2017’de Hollanda Sosyal İşler Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olan Lodewijk Asscher, Diyanet Vakfı’nı vesayet altına almıştı.
Zamanın Sosyal İşler Bakanı ve de Sosyal Demokrat Lodewijk Asscher
Malumunuz, Hollanda’da faaliyet gösteren Diyanet Vakfı, siyasetçiler ve medya tarafından topa tutulmuştu. Gerekçe de, bu vakıfın başkanı ve cami derneklerine bağlı imamların, ‘Ankara’ya casusluk yapıyorlar’ iddiasıydı.
Vakıf’ın o zamanki Başkanı Yusuf Acar ‘Casus başı’ olarak damgalanmış ve Hollanda’da ‘İstenmeyen diplomat’ olarak sınırdışı edilmesi gündeme gelmişti.
İki ülke arasındaki ilişkilerin daha da kötüye gitmemesi için iki ülkenin Dışişleri Bakanları aralarında konuşmuş ve Hollanda sınırdışı etmeden, Türkiye’nin bu diplomatı geri çağırması en iyi çözüm olarak bulunmuştu. Lahey Din İşleri Müşaviri ve Diyanet Vakfı Başkanı Yusuf Acar
Ne var ki, Diyanet Vakfı Başkanı’nın Ankara’ya gitmesiyle konu kapanmamıştı.
Başta ana muhalefetin lideri Sybrand Buma olmak üzere pek çok politikacı, sadece Diyanet Vakfı’nın değil, diğer Türk vakıf ve derneklerinin de takibe alınmasını isteyerek, bu konuda daha önceden ipi çeken Sosyal İşler Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Lodewijk Asscher’in ekmeğine yağ sürmüşlerdi.
Zira Lodewijk Asscher, Hollanda’daki 5 Türk kuruluşu hakkında bir araştırma yaptırmış ve daha sonra da bu araştırmanın çok olumsuz sonuçlarını ballandıra ballandıra anlatmıştı. Türk toplumundan yükselen tepkiler üzerine, araştırmayı yeniden yaptıracağını belirten Asscher, Türkler için ‘antipatik’ bir adam olmuştu.
Asscher, yapılacak olan genel seçimler arifesinde, Türkler için ‘antipatik’ olma korkusu yaşamıyordu.
Hoş, Türkler’in gönlünü kazanmak için daha önceleri bir camiyi ziyaret eden Asscher, Diyanet Vakfı yöneticileri ile biraraya gelerek ‘sempati’ kazanmaya çalıştı ama, yapılan son görüşmeden sonra yaptığı açıklamada, hiç de hoş olmayan sözlerini tekrarlamıştı.
Sosyal Demokrat geçinen İşçi Partililer’in, Türkiye ve Türkler aleyhine yedikleri ilk nane değildi bu. Yakın bir zamana kadar, sağ görüşlü Türkler’in bile oylarını alan İşçi Partisi, geçmişte de Türkiye ve Türkler aleyhine pek çok eyleme imza atmıştı.
Şimdi, Asscher’in 19 Ocak 2017 günü yapmış olduğu açıklamayı okuyalım:
*Bugün öğleden sonra, Diyanet’in bir dalı olan Hollanda İslam Vakfı
yöneticileri ile Bakanlık’ta bir görüşme yaptım.
*Görüşmenin nedeni, geçen yılın sonunda başgösteren, Diyanet Vakfı Başkanı
Yusuf Acar’ın, hem Türk devletinin bir diplomatı ve hem de Diyanet’te dini
lider olarak üstlendiği çifte rolüydü. Böylesi bir çifte rol, siyaset ile dinin
karışımı nedeniyle ülkemizde nahoş gelişmelere neden olabilirdi.
*Hollanda Diyanet Vakfı’nın yöneticilerine, Hollanda’da din ile siyasetin ayrı
tutulduğunu ve dışarıdan politikamıza karışılmasına musaade etmeyeceğimizi
bir kez daha hatırlattım.
*Hollanda’da yaşayan herkesten ve yabancı din liderlerinden, ülkemizin hürriyet
esaslarına ve anayasasına saygılı olmalarını istedim.
*Hollanda Diyanet Vakfı’nın gelecekteki yapısal konumunu ve yönetim şeklini
de ele aldık.
*Hollanda Diyanet Vakfı yöneticilerinin oluşturacağı yeni bir komisyon, yeni
bir organizasyon yapılanması çalışması yapacak ve din ile siyasetin birbirine
karışmasını önleyecek.
*Bu demek oluyor ki, Diyanet’in gelecekteki başkanı, sadece bir dini lider olarak
rol alacaktır.
*Hollanda Diyanet Vakfı ile, finansman konusunu, imamların durumunu bana
kısa zamanda yazılı olarak beyan etmeleri konusunda da anlaştık.
*Hollanda Diyanet Vakfı ile, benim Bakanlığım işbirliği yaparak, Türkiye’den
gelecek olan imamların, Hollanda’daki yaşama ayak uydurabilmeleri için
yapılacak ön hazırlıklar konusunda da anlaşmaya vardık. (Asscher’in açıklamasının Hollandaca metnini orijinal haliyle yazımın sonuna ekliyorum.)
‘EEEEY HOLLANDA’NIN İNTİKAMI
Asscher’in yapmış olduğu bu açıklamadan sonra, Hollanda’daki Türk Sivil Toplum Kuruluşları’nın çoğu, ‘Diyanet vakfı vesayet altına alındı’ kanısına vardılar.
Kimileri resmi açıklama yaptılar, kimileri de sosyal medyada ironik serzenişte bulundular.
İşte o ironik serzenişlerden bir örnek:
”Salon ağzına kadar dolmuştu. Heyecanlı bir grup toplanmıştı.Türkiye’den gelen milletvekilleri ve erkan yerini almıştı. O’nun sırası gelene kadar konuşmalar yapılmıştı. Ama salondakiler O’nu bekliyordu. Siyasetin ağır abisini…
O abi, kendisinden önce konuşanlardan daha fazla bağırmalı, daha gür konuşmalıydı…
Konuşmak için kürsüye çıktı. Sesinin tonu gürleşmeye başladı. Gürleştikçe salondakiler de coştu. Alkışlar, ‘bravo’ sesleri salonu inletiylordu.
Artık salonun hakimiyetini eline almıştı. Dayanamadı, önce kravatını çıkardı ve attı. Ardından ceketi çıkardı.
Salondakiler de coşmuş, abilerinin coşkusunu alkışlıyorlardı. ‘EEEEY HOLLANDA, EEEEY AVRUPA !’ diyerek racon kesmeye başladı. ‘Biz varken kimse bizden habersiz birsey yapamaz’ dedi.
O, ‘Eeeey Hollanda’ dedikçe salondakiler daha çok coşuyordu ve ıslıklar çalınıyordu.
Savas kazanmış komutan edasıyla programdan ayrıldı.
Daha sonra da racon kestiği ülkenin topraklarından…..
Tabii ki, ‘EEEEY HOLLANDA !’ diye racon kesilen ülkenin sahipleri, bu raconu not ettiler.
Hollanda da Batılı bir ülkeydi. Elbette sırasını bekleyecek ve ‘EEEY HOLLANDA’nın intikamını alacaktı.
Gecikmediler de…
Hemen araştırmalar, soruşturmalar yapıldı ve Lahey Din İşleri Müşavirimiz ile Hollanda Diyanet Vakfı’nın ipi çekildi.
Diyanet Vakfı Başkanı Yusuf Acar geri çağrıldı. Kim bilir nasıl bir anlaşma yapılmıştı.
Sonunda Başbakan Yardımcısı Asscher bizi hizaya çekmişti. Yapılması gerekenleri notlar halinde önümüze koymuştu. Asscher, ‘Bundan sonra Diyanet ve diğer Vakıflar, artık bizim kontrolümüzde’ demiş oldu.
Şimdi gözler, kravatını ve ceketini çıkararak ‘EEEY HOLLANDA’ diye bağırıp racon kesenleri arıyor.
Son olanlardan sonra sesleri çıkmadı.
Biz de haklı olarak, ‘Neredesin gözlerim arar seni’ şarkısını söylemeye başladık.
(Sözünü ettiğim politikacı, Başkan Recep Tayyip Erdoğan değildir. Siz artık kim olduğunu tahmin edin)
Lodewijk Asscher’in açıklamasının Hollandacası:
Persverklaring minister Asscher over gesprek met Diyanet Nederland
op 19 januari 2017
• Vanmiddag heb ik op het ministerie gesproken met een aantal bestuursleden
van de Islamitische Stichting Nederland (ISN), de Nederlandse tak van
Diyanet.
• Aanleiding voor het gesprek is de onrust die eind vorige jaar ontstond rond de
dubbelrol van Diyanet Nederland-voorzitter dhr. Acar, als diplomaat voor de
Turkse overheid en als religieus leider van Diyanet in Nederland. Een dubbelrol
die kan leiden tot ongewenste vermenging van politiek en religie in ons land.
• Ik heb richting de bestuursleden van Diyanet Nederland herhaald dat in
Nederland politiek en religie gescheiden zijn en dat we geen buitenlandse
politieke inmenging accepteren.
• Ook heb ik benadrukt dat we van iedereen, ook van buitenlandse religieuze
leiders, verwachten dat zij de vrijheden en grondrechten van ons land
respecteren.
• We hebben een constructief gesprek gehad over de toekomstige rol en
organisatiestructuur van Diyanet in Nederland.
• Het bestuur van Diyanet Nederland zal een commissie instellen die werkt aan
een nieuwe organisatiestructuur waarbij elke vermenging van religie en
politiek wordt voorkomen.
• Dat betekent dat de toekomstige voorzitter van Diyanet Nederland ook
uitsluitend een rol als religieus leider zal hebben.
• Verder heb ik met Diyanet Nederland afgesproken dat ze mij op korte termijn
schriftelijk inzichtelijk zullen maken hoe de financiering rond Diyanet
Nederland en de bij hen aangesloten imams geregeld is.
• Tot slot heb ik afgesproken dat Diyanet Nederland samen met mijn ministerie
gaat bekijken hoe door Turkije uitgezonden imams beter kunnen worden
voorbereid op de Nederlandse samenleving.
Camilere dış güçlerden yardım soruşturması sonunda verilen rapor: ‘Hollanda’daki camiler, baskıcı ülkelerin etkisinde’
‘Türk hükümeti, azınlıkları sindirmeyi amaçlıyor’
İlhan KARAÇAY yazdı:
Geçtiğimiz şubat ayında, Meclis Araştırma Komisyonu, Hollanda’da hizmet veren camilerin, dış ülkeler tarafından finanse edildiği iddiası ile ilgili olarak, 3 hafta süren bir sorgulama yapmıştı. Bu sorgulamanın raporunu da haziran ayında açıklanacağı belirtilmişti.
İşte o rapor şimdi açıklandı.
Rapora göre, Hollanda’da bulunan camiler, dış ülkelerden alınan para yardımları nedeniyle etki altında kalıyor ve parayı veren baskıcı ülkelerin istekleri üzerine tehlikeli faaliyetlerde bulunuyorlar.
Aynı rapora göre, Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve Türkiye’nin, cami yöneticilerini kendi istekleri doğrultusunda hareket ettirdikleri belirtiliyor.
Raporda, Türk hükümetinin, Diyanet Vakfı’na bağlı olan 148 caminin imamlarının maaşlarının ödendiği ve imamların Ankara’nın isteğine dayalı faaliyetlerde bulundukları belirtiliyor.
Raporda, arap ülkelerinin camiler üzerindeki etkisinden çok, Türk hükümetinin etkisinden söz ediliyor. Rapora göre Türk hükümeti, camiler aracılığıyla toplumda sosyal baskı ve sindirme taktiği uyguluyor. Baskı ve sindirmenin genellikle Kürtler’i, Aleviler’i Ermeniler’i ve Gülenciler’i hedef aldığı belirtilen raporda, bu tehlikeli faaliyetlerin devam edip etmemesinin Hollanda Hükümütinin alacağı karara bağlı olduğu da yazılıyor.
Yani, raporu hazırlayanlar hükümete, ‘Bu faaliyetleri sonlandırın’ sinyalini vermişler.
Hollanda medyasında geniş bir şekilde yer alan haber ve yorumlar, Hollanda halkını da endişeye düşürmüş vaziyette. Halktan siyasetçilere verilen mesajlarda, camilerin kapatılmasını isteyenler bile var.
Şimdi gelelim, işin bu raddeye kadar gelmiş olmasının sebeplerine.
Şubat ayında yazmış olduğum haber ve yorumlarda belirtmiş olduğum gibi, Hollanda, uzun zamandır, Kuveyt, Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan ve Türkiye’den camilere gelen yardımlardan rahatsızlık duymaktaydı.
Hollanda’nın endişesi, yardım yapan bu ülkelerin Hollanda’da İslam’ın yorumlanmasına olası etkileri ve Hollanda’da aşırılıǧın körüklenmesi ve terörizme zemin hazırlanmasıydı.
Bu doǧrultuda Temsilciler Meclisinde kurulan Araştırma Komisyonu, yabancı ülkelerden gelen para yardımlarının Müslümanlar üzerinde etkisinin olup olmadıǧını araştırdı.
Geçen yıl bu doǧrultuda NRC Gazetesi’nin bir araştırması, dış ülkelerden yardım alan bazı camilerde aşırılık dilinin kullanıldıǧını gösteriyordu. Buna somut örnek ise, Den Haag’daki As Soenna Camisi’nde yapılan konuşmalarda, kadınların da sünnet olmasının önerilmesiydi.
Üç hafta süren sorgulamada, Den Haag’daki As Soenne Camii, Utrecht’deki Fıtrat Camii ve ne yazık ki bizim Hollanda Diyanet Vakfı yer aldı. Sorgulama sürecinde, hangi kriterlere göre tespit edildikleri belli olmayan uzmanlar ve cami kuruluşları yöneticileri dinlendi.
Görünürde, Diyanet’in soruşturma sürecine dahil edilmesi, imamların maaşlarının Türkiye tarafından ödenmesi ve Türkiye’nin de merkezi Amerika’da olan düşünce kuruluşu Freedom House tarafından ‘özgür olmayan ülkeler’ listesinde yer almasından kaynaklanıyor.
Kaldı ki, Diyanet’in Hollanda’daki imamların maaşlarını ödemesi yeni bir gelişme deǧil, yıllardır uygulanan ve bilinen bir sistem. Hem de Hollanda’nın severek kabul ettiǧi, bir zamanlar teşvik ettiǧi bir uygulamaydı.
Bizim için anlaşılması zor bir konu ama, Hollanda Diyanet Başkanı’nın aynı Zamanda Lahey Din İşleri Müşaviri olması da soru işaretleri yaratıyor.
Soruşturmanın son günü Hollanda Diyanet Vakfı dinlenmişti.
Diyanet’e, dış ülkelerden yardım alıp almadıkları değil, Türkiye’ye bağımlı olup olmadıkları sorulmuştu. Oturumda, Türk Dilleri ve Kültürü Yüksek Öğrenim Üyesi Hollandalı Erik-Jan Zürcher dinlenmişti. Zürcher, ‘Hollanda’da yaşayan Türkler’in yüzde 70’i, Batı’nın kendilerine düşman olduğuna inanıyorlar.’ demişti.
Zürcher, Türkler’in bu fikre kapılmasına, Diyanet’e bağlı camiler ve imamların değil, sosyal medya ile radyo-televizyonların etki yaptığını belirtti. Zürcher, Hollanda Diyanet Vakfı’nın, Almanya Avusturya ve Fransa’da olduğu gibi, Hollanda’da yasaklanmasına karşı olduğunu belirtirken, ‘Böyle bir karar, imam eğitiminin başlatılamadığı Hollanda’da başıbozukluğa neden olur’ demişti.
Zürcher, ifadesinin büyük bir bölümünde Türkiye aleyhine iddialarda bulunmuştu.
Öğleden sonraki oturumda, Hollanda Diyanet Vakfı Sekreteri ve Amsterdam Eyüp Sultan Camii Başkanı Murat Türkmen dinlenmişti
Bir saat 15 dakika süren oturumda, sorulara sürekli olarak ‘Bilmiyorum’, ‘Benim zamanımdan önceydi’, ‘hatırlamıyorum’ şeklinde yanıtlar veren Türkmen, izleyenleri çileden çıkarmıştı.
Komisyon üyelerinin, ‘Hollanda Diyanet Vakfı Türkiye’ye bağımlı olmayan bir Hollanda vakfı mıdır?’ anlamındaki soruların yanıtını doyurucu bir şekilde veremeyen Murat Türkmen, ‘Evet, Türkiye’den bağımsız, tamamen bir Hollanda kuruluşudur’ derken, imamların maaşlarının Ankara’dan gelişi ile Vakıf Başkanı’nın, aynı zamanda Lahey Din İşleri Müşaviri oluşunun nedenine de doyurucu cevaplar verememişti.
İmamların cami yönetimlerine değil, Din Ataşelerine bağlı olduklarını ve ataşeliklere karşı sorumlu olduklarını belirten Türkmen, ‘Peki bu nasıl bir Hollanda vakfıdır?’ sorusuna cevap verirken de bocalamıştı.
Siyasi Duyuru
Komisyon üyelerinin, ‘Vakfın sadece dini hizmet yaptığını ve siyasete karışmadığını belirtiyorsunuz ama, 2006 yılında yapılan Hollanda genel seçimlerinde, Ermeni soykırımı iddiasını desteklemeyen Fatma Koşer Kaya’ya oy verilmesini tavsiye den bir bildiri yayınlandı’ şeklindeki sorusuna da cevap vermekte zorlanan Türkmen, ‘Bunu Diyanet değil, bir Hollanda-Türk lobi grubu Amerika üzerinden yaptı’ gibi bir açıklamada bulunmuştu.
Ermeni Meselesi
Hollanda Diyanet Vakfı’nın, diğer Arap kuruluşları gibi, dış ülkelerden para yardımı almadıklarını bilen Hollandalı Komisyon Üyeleri, kısır konular ile Türkmen’i sıkıştırmaya çalışmışlardı.
Diyanet Vakfı’nın tek amacının dini hizmet olduğunu ve siyasete karışmadığını belirten Türkmen, 2014 yılında Almelo’da açılan bir Ermeni Anıtı’nı protesto etmek için yapılan büyük mitingde, Diyanet’in rolünün ne olduğu sorusuna da doğru dürüst cevap verememişti.
Türkmen, ‘O gün orada bir Osmanlı müziği (Mehter Marşı) çalındı. Kendinizi bir Ermeni yerine koyarsanız üzülmez miydiniz?’ sorusuna, ‘Ama ben Ermeni değilim’ yanıtını vermişti. Komisyon üyesinin bastırması üzerine, ‘Olmamalıydı, yapılmamalıydı’ diyen Türkmen, nedense Ermeni soykırımının sözde olduğuna ve karşılıklı ölümler olduğuna, soykırımın abartı olduğuna değinememişti.
Miting’e gidebilmek için yapılan afişleri gösteren bir komisyon üyesi, ‘Bu afişte neler yazılı’ dedikten sonra, afiştekileri zor da olsa tek tek tercüme ettirmişti. Kaldı ki Türkmen, ‘Bu benim görevim değil’ diyebilirdi. Afişin bir köşesinde, miting yeri olan Almelo’ya otobüs kaldırılacağı yazılıydı. ‘Web sayfamızda, otobüslerin hangi Diyanet camisinden kalkacağını görebilirsiniz’ yazıyordu. Türkmen, Diyanet’in böyle bir şey yapmayacağını söyledi ama, web sayfasını işaret eden kuruluşun adını verseydi daha inandırıcı olurdu.
Askerlik Konusu
Bedelli askerlik konusunu soran komisyon üyesine, ‘Bu bugünün konusu değil’ diyen Türkmen, ‘Evet evet, tam da günümüzün konusu, siz bu işe ne diyorsunuz?’ sorusu üzerine yine kaçamak cevaplar vermeye çalışmış ve sonunda da, ‘Mademki Türk devletine bağlılar, o zaman da görevlerini yapsınlar’ demeyi tercih etmişti.
FETÖ (Fetullahçı Terör Örgütü) Konusu
15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra, Gülenciler’in camilere sokulmadığını ve hatta Gülenci olanların isimlerinin Diyanet Vakfı Başkanı Yusuf Acar tarafından bir liste halinde Ankara’ya bildirilmiş olduğunu belirten bir komisyon üyesine, ‘Camilere girişte hiç kimseye yasak getirilmedi. Gülencilerin isimlerini veren Yusuf Acar, bu işlemi Diyanet Vakfı Başkanı olarak değil, Lahey Büyükelçiliği Din İşleri Müşaviri olarak yaptı.’ dedi.
(Aslında bu ifade çok iyi anlaşılmadı. Zira Türkmen Müşavir sözcüğünü tercüme edemedi).
Sorular üzerine çok sıkışan Türkmen, Yusuf Acar’ın yaptığının doğru olmadığını hatta casusluk sayılacağını da ifade etmişti.
Hoorn’daki bir cami imamının, aşırı bir şekilde şeriat fetvası verdiğini, Harderwijk’te iki imamın, ‘Gülencileri ihbar edin’ dediklerini hatırlatan komisyon üyelerine, ‘Bunlar bireysel hatalardı. Hoorn’daki cami imamı derhal geri gönderildi. Zira fetvalar Diyanet tarafından yazılıyor’ yanıtını vermişti.
Sorular Önceden Verilmişti
İşin ilginç tarafı nedir biliyor musunuz?
Parlamento Araştırma Komisyonu, dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğimiz bir sistem uygulamıştı. İfadesini alacağı kişilere soruları önceden bildirmişti. Aldığım habere göre, Murat Türkmen’e, özellikle Ermeni mitingi ve Gülenciler konusundaki sorular önceden verilmişti. Buna rağmen dersine iyi çalışamayan Türkmen, canlı yayınlanan oturum sırasındaki bocalamalarıyla Türkleri çileden çıkarmıştı.
SONUÇ:
Meclis Araştırma Komisyonu’nun şimdi açıklamış olduğu raporun, Türkiye hakkında sağlıklı bilgi sunmamasının nedeninin ne olduğu açık değil mi?
Beceriksizliğimizin nedenlerini o zaman yazmıştım.
‘Komisyona ben konuşsaydım ne derdim?’ başlıklı bir yorum yayınlamıştım.
Uzun olacak ve vaktinizi alacak ama, ben yine de o yorumu size sıcağı sıcağına sunayım.
İlhan KARAÇAY cevaplıyor:
Araştırma Komisyonu karşısında ben olsaydım
Önceki gün Parlamento Araştırma Komisyonu karşısında ter döken Hollanda Diyanet Vakfı Sekreteri ve Amsterdam Eyü Sultan Camii Başkanı Murat Türkmen kardeşimiz, yaptığım yayın üzerine gönderdiği bir mesajda serzenişte bulunmuş ve çok üzgün olduğunu belirtmiş.
8 şubatta annesini kaybettiğini, o sırada apar topar oturuma çağrıldığını belirten Türkmen, acı içinde bir haleti ruhiye ile komisyon karşısına çıktığını belirtmiş.
Öncelikle kendisine başsağlığı diliyor ve sabır diliyorum.
Şimdi yazacaklarımın, Murat Türkmen’e cevap niteliğinde olmadığını, komisyon karşısında kim olursa olsun, aynı şeyleri yazacağımı öncelikle belirtmek isterim.
Hollanda hükümeti, ülkelerinde yaşayan yabancıların, gelmiş oldukları ülkelerin etkisinde kalmalarından rahatsızlık duydukları için, özellikle cami yapımı için gönderilen paralara dikkat kesildiler.
Bu camilerin çoğunda selefist düşünceler beyinlere işletildiği için, gençleri bundan kurtarmak isten Hollanda hükümeti, İstihbarat Örgütü AIVD’den yardım istedi. AIVD’nin hazırladığı rapora göre, pek çok caminin yapımında kullanılmak üzere Arap ülkelerinden paralar gelmiş.
Bu konuda bir meclis araştırması kararı alındı. Özel olarak kurulan Meclis Araştırma Komisyonu, 3 hafta süren bir sorgulma yaptı. Nedense, bugüne kadar, hiçbir caminin yapımında dışarıdan para almayan Türkler de bu araştırmaya sokuldu ve Hollanda Diyanet Vakfı’nın da dinlenmesine karar verildi.
Görünürde, Diyanet’in soruşturma sürecine dahil edilmesi, imamların maaşlarının Türkiye tarafından ödenmesi ve Türkiye’nin de merkezi Amerika’da olan düşünce kuruluşu Freedom House tarafından ‘özgür olmayan ülkeler’listesinde yer almasından kaynaklanıyor.
Şimdi, Diyanet Vakfı’nın para konusunda yargılanmayacağı kesin.
Diyanet Vakfı’nın Türkiye’ye bağımlı olduğu ve Erdoğan’ın uzun kolu ile idare edildiği öne çıkarılacaktı. Parlamento Araştırma Komisyonu, dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğimiz bir sistem uyguladı. İfadesini alacağı Murat Türkmen’e soruları önceden bildirdi. Aldığım habere göre, Murat Türkmen’e, özellikle Ermeni mitingi ve Gülenciler konusundaki sorular önceden verildi.
Daha önceki haberimde, Murat Türkmen’in dersine iyi çalışmadığını ileri sürmüştüm.
Peki, komisyonun karşısında ben olsaydım nasıl davranır ve ne söylerdim?
Komisyon üyelerine öncelikle, krşılarında bir suçlu olmadığını ve sorularını nezaket içinde sormalarını, tabırlarına da dikkat etmelerini sertçe söylerdim. Bu da yetmezmiş gibi, bir gün önce karşılarına çıkan Al Fitrah Camii İmamı Suhayb Salam’ın kendilerine nasıl küfürler savurduğunu ve hakaret ettiğini de hatırlatırdım.
Şimdi gelelim sorulara ve benim vereceğim cevaplara:
Soru: Siz Hollanda Diyanet Vakfı’nın bir Hollanda kuruluşu olduğunu söylüyorsunuz, bu doğru mu?
Karaçay:Evet
Soru: Nasıl olur, Başkanınız Ankara’dan gelen Din İşleri Müşaviriniz ve imamlarınızın maaşı da Ankara’dan.
Karaçay: Ne var bunda? Ankara’dan gelen de bir insan değil mi ve yönetici olamaz mı? İmamların maaşlarının Ankara’dan gelişinde ne acayiplik var? Aidiyet duygusu yaşadığımız anavatanımız bize yardım edemez mi?
(Murat Türkmen, nedense Ankara’ya bağımlılığımızı gizli tuttu)
Soru:İmamlarınız, din ataşeliğinizden mi emir alıyorlar?
Karaçay: İmamlarımızın işvereni ataşeliğimizdir ama patronları cami yönetimidir.
Bu aslında sizin isteğiniz değil mi? İmamlar arasında başıbozukluk istemiyorusunuz. Bu nedenle de dışarıdan gelen paraları, gönderen ülkeler ‘Etkili olurlar’ diye istemiyorsunuz. Biz de, kontrol altında fetvalar sunuyoruz. Daha ne istiyorsunuz?
(Murat Türkmen cevabında bu konulara hiç giremedi)
Soru:İmamların Tükiye’den gelişi sizi bağımlı kılmıyor mu?
Karaçay: Bu aslında sizin isteğiniz değil mi? İmamlar arasında başıbozukluk istemiyorusunuz. Bu nedenle de dışarıdan gelen paraları, gönderen ülkeler ‘Etkili olurlar’ diye istemiyorsunuz. Biz de, kontrol altında fetvalar sunuyoruz. Ayrıca, ‘Kadınların sünnet ettirilmesi’ ve ‘Kadına dayak müstehaktır’ gibi fetva veren yobaz imamlardan rahatsız oluyorsunuz. Bizim imamlarıız ünüversite ayarında tahsil yapmış aydın insanlardır. Sizin de istediğiniz bu değil mi? Aslında bundan memnun olmanız gerekmez mi?
(Komisyon üyelerinin, ‘Hollanda Diyanet Vakfı Türkiye’ye bağımlı olmayan bir Hollanda vakfı mıdır?’ anlamındaki soruların yanıtını doyurucu bir şekilde veremeyen Murat Türkmen, ‘Evet, Türkiye’den bağımsız, tamamen bir Hollanda kuruluşudur’ derken, imamların maaşlarının Ankara’dan gelişi ile Vakıf Başkanı’nın, aynı zamanda Lahey Din İşleri Müşaviri oluşunun nedenine de doyurucu cevaplar veremedi.
İmamların cami yönetimlerine değil, Din Ataşelerine bağlı olduklarını ve ataşeliklere karşı sorumlu olduklarını belirten Türkmen, ‘Peki bu nasıl bir Hollanda vakfıdır?’ sorusuna cevap verirken de bocaladı.)
Soru:Vakfınızın sadece dini hizmet yaptığını ve siyasete karışmadığını söylüyorsunuz. Bu doğru mu?
Karaçay:Evet.
Soru: Peki 2006 yılında yapılan Hollanda genel seçimlerinde, Ermeni soykırımı iddiasını desteklemeyen Fatma Koşer Kaya’ya oy verilmesini tavsiye den bir bildiri yayınlandınız, buna ne dersiniz?
Karaçay:Bakınız, aynı seçimlerin arifesinde Ayhan Tonca, Erdinç Saçan ve Osman Elmacı, İşçi Partisi ve Hıristiyan Demokrat Partisi’nin aday listelerinden antidemokratik bir şekilde atıldılar. Nedeni de, kendilerine özel olarak sorulan, ‘Ermeni soykırımını tanıyor musunuz’ sorsuna aldıkları ‘Hayır’ cevabı oldu. Biz Hollanda yasalarına göre kurulmuş bir vakıfız ama, aynı zamanda Türk kökenli ve Müslüman bir kuruluşuz.Sizin devletinizin yarım milyonluk Türk toplumuna karşı yapmış olduğu antidemokratik bir işlem karşısında biz de sessiz kalamazdık. Bu nedenle Demokrat 66 Partisi listesinde olan Fatma Koşer Kaya’nın desteklenmesi için bir bildiri yayınladık. Bu, doğrudan doğruya siyasete bulaşmak değil, haksızlığa karşı bir isyandır.
Bunun böyle olduğunu siz kabul etmesenizde, bizim Müslüman ruhumuz bizi buna mecbur etmiştir.
(Murat Türkmen bu soruya yanıt vermekte zorlandı ve ‘‘Bunu Diyanet değil, bir Hollanda-Türk lobi grubu Amerika üzerinden yaptı’ gibi bir açıklamada bulundu.
Soru:2014 yılında Almelo’da açılan Ermeni Anıtı’na karşı yapılan büyük bir protesto gösterisine siz de katıldınız mı?
Karaçay: Evet ben de katıldım.
Soru: Peki elimde bir afiş var. Sayın Türkmen, bize bu afişte yazılanları tercüme eder misiniz?
Karaçay: Öncelikle şu itirazda bulunayım. Ben sizin tercümanınız değilim. Önünüzdeki kağıtta afişte yazılanları tercümeleri de yazılı. Bana karşı nazik olun ve beni çırak yerine koymayın.
(Murat Türkmen, afiştekileri kuzu kuzu tercüme etti ve yanıtlamaya çalıştı.)
Soru:Bu afişte, miting yeri olan Almelo’ya Diyanet tarafından otobüs kaldırılacağı yazılı. Diyanet neden böyle siyasi bir eyleme karıştı?
Karaçay:Bu afiş diyanet tarafından hazırlanmadı. Zaten afişte, ‘Web sayfamızda, otobüslerin hangi Diyanet camilerinden kalkacağını görebilirsiniz’ yazıyor. Bu söz, otobüsleri Diyanet’in kiraladığı anlamını taşımaz. Demek oluyor ki bu afişi herhangi bir kuruluş bastırdı ve otobüslerin hareket yerinin de Diyanet’e bağlı olan camilerden kalkacağı belirtildi.
Soru:Mitingde Osmanlı (Mehter) Marşı çalınıyordu. Siz Ermeni olsaydınız o manzara karşısında gözyaşı dökmez miydiniz?
Karaçay: Bakınız, Bizim de gözyaşı dökmemiz gereken olaylar yaşandı. Soykırım hikâyeleri doğru değildir. Türkiye bu konuda tüm arşivlerini açtı ve dünyaya çağrıda bulundu. Tarihçilerin bu konuda karar vermelerini istedi. Ama siz, hiçbir araştırma yapmadan soykırım damgasını vuruyorsunuz ve soykırıma inanmayan parti adaylarınızı listelerden çıkarıyorsunuz. Bu mudur demokrasi? Bu konu hakkında siyasiler değil, tarihçiler karar vermeli. 1920 yılında Handelsblad gazetesine yazan bir Hollandalı gazeteci, Türkiye’de yaptığı araştırmaları aktarırken, ‘Soykırım yok, karşılıklı katliamlar var’ diye yazmıştı. Ama sizler bundan bile habersizsiniz veya habersiz görünüyorsunuz.
(Murat Türkmen bu soru karşısında gerçekten şaşırdı ve bocaladı. Mehter marşı için de ‘olmamalıydı, yapılmamalıydı’yanıtını verdi. Hatta üyelerden biri, ‘Özür dilediniz iyi oldu’ deyince, ‘Hayır hayır, özür dilemedim, sadece üzüldüm’dedi.
Soru:Bir de Türk gençlerinin bedelli askerlik sorunları var. Buna ne diyeceksiniz?
Karaçay: Aslında bu sorun bizleri de rahatsız ediyor. Bu konuda sizinle birlikte hareket edebiliriz. Ankara ile konuşunuz. ‘Türkler bizim de vatandaşımız’ deyiniz ve bir hal yolu arayınız. Biz zaten bu konuda mücadele ediyoruz. Siz de bize destek olunuz.
(Murat Türkmen bu soruya, bocalayarak cevap verdi ve sonunda, ‘Mademki Türk devletine bağlılar, o zaman da görevlerini yapsınlar’ demeyi tecih etti.
Soru:15 Temmuz darbe girişiminden sonra Gülencileri camilere sokmadığınızı duyduk. Bu doğru mu?
Karaçay:Hayır, bu doğru değil. Camiler Allah’ın evidir. Buraya girenlere ‘kimsin, necisin’ diye soramayız. Bu tamamen Gülencilerin bir uydurmasıdır. (Murat Türkmen bu sorya aynı doğrultuda bir cevap vermiştir)
Soru: Peki, eski başkanlarınızdan Yusuf Acar, Hollanda’da Gülen sempatizanlarının bir listesini Ankara’ya göndermiş.
Karaçay:Bakınız, bu konunun cevabını vermek beni aşar. O zamanlar özellikle De Telegraaf gazetesi ortalığı karıştırmıştı. Durum çok ciddi bir şekle dönmüştü. Bunu farkeden Ankara, Yusuf Acar’ı derhal geri çekmişti. Bu da yeterli bir hareket olmalı.
(Murat Türkmen, bu soruya, ‘Yusuf Acar, bu işlemi Diyanet Vakfı Başkanı olarak değil, Lahey Büyükelçiliği Din İşleri Müşaviri olarak yaptı. Bence bu bir casusluk işlemidir’ cevabını vermişti.
Evet, sevgili okurlarım. İşte, ben olsaydım, Araştırma Komisyonu karşısında yukarıdaki yanıtları verir ve tepki koyardım.
Ne yani, Komisyon karşısında hakaretler yağdırabilen Arap imamdan neyim eksik?
Ha, ben yine de nezaketimden bir şey kaybetmedim ve onların anlayacakları dilden yanıt verdim.
Daha doğrusu verebilirdim…
Dünya ülkeleri koronavirüsün yarattığı ekonomik kriz ve açlık ile meşgulken, aynı krizden mustarip olan Hollandalılar, seks ve eşcinsellik konularını gündemden düşürmüyorlar.
Kimisi için özgürlük, kimisi için de bir saptamadır (* aşağıdaki açıklamaya bakınız) seks ve eşcinsellik.
Hollanda, koronavirüs nedeniyle en çok zarar gören ülkeler arasında yer almasına rağmen, her zaman olduğu gibi, özgürlük yarışında önde girmeye devam ediyor.
Ülkede, gündemi en çok meşgul eden, işsizlik ve sağlık önlemleri arasında, seks endüstrisinin yediği darbe de yer almaktadır. Seks çalışanları ile müptelalarına 1 eylülde izin verileceğini açıklayan hükümete karşı isyan bayrağı çekenler, ‘Neden 15 Haziran’da başlamıyor’ diye haykırıyorlar.
EŞCİNSELLİK
Ülkedeki en ilginç gelişmenin diğeri ise eşcinsellerin durumu.
Ama bu kez eşcinsellere özgürlük değil, önlem sesleri çıkıyor.
Özellikle Hıristiyan teşekküllerden çıkan bu sesler, eşcinselliğe karşı mücadele edilmesini istiyor.
Hollanda Sağlık Bakanı Hugo de Jonge’ye göre, ülkede eşcinselliği tedavi ettikleri iddia edilen 15 organizasyon ve kişi bulunmaktadır. Aşırı inançlı kesimlerin, eşcinselleri bu organizasyonların terapilerine gitmeleri için zorladıklarını belirten Bakan De Jonge, bu konuda en çok mustarip olanların, Ortadoks Hıristiyan gençler olduğunu açıkladı.
Parlamentodaki bir oturumda söz alan siyasi parti temsilcileri, eşcinselliği iyileştirdiği iddia edilen bu terapilerin yasaklanmasını istediler.
Aşırı inançlı Ortadoks Hıristiyanlar, eşcinselliği şeytani bir illet olarak gördüklerini ve mutlaka tedavi edilemeleri gerektiğini söylüyorlar.
Eşcinselliği tedavi ettikleri iddia edilen kişilere giden gençlerin, faydadan çok zarar gördükleri belirtilen açıklamalarda, gençlerin şarlatanların elinden kurtarılması gerektiğini ve siyasetçilerin harekete geçmesi gerektiği ifade ediliyor.
*Saptama: TDK’ya göre “bir şeyin durumu, niteliği, niceliği üzerine kesin bilgi edinmek ya da bir şeyi belirgin kılmak, belirginleştirmek, kesinleştirmek.” anlamına gelmektedir.
Diğer yandan da, saptama bildiren cümleler genellikle paragraflar içerisinde yer alan belirgin bir anlam taşıyan ya da bir şeyi niteliği ile belirgin hale getiren cümlelerdir. TDK’ya göre bir şeyin durumunu tespit etmek ve onu belirgin hale getirmek anlamına gelmektedir.
Koronavirüse karşı Hollanda’nın mücadelesi, tamamen insan zekâsına bırakıldı
Koronavirüs’ün insanlığı dehşete düşürdüğü şimdilerde, bu virüse karşı alınan tedbirleri dün güncelleştirerek açıklayan Hollanda, tüm dünyayı şaşkına çevirecek iki şart koştu:‘Birbuçuk metre mesafeyi koruyun ve maske takın.’
Restoran ve kafelerde, toplu taşıma araçlarında, tiyatrolarda, konserlerde ve daha pek çok alandaki minimum sayı kısıtlamalarını kaldıran Hollanda, sadece iki şart zorunluluğu getirdi. Ama bu zorunluluk da, insanların kendi isteklerine bırakıldı.
Daha önceleri uygulamaya konulan kısıtlamalar için, ‘Akıllı-Zeki kilitlenme-kapanma’ zorunluluğu denilirken, şimdi ise, ‘Akıllı-Zeki bireylerin tercihi’nden söz ediliyor.
Hollanda Başbakanı Rutte ve Sağlık Bakanı De Jonge, dün akşam televizyonlarda canlı olarak yayınlanan açıklamalarından sonra, gazetecilerin sorularını yanıtladılar.
Alınan tüm önlemlerin askıya alındığını, sadece birbuçuk metre mesafe ve maske takma şartını uygulayacaklarını belirten Başbakan ve Sağlık Bakanı, gazetecilerin eleştirel soruları karşısında istiflerini hiç bozmadılar ve, ‘Virüs’ü kapmamak için birbuçuk metre mesafesi ve maske takma şartı yeterlidir.’ diyerek, insanların akıllı olmaları halinde bu hastalığa yakalanmayacaklarını ifade ettiler.
Hollanda Başbakanı ve Sağlık Bakanı’nın yapmış oldukları bu açıklamalar, medeniyet ve modernizimle özdeşleşen akıllı insanları akla getirdi.
Buna karşın, bizim ülkemizdeki insanların, sözü edilen medeniyet ve modernizim ile bağlarının ne düzeyde olduğunu da sorgulamak gerekiyor.
Televizyonlarda hergün izlediğimiz, çarşıda, toplu taşıt araçlarında ve sokaktaki insanlarımızın nasıl üstüste olduklarını gösteren sahneler, bu konudaki çarpıklığı gözler önüne seriyordur.
Hollanda, koronavirüse karşı daha önce almış olduğu önlemlerde de, sokağa çıkma yasağı koymamış ve insanları akıllı olmaya davet etmişti.
Şimdi, Hollanda’nın almış olduğu bu son karar da, insanlarıın özgürlüğüne kısıtlama getirmeden. ‘Akıllı ol ve hastalığa yakalanma’ prensibine dayanıyor.
Bakalım bundan sonra Hollanda’da, Türkiye’de ve dünyada neler yaşanacak.
Zalim İstanbul serisini seyrettiğim zaman, Ceren ve Şeniz isimli iki bayanın üstlenmiş oldukları kötü roller moralimi çok bozuyordu. Hoş, sanatçıların iyi rol yaptıkları da söylenebilir ama, senaristin bu kadar da kötü roller uydurması normal değildi.
Filmde, Antakya’dan İstanbul’a göç eden Karaçay ailesinin başından geçen dramatik yaşam konu alınmıştı.
Filmi seyretmeye başladığım sıralarda yazmış olduğum yorumda, filmdeki Karaçay ailesi ile benim bağlı olduğum Karaçay ailesi arasında bir bağ olup olmadığı sorusuna yanıt vermiştim.
Bu yazmın sonuna, eski yorumumu ekleyeceğim.
Şimdi gelelim, dün akşam sona eren serinin arkada bıraktığı ize…
Şeniz ile Cemre’nin ölümleri şahsen beni sevindirmişti. Çünkü kötü insanlardı. Bu gibi insanların, bu dünyaya solucan kadar faydası olmadığı için ölümlerine çok sevinmiştim. Aslında, bu ikiliye çok kızan filmdeki diğer karekterlerin de sevinmiş olmaları lazımdı. Örneğin Cem, annesinin ölümüne üzülmemişti ve hatta sevindiğini de ifade etmişti.
Ölüme bile bile giden Cem’in, hazırlayıp bıraktığı video görüntüleri çok duygulandırıcıydı. Cemre’nin ölümüne çok üzüldükleri sahnelenen annesi ve ablasının tutumu ise şaşırtıcıydı. ‘Ne de olsa evlat ve kardeş’ diyeceksiniz ama, kötülük yaptıkları zamanlarda ona çok kızan anne ve ablanın, ‘Aaah ah, ölmeseydi de biz yine kızdırsaydı’ gibi saçma sözleri yazan senarist resmen bocalamıştı.
Normal yaşamda da böyledir. Yaşadıkları zaman insanlara ve insanlığa hep kötü davranan ve hiçbir fayda sağlamayan ve de nefret duyulan kişilerin ölümünü isteyecek kadar kızanlar, ölümden sonra aynı ahmaklığı gösterip, ‘Aaah ah, ne iyi insandı,faydası çoktu, ailenin direğiydi’ gibi laflar ederler.
Eeee, ne yaparsınız, ‘Bu da bizim geleneğimizin icabıdır’ diyenlere de bir sözüm yok aslında.
Ama böylesine riyakâr olmanın da bir anlamı olmamalı.
İlgiyle izlediğim Zalim İstanbul programı dün sona erince derin bir ‘Oh’ çektim.
Zira, bundan sonra o kötü insanların dayanılmaz rollerini görmeyeceğim artık.
Şimdi size daha önce yayınlamış olduğum eski yorumumu sunuyorum:
‘Zalim İstanbul’ dizisindeki KARAÇAY
ailesinin çağrıştırdıkları…
Filmdeki KARAÇAY mezarlığı
Televizyon’da yayınlanan ‘Zalim İstanbul’ adlı serinin baş rol oyuncularının çoğu KARAÇAY ailesini oluşturuyor.
İlkbaharda Mersin’de iken seyretmeye başladığım dizide, benim akrabalarımın canlandırıldığı söylentisi yaygındı.
Dün başlayan yeni sezonun ilk bölümünü dikkatle izledim. Baş rol oyuncularının canlandırdığı KARAÇAY ailesi ile, benim ailem arasında bir bağ olup olamayacağını irdeledim.
Doğrudur, Mersin’deki KARAÇAY ailesi, serideki KARAÇAY ailesi gibi Antakya’dan göç etmiştir. Samandağ’da çok geniş bir KARAÇAY ailesi vardır. Ayrıca bir de KARAÇAY Köyü vardır.
Serinin senaristi Sırma Yanık ile İlker Barış’ı arayıp, hangi aileyi konu aldıklarını öğrenmek istedim ama, adreslerine ulaşamadım.
Filmdeki KARAÇAY ailesinin yaşadıkları hiç de öğünülecek bir hikâye değil.
Çok düşündüm ve bir kaç yere de sordum ama, filmdeki KARAÇAY ailesi ile Mersin’deki KARAÇAY ailesi arasında bir bağlantı bulamadım.
İtiraf edeyim ki, dün akşamki bölümde yer alan mezarlık sahnesi beni çok etkiledi. Filmin kahramanı Agah KARAÇAY’ın, ağabeyini ziyaret ettiği mezarı başındaki yakarışı çok etkiliydi. Gördüğüm mezar taşı, bana Mersin’deki aile mezarlığımızı hatırlattı. Televizyon yayınından hemen bir fotoğraf çektim. Sonra da arşivimdeki Mersin mezarlığından bir fotoğraf buldum. İki fotoğrafı yan yana koyduğum zaman, Antakyalı KARAÇAYLAR ile Mersinli KARAÇAYLAR arasında bir benzerlik bulabildim.
Ben de bu iki fotoğrafı bu yazıma koymaya karar verdim.
Dilerim, hiç kimse, serideki KARAÇAY ailesinin yaşadığı dramı yaşamasın.
Mersin’deki KARAÇAY ailesi mezarlığı.
Merak edenler için, filmde yer alan KARAÇAY ailesi mensupları ile diğer oyuncuların pozisyonlarını sıralayalım:
Filmin Konusu
Antakya’dan, İstanbul’a uzanan bir var olma mücadelesini anlatan Zalim İstanbul’da; üç çocuğu ile Antakya’da yaşayan Seher’in, lojistik sektörünün devleri arasında yer alan ve aynı zamanda memleketlileri olan Agah Karaçay ile yollarının kesişmesi herkesi yeni bir sınava sokacak.
Fikret Kuşkan
AGAH KARAÇAY
Karaçay Ailesinin otoriter reisi; memleketine, toprağına hala yürekten bağlı bir lojistik patronu. Sektörün en eski ve köklü kuruluşlarından ‘’KARAÇAY LOJİSTİK’’in yaratıcısıdır. Abisinin ölümü sonrası ona verdiği sözle, “KARAÇAY” adını üst mertebelere taşımıştır. Güçlü karakteri ve duruşuyla cemiyet hayatında oldukça saygındır. En zayıf noktası abisinin emaneti, gözünden sakındığı hasta yeğeni Nedim’dir. Abisinin ölümünden sonra emanetine canı pahasına göz kulak olmaya yemin vermiştir. Çocuklarını çok sevse de sert duruşu her zaman mesafeli durmasına sebep olmuştur.
Mine Tugay
ŞENİZ KARAÇAY
Agah Bey’in biricik eşi; ailenin sosyetedeki yerini konumlayan, aile içi dinamikleri yöneten donimant bir anne. Şeniz sosyal hayatta, cemiyet dünyasında oldukça aktiftir. Gençliği ve güzelliğini keskin zekasıyla destekleyen lider ruhlu bir kadındır. Büyüleyici tavırları holding işlerine de inceden müdahale etme gücünü kendine kazandırır. Hayır işleriyle ailenin prestijini güçlendirmeyi sever çünkü Şeniz için prestij her şeyden önemlidir. Prestijden sonra ise, biricik oğlu, prensi Cenk gelir. Kızı ve kocası, bu ikisinden sonra gelir. Bu yüzden, bir anne olarak yaşadığı en korkunç trajedide bile her iki göz bebeğini, ‘’prestijlerini ve şımarık prensini’’ korumak için hayatının en ağır sırrını omuzlarında dev bir yük gibi taşır.
Ozan Dolunay
CENK KARAÇAY
Agah Bey ve Şeniz Hanım’ın umarsız yakışıklı oğlu; dikkatleri üzerine çekmek, özellikle babasını kışkırtmak için türlü taşkınlıklar yapan, sorumsuz bir genç. Babasının gücünü babasına karşı kullanan, çapkın bir gençtir. Yakışıklı, sosyetik genç kızların gözdesi… Ancak bu hovardalığının altında, yüreğini paramparça eden ve omuzlarına bir karabasan gibi binen büyük sırrı yatmaktadır. Cenk kalbini sıkıştıran bu gerçeği artık daha fazla taşıyamayacaktır.
Simay Barlas
DAMLA KARAÇAY
Karaçay ailesinin sosyal medya fenomeni. Hayatın gerçeklerini umursamayan, kendini sanal gerçekliğe kaptırmış bir genç kız Damla. Annesine hayran, annesinin küçük ve daha modern bir kopyası gibi takılan Damla, evin küçük kızı olarak babasının kıymetlisi. Damla çocukluk ve ergenlik dönemini “ucube’’ dediği kuzeninden kaçarak, Nedimin varlığı yüzünden arkadaşlarını bile eve getirmekten utanarak geçirmiştir. Yaşı büyüdükçe bu utanma duygusu yerini acımaya bıraksa da, Damla çoğu zaman Nedim’le göz teması bile kurmaz. Son derece materyalist, tuttuğunu koparan, dişli bir kız olan Damla, alabildiğine yüzeysel ve plastik bir dünyanın ikonası.
Berker Güven
NEDİM KARAÇAY
Agah Bey’in vefat eden abisinin oğlu. Çocukluk döneminde hala gizemini koruyan bir kaza ile çatıdan düşüp felç geçirmiştir. Amcası, Nedim’in geçirdiği kazadan dolayı hep kendini suçlamış ve abisinin emanetini gözünden ayırmamaya yemin etmiştir. Nedim tekerlekli sandalyeye muhtaç halde yaşarken amcası dışında destekçisi olmamıştır. Zaman zaman düzelme belirtileri gösterse de yine akıl almaz bir şekilde sağlık durumu gerilemiştir. Nedimin düzelme belirtilerinden rahatsız olanlar, Nedim’ in şahit olduklarını da hatırlamaması için de elinden geleni yapacaktır.
Deniz Uğur
SEHER YILMAZ
Üç evlat sahibi gururlu bir anne. Eşi vefat ettikten sonra kayınvalidesi, iki kızı ve oğlu ile beraber yaşıyor. Üç çocuğu tek başına büyütmenin gücü altında ezilmemiş bir kadındır Seher. Çocuklarının üzerine titrer, her anne gibi. Küçük yerde, babasız çocuk büyütmenin etkisiyle çocuklarına karşı fazlasıyla kuralcı, güçlü, dominant, baskıcı ama alabildiğine de sevgi dolu bir annedir. Hayatla ilgili büyük hırsları yoktur. Kanaatkar, fazlasını istemeyi bilmeyecek kadar inançlı, kimine göre dar görüşlüdür. Evlatlarının iyiliği dışında bir şey istemez, beklemez. “Üç tane pırlantam var benim bu hayatta, onlara dil uzattırmam” der. Ama hayat onu evlatları üzerinden sınamaya hazırdır…
Bahar Şahin
CEREN YILMAZ
Ailenin lükse, magazine düşkün, fırlama küçük kızı. Medyada görüp özendiği hayatları yaşamak uğruna, aklını varsa yoksa dümen çevirmeye çalıştıran, güzelliğinin farkında ve bunu kullanmaktan çekinmeyen 20’lerinin başında bir genç. Tutkulu bir kızdır Ceren, karda yürür ama izini belli etmez. Karşısına çıkan fırsatları ise hiç düşünmeden değerlendirir. Gerekirse kardeşlerini, ailesini harcar, ama eninde sonunda kafasındaki hedefe yürür. Bir sonraki hedefine ulaşmak ise sandığı kadar kolay olmayacak ve aile bağlarını da derinden yaralayacaktır.
Sera Kutlubey
CEMRE YILMAZ
Ailenin vicdanlı büyük kızı; okumuş ve hemşire olmuş. Ama kendi istediği için değil, annesinin hayalini gerçekleştirebilmek için. Cemre’nin kalbi kendini bildi bileli şarkı söylemek için çarpmıştır. Hem babasız geçen çocukluğun, hem de annesinin tutuculuğunun eseri olarak, erkeklere karşı mesafeli bir duruşu vardır. İç dünyasındaki buzlara rağmen inadına da su gibi güzel bir kızdır Cemre. Güzelliği okulda da köyde de ilgi çeker ama ulaşılmaz katı tavrı erkekleri doğal olarak geri püskürtür. İstanbul’a gidişleri Cemre içinde her şeyi değiştirir. Artık Karaçayların özel hemşiresidir. Ve kalbinin ritmini Karaçay köşkü değiştirecektir.
İdris Nebi Taşkan
CİVAN YILMAZ
Seher’in oğlu; 19 yaşında. İte kaka liseyi bitirmiş ama sorumluluk sahibidir. Üniversiteye hiç niyetlenmeden para kazanma hedefine kilitlenmiştir. Evin tek oğlu, annesinin ve babaannesinin göz bebeği, tek erkek çocuk olmasının geleneksel avantajını kardeşler arasında en dokunulmaz ve en az baskı gören çocuk olmakla yaşar. Annesi gibi tok gözlü ve kanaatkar görüntüsüyle annesinin göğsünü kabartır. Ağzına içki sürmez, serserilik yapmaz, akranları gibi kız peşinde koşmaz, çocuk yaşta ekmeğinin peşindedir. Okuldan sonra hem kahvede hem de tamirhanede çalışır. Bitirim, bıçkın bir delikanlıdır. İyi kalpli, tez canlı, şatafata ve lükse karşı gözüken Civan için İstanbul’un başka planları vardır.