşadığımız ülkenin dilini öğrenmek, kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. İyi bir Hollandaca öğrenebilmemiz için, önce kendi anadilimizi öğrenmemiz, bize büyük fayda sağlayacaktır.”
HİKMET GÜRCÜOĞLU
“Hollanda Türk İşadamları Derneği HOTİAD’ın başkanı olarak, bu konuda söyleyeceklerim azdır ama, bu konuda yaptıklarım çoktur. Yaptıklarım tabii ki maddi destektir. Bu konuda faaliyet gösteren pek çok kuruluş ve gönüllü insana sponsorluk yapmayı bir görev addettik.
Her Türk yurttaşının istediği gibi, ben ve arkadaşlarım, haklarımızı alana kadar mücadele edenlere destek olacağız.”
FARUK HALICI
Yapılan araştırmalarda, ana dilini iyi bilen öğrenciler, eğitim hayatında daha başarılı oluyor. Hollanda Karaliyeti’nin gelini Kraliçe MAXİMA hanımefendi, çocuklarının anadilleri İspanyol’cayı (Arjantin) öğrenmeleri gerektiğini söylemiş ve bunu gerçekleştirmiştir.
Organize ettiğim, geçlerle girişimcilik motivasyon konferanslarında şunu fark ettim. Çok eğitimli gençler kendilerini Türkçe ifade edemiyorlar ve hatta, her toplantı ve özel görüşmeleri Türkçe yapmıyorlar. Hollandacadan sonra ikinci dil olarak İngilizcede daha rahatlar.
Bu kadar eğitimli olan gençlerin, aslında Türkçeyi çok iyi konuşabilmeleri onların kariyelerine büyük katkı sağlayacaktır.
Bu konuda gençlerimizi eleştiremeyiz. Zira, vermediginiz bir şeyi onlardan isteyemezsiniz
Ama malesef okullarda Türkçe dersi olmayınca, evde de düzgün Türkçe konuşulmayınca, geriye sadece TV ve sosyal medyada öğrendikleriyle kalıyorlar.
Bu konu, köklü bir çözüm amacıyla masaya yatırılmalı”
MUSTAFA AYRANCI
HTİB Başkanı olan Mustafa Ayrancı ile görüşebilme imkânı yakalayamadığım için, bu konudaki savaşından kısaca söz edeyim.
‘Savaşı’ dedim, zira Ayrancı bu konuda gerçekten büyük mücadeleler verdi ve defalarca mahmekeye baş vurdu.
Bakınız, Mustafa Ayrancı, son olarak organize ettikleri, 60 yıllık göçün ve HTİB’nin 50’nci yıl kutlama resepsiyonunda bu konuda ne demişti:
“Sanmayın ki eşit haklar mücadelemiz sadece sokaklarda, meydanlarda, toplantı salonlarında cereyan ediyor. Mücadelenin bir boyutu da hukuksaldır ve mahkeme salonlarında geçmektedir.
Anadilde eğitim ile ilgili hukuksal mücadelemiz istediğimiz gibi neticelenmese de geçmişte açtığımız ve kazandığımız davaların yanı sıra son dönemde PVV lideri Wilders’a karşı açtığımız dava neticesinde mahkeme kendisinin ırkçı ve ayrımcı olduğuna kanaat getirerek bu duruşumuzu teyit etti fakat ne yazık ki bu kişi hala bizim ülkemizin yönetiminde söz sahibi. Bu mücadelede bize destek olan avukat arkadaşlarımıza huzurunuzda içtenlikle teşekkür etmek istiyorum.
Mücadelemiz her alanda ve her boyutta sürüyor ve sürmeye devam edecek. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da haksızlıklara karşı direneceğiz ve haklarımızı söke söke alacağız. Bunun böylece bilinmesini istiyoruz.
Yaşasın eşit haklar ve demokrasi mücadelemiz!”
CEZMİ DOĞANER
“Anadili derslerinin kaldırılması konusunda yasa çalışmaları 1995 yılında başlamıştı.
1995’den sonra Eğitim Bakanı ile görüştük. Türkler İçin Danışma Kurulu İOT’e üye fedarasyonlar beni de sözcü seçmişlerdi.
Eğitim Bakanı ile İşçi Partisi PvdA kongresinde konuştuk. ‘Tüm Türk örgütler birlikte hareket ediyoruz. Anadili derslerinin kaldırılmasına karşıyız’ dedim. ‘Hayır, biz sizin örgütlerinizle anlaştık. Anadili derslerini onlar organize edecekler’ dediler.
Hangi örgütleri kastettiklerini anlamadık. Kaldı ki biz, dünyada görülmemiş bir şekilde, sağcısı, solcusu, dincisi dinsizi 9 Federasyon bir araya gelmiştik.
2004 yılında Türkçe dersler Hollanda okullarından kaldırıldığı zaman, ‘Paramız yok, siz veya devletiniz para bulsun’ demişlerdi.
Yıllar sonra duyduğuma göre, Hollanda’da ZAMAN’cıların temsilcisi, Bakanlıkla görüşmüşler ve ‘Biz bu konudaki kursları organize öderiz. Siz bize sadece bu masrafları verin yeter.’ demişler. ZAMAN’cılar önce kurslar, sonra da okullar açmaya başladılar.
Bakanlıktan birisi bana, ‘Bu kişiler başından beri, Türkçe eğitim konusunu baltaladılar ve ve bu eğitimin organizasyonunu kendilerine vermemizi istediler’ demişti.
TÜRKÇE EĞİTİM KONUSUNDA FAAL OLAN KURULUŞLAR:
DEVLETİMİZ
‘Türkçe eğitime destek’ denildiği zaman, tabii ki en başta, devletimizin yurt dışında başlatmış olduğu bir destekten söz etmek gerekiyor.
Öğretmen görevlendirilemeyen ülkelerde yaşayan vatandaş ve soydaşlarımızın çocuklarına yönelik, 2022 yılında başlatılan ‘Çevrim içi Türkçe ve Türk Kültürü’ dersleri, 2024-2025 ders yılında da devam ediyor.
2022 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’nde başlatılan ve pek çok ülkeye yayılan Türkçe dersleri, daha sonra İsveç, Norveç, Finlandiya, Danimarka, Bulgaristan ve Çin gibi ülkelerde de başlamıştı.
Hollanda’da ilk kez bu yılın şubat ayında başlatılan dersler, Eğitim Bakanlığı bünyesinde görevli, alanında uzman öğretmenler tarafından, hafta sonları uzaktan eğitim yoluyla verilmekte olan Türkçe derslere çocuklarını kaydetmek isteyen veliler, alttaki afişte görülen karekodları okutarak kaydolmuşlardı.
Ücretsiz olan derslere, vatandaş ve soydaşlarımız, Türkçe öğrenmek isteyen 5- 16 yaş aralığındaki çocukları için başvuruda bulundular.
Köklerden geleceğe köprüler, “dil” ile kurulur. Türkçemize sahip çıkmak isteyen veliler, çocuklarımızın Türkçe ve Türk Kültürünü öğrenmesi için sunulan bu fırsatı kaçırmadılar.
STOC, göçmen çocukların yetiştirilmesinin ve eğitiminin iyileştirilmesiyle aktif olarak ilgilenmektedir ve göçmen sakinlerin katılımını, entegrasyonunu ve özgürleşmesini teşvik etmeyi amaçlamaktadır.
STOC‘ta çocuklara ve yetişkinlere günlük hayata, okula, işe ve günlük alışverişe gerçek Amsterdam vatandaşları olarak katılma fırsatı verilir. STOC, çocuklara yönelik etkinliklere ek olarak, ebeveynler için çalışma bilgileri ve okul seçimi de düzenler. Türk çocuklarının yanı sıra şu anda Faslı, Mısırlı, Çinli ve Rus kökenli çocuklar da var.
Her gün bir aktivite var; Yeni gelenler, erkekler, kadınlar ve çocuklar için Hollandaca. Ancak aynı zamanda ilkokul öğrencilerinin ortaöğretime giden akışlar aracılığıyla, geride kalmadan onlara iyi bir şekilde şans vermeleri için rehberlik etmek. CITO, Hollanda’daki okul sistemi hakkında ebeveynler için eğitim ve bilgileri test eder. Bu sistemi yabancıların kendi dillerinde herhangi bir açıklama yapmadan anlaması çok zordur.
Kültür, sazda halk dansları ve müzik yapma dersleri aracılığıyla öğretilir ve yayılır. Çocuklar, insanları tanıtmak ve güzel Türk kültürünün tadını çıkarmak için ülke çapında veya mahallede düzenli olarak performans sergiliyor. Yani gerçekten çok kültürlü bir toplum olduğumuzu söyleyebiliriz.
Artık OALT (kendi dili) eğitimi imkânı yoktur. Bu nedenle STOC, Türkçe derslerine devam etme olasılığını araştırdı. Cumartesi günü çocuklar için iki farklı yeni Türkçe dersi ile başlıyoruz ve ebeveynler için ücretsiz eğitim danışma saatlerimiz var. Eğitim kursları da verilmektedir ve okullarda veli konseyi ve katılım konseyi hakkında bilgi verilmektedir. Kadınlar için kültürel toplantılar ve kahve sabahları var.
TULIP INSTITUTE
Tulip Enstitüsü yurt dışında çok dilli ve çok kültürlü ortamlarda yaşayan Türk kökenli çocukların ana dillerini öğrenmelerine destek olmak ve bulundukları ülke toplumuna uyumlu bireyler olmalarına katkıda bulunmak amacıyla 2021 yılında kurulmuştur. Birçok eğitimci ve dil bilimcinin ısrarla altını çizdiği bir konu olan ana dil eğitimi, çocukların duygusal, dilsel ve bilişsel gelişimi için yadsınamaz bir öneme sahiptir. Tulip Enstitüsü 7-12 yaş aralığındaki çocuklara Türkçe ana dili eğitimi sağlamak ve aynı amaç için hizmet veren diğer kurum ve kuruluşlarla ortaklaşa kültürel etkinlikler gerçekleştirmeyi hedeflemektedir.
Bilindiği üzere, ana dili eğitiminin bireysel düzeydeki katkılarının yanında toplumsal düzeyde olumlu etkileri de bulunmaktadır. Zira iki dilli çocuklar; yaşadıkları topluma ana dillerindeki yetkinlikleri ölçüsünde uyum sağlamaktadır. Toplum, desteklenen bu dil çeşitliliği aracılığıyla dönüşmekte ve gelişmekte, böylece kapsayıcılığın temel ilkelerinden olan kültürel çeşitliliğin sağlanması noktasındaki en büyük adım ana dili eğitimi aracılığıyla atılmış olmaktadır.
Tulip Enstitüsü de kültürel çeşitliliği anlama ve gelecek nesillere aktarmayı hedeflemekte, kültürel çeşitliliğin sağlanmasındaki en temel bileşenlerden olan dil varlığını korumanın önemini vurgulayan çalışmalar yürütmektedir. Bu bağlamda Hollanda’da öğrenim gören Türk kökenli çocukların Türkçeye ilgisini artırmak ve ana dili edinimi noktasında bilinç oluşturmak Tulip Enstitüsünün öncelikli hedeflerinden biridir.
Bilindiği üzere, ana dili eğitiminin bireysel düzeydeki katkılarının yanında toplumsal düzeyde olumlu etkileri de bulunmaktadır. Zira iki dilli çocuklar; yaşadıkları topluma ana dillerindeki yetkinlikleri ölçüsünde uyum sağlamaktadır. Toplum, desteklenen bu dil çeşitliliği aracılığıyla dönüşmekte ve gelişmekte, böylece kapsayıcılığın temel ilkelerinden olan kültürel çeşitliliğin sağlanması noktasındaki en büyük adım ana dili eğitimi aracılığıyla atılmış olmaktadır.
Vizyon
Tulip Enstitüsü yurt dışında çok dilli ve çok kültürlü ortamlarda yaşayan Türkiye kökenli çocukların ana dillerini öğrenmelerine destek olmak ve bulundukları ülke toplumuna uyumlu bireyler olmalarına katkıda bulunmak amacıyla 2021 yılında kurulmuştur. Birçok eğitimci ve dil bilimcinin ısrarla altını çizdiği bir konu olan ana dil eğitimi, çocukların duygusal, dilsel ve bilişsel gelişimi için yadsınamaz bir öneme sahiptir. Tulip Enstitüsü 7-12 yaş aralığındaki çocuklara Türkçe ana dili eğitimi sağlamak ve aynı amaç için hizmet veren diğer kurum ve kuruluşlarla ortaklaşa kültürel etkinlikler gerçekleştirmeyi hedeflemektedir.
Misyon
Tulip Enstitüsü de kültürel çeşitliliği anlama ve gelecek nesillere aktarmayı hedeflemekte, kültürel çeşitliliğin sağlanmasındaki en temel bileşenlerden olan dil varlığını korumanın önemini vurgulayan çalışmalar yürütmektedir. Bu bağlamda Hollanda’da öğrenim gören Türkiye kökenli çocukların Türkçeye ilgisini artırmak ve ana dili edinimi noktasında bilinç oluşturmak Tulip Enstitüsünün öncelikli hedeflerinden biridir.
Türkçe Ana Dili Dersleri
Tulip Enstitüsü olarak, Hollanda’da yaşayan çift dilli çocuklarımızın Türkçe eğitimine erişimini sağlıyor.
40 şehirde ve 60 lokasyonda derslik desteği sağlayan sivil toplum kuruluşlarımız, alanında uzman 35 öğretmenimiz ile çocuklarımıza Türkçe dersleri vererek ana dili gelişimlerine katkıda bulunuyor.
Yurt dışında yaşayan çocuk ve gençlerimiz çok dilli ve çok kültürlü ortamlarda büyümektedir. Bu süreçte hem Türk dili ve Türk kültürü, hem de yaşadıkları ülkenin dilsel ve kültürel kaynakları olmak üzere iki dil ve iki kültür ile beslenerek kendilerine has bir kültürel kimlik inşa etmektedir.
İçinde yaşadığı toplumu kendine has özellikleriyle tanıyabilen gençlerin özgüven sahibi, toplumsal uyum ve faydaları yüksek bireyler haline gelmelerinde Türkçe’nin etkili bir rol oynadığı açıktır. Diğer yandan böyle bir kültürel olgunluğa erişen gençlerimiz, doğup büyüdükleri ülke ile Türkiye arasında birer köprü olacak ve her iki ülkenin de geleceğine katkı sağlayabilecek niteliğe kavuşacaktır.
Türkçe dersleri kapsamında;
✅ Sivil toplum kuruluşları ile ders lokasyonlarını organize ediyor,
✅ Öğretmen yönlendirmelerini gerçekleştiriyor,
✅ Hizmet içi eğitimlerini sağlıyor,
✅ Materyal desteğini sağlıyor,
✅ Derslerimizin hepsinde standardizasyonu sağlayabilmek için eğitim koordinatörlüğümüzce hazırlanan yıllık planı uyguluyor ve takibini gerçekleştiriyor.
Ana dili eğitimi neden önemlidir?
Dilbilim tarihindeki birçok çalışma, ana dili gelişiminin iki dillilerin sosyal ve akademik yaşamları üzerindeki etkilerini keşfetmeye odaklanmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda iki dilliliğin çocukların dilsel, duygusal ve bilişsel gelişimini olumlu yönde etkilediği, iki dilli çocukların bilişsel kontrol görevlerinde tek dilli çocuklardan daha iyi performans sergilediği görülmüştür. Ayrıca iki dilli çocukların yaratıcı düşünme becerilerinin tek dilli çocuklara göre daha gelişmiş olduğu da bilinmektedir.
Yukarıda bahsedilen bulgular, iki dilliliği ve dolayısıyla çocukların ana dili eğitimi yoluyla ilk dil gelişimini desteklemek için sunulabilecek sayısız argümandan sadece birkaçıdır. Birçok dilbilimcinin önemini özellikle vurguladığı ana dili eğitiminin iki dilli çocukların duygusal, dilsel ve bilişsel gelişim süreçlerine katkı sağladığı bilinmektedir. Hollanda’da yaşayan Türk kökenli iki dilli çocukların dil gelişimini araştıran bazı özel araştırmalar, bu çocukların Türkçe dil gelişimlerinin Türkiye’de yaşayan akranlarına göre daha yavaş ilerlediğini bildirmiştir. Başka bir çalışmada ise Hollandaca eğitim alan iki dilli Türk çocukların tek dilli Hollandalı akranlarının ve Türkiye’de yaşayan Türkçe konuşan akranlarının akademik olarak gerisinde kaldığı görülmüştür. Ayrıca, Hollanda’da yaşayan iki dilli Türk çocuklarının, birinci ve ikinci dil gelişiminin kaçınılmaz olarak birbiriyle ilişkili olması nedeniyle her iki dilde de ana dili yeterliği olmadığı belirtilmiştir.]Bu bulgu, birinci dil, yani ana dili gelişiminin akademik olarak desteklenmemesi ve yeterli maruziyet ortamının oluşmaması gibi etkenlerin ikinci dil gelişimine doğrudan etkisinin en sarsıcı örneklerinden biridir.
İki dilli çocukların akademik bir ortamda ana dil eğitimi almalarının önemi, konuyu farklı açılardan değerlendiren çalışmalarda da vurgulanmaktadır. Bu çalışmaların çoğu, ana dili yeterlilik düzeyinin ikinci dilin öğrenme sürecini etkilediği sonucuna varmıştır. Bu nedenle sadece ev ortamında ana dile maruz kalıyor olmak ve ana dili eğitimi alamamak çocuğun sadece ana dili gelişimini değil, ikinci dil gelişimini de engellemektedir. Nitekim, ev ortamında ana diline, okul ortamında ikinci diline maruz kalan çocukların her iki dilde de dil gelişiminin yetersiz olduğu bilinmektedir. Ayrıca, ikinci dil öğrenme hızı da ana dil gelişiminden büyük ölçüde etkilenmektedir. Konuya dair yapılan çalışmaların birinde ana dilini akademik bir ortamda öğrenen çocukların ikinci dillerini daha hızlı öğrendiği ve bu dildeki yeterliliklerinin akademik ortamda ana dilini öğrenmeyen çocuklara göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Dolayısıyla iki dilli çocukların akademik ortamda aldıkları ana dili eğitiminin onların ikinci dil gelişimlerini, bilişsel gelişimlerini ve dolayısıyla akademik başarılarını olumlu yönde etkilediği yadsınamaz. Ancak, ana dili eğitiminin faydaları, yalnızca dil ve bilişsel beceriler üzerindeki etkileriyle sınırlı değildir. Ana dilinin gelişiminin akademik olarak desteklendiği durumlarda, bu kişilerin içinde yaşadıkları toplumun baskın dilindeki dil becerilerinin arttığı ve bu durumun iki dillilerin sosyal ilişkilerini olumlu yönde etkilediği gözlemlenmiştir.
Özetle, ana dilini akıcı bir şekilde konuşabilen iki dilli çocuklar, bilişsel, akademik ve sosyal becerilerindeki olumlu etkiyi deneyimlemekle kalmaz, ikinci dillerini de daha hızlı ve kapsamlı bir şekilde öğrenirler. Tüm bu faktörler çocuğun yaşadığı ülkenin diline, kültürüne ve toplumuna daha iyi uyum sağlamasının yolunu açar. Tüm bu çıkarımlar ışığında Hollanda’da yaşayan Türk kökenli çocukların Türkçe dil gelişimlerinin desteklenmesinin çocukların yaşamlarında birden fazla noktayı olumlu etkileyeceği ilkesi kabul edilmeli ve bu bağlamda çocukların gereksinimlerini karşılayacak eğitim olanakları sağlanmalıdır.
ÖĞRETMENLERİN GÖRÜŞLERİ
Elif Pekgözlü Kendi yurdundan uzakta öğretmen olmak; bir çocuğun hayatına dokunmak, anadilinde bir kelime öğretebilmek, bir hayal kurdurmak, özlem duyduğun her şeye bir adım daha yaklaşabilmektir.”
Gülay Hacıalioğulları ”Öğretmen olmak küçük kalplere yavaş yavaş dokunabilmektir.”
Hatice Işık-Beker ”Hollanda’da yasayan çocuklarımızın kendilerini Türkçe ifade edebilmelerine ve Türk kültürünü tanımalarına vesile olduğum için çok mutluyum.”
Süleyman Sinan ”Dünyaya tekrar gelsem, yine öğretmen olmak isterdim.”
Faruk Aslankurt ”Duygu ve düşüncelerimizi ifade edebilmemiz ve kültürümüzü gelecek kuşaklara aktarabilmemiz için ana dili eğitimi önemlidir.”
Esra Kışhan ”Öğretmenin yanı sıra öğrenmenin de tadını sonuna kadar çıkarabildiğim, ruhumun her daim genç ve dinç kalmasını sağlayan, hayatıma giren çocuklarla farklı hayatlara dokunabilmenin güzelliğini yaşayabildiğim mesleğime hayranım. İyi ki zamanında bu yolculuğa çıkmışım.”
Halil Atmaç “Yurt dışındaki çocuklarımızın Türkçe öğrenebilecekleri kişi ve kurumlar bizleriz. Onların bunun için çok fazla imkanı yok. O yüzden bizler de onlara Türkçemizi öğreterek aynı zamanda ülkemize olan vefa borcumuzu ödüyoruz. Bunun yolu da ülkemize olan sevgi ve bağlılığımızdan geçiyor.’’
Nursen Boyraz ”Öğretmen olmak, hayatım boyunca yaptığım en anlamlı iş; öğrencilerimin başarısı ise benim için en büyük mutluluk kaynağı.”
Tuğçe Sinem Bilgin ”Öğretmen olmak tohumlara çiçek açtırmaktır.”
ÖĞRENCİ GÖRÜŞLERİ
“Türkçe derslerinde zorlanmıyorum yeni kelimeler öğreniyorum ve öğretmenimiz bazen boyama yapmamıza izin veriyor o zaman çok seviniyorum. Diğer çocuklarla da Türkçe konuşuyoruz sınıfta.” Elif Acar
“Türkçe derslerinde şarkı söylediğimiz ve boyama yaptığımız zamanlar çok güzel. Bazen komik şeyler de oluyor. Türkçeyi daha rahat konuşuyorum ama okurken biraz zorlanıyorum.” Jasmin Cereci
VELİ GÖRÜŞLERİ
“Çocuğumun Ana dilimizi öğrenmesini istiyorum çünkü bu bizim kimliğimiz. Bizler evde yeterince Türkçe konuşmuyoruz bu nedenle de Türkçe dersleriyle destekliyoruz. Her şeyden önce Türkçe sınıflarında kendi yaşıtları diğer çocuklarla Türkçe sosyalleşebilmesi çok önemli. Çocuğum ilk başlarda kendini Türkçe iyi ifade edemediğinden derslere gelmek istemiyordu ama bu zamanla değişti. En büyük ilerlemeyi okumasında görüyorum. Okuması çok değişti buna bazen ben bile şaşırıyorum ve gururlanıyorum. Bu projenin hep devam etmesini istiyorum çünkü bu bizim için büyük bir nimet.” Özgül Acar
“Benim çocuğum Türkçeyi anlıyor fakat konuşmuyor. Seksen yaşındaki anne ve babamla iletişim kuramaması benim içimi acıtan bir durumdu bu nedenle derslere başladık. Şimdi bazen arada birkaç cümle Türkçe duyuyorum ve mutlu oluyorum.” Suat Sancar
“Çocuklarımın Türkçe derslerinden faydalanmasını istiyorum çünkü hem sosyal hem de iş hayatlarında gelecekte bunun önemli olacağını düşünüyorum. Türkiyedeki aile ve sosyal hayatta da kabul görmesi için güzel bir Türkçe ile konuşmasını istiyorum.” Cem Cereci
“Bizim bu yıl ilk kez iki çocuğumuzun Türkçe dersine katılma imkanı oldu. Biz açıkcası başta nasıl bir eğitim yılı olur diye biraz tereddüt ettik. Şimdi ise iyi ki göndermişiz iyi ki devletimiz bizim çocuklarımız için böyle bir güzel eğitim sağlamış diyoruz. Avrupa gibi bir yerde bizlerin çocuklarını düşünüp bunu yapmanız bizi çok gururlandırdı.” Balcı Ailesi
“Yurt dışında yaşayıp ana dilini güzel konuşabilen çocuklar ileriki hayatlarında sağlam ve kendine güvenen bir kişiliğe sahip olduklarını düşünüyorum. Vatanımıza tatile gittiklerinde veya ileriki hayatlarında Türkiye’de yaşayıp ve çalışmak istiyorlarsa, kendilerini düzgün ifade edebilmelerini istiyorum. Benim zamanımda şimdiki imkanlar yoktu maalesef. Benim zengin kelime hazinem olmadığı için, bir çok kez düşüncelerimi ve bilgimi tam anlatamıyorum Türkçede. Bu beni üzüyor. Çocuklarımın aynısını yaşamasını istemiyorum. Şu sözler hep kulağıma küpe olmuştur:
*Dil kusurlu olursa, kelimeler düşünceyi iyi anlatamaz.
*Ana dili zengin insanların düşünme yetenekleri de zengindir. Anlaşılır olmak da dili iyi kullanmaktan geçer.
* Bir toplumu yok etmek için silahlara gerek yok. Lisanını unutturmak yeterlidir. Çocuklarımda gözlemlediğim Türkçe kelime hazinelerinin geliştiği. Vatan sevgilerinin daha da arttığını hissediyorum. Oğlumun öğrendiği Türkçe şarkılarını evde tekrarlamasını görüyorum. Kızım aşırı istekli Istiklal Marşımızı öğrendiğini görüyorum.” Hacer Durmuş
“Çocuklarımıza Avrupa’da bu şekilde profesyonelce Türkçe eğitimi verdiğiniz için minnettarım. Biz zamanında ilkokullarda ana dil eğitimi aldık haftada iki saat ve kalktığında bu dersler çok üzülmüştüm. O zaman iki saat bize çok az gelse bile şimdi ben kendi çocuklarımda o iki saatin öneminin gerçekten farkındayım. Ne mutlu ki siz öğretmenlerimiz Türkiye Cumhuriyeti sayesinde Avrupa’da, Hollanda’da Türkçe eğitimi veriyorsunuz.” Nazlı Tuzcu
UZMAN GÖRÜŞLERİ
“Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığının da desteğiyle faaliyetlerini sürdüren Tulip Enstitüsü’nü Hollanda Türk toplumuna katkılarından dolayı kutluyorum. Çocuklara yönelik Türkçe ve Türk Kültürü kurslarını nitelikli eğitmenlerle ve yerel sivil toplum kuruluşlarıyla başarıyla yürütmenin yanı sıra kütüphanelerde Türkçe kaynakların artırılmasında da aktif çalışmalar yürütmektedir. Hollanda’da iki dilli yetişen çocukların Türkçe yetkinliklerini artırma yolundaki başarılarının devamını diliyorum.” Amsterdam Eğitim Ataşesi – Anıl Yılmaz
“Bir eğitimle başlayan keyifli yolculuğumuz kısa zamanda yeni fikirlerle, paylaşımlarla zenginleşti. Öğrenme meraklısı, enerjik ve yenilikçi ekibinizle çalışmak benim için çok anlamlı ve keyifli. Hollanda’da Türkçemiz için çaba gösteren, anlamlı çalışmalar yapan bu güzel ekibi ilgiyle takip ediyor ve kutluyorum. Çalışmalarınızın ve projelerinizin aynı heyecanla devamını diliyorum.” Milano Eğitim Ataşesi – Prof. Dr. Tolga Erdoğan
“Birbirinden kıymetli çalışmalarla çocuklarımızın hayatlarına dokunan, Türkçe’mizin anlatım zenginliklerini ana vatanımızdan binlerce kilometre uzakta çocuklarımızla buluşturan ve nice verimli faaliyetlere imza atan Tulip Vakfını, yöneticilerini ve tüm eğitimcilerini kutluyor ve yürekten teşekkürlerimi sunuyorum.” Maarif Vakfı Hollanda Direktörü – Sabri Yıldırım
“Türkçe derslerinin Türkiye’den gönderilen öğretmenler aracılığıyla okullarda verilemediği durumlarda ihtiyacı karşılayabilmek için Tulip Enstitüsü gibi ana dili olarak Türkçeyi öğretebilmek için bir araya gelen insanların kurduğu toplum yararına çalışan sivil toplum kuruluşlarının çabalarını Türkçenin yaşaması ve aktarılması için önemli buluyorum.” Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi – Dr. Ülker Şen
SONUÇ:
Hollanda’daki Türk çocuklarının Türkçe eğitim hakkına ilişkin tartışmalar, yalnızca bireysel bir dil öğrenme sorununun ötesine geçmiş; kültürel aidiyet, kimlik koruma ve iki dilli bireylerin sosyal uyumu gibi derin ve çok boyutlu meselelere uzanmıştır. 2004 yılında yapılan bütçe kesintisi, Türk kökenli çocukların anadilinde eğitim alabilme hakkını ellerinden alarak onların kültürel kimliklerine, özgüvenlerine ve toplumla uyum süreçlerine büyük bir darbe vurmuştur. Geçen yirmi yıl, yalnızca bu çocukların dil becerilerinde eksiklikler yaratmakla kalmamış, aynı zamanda sosyal ve akademik hayatta onları iki arada kalmaya mahkum etmiştir.
Hollanda’da, Türk toplumu içinde başlatılan gönüllü çabalar, toplumun anadiline olan bağlılığını ve dayanışma gücünü sergileyen umut verici adımlar olsa da, bu girişimler kurumsal bir destekten yoksun oldukları için sürdürülebilir ve kapsayıcı bir çözüm oluşturamamaktadır. STOC ve Tulip Enstitüsü gibi kuruluşların desteğiyle verilen Türkçe dersleri, dilsel gelişimi sağlamak ve kültürel aidiyeti pekiştirmek amacıyla önemli bir rol oynasa da, bu çabaların etkili bir sonuca ulaşması için devletler arası daha güçlü bir iş birliği şarttır.
Ankara’nın bu konuda aktif bir şekilde devreye girmesi ve Hollanda hükümeti ile Türkçe eğitimi konusunda kapsamlı bir anlaşmaya varması, iki dilli Türk çocuklarının eğitim hakkını güvence altına alacak ve onların anadillerini özgürce öğrenebilmesi için sistematik bir çözüm sunacaktır. Hollanda’da Türkçe eğitiminin yeniden müfredata dahil edilmesi, yalnızca bireysel ve kültürel anlamda bir kazanım sağlamakla kalmayacak; aynı zamanda Hollanda toplumunun kültürel çeşitliliğini destekleyen bir adım olarak, uzun vadede sosyal uyum ve birlikte yaşamaya da olumlu katkılarda bulunacaktır.
Dil, toplumların kökleri ile gelecekleri arasında köprü kuran en temel unsurlardan biridir. Bu köprü yeniden inşa edilmediği sürece, iki dilli Türk çocuklarının kimliklerinden uzaklaşması, hem Türk toplumu hem de Hollanda için ciddi bir kayıp anlamına gelecektir. Bu nedenle, Türkçe eğitiminin Hollanda’daki Türk çocukları için kalıcı bir eğitim hakkı olarak tanınması; yalnızca bireylerin değil, toplumların da geleceğine yapılacak bir yatırımdır.
Hier is de Nederlandse versie van de analyse
ANKARA MOET NU EEN STAP ZETTEN OM HET 20-JARIGE PROBLEEM VAN TURKS ONDERWIJS VOOR TURKSE KINDEREN IN NEDERLAND OP TE LOSSEN…
Het Turkse onderwijs, dat in 2004 door bezuinigingen uit het curriculum werd geschrapt, zet Turkse kinderen klem tussen integratie en assimilatie.
De inspanningen van vrijwillige instellingen en individuen kunnen de structurele tekortkomingen niet volledig verhelpen.
Het Turkse onderwijs, dat werd geschrapt door een besparing van 70 miljoen euro door Nederland, zou opnieuw moeten worden ingevoerd voor de taal- en culturele identiteitsrechten van de kinderen.
ANALYSE DOOR: İLHAN KARAÇAY:
De Nederlandse regering schrapte in 2004 het Turkse onderwijsprogramma voor Turkse kinderen uit het curriculum om 70 miljoen euro te besparen op het onderwijsbudget. Veel opvoeders en ouders verklaarden destijds dat dit niet alleen een financiële zet was, maar ook een verwaarlozing met ernstige culturele gevolgen.
Twintig jaar later hebben de ontwikkelingen deze zorgen meer dan gerechtvaardigd. Het onvermogen van Turks-Nederlandse kinderen om hun moedertaal Turks voldoende te leren, heeft niet alleen geleid tot een gebrek aan taalvaardigheid; het heeft hen ook verwijderd van hun identiteit, culturele verbondenheid en, vooral, van hun wortels. Deze tweetalige kinderen, die opgroeien binnen het onderwijssysteem, ervaren aan de ene kant het verlies van hun moedertaal en lopen aan de andere kant het risico dat ze zich niet volledig kunnen aanpassen aan de samenleving waarin ze zich bevinden.
Dit probleem gaat verder dan een eenvoudig onderwijsprobleem en is uitgegroeid tot een maatschappelijke kwestie die het delicate evenwicht tussen integratie en assimilatie verstoort. Sommige Turkse instellingen in Nederland proberen vrijwillig taalonderwijs aan te bieden om te voorkomen dat kinderen hun Turkse taal vergeten, maar deze inspanningen schieten tekort in het bieden van een structurele oplossing. Dit gebrek heeft een negatieve invloed op het zelfvertrouwen, de culturele identiteit en de uitdrukkingsvaardigheden van Turkse kinderen. Het resultaat is een generatie die gevangen zit tussen twee culturen en die “noch volledig Nederlands, noch volledig Turks” is.
Hoewel deze beslissing van de Nederlandse regering, die werd genomen met het oog op besparingen, primair was bedoeld om het begrotingstekort te verminderen, zijn de maatschappelijke kosten op de lange termijn veel hoger gebleken. Deze benadering, die de ontwikkelingsvoordelen van tweetaligheid negeert en culturele diversiteit meer als een last dan als een rijkdom beschouwt, vormt niet alleen een bedreiging voor de toekomst van Turkse kinderen, maar ook voor de Nederlandse samenleving. Vandaag de dag, als een blijvend deel van de Turkse gemeenschap in Europa, is het noodzakelijk dat Ankara diplomatieke en praktische oplossingen biedt om kinderen die in Nederland opgroeien in staat te stellen hun moedertaal en culturele identiteit te behouden.
Voor Turkse kinderen moet moedertaalonderwijs opnieuw een plaats krijgen zodat ze de Turkse taal, die een belangrijk onderdeel van hun identiteit is, volledig kunnen leren. Taal is niet alleen een communicatiemiddel, maar ook de drager van cultuur en een essentieel onderdeel van identiteit. Daarom is het van cruciaal belang dat Turkse kinderen die in Nederland opgroeien, het recht hebben om onderwijs in hun eigen taal te ontvangen, zodat toekomstige generaties niet alleen als individuen, maar ook als onderdeel van een hechte gemeenschap sterk kunnen blijven.
HELDEN DIE HUN HART AAN DE TURKSE TAAL HEBBEN VERBONDEN: DE STRIJD OM HET TURKS ONDERWIJS IN NEDERLAND LEVEND TE HOUDEN
De Turkse gemeenschap in Nederland heeft sinds de afschaffing van het Turkse onderwijs in 2004 een sterk gevoel van solidariteit getoond om dit tekort te compenseren. Verenigingen, stichtingen en vrijwilligers hebben zich met toewijding ingezet om kinderen onderwijs in hun moedertaal te bieden. Vanaf de eerste jaren hebben de verenigingen die als pioniers met vastberadenheid en geloof aan deze strijd zijn begonnen, activiteiten georganiseerd, lessen gegeven en ondersteuningsprogramma’s opgezet om Turks als taal van identiteit en cultuur te behouden.
Een van de meest opvallende voorbeelden van deze inspanningen is de oprichting van ‘Hand in Hand voor Turks’, onder leiding van Prof. Kutlay Yağmur van Tilburg University. Ook ik heb de eer gehad om deel uit te maken van dit initiatief om onze taal te beschermen. De vastberadenheid en opoffering die deze vrijwillige organisaties en individuen tonen ondanks hun beperkte middelen, is niet alleen een symbool van toewijding aan het onderwijs van Turkse kinderen, maar ook aan het behoud van taal en cultuur.
Deze helden, die Turkse lesprogramma’s opzetten en zo een waarde creëren die van generatie op generatie wordt doorgegeven, fungeren als beschermers van de taal en identiteit die als bruggen dienen voor de Turkse gemeenschap in Nederland. Hun inspanningen en bijdragen zijn een van de meest waardevolle schatten voor de toekomst van onze gemeenschap.
HELDEN Hieronder stel ik enkele organisaties en individuele vrijwilligers voor die actief zijn op het gebied van Turks onderwijs. Allereerst wil ik enkele namen noemen.
HOTIAD-voorzitter Hikmet Gürcüoğlu, zijn plaatsvervanger Faruk Halıcı, Latif Tuna, die verschillende activiteiten organiseert rond Turks onderwijs, Cezmi Doğaner, die in de eerste jaren met ministeries streed, Canan Gönençay, die bekend staat als kapitein van het Turkse onderwijs, Adil Akaltun, directeur van het Yunus Emre Instituut in Amsterdam, en STOC-voorzitter İsmail Ercan en Tulp-voorzitter Melek Yücel, die allemaal lofwaardige activiteiten uitvoeren. Mustafa Ayrancı rent van de ene rechtszaak naar de andere om rechtvaardigheid te verkrijgen.
Hieronder leest u korte uitspraken van degenen die actief zijn op het gebied van Turks onderwijs en die hiervoor strijden. Daarna volgt informatie over de activiteiten van de betrokken organisaties.
LATİF TUNA
“Met de invoering van de Basisonderwijswet in 1985 werd duidelijk dat buitenlandse gezinnen zich niet slechts tijdelijk in Nederland bevonden, maar hier zouden blijven. Hierdoor werd het belangrijk dat Nederlandse kinderen onderwijs kregen over de taal, religie en cultuur van hun buitenlandse leeftijdsgenoten. In de toekomst zouden deze kinderen immers zij aan zij werken: als collega’s, zakenpartners, academici, politici en wetenschappers. Daarom werd intercultureel onderwijs, oftewel geïntegreerd cultuuronderwijs, ingevoerd. Het was de taak van buitenlandse leerkrachten om dit onderwijs te verzorgen. Echter, deze lessen werden in het Nederlands gegeven, en er werd bezuinigd op de lessen in moedertaal en cultuur.
Begin jaren ’90 ontstond er een nieuwe discussie over een beleidswijziging. De toenmalige Staatssecretaris van Onderwijs verklaarde: ‘Mij interesseren de vlakten van Turkije of de bergen van Marokko niet. Deze kinderen moeten zo snel mogelijk Nederlands leren,’ en zette hiermee de eerste stap richting de latere afschaffing, veertien jaar later.
Het is een feit dat kinderen die hun moedertaal goed beheersen, het Nederlands sneller en beter leren. Daarom zou het belangrijk zijn dat zij hun moedertaal goed kunnen leren.
De laatste verandering vond plaats tussen 1998 en 2004. In het kader van het OALT (Onderwijs in Allochtone Levende Talen) werden lessen in het Nederlands voor de onder- en middenbouw ingevoerd, terwijl de bovenbouw leerlingen ook moedertaalonderwijs kregen. Deze ondersteuning voor het onderwijs in vreemde talen werd per 1 augustus 2004 afgeschaft na een besluit van het Parlement, waardoor ook de leraren die deze lessen verzorgden, hun baan verloren.
De grondlegger van het OALT-systeem was toenmalig Minister van Onderwijs Netelenbos. Bij de afschaffing van dit beleid verklaarde de voormalige Staatssecretaris Wallage: ‘Ons doel was integratie, niet assimilatie.’
De docenten die lesgaven, specialiseerden zich.
De docenten die begonnen met moedertaal- en cultuureducatie, ontwikkelden zich door achtereenvolgens veel verschillende cursussen te volgen. Deze varieerden afhankelijk van het type school waar de docenten werkten:
De cursus Nederlands, georganiseerd door het Nederlands Centrum Buitenlanders (NCB), was een cursus van 180 uur.
Na afloop van de cursus begon de drie maanden durende “Inburgerings- en kennismakingscursus met het Nederlandse schoolsysteem”.
De cursus volledig bevoegde lerarenopleiding bij de Nederlandse Pedagogische Academie, (één dag per week gedurende twee jaar).
De cursus Nederlands voor de educatie van kleuters, (vier maanden, één dag per week).
De moedertaal- en cultuureducatiecursus in het speciaal onderwijs, (één dag per week gedurende vier maanden).
De cursus Turkse cultuur en sociale leven, georganiseerd door de Faculteit der Letteren van de Universiteit Utrecht, (vier uur per week, 16 weken).
De cursus voor docentschap Turks examenonderwijs op middelbare scholen (Hogeschool Rotterdam).
De cursus Nederlandse taal (NT2-2 diploma, spreken, schrijven, luisteren, lezen).
De Nuts Academie, opleiding voor Turks docentschap in het voortgezet onderwijs (drie jaar).
Daarnaast zijn er collega’s die zich verder hebben ontwikkeld door af te studeren in vakgebieden zoals pedagogiek, orthopedagogiek, onderwijskunde, de Academie voor Schone Kunsten en taalkunde.
Op dit moment is er een Facebookpagina waar voormalige OALT-Turkse docenten met elkaar in contact blijven. Mehmet Ali Ocak en Muzaffer Yanık zijn hier actief. Muzaffer Yanık is docent aan de Pedagogische Academie in Breda.
“Als antwoord op de vraag ‘Wat voor voordelen kan het onze kinderen opleveren om Turks te leren?’ zou ik het volgende willen zeggen: De lessen zorgen ervoor dat onze kinderen niet vervreemd raken van hun eigen taal en cultuur, wat voorkomt dat ze in een cultuurcrisis belanden. Dit bevordert ook hun psychologische ontwikkeling. Het leren van de taal van het land waarin we wonen, is een onvermijdelijke noodzaak. Om goed Nederlands te kunnen leren, zal het eerst beheersen van onze moedertaal ons veel voordelen opleveren.”
HİKMET GÜRCÜOĞLU
“Als voorzitter van de Nederlandse Turkse Ondernemersvereniging (HOTIAD) heb ik weinig woorden, maar veel daden bij te dragen in deze kwestie. Hetgeen ik bijdraag, is financiële steun. Wij beschouwen het als onze plicht om als sponsor op te treden voor vele organisaties en vrijwilligers die zich inzetten voor deze zaak. Zoals elke Turkse burger hoop ik dat we onze rechten krijgen en zal ik met mijn vrienden degenen steunen die hiervoor strijden.”
FARUK HALICI
Onderzoek wijst uit dat leerlingen die hun moedertaal goed beheersen, succesvoller zijn in hun schoolcarrière. De Koninklijke Hoogheid Koningin MAXIMA benadrukte ook dat haar kinderen hun moedertaal, het Spaans (uit Argentinië), moesten leren en zij heeft dit gerealiseerd.
Tijdens de ondernemerschapsconferenties voor jongeren die ik heb georganiseerd, is me opgevallen dat hoogopgeleide jongeren zich niet goed kunnen uitdrukken in het Turks. Zij geven zelfs in privégesprekken de voorkeur aan het Engels als tweede taal, na het Nederlands. Jongeren met zo’n hoge opleiding zouden veel baat hebben bij het goed spreken van het Turks, wat ook hun carrière ten goede zou komen.
We kunnen onze jongeren hierin niet verwijten maken; wat niet wordt gegeven, kan niet worden verwacht. Maar omdat er geen Turkse lessen op school worden gegeven, en er thuis ook geen goed Turks wordt gesproken, blijft hun taalgebruik beperkt tot wat ze oppikken van televisie en sociale media. Deze kwestie moet grondig worden besproken om tot een oplossing te komen.”
MUSTAFA AYRANCI
Omdat ik geen gelegenheid had om de voorzitter van de HTIB, Mustafa Ayrancı, persoonlijk te spreken, wil ik kort zijn strijd in deze kwestie belichten. Ik noem het ‘strijd’, want Ayrancı heeft veel inspanningen geleverd en heeft herhaaldelijk de rechter moeten inschakelen.
Ayrancı sprak tijdens de receptie ter gelegenheid van de 60-jarige migratie en het 50-jarig jubileum van de HTIB over het belang van gelijkheid: “Gelijke rechten is niet alleen een strijd op straat of in vergaderzalen; een belangrijk aspect is ook juridisch en speelt zich af in rechtszalen. Onze rechtsstrijd voor moedertaalonderwijs heeft misschien niet altijd het gewenste resultaat gehad, maar onze successen, waaronder het vonnis tegen PVV-leider Wilders, bevestigen onze standpunten. Ondanks dat hij nog steeds invloed heeft, blijven we onrecht bestrijden en onze rechten opeisen.”
CEZMİ DOĞANER
“De wetsvoorstellen om het moedertaalonderwijs af te schaffen begonnen in 1995. Na 1995 hadden we gesprekken met de Minister van Onderwijs. Ik werd als woordvoerder gekozen door de Federatie IOT. Op het congres van de PvdA sprak ik met de minister: ‘We zijn tegen het afschaffen van moedertaalonderwijs en werken hier als Turkse organisaties samen aan,’ zei ik. De minister antwoordde: ‘We hebben afspraken gemaakt met uw organisaties, zij zullen het moedertaalonderwijs organiseren.’ Wij begrepen niet welke organisaties zij bedoelden.
In 2004, toen de Turkse lessen werden afgeschaft, kregen we te horen dat er geen budget was. Pas jaren later vernam ik dat een vertegenwoordiger van de ZAMAN-beweging had aangeboden om lessen te organiseren, mits zij de financiën ontvingen. De minister vertelde me: ‘Deze personen wilden vanaf het begin de organisatie van het Turkse onderwijs overnemen.’
OP HET GEBIED VAN TURKS ONDERWIJS
ACTIEVE INSTELLINGEN:
ONZE OVERHEID
Wanneer we het hebben over ‘steun voor het Turkse onderwijs’, moeten we uiteraard eerst de steun vermelden die door onze overheid in het buitenland is geïnitieerd.
Voor de kinderen van onze burgers en landgenoten die wonen in landen waar geen leraren kunnen worden toegewezen, zijn in 2022 de ‘Online Turkse Taal- en Cultuurlessen’ gestart, die in het schooljaar 2024-2025 worden voortgezet.
De in 2022 in de Verenigde Staten gestarte Turkse lessen, die zich later over meerdere landen hebben verspreid, zijn inmiddels ook begonnen in landen zoals Zweden, Noorwegen, Finland, Denemarken, Bulgarije en China.
In Nederland zijn deze lessen in februari van dit jaar voor het eerst gestart. Ze worden verzorgd door vakbekwame leerkrachten in dienst van het Ministerie van Onderwijs en worden in het weekend via afstandsonderwijs aangeboden. Ouders die hun kinderen willen inschrijven voor deze Turkse lessen, hebben zich geregistreerd door de QR-codes te scannen die op de onderstaande poster te zien zijn.
De lessen zijn gratis, en onze burgers en landgenoten hebben hun kinderen in de leeftijd van 5 tot 16 jaar die Turks willen leren, ingeschreven.
Bruggen van de wortels naar de toekomst worden gebouwd met taal. Ouders die onze Turkse taal willen behouden, hebben deze kans niet gemist om hun kinderen Turks en de Turkse cultuur te laten leren.
STOC is actief betrokken bij de verbetering van de opvoeding en het onderwijs van migrantenkinderen en streeft ernaar de participatie, integratie en emancipatie van migrantenbewoners te bevorderen.
Bij STOC krijgen kinderen en volwassenen de kans om deel te nemen aan het dagelijks leven, school, werk en winkelen als echte Amsterdammers. Naast activiteiten voor kinderen organiseert STOC ook informatiebijeenkomsten over beroepsmogelijkheden en schoolkeuze voor ouders. Naast Turkse kinderen zijn er nu ook kinderen van Marokkaanse, Egyptische, Chinese en Russische afkomst.
Er is elke dag een activiteit: Nederlands voor nieuwkomers, mannen, vrouwen en kinderen. Daarnaast biedt STOC ook begeleiding voor basisschoolleerlingen, zodat zij zonder achterstand goed voorbereid naar het voortgezet onderwijs kunnen doorstromen. Er worden CITO-toetsen afgenomen, en ouders krijgen uitleg en informatie over het Nederlandse schoolsysteem, dat zonder toelichting moeilijk te begrijpen is voor mensen met een migratieachtergrond.
Cultuur wordt bijgebracht en verspreid door middel van lessen in volksdansen en muziek met traditionele Turkse snaarinstrumenten. De kinderen treden regelmatig op in de buurt of elders in het land, waarbij zij de Turkse cultuur presenteren en de schoonheid ervan laten zien. We kunnen dus echt zeggen dat we een multiculturele samenleving zijn.
Nu de mogelijkheid voor OALT (onderwijs in eigen taal) is weggevallen, heeft STOC onderzocht of er opties zijn om verder te gaan met Turkse lessen. We starten op zaterdag met twee nieuwe Turkse lessen voor kinderen en bieden ouders gratis adviesuren over onderwijs. Daarnaast worden er cursussen georganiseerd en informatie verstrekt over medezeggenschapsraden op scholen. Voor vrouwen zijn er culturele bijeenkomsten en koffieochtenden.
TULİP İNSTİTUTE
Tulip Instituut is opgericht in 2021 met als doel Turkse kinderen die in het buitenland in meertalige en multiculturele omgevingen opgroeien, te ondersteunen bij het leren van hun moedertaal en hen te helpen zich als harmonieuze individuen in de samenleving te integreren. Moedertaalonderwijs, waar veel opvoeders en taalkundigen de nadruk op leggen, is van onmiskenbaar belang voor de emotionele, taalkundige en cognitieve ontwikkeling van kinderen. Tulip Instituut heeft als doel Turkse moedertaalonderwijs te bieden aan kinderen van 7-12 jaar en culturele evenementen te organiseren in samenwerking met andere organisaties met een soortgelijke missie.
Het is bekend dat moedertaalonderwijs niet alleen op individueel niveau voordelen biedt, maar ook op maatschappelijk niveau een positieve impact heeft. Tweetalige kinderen integreren zich beter in de samenleving naarmate ze vaardiger worden in hun moedertaal. Door deze taaldiversiteit te ondersteunen, transformeert en ontwikkelt de samenleving zich, en wordt een belangrijke stap gezet in de richting van culturele diversiteit – een essentiële pijler van inclusie.
Het Tulip Instituut streeft ernaar om culturele diversiteit te begrijpen en door te geven aan toekomstige generaties, met het besef dat taalbehoud één van de fundamentele elementen is voor het bevorderen van culturele diversiteit. Een van de prioriteiten van Tulip Instituut is dan ook om het bewustzijn te vergroten over moedertaalverwerving en de interesse in Turks te stimuleren bij Turks-Nederlandse kinderen die in Nederland studeren.
Visie
Tulip Instituut werd in 2021 opgericht met de bedoeling Turkse kinderen die in het buitenland leven in meertalige en multiculturele omgevingen, te ondersteunen bij het leren van hun moedertaal en hun aanpassing aan de samenleving waarin zij zich bevinden te bevorderen. Moedertaalonderwijs, een onderwerp dat vaak door onderwijsexperts en taalkundigen wordt benadrukt, speelt een cruciale rol in de emotionele, taalkundige en cognitieve ontwikkeling van kinderen. Tulip Instituut wil moedertaalonderwijs bieden aan kinderen van 7-12 jaar en samenwerken met andere organisaties om culturele activiteiten te organiseren.
Missie
Tulip Instituut zet zich in voor het begrip en de overdracht van culturele diversiteit naar toekomstige generaties, en voert studies uit die het belang benadrukken van taalbehoud als een essentiële component van culturele diversiteit. Het vergroten van de belangstelling voor Turks onder Turkse kinderen die in Nederland studeren, evenals het creëren van bewustzijn over moedertaalverwerving, zijn daarbij kernprioriteiten.
Turkse Moedertaalonderwijs
Tulip Instituut zorgt voor toegang tot Turks onderwijs voor tweetalige kinderen in Nederland. Met steun van non-profitorganisaties in 40 steden en 60 locaties, en met 35 deskundige leraren, bieden we Turks lessen aan die bijdragen aan hun moedertaalontwikkeling. Kinderen en jongeren in het buitenland groeien op in meertalige en multiculturele omgevingen, wat hen voedt met zowel de Turkse taal en cultuur als die van hun leefomgeving en hen helpt een unieke culturele identiteit te vormen. Het vermogen van jongeren om hun samenleving te begrijpen met hun eigen kenmerken, draagt bij aan hun zelfvertrouwen en sociale aanpassing, waarbij Turks een cruciale rol speelt. Deze culturele verrijking stelt hen in staat als brug te fungeren tussen hun land van oorsprong en hun geboorteland, Nederland.
Binnen het programma voor Turkse lessen:
✅ Organiseren we de locaties in samenwerking met non-profitorganisaties,
✅ Werven en begeleiden we docenten,
✅ Bieden we bijscholing aan,
✅ Verstrekken we lesmateriaal,
✅ Volgen we een jaarplan op, opgesteld door onze onderwijscoördinatoren, om de standaardisatie te waarborgen.
Waarom is moedertaalonderwijs belangrijk?
Veel studies in de taalkunde hebben aangetoond dat moedertaalontwikkeling een positieve invloed heeft op de sociale en academische prestaties van tweetalige kinderen. Onderzoeken tonen aan dat tweetaligheid de linguïstische, emotionele en cognitieve ontwikkeling van kinderen ten goede komt, en dat tweetalige kinderen beter presteren bij cognitieve taken dan eentalige leeftijdsgenoten. Ook is aangetoond dat tweetalige kinderen een hoger creatief denkvermogen hebben.
Deze bevindingen vormen slechts een paar argumenten ter ondersteuning van tweetaligheid en moedertaalontwikkeling. Speciale onderzoeken in Nederland onder Turkse tweetalige kinderen wijzen erop dat de taalontwikkeling in het Turks langzamer verloopt in vergelijking met leeftijdsgenoten in Turkije. Een andere studie toonde aan dat Turkse kinderen die in het Nederlands onderwijs volgen, academisch achterlopen op zowel hun eentalige Nederlandse als Turkse leeftijdsgenoten. Deze resultaten laten zien dat het gebrek aan academische ondersteuning voor de moedertaalontwikkeling ook de ontwikkeling van de tweede taal negatief beïnvloedt.
Het belang van moedertaalonderwijs in een academische omgeving wordt herhaaldelijk bevestigd in onderzoeken vanuit verschillende invalshoeken. Veel studies concluderen dat beheersing van de moedertaal het leerproces van de tweede taal ondersteunt. Alleen blootstelling aan de moedertaal thuis is niet voldoende, en een gebrek aan moedertaalonderwijs kan niet alleen de moedertaalontwikkeling, maar ook de ontwikkeling van de tweede taal belemmeren. Daarnaast is gebleken dat kinderen die hun moedertaal in een academische omgeving leren, hun tweede taal sneller en efficiënter leren.
Samenvattend profiteren tweetalige kinderen die vloeiend in hun moedertaal zijn, niet alleen van verbeterde cognitieve, academische en sociale vaardigheden, maar leren ze ook sneller en efficiënter hun tweede taal. Dit leidt uiteindelijk tot een betere aanpassing aan de cultuur en samenleving waarin ze leven. Met deze inzichten moeten er in Nederland meer onderwijsfaciliteiten worden geboden ter ondersteuning van de taalontwikkeling van Turks-Nederlandse kinderen, aangezien dit een positieve invloed heeft op meerdere aspecten van hun leven.
MENINGEN VAN DE DOCENTEN
Elif Pekgözlü
“Leraar zijn in een vreemd land betekent dat je een verschil kunt maken in het leven van een kind, dat je een woord kunt onderwijzen in hun moedertaal, dat je hen kunt inspireren om te dromen en dichter bij alles te brengen waar je zelf naar verlangt.”
Gülay Hacıalioğulları
“Leraar zijn betekent geleidelijk kleine hartjes kunnen raken.”
Hatice Işık-Beker
“Ik ben erg blij dat ik bijdraag aan het vermogen van onze kinderen in Nederland om zichzelf in het Turks uit te drukken en hun cultuur te leren kennen.”
Süleyman Sinan
“Als ik nog eens geboren zou worden, zou ik weer leraar willen zijn.”
Faruk Aslankurt
“Onderwijs in de moedertaal is belangrijk voor het uiten van onze gevoelens en gedachten en voor het doorgeven van onze cultuur aan toekomstige generaties.”
Esra Kışhan
“Ik ben dol op mijn beroep, waarin ik niet alleen lesgeef, maar ook geniet van het leren, altijd jong van geest blijf, en de schoonheid ervaar van het aanraken van verschillende levens via de kinderen die mijn leven binnenkomen. Ik ben zo blij dat ik ooit aan deze reis ben begonnen.”
Halil Atmaç
“Wij zijn degenen die onze kinderen in het buitenland Turks kunnen leren, want zij hebben weinig mogelijkheden hiervoor. Door hen Turks te onderwijzen, betalen we onze schuld terug aan ons land, uit liefde en verbondenheid.”
Nursen Boyraz
“Leraar zijn is het meest betekenisvolle werk dat ik ooit heb gedaan. Het succes van mijn leerlingen is de grootste bron van geluk voor mij.”
Tuğçe Sinem Bilgin
“Leraar zijn is de kiemen tot bloei laten komen.”
MENINGEN VAN DE LEERLINGEN
Elif Acar
“Ik heb geen moeite met de Turkse lessen, ik leer nieuwe woorden en de leraar laat ons soms kleuren. Dat vind ik heel leuk! Ik spreek ook Turks met de andere kinderen in de klas.”
Jasmin Cereci
“Het is heel leuk wanneer we zingen en kleuren in de Turkse les. Soms gebeurt er iets grappigs. Ik spreek Turkser met meer gemak, maar lezen blijft wat moeilijk.”
MENINGEN VAN DE OUDERS
Özgül Acar
“Ik wil dat mijn kind onze moedertaal leert, want dat is onze identiteit. Thuis spreken we niet altijd genoeg Turks, dus ondersteunen we dat met lessen. Bovenal is het erg belangrijk dat mijn kind kan socialiseren met leeftijdsgenoten in het Turks. Aanvankelijk wilde mijn kind niet naar de lessen omdat ze zich niet goed kon uitdrukken, maar dat veranderde na verloop van tijd. Ik ben erg trots op de vooruitgang in haar leesvaardigheid. Ik hoop dat dit project blijft bestaan, want het is een groot voordeel voor ons.”
Suat Sancar
“Mijn kind begrijpt Turks maar spreekt het niet. Het was pijnlijk voor mij dat hij geen contact kon maken met mijn ouders, die tachtig jaar oud zijn. Dus begonnen we met de lessen. Soms hoor ik een paar Turkse zinnen en dat maakt me blij.”
Cem Cereci
“Ik wil dat mijn kinderen profiteren van de Turkse lessen, omdat ik denk dat dit zowel sociaal als in hun carrière belangrijk zal zijn. Ik wil ook dat ze goed Turks spreken om geaccepteerd te worden in de familie en sociale omgeving in Turkije.”
Familie Balcı
“Dit jaar hebben we voor het eerst de mogelijkheid gehad om onze twee kinderen naar de Turkse lessen te sturen. In het begin hadden we wat twijfels, maar nu zijn we blij dat we ze gestuurd hebben. Dat de overheid zo’n mooie opleiding biedt, maakt ons trots.”
Hacer Durmuş
“Ik geloof dat kinderen die hun moedertaal goed kunnen spreken, een sterk en zelfverzekerd karakter hebben. Wanneer ze Turkije bezoeken, wil ik dat ze zichzelf goed kunnen uitdrukken. In mijn tijd waren er niet zulke mogelijkheden. Omdat ik zelf een beperkte woordenschat heb, kan ik mijn gedachten soms niet goed overbrengen in het Turks. Dat doet me verdriet. De rijke woordenschat die ik bij mijn kinderen zie, maakt me blij. Ik merk ook dat hun liefde voor ons land toeneemt. Het horen van Turkse liedjes en het leren van ons volkslied maakt me trots.”
Nazlı Tuzcu
“Ik ben dankbaar voor de professionele Turkse lessen die aan onze kinderen in Europa worden gegeven. Vroeger kregen we twee uur moedertaalonderwijs per week. Hoewel we dat toen weinig vonden, besef ik nu hoe waardevol het is. Het maakt me blij dat er dankzij de Turkse Republiek Turks onderwijs wordt gegeven in Nederland.”
MENINGEN VAN EXPERTEN
Anıl Yılmaz, Onderwijsattaché van Amsterdam:
“Ik feliciteer het Tulip Instituut, dat met de steun van het Bureau voor Turken in het Buitenland en Verwante Gemeenschappen waardevolle bijdragen levert aan de Turkse gemeenschap in Nederland. Het Instituut biedt lessen Turks en Turkse Cultuur en werkt actief aan het uitbreiden van Turkstalige bronnen in bibliotheken. Ik wens hen veel succes bij het verbeteren van de Turkse taalvaardigheid van tweetalige kinderen in Nederland.”
Prof. Dr. Tolga Erdoğan, Onderwijsattaché van Milaan:
“Onze leerzame reis begon met veel enthousiasme en heeft zich in korte tijd verrijkt met nieuwe ideeën en samenwerkingen. Het is een eer en genoegen om te werken met jullie dynamische en innovatieve team dat zich inzet voor de Turkse taal in Nederland. Ik kijk uit naar een voortzetting van jullie inspirerende werk.”
Sabri Yıldırım, Directeur van de Turkse Stichting voor Onderwijs (Maarif) in Nederland:
“Ik wil het Tulip Instituut en alle docenten bedanken voor hun werk, dat bijdraagt aan het behoud van onze rijke Turkse taal en cultuur in Nederland.”
Dr. Ülker Şen, Universiteit van Gazi:
“Het Tulip Instituut speelt een cruciale rol in het behouden en doorgeven van de Turkse taal. Ik waardeer hun inzet enorm en vind het van groot belang dat er organisaties zijn die zich inzetten voor het behoud van de Turkse taal.”
CONCLUSIE
Het recht op Turks taalonderwijs voor Turkse kinderen in Nederland gaat verder dan enkel een kwestie van taal. Het raakt ook aan culturele identiteit, zelfvertrouwen en sociale integratie van tweetaligen. De bezuinigingen van 2004 hebben een enorme impact gehad op de taal- en cultuurontwikkeling van Turkse kinderen, waardoor ze zich minder thuis voelen in zowel de Nederlandse als de Turkse cultuur. De afgelopen jaren hebben getoond dat vrijwillige initiatieven binnen de Turkse gemeenschap weliswaar steun bieden, maar onvoldoende structurele en institutionele ondersteuning krijgen om een blijvende oplossing te zijn.
De heropname van Turks onderwijs in het curriculum zal niet alleen bijdragen aan individuele en culturele verrijking, maar ook aan de sociale cohesie in Nederland, door de culturele diversiteit te versterken. Taal vormt een brug tussen het verleden en de toekomst van gemeenschappen, en zolang deze brug niet wordt herbouwd, zal de vervreemding van tweetalige Turkse kinderen zowel een verlies betekenen voor de Turkse gemeenschap als voor de Nederlandse samenleving.
Kalp naklinin mucidi Dr. Bernard’tan sonra, ‘en iyi kalp cerrahı’ olarak gösterilen Zülfikar Aytuğ, aynı zamanda başarılı bir ressamdı.
Başta Kenan Evren’in eşi olmak üzere, pek çok ünlü Türk’ü sağlığına kavuşturan Aytuğ, şahsımı da muayene eden iyi bir dosttu.
30 binin üzerinde kalp, damar ve akciğer olayına müdahale eden Aytuğ’un ölüm haberi Hollanda medyasında geniş yer aldı.
(Haberin Hollandacası en allata)
(De Nederlandse versie van het nieuws staat onderaan)
Hollanda çok ünlü ve yararlı bir Türk’ü kaybetti: Zülfikar Aytuğ.
Kalp naklinin mucidi Dr. Bernard’tan sonra, ‘en iyi kalp cerrahı’ olarak gösterilen Zülfikar Aytuğ, aynı zamanda başarılı bir ressamdı.
Başta Kenan Evren’in eşi olmak üzere, pek çok ünlü Türk’ü sağlığına kavuşturan Aytuğ, şahsımı da muayene eden iyi bir dosttu.
30 binin üzerinde kalp, damar ve akciğer olayına müdahale eden Aytuğ’un ölüm haberi Hollanda medyasında geniş yer aldı.
1924 yılında Elazığ’da doğan Zülfikar Aytuğ, İstanbul Tıp Fakültesi’nde 3 yılı tamamladıktan sonra, Ankara Tıp Fakültesi’nden teğmen doktor olarak mezun oldu. Gülhane Tıp Akademisi’nde çalıştı. Daha sonra Albay rütbesiyle emekli olan Aytuğ 1954 yılında Hollanda’ya geldi. Uzman hekim doçent ve profesör ünvanlarıyla 30 binin üzerinde kalp, damar ve akciğer olayına müdahale etti. Aynı süre içinde Leiden Güzel Sanatlar Akademisi Resim ve Heykel bölümüne devam etti.
Rahmetli ile tanıştığım yıl 1979’du. 1980 İhtilalinden önce, yani 1979 yılında Genel Kurmay Başkanı iken, eşini Hollanda’ya getiren Kenan Evren, eşinin Zülfikar Aytuğ’a emanet ederek, geldiği askeri uçakla geri dönmüştü.
Kenan Evren’in ihtilal kokularını aldığımız bir zamanda, eşini Hollanda’ya askeri bir uçakla getirmiş olduğunu duyduğum an, soluğu Leiden Akademi Hastanesi’nde almıştım.
Hürriyet ve TRT’ye çalıştığım sırada, müthiş bir haber yakalamış olmanın sevincini yaşarken,
Altuğ’dan aldığım, “Sayın Evren, bu olayın duyurulmasını kesinlikle istemiyor” cevabı karşısında hayal kırıklığı yaşadım.
Kenan Evren’in daha sonra tekrar askeri uçak ile Türkiye’ye geri götürdüğü eşi Sakine hanım 1982 yılında vefat etmişti.
Şahsen, “Zülfikar abi’ diye hitap ettiğim bu saygın insanın iki oğlu bir de kızı vardı.
Oğullarından Fikret’i çok genç iken kaybeden Aytuğ, büyük bir bunalım yaşadığı sırada Marmaris’te bir ev yaptırdı. Hollanda’da eğitimini gördüğü resim yapma işlemini orada da sürdürdü ve Marmaris Kültür Sanat’a üye oldu.
Hollanda’ya tekrar dönen ve ünlülerin köyü olan Wassenaar’da ikametini sürdüren Aytuğ, bu yılın 1 Mart günü 100 yaşına ulaşmıştı.
Aytuğ’un ölümü Hollanda medyasında da geniş yer aldı.
Rahmetli hakkında daha fazla bilgi edinmeniz için Wout de Bruijne’nin haberini sizlere sunuyorum.
“Bana Zoef diyorlardı”
Yazan: Wout de Bruijne
78 YAŞINA KADAR KALP CERRAHI ZÜLFİKAR AYTUĞ AMELİYATLAR GERÇEKLEŞTİRDİ. 1 MART’TA 100 YAŞINA GİRDİ.
Zülfikar Aytuğ, görünüşte çok daha genç dursa da, dili kullanma biçiminden onun (neredeyse) yüz yaşında olduğu anlaşılıyor. Doğum gününden iki gün önce kendisiyle konuştuğumuzda sık sık çocukluğunun dili olan Türkçe’ye dönüyor. Kızı Ayla, eski kalp cerrahının kariyeri hakkında anlattıklarını tercüme etmek için sohbete katılıyor. Bu kariyer, doğduğu yer olan Doğu Türkiye’nin Elazığ şehrinde başlıyor.
Zülfikar, varlıklı bir ailede büyüyor. Annesi, çocuklarının eğitim almasını istiyor. Oğlu Zülfikar için tıp eğitimi düşünüyor. Zülfikar bu alanda yetenekli ve İstanbul’da eğitim aldıktan sonra kalp cerrahisi üzerine uzmanlaşıyor. Kardeşlerinden biri daha sonra Hollanda’da Türk büyükelçisi oluyor. O, Zülfikar’ın stajlarını LUMC’de, kalp cerrahisi öncüsü Profesör Gerard Brom’un yanında yapmasını sağlıyor.
“Bir çeşit burs,” diyor Ayla babasının sözlerini çevirerek. “Türkiye, babamın mezun olduktan sonra geri dönmesi şartıyla maliyetin büyük bir kısmını üstlendi. Maliyet, onun orduda tabip yarbay olarak görev yapmasından karşılandı.”
SADECE BİR KEZ BİR HASTA TÜRK DOKTOR TARAFINDAN AMELİYAT EDİLMEK İSTEMEDİ
Zülfikar, 1954’te Hollanda’ya geliyor ve kısa sürede kalp cerrahisi için büyük bir kazanç olduğu anlaşılıyor. Profesör Brom, onu burada tutmak için her şeyi yapıyor ancak sonuç alamıyor; Zülfikar, İstanbul ve daha sonra Ankara’da kalp cerrahı olarak çalışmak üzere Türkiye’ye dönmek zorunda kalıyor. Ancak Hollanda’da LUMC’de tanıştığı hemşire Marja van Wielink ile evlendiği için ordudaki görevi sona eriyor. “Yabancı bir kadınla evlendiğinizde Türkiye’de orduda görev yapamazsınız.” Ayla gülerek ekliyor: “Babam buna üzülmedi.”
Birkaç yıl sonra kalp cerrahı, emekli olacağı 1988 yılına kadar çalışacağı Leiden’deki hastaneye geri dönüyor. Daha sonra OLVG’de on yıl daha çalışarak 78 yaşına kadar ameliyatlar yapıyor.
KORONER BAYPAS
Uzun kariyeri boyunca alanında birçok değişiklik görüyor. Zülfikar, kişisel dönüm noktalarından biri olarak Profesör Brom yönetiminde yaptığı ilk koroner baypas ameliyatını ve daha sonra Amerika’da ünlü kalp cerrahı Denton Cooley ile birlikte gerçekleştirdiği kalp nakilleri ve baypas ameliyatlarını belirtiyor. “Ve pratik dersler vermeyi severdi,” diyor Ayla babasının sözlerini tamamlayarak. “Kendisi kaydetmedi ama yüzün üzerinde doktor yetiştirmiş olmalı.”
BAŞARILI AMELİYATTAN SONRA MUTLU MANAV BİR YIL BOYUNCA HER AY ÜCRETSİZ MEYVE KASASI GÖNDERDİ
Hasta bilgilendirmede dil engel oluşturmaz. Resim ve çizim yeteneğiyle Doktor Aytuğ, nasıl ameliyat yapacağını net bir şekilde çizer. “Sadece bir kez,” diye anlatıyor, “bir kalp hastası, bir manav, ‘Türk doktor’ tarafından ameliyat edilmek istemedi. Profesör Brom ona bu ameliyatı Hollanda’da yapabilecek tek kişinin ben olduğumu söyledi. Başarılı ameliyattan sonra mutlu manav bir yıl boyunca her ay evimize ücretsiz bir kasa meyve gönderdi.”
MARMARİS GÜNEŞİ
Günlük meyve, taze bir greyfurt şeklinde, 100 yaşındaki Zülfikar’ın uzun yaşamının bileşenlerinden biri olarak belirtiliyor. Ayrıca, sabah yedide kalkma ve saat sekizi çeyrek geçe ameliyathanede olma gibi sıkı disiplini de. Gülerek ekliyor: “Ve her yaz gittiğimiz Marmaris güneşi.”
Bu sağlıklı yaşam tarzına rağmen, Zülfikar Aytuğ 92 yaşında kalp krizi geçirince bir süre hasta oluyor. LUMC’ye geldiğinde, kardiyoloji başkanı ve eski asistanlarından biri olan Martin Jan Schalij onu “Hey, Zoef” diyerek karşılıyor. Bu, Zülfikar’ın kısaltması ve yüksek çalışma temposuna atıfta bulunarak Fabeltjeskrant’taki hızlı tavşanın adı. Bu isim, özellikle 20. yüzyılın ortasından sonuna kadar kalp cerrahisi dünyasında unutulmaz.
HABERE REAKSİYONLAR
Duygusal makale! Kendim, Prof. Maarten Vink’in yanında AZL/LUMC’de cerrahi eğitimimden sonra Thorax Cerrahisi bölümünde (Prof. Gerard Brom) 8 aylık bir ‘lisansüstü’ süreci yaşama şansına sahip oldum. Ve o dönemde aramızdaki belirgin ‘bağ’ nedeniyle Zuf ile çok yoğun bir temasım oldu. O dönemde ondan çok şey öğrendim. O, her zaman hastayı merkezde tutardı ve onu hiç gerçekten kızgın görmedim. Bir ameliyata yardım ederken yaptığı ‘görsel eğitimini’ asla unutmayacağım. Daha sonraki cerrahlık pratiğimde onun birçok ‘triklerini’ ve “bunu böyle yapmalısın” tavsiyelerini kullandım! Eşsiz ve güzel bir insandı! Dr. A.P. Varekamp
Anestezi asistanı olarak eğitim aldığım ve daha sonra AZL’nin thorax bölümünde en genç ekip üyesi olarak çalıştığım dönemde, Zülfikar ile çalışma ayrıcalığına sahip oldum. O, az kelimeyle çok iş yapan bir adamdı. Kalp cerrahı olarak yeteneklerinin yanı sıra, akciğer cerrahisinde ondan daha iyisi yoktu. O, özel bir adamdı. Onu çok severdim ve az kelimeyle mükemmel bir şekilde işbirliği yapabilirdik. O, harika bir insandı. Haroen Dilrosun
********************
EEN OPMERKELIJKE TURK OVERLEDEN IN NEDERLAND OP 100-JARIGE LEEFTIJD
Zülfikar Aytuğ, die na Dr. Bernard, de uitvinder van de harttransplantatie, werd beschouwd als de beste hartchirurg, was ook een succesvolle schilder.
Aytuğ, die vele beroemde Turken, waaronder de vrouw van Kenan Evren, weer gezond maakte, was ook een goede vriend die mij persoonlijk heeft onderzocht.
Het nieuws van het overlijden van Aytuğ, die meer dan 30.000 hart-, vaat- en longoperaties uitvoerde, kreeg veel aandacht in de Nederlandse media.
Nederland heeft een zeer beroemde en waardevolle Turk verloren: Zülfikar Aytuğ. Zülfikar Aytuğ, die na Dr. Bernard, de uitvinder van de harttransplantatie, werd beschouwd als de beste hartchirurg, was ook een succesvolle schilder. Aytuğ, die vele beroemde Turken, waaronder de vrouw van Kenan Evren, weer gezond maakte, was ook een goede vriend die mij persoonlijk heeft onderzocht. Het nieuws van het overlijden van Aytuğ, die meer dan 30.000 hart-, vaat- en longoperaties uitvoerde, kreeg veel aandacht in de Nederlandse media.
Zülfikar Aytuğ, geboren in 1924 in Elazığ, voltooide drie jaar aan de medische faculteit van Istanbul en studeerde af als luitenant-arts aan de medische faculteit van Ankara. Hij werkte aan de Gülhane Medische Academie. Later ging Aytuğ in 1954 met pensioen als kolonel en kwam naar Nederland. Als specialist en professor voerde hij meer dan 30.000 hart-, vaat- en longoperaties uit. Tegelijkertijd volgde hij een opleiding aan de Academie van Beeldende Kunsten in Leiden, afdeling schilder- en beeldhouwkunst.
Het jaar dat ik de overledene ontmoette, was 1979. Voordat de coup van 1980 plaatsvond, bracht Kenan Evren, toen voorzitter van de generale staf, zijn vrouw naar Nederland in 1979 en keerde terug met het militaire vliegtuig waarmee hij was gekomen, nadat hij zijn vrouw had toevertrouwd aan Zülfikar Aytuğ.
Toen ik hoorde dat Kenan Evren, in een tijd waarin we de geur van de coup voelden, zijn vrouw met een militair vliegtuig naar Nederland had gebracht, ging ik direct naar het Leiden Academie Ziekenhuis. Terwijl ik werkte voor Hürriyet en TRT, was ik blij met het nieuws dat ik had gekregen, maar ik was teleurgesteld toen Aytuğ mij vertelde: “De heer Evren wil absoluut niet dat dit nieuws naar buiten komt.” De vrouw van Kenan Evren, mevrouw Sakine, die later weer met een militair vliegtuig naar Turkije werd gebracht, overleed in 1982. Persoonlijk had deze gerespecteerde man, die ik ‘broer Zülfikar’ noemde, twee zonen en een dochter. Aytuğ verloor zijn zoon Fikret op jonge leeftijd en beleefde een zware tijd waarin hij een huis liet bouwen in Marmaris. Hij bleef schilderen, een vaardigheid die hij in Nederland had geleerd, en werd lid van Marmaris Cultuur en Kunst.
Teruggekeerd naar Nederland en woonachtig in Wassenaar, het dorp van de beroemdheden, bereikte Aytuğ op 1 maart van dit jaar de leeftijd van 100 jaar.
Het overlijden van Aytuğ kreeg veel aandacht in de Nederlandse media. Voor meer informatie over de overledene presenteer ik u het artikel van Wout de Bruijne.
‘Ze noemden me Zoef’
Door:Wout de Bruijne
TOT ZIJN 78E VOERDE HARTCHIRURG ZÜLFIKAR AYTUG OPERATIES UIT.
OP 1 MAART WERD HIJ 100 JAAR.
Hoewel Zülfikar Aytug uiterlijk veel jonger oogt, is aan zijn taalgebruik wél te merken dat hij al (bijna) honderd is. Hij valt, wanneer we hem twee dagen voor zijn verjaardag spreken, veelvuldig terug op het Turks, de taal uit zijn jeugd. Dochter Ayla is bij het gesprek om te tolken bij wat de voormalig hartchirurg over zijn loopbaan vertelt. Die carrière begint in geboorteplaats Elaziğ, een stad in Oost-Turkije.
Zülfikar groeit er op in een welgesteld gezin. Zijn moeder wil dat haar kinderen gaan studeren. Voor zoon Zülfikar heeft ze geneeskunde in gedachten. De jongen heeft er het talent voor en specialiseert zich na die studie in Istanbul in de hartchirurgie. Een van zijn broers wordt later de Turkse ambassadeur in Nederland. Hij bemiddelt dat Züfilkar zijn coschappen kan lopen in het LUMC, bij professor Gerard Brom, pionier in de hartchirurgie.
“Een soort scholarship”, vertaalt Ayla haar vaders woorden. “Turkije nam een groot gedeelte van de kosten op zich, op voorwaarde dat mijn vader na zijn afstuderen terugkwam. De bekostiging werd gedaan vanuit zijn functie als luitenant-kolonel arts in het leger.”
SLECHTS EENMAAL WAS ER EEN PATIËNT DIE NIET DOOR EEN TURKSE DOKTER GEOPEREERD WILDE WORDEN
Züfikar komt in 1954 naar Nederland en blijkt al snel een aanwinst voor de hartchirurgie. Professor Brom zet alles op alles om hem hier te houden. Zonder resultaat; hij moet terug naar Turkije, waar hij als hartchirurg aan het werk gaat in Istanbul en later in Ankara. Maar zijn functie in het leger komt ten einde, omdat hij in Nederland is getrouwd met Marja van Wielink, de verpleegkundige die hij leerde kennen in het LUMC. “Met een buitenlandse vrouw mag je in Turkije geen positie bekleden in het leger.” Ayla lachend: “Daar was mijn vader niet rouwig om”.
Na een aantal jaren keert de hartchirurg terug naar het ziekenhuis in Leiden, waar hij tot zijn pensioen in 1988 actief zal zijn. Daarna werkt Züfikar nog tien jaar in het OLVG, hij opereert tot zijn 78e.
CORONAIRE BYPASS
Uiteraard ziet hij gedurende zijn lange carrière veel veranderen in zijn vakgebied. Als een van zijn persoonlijke mijlpalen noemt Zufilkar de eerste coronaire bypass die hij doet onder professor Brom, en de harttransplantaties en bypassoperaties die hij later uitvoert in binnen- en buitenland, onder andere in Amerika, samen met de beroemde hartchirurg Denton Cooley. “En hij gaf graag praktijklessen”, vult Ayla haar vader aan. “Hij heeft het zelf niet bijgehouden, maar hij moet over de honderd artsen hebben opgeleid.”
NA DE GESLAAGDE INGREEP BEZORGDE DE BLIJE GROENTEMAN EEN JAAR LANG IEDERE MAAND EEN GRATIS KIST FRUIT BIJ HEM AAN HUIS
Bij de voorlichting aan patiënten vormt taal geen barrière. Met zijn talent voor schilderen en tekenen schetst dokter Aytug helder voor hoe hij gaat opereren. “Slechts eenmaal”, zo vertelt hij, “was er een hartpatiënt, een groenteboer, die niet door een ‘Turkse dokter’ geopereerd wilde worden. Professor Brom vertelde hem toen dat ik de enige in Nederland was die deze operatie kon uitvoeren. Na de geslaagde ingreep bezorgde de blije groenteman een jaar lang iedere maand een gratis kist fruit bij ons aan huis.”
ZON BOVEN MARMARIS
Dagelijks fruit, in de vorm van een verse grapefruit, noemt de 100-jarige desgevraagd als een van de ingrediënten voor zijn lange leven. En daarnaast zijn strakke discipline, van zeven uur opstaan en om kwart over acht op de OK zijn. Lachend: “En de zon boven Marmaris, waar we iedere zomer naartoe gaan.”
Die gezonde levenswijze ten spijt is Zülfikar Aytug op zijn 92e zelf enige tijd patiënt wanneer hij een hartaanval krijgt. Bij binnenkomst in het LUMC wordt hij door Martin Jan Schalij, hoofd cardiologie én een van zijn vroegere assistenten, begroet met: ‘Hé, Zoef.’ Het is een afkorting voor Zülfikar én de naam van de snelle haas uit de Fabeltjeskrant, als verwijzing naar het hoge werktempo van Aytug. De naam zal menigeen uit de wereld van de hartchirurgie van medio tot eind vorige eeuw zeker niet zijn vergeten.
REACTIES
Ontroerend artikel! Heb zelf na mijn chirurgie-opleiding in het AZL/LUMC bij Prof. Maarten Vink nog 8 maanden van een ‘post graduate’-tijd op de Thoraxchirurgie (Prof. Gerard Brom) mogen genieten. En in die tijd een zeer intensief contact met “Zuf” gehad door de duidelijke ‘click’ die er tussen ons was. Heb heel veel van hem toen geleerd. Bij hem stond de patiënt altijd centraal en heb ik hem nooit écht boos gezien. Zijn ‘aanschouwelijk onderwijs’ als hij bij een ingreep assisteerde zal ik nooit vergeten. Heb in mijn chirurgenpraktijk later heel veel van zijn ’trucjes’ en “moet je beter zó doen” gehad! Een uniek en mooi mens! Dr. A.P. Varekamp
Als anaesthesist in opleiding en later als jongste staflid op de thorax afd van het AZL heb ik het voorrecht gehad met Zülfikar te mogen samen werken. Hij was een man van weinig woorden , alleen daden. Naast zijn kwaliteiten als hartchirurg was er niemand beter in longchirurgie dan Zuf. Hij was een bijzondere man . Ik mocht hem graag en wij konden zonder veel woorden uit te wisselen perfect samenwerken. Hij was een mooie vent. Haroen Dilrosun
Kravatsızlık, bazı ülkelerin iş dünyasında ve diplomatik alanda daha rahat bir giyim tarzı olarak benimsenmiş olabilir. Ama bu durum, Türkiye’nin resmi teamüllerine uygun değildir.
(Not: Türker Atabek’in ölümü ile ilgili haberimi gören ve okuyan Paul Passchier’in, bu konuda yazmış olduğu Hollandaca yazısını, en altta görebilirsiniz.)
(Opmerking: Paul Passchier, die mijn nieuws over de dood van Türker Atabek zag en las, heeft een Nederlands artikel over dit onderwerp geschreven, dat je onderaan kunt lezen.)
Sayın Okurlar,
Bir süre önce yayınlamış olduğum, “Hollanda’daki yeni fahri başkonsolosluğumuzun ciddiyetsizliği üzüntü yarattı” başlıklı haberime gelen bazı eleştiriler hakkında açıklamalar yapmak istiyorum.
Haberimde, fahri başkonsolos ve ekibinin resmi bir törende kravat takmamalarını eleştirdiğim bölüm, bazı okuyucular tarafından anlaşılmamış ya da kasıtlı olarak yanlış yorumlanmıştır.
Gelen eleştiriler arasında tabii ki çok iyi niyetle yazılmış olanlar da var.
Alttaki reaksiyon gibi:
Sayın İlhan bey, Yazılarnızı çoğu zaman ilgiyle okumaktayım. Ancak alttaki yazınıza katılmıyorum. Her ne kadar kendim de ciddi/resmi buluşmalarda takım elbise ve kravata önem versem de, yaşadığımız ülkenin Türkiye olmadığını gözden kaybetmemek gerekir. Diğer unutmamız gereken bir şey, kuralları getiren nasılki insanlarsa, kuralları (zamanla) değiştiren yine insanlardır. Size göre ben muhafazakâr sayılırım ve sizi aşağı yukarı 53 senedir ilerici biri olarak tanınıyorum. Benim muhafazakâr biri ve sizin de ilerici olarak bu hususta tam tersine tutucu davranmanız bana ilginç geliyor. Tabiki bu düşüncenizde özgürsünüz, ama gazeteciliğin yanı sıra bir bilgilendirici olarak, insanları yerinde modernliğe teşvik etmeniz size daha fazla yakışır. Böylece bir insanın kalitesi, kravatsız olmasına rağmen uygun kıyafet giymiş olması da, bir tarafa bilgi, saygı ve hoşgörü üzerinde kurulmuş olmalı. Bu sebeple de, değerli/sevgili İlhan (aga)bey, alttaki yazınızı yeniden değerlendireceğinizi ümit ediyorum. Saygı ve selamlarımla, Burhan MIHÇIOKUR.
Burhan Mıhçıokur’un istemiş olduğu gibi, yazımı yeniden değerlendireceğim.
Mıhçıoğlu, konuyu “muhafazakâr ve ilerici” değerlendirme olarak nitelemiş. Aksine, pek çok sol görüşe sahip ünlü kişiler de kravat takmamayı tercih ediyorlar. Ama bunlar resmi törenlere yine de kravatlı olarak gidiyorlar.
Haberimde yer alan, “Örneğin, bazı Batı Avrupa ülkelerindeki iş dünyasında ve diplomatik alanda daha rahat bir giyim tarzı benimsenmiş olabilir. Fakat bu durum Türkiye’nin resmi teamüllerine uygun olmayabilir. Sonuçta, böyle bir toplantıda tüm tarafların aynı ciddiyet ve özeni göstermesi, temsil edilen ülkenin imajı açısından daha olumlu bir etki bırakabilirdi.” şeklindeki sözlerim, maalesef gözden kaçmış.
Yukarıdaki paragrafta belirttiğim gibi, kıyafet tercihleri, kültürel ve bireysel tercihlere dayalı olarak değişiklik gösterebilir. Batı Avrupa ülkelerinde daha rahat bir giyim tarzının benimsenebileceğini ifade etmiştim. Ancak bu, Türkiye’nin resmi teamüllerine uygun olmayabilir ve ben de bu uyumsuzluğun eleştiriye açık olduğunu vurguladım. Bazı okuyucularımızın “Hangi devirde” yaşadığımıza dair yorumlar, kişisel tercihlerimize saygı göstermeyen bir yaklaşımı temsil eder. Dünyadaki değişimlere açık olup, farklılıkları kabul etmek olgunluk gerektirir. Kravat takmak ya da takmamak bir “devir” meselesi değil, “tercihler” meselesidir. Bu noktayı göz ardı ederek, “Hangi devirde yaşıyoruz? Kravatsızlık neden eleştiriliyor?” gibi yorumlar yapılması üzerine bu açıklamayı yapma gereği duydum.
Öncelikle, diplomatik ve resmi etkinliklerde giyim kuralları, temsil edilen ülkenin ciddiyeti ve saygınlığı açısından önemli bir yer tutar. Haberimde, fahri başkonsolosun ve ekibinin kravatsız katılımının resmi bir törende oluşturduğu izlenimi değerlendirdim. Resmi diplomatik temsiliyet, yalnızca içerik ve icraatlarla değil, aynı zamanda görünüş ve davranışlarla da sağlanır.
Fahri başkonsolos ve ekibinin kravat takmamış olması, bazı okuyucularımızın düşündüğü gibi çağ dışı bir eleştiri değil, diplomatik teamüllere uygunluk açısından yapılan bir değerlendirmedir. Batı Avrupa’daki daha rahat giyim tarzlarının kabul görmesi, Türkiye’nin resmi etkinliklerindeki ciddiyet ve özenin bir kenara bırakılmasını gerektirmez. Türkiye’yi temsil eden her birey, bu tür etkinliklerde ülkenin prestijine uygun bir duruş sergilemelidir.
Bu nedenle, fahri başkonsolosun ve ekibinin kravat takmamaları, resmi etkinliklerde beklenen ciddiyeti ve özeni göstermemeleri, Türkiye’nin diplomatik temsilcilerinin sergilemesi gereken duruşa uygun düşmemektedir. Kravat gibi küçük bir ayrıntı, temsil edilen ülkenin ciddiyetini ve profesyonelliğini simgeleyen önemli bir semboldür.
Sonuç olarak, fahri başkonsolosluk makamının gerektirdiği temsil yetkinliğine sahip olunmadığı izlenimi yaratılmış ve bu da Türkiye’nin uluslararası alandaki imajına olumsuz yansımıştır. Eleştirilerimin temelinde yatan nokta, resmi bir törende gösterilmesi gereken özenin ve ciddiyetin eksikliği olup, kültürel farklılıklar ve giyim tercihleri, bu değerlendirmemin dışında kalmamaktadır.
Genel Sekreterlik
Başkonsolosluklar ve fahri başkonsolosluklarda “Genel Sekreter” pozisyonu bulunmaz. Diplomatik temsilciliklerde ve konsolosluklarda belirli unvanlar ve görevler standarttır. Türkiye’nin yurtdışındaki temsilciliklerinde tipik olarak şu pozisyonlar bulunur:
Başkonsolos: Başkonsoloslukların en üst düzey yetkilisi. Muavin Konsolos veya Konsolos: Başkonsolosa yardım eden diğer konsolosluk personeli. Konsolosluk Memurları: Vize işlemleri, vatandaşlık hizmetleri ve diğer konsolosluk işlerini yürüten personel.
Fahri başkonsolosluklar ise genellikle daha küçük ve esnek yapılar olup, başkonsolosluk kadar resmi bir yapıya sahip değildirler. Fahri başkonsolosluklarda fahri başkonsolos dışında belirli bir unvan standardı yoktur ve pozisyonlar ülkeden ülkeye değişebilir. Bu pozisyonlar fahri olduğundan, gönüllü ve genellikle daha esnek görev tanımları bulunur.
Ancak, bazı fahri başkonsolosluklarda “Genel Sekreter” gibi görevler gayri resmi olarak tanımlanabilir ve atanabilir. Bu tür atamalar, resmi diplomatik unvanlar kapsamında değil, daha çok yerel ihtiyaçlara ve organizasyonel yapıya göre belirlenir. Bu nedenle, Hollanda’daki bir fahri başkonsolosluğun kendi inisiyatifiyle bir “Genel Sekreter” görevlendirmesi mümkündür, ancak bu görev resmi bir diplomatik unvan olarak kabul edilmez.
Özetle, resmi olarak böyle bir görev yoktur, ancak gayri resmi olarak fahri başkonsolosluklar bu tür atamaları yapabilir. Daha önce yazdığım gibi, resmi diplomatik unvanlar arasında “Genel Sekreter” yoktur, ancak fahri başkonsolosluklar kendi organizasyonel yapıları çerçevesinde bu tür pozisyonlar yaratabilirler.
Bu ara Haberde eleştirdiğim Fahri Başkonsolos Titus Kramer ile Genel Sekreter de, hoşnutsuzluklarını kibarca belirttiler. Kendilerine vereceğim cevap aşağıdadır:
Sayın Kramer, Yayınladığım haberde, tarafsız bir gözlemci olarak yaptığım eleştiriler liyakat ve temsil standartlarıyla ilgilidir. Kravat meselesine değinmemin sebebi, diplomatik temsilin formel görünümünü yansıtmanın önemine vurgu yapmaktır. Ayrıca, görevlerin belirlenmesinde deneyim ve liyakat unsurlarına dikkat çekmek, sadece görevdeki bireyler için değil, aynı zamanda toplum nezdinde bu görevlerin ciddiyetini pekiştirmek açısından gereklidir. Eleştirilerimin kişisel olmadığını, diplomatik normlara yönelik olduğunu bilmenizi isterim. Saygılarımla.
*******************
ANTWOORD AAN MIJN LEZERS DIE NIET BEGRIJPEN WAT ZE LEZEN OF DIE OPZETTELIJK KRITISEREN:
Het niet dragen van een stropdas kan in sommige landen als een meer ontspannen kledingstijl in de zakenwereld en de diplomatieke sfeer zijn aangenomen. Maar deze situatie is mogelijk niet in overeenstemming met de officiële gebruiken van Turkije.
Geachte lezers,
In reactie op de kritiek en vragen die zijn ontstaan naar aanleiding van mijn artikel over de officiële openingsceremonie van het honorair consulaat-generaal in Utrecht, wil ik graag enkele punten verduidelijken en mijn standpunten nogmaals uiteenzetten.
Natuurlijk zijn er onder de ontvangen kritiekpunten ook diegenen die met de beste bedoelingen zijn geschreven. Zoals de reactie hieronder:
Geachte meneer İlhan, Ik lees uw artikelen meestal met belangstelling. Echter, ik ben het niet eens met uw onderstaande artikel. Hoewel ik zelf ook waarde hecht aan een pak en stropdas bij serieuze/officiële bijeenkomsten, moeten we niet uit het oog verliezen dat het land waarin we leven niet Turkije is. Een andere zaak die we niet moeten vergeten, is dat regels worden ingevoerd door mensen en dat deze regels (na verloop van tijd) ook door mensen worden veranderd. Volgens u ben ik conservatief te noemen en ik ken u als een progressief persoon voor zo’n 53 jaar. Het lijkt me interessant dat ik als conservatief en u als progressief juist tegenovergesteld gedrag vertonen in deze kwestie. Uiteraard bent u vrij in uw gedachten, maar naast het journalistieke zou het u meer passen om mensen op een gepaste manier te stimuleren tot moderniteit. Zodat de kwaliteit van een persoon, ondanks het ontbreken van een stropdas, toch zichtbaar wordt door gepaste kleding, en dit alles op een fundament van kennis, respect en tolerantie. Om deze reden hoop ik, waarde/beste meneer İlhan (aga), dat u uw onderstaande artikel opnieuw wilt overwegen.
Met respect en vriendelijke groeten,
Burhan MIHÇIOKUR.
Zoals Burhan Mıhçıokur heeft gevraagd, zal ik mijn artikel opnieuw overwegen.
Mıhçıoğlu heeft de kwestie omschreven als een “conservatieve en progressieve” beoordeling. Integendeel, veel bekende personen met een linkse visie geven er ook de voorkeur aan om geen stropdas te dragen. Maar zij gaan nog steeds met een stropdas naar officiële ceremonies.
Mijn opmerking in het nieuwsbericht, “Bijvoorbeeld, in sommige West-Europese landen kan een meer informele kledingstijl zijn aangenomen in de zakenwereld en diplomatieke sector. Echter, deze situatie komt mogelijk niet overeen met de officiële gebruiken in Turkije. Uiteindelijk zou het een positiever effect kunnen hebben op het imago van het vertegenwoordigde land als alle partijen dezelfde ernst en zorgvuldigheid tonen bij een dergelijke bijeenkomst.” is helaas over het hoofd gezien.
In mijn artikel heb ik niet alleen de kledingkeuze van de deelnemers besproken, maar ook de bredere context waarin deze keuze mogelijk gemaakt is.
Ik schreef: “Hoe deze situatie breder werd ontvangen, kan ook verband houden met de culturele verschillen van de deelnemers en het doel van de bijeenkomst. In sommige West-Europese landen kan een meer informele kledingstijl gebruikelijk zijn in het bedrijfsleven en diplomatieke kringen. Echter, dit kan niet in overeenstemming zijn met de officiële gebruiken van Turkije. Uiteindelijk had het tonen van dezelfde ernst en zorg door alle partijen tijdens een dergelijke bijeenkomst een positiever effect gehad op het imago van het vertegenwoordigde land.”
Zoals ik hierboven in de alinea heb aangegeven, kunnen kledingvoorkeuren variëren op basis van culturele en individuele voorkeuren. In West-Europese landen kan een meer informele kledingstijl worden aangenomen. Echter, dit is mogelijk niet in overeenstemming met de formele gebruiken van Turkije, en ik heb benadrukt dat deze mismatch vatbaar kan zijn voor kritiek. Sommige van onze lezers maken opmerkingen over in “welk tijdperk” we leven, wat een benadering vertegenwoordigt die geen respect toont voor persoonlijke keuzes. Openstaan voor veranderingen in de wereld en het accepteren van verschillen vereist volwassenheid. Een stropdas dragen of niet dragen is geen kwestie van een “tijdperk,” maar van persoonlijke voorkeuren.
Mijn artikel wilde de discrepantie benadrukken tussen de verwachte diplomatieke etiquette en de feitelijke presentatie van de honorair consul-generaal en zijn team. Hoewel informele kleding in bepaalde contexten geaccepteerd kan zijn, blijft het belangrijk om te erkennen dat diplomatieke evenementen een bepaalde mate van formele presentatie vereisen, vooral als het gaat om de representatie van een land als Turkije, waar formele kleding in officiële bijeenkomsten nog steeds de norm is.
Deze situatie kan gezien worden als een poging om een informele en gezellige sfeer te creëren, maar in de context van een diplomatiek evenement, is het dragen van formele kleding zoals een stropdas een teken van respect en ernst. Het niet dragen van een stropdas door de honorair consul-generaal en zijn team kan daarom worden geïnterpreteerd als een gebrek aan respect voor de ceremonie en de aanwezige diplomatieke vertegenwoordigers.
Daarnaast heb ik ook kritiek geuit op de benoemingen van de secretaris-generaal en de cultureel adviseur, waarvan de kwalificaties en ervaring vragen oproepen over hun geschiktheid voor deze posities. Het is van groot belang dat dergelijke benoemingen gebaseerd zijn op verdienste en expertise om de belangen van Turkije op een adequate manier te vertegenwoordigen.
Het doel van mijn artikel was om deze punten onder de aandacht te brengen en te benadrukken dat, ondanks culturele verschillen, het tonen van respect en ernst door middel van passende kleding en kwalificaties cruciaal is voor de diplomatieke representatie en het behoud van het imago van Turkije.
Ik hoop dat deze uitleg enige duidelijkheid verschaft en dank mijn lezers voor hun betrokkenheid en feedback.
Algemeen Secretaris:
In consulaten en ereconsulaten bestaat er doorgaans geen functie met de titel “Algemeen Secretaris”. In diplomatieke vertegenwoordigingen en consulaten zijn er standaardtitels en -functies. In de vertegenwoordigingen van Turkije in het buitenland zijn de volgende posities typisch:
Consul-Generaal: De hoogste functionaris in een consulaat-generaal. Viceconsul of Consul: Personeel dat de consul-generaal ondersteunt. Consulaire Medewerkers: Personeel dat zich bezighoudt met visumprocedures, consulaire diensten en andere consulaire taken.
Ereconsulaten daarentegen zijn meestal kleinere en flexibeler van structuur en hebben niet dezelfde formele opzet als consulaten-generaal. Bij ereconsulaten zijn, naast de ereconsul, de titels niet strikt gestandaardiseerd en kunnen ze van land tot land verschillen. Omdat deze functies erefuncties zijn, zijn de taken vaak vrijwillig en hebben ze meer flexibele taakomschrijvingen.
Het is mogelijk dat sommige ereconsulaten een functie zoals “Algemeen Secretaris” informeel definiëren en benoemen. Dergelijke benoemingen vallen echter niet onder de formele diplomatieke titels en zijn meer afhankelijk van lokale behoeften en organisatorische structuren. Daarom is het mogelijk dat een ereconsulaat in Nederland op eigen initiatief een “Algemeen Secretaris” aanstelt, maar deze functie wordt niet erkend als een officiële diplomatieke titel.
Samenvattend, officieel bestaat een dergelijke functie niet, maar ereconsulaten kunnen deze informele benoemingen doen. Zoals ik eerder geschreven, bestaan er geen officiële diplomatieke titels zoals “Algemeen Secretaris”, maar ereconsulaten kunnen dergelijke posities binnen hun eigen organisatorische structuur creëren.
Hierbij hebben Honorair Consul Generaal Titus Kramer en Secretaris Generaal, die ik in het nieuws bekritiseerde, ook hun ongenoegen beleefd geuit. Mijn antwoord aan hen is als volgt:
Geachte heer Kramer ,
In mijn gepubliceerde artikel heb ik als neutrale waarnemer kritiek geuit op het gebied van competentie en representatiestandaarden. Het vermelden van het ontbreken van stropdassen was bedoeld om het belang van formele uitstraling in diplomatieke representatie te benadrukken. Ook wilde ik onderstrepen dat bij het toewijzen van functies ervaring en bekwaamheid essentieel zijn voor de ernst van deze rollen in de ogen van de samenleving. Mijn kritiek is niet persoonlijk bedoeld, maar gericht op diplomatieke normen.
Met vriendelijke groet.
************************
Artikel van Paul Passchier over Türker Atabek
Als tolk helpt hij Turkse gastarbeiders en Twentse ondernemers in varkensvlees en textiel. In de jaren tachtig gaat hij voor de VVD de politiek in en is een van de eerste gemeenteraadsleden met buitenlandse wortels. Tussen de bedrijven door drijft hij het populaire café-restaurant Lokanta in Almelo en staat hij aan de basis van de Yunus Emre , in 1974 de eerste moskee van Nederland. Altijd staat hij klaar voor mensen, ongeacht nationaliteit of gezindte. Als burger ontvangt hij een koninklijke onderscheiding voor zijn maatschappelijke inzet. In Een vader tussen culturen helpt hij een slagerszoon in zijn bezeten zoektocht naar een barak uit de Tweede Wereldoorlog en de Turkse slagers voor wie het in Wierden als onderkomen heeft gediend. Het verhaal is opgedragen aan hoofdpersoon en inspiratiebron Türker Atabek die 3 augustus 2024 op 87-jarige leeftijd in Almelo is overleden en drie dagen later in Turkije is begraven.
Gençleri yüreklendiren, cesaretlendiren, ilham veren bir toplantı.
(Haberin Hollandacası en altta)
Nederlandse versie van het bericht is onderaan)
Zeynel Abidin KILIÇ İlhan KARAÇAY
Hollanda’da yaşayan Türk gençlerine yeni ufuklar açmak, yeni nesilleri yüreklendirmek ve daha iyi bir gelecek oluşturmalarına katkı sağlamak isteyen HOTİAD, HBO mezunu ve üniversite son sınıf öğrencilerine yönelik gerçekleştirdiği ‘5 CEO ve 5 ÖĞRENCİ’ programını düzenlenen gala gecesi ile sonlandırdı.
Rotterdam Zuidplein Tiyatrosunda gerçekleştirilen ve sunuculuğunu Nedwerk Müdürü Adem Uzunca’nın yaptığı, Kuzey Hollanda Emniyet Genel Müdürü Hamit Karakuş’un konuşmacı olarak katıldığı gala akşamında, T.C. Lahey Büyükelçisi Selçuk Ünal, Amsterdam Başkonsolosu Mahmut Burak Ersoy, Deventer Başkonsolosu Muammer Hakan Cengiz, Fahri Konsolos Titus Kramer’ın yanı sıra çeşitli meslek gruplarından, iş dünyasından bilinen simalar ve öğrenciler yer aldı.
Faruk Halıcı: “Türk toplumunun bir parçası olarak gençlerin gelişimi konusunda sorumluluk hissetmekteyiz”
HOTİAD Başkan Vekili ve JILPAQ Holding CEO’su Faruk Halıcı, galanın açılışında bir selamlama konuşması gerçekleştirdi. Yunus Emre’nin “İlim İlim Bilmektir” şiiriyle başladı.
“İlim ilim bilmektir, / İlim kendin bilmektir, / Sen kendini bilmezsin, / Ya nice okumaktır.
Okumaktan murat ne, / Kişi Hak’kı bilmektir, / Çün okudun, bilmezsin, / Ha bir kuru emektir.
Okudum, bildim deme, / Çok tâat kıldım deme, / Eğer Hak bilmezisen, / Abes yere yelmektir.
Dört kitabın mâ’nisi, / Bellidir bir elifte, / Sen elifi bilmezsin, / Bu nice okumaktır.
Yiğirmi dokuz hece, / Okursun uçtan uca, / Sen elif dersin hoca, /Ma’nisi ne demektir.
Yunus Emre der hoca, / Gerekse bin var hacca, / Hepisinden iyice, /Bir gönüle girmektir.”
Halıcı konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Efendim açılış konuşmasına, günün anlam ve önemi açısından Türk dünyasının önemli isimlerinden Yunus Emre’nin sadece kendi dönemine değil geleceğe dair söylediği bilinen bir şiiriyle başladım.
Türk dünyasının önemli isimlerinden Yunus Emre sadece kendi dönemine değil geleceğe dair seslenmiştir. Özetle insanın kendini keşfetmesini anlatmıştı şiirinde.
İnsanın dürüst olmasının, gönüller kazanmasının ve sevginin önemine vurgu yapıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi konuma gelinirse gelinsin asıl hedef “iyi insan” olmaktır.
Bugünkü toplantımız hakkında kısa bir bilgi vereyim: Neden 5 CEO ve 5 gün? Aslında bu projemizin önceki konseptinde başarılı iş insanlarını öğrenci derneklerimizin davetiyle üniversitenin salonlarında öğrencilerimizle buluşturuyorduk. İş adamlarımız, başarı hikâyelerini anlatıyordu, öğrencilerimizin soru sormalarını sağlıyorduk. Bu insanlar, Avrupa’ya zor şartlarda gelmiş, yabancı dili bilmeden, toplumu ve sistemi tanımadan nasıl olmuş da Avrupa’nın en büyük firması hâline nasıl gelmiş; bunu canlı örneğinden dinliyorlardı. Amaç onlara cesaret vermek, umut vermek, ufuk açmak ve onların daha iyisini yapabileceklerini anlatmaktı.
Çünkü gençler daha donanımlı, iyi bir eğitime sahiptiler. Bu projeyi 10 üniversitede gerçekleştirmiştik. Sonrasında yeni konseptimizde, şimdi ikincisini yaptığımız bu projeyle öğrencilerimizi CEO’larımızın şirketlerine misafir ediyoruz, yani işin mutfağına girmelerini sağlıyoruz. O büyük şirketlerin nasıl yönetildiğini gözleriyle görüyorlar. Bu projede, sektörlerinde başarılı olan firmaların çok değerli CEO’ları ile özel olarak seçilen 5 öğrencimizle bir gün geçiriyorlar. Öğrenciler CEO’larla şirket yönetimi gibi birçok alanda sorusu sorma, gözlem yapma tecrübesi ediniyorlar. Programın birinci bölümü bu şekilde tamamlandı. Birazdan sizlerle edindikleri tecrübeleri, gözlem ve izlenimleri paylaşacaklar.
HOTİAD olarak ekonomik faaliyet haricinde toplumsal, eğitim ve kültürel ağırlıklı programlarda önem veriyoruz. Çünkü içinden çıktığımız Türk toplumunun bir parçası olarak onların gelişimi konusunda sorumluluk hissetmekteyiz: Bu alanda yapılan çalışmalardan HOTİAD yönetimini ve üyelerine verdikleri destekten dolayı çok teşekkür ederim.
CEO’larla öğrencilerin buluşma yemeğinde Günay Uslu hanımefendinin bir tespiti önemliydi, onu sizlerle paylaşmak istiyorum: “İlk jenerasyonun çocukları olarak o zamanlarda biz küçük bir gruptuk, ama o dönemde okuyan eğitimli gençler hepimiz iyi yerlere geldik. Kimimiz iş kadını kimimiz siyasetçi, kimimiz bürokrat, doktor, avukat olarak önemli yerlere geldik. Şimdi sayıları çok fazla olan eğitimli gençlerimizin iyi yerlere gelmelerini sağlamalıyız, önlerini açmalıyız, destek olup sahiplenmeliyiz.”
Türk toplumunun güçlü lobisinin olması için eğitimli gençlerimize ihtiyacımız var. Bu projenin öncesinde gençlerle, genç girişimcilerle, farklı zamanlarda buluşmalarımız oldu. Yaptığım konferanslarda gördüğüm şudur ki, potansiyeli güçlü, donanımlı, ufku açık gençlerimiz var. Fakat ilk adımı nasıl atacağı konusunda tereddütler. Var. Şimdi sayısı çok olan bu eğitimli gençlerimize de sahip çıkmak, onlara rehberlik etmek toplumumuzun ve Hollanda’daki ortak geleceğimiz için önem arz etmektedir. Değerli gençler, hayatta en pahalı şey tecrübe edinmektir. Bunu iki türlü elde edebilirsiniz: Bir, yaşayarak kazanıp, kaybederek ya da konuları tecrübe etmiş başarmış insanları dinleyerek. O nedenle motivasyon konuşmacısı olarak bu seneki misafirimiz Sayın Hamit Karakuş hayatı, tecrübeleri ve tavsiyelerini de paylaşacağı bir sunum yapacaktır.
Programımızın içeriğinin dolu olmasına daha çok önem verdik. Fakat en önemlisi programın üçüncü bölümü olan network kısmıdır. Bu bölümde gençlerimize zaman ayırmanızı önemli rica ediyorum. Katılımınızdan dolayı hepinize kalbi şükranlarımı sunuyorum.”
Açılış konuşmasının ardından programa öğrencileriyle katkı sunan Anatolia, Moazik, SUN ve Wasila öğrenci dernek başkanları sahneye davet edildiler. Wasila Dernek Başkanı Mustafa Şener ve Anatolia derneği adına söz alan konuşmacılar hem programla hem de çalışmaları ile alakalı bilgi verdiler.
Öğrenci derneklerinin tanıtımının ardından günün konuşmacısı Kuzey Hollanda Emniyet Müdürü Hamit Karakuş sahneye davet edildi.
Hamit Karakuş: “Hangi işi yaparsanız yapın, severek yapın, düzgün ve en iyi şekilde yapın.”
Karakuş, hayatını anlattığı konuşmasında yaşadığı zorluklara, olumsuzluklara, toplumun ve ailesinin kendisine biçtiği role rağmen geldiği konumu paylaştı. Karakuş özetle şunlara değindi:
“Çalışacak yaşa geldiğimde ailemin benden biran önce fabrikada iş bulmam, biraz para kazanıp geri dönmek olduğunu gördüm. Okulumuzun bizden yüksek bir beklenti içerisinde olmadığını gördüm. Ama ben kararlıydım, okuyacak ve sevdiğim bir işi yapacaktım. Her türlü olumsuzlukları, ayrımcılığı yaşadım, bıkmadım, küsmedim ve bildiğim yolda ilerlemeye çalıştım. Yabancılar polisinin teşviki ile başladığım emniyet serüvenim, emlak sektöründe devam etti. O alanda da kayda değer işler yaptık. Siyaset arenasında Wethouder/Meclis Azası ve Senatör olarak verdiğim siyasi mücadelemi, Emniyet Müdürlüğü görevi teklif edilince sonlandırdım. Hangi işi yaparsanız yapın, severek yapın, düzgün ve en iyi şekilde yapın.”
Hamit Karakuş’un ardından, Nisa Özen adlı genç bir öğrenci tarafından kısa bir müzik dinletisi sunuldu.
CEO’lar ve Öğrenciler Paneli
Müzik dinletisinin ardından, CEO’lar, Atilla Aytekin (Azerion), Zülküf Yılmaz (Yılmaz Radijs, Hikmet Gürcüoğlu (Koç Vleeswaren), Füsun Demolder (Arkas Holland) ve Defne Arslan, Tarkan Karayazgan, Mariam Kovziridze, Melis Uzan, Pelin Yılmaz adlı öğrenciler podyuma davet edildiler. Corendon CEO’su Günay Uslu, çok önemli bir mazeret nedeniyle programa
katılamadı.
Program moteratörü Adem Uzunca önce öğrencilerin hazırladıkları görüntüleri izlettirdi, ardından da bu süreçte yaşadıklarını dinletti.
Hepsi de 5 gün içerisinde her CEO’dan çok şeyler öğrendiğinin altını çizerek, çok önemli bir proje olduğuna dikkat çektiler.
CEO’lara durum değerlendirmesi için söz verildi. Programa katılan CEO’lar sırasıyla dugularını, düşüncelerini katılımcılarla şu şekilde paylaştılar:
Hikmet Gürcüoğlu: “Bu çalışma gönül ile başlamıştı, akıl ile bitirdik”
Bu bizim ikinci turumuz. Bu projeyi hayata geçirirken de, yürütürken de işin içerisinde biri olarak şunları söyleyebilirim: Biz bu projeye bir gönül işi olarak başlamıştık ama şimdi geldiğimiz nokta itibariyle bunun bir akıl işi olduğunu söyleyebilirim. Bu bir mentor mentil ilişkisiydi. Burada mentorun bilgisi, deneyimi belki bir rol model özelliği öne çıkacak olmasıydı. Sohbet ortamında kişisel gelişime yönelik bir çalışmaydı. Gençler için bilgi ve deneyim kazanımı, stratejik rehberlik, moral, motivasyon desteği ve netwrok ağının güçlendirilmesine matuf bir çalışma bu. Bunun da katılanlara kazandırıldığına inanıyor, ve daha fazlasını yaptığımızı düşünüyorum. Bizim bu çalışma ile amacımız gençlerimizin heyecanını, cesaretini, özgüvenini artırmak, ufkunu açmak, başarıya teşvik etmekti. Bunu yapabilme potansiyeline sahip olduğumuzu da biliyorum. Bu söylediğimin altını doldurmak için projede yer alan şirketleri tanıtmam yeterli olacaktır sanırım.
Günay Hanım, bugün aramızda yok ama projeye katkısını emeğini esirgemedi. Dünyanın en büyük 16. Büyük ekonomisine sahip olan Hollanda’da ilk 500 şirketin içerisine girmiş olan Corendon gibi bir şirketin yöneticisi.
Azerion CEO’su Aytekin Bey, borsada var olan ve 1000’den fazla çalışanı ile uluslararası bir yapıya ve güce sahip bir şirket.
Arkas CEO’su Füsun Hanım İzmir merkezli dünyanın en büyük deniz taşımacılığı yapan uluslararası ve bu alanda ilk 9’a giren bir şirket.
Yılmaz Radijs CEO’su Zülküf Bey turp yetiştiriciliği ve seracılıkta pazarın yüzde 60’ına sahip bir şirketimiz. Zülküf Bey, eksiden gelen ama vizyon sahibi olması, kararlı ve azimli olması onu diğerlerinden farklı kılıyor. Öğrencilerden de Zülküf Bey’in bu azmi tekrarlandı ve takdire şayan bir örnek, rol model olarak karşımızda duruyor.
Bizlere bu manada başvuran öğrencilerimizin CV’lerinin de çok sağlam olduğunu gördük. Dikkatimi çeken bir başka unsur da, öğrencilerimizle görüşmeler sırasında biz “heyecan büyütmek” derken, onların “cesaret” dediğini gördük. Biz “ufuk büyütmek” derken, onlar “ilham almak”tan bahsediyorlardı. Biz “netwerk/ağ oluşturmak” derken, onlar “aidiyet” diyorlardı. Biz “başarıya teşvik” derken, onlar “sizler rol modelsiniz” diyorlardı. Bugünü ve yarını konu etmeye çalışırken, onlar dünü ve bugünü konuşmaya çalışıyorlardı. Dolayısıyla bu çalışmanın amacı gönül ile başlamıştı, akıl ile bitirdik. Bu arada kazanımlarımızın ne olduğunu da karşılıklı olarak anlamış olduk.
Füsun Demolder: “Hepimizin bağımsız olarak ölene kadar birbirimizden öğreneceği çok şey olduğunu düşünüyorum”
Öğrencilerle geçen bir gününü değerlendiren Füsun Demolder da şunları dile getirdi:
“Çok önem verdiğim bir projeydi. Hepimizin din, dil, ırktan, cinsiyet ve sosyal statüden bağımsız olarak ölene kadar birbirimizden öğreneceği çok şey olduğunu düşünüyorum. Bu öğrenme sürecinde de paylaşmamanın önemine vurgu yapmak isterim. Biz bilgi, deneyim ve tecrübelerimizi paylaştık, arkadaşlar bu paylaşıma “fedakârlık” dediler ama ben öyle düşünmüyorum. Ben büyük bir keyif aldım. Ben de onlardan çok şeyler öğrendim. İzmirliyim, 9 yıldır Hollanda’dayım ve 30 yıldır iş hayatındayım. Hepimizin amacı mutlu bir hayata sahip olmak. Bu yolculukta da paylaşmak mutlu olmanın anahtarıdır.”
Atilla Aytekin: “Karşı tarafa güven vermelisiniz, özgüven sahibi olmalısınız”
Azerion CEO’su Atilla Aytekin gençlerle geçirdiği bir günün hikâyesini, deneyimlerini anlattı ve şu tavsiyeleri paylaştı:
“53 yaşındayım. 3 yaşından itibaren Hollanda’dayım. Bütün zorlukları, olumsuzlukları yaşadım ama hiçbir zaman ne topluma ne de kurumlara küsmedim; sadece yolumuza devam ettik. Bizim Hollanda’ya geldiğimiz yıllarda mahallemizde kasap vardı. Bizim rol modelimiz o zamanlar oydu. Lise, üniversite derken yanımda kimsenin olmadığını gördüm. Özgüven burada büyük önem arz etmekte, rol oynamakta. Bunun yanında cesaret de yolunuzu açan bir başka unsur. Bir Hollanda şirketinin CEO’su bizim için başka gezegende yaşayan, ulaşılması mümkün olmayan biriydi âdeta. Ona dokunmak hayaldi, yanına gitmeye cesaretimiz bile yoktu. Hamit Bey iyi bir rol modeldir. Bir amaç peşinde koştuğunuz zaman bir yerlere erişebileceğinize inanın. Gençlerimizi görüyorum, bilgisi, tecrübesi, donanımı var ama özgüveni, güven verici bir yanı yok. İşte burada sorun başlıyor. Hollandalı CEO’larla görüştüğümde de bana aynı şeyleri söylüyorlar: “Türk toplumunda inanılmaz başarılı öğrenciler var ama karşı tarafa güven vermiyor ve özgüvenleri yok. Lider olmak için her şeyi var ama özgüveni yoksa olamıyor, olsa da başaramıyor. Gençler, güven verici olmayı öğrenelim, bu karşı tarafın da hoşuna gider. “Biz buna layığız, bunu yönetmeye kapasitemiz, bilgi, becerimiz var, biz bunu başarabiliriz, biz bunu yapabiliriz” demeliyiz, bu duruşumuzu sergilemeli, ortaya koymalıyız. Bunu söylemezseniz, bu duruşu sergilemezseniz hiç kimse sizi seçmez.”
Zülküf Yılmaz: “Başarılı olmak için konfor alanından çıkmak lazım”
Dünyadaki en zor işlerden biri de üretimdir. Türkiye’den gelmişsiniz, dilini öğreneceksiniz, ortamı tanıyacak, yapacağınız işe karar vereceksiniz. Her sektörün zorluğu vardır. Başarıya giden yol için iki şey önemli. Birincisi, ne yapacağınıza karar verdiğinizde iyi bir analiz yaparak doğru adımlar atmanız. İkincisi de o işi sürekli geliştiren ve sektörün önünde olmanızdır. Biz sadece üretici olarak kalsaydık büyümemiz mümkün olmazdı. İnsan gücüyle yapılan bir işi endüstriyel hâle nasıl getirebilirim diye düşünerek adım atmaya çalıştık ve bugünlerdeki başarıyı yakaladık. Ben çalışırken de bu işin daha nasıl iyi bir şekilde yapılacağının hayalini kuruyordum. Bir işi, mesleği seçerken onun size neler kazandıracağına, size uygun olup olmayacağına bakmanız ve ciddi pazar araştırmasını yaparak yola çıkmalısınız. Bir de gençlerimiz konfor alanından çıkmalılar. Ben bizi ziyaret eden gençlerimizin hepsinde de başarılı olmak için konfor alanlarından çıktığını ve büyük bir fedakârlıklarla işlerine sarıldıklarını gördüm. Elbette dengeyi korumak lazım. Aile ve çevreyi ihmal etmeden, o değerlerden ödün vermeden yapılmalı. Ama bazen de o alandan çıkmak lazım.”
Selçuk Ünal: “Türkiye ve Türk halkı her alanda önemli kişi ve kurum ile temsil ediliyor”
Geceyi takip eden Lahey Büyükelçisi Selçuk Ünal da bir selamlama konuşması yaparak şunları dile getirdi: “Böyle özel bir programla gençleri yüreklendiren, cesaretlendiren, ilham vererek yolculuklarında yanlarında olan HOTİAD’a teşekkür ediyorum. Yaklaşık 500 yıllık geçmişi olan Hollanda-Türkiye ilişkilerimizi, bu yıl kutladığımız 100. Dostluk ve 60. İşgücü anlaşması ile zirveye taşıdık. 60 yıl kısa bir zaman gibi gelebilir ama biz o 60 yıla işte böyle başarılar sığdırdık. Herkes eğitimi önemsedi, gençlere yol gösterdi, sahip çıktı, yarınlarını garanti altına aldı. Türkiye ve Türk halkı her alanda önemli bir kişi ve kurum ile temsil ediliyor. Bu önemli bir etkinlik ancak yeterli değil, daha çok işadamımızla, rol modellerimizle öğrencilerimiz, gençlerimiz buluşmalı ve geleneksel hâle gelmeli. Usta çırak ilişkisi çok önemli. Bugün usta ustalığını, çırak da çıraklığını gösterdi.
Bu sene ayrıca, 19 Ağustos 1964 tarihinde imzalanan Türkiye-Hollanda İşgücü Anlaşması’nın imzalanmasının da 60. yıldönümünü idrak ediyoruz. Toplumumuzu ilgilendiren tüm hususları da bu vesileyle değerlendiriyoruz.
Bugün bizlerle beraber olan Sayın Hamit Karakuş’un gençlerimize ilham verici bir kariyeri olmuştur. Bugün buradaki CEO’larımız da gençlerimize ekonomik alandaki en iyi rol modellerdir. Vatandaşlarımız işçi olarak geldikleri bu ülkede içlerinden 60 yılda 25.000 işveren çıkarmıştır. Bu gibi çalışmaların geleneksel hâle gelmesini, daha fazla Hollandalı-Türk yöneticilerimiz ve Hollandalı Türk öğrencilerimiz ile artmasını temenni ediyoruz.”
HOTIAD’ı bu etkinlikten ötürü kutluyoruz.”
Program genel koordinesini yapan Fadime Örgü katılımcıları çiçeklerle uğurladı.
Programda öğrenci dernek yöneticileri de söz alarak kurum ve çalışmaları hakkında katılımcıları bilgilendirdi…
Program, ayaküstü verilen ikram ve netwerk/ağ kurma, sohbet ile sona erdi.
Sonuç
HOTİAD’ın ‘5 CEO ve 5 ĞRENCİ’ projesi, gençlere ilham vermek, onların cesaret ve özgüvenlerini artırmak amacıyla gerçekleştirilen başarılı bir etkinlik olarak dikkat çekti. Gençler, sektördeki başarılı CEO’lardan öğrendikleriyle gelecekte daha büyük başarılara imza atma yolunda önemli bir adım attılar. HOTİAD ve projeye katkı sağlayan tüm kurum ve kişiler, bu tür çalışmaların devam etmesi gerektiğini vurguladılar.
**********************
HOTİAD’S ‘5 CEO EN 5 STUDENTEN’ PROGRAMMA SUCCESVOL AFGEROND MET VEEL BELANGSTELLING
Een bijeenkomst die jongeren aanmoedigt, moed geeft en inspireert.
Zeynel Abidin KILIÇ İlhan KARAÇAY
HOTİAD, die nieuwe horizonten wil openen voor Turkse jongeren die in Nederland wonen, de nieuwe generaties wil aanmoedigen en wil bijdragen aan het creëren van een betere toekomst, heeft het ‘5 CEO EN 5 STUDENTEN’ programma voor HBO-afgestudeerden en laatstejaarsstudenten afgesloten met een galavond.
Tijdens de galavond in het Zuidplein Theater in Rotterdam, gepresenteerd door Nedwerk-directeur Adem Uzunca en bijgewoond door de politiechef van Noord-Holland, Hamit Karakuş, waren onder anderen aanwezig: de Turkse ambassadeur in Den Haag, Selçuk Ünal, de consul-generaal van Amsterdam, Mahmut Burak Ersoy, de consul-generaal van Deventer, Muammer Hakan Cengiz, ereconsul Titus Kramer, bekende figuren uit diverse beroepsgroepen en het bedrijfsleven, en studenten.
Faruk Halıcı: “Wij voelen ons verantwoordelijk voor de ontwikkeling van jongeren als onderdeel van de Turkse gemeenschap.”
HOTİAD vicevoorzitter en CEO van JILPAQ Holding, Faruk Halıcı, hield een welkomsttoespraak bij de opening van de gala. Hij begon met het gedicht “İlim İlim Bilmektir” van Yunus Emre: “İlim ilim bilmektir, / İlim kendin bilmektir, / Sen kendini bilmezsin, / Ya nice okumaktır. Okumaktan murat ne, / Kişi Hak’kı bilmektir, / Çün okudun, bilmezsin, / Ha bir kuru emektir. Okudum, bildim deme, / Çok tâat kıldım deme, / Eğer Hak bilmezisen, / Abes yere yelmektir. Dört kitabın mâ’nisi, / Bellidir bir elifte, / Sen elifi bilmezsin, / Bu nice okumaktır. Yiğirmi dokuz hece, / Okursun uçtan uca, / Sen elif dersin hoca, /Ma’nisi ne demektir. Yunus Emre der hoca, / Gerekse bin var hacca, / Hepisinden iyice, /Bir gönüle girmektir.”
Halıcı vervolgde zijn toespraak als volgt: “Geachte aanwezigen, ik begon mijn welkomsttoespraak met een gedicht van Yunus Emre, een van de belangrijke figuren uit de Turkse wereld, niet alleen vanwege de betekenis en het belang van de dag, maar ook omdat hij niet alleen tot zijn eigen tijd, maar ook tot de toekomst sprak. Samengevat ging het gedicht over zelfontdekking. Hij benadrukte het belang van eerlijkheid, het winnen van harten en liefde. Waar ter wereld je ook bent, welke positie je ook bereikt, het uiteindelijke doel is een ‘goed mens’ te zijn. Laat me kort iets vertellen over onze bijeenkomst van vandaag: Waarom 5 CEO’s en 5 STUDENTEN? In het vorige concept van dit project brachten we succesvolle zakenmensen, op uitnodiging van onze studentenverenigingen, samen met onze studenten in de universiteitszalen. Onze zakenmensen vertelden hun succesverhalen en moedigden onze studenten aan om vragen te stellen. Deze mensen waren onder moeilijke omstandigheden naar Europa gekomen, zonder de taal te kennen, zonder de samenleving en het systeem te kennen, en toch hadden ze het tot de top van Europa’s grootste bedrijven gebracht; onze studenten hoorden dit uit eerste hand. Het doel was hen moed te geven, hoop te geven, hun horizon te verbreden en hen te laten zien dat zij nog beter konden. Omdat de jongeren beter opgeleid waren en een betere opleiding hadden. Dit project hebben we aan 10 universiteiten uitgevoerd. In ons nieuwe concept, waarvan we nu de tweede editie doen, nodigen we onze studenten uit in de bedrijven van onze CEO’s, zodat ze de praktijk kunnen zien. Ze zien met eigen ogen hoe die grote bedrijven worden geleid. In dit project brengen onze speciaal geselecteerde 5 studenten een dag door met CEO’s van succesvolle bedrijven in hun sector. Studenten krijgen de kans om vragen te stellen en te observeren op gebieden zoals bedrijfsbeheer. Het eerste deel van het programma is zo afgerond. Binnenkort zullen ze hun ervaringen en waarnemingen met u delen. Als HOTİAD hechten we naast economische activiteiten veel belang aan sociale, educatieve en culturele programma’s. Omdat wij ons als onderdeel van de Turkse gemeenschap verantwoordelijk voelen voor hun ontwikkeling: Ik wil het bestuur en de leden van HOTİAD bedanken voor hun steun aan deze werkzaamheden. Bij het diner waar CEO’s en studenten samenkwamen, maakte mevrouw Günay Uslu een belangrijke opmerking die ik met u wil delen: “Als kinderen van de eerste generatie waren we destijds een kleine groep, maar de goed opgeleide jongeren van die tijd zijn allemaal op belangrijke plaatsen terechtgekomen. Sommigen van ons werden zakenvrouwen, sommigen politici, sommigen bureaucraten, artsen, advocaten. Nu moeten we ervoor zorgen dat het grote aantal goed opgeleide jongeren ook op belangrijke plaatsen komt, we moeten hun weg vrijmaken, hen ondersteunen en omarmen.” Voor een sterke lobby van de Turkse gemeenschap hebben we goed opgeleide jongeren nodig. Voorafgaand aan dit project hadden we ontmoetingen met jongeren en jonge ondernemers. Wat ik bij mijn lezingen zag, is dat we potentieel sterke, goed uitgeruste, visionaire jongeren hebben. Maar ze hebben twijfels over hoe ze de eerste stap moeten zetten. Nu is het belangrijk om voor deze goed opgeleide jongeren te zorgen, hen te begeleiden voor onze gemeenschap en onze gezamenlijke toekomst in Nederland. Beste jongeren, de duurste les in het leven is ervaring. Dit kan je op twee manieren verkrijgen: door het zelf te ervaren met vallen en opstaan of door te luisteren naar mensen die het onderwerp al hebben ervaren en succesvol zijn geweest. Daarom zal onze gastspreker van dit jaar, de heer Hamit Karakuş, een presentatie geven waarin hij zijn leven, ervaringen en adviezen deelt. We hebben veel belang gehecht aan de inhoud van ons programma. Maar het belangrijkste onderdeel is het derde deel van het programma, het netwerkdeel. In dit deel vraag ik u vriendelijk om tijd vrij te maken voor onze jongeren. Ik wil u allemaal hartelijk danken voor uw deelname.”
Na de openingsspeech werden de voorzitters van de studentenverenigingen Anatolia, Moazik, SUN en Wasila, die met hun studenten aan het programma hebben bijgedragen, uitgenodigd op het podium. De voorzitter van de Wasila-vereniging, Mustafa Şener, en de sprekers namens de Anatolia-vereniging gaven informatie over zowel het programma als hun werkzaamheden.
Na de introductie van de studentenverenigingen werd de spreker van de dag, politiechef van Noord-Holland Hamit Karakuş, uitgenodigd op het podium.
Hamit Karakuş: “Wat voor werk je ook doet, doe het met liefde, doe het goed en zo goed mogelijk.”
In zijn toespraak waarin hij zijn leven vertelde, deelde Karakuş de moeilijkheden, tegenslagen en de rol die de samenleving en zijn familie voor hem hadden weggelegd, maar ook de positie die hij bereikte. Karakuş ging kort in op het volgende: “Toen ik op werkbare leeftijd kwam, zag ik dat mijn familie wilde dat ik zo snel mogelijk een baan in een fabriek zou vinden, wat geld zou verdienen en terug zou keren. Ik zag dat onze school ook niet veel van ons verwachtte. Maar ik was vastbesloten, ik zou studeren en een baan doen die ik leuk vond. Ik heb alle soorten tegenslagen en discriminatie ervaren, maar ik gaf niet op, ik werd niet ontmoedigd en ik probeerde mijn pad te volgen. Mijn avontuur bij de politie, dat begon met de aanmoediging van de vreemdelingenpolitie, ging verder in de vastgoedsector. Ook in die sector hebben we opmerkelijke zaken gedaan. Mijn politieke strijd als wethouder en senator heb ik beëindigd toen mij de functie van politiechef werd aangeboden. Wat voor werk je ook doet, doe het met liefde, doe het goed en zo goed mogelijk.”
Na Hamit Karakuş gaf de jonge studente Nisa Özen een korte muzikale uitvoering.
CEO’s en Studenten Panel
Na de muzikale uitvoering werden de CEO’s Atilla Aytekin (Azerion), Zülküf Yılmaz (Yılmaz Radijs), Hikmet Gürcüoğlu (Koç Vleeswaren), Füsun Demolder (Arkas Holland) en de studenten Defne Arslan, Tarkan Karayazgan, Mariam Kovziridze, Melis Uzan, Pelin Yılmaz uitgenodigd op het podium. Corendon CEO Günay Uslu kon wegens een belangrijke reden niet aanwezig zijn bij het programma.
Moderator Adem Uzunca liet eerst de door de studenten voorbereide beelden zien en liet hen vervolgens hun ervaringen delen. Ze benadrukten allemaal dat ze binnen 5 dagen veel hadden geleerd van elke CEO en benadrukten dat het een zeer belangrijk project was. De CEO’s kregen vervolgens het woord voor een evaluatie. De CEO’s die aan het programma deelnamen, deelden hun gevoelens en gedachten als volgt met de deelnemers:
Hikmet Gürcüoğlu: “Dit werk begon met het hart, we eindigden met verstand.”
Dit is onze tweede ronde. Als iemand die betrokken was bij het tot stand brengen en uitvoeren van dit project, kan ik het volgende zeggen: We begonnen dit project als een kwestie van het hart, maar nu, kijkend naar waar we zijn gekomen, kan ik zeggen dat het een werk van intelligentie is geworden. Dit was een mentor-mentee relatie. Hierin stonden de kennis, ervaring en mogelijk voorbeeldrolkenmerken van de mentor centraal. Het was een werk gericht op persoonlijke ontwikkeling in een gesprek omgeving. Dit was een werk gericht op het verwerven van kennis en ervaring, strategische begeleiding, morele en motiverende ondersteuning en het versterken van het netwerk van jonge mensen. Ik geloof dat degenen die eraan deelnamen, dit en meer hebben gekregen. Ons doel met dit werk was om de opwinding, moed en zelfvertrouwen van onze jongeren te vergroten, hun horizon te verbreden en succes aan te moedigen. Ik weet dat we het potentieel hebben om dit te doen. Om te ondersteunen wat ik zeg, volstaat het om de bedrijven die aan het project hebben deelgenomen voor te stellen. Mevrouw Günay is er vandaag niet, maar ze heeft haar bijdrage en inspanning voor het project niet gespaard. Ze is de manager van een bedrijf zoals Corendon, dat tot de top 500 bedrijven van Nederland behoort, de 16e grootste economie ter wereld.
Azerion CEO’su Aytekin Bey, op de beurs en met meer dan 1000 werknemers, is een bedrijf met een internationale structuur en kracht. Arkas CEO’su Füsun Hanım is de CEO van een internationaal bedrijf met het hoofdkantoor in İzmir, dat de grootste maritieme transporteur ter wereld is en tot de top 9 behoort in deze sector. Yılmaz Radijs CEO’su Zülküf Bey heeft een bedrijf dat 60% van de markt in de teelt van radijs en tuinbouw beheert. Zülküf Bey, met zijn visie, vastberadenheid en doorzettingsvermogen, onderscheidt zich van anderen. Ook de studenten hebben Zülküf Bey’s doorzettingsvermogen herhaald, wat een lovenswaardig voorbeeld en rolmodel voor ons is.
We hebben gezien dat de CV’s van de studenten die zich in deze zin bij ons hebben aangemeld, zeer sterk zijn. Een ander opmerkelijk aspect was dat tijdens de gesprekken met onze studenten, wanneer wij “de spanning vergroten” zeiden, zij “moed” zeiden. Toen wij “de horizon verbreden” zeiden, spraken zij over “inspiratie”. Toen wij “netwerken” zeiden, noemden zij “toebehoren”. Toen wij “aanmoedigen tot succes” zeiden, zeiden zij “jullie zijn rolmodellen”. Terwijl wij probeerden te praten over vandaag en morgen, waren zij bezig met het bespreken van gisteren en vandaag. Daarom begon dit werk met het hart en eindigden we met de geest. In de tussentijd hebben we ook wederzijds begrepen wat onze verworvenheden zijn.
Füsun Demolder: “Ik denk dat we, onafhankelijk van elkaar, tot het einde van ons leven veel van elkaar kunnen leren.”
Füsun Demolder, die een dag met studenten doorbracht, zei het volgende:
“Het was een project waar ik veel waarde aan hechtte. Ik denk dat we, onafhankelijk van religie, taal, ras, geslacht en sociale status, tot het einde van ons leven veel van elkaar kunnen leren. In dit leerproces wil ik de nadruk leggen op het belang van delen. We hebben onze kennis, ervaringen en vaardigheden gedeeld, maar vrienden noemden deze uitwisseling ‘opoffering’, terwijl ik dat niet zo zie. Ik heb er enorm van genoten. Ik heb ook veel van hen geleerd. Ik kom uit İzmir, ik ben al 9 jaar in Nederland en heb 30 jaar werkervaring. We willen allemaal een gelukkig leven hebben. Delen is de sleutel tot geluk op deze reis.”
Atilla Aytekin: “Je moet vertrouwen geven aan de ander, je moet zelfvertrouwen hebben.”
Azerion CEO Atilla Aytekin vertelde het verhaal van zijn dag met jongeren en deelde zijn ervaringen, en gaf de volgende adviezen:
“Ik ben 53 jaar oud. Ik ben vanaf mijn derde jaar in Nederland. Ik heb alle moeilijkheden en tegenslagen meegemaakt, maar ik ben nooit boos geweest op de maatschappij of de instellingen; we zijn gewoon doorgegaan. Toen we naar Nederland kwamen, was er een slager in onze buurt. Hij was toen ons rolmodel. Tijdens de middelbare school en de universiteit zag ik dat er niemand naast me stond. Zelfvertrouwen is hier van groot belang en speelt een rol. Daarnaast is moed ook een ander belangrijk aspect dat je pad opent. Een CEO van een Nederlands bedrijf leek voor ons een persoon van een andere planeet, iemand die onbereikbaar was. Het was een droom om hem te kunnen bereiken, we hadden zelfs geen moed om naar hem toe te gaan. Hamit Bey is een goed rolmodel. Geloof dat je een plek kunt bereiken als je achter een doel aanloopt. Ik zie onze jongeren, ze hebben kennis, ervaring en vaardigheden, maar ze hebben geen zelfvertrouwen en geven niet het gevoel van vertrouwen. Daar begint het probleem. Wanneer ik met Nederlandse CEO’s spreek, zeggen ze ook hetzelfde tegen mij: “Er zijn ongelooflijk succesvolle studenten in de Turkse gemeenschap, maar ze geven geen vertrouwen en hebben geen zelfvertrouwen. Ze hebben alles wat ze nodig hebben om leider te zijn, maar als ze geen zelfvertrouwen hebben, kunnen ze het niet zijn, zelfs als ze het zouden kunnen, kunnen ze het niet bereiken. Jongeren, laten we leren om vertrouwen te geven, dat zal ook de ander aanspreken. “We zijn het waard, we hebben de capaciteit, kennis en vaardigheden om dit te beheren, we kunnen dit bereiken, we kunnen dit doen,” moeten we zeggen, en we moeten deze houding tonen. Als je dit niet zegt, als je deze houding niet toont, zal niemand je kiezen.”
Zülküf Yılmaz: “Om succesvol te zijn, moet je uit je comfortzone komen.”
Een van de moeilijkste banen ter wereld is productie. Je komt uit Turkije, je moet de taal leren, de omgeving leren kennen en beslissen wat je gaat doen. Elke sector heeft zijn uitdagingen. Er zijn twee belangrijke dingen op de weg naar succes. Ten eerste, wanneer je beslist wat je gaat doen, moet je een goede analyse maken en de juiste stappen zetten. Ten tweede, je moet dat werk voortdurend verbeteren en voorop lopen in de sector. Als we alleen als producent waren gebleven, zouden we niet gegroeid zijn. We hebben geprobeerd na te denken over hoe we een handmatige taak industrieel kunnen maken, en we hebben het succes bereikt dat we nu hebben. Toen ik aan het werk was, fantaseerde ik er ook over hoe dit werk beter kon worden gedaan. Wanneer je een beroep kiest, moet je kijken naar wat het je kan opleveren en of het bij je past, en je moet beginnen met een grondige marktanalyse. Bovendien moeten onze jongeren uit hun comfortzone komen. Ik heb gezien dat alle jongeren die ons bezochten bereid waren om uit hun comfortzone te komen en met grote offers zich aan hun werk te wijden om succesvol te zijn. Natuurlijk is het belangrijk om de balans te bewaren. Het moet gebeuren zonder de familie en de omgeving te verwaarlozen en zonder concessies te doen aan die waarden. Maar soms moet je ook uit dat gebied stappen.”
Selçuk Ünal: “Turkije en het Turkse volk worden op elk gebied vertegenwoordigd door belangrijke personen en instellingen.”
De ambassadeur van Den Haag, Selçuk Ünal, sprak ook een welkomswoord uit en zei het volgende: “Ik wil HOTİAD bedanken voor het aanmoedigen, versterken en inspireren van jongeren met zo’n speciaal programma. We hebben de 500 jaar oude Nederlandse-Turkse relaties dit jaar naar een hoogtepunt gebracht met de 100e vriendschap en 60e arbeidsverdrag dat we hebben gevierd. 60 jaar lijkt misschien een korte tijd, maar we hebben in die 60 jaar zulke successen geboekt. Iedereen hechtte waarde aan onderwijs, wees een gids voor jongeren, nam verantwoordelijkheid en verzekerde hun toekomst. Turkije en het Turkse volk worden op elk gebied vertegenwoordigd door belangrijke personen en instellingen. Dit is een belangrijk evenement, maar het is niet genoeg; meer van onze zakenlieden en rolmodellen moeten de studenten en jongeren ontmoeten en dit moet een traditie worden. De meester-leerling relatie is erg belangrijk. Vandaag heeft de meester zijn vakmanschap getoond, en de leerling heeft ook zijn vakmanschap getoond.
Dit jaar vieren we ook de 60e verjaardag van de ondertekening van de Turkije-Nederland Arbeidsverdrag op 19 augustus 1964. We evalueren alle zaken die onze samenleving aangaan op deze gelegenheid.
De heer Hamit Karakuş, die vandaag bij ons is, heeft een inspirerende carrière voor onze jongeren. Onze CEO’s hier vandaag zijn ook de beste rolmodellen voor jongeren op economisch gebied. Onze burgers, die als arbeider naar dit land kwamen, hebben in 60 jaar tijd 25.000 werkgevers voortgebracht. We hopen dat dergelijke activiteiten een traditie worden en dat het aantal Nederlandse-Turkse managers en Nederlandse-Turkse studenten zal toenemen.”
We feliciteren HOTİAD voor dit evenement.”
Fadime Örgü, die de algemene coördinatie van het programma op zich nam, heeft de deelnemers met bloemen uitgezwaaid.
In het programma hebben ook de leiders van de studentenverenigingen het woord genomen en de deelnemers geïnformeerd over hun instellingen en werkzaamheden.
Het programma eindigde met een informele receptie en netwerken en gesprekken.
Resultaat
Het ‘5 CEO en 5 STUDENT’ project van HOTİAD trok de aandacht als een succesvol evenement dat is uitgevoerd om jongeren te inspireren en hun moed en zelfvertrouwen te vergroten. Jongeren hebben een belangrijke stap gezet op weg naar grotere successen in de toekomst door te leren van succesvolle CEO’s in de sector. HOTİAD en alle instellingen en personen die aan dit project hebben bijgedragen, benadrukten dat dergelijke werkzaamheden moeten doorgaan.
*Türkiye’yi çok sevdiği bilinen mültimilyoner Titus Kramer ve seçtiği elemanların, resmi törendeki kravatsız halleri şaşkınlık yarattı.
*Lahey Büyükelçimiz, Amsterdam Başkonsolosumuz, Hazine ve Ticaret Müşavirlerimiz kravat nezaketini sergilerken, Fahri Başkonsolos ve elemanlarının kravatsızlığı ciddiyetten uzaktı.
*Kramer’in seçtiği Genel Sekreter ve Kültür Danışmanı’nın temsil kabiliyetleri de tartışma konusu oldu.
(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie van het bericht is onderaan)
Fotoğraflar: Sedat TAPAN
AMERSFOORT (Woudenberg)- Uzun bir bekleyiş ve araştırmadan sonra, 1 Ağustos 2024 tarihinde, Ankara tarafından Fahri Başkonsolosluğun kabul edilen Hollandalı Titus Kramer, geçirdiği bir kaza nedeniyle 4 Ekim 2024’te, resmi bir açılış ile görevine başlayabildi.
Bir Türkiye sevdalısı olarak bilinen mültimilyoner Titus Kramer, Hollanda’nın Utrecht Vilayeti Fahri Başkonsolosluğu için Ankara’ya başvurmuştu. Bekleyiş süresi çok uzayan Kramer, kendisi ile karşılaştığım bir toplantıda, bu bekleyişe bir anlam veremediğini söyleyerek benden fikir sormuştu. Ben, bu bekleyişin nedenini tahmin ettiğim halde, bu tahminimi açıklamamıştım.
Bu tahmin ve açıklamayı az sonraya bırakarak, önce açılış töreninden söz edeyim:
Utrecht Vilayeti Fahri Başkonsolosluğu için, Amersfoort’a yakın Woudenberg köyündeki ‘Kasteel de Viersprong’ adlı şatosunun bir bölümünü ayıran Kramer, geçtiğimiz 4 Ekim günü resmi bir açılış töreni yaptı.
Açılış törenine, Lahey Büyükelçimiz Selçuk Ünal, Amsterdam Başkonsoloslumuz Mahmut Burak Ersoy, Lahey Hazine ve Maliye Müşaviri Zafer Düzenli, Lahey Ticaret Müşaviri ile Amsterdam Ticaret Ataşesi’nin yanında seçkin bir davetli topluluğu vardı.
Açılış törenindeki konuşmaları, diğer meslektaşlarımın haberlerinde görmüşsünüzdür.
Ben sizlere bu törendeki ilginçliklerden söz etmek istiyorum.
Fotoğrafta soldan sağa: Fahri Başkonsolosluğun Ticari Hizmetler Danışmanı Michiel Hordijk, Amsterdam Başkonsolosumuz Mahmut Burak Ersoy, Fahri Başkonsolos Titus Kramer, Lahey Büyükelçimiz Selçuk Ünal, Genel Sekreter ve Kültür Danışmanı görülüyor.
Birinci ilginçlik, Fahri Başkonsolos ile elemanlarının bu resmi toplantıdaki kravatsız halleriydi.
İkinci ilginçlik ise, Fahri Başkonsolosun seçmiş olduğu Genel Sekreter ile Kültür Danışmanı’nın temsil kabiliyetleriydi.
Bu duruma karşı işte benim yorumum:
Fahri konsolosluk makamı, resmi bir diplomatik statü taşımamakla birlikte, temsil ettiği ülkenin prestijini ve ciddiyetini yansıtması beklenen bir görevdir. Bu tür bir tanıtım toplantısında, özellikle Türkiye’yi temsil eden diplomatik yetkililerin kravat takması, diplomatik teamüllere ve ciddiyete uygun bir davranış olarak görülür. Ancak, fahri başkonsolosun ve ekibinin kravat takmamış olması, bu toplantıya katılımda gayri resmi bir tavır sergilendiği izlenimi yaratabilir.
Bu durum, karşı tarafın resmi bir toplantı atmosferinden ziyade, daha rahat, samimi bir ortam yaratmak istediğini de gösterebilir. Fakat özellikle diplomatik görevlerde giyim kuşamın protokol açısından önemli olduğu düşünülürse, fahri konsolos ve ekibinin kravatsız katılımı bazı çevreler tarafından hafife alma, ya da yeterince ciddiye almama olarak da algılanabilir. Bu da Türkiye’nin resmi temsilcileri açısından bir uyumsuzluk ya da protokol eksikliği gibi yorumlanabilir.
Bu durumun daha geniş anlamda nasıl karşılandığı, katılımcıların kültürel farklılıkları ve toplantının amacı gibi faktörlerle de ilişkili olabilir. Örneğin, bazı Batı Avrupa ülkelerinde iş dünyasında ve diplomatik alanda daha rahat bir giyim tarzı benimsenmiş olabilir. Fakat bu durum Türkiye’nin resmi teamüllerine uygun olmayabilir. Sonuçta, böyle bir toplantıda tüm tarafların aynı ciddiyet ve özeni göstermesi, temsil edilen ülkenin imajı açısından daha olumlu bir etki bırakabilirdi.
Bu toplantıda sergilenen tavır ve kıyafet seçimi, fahri başkonsolos ve ekibinin görevlerini ne kadar ciddiye aldıkları konusunda soru işaretleri yaratmaktadır. Diplomatik bir etkinlikte, hele ki Türkiye’yi temsil eden bir makamın tanıtım toplantısında, uygun kıyafet seçimi hem temsil edilen ülkenin saygınlığını korumak hem de görev ve sorumluluklara duyulan saygıyı göstermek açısından son derece önemlidir. Kravat gibi küçük bir ayrıntı bile, ciddiyet ve profesyonellik anlamında büyük bir sembolik değere sahiptir. Bu nedenle, fahri başkonsolos ve ekibinin bu etkinliğe kravatsız katılmaları, toplantının resmi havasını zedelemiş ve Türkiye’nin imajına uygun bir izlenim bırakmamıştır.
Yukarıdaki fotoğrafta, Türk konuklar kravatlı görülürken, Fahri Başkonsolosun kravatsızlığı itici bir dikkat çekmiştir.
Aynı toplantıda yer alan Lahey Büyükelçimiz, Amsterdam Başkonsolosumuz ile Müşavir ve Ataşelerimiz, kravat takarak durumu dengelemeye çalışması yerinde olsa da, fahri başkonsolosluk yetkililerinin bu protokole uymamış olmaları uyumsuz bir görüntü yaratmıştır. Bu durum, yalnızca görevlerinin gerektirdiği resmi duruşa uygun olmadığını değil, aynı zamanda temsil ettikleri Türkiye’nin prestijine de zarar verdiği için eleştiriyi hak etmektedir. Diplomatik temsiliyetin gerektirdiği ciddiyet ve özenin gösterilmesi, sadece resmi yetkililerden değil, fahri görevlilerden de beklenmelidir.
TEMSİL KABİLİYETLERİ
Fahri konsolosluk makamına yapılan atamalarda, özellikle seçilen ekibin yetkinliği ve temsil kabiliyeti büyük bir önem taşır. Genel sekreterlik ve kültür danışmanlığı gibi kritik pozisyonlar, Türkiye’nin yurtdışındaki imajını ve kültürel etkileşimlerini doğrudan etkileyen görevlerdir. Bu tür pozisyonlara yapılan atamaların, yalnızca kişisel ilişkiler veya mesleki geçmişle sınırlı kalmadan, gerekli uzmanlık ve tecrübeyi taşıyan bireyler arasından yapılması beklenir. Ancak, fahri konsolosun genel sekreter olarak atadığı kişinin sigortacılık geçmişi ile tanınıyor olması ve kültür danışmanının bu alandaki tecrübe eksikliği, bu atamaların liyakat esasına göre yapılmadığı izlenimi vermektedir.
Özellikle, Kültür Danışmanı’nın 23 yaşında olması ve şu açıklamayı yapmış olması, onun deneyimsizliğini ortaya koymaktadır:
“Sessizlerin sesi eserlerimde görebildiğim şeyler. Türkler olarak Hollanda’da azınlığız ve Türk kökenli çok sanatçı yok. Bu da benim sanata başlamama vesile olan etkenlerden biri. Hollanda’nın en büyük Modern ve Çağdaş Sanatlar Müzesinde çalışıyordum; burada benim kültürümü, altmış yıldır Hollanda’da bulunan bir toplumu yansıtan hiçbir eser yok, sembol yok, koleksiyonda bir parça bile yok. Buradan yola çıkarak sessizlerin, Hollanda’daki Türklerin sesi olmaya karar verdim…”
Bu kararların alınırken Ankara’ya danışılıp danışılmadığı belirsiz olsa da, böyle önemli pozisyonlarda görev yapacak kişilerin, temsil ettikleri ülkenin çıkarlarını en iyi şekilde savunabilecek, uluslararası tecrübe ve bilgi birikimine sahip kişiler olması gerekir. Aksi halde, bu tür gayri ciddi atamalar, Türkiye’nin diplomatik ve kültürel temsiline zarar verebilir ve dış ilişkilerde olumsuz bir algı yaratabilir. Fahri başkonsolosun bu önemli görevlerde daha dikkatli ve sorumlu hareket etmesi, Türkiye’nin itibarını korumak açısından elzemdir.
UZUN SÜREN ARAŞTIRMA
Fahri başkonsolosluk gibi önemli bir göreve atanacak kişilerin geçmişte kurdukları ilişkiler ve temaslar, doğal olarak büyük bir titizlikle incelenir. Fahri başkonsolos olarak atanan kişinin, Türkiye’yi sevdiğini ve bu görevi samimiyetle istediğini ifade etmesi olumlu bir yaklaşım olsa da, hakkında bazı çevrelerce dile getirilen “yanlış kişilerle temas halinde olduğu” yönündeki iddialar dikkat çekicidir. Bu iddialar, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını savunan mercilerde tereddüt yaratmış olabilir ve başvurunun kabul edilmesindeki gecikmenin altında yatan neden de bu tür kaygılar olabilir.
Bu tür temasların, özellikle Türkiye’nin hassas siyasi meseleleri göz önüne alındığında, adayın diplomatik yetkinliği ve temsiliyet kapasitesi üzerinde gölge oluşturabileceği göz ardı edilmemelidir. Atamaların yapılmasında, bu tür söylentilerin dahi titizlikle değerlendirildiği ortadadır. Fahri başkonsolosluk makamına atanacak kişilerin, temsil edecekleri ülkenin değerlerine ve politik hassasiyetlerine uygun bir duruş sergilemesi, ulusal çıkarlar açısından kritik bir öneme sahiptir. Ankara’nın bu konuda dikkatli davranması ve süreci özenle yönetmiş olması, Türkiye’nin ulusal güvenlik ve diplomatik hassasiyetlerini gözetme adına gerekli bir tedbir olarak değerlendirilmelidir.
*********************
ILHAN KARAÇAY’S KRITIEK: DE NONCHALANCE VAN ONS NIEUWE HONORAIRE CONSULAAT-GENERAAL IN NEDERLAND VEROORZAAKT VERDRIET
*Het gebrek aan formaliteit van de multimiljonair Titus Kramer, die bekend staat om zijn liefde voor Turkije, en zijn gekozen medewerkers tijdens de officiële ceremonie was verbazingwekkend.
*Terwijl onze ambassadeur in Den Haag, ons consulaat-generaal in Amsterdam, en onze adviseurs van Financiën en Handel netjes gekleed in stropdassen waren, ontbrak deze netheid bij de honorair consul-generaal en zijn medewerkers, wat een teken was van gebrek aan ernst.
*De competentie van de door Kramer gekozen secretaris-generaal en cultureel adviseur was ook een punt van discussie.
AMERSFOORT (Woudenberg) – Na een lange wachttijd en onderzoek werd de Nederlandse Titus Kramer, die op 1 augustus 2024 door Ankara werd goedgekeurd als honorair consul-generaal, op 4 oktober 2024 officieel ingehuldigd, nadat hij een ongeluk had gehad.
De multimiljonair Titus Kramer, die bekend staat om zijn liefde voor Turkije, had zich aangemeld voor de positie van honorair consul-generaal voor de provincie Utrecht in Nederland. Kramer, die lang moest wachten, vertelde me tijdens een bijeenkomst dat hij niet begreep waarom het zo lang duurde en vroeg om mijn mening. Hoewel ik een vermoeden had, gaf ik mijn mening toen niet.
Voordat ik verder inga op mijn vermoeden en uitleg, wil ik eerst de openingsceremonie bespreken:
Kramer had een deel van zijn kasteel ‘Kasteel de Viersprong’ in het dorp Woudenberg, nabij Amersfoort, gereserveerd voor het honorair consulaat-generaal voor de provincie Utrecht. Op 4 oktober vond de officiële openingsceremonie plaats.
De ceremonie werd bijgewoond door onze ambassadeur in Den Haag, Selçuk Ünal, ons consulaat-generaal in Amsterdam, Mahmut Burak Ersoy, de financieel adviseur Zafer Düzenli, de handelsadviseur in Den Haag, de handelsattaché van Amsterdam en een select gezelschap van genodigden.
U hebt de toespraken tijdens de openingsceremonie waarschijnlijk in de berichten van mijn collega’s gezien. Ik wil u echter vertellen over enkele opmerkelijke zaken tijdens deze ceremonie.
Op de foto van links naar rechts: De commerciële adviseur van het honorair consulaat Michiel Hordijk, ons consulaat-generaal in Amsterdam Mahmut Burak Ersoy, honorair consul-generaal Titus Kramer, onze ambassadeur in Den Haag Selçuk Ünal, secretaris-generaal en cultureel adviseur .
Het eerste opvallende punt was het ontbreken van stropdassen bij de honorair consul-generaal en zijn medewerkers tijdens deze officiële bijeenkomst. Het tweede opmerkelijke punt was de representativiteit van de door de honorair consul-generaal gekozen secretaris-generaal en cultureel adviseur .
Mijn mening over deze situatie is als volgt:
Hoewel de functie van honorair consul-generaal geen officiële diplomatieke status heeft, wordt verwacht dat het de prestige en ernst van het land dat het vertegenwoordigt, weerspiegelt. In een dergelijke promotiebijeenkomst wordt verwacht dat diplomatieke vertegenwoordigers van Turkije stropdassen dragen, wat wordt beschouwd als passend gedrag volgens diplomatieke etiquette en ernst. Het feit dat de honorair consul-generaal en zijn team geen stropdassen droegen, kan de indruk wekken van een informele houding tijdens deze bijeenkomst.
Deze situatie kan worden gezien als een poging om een informele en gezellige sfeer te creëren in plaats van een officiële bijeenkomst. Maar gezien het belang van kleding en protocollen in diplomatieke functies, kan de afwezigheid van stropdassen bij de honorair consul-generaal en zijn team door sommige kringen worden gezien als een gebrek aan ernst en respect. Dit kan ook worden geïnterpreteerd als een discrepantie of een gebrek aan protocol in de officiële vertegenwoordiging van Turkije.
Hoe deze situatie breder werd ontvangen, kan ook verband houden met de culturele verschillen van de deelnemers en het doel van de bijeenkomst. In sommige West-Europese landen kan een meer informele kledingstijl gebruikelijk zijn in het bedrijfsleven en diplomatieke kringen. Echter, dit kan niet in overeenstemming zijn met de officiële gebruiken van Turkije. Uiteindelijk had het tonen van dezelfde ernst en zorg door alle partijen tijdens een dergelijke bijeenkomst een positiever effect gehad op het imago van het vertegenwoordigde land.
De houding en kledingkeuze tijdens deze bijeenkomst roepen vragen op over hoe serieus de honorair consul-generaal en zijn team hun taken nemen. In een diplomatiek evenement, vooral bij een promotiebijeenkomst van een functie die Turkije vertegenwoordigt, is de juiste kledingkeuze uiterst belangrijk om zowel het aanzien van het vertegenwoordigde land te behouden als om respect te tonen voor de taken en verantwoordelijkheden. Zelfs een klein detail zoals een stropdas heeft een grote symbolische waarde in termen van ernst en professionaliteit. Daarom heeft de deelname van de honorair consul-generaal en zijn team zonder stropdassen de officiële sfeer van de bijeenkomst aangetast en geen passend beeld van Turkije achtergelaten.
Op de bovenstaande foto valt op dat de Turkse gasten stropdassen dragen, terwijl het ontbreken van een stropdas bij de honorair consul-generaal als storend werd ervaren.
Hoewel onze ambassadeur in Den Haag, ons consulaat-generaal in Amsterdam, en onze adviseurs probeerden de situatie in balans te brengen door stropdassen te dragen, creëerde het feit dat de medewerkers van het honorair consulaat-generaal dit protocol niet volgden, een inconsistent beeld. Dit verdient kritiek omdat het niet alleen niet in lijn is met de formele houding die hun functie vereist, maar ook de prestige van het vertegenwoordigde land, Turkije, schaadt. De ernst en zorg die diplomatieke representatie vereist, moet niet alleen van officiële functionarissen, maar ook van honorair functionarissen worden verwacht.
REPRESENTATIEVERMOGENS Bij de benoemingen voor de functie van honorair consul-generaal is vooral de bekwaamheid en het representatievermogen van het gekozen team van groot belang. Posities zoals secretaris-generaal en cultureel adviseur zijn cruciaal omdat ze direct van invloed zijn op het imago van Turkije in het buitenland en de culturele interacties. De verwachting is dat deze benoemingen plaatsvinden onder individuen met de nodige expertise en ervaring, en niet alleen gebaseerd op persoonlijke relaties of professionele achtergrond. Echter, het feit dat de door de honorair consul-generaal benoemde secretaris-generaal bekend staat om zijn achtergrond in de verzekeringssector en de cultureel adviseur een gebrek aan ervaring in dit gebied heeft, geeft de indruk dat deze benoemingen niet op basis van verdienste zijn gedaan.
Vooral het feit dat de cultureel adviseur 23 jaar oud is en de volgende verklaring heeft afgelegd, benadrukt zijn gebrek aan ervaring: “De stem van de stemlozen is wat ik zie in mijn werken. Als Turken zijn we een minderheid in Nederland en er zijn niet veel Turkse kunstenaars. Dit was een van de factoren die me ertoe brachten met kunst te beginnen. Ik werkte in het grootste museum voor moderne en hedendaagse kunst van Nederland; hier was er geen enkel werk, geen symbool, geen enkel stuk in de collectie dat mijn cultuur vertegenwoordigde, een gemeenschap die al zestig jaar in Nederland is gevestigd. Daarom besloot ik de stem van de stemlozen, de Turken in Nederland, te worden…”
Of deze beslissingen zijn genomen in overleg met Ankara is onduidelijk, maar personen die dergelijke belangrijke posities bekleden, moeten individuen zijn die de belangen van het land dat zij vertegenwoordigen, het beste kunnen behartigen en beschikken over internationale ervaring en kennis. Anders kunnen dergelijke onzorgvuldige benoemingen de diplomatieke en culturele representatie van Turkije schaden en een negatief beeld creëren in buitenlandse betrekkingen. Het is essentieel dat de honorair consul-generaal bij dergelijke belangrijke posities zorgvuldiger en verantwoordelijker handelt om de reputatie van Turkije te beschermen.
LANGDURIG ONDERZOEK De relaties en contacten die personen hebben opgebouwd voordat ze worden benoemd tot honorair consul-generaal, worden uiteraard met grote zorgvuldigheid onderzocht. Hoewel de persoon die is benoemd tot honorair consul-generaal beweert dat hij van Turkije houdt en deze functie oprecht wil, is het opvallend dat sommige kringen beweren dat hij “in contact staat met verkeerde mensen”. Deze beschuldigingen kunnen twijfels hebben gewekt bij de autoriteiten die de nationale belangen van Turkije verdedigen en kunnen de reden zijn geweest voor de vertraging in de goedkeuring van de aanvraag.
Deze contacten kunnen, gezien de gevoelige politieke kwesties van Turkije, een schaduw werpen over de diplomatieke bekwaamheid en representatiecapaciteit van de kandidaat. Het is duidelijk dat zelfs geruchten hierover met zorg worden beoordeeld bij benoemingen. Het is van cruciaal belang dat personen die worden benoemd tot honorair consul-generaal een houding aannemen die in overeenstemming is met de waarden en politieke gevoeligheden van het land dat zij vertegenwoordigen. Dat Ankara in dit opzicht voorzichtig heeft gehandeld en het proces zorgvuldig heeft beheerd, moet worden beschouwd als een noodzakelijke maatregel ter bescherming van de nationale veiligheid en diplomatieke gevoeligheden van Turkije.