İLHAN KARAÇAY’DAN DOĞUŞ GAZETESİNE İKİ SAYFA SEÇİM ANALİZİ

İLHAN KARAÇAY’DAN DOĞUŞ GAZETESİNE İKİ SAYFA SEÇİM ANALİZİ

İlhan KARAÇAY’DAN Dogus.nlGAZETESİNE İKİ SAYFA SEÇİM ANALİZİ

Hollanda’da 25 yıldır yayın yapan Doğuş gazetesine, önümüzdeki 14, 15 ve 16 mart tarihlerinde yapılacak olan yerel seçimler için bir analiz yazan İlhan Karaçay, Türk seçmenlerin Hollanda yönetimlerindeki önemini dile getirdi.
DOĞUŞ’da iki sayfa halinde yer alan ve bugün piyasaya çıkan gazetedeki haber aşağıda.

HOLLANDA’DA GÖÇMENLERE TANINAN
SEÇME VE SEÇİLME HAKKININ ANALİZİ

‘Türkler uyum sağlayamıyor’ diyenlere tokat gibi sayılar:
Hollanda’ya, 3 Bakan, 20 milletvekili, 2 senatör, 24 İl Genel Meclisi Üyesi, 1000’i aşkın Belediye Meclis Üyesi kazandırdık.

*Türkler’in Hollanda seçimlerindeki rolleri…
*Türkler’in lobi oluşturmadaki olguları…

*Türkler’in güçlenmesinin ırkçıları çıldırtması…
*Türkler’in katılımının küçümsenmek istenmesi…

İlhan KARAÇAY yazdı:

Sadece Hollanda’da değil, tüm Avrupa’da, ‘Türkler uyum sağlayamıyor’ iddiasını savunan bilgisizlere tokat gibi sayılar:
Bu güne kadar Hollanda’ya, 3 Bakan, 20 milletvekili, 2 senatör, 24 İl Genel Meclisi Üyesi, 1000’i aşkın Belediye Meclis Üyesi, Devlet Daireleri ve Holdinglerde onlarca üst düzey yönetici ve yüzlerce doktor, avukat, mühendis, işadamı ve binlerce esnaf kazandırdık.

Önümüzdeki 16 mart günü Hollanda’da Belediye Meclis üyeleri seçilecek.
Bu seçimde, Hollanda’da 5 yılını doldurmuş herkes seçebilecek ve seçilebilecek.

Hollanda, 1986 yılında 150 yıllık anayasada bir değişiklik yaparak, yerel seçimlerde, Hollanda tabiyetinde olmayanlara da seçme ve seçilme hakkı tanımıştı. Bunun için sadece ‘Ülkede 5 yıl ikamet etmiş olma’ şartı vardı.

1986 yılında yapılan ilk yerel seçimlerde, ülkenin çeşitli yerlerindeki belediye meclislerine 12 Türk seçilmişti. Daha sonraki seçimlerde, seçilen Türkler’in sayıları artmaya başladı ve her seçimde 200’ü aşkın Türk seçilir oldu. Bu arada, Belediye Başkan Yardımcılığı’na yükselen Türkler olduğu gibi, semtlerde Belediye Başkanı olan Türkler de oldu.

Türkler’in seçme ve seçilme haklarını elde etmeleri ile birlikte, lobicilikleri de güçlenmiş oldu. Bunun semeresini daha ilk seçimlerde görmüştük.
Hollanda’da, Hıristiyanlar’ın, Katolik, Protestan ve Ortadoks mezhebinde olanların, Radyo ve Televizyonlarda yayın hakları vardı ama, Müslümanlar’ın böyle bir hakkı yoktu. Yıllarca süren çabalar işe yaramamıştı ve hatta, ‘Siz bu işi unutun’ uyarısı bile yapılmıştı.

Ama 1986 yılındaki seçimler öncesinde başlayan seçim kampanyaları sırasında, Türk seçmenleri camilerde ve derneklerde ziyaret eden Başbakan, Bakanlar ve muhalefet liderleri, Türkler’in bu isteğine yardımcı olacakları sözünü verdiler.
Bu sayede Türkler aynı yıl bu hakkı kazandılar ve İslam Yayın Kurumu adı altında radyo ve televizyon yayını hakkını elde ettiler. Türkler’e bunun için 5 milyon gulden yıllık bütçe ve bir de villa tahsis ettiler.

metin, kişi, takım, poz içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturulduSiyasi parti liderleri, 1986 Yerel seçimleri öncesinde Türk medyasından da yararlanmaya çalıştılar. Fotoğraflarda, İşçi Partisi lideri Den Uyl (soldaki fotoğraf) ve CDA Partisi lideri ve Başbakan Lubbers (sağdaki fotoğraf) İlhan Karaçay’a vaatlerde bulunurken görünüyorlar.

Türkler’in yerel seçimlerde elde ettikleri bu güç, Hollanda tabiyetine geçen ve genel seçimlerde oy kullananlar sayesinde daha da gelişti. Nüfusu 700 bine yaklaşan Türkler’in, 429 bini Hollanda tabiyetine geçmiş durumda. Böylece Türkler, genel seçimlerde de seçme ve seçilme hakkı ile güçlenmiş oldu.

Öyle ki, bizim de katıldığımız ilk seçimde 3 Türk asıllı parlamenterimiz oldu. Bu sayılar daha sonra 6’ya yükseldi. Hatta Nebahat Albayrak Devlet Bakanı bile olmuştu. Son yapılan seçimler sonrasında da Günay Uslu Kültür ve Medya’dan Sorumlu Devlet Bakanı, Dilan Yeşilgöz de Adalet Bakanı oldular.

O zaman olduğu gibi, şimdi de, ‘Bir gün Başbakan’ın adı Ali olacak’ diye hayaller kuruyoruz. Ama, bu koltuğa Günay Uslu küçük yaşındayken göz koymuş. Kim bilir, belki bundan sonraki Hollanda Başbakanının adı Günay olur.

Türkler’in lobi gücünü düşürmek isteyen Hollanda medyası, seçimlere katılım oranını hep düşük gösterdi. Sonuçta bu hesap tahminden başka bir şey değildi. Ama biz her seçimde, Türkler’in verdiği tercihli oyları saydık. Türkler’in her zaman seçimlere ilgi gösterdiğini saptadık. Türkler’in seçimlere katılım oranı yüzde 70’lerin altına düşmüyordu.

Bu kez de, Hollanda’da 16 martta yapılacak olan yerel seçimlerde 350 bin Türk’ün oy kullanmasını bekliyoruz.

Ben şahsen oldum olası, ayrı bir parti kurup kendimizi soyutlamaktan yana değilim. Ben hep, çeşitli siyasi partiler içinde yer almamızı yeğlemişimdir. Zira, siyasi partiler içinde davamıza destek olacak Hollandalı partidaşlarımız olacaktır.

Ne var ki, siyasi partiler, Milletvekili, Belediye Meclis Üyesi ve İl Genel Meclisi Üyesi olan Türk asıllılara, bırakın destek olmayı, köstek oldular ve hatta partilerinden attırdılar.
Bunun ilk örneğini 2006 seçimleri öncesinde Ayhan Tonca, Osman Elmacı ve Erdinç Saçan’ın, sözde ‘Ermeni soykırımını tanımıyorlar’ gerekçesi ile aday listelerinde çıkarılışı sırasında yaşadık.

O zaman çok kızmıştık. Türk kökenli seçmenlerin önemini anlamayan siyasi partilere ders vermek için, az da olsa birlik olmuştuk ve oylarımızı Fatma Koşer Kaya’ya vermiştik. O zamanlar medya, Türk kökenlilerin verdikleri oylar ile D66 Partisini kurtardıklarını yazmıştı.

İkinci dışlanma örneğini yedi yıl önce yaşadık. Zamanın Başbakan Yardımcısı ve Sosyal İşler Bakanı Lodewijk Asscher’in, yabancılar politikasına tepki gösterdikleri için, İşçi Partisi’nden atılan Tunahan Kuzu ile Selçuk Öztürk, mecliste kendi gruplarını oluşturdular ve sonra da DENK adında bir parti kurdular.

‘Yabancıların umudu’ olarak kurulan DENK Partisi’ni daha da güçlendirmek için, diğer yabancı kökenli siyasetçiler ile birleşmeyi amaçlayan Kuzu ve Öztürk, amaçlarına ulaşmışlardı.

DENK Partisi, 16 Martta yapılacak yerel seçimlerde, gerek kendi ölçümlerinde ve gerekse partiye gönül verenlerin nazarında başarılı olacak gibi. ‘Gibi’ diyorum, zira parti Faslılar’ın eline geçmiş gibi. Öncenin aktif adamı Tunahan Kuzu biraz durulmuş gibi. Ama yine de DENK Partisi’nin 16 Mart seçimlerinde başarılı olmasını bekliyoruz.

16 Marttaki seçimde, çeşitli siyasi partilerin listelerinde pek çok Türk adayın isimleri yer alıyor. Özellikle küçük Belediyeler’de 300 veya 400 tercihli oy ile seçilebilen Türkler’in toplam sayısının bu defa 300’ü geçmesi bekleniyor.

TARİHE GEÇEN İLK SEÇİLEN TÜRKLER

metin, kişi, iç mekan içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Hollanda tabiyetinde olanların seçip seçilebildiği genel seçimlerde, Türk kökenlilerin verdikleri tercihli oylar ile desteklenmiş olan Nebahat Albayrak (solda) ve Fadime Örgü (sağda), Hollanda parlamentosuna giren ilk Türk kökenliler oldular.

Nebahat Albayrak, 1970 yılında Hollanda’ya aile birleşimi kanalıyla geldi. Lieden Üniversitesi’ni bitirdikten sonra Paris ve Ankara’da özel eğitim gördü. 1990 yılında Hollanda Irkçılıkla Mücadele Bürosunda çalıştıktan sonra, 1993-1998 yılları arasında Hollanda İçişleri Bakanlığı’nda çalıştı. 1998 seçimlerinde İşçi Partisi listesinden parlamentoya girdi ve ikinci dönemde de seçildikten sonra Adalet Bakanlığı Devlet Sekreteri (Devlet Bakanı) oldu.
Nebahat Albayrak, 2012 yılında girdiği Shell firmasında, 2016’dan bu yana Başkan Yardımcılığı yapıyor.

Fadime Örgü, 4 yaşındayken aile birleşimi kanalıyla Hollanda’ya geldi.Tiburg Üniversitesini bitirdikten sonra, 1998 yılında Hürriyetçi Liberal Parti VVD’den milletvekili seçildi.
Partisinin medya sözcülüğünü yapan Fadime Örgü, şimdi Voleybol Federasyonu’nda yönetici ve iki Konut Kooperatifi’nde Başkanlık yapıyor.

PARLAMENTOYA MİLLETVEKİLİ OLARAK GİREN DİĞER İSİMLER:
Nihat Eski, Fatma Koşer Kaya, Coşkun Çörüz,  Tunahan KuzuSelçuk Öztürk (DENK), Nevin Özütok (Yeşiller), Zihni Özdil Yeşil Sol, Cem Laçin SP, Dilan Yeşilgöz-Zegerius, Sadet Karabulut SP, Mahir Alkaya SP, Cem Laçin (Sosyalist Partisi). Nilüfer Gündoğan VOLT, Mahir Alkaya, Hülya Kat D66, babası Türk olan Stephan van Baarle.

İlk Belediye Meclis Üyesi: Musa Öztürk

metin, gazete içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturulduHollanda’da, Türkler’e seçme ve seçilme hakkı verilmeden önce, Hollanda tabiyetine geçmiş olan Musa Öztürk Belediye Meclisi’ne ilk seçilen Türk olmuştu.
1980-1986 yılları arasında Rotterdam’ın Charlois bölgesi Belediye Meclisi’ne İşçi Partisi listesinden giren Öztürk, Türkiye’de Hürriyet gazetesine yarım sayfa haber konusu olmuştu.

Yabancıların seçip seçilebildiği 1986’daki ilk yerel seçimlerde 12 Türk Belediye Meclislerine girmeyi başarmıştı. Fotoğraflarda soldan sağa, Seçil Arda, İsmail Aykut, Osman İskender Kaptanoğlu, Faruk Cansızlar, İsmail Baykoç, Naci Demirbaş (rahmetli oldu) ve Yusuf Toprak hatırlayabildiğim isimlerdi.

1986’yı takip eden diğer yerel seçimlerde, Türkler daha organizeli girdikleri yarışlarda büyük başarı elde ettiler.
Hollanda Belediye Meclislerindeki sayıları bazı dönemlerde 200 ve 250’yi bulan Türklerin, bugüne kadar toplamda 1000’i aşkın meclis üyesi çıkardıkları biliniyor.

İLK SENATÖRLERİMİZ:

adam, kişi, iç mekan içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturulduDüzgün Yıldırım

2007 yılında yapılan yerel seçimler sonrasında senatoya seçilen ilk Türk olan Düzgün Yıldırım, 18 Ağustos 1963 doğumlu. 1980 darbesinden sonra Hollanda’ya iltica eden Yıldırım, gündüzleri çalışırken, geceleri de tahsiline devam etti. Hengelo’da Çok Kültürlü Gençlik Merkezi’ni kurdu ve 1994 yerel seçimlerinde Zwolle Belediye Meclisi’ne seçildi. Daha sonraki seçimde de aynı başarıyı gösteren Yıldırım, aynı zamanda Overijssel İl Genel Meclisi’ne seçildi ve grup başkanı oldu. 2007 yılında yapılan Senato seçimlerinde listenin 18’inci sırasındaydı ama tercihli oylarla seçildi. Ne var ki, bağlı olduğu Sosyalist Partisi, Düzgün Yıldırım’ın aldığı tercihli oyları önemsemedi ve istifa ederek yerini listenin üst sıralarındaki birine devretmesini istedi. Yıldırım bu isteğe olumsuz yanıt verdi. Bunun üzerine parti başkanı Marijnissen 17 Temmuz 2007’de ‘kesin istifa’ ültimatomunu verince ipler koptu. Yıldırım , 7 Eylül 2007 günü senatörlükten değil, partisinden istifa etti ve Solidara adlı partisini kurarak siyasete devam etti.
Katıldığı Pauw &Witteman TV programı ile popülaritesi artan Yıldırım, 2009 yılında yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerine aynı parti adına katıldı ama kazanamadı.

kişi, iç mekan, takım, konferans salonu içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturulduHamit Karakuş

22 Şubat 1965 doğumlu Hamit Karakuş, 1960’lı yıllarda Hollanda’ya gelen babasının ardından 1973 yılında ailesiyle birlikte Hollanda’ya geldi. Bir yandan eğitimini tamamlarken, diğer yandan babası gibi bir halıcı firmasında çalıştı.
Siyasette başarılı olmuş Türklerden biri de Hamit Karakuştur.

Polislik yaptığı yıllarda, politikaya ilgi duyan Karakuş, İşçi Partisi adayı olarak girdiği seçimlerde kazanamamıştı. Ama Karakuş’un yeteneğini fark eden parti yöneticileri, O’nu Rotterdam İl Başkan Yardımcısı yaptılar. 2002-2006’da İl Başkan Yardımcısı olan Karakuş, 2006’daki yerel seçimlerde, Rotterdam Belediye Meclisi’ne girmeyi başardı.
Karakuş, ‘Lokoburgemeester’ sıfatı ile, Belediye Başkanı’nın olmadığı zamanlarda Başkanlık koltuğuna oturuyordu.

2014 yılında liste başı olarak girdiği seçimlerde İşçi Partisi kaybedince, üstlenmiş olduğu görevlerden istifa eden Karakuş, 2014 yılından bu yana ‘Platform31’in, 2019’yılından bu yana da ‘Araştırma Enstitüsü’nün Genel Müdürlüğü’nü yapıyordu.

Karakuş, Düzgün Yıldırım’dan sonra, ‘Türk asıllı ikinci Senatör’ olmayı başarmış bir siyasetçi olarak tarihe geçti.

İLK İL GENEL MECLİSİ ÜYELERİMİZ:

  kişi, kıyafet, kadın, gülümserken içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Songül Akkaya

Amsterdam Üniversitesi’ni bitirdikten sonra siyasete giren Songül Akkaya, 12 Vilayetten oluşan Hollanda’da, Amsterdam ve Haarlem’i de içine alan ‘Kuzey Hollanda İli’ne, 2004 yılında ilk Türk olarak seçildi. Başarılı faaliyetlerden sonra iş hayatına atılan Akkaya, şimdilerde, anlaşmazlıkları mahkeme öncesinde arabuluculuk yaparak çözen ‘YS-Arabuluculuk ve Danışmanlık’ bürosunu yönetiyor.

tablo, kişi, iç mekan, restoran içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Köksal Gör

Kuzey Hollanda İl Genel Meclisi’ne seçilip, 2013 yılına kadar üç dönem üyelik yapan Türk kökenli ilk üyelerden Köksal Gör, ‘Stichting Witboek (Beyaz Kitap)’ adlı bir vakıfa ait olan 4 İslam Yatılı Okul’unu yönettiği için, hakkında yapılan şikâyet ve itirazlar sonrasında Başbakan Rutte’nin zorlaması ile istifa etmek mecburiyetinde kaldı. Köksal Gör, şimdilerde Yeşil Enerji işiyle ilgileniyor.

İl Genel Meclisi’ne seçilen diğer isimler:

Yasemin Cegerek (Gelderland), Songül Akkaya (Kuzey Hollanda), Resul Özdemir (Güney Hollanda), Fatma Mete (Groningen), Atiye Tunç (Overijsel), Dursun Kılıç (Utrecht) ve Ersin Taşkın (Flevoland) ,Yaşar Vural, (Güney Hollanda), Muzaffer Bozarslan (Limburg), Lütfü Altuntaş (Overijsel), Sinan Cengiz (Güney Hollanda), Zafer Yurdakul (Kuzey Hollanda), Düzgün Yıldırım (Overijssel), Nuh Demirbilek (Flevoland), Fahri Kaplan (Gelderland),
Suat Kutlu (Noord-Brabant), Nurettin Altundal (Noord Brabant), Zafer Yurdakul (Noord-Holland, Adnan Tekin (Noord-Holland), Muzaffer Cetin (Zuid- Holland), Huri Şahin (Zuid- Holland), Metin Çelik (Zuid- Holland)

tablo, iç mekan, kişi, yemek masası içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu1986 seçimlerinde belediye meclislerine giren 12 Türk’ün yedisi ile TRT için bir röportaj yapmıştım. Seçil Arda, İsmail Aykut, Osman İskender Kaptanoğlu, Faruk Cansızlar, İsmail Baykoç, Naci Demirbaş (rahmetli oldu) ve Yusuf Toprak ile yapmış olduğum bu röportajı izlemek isterseniz Google veya Youtube’de https://www.youtube.com/watch?v=rPcK–DSrAM  linki ile arama yapınız.

 

CİNSEL TACİZ DE OLMAK ÜZERE 13 ŞİKÂYET VAR: NİLÜFER GÜNDOĞAN’A KESİN İHRAÇ KARARI

CİNSEL TACİZ DE OLMAK ÜZERE 13 ŞİKÂYET VAR: NİLÜFER GÜNDOĞAN’A KESİN İHRAÇ KARARI

Araştırmacıları muhatap kabul etmeyen Gündoğan’nın13 kişiyi taciz ettiği iddiası var.

Elle sarkıntılık, tedhiş-gözdağı ve istenmeyen cinsel sarkıntılıkla suçlanan milletvekilinin, suçsuzluğunu ispat etmek için başvurduğu mahkemedeki duruşma salı günü yapılacak.

Ülkenin en ünlü avukatı Geert-Jan Knoops, ,”Parti haksız bulunacak ve Gündoğan aklanacak’ diyor.

kişi, kıyafet, giyme, takım içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

İlhan KARAÇAY’ın haberi:

İki hafta önce Volt Partisi tarafından ‘sınırı aşan tacizler’ suçlaması ile, yapılacak olan soruşturmanın sonuna kadar partiden ihraç edlen milletvekili Nilüfer Gündoğan, araştırma bürosunun yaptığı çalışmalardan sonra yeniden suçlu kabul edildi ve partisinden kesin olarak ihraç edildi.

Gündoğan’ın muhatap olarak kabul etmediği araştırma bürosu, Gündoğan’ın, “Hakkımda olsa olsa bir şikâyet vardır” cevabına karşı, 13 şikâyet olduğunu, bu şikâyetlerin ‘Elle sarkıntılık, tedhiş-gözdağı ve istenmeyen cinsel sarkıntılık’ olduğunu açıkladı.
Partinin çeşitli alanlarında çalışan 16 kişiyle konuşulduğunu ve 13 kişinin şikâyette bulunduğunu belirten partinin fraksiyon başkanı Laurens Dassen, Gündoğan’ın araştırmaya katılmayışına anlam veremediğini söyledi.

Gündoğan’nın, yapılan araştırmadan sonra kesin suçlu olduğuna inandıklarını belirten Dassen, “Bu durum karşısında kendisi hakkında kesin ihraç kararı almak mecburiyetinde kaldık” dedi.

Yapılan kesin ihraç kararından birkaç saat sonra twitterde bir açıklama yapan Nilüfer Gündoğan, kendisine yapılan muamelenin ‘alçaklık, rezalet ve iftira’ olduğunu beirtti.
Seçilen araştırma bürosunun güvenilir ve tarafsız olmadığını, bu nedenle de muhtap kabul etmeyerek soruşturmaya katılmadığını belirten Gündoğan, “Şayet sınırı aşan cinsel taciz olayı olsaydı, savcılık devreye girerdi” dedi.
Bu nedenle partisi hakkında mahkeme talebinde bulunduğunu belirten Gündoğan’ın ünlü avukatı Geert-Jan Knoops da yaptığı açıklamada, “Parti haksız bulunacak ve Gündoğan aklanacak” diyor.
***********************************

Gündoğan hakkında daha önce yayınlamış olduklarımı altta sizlere fotoğrafsız olarak yeniden sunuyorum.

HOLLANDA’DA YAŞANAN CİNSEL TACİZ OLAYLARI, BU KEZ BİR KADIN TACİZCİ NEDENİYLE BAŞKA BİR BOYUT KAZANDI

Cinsel taciz ile suçlanan kadın, Türk kökenli milletvekili Nilüfer Gündoğan.

Partiden yapılan açıklamada, gelen çeşitli şikâyetler üzerine, Gündoğan’ın partiden ihraç edildiği ve Gündoğan’ın parti adına hiçbir tasarrufta bulunamayacağı belirtildi.

Suçlamaya çok şaşırdığını ve hiçbir şeyden haberi olmadığını belirten Gündoğan, bu suçlamanın, kendisini uzun süredir tehdit edenlerin bir komplosu olduğunu sanıyor.

İlhan KARAÇAY’ın haberi

 

Sanat, siyaset ve spor camiası içinde, cinsel taciz olayları ve suçlananların art arda istifaları ile çalkalanan Hollanda’da, şimdi de bir kadın tacizci haberi, ortalığı yeniden karıştırdı.

Olayın kahramanı, Türk kökenli milletvekili Nilüfer Gündoğan.
Gündoğan’ın bağlı olduğu VOLT Partisi’nden yapılan bir açıklamada, kendilerine gelen şikâyetler üzerine, Gündoğan’ın parti ile ilişkisinin kesildiği ve parti adına hiçbir tasarrufta bulunamayacağı belirtildi.
Şikâyetlerin araştırılması için özel bir büroya talimat verildiği belirtilen açıklamada, mağdurların rahat bir şekilde çalışabilmeleri için, Gündoğan’ın partiden uzak durması istendi.

Gelişmelerden sonra konuşan Nilüfer Gündoğan, bu durum karşısında şaşkınlık geçirdiğini ve hiçbir şeyden haberi olmadığını belirtirken, ‘Bunlar belki de, uzun süredir beni tehdit edenlerin bir oyunudur’ dedi.
VOLT Partisi’nin mecliste korona sözcülüğünü yapan Gündoğan, özellikle Forum voor Democratie partisi mensupları ile sert tartışmalar yapıyordu. Telefon, posta, email ve twitter yoluyla tehdit edildiğini ve annesine de küfürler yağdırıldığını belirten Gündoğan için, polis tarafından koruma önlemleri alınmıştı.

Gündoğan hakkında parti tarafından yapılan açıklamada, tacizin şekli ve kaç kişiye yapıldığı konusunda bilgi verilmedi.
Parti’nin ihraç kararı, Gündoğan’ı milletvekilliğinden düşürmedi. Gündoğan, kendi isteği ile milletvekilliğinden istifa etmemesi halinde, tarafsız veya bir parti kurarak milletvekili olarak kalacak.

NİLÜFER GÜNDOĞAN OLAYI GÜNCELLİĞİNİ KORUYOR

Hollanda’yı birkaç gündür meşgul eden Nilüfer Gündoğan olayının içyüzü esrarengizliğini koruyor.
Gündoğan’ın, partiden uzaklaştırılmasına neden olacak ‘sınırı aşan hareket’lerin ne olduğu, gerek parti ve gerekse Gündoğan tarafından hâlâ açıklanmadı.
15 Şubat tarihli twitter hesabından bir açıklama yayınlayan Nilüfer Gündoğan, direnişçi bir yapıya sahip olduğunu, gerek tehdit edenler ile ve gerekse kendisi hakkında tacizci suçlaması yapanlarla mücadele edeceğini belirtirken, ülkenin en ünlü avukatlarından Geert-Jan Knoops ile haklılığını ortaya çıkaracağını söyledi.
Nilüfer Gündoğan hakkında yayınlanan gazete haberleri ve televizyon programlarında, her iki tarafın ketumluğu eleştitiliyor.


Değerli Okurlarım,
Deventer eski başkonsolosumuz sevgili Orhan Ertuğruloğlu dün beni aradı ve Nilüfer Gündoğan haberleri konusunda fikir teatisinde bulunduk. Ertuğruloğlu, Hollandaca dilini çok iyi bir şekilde Türkçeye çeviren bir bilgiye sahip. Hatta her Pazar günü hiç üşenmeden, Hollanda’da sahnelenen bir tiyatro oyununu uzun uzun tercüme eder ve Facebook’a koyar. Bu konuda çok takdir ve teşekkür alır.
Eski Başkonsolosumuz, iyi takip ettiği haberlerden, Gündoğan için bakınız nasıl bir kanıya varmış. Aynen yayınlıyorum.

Mustafa Orhan Ertuğruloğlu

NİLÜFER GÜNDOĞAN OLAYININ İÇ YÜZÜ

Bugün TV’de yer alan haberlerde duruma açıklık getirildi ve Nilüfer Gündoğan’ın, parti personeline kötü muamele ettiği, o nedenle personelin şikayetçi olduğu, hakkında tahkikat açıldığı bildiriliyor. Türkçeye Şirazeyi aşan davranışlar şeklinde çevirebileceğim. Hollandaca ‘grensoverscrjdend gedrag’ -behaviour overstepping boundaries- ibaresi, genellikle cinsel taciz ve sarkıntılık anlamında kullanılıyorsa da, nadiren bu anlama da gelebiliyor.

Nilüfer ise, 41.000 oy aldım, görevime kimse son veremez. Görevimin başındayım diyor.

                                                  **********************

VOLT PARTİSİ VE NİLÜFER GÜNDOĞAN

Hollanda genel seçimlerine ilk kez katılan VOLT Europa Partisi (Genelde sadece VOLT olarak söz ediliyor), sürpriz bir şekilde üç koltuk kazandı. Parti seçim listesinin ikinci sırasında yer alan Nilüfer Gündoğan da böylece meclise girmiş oldu.

Sizlere Nilüfer Gündoğan’ı tanıtmadan önce, çok ilginç bir yapıya sahip olan VOLT Partisi’nden söz edeyim.

2017 Yılında İtalya’da Andrea Venzon tarafından kuruldu. İdeolojik yapısı, sosyal liberal ve tam bir Pan-Avrupa taraftarı. Lüksemburg’da, kâr amacı gütmeyen bir dernek olarak kayıtlı. Ayrıca, Avrupa Birliği Yeşiller fraksiyonuna kayıtlı. 30 Avrupa ülkesinden 20 bin aidat ödeyen üyesi var.

Avrupa Birliği’ni gözü kapalı destekleyen bu kuruluşa, Birliğin finansal katkısı var mı yok mu bilemiyorum.
İtalya’dan başka, Almanya, Hollanda, Belçika ve Bulgaristan’da siyasi parti olarak faaliyet gösteriyorlar ama yakın biz zamanda tüm Avrupa ülkelerinde faaliyete geçecekler.

Avrupa sınırları içinde yaşayan tüm insanların, eşit bir şekilde yaşayabilmeleri için, bir tek yasa altında yönetilmeyi şart koşan bu parti şu örneği veriyor: Almanya, Lüksemburg, Holland ave Belçika’nın yer aldığı bir Limburg Bölgesi var. Bu bölgede yaşayan insanların, çalışma veya okula gitme alanları diğer ülkede olabiliyor. Bir ülkede ikamet edip bir başka ülkede işe veya okula gidenler, çeşitli yasalar ile karşılaşıyorlar. Bu parti, işte bu nedenle, yasaların tüm Avrupa ülkelerinde aynı olması gerektiği belirtiliyor.

NİLÜFER GÜNDOĞAN (VOLT EUROPA PARTİSİ)

Nilüfer Gündoğan, Pan-Avrupa partisininden meclise girdi

Babası 1980 ihtilalinden önce Hollanda’ya göç etmiş bir eğitimci.
Annesiyle birlikte Hollanda’ya geldiği zaman 18 aylıktı. Annesi, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeğeni olduğunu söylüyor.

10 yıl önce siyasete atılmış ve Demokrat 66 Partisi’ne üye olmuş. Eşinin vefat etmesinden sonra siyaseti bırakmış. Ama aradan bir müddet geçtikten sonra, 4 yıl önce VOLT Partisi’nden gelen teklifi geri çevirmemiş.
Bir yayın organına verdiği beyanatında, Türkiye’deki gelişmelerden memnun olmadığını belirten Nilüfer Gündoğan, mecliste temsil edeceği insanlar için, kadın-erkek eşitliği, cinsel tercih eşitliği, dini ve siyasi görüş özgürlüğü için mücadele edeceğini söylüyor.
************************

UKRAYNA-KÜBA BENZETMESİ VE SAVAŞ NEDENLERİNİN İÇYÜZÜ: STRATEJİ AVANTAJI

UKRAYNA-KÜBA BENZETMESİ VE SAVAŞ NEDENLERİNİN İÇYÜZÜ: STRATEJİ AVANTAJI

İlhan KARAÇAY yazdı:

Bugün yaşanmakta olan Ukrayna krizini yorumlamak yerine, 1962’de yaşanan Küba krizini hatırlatarak, stratejik avantajın önemini ortaya seriyorum.

Savaşlar çirkindir. Savaşlarda haklıyı ve haksızı seçmeye kalkışmak doğru değildir.

Savaşlar, dünyaya hakim olmak isteyen süper güçlerin akıl almaz akılsızlığıdır.

Savaşlarda, sadece askeri kayıp ve zararlar olmaz. İster istemez sivil alanlar ve halk da zarar görürler ve kayıp verirler.

metin içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Bugünkü genç kuşaklar bilmeyebilirler. Bugün Ukrayna’da yaşanan krizin baş sorumlusu olarak suçlanan Rusya, bu sorumlulukta yalnız değildir. Bu krizin bir benzeri 1962 yılında Küba’da yaşanmış ve o yaşananın sorumlusu da Amerika Birleşik Devletleri olmuştur.

Bugün nasıl ki Rusya ABD’nin ve hatta NATO’nun, sınırlarına yakın yerlerde konuşlanmasını istemiyorsa, dün de ABD, Rusya’nın kendilerine yakın konuşlanmasını istemiyordu.
Bugün Ukrayna krizi yaşanıyorsa, dün de Küba krizi yaşanmıştır.

Bu konuda kesinlikle taraf olmak istemiyorum. Sadece yaşanan her çirkinliğin, emperyalist güçlerin eseri olduğunu ifade etmek istiyorum.

Bugünkü genç kuşaklara, 1962 yılında Küba’da neler yaşandığını anlatmak istiyorum.
O zaman ben 20 yaşındaydım. Rusya’nın Küba’daki varlığından rahatsız olan ABD’nin, Kübayı savaş gemileri ile nasıl abluka altına aldığını hiç unutamıyorum.

Küba olayını 20 yaşında bir genç olarak sizlere anlatmak isterdim ama, daha sağlıklı bilgiler vermem için Wikipedia’dan yararlanmam daha iyi olur sanırım.

metin, gazete içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Küba Füze KriziABD’nin Türkiye ve İtalya‘ya, SSCB’nin ise Küba’ya nükleer başlıklı füze yerleştirmesi ile başlayan; Ekim 1962’de dönemin iki süper gücünü karşı karşıya getiren ve dünyayı nükleer savaş tehdidi altında bırakan bunalımdır.

Küba Füze Krizi ya da diğer adıyla Ekim Füzeleri bunalımının en önemli özelliği, nükleer silahlara sahip iki süper gücün dünyada ilk kez doğrudan karşı karşıya gelmesidir. Bunalımın bir başka özelliği hem “Soğuk Savaş“ın doruğunu hem de 1962 sonrasında yavaş yavaş ama kararlı bir tempoda yerleşmeye başlayan “yumuşama” (detente) olgusunun temelini oluşturmasıdır.

Nedenleri

Küba Füze Krizi bunalımının temelinde yatan asıl neden ise Amerikan Hükümeti’nin Fidel Castro rejimini devirmek istemesidir.

Castro’nun 1959 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin kontrolündeki Batista rejimini yıkarak iktidara gelmesi üzerine ABD, önce Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) bünyesinde Latin Amerika ülkelerinin ortak harekatıyla “Castro Rejimi”ni yıkmayı denediyse de OAS üyeleri yalnızca “Castro Rejimi”ni kötülemekle yetindiler. Daha sonra ABD’ye kaçan Kübalı mültecilerin ABD Hükümeti’nin yardım ve desteği ile Küba’yı işgal etmesini içeren bir plan yürürlüğe konduysa da mültecilerin Domuzlar Körfezi Çıkartması‘nda başarısızlığa uğraması, ABD’nin bu dolaylı müdahale girişimini sonuçsuz bıraktı.

Bunalımın bir diğer nedeni ise, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği‘nin (SSCB) ABD’nin gerek OAS bünyesinde gerekse Domuzlar Körfezi Çıkartması’nda yaşadığı başarısızlıktan yararlanması ve Küba’daki “Castro Rejimi”ne destek olmaya başlamasıdır. SSCB, ihtiyaç duymamasına karşın Küba’nın şeker ihracatının büyük kısmını satın aldı ve Küba’ya olası bir Amerikan müdahalesine karşı güvence verdi.

Füzeler

ABD’ye ait bir U-2 casus uçağının 1 Mayıs 1960’ta düşürülmesiyle ABDSSCB ilişkileri gerginleşirken Küba-SSCB dostluğu giderek sıkılaşıyordu. Bu sıcak ilişkilerin bir sonucu olarak 1962 sonbaharında Küba’ya Sovyet füzelerinin konuşlandırılmasına başlandı.

Bir görüşe göre Küba bunalımının ortaya çıkardığı tehlike gerçek olmaktan çok görünüşteydi. Bu görüşe göre füzelerin yerleştirilmesi dönemin SSCB lideri Nikita Kruşçev açısından becerikli bir “Soğuk Savaş” oyunuydu ve füzeler dönemin ABD Başkanı J. F. Kennedy zorladığı takdirde sökülmek üzere yerleştirilmişti. Ancak sökme bedeli olarak Kruşçev, bazı ödünler beklemekteydi: Küba’nın işgal edilmeyeceğine dair güvence ve SSCB toprakları yakınına (özellikle Türkiye’ye) yerleştirilmiş füzelerin sökülmesi.

Füzelerin yerleştirilme amacı ne olursa olsun Küba ile SSCB arasında gelişen bu ilişkiler ABD’yi bir müdahaleye doğru itmeye başladı. ABD Başkanı Kennedy, 1962 yılı Ekim ayının hemen başında verdiği bir demeçte şu olasılıkların gerçekleşmesi halinde Küba’ya müdahale edeceğini açıkladı: Küba’daki Amerika’ya ait Guantanamo ÜssüPanama Kanalı, öteki Latin Amerika ülkeleri veya kıtadaki Amerikalıların hayatları tehlikeye girerse; Cape Canaveral İstasyonu‘na müdahale edilirse veya SSCB Küba’da saldırgan üsler kurarsa.

Bunalım

14 Ekim 1962’de bir ABD casus uçağı Küba’daki inşaatı devam eden nükleer füze rampalarını tespit etti.[1] ABD’de seçim mücadelesinin hızlandığı bir dönemde 16 Ekim 1962 günü dönemin ABD Savunma Bakanı Robert McNamara Küba’da füze üslerini belirleyen hava fotoğraflarını Başkan Kennedy’e gösterdi. Fotoğraflardan edinilen bilgiye göre, Sovyet füzeleri yerleştirilmeye başlanmıştı ama ateşlemeye hazır hale gelmeleri için bazı parçaların Küba’ya gelmesi gerekiyordu.

Kennedy teknik danışmanlarıyla uzun süren toplantılar yaptıktan sonra Küba’nın denizden abluka altına alınmasına karar verdi. ABD, abluka kararı konusunda Birleşmiş Milletler’e, OAS’a veya NATO’ya danışmadı ve sadece bu örgütleri kararından haberdar etmekle yetindi.

22 Ekim 1962 tarihinde abluka uygulanmaya başladı. Bu sırada, Atlantik Okyanusu’nda seyreden Sovyet gemileri Küba’ya yaklaşmaktaydı. Bu gemiler ablukaya uymadıkları takdirde batırılacaklardı. Kruşçev ilk tepki olarak saldırı değil, savunma silahı taşıdığını söylediği gemilerin durması için emir vermeyeceğini açıkladı. Bu durum gerilimi daha da tırmandırdı.

Kruşçev, 27 Ekim 1962’de Kennedy’e gönderdiği mektupta, ABD’nin Türkiye’deki benzer füzeleri sökmesi halinde (ABD 1959 yılında Türkiye ile anlaşmış ve 1961 yılında Türkiye’ye Jüpiter füzeleri yerleştirmişti. Füze durumları Türk halkına 40 yıl sonra açıklandı veya belgelendirildi.) SSCB’nin de Küba’dakileri sökeceğini, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına saygı göstereceğini, içişlerine karışmayacağını ve işgal etmeyeceğini belirtmiş ve Küba’daki füzelerin sökülmesinin karşılığı olarak ABD’nin de aynı güvenceleri Küba açısından vermesi gerektiğini eklemiştir.

Başkan Kennedy ise aynı tarihli cevabi mektubunda; Küba’daki füzeler söküldüğü takdirde Küba’ya karşı uygulanan ablukaya son verileceğini ve Küba’yı işgal etmeyeceği güvencesini verebileceğini kaydetmiştir. Ancak Türkiye’deki füzelerin sökülmesi konusunda kesin bir güvence vermekten kaçınarak “Dünyadaki gerginliklerin yumuşaması, mektubunuzda belirttiğiniz öteki silahlarla ilgili olarak daha geniş bir düzenlemeye gidebilmemize olanak sağlayabilir” demiştir.

ABD Başkanı Kennedy kısa vadeli tedbirlerle uzun süreli tedbirleri birbirinden ayırmaktaydı. Kennedy için önemli olan ABD’ye yönelik tehdidin ortadan kaldırılmasıydı. Jüpiterler ise daha sonra ele alınacak bir düzenleme içinde düşünülebilirdi.

ABD’ye göre pazarlık unsurları da birbirine uymamaktaydı. Bir yanda birdenbire Küba’ya yerleştirilen füzeler öte yanda çok önce yerleştirilmiş bulunan ve yerleştirildikleri anda SSCB’nin tepkisiyle karşılaşmadığı için üstü kapalı olarak kabul edilmiş füzeler bulunuyordu.

Kruşçev, 28 Ekim 1962’da Kennedy’e ikinci bir mektup yazmıştır. Bu mektupta Türkiye’deki Jüpiter füzelerinden hiç bahsedilmemiş ve Kennedy’nin önerilerine sıcak bakıldığı vurgulanmıştır. Kennedy, aynı gün Kruşçev’e bir mektup göndermiş ve sağduyulu kararından dolayı kendisini tebrik etmiştir. Amerika’da Büyükelçiler nezdinde yapılan son görüşmede Sovyet elçi Küba’daki füzelerin kaldırmasının ancak Türkiye’deki füzelerin kaldırılmasına bağlayacak Amerikan elçi yedekte tuttuğu kozu kullanıp “Zaten Türkiye’ye koyduğumuz füzeler eskimişti 6 ay içerisinde kaldıracaktık” demiştir. (Amerikan Elçi Kenndy’nin kardeşi bakandır ve ayrıca Sovyet Elçi ile görüşmeden önce Türkiye’deki füze kozunu en son seçim olarak kullanmasını kararlaştırmışlardır.) Füzelerin Sovyetlerin aynı dönemde kaldırılmamasının sebebi ise gelişen olaylar karşısında medyada sıkıntı çeken Kennedy’nin Türkiye’deki füzelerin kaldırılmasının altında kalabilecek olmasıdır. Amerikan Elçi bu gizli maddenin sadece Sovyet kurmaylar tarafından bilineceği, Türkiye’deki füzelerin kaldırılmasının kamuoyu tarafından bilinmesinin anlaşmayı bozacağı ve askerî müdahalenin kaçınılmaz olacağını söylemiştir. Bir ihtimal de, Kruşçev sadece ülkesinin böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalmaması için başkanlık koltuğundan indirilirken bu gizli maddeyi açıklamamıştır ama Sovyetler kendini tehdit eden yakınındaki nükleer füzelerden kurtulmuştur.

28 Ekim 1962 tarihli mektuplar ve ABD’nin Küba’ya uygulanan ablukayı kaldırmasıyla bunalım atlatılmıştır.

*Kruşçev’in füzeleri sökme kararı, NATO’da da rahatlama yaşanmasına neden oldu. Çünkü, 28 Ekim 1962 tarihli NATO Konseyi toplantısında ABD, Küba’yı işgal hareketine girişirse Türkiye’nin Sovyet işgaline uğrayabileceği ve NATO’nun savaşa sürüklenebileceğine değinilmişti. NATO Konseyi’ndeki bazı delegeler ABD’den Küba’yı işgal etmeme garantisi istemiş, ABD delegesi ise bu güvenceyi vermekten kaçınmıştı.

*Ekim Füzeleri bunalımı, biraz da çelişkili olarak, soğuk savaşın doruk noktasına vardığı bir dönemde “yumuşama” ve “görüşme” havası yaratmıştır. Nükleer savaşın eşiğine gelindiğini anlayan taraflar, bu bunalımdan sonra daha temkinli olacaklardır. (Örneğin ABD, Türkiye’deki Jüpiter füzelerini tek taraflı bir kararla sökmeye başlamıştır.)

*NATO üyeleri, daha doğrusu NATO’nun Avrupa kanadı, böyle büyük bir bunalımda (kendilerini de tehlikeye atan bir durum olsa dahi) görüşlerinin alınmayacağını, ABD’nin tek başına hareket edeceğini anlamışlardır.

*SSCB’de Kruşçev serüvencilik suçlamasıyla iktidardan düşürüldü.

*Ekim Füzeleri bunalımı, o dönemki iki kutuplu dünya düzeninde, blokları oluşturan devler arasındaki ilişkileri de etkiledi. Doğu Bloku içinde Çin-Sovyet anlaşmazlığı açığa çıktı. Pekin, Moskova’yı “devrimci davaya ihanetle” suçladı. Moskova Pekin’i serüvencilikle itham etti. Batı Bloku’nda Fransa iki süper devlet arasında denge kuracak bir “Batı Avrupa Koalisyonu” girişimi başlattı ve ABD ile ilişkilerini gevşetme yönünde önemli adımlar atarak kendi nükleer programını başlattı.

*ABD ve SSCB Ekim Füzeleri bunalımından sonra nükleer silahların yayılmasını önlemek için Moskova’da, 5 Temmuz 1963’te “Nükleer Silah Denemelerinin Kısmi Yasaklanması Anlaşması”nı imzaladılar. (Bu anlaşma atmosferde, uzayda ve denizaltında nükleer denemeleri yasaklıyor ancak toprak altındaki nükleer denemelere izin veriyordu.)

*Ekim Füzeleri bunalımı, bölgesel bir çatışmada geleneksel (klasik) silahların önemini artırmıştır.

*Herhangi bir bunalım sırasında Washington ve Moskova arasında doğrudan bir haberleşme hattının kurulması gerekliliği ortaya çıkmıştır. İki başkent arasında anında haberleşmeyi sağlayacak telefon hattı (hotline) –Kırmızı telefon– kurulmuştur.

metin, adam, kişi, iç mekan içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

KRİZLERİN GÜNÜMÜZDEKİ DEĞERLENDİRMELERİ, KÜBA-UKRAYNA ÖRNEĞİ
Soğuk Savaş olarak bilinen, 40 yıldan uzun süren ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla sona eren dönemin başlıca iki özelliği vardı. Bunlardan ilki dönemin iki “süpergücü” olan ABD ile SSCB’nin sınıf karakterlerinden kaynaklanıyordu. Bu devletler, tarihî olarak birbiriyle uzlaşmaz bir çelişki içinde olan iki sınıfın, burjuvazinin ve proletaryanın hâkimiyetini temsil eden iki ayrı sosyoekonomik oluşumun, kapitalizmin ve sosyalizmin dünya çapındaki önce güçleriydi. Aralarındaki gerilim tarih boyunca nüfuz bölgeleri, sömürgeler vb. üzerinde çelişkiye düşen devletlerin arasındaki gibi üstesinden gelinebilecek türden anlaşmazlıklar değildi; birinin varlığı öteki için varoluşsal bir tehditti. Dolayısıyla, Soğuk Savaş hızla bir dünya savaşına dönüşme potansiyeline sahipti.

İkincisi, bunlar dünyanın en büyük nükleer silah stokuna sahip olan iki ülkeydi. Aralarında doğacak ve kaçınılmaz olarak NATO İttifakı ile Varşova Paktı’nın üyesi ülkeleri de içine çekecek bir dünya savaşı, bu yüzden insanlığın, hatta yeryüzünde canlı varlığın sonu demek olabilirdi.

O zaman okur sorabilir: İki ülkenin arasındaki gerilimler karşılıklı tehdit düzeyinde mi kalmıştır yoksa böyle bir nükleer savaşın eşiğine geldikleri olmuş mudur? Bu sorunun, aralarında siyasi, ideolojik, teorik olarak ne farklar olursa olsun bütün Soğuk Savaş tarihçilerince verilen ortak cevabı, bütün bu dönem boyunca iki ülkenin savaşın eşiğine en çok yaklaştığı anın 1962 yılındaki Küba füze krizi olduğudur.

Küba füze krizinin dinamikleri

Ne güzel rastlantı: Bu yıl Küba füze krizi olarak anılan bu olayın 60. yıldönümünü idrak ediyoruz. Yıl içinde, hele hele krizin yoğun bir biçim aldığı 22-28 Ekim arasında bu tarihî önemdeki olay mutlaka ayrıntısıyla tartışılacaktır. Biz bu tartışmayı daha Ocak ayından gündeme getiriyorsak, bunun nedeni Küba füze krizinin bugünkü Ukrayna krizinin tersyüz edilmiş hali olmasındandır.

Olayın nasıl yaşandığını bilmeyenler için, özel olarak da genç kuşaklar için 60 yıl önce dünyayı nükleer savaşın eşiğine getiren gelişmelerin ne olduğunu yalın biçimde özetleyelim. Şunu da ekleyerek: Küba füze krizinin iki süpergüç ile adı üzerinde Küba dışında bir dördüncü aktörü daha var. O da bizim memleketimiz, Türkiye. Bir bakıma, ABD ile SSCB’nin karşılıklı rolü ne ise, Küba ile Türkiye’nin krizin daha pasif aktörleri olarak rolleri de aynı şekilde simetriktir.

Bilindiği gibi, Küba devrimci 26 Temmuz Hareketi, Fidel ve Raúl Castro ve Ernesto Che Guevara önderliğinde verilen bir gerilla savaşı sonucunda 1958-1959 yılbaşı gecesi iktidarı ele geçirmişti. Bunu izleyen iki yıl boyunca Küba’nın yeni devrimci iktidarı, devrim öncesinde ada üzerinde neredeyse mutlak bir ekonomik ve politik hâkimiyet kurmuş olan Amerikan emperyalizmiyle adım adım tırmanan bir çelişki içine giriyordu. Sonunda adadaki emperyalist Amerikan sermayesi mülksüzleştiriliyor, buna karşılık ABD Küba’ya (bugün 60 yıl sonra hâlâ devam etmekte olan) ağır bir ekonomik ambargo koyuyor, devrimci Küba rejimi ise başlangıçta gündeminde olmadığı halde 1961 yazında artık sosyalizm yoluna girmiş olduğunu ilan ediyordu. ABD bunun üzerine Kübalı karşı devrimcileri silahlandırıp adaya çıkararak deyim yerindeyse filmi geri sarmaya çalışacak, ama tarihe “Domuzlar Körfezi çıkartması” olarak geçen bu olayda ağır bir yenilgiye uğrayacaktı.

1962 yılında yaşanan Küba füze krizinin dinamikleri işte Küba ile ABD arasında yaşanan bu Davud ile Calut kavgasında yatıyor.

“Küba”dan “füze”ye

Küba füze krizinde ikinci unsur füze faktörü. Bu ise Küba’nın sosyalizm yoluna girdiğinin ilan edilmesinin Soğuk Savaş’a yeni bir unsur getirmiş olmasının sonucu. 1962 yazında Sovyetler Birliği’nin o dönemdeki önderi Kruşçov Küba’ya yolladığı temsilciler aracılığıyla Fidel Castro ve arkadaşlarıyla gizli bir görüşme yapıyor ve iki taraf adaya nükleer başlıklı Sovyet füzeleri yerleştirilmesi üzerinde anlaşıyor. ABD birkaç ay U-2 casus uçaklarının keşif uçuşlarına rağmen bunları keşfedemese de Ekim ayında nihayet bu bilgiye ulaşıyor. İşte kriz bu aşamada başlıyor.

22 Ekim’de ABD’nin o dönemdeki başkanı John Kennedy bir televizyon konuşmasında, SSCB’nin Küba’ya Washington’dan Panama Kanalı’na kadar birçok stratejik hedefi vurabilecek uzunlukta menzili olan nükleer başlıklı füzeler yerleştirmiş olduğunun anlaşıldığını halka açıklıyor. Ardından da yönetiminin aldığı kriz tedbirlerini ortaya koyuyor. Bunlardan üçü en büyük önemi taşır: (1) Küba’ya bir “karantina” uygulanması. Bu aslında ablukanın hafifletilmiş bir ifadesidir. (2) Küba’ya silah ve malzeme taşıyan Sovyet gemilerinin uluslararası sularda durdurulmasına ilişkin karar. (3) Füzeler çekilmeyecek olursa Küba’nın işgali.

22 Ekim’den 28 Ekim’e kadar yaşanan çok ağır kriz sırasında her iki taraf da diğerini geriletmek için elinden geleni yapıyor. Sonunda Kruşçov işin gittiği yerin gerçekten çok tehlikeli olduğunu gördüğü için geri adım atıyor. (Fidel olaydan sonra Kruşçov için Kübalılara en ufak bir danışmada bulunmadan veya soru sormadan karar değiştirdiği için “hijo de puta” nitelemesini uygun görmüştür! Okurumuz Fidel’in kullandığı siyasi terminolojiyi merak ediyorsa İspanyolca olan bu deyimin anlamını Google translate yoluyla keşfedebilir.) Ama hem tam bir yenilgi yaşamamak hem de gerçekten bir karşı avantaj elde etmek için o da Kennedy’ye bir şart koşuyor.

Türkiye sağ taraftan sahneye girer

Kruşçov’un füzeleri Küba’dan çekmek için Kennedy’ye koştuğu şart, ABD’nin Türkiye’de konuşlandırmış olduğu Jüpiter füzelerinin geri çekilmesidir. Bu füzeler Menderes döneminde yapılan bir anlaşma gereği Türkiye topraklarına konuşlandırılacaktı. Ne var ki, iş uzamış ve ancak Temmuz 1962’de İsmet İnönü’nün başbakanlığında bir koalisyon hükümeti döneminde gerçekleşmiştir.

Türkiye ile SSCB’nin arası daha önce yaşanan bir olay dolayısıyla zaten bir ölçüde gerilmişti. 3 Mayıs 1960’ta, henüz Menderes başbakanken, bir Amerikan U-2 casus uçağı Sovyet savunmasınca düşürülüyordu. Hayatta kalan pilot sorgusunda Pakistan’dan Norveç’e uçmakta olduğunu söylese ve Amerika bunun bir casus uçağı değil iklim araştırması amaçlı bir ölçüm uçağı olduğunu iddia etse de pilotun ta 1956’dan beri İncirlik Üssü’nden havalanarak istihbarat topladığı anlaşılacaktır.

Kruşçov bütün bunlar çerçevesinde Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin kaldırılması karşılığında Küba’daki nükleer başlıklı füzeleri geri çekmeyi kabul etmiş, böylece Küba füze krizi, başladığından 6 gün sonra 28 Ekim’de savaş çıkmaksızın çözüme kavuşturulmuştur.

Ukrayna krizinin tersyüz edilmiş hali

Küba krizi bugün yaşanmakta olan Ukrayna krizinin anlamını kavramak ve ABD’nin ikiyüzlülüğünü gün yüzüne çıkarmak bakımından mükemmel bir laboratuvardır. ABD 1962’de neden nükleer bir dünya savaşı çıkarmayı göze alarak bir kriz yaratmıştır? Çünkü Kennedy’nin açık açık söylediği gibi Rus nükleer silahlarının kendi ülkesine 90 mil (yaklaşık 150 kilometre) uzaklıktaki bir ülkede konuşlanmasına izin vermesi çok ağır bir tehdidi kabul etmek olurdu. Kennedy ABD’nin buna izin vermeyeceğini açıkça ifade etmiştir.

Bugünkü tartışma nedir? Roller tersine dönmüştür. Her ne kadar Sovyetler Birliği (şimdilik) artık yoksa da, onun en büyük mirasçısı devlet olan Rusya Federasyonu’nun cumhurbaşkanı Putin, NATO’nun 30 yıllık genişlemesinin, sonunda kendi ülkesine sınır komşusu olan Ukrayna’ya kadar geldiğini hesaplayarak, bu ülkenin topraklarına nükleer silah yerleştirilmesine yol açabilecek olan NATO üyeliğine “nyet” diyor, yani bunu veto ediyor. Bunun Küba krizinde ABD’nin aldığı tavırdan ne farkı vardır ki bu kadar gürültü yaratılmaktadır?

Belki Putin’in hedefine değil de yöntemlerine karşı mı tepki göstermektedir Batı ittifakı? Putin Ukrayna sınırına asker yığmıştır. Bu bir savaş tehdidi olarak görülüyor ve sabah akşam kınanıyor. Peki Kennedy yönetimi ne yapmıştır? Birincisi Küba’ya abluka uygulamaya başlamıştır. Rusya Ukrayna’ya hiç olmazsa doğusundan ve (müttefiki Belarus’un desteğiyle) kuzeyinden uygulayabileceği bir ambargo bile uygulamıyor. İkincisi, Kennedy birçok Sovyet askerî gemisini fiilen durdurmuş ve bir kısmını geri yollamıştır. Bu tür müdahalelerin her iki tarafın iradesinden bağımsız olarak tırmanarak savaşa yol açabilecek riskler yaratacağı açıktır. Üçüncüsü, Kennedy resmen Küba’ya işgal edeceğini açıklamıştır. Putin böyle bir tehdide hiçbir an başvurmamıştır. Buna rağmen bu kadar çok eleştiriliyor ve kınanıyor Rusya.

Emperyalistlerin iki yüzlülüğünün ne kadar sınır tanımak bilmez olduğunu gösteren benzer bir olay çifti muhtemelen modern tarihin sayfalarında bulunamaz!

GÜNAY USLU’YA, “SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI İDDİASINDA BULUNANLARA HİÇ TEPKİ GÖSTERDİN Mİ?” SORUSU YÖNELTİLDİ

GÜNAY USLU’YA, “SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI İDDİASINDA BULUNANLARA HİÇ TEPKİ GÖSTERDİN Mİ?” SORUSU YÖNELTİLDİ

Savaş, Holokost ve Soykırım Araştırmaları Enstitüsü NIOD’un Yönetim Kurulu’nda yer alan Uslu, “Benim görev dönemimde, Ermeni meselesi hiç gündeme gelmedi. Aksine ben, Osmanlı ve Türklerin, Avrupa kültür tarihindeki önemli rolünü aydınlatan konferanslar verdim” diye cevap verdi.

İlhan KARAÇAY yazdı:

Değerli Okurlarım,
Hollanda’da araştırmacılığı çok seven bir dostum, bana göndermiş olduğu yazı ve dökümanlara not olarak şunları yazmış:

“Günay Uslu, bir çok uğraşlarının yanında, Amsterdam’daki Hollanda “Soykırımlar” Araştırmaları Enstitüsü (NIOD) Fonu yönetim kurulu üyesiydi.
NOID, Amsterdam Üniversitesi’nin zırhına bürünerek “Sözde Ermeni Soykırımı” yalancılarına ev sahipliği yapan bir “Çiftlik” olduğuna göre, Günay Uslu’da “NIOD” çatısı altında olup-bitenleri mutlaka biliyordur.
Soru: NIOD Yönetim Kurulu Üyeliği yapan Günay Uslu, severek ve gönüllü olarak çalıştığı Enstitü’nün, biz Türkleri soykırımcı ilan eden yalanlarına hiç tepki göstermiş midir?”

Bu değerli dostuma, bu konuyu araştıracağımı, Günay Uslu ile konuşacağımı ve sorusuna cevap vereceğimi söyledim.

NIOD, Savaş, Soykırım ve Soykırım Araştırmaları Enstitüsü, Hollanda’da bulunan ve arşivleri tutan ve İkinci Dünya Savaşı, Holokost ve dünyadaki diğer soykırımlar hakkında geçmişte ve günümüzde tarihi araştırmalar yürüten bir kuruluştur.

NEDEN GÜNAY USLU?
İşte, Amsterdam Eye Film Müzesi Konseyi’ne Başkanlık, Lahey’de Maurits Müzesi’nin Danışma Kurulu Üyeliği, Rembrand Derneği’nin Danışma Kurulu Üyeliği, Leiden Üniversitesi’nde Hoşgörü Kürsüsü ve Allard Pierson’da Danışma Kurulu Üyesi olarak, pek çok kuruluşun, yönetimine almak istediği Günay Uslu, NIOD Vakfı’ndan da davet aldı ve bu teklife evet diyerek çalışmalar yaptı.

kişi içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Geçtiğimiz 3 Ocak’ta Kültür ve Medya’dan Sorumlu Devlet Bakanı olduktan sonra, 10 ocakta bu görevinden istifa eden Günay Uslu, kendisine yöneltilen bu soruya, “Benim görev dönemimde, Ermeni meselesi hiç gündeme gelmedi. Aksine ben Osmanlı ve Türklerin, Avrupa kültür tarihindeki önemli rolünü aydınlatan konferanslar verdim. Ayrıca, genc araştırmacılara kendilerini geliştirebilmeleri için burs imkânları sağlama çabalarında bulundum.” cevabını verdi.

Günay Uslu, 2019’da NIOD Yönetim Kurulu’na girdiğini ve 10 Ocak 2022’de ayrıldığını belirtirken, ”2019’dan önce NIOD ile bir bağım yoktu. 2001’den 2022’ye kadar Amsterdam Üniversitesi Kültür Bilimleri Bölümü’ne bağlı olarak çalıştım. NIOD ile Üniversite Yönetim Kurulları ayrı ayrıydı.” dedi.

Bakınız, Günay Uslu’nun NIOD’taki Yönetim Kurulu Üyeliği gündeme gelmeden önce, Bakan olduğu ilk günlerde kendisi için neler yazmıştım:

OSMANLI TARİHİNİ İNGİLİZCE ANLATTI

kişi, insanlar, iç mekan, grup içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Tam anlamıyla bir eğitim müptelası olan Günay Uslu, bir ara Türkiye’ye de giderek Osmanlı tarihi eğitimi için destek aldı.

Osmanlıca metinleri aslından okumak ve anlamak için, bireysel çabasıyla Osmanlıca öğrenen Uslu, 2014 yılında “Osmanlı İmparatorluğu’nda Kültür Politikaları” konusunda doktora tezini yazıp, savunarak, dr. ünvanını aldı.

Amsterdam Üniversitesi’nde bu konuda hem ders veren hem de araştırmalar yapan, Günay Uslu, Avrupa kültürü, mirası, müze ve kültür politikaları tarihinde de uzman oldu.


Günay Uslu’nun, Yunus Emre Enstitüsü’nde, Arkeolog Gert Jan van Wijngaarden ile birlikte verdiği konferansın davetiyesi. verdiği

Günay Uslu, 8 Haziran 2018’de, “Homeros, Truva ve Türkler. Geç Osmanlı İmparatorluğu’nda Miras ve Kimlik, 1870-1915” başlıklı konferans vermişti.
Amsterdam Üniversitesi’nde ‘Homeros’un Avrupa ve Türk kültürü üzerindeki etkileri’ konularında araştırmalar yapan Uslu, Homeros’un Truva Hikayeleri’nin, Batı kültürünün temel eserlerinden olmasına rağmen, Osmanlı-Türk kültür geleneğine de ilham verdiğini belirtiyor. Homeros ve Truva üzerine yapılan tarihi ve arkeolojik araştırmalarda, araştırmacıların büyük ölçüde Batı kaynaklarına güvendiğine dikkat çeken Uslu, Türklerin de Truva destanının kendi versiyonunu oluşturduğunu belirtiyor.
Uslu konferansta, Heinrich Schliemann’ın Osmanlı topraklarında Truva’yı aramak için 1870’li yıllarda başlattığı arkeoloji kazılarından, 1915’te Gelibolu muharebelerine kadar uzanan zaman dilimindeki Truva’nın hikayesini, hem de İngilizce anlatmıştı.

kişi içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Günay Uslu ile yıllarca önce yaptığım bir görüşmede, o günlerdeki çalışmaları hakkında uzun uzun konuşmuştuk. Dün telefonda görüştüğüm Uslu, o görüşmemizdeki konuları bana hatırlattı.

Türkiye sevdalısı Emirdağlı Ata Uslu’nun kızı ve Türkiye’ye en çok turist gönderen Corendon’un sahibi Atilay Uslu’nun kız kardeşi olan, öğrencilik yıllarında, ‘Türkiye’de bile kadın Başbakan oldu, Hollanda’da neden kadın Başbakan yok” yok diyerek, ilk kadın Başbakan’ın kendisi olacağını belirten Günay Uslu, işte böyle bir siyasi, dini, sosyal ve kültürel yapıya sahip biridir değerli okurlarım.
Araştırmacı dostum da bu anlattıklarımdan tatmin olmuştur sanırım.

ÖDÜL KONUSU

Araştırmacı dostum, Lahey Büyükelçiliğine de göndermiş olduğunu belirttiği mektupta, devletimizin verdiği ödüller konusuna da değinmiş. Geçmişte yapılan hatalardan söz eden dost şunları yazmış:

“Hollanda Kültür ve Medya’dan sorumlu Devlet Bakanlığı görevine atanan Günay Uslu’ya, birgün gelir de “bilmem ne ödülü” vermeye kalkacak olursanız, NIOD Fonu Yönetim Kurulu üyeliği yaptığını bir yerlere not ediniz.
Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül tarafından Prof.dr. Eric-Jan Zürcher’e verilen “Üstün Hizmet Ödülü” olayında olduğu gibi, günün birinde de Hollanda Kültür ve Medya’dan sorumlu Devlet Bakanlığı görevine atanan Günay Uslu’ya veya benzerlerine “Üstün Hizmet Ödülü” vermeden önce çok iyi araştırılmasında yarar vardır (…!)
Zamanında Lahey Büyükelçimiz merhum Zeki Çelikkol’a, Prof. Eric-Jan Zürcher ile ilgili bilgileri iletmemize rağmen, 11 Haziran 2005 tarihinde “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım sürecine yapmış olduğu katkılardan dolayı” kendisine Lahey Büyükelçiliğimizde, dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül tarafından, Büyükelçi Tacan İldem’in sunumu ile “Üstün Hizmet Ödülü” tevcih edilmişti  (…!)
Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül tarafindan Prof.dr Eric-Jan Zürcher’e “Üstün Hizmet Ödülü” verilmesi tuhaf, tuhaf olduğu kadar da esef vericidir.”

BEN DE YAZMIŞTIM

Günay Uslu konusunda soru yöneltip uyarılarda bulunan dostuma şunu söyleyebilirim:
Haklı olduğun taraflar var. Zürcher hakkında ben de aşağıdaki yorumu yazmıştım. Ama Uslu hakkında endişe etme, Zira, yukarıda da yazmış olduğu gibi, Türkiye sevdalısı Emirdağlı Ata Uslu’nun kızı ve Türkiye’ye en çok turist gönderen Corendon’un sahibi Atilay Uslu’nun kız kardeşi olan Günay’dan, bir Zürcher olmaz.

İşte Zürcher hakkındaki eski yorumum

Türkiye’den aldığı şeref madalyasını iade eden tarihçi Erik Jan Zürcher’in gerçek yüzü…

İlhan KARAÇAY yazdı:

Türkiye tarihi üzerine çalışmalarıyla bilinen tarihçi Erik Jan Zürcher, dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’den aldığı ‘Şeref Madalyası’nı Türkiye’deki ‘diktatöryal yönetim’i gerekçe göstererek iade etti.
Zürcher, Türkiye tarihi üzerine yaptığı bilimsel çalışmalar nedeniyle 2005 yılında  ‘Yüksek Şeref Madalyası’na layık görülmüştü. Dönemin Türkiye büyükelçisi Tacan İldem’in elinden madalyayı alan Zürcher, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) giderek daha çok yaklaştığını söylemişti.

C:\Users\Ilhan\Desktop\Mayis bulteni\zurcher.jpg
Erik Jan Zürcher ‘Yüksek Şeref Madalyası’nı, 2005’tek Lahey Büyükelçimiz Tacan
İldem’den almıştı

Ne var ki, aynı Erik Jan Zürcher, Türkiye’nin kendisine cömertçe vermiş olduğu o madalyayı geri iade ettiğini açıklayarak ortalığı karıştırdı.

Erik Jan Zürcher’e Türk devleti tarafından ödül verilmesini ilk kınayanlardan biri bendim. Hollanda medyasında dikkatle izlediğim Zürcher’in, Türkler ile birlikteyken Türk hayranı gibi konuştuğunu, Hollandalılar ile birlikteyken ise düşmanca konuştuğunu fark etmiştim.

Bu konuda kısa bir anımı anlatacağım: Mersin’de Soli Tesisleri’nde tatildeydim. Orada bir çift ile tanışmıştım. Çift ile sohbet ederken, ‘Kızımız Hollanda’ya gidecek. Orada Atatürk hayranı bir Hollandalı dostumuz var’ demişlerdi. Ben de ‘Kimdir bu Atatürk hayranı Hollandfalı?’ diye sorduğum zaman, Erik Jan Zürcher adını zikrettiler. Bunun üzerine, ‘O adam kesinlikle Atatürk hayranı değildir. Sizi aldatmış’ demiştim.
Şimdi o saptamamda ne kadar haklı olduğumu öğrenmiş oldum.

CEZMİ DOĞANER’İN TEPKİSİ
Hollanda’da sosyal, kültürel ve siyasi çalışmaları ile ön safhada yer alan Cezmi Doğaner, Erik Zürcher’e ödül verilmesinden sonra yaptığı açıklamada ve Zürhrer’e yazdığı mektupta şunları belirtmişti:

Doğaner: YTB'yi ciddiye almıyoruz!
Cezmi Doğaner

Sayın Zürcher,

Hollanda Yazılı ve sözlü basın yayın organlarında “Türkiye etnik temizlik üzerine kurulumuş, ırkçı bir devlettir” diyorsunuz.
Türkiye’nin etnik temel üzerine kurulmadığını siz herkesten daha iyi biliryorsunuz.
Birçok ülkede olduğu gibi, Türkiye’de bazı etnik sorunlar bulunabilir. Bunlara demokratik ve insani yollardan çözümler aranması doğaldır ve çok yerindedir.

Ancak, böyle çözümler aranırken, Türkiye’nin ve Türk ulusunun din, mezhep ve etnik easalara göre bölünmesi eğilimini yansıtan, veya Türk ulusunun birliğine gölge düşüren görüşlere katılamayız. CDA’lı Avrupa Parlementosu üyesi Camile Eurlings, “Türkiye’ de 26 etnik grup var ve 26 bölgeye ayrılmalı”, diyor.

Osmanlı Devleti sona ererken, Türkiye ve Türk ulusu, emperyalist güçlerce yapay biçimde bölünmek istenmiştir ve bu istek, işgal devletlerinin baskısı altında padişah adına imzalanan Sevr Antlaşması’nın temel unsurlarından birini oluşturmuştur. Fakat Türk ulusunun, etnik ayırım gözetmeksizin, birlik içinde başarıya ulaştırdığı Kurtuluş Savaşı sonunda bu Antlaşma feshedilmiş ve onun yerini, Türk ulusunun birliği ve Türkiye’nin bütünlüğü ve bağımsızlığı temeline dayanan Lozan Antlaşması almıştır.

Bu antlaşmanın ruhuna uygun olarak Atatürk Devriminin Türkiye’de oluşturduğu çağdaş ve anti-ırkçı ulus kavramına göre, “Türk” deyimi, bir ırkın veya etnik grubun değil, tümüyle bir ulusun, Türkiye’de yaşayan ulusun adıdır. Bunun açık kanıtı:Atatürk “Türk Cumhuriyeti” yerine ; “Türkiye Cumhuriyeti” demiş.

Halkımız bağımsızlık, ulusal birlik ve ülke bütünlüğü üzerine çok duyarlıdır. Ülkemizin tarihsel süreç içinde bütünleşmiş halkını, ırk, dil, din veya mezhep ayrılıklarına göre bölünmüş veya bölünebilinir sayamayız veya bölme çabası içinde bulunanlarla, ya da böyle bir çaba içinde bulunanları onaylayıp destekleyenlerle, bir arada olamayız.

Türkiye, bazı emperyalist güçlerin, “böl ve yönet” veya “böl ve sömür” stratejisini uyguladıkları bir bölgenin en duyarlı noktasındadır. Bilmeden veya herhangi bir kötü niyet beslemeden de olsa, bu emperyalist oyunlarına kapılanlarla işbirliği yapamayız. Bundan, en çok, Türk ulusundan ayrı bir unsurmuş gibi gösterilmek istenen yurttaşlarımız tedirgin olmaktadırlar.

Türk Sosyal demokratları olarak, bizler, sağcı ırkçılığa olduğu kadar, solcu veya sol görünümlü ırkçılığa da karşıyız.
Türkiye Tarihinde Geçiş Dönemi (1908-1928) adlı kitabınızda , o döneme ait Hollanda devlet arşivlerini çok iyi incelemişsiniz.
Özellikle arşivlerde “Ermeni iddiaları” ve “Sözde Soykırımı” üzerine yazılanları yazmamışsınız.

Tarihe, kendinize karşı dürüst olmak ve kalmak istiyorsanız o belgelerde neler yazılı olduğunu lütfen yazınız.
Bizde biliyoruz ki; sizin iddialarınız tarihle çelişecektir.
Osmanlı döneminde (1915) Ermeni tehcir inde hatalı ve görevini yapmayanlar yargılandılar; bazıları idam edildi, bazıları hapis cezası aldı.

1919-1921 de, Malta da İngiltere’nin istediği üzerine, Ermeni iddiaları için Uluslararası Mahkeme yapıldı. O dönemin sorumluları yargılandılar ve beraat ettiler.

Ülke işgal edilmiş, devlet yok.
Lozan da yeni Türkiye devleti kuruldu.
Bir dönem böylece kapandı. Siz bir dönemi önyargılı ve sömürgeci anlayışınızla yargılamak istemenizi anlamıyorum. Hangi bilgi ve belgeyle “Soykırım olmuştur”, “Türkler bunu kabul etmeli”, diyorsunuz?
Buyurun arşivlerinizi kendiniz açıklayınız.
Cezmi Doğaner.

AJAX’TAN DÜNYAYA ÖRNEK BİR DAVRANIŞ: SAKAT KALAN FUTBOLCUSUNA 7,8 MİLYON EURO TAZMİNAT

AJAX’TAN DÜNYAYA ÖRNEK BİR DAVRANIŞ: SAKAT KALAN FUTBOLCUSUNA 7,8 MİLYON EURO TAZMİNAT

Bir hazırlık maçında kalp krizi geçiren ve sakat kalan 20 yaşındaki Futbolcu Abdelhak Nouri için 7,8 milyon euro tazminta evet denildi.

Faslı bir ailenin çocuğu olan Abdelhak Nouri, Avusturya’da Werder Bremen ile yapılan hazırlık maçında kalp krizi geçirmiş ve beyin sarsıntısı nedeniyle sakat kalmıştı.

5 yaşında futbola başlayan, 7 yaşında Ajax’a giren, 17 yaşında ilk profesyonel maçına çıkan Nouri, 14 yaşındayken katıldığı bir turnuvanın yıldızı seçilmişti.

İlhan KARAÇAY yazdı:

13 yaşında iken, Het Parool gazetesinin ünlü yazarı Henk Spaan, onun için ‘Hiç şüphesiz, dünyanın en büyük futbol yıldızı olacak’ diye yazdığı Fas asıllı futbolcu Abdelhak Nouri, şöhret basamaklarını adım adım aşarken, bir hazırlık maçı esnasında geçirdiği kalp krizi sonrasında sağ kalmıştı ama, beyin sarsıntısı nedeniyle sakat kalarak, beklentileri alt üst etmişti.

kişi, spor, atletik oyun, oyuncu içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Yaşamını ve futbol kariyerini az sonra anlatacağım Nouri için, önceki gün alınan bir kararı anlatmak istiyorum.
8 Temmuz 2017 günü, Avusturya’nın Zillertal kentindeki Linden Stadı’nda oynanan Ajax-Werder Bremen hazırlık maçında sahaya çıkan Nouri, maş esnasında fenalaşmış ve yere yığılmıştı. Dakikalarca kalp masajı yapılan genç futbolcu daha sonra bir helikopter ambulans ile 70 km. Mesafedeki İnnsbruck’un Üniversite Hastanesi’ne götürülmüştü. Hastanede yapılan müdahaleler onun yaşama devam etmesini sağlamıştı ama, geçirdiği beyin sarsıntısı sakat kalmasına neden olmuştu.
Sonradan yapılan açıklamada, kalp krizi geçirdiği sırada yeteri kadar oksijen verilemeyen Nouri’nin beyninde bir zedelenme meydana geldiği, bu yüzden de sakat kaldığı belirtilmişti.

kişi, çayır, açık hava, atletik oyun içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
İşte bu ‘verilemeyen oksijen’ durumu, Nouri’nin haklarını savunacak olan avukat için yeterli bir veri olmuştu.
Daha sonra kulüp yönetimi ile yapılan görüşmelerde, Nouri için alesine verilmesi gereken tazminat miktarı tartışılmaya başlandı. Ajax yönetimi bu pazarlıklar sırasında katı davranmıyor ve zorluk çıkarmıyordu ama, makul bir meblağda buluşmayı amaçlıyordu.
Sonuçta, Ajax kulübü hâlâ sakat bir halde evinde bakıma muhtaç bir şekilde yaşayan Nouri’nin ailesine 7,8 milyon euro vermeyi kabul etti.
Ajax kulübü, sadece bu meblağı vermekle kalmayacak, bugüne kadar yapılan tüm tedavi ve bakım masrafları ile, bundan sonra yapılacak olan tedavi ve bakım masraflarını da üstlenecek.

Ne hoş değil mi? Hiç zorluk çıkarmadan, toplamda 10 milyon euroluk bir meblağı gözden çıkaran Ajax kulübü, Nouri’ye istediği yaşamı geri veremeyecek ama, onun bakımını üstnenen ailesi için muhteşem sayılacak bir meblağ vermeyi zorluk çıkarmadan kabul etti.

NOURİ’NİN GEÇMİŞİ

Abdelhak’ın babası Muhammed Nouri, Fas’ın Fez kentinden Amsterdam’a informatica eğitimini tamamlamak için gelmişti. Geçimini sağlamak için de Haarlemmer sokağında bulunan bir kasap dükkânında çalışmaya başlamıştı. Daha sonra bu dükkânın işletmesini devralan Muhammed Nouri, çocukken Fas’tan Hollanda’ya gelen bir genç kızla tanıştı ve sonra da evlendi.

Dört odalı bir apartmana yerleşen Nouri ailesinin üçüncü çocuğu olarak 2 Nisan 1997’de doğan Abdelhak, küçük yaşlarda futbola sevdalı olmuştu. 5 yaşındayken, ağabeyinin de oynadığı Eendracht takımının antrenöründen, antremanlara katılma izni almıştı. Yaşı nedeniyle maçlarda oynayamayan Abdelhak, RKSV DCG kulübü tarafından istendi. Futbol simsarlarının gözünden kaçmayan Abdelhak 2004 yılında Ajax kulübüne transfer oldu. Böylece, 7 yaşında iken Ajax’ın genç takımına katılan bu yetenek, Ajax’ın genç takımında kadroda yer almayan başladıktan sonra, 13 yaşına bastığı zaman, ülkenin en ünlü spor yazarlarından Henk Spaan, Parool gazetesinde yazdığı yorumunda, ‘Hiç şüphesiz, dünyanın en büyük futbol yıldızı olacak’ dedi.

2012 yılında yapılan Marveld Turnuvası’nda en iyi futbolcu seçilen Abdelhak, 2014 yılında da Futura Kupası’nın en iyi futbolcusu seçildi.
2015 yılında Ajax’ın as kadrosu ile Katar’daki kampa katıldı.
Daha sonra Frank De Boer onu orta saha oyuncusu olarak kadroya aldı ve mukavelesi 2018’e kadar uzatıldı.

Nouri artık Ajax’ta muhteşem futbolu ile yıldızlaşıyordu. Lig maçlarında ve Avrupa maçlarında art arda attığı goller konuşuluyordu. Ama ne yazık ki o talihsiz hazırlık maçı, belki de dünyanın en iyi futbolcusu olacak bu gencin kariyerinin durduğu maç oldu.

kişi, geniş, kalabalık, açık hava içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

8 Temmuz 2017 günü, geç müdahale nedeniyle sakat kalan Nouri, İnssbruck hastanesindeki tedavilerinden sonra, getirildiği Amsterdam’daki evinin önünde binlerce kişi tarafından karşılanmıştı.

metin, bina, açık hava, grafiti içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Hayatı sönen genç Nouri için tazminat pazarlıkları başlamıştı. Ajax yönetimi hiç zorluk çıkarmıyordu ama, aracılar ve avukatların pazarlıkları yine de sonuçlanamıyordu. Sonuçta, bilirkişilerin de araya girmesiyle tazminat meblağı üzerinde karar verildi: 7,8 milyon euro ve bugüne kadar yapılmış olan ve bundan sonra da yapılacak olan tedavi ve bakım masrafları.

Bu yaşanılanlara baktığım zaman aklıma şu soru geliyor: Acaba aynı olay Türkiye’de birinin başına gelseydi, bizim kulüplerimizin tutumu ne olurdu?
Kulüplerimiz, Ajax kulübü gibi cömert mi davranırdı, yoksa ‘Bizim ne kabahatimiz var, kabahar Avusturya’daki stadyum yöneticilerinde’ mi derlerdi?