CENNET VE CEHENNEM’DE DÜNYALILARDAN BAŞKA, UZAYLILAR DA VAR MI?

CENNET VE CEHENNEM’DE DÜNYALILARDAN BAŞKA, UZAYLILAR DA VAR MI?

BU SORUNUN PATENTİ İLHAN KARAÇAY’A AİTTİR

C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran bultenine girecekler\uzaylilar.jpg

Böyle bir soruyu siz de, ne düşündünüz ve ne de duydunuz değil mi?
İşte bu nedenle, bu sorunun patent hakkı bana ait oldu.
Yani, hiç kimsenin düşünemediği ve duymadığı bir sorudur bu.

Bütün kutsal kitaplar, insanların, yani Dünyalılar’ın öldükten sonra cennete veya cehenneme gideceğini yazarlar. Anlatılanlara da bakıldığı zaman, cennetin çok mutlu edici, cehennemin de korkutucu olduğunu anlarız.
Cennet için güzel güzel huri hikâyeleri anlatılırken, cehennemden de zebani hikâyeleri duyarız.

C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran bultenine girecekler\cennet.jpg C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran bultenine girecekler\zebaniler.jpg
Bir zebani fıkrası, cennet ve cehennemde sadece Dünyalılar’ın bulunduğu işaretini veriyor.
Fıkra, tabii ki Türkler’e ait.
Cehennemde kaynatıldıkları kazanlardan kaçmak için başını cıkaranlara, zebaniler tokmakla vuruyor ve tekrar kazana sokuyorlar.
Ne var ki bir başka kazanda zebani yokmuş. Bu durum bir başka zebaniye sorulunca şu cevap verilmiş:
‘Haa, o kazan mı? O kazanda sadece Türkler var. Türkler, kazandan kaçmak isteyeni zaten alttan çekiyorlar.’
Ben bu yoruma katılmasam da, bu fıkra ile biz Türkler’in, birbirlerinin kuyusunu kazan insanlar olduğumuz anlatılıyor.

Şimdi gelelim asıl soruya.
Allah’ın tüm kâinatı yarattığına inanıyoruz. Dünya, kâinatta olan milyonlarca yıldızdan bir tanesidir.
Diğer yıldızlarda da yaşam olduğu ileri sürüldüğüne göre, oralarda yaşayan yaratıklar da bizim gideceğimiz cennet ve cehenneme gidiyorlar mı?

Bu sorumun cevabını verebilecek olan din adamı ve alimler var mı?
Bu sorunun patent sahibi olarak, bana herkes bilgi verebilir.
Kalın sağlıcaklar.

 

Kim milyoner olmak ister programı ve Türkler’in genel kültür değerlendirmesi

Kim milyoner olmak ister programı ve Türkler’in genel kültür değerlendirmesi

Genel Kültür’ü öğrenme sanatı:Otodidakt

İlhan KARAÇAY yazdı:

Televizyonda yayınlanan ‘Kim Milyoner Olmak İster’ adlı yarışma programını her defasında zevkle izliyorum. Başından bu yana çok değerli şöhretlerimizin sundukları bu programları izlerken çok kızdığım anlar da oluyor.
En çok kızdığım konu, ilk iki soru oluyor. Öyle saçma ve komik sorular ki, inanın konuşmayı yeni öğrenmiş çocukların bile rahatça cevap verebileceği komiklikte kolay sorular.
Hoş, bazen bu basit sorularda bile elenenler oluyor ama…

İkinci kategoride en çok kızdıklarım, kendilerinin ne kadar okumuş ne kadar bilmiş olduklarını ve bir milyona göz koyduklarını söyleyenlerin, ilk sorularda elenenlerdir.
Örneğin, öğretmenlik yapan bir yarışmacı, ‘malesef’ mi yazılır ‘maalesef’ mi sorusuna, ‘malesef’ yanıtını verince kızmamak mümkün mü?
Bir üniversiteli yarışmacı, Baltık Denizi’ne bakan başkentlerin, Avrupa’da mı, Asya’da mı, Güney veya Kuzey Amerika’da mı olduğu sorusunu bilemedi. Telefon jokerini kullandı, joker de ‘Avrupa’ dedi ve bildi.
Bir başka üniversiteli yarışmacı, ‘Benelüks ülkelerine, Almanya mı Danimarka mı komşudur’ gibi bir soruya cevap veremeyip çekildi. ‘Hangisini söylerdin’ sorusuna da ‘Danimarka’ cevabını verdi.
Bu insanlar dünya haritasını hiç incelememişler mi?
Kaldı ki biz çocuk iken, dünya haritası üzerinde yer bulmaca oynardık. Zor bulunur diye çok küçük yazıları seçenlere karşın, ben çok büyük yazıları seçerdim ve bulamazlardı, iyi mi?
Yine bir üniversiteli yarışmacı, güneşin doğuşundan önceki görüntünün ‘Tan’ seçeneği olduğunu bilemedi.
Yarışmacı koltuğuna oturduktan sonra kendini beğenmişlik yapanların, ilk sorularda nasıl elendiklerini görümce sadece kızmaz, ‘Yürrüüüüüüü’ diye de sevinirim.

Ha, bir şeye daha kızarım: Başlangıçtaki o kolay ve komik soruları hazırlayanlar, 4 veya 5’inci sorularda, çok kişinin bilemeyeceği sorular koyuyorlar.
‘Falan yabancı filmin rejisörü kimdi’ , ‘Falan dünya grubunun solisti kimdi’ veya ‘Falan yabancı filmde kim başrol oynamıştı’, ‘Falanca yabancı romanın yazarı kimdir’ gibi, Türk insanının ilgi alanı dışında konuları seçen yapımcılar, işi abartıyorlar.
Fotoğraf ile örneklediğim alttaki soruya bakar mısınız lütfen:
C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran bultenine girecekler\IMG_0852.jpg C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran bultenine girecekler\IMG_0853.jpg

Aşağıdaki fotoğraf bir başka zorluğu sergiliyor.

Soru: ‘Varlık ve Zaman’ adlı eserin yazarı ve ‘Dil varlığın evidir’ sözünün sahibi olan Alman düşünür kimdir?
Seçenekler: A: Martin Heiddegger B: Arthur Schopenhauer C: Karl Marx D: Emile Durkheim.

C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran bultenine girecekler\IMG_08343.jpg
Şimdi söyleyin Allah aşkına, bu soruya belki Almanya’da yaşayan genel kültürü iyi olan insanlar cevap verebilirler. Ama Türkiye’deki bir yarışmanın, kolay olan ön eleme soruları arasına böylesi bir soru nasıl girer? İşte bu nedenle de bu kez, programın sorularını hazırlayanlara çok kızıyorum.
Yukarıdaki soru bence, 15 bin liralık ödülden sonrası için uygun olmalıdır.

Yukarıda sözünü ettiğim soru ve gibileri, her ne kadar zor olsa da, bu yarışmaya katılanların çoğuna dikkat kesildiğiniz zaman, bir genel kültür eksikliği olduğuna şahit olursunuz.
İnsanlar, eğitim görmüş veya görmemiş olsunlar, genel kültürlerini artırmak için biraz gayret sarfetmeliler.
Genel kültürlerini zenginleştiren insanlara, eğitimine bakmaksızın ‘Otodidakt’ dendiğini daha önce yazmıştım.

BEN DE BİR OTODİDAKT’IM

Otodidakt’ın tanıtımını yapan yazılara geçmeden önce, sizlere azıcık kendimden söz etmek istiyorum.
Eeeee, Leonardo da Vinci bir otodidakt ise, naçizane bendeniz de otodidakt olduğumu neden gizleyeyim ki?

Bakın size birkaç örnek vereyim:
Hollanda’ya gelişimin ilk aylarıydı.
Leiden’de bir ailenin evinde pansiyoner idim. Ev sahibim Gerard, ‘Oğlum Almanya’dan gelecek’ misali bir bahane ile evden ayrılmam gerektiğini belirtmişti. Tabii ki anlayışla karşılamış ve bir oda aramaya başlamıştım.
Gerard bana ‘Gazeteye ilan verelim hemen buluruz’ demişti.
Ertesi gün Leidsedagblad gazetesinde ‘Ev ve oda arayanlar’ bölümünde bana ait ilanı gösterdi Gerard.
İlan metnini Gerard yazmıştı. İlandaki, ‘Algemeen ontwikkelde Turk zoekt een kamer’ sözünün ne anlama geldiğini sorduğum zaman, anlatılanı anlamadım. Sonra sözlük vasıtasıyla öğrendim.
İlanda yazılan şöyleydi: ‘Genel kültürlü Türk, bir oda arıyor’.
Gerard’a neden böyle yazdığını, beni megaloman zannedeceklerini söyleyince şu cevabı verdi:
‘Hayır hayır öyle değil. Bak İlhan, dilimizi bilmediğin halde, seninle her konu üzerinde anlaşılır bir şekilde sohbet edebiliyorum. Sen her konuda kendini geliştirmiş bir insansın. Göreceksin, dilimizi de çabuk öğreneceksin, çok başarılı da olacaksın.’
Bunlar tabii ki memnun edici sözlerdi.

İlan üzerine pek çok reaksiyon aldım. Reaksiyonlardan biri 100 km uzaktaki Middelburg kentinden gelmişti. Bir şatoya sahip olan iki kardeş mektup göndermişti. Gittik ve baktık. Şatoda kalacaktım. Ama bu kadar uzağa yerleşmeyi içime sindirememiştim.

Leiden’de bir apartman dairesinde ikamet eden Surinamlı biri ile anlaştım.
Bakanlıkta çalışan Surinamlı Burgust, bir sohbet sırasında bana, ‘İlhan, sen buralara neden geldin bilmiyorum. Seninle sohbet etmekten zevk alıyorum. Zira senin ile her konuyu, tarihi, coğrafyayı, siyaseti, futbolu, modayı, film dünyasını rahatça konuşabiliyorum. Göreceksin, sen böyle kalmayacaksın. Kendini daha da geliştirerek başarılı bir insan olacaksın.’
Bu sözler de beni çok mutlu etmişti.

Bir anı da Türkiye’den aktarayım.
Hollanda’dan Mersin’e tatile gitmiştik. Hürriyet Gazetesi ve TRT’de altın çağımı yaşıyordum.
İşletmekte olduğumuz turistik tesislerde, eski bir sınıf arkadaşım ile karşılaşmıştım. Babası, sebze halinde kabzımallık yapan ve limon bahçeleri olan arakadaşım bir ara bana şöyle dedi:
‘Vaaay be İlhan, okulda hiç de başarılı biri değildin. Ben ise sınıfın en çalışkan çocuğuydum. Sonra üniversiteye gittim ve gazetecilik bölümünü bitirdim. Ama gel gör ki, ben diplomalı gazeteci olmama rağmen şimdi limon satıyorum, sen ise çok ünlü bir gazeteci oldun.’
Ben de o zaman, ‘Eeeee, gazeteci olunmaz, doğulur’ lafını söylemek mecburiyetinde kaldım.

Yukarıda anlattıklarıma bakınca, bir insanın kendi kendini nasıl geliştireceğnin en iyi örneklerini görebiliriz. Yani, otodidakt sıfatına erişmek hiç de zor değilmiş.
Naçizane, gençlere tavsiyem: Siz de araştırmacılık yapın, kendinizi geliştirin ve genel kültürü zengin bir otodidakt olun.
İsterseniz, daha önce yayınlamış olduğum otodidakt konusuna bir daha bakalım:

Otodidakt;  Kendi kendinin öğretmeni
Otoditaktizm; Kendi kendine öğrenme…

Çoğunuz, ‘Nereden çıktı bu otodidakt kelimesi’ diye soracaksınız.
Malumunuz, Google Amca’da arama yaptığınız sürece, çok eğitimli olmasanız da, yani kartvizitinizdeki ismin önünde Prof., Dr., Drs., Mühendis, Avukat, Tarihçi veya Uzman etiketleri olmasa da, paye olarak ‘Otodidakt’ kelimesini hak etmiş olabilirsiniz. Yani kendi kendinizin öğretmeni olursunuz. Böylece de ‘Otodidakt’ etiketini kazanmış olursunuz.

Peki, gerçekten nereden çıktı bu ‘Otodidakt’ lafı?
Bakınız bu konuda Fatih Özsoy kardeşimiz ne yazmış:

Gezegenimizde bilgi çağının da ötesi zamanlarda yaşıyoruz artık. Sonsuz bilginin var olduğuna, her an, her yeni gün, gezegende ve evrende var olan bilgilerin katlanarak artmaya devam ettiğini yaşayarak öğreniyoruz.

Kitaplar, internet sayfaları, eğitimler ve daha birçok alan bilgi havuzlarını günden güne artırmaktadır. Peki insanoğlu tüm bu bilgilere hep bir öğretmen ya da öğretici ve yönlendirici aracılığı ile mi ulaşmaya çalışacak?
Çağın, zamanın gerektirdiği bilgi ve beceriler hızla değişmektedir. Dün beden gücü ile çalışacak bireyler gerekli iken, bugün belki de robot tasarlayıp, kodlamalar yapıp her şeyin daha mükemmele ulaşmasını sağlayacak bilgiler, beyinler gerekmektedir.

Birer cümle ile Otodidakt – Otoditaktizm nedir? sorusuna cevap verip, detaylı açıklamalar ile yazımıza devam edeceğiz.
Otodidakt kavramı, kısaca kendi kendinin öğretmeni anlamını içermekte iken, Otoditaktizm ise kendi kendine öğrenme olarak ifade edilebilmektedir.
Kelimenin köklerine inecek olursak; auto yani kendi, didaktikos yani öğretim anlamına gelmektedir.

Herhangi bir eğitim modeli ya da eğitici gerekmeksizin kendi kendine yapılan düşünme, araştırma ve çalışmalarla öğrenme modelidir. Derinlemesine düşünme, bilgilere ulaşmaya çalışma (kütüphane, deneyi internet), araştırma yapma gibi yöntemlerle bilgiyi öğrenme yolunu tercih etmektedirler.
Genel olarak, her noktadan, her kaynaktan bilgi edinmeye, anlamaya, bilgileri yorumlamaya çalışmaktadırlar.
Bilinenden daha çok, bilinmeyenleri, daha ne yapılabilir, daha ne olabilir sorularının peşinden yeni bilgilere koşuyorlar.
Yoğun öğrenme tutkusu, yeni bilgi öğrenme coşkusuna sahip olmaktadırlar.

Otodidaktizm ifadesi, kaynaklarda ilk olarak 1160’lı yıllarda Endülüslü Filozof Abu Baker Ibn Tufayl’in felsefi içerikli romanı Hayy’da yer almaktadır. Söz konusu kitapta, Marakeşli bir çocuğun kendi başına çeşitli aletler geliştirmesi ve doğa ile mücadelesi anlatılmaktadır. Kitabın ana mesajı ise “insanı geliştiren toplum ya da onun sözleşmeleri değil, yine insanın ta kendisidir” şeklindedir.

Herkes otodidakt olabilmektedir. Örneğin, 7 yaşındaki bir kız çocuğu, kitap ya da dergi sayfalarını karıştırıp okuyarak anlamaya çalışmakta ise, otodidaktik bir davranış gösterdiği ya da otodidakt bir eğilime sahip olduğunu ifade edebilmektedir.

Leonardo-da-vinci
Leonardo da Vinci’nin tarihteki en mühim otodidaklardan birisi olduğu bilinmektedir.
Günümüz koşulları neredeyse hepimizi birer otodidakt olma yoluna itmektedir.
Çünkü; Çağımızın gelişen teknolojisi, birbirinden farklı iş, hayat tarzı, yaşam biçimi veya alışkanlıklara kazanımızı zorunluluk haline getirebilmektedir. Her yeni gün değişen ve öğrenilmesi gereken bilgilerin yoğunluğu hızla artmaktadır. Çocuklarımızın henüz okul hayatları dahi başlamadan bir çok bilgi ve gereksinim hayatlarına dahil olmaktadır. Halihazırda kullanılan eğitim sistemimizin yöntemlerinin yeterliliği ile geçerliliği zamanla bitmektedir. ‟

Otodidakt konusunda araştırma yapmış olan Ufuk Tarhan şunları yazmış:

Latince,  Auto = Kendi  ve  Didaktikos  = Öğretim  kelimelerinden  türemiş. Düşünerek, derinleşerek, hazmederek  odaklı  öğrenme  şekli.  Herhangi  bir okula,  eğitim  sistemine  bağlı  olmaksızın  kendi başına yapılan düşünmelerle, araştırmalarla, tartışmalarla, çalışmalarla öğrenme hali…

Otodidaktlar  çok  ama  çok düşünerek,  kütüphanelerde, web sitelerinde  araştırmalar, tasarımlar, deneyler, egzersizler vb. yaparak belirli bir  konuda, alanda  çok derinleşiyorlar.  Geliştirdikleri  bilgi ve deneyimi klasik, sınırlı eğitim sürelerinde ve yapılarında edinmek mümkün olmadığı için okuldan, arkadaşlarından, kardeşlerinden, uzmanlardan, mentorlardan öğreniyorlar, rehberlik alıyorlar.

Her  yerden,  her  kaynaktan  bilgi  emiyorlar,  süzüyorlar,  evirip,  çeviriyorlar.
Kendilerini  belirli  bir sisteme  bağlı  olmak  zorunda  hissetmiyorlar.
Hissetseler de  oralarda  tatmin  olmuyorlar.
Onları bilinenler değil, bilinmeyenler, daha ne olabilirler, ya olursalar çekiyor…

Tek kitlendikleri şey hakkında sınırsız  bilgi edinmek  istedikleri  konu  alan  oluyor.  Ötesi  onları  pek ilgilendirmiyor…
Kısacası  öğrenme tutkuları hiç bir engel tanımıyor, mazeret kabul etmiyor…
Ve  kabullendiğimiz  doğruların  aksine,  pek  çok  içeriği  aslında  bu  otodidakt  profiler  geliştiriyor, zenginleştiriyor. Çünkü onlar yayınlar, yapıyor, itirazlar ediyor, yorumlar yazıyor  ve  sürekli çomak sokuyor;  gelişimi  zorluyorlar…

Tarihten bilinen en önemli otodidaktlardan biri Leonardo da Vinci. Benim yakından tanıdığım iki üç örnek; Jacque Fresco ve Dr. Sadeg Faris. Her ikisi de sistemli  eğitimden  geçmemiş ancak en bilinen üniversitelerde dersler vermiş, ödüller, patentler almış, ‘dahi’ denen bilim insanları. 21. Yüzyılın en meşhur otodidaktlarından bir de mimar Tadao Ando.

Eminim şimdi düşününce sizler de pek çok otodidakt isim bulacak hatta kendinizin de bir otodidakt olduğuna hükmedeceksiniz… Ki eminim doğrudur… İçinde bulunduğumuz çağ otodidaktizmi kolaylaştırıyor, teşvik ediyor ve klasik öğrenme yollarını takviye ediyor…
Neden otodidaktizm?

1. Teknoloji, yeni farkındalıklar iş ve yaşam biçimlerini/alışkanlıklarını değiştirmeyi zorunlu kılıyor.

2. Bu nedenle değişim ve öğrenilmesi gereken şeylerin sayısı, kapsamı çok fazla ve çok hızlı artıyor.

3. Daha okulu, akademik literatürü gelişmeden pek çok konu hayatımıza giriveriyor.
Yepyeni ihtiyaçlar, sorunlar, fırsatlar, tehditler yaratıyor. Yani gitmek istesek de pek çok konunun okulu oluşamadan, sorusu, ihtiyacı oluşuyor…

4. Geleneksel eğitim içeriklerinin, yöntemlerinin, araçlarının çoğu kısa sürede işlevsizleşiyor.

5. Giderek artan hız ve çeşitlilikte, bilgiye, uzmana, kaynağa vb. erişim farklı ve çoklu kanallardan olanaklı ve kolay hale geliyor. Dijital kanallardan öğrenme olanakları ise tersine, kolaylaşıyor, çoğalıyor ve ucuzluyor.

6. Klasik kanallardan eğitim almak giderek pahalılaşıyor insanların geliri düşüyor ve aradaki makas,  açıldıkça açılıyor.

7. İnsanlar odaklanmak ve derinleşmek istedikleri alanlar dışında gereksiz şeyler öğrenmeye çalışarak vakit kaybetmek istemiyorlar. İşte bu nedenlerle diyorum ki gelişmek, değişmek isteyene artık bahane yok…
Yol ardına kadar açık. Üstelik de bu, zaten neredeyse antik çağlardan beri kullanılan
bir yöntemmiş… İlerleyelim:)
O zaman bu yüzyıla yeni bir isim daha takabiliriz… Otodidakt Çağı…

 

ZORUNLU BİR AÇIKLAMA. MESLEKTAŞIM, DOSTUM VE DE ‘PAYDAŞIM’A CEVAP

ZORUNLU BİR AÇIKLAMA. MESLEKTAŞIM, DOSTUM VE DE ‘PAYDAŞIM’A CEVAP

 

C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran bultenine girecekler\safe_image.jpg

Öncelikle ‘paydaş’ için bir açıklama yapayım:
‘Taşınır ya da taşınmaz bir mal üzerinde pay sahibi olan kişiye paydaş adı verilir.’
Ama benim anlatmak istediğim ‘paydaş’, malımın değil, fikirlerimin ve işlerimin paydaşıdır.
Benim biyografimi yazan, bu paydaş ile pek çok konuda işbirliğimiz oldu. O beni övdü ben de O’nu. Fikirlerimiz hep örtüştüğü için O’na ‘paydaş’ demeyi uygun buldum.
Çok sevdiğim bu paydaş, 30 yıllık tanışıklığımızdan sonra beni ilk defa aleni bir şekilde eleştirdi.
Facebook’ta yapılan bu eleştiriye kısa ve nazik bir yanıt verdim ama tatmin olmadım.
Çoğunuz bu paydaşımı tanırsınız ama ben yine de isim vermeden, açık bir mektup ile savunmamı yapmayı uygun buldum.

Konu şu: Rotterdam Belediye Başkanı Ahmet Ebutaleb, geçen hafta bir Fas yayın organı ile yaptığı söyleşide, ‘Türkler, neden Faslılar’dan daha başarılılar’ şeklindeki bir soruya, hepimizi kızdıracak bir cevap verdi. ‘Aksine, Faslılar daha iyi uyum sağlıyorlar’ diyen Ebutaleb, bununla da yetinmedi, işi Ankara’ya kadar uzatarak siyasi eleştirilerde bulundu.

Ebutaleb’in toplumlar arasında ikilik yaratacak nitelikteki bu açıklamaları üzerine ben de ‘BEDEVİ’YE SERZENİŞ’ başlıklı bir yorum yazdım.
(Bu yorumu yazımın sonunda tekrarlayacağım)

Yorumumun yayınlanmasından sonra pek çok yorum daha yazıldı ve tepkiler ortaya konuldu.
Gazeteci arkadaşım Bülent Moran, ‘Yok mu bu Ebutaleb ile görüşebilecek bir Türk gazeteci’ gibisinden bir laf etmişti. Kaldı ki, Bülent kardeşimiz bir Hollanda televizyon kanalına çalışıyordu. Ebutaleb ile kendisi de görüşebilirdi ama topu bizlere attı. Hoş, ben de, ‘Benim aktif gazetecilik günlerim geride kaldı, diğer meslektaşlarım düşünsün’ diyerek, topu diğer meslektaşlarıma bıraktım.

Ebutaleb ile görüşme fikrini Rotterdam’da yayın yapan Life24 TV’si gerçekleştirdi.
Bülent Moran bu yayından sonra Facebook’a şunları yazdı:
‘Arkadaşlar verdiğim tavsiyeyi ciddiye almışlar ve Rotterdam Belediye Başkanı ile mülakat yapmışlar. Ama tam bir ava giden avlanır durumu olmuş. Ebutaleb, Fas Yayın Kurumu’na verdiği cevapları, kelimeleri değiştirerek, Türkçe yayın yapan kuruma da vermiş. Yani neymiş, aramak birinci adım, hazırlanmak ikinci adımmış. Hollandaca bilenler bilmeyenlere anlatsınlar!’

Bülent Moran şunu demek istemiş: ‘Türk gazeteciler benim çağrıma kulak vermişler ve iyi bir girişim yapmışlar ama, iyi hazırlık yapamadıkları için Ebutaleb’in tuzağına düşmüşler.’
Bülent Moran’ın facebook’taki bu sözleri üzerine, Life24 TV’sine çalışan paydaşım savunmaya geçmiş. Bunun üzerine de tanıdığımız pek çok isim derin bir tartışmaya girmişler.

Tatışmaya girenlerden biri de İbrahim Görmez oldu. İbrahim de söyleşinin seyrini beğenmediğini ifade ettikten sonra, ‘KARAÇAAAAAAAY neredesin’ diye bir laf etmişti.
Ben de bu laf üzerine, ‘Kardeşler, merak etmeyin, yorumumda sorduklarım Ebutaleb’in eline geçti. Ama cevap veremiyor. Veremez de…’ diye yazdım.

Ertesi sabah uyandığım zaman Life24 TV çalışanı paydaşımın, Facebook’taki o ifademe karşı ‘İlhan Karaçay usta, racon kes şimdi. Fena bir şey mi yaptık meslek adına…
Yaptığımız gazetecilik mi, değil mi, gerisi angarya…’
diye bir şeyler yazdığını görünce şaşırdım. Ben de kendisine şöyle yazdım:
‘Hayırdır………..,? Ne raconu? Tabii ki iyi bir iş yaptınız. Gazeteciliğinizi ben mi eleştirdim? Ben, bana seslenen birinin çağrısı üzerine, ‘Merek etmeyin, yorumum Ebutaleb’e ulaştı ama cevap veremedi’ diye yazdım. Sen tepkini bana değil, eleştirenlere gönder.’
diye yazdım.

Şimdi gelelim çam devirmesine.
‘Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır’ sözünü çoğunuz bilirsiniz.
Yani, her insanın kendine özgü bir çalışma yolu, yöntemi, iş yapma biçimi vardır.
Life24 TV çalışanlarının yoğurt yiyiş biçimlerine hiçbir eleştirim olamaz.
Benim yoğurt yiyiş biçimimi bilen bilir…
Ama birkaç örnek vermem gerekecek.

Örnek 1. Hollanda’da yapılacak olan genel seçimlerde, aday listelerine adlarını koydukları iki Türk’ü, ‘Ermeni soykırımını tanınıyorlar’ gerekçesi ile adaylıktan atan İşçi Partisi lideri Wouter Bos ile görüşmeye gitmiştim. Bos’un yanında, şimdilerde Avrupa Birliği’nde yüksek bir pozisyonda olan Timmerman da vardı.
İki Türk adayı neden listeden attıklarını sorduğum Bos eften püften cevaplar verirken, beraberimde götürdüğüm gazete kupürlerini önüne sererek, ‘Bak, bu kupür Amerikalı
McCarty’nin, soykırım olmadığına dair yazılarıdır
. Bak, bu da 1920 yılında yayınlanan Algemeen Handelsblad gazetesinde yayınlanan bir yazı. Bu yazıda soykırım olmadığı, tarafların karşılıklı savaştıkları dile getiriliyor.’ dedim.
Dedim ama, kendi yoğurt yiyiş biçimiyle dedim. Yani yüzlerine karşı bağırarak.

Örnek 2. Hollanda’da Rita Verdonk adlı bayan, Yabancılar ve Entegrasyon Bakanlığı’nı yürütüyor. Yabancılar için söylediği laflar ve uygulamaya koymak istediği yöntemler hiç hoşumuza gitmiyor. Biz de kendisini sürekli eleştiriyoruz. Kızgınlığımız o kadar ileri gitmişti ki, kendisine ‘Vicdansız Sabuha’ lakabını yakıştırdım.
‘Vicdansız Sabuha yukarı, Vicdansız Sabuha aşağı’ sürekli eleştiriyorduk.
Ben de DÜNYA Gazetesi’nde yayınlanan yorumlarımı Hollandaca olarak da koyuyordum.
Gazeteler tabii ki tüm parlamenterlere ve medyaya gidiyordu.
Allah rahmet eylesin, İOT Başkanlığını yapmakta olan dostum Sabri Kenan Bağcı, Bakan Verdonk ile yaptığı görüşmeyi anlatırken şunları söyledi: Bakan ile çeşitli sorunları görüşürken, masasında duran bir yığın DÜNYA Gazetesi’ne gözüm takıldı. Gazeteye baktığımı görünce, ‘Tanıyor musun Karaçay’ı’ diye sordu. Ben de ‘Of, hem de nasıl’ diye cevap verdim. ‘Ne yapalım’ diye soran Verdonk’a, ‘Bir yemek daveti yapın’ dedim.
‘Davet edin ve konuşun Karaçay ile’ diye devam ettim.

Verdonk davet etmişti ama ben yemeğe değil çaya gelirim demiştim.
İşte, benim yoğurt yiyiş biçimlerinden biri de böyledir.

Örnek 3. Verdonk’tan sonra, yeni kurulan hükümete İşçi Partyili bir bayan Bakan olarak atanmıştı. Çok sevinmiştik. Ama ne görelim, Verdonk’un yerine gelen Ella Vogelaar hepimizi hayal kırıklığınauğratmıştı. Lahey’de bir basın toplantısı düzenlemişti Vogelaar. Toplantı bir salondaydı. Biz koltuklardaydık, Bakan da sahnede. Sorular ve cevaplar arasında ben de ayağa kalktım ve Türkler’in entegrasyonda zorlandıklarını söyleyen Bakan’a, ‘Nasıl oluyor yani, şimdi Bulgarlar daha mı iyi entegre oluyorlar?’ diye sordum. Aldığım yanıt beni öylesine kızdırmıştı ki, Bakan’ın yüzüne ve bağırarak, ‘Verdonk’tan sonra sizin gelişinize çok sevinmiştik. Ama bizi hayal kırıklığına uğrattınız. Bana göre siz Verdonk’un klonlaşmış halisiniz.’ dedim. Ortalık buz gibi oldu. O toplantıya beni de davet eden sekreteri ile göz göze geldiğim zaman dudaklarını ısırıyordu. Ama ben yine de korkmadım. Zira, fikir özgürlüğüne saygı duyulan Hollanda’da polis tarafından tutuklanmayı hiç beklemedim.
(Ella Vogelaar, geçirdiği bir deprasyondan sonra geçen yıl intihar etti)

Örnek4. Ülkenin en büyük ve bozguncu gazetesi De Telegraaf, sürekli Türkiye ve Türkler aleyhinde yayın yapıyor. Ben de DÜNYA Gazetesi’nde Hollandaca olarak bu gazeteye karşı savaşıyordum. Bir ara, günlük yazarlarından biri ile günlerce çatışmış, diğer yazarları da sıra ile eleştirmiştim. Gazetenin Turizm Eki’ni hazırlayan büro şefi iyi tanıdığımdı. Bir gün telefon etti ve ‘Genel Yayın Müdürümüz seni öğle yemeğine davet ediyor’ dedi.
Kabul ettim ve De Telegraaf binasına gittim.
Yayın Müdürünün, tanıdığım arkadaşa ‘Ne istiyor bu Karaçay bizden? Sen iyi tanıyormuşsun. Davet et de kendisiyle bir görüşelim’ demiş olduğunu öğrendim.
Müdür aynı soruyu bana da sorunca şöyle cevap verdim: ‘Ben sizden bir şey istemiyorum. Siz bizden, yani Türkiye ve Türkler’den ne istiyorsunuz? Sürekli aleyhimize yayın yapıyorsunuz ve turizmimizi de baltalıyorsunuz. Kaldı ki, onlarca Türk tur operatörü gazetenize milyonlarca euroluk ilanlar veriyorlar.’
Müdür şaşırdı tabii. Etrafındakilere şöyle seslendi: ‘Hemen harekete geçin. Türk tur operatörleri ile bir yemekte buluşmamızı sağlayın.’
Müdür bunla da kalmadı, turizm sayfasını yapan arkadaşıma, ‘Karaçay ile büyükçe yayınlanacak bir röportaj yapın’ talimatını verdi.
Ben de, ‘Hayır hayır, benimle değili büyükelçimiz ile röportaj yapın’ dedim. Akabinde büyükelçimiz ile röportaj yapıldı ve Hollanda’da hiç görülmemiş şekilde tam sayfa olarak yayınlandı.
Daha sonra da Türk tur operatörleri ile 5’erli gruplar halinde 3 yemekli toplantı yapıldı ve Türkiye lehinde yayınlar yapılmaya başlandı. Ama tabii ki bu 5-6 ay sürdü ve sonra yine aleyhte yayınlar devam etti.

İşte, benim yoğurt yiyiş biçimim budur sevgili paydaşım.
Sen zaten işin içinde yok gibisin. Bu nedenle sana direkt olarak bir sözüm olmadı ve olamaz da…
Ha, yapılan röportajdaki sorular hakkında fikrimi sorarsanız, sadece şunu söyleyebilirim:
Benim yoğurt yiyiş biçimim çok başkadır.

Her şeye rağmen, Ebutaleb ile yapılması sağlanan röportaj bir başarıdır, tebrik ederim.
Ebutaleb, stüdyoya davetinizi kabul ederse, başarınız ikiye katlanır. O zaman sorulacak sorularla izleyiciyi tatmin etmenizi dilerim.

Vakti olanlar için, Ebutaleb için yazdığım önceki yorumumu ekliyorum.
Kalın sağlıcakla…

BEDEVİ’YE SERZENİŞ !!!
Sen Turgut Torunoğulları’nı, Atilay Uslu’yu Nebahat Albayrak’ı ve bizzat ödül verdiğin Tagi kardeşleri unuttun mu bedevi ?

İlhan KARAÇAY yazdı:

‘Kim bu bedevi?’ diye soracaksınız tabii.
Hemen cevap vereyim: Rotterdam Belediye Başkanı Ahmet Ebutaleb.
Neden mi bedevi?
Çünkü kendisi Berber kökenli olup, berberice konuşuyor.
Berberler de, Müslüman Arap olan Bedeviler’in bir uzantısı olarak kabul ediliyorlar.
Eeeee, Google’de arama yaptığın zaman bedevi sözcüğünden sonra şunların yazılı olduğunu görürsünüz: Çölde, çadırda, ibtidâî şartlarda yaşayan, medenî olmayan kişi anlamına gelir.
Demek oluyor ki, Fas’tan Hollanda’ya göç etmiş olan Ahmet Ebutaleb de medeni olmayan bedevilerden biriydi.
Peki sonra medeni olabildi mi Ebutaleb?
Bu konuda fikirler değişebilir ama, bana göre Ebutaleb ilkelliğini korumuş.
Bu kanaata neden vardığımı az sonra anlamış olacaksınız.

Rotterdam’ın Belediye Başkanlığı’nı yapabilecek kadar bilgilenmiş olan Ebutaleb’in, bilgilendiği halde bedevilikten kurtulamamış olduğu aşikârdır.
Ebutaleb’in doğmuş olduğu kent Rif’te yayın yapan NadorCity adlı haber portalı, bu röportajı Fasça değil, Berberice yaptı. Tercümesi ekranlarda yazılı olarak Hollandaca yapıldı.

C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran'a girecek haberler\Ebutaleb foto.jpg

2016 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Kaya’nın, Rotterdam Başkonsolosluğumuza girişini engelleyen güçleri yönetirken, polislere ‘vur’ emri verdiği bilinen Fas asıllı Belediye Başkanı Ahmet Ebutaleb’in, Türk kuruluşlarına karşı takındığı olumsuz tavırları da biliniyor.

Söyleşi yaptığı haber portalı muhabirinin, ‘Hollanda’daki Türkler, neden Faslılar’dan daha başarılılar’ şeklindeki sorusuna, şaşırmış bir yüz ifadesi ile, ‘Hayır, aksine Faslılar Türkler’den daha uyumludurlar’ şeklinde cevap veren Ebutaleb şunları ekledi: ‘Türkler, yüzlerini ve dikkatlerini Türkiye’ye çevirmişlerdir. Onların her işi Türkiye’de halledilmektedir. Türk devletinin buradaki Türk toplumu üzerindeki etkisi bilinmektedir. Erdoğan’ın eli camilere kadar uzanmaktadır.’

Aynı durumun Faslılar için geçerli olmadığını belirten Ebutaleb şöyle devam etti: ‘ Rabat’ın eli buradaki camilere kadar uzanmıyor. Fas’ın buradaki Faslılar’a müdahalesi yoktur.
(Yazımın sonunda, Rabat’ın geçmişteki uzun elini anlatacağım) Ebutaleb devam ediyor:Burada sokakta yürüyen bir Faslı’ya, Fas’ın Başbakanının kim olduğunu sorarsanız bunun yanıtını alamazsınız. Ama bir Türk’e, ülkeyi kimlerin yönettiğini sorarsanız, isimleri tek tek alırsınız.’

Ebutaleb’in bu ifadesi, dış ülkelerde yaşayan Faslılar’ın, kendi ülkelerinin başbakanının adını bilmeyecek kadar apolitik olduklarını ve entegrasyondan ziyade asimilasyona daha yatkın olduklarının ispatı mıdır acaba?

Ebutaleb’in yukarıdaki ifadelerine ilk tepki, Belediye Meclisi’nde DENK’in Grup Başkanı olan Stephan van Baarle’den geldi. Van Baarle’ye göre, Ebutaleb’in bu söylemleri, iki grubu karşı karşıya getirir ve bir entegrasyon yarışı meydana getirir. Ebutaleb’in, Rotterdam Belediye Meclisi’nin görüşlerini anlatmadığını belirten Van Baarle, ‘Bu dil, kullanılan dil değildir. İnsanları başarılı ve başarısız diye gruplara ayırmak tehlikelidir’ dedi.
Van Baarle, Ebutaleb’in Türkler ve Faslılar vurgulaması ile ayrımcılık yaptığını belirtirken,
‘Bizim meclisimizde Türk Rotterdamlılar ve Faslı Rotterdamlılar’dan söz edilir. Ebutaleb’den, sarfettiği sözleri geri almasını talep ediyoruz.’ dedi.

Ebutaleb’in sözleri Lahey Belediyesinde de kursaklara oturdu. Lahey Belediye Meclisi’nde İslam Demokratlar’ın Grup Başkanlığını yapan Tahsin Çetinkaya, ‘Ebutaleb çok yanlış bir tablo çiziyor. Buradaki Türk organizasyonlarının çoğunun Erdoğan ile bir ilişkileri yoktur. Ebutaleb, Türk toplumuna uzatmış olduğu parmağı geri çekmelidir.’ dedi.

Ahmet Ebutaleb, Rotterdam Belediye Başkanlığını üstlendiği günden bu yana, Türk gruplarına hiç de sempati ile bakmadı. Kim bilir, bu belki de kendi ailesinin özel yaşamından kaynaklanmaktadır.
Bu kıskançlık da, Ebutaleb’i ırkçı söylemlere itmiş olabilir.

Şimdi sormak lazım: Hollanda’ya uyum sağladıktan sonra açmış olduğu işyerleri ile Hollanda’da ve Türkiye’de büyük yatırımlar yapan Turgut Torunoğulları’nı tanımış mıdır Ebutaleb.

Hollanda’da bir Türk işçi çocuğu olarak doğduktan sonra, kendisini geliştiren ve sonunda da Corendon adlı Tur Operatörlüğü ve Hava Yolu Şirketi sahibi olarak, Hollanda’nın en büyük otelini açacak kadar başarılı olan Atilay Uslu’yu da duymuş mudur Ebutaleb.

Başarılı işadamlarımızı saymakla bitiremeyiz. Hollanda’nın çok önemli kuruluşlarında, bankalarda, önemli danışmanlık firmalarında, çok önemli postlara sahip olmuş Türkler’i de duymuş mudur bedevi Ebutaleb.

Kendinden başka, bir de Arnhem şehrine Belediye Başkanı olmuş  Ahmed Marccouch’a bakarak, ‘Vay be, biz Faslılar ne kadar da önemliymişiz’ deyip, Hollanda’ya Türkler’den daha iyi uyum sağladıklarını sanan bu zavallı Ebutaleb’e söylenecek çok laf var aslında.

Bizim Nebahat Albayrak’ımız, Hollanda’da Devlet Bakanlığı’na kadar yükselmedi mi bedevi Ahmet?
Bizim çocuklarımız bugüne kadar İkinci Meclis’e 15 parlamenter, Birinci Meclis’e
10 parlamenter, İl Genel Meclisleri’ne 8 üye, Belediye Meclisleri’ne 500’e yakın üye vermedi mi bedevi Ahmet?

Hollanda’da sayıları 600 bini geçen Tükler’in 350 bini aynı zamanda Hollanda tabiyetine de geçmişlerdir Ebutaleb.
Hollanda’da senin 400 bin yurttaşın, Fas tabiyetinden çıkamadığı için, Hollanda vatandaşlığına çok zor geçebiliyorlar. Yani senin Fas Devleti’n bile uyumdan korkuyor ve uyumu da önlüyor Ebutaleb.

Faslı gençler Hollandalılar’ı o kadar rahatsız etmişlerdir ki, bir ara, sadece suç işleyen Faslı gençlere değil, ebeveynlerine de ceza verilmesi girişimleri yapılmıştır Ebutaleb.
Başta biz olmak üzere, ebeveyleri cezalandırma fikrine karşı protestolar yükseltmişizdir.

Hollanda’da daha çok ‘Türk ve Türkiye düşmanı’ olarak tanınan ırkçı siyasetçi Gerd Wilders bile, baş düşmanı olan Türkler’i değil, Faslılar’ı ağzına sakız yapmıştır Ebutaleb.
Wilders, ‘Daha az Faslı’ sloganı ile yaptığı çıkışlarda, Faslılar’ı o kadar acımasız suçlamıştı ki, bunun için mahkemelerde yargılandı ve ceza yedi Ebutaleb.

Bak Ebutaleb, bunlar gibi örnekleri saymakla bitiremem.
Çok garip değil mi? Tam da böyle bir ortam içinde kalkıyorsun ve bir bedevi haber portalına, ‘Faslılar Türkler’den daha iyi uyum sağlıyor’ diyebiliyorsun.
Vallahi de billahi de ağzımla değil, bir başka yerimle güldüm Ebutaleb.

Senin ile iki kez buluşmamız olmuştu Ahmet Ebutaleb.
Buluşmamızın ilki, sana kitabımı hediye ettiğim zaman gerçekleşmişti.
İkinci buluşmamız ise, iş hayatında çok başarılı olmuş iki Türk kardeş Abdullah ve Umut Tagi’nin bir ödül töreninde buluşmuştuk.
Bu iki Türk kardeş, Hollandalılar’ın çok beğendikleri ringa balığı salamurasını (Haring) en iyi yapan balıkçılar olarak ödüllendirilmişti. Hem de yüzlerce balıkçı arasında ikinci kez bu ödülü kazanmışlardı.
İşte, Hollanda’ya uyum sağlamış Türkler’den bu iki kardeşe ödüllerini sen vermiştin, unuttun mu bedevi?

C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran'a girecek haberler\Tagi kardesler Baskonsolos ve Belediye Baskani ile (2).JPG

Şimdi gelelim, Faslılar’ın geçmişte yaşadıkları olaylara:

Hollanda’daki Faslılar, 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren, eş ve çocukları ile birleşmeye başlamışlardı. Uzun bir süreçten sonra aileleri ile kucaklaşan Faslılar’ın, Hollanda’ya adaptasyonunu önlemek amacıyla ‘Amicalen’ adlı bir örgüt kurulmuştu. Bu örgüt, Kral Hasan’ın kontrolundaki hükümetin propagandasını yapıyor ve Hollanda’daki Faslılar’a, ‘Siz buraya sadece çalışmak için geldiniz. Ülkenize para gönderin ve burada politika ile ilgilenmeyin’ şeklinde telkinde bulunuyordu.
Bunda başarılı da oldular. Böylece Amicalen grubu gün geçtikçe büyüdü ve Faslılar’ın Hollanda’ya uyumu zorlaşmış oldu.

Amicalen grubunun Faslılar arasında dengeyi bozduğuna inanan bir başka grup, ‘Hollanda Faslı İşçiler Komitesi KMAN’ı kurdu. KMAN’ın kuruluş amacı da, Hollanda’daki Faslılar’ı kendi devletlerinin baskısından korumak ve Hollanda’daya uyumlarını sağlamaktı.
Zira, Faslılar o dönemde eşit haklardan yararlanamıyor, Toplu İş Sözleşmesi’nin dışında kalıyor ve taşeronların oyuncağı oluyorlardı.
Kötü çalışma şartları altında çok az maaş alan Faslılar’ın daha iyi konuma gelmeleri ve eşit hak kazanmaları için protesto eylemleri yapan KMAN, Faslılar’ın Hollanda’ya uyum sağlamalarını da teşvik etmekteydi.
Faslılar burada kalmak istiyorlardı. Amicaller ise, vatandaşlarının kültürlerini kaybedeceklerinden korkuyorlardı. Onlar da bu nedenle KMAN grubunu protesto ediyorlardı.
Ülkede tam anlamıyla, milliyetçilerle sosyalistler arasında bir güç mücadelesi sürüyordu.

Kısacası, Amicaller, vatandaşlarının Fas’a bağımlı kalmalarını, ülkelerine para göndermelerini, ülkelerinin politikasını desteklemelerini ve fazla şikâyetçi olmamalarını istiyor, buna karşın KMAN’cılar da, Hollanda’da eşit şartlarda kalınmasını isterlerken, ‘Fas kültürünü korumak iyi ama, entegrasyon da çok iyi’ diyorlardı.
Ülkede bu iki grubun toplantıları, protestoları, açlık grevleri bıtkınlık geirmişti.

C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran'a girecek haberler\Ebutaleb sacmaladi.png

Fas’ta Kral Hasan’a karşı yapılan iki başarısız darbe, iki grup arasındaki gerilimi artırmıştı.
Olaylar Faslılar’ı, ‘Ülke içinde olanlar’ ve ‘Ülke dışında olanlar’ diye ikiye ayırmıştı. Çok radikal olan öğrenciler bile, istikbali Avrupa’da aramaya başlamıştı. Bu öğrenciler, siyasi kargaşadan endişe duydukları için ülkelerini terkederek, Avrupa ülkelerine sığınmaya başladılar. Başka bir ülkede şans arayan bu gruba mensup çoğunlukla erkekler, yığınlar halinde Hollanda’ya geldiler. O zamanlar Hollanda’nın işçi gücüne ihtiyacı çoktu.

Hollanda’da Faslılar’ın sayısı artınca, ortalığa hakim olan Amicaller ve KMAN’ların etkisi de azaldı.
Zamanla bu iki gruptan ses çıkmaz oldu.

İşte, daha birkaç yıl öncesine kadar, yukarıda anlatıldığı biçimde yaşayan Faslı gençler için, ‘Hollanda’ya Türkler’den daha iyi uyum sağladılar’ zırvasını kusan Ahmet Ebutaleb şimdi ne diyecek acaba?

TÜRKLER İÇİN DANIŞMA KURULU’NDAN AÇIKLAMA

Öte yandan, Başkanlığını Zeki Baran’ın yaptığı Türkler İçin Danışma Kurulu İOT, konuyla ilgili bir basın bildirisi yayınladı. Zeki Baran imzası ile yayınlanan bildiri şöyle:

Hollanda’da yaşayan göçmen gruplar entegrasyon yarışında değildir.

Ayrımcılıkla mücadele ve ekonomik krizden göçmenlerin orantısız etkilenmemesi için önlem alma zamanı!

Rotterdam Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmed Aboutaleb’in Fas’lı bir medya kuruluşuna verdiği söyleşide, Faslılar’ın Türklerden daha iyi Hollanda’ya uyum sağladığı yönündeki sözlerini üzüntüyle karşıladık. Değişik toplumsal grupların belirsiz bir biçimde birbiriyle karşılaştırılması doğru değildir.

Rotterdam gibi farklı toplumsal grupların bir arada yaşadığı büyük bir sanayi kentinin Belediye Başkanından tüm kesimleri kapsayıcı bir yaklaşım beklenir. Hollanda’da günlük hayatın her alanında görülen ve son olarak Vergi Dairesinde zirve yapan ayrımcı anlayış ve uygulamalarla mücadele öncelikli olmalıdır. Korona önlemleri nedeniyle ekonomide beklenen ağır krizden göçmenlerin orantısız şekilde olumsuz etkilenmemesi için alınacak önlemler üzerine bir tartışma daha yerinde olacaktır.

Bu tür açıklamalar Rotterdam’ın toplumsal birliğine farklı kesimler arasındaki kardeşlilk ve dayanışma duygusuna da zarar veriyor. Korona salgını ile mücadelede nasıl Hollanda toplumunun tüm kesimleri birlikte mücadele etti ise bundan sonra da yaşadığımız zorlukları aşabilmek için, hep birlikte ele ele vererek dayanışma içinde hareket etmeliyiz.

Rotterdam gibi bir büyük şehrin Belediye Başkanından, ayrımcılıkla mücadele ve eşit vatandaşlık kavramının geliştirilmesi amaçlı girişimlere önderlik etmesini bekliyoruz.

 

 

HOLLANDA VERGİ DAİRESİNDEKİ SKANDALIN YARATTIĞI İKİLEM TARTIŞILIYOR

HOLLANDA VERGİ DAİRESİNDEKİ SKANDALIN YARATTIĞI İKİLEM TARTIŞILIYOR

VERGİ DAİRELERİ ÇİFTE TABİYETLİ HOLLANDALILAR’A AYRICALIKLI SIKI TAKİP YAPMIŞ.

SİYASİ PARTİLERİN BASKISINDAN SONRA YAPILAN ARAŞTIRMA SONUCUNDA, SUÇLU BULUNAN GENEL MÜDÜR VE 4 YÜKSEK GÖREVLİNİN İŞİNE SON VERİLDİ.

İŞÇİ SENDİKALARI, SUÇ SABİT OLMADAN YAPILAN CEZALANDIRMAYA İTİRAZ EDTTİLER.

C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran'a girecek haberler\Belastingdienst.jpg C:\Users\ILHAN\Desktop\Haziran bultenine girecekler\download.jpg
Vergi Daireleri’nden sorumlu Devlet Sekreterleri Alexandra van Huffelen ve Hans Vijlbrief,
yaptırdıkları araştırma sonucunda 4 yüksek görevliyi işten uzaklaştırdılar.

Hollanda Vergi Dairesi, 2012 ve 2014 yıllarında çifte vatandaşlığa sahip olan onbirbin kişiyi, ayrıcalıklı olarak sıkı takibe almış. Bu itiraf, bizzat Vergi Dairesi’ne ait.

RTL Nieuws televizyonu ile Trouw gazetesinin sorularını yanıtlayan Vergi Dairesi sözcüsü, 2012 yılında 3.403, 2013 yılında 7.466 ve 2014 yılında da 189 çifte uyrukluyu, ‘Suç unsuru kuvvetli şüphesiyle’ sıkı kontroldan geçirdiklerini itiraf etti.
Bu uygulamanın 2015 yılında sonlandırıldığını belirten sözcü, buna neden olarak da, yabancı uyrukluların kasıtlı olara yanlış bilgilendirmede bulundukları şüphesinin yüksek olmasına bağladı.
Aldıkları sosyal ödeneklerin yetersizliği karşısında ekstra destek yardımı alan aileler arasında, yabancı uyruklu ve çifte tabiyetli ailelerin daha şüpheli olduklarını beirten sözcü, sıkı takibin bu nedenle yapıldığını söyledi.

Daha önce meclisteki bir soruya, ‘Vergi Daireleri’nde yabancı uyruklulara karşı özel bir kontrol yok’ diyen Vergi Daireleri’nden sorumlu Devlet Sekreterleri Alexandra van Huffelen ve Hans Vijlbrief, bizzat Vergi Dairesi’nden yapılan bu açıklama karşısında şaşkına dönmüşler ve ‘Bu aşamadan sonra durumu ciddi bir şekilde ele alacağım ve araştırma yaptıracağım’ demişlerdi.

Aralarında çok sayısa Türk ailesinin de bulunduğu vergi mükelleflerinden ceza olarak kesilen aidatların telafisi için derhal harekete geçilmesi gerektiğini belirten, aralarında DENK Partisi’nin de bulunduğu çeşitli siyasi partiler, adı geçen Devlet Sekreterleri’ne soru önergeleri verdiler.
Bakanlığın yapmış olduğu araştırma sürerken, siyasi partilerin ‘Sorumluları derhal uzaklaştırın’ baskısı karşısında, başta Genel Müdür olmak üzere 4 yüksek görevlinin işine son verildi.

Vergi Daireleri’nin diğer çalışanları, sorgulama sonunda sıranın kendilerine de geleceği korkusu ile işçi sendikalarına başvurdu.
Sendikalar, işten çıkarılan Vergi Dairesi yöneticilerinin, suçlu oldukları yargıca saptanana kadar suçsuz olduklarını ileri sürerek Bakanlık kararını protesto ettiler.

‘Zanlılar, suç tespit edilene kadar suçsuzdur’ diyen sendikalar, ‘Yabancı kökenlilere yapılan peşin hükümlü cezalandırmalar ne kadar haksız ise, yabancılara haksızlık yaptıkları iddia edilen görevlilerin de, yargılanmadan cezalandırılmaları haksızlıktır’ diyerek, olası bir toplu işten çıkarmanın da haksızlık olacağını belirttiler.

 

LEİDEN FAHRİ KONSOLOSLUĞUMUZ KAPANIYOR   *Bir Türkiye sevdalısı olan Joost Peters’in yeri doldurulamadı.

LEİDEN FAHRİ KONSOLOSLUĞUMUZ KAPANIYOR *Bir Türkiye sevdalısı olan Joost Peters’in yeri doldurulamadı.

*Peters’in patronu olan Achmea Grubu, aynı görevin kendi
bünyelerinden biri tarafından sürdürülmesini sağlayamadı.

C:\Users\ILHAN\Desktop\HAZİRAN BULTENİ'NE GİRECEK OLANLAR\Joost peters-ilhan Karacay.JPG C:\Users\ILHAN\Desktop\HAZİRAN BULTENİ'NE GİRECEK OLANLAR\Joost Peters-tabela 2.JPG

İlhan KARAÇAY yazdı:

Hollanda’nın dev kuruluşu Achmea’nın Yönetim Kurulu’na Başdanışmanlık görevini sürdürürken, Türkiye’nin Leiden Fahri Başkonsolosu olan Joost Peters’in, 2019’un mart ayında vefatından sonra boşalan koltuğu doldurulamadı.

Achmea Grubu adına Başkonsolosluk Müdürü Roos Ouwehand’ın yaptığı açıklamaya göre, Joost Peters’in yerini dolduracak birini bulamadıkları için, Lahey Büyükelçiliğimiz ile yapılan son görüşmeden sonra, Leiden şehrindeki Fahri Başkonsolosluğun 1 ağustos 2020 itibarıyla kapatılmasına karar verildi.

Yapılan açıklamada, Joost Peters yönetimindeki Başkonsolosluğun, Türkiye ile Hollanda arasında ticaret, kültür, sanat ve yüksek öğretim konularında çok iyi çalışmalar yapıldığı belirtilirken, konsolosluğun kapanma kararından üzüntü duydukları ifade edildi.

PETERS’İN YERİ DOLDURULAMAZDI

Türkiye’nin Hollanda’daki Leiden şehri Fahri Başkonsolosu Joost Peters’i 2019 mart ayı içinde yitirmiştik.
Tam bir Türkiye sevdalısı olan Joost Peters ile tanışıklığımız, Fahri Başkonsolosluk görevini üstlenmesinden öncesine dayanıyor.
Joost Paters, Sigorta şirketlerini ve bankaları nezdinde barındıran dünyaca ünlü ve güçlü Achmea Holding’in en önemli yetkililerinden biriydi.

AGİS

Joost Peters’in etkili ve yetkili olduğu şirketlerden biri AGİS adlı hastalık sigortasıydı. AGİS’in Türk müşterisi 5 bin kadardı. AGİS’te göreve başlayan Savaş Avcı, Türk müşteri sayısını artırabilmek için bir kadro oluşturmuştu. Bu kadronun içinde şahsım da, Halkla İlişkiler konusunda görev almıştım.

C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\agishaber3.jpg C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\agishaber4.jpg C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\agishaber5.jpg C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\agishaber36.jpg

Türkiye’ye tatile giden Türkler ve Hollandalılar, orada hastalandıkları zaman, başvurdukları doktorlar ve hastaneler tarafından suistimale uğruyorlardı. Hasta olanlara yüksek faturalar kesiliyor ve bu faturaların bedelleri de Hollanda’da ödenmiyordu.
Savaş Avcı bu gidişe bir son verme yoluyla, AGİS’e daha çok müşteri toplama başarısını gösterdi.

Türkiye’de 200’ü aşkın hastane ile yapılan sözleşmeler sonrasında, Türkiye’de hastalanan Türkler ve Hollandalılar, İstanbul’daki AGİS Merkezi’ne bir telefonla istedikleri hastanelere gidiyorlar ve hesap ödemiyorlardı.
Bu yöntemin halka iyi bir şekilde duyurulmasından sonra, AGİS’in Türk mişteri sayısı 5 binden 150 bine çıkmıştı. Tabii ki, Türkiye’ye her yıl tatile giden milyonlarca Hollandalı’dan 300 bini de AGİS müşterisi olmuştu.

C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\Achmea-De Witte Vis 2008.jpg C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\Achmea Zeil 26 juni 2008 (5).jpg

Achmea Holding’e bağlı olan AGİS’te yapılmak istenenlerin çoğu Joost Peters tarafından onaylanıyor ve destekleniyordu.

Joost Peters, AGİS’in Türkler tarafaından daha çok ilgi görmesi için çeşitli etkinlikler düzenliyordu.
Bu etkinliklerden biri de bir yat gezintisiydi.
Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Almanya ile oynayacağımız çeyrek final maç gününde düzenlenen bu yat gezisine, Hollanda’daki Türk dünyasının etkin isimleri davet edilmişti.
Akşam oynanacak olan maç öncesinde, özel olarak yaptırmış olduğu Türk milli takımı formalarını bize dağıtan Peters, sırtımıza geçirdiğimiz formalar ile fotoğraf çektirdikten sonra, akşam da maçı formalarımızla izlememizi sağladı.
Böylesine Türk hayranı olan Joost Peters’e, Türkiye’nin fahri başkonsolosu olma tavsiyesini yaptım. Bu uyarımı kabul eden Joost Peters’in başvurusu olumlu bulundu.
C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\Achmea. Turkiye-Almanya maci 26 juni 2998 (8).jpg C:\Users\Ilhan\Desktop\Haberler\Achmea. Turkiye-Almanya maci 26 juni 2998 (5).jpg

Joost Peters’in Fahri Başkonsolosluk başvurusu, Ankara tarafından kabul edilirken, görevin Utrecht bölgesinde yapılması şart koşulmuştu. Peters’in çalışma alanı ise Leiden ve çevresiydi. Ankara, Utrecht’te diretirse, Fahri Başkonsolosluk işi suya düşecekti. Bu nedenle Lahey Büyükelçiliğimize bir mektup gönderdim ve isteğin Leiden olarak kabul edilmesini tavsiye ettim. O mektuptan sonra Peters’in Leiden isteği de kabul edildi.

Joost Peters icin mektup

JOOST PETERS’İN ATANIŞ HABERİ

Ölümünün ardından çok kişiyi hüzne boğan Joost Peters’in, Fahri Başkonsolosluk haberini 2008 yılında şöyle yayınlamıştık:

Hollanda’nın dev kuruluşlarından Achmea Holding’in, Yönetim Kurulu’na Badanışmanlık yapan Joost Johan Peters, Tükiye’nin Fahri Başkonsolosu oldu. Hizmet alanı Leiden, Utrecht, Amersfoort, Alkmaar, Hoorn ve Den Helder olan Joost Peters, kendisine verilen bu görevden çok memnun.

Dünyaca ünlü Eureko’nun şemsiyesi altında faaliyet gösteren Achmea; Rabobank, İnterpolis, Agis, Zileveren Kruis, Groeneland, PWZ, OZF, FBTO gibi kuruluşları yönetiyor. 2009 yılında yapılan değerlendirmelerde, Rabobank ve Devlet Karayolları işletmelerinin ardından en iyi üçüncü işveren seçilen Achmea’nın bu başarısında, Başdanışman Joost Peters’in rolü çok büyük.
İşte, bu başarılı Holdingler zincirinin Başdanışmanı olan Joost Peters, Türkiye’nin Hollanda’daki ikinci Fahri Başonsolosu oldu.
Achmea, Leiden şehrindeki Kort Rapenburg 1-3 adresinde tarihi bir binayı kiralayarak, Türkiye Fahri Bakonsolosluğu’na tahsis eden Joost Peters’in bu konudaki en büyük destekçisi olacak.

Fahri Başkonsolosluk tabelası önünde konuştuğumuz Joost Peters şöyle konuştu: “Bu tabela benim için en büyük gurur kaynağıdır. Hollanda ile Türkiye arasında bir köprü görevi yapmaya çalışacağım.
İki ülke insanlarının sorunlarının çözme amacının yanı sıra, ekonomik alanlarda işbirliğini de üstleneceğim.Hollanda ile Türkiye’nin karşılıklı yatırımları iyi koordine edilirse,Türkiye ile Hollanda arasındaki ekonomik işbirliğinin artarak sürmesi de kesinleşir. Türkiye Hollanda için çok önemlidir. Çünkü pozitif ve dinamik bir ekonomik yapısı var.Türkiye’nin önünde uzun bir yol var. Türkiye’nin gelişeceğini ve daha da modernleşeceğini düşünüyorum. Ümit ederim ki, bu bağlamda Fahri Konsolosluğun açılmasından sonra Hollanda ile Türkiye arasındaki ilişkiler daha iyi gelişir. Hollanda’dan Türkiye’ye giden turist sayısının her yıl artış göstermesinin nedenini araşırdığınız zaman, Hollandalı turistlerin Türkiye’de gördükleri hizmetten memnun kaldıkları anlaşılr.”

Çalışmaları arasında, Hollanda’daki Türk gençlerine staj yeri sağlamak olduğunu belirten Peters, Hollanda’dan Türkiye’ye de stajyerler göndermeyi amaçladığını söyledi. Özellikle Türkiye’deki modern hastanelere stajyer doktor göndermeyi çok arzuladığını belirten Peters, kendi bünyelerinde olan sağlık sigortalarının da, Türkiye’de Agis gibi hizmet vermeleri için çalışma yapıldığını sözlerine ekledi..
Türkiye’de, Savaş Avcı’nın yönetimindeki Agis Hizmet Merkezi’nin, 10 yıl içinde 200 bini aşkın Türk ve Hollandalı hastayı tedavi ettirdiği vurgulanırken, aynı hizmetin Zilveren Kruis gibi diğer Achmea sağlık sigortalıları için verilmesinin mutlaka sağlanması gerektiğini söyleyen Peters, “Bu sorunu kısa bir zamanda çözeceğiz” dedi

Öte yandan, Agis Sağlık Sigortası’nın Türkiye’deki Hizmet Merkezi Genel Müdürü ve hissedarı olan Savaş Avcı, Joost Peters’in TC Fahri Başkonsolosluğu’na getirilmesi ile ilgili olarak şunları söyledi: “Agis olarak, Türkiye ile Hollanda arasında başlattığımız ve her yıl daha da güçlenmesi için çalıştığımız sağlık köprüsüne,  Holdingimizin Başdanışmanı Joost Peters’in Fahri Başkonsolos olması bizi çok heyecanlandırmış ve gururlandırmıştır. Joost Peters’in getireceği ivmeyle iki ülke arasında kurulacak yeni iş ve sosyal ilişkilerinin geliimi için bizim de varoluş amacımız olmasından kaynaklanan heyecanımızı ve enerjimizi hiç kaybetmeden desteğimizi vereceğimizi belirtmek isteriz.”

FAHRİ KONSOLOSLUKLARIN ÖNEMİ
Uluslararası ilişkilerin ve diplomasinin önemli bir unsuru olan fahri konsolosluğun, dış ekonomik ilişkiler açısından da önem kazanması iş dünyasının dikkatini çekiyor. Yurtdışında Türkiye’yi temsil eden fahri konsolos sayısı 170’e ulaşıyor. Türkiye’nin en çok ABD, Brezilya, Fransa ve Almanya’da fahri konsolosu bulunuyor.

ELÇİLİKLER KALKIYOR
Birçok ülke büyükelçilik ya da konsolosluk açamadığı ülkelerde fahri konsoloslar aracılığıyla ilişkilerini geliştirirken, aralarında Kanada’nın da bulunduğu ülkeler de, var olan elçiliklerini ve konsolosluklarını kaldırıp, bu görevi fahri konsoloslara devretmeye başladı. Bunda da, ekonomik nedenler ve konsolosların her 4 yılda bir değişmesi yüzünden adaptasyon sorunu yaşamaları etkili oldu. Fahri konsolos, genellikle o ülkenin vatandaşı olduğu ya da orada ikamet ettiği için tercih ediliyor. Avrupa Birliği’nde de ülkelerdeki tüm büyükelçilikleri kapatıp, yerine yalnızca bir ‘Avrupa Birliği Büyükelçisi’ ya da fahri konsoloslara devretmek için çalışmalar yapılıyor.