Mehmet Keskin, en ucuz ve en sağlıklı sigorta için 31 Aralık’a kadar harekete geçilmesini tavsiye ediyor.
Sigorta primi ödeme konusundaki devlet yardımı…
(Haberin Hollandacası en altta. Nederlandse verise staat onderaan)
Hollanda’daki sağlık sigortası sistemi her yıl değişiyor ve özellikle yeni gelenler ile dili tam bilmeyenler için karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Hollanda Türkleri’ne 24 yıldır sigorta alanında aralıksız hizmet veren Mehmet Keskin’in sahibi olduğu BM Sigortam, 2026 sağlık sigortası döneminde de hem sağlık hem de diğer sigorta dallarında Türkçe rehberlik sunmaya devam ediyor.
BM Sigortam, yalnızca sağlık sigortası değil, araç, hukuk, bireysel ve ticari sigortalar ile cami binaları için özel poliçe çözümleri sunan ve tamamında Türkçe hizmet veren tek yetkili sigorta acentesi olarak öne çıkıyor.
2026 SAĞLIK SİGORTASI DÖNEMİ BAŞLADI
Hollanda’da temel sağlık sigortası olan basisverzekering her yıl yeniden düzenleniyor ve primler Kasım ayında açıklanıyor. Mevcut şirketinizi değiştirmek ya da daha avantajlı bir kolektife geçmek için resmi son tarih 31 Aralık 2025. Bu tarihe kadar yapılan başvurularda yeni poliçe 1 Ocak 2026 itibarıyla yürürlüğe giriyor.
Her yıl ortalama 1 milyon kişi sağlık sigortası şirketini değiştirirken, artan yaşam maliyetleri ve sağlık hizmetlerindeki ek masraflar nedeniyle 2026 yılı için bu sayının 1,5 milyona çıkması bekleniyor. Primler bazı şirketlerde aynı kalırken, bazı şirketlerde aylık 6 ile 20 Euro arasında artışlar görülüyor.
Mehmet Keskin, sigorta değiştirmenin tamamen ücretsiz olduğunu vurguluyor ve yeni bir kolektife geçişle kişi başı aylık 5 ile 15 Euro arasında tasarruf edilebildiğini belirtiyor. Aileler için yıllık toplam tasarruf yüzlerce Euro’ya ulaşabiliyor.
YENİ GELENLERE ÖZEL TÜRKÇE DANIŞMANLIK
Hollanda’ya yeni taşınanlar, belediye kayıtlarını tamamlayıp BSN numarasını aldıktan sonra yılın herhangi bir döneminde sağlık sigortası başlatabiliyor.
BM Sigortam, özellikle Türkiye’den gelen yeni göçmenlere, öğrenciler ve aile birleşimi ile Hollanda’ya gelenlere ücretsiz Türkçe danışmanlık sunuyor. Hangi temel poliçenin ve hangi ek sigortaların uygun olduğu, gelir durumuna göre zorgtoeslag imkânı, aile bireylerinin tek tek nasıl sigortalanacağı gibi sorular Türkçe olarak açıklanıyor.
2026 İÇİN BAŞLICA DEĞİŞİKLİKLER
Mehmet Keskin, 2026 sağlık sigortası yılında dikkat çeken bazı uygulamaları şöyle özetliyor:
Tek seferde bin Euro üzerinde maliyeti olan bazı pahalı ilaçlar için önceden onay şartı
Sigara bırakma programlarında yılda bir kez yerine üç kez ücretsiz destek imkânı
Uzman görüşleri için ikinci basamak danışmalarda katkı payı muafiyetleri
Bazı poliçelerde fizik tedavi seans sayılarında ve ek teminatlarda kısıtlamalar yapılabiliyor, bu nedenle mevcut poliçelerdeki değişikliklerin dikkatle kontrol edilmesi gerekiyor.
BM SİGORTAM’IN YETKİLİ OLDUĞU ŞİRKETLER
BM Sigortam, Hollanda’nın büyük ve bilinen sağlık sigortası şirketleri ile yetkili acente olarak çalışıyor. Bunlar arasında Zilveren Kruis, Salland, Stad Holland, CZ, VGZ, Nationale Nederlanden, OHRA, Menzis, ONVZ ve Aevitae bulunuyor.
Mehmet Keskin, “Vatandaşlarımız mevcut poliçelerini bize gönderiyor ya da telefonla soruyor, biz de onlar için tüm şirketleri karşılaştırıp en avantajlı seçenekleri sunuyoruz. Tüm işlemler Türkçe ve ücretsiz” diyor.
ZİLVEREN KRUIS SİGORTALILARINA BM LIFE KOLEKTİFİ AVANTAJLARI
Zilveren Kruis üzerinden sağlık sigortası olanlar, BM Life kolektifine geçerek ek avantajlardan yararlanabiliyor. Bu avantajlar arasında ek poliçelerde yüzde 10 prim indirimi, psikolojik destek ve sağlıklı yaşam paketleri, online psikolojik danışmanlık ve yurtdışında tedavi için ikinci görüş alma hakkı yer alıyor. Başvurular sadece müşteri numarası ile birkaç dakika içinde yapılabiliyor.
SALLAND SAĞLIK SİGORTASI İLE ÖZEL İŞ BİRLİĞİ
2026 yılı itibarıyla BM Sigortam, Salland sağlık sigortasının Hollanda’daki tek Türkçe hizmet veren yetkili acentesi konumunda. Sadece BM Sigortam aracılığıyla Salland’a geçenler için, ek poliçelerde ve diş sigortalarında yüzde 10 indirim, 18 yaş altı çocuklarda ortodonti tedavisi için bekleme süresi olmadan doğrudan geri ödeme ve yıllık ödeme tercihinde ilave indirimler sunuluyor.
Kadınlara yönelik sağlık hizmetlerinde genişletilmiş geri ödeme, bekleme listesinin yoğun olduğu hastanelerde arabuluculuk, FitModule ile sağlıklı yaşam desteği ve gönüllü katkı payı üzerinden ek indirimler de bu iş birliğinin öne çıkan unsurları arasında. Ayrıca Stanno spor giyim, ZorgMies refakatçi hizmetleri ve VitalFem kadın sağlığı programında da indirimler sağlanıyor.
NATIONALE NEDERLANDEN 2026 PLANLARI
BM Sigortam, 2026 yılı için Nationale Nederlanden’in iki temel sağlık sigortasını da Türkçe olarak anlatıyor. Zorg Voordelig naturapolis, daha düşük primle anlaşmalı kurumlarda yüzde 100, anlaşmasız kurumlarda yüzde 70 geri ödeme sağlıyor. Zorg Vrij combinatiepolis ise daha yüksek prim karşılığında daha geniş özgürlük ve anlaşmasız kurumlarda daha yüksek geri ödeme imkânı tanıyor. Her iki poliçe için de fizyoterapi, diş ve alternatif tedavi gibi ek paket seçenekleri mevcut.
SIKÇA SORULAN SORULARA TÜRKÇE CEVAP
Vatandaşların en çok sorduğu sorular şöyle sıralanıyor:
Mevcut sağlık sigorta şirketimden memnun muyum
2026 yılı için gelen yeni fiyat teklifi bütçeme uygun mu
Daha uygun fiyatlı ve daha kapsamlı bir sağlık sigortası mümkün mü
Poliçem tam olarak neleri kapsıyor, hangi tedavilere geri ödeme yapılıyor
Hollanda’daki yasal zorunlu sağlık sigortası şartlarına eksiksiz uyuyor muyum
BM Sigortam, bu soruların tamamını Türkçe ve detaylı bir şekilde yanıtlayarak, vatandaşların hem yasal yükümlülüklerini yerine getirmesine hem de gereksiz yere yüksek prim ödememesine yardımcı olmayı hedefliyor.
İLETİŞİM VE BAŞVURU KOLAYLIĞI
BM Sigortam’a telefon, WhatsApp, e posta, internet sitesi üzerindeki dijital form ve sosyal medya kanalları üzerinden ulaşmak mümkün. Online başvuru formunda, mevcut sigorta şirketinin adı, müşteri veya poliçe numarası, telefon ve e posta bilgilerinin paylaşılması yeterli oluyor. Bilgiler ulaştıktan sonra vatandaşlar Türkçe olarak geri aranıyor ve uygun poliçe seçenekleri birlikte değerlendiriliyor.
Mehmet Keskin, sağlık sigortasını değiştirmek ya da yeni poliçe yaptırmak isteyenlere şu hatırlatmayı yapıyor:
“31 Aralık tarihi yaklaştıkça yoğunluk artıyor. Özellikle aileler ve yeni gelenler için doğru poliçeyi seçmek büyük önem taşıyor. Vatandaşlarımız mevcut poliçelerini bize iletsinler, biz onlar için tüm şirketleri karşılaştıralım ve en avantajlı sağlık sigortasını birlikte seçelim.”
ÖNEMLİ UYARI
Hollanda’da düşük gelirli vatandaşlarımız için önemli bir hak olan zorgtoeslag, yani sağlık sigortası katkı desteği, mutlaka başvurulması gereken bir devlet yardımıdır. Geliri belirli sınırın altında olanlar, sağlık sigortası primlerinin çok büyük bir kısmını, hatta bazı durumlarda neredeyse tamamını, Hollanda Maliye Bakanlığı’na bağlı Dienst Toeslagen kurumundan geri alabiliyorlar. Bu destek, başvuruyu yapan vatandaşın gelir durumuna göre yıllık 3000 euroya, yani aylık yaklaşık 250 euroya kadar ulaşabiliyor. Zorgtoeslag, kesinlikle otomatik olarak bağlanmıyor ve ancak başvuru yapıldığında ödeniyor. Bu nedenle, vatandaşlarımızın mutlaka başvuruda bulunmaları hem yasal haklarını kullanmaları hem de sağlık sigortası maliyetlerini ciddi biçimde azaltmaları açısından büyük önem taşıyor.
HOLLANDA’DA ZORGTOESLAG BAŞVURUSU NASIL YAPILIR?
Hollanda’da düşük ve orta gelirli vatandaşların sağlık sigortası primlerini hafifletmek amacıyla verilen zorgtoeslag, yalnızca başvuru yapıldığında ödenen ve yıllık 3000 euroya kadar ulaşabilen çok önemli bir devlet desteğidir. Başvuru işlemi kolaydır ve aşağıdaki adımlar izlenmelidir:
1. DigiD’nizi Hazırlayın
Zorgtoeslag başvurusu, Hollanda Vergi ve Taksit İdaresi’ne bağlı Dienst Toeslagen üzerinden yapılır ve bunun için DigiD gereklidir.
DigiD’niz varsa doğrudan başvuruya geçebilirsiniz.
DigiD’niz yoksa: www.digid.nl adresinden birkaç dakikada başvurabilirsiniz. Aktivasyon kodu posta ile evinize gelir.
2. Mijn Toeslagen Portalına Girin
Başvuru, devletin resmi çevrim içi portalı olan:
www.toeslagen.nl
veya mijn.toeslagen.nl adresinden yapılır.
“Inloggen met DigiD” bölümünden giriş yapılır.
3. Zorgtoeslag Başvurusunu Başlatın
Giriş yaptıktan sonra:
“Zorgtoeslag aanvragen” (Sağlık katkısı başvurusu) seçilir.
Sistem sizden aşağıdaki bilgileri ister:
Aylık veya yıllık geliriniz
Çalışma durumu
Evde birlikte yaşadığınız kişi varsa onun gelir bilgisi
Sağlık sigortası poliçenizin başladığı tarih
Sigorta şirketinizin adı
Bu bilgiler girildikten sonra sistem otomatik olarak sizin ne kadar hak ettiğinizi hesaplar.
4. Onaylayıp Gönderin
Tüm bilgileri kontrol ettikten sonra:
✔ Başvuruyu onaylayıp dijital olarak gönderiyorsunuz.
Gönderdiğiniz anda başvuru kayıt altına alınmış olur.
5. Ödeme Başlanıcı
Başvuru kabul edildiğinde:
Ödemeler genellikle bir sonraki ay başlar.
Eksik gelir bilgisi varsa ek belge istenebilir.
Geliriniz yıl içinde değişirse, daha sonra ceza almamak için portaldan güncelleme yapmanız gerekir.
6. Telefonla veya Fiziksel Başvuru (Alternatif Yol)
İnternetten işlem yapamayan vatandaşlar için:
BelastingTelefoon
0800 – 0543 (Hollanda içi ücretsiz)
Buradan, Türkçe bilen danışmana bağlanabilir veya başvuru formu talep edebilirsiniz.
Ayrıca vergi dairesine gidilerek memur yardımıyla başvuru yapılabilir.
MEHMET KESKİN’DEN DEPREM BÖLGESİNE YAPILAN YARDIMLAR
Mehmet Keskin, deprem bölgesinde umut oldu ve Türkiye ile Hollanda arasında dayanışma köprüsü kurdu.
Hollanda’da uzun yıllardır sigorta sektöründe güven veren bir isim olan Mehmet Keskin, 6 Şubat depremlerinin ardından Türkiye için örnek bir dayanışma hareketi başlattı. Keskin’in kurucusu olduğu BM Life Vakfı, depremin ilk günlerinden itibaren Hatay başta olmak üzere afetten etkilenen bölgelere maddi ve insani yardım ulaştırdı. Vakıf, “Her sigortalı için 1 euro” desteğiyle başlattığı kampanyada kısa sürede 20.000 euro bağış toplayarak depremzedelere ulaştırdı ve yardımları sürdürülebilir hâle getirdi.
Keskin’in çocuklara bizzat ulaştırdığı tablet cihazları, kıyafet ve hijyen paketleri bölgedeki aileler için büyük moral kaynağı olurken, yerel yöneticilerle yapılan görüşmeler ise uzun vadeli projelere zemin hazırladı. Bu fotoğraflar, Keskin’in deprem bölgesine yalnızca bir bağışçı değil, aynı zamanda umut taşıyan bir gönül elçisi olarak gittiğini kanıtlıyor.
BM Life Vakfı’nın üstlendiği görev yalnızca acil yardım dağıtımıyla sınırlı kalmadı. Depremden etkilenen çocukların eğitim süreçlerine destek olmak, psikolojik dayanıklılıklarını güçlendirmek ve ailelere sosyal destek sağlamak amacıyla çeşitli projeler geliştirildi. Konteyner ev temini, rehabilitasyon programları ve özellikle çocuklara yönelik dijital eğitim desteği bu çalışmalar arasında öne çıkıyor.
Mehmet Keskin, Hollanda’daki Türk toplumu içinde yıllardır sürdürdüğü sosyal sorumluluk bilincini deprem sürecinde de güçlü bir şekilde ortaya koyarak, hem Türkiye’deki yaraların sarılmasına hem de Hollanda’daki toplumsal dayanışma kültüsünün güçlenmesine katkı sundu. Keskin’in bu çabaları, iki ülke arasında büyük felaketler karşısında kurulabilen insani köprülerin ne kadar etkili olabileceğini bir kez daha gösteriyor.
****************
VEILIG ADRES VOOR ZORGVERZEKERING IN NEDERLAND: BM SİGORTAM
Mehmet Keskin adviseert: neem vóór 31 december actie voor de meest voordelige en gezondste verzekering.
Overheidssteun voor het betalen van de zorgpremie…
Het Nederlandse zorgverzekeringsstelsel verandert elk jaar en vooral voor nieuwkomers en mensen die de taal nog niet voldoende beheersen, kan het een ingewikkeld geheel zijn. BM Sigortam, onder leiding van Mehmet Keskin, biedt de Turkse gemeenschap al 24 jaar onafgebroken ondersteuning op het gebied van verzekeringen en blijft ook in het zorgseizoen 2026 Nederlandstalige én volledig Turkstalige begeleiding bieden op zowel het gebied van zorgverzekeringen als diverse andere verzekeringsvormen.
BM Sigortam is bovendien het enige erkende verzekeringskantoor dat niet alleen zorgverzekeringen, maar ook autoverzekeringen, rechtsbijstand, particuliere en zakelijke verzekeringen én speciale polisoplossingen voor moskeegebouwen aanbiedt, volledig met Turkstalige dienstverlening.
START VAN HET ZORGSEIZOEN 2026
De basisverzekering (basisverzekering) wordt jaarlijks opnieuw vastgesteld en de premies worden in november bekendgemaakt. Wie wil overstappen of gebruik wil maken van een voordeliger collectief, moet dit uiterlijk 31 december 2025 regelen. Aanvragen die vóór deze datum worden ingediend, gaan per 1 januari 2026 in.
Elk jaar wisselen gemiddeld één miljoen mensen van zorgverzekeraar. Door de stijgende kosten van levensonderhoud en aanvullende medische uitgaven wordt dit aantal voor 2026 geschat op 1,5 miljoen. Bij sommige verzekeraars blijft de premie gelijk, maar in andere gevallen stijgt deze met 6 tot 20 euro per maand.
Mehmet Keskin benadrukt dat overstappen volledig kosteloos is en dat het aansluiten bij een collectief een besparing van 5 tot 15 euro per persoon per maand kan opleveren. Gezinnen kunnen zo op jaarbasis honderden euro’s besparen.
TURKSTALIGE BEGELEIDING VOOR NIEUWKOMERS
Mensen die nieuw naar Nederland zijn verhuisd en hun gemeentelijke inschrijving hebben afgerond en een BSN-nummer hebben verkregen, kunnen op elk moment van het jaar een zorgverzekering afsluiten.
BM Sigortam biedt vooral Turkstalige begeleiding aan nieuwkomers uit Turkije, studenten en gezinsherenigers. Hierbij wordt uitgelegd welke basispolis en aanvullende verzekeringen geschikt zijn, of men in aanmerking komt voor zorgtoeslag en hoe gezinsleden afzonderlijk verzekerd kunnen worden.
BELANGRIJKE WIJZIGINGEN VOOR 2026
Mehmet Keskin vat de belangrijkste veranderingen voor het zorgseizoen 2026 als volgt samen:
Bij geplande en specialistische behandelingen met overnachting in het buitenland is voorafgaande toestemming verplicht wanneer deze plaatsvinden bij niet-gecontracteerde instellingen
Voor bepaalde dure medicijnen met een kostenpost boven 1.000 euro is toestemming vooraf vereist
Stoppen-met-rokenprogramma’s worden niet één maar drie keer per jaar volledig vergoed
Voor second opinions in de tweedelijnszorg gelden nieuwe vrijstellingen van eigen bijdragen
Bij sommige polissen worden beperkingen doorgevoerd in het aantal fysiotherapiesessies en aanvullende dekkingen. Controle van de polisvoorwaarden is daarom essentieel.
DE VERZEKERAARS WAARMEE BM SİGORTAM SAMENWERKT
BM Sigortam is erkend agent van de grootste verzekeringsmaatschappijen van Nederland, waaronder:
Zilveren Kruis, Salland, Stad Holland, CZ, VGZ, Nationale Nederlanden, OHRA, Menzis, ONVZ en Aevitae.
Volgens Mehmet Keskin: “Onze klanten sturen hun huidige polis of bellen ons, en wij vergelijken alle verzekeraars om de voordeligste optie voor hen te vinden. Alle dienstverlening is in het Turks en volledig kosteloos.”
VOORDELEN VAN HET BM LIFE COLLECTIEF BIJ ZILVEREN KRUIS
Wie bij Zilveren Kruis verzekerd is, kan zich gratis aansluiten bij het BM Life collectief en profiteren van extra voordelen. Deze omvatten 10% korting op aanvullende verzekeringen, psychologische ondersteuning en gezondheidsprogramma’s, online psychologische consulten en het recht op een second opinion bij behandelingen in het buitenland. Aanmelden kan binnen enkele minuten met enkel het klantnummer.
SPECIALE SAMENWERKING MET SALLAND
Vanaf 2026 is BM Sigortam het enige Turkstalige erkende agentschap van de Salland-zorgverzekering. Wie via BM Sigortam overstapt, profiteert van 10% korting op aanvullende en tandverzekeringen, directe vergoeding voor orthodontie bij kinderen onder de 18 jaar zonder wachttijd, en extra korting bij jaarbetaling.
Daarnaast biedt Salland uitgebreide vergoedingen voor vrouwengezondheid, bemiddeling bij ziekenhuizen met wachtlijsten, FitModule-gezondheidsprogramma’s en extra korting via vrijwillig eigen risico. Bovendien zijn er kortingen op Stanno sportkleding, ZorgMies-begeleiding en VitalFem-programma’s.
PLANNEN VAN NATIONALE NEDERLANDEN VOOR 2026
BM Sigortam legt ook de twee zorgpolissen van Nationale Nederlanden voor 2026 uit:
Zorg Voordelig naturapolis: lagere premie, 100% vergoeding bij gecontracteerde zorg, 70% bij niet-gecontracteerde zorg
Zorg Vrij combinatiepolis: hogere premie, maar meer keuzevrijheid en hogere vergoedingen buiten contracten om
Beide polissen bieden aanvullende pakketten voor fysiotherapie, tandzorg en alternatieve behandelingen.
VEELGESTELDE VRAGEN – ANTWOORDEN IN HET TURKS
De meest gestelde vragen van verzekerden zijn:
Ben ik tevreden met mijn huidige zorgverzekeraar
Past de nieuwe premie voor 2026 binnen mijn budget
Is een goedkopere maar uitgebreidere verzekering mogelijk
Wat dekt mijn polis precies
Voldoe ik aan alle wettelijke verplichtingen van de Nederlandse basisverzekering
BM Sigortam beantwoordt al deze vragen uitgebreid en in het Turks, zodat verzekerden voldoen aan hun wettelijke verplichtingen én niet onnodig hoge premies betalen.
CONTACT EN AANVRAAGGEMAK
Contact met BM Sigortam is mogelijk via telefoon, WhatsApp, e-mail, een digitaal formulier op de website of via sociale media. Bij de online aanvraag hoeft men enkel de huidige verzekeraar, het polis- of klantnummer en de contactgegevens in te vullen. Daarna wordt men teruggebeld en wordt de best passende polis samen besproken.
Mehmet Keskin benadrukt: “Hoe dichter we bij 31 december komen, hoe drukker het wordt. Vooral voor gezinnen en nieuwkomers is het cruciaal om de juiste polis te kiezen. Laat uw huidige polis aan ons zien, wij vergelijken alle verzekeraars en vinden samen de beste en voordeligste oplossing.”
BELANGRIJKE MEDEDELING: AANVRAAG ZORGTOESLAG
Zorgtoeslag is een belangrijke financiële ondersteuning voor mensen met een laag inkomen. Wie onder de inkomensgrens valt, kan een groot deel – soms bijna de volledige – zorgpremie terugkrijgen via Dienst Toeslagen van het Ministerie van Financiën.
Deze ondersteuning kan oplopen tot 3.000 euro per jaar, oftewel circa 250 euro per maand. Zorgtoeslag wordt niet automatisch toegekend; men moet deze zelf aanvragen. Daarom is het essentieel dat iedereen die hiervoor in aanmerking komt, de aanvraag indient.
HOE VRAAGT U ZORGTOESLAG AAN?
1. DigiD voorbereiden
Voor de aanvraag via Dienst Toeslagen is een DigiD verplicht.
Aanvragen kan via www.digid.nl.
2. Inloggen op Mijn Toeslagen
Ga naar:
www.toeslagen.nl
of
mijn.toeslagen.nl
En log in via Inloggen met DigiD.
3. Aanvraag starten
Kies: “Zorgtoeslag aanvragen”
En vul uw gegevens in (inkomen, woonsituatie, toeslagpartner, startdatum zorgverzekering, naam verzekeraar).
4. Controleren en verzenden
Controleer alles en verstuur de aanvraag digitaal.
5. Start van betaling
Na goedkeuring start de uitbetaling meestal de maand daarna.
Bij inkomenswijzigingen moet u uw gegevens bijwerken om terugbetalingen te voorkomen.
6. Alternatief: telefonisch of fysiek
Wie de aanvraag niet online kan doen, kan bellen met: BelastingTelefoon: 0800 – 0543
Of een bezoek brengen aan het belastingkantoor.
HULPACTIES VAN MEHMET KESKİN VOOR HET AARDBEVINGSGEBIED
Mehmet Keskin heeft met zijn hulpacties een belangrijke brug van solidariteit gebouwd tussen Nederland en Turkije.
Na de verwoestende aardbevingen van 6 februari zette hij via de BM Life Stichting een voorbeeldige hulpbeweging op. Vanaf de eerste dagen werden financiële en humanitaire hulpmiddelen naar onder meer Hatay gestuurd. Met de actie “1 euro per verzekerde” werd in korte tijd 20.000 euro ingezameld en aan de getroffenen overgedragen.
Keskin bezocht persoonlijk het rampgebied en overhandigde tablets, kleding en hygiënepakketten aan kinderen. Deze steun gaf vele gezinnen moed. Zijn ontmoetingen met lokale bestuurders vormden bovendien de basis voor langdurige projecten. De foto’s die daarbij zijn gemaakt tonen Keskin niet alleen als donateur, maar als een ware boodschapper van hoop.
De stichting beperkte zich niet tot noodhulp: er werden projecten opgezet om kinderen te ondersteunen bij hun onderwijs, hun psychologische weerbaarheid te versterken en gezinnen sociaal te begeleiden. Ook werden containerwoningen en rehabilitatieprogramma’s gerealiseerd, met speciale aandacht voor digitale onderwijsondersteuning.
Met deze inzet heeft Mehmet Keskin opnieuw bewezen hoe waardevol sociale verantwoordelijkheid kan zijn, en hoe sterk de humanitaire band tussen Nederland en Turkije is wanneer een gemeenschap haar hart opent.
Ben bir ‘yetenek avcısı Scout’ değilim. Yüksek Yönetici seçme görevim de yok. Ama, Türkiye’de Yüksek Yönetici olmayı en çok hak eden, bunu bilgiyle, olgunlukla ve temsil gücüyle en çok doldurabilecek isim: Prof. Dr. Talip Küçükcan’dır.
Akademiden siyasete, siyasetten diplomasiye uzanan başarılı bir Türk portresini, sizlere tüm detayları ile anlatacağım.
(Analizin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie van analyse staat onderaan)
Analiz
Türkiye, tarihin her döneminde zor sınavlardan geçmiş bir ülkedir. Fakat son yıllarda yaşanan siyasi gerilimler, ekonomik dalgalanmalar, toplumsal huzursuzluklar, kutuplaşmalar ve dış politikada ortaya çıkan belirsizlikler, milletçe hepimize aynı soruyu sorduruyor:“Bu ülkeyi, bilgiyle, liyakatle, vakar ile kim yeniden ayağa kaldırabilir?
Kim, bu ülkenin yaralarını sükûnetle sarabilir?
Kim, Türkiye’yi hem içeride hem dışarıda saygın, güçlü ve güven veren bir yapıya taşıyabilir?”
Bu soruların cevabını yıllardır zihnimde taşıyor ama yüksek sesle dillendirmiyordum. Zira Türkiye’de bir ismi “Yüksek Yönetici adayı” diye anmak, büyük bir sorumluluk, büyük bir iddia ve aynı zamanda büyük bir hakkaniyet gerektirir. Ancak bazı kişilerin devlet adamlığı vasfı, “adaylık” tartışmalarının ötesine geçer ve kendini apaçık ortaya koyar.
Ben, bir spor kulübüne yıldız arayan ‘scout’ değilim ve bir ülkeye Yüksek Yönetici seçmek gibi bir görevim de yok. Ama birazdan anlatacaklarım öyle bir isim üzerinedir ki, kendimi adeta gizli bir scouting departmanının gönüllü elemanı gibi hissettim.
Az önce sizin için kaleme almaya başladığım yazı, bende uzun zamandır şekillenmiş olan bu kanaati kalbimin ve kalemimin tam ortasına yerleştirdi. Bu yazı, beni adeta şu gerçeği açıkça ifade etmeye mecbur bıraktı: Türkiye’de Yüksek Yönetici olmayı en çok hak eden, bunu bilgiyle, olgunlukla ve temsil gücüyle en çok doldurabilecek isim: Prof. Dr. Talip Küçükcan’dır.
Çünkü Talip Küçükcan’ın hayatına ve birikimine şöyle yakından baktığımızda, aslında karşımıza tek bir meslek kimliği değil, çok boyutlu bir devlet adamı portresi çıkıyor.
Talip Küçükcan’ın hayat hikâyesine baktığımızda, karşımıza sadece bir akademisyen çıkmıyor. Sadece bir siyasetçi de çıkmıyor.
Karşımıza ‘ilmi bilen, siyaseti kavrayan, diplomasiyi okuyabilen, toplum dinamiklerine hakim, uluslararası çevrelerde saygı gören, çalışkan, dürüst ve sakin bir devlet adamı’ profili çıkıyor.
Türk diasporasının önemli isimlerini İstanbul’da bir araya getiren “10. Dünya Türk İş Konseyi Kurultayı”nda, branşlarında başarılı olmuş kişilere ödüller dağıtılmıştı. İşte o ödül töreninde, ‘En Başarılı Akadmisyen’ dalındaki ödülü, Talip Küçükcan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın elinden almıştı.
Küçükcan’ın Osmaniye’nin Kadirli ilçesinden başlayarak İngiltere’nin en köklü üniversitelerine uzanan eğitim hattı; Avrupa’daki Türk ve Müslüman toplumları üzerine yaptığı derinlikli incelemeler; Türkiye’deki akademik üretimi; Meclis’teki görevi sırasında dış politika ve demokrasi alanında oynadığı aktif rol; Avrupa Konseyi’ndeki temsiliyeti; bugün ise Endonezya’da yürüttüğü çok katmanlı diplomatik faaliyetler…
Bütün bunlar bir araya geldiğinde, Türkiye’de çok az kişide gördüğümüz bir tablo ile karşılaşıyoruz: Liyakat ile tevazu, bilgi ile temsil gücü, yerli duruş ile evrensel bakış birlikte yürüyebiliyor.
İşte bu yüzden, bu ismi sadece tanıtmakla yetinemezdim.
Bu yüzden, sadece bir “portre yazısı” yazamazdım.
Bu yüzden, bu kalemin bir noktada şunu açıkça söylemesi gerekiyordu: BenimYüksek Yönetici adayım Talip Küçükcan’dır.
Bu yazının devamında, neden böyle düşündüğümü; neden Küçükcan’ın Türkiye için “devlet aklı”,“diplomatik derinlik”, “bilgi birikimi” ve “toplumsal uzlaşı” anlamında en uygun isim olduğunu; neden Türkiye’nin geleceğinde onun gibi bir vizyoner devlet adamına ihtiyaç duyulduğunu tüm yönleriyle anlatacağım.
…VE İŞTE BENİM YÜKSEK YÖNETİCİ ADAYIM:
Türkiye’nin son yıllardaki dış politika açılımında önemli görevler üstlenen Prof. Dr. Talip Küçükcan, akademik birikimi, siyaset tecrübesi ve bugün temsil ettiği diplomatik misyon ile çok yönlü bir kamu insanı olarak öne çıkıyor. Küçükcan’ın yaşam öyküsü, Türkiye’nin entelektüel sermayesinin devlet yönetiminde ve uluslararası ilişkilerde nasıl değer üretilebildiğinin somut bir örneği olarak değerlendiriliyor.
Osmaniye’nin Kadirli ilçesinde doğan Talip Küçükcan, Türkiye’deki eğitim hayatının ardından yurtdışına açılarak akademik kariyerini uluslararası düzeyde geliştirdi.
Londra SOAS’ta yüksek lisans yapması, ardından Warwick Üniversitesi’nde etnik ilişkiler alanında doktora tamamlaması, onun sosyal bilimler disiplininde güçlü ve çok boyutlu bir perspektif edinmesini sağladı. Göç, kimlik, din-devlet ilişkileri ve toplumsal uyum gibi konularda uzmanlaşan Küçükcan, akademik camiada saygın bir yer edindi.
Prof. Dr. Talip Küçükcan, Toplum Liderlik Vakfı ile Londra SOAS Üniversitesi’nin düzenlediği ‘Toplumsal Başarı Ödülleri’ gecesinde, en başarılı ödüle layık görüldü.
Bu süreçte Avrupa’daki Türkler ve Müslüman topluluklar üzerine yürüttüğü araştırmalar kapsamında, Hollanda’da da incelemelerde bulundu.
O dönemde toplumun nabzını tutmak için benimle de bir görüşme yapmış ve bu görüşmeden elde ettiği bilgileri raporuna yansıtmıştı. Bu durum, onun akademik çalışmalarında sahaya verdiği önemin ve araştırmacı titizliğinin erken bir göstergesiydi.
SİYASET VE PARLAMENTO DENEYİMİ
Prof. Dr. Talip Küçükcan, Türkiye’ye döndükten sonra akademik alandaki birikimini siyaset kurumuna taşıdı. 2015 yılında Adana milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giren Küçükcan, özellikle dış politika, Avrupa Konseyi ilişkileri, demokrasi, azınlık hakları ve kimlik politikaları üzerine yoğunlaştı. Parlamentoda görev yaptığı dönemde Türkiye’yi Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde temsil etti ve burada kısa sürede etkin bir figür hâline geldi.
Hem ulusal hem uluslararası platformlarda Türkiye’nin tezlerini akademik bir olgunlukla savunması, onu “entelektüel siyasetçi” kimliğiyle tanınır kıldı. Sadece siyasi söylemiyle değil, rapor ve analizleriyle de dikkat çeken Küçükcan, Türkiye’nin demokratikleşme, toplumsal uyum ve dış politika konularında üretken bir isim oldu.
DİPLOMASİDE YENİ BİR SAYFA: CAKARTA BÜYÜKELÇİLİĞİ
Küçükcan’ın kariyeri, 2023 yılında Türkiye’nin Cakarta Büyükelçisi olarak atanmasıyla yeni bir evreye girdi. Endonezya gibi çok kültürlü, çok dinli ve stratejik bir ülkeye gönderilmesi, hükümetin ona duyduğu güvenin açık bir göstergesiydi.
Talip Küçükcan, ASEAN Genel Merkez Binasında , TIKA’nın ortak projeleri ve örnekleri yansıtan bir fotoğraf sergisi açmıştı.
Cakarta’daki görevine başladığı günden itibaren diplomatik alanda oldukça aktif bir profil çizen Küçükcan, Türkiye–Endonezya ilişkilerini “stratejik ortaklık” boyutuna taşımak için yoğun bir temas trafiği yürütüyor. Paylaşımlarında ve resmi etkinliklerde görüldüğü üzere, iki ülkenin:
Ekonomik ilişkilerini derinleştirmesi, ASEAN çerçevesinde politik iş birliklerinin güçlendirilmesi, kültür, eğitim ve din hizmetleri alanlarında ortak programların genişletilmesi, TİKA projelerinin tanıtılması, Türk kültürünün Endonezya’da daha görünür hâle gelmesi, gibi pek çok alanda aktif çalışmalar yürütüyor.
Talip Küçükcan, Türkiye Endonezya ilişkilerinin 75. Yıldönümünde, 1880’lerde Osmanlı Devleti Fahri Konsolosluğu olarak kullanılan, bugünki Cakarta Tekstil Müzesi’ne, ilişkilerimizin tarihi hatırlatan bir plaka yerleştirdi ve bir de ilişkilerde dünü ve bugünü yansıtan bir belgesel sergi açtı.
Endonezya’daki tekstil müzesine yerleştirilen ve Osmanlı’nın bu bölgedeki tarihî bağlarını hatırlatan plaka, Küçükcan’ın kültürel diplomasiye verdiği önemin bir yansıması olarak dikkat çekti. Bunun yanında düzenlediği fotoğraf sergileri, eğitim kurumlarına yaptığı ziyaretler ve bölgesel iş birliklerine dair temasları, Türkiye’nin Güneydoğu Asya’daki görünürlüğünü güçlendiren bir çizgi oluşturuyor.
HALKLA İLİŞKİ VE KAMU DİPLOMASİSİNDE ETKİN BİR İSİM
Küçükcan’ın diplomatik dildeki sakin üslubu, akademik temelli yaklaşımı ve toplumla doğrudan temas kuran çalışma tarzı, onu bölgedeki en görünür Türk diplomatlarından biri hâline getiriyor. Sosyal medya paylaşımlarından da görüldüğü üzere, hem protokol düzeyinde hem halk düzeyinde bir diplomasi yürütüyor. Endonezyalı öğrencilerle buluşmaları, eğitim kurumlarına yaptığı ziyaretler ve gençlere yönelik mesajları, Türk diplomasisinin yeni nesil yüzünü temsil ediyor.
TÜRKİYE’NİN ASYA’YA AÇILIMINDA KİLİT BİR İSİM
Prof. Dr. Talip Küçükcan, Türkiye’nin Asya-Pasifik bölgesindeki genişleyen dış politika vizyonunda önemli bir rol üstleniyor. Akademik birikimini diplomasiye taşıyan, siyaset tecrübesini uluslararası arenada ustalıkla kullanan Küçükcan; Türkiye’nin hem tarihî bağlarını hem güncel stratejik hedeflerini bölgeye anlatan güçlü bir temsilci konumunda.
Bugün geldiği nokta, uzun yıllara dayanan çalışkanlığının, düşünsel emeğinin ve devlet adamı ciddiyetinin doğal bir sonucu. Türkiye’nin Cakarta Büyükelçisi olarak yaptığı çalışmalar, iki ülke arasındaki ilişkilerin daha önce olmadığı kadar derinleştiği yeni bir dönemin habercisi niteliğinde.
İlimle siyaseti, siyasetle diplomasiyi birleştiren bu kariyer çizgisi, Talip Küçükcan’ı Türk kamu hayatında özel bir yere taşıyor.
KÜÇÜKCAN’IN DOĞUM, EĞİTİM VE AKADEMİK GEÇMİŞİ DE ÇOK İLGİNÇ
Talip Küçükcan 5 Mart 1963’te Osmaniye’ye bağlı Kadirli ilçesinde doğdu.
İlk ve orta öğreniminden sonra Kadirli İmam-Hatip Lisesi’ni tamamladıktan sonra, 1986’da Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu.
Daha sonra akademik kariyer yaptı: 1990’da Londra Üniversitesi (SOAS) yüksek lisansını; 1997’de ise Warwick Üniversitesi etnik ilişkiler alanında doktorasını tamamladı.
Doktora sonrası dawarwick’te (Warwick Üniversitesi Etnik İlişkiler Araştırma Merkezi) araştırmacı olarak çalıştı.
Türkiye’ye döndükten sonra akademik kariyerine devam etti; din-devlet ilişkileri, göç, kimlik, sosyal entegrasyon gibi konularda çalışmalar yaptı. Kısacası Küçükcan, hem dini ilimler hem de sosyoloji/etnik ilişkiler alanlarında donanımlı bir akademisyen.
SİYASİ HAYAT VE MECLİS DÖNEMİ
Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) saflarından siyasete atıldı.
7 Haziran 2015 seçimlerinde, 25. Dönem Adana milletvekili olarak TBMM’ye girdi.
2015–2018 yılları arasında milletvekili olarak görev yaptı.
Meclis’te özellikle dış politika, demokrasi, din-devlet ilişkileri, göç, azınlıklar ve Avrupa Birliği ile ilişkiler gibi konularda çalıştı.
Aynı zamanda partide görev aldı: AK Parti Siyasi ve Hukuki İşler Başkan Yardımcılığı yaptı.
Ayrıca uluslararası platformlarda da temsil etti: 2016 itibarıyla Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Türkiye Delegasyonu Başkanı, daha sonra Başkan Yardımcısı oldu.
Bu yönleriyle Küçükcan, akademik birikimini siyaset zemininde hayata geçiren, dış politika ve kimlik meselelerine odaklanan bir parlamenter portresi çizdi.
AKADEMİK VE SİVİL TOPLUM GÖREVLERİ
Akademisyen kimliğiyle siyaset öncesinde ve sonrasında da çalıştı. Özellikle göç, azınlıklar, din-devlet ilişkileri, toplumsal çözümleme alanlarında yazılar kaleme aldı.
Kurucu üyelerinden olduğu SETA (Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı) bünyesinde dış politika araştırmaları yaptı; aynı zamanda dergilerde editörlük yaptı.
Örneğin, Insight Turkey adlı uluslararası bakış dergisinin editörü olarak görev aldı.
Bu yönüyle Küçükcan, akademi-siyaset sarmalında köprü işlevi gören entelektüel bir figür.
DİPLOMASİYE GEÇİŞ: BÜYÜKELÇİLİK GÖREVİ VE GÜNÜMÜZ
2022 yılında, TBMM milletvekilliği sürecini geride bıraktıktan sonra, diplomatik kariyere yöneldi.
2023 Nisan ayından itibaren Türkiye Cumhuriyeti Cakarta Büyükelçiliğine atandı; bu bağlamda ASEAN üye ülkeleri ile ilişkiler, Endonezya ve Doğu Timor gibi ülkelerle diplomatik temsil görevlerini yürütüyor.
Büyükelçi olarak görev aldığı süre zarfında, Türkiye-Endonezya ilişkilerini “stratejik iş birliği” boyutuna taşımaya odaklandığı anlaşılıyor. Siyasi, kültürel, eğitim ve diplomatik alanlarda aktif bir gündem izliyor.
Örneğin: Endonezya Din İşleri Bakanı ile görüşerek iki ülke arasında dini alanlarda iş birliğini görüştüğü haberleri var.
Talip Küçükcan, Pasentren Modern Daarul Uluum Lido yatılı okulunu ziyaret etti. Endonezya’da dini eğitim odaklı 42 bin yatılı okulda milyonlarca öğrenci eğitim görüyor. Küçükcan orada, Türkiye’deki eğitim sistemi, kültürel ve tarihi bağlarımız ve yükseköğretim imkânlarını anlattı.
Aynı zamanda Türkiye’nin sağlık sistemi ve sağlık turizmi potansiyelini Endonezyalılara tanıttığı, turizm, eğitim ve kültür alanlarında ortak projelere açık olduklarını belirttiği haberler basında yer aldı.
KAMUOYU ve SİYASİ DURUŞ
Milletvekilliği döneminde, özellikle kültürel çeşitlilik, dil-din kimliği, vatandaşlık hakları gibi konularda, farklı kimliklerin eşit vatandaşlık temelinde temsil edilmesi gerektiğini savundu.
Din ve vicdan özgürlüğü, kimlik hakları gibi konulara vurgu yaptı; Türkiye’de demokratik alanın genişlemesinden yana olduğunu belirtti.
Dış politika alanında, hem parlamento içinde hem uluslararası platformlarda, Türkiye’nin çıkarları, göç, entegrasyon, farklı kültürlerle ilişkiler, Müslüman azınlıkların durumu, devlet-din ilişkileri gibi konularda aktif oldu.
Bu duruşu, akademik altyapısı ve diplomatik tecrübesiyle birleşince onu “entelektüel siyasetçi & diplomat” kimliğiyle öne çıkan bir figür hâline getiriyor.
Dış politika alanında, hem parlamento içinde hem uluslararası platformlarda, Türkiye’nin çıkarları, göç, entegrasyon, farklı kültürlerle ilişkiler, Müslüman azınlıkların durumu, devlet-din ilişkileri gibi konularda aktif oldu.
SON GELİŞMELER: ENDONEZYA VE ASEAN ÇERÇEVESİNDE TÜRKİYE’NİN YENİ DİPLOMASİ DİLİ
Türkiye ile Endonezya arasındaki iş birliğinin “yeni faz”a geçtiğini işaret ediyor. Ekonomi, kültür, eğitim, diplomasi gibi birçok alanda geniş kapsamlı ortaklık arayışı olduğu anlaşılıyor.
Bu paylaşım, Endonezya’daki Türk dış temsilciliğinin yalnızca diplomatik yazışma ya da protokol temelli değil; “stratejik ortaklık, halkla ilişki, kamu diplomasisi, kültür diplomasisi” gibi çok boyutlu olduğunu gösteriyor.
Küçükcan’ın geçmişte sosyal bilimler, din-devlet, göç, kimlik çalışmaları yapmış biri olması; Endonezya gibi çok dinli, çok etnikli ve tarihî olarak Müslüman kimlikli bir ülkede Türkiye’nin politikasını temsil etmede teorik bir altyapıya sahip olduğunu düşündürüyor.
Bu yönüyle, Küçükcan’ın büyükelçiliği, klasik diplomatik görevlerin ötesinde, Türkiye’nin Asya’daki pozisyonunu kültürel ve ideolojik düzeyde yeniden şekillendirme çabasının parçası olarak okunabilir.
NİÇİN ÖNEMLİ?
Türkiye’nin son yıllarda dış politikasında “Atlantik ekseni dışında” alanlarda genişlemeye gitmesi, Asya–Pasifik, ASEAN, Güneydoğu Asya gibi coğrafyalarla ilişkileri derinleştirmesi hedefi, bu açıdan Küçükcan’ın ataması stratejik.
Küçükcan’ın akademik geçmişi, Türkiye ile Endonezya arasındaki hem tarihî hem kültürel bağları analiz edebilecek donanımı sağlıyor. Bu da ilişkilerin “sadece devletler arası protokol” değil, “kültür-diplomasi, toplumsal bağ, halkla temas” boyutunu kapsadığı anlamına geliyor.
Diplomasinin giderek “çok katmanlı” hâle geldiği günümüzde, ekonomi, eğitim, sağlık, göç, kültür ve bu çeşitlilik Küçükcan’ın vizyonuna uygun gibi görünüyor.
KÜÇÜKCAN’IN HOLLANDA ZİYARETİ SIRASINDA YAYINLADIĞIM HABER
Milletvekili ve AGIT Özel temsilcisi Talip Küçükcan Hollanda ziyaretinde çeşitli temaslarda bulundu.
Türkevi Araştırmalar Merkezi’nin kurucu üyesi olan, çiçeği burnunda milletvekili Küçükcan, Hollanda Türkleri’nin sorunları ile yakından ilgileneceği sözünü verdi.
AMSTERDAM, (ÇAYPRESS)-Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı (AGIT) Dönem Başkanı’nın, ‘Müslümanlara Karşı Ayırımcılık ve Hoşgörüsüzlükle Mücadele’ özel temsilcilsi Prof. Dr.Talip Küçükcan, Hollanda’daki müslümanların karşılaştığı sorunları yerinde incelemek ve tespitlerini raporlamak üzere resmi bir ziyarette bulundu.
Türkevi Araştırmalar Merkezi kurucuları arasında olan ve 7 Haziran seçimlerinde AK Parti Adana Milletvekili seçilen Prof. Talip Küçükcan, müslümanların karşılaştığı ırkcılık, ayırımcılık ve şiddet olaylarını araştırmak üzere önce ülke çapında faaliyet gösteren müslüman sivil toplum kuruluşlarının (CMO, SPIOR, EMCMO, v.d.) liderleri ve temsilcileriyle bir dizi görüşmelerde bulundu. Görüşmeler esnasında müslümanların eğitim, istihdam, güvenlik, siyaset v.b. alanlarda ayırımcılığa maruz kaldıkları, sözkonusu ayırımcılık ve hoşgörüsüzlüğün engellenmesi hususunda, Hollanda hükümetinin yeterli tedbirleri almadığı görüşünün hakim olduğu ifade edildi.
Prof. Küçükcan, resmi ziyareti çerçevesinde Hollandalı müslümanlar üzerine bilimsel çalışmalar yürüten akademisyen ve uzmanlarla da görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerde Hollanda’da yaşayan müslümanların islamofobik olaylarla karşılaştıkları, özellikle Fransa’daki karikatür dergisine yapılan saldırılardan sonra Hollandalı müslümanların sözlü ve fiziksel şiddete maruz kaldıkları dile getirildi. Camilere yapılan saldırılarda da artış görüldüğü ifade edilerek, Hükümetin sözkonusu ayırımcılık, hoşgörüsüzlük ve nefret söylemine karşı yeni yöntemler ve önlemler geliştirmesi gerektiği üzerinde hemfikir olundu.
Prof. Küçükcan, AGIT heyetiyle birlikte Hollanda Sosyal İşler ve İstihdam Bakanlığı; Eğitim, Bilim ve Kültür Bakanlığı; Halk Sağlığı, Refah ve Spor Bakanlığı yetkilieriyle de görüşerek, din ve inanca dayalı ayırımcılık ve hoşgörüsüzlükle mücadelede hangi tedbirlerin alındığı, ne tür siyasi ve hukuki enstrümanların kullanıldığı hakkında görüş alışverişinde bulundu. Görüşmelerde Hollandalı yetkililerin bu tür ayırımcılıkların varlığını teyid ettiklerini ve bunların engellenmesi için girişimlerde bulunduklarının ifade edildiği öğrenildi.
Küçükcan’ın, AGIT heyetinin ziyaret esnasında elde ettikleri bilgileri raporlaştırrarak, AGIT’e sunacağı ve raporda Hollanda hükümetine yol gösterici önerilerde bulunacağı ifade edildi.
Prof. Küçükcan, Hollanda ziyareti sırasında aynı zamanda kurucuları arasında bulunduğu Türkevi Araştırmalar Merkezi’ni de ziyaret ederek, Merkez’in yeni çalışmarı hakkında bilgi alışverişinde bulundu.
25. Dönem milletvekili olarak seçilen Türkevi dostları milletvekillerinin de katılacağı, Amsterdam ve Ankara merkezli faaliyetlerin yapılmasının da gündeme geldiği görüşmede, çeyrek asırdır Hollanda merkezli yürütülen ve Avrupa’yı aşan Türkevi faaliyetlerinin sivil toplum dünyasında örnek gösterilmesi sonucuna varıldı. Küçükcan, Türkevi Araştırmalar Merkezi’ne bundan sonra da desteklerinin devam edeceğini belirtti.
Diğer taraftan, Prof. Kücükcan Hollanda ziyaretinde, Hollanda MUSİAD iftarına da katılarak, Hollanda Türk toplumu temsilcileri ve girişimcileriyle de görüşerek, ekonomik hayata katkıları ve bunun Türkiye Hollanda ilişkilerine dair görüşlerini aldı.
AGIT Özel temsilcisi Prof. Küçükcan, aynı zaman da Hollanda Diyanet Vakfı merkezini ziyaret ederek, Vakıf’ın çalışmarı hakkında bilgi aldı.
Prof. Küçükcan ziyaretinin son gününde, Amsterdam’da Avrasya Sivil Toplum Forumu üyeleriyle iftar yemeğinde buluşarak, özellkle Hollanda’daki Türk ve Akraba Toplulukları sorunları hakkında görüş alışverişinde bulundu, ve bu sorunların çözümünün takipcisi olacağını ifade etti.
Talip Küçükcan ile övünenler arasında, aynı zamanda kurucusu olduğu Türkevi Araştırmalar Merkezi de var. Merkez’in üstteki mesajı, övüncü her yanı ile anlatıyor…
KÜÇÜKCAN’IN HOLLANDA ARAŞTIRMASI SONRASINDA YAZMIŞ OLDUĞU YORUM:
Küçükcan, öğrencilik yıllarında bir araştırma yapmak için gelmiş olduğu Hollanda’da, naçizane şahsımla da yapmış olduğu görüşmeden sonra, aşağıdaki makaleyi kaleme almıştı:
Bu makalede Küçükcan’ın bilgi ve duyarlılığı açıkça farkediliyor.
AVRUPALI TÜRKLERİN İMAJ SORUNU
Doç. Dr. Talip Küçükcan
Avrupalıların, Türkler hakkındaki fikirleri ve düşünceleri kuşkusuz farklılıklar içeriyor. Gerek kendi gözlemlerimize gerekse şimdiye kadar yapılan bilimsel araştırmalara dayanarak şunu söylemek mümkündür: Batı Avrupalıların Türkler hakkındaki tutum ve düşünceleri yüzeysel bilgilere, yetersiz deneyimlere ve bazen de önyargılara dayalı oluşuyor. Zamanla bu düşüncelerin kalıp yargılara ve değişmesi zor imajlara dönüşme olasılığı taşıdığını da belirtmekte yarar var. Özellikle olumsuz düşünceleri ve önyargıları besleyen deneyimlerin yaşanması veya olayların gözlemlenmesi Türkler hakkında oluşan imajların kurumsallaşmasına katkıda bulunuyor.
“Öteki” olmak
Geldiğiniz farklı köken, kullandığınız başka dil, taşıdığınız farklı inanç ve kültürel kimlik sizi sadece yabancı ve “öteki” yapmakla kalmaz bu farklılıklarınızdan dolayı gördüğünüz işlemler veya karşılaştığınız davranışlar aynı zaman da sizin de kendinizi “farklı” olarak görme eğiliminizi pekiştirir. Genel olarak Avrupa’ya bakıldığında azınlıklar hakkında olumlu düşüncelerin pek yaygın olmadığı, bunun tam tersine yabancı olarak tanımlanan topluluklara ilişkin olumsuz, mesnetsiz ve yüzeysel önyargıların ve kalıplaşmış düşüncelerin yaygın olduğunu görüyoruz. Yani bizim dışımızdakilerin yani “öteki” veya “diğerleri” dediğimiz insanların bize bakışı, yani kendi açılarından “öteki”lere bakışının çok ta olumlu olmadığını görürüz.
Avrupalı Türkler hakkındaki fikir ve imajların oluşmasında başlıca iki aktör var. Biri “biz”, diğeri ise “öteki”ler. Bir ülkede göçmen ve yabancı olmak otomatikman sizi “öteki” yapar. Sayısal olarak azınlıkta iseniz, siyasi gücünüz yoksa, çoğunluğun dilinden farklı bir dil, çoğunluğun inancından faklı bir inancınız, renginiz veya etnik kökeniniz varsa bu da sizi kolayca “öteki”, “diğeri” veya “yabancı” yapar.
Kendi rolümüz hakkında…
Farklı milli, dini, kültürel ve etnik kökenden gelen ve Avrupa ülkelerine yerleşen, bu ülkelerin vatandaşı olan insanların ve hatta onların bu ülkede doğan çocuklarının bile “ötekiler” olarak görüldüğünü söylemek abartı olmaz. Ancak Avrupa’nın çeşitli ülkelerine ve kentlerine dağılmış bu yerleşik “yabancıların” bir kısmının olumsuz önyargıları besleyen, bir anlamda yabancı düşmanlarına koz veren davranışlar içinde bulunduklarını da belirtmekte yarar. Arada sırada çuvaldızı kendimize de batırmalı ve hakkımızdaki yalan-dolan ve yanlış imajların oluşmasında katkımız olup olmadığını sormalıyız.
Türklerin imajları hakkında Avrupa’da günümüzde genelde şöyle bir manzara var: Diğer yabancı kökenliler gibi Türkler de uyumsuz, başarısız, içine kapanık, suç işlemeye eğilimli, devletin sosyal yardımlarından geçinen, girişimcilik ruhu zayıf, eğitime önem vermeyen, değişime kapalı ve ortak yaşam kurulması kolay olmayan bir gurup olarak görülüyor.
Avrupa’da ırkçılığın, ayrımcılığın ve yabancı düşmanlığının arttığı siyasi ve sosyal bir ortamda yabancı kökenlilere hoş gözle bakılmıyor. Avrupa’da yabancılar arasındaki işsizlik oranları ve yoksulluk düzeyi gibi değişkenlere bakıldığında, bundan da daha vahimi yabancıları hedef alan siyasal, sosyal ve ekonomik açıdan dışlayıcı ve küçük düşürücü politikalara bir göz atıldığında dediğimiz ayrımcılık ve dışlama kendiliğinden görülecektir.
Önyargıların tarihsel kaynakları
Diğer yabancı kökenliler gibi Avrupa’daki Türkler de bazı önyargıların, kalıplaşmış düşüncelerin ve ayrımcı politikaların hem hedefi hem de kurbanı olabilecek bir çevrede yaşıyor. Türklerle ilgili önyargıları, kalıplaşmış fikirleri ve şablonlara dayalı düşünceleri besleyen iki şey var. Bunlardan birincisi Türkler ve Avrupalılar arasında yüzyıllar süren sürtüşmeler, çatışmalar, savaşlar ve kavgalardır. İkincisi ise bugün Avrupa’da yaşayan Türklerin temsil sorunlarının ciddi boyutlara ulaşmış olmasıdır ve Türklerin genelde olumsuz ve onaylanması mümkün olmayan davranışlarla kamuoyu gündemine gelmesi.
Kuşkusuz, Viyana kapılarına kadar dayanan Türklerin uzun yıllardır ders kitaplarında barbarlar olarak okutulması, Avrupalıların Türklere bakışını derinden etkilemiştir. Türkler şiddet yanlısı, savaşçı, kavgacı, işgalci, talancı ve kendi dinlerini empoze etmeye çalışan bir millet olarak lanse edilmiştir. Böylesi bir kampanya Avrupalıların zihinlerinde derin ve olumsuz izler bırakmıştır. Bugün bile Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine karşı çıkanların bazıları, kafalarının arka planında, Türklerin farklı bir uygarlık dünyasına ait olduğunu, Avrupa ile uzlaşamayacağını düşünüyorsa, bu, tesadüfi değildir. Geçmişe ait izlenimleri değiştirmek, özellikle bunu yaşı ilerlemiş kuşakların zihninden silmek kolay değil. Çünkü bir anlamda burada kurumsallaşmış bir imaj söz konusu.
Türklerin imajı neden olumsuz?
Ancak yaşadığımız ortamı paylaştığımız Avrupalıların Türkler hakkında daha olumlu düşünceler edinmelerine ve Türklere bakışlarındaki önyargılarından kurtulmalarına katkıda bulunabiliriz. Ya da tam tersi bazı yanlış davranışlarla yanlış imajların kökleşmesine ve bir daha silinmeyecek kadar derinlik kazanmasına neden olabiliriz.
Türklerin imajını en çok zedeleyen şeylerden birisi, Türkiye kökenli olduğu söylenen bazı kendini bilmezlerin işledikleri suçlarla basında sık sık yer almalarıdır. Özellikle uyuşturucu kaçakçılığı, insan ticareti ve benzeri olaylara karışanlar arasında Türklerin de olması, yabancı düşmanlığı yanında, Türk düşmanlığını da körüklemektedir.
Eğitimde en başarısız öğrenciler arasında Türk çocuklarının da bulunması bir başka önyargı kaynağıdır. Sürekli başarısız olan ve doğru dürüst üniversitelere öğrenci gönderemeyen bir toplum hakkında olumlu yargıların oluşması bir hayli zor görünüyor.
Ayrıca Türklerin kamuoyunda daha iyi temsil edilmesini sağlayacak siyasal katılımın az olması, bazı başarılı iş adamlarımız olmasına karşın ekonomik alanda kurumsallaşmanın hala ciddi boyutlarda olmayışı, Türklerin sanatsal ve kültürel birikimlerini aktaracak, tanıtacak ve yayacak kurumların yetersizliği, yukarıda bahsettiğimiz olumsuz yargıların sürmesine katkıda bulunuyor.
Özeleştiri yapmanın zamanı geldi
Eğer bugün bir imaj sorunumuz varsa bunun nedenlerini iyi araştırmak ve ona göre kalıcı tedbirler almak zorundayız. Yoksa “bunlar bizi sevmiyor, istemiyor” edebiyatına devam eder dururuz. Bırakın başkalarını, iki Türk bir araya geldiğinde onlar başlıyor Türklerden şikayet etmeye. Uzun lafın kısası Avrupalı Türklerin imaj sorunu Türkler kendilerine çeki düzen vermedikleri sürece çözülemez. Önce kendimize bir çeki verelim. Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir.
OKURLARIMA SON NOTUM:
Bu vesileyle bir hususu özellikle belirtmek isterim. Prof. Dr. Talip Küçükcan ile hayatım boyunca yalnızca bir kez karşılaştım. Daha sonra herhangi bir görüşmemiz, dostluğumuz veya yakın bir ilişkimiz olmadı. Ayrıca, kendisinin AK Partili kimliğine rağmen, benim siyasî eğilimimin Chp’ye daha yakın olduğu bilinir. Ancak ben her zaman olduğu gibi, gazetecilikle siyasî görüşü birbirine karıştırmayan bir anlayışla yazıyorum. Bu analiz, kişisel yakınlık ya da siyasî sempati ile değil, tamamen kamusal gözlem ve mesleki değerlendirme ile kaleme alınmıştır.
********************
DE GENIALE NAAM DIE TURKIJE HET BEST KAN BESTUREN EN NAAR EEN BETERE TOEKOMST KAN LEIDEN: TALİP KÜÇÜKCAN
Ik ben geen ‘talentenjager Scout’. Ik heb ook niet de taak om een Hoog Bestuurder te kiezen. Maar de persoon die het Hoog Bestuurderschap van Turkije het meest verdient, en die deze makam het beste kan vullen met kennis, maturiteit en representatiekracht, is: Prof. Dr. Talip Küçükcan.
Van de academische wereld naar de politiek, en van de politiek naar de diplomatie: ik zal u een succesvolle Turkse portret schetsen, in al zijn details.
Analyse
Turkije is een land dat in elke periode van zijn geschiedenis moeilijke beproevingen heeft doorgemaakt. Maar de politieke spanningen van de afgelopen jaren, de economische schommelingen, de maatschappelijke onrust, de polarisatie en de onzekerheden in het buitenlands beleid, laten ons allemaal dezelfde vraag stellen: “Wie kan dit land opnieuw rechtop zetten met kennis, met competentie en met waardigheid?
Wie kan de wonden van dit land met kalmte helen?
Wie kan Turkije, zowel intern als extern, naar een gerespecteerde, sterke en vertrouwenwekkende positie brengen?”
Het antwoord op deze vragen draag ik al jarenlang in mijn gedachten mee, maar sprak het niet hardop uit. Want in Turkije iemand een “Hoog Bestuurderskandidaat” noemen vereist grote verantwoordelijkheid, grote ambitie en ook grote rechtvaardigheid. Maar bij sommige personen overstijgt hun staatsmanschap de discussie over ‘kandidaat zijn’ en manifesteert zich vanzelf.
Ik ben geen ‘scout’ die voor een sportclub een ster zoekt, en ik heb ook niet de taak om een Hoog Bestuurder voor een land te kiezen. Maar de persoon over wie ik u zo dadelijk zal vertellen, liet mij bijna voelen alsof ik vrijwillig werk in een geheim scoutingdepartement.
De tekst die ik zojuist voor u begon te schrijven, heeft mijn al lang bestaande overtuiging midden in mijn hart en pen geplaatst. Deze tekst dwong mij om het openlijk uit te spreken: de persoon die het Hoog Bestuurderschap van Turkije het meest verdient, en die dit het beste kan vervullen met kennis, maturiteit en representatiekracht, is: Prof. Dr. Talip Küçükcan.
Want wanneer wij het leven en de ervaring van Talip Küçükcan van dichtbij bekijken, zien wij niet slechts één beroepsidentiteit, maar een veelzijdig staatsmanportret.
Wanneer wij kijken naar het levensverhaal van Talip Küçükcan, zien wij niet alleen een academicus.
We zien ook niet alleen een politicus.
We zien iemand die ‘kennis bezit, politiek kan duiden, diplomatie kan lezen, de maatschappelijke dynamiek begrijpt, respect geniet in internationale kringen, en die hardwerkend, eerlijk en sereen is als staatsman’.
Tijdens de “10e Wereld Turkse Zakelijke Raad Top”, die belangrijke figuren uit de Turkse diaspora in Istanbul samenbracht, werden prijzen uitgereikt aan personen die in hun vakgebied succesvol waren. Bij die ceremonie ontving Talip Küçükcan de prijs in de categorie ‘Meest Succesvolle Academicus’ uit handen van president Erdoğan.
Küçükcan’s educatieve traject – van de district Kadirli in Osmaniye tot de meest prestigieuze universiteiten van Engeland; zijn diepgaande onderzoeken over Turkse en moslimgemeenschappen in Europa; zijn academische productie in Turkije; zijn actieve rol in buitenlands beleid en democratie tijdens zijn periode in het parlement; zijn vertegenwoordiging bij de Raad van Europa; en de meerlagige diplomatieke activiteiten die hij nu in Indonesië uitvoert…
Wanneer al deze elementen samenkomen, zien wij een beeld dat wij maar bij zeer weinig personen in Turkije zien: Competentie en bescheidenheid, kennis en representatiekracht, een lokale houding en een universele blik kunnen samen bestaan.
Daarom kon ik mij er niet toe beperken om deze persoon alleen maar voor te stellen.
Daarom kon ik niet slechts een ‘portretartikel’ schrijven.
Daarom moest deze pen op een bepaald moment het openlijk zeggen: Mijn Hoog Bestuurderskandidaat is Talip Küçükcan.
In het vervolg van dit artikel zal ik uitleggen waarom ik zo denk; waarom Küçükcan voor Turkije de meest geschikte naam is inzake ‘staatswijsheid’, ‘diplomatieke diepgang’, ‘kennis en ervaring’ en ‘maatschappelijke consensus’; en waarom Turkije in de toekomst behoefte heeft aan een visionaire staatsman zoals hij.
…EN DIT IS MIJN PRESIDENTSKANDIDAAT:
Prof. Dr. Talip Küçükcan, die in de afgelopen jaren belangrijke rollen heeft vervuld in de buitenlandse beleidsopening van Turkije, valt op als een veelzijdig openbaar figuur met zijn academische bagage, politieke ervaring en diplomatieke missie die hij vandaag de dag vertegenwoordigt. Zijn levensverhaal wordt beschouwd als een concreet voorbeeld van hoe het intellectuele kapitaal van Turkije waarde kan creëren in bestuur en internationale betrekkingen.
ACADEMISCHE BASIS: DIEPGANG IN INTERNATIONALE STUDIES
Talip Küçükcan werd geboren in het district Kadirli van Osmaniye. Na zijn opleiding in Turkije ontwikkelde hij zijn academische carrière op internationaal niveau. Zijn master aan SOAS in Londen en zijn promotie aan de Universiteit van Warwick op het gebied van etnische relaties gaven hem een sterke en gelaagde perspectief binnen de sociale wetenschappen. Met zijn expertise in migratie, identiteit, religie-staat relaties en sociale cohesie verwierf Küçükcan een gerespecteerde plaats in de academische wereld.
Tijdens de ‘Toplumsal Başarı Ödülleri’-avond, georganiseerd door de Toplum Liderlik Vakfı en SOAS University London, werd Prof. Dr. Talip Küçükcan bekroond met de hoofdprijs.
In deze periode verrichtte hij, in het kader van zijn onderzoeken naar Turken en moslimgemeenschappen in Europa, ook studies in Nederland. In die tijd voerde hij met mij een gesprek om de polsslag van de gemeenschap te voelen, en verwerkte de informatie die hij daaruit verkreeg in zijn rapport. Dit was een vroeg teken van het belang dat hij hecht aan veldonderzoek en van zijn onderzoeksmatige nauwkeurigheid.
POLITIEK EN PARLEMENTAIRE ERVARING
Prof. Dr. Talip Küçükcan droeg, nadat hij naar Turkije was teruggekeerd, zijn academische kennis over naar de politieke arena. In 2015 trad Küçükcan de Grote Nationale Vergadering van Turkije binnen als parlementslid voor Adana en richtte hij zich vooral op buitenlandse politiek, de relaties met de Raad van Europa, democratie, minderheidsrechten en identiteitskwesties. Tijdens zijn parlementaire periode vertegenwoordigde hij Turkije in de Parlementaire Assemblee van de Raad van Europa en werd hij daar in korte tijd een invloedrijke figuur.
Zijn vermogen om Turkije’s standpunten zowel op nationaal als internationaal niveau met academische maturiteit te verdedigen, maakte hem bekend als een “intellectuele politicus”.
Niet alleen met zijn politieke taal, maar ook met zijn rapporten en analyses vestigde Küçükcan de aandacht op zich. Hij was een productieve naam op het gebied van democratisering, maatschappelijke cohesie en buitenlands beleid.
EEN NIEUWE PAGINA IN DE DIPLOMATIE: AMBASSADE JAKARTA
De carrière van Küçükcan kreeg in 2023 een nieuwe dimensie toen hij werd benoemd tot ambassadeur van Turkije in Jakarta. Dat hij werd uitgezonden naar een strategisch, multicultureel en multireligieus land als Indonesië, was een duidelijke uitdrukking van het vertrouwen dat de regering in hem stelde.
Talip Küçükcan opende in het hoofdgebouw van ASEAN een fototentoonstelling die de gezamenlijke projecten en voorbeelden van TİKA weerspiegelde.
Vanaf de dag dat hij zijn functie in Jakarta aanvaardde, ontwikkelde Küçükcan zich tot een zeer actieve diplomatieke figuur. Hij voert een intensieve reeks contacten om de relatie tussen Turkije en Indonesië naar het niveau van een “strategisch partnerschap” te tillen. Zoals te zien is in zijn berichten en officiële activiteiten, werkt hij actief aan talrijke gebieden, waaronder:
Het verdiepen van de economische betrekkingen tussen beide landen, het versterken van politieke samenwerking binnen het ASEAN-kader, het uitbreiden van programma’s op het gebied van cultuur, onderwijs en religieuze diensten, het promoten van TİKA-projecten, en het vergroten van de zichtbaarheid van de Turkse cultuur in Indonesië.
Talip Küçükcan plaatste ter gelegenheid van de 75e verjaardag van de Turks-Indonesische betrekkingen een plaquette in het Jakarta Textielmuseum – een gebouw dat in de jaren 1880 diende als Ere-Consulaat van het Ottomaanse Rijk – en opende bovendien een documentaire tentoonstelling die het verleden en heden van de onderlinge relaties weerspiegelde.
De plaquette die in het textielmuseum werd aangebracht en die de historische banden van het Ottomaanse Rijk met de regio herinnert, was een duidelijke weerspiegeling van Küçükcan’s belang voor culturele diplomatie. Daarnaast vormen de fototentoonstellingen die hij organiseerde, zijn bezoeken aan onderwijsinstellingen en zijn regionale samenwerkingscontacten een lijn die de zichtbaarheid van Turkije in Zuidoost-Azië versterkt.
EEN ACTIEVE FIGUUR IN PUBLIEKE RELATIES EN PUBLIEKE DIPLOMATIE
Küçükcan’s rustige toon in de diplomatieke taal, zijn academisch onderbouwde benadering en zijn werkwijze die direct contact met de samenleving omvat, maken hem tot een van de meest zichtbare Turkse diplomaten in de regio. Zoals blijkt uit zijn sociale mediaberichten voert hij diplomatie op zowel protocolniveau als op het niveau van de bevolking. Zijn ontmoetingen met Indonesische studenten, zijn bezoeken aan onderwijsinstellingen en zijn boodschappen aan jongeren vormen het nieuwe gezicht van de Turkse diplomatie.
EEN SLEUTELFIGUUR IN TURKIJE’S OPENING NAAR AZIË
Prof. Dr. Talip Küçükcan speelt een belangrijke rol in de zich uitbreidende buitenlands-politieke visie van Turkije in de Azië-Pacific. Küçükcan, die zijn academische kennis naar de diplomatie heeft overgebracht en zijn politieke ervaring op meesterlijke wijze inzet op het internationale toneel, is een sterke vertegenwoordiger die zowel Turkije’s historische banden als zijn actuele strategische doelstellingen in de regio overbrengt.
Het punt waarop hij nu staat, is het natuurlijke resultaat van jarenlange toewijding, intellectuele inspanning en de ernst van een staatsman. Zijn werkzaamheden als ambassadeur van Turkije in Jakarta vormen het teken van een nieuwe periode waarin de bilaterale betrekkingen dieper zijn dan ooit tevoren.
Deze carrièrelijn, waarin wetenschap, politiek en diplomatie samenkomen, plaatst Talip Küçükcan op een bijzondere positie binnen het Turkse openbare leven.
KÜÇÜKCAN’S GEBOORTE, OPLEIDING EN ACADEMISCHE ACHTERGROND ZIJN OOK ZEER INTERESSANT
Talip Küçükcan werd op 5 maart 1963 geboren in het district Kadirli van Osmaniye.
Na zijn basis- en middelbaar onderwijs voltooide hij de Kadirli İmam-Hatip Lisesi en studeerde in 1986 af aan de Faculteit der Theologie van de Universiteit Uludağ.
Daarna zette hij zijn academische carrière voort: in 1990 voltooide hij zijn masteropleiding aan de Universiteit van Londen (SOAS); in 1997 behaalde hij zijn doctoraat aan de Universiteit van Warwick op het gebied van etnische relaties.
Na zijn promotie werkte hij als onderzoeker aan het Centre for Research in Ethnic Relations van de Universiteit van Warwick.
Na terugkeer in Turkije zette hij zijn academische carrière voort en werkte hij op het gebied van religie-staat relaties, migratie, identiteit en sociale integratie. Kortom, Küçükcan is een goed onderbouwde academicus op zowel het gebied van religieuze wetenschappen als sociologie/etnische relaties.
POLITIEK LEVEN EN PARLEMENTAIRE PERIODE
Hij begon zijn politieke carrière binnen de gelederen van de Partij voor Rechtvaardigheid en Ontwikkeling (AK Partij).
Bij de verkiezingen van 7 juni 2015 werd hij verkozen tot parlementslid voor Adana voor de 25e termijn van de Grote Nationale Vergadering van Turkije.
Tussen 2015 en 2018 was hij actief als parlementslid.
In het parlement werkte hij vooral aan kwesties zoals buitenlandse politiek, democratie, religie-staat relaties, migratie, minderheden en de betrekkingen met de Europese Unie.
Daarnaast vervulde hij een functie binnen de partij: hij was adjunct-voorzitter van het departement Politieke en Juridische Zaken van de AK Partij.
Ook vertegenwoordigde hij Turkije op internationale platforms: vanaf 2016 werd hij voorzitter, later vicevoorzitter van de Turkse Delegatie bij de Parlementaire Assemblee van de Raad van Europa (PACE).
Met deze werkzaamheden tekende Küçükcan het portret van een parlementariër die zijn academische kennis effectief toepaste in de politieke arena en zich richtte op buitenlands beleid en identiteitskwesties.
ACADEMISCHE EN MAATSCHAPPELIJKE TAKEN
Als academicus werkte hij zowel vóór als na zijn politieke carrière verder. Hij schreef vooral over migratie, minderheden, religie-staat relaties en maatschappelijke analyse.
Binnen SETA (Stichting voor Politiek, Economie en Maatschappij Onderzoek), waarvan hij medeoprichter was, deed hij onderzoek naar buitenlands beleid; daarnaast was hij actief als redacteur in verschillende tijdschriften.
Zo was hij hoofdredacteur van Insight Turkey, een tijdschrift met internationale focus.
Met deze rol nam Küçükcan een positie in als intellectueel die een brug vormt tussen academie en politiek.
OVERGANG NAAR DIPLOMATIE: HET AMBASSADEURSCHAP EN HEDEN
In 2022, na zijn periode als parlementslid, koos hij voor een diplomatieke carrière.
Sinds april 2023 is hij benoemd tot ambassadeur van de Republiek Turkije in Jakarta en vervult hij diplomatieke taken in landen zoals Indonesië en Oost-Timor, evenals in het kader van ASEAN.
In zijn ambtstermijn als ambassadeur blijkt dat hij zich richt op het verheffen van de relaties tussen Turkije en Indonesië tot een niveau van “strategische samenwerking”. Hij volgt een actieve agenda op het gebied van politiek, cultuur, onderwijs en diplomatie.
Zo werd in de media vermeld dat hij met de Indonesische minister van Religieuze Zaken sprak over samenwerking tussen beide landen op religieus gebied.
Talip Küçükcan bezocht de kostschool Pasentren Modern Daarul Uluum Lido. In Indonesië volgen miljoenen studenten onderwijs aan 42.000 religieus georiënteerde kostscholen. Daar informeerde Küçükcan over het Turkse onderwijssysteem, onze culturele en historische banden en de mogelijkheden voor hoger onderwijs.
Tegelijkertijd verschenen in de media berichten dat hij het Turkse gezondheidssysteem en het potentieel van gezondheidstoerisme aan Indonesiërs introduceerde, en dat hij openstond voor gezamenlijke projecten op het gebied van toerisme, onderwijs en cultuur.
PUBLIEKE OPINIE EN POLITIEKE HOUDING
Tijdens zijn periode als parlementslid verdedigde hij het standpunt dat verschillende identiteiten – cultureel, taalkundig, religieus – op basis van gelijk burgerschap vertegenwoordigd moeten worden.
Hij benadrukte kwesties als religieuze vrijheid, identiteit en burgerrechten en verklaarde dat hij voorstander was van de verbreding van de democratische ruimte in Turkije.
Op het gebied van buitenlands beleid was hij zowel in het parlement als op internationale platforms actief in zaken zoals Turkije’s belangen, migratie, integratie, relaties met verschillende culturen, de positie van moslimminderheden en religie-staat relaties.
Deze houding, gecombineerd met zijn academische achtergrond en diplomatieke ervaring, plaatst hem duidelijk in het profiel van de “intellectuele politicus & diplomaat”.
Opnieuw, zowel binnen het parlement als op internationale platforms, bleef hij actief in kwesties zoals Turkije’s belangen, migratie, integratie, relaties met verschillende culturen, de positie van moslimminderheden en religie-staat relaties.
LAATSTE ONTWIKKELINGEN: TURKIJE’S NIEUWE DIPLOMATIEKE TAAL BINNEN DE CONTEXT VAN INDONESIË EN ASEAN
De samenwerking tussen Turkije en Indonesië lijkt een “nieuwe fase” te zijn ingegaan. Er is een streven naar brede partnerschap op gebieden zoals economie, cultuur, onderwijs en diplomatie.
Deze ontwikkeling toont dat de Turkse diplomatieke vertegenwoordiging in Indonesië niet alleen bestaat uit diplomatieke correspondentie of protocollaire taken, maar ook uit “strategisch partnerschap, public relations, publieke diplomatie en culturele diplomatie”.
Dat Küçükcan in het verleden heeft gewerkt op het gebied van sociale wetenschappen, religie-staat relaties, migratie en identiteit, suggereert dat hij beschikt over een theoretische basis die relevant is voor een land als Indonesië, dat religieus en etnisch divers is en historisch een islamitische identiteit kent.
In dit opzicht kan de ambassadeurspositie van Küçükcan worden gezien als onderdeel van Turkije’s poging om zijn positie in Azië opnieuw te definiëren op cultureel en ideologisch niveau, voorbij de klassieke diplomatieke taken.
WAAROM IS HET BELANGRIJK?
Het feit dat Turkije in de afgelopen jaren zijn buitenlandse politiek heeft uitgebreid naar regio’s buiten de traditionele Atlantische as, zoals Azië–Pacific, ASEAN en Zuidoost-Azië, maakt de benoeming van Küçükcan strategisch van belang.
Zijn academische achtergrond geeft hem de capaciteit om zowel de historische als culturele banden tussen Turkije en Indonesië te analyseren. Dit betekent dat de relatie niet slechts een “interstatelijk protocol” is, maar ook een dimensie omvat van “culturele diplomatie, maatschappelijke banden en burgers in contact brengen”. In een tijd waarin diplomatie steeds “meerlagig” wordt, lijken economie, onderwijs, gezondheid, migratie en cultuur aan te sluiten bij de visie van Küçükcan.
HET BERICHT DAT IK PUBLICEERDE TIJDENS KÜÇÜKCAN’S BEZOEK AAN NEDERLAND
Tijdens zijn bezoek aan Nederland heeft parlementslid en OVSE-Speciaal Vertegenwoordici Talip Küçükcan diverse contacten gelegd.
Prof. Dr. Talip Küçükcan, die medeoprichter is van het Turkijevi Onderzoekscentrum en toen kersvers parlementslid was, beloofde zich nauwgezet bezig te houden met de problemen van de Turken in Nederland.
AMSTERDAM, (ÇAYPRESS) – Prof. Dr. Talip Küçükcan, die door het Voorzitterschap van de Organisatie voor Veiligheid en Samenwerking in Europa (OVSE) was benoemd tot Speciaal Vertegenwoordiger voor de “Bestrijding van Discriminatie en Intolerantie tegen Moslims”, bracht een officieel bezoek aan Nederland om de problemen waarmee moslims daar geconfronteerd worden ter plaatse te onderzoeken en zijn bevindingen te rapporteren.
Prof. Talip Küçükcan, medeoprichter van het Turkijevi Onderzoekscentrum en bij de verkiezingen van 7 juni gekozen tot parlementslid voor de AK Partij, voerde eerst een reeks gesprekken met leiders en vertegenwoordigers van moslimorganisaties die in heel Nederland actief zijn (CMO, SPIOR, EMCMO e.v.a.) om onderzoek te doen naar racisme, discriminatie en geweld tegen moslims. Tijdens de gesprekken werd benadrukt dat moslims in sectoren zoals onderwijs, werkgelegenheid, veiligheid en politiek met discriminatie te maken hebben en dat de Nederlandse regering volgens velen onvoldoende maatregelen neemt om deze discriminatie en intolerantie te bestrijden.
Prof. Küçükcan sprak tijdens zijn officiële bezoek ook met academici en deskundigen die wetenschappelijk onderzoek doen naar moslims in Nederland. In deze bijeenkomsten werd aangegeven dat moslims in Nederland te maken hebben met islamofobische incidenten en dat zij vooral na de aanslagen op het satirische tijdschrift in Frankrijk vaker het doelwit zijn geworden van verbaal en fysiek geweld. Ook werd gemeld dat het aantal aanvallen op moskeeën is toegenomen en dat men het eens was over de noodzaak dat de overheid nieuwe methoden en maatregelen ontwikkelt om discriminatie, intolerantie en haatzaaiende uitlatingen tegen te gaan.
Prof. Küçükcan sprak samen met de OVSE-delegatie met vertegenwoordigers van het Ministerie van Sociale Zaken en Werkgelegenheid, het Ministerie van Onderwijs, Cultuur en Wetenschap, en het Ministerie van Volksgezondheid, Welzijn en Sport. Tijdens deze gesprekken werd informatie uitgewisseld over welke maatregelen worden genomen in de bestrijding van religieus gemotiveerde discriminatie en intolerantie, en welke politieke en juridische instrumenten daarvoor worden ingezet. De Nederlandse autoriteiten zouden hebben bevestigd dat dergelijke discriminatie bestaat en aangaven dat zij stappen ondernemen om deze te voorkomen.
Er werd verklaard dat Prof. Küçükcan de tijdens het bezoek verzamelde informatie zal rapporteren en aan de OVSE zal voorleggen, waarbij in het rapport aanbevelingen zullen worden gedaan die richtinggevend kunnen zijn voor de Nederlandse regering.
Prof. Küçükcan bezocht tijdens zijn Nederlandbezoek ook het Turkijevi Onderzoekscentrum, waarvan hij een van de oprichters is, en wisselde informatie uit over de nieuwe projecten van het Centrum.
Tijdens de bijeenkomst, waarbij ook de door Türkevi gesteunde parlementariërs van de 25e periode aanwezig zouden zijn, werden gezamenlijke activiteiten tussen Amsterdam en Ankara besproken. Men kwam tot de conclusie dat de Türkevi-activiteiten, die al een kwart eeuw in Nederland plaatsvinden en inmiddels Europa overstijgen, een voorbeeld vormen binnen de wereld van het maatschappelijk middenveld. Küçükcan verklaarde dat zijn steun aan het Turkijevi Onderzoekscentrum ook in de toekomst zal voortduren.
Daarnaast woonde Prof. Küçükcan tijdens zijn bezoek de iftar van MÜSİAD Nederland bij, waar hij met vertegenwoordigers en ondernemers van de Nederlandse Turkse gemeenschap sprak, en informatie kreeg over hun bijdrage aan het economische leven en hun visie op de Turks-Nederlandse relaties.
Als OVSE-Speciaal Vertegenwoordiger bezocht Prof. Küçükcan ook het hoofdkantoor van de Islamitische Stichting Nederland (Diyanet Vakfı) en werd hij geïnformeerd over de activiteiten van de Stichting.
Op de laatste dag van zijn bezoek kwam Prof. Küçükcan in Amsterdam samen met leden van het Eurasia Civil Society Forum tijdens een iftar-bijeenkomst, waar hij van gedachten wisselde over de problemen van de Turkse en verwante gemeenschappen in Nederland. Hij verklaarde deze problemen nauwgezet te zullen blijven volgen.
Talip Küçükcan wordt met trots vermeld door velen, waaronder ook het Turkijevi Onderzoekscentrum, waarvan hij medeoprichter is. De boodschap van het Centrum hierboven weerspiegelt deze trots in al haar facetten…
DE COMMENTAAR DIE KÜÇÜKCAN SCHREEF NA ZIJN NEDERLAND-ONDERZOEK:
Toen Küçükcan in zijn studententijd naar Nederland kwam om onderzoek te doen, schreef hij na een gesprek dat hij ook bescheidenheidshalve met mijn persoon voerde, het onderstaande artikel:
In dit artikel zijn Küçükcan’s kennis en gevoeligheid duidelijk zichtbaar.
HET IMAGOPROBLEEM VAN EUROPESE TURKEN
Doç. Dr. Talip Küçükcan
De opvattingen en ideeën van Europeanen over Turken vertonen uiteraard verschillen. Op basis van zowel onze eigen observaties als het wetenschappelijke onderzoek dat tot nu toe is verricht, kan het volgende worden gezegd: de houding en gedachten van West-Europeanen over Turken zijn vaak gebaseerd op oppervlakkige informatie, gebrekkige ervaringen en soms op vooroordelen. Het is nuttig op te merken dat deze gedachten na verloop van tijd het risico lopen te veranderen in stereotiepe en moeilijk te wijzigen beelden. Vooral ervaringen of observaties die negatieve gedachten en vooroordelen voeden, dragen bij aan de institutionalisering van imago’s over Turken.
“De Ander” zijn
De andere achtergrond waaruit je komt, de andere taal die je spreekt, het andere geloof en de culturele identiteit die je draagt, maken je niet alleen vreemd en “de ander”, maar deze verschillen versterken tevens je eigen neiging om jezelf als “anders” te zien. In het algemeen zien we dat positieve ideeën over minderheden in Europa niet wijdverbreid zijn, en dat integendeel negatieve, ongefundeerde en oppervlakkige vooroordelen en stereotypen over groepen die als vreemd worden gezien, veel voorkomen. Met andere woorden: wij zien dat de manier waarop degenen die “anderen” worden genoemd ons bekijken, vanuit hun perspectief ook niet erg positief is.
Bij het ontstaan van ideeën en imago’s over European Turks zijn twee hoofdactoren betrokken. De één is “wij”, de ander “de anderen”. Een immigrant of buitenlander zijn in een land maakt je automatisch “de ander”. Als je numeriek in de minderheid bent, geen politieke macht hebt, een andere taal spreekt dan de meerderheid, een ander geloof hebt, een andere huidskleur of een andere etnische achtergrond, dan word je gemakkelijk “de ander”,“de vreemde” of “de buitenstaander”.
Over onze eigen rol…
Het is geen overdrijving te stellen dat mensen uit verschillende nationale, religieuze, culturele en etnische achtergronden die zich in Europese landen hebben gevestigd, en zelfs hun in deze landen geboren kinderen, als “anderen” worden gezien. Maar het is ook belangrijk te benadrukken dat sommige gevestigde “buitenlanders” die verspreid zijn over diverse Europese landen en steden, door hun gedrag soms negatieve vooroordelen voeden en zo extremisten in de kaart spelen. Zo nu en dan moeten wij ook zelfkritiek tonen en ons afvragen of wij in sommige gevallen een bijdrage hebben geleverd aan foutieve en misleidende imago’s.
Het huidige algemene beeld over Turken in Europa is als volgt: net als andere mensen met een migratieachtergrond worden Turken gezien als onaangepast, niet succesvol, teruggetrokken, geneigd tot crimineel gedrag, afhankelijk van sociale uitkeringen, met een zwakke ondernemersgeest, weinig belang hechtend aan onderwijs, gesloten voor verandering en als een groep met wie gezamenlijke leefvormen moeilijk zijn.
In een politieke en sociale omgeving waarin racisme, discriminatie en vreemdelingenhaat toenemen, kijkt men in Europa niet met een vriendelijke blik naar buitenlanders. Wanneer men kijkt naar variabelen als werkloosheidscijfers en het armoedeniveau onder buitenlanders, en – nog erger – naar discriminerend en kleinerend beleid jegens hen, dan worden de genoemde vormen van uitsluiting zichtbaar.
Historische bronnen van vooroordelen
Net als andere mensen met een migratieachtergrond leven ook Turken in Europa in een omgeving waar zij zowel doelwit als slachtoffer kunnen worden van vooroordelen, stereotype ideeën en discriminerend beleid. Twee zaken voeden de vooroordelen en stereotypen over Turken. De eerste zijn de eeuwenlange wrijvingen, conflicten, oorlogen en strijd tussen Turken en Europeanen. De tweede is dat de vertegenwoordiging van de hedendaagse Turkse gemeenschappen in Europa problematisch is en dat zij vaak door negatieve en onaanvaardbare incidenten in het nieuws komen.
Het is onmiskenbaar dat het feit dat de Turken die tot aan de poorten van Wenen kwamen, jarenlang in schoolboeken als barbaren zijn neergezet, grote invloed heeft gehad op de Europese kijk op Turken. Turken werden voorgesteld als gewelddadig, oorlogszuchtig, strijdlustig, bezettend, plunderend en erop uit hun geloof op te dringen. Een dergelijke campagne liet diepe en negatieve sporen achter in het bewustzijn van Europeanen. Wanneer sommigen die vandaag tegen de toetreding van Turkije tot de Europese Unie zijn, in hun achterhoofd denken dat Turken tot een andere beschavingswereld behoren en niet met Europa kunnen harmoniëren, dan is dat geen toeval. Het is niet gemakkelijk om indrukken die tot het verleden behoren uit te wissen, vooral niet uit de geest van oudere generaties. Hier is immers sprake van een geïnstitutionaliseerd imago.
Waarom is het imago van Turken negatief?
Toch kunnen wij bijdragen aan het ontstaan van positievere ideeën bij de Europeanen met wie wij samenleven, en hen helpen bevrijden van hun vooroordelen tegenover Turken. Of wij kunnen het tegenovergestelde doen: met verkeerd gedrag bijdragen aan de verankering van negatieve beelden die vervolgens moeilijk te verwijderen zijn.
Een van de zaken die het imago van Turken het meest schaden, is dat sommige onverantwoordelijken van Turkse afkomst regelmatig in het nieuws komen vanwege misdrijven. Vooral het feit dat onder de betrokkenen bij drugshandel, mensensmokkel en soortgelijke misdrijven ook Turken zijn, wakkert naast vreemdelingenhaat ook Turks-vijandigheid aan.
Dat Turkse kinderen behoren tot de minst succesvolle leerlingen is een andere bron van vooroordelen. Het is moeilijk positieve oordelen te vormen over een gemeenschap die voortdurend onderpresteert en nauwelijks studenten naar degelijke universiteiten stuurt.
Daarnaast draagt de lage politieke participatie – die nodig is voor een betere vertegenwoordiging van Turken – én het feit dat er ondanks succesvolle ondernemers nog steeds geen sterke institutionele economische structuur bestaat, én dat er onvoldoende instellingen zijn die de artistieke en culturele rijkdom van Turken presenteren en verspreiden, bij aan het voortbestaan van deze negatieve beelden.
Het is tijd voor zelfkritiek
Als wij vandaag een imagoprobleem hebben, moeten wij de oorzaken goed onderzoeken en daar vervolgens duurzame maatregelen aan koppelen. Anders blijven wij doorgaan met het verhaal “zij mogen ons niet, zij willen ons niet”. Laat staan anderen, zelfs wanneer twee Turken bij elkaar komen, beginnen ze te klagen over Turken. Kortom: het imagoprobleem van European Turks kan niet worden opgelost zolang Turken zichzelf geen orde op zaken stellen. Laten wij eerst onszelf verbeteren. De rest zal dan vanzelf volgen.
LAATSTE NOOT AAN MİJN LEZERS:
Bij deze wil ik één punt nadrukkelijk vermelden. In mijn hele leven heb ik Prof. Dr. Talip Küçükcan slechts één keer persoonlijk ontmoet. Nadien hebben wij geen contact gehad en is er geen vriendschap of nauwe relatie ontstaan. Daarnaast is het bekend dat mijn politieke sympathie eerder richting de CHP gaat, ondanks het feit dat Küçükcan een politicus van de AK Partij is. Zoals altijd scheid ik mijn journalistieke werk strikt van mijn politieke voorkeuren. Deze analyse is daarom niet gebaseerd op persoonlijke nabijheid of politieke sympathie, maar uitsluitend op publieke observatie en professionele beoordeling.
*Çin’in Uygur Türklerine yönelik politikaları ve sessiz bırakılan bir halk…
*İsrail ve Filistin savaşında karar vericiler ve bedel ödeyenler…
*ABD ve küresel güç düzeni: Hegemon mu yoksa ticaret imparatoru mu?…
*Rusya: Parçalanan Sovyetler’den sonra süper güç sevdası…
*Ukrayna Krizi: Avrupa’nın hesap hataları ve cahil cesareti…
*Kıbrıs Sorunu: Tanınmayan KKTC ve görmezden gelinen Türk varlığı…
*Türkiye: Umut veren söylemler ve büyüyen endişeler… *İstanbul: Dünyanın en güzel ve yaşanır şehri. bir de o fakirlik olmasa…
*Hollanda: 60 yıldır yaşadığım, dünyanın en refah ülkelerinden biri…
*Tüm bu karmaşanın içinde hâlâ ayakta kalan insanlık değerleri…
(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY dünyayı inceledi ve yazdı:
Bir sabah oturdum ve düşündüm. Bu yaştan sonra ben, niye yola çıkarım?
Para için değil. Şöhret için değil. Gezmiş olmak için hiç değil.
Ben dünyayı gezmeye, insanı yerinde anlamak için çıktım.
Bu yolculuğa çıkarken aklımda turistik fotoğraflar yoktu.
Ne Eyfel’in önünde poz verme derdim vardı, ne de “şurada da bulunmuştum” demek gibi bir hevesim. Zira geçmişte bunların hepsini görmüş ve yaşamıştım.
Ben dünyayı kartpostallardan değil, yüzlerden okumak istedim.
Çünkü artık şunu fark ettim: Dünya, masa başından anlaşılmıyor. Dünya, stüdyodan anlatılamıyor. Dünya, koltukta oturarak yorumlanamıyor. Dünya, yerinde görülerek anlaşılır.
Hangi ülkeye gittiysem kendime şunu sordum: ‘Burada insanlar sadece hayatta mı kalmaya çalışıyor yoksa hâlâ yaşamaya mı çalışıyor?’
Aradığım aslında manzara değildi, insandı.
Ve hemen şunu gördüm: Dünya büyük bir televizyon yalanı değil, ama televizyon dünyayı çok küçük ve çok çarpık gösteriyor.
ÇİN VE UYGUR SORUNU: SESSİZLİĞE MAHKÛM EDİLEN BİR HALK
Çin, dışarıdan bakılınca kusursuz bir makine gibi ve dev bir güç. Aynı zamanda kendi sergilediği imajın esiridir. Teknoloji üreten, fabrikalarıyla dünyayı dolduran, limanlara hükmeden bu dev ülke. Ekonomisiyle, teknolojisiyle, disipliniyle dünyaya meydan okuyor gibi.
Her şey sistemli, her şey düzenli, her şey kontrol altında.
Ama konu ‘Uygurlar’ olduğunda, gücünü korkuya dönüştüren bir devlete dönüşüyor.
O dev güç, bir halktan korkuyor.
Sorunun kökü, sadece azınlık politikası değildir. Bu mesele, Çin’in kültürel homojenleştirme takıntısından kaynaklanıyor. Pekin yönetimi şunu istiyor: ‘Tek dil, tek kimlik, tek resmi tarih.’
Ama Uygurlar bu kötülüğü kabul etmiyor. Çünkü Uygurlar sadece bir etnik grup değil, bin yıllık bir kültürdür. Dilleri, müzikleri, yemekleri, inançları. Hepsi bir hafızadır.
Ve işte tam da bu yüzden Çin, onları sadece susturmuyor. Onları unutmak zorunda bırakmak istiyor.
Toplama kampları, yeniden eğitim merkezleri adı altında kurulan sistemler. Ama gerçekte olan şu: Bir halkın kimliği törpüleniyor.
Uygur bölgesine vardığınızda şunu hissediyorsunuz: Binalar modern, yollar geniş, her şey var. Ama ruh eksik.
İnsanlar konuşurken etrafına bakıyor. Sohbet ederken sesi kısılıyor. Bazı kelimeler yarım kalıyor.
Bir Uygur şöyle dedi: “Burada sözler serbest değil, sadece nefes almak serbest.”
Ama buna rağmen, bir şey hâlâ yaşıyor orada: Kültür.
Bir anne çocuğunun kulağına gizlice Uygurca bir ninni fısıldıyor.
Bir yaşlı, evinde yasak olduğu halde eski bir türkü mırıldanıyor.
Bir genç, telefonunda gizli gizli kendi tarihini okuyor.
Şunu anladım: Baskı suskunluk yaratır ama hafızayı öldüremez.
Ve tüm dünya ve hatta Türkiye Ucuz Çin mallarından vazgeçmemek için vicdanını taksitle susturuyor.
İSRAİL VE FİLİSTİN SAVAŞI: SAVAŞI YÖNETENLER VE ACISINI ÇEKENLER
Bu coğrafyada taş bile yorgun.
Her sokakta bir hikâye, her duvarda bir kayıp var.
Yıkılmış evler, parçalanmış hayatlar, sessiz kalan dünya.
Filistin tarafında yıkılmış evler, yerde toz, havada siren sesi, gökyüzünde dron uğultusu.
Bir çocuğa soruluyor: “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?”
Çocuk duruyor ve şöyle diyor: “Büyümek istiyorum.”
Bu cümle bütün diplomasi metinlerinden daha ağırdır.
Ama işin diğer tarafında, İsrail’de yaşayan sıradan bir kadın da şunu söylüyor: “Biz de korkuyla yaşıyoruz. Ama korku, başkasının canını almaya gerekçe olmamalı.”
İşte gerçek burada. Sorun sadece iki halk arasında değil.
Sorun, bu korkuyu siyasete, bu acıyı yatırıma, bu savaşı stratejiye dönüştürenlerde.
Bu meselenin kökü, 1917 Balfour Deklarasyonu’na, 1948’deki Nakba’ya ve Batı’nın Ortadoğu’daki çıkar hesaplarına uzanır.
Bir halkın vatan diye gördüğü yer, bir başka halk için güvenlik alanı olarak sunuldu.
Ve bu yanlış hesap, on yıllardır kanla ödeniyor.
Çocuklar ölüyor ama karar masasında çocuk yok.
Anneler ağlıyor ama müzakere masasında onları kimse temsil etmiyor.
Sokaklar yanıyor ama yangını çıkaranlar klimalı odalarda oturuyor.
Savaşın kazananı yoktur. Ama kaybedenleri her gün artıyor.
ABD VE KÜRESEL HEGEMONYA:
DÜNYANIN PATRONU MU, TACİRİ Mİ?
Amerika’ya gittiğinizde, size satılan ilk şey özgürlük olur.
Ama fiyat etiketi hep arkada gizlidir.
Bir üniversite öğrencisi, “Amerika gerçekten özgür mü?” sorusuna şu cevabı veriyor: “Özgür olmak pahalıdır. Biz çoğu zaman onu karşılayamıyoruz.”
Bu ülke, dünyaya demokrasi ihraç ettiğini söyler ama, arka kapıdan silah satar.
Bir yandan insan haklarından söz eder, öte yandan milyonlarca insanın iç işlerine burnunu sokar.
Sorunun kökü şudur: “Amerika için demokrasi bir değer değil, çıkar aracıdır.” ABD’ye uymayan hükümetler devrilir. Uyanlar desteklenir. Petrol olan yerlere özgürlük gider. Olmayan yerlere ise sadece nasihat.
Ama şu da açıktır: “Amerika sadece Pentagon’dan ibaret değildir.”
Orada da sokakta yaşayan, direnen, vicdanını kaybetmemiş insanlar vardır.
Devlet başka, insan başkadır.
Amerika, sadece dünya jandarması değil.
Bugün aynı zamanda kendi sokaklarında bile güvenliği tartışılan bir ülke.
Birkaç gün önce yaşanan yeni bir terör saldırısı, bunun en acı örneklerinden biri oldu.
Her olaydan sonra benzer cümleler kuruluyor: “Tedbirler artırılacak… Güvenlik gözden geçirilecek… Sorumlular bulunacak…” Ama değişen bir şey oluyor mu?
Hayır.
Çünkü Amerika’da sorun silah değil. Sorun, silaha tapınan bir zihniyettir.
Özgürlük, burada çoğu zaman başkasının canına mal olan bir ayrıcalığa dönüşüyor.
Bir başka son gelişme daha: Venezuela’daki durum.
Venezuela artık sadece ekonomik bir çöküş değil, küresel bir hesaplaşma alanıdır.
Bir zamanlar petrol zengini olan bu ülke, bugün yoksulluğun ve siyasi tıkanmanın sembolüne dönüşmüştür.
Ancak ABD’den buraya “demokrasi için” bir müdahale beklemek saflık olur.
Çünkü Washington’un derdi özgürlük değil, enerji ve jeopolitik kontroltür.
Ve bugün artık şu cümle daha sık kuruluyor: ABD’nin Venezuela’ya müdahale edeceği iddiaları yoğunlaşıyor.
Bu kez “dünya jandarması” rolüyle değil, açık çıkar hesabıyla.
…Ve bugün Amerika’nın en büyük sorunu da budur: “Kendi halkıyla bile arasında büyüyen mesafe.”
RUSYA: PARÇALANAN BİR İMPARATORLUĞUN RUH HALİ
ABD’nin yönlendirdiği Gorbaçov, Sovyetler Birliği’ni çökertti.
Ama yıkılan sadece bir rejim değildi. Bir hayal, bir güç duygusu, bir dünya iddiası da dağıldı.
Ve o enkaz, hâlâ Rus halkının omuzlarında.
Bir Rus emekli şöyle dedi. “O zaman özgür değildik. Şimdi de huzurlu değiliz.”
Rusya bugün geçmişine sıkışmış bir dev.
Bir yandan eski gücüne dönmek istiyor.
Bir yandan yeni dünyada yer bulamıyor.
Bir ülke sadece haritayla toparlanmaz. Önce ruhunu toparlaması gerekir.
Ve Rusya hâlâ bunu yapmaya çalışıyor ama bazen yanlış yollardan geçerek.
Gücü güvenliğin yerine koyuyor. Ve bedelini yine halk ödüyor.
Sorunun kökü şudur. Gücü güvenlik zanneden bir zihniyet.
Ve o güvenlik adına yapılan her hamle, yeni güvensizlikler doğurur.
Bedelini kim ödüyor? Siyasetçiler değil.
Cephede ölen gençler.
Markette fiyatları sayan kadınlar. Kira yetiştiremeyen işçiler.
UKRAYNA: BİR KOMEDYENİN RUH HALİ VE AVRUPA’NIN CAHİL CESARETİ
Ukrayna artık sadece bir ülke değil. Bir cephe hattı.
Avrupa, bu savaşı uzaktan izlerken, barıştan değil, jeopolitik kazançtan söz ediyor.
Ukrayna’da gençler liderlik tartışmasını çoktan bırakmış durumda. Onlar sadece yaşamak istiyor.
Zelenski bir lider olabilir. Bir komedyen de olabilir.
Ama Avrupa’nın onu, dünyayı ateşe atacak kadar sahiplenmesi, tarihi bir körlüktür.
Çünkü gençler şunu söylüyor: “Bize silah değil, barış lazım.”
Ama silah satmak, barış satmaktan her zaman daha kârlı.
Sorunun kökü şudur. Barış kazandırmaz. Silah ise çok kazandırır.
Bu dünyada artık vicdan değil, bütçe konuşur.
KIBRIS: TANINMAYAN DEVLET VE UNUTULMAYA ZORLANAN HALK
Kıbrıs meselesi sadece bir ada meselesi değildir.
Bu, uluslararası ikiyüzlülüğün açık fotoğrafıdır.
Kasıtlı olarak bölünmüş devletler bile dünyada bir şekilde tanınırken, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hâlâ yok sayılıyor. Kendi toprağında var, dünya haritasında yok.
Sorunun kökü Rum tarafının tek egemen devlet olarak sunulması değildir sadece.
Sorunun kökü, Batı’nın çıkar terazisidir.
Kosova’yı tanıyanlar, Güney Sudan’ı alkışlayanlar, KKTC söz konusu olunca susuyor.
Çünkü Kıbrıs, satranç tahtasında bir taş. Ama o taşın üzerinde yaşayan bir halk var.
Gençleri göç ediyor. Ekonomi kırılgan. Umudu sınır kapılarında tükeniyor.
Kıbrıs’ta dolaşırken garip bir duygu var.
Hem evindesin hem yabancısın.
Bir taraf tanınıyor. Bir taraf yok sayılıyor.
Ama adalet bu mu?
Bir Kıbrıslı Türk şöyle dedi: “Biz en çok dünyaya değil, bazen kendimize yeniliyoruz.”
En acısı şu. Bazı Kıbrıslı Türkler, “Rum tarafına bağlanalım” diyor.
Bu, geçmişin acılarını bilmeden geleceği satmaktır.
Bir esnafın cümlesi ise şuydu: “Bayrak karnı doyurmuyor abi. Ama hafıza satılmaz.” Buna rağmen hâlâ bu toprağa sahip çıkanlar var.
Hâlâ bu hafızayı terk etmeyenler var.
TÜRKİYE: UMUT, YORGUNLUK VE
ARADA KALAN BİR ÜLKE
Türkiye artık sadece bir ülke değil. Bir ruh hali.
Bir yanı geçmişinin gururuyla yaşayan, bir yanı bugünün yükünü taşımakta zorlanan bir toplum.
Sorunun kökü sadece ekonomi değil.
Sorun, güvenin aşınması.
Adalet duygusunun zedelenmesi.
Geleceğin flu hale gelmesi.
İnsanlar artık şunu soruyor: “Bu ülkede hayal kurulur mu yoksa sadece sabredilir mi?”
Gençler yurt dışına gitmenin yollarını arıyor.
Yaşlılar geçmişi özlüyor.
Orta yaşlılar bugünü taşımaktan yorulmuş durumda.
Ama buna rağmen Türkiye hâlâ direniyor.
Çünkü bu ülkede hâlâ güçlü bir dayanışma damarı var.
Hâlâ düşene el uzatma kültürü var.
Hâlâ yok olmamış bir vicdan var.
Türkiye şu an bir yol ayrımında değil. Bir yüzleşmenin eşiğinde.
…Ve bu yüzleşme, ya yeni bir diriliş doğuracak, ya da uzun bir yorgunluk.
İSTANBUL: DÜNYANIN EN GÜZEL VE YAŞANIR ŞEHRİ. BİR DE O FAKİRLİK OLMASA…
Bu fotoğrafa bakınca insanın içine garip bir şey çöküyor.
Sanki hem bir gurur, hem bir hüzün, hem de tarifsiz bir özlem.
Çünkü İstanbul, yalnızca bir şehir değil.
O, bir hatıralar atlası, bir medeniyet yorgunu ve aynı zamanda bir direniş mekânı.
Boğaz, gecenin içinde bir gümüş yol gibi uzanıyor.
Köprü, iki kıtayı değil, iki ayrı ruh halini birbirine bağlıyor.
Bir yakasında geçmiş…
Diğer yakasında belirsiz bir gelecek.
“Boğaziçi şen gönüller yatağı…” diye başlayan o eski şarkılar boşuna söylenmedi.
Bu şehir, vaktiyle gerçekten de şen gönüllerin yatağıydı.
Aşıkların buluştuğu, şairlerin ilham aldığı, gurbetçilerin veda ederken son kez baktığı yerdi.
Bugün ise İstanbul biraz daha yorgun.
Biraz daha gürültülü.
Biraz daha sabırsız.
Ama hâlâ büyüleyici.
Lüks gökdelenlerin gölgesinde sıkışan hayatlar var artık.
Tarih kokan semtlerin yerini betonun sert yüzü alıyor.
Ama ne olursa olsun,
Boğaz’ın suyuna karışan o kadim ruhu kimse söküp atamıyor.
Orhan Veli’nin dediği gibi, “İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı…” Dinlediğinizde hâlâ martı seslerini, vapur düdüklerini ve sokak satıcılarının yankısını duyarsınız.
Ve bir de o derin iç çekişi…
Yüzyılların yorgunluğunu taşıyan o sessiz iç çekişi.
İstanbul artık bir masal şehri değil belki.
Ama hâlâ bir kader şehri.
Sevenini de yoran.
Gururlandıran ama aynı zamanda yaralayan.
Ve yine de…
Bütün yoksulluğuna, bütün keşmekeşine, bütün kırgınlığına rağmen
İstanbul, İstanbul’dur.
Çünkü bazı şehirler yaşanmaz.
Bazı şehirler yaşatır insanı.
Ve İstanbul, hâlâ yaşatmaya devam ediyor.
HOLLANDA: 60 YILDIR YAŞADIĞIM, DÜNYANIN EN REFAH ÜLKELERİNDEN BİRİ
Ben bu ülkeye geldiğimde takvimler farklıydı.
Sokaklar daha sessizdi. İnsanlar daha mesafeliydi. Ama sistem, daha netti.
Hollanda bana şunu öğretti: Refah, sadece para değildir. Refah, kuralların işlemesidir.
Refah, hakkın tanınmasıdır. Refah, sıraya girmenin doğal karşılanmasıdır.
Burada kimse torpil sormaz. Çünkü sistem torpile izin vermez.
60 yıldır bu ülkede yaşıyorum. Lalelerin açtığı baharları da gördüm.
Koalisyon kavgalarının bitmeyen sonbaharlarını da.
Hollanda’da hükümet kurmak, bazen mevsim değiştirmekten daha uzun sürer.
Ama ilginçtir, devlet aksamaz.
Koalisyon tartışmaları aylar sürer.
Partiler anlaşamaz. Masalar dağılır, yeniden kurulur.
Ama hiçbir Hollandalı şunu sormaz: “Peki şimdi ülke nasıl yönetilecek?” Çünkü burada sistem kişilere değil, kurallara dayanır.
Bir gün bir Hollandalı komşum bana şöyle dedi: “Bizde hükümetler geçicidir ama kurumlar kalıcıdır.”
İşte bu cümle, bu ülkenin özüdür.
Hollanda bazen soğuk görünür. Ama adaletle ısınan bir tarafı vardır.
Bazen mesafelidir. Ama güven verir.
Ve ben, 60 yıldır bu ülkede yaşarken şunu gördüm: Refah, lale bahçeleri kadar süslü değil. Ama bir o kadar da emeğe dayalıdır.
DÜNYANIN, YAŞAMAYA DEĞER HÂLÂ GÜZEL TARAFLARI DA VAR
Dünya çok yara aldı. Bunu gördüm. Bunu yaşadım. Bunu dinledim.
Ama şunu da gördüm: “Dünya sadece yıkımdan ibaret değil.”
Her bombanın düştüğü yerde birileri enkaz kaldırıyor. Her yıkılan evin yanında birileri yeniden umut kuruyor. Her kararan gökyüzünün ardından bir sabah yine doğuyor.
Ve işte bu yüzden bu yazıyı karamsarlıkla değil, umutla bitirmek istiyorum.
İtalya’da küçük bir kasaba:
Sabah erkenden bir fırında yaşlı bir amca vardı.
Kahveleri hazırlarken baktı ve dedi ki: “Gelen misafir değildir. Dünyanın her köşesinden gelen, ev sahibidir.” İşte o an anladım. Güzellik bazen bir fincan kahvedir.
Japonya’da bir sabah, küçük bir tren istasyonu:
Kalabalık yoktu. Gürültü yoktu. Sadece zaman vardı. Bir adam geldi. Elindeki süpürgeyle peronu temizlemeye başladı. Ama öyle hızlı değil. Öyle acele değil.
Her çöpü alırken hafifçe eğiliyor, her adımı bir ritüel gibi atıyordu. ‘Her gün mü bunu yapıyorsunuz?’ sorusuna, gülümseyerek şu cevabı verdi: “Evet. Çünkü buraya gelen herkesin günü temiz başlasın istiyorum.”
O an anladım: Bazı ülkeler teknolojisiyle büyür. Bazı ülkeler parasıyla. Ama Japonya, sorumluluk duygusuyla büyümüş.
Orada sokaklarda çöp göremezsiniz. Ama çöp kovası da yoktur. Çünkü herkes, çöpünü vicdanında taşır.
İşte Japonya bana şunu öğretti: Güzellik bazen tapınak değil, bir davranıştır. Bir düzendeki sessizliktir. Bir insanın işine gösterdiği saygıdır.
Ve bu yüzden diyorum ki: Dünya hâlâ güzel.
Çünkü Japonya’da bir adam hâlâ sabahları bir istasyonu temizliyor.
Evet…
Çin’de zulüm var.
Filistin’de gözyaşı var.
Ukrayna’da bombalar var.
Kıbrıs’ta yalnızlık var.
Rusya’da korku var.
Amerika’da fırsatçılık var.
Ve bu yüzden diyorum ki: ‘Dünya kötü değil. Dünya yorgun.’ Ama hâlâ sevgiye açık, umut taşıyan, iyilikle nefes alan insanlarla dolu.
Ben dünyayı gezerken şunu öğrendim:
Devletler bozabilir.
Sistemler çökebilir.
Siyaset kirletebilir.
Ama eğer bir insan yolda bir yabancıya gülümseyebiliyorsa, bu dünya hâlâ kurtarılabilir.
Bu yazıyı şöyle bitirmek istiyorum: Dünya kötüye gidiyor olabilir. Ama insan hâlâ güzel kalabiliyorsa, bu yol bitmemiştir.
…Ve sırf bu yüzden gezmeye devam edeceğim. Çünkü dünyayı, haberlerden değil, insanlardan öğrenmek istiyorum.
***************
DE WERELD DOOR DE VOGELVLUCHT VAN İLHAN KARAÇAY
*China’s beleid tegenover de Oeigoerse Turken en een tot stilte veroordeeld volk…
*De oorlog tussen Israël en Palestina: Beslissers en zij die de prijs betalen…
*De Verenigde Staten en de mondiale machtsorde: Hegemon of handelsimperium?
*Rusland:De claim op supermacht na het uiteenvallen van de Sovjet-Unie…
*De Oekraïnecrisis: Europa’s rekenfouten en roekeloze moed…
*De kwestie Cyprus: De niet erkende TRNC en een genegeerd Turks volk…
*Turkije: Hoopvolle uitspraken en groeiende zorgen…
*İstanbul: De mooiste en meest leefbare stad ter wereld. Was er maar geen armoe…
*Nederland: Het land waar ik al 60 jaar woon, een van de meest welvarende landen ter
wereld…
*Midden in deze chaos blijven menselijke waarden overeind…
İlhan KARAÇAY bekeek de wereld en schreef:
Op een ochtend ging ik zitten en dacht na. Waarom ga ik op deze leeftijd nog op reis?
Niet voor geld. Niet voor roem. Zeker niet om te kunnen zeggen dat ik ergens ben geweest.
Ik vertrok om de mens ter plaatse te begrijpen.
Mijn hoofd zat niet vol met toeristische foto’s.
Ik had geen drang om voor de Eiffeltoren te poseren, noch om te bewijzen dat ik ergens was geweest, want dat had ik allemaal al eerder gezien en beleefd.
Ik wilde de wereld niet lezen via ansichtkaarten, maar via gezichten.
Want ik heb dit begrepen: de wereld wordt niet begrepen vanachter een bureau.
Ze kan niet worden uitgelegd vanuit een studio.
Ze wordt niet geïnterpreteerd vanuit een luie stoel.
De wereld wordt begrepen door haar ter plaatse te zien.
In elk land vroeg ik mezelf dit af: ‘Proberen mensen hier alleen te overleven, of proberen ze nog steeds te leven?’
Waar ik naar zocht, was geen landschap maar de mens.
En ik zag meteen dit: de wereld is geen grote televisieleugen, maar televisie laat de wereld veel kleiner en veel schever zien.
CHINA EN DE OEIGOERSE KWESTIE: EEN TOT STILTE GEDWONGEN VOLK
Van buitenaf lijkt China een perfecte machine en een gigantische macht. Maar het is ook een gevangene van zijn eigen imago.
Dit land dat technologie produceert, de wereld vult met zijn fabrieken en havens domineert, lijkt de wereld uit te dagen met zijn economie, technologie en discipline.
Alles is georganiseerd, alles is gecontroleerd.
Maar zodra het over de ‘Oeigoeren’ gaat, verandert het in een staat die zijn macht in angst omzet.
Een grootmacht die bang is voor een volk.
De kern van het probleem is niet alleen minderhedenbeleid. Het komt voort uit China’s obsessie met culturele homogenisering.
De leiding in Beijing wil: “één taal, één identiteit en één officiële geschiedenis.”
Maar de Oeigoeren accepteren dit niet. Want zij zijn niet slechts een etnische groep, ze zijn een beschaving van duizend jaar. Hun taal, muziek, keuken en geloof. Alles is geheugen.
Precies daarom wil China hen niet alleen het zwijgen opleggen, maar hen ook vergeten laten worden.
Interneringskampen en zogenaamde heropvoedingscentra. In feite wordt de identiteit van een volk afgesleten.
Wanneer je de Oeigoerse regio binnengaat, voel je dit: de gebouwen zijn modern, de wegen breed, alles is er. Maar de ziel ontbreekt.
Mensen kijken rond terwijl ze praten. Hun stem wordt zachter. Sommige woorden blijven onaf.
Een Oeigoer zei: “Hier zijn woorden niet vrij. Alleen ademhalen is toegestaan.”
En toch leeft daar iets voort: de cultuur.
Een moeder fluistert haar kind stiekem een Oeigoers wiegelied toe.
Een oude man neuriet thuis een verboden lied.
Een jongere leest in het geheim zijn geschiedenis op zijn telefoon.
Ik begreep dit: onderdrukking schept stilte, maar doodt het geheugen niet.
En de hele wereld, zelfs Turkije, koopt zijn geweten op afbetaling door goedkope Chinese producten niet te willen opgeven.
DE OORLOG TUSSEN ISRAËL EN PALESTIJN: DEGENEN DIE HEM LEIDEN EN DEGENEN DIE LIJDEN
In deze regio is zelfs een steen moe.
In elke straat een verhaal, op elke muur een verlies.
Verwoeste huizen, gebroken levens en een zwijgende wereld.
Aan Palestijnse zijde verwoeste woningen, stof op de grond, sirenes in de lucht en het gezoem van drones in de hemel.
Een kind wordt gevraagd: “Wat wil je worden als je groot bent?” Het antwoordt: “Ik wil groot worden.”
Die zin weegt zwaarder dan alle diplomatieke teksten.
Maar aan de andere kant zegt een gewone vrouw in Israël: “Wij leven ook in angst. Maar angst mag geen reden zijn om het leven van een ander te nemen.”
En daar ligt de waarheid. Het probleem is niet alleen tussen twee volkeren.
Het probleem zijn degenen die angst omzetten in politiek, pijn in investering en oorlog in strategie.
De wortels reiken terug tot de Balfour-verklaring van 1917, de Nakba van 1948 en de belangen van het Westen in het Midden-Oosten.
Wat voor de ene een vaderland is, werd voor de andere als veiligheidszone voorgesteld.
En die foute berekening wordt al tientallen jaren met bloed betaald.
Kinderen sterven maar er zitten geen kinderen aan de onderhandelingstafel.
Moeders huilen maar niemand vertegenwoordigt hen.
De straten branden maar degenen die het vuur aansteken zitten in gekoelde kamers.
In een oorlog is er geen winnaar. Maar de verliezers worden elke dag meer.
DE VS EN GLOBALE HEGEMONIE: BAAS VAN DE WERELD OF HANDELAAR?
Wanneer je naar Amerika gaat, wordt het eerste wat men verkoopt vrijheid genoemd.
Maar het prijskaartje is altijd verborgen.
Een student zei: “Is Amerika echt vrij? Vrijheid is duur. Wij kunnen die meestal niet betalen.”
Dit land zegt democratie te exporteren, maar verkoopt achterom wapens.
Het spreekt over mensenrechten maar bemoeit zich met de binnenlandse zaken van miljoenen mensen.
De kern is simpel: “Voor Amerika is democratie geen waarde, maar een belangeninstrument.” Regeringen die zich aanpassen worden gesteund, anderen verwijderd.
Waar olie is, komt vrijheid. Waar geen olie is, komt alleen advies.
Toch is Amerika niet alleen het Pentagon.
Er zijn daar ook gewone mensen die weerstand bieden en hun geweten niet verloren hebben.
De staat is iets anders dan de mens.
Vandaag is Amerika niet alleen wereldpolitie.
Het is ook een land waar zelfs de veiligheid op eigen straat wordt betwijfeld.
Na elke nieuwe aanslag komen dezelfde zinnen: “De maatregelen worden aangescherpt. De veiligheid wordt herzien. De verantwoordelijken worden gevonden.” Maar verandert er iets? Nee.
Want het probleem is niet het wapen. Het probleem is een mentaliteit die het wapen verheerlijkt.
En ook Venezuela is niet langer alleen een economische ramp, maar een mondiaal geopolitiek strijdtoneel.
Van een olierijk land is het verworden tot het symbool van armoede en stagnatie.
Een Amerikaanse interventie uit naam van democratie verwachten is naïef.
Washington gaat het niet om vrijheid, maar om energie en geopolitieke controle.
De grootste crisis van Amerika vandaag is dit: “De groeiende afstand tot zijn eigen volk.”
RUSLAND: DE PSYCHOLOGIE VAN EEN GEBROKEN IMPERIUM
Gorbatsjov, geleid door het Westen, liet de Sovjet-Unie instorten.
Maar het was niet alleen een regime dat viel. Een droom, een machtsgevoel en een wereldvisie stortten eveneens in.
Een gepensioneerde Rus zei: “Toen waren we niet vrij. Nu zijn we niet rustig.”
Rusland is vandaag een reus die vastzit in zijn verleden.
Het wil zijn oude kracht terug maar vindt geen plaats in de nieuwe wereld.
Een land wordt niet alleen met grenzen hersteld. Eerst moet het zijn ziel herstellen.
En Rusland probeert dit. Soms via verkeerde wegen.
Het verwart macht met veiligheid en de prijs wordt opnieuw door het volk betaald.
De jongeren die sneuvelen. De vrouwen die prijzen tellen in de winkel. De arbeiders die de huur niet meer kunnen betalen.
OEKRAÏNE: DE PSYCHOLOGIE VAN EEN KOMIEK EN DE BLINDE MOED VAN EUROPA
Oekraïne is geen land meer, het is een frontlinie.
Europa kijkt van een afstand toe en spreekt niet over vrede maar over geopolitieke winst.
Zelenski kan een leider zijn, of een komiek.
Maar dat Europa hem zo ver steunt dat de wereld in brand kan vliegen, is een historische blindheid.
Want de jongeren zeggen: “Wij willen geen wapens, wij willen vrede.” Maar wapens verkopen is winstgevender dan vrede verkopen.
In deze wereld spreekt niet het geweten, maar de begroting.
CYPRUS: EEN NIET ERKEND LAND EN EEN VOLK DAT MEN WIL DOEN VERGETEN
De Cypruskwestie is geen eenvoudige eilandkwestie.
Het is een open foto van internationale hypocrisie.
Landen die opzettelijk zijn opgesplitst worden erkend, maar de Turkse Republiek Noord-Cyprus blijft genegeerd.
In werkelijkheid bestaat zij. Op de wereldkaart niet.
Kosovo wordt erkend. Zuid-Soedan toegejuicht. Maar als het om de TRNC gaat, zwijgt men.
Toch leeft daar een volk. Jongeren emigreren. De economie is broos. De hoop slijt aan grensposten.
Een Turkse Cyprioot zei: “Wij verliezen niet alleen van de wereld, soms verliezen we ook van onszelf.”
Een winkelier zei het zo: “De vlag vult geen buik. Maar je geheugen verkoop je niet.”
TURKIJE: HOOP, VERMOEIDHEID EN EEN LAND TUSSENIN
Turkije is geen land meer, het is een gemoedstoestand.
Een samenleving die tussen trots op het verleden en de last van het heden balanceert.
De kern is niet alleen economie.
Het is het afbrokkelende vertrouwen.
Het gekwetste rechtvaardigheidsgevoel.
De troebele toekomst.
Mensen stellen zich tegenwoordig de vraag: “Kan men in dit land nog dromen, of moet men alleen maar verdragen?”
Jongeren zoeken wegen om naar het buitenland te vertrekken.
Ouderen verlangen naar het verleden.
Mensen van middelbare leeftijd zijn moe geworden van het dragen van het heden.
Maar ondanks dit alles blijft Turkije weerstand bieden.
Omdat er in dit land nog steeds een sterke solidariteitsader stroomt.
Omdat er nog steeds een cultuur bestaat waarbij men de vallende hand reikt.
Omdat er nog steeds een geweten is dat niet verdwenen is.
Turkije staat vandaag niet op een kruispunt.
Het staat op de drempel van een grote confrontatie met zichzelf.
En deze confrontatie zal ofwel een nieuw herstel voortbrengen,
ofwel uitmonden in een lange vermoeidheid.
İSTANBUL: DE MOOISTE EN MEEST LEEFBARE STAD TER WERELD. WAS ER MAAR GEEN ARMOE…
Als je naar deze foto kijkt, zakt er iets in je hart.
Een mengeling van trots, weemoed en onverklaarbare heimwee.
Want İstanbul is niet zomaar een stad.
Het is een atlas van herinneringen, een vermoeide beschaving en tegelijk een plaats van verzet.
De Bosporus strekt zich uit als een zilveren weg in de nacht.
De brug verbindt niet alleen twee continenten, maar ook twee gemoedstoestanden.
Aan de ene kant het verleden.
Aan de andere een onzekere toekomst.
“De Bosporus, het bed van vrolijke harten…”
Zo bezongen oude liederen deze stad niet voor niets.
İstanbul was ooit werkelijk de rustplaats van blije harten.
Een plek waar geliefden elkaar ontmoetten, waar dichters inspiratie vonden en waar emigranten voor het laatst nog even omkeken.
Vandaag oogt İstanbul vermoeider.
Luidruchtiger.
Gehaaster.
Maar nog altijd betoverend.
In de schaduw van luxe wolkenkrabbers leven mensen die zich in het nauw gedreven voelen.
Historische wijken maken plaats voor het harde gezicht van beton.
Maar die eeuwenoude ziel,
die zich mengt met het water van de Bosporus,
kan niemand uit deze stad rukken.
Zoals Orhan Veli ooit schreef: “Ik luister naar İstanbul, met mijn ogen gesloten…” Wie luistert, hoort nog steeds de meeuwen,
de stoomfluiten van de boten,
de roep van straatverkopers.
En ook die diepe zucht…
De stille zucht van een stad die de vermoeidheid van eeuwen draagt.
Misschien is İstanbul geen sprookjesstad meer.
Maar het is nog steeds een stad van het lot.
Een stad die je liefhebt en die je moe maakt.
Die je trots geeft en je tegelijk verwondt.
En toch…
Ondanks de armoede, ondanks de chaos, ondanks alle teleurstellingen
blijft İstanbul ‘İstanbul’.
Want sommige steden worden niet gewoon bewoond.
Sommige steden leven in de mens zelf.
En İstanbul blijft leven.
EN HOLLAND, HET WELZIJN LAND WAAR IK AL 60 JAAR LEEF
Toen ik naar dit land kwam, waren zelfs de kalenders anders.
De straten waren stiller. De mensen afstandelijker. Maar het systeem was duidelijker.
Nederland heeft mij dit geleerd:
Welvaart is niet alleen geld.
Welvaart is dat regels functioneren.
Welvaart is dat rechten worden erkend.
Welvaart is dat in de rij staan als iets vanzelfsprekends wordt gezien.
Hier vraagt niemand om een gunst.
Omdat het systeem geen gunsten toelaat.
Ik leef al zestig jaar in dit land.
Ik heb de lentes gezien waarin de tulpen bloeiden.
En ook de eindeloze herfsten van coalitieconflicten.
In Nederland een regering vormen duurt soms langer dan een seizoen veranderen.
Maar opmerkelijk genoeg functioneert de staat gewoon door.
Coalitieonderhandelingen duren maanden.
Partijen komen er niet uit.
Tafels worden opgebroken en opnieuw opgericht.
Maar geen enkele Nederlander vraagt: “Wie bestuurt het land nu?”
Want hier steunt het systeem niet op personen, maar op regels.
Op een dag zei een Nederlandse buurman tegen mij: “Bij ons zijn regeringen tijdelijk, maar instituties blijvend.”
Deze zin is de kern van dit land.
Nederland lijkt soms koud.
Maar het heeft een kant die opwarmt door rechtvaardigheid.
Soms afstandelijk.
Maar het geeft vertrouwen.
En terwijl ik hier nu al zestig jaar leef, heb ik dit gezien:
Welvaart is niet zo versierd als tulpenvelden.
Maar ze is minstens evenzeer gebouwd op arbeid en inspanning.
DE WERELD HEEFT NOG STEEDS MOOIE KANTEN
De wereld heeft veel wonden opgelopen.
Ik heb ze gezien. Ik heb ze beleefd. Ik heb ze aangehoord.
Maar ik heb ook dit gezien: “De wereld bestaat niet alleen uit verwoesting.”
Op elke plek waar een bom valt, ruimt iemand het puin op.
Naast elk verwoest huis bouwt iemand opnieuw hoop op.
Na elke verduisterde hemel komt altijd weer een nieuwe ochtend.
En daarom wil ik dit stuk niet met pessimisme, maar met hoop afsluiten.
In een klein stadje in Italië:
Vroeg in de ochtend stond er een oude man in een bakkerij.
Terwijl hij koffie bereidde, keek hij op en zei: “Wie hier komt, is geen gast. Wie uit alle hoeken van de wereld komt, is een gastheer.”
Op dat moment begreep ik het.
Schoonheid is soms een kopje koffie.
Op een ochtend in Japan, op een klein treinstation:
Er was geen menigte. Er was geen lawaai. Er was alleen tijd.
Een man kwam aan. Met een bezem in zijn hand begon hij het perron schoon te maken. Maar niet gehaast. Niet snel.
Terwijl hij elk stukje afval oppakte, boog hij licht zijn hoofd en zette elke stap alsof het een ritueel was.
Op de vraag: ‘Doet u dit elke dag?’ antwoordde hij glimlachend: “Ja. Omdat ik wil dat iedereen die hier aankomt, zijn dag schoon begint.”
Op dat moment begreep ik dit:
Sommige landen groeien door hun technologie.
Sommige landen door hun geld.
Maar Japan is gegroeid door een gevoel van verantwoordelijkheid.
Je ziet daar geen afval op straat.
Maar je ziet ook geen afvalbakken.
Omdat iedereen zijn afval in zijn geweten draagt.
Dit heeft Japan mij geleerd:
Schoonheid is soms geen tempel, maar een houding.
Het is de stilte binnen een orde.
Het is het respect dat een mens voor zijn werk toont.
En daarom zeg ik dit:
De wereld is nog steeds mooi.
Omdat er in Japan elke ochtend nog steeds een man is die een station schoonmaakt.
Ja…
In China is onderdrukking.
In Palestina zijn tranen.
In Oekraïne vallen bommen.
Op Cyprus heerst eenzaamheid.
In Rusland angst.
In Amerika opportunisme.
En daarom zeg ik: de wereld is niet slecht. De wereld is moe.
Maar zolang iemand op straat een onbekende kan aankijken en glimlachen,
zolang blijft deze wereld te redden.
THY Kargo uçağının çatı dramı:Uçak indi ama kiremitler havalandı.
Bölge insanları, “Güvenliğimiz sağlanmalı, zararımız ödenmeli” diyor.
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat hieronder.)
İlhan KARAÇAY’ın haberi
(16 günlük bir gezi sonrasında ‘Merhaba’ değerli okurlarım. Pazartesi günü sizlere dünyayı anlatacağım. Bekleyiniz)
Hollanda’nın Limburg eyaletine bağlı Beek kasabasında, Maastricht Aachen Airport çevresinde yaşanan bir olay, kargo taşımacılığı ile yerleşim alanları arasındaki kırılgan dengeyi bir kez daha gündeme taşıdı.
Bir THY kargo uçağının inişi sırasında oluşan güçlü hava akımı, havaalanına yakın konumda bulunan bir yapının çatısında ciddi hasara yol açtı. Olay sonrası çekilen görüntülerde, çatının geniş bir bölümünde kiremitlerin yerinden söküldüğü, bazı kısımların tamamen açıldığı ve yapının içinden bakıldığında doğrudan gökyüzünün görülebildiği açıkça seziliyor.
Bu durum, sıradan bir hasardan çok daha fazlası. Çünkü ortada yalnızca kırılmış kiremitler değil, doğrudan yaşam alanına dokunan bir risk var.
Ev ve ahır olarak kullanılan yapının çatısında büyük boşluklar oluşmuş durumda. Ahşap taşıyıcı kirişlerin bazı bölümleri tamamen açığa çıkmış, rüzgâr ve yağmurla birlikte yapının içi savunmasız bırakılmış.
Yapı sahibi Peter op ‘t Veld’in ifadesine göre olay birkaç saniye içinde gerçekleşti. Önce yoğun bir gürültü duyuldu, ardından çatıda sarsıntı hissedildi ve kiremitlerin ardı ardına koparak savrulduğu fark edildi.
Ev sahibi Peter op ’t Veld, THY uçağının, ilk inişte zorlandığını ve tekrar yükseldiğini, ikinci inişte ise 400 feet daha alçak indiğini iddia etti.
Teknik açıdan bakıldığında, olayın büyük gövdeli kargo uçaklarının iniş ve kalkış sırasında oluşturduğu güçlü hava girdaplarıyla bağlantılı olduğu değerlendiriliyor. Havacılıkta bu duruma “wake vortex” adı veriliyor. Uçağın kanat uçlarında oluşan bu görünmeyen ama son derece kuvvetli hava akımı, özellikle yere yakın yapılar üzerinde beklenmedik ve yıkıcı sonuçlara yol açabiliyor.
Bu noktada kritik unsur ise uçağın bir yolcu uçağı değil, Turkish Cargo tarafından işletilen bir THY kargo uçağı olması. Bu tür uçaklar, daha ağır yük taşıdıkları ve farklı aerodinamik özelliklere sahip oldukları için, oluşturdukları hava girdapları da daha yoğun ve daha etkili olabiliyor.
Maastricht Aachen Airport, Avrupa içinde kargo taşımacılığında önemli bir merkez konumunda bulunuyor. Turkish Airlines ve Turkish Cargo da bu havalimanını düzenli olarak kullanıyor. Özellikle çiçek, taze ürün ve lojistik taşımalarında Maastricht hattı stratejik bir rol oynuyor.
Ancak bu yoğunluk, havalimanı çevresinde yaşayanlar için her zaman sadece ekonomik fayda anlamına gelmiyor.
Beek ve çevresinde yaşayan birçok kişi, uçuş trafiği nedeniyle zaman zaman sarsıntılar yaşandığını, evlerin titrediğini ve çatılarda stres oluştuğunu dile getiriyor. Son yaşanan olay ise bu şikâyetleri görünür hale getiren çarpıcı bir örnek olarak kayda geçti.
Yetkililer olayın ardından inceleme başlatıldığını ve bilirkişi raporlarının hazırlanacağını açıkladı. Bu raporlarda, hasarın kesin nedeni, uçağın geçtiği irtifa, hava koşulları ve yapının konumu gibi teknik detaylar değerlendirilecek. Sigorta süreci ve olası tazminat konusu da bu raporlar doğrultusunda netleşecek.
Şu ana kadar Turkish Airlines veya Turkish Cargo tarafından bu olayla ilgili doğrudan bir açıklama yapılmış değil. Ancak bölgedeki tartışmaların artması halinde, şirketin de konuya ilişkin bir değerlendirme yapması bekleniyor.
Bu olay, sadece bir çatının zarar görmesi meselesi değil.
Bu, gökyüzündeki ticari hareketlilik ile yeryüzündeki günlük yaşamın kesiştiği bir noktada ortaya çıkan bir gerçeklik.
Bir yanda Avrupa’nın lojistik damarlarından biri olan bir havalimanı, diğer yanda ise bu yoğunluğun hemen altında yaşayan insanlar.
Beek’te o gün:
Gökyüzünde bir THY kargo uçağı vardı.
Yerde ise saçılmış kiremitler, açılmış bir çatı ve tedirgin bir sessizlik.
Ve şu soru ortada duruyor:
Uçuşlar devam ederken, yerdeki hayat ne kadar korunabiliyor?
Olayın mizahi tarafı: Gökyüzünde bir THY kargo uçağı, yerde bir ahır ve görünmeyen ama çok güçlü bir hava girdabı. Sonuçta uçuş planında olmayan bir “ek sefer” daha gerçekleşiyor.
Bu seferin yolcuları ise ‘kiremitler’.
**************
THY-CARGOVLUCHT LAAT HEEL HOLLAND MEEVLIEGEN
Het dakdrama door een THY Cargo-vliegtuig: het toestel landde, maar de dakpannen vlogen weg.
Bewoners van de regio zeggen: “Onze veiligheid moet worden gegarandeerd en de schade moet worden vergoed.”
Nieuws van İlhan KARAÇAY
(Na een reis van 15 dagen zeg ik opnieuw ‘hallo’ tegen mijn waarde lezers. Maandag zal ik u de wereld vertellen. Even geduld alstublieft.)
In de Limburgse plaats Beek, in de omgeving van Maastricht Aachen Airport, heeft een incident de kwetsbare balans tussen vrachtluchtvaart en woongebieden opnieuw op de agenda gezet.
Tijdens de landing van een THY Cargo-vliegtuig ontstond een krachtige luchtstroom die ernstige schade veroorzaakte aan het dak van een gebouw in de directe nabijheid van de luchthaven. Op de na het incident gemaakte beelden is duidelijk te zien dat een groot deel van de dakpannen is losgerukt, sommige delen volledig zijn opengegaan en dat men vanuit het gebouw rechtstreeks de lucht kan zien.
Dit is veel meer dan gewone schade. Want het gaat hier niet alleen om gebroken dakpannen, maar om een risico dat het dagelijkse leven direct raakt.
Op het dak van het gebouw, dat zowel als woning als schuur wordt gebruikt, zijn grote openingen ontstaan. Sommige houten draagbalken zijn volledig bloot komen te liggen, waardoor de binnenruimte weerloos is tegen wind en regen.
Volgens de eigenaar van het pand, Peter op ’t Veld, gebeurde alles binnen enkele seconden. Eerst hoorde hij een zeer hard geluid, daarna voelde hij een trilling in het dak en merkte hij dat de dakpannen één voor één loskwamen en wegvlogen. Hij verklaarde bovendien dat het THY-toestel bij de eerste landingspoging moeite had, opnieuw opsteeg en bij de tweede poging ongeveer 400 feet lager landde.
Technisch gezien wordt aangenomen dat het incident verband houdt met de krachtige luchtwervels die ontstaan tijdens het landen en opstijgen van grote vrachtvliegtuigen. In de luchtvaart wordt dit effect aangeduid als “wake vortex”. Deze onzichtbare maar uiterst sterke luchtwervels, die ontstaan aan de vleugeltippen van het vliegtuig, kunnen vooral bij lage hoogte onverwachte en destructieve gevolgen hebben voor gebouwen op de grond.
Een belangrijk detail is dat het hier geen passagiersvliegtuig betrof, maar een vrachttoestel van Turkish Cargo. Dergelijke vliegtuigen vervoeren zwaardere ladingen en hebben andere aerodynamische eigenschappen, waardoor de door hen veroorzaakte luchtwervels intenser en krachtiger kunnen zijn.
Maastricht Aachen Airport is binnen Europa een belangrijk knooppunt voor vrachtverkeer. Turkish Airlines en Turkish Cargo maken hier regelmatig gebruik van. Vooral voor bloemen, verse producten en logistieke goederen speelt de Maastricht-route een strategische rol.
Voor de omwonenden betekent deze drukte echter niet altijd alleen economisch voordeel.
Veel inwoners van Beek en omgeving geven aan dat zij door het intensieve vliegverkeer regelmatig trillingen ervaren, dat hun huizen soms schudden en dat er spanning op de daken ontstaat. Het recente incident is een treffend voorbeeld dat deze klachten zichtbaar maakt.
Na het voorval hebben de autoriteiten aangekondigd dat er een onderzoek wordt gestart en dat er deskundigenrapporten zullen worden opgesteld. In deze rapporten zullen onder meer de exacte oorzaak van de schade, de vlieghoogte van het toestel, de weersomstandigheden en de ligging van het gebouw worden geanalyseerd. Ook het verzekeringstraject en een eventuele schadevergoeding zullen op basis van deze rapporten worden bepaald.
Tot nu toe hebben Turkish Airlines noch Turkish Cargo een officiële verklaring afgelegd over dit incident. Mocht de maatschappelijke discussie verder oplaaien, dan wordt verwacht dat de maatschappij zich hierover alsnog zal uitspreken.
Dit voorval gaat niet alleen over een beschadigd dak. Het gaat over de realiteit op het snijpunt van commerciële bewegingen in de lucht en het dagelijkse leven op de grond.
Aan de ene kant een van Europa’s belangrijke logistieke luchthavens, aan de andere kant mensen die direct onder deze vliegroutes wonen.
Die dag in Beek: In de lucht was er een THY Cargo-vliegtuig. Op de grond lagen verspreide dakpannen, een opengereten dak en een onrustige stilte.
En de vraag blijft hangen: Hoe goed wordt het leven op de grond beschermd terwijl het vliegverkeer doorgaat?
DE HUMORISTISCHE KANT VAN HET VOORVAL
In de lucht een THY Cargo-vliegtuig, op de grond een schuur en daartussen een onzichtbare maar zeer krachtige luchtwervel.
Het resultaat: opnieuw een “extra vlucht” die niet in het vluchtschema stond.
De passagiers van deze vlucht? De dakpannen.
Kinderen en kleinkinderen van arbeidsmigranten dragen zichtbaar bij aan Nederland
De derde en vierde generatie Nederlanders met een migratieachtergrond wordt vandaag niet langer alleen gezien als “kleinkinderen van gastarbeiders”. Steeds vaker treden zij naar voren met succesverhalen die respect, herkenning en trots oproepen.
Waar hun ouders en grootouders bekend stonden om hun harde werk in de industrie, schoonmaak of transport, hebben hun kinderen en kleinkinderen inmiddels stevige posities veroverd in het bedrijfsleven, de politiek, de sport en de kunst.
De één bouwt een succesvol bedrijf op, de ander wordt kampioen op het sportveld, sommigen groeien door naar invloedrijke functies, weer anderen verrijken de Nederlandse samenleving met kunst en cultuur.
Mijn kleindochter Esra is actief in nieuwe werkvelden zoals inspirerend ondernemerschap, verbindende platforms en het versterken van de digitale slagkracht van bedrijven.
(Turkse versie onder deze tekst)
Geschreven door İlhan KARAÇAY:
Journalistiek is geen beroep waarin men lof schrijft om iemand te plezieren, of kritiek levert uit wrok. De kern van dit vak is de waarheid zo zuiver mogelijk weergeven. In mijn loopbaan ben ik nooit van die lijn afgeweken. Wie lof verdiende, kreeg die. Wie kritiek verdiende, heb ik bekritiseerd. Maar mijn persoonlijke gevoelens heb ik nooit mijn pen laten overnemen. Mijn enige kompas was altijd mijn verantwoordelijkheid tegenover het publiek.
Wanneer ik vandaag over mijn kleindochter Esra schrijf, doe ik dat vanuit hetzelfde principe. Haar successen beschrijven is niet alleen de stem van een trotse grootvader, maar ook die van een journalist die een concreet voorbeeld wil laten zien van een nieuwe generatie en haar horizon. Het verhaal van Esra overstijgt de trots van één familie. Het toont hoe jongeren met een migratieachtergrond waarde creëren binnen de samenleving.
TROTS OP NIEUWE GENERATIES
De derde en vierde generatie Nederlanders met een migratieachtergrond wordt steeds minder geassocieerd met enkel het migratieverleden, en steeds meer met hedendaagse prestaties. Eén van die verhalen is dat van mijn kleindochter Esra, dochter van mijn dochter Vahide.
Haar verhaal is niet alleen een familieverhaal, maar een voorbeeld van wat jonge mensen met een migratieachtergrond in dit land kunnen bereiken.
ESRA, CREATIEVE ONDERNEMER EN BRON VAN INSPIRATIE
Esra, 24 jaar, woont in Almere en behoort tot een jonge generatie ondernemers die in korte tijd een opvallende groei doormaken. Haar weg is geen toeval, maar het resultaat van visie, discipline en doorzettingsvermogen.
Haar ondernemerschap krijgt vorm in drie initiatieven:
The Outcast Box – een platform dat mensen samenbrengt en inspireert, Esra’s Vision – een bureau dat bedrijven helpt hun digitale zichtbaarheid en kracht te vergroten, Soulful Babes – een initiatief gericht op het versterken van vrouwen.
THE OUTCAST BOX: BIJEENKOMSTEN DIE MENSEN VERBINDEN
Esra voert een interview met een van haar klanten uit een grote groep deelnemers aan de (met hoedjes) bijeenkomsten.
The Outcast Box, opgericht door Esra, trok al snel veel belangstelling. Wat begon als kleinschalige bijeenkomsten, groeide uit tot evenementen die vandaag complete zalen vullen. Deelnemers vinden er inspiratie, maar vooral ook de moed om hun eigen potentieel te ontdekken en om te zetten in actie.
Deze ontmoetingen zijn meer dan netwerken of gesprekken. Ze stimuleren zelfvertrouwen, versterken innerlijke kracht en helpen dromen tastbaar te maken.
ESRA’S VISION: DIGITALE KRACHT VOOR BEDRIJVEN
Een beeld uit Esra’s werkzaamheden.
Haar tweede onderneming, Esra’s Vision, ondersteunt bedrijven en merken bij hun digitale zichtbaarheid. Eén van de belangrijkste activiteiten is het produceren van promotie- en reclamespots.
Vandaag de dag dragen al veel bedrijfsfilms haar handtekening. Esra houdt zich niet alleen bezig met de productie, maar ook met contentstrategie, socialmediamanagement en advertentiecampagnes. Hierdoor weten bedrijven hun digitale kracht aanzienlijk te vergroten.
Zij doet dit niet alleen: met een klein team van twee medewerkers worden projecten professioneel en gestructureerd uitgevoerd.
SOULFUL BABES: INNERLIJKE KRACHT VOOR VROUWEN
Haar derde initiatief, Soulful Babes, richt zich op het versterken van vrouwen. Via workshops en persoonlijke coaching helpt Esra vrouwen zichzelf beter te begrijpen, hun zelfvertrouwen te vergroten en hun dromen concreet vorm te geven.
Deelnemers geven aan dat zij dankzij haar begeleiding positiever zijn gaan denken en sterker in het leven staan.
BREDE ERVARING EN EEN DUIDELIJKE MISSIE
Esra is een creatieve ondernemer met een brede achtergrond. Zij studeerde aan de Hogeschool van Amsterdam, waar zij zich specialiseerde in digitale media en marketing.
Eerder werkte zij onder meer in de klantenservice, volgde zij toegepaste psychologie en een opleiding in NLP (Neuro-Linguïstisch Programmeren). Deze ervaringen vormen vandaag de basis van haar ondernemerschap.
Haar missie is helder: Mensen inspireren, hen helpen hun kracht te ontdekken en hen aanmoedigen om groot te dromen.
Zoals zij het zelf in één zin samenvat: “Waarom niet? Je leeft maar één keer.”
…EN ZOVEEL ANDEREN
Wat ik hierboven beschreef, is slechts één voorbeeld, namelijk dat van mijn eigen kleindochter.
In Nederland zijn er talloze kinderen van arbeidsmigranten die zich hebben opgewerkt en hun plaats in de samenleving met hard werk en talent hebben veroverd.
Let wel: het gaat hier niet om degenen die zich liever “expat” noemen, maar om de nazaten van arbeidsmigranten die dit land mede hebben opgebouwd.
De eerste generatie verrichtte zwaar werk en voedde haar kinderen op onder moeilijke omstandigheden. Uit de tweede en derde generatie kwamen duizenden ondernemers, professionals en leidinggevenden voort.
Binnenkort publiceert het tijdschrift KADIN de lijsten van 500 beroemde Turkse vrouwen en 500 succesvolle Turkse vrouwen, waarin velen uit deze generaties zijn opgenomen.
Mijn kleindochter Esra is daar slechts één van.
Wie meer wil weten over haar werk en activiteiten kan haar vinden op LinkedIn:
FADİME ÖRGÜ BENOEMD TOT LID VAN DE HOOGSTE ONDERSCHEIDINGSRAAD VAN NEDERLAND
De voormalig parlementariër en mediaprofessional van Turkse afkomst, Fadime Örgü, is benoemd tot lid van een van de meest prestigieuze adviesorganen van het Koninkrijk der Nederlanden, het Kapittel voor de Civiele Orden. De Nederlandse ministerraad besloot, op voordracht van het Ministerie van Binnenlandse Zaken en Koninkrijksrelaties, haar voor deze functie aan te wijzen. Volgens de officiële bekendmaking gaat de benoeming in op 15 november 2025.
In de aankondiging van de Kanselarij der Nederlandse Orden wordt Örgü omschreven als “bestuurder en onafhankelijke (media)ondernemer”. Er wordt vermeld dat zij sinds 2007 als zelfstandig mediaprofessional werkt en dat zij tevens bestuurder, toezichthouder en journalist is binnen diverse instellingen. Örgü is momenteel lid van de algemene vergadering van het hoogheemraadschap van Delfland en vervult daarnaast verschillende toezichthoudende functies in de publieke sector.
In een korte reactie op haar benoeming zegt Fadime Örgü: “Het is een grote eer om bij te mogen dragen aan de waardering van mensen die hun hart en ziel inzetten voor anderen.”
De Kapittelvoorzitter, voormalig minister Ank Bijleveld, spreekt eveneens haar tevredenheid uit over de benoeming van Örgü. Volgens haar zal Örgü, dankzij haar brede ervaring, bijdragen aan een grotere bekendheid van de koninklijke onderscheidingen onder diverse groepen in de samenleving. Bijleveld benadrukt dat de veelzijdige achtergrond van Örgü instellingen die hier nog niet aan denken, kan stimuleren om vrijwilligers voor te dragen voor een koninklijke onderscheiding.
In de officiële verklaring wordt verder vermeld dat Fadime Örgü in deze functie Joan Leemhuis-Stout opvolgt. Leemhuis-Stout verlaat het Kapittel na het voltooien van twee termijnen, in totaal acht jaar.
VAN KARAMAN NAAR DE NEDERLANDSE POLITIEK
Fadime Örgü werd in 1968 geboren in Karaman. Op vierjarige leeftijd verhuisde zij naar Nederland, waar haar vader als arbeider werkzaam was. Zij volgde opleidingen Duits en Engels in Rotterdam en Kiel, en studeerde later taalwetenschap aan de Universiteit van Tilburg.
Örgü begon haar loopbaan als televisiejournalist in Hilversum. Vervolgens werkte zij bij de Nederlandse Omroep Stichting voor de Islam en bekleedde zij bestuursfuncties bij verschillende stichtingen en verenigingen.
Namens de Volkspartij voor Vrijheid en Democratie (VVD) werd zij in 1998–2002 en 2003–2006 lid van de Tweede Kamer. In het parlement hield zij zich onder meer bezig met mediabeleid, jeugdbeleid, kinderopvang en toerisme.
Na haar periode in de Kamer zette Örgü haar werkzaamheden voort in het openbaar bestuur en het maatschappelijk middenveld. Tegenwoordig is zij bekend vanwege haar gekozen functie bij het hoogheemraadschap en haar toezichthoudende rollen, onder meer in de zorgsector.
WAT IS HET KAPITTEL VOOR DE CIVIELE ORDEN?
Het Kapittel voor de Civiele Orden neemt binnen het Nederlandse systeem van koninklijke onderscheidingen een zeer bijzondere positie in. Het Kapittel beoordeelt alle voordrachten voor een koninklijke onderscheiding en brengt hierover advies uit aan de regering. De leden onderzoeken de aanvragen voor onderscheidingen zoals de Orde van de Nederlandse Leeuw en de Orde van Oranje-Nassau en geven aan welke kandidaat welke onderscheiding en welke graad verdient.
De adviezen van het Kapittel zijn voor de regering van groot gewicht. Wanneer een minister van het advies wil afwijken, moet hij of zij daarvoor zwaarwegende argumenten aanvoeren. Indien de meningsverschillen blijven bestaan, neemt de ministerraad de uiteindelijke beslissing. Daarom geldt het lidmaatschap van het Kapittel als een functie die groot prestige en vertrouwen vereist.
De benoeming van Fadime Örgü tot lid van het Kapittel wordt gezien als een belangrijke erkenning van de positie die politici van Turkse afkomst in Nederland inmiddels hebben bereikt en als waardering voor haar jarenlange ervaring in media, politiek en openbaar bestuur.
*************
GÜNAY USLU BEKROOND MET DE ‘MEEST WAARDEVOLLE PRIJS IN BUSINESS EXCELLENCE’
Günay Uslu, die in Nederland regelmatig in de schijnwerpers staat met haar succesverhaal dat reikt van politiek tot cultuur en van academie tot toerisme, ontving deze keer in de zakenwereld een nieuwe prestigieuze onderscheiding. Tijdens de 15e UBER fCN Jewel Awards in het Amsterdamse Concertgebouw werd aan Corendon-TCEO Günay Uslu een van de meest gewaardeerde eerbewijzen van de avond uitgereikt: de Business Excellence Jewel Award (de meest waardevolle prijs voor zakelijk uitmuntendheid).
De gala-avond, georganiseerd door het FCN (Founders Carbon Network), brengt al jarenlang toonaangevende bedrijven en ondernemers samen en staat in de Nederlandse zakenwereld bekend als het podium waar “de meest sprankelende leiders en ondernemers van het jaar” worden gehuldigd.
Dit jaar werd onder meer de Uber FCN Jewel Award for Female Leadership uitgereikt aan personen die zich onderscheiden met hun inzet voor duurzaamheid.
Op dezelfde avond ontving Günay Uslu de Business Excellence Jewel Award voor haar leiderschap bij Corendon en de visie die zij heeft getoond bij de groei van het bedrijf.
Met deze onderscheiding voegt Uslu aan haar carrière –die zich uitstrekt van cultuurbeleid tot maatschappelijke initiatieven– ook een prijs toe die binnen de zakenwereld vrijwel gelijkstaat aan “CEO van het jaar”.
VAN DE ACADEMIE NAAR DE POLITIEK, EN VANDAAR NAAR DE CEO-POSITIE
Günay Uslu werd in 1972 geboren in Haarlem, als dochter van een Turks-Nederlandse migrantenfamilie.
Na haar studies cultuurwetenschappen en Europese cultuurgeschiedenis promoveerde zij aan de Universiteit van Amsterdam met haar proefschrift “Homer, Troje en de Turken, Erfgoed en Identiteit in het Laat-Ottomaanse Rijk (1870–1915)”, waarna zij de titel cultuurhistoricus verwierf.
Jarenlang doceerde Uslu cultuurgeschiedenis en erfgoedbeleid aan de Universiteit van Amsterdam en werkte zij mee aan academische en culturele projecten in samenwerking met instellingen als het Rijksmuseum en het Amsterdam Museum.
Het familiebedrijf Corendon neemt een bijzondere plaats in haar loopbaan in.
Samen met haar broer, oprichter Atilay Uslu, legde zij eind jaren negentig de basis van Corendon. In de jaren daarna was zij director hotel development & design bij Corendon Hotels & Resorts en realiseerde zij grote projecten, zoals Corendon Village in Badhoevedorp en het Mangrove Beach Resort op Curaçao.
In 2022 betrad zij onverwacht het politieke toneel. Hoewel zij geen politicus was, werd zij door D66 van buiten het parlement benoemd tot Staatssecretaris Cultuur en Media in het kabinet-Rutte IV. Uslu speelde daarbij een belangrijke rol in het herstel van de cultuursector na de coronaperiode.
In november 2023 trad zij terug uit haar regeringsfunctie en keerde korte tijd later terug naar Corendon, waar zij op 11 december 2023 de positie van CEO op zich nam.
LEIDERSCHAP GEWEVEN UIT CULTUUR: VAN LITERATUUR TOT RADIO
Günay Uslu is niet alleen actief in toerisme en politiek, maar ook in de wereld van cultuur en literatuur.
Voor 2025 werd zij benoemd tot juryvoorzitter van de Boekenbon Literatuurprijs, een van de belangrijkste literaire onderscheidingen van Nederland.
Daarnaast bereikt Uslu een breed publiek via een speciaal programma op NPO Klassiek, waarin zij vertelt over de invloed van de Ottomaanse en Turkse cultuur op de geschiedenis van de Europese klassieke muziek en zo haar academische expertise deelt met luisteraars uit het hele land.
TURKS:
HOLLANDA’DA 3. VE 4. NESİL GÖÇMEN KÖKENLİLER BAŞARILARIYLA ÖRNEK OLUYOR…
Göçmen Torunları Hollanda’ya Değer Katıyor
Hollanda’da yaşayan üçüncü ve dördüncü nesil yabancı kökenliler, artık yalnızca “misafir işçi torunları” olarak değil, başarı hikâyeleriyle parmak ısırtan, kıskandıran, övünülecek bir konuma gelmiş durumdalar.
Bir zamanlar yalnızca ağır sanayide, temizlikte veya ulaşımda işçi olarak bilinen göçmen çocukları ve torunları, bugün iş dünyasında, siyasette, sporda ve sanatta kendilerine sağlam yerler edinmiş bulunuyorlar.
Kimi iş dünyasında şirketler kuruyor, kimi spor sahalarında şampiyonluk kazanıyor, kimi siyasette önemli makamlara yükseliyor, kimi de sanatın farklı dallarında Hollanda’ya değer katıyor.
Torunum Esra, “İlham veren girişimcilik”, “İnsanları buluşturan platformlar”
ve “Şirketlerin dijital gücünü büyütmek” gibi yeni iş alanlarında faaliyet gösteriyor.
İlhan KARAÇAY yazdı:
Gazetecilik, hatır gönül için övgü yazmak ya da kin ve öfke için yergi kaleme almak değildir. Bu mesleğin özü, gerçeği olduğu gibi aktarmaktır. Ben de meslek hayatım boyunca bu çizgiden hiç ayrılmadım. Hak edeni övdüm, gerektiğinde eleştirilmesi gerekeni eleştirdim; ama hiçbir zaman kişisel duygularımı kalemime taşımadım. Yazdıklarımda tek dayanağım, kamuya karşı duyduğum sorumluluk oldu.
Okumakta olduğunuz haberde, torunum Esra’dan söz ederken de aynı anlayışla hareket ediyorum. Onun başarılarını dile getirmek, sadece bir dedenin gurur anı değildir. Aynı zamanda bir gazeteci olarak, yeni nesillerimizin hangi ufuklara yelken açabildiğinin somut bir örneğini sunmaktır. Esra’nın hikâyesi, bir ailenin sevincini aşarak, göçmen kökenli gençlerimizin toplumda nasıl değer ürettiklerinin de en güzel göstergesidir.
GURUR VERİCİ NESİLLER
Hollanda’da üçüncü ve dördüncü nesil yabancı kökenliler, artık yalnızca göçmen hikâyeleriyle değil, başarı öyküleriyle de anılıyor. İşte bu öykülerden biri, benim kızım Vahide’den doğma torunum Esra’nın hikâyesidir.
Esra’nın hikâyesi, sadece bir aile gururu değil; göçmen kökenli gençlerin neler başarabileceğinin de en güzel kanıtıdır.
ESRA, YARATICI GİRİŞİMCİ VE İLHAM KAYNAĞI
Henüz 24 yaşında olan Esra, Hollanda’nın Almere kentinde yaşayan, kısa sürede büyük bir çıkış yapan genç bir girişimci. Onun hikâyesi, yalnızca ailesini değil, geniş toplum kesimlerini de gururlandırıyor.
Esra’nın başarısı, üç farklı girişimle somutlaşıyor:
*The Outcast Box: İnsanları buluşturan ve ilham veren bir platform, *Esra’s Vision: Şirketlerin dijital dünyada büyümesine yardımcı olan bir ajans, *Soulful Babes: Kadınlara içsel güç kazandırmayı amaçlayan bir girişim.
THE OUTCAST BOX: KALABALIKLARI TOPLAYAN BULUŞMALAR
Esra (Şapkalı) Toplantılarına katılan kalabalık gruplar içindeki bir müşterisi ile mülakat yapıyor.
Esra’nın kurduğu The Outcast Box(İnsanları Buluşturan Platform), kısa sürede büyük ilgi görmeye başladı. Başlangıçta küçük bir çevreye hitap eden etkinlikler, bugün salonları dolduruyor. İnsanlar burada hem ilham alıyor, hem de kendi potansiyellerini fark ederek harekete geçiyor.
Esra’nın toplantıları, yalnızca sohbet ve paylaşım değil; aynı zamanda ruhu besleyen, katılımcıları cesaretlendiren, hayallerini somutlaştırmaya yardımcı olan birer okul niteliğinde. Bu yönüyle, uluslararası çapta tanınmış kişisel gelişim platformlarıyla kıyaslanıyor.
ESRA’S VISION: ŞİRKETLERİN GÖZÜ KULAĞI
Esra’nın çalışmalarından bir görüntü.
Esra’nın ikinci girişimi ‘Esra’s Vision’ şirketlerin dijital gücünü büyütüyor ve markaların dijital alandaki ihtiyaçlarını karşılıyor. Burada en önemli faaliyetlerinden biri, tanıtım / reklam klipleri hazırlamak.
Bugün birçok firmanın reklam filmi onun imzasını taşıyor. Esra yalnızca kamera arkasında değil, aynı zamanda içerik stratejisi, sosyal medya yönetimi ve reklam kampanyalarıyla da şirketlerin dijital gücünü büyütüyor.
Artık birçok marka, sosyal medyadaki görünürlüğünü onun çalışmaları sayesinde artırıyor. İşin güzel yanı, Esra bu yoğun tempoyu tek başına yürütmüyor; yanında iki kişilik bir ekibi var. Bu sayede her iş, profesyonelce ve sistemli şekilde yönetiliyor.
SOULFUL BABES: KADINLARA İÇSEL GÜÇ
Üçüncü girişim olan Soulful Babes(Kadınlara içsel güç kazandırmaya) odaklanıyor.
Esra, düzenlediği atölye ve birebir koçluk çalışmalarıyla kadınların kendilerini daha iyi tanımalarını, özgüven kazanmalarını ve hayallerine yürümelerini sağlıyor.
Programlarına katılan kadınlar, Esra sayesinde hayatlarına yeni bir yön verdiklerini, daha olumlu düşündüklerini ve kendilerini güçlü hissettiklerini ifade ediyorlar.
ÇOK YÖNLÜ BİRİKİM VE NET BİR MİSYON
Esra, Hollanda’nın Almere kentinde yaşayan yaratıcı bir girişimcidir. The Outcast Box adlı girişimin kurucusudur. Bu platform; koçluk, ilham verme ve kişisel gelişim alanına odaklanmaktadır. Pazarlama ve video prodüksiyonu alanındaki geçmişi sayesinde ilham verici içerikler üretmekte ve toplum içinde ilgi gören spiritüel buluşmalar düzenlemektedir.
Esra, Amsterdam Uygulamalı Bilimler Üniversitesi’nde (Hogeschool van Amsterdam) eğitim görmüş, burada dijital medya ve pazarlama alanındaki becerilerini geliştirmiştir. Başkalarına yardımcı olma ve kişisel gelişimi destekleme tutkusu, The Outcast Box’taki çalışmalarında açıkça görülmektedir.
Profesyonel çalışmalarının yanı sıra Esra, sosyal medyada da aktif olarak yer almakta; kişisel gelişim ve spiritüellik üzerine paylaştığı deneyim ve görüşleriyle büyüyen bir topluluğa ilham vermektedir.
Esra’nın yolculuğu tesadüf değil. Daha önce müşteri temsilciliği, uygulamalı psikoloji ve NLP (Nöro-Dilsel Programlama) eğitimi aldı. Tüm bu birikimlerini iş hayatında bilinçli şekilde kullanıyor.
Onun misyonu ise çok net: “İnsanlara ilham vermek, onların gücünü ortaya çıkarmalarına yardımcı olmak ve büyük hayaller kurmaları için cesaretlendirmek.”
Esra bunu tek cümleyle özetliyor “Neden olmasın? Hayat bir kere yaşanır.”
…VE DİĞERLERİ
Yukarıda yazdıklarım, sadece benim torunumdan örneklerdi.
Hollanda’da başarıya ulaşmış pek çok işçi çocuğumuz vardır.
Dikkat ederseniz, sorulduğu zaman, kendisini işçi çocuğu yerine ‘expat’ olarak tanımlamayı tercih edenler değil; iş göçüyle gelenlerin torunlarıdır sözünü ettiğim kişiler.
Birinci nesil, binbir meşakkat ile çocuklarını buraya yerleştirmiş, eğiterek büyütmüş kıymetli insanlarımızdır. İkinci ve üçüncü nesilden binlerce iş insanı olmuştur.
Yakında KADIN Dergisi’nde yayımlanacak olan, 500 Ünlü Türk Kadını ve 500 Başarılı Türk kadını içinde niceleri vardır.
Benim torunum Esra da bunlardan sadece biridir.
Esra ve çalışmalarına dair daha fazla bilgi almak için sosyal medya hesaplarını takip edebilir veya internet sitesini ziyaret edebilirsiniz.
FADİME ÖRGÜ, HOLLANDA’NIN EN YÜKSEK NİŞAN KURULUNA ATANDI
Türk kökenli eski milletvekili ve medya profesyoneli Fadime Örgü, Hollanda Krallığı’nın en prestijli kurullarından biri olan ‘Kapittel voor de Civiele Ordene’ üye olarak atandı. Hollanda Bakanlar Kurulu, İçişleri ve Krallık İlişkileri Bakanlığı’nın önerisi üzerine Örgü’nün bu göreve getirilmesine karar verdi. Resmî açıklamaya göre atama 15 Kasım 2025 tarihinde yürürlüğe giriyor. 
Kanselarij der Nederlandse Orden tarafından yayımlanan duyuruda, Örgü “yönetici ve bağımsız (medya) girişimci” kimliği ile tanıtılıyor. Metinde, 2007’den bu yana bağımsız medya girişimcisi olarak çalıştığı, aynı zamanda gazeteci, yönetici ve çeşitli kurumlarda denetim kurulu üyesi olduğu belirtiliyor. Örgü, şu anda Hoogheemraadschap van Delfland adlı su idaresinin genel kurulunda görev yapıyor ve kamu kurumlarında çeşitli denetim görevleri yürütüyor.
Fadime Örgü, yeni görevi ile ilgili yaptığı kısa değerlendirmede şunları söylüyor: “Kalbini ve ruhunu başkaları için ortaya koyan insanların takdir edilmesine katkıda bulunmak büyük bir onur.”
Kapittel Başkanı eski bakan Ank Bijleveld ise, Örgü’nün atanmasından duyduğu memnuniyeti dile getirerek, farklı alanlardaki birikimi sayesinde kraliyet nişanlarının daha geniş bir kesim tarafından tanınmasına katkı sağlayacağını vurguluyor.
Bijleveld, Örgü’nün çok yönlü geçmişi sayesinde, bugün henüz bu imkânı düşünmeyen birçok kurumun da gönüllüleri için kraliyet nişanı önermeye teşvik edilebileceğini belirtiyor.
Resmî açıklamada, Fadime Örgü’nün bu görevde Joan Leemhuis Stout’un yerini aldığı ve Leemhuis Stout’un, iki dönemlik azami sekiz yıllık hizmetinin ardından kuruldan ayrıldığı da hatırlatılıyor.
KARAMAN’DAN HOLLANDA SİYASETİNE UZANAN YOL 1968 yılında Karamanda doğan Fadime Örgü, dört yaşındayken işçi olarak Hollanda’ya gelen babasının yanına taşınarak ailesi ile birlikte bu ülkeye yerleşti. Rotterdam ve Kiel’de Almanca ve İngilizce eğitimi aldı, ardından Tilburg Üniversitesi’nde dilbilimi okudu.
Örgü, meslek hayatına Hilversum’da televizyon gazetecisi olarak başladı. Daha sonra Hollanda İslam Yayın Kurumu’nda çalıştı ve çeşitli vakıf ve derneklerde yöneticilik yaptı.
Siyasete VVD saflarında giren Örgü, 1998–2002 ve 2003–2006 dönemlerinde Hollanda Temsilciler Meclisi’nde (Tweede Kamer) milletvekilliği yaptı. Mecliste özellikle medya politikası, gençlik politikası, çocuk bakımı ve turizm gibi alanlarda sözcülük üstlendi.
Parlamentodaki görevinin ardından Örgü, kamu ve sivil toplum alanında çeşitli yönetim ve denetim görevleri üstlenmeye devam etti. Bugün hem su idaresindeki seçilmiş görevi hem de sağlık başta olmak üzere farklı alanlardaki denetim kurulu üyelikleri ile tanınıyor.
KAPITTEL VOOR DE CIVIELE ORDEN NEDİR?
Hollanda’nın Kraliyet Nişanları Sistemi içinde çok özel bir yeri olan Kapittel voor de Civiele Orden, Kraliyet Nişanı verilmesi için yapılan tüm başvuruları inceleyerek hükümete tavsiye veren organdır. Kapittel üyeleri, Hollanda Aslanı Nişanı ve Oranje Nassau Nişanı gibi ülkenin en yüksek sivil onurlarına ilişkin dosyaları tek tek değerlendirir ve hangi adayın hangi nişanı, hangi derecede hak ettiğine dair görüş bildirir.
Kapittel’in görüşleri, hükümet açısından son derece bağlayıcıdır. Bir Bakan bu tavsiyeden ayrılmak isterse, bunun için güçlü gerekçeler sunmak zorundadır. Görüş ayrılığı sürerse, nihai kararı Bakanlar Kurulu verir. Bu nedenle Kapittel üyeliği, hem devlet nezdinde hem de toplum gözünde büyük bir prestij ve güven gerektiren bir görev olarak kabul edilir.
Fadime Örgü’nün bu kurula atanması, hem Hollanda’da Türk kökenli siyasetçilerin ulaştığı konumu hem de yıllardır süren medya, siyaset ve kamu yönetimi deneyiminin, devlet tarafından takdir edildiğini gösteren önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.
************************
GÜNAY USLU, ‘İŞ MÜKEMMELLİĞİNDE EN DEĞERLİ ÖDÜLÜ’NE LAYIK GÖRÜLDÜ
Hollanda’da siyasetten kültüre, akademiden turizme uzanan başarı öyküsüyle sık sık gündeme gelen Günay Uslu, bu kez iş dünyasının vitrininde yeni bir ödülle sahneye çıktı. Amsterdam Concertgebouw’da düzenlenen ‘15. UBER fCN Jewel Awards’ gecesinde, Corendon’un TCEO’su Günay Uslu’ya, gecenin en prestijli onurlarından biri olan ‘Business Excellence Jewel Award’ (Iş mükemmelliinde en değerli ödül) verildi.
Kurumsal ve bireysel girişimcileri buluşturan FCN (Founders Carbon Network) tarafından organize edilen bu gala, Hollanda iş dünyasında uzun yıllardır, “yılın en parlak liderleri ve girişimcileri”nin sahneye çıktığı bir buluşma olarak biliniyor.
Bu yıl ödüller arasında, sürdürülebilirlik alanındaki çalışmalarıyla öne çıkan isimlere verilen Uber FCN Jewel Award for Female Leadership de vardı.
Aynı gece, Günay Uslu da Corendon’daki yönetim başarısı ve işini büyütürken gösterdiği vizyon nedeniyle, Business Excellence Jewel Award ile onurlandırıldı.
Böylece Uslu, kültür politikalarından sivil toplum çalışmalarına uzanan kariyerinin yanına, iş dünyasında adeta “yılın CEO’su” seviyesinde sayılabilecek bir ödülü daha eklemiş oldu.
AKADEMİDEN SİYASETE, ORADAN CEO KOLTUĞUNA
1972 yılında Haarlem’de doğan Günay Uslu, Türk göçmen bir ailenin kızı.
Kültür bilimleri ve Avrupa kültür tarihi alanındaki eğitiminden sonra Amsterdam Üniversitesi’nde doktora yaparak, “Homer, Troya ve Türkler, Geç Osmanlı İmparatorluğu’nda Miras ve Kimlik (1870–1915)” başlıklı tezini tamamladı ve kültür tarihçisi unvanını aldı.
Uslu, yıllarca Amsterdam Üniversitesi’nde kültür tarihi ve miras politikaları üzerine dersler verdi, Rijksmuseum ve Museum Amsterdam gibi kurumlarla çalışan akademik ve kültürel projelerde yer aldı.
Aile şirketi Corendon ise, Uslu’nun hayatında ayrı bir yere sahip.
Kurucu kardeşi Atilay Uslu ile birlikte 1990’ların sonunda Corendon’un temellerini atan Günay Uslu, ilerleyen yıllarda Corendon Hotels & Resorts için otel geliştirme ve tasarım direktörlüğü yaptı, Badhoevedorp’taki Corendon Village ve Curaçao’daki Mangrove Beach Resort gibi büyük projelere imza attı.
2022 yılında ise, siyasetçi olmamasına rağmen, Hollanda siyaset sahnesine çıktı. D66 Partisi onu meclis dışından Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı yaptı. Rutte 4 kabinesinde görev alan Uslu, özellikle kültür sektörünün pandemi sonrası toparlanma sürecinde önemli rol oynadı.
Kasım 2023’te hükümet görevinden ayrılan Uslu, kısa süre sonra Corendon’a geri döndü ve 11 Aralık 2023 itibarıyla şirketin CEO’luk görevini üstlendi.
EDEBİYATTAN RADYOYA, KÜLTÜRLE ÖRÜLÜ LİDERLİK
Günay Uslu yalnızca turizm ve siyaset alanında değil, kültür ve edebiyat dünyasında da aktif.
2025 yılı için Boekenbon Edebiyat Ödülü jürisinin başkanlığına getirildi, böylece Hollanda edebiyatının en önemli ödüllerinden birinin başındaki isim oldu.
Günay Uslu, NPO Klassiek radyosunda, Avrupa klasik müziğinde Osmanlı ve Türk etkisini anlattığı özel bir programla, dinleyicilerin karşısına çıkarak, akademik bilgisini geniş bir kitleye ulaştırıyor.