Göçmenlerin ağaç gibi kök salmadığını, ayakları ile yürüdüklerini belirterek, aidiyeti önemsemeyen ‘Akil Adam’ iyi niyetli ama, kültür ve gelenek yoksunu.
Bana göre, ağaçlar toprağa tutunurlar, insanlar ise sevdiklerine ve güvendiklerine…
Ağaçlar topraktan beslenirler, insanlar ise emek ve gayretlerinden.
Geçtiğimiz hafta, Hollanda kabinesine iki Türkiyeli bayanın Bakan oluşları haberleriyle uğraşırken, Günay Uslu’nun okul çağında yaşadığı bir olay dikkatimi çekmişti. Olay şuydu: Günay Uslu, ikinci nesil bir göçmen çocuğu olduğundan dem vururken, sınıfta ders veren doçent şunları söylemiş:
‘Bomen hebben wortels, mensen niet.
Mensen hebben benen waarmee ze lopen en sporen achterlaten.’ Yani, ‘Ağaçların kökü vardır, insanların yok.
İnsanların ayakları vardır, yürümek ve arkada iz bırakmak için.’
Gurbetteki bizler hep ‘kök saldık’ deriz.
İşte bu yanlışmış. Biz sadece yürürmüşüz…
Sadece ağaçlar kök salarlarmış.
Biz insanların ise sadece ayakları varmış ve bu ayaklar yürümemizi sağlarmış.
Bunlar doğru sözlerdir. Ne var ki, yürüyenlerin de, kök salanlar gibi tutundukları yerler vardır. Ağaçlar toprağa tutunurlar, insanlar ise sevdiklerine ve güvendiklerine…
Yukarıda Hollandaca ve Türkçe okuduğunuz anlamlı lafı eden akil kişi ne demek istemiş acaba diye düşünmeyin. Zira adamın ne demek istediği çok açık.
Hani biz hep, ‘Avrupa’ya kök salan atalarımız’ falan deriz ya!
Ardından da, ‘Vatan sevgisi, aidiyet hissi ve vatan özlemi’ deriz ya!
Bunlar hep boş laflarmış.
Akil adam, ‘Ağaçların kökü var, insanların ise ayağı var’ derken, bizim yıllardır beynimize yerleştirdiğimiz vatan sevgimizi, aidiyet duygumuzu ve vatan sevgimizi hiçe saymış ve ‘Boş verin siz bu mavalları. Sizin kökünüz yok, ama ayağınız var. Yürüye yürüye, yeni yerleşim bölgeleri bulacaksınız ve en nihayetinde o yerlerin değerini anlayacak ve seveceksiniz’ diyor.
Öyle anlaşılıyor ki, bu akil adam bu lafı ederken, kendi insanlarının, yani Hollandalılar’ın göç tarihine bakmış ve ondan sonra böyle bir tespit yapmıştır.
Öyle ya, Yeni Zelanda’ya, Avustralya’ya ve Kanada’ya çiftçilik yapmak için gitmiş ve oralarda yerleşmiş Hollandalılar’dan, aidiyet diye bir kelimeyi hiç duymamıştır bu akil adam. Belki özlem vardır ama aidiyet duygusu olmamıştır Hollandalılarda.
Nedir peki bu aidiyet?
Bu konuda değişik açıklamalar var.
Birçok düşünür ve sosyoloğa göre, aidiyet hissinin temelinde iki faktör önemli rol oynar. Bunlardan ilki özdeşleşme, ikincisi ise takdir edilme ihtiyacıdır. Kişinin toplum içerisinde yer edinebilmesi için o toplumun üyelerine, kurallarına ya da kriterlerine uyum sağlaması gerekir. Uyum sağlamak içinse aidiyet duygusu şarttır. Çünkü birey ancak kendisini ait hissettiği ortamlarda bir şeyleri başarabilmek için gerekli olan motivasyonu kendinde bulur.
Ben yukarıdaki açıklamaya katılmıyorum: Örneğin, anayurtlarından koparak yabancı yerlere göç etmiş olan bizler, anayurdumuza karşı bir sevgi, özlem ve vefa borcu çerçevesinde hareket ederiz. Bu duruma da ‘aidiyet’ diyoruz.
İçinde yaşadığımız toplumun kurallarına ve kriterlerine uyma isteğine aidiyet değil, ‘topluma uyum’ denir.
Aidiyet konusunu biraz daha ileri götüreyim isterseniz.
Avrupalı Türklerin çok derin aidiyet duyguları vardır.
Bazı aidiyet göstergeleri, yeni nesillerde az görülse de, Avrupa’daki yurttaşlarımız, Türkiye’den gelmiş oldukları köy, kasaba ve şehirlere, az veya çok, ama bir şekilde aidiyet duyarlar. Kendi bölgelerinden gelen insanlarla Avrupa’da kurdukları dernek ve vakıflar, bunun çok açık ve seçik delilidir. Hatta bu aidiyet zenginliğini, dünyanın neresinde Türkçe konuşan topluluk varsa, dini inanışları farklı bile olsa, Avrupalı Türklerin bu topluluklara karşı bir hissiyat, yakınlaşma, sıcaklık veya akrabalık davranışı gösterdiklerini görürüz. Bu özellik, biraz önce yazdığım, içinde yaşanılan topluma uyuma asla engel değildir. Tam aksine zenginliktir. Bunun çevremizde ve dünyada onlarca örnekleri vardır.
‘Ağaçların kökü vardır, insanların ayakları’ diyen akil adam doğru söylüyor ama, belki de 6 veya 7 nesil sonra, şimdi ifade etmek istediği gerçekleşebilir.
Zira, şu anda dördüncü nesil çocuklarımızın yaşadığı gurbet ellerin, ana yerler olabilmesi için, birkaç nesilin daha tükenmesi lâzım.
Belki de aradan 10 nesil geçmesi lâzım. İşte o neslin çocukları, atalarının gelmiş oldukları yerleri belki de hiç anmayacaklardır.
İşte o zaman, ‘Ağaçların kökü vardır, insanların ayakları’ diyen akil adam haklı olabilecektir.
Gerçi, her ne kadar akil adama, bu şartlarda haklı demiş olsam da, teknolojinin, sosyal medyanın ve iletişimin geliştiği bir devirde, Avrupa’daki Türklerin, Türkiye ve dünyanın diğer bölgelerindeki Türkçe konuşanlarla ilişkileri kesilmeyecektir diyebilirim. Eski Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarının 20’nci ve 30’uncu yıldönümlerinin kutlanması, Türkiye ile bazı Türk devletlerinin farklı alanlarda işbirliğine girmeleri, bu yönde ortak çalışmalar yapmaları ve bu girişimlerin sosyal medyada yer bulması, Avrupalı Türklerin, kökleriyle olan ilişkilerini sürekli gündemde tutacaktır.
Demek ki yolun yarısındayız. Biz, şimdilik ayaklarımızla yürümeye, Günay Uslu ve diğer başarılı Türk kökenliler gibi başarılı olmaya ve örnek işler yapmaya devam edelim ve takdir toplayalım.
Gazetelerden sadece NRC Haldelsblad değil, de Volkskrant, Trouw, ve diğer gazeteler de bizlerin başarılarını sayfa sayfa yazsınlar. İçinde yaşadığımız toplum için sorumluluk alalım. O zaman, ‘Ağaçların kökü vardır, insanların ayakları’ konusunu tekrar konuşalım, sevgili okuyucularım.
KONUYLA İLGİLİ BİR KİTAP
Mustafa Poyraz’ın derlediği kitabın adı:
AİDİYET, GÖÇMEN VE TOPLUMSAL ÇEŞİTLİLİK
Geleneksel yapının koruduğu, biçimlendirdiği ve yönlendirdiği bireyler, bu yapının dağılmasıyla birlikte kendilerini “sahipsiz” ve terkedilmiş bir alanda, bir anlam ve aidiyet arayışı içerisinde buldular. Eski sosyal ilişkilerin ve aidiyet bağlarının çözülmesine karşın, yeni ve insanları mobilize eden başka toplumsallık biçimleri hâlâ sürece damgasını vuramadı. Kentselleşmiş ve giderek çeşitlenen bir dünyada, yeni toplumsallıklar ve dayanışma dinamikleri arayışı modern insanın en önemli kavgası olarak önümüzde durmaktadır.
Bu kitabın amacı, küresel ölçekte hızlanan göçün, değişik kültürleri bir araya getiren hareketliliklerin, farklıların etkileşiminden doğan yeni yaşam pratiklerinin, ortaya çıkan yeni toplumsal sorunların ve sınıfsal pozisyonların doğurduğu yeni toplumsallıklar oluşturma eğilimlerini tartışmaktır. Kendine bir var olma alanı arayan göçmenlerin, geleneksel, dinsel ve milliyetçi yaklaşımları öne çıkarma eğilimine girmeleri ve bunun yarattığı günlük pratikler de tartışma alanlarından birisidir. Dünyanın başka yerlerinde gözlemlenen bu durum, Türkiye’deki göçmen topluluklarını da yakından ilgilendirmektedir.
Hollanda’da Demokratlar ’66 Partisi’nin siyasi başkanı Sigrid Kaag tarafından, ‘çok becerikliliği’ farkedilerek, parlamento dışından Bakan yapılan Günay Uslu, çok renkli kişiliği nedeniyle medyanın ‘en çok söz ettiği’ kişi olurken, ilk icraatına, tacize uğrayan kızların sorunlarını üstlenmesi ile başlamıştı.
Kültür ve Medya’dan Sorumlu Devlet Bakanı olarak atanan Günay Uslu’nun ilk kültür ziyareti ise Ede şehrinde başladı.
‘Kültür sayesinde toplum ile empati(*) bağınız oluşur’ diyerek, Ede halkını kültür ve sanat işleri ile uğraşmaya çağıran Uslu, böylece daha sağlıklı bir yaşam kazanılacağını ifade etti.
Şehrin Belediye Başkanı Rene Verhulst ve Cultura Vakıfı Başkanı Gerry Poelert tarafından karşılanan ve refakat edilen Günay Uslu, kalıpçılık kurslarına katılan kadınları ziyaret ettikten sonra, çocukların çalışmalarını da izledi.
Hollanda medyası Uslu’nun bu ziyaretine ve teşfik sözlerine geniş yer ayırdı.
(*)Empati, eşduyum ya da duygudaşlık , bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir. … Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır.
İlhan KARAÇAY Soruyor:
Yaşadığımız ülkenin yönetimi ve politikası bizi hiç ilgilendirmiyor mu?
Hollanda hükümetinin kurulması, bizim sivil toplum kuruluşlarının gündemine gelmiyor mu?
Dışlanan ve ‘Ayrılıkçı’ olarak damgalanan Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği’nin Türkçe ve Hollandaca duyurusu öğretici olsun.
Tam 299 gün, hükümetsiz yaşadığımızın hiç farkında olamadığımız Hollanda’da, uzun maraton görüşmelerinden sonra kurulan yeni hükümet, Hollanda’daki Türkler ve Türk kökenliler tarafından hiç önemsenmedi. Hem de içinde iki Türkiye kökenli kadın Bakan yer aldığı halde.
Güney Uslu, atanmasından sonra Başbakan Rutte ile ilk görüşmesinde
Türk medyası olarak biz, bu konuya çok önem verdik ve Bakan olan kızlarımızı öne çıkararak övgüler yağdırdık. Naçizane şahsım, özellikle Günay Uslu’nun, Emirdağlı bir işçinin kızı olarak başarılarını destansı bir hale getirdim.
Dilan Yeşilgöz, atanmasından sonra Başbakan Rutte ile görüşmesinde
Adalet Bakanı olan Dilan Yeşilgöz de, bir Türkiyeli olarak kadın olarak, ırkçı Wlders’in hışmına uğradı.
Ama ne var ki, birkaç istisna haricinde, bizim sivil toplum kuruluşlarımızdan bu konuda tek bir ses bile çıkmadı. Kaldı ki, yeni kurulan hükümet bizim de vergilerimizden oluşan bütçeyle, önümüzdeki dört yıl Hollanda hakkında kararlar verecek ve uygulayacak. Biz de, Hollanda’da yaşıyoruz. Uygulanacak politikalar bizim de geleceğimizi yakından ilgilendiriyor. Çocuklarımızın kaderine, geleceğine tesir edecek olan yönetime ilgilisizlik beni oldukça düşündüyor.
İçinde yaşadığımız toplumda meydana gelen gelişmelere karşı bu kadar duyarsız davranmak sadece ayıbımız değil, kaybımız da olmalıdır.
Sayıları 1200’ü geçtiği belirtilen ve bu sayının yüksekliğinden bazen gurur duyduğumuz Türk derneklerinin ve sivil toplum kuruluşlarının, ‘Sadece çay kahve içilen hemşehri kuruluşları’ olduğunu iddia edenlere hiç katılmıyordum ve bu kuruluşların yararlarını öne çıkarıyordum. Ne var ki, Hollanda’daki bu çok önemli olan gelişme hakkında hiç ses çıkarmayan bu kuruluşlarımız beni hayal kırıklığına uğrattı ve bu yorumu yazma mecburiyetinde bıraktı. Oysa aynı kuruluşlarımızın, Federasyon, Dernek ve Vakıf Başkanları, Büyükelçiliğimizin ve Konsolosluklarımızın organize ettikleri etkinliklere katılıp, sosyal medyada boy boy fotograf paylaşıyorlar. Buna asla karşı değilim ve kınamıyorum. Ancak, aynı hassasiyeti ve ilgiyi yaşadığımız ülkenin gelişmelerine göstermelerini de bekliyorum.
Ha, bakın bir ses çıktı Türkiyeli bir kuruluştan. Hollanda’daki bazı Türklerin ve devletin dışladığı ve ‘ayrılıkçı’ olarak damgaladığı, Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği HTİB’den bir ses çıktı. Hem de Türkçe ve Hollandaca olarak çok güçlü bir ses.
Şimdi ben, bu Türkiyeli kuruluştan çıkan Türkçe ve Hollandaca sesi sizlere sunuyorum.
Bundan sonraki takdir sizlerindir.
İŞTE HTİB’NİN DUYURULARI:
YENİ HÜKÜMETİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Yeni hükümetin düşündürdükleri Hollanda siyasi tarihinin en uzun koalisyon görüşmeleri sonucunda Mark Rutte’nin başbakanlığında yeni hükümet kuruldu. Yeni hükümetin bir önceki koalisyon hükümetinde yer alan partilerden oluştuğunu ve iki sol partinin hükümete birlikte katılmasını engellemek için kapalı kapılar ardında siyasi oyunlar oynandığını unutmadan bir kenara not etmek istiyoruz.
Yeni hükümetin programını oluşturan koalisyon metni kimi olumlu unsurlar içermekle birlikte Hollanda’nın önünde duran, aҫık ve gizli yoksulluğa, gelir adaletsizliğine son vermek, modern ve halka yakın yeni bir yönetim anlayışı oluşturmak, sivil toplumu güçlendirmek gibi temel sorunları çözmekten uzaktır.
Ama isterseniz önce olumlu gördüğümüz bazı gelişmelerden söz edelim. En başta bakanlar kurulunda yer alan 28 bakandan 14’unun kadınlardan oluşmasını alkışlıyoruz. Kadınlardan ikisinin Türkiye kökenli olması da alkışlanacak bir gelişmedir. Ayrıca Suriname kökenli bir bakanın da hükümette yer almasını bu gelişmelere ekleyebiliriz.
Neden?
Çünkü biz örgüt olarak öteden beri göçmenlerin toplum içerisinde görünebilir yerlere gelebilmesini önemsiyoruz. Bunun olumlu rol modeli olarak genҫ nesillere yansıyacağına ve dolayısıyla entegrasyon sürecini olumlu yönde ilerletebileceğine inanıyoruz.
Hükümetin programında yaşanabilir çevre, iklim, eğitim, öğrencilere burslar, asgari ücret, kreşler, yeni konutların inşası ve benzeri alanlarda iyileştirmeler öngörülüyor. Kağıt üzerinde hepsi güzel görünüyor ama daha önceki Rutte hükümetlerinde verilen sözlerin tümünün yerine getirilmemesi nedeniyle ihtiyatlı olmamız gerektiğini de belirtmeden geçmek istemiyoruz. Ayrıca toplumdan kopuk siyaset ve yönetim anlayışının değişebileceğini gösteren herhangi yeni bir unsuru hükümet programında göremememiz tam anlamıyla pozitif düşünmemizi engelliyor. Umarız yanılırız.
Hükümetin programında Türkiyeliler için inburgeringsplicht (uyum mecburiyeti) öngörülmesinin bizde büyük hayal kırıklığı yarattığını belirtmeden geçemeyiz. Bilindiği gibi, daha önceki hükümetler döneminde bu yönde atılan adımlar, örgütümüzün başvurması nedeniyle yargı tarafından iptal edilmişti. Hükümet şimdi hukukun çevresinden dolanarak aynı programı yine uygulamak istiyor. Ama unutulmasın ki, HTİB hâlâ yaşıyor ve diğer ilgili kuruluşlarla birlikte tekrar yargıya başvurup bu haksız tutumun engellenmesini sağlamaktan geri durmayacağız. Çünkü bu uygulama Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ortaklık anlaşmasına aykırıdır ve yargının kararı kesindir.
Üzerinde asıl durmak istediğimiz konu ise şudur. Hükümet programında toplumun belirli kesimlerinin ekonomik durumunda yüzde 0.1, yüzde 0.5 veya en fazla yüzde 1.5 oranında iyileştirmeler olacağı söyleniyor. Bu rakamların komikliği bir yana biz bunlara inanmakta güçlük çekiyoruz. Çünkü daha önceki hükümetler döneminde bu yönde verilen sözler yerine getirilmedi ve özellikle toplumun alt gelir grubuna mensup olanların satın alma gücü düştü.
Enflasyonun giderek arttığı, emekli aylıklarının on yıldır net olarak geriye gittiği, sağlık primlerinin sabit durmadığı, enerji fiyatlarının yükselmesi nedeniyle herkesin yılda 500-600 Euro daha fazla ödemek zorunda olduğu mevcut koşullarda nasıl oluyor da gelirlerin biraz ileriye gideceği veya en azından sabit kalacağı ileri sürülüyor, anlamak gerçekten zor.
Anlaşılan o ki yeni hükümet corona virüsünün yarattığı faturayı dar gelirlilerin üzerine yıkmayı düşünüyor ama bunu açıkça söylemekten çekiniyor ve bu nedenle süslü sözler kullanıyor. Bunun toplumdaki huzursuzluğu giderek artıracağını, siyasi kurumlarla halk arasındaki uçurumu derinleştireceğini şimdiden görmemek için siyaseten naif olmak gerekir. Eğer ileride bu hatalı tutum telafi edilip düzeltilmezse korkarız ki kendimizi hiç beklemediğimiz toplumsal huzursuzluk ortamında bulabiliriz.
Son olarak bir noktayı daha işaret etmeden geçmek istemiyoruz. Bu çağda hükümetlerin kuruluşlarının kapalı kapılar ardında ve belirli siyasetçilerin dar alanda paslaşmalarıyla gerçekleşmesinin modası çoktan geçti. Toplumun en geniş kesiminin, özellikle sivil toplum örgütlerinin katkıda bulunmadığı hükümetlerin başarı şansı zayıftır.
Umarız yeni hükümet toplumun beklentilerine yanıt verir ve corona virüsünün yarattığı tahribatın faturasını dengeli bir biçimde dağıtır. Aksi halde olabilecekleri düşünmek bile istemiyoruz. Çünkü toplum zaten corona virüsünün yarattığı moral bozukluğu içerisinde bulunuyor ve bu nedenle siyasetin üzerine yıkmayı düşündüğü ağır faturaya sert tepki verebilir.
Bizden şimdiden uyarması!
Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği (HTİB)
HTİB’NİN HOLLANDA MEDYASINA VE PARLAMENTERLERDE GÖNDERİLEN HOLLANDACA DUYURUSU:
WAT MOETEN WE MET DE PLANNEN VAN HET NİEUWE KABİNET RUTTE IV?
Als resultaat van de langste coalitieonderhandelingen in de Nederlandse politieke geschiedenis is er een nieuwe regering gevormd onder het premierschap van Mark Rutte. Hierbij merken we op dat het nieuwe kabinet dat bestaat uit de partijen (VVD, D66, CDA en ChristenUnie) achter gesloten deuren politieke spelletjes heeft gespeeld om te voorkomen dat de twee linkse partijen (PvdA en GroenLinks) samen in het kabinet zouden kunnen toetreden.
Hoewel de tekst van het nieuwe regeerakkoord enkele positieve elementen bevat, ligt die ver af van een oplossing voor de belangrijkste problemen waar Nederland voor staat. Die bestaan namelijk uit het beëindigen van de openlijke en verkapte armoede, de inkomensongelijkheid en het versterken het maatschappelijk middenveld.
Maar laten we het eerst hebben over enkele positieve ontwikkelingen. Allereerst juichen we het toe dat 14 van de 28 leden van het nieuwe kabinet vrouw zijn. Dat twee van de vrouwen van Turkse afkomst zijn, is een ontwikkeling die toegejuicht moet worden. Daaraan kunnen we nog toevoegen dat er een minister van Surinaamse afkomst in het kabinet is benoemd. Waarom is dit belangrijk? Wij hebben er als organisatie immers altijd voor gepleit dat Nederlanders met een migratieafkomst op representatieve posities in de samenleving terecht zouden moeten komen. Dit is vooral van belang om rolmodellen voor de jongere generaties te creëren om op die manier het integratieproces in een positieve richting te kunnen laten ontwikkelen.
Het regeerakkoord voorziet in verbeteringen op de terreinen leefbaar milieu, klimaat, onderwijs, studiebeurzen voor studenten, minimumloon, kinderdagverblijven en de nieuwbouw van woningen. Op papier ziet het er allemaal goed uit, maar het spreekt voor zich dat we voorzichtig moeten zijn, aangezien beloften die in eerdere kabinetten van Rutte zijn beloofd, niet zijn nagekomen. Bovendien treffen we in het regeerakkoord geen enkel nieuw element aan dat laat zien dat politiek en bestuur, die te ver af staan van de samenleving, zodanig kunnen veranderen door burgers meer te betrekken bij de besluitvorming.
We moeten helaas ook vermelden dat in het regeerakkoord de inburgeringsplicht voor Turken zeer teleurstellend is. Zoals bekend is door de inzet van onze organisatie, de stappen die tijdens de vorige kabinetten in deze richting zijn gezet, door de rechterlijke macht geschrapt. Het nieuwe kabinet wil nu de inburgeringplicht versterken door via een slimmigheid de wet te kunnen omzeilen. Maar vergeet niet dat HTİB niet zal aarzelen om samen met andere relevante organisaties nogmaals een beroep te doen op de rechterlijke macht, door ervoor te zorgen dat deze oneerlijke juridische houding wordt voorkomen. Enerzijds is de inburgeringsplicht namelijk in strijd met de associatieovereenkomst tussen de Europese Unie en Turkije en anderzijds blijft de rechterlijke uitspraak gewoon overeind staan.
Waar we ons bovendien nader op willen focussen, is dat het regeerakkoord zegt dat er 0,1 procent, 0,5 procent of hoogstens 1,5 procent verbetering zal zijn van de economische situatie binnen bepaalde segmenten van de samenleving. Afgezien van de belachelijkheid van deze cijfers, vinden we het moeilijk om die te geloven vooral omdat de beloften in deze richting tijdens de vorige regeringen niet werden nagekomen en de koopkracht van de lagere inkomensgroepen alleen maar daalde. Er wordt beweerd dat in de huidige omstandigheden waarin de inflatie geleidelijk toeneemt, de pensioenen al tien jaar duidelijk achteruitgaan, de ziektekostenpremies steeds maar stijgen en dat iedereen van 500 tot 600 euro per jaar meer kwijt is aan stijgende energieprijzen. De vraag dringt zich dan ook op hoe het mogelijk is dat inkomens licht gaan stijgen, laat staan dat die stabiel blijven. We zien het wat dat betreft somber in.
Het lijkt erop dat het nieuwe Kabinet overweegt om de openstaande rekeningen die vanwege het coronavirus heeft laten oplopen, op de lage inkomens wil afschuiven. Echter durft de nieuwe regering dat niet openlijk te zeggen en gebruikt daarvoor omfloerste bewoordingen. Voor de politiek is het noodzakelijk zich naïef te gedragen door niet bij voorbaat in te zien dat de inkomensongelijkheid de onrust in de samenleving alleen maar zal vergroten en de kloof tussen de politieke instellingen en de bevolking zal verruimen. Als in de toekomst deze houding ten opzichte van de daling van inkomens niet wordt gecompenseerd en gecorrigeerd, zijn we bang dat we in een grote sociale onrust terecht zullen komen.
Tot slot willen we nog op een belangrijk punt te wijzen. In de huidige tijd is het ongepast om een regering achter gesloten deuren met alleen toegang voor bepaalde politici, te formeren. Regeringen waarin een groot deel van de samenleving, met name niet-gouvernementele organisaties, geen bijdrage aan kunnen leveren, hebben een kleine kans van slagen. We hopen dat het nieuwe kabinet de rekening die door het coronavirus hoog is opgelopen, op een gelijkwaardige en eerlijke manier verdeelt onder alle inkomensgroepen. We willen niet eens nadenken over wat er dan eventueel zou kunnen gebeuren. Het volk is door de maatregelen rond het coronavirus al in een gedemoraliseerde fase terechtgekomen, bijvoorbeeld het wegvallen van de middenstand en kleine bedrijven, het welzijn van de jeugd en de ouderen.
Daarom waarschuwen we alvast!
We blijven strijdbaar.
De Turkse Arbeidersvereniging in Nederland (HTİB)
Televizyon programlarında tacize uğrayan genç kızlara sahip çıkan Kültür ve Medya’dan sorumlu Devlet Bakanı Günay Uslu, ‘Bu konuda sıfır tolerans’ dedi
Adalet Bakanı Dilan Yeşilgöz, tacize uğramış olan tüm kurbanlara çağrı yaptı ve ‘Derhal başvuru yapın’ dedi.
En büyük skandal, ‘O ses Hollanda’ adlı ses yarışması programının prodüktörü Mol ailesinin eniştelerinden kaynaklandı.
Tacize uğrayanların ve tacizcilerin sayısı çoğalınca TV’deki programlar durduruldu.
Holanda medyası Günay Uslu ve Dilan Yeşilgöz’ün, taciz olaylarına el koydukları haberlerini geniş bir şekilde yayınlıyorlar. Üstteki fotoğrafta De Telegraaf’taki haberi görüyorsunuz.
İlhan KARAÇAY’ın haberi:
Hollanda’da uzun bir pazarlık maratonundan sonra kurulan koalisyon hükümetinde yer alan iki Türkiyeli Bakan Günay Uslu ve Dilan Yeşilgöz’ün ilk icraatları, ülkeyi çalkalayan taciz olaylarını ele almak oldu.
Seks özgürlüğünün sınırsız olduğu bilinen Hollanda’da, sekse doyamayan sapıkların cirit attığını ortaya koyan taciz olayları, çeşitli programlara katılan genç kızların başına geldi.
Dünya çapında TV prodüktörlüğü yapan John de Mol’un, Türkiye’de de ‘O Ses Türkiye’ adıyla yayınlanan programın Hollanda versiyonunda cereyan eden taciz olayları, son günlerde Hollanda medyasını sıkça meşgul ediyordu.
Programa katılan genç kızları, gücü ve etkinliğini kullanarak taciz ettiğini ikrar eden Jeroen Rietbergen, eşi Linda de Mol tarafından evden kovuldu.
İlk taciz haberi, John de Mol’un, TV prodüktörü ve program yapımcısı kız kardeşi Linda de Mol’un eşi Jeroen Rietbergen’den kaynaklandı.
Jeroen Rietbergen, ses yarışması programında müzik yapımcılığı yapıyor. Programa katılan genç kızları ‘Seni birinci yaptıracağım’ vaatleri ile aldatan ve buna karşı cinsel ilişki talep eden Rietbergen’den şikâyetçi olan genç kızların sayısı fazlalaşınca, ve aynı programda çalışan arkadaşlarından biri, bu durumu ifşa edince ortalık karıştı. Bundan sonra tacize uğrayan genç kızlar konuşmaya başladılar.
Devlet Bakanı Günay Uslu, Başbakan Rutte ile ilk görüşmesini yapıyor.
Bu konudaki haberler medyada magazinsel bir durum alınca, tacize uğrayan diğer genç kızlar da konuşmaya başladılar. Aynı programda jüri üyeliği yapan şarkıcı Ali B’nin de tacizciler sınıfına girdiği anlaşılınca, Kültür ve Medya’dan Sorumlu Devlet Bakanı Günay Uslu devreye girdi ve, ‘Mevki ve güç kullanarak genç kızlara tecavüzde bulunanlar için toleransım sıfırdır. Tecavüz kurbanları derhal şikâyet başvurusunda bulunsunlar’ diyerek, konuyu çok ciddi bir şekilde ele alacağını belirtti ve RTL adlı yayın kuruluşunu da uyardı.
RTL Televizyonu’ndan yapılan açıklamada, adı geçen programın yayınlarının derhal durudrulduğu belirtildi.
Adalet Bakanı Dilan Yeşilgöz, Başbakan Rutte ile başbaşa ilk görüşmesini yapıyor.
Konunun kültür ve medya işlerini ilgilendirmesi üzerine harekete geçen Günay Uslu’nun yanında, Adalet Bakanı Dilan Yeşilgöz de, yaptığı açıklamada, genç kızlara yapılan tecavüzleri kınadı ve suçluların cezalandırılması için gayret sarfedeceğini belirtti.
Yeni buluşlar ile yaptığı TV programlarının isim haklarını 134 ülkeye satan ve Türkiye’de de çok sayıda programı yayınlanan John de Mol, kızkardeşi Linda ile.
John de Mol’un kız kardeşi Linda de Mol, TV programları yapımcılığından başka, başta satış rekoru kıran Linda dergisi olmak üzere pek çok derginin sahipliğini yapıyor. Gelişmelerden büyük züntü duyduğunu belirten Linda de Mol, eşi Jeroen Rietbergen’i, evinden kovduğunu açıkladı.
Çeşitli TV programlarına katılan genç kızların sayıları her saat başı artıyor. Daha önce korktukları ve utandıkları için açıklama yapamayan kurbanların anlattıkları, Hollanda kamuoyunu en çok meşgul eden konu oldu.
Taciz olaylarınının araştırma ve soruşturmasını üstlenen iki Türkiyeli Bakan Günay Uslu ve Dilan Yeşilgöz ise medyanın odak noktası oldular.
Çok ilginçtir. Türkiye’de spor kulüplerinin isimleri, üç beş kuruşluk menfaat için sponsor isimleri ile değiştiriliyor. Sponsor değiştikçe, kulübün ismi de değişmiş olduğundan kafalar karışıyor.
Stadyum isimleri de, yine sponsorların adları verilerek değiştiriliyor.
Ayrıca, spora faydası olmuş insanların isimlerinin verildiği stadyumlar da var.
Ne var ki, Avrupalılar, yaşamakta olan insanların isimlerini stadyumlara ve başka yerlere vermiyorlar. Verilecek isim kesinlik kazanmışsa, kişinin ölmesi bekleniyor ve ancak ölümden sonra isim değiştiriliyor.
Örneğin, Amsterdam’da yapılan Arena Stadyumu’na Johan Cruijff isminin verilmesi kararlaştırılmıştı. Ne var ki, Johan Cruijff yaşadığı sürece stadın adı Arena olarak kaldı. Cruijff’ın ölümünden sonra da stadın adı Johan Cruijff oldu.
Kaldı ki Türkiye’de, Allah gecinden versin, Fatih Terim yaşadığı halde adı bir stadyuma verildi.
SPONSORLUK Sponsorluk, küresel rekabet sonucunda meydana gelen bir oluşumdur. Markalarını unutulmaz hale getirmek isteyen firmalar, isim sponsorluğunun yanında forma sponsorluğu için de para harcıyorlar. Forma sponsorluğu da birkaç dalda yapılıyor. Sırt sponsoru, kol sponsoru, şort sponsoru, Çorap sponsoru, Sağlık sponsoru olanlar da var. Bir de tedarik sponsoru var ki, 5 veya 10 yıllık sözleşmelerde 70 milyona kadar yüksek meblağlar ödeniyor.
Pek çok kulüp bu fırsatı iyi değerlendiriyor ve gelirlerinin büyük kısmını sponsorluktan elde ediyor.
Türkiye’de kulüplerinin isimlerine ekleme yapan kulüpler ve sponsor isimleri şöyle:
Atakaş – Hatayspor
Aytemiz – Alanyaspor
Çaykur – Rizespor
Demir Grup – Sivasspor
Fraport-TAV– Antalyaspor
Hes Kablo – Kayserispor
İttifak Holding – Konyaspor
Medipol – Başakşehir
MKE – Ankaragücü
Yukatel – Denizlispor
Stadyum sponsorluğu için, stadlara verilen isimler de şunlar:
Bahçeşehir Okulları – Aytemiz Alanyaspor
Vodafone – Beşiktaş
Didi – Çaykur Rizespor
Ülker – Fenerbahçe
NEF – Galatasaray Ali Sami Yen Spor Kompleksi NEF Stadyumu
Medaş – İttifak Holding Konyaspor
PHİLİPS KULLANILAMIYOR
Çok ilginçtir, Türkiye’de sponsor isimleri ile laçkalaşan kulüplerimiz ucuz pazarlıklar yaparken, Avrupa’daki kulüpler rekabet koruması nedeniyle böyle pazarlıklar yapamıyor.
Bırakın pazarlığı, sahibi ve resmi adı PHİLİPS olan PSV kulübü (Philips Spor Cemiyeti), bu rekabet koruması nedeniyle PHİLİPS adını kullanamıyor.
BİR MAÇ YAYINI HİKÂYESİ Laf PSV ve PHİLİPS’ten açılmışken, sizlere bir maç nakli hikâyesi anlatayım.
27 Eylül 1978 gününün akşamında PSV-Fenerbahçe maçı oynanacaktı. TRT bu maçı yayınlayacağını günlerdir duyuruyordu. Ne var ki, PSV yönetiminin maç nakli için istediği meblağ 80 bin guldendi. Yapılan pazarlıklar sonunda meblağ 50 bine kadar düştü. Ama bu meblağ da TRT için ödenemeyecek bir meblağdı.
Durum bana aktarıldı. Bir haftadır sık sık görüştüğüm PSV yöneticileri ile bu işi de konuşmak için randevu aldım. Benim yapmış olduğum at cambazlığı pazarlığı da işe yaramadı. Saat 15.00 olmuştu ve 5 saat sonra yapılması gereken yayın yapılamayacaktı. Son çare olarak, Philips Holding’in de Başkanı olan PSV Başkanı ile görüşmeyi sağlayabildim. Başkana açıkça şunları söyledim: ‘Bakınız, Türkiye’deki TV izleyicisi sizin tahmin ettiğiniz kadar çok değildir. Ayrıca devlet kurumu olan TRT’nin çok parası yok. Bu maçı bize 5 bin guldene verin, biz de sık sık Philips takımından söz edelim. Türkiye’de Philips ürünleriniz satış rekoru kırar.’
Başkan önce biraz şaşırdı ama sonradan teklifimin önemini anlamış olacak ki, ’10 bin olsun’ dedi. Ama ben 5 binde diretince, ‘Tamam’ demeye mecbur kaldı.
İşte, reklamın gücü burada da ortaya çıkmış oldu.
Şimdilerde yaşanan sponsorluk paralarına ve isim değişiklilklerine de anlayışla bakmamız gerektiği gerçeği ortaya çıktı.
O geceki maç nasıl sonuçlandı diye merak ediyorsanız aşağıdaki gazete sayfasına bakınız. Keşke yayınlanmasaydı ve Türk TV seyircisi kahrolmasaydı.
Ertesi gün Fenerbahçe kafilesini havalimanından yolcu ediyorduk. THY uçağından çıkan Hürriyet gazetesinde üstteki haber vardı. Bu sayfayı gören futbolcular başlarını öne eğerken takım kaptanı, ‘Neden kalbura dönmüşmüşüz’ diye bana tepki verince, yöneticiler ve futbolcular beni korumaya aldılar.