İLHAN KARAÇAY’IN ANALİZİ: HOLLANDA VE TÜRKİYE’NİN İNSAN CANINA BAKIŞ AÇISI

İLHAN KARAÇAY’IN ANALİZİ: HOLLANDA VE TÜRKİYE’NİN İNSAN CANINA BAKIŞ AÇISI


İlhan KARAÇAY’ın analizi:

*Bir yanda umut kesilen hastaların fişini çeken zulmet,
diğer yanda can kurtarmak için özel uçak gönderen merhamet.

*Bir yanda ölüm için ötenazi uygulayan zihniyet,
diğer yanda hayat kurtarmak için çareler arayan yürek.

*Korona’ya yakalanan iki Türk’ün yaşam fişleri çekilmeden
harekete geçen Ankara’nın, iki ülke medyasındaki
değerlendirmesi.

Milli şairimiz Mehmet Akif, Avrupa medeniyetini anlatmaya çalışırken, acaba neden ‘Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar’ demişti?
Mehmet Akif, mutlaka bizim göremediğimiz şeyler görmüş ve sezinlemişti.
Bu laf belki de o dönem için geçerliydi.
Ama şimdilerde bu lafı yeniden gündeme getirmek isteyenler olabilir.
Ben mümkün mertebe tarafsız kalmaya çalışacağım ama, bazı vurgulamalarımdan, yine de taraf olduğum anlaşılacaktır.

Pek çok kişi, tarihin derinliklerine indiği zaman şunu söyleyebilir: ‘Avrupalılar Gerçekten medeni mi? İnsanları hak, hukuk, adalete riayet eden insanlar mıdırlar? Avrupalılar, haçlı orduları ile gittikleri yerlere kan, gözyaşı, sömürü ve vahşetle çıkmadılar mı? Başta ABD ve Avrupa olarak günümüze kadar kan, gözyaşı, zulüm ve işkenceler yaparak, gittikleri yerleri sömürmediler mi? Köle pazarları kurarak insanları bir eşya gibi alıp satmadılar mı?’

Bu kadar lafı neden sarfettim biliyor musunuz?
Hollanda’da koronaya yakalanan ve umut kesilen iki Türk ve ailelerinin uğradığı mağduriyeti dile getirmek için.
Bu Türkler’den biri İlhan Duman, sonuncusu da Selahattin Kandaz’dır.

Bu iki yurttaşımızın, hastanede fişleri çekilmeden önce, Ankara’dan gönderilen özel uçaklarla Türkiye’ye naklediliş haberlerini hepiniz okumuşsunuzdur.
İşte ben şimdi o haberlere değineceğim ve Türk medyası ile Hollanda medyasının olaylara nasıl baktığını anlatacağım.

Önce, Hollanda medyasında yer alan bir habere bakalım:

‘Türkiye Sağlık Bakanlığı, korona pandemisi başladığından bu yana, diğer ülkelerden hastanelerde yatan 233 hastayı yurda getirdiklerini söylüyor. Bunların yarısının covid hastası olduğu belirtiliyor.

Hastaların 74’ü, 4’ü Hollanda’dan olmak üzere Avrupa Birliği’nden.
Türk hükümetine göre, bu hastalar, ikamet ettikleri ülkelerde sağlık bakımı açısından gerekli şekilde yararlanamıyorlar.

Dün akşam, bir yoğun bakım hastası Hollanda’dan Türkiye’ye uçuruldu. Hasta, Amsterdam’daki OLVG Hastanesi’nde yatıyordu. Sözü edilen bu Hollandalı Türk için tedaviyi durdurma kararı alınmıştı.

‘Bunu yapamazsınız’

                            İlhan Duman’ı almaya gelen Sağlık bakanlığı’na ait özel uçak ve Furkan Durmaz

Aynı hastaneden, ocak ayı sonunda 47 yaşındaki İlhan Duman da Türkiye’ye taşınmıştı.
NOS Televizyonu bu hastanın 23 yaşındaki oğlu Furkan Duman ile konuştu.
Doktorlar, pazar günü yoğun bakıma yatırılan hastanın oğlu Furkan’a, çarşamba günü tedavinin durdurulacağını söyledi

Doktorlar Furkan’a, ‘Tedaviye devam edersek acıları da devam eder. Hiçbir girişim ile kendisine yardım edemeyiz’ dediler.

Bu çok acı mesaja, ‘Bunu yapamazsınız, kabul etmem mümkün değil’ diyen Furkan’a, ‘Yasalara göre buna biz karar veririz’ dediler.

Furkan, ‘Birkaç gün içinde bir hastanın iyileşmeyeceğine nasıl karar verirsiniz?
Beyin çalışıyor, kalp atıyor, diğer organlarda bir arıza yok. Tedaviye neden son vermek istiyorsunuz?’
diye itiraz ediyor. Ama doktorlar fişi çekmekte direniyor.

Furkan mücadeleyi bırakmıyor ve Türkiye’den yardım istiyor. Önce Amsterdam’daki Türk konsolosluğunu arıyor. Konu sosyal medyaya yansıyınca bu kez Turkiye Sağlık Bakanlığı kendisini arıyor.
Hastanın dosyası Bakanlık tarafından incelendikten sonra Ankara’ya uçak ile götürülmesine karar veriliyor.
Hastane, Furkan’ın babasını havalimanına götürecek bir ambülans bulamıyor. Bunu Furkan’ın bulması ve ödemesi lâzım. Uçak ve hastane gibi diğer tüm mastarfları Türkiye üstleniyor.

İlhan Duman’ın yattığı Ankara’daki hastane ile temasa geçen NOS Televizyonu, Türk doktorlarının günlük verileri kontrol ettklerini, gün be gün değerlendirme yapıldığını ve hastanın hâlâ solunum cihazına bağlı olduğunu öğreniyor.

Amsterdam’daki hastane, tedavide yapılması gerekenlerin, doktorların kararları ile yapıldığını belirterek, ‘İyileşme umudu kesilince tedaviyi durdurma hakkımız var’ diyor.

Doktorların, hasta aileleri ile görüşerek kararı bildirdiklerini, ailelerin ‘Second opinion’ hakkını kullanarak bir başka ülke hastanesine götürme hakkın bulunduğunu belirten hastane yetkilileri, bunun masraflarının ailece kabul edilmesi gerektiğini söylüyorlar.

Türkiye için her zaman önemlisiniz

Türkiye’deki muhabir Mitra Nazar’a göre, Türk vatandaşıysanız ve Türkiye’de yaşıyorsanız, kalitesi ve itibarı çok iyi olan sağlık hizmetinden yararlanabilirsiniz. Hastane kapasitesi çok geniş olduğundan pandemi sırasında yoğun bakım sıkıntısı yaşanmadı. Türk hükümeti sık sık hep bu konuyu vurguladı.

Nazar’a göre, Avrupa diasporasındaki Türkler çok önemli bir seçmen kitlesi oluşturuyor. Bu nedenle dünyanın neresinde olursa olsunlar Türkiye için çok önemlidirler.

Gazete haberinde şu da vurgulanıyor: Bu haberde Türkiye’ye 233 hastanın uçakla taşındığı belirtildi Ama bu doğru değil. Doğrusu bu sayının yarısı olmalı.

Duman ailesinin bu haberdeki ifadeleri iki hafta önce Türk medyasında yayınlanmıştı. Furkan Duman da medyaya konuşmuştu. NOS TV ile telefonda konuşmuştu.

Türk medyası


                                      Selahattin Kandaz’ı almaya gelen Sağlık Bakanlığı uçağı ve bayan Kandaz

İlhan Duman’a ait yaşananları Hollanda gazetesinden okumuştuk.
Şimdi de Selahattin Kanmaz için yayınlananları Türk medyasından okuyalım.

‘Türkiye’den uçak gelince Hollandalı doktorlar şoke oldu’, ‘Türkiye’den uçak gelecek dediğimizde bize güldüler’, ‘Hollandalı doktorlar inanamadı’, ‘Selahattin Kandaz’ın hayatına son vermek istiyorlar’, ‘Fişi çekilecek Türk korona hastası Türkiye’ye getirildi’ ve ‘Korona değil, bürokrasi öldürecekti’ gibi başlıklarla yayınlanan haberlerde, eleştirilmesi gereken Hollanda’ya karşı biraz insafsızca yüklenildiği görüşünde olalar var tabii.

Korona değil bürokrasi öldürecekti

Hollanda’nın, tedavisinde başarısız olduğu Selahattin Kandaz için Türkiye ambulans uçak gönderme kararı aldı.

Hollanda üç gündür ambulans ayarlayamadı, uçak bekledi.

Sağlık skandallarının adresi konumuna gelen Hollanda’da bir rezalet daha yaşandı. Koronavirüs tedavisi için hastaneye yatan Selahattin Kandaz (61) tedavi süreci biterken hastanede mikrop kapıp fenalaştı. Hastane, aileye yaşam destek ünitesinin fişini çekeceklerini bildirdi. Kandaz’ın eşi Emine Kandaz ile kızı Müberra Kandaz, Türkiye’den yardım istedi. Sağlık Bakanlığı’ndan ambulans uçağa izin çıktı.

ÜÇ GÜNDÜR UÇAK BEKLİYOR
Aile, geçtiğimiz cuma günü yaşam destek ünitesinden koparılması kararı verilen Kandaz’ın, Türkiye’ye naklini beklerken, ambulans rezaleti ile karşı karşıya kaldı. Hastane, Kandaz’ı havalimanına götürecek ambulans olmadığını bildirdi. Aile, çalmadık kapı bırakmadı. Avukatın araya girmesi ile durum sonuçlandı. Üç gündür havalanmayı bekleyen uçak, Kandaz’ın Türkiye’ye naklini gerçekleştirdi.

AVUKAT DEVREYE GİRİNCE ÇÖZDÜLER

Hollandalı avukat Anthony Wijnberg devreye girdi ve hastaneye hastanın haklarını sıraladı. Hastane yönetimine ambulans bulması için süre tanıyan avukat, aksi takdirde hukuki işlem başlatacağını bildirdi. Bu yola gerek kalmadan hastane ambulansı ayarladı.

TÜRKİYE’DE İYİLEŞECEĞİNE OLAN İNANCIM SONSUZ

Selahattin Kandaz’ın kızı Müberra, “Babam 51 yıldır gönüllü işlerde çalışarak bu ülkeye hizmet verdi. Babamı ölüme terk ettiler. 15 Ocak’ta hastaneye yattığında konuşuyor, gülüyordu. İyileşerek çıkmasını beklerken, her geçen gün daha da kötüye gittiği söylendi. Hastanede virüs kapmış. Türkiye bize sahip çıktı ama karşımıza ambulans sorununu getirdiler. Çok şükür o da büyük çaba sonrası çözüldü. Babamın Türkiye’de eski sağlığına kavuşacağına olan inancım sonsuz” dedi.
Haber:Fatih Özyar

Hollanda‘da hasta haklarıyla ilgilenen ‘Zorgen na Coma’ Vakfı başkanı Osman Elmacı ve Denk Partisi üyesi Süleyman Koyuncu’nun desteğinin yanı sıra, ailenin avukatının devreye girmesiyle ambulans sorunu aşılarak Selahattin Kandaz Ankara’ya gönderildi.

Konuya dair kişisel Twitter hesabından açıklama yapan Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran, “Dünyanın neresinde olursa olsun vatandaşımızın yanındayız.” ifadesini kullandı.

İşte böyle sevgili okuyucular.
Medeniyet ile ilkellik arasındaki uçurumu görememek tabii ki çok vahim.
Medeniyet, bir insanın acı çekmesi halinde, kendi canına kıyma özgürlüğü olduğunu söylüyor. Ama diğer yanda da bir başka grup, insan canına kıymanın günah olduğuna ve hiç kimsenin Allah’ın verdiği canı alamayacağına inanıyor.

İdam cezasına, ‘Suçsuz olduğu yıllar sonra ortaya çıkarsa, bunun vebalini kim ödeyecek’ diyen medeniyet, ne var ki, ‘Umut kesilen hastanın daha sonra iyileşebileceği’ ihtimaline neden değer vermiyor?
Umut kesilen ve komaya giren ünlü ve önemli şahsiyetler aylarca ve yıllarca fişe takılı yaşatılırken, üç beş günlük masraftan kaçmak için, kendilerine göre ünsüzve önemsiz insanların fişi neden hemen çekiliyor?
Hastaya acı çektirmemek, tabii ki bir vicdan meselesidir. Bu kararı verirken, hastayı canları kadar seven aile fertlerinin görüş ve istekleri gözardı edilmemelidir.

Kalın sağlıcakla…

 

TÜRK MEDYASININ BAŞÖĞRETMENİ OLAN NEZİH DEMİRKENT, 20’NCİ ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE GÖZYAŞLARI İLE ANILDI.

TÜRK MEDYASININ BAŞÖĞRETMENİ OLAN NEZİH DEMİRKENT, 20’NCİ ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE GÖZYAŞLARI İLE ANILDI.

TÜRK MEDYASININ BAŞÖĞRETMENİ OLAN NEZİH DEMİRKENT, 20’NCİ ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE GÖZYAŞLARI İLE ANILDI.

Türk basının duayen ismi Nezih Demirkent’i, ebediyete intikal edişinin 20’nci yılında bir kez daha sevgi, saygı ve özlemle andık. Nezih Demirkent için ailesi, meslektaşları, dostları, sevenleri ve DÜNYA çalışanlarının katılımıyla 11 Şubat perçembe günü Aşiyan Mezarlığı’ndaki kabri başında anma töreni düzenlendi.

Nezih Demirkent’in Türk basınının bir önderi ve yol göstericisi olduğu vurgulanarak şunlar söylendi: “Hem basına hem topluma öncülük yaptı. Türk basınını Anadolu ile tanıştıran Nezih Demirkent’tir. Yerel haberlere, bölge haberlerine büyük önem verdi. Bize de haberin tarafsızlığının, dürüstlüğünün önemini gösterdi. Mesleğimize saygıyı öğretti. Onun öğrettikleri bugün de bize yol gösteriyor, önderlik ediyor”

Nezih Demirkent’in vefatının 20’nci yılında Aşiyan’daki kabri başında düzenlenen törene katılan konuşmacılar, “Nezih Demirkent sadece bir yönetici değildi. Her zaman başvurduğumuz, her zaman yardımımıza koşan ağabeyimizdi. İnsan kimliği çok ön plandaydı. Sıkıntısı olan, derdi olan ona gelirdi. Kapısı her gazeteciye açıktı. Bizi uzlaştıran, birleştiren kişiydi. Hepimiz ona ‘ağabey’ derdik, hepimiz başımız sıkışınca ona koşardık. Gazetecilerin birlikteliği, yardımlaşması, dayanışması için sürekli çaba harcadı. Bunun ne kadar önemli olduğunu aramızdan ayrılmasından sonra daha çok anlıyoruz” mesajını verdiler.

Babıali’nin meslek gelişim okulunun en mümtaz öğretmeni olarak nitelenen Demirkent bir başöğretmendi. Demirkent okulunda yetişmiş pek çok gazeteci, gerek eseri DÜNYA’da, gerekse Türk basının çeşitli birimlerinde görev yapıyor.

Demirkent için pek çok yorumcu anekdotlar yazmışlardır. Yazılanlar arasında en çok beğenilen yazı, saygın gazeteci Oktay Ekşi’nin yorumuydu.
Naçizane şahsım da, rahmetlinin ölümünden hemen sonra yazmıştım.
Önce, 20 yıl önce yazmış olduğum o yazıya bakalım lütfen:

17 Şubat 2001
İlhan KARAÇAY yazdı…

                  Nezih Demirkentli nostalji

Günlerden 11 Şubat 2001 Pazar. Bu tatil gününün yatak keyfini çıkar­mak için TRT’deki Pazar Pa­norama’yı izliyorum. Bu nedenle de hiç kaçırmadığım NTV haberini kaçırıyorum. Saat 10.20’de telefon çaldı. Arkadaşım Erdinç Örgüt aramıştı. Ani­den “Başın sağolsun” dediğini du­yunca aklıma ilk gelen Nezih Demir-kent oldu. Zira, arkadaşım Erdinç, ai­lemden haber alamazdı. Bir devlet bü­yüğü ölseydi TRT yayını keser ve ya­yınlardı, Birkaç saniye içinde beynim­de Demirkent yaşadı.
Ve Erdinç’in ‘Nezih Ağabeyi kay­bettik’ deyişi ile çöktüm. Hemen is­tanbul’a uçma hazırlığına başladım.
Günboyu mobil telefonum susmadı. Allah hepsinden razı olsun. Demir-Halk Bank’ın Genel Müdürü Merdan Araz, İstanbul Havayollan’nın eski Mü­dürü Berk Güden, Avrupa Türk Telecom’un sahibi Ali Yavuz, gazeteci ar-kadaşlanm Ünal Öztürk ve Ali Okşak, turizmci dostlanm Refik Selahiye, Ce­mal Kapıkıran ve Nebil Zeytunlu bana ilk teselli verenler oldu. Daha sonra pek çok tanıdık ve okur taziyelerini bil­dirdi.

33 yıllık meslek hayatımda benim babam, ağabeyim ve arkadaşımdı De­mirkent. 1969 yılında Hürriyet’e girdi­ğim zaman Nezih Ağabey Hürriyet’in yan kuruluşu Yeni Gazete’de idi. 1971 yılında Hürriyet’in başına geçtiği za­man, Garbis Keşişoğlu yönetimindeki Avrupa nüshalannın basımı için Frank­furt’ta matbaa kurma çalışmalannı ta­mamladı. O zamanki en büyük rakibi­miz Tercüman idi. Tercüman’ın tirajı­na ulaşmak bir hayal gibiydi. Ama Av­rupa’da oluşturduğumuz ekip, her ge­çen gün tirajımızın yükselmesine yet­mişti. Nezih Ağabey, bir süre sonra Ertuğ Karakullukçu’yu Avrupa baskıla-nnın başına getirdi. İşte bu atamadan sonra Hürriyet’in Avrupa baskılannın tirajı Tercüman’ın tirajını geçmeye başladı.

Hollanda ve Belçika benim sorumlu­luğumda idi. O yıllarda ulaştığımız tiraj rekor olmuştu. Bugün bile o günkü ti­raja ulaşılamıyor. Nezih Demirkent, gazeteciliğin en ince yönlerini keşfet­miş bir yönetici olarak, tirajına ulaşıl­ması bile hayal kabul edilen o zamanki Tercüman’ı geride bırakmayı başar­mıştı. Bunun için hepimiz Hürriyet’i sırtımızda taşıdık diyebilirim.

Çok güçlüydü

Çok severdi Nezih bey Hollanda ve Belçika’yı. Hollanda’ya geldiği za­man Van Gogh ve Milli Müze’yi gez­meden gitmezdi. Onunla Hollan­da’dan Belçika’ya otomobil ile bir se­yahatimiz olmuştu. Başbakan Demirel Brüksel’e geliyordu. O günkü yayın­lar nedeniyle Demirel, Hürriyet’e so­ğuktu. Demirel’in kalacağı otele gel­diğimiz zaman lobinin en uzak köşe­sinde oturmuştuk. Başbakan Demirel otele geldiği zaman etrafında, sıkı bir koruma vardı. Hiç kimse
yanaştırıl­mıyordu. Hiç unutamıyorum. Demirel’in otel salonuna giri­şi ve asansöre binişinden sonra biri kulağına birşeyler fısıldadı. Demirel ellerini iki yana açtı ve asansörün ha­reketini önledi. Asansörden çıktı ve bizim oturduğumuz köşeye doğru yürümeye başladı. İşte o sırada De­mirkent ayağa kalktı ve kendisine doğru gelen Demirel’e el uzattı. Tüm ba­sın mensupları Demirel’in yanına yanaşamazken, ay­nı Demirel’in asansörden özel olarak çıkarak bizim oturduğumuz yere kadar yürümesi, Demirel’in Hürriyet’e ve Demirkent’e verdiği değeri ortaya ko­yuyordu.

Sağlamcıydı

Demirkent, muhabirlerine çok güve­nirdi. Ama bir hata yapmamaları için de kontrol mekanizmasını çalıştırırdı. 1972 yılında Rotterdam’da Türkler’e saldırılar yapılıyordu. Günlerce süren bu saldınlarda Türk evleri yakılıyordu. Verdiğimiz haberler Türkiye’de de manşetlerde idi. İnanılması çok zor olan olayları aktarıyorduk. Nezih Ağa­bey, Delft’te ikamet eden yeğenine çaktırmadan görev vermiş bizi kontrol ettirmişti.

1976 yılında Beyaz Kelebekler’in “Sen gidince bak neler oldu” adlı şarkısı burada hit olmuştu. Radyo ve televizyonlar gün boyu bu parçayı ya­yınlıyordu. Geçen yıl hit olan Tar­kan’ın “Şımank” adlı parçası “Sen gi­dince” kadar ünlenmemişti. Nezih bey ile ‘Sen Gidince’yi çarşıda pazarda da her an du­yuyorduk. Beyaz Kelebekler’i tam üç kez duyduğu zaman bana anlamlı bir bakış savurdu. Otelden çıkıp Zwolle’deki bir matbaayı ziyarete giderken radyoda bir kez daha Sen Gidince’yi duyan Ne­zih Ağabey espriyi patlattı “Ulan ben gelmeden önce radyolara ta­limat mı verdin?”

Yayınlanmayanları yayınlardı

Türkiye’de medyanın yayınlayamadığı haberler vardı. Bazı kişilerin aleyhi­ne yazmak zordu. Bunlardan biri de, o zaman Ajda Pekkan ile gizli aşk yaşa­yan ünlü bir işadamıydı. Bu işadamının Ajda Pekkan ile ilişkisi olduğunu hiçbir yayın organı yayınlayamamıştı. Ajda Pekkan’ın Eurovizyon Şarkı Yarışma-sı’na “Petrol” adlı şarkı ile Lahey’de katıldığı haftaydı. Nezih Ağabey İstan­bul’dan aradı ve aynen şunları söyledi:

“İlhan, Ajda’nın sevgilisi işada­mı…. bugün Amsterdam’a geliyor. Onu havaalanından al, oteline götür ve ilgilen. Ama daha sonra da ne yapıp yap, Ajda ile birlikte fotoğraflarını çek ve bizzat bana gönder. Bunu yapamazsan ceke­tini al ve git.”

Emir büyük yerden ve de şaka yollu tehditli gelmişti. Ünlü işadamını hava­alanında uçak kapısından aldım. Aj­da’nın kaldığı otele giderken kendisi­ne, “Bak, Nezih Ağabey’den emir geldi. Senin Ajda ile resimlerini çekeceğim ve göndereceğim” uyarısını yaptım. Ünlü işadamı eliyle işa­ret edip “Geç” dedi. Ben de kendisi­ne, “Bak ben senin resmini çeker ve gönderirim. Benden gönder­mek, senden de yayınlatmamak” dedim.

Ajda ve ünlü işadamı ile bir hafta bir­likte oldum. Bu bir hafta boyunca re­sim çekmeye hiç yanaşmadım. Taa ki Ajda’nın Petrol şarkısı ile fiyasko yaşa­nana kadar. Yarışma sonrasında otelin bodrum katındaki barına gittik. Yanım­da eşim de vardı. Ajda ile ünlü işadamı kederden bol bol alkol alıyorlardı. Ga­zetemizin ünlü sosyete fotoğrafçısı Zo­zo Toledo da oradaydı. İşadamına, “Şimdi fotoğraf çekilme zamanı. Şöyle dörtlü bir hatıra fotoğrafı çekilelim” deyince hiç itiraz gelmedi. İşadamı, “Çekin anasını satayım” dedi. Zozo’yu çağırdım ve fotoğrafımı­zı çekmesini istedim. Zozo “Çekmem abi” dedi. Ben de kendisine bunun bi­zim için bir hatıra fotoğrafı olduğunu, işadamının da onay verdiğini söyledi­ğim Zozo, fotoğraf çekmemekte ısrar etti. İşadamı bu kez “Çek ulan Zozo” dedi.
Bunun üzerine Zozo, “Abi şimdi sarhoşsun, ya­rın ayılınca anamı bellersin” deyiverdi.Daha sonra Zozo fotoğrafımızı çekti ve film makarasını da bana verdi.

Otelden ayrıldıktan sonra zarf içine koyduğum filmi göndermek için Schiphol Havaalanı’na gittim ve kargo ile gönderdim. Ertesi sabah otel odasında buluştuğum Ajda ile işadamı neler ol­duğundan habersiz idiler. İşadamına filmin gittiğinf söyledim. Gazete dağıtı­mında çok etkili olan bu işadamı he­men İstanbul’daki sağ kolunu aradı: “Gazeteleri dolaş, akşam fotoğ­raflar çekilmiş. Git hepsini topla” emrini verdi.

Filmi alan Nezih Ağabey, Hafta So­nu Gazetesi’nin birinci sayfasının ta­mamını bizim fotoğraflarımız ile doldu­rup, “İşte işadamı ……….. ile Ajda’nın büyük aşkı” başlıklı bir haber koymuş. Bir hafta sonra İstanbul Hilton Oteli’nde karşılaştığım Zozo, bunun sonrasını ba­na şöyle anlattı: “Abi sorma yahu. Nezih Baba haberi tam sayfa koymuş. İşadamı önce Erol Bey’i aramış ve baskının durdurulması­nı istemiş. Erol Bey baskıyı dur­durmuş. İşadamı yola çıkan gaze­te yüklü kamyonları da durdurmuş.”

Geçtiğimiz eylül ayında Amsterdam’da matbaacılıkla ilgili İFRA Fuarı vardı. Nezih Ağabey bu gibi fuarları kaçırmazdı. “Eşimle geleceğim” de­mişti ama yine gelememişti. Her za­man olduğu gibi yine Garbis Keşişoğlu gelmişti ve raporu da ondan almıştı.

Affediciydi

1970’1i yıllardı. Utrecht’te Müslüman olmuş bir Hollandalı yaşıyordu. Bir İslam ör­gütünün lideri olan bu kişi Kur’an kursuna katılan Türk çocuklarına Atatürk düşmanlığı aşılıyordu. Bir­kaç velinin şikâyeti üzerine görüştü­ğüm bu kişi, hiçbir şeyi inkâr etmemiş ve konuşmaların banda alın­masına bile itiraz etmemişti. O günkü tartışmalı konuşmamızı aynı gece 12 sayfalık bir haber yapıp İstanbul’a geç­miştim. Sabah saat 09.00’da büro­mun önünde bekler bir vaziyette gör­düğüm bu kişiyi içeri buyur et­tim ve ziyaretinin sebebini sordum. Al­dığım cevap şu oldu: “İlhan Bey, siz gittikten sonra arkadaşlar ile gö­rüştük. Bu haberin yayınlanma­ması için size ricaya geldim. Size söz veriyorum. Bundan sonra sa­dece din ile uğraşacağım. Siyase­te ve Atatürk’e karışmayacağım.”

Adamın bu şekilde düşünme­ye başlaması bile bizim için büyük bir kazançtı. Bu nedenle yazıyı yayınlama­mak yayınlamaktan daha iyi sonuç ve­recekti. Nezih Ağabey’i aradım ve du­rumu anlattım. O da bağışlayıcı tarafı­nı gösterdi ve haberi yayınlamadı. An­cak, Nezih Ağabey, kendi köşesinde bu kardeşimize bazı tavsiyeler­de bulundu.

DÜNYA Avrupa

İstanbul’a her gidişimde, babam, ağabeyim ve arkadaşım Nezih Demirkent’i ziyaret etmeden geçemezdim. Üç yıl önce bir şubat günüydü. Kendi­sini ziyaret ettiğim sırada “Ne yapı­yorsun?” diye sordu. NTV’ye haber geçtiğimi, yakında belki bir aylık dergi çıkarabileceğimi, belirtmiştim. Bana, “Dergiye ne gerek var. Al sana hazır bir DÜNYA. Burda bir ekip kur ve bunu haftalık olarak Hol­landa ve Belçika’da yayınla” dedi. Hemen orada karar verdim ve Selçuk Onur yönetimindeki DÜNYA‘nm pro­vasını yaptık. Üç yıl önce mart ayı so­nunda başlattığımız Benelux baskısı sizlerin de desteği ile hâlâ yaşıyor. Nezih Ağabey’in anısı­na bunu yaşatmayı sürdürmek de he­pimizin borcu.
***************
Evet Avrupa DÜNYA’yı yaşatmak hepimizin borcuydu ama, maalesef yaşatamadık.
****************

Saygın gazeteci ve yorumcuların başında gelen Oktay Ekşi ağabeyimizin, rahmetli Demirkent için yazmış olduğu yorumu okumanızı rica ederim:

BİNLERCE belki on binlerce anı arasından bu sütuna sığacak bir Nezih Demirkent portresi çıkarmak çok zor. Ama en azından yapmaya çalışmak zorunlu. Çünkü o, bir gazetecinin görevini yapmamasını hiçbir zaman affetmedi.

Nezih Demirkent tüm yaşamını gazetecilik çizgisi üzerine oturtmuştu. Onu yer, onu konuşur, onu yaşar, o dünyaya en küçük bir katkı sayılacak her şeye ve her yere koşardı.
İtibarlı bir gazetenin sahibiydi. Emeğiyle, yeteneğiyle ve azmiyle bir gazetecinin ulaşabileceği başarıların hemen hepsine ulaşmıştı. Mesleğin gerçek anlamdaki duayeniydi.
O tükenmez bir enerji, vefakár bir arkadaş ve eşsiz bir dost idi.
Saydığımız bu son iki niteliği özellikle son yıllarında çok daha belirgin şekilde ön plana çıkmıştı. Kurduğu ve başında bulunduğu müessesenin kapılarını, özellikle kendisiyle beraber çalışmış meslektaşları için sonuna kadar açmıştı. Arkadaşlığı ve dostluğu, saygın bir sosyal güvenlik kurumundan çok daha güven vericiydi.
Demirkent spor muhabirliği ile başlayan meslek yaşamını, tüm kademelerin hakkını vererek ve hepsini kendi yetenek ve dirayeti sayesinde hak ederek en üst noktaya taşımıştı.
Halkın nabzını tutmayı bilirdi. Bu yeteneğini özellikle Hürriyet’in başında bulunduğu yıllarda çok iyi göstermişti. Hürriyet’in manşeti o yüzden Türk halkının o günkü sorununu, anında kamuoyuna yansıtırdı.
Demirkent sadece iyi bir gazeteci değil, aynı zamanda iyi bir yönetici de olduğunu özellikle Hürriyet Gazetesi’ndeki yıllarında ispat etti. Nitekim basın dünyamızdaki kurumlaşmış gazeteyi ilk defa o, Hürriyet’te gerçekleştirdi. Özellikle 1970 sonundan yani Hürriyet’i yönetme sorumluluğunu üstlendiği tarihten, ayrıldığı 1981 yılı sonuna kadar geçen 11 yıl boyunca Hürriyet’i adeta sırtında taşıdı.
Demirkent, kıdem tazminatı karşılığı Erol Simavi’den 1982 yılında aldığı Dünya Gazetesi imtiyazı ve baskı tesislerinden yararlanarak bugünkü Dünya Gazetesi’ni yarattı. Onunla kalmadı, kendi dağıtım ağını kurdu. Yan yayınlar çıkardı. Dış yayınların dağıtımını üstlendi. Kitapevleri açtı. Bunları yaparken dış dünyada özellikle gelişmiş Batı ülkelerinde gazetecilik ve yayıncılık faaliyetlerini günbegün izlemeyi hiç ihmal etmedi. Çünkü kafa ufku, basınımızın klasik ölçütleriyle anlatılamayacak kadar genişti.

Bu satırların yazarının Nezih Demirkent’le 1966’dan 1981 sonuna kadar süren yakın bir iş arkadaşlığı oldu. Bu uzun süre içinde elbette aynı görüşleri paylaşmadığımız birçok olay yaşadık. Ama karşılıklı saygımızı hiçbir zaman ve hiçbir sebeple geri plana itmedik.
Nezih Demirkent artık maalesef yok. Ama Demirkent’in mesleğine ve meslektaşlarına yaptığı hizmet o kadar büyüktür ki, onu unutmak mümkün değildir.
Daha açık söyleyelim:
Nezih Demirkent’i göz ardı eden bir Türk basın tarihi, eksiktir.

 

60 YIL ÖNCE HOLLANDA’YA SEMBOLİK OLARAK GÖNDERİLEN LÂLE SOĞANI ARABASININ ŞAHİDİYDİ

60 YIL ÖNCE HOLLANDA’YA SEMBOLİK OLARAK GÖNDERİLEN LÂLE SOĞANI ARABASININ ŞAHİDİYDİ

Müzisyen ve öykü anlatıcısı Hüsnü Uysal, Lale’yi Hollanda’ya gönderen Busbecq haberini okuyunca ortaokul yıllarını hatırladı.

Yıllar önce, ‘Hollanda’da Hüsnü Uysal ününe ün katıyor…’ başlıklı haber ile tanıtmıştım. Şimdi, 60 yıl önceki lâle soğanı taşıyan posta arabası görgü şahitliği ile haber oluyor.

İlhan KARAÇAY

Geçtiğimiz ocak ayı içinde yayınlamış olduğum ‘ Türkiye’ye Övgü Yağdıran ve Laleyi Hollanda’ya kazandıran Adam: Busbecq’ başlıklı haberimi okuyan eski dost Hüsnü Uysal bana gönderdiği bir mesajında çok ilginç bir şahitliği dile getirdi.
Ortaokul öğrencisi iken, 30 Mart 1960 günü, Hollanda’ya sembolik olarak gönderilen, lâle soğanı yüklü bir at arabasının yola çıkışına şahit olduğunu belirten Uysal şunları yamış:

İlhan Bey,
Sizin 13 Ocak 2021 tarihinde kaleme alıp bizlere gönderdiğiniz ‘Türkiye’ye Övgü Yağdıran ve Laleyi Hollanda’ya kazandıran Adam: Busbecq’ başlıklı yazınızı büyük bir ilgiyle okudum.
Yazınınızın hemen hemen en son kısmında; ‘Posta arabası 30 Mart 1960 günü İstanbul’dan büyük törenlerle ayrıldıktan sonra, 400 yıl önceki rotayı takip etti. Selanik, Belgrat, Graz, Salzburg, Münih, Frankfurt, Bon ve Lahey şehirlerinden geçtikten sonra 38 günde Rotterdam’a ulaştı ve büyük bir törenle karşılandı.’ cümlesini okuyunca, tam 60 yıl öncesini hatırladım.
O yıllarda biz Londra Asfaltı Caddesi yanındaki Topkapı Mahallesi’nde ikamet ediyorduk. Ben ise Şehremini Ortaokulu’nda okuyordum. O yılki eğitim döneminde öğlenden sonra serbesttik.


‘Bu anımın geçtiği yer olan Londra Asfaltı Caddesi’nin internetten bulduğum o zamanlara ait iki fotoğrafı ekliyorum. Olay soldaki resmin sol tarafında oluşmuştu.

Londra Asfaltı Caddesi ise daha yeni tamamlanmış, İstanbul’un en modern asfalt yoluydu. Orta kısımda bazen çiçeklerle süslenir bazen de beyaz çakıllarla kaplı bu kısmı özel bekçiler tarafında gözlenir ve bizleri buraya pek yaklaştırmazlardı. Londra Asfaltı Caddesi o kadar tenhaydı ki bunu bugünkü trafikle kıyaslayamayız. Topkapı’dan Bakırköy istikametine doğru yolun iki tarafı küçük tepecikler, yemyeşil çayırlarla kaplı bomboş araziydi.

Evet 30 Mart 1960 günü okuldan çıktıktan sonra arkadaşlarımla Londra Asfaltı Caddesi yanında günümüzü geçiriyor beraber oynuyorduk. Topkapı Surları dışındaki benzin istasyonu yakınında küçük bir topluluk görünce ben ve arkadaşlarım ‘Ne oluyor burada?’ diye büyük bir merakla hemen yanlarına koşuştuk.

Orada gördüklerim; bir fayton, ama nasıl bir fayton? İkiden fazla at koşulmuştu önüne. Etrafında ise tarihsel giysileri ile dolaşan iri yarı bir bey ile bir hanım dikkatimi çekti. Bu beyin başındaki beresi, kısa tulum pantolonu ve altında uzun çorapları, hanımın ise üzerindeki kadife gibi kumaştan giysisi gözlerimden halen silinmiyor. Bir de üç ayak üstünde çekime hazır bir film kamerası. Herhalde tarihi bir film çekimi yapılıyor diye düşündüm. Ayrıca yarış bisikletleri ile yarışçılar, sanki bir tura hazırlanıyorlardı. Yarışçılardan birinin o güler yüzünü ise hiç unutamıyorum. Bu iki etkinliğin bir arada oluşunu halen çözümlemiş değilim.

Merakımı yenemedim. Bizim gibi olayı gözleyenlerden birine ‘Amca kim bunlar? Ne yapıyorlar burada?’ diye sorunca, bu kişi bana, Lâlenin Hollanda’ya gidişinin 400’üncü anma töreni yapıldığını anlattı. Bu iri cüsseli bey ile hanımın Hollandalı olduklarını, bu fayton ile uzun bir yolculuk yapacaklarını sözlerine eklemişti. Evet 30 Mart 1960 günü şahit olduğum bu olay hiçbir zaman gözlerimden ve hafızamdan silinmedi.

O zamanki Hollanda üzerinde bildiklerim ise Coğrafya derslerindeki yarım sayfaya sıkıştırılmış bilgilerdi.
Benim bu anımı, yazınızı okuduktan sonra sizinle paylaşmak istedim.
Saygılarımla,
Hüsnü Uysal

Hüsnü Uysal’ın şahit olduğu posta arabasının kısaca öyküsü şöyle:
Lâle’nin Hollanda’ya kazandırılmış olmasının 400’üncü yılında, Holland ave İstanbul’da şenlikler yapılır. Hollanda’daki şenlikler ülke çapında gerçekleşir. Lâle soğanlarının Hollanda’ya gönderilişi sembolik olarak tekrarlanır.

Atlı bir arabaya doldurulan lâle soğanları, İstanbul’dan yola çıkar ve yukarıda bahsedildiği gibi Hollanda’ya doğru yola çıkar. Rotterdam’da karşılanan araba onbinlerce kişi tarafından karşılanır.

Hüsnü Uysal’ın bu hoş anısından sonra, isterseniz size kendi yeteneklerine ait eski haberini de okutayım:

 

Hollanda’da Hüsnü Uysal ününe ün katıyor…

Hollanda’da müzik çalışmalarının yanı sıra, son üç yıldır öykü, hikaye, masal anlatıcısı (verhalen verteller) olarak ün yapan Hüsnü Uysal, son olarak yayınlanan bir kitapta, Nasreddin Hoca’yı tasvir etti.
Geçenlerde Hollanda SBS6 televizyon kanalında ‘Ikinci Kariyer’ (Een Tweede
Carriere)
filminde bir öyküsü yayınlanan Uysal, bu filmin müzık fonunu da düzenledi.

Bu yıl  Appelmoes adlı yayın organının çıkardığı Eveline van de Putte ve
Veronica Nahmias’ın çalışması olan ‘De Hemelvrouw Wereldsprookjes voor
groot en klein’
kıtabında, Nasrettin Hoca’nın ‘Bir Bilginle Buluşma’
fikrasını da anlatan Uysal, Hollanda’da son günlerin en çok aranan ismi oluyor.

Hüsnü Uysal’ı tanıyalım:
İstanbul’da doğan Hüsnü Uysal, genç yaşlarda gitar çalarak müziğe atildi. Pop ve rock müziğine kalbini vererek çesitli profesyonel gruplar ile çalıştı.

Türkiye’nin en tanınmış gruplarından biri olan ve jazz-rock stilinde müzik yapan yedi kişilik Kombo Orkestrası’nda gitarist-şarkıcı olarak sahne aldı. Chicago ve Bloot Sweat and Tears etkisinde kalan Kombo Band, ayrıca birçok tanınmış sanatçılarına da eşlik etti. Hüsnü Uysal’ın Türkiye’de Kombo Orkestrası ve diğer gruplara eşlik ettiği sanatçılar; Fatih Erkoç, Edip Akbayram, Nükhet Duru, Selda, Metin Ersoy, Tanju Okan, Esin Afşar, ve Seyyal Taner’dir.

1974 yılında Hollanda’ya gelen Kombo Band, şansını Avrupa’da, Batı müziği çalarak denemek istedi. Hollanda’nın tanınmış sahnelerinde, örneğin; Rollings Stones’un sahne aldığı Scheveningen Kurhaus’da, Rotterdam De Doelen’da konserler veren bu grup, yine o sıralar Hollanda’ya gelen Erol Büyükburç, Semiha Yankı, Erkin Koray ve Barış Manço’ya eşlik etti.

80’li yıllarda, Hollanda’da ilk kez Türk pop müzigi yapan, Dostlar Grubu’nun kurulmasında Hüsnü Uysal’ın katkısı oldukça büyüktür. Türk ve Batı müziği ögelerini kullanarak repertuarını geliştiren Dostlar, Hollanda toplumuna açılıp isim yapan ilk gruplardan biri oldu. Bu grup, Dünya Festivali’nin öncüsü olan Poetry Park’ta ve Hollanda’nın çesitli podyumlarında, örneğin; Herman Brood ve Fatal Flowers’un önünde sahne aldı.

Hüsnü Uysal ayrıca, ünlü Hollanda müzik gruplarıyla da çalışmalar yaptı. Yapmış olduğu aranjmanlar ve film müziklerinin yanı sıra 1999 yılında Türkiye’ye yönelik bir albümün yapımında, gitarist ve süpervizör olarak katkıda bulunmuştur.

Hüsnü Uysal, Rotterdam Konservatuarı’nın gitar bölümünde iki yıllık bir eğitim görmüştür. 2000 yılından itibaren Rotterdam’ın tanınmış müzik okulu SKVR’de, Türk pop müziği bölümünü başlatarak, bu çerçevede seminerler, grup ve gitar dersleri veren Hüsnü Uysal, Hollanda’da ilk kez Türk Pop müziği hocası ünvanını da taşımaktadır.

Hüsnü Uysal son yıllarda çalışmalarını, Türk pop ve rock müziği stilindeki bestelerine yöneltmiştir. Bunları gitarının eşliğinde, profesyonel bir anlamda sunmaktadır. Rotterdam Rijnmond televizyonu ve radyosu yayınlarında da izlenen Hüsnü Uysal’ın eserlerindeki duygusallık, onun etkili ve vurucu sahne performansı ile birleşerek izleyicileri etki altında bırakmaktadır. Ayrıca, Hollanda’da yayınlanan Vara Radyosu’nun “Spijkers met Koppen” adlı söyleşi programına katılan Hüsnü Uysal, Güney Hollanda’nın 2005 yılı Pop Müzigi Besteci-Şarkıcı Yarışması’nda, ikincilik ödülünü almıştır.

Hüsnü Uysal, son üç yıldır, müzık çalışmalarının yanında öykücülüğe de başlamıştır.

                                                         Hüsnü Uysal ikincilik ödülünü alırken

                 Guitarist, singer & songwriter

                                 Hüsnü Uysal

Hüsnü Uysal is geboren in Istanbul. Hij speelt al vanaf zijn zestiende gitaar. Zijn hart heeft hij verpand aan pop & melodieuze rockmuziek.

In Turkije genoot hij vooral bekendheid als de gitarist van de bekende jazzrock formatie de Kombo Band , die zowel in Turkije als in Nederland populaire Turkse artiesten begeleidde.

De Kombo Band trad onder meer op in het Circus Theater en het Kurhaus.
Door Turkse- en Westerse muziekelementen samen te voegen, gaf Hüsnü Uysal zijn muzikale carrière een andere wending.

In 1982 richtte hij de Popgroep Dostlar op als één van de eerste Turkse Popgroepen in Nederland. Deze band trok langs het podiumcircuit, onder andere als voorprogramma van Herman Brood en Fatal Flowers.

Hüsnü Uysal is een veelzijdig mens. Hij speelde in verschillende Nederlandse groepen en coachte Turkse groepen. Twee jaar studeerde hij gitaar op het Rotterdamse Conservatorium en had jarenlang een muziekcolumn in het Turkse tijdschrift Ekin.
Sinds 2000 is hij popdocent bij de SKVR (Stichting Kunstzinnige Vorming Rotterdam) en is medeoprichter van de nieuwe studierichting Turkse popmuziek. Als eerste in Nederland is hij in 2002 benoemd tot Turkse Popmuziekdocent.

De laatste jaren zingt en speelt hij als solist eigen nummers. Zijn Turkse teksten over de ziele roerselen van de mens worden met zijn aparte stemgeluid en begeleiding op akoestische gitaar tot prachtige, dynamische liedjes.

Hij was diverse malen te horen op Radio en TV Rijnmond. Ook zong hij op diverse podia. Niet voor niets trad hij in 2003 op bij TV Rijnmond ‘Dak van Rijnmond’ en bij Radio Rijnmond bij Loes Luca en DJ Rene Broeder. En ook in de jaren daarvoor was hij te zien en te horen bij onder meer: The Little Cave Jongeren Centrum; Zomerpodium Rozentuin; Bibliotheektheater; Open Podium Schouwburgplein, Delfshaven en de Cultuurparade Noordplein.
In 2005 heeft hij opgetreden in het VARA radioprogramma ‘Spijkers met Koppen’ en de tweede prijs van de “Grote Prijs van Zuid-Holland”, in de categorie singer/songwriter heeft gewonnen.

Kortom, Hüsnü Uysal is een veelzijdige, kundige en enthousiaste muzikant, van veel markten thuis en altijd met groot enthousiasme. Een muzikant in hart en nieren.

“Professionaliteit en plezier spatten af van de Turkse pop van Hüsnü Uysal.”

 

SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMINI, TEMCİT PİLAVI GİBİ YENİDEN GÜNDEME TAŞIDILAR.

SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMINI, TEMCİT PİLAVI GİBİ YENİDEN GÜNDEME TAŞIDILAR.

Yine o parti ve yine o sözde soykırım

Hollanda parlamentosunun 2018’de kabul ettiği ama hükümetin kabul etmeyip ‘üzücü soykırım meselesi’ diye geçiştirdiği önerge yeniden gündemde.

İlhan KARAÇAY

Binbir sorun ile boğuşmakta olan Hollanda hükümeti, seçimlere37 gün kala, bir saçmalıkla zorlanıyor.
Son aylarda ‘Türkler aşağı, Türkler yukarı’ tartışmaları yetmezmiş gibi, şimdi de küllenmiş bir soykırım konusu, bir temcit pilavı gibi ısıtılarak önümüze koyuluyor.

Temcit pilavını ısıtanlar, Türkiye ve Türk düşmanlığının başında gelen siyasetçilerdir.
Hükümetin küçük ortağı Hıristiyanlar Birliği (ChristenUnie) partisi milletvekili Joel Voordewind’in başını çektiği siyasilerin, konuyla ilgili olarak verdikleri önerge, yarın
(11 Şubat) mecliste görüşülecek.
Önergede, Hollanda parlamentosunda 2018 yılında kabul edilen sözde ‘Ermeni soykırımı’nın, hükümetçe de kabul edilmesi isteniyor.
Bilindiği gibi, Hollanda parlamentosu 2018 yılında bu konuyu oylamaya sunmuş ve sözde ‘Soykırım’ kabul edilmişti.
Ne var ki Hollanda hükümeti, resmi bir tanıma olarak kabul etmedi ve ‘Üzücü bir soykırım meselesi’ olarak nitelemişti.

Hükümetin bu tutumunu hazmedemeyen Türkiye ve Türk düşmanları, şimdi seçimlere az bir zaman kala, konuyu tekrar gündeme getirdiler ve hükümete zorlamayı sürdürdüler.

ChtistenUnie, 2004 yılından bu yana Hollanda’nın, Osmanlı İmparatorluğunun sözüm ona soykırımını açık seçik tanıması için uğraşıyor.

Hıristiyan Birliği milletvekili Joel Voordewinde’e göre, Ermeniler, aradan yüzyıl geçmesine rağmen hâlâ Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kokrusuyla yaşıyormuş. Çünkü Erdoğan, geçen yıl, Dağlık Karabağ’da , Ermenlilerle savaşan Azerbaycan’a yardım etmiş.

Meclisteki yabancı düşmanı Wilders’in partisi PVV, Hıristiyan Demokratlar Birliği CDA, Sosyalist Parti SP, Yeşil Sol Partisi, SGP, Hayvanları Koruma Partisi, 50 yaş üstündekilerin partisi +50 , Demokrasi Formu ve bağımsız Krol van Kooten-Arissen’den oluşan neredeyse tamamı, bu tasarıyı destekliyor.

Türk düşmanları, güya soykırımın tekrarını önlemek endişesiyle önergeyi verdiklerini söylüyor ve ‘Bu nedenle ülkeler kesin tavrını belli etmeli. Meclisteki büyük çoğunluk Hollanda hükümetini bunu yapmaya çağırıyor’ diyor.

Meclisteki büyük çoğunluğa karşın Başbakan Rutte, alacakları böyle bir kararın kimseye yarar sağlamayacağını belirterek, şimdi olmadık bir zamanda Türkiye ile ilişkilerin yeniden bozulmaması gerektiğini savunuyor.

Yarın mecliste yapılacak olan tartışmalardan sonra hükümetin tutumunun ne olacağı merak konusu.

Fotoğraflarla Ermeni davası

Yarın mecliste tartışılacak olan Ermeni iddiaları konusunda çok yazdım ve çok mücadele ettim. Bir Hollandalı gazetecinin bizzat giderek incelediği olay hakkındaki görüşlerini de yayınladım.
Bunları yeniden benim göndermem yerine, sizlerin milletvekillerine göndermenizde fayda olacaktır.

Sözde Ermeni soykırımını tanımadıkları için seçim listelerinden çıkarılan 3 Türk aday konusunu görüştüğüm, İşçi Partisi siyasi lideri ve Başbakan Yardımcısı Wouter Bos, belgeler ile konuştuğumuz görüşme sonrasından Türkler’den özür dilemişti.
Üstteki gazete kupüründeki bir satırda, ‘Wouter Bos’un bu tutumu, DÜNYA Gazetesi’nin Genel yayın Yönetmeni İlhan Karaçay için ne mutlu bir andı’ diye yazılmıştı.

Ermeni iddialarının tartışıldı o yıllarda bazı Hollanda gazeteleri, Rotterdam Belediye Meclisi Üyesi Orhan Kaya’nın sözlerini başlığa taşımıştı:
‘Ermeni soykırımı yüzünden, sanki bir Türk avı’


Bir Hollanda gazetesi, Ermeni tarihçi Levon Panos Dabağyan’ın ‘Soykırım değil’ başlıklı haberini yayınlamıştı.

İşte bu da, 1920 yılında yayınlanan, bir Hollandalı gazetecinin, bizzat gidip inceleyerek yazdığı ve ‘Soykırım yok, karşılıklı vahşet vardı’ yazısının kupürü.
Bu kupürde yazılanların Türkçe ve Hollandaca metni aşağıdadır.
İlgililere ulaştırınız.

Algemeen Handelsblad
Amsterdam
25.05.1920-Salı
ERMENİSTAN

Türk-Ermeni Sorunu

Balkanlarda görev yapan bir gazeteci arkadaşımızdan aşağıdaki ilginç mektubu aldık. Bu mektubun içeriği, Ermeni sorununa Batı Avrupa’daki alışılageldik görüşten farklı bir bakış getiriyor. Bu gazeteci arkadaşımızın tarafsızlığına büyük güvenimiz var. Onun olayları değerlendirmesi daima kanıtlara dayandığı için, yazılarını yorumsuz olarak ve hiç bir değişiklik yapmadan olduğu gibi yayınlıyoruz.

Aynen Sultan Abdülhamit devrinde olduğu gibi, bugünlerde Kilikya’dan yeniden çok sayıda Ermeninin katledildiğine dair çirkin haberler geliyor. (Fransız işgali altındaki Adana, Gaziantep, Maraş ve Urfa’daki Ermeni zulmune ve katliamlarına karşı Kuvvayı Milliye Hareketleri) Konuyu çoktan unutmuş olan dünya kamuoyu, bu haberlerle yeniden şok oldu. Aslında din uğruna yapılan bu iğrenç katliamları savunmaya ve koruma altına almaya hiç niyetim yok. Fakat her gerçeğin iki yönü vardır. Olaylar sırasında Türkiye’yi parçalayıp yıkmak isteyen itilaf devletleri ve basını, propaganda yaparak Kilikya’daki Ermeni kıyımını Türklere karşı bilinçli olarak kullandılar ve bütün yıkımın Türkiye tarafından yapıldığını iddia ettiler. Önemli olan gerçeğin ne olduğunu bulmaktır. Bu bilinçle, sözü edilen bu kitlesel katliamdan gerçekte yalnızca Türklerin sorumlu olamayacağını gözler önüne sermek istiyorum.

Bu konuda fikrimi söyleme hakkını kendimde buluyorum. Çünkü Birinci dünya savaşı süresince Türkler ve Ermenilerin birbirleriyle nasıl bir nefret ile boğuştuklarını çok açık bir şekilde gözlerimle gördüm.

1918 baharında Rusların yenilgisinin sonucunda Türkiye yeniden saldırıya geçtiginde ve peygamberin mukaddes bayrağı Osmanlı ülkesinin dışında da dalgalandığında, ki Küçük Kaynarca anlaşmasından beri hiç böyle olmamıştı; ben kendimi Ermeni-Rus sınır bölgesinde buldum ve Türklerin Kafkasya’da ki ilerlemelerine şahit oldum.

Savaşı yaşayan bir kişi, bir ülke ve ulusunu tanımak için savaş halinden daha iyi başka bir fırsat olmadığını kabul edecektir. Bu durumda bütün insani canavarlıklar büyük bir şiddetiyle ortaya çıkar. Savaşımın gerektirdiği kaba güç kullanma ile, kültür ve uygar davranışlar kaybolur. O sıralar Avrupalı olarak bir tek ben, bu kritik ortamda bulunuyordum. Bu durumda söylenebir ki Türklerin Rus- Ermenistan’ına ilerleyişi sırasındaki olayların tek Avrupalı şahiti bendim.

Seyahatime başlamadan önce Ermeni yanlısıydım. 1916-1917’de İstanbul’daki kalışım sırasında, Ermenilere yapılan toplu katliam hakkında, az çok bilgisi olan Avrupalılardan ve Türkiye Ermenilerinden yeteri kadar tiksindirici, çirkin ayrıntılar duymuştum. Bu kişiler Türkleri suçlu ve Ermenileri de, barbar Türklerin masum kurbanları olarak görüyorlardı.

Türklerle aram yeterince iyi olduğu için, bu hassas konuda, hiç bir Avrupalının konuşmaya cesaret edemeyecegi şeyleri sorabiliyordum. Türklerin bana karşı olan davranışları, benim Ermenilerin suçsuz, Türklerin de suçlu olduğuna dair inancımı kuvvetlendiriyordu. Çünkü ben Ermeni olayları ile ilgili bilgi almak için, soru sorduğumda Tüklerden şöyle yanıt alıyordum: “Bizim hakkımızda anlatılanların hepsi doğru. Biz 1 milyon Ermeniyi kestik. Bu korkunç bir katliamdı. Fakat biz bu konuda haklıydık ve bu suçtan ötürü ancak kendimize karşı sorumluyuz.” Bütün çabalarıma rağmen bu konuda ayrıntılı ve olayların gerçek nedenleri hakkında bilgi elde edemiyordum. Ben de bu durumda şöyle bir yargıya varabiliyordum: Orada Hristiyanlara karşı fanatik bir din savaşı güdülüyordu. Bu olaylar Ermenistan’ın dünyayla tüm ilişkisinin kesildiği Yukarı Ermenistan’da meydana geliyordu. Orada Ermeniler Türklerin insafına terk edilmişti.

 

1918 ilkbaharında Trabzon’a geldim. Bilindiği gibi kıyıdan Ermenistan’in dağlık bölgelerine giden tek yol buradandır. Trabzon 1915’de Ermeni katliamını yaşamıştı. 3 yıl sonra bu kentte yaşayan Rumlar ve Avrupalı Levantenler bana Trabzon surları içinde olan inanılmaz vahşeti; Trabzon sokaklarında nasıl Ermeni kanı aktığını, Ermeni mahallelerinin nasıl alev alev yandığını, bu olaylardan günler haftalar sonra bile çocuk cesetlerinin Platana limanındaki Bizans duvarına vurduğunu anlatıyorlardı. Ben yanmış yıkılmış mahalleleri gördüm. Bana bunların bir zamanlar Ermeni mahalleleri olduklarını anlattılar. Bana Hristiyan kiliselerini gösterdiler. Bunlar Ermeni kiliseleriymiş. İnsanlar gübre yığınlarını eşelerken hala kemikler ve ceset artıkları buluyorlarmış. Bana bunların Ermenilere ait olduklarını anlattılar.

Bütün bunlar, insanın hiç unutamayacağı korkunç izlenimlerdi ve herkes bir tek şey diliyordu: “Tanrı bizi ve herkesi bu barbarlıktan ve Müslümanların düşmanlığından korusun.”

Bütün bu olanlardan dolayı ben lanetlerimi yağdırırken şüphesiz ki Hristiyanların tarafını tutması lazım gelen sıradan yaşlı bir Fransiskaner papazı başını salladı ve “Yanılıyorsunuz“, dedi. “Sadece Türkler suçlu değildir. . Avrupa’dan gelen ve Avrupa kültür anlayışıyla Asyayı değerlendiren biri olarak, doğal olarak bu halkın yok edilmesi suçuna karşı lanetlerini yağdıracaksın. Fakat senin gördüklerin ve sana anlatılanlar, gerçeğin tamamı değildir. Bütün bunları anlayabilmen için olayları bir Asyalı gibi görmen ve yorumlaman gerek. Şunu unutma ki burada yüzyıllardır birbirlerinden nefret eden ve birbirine kin güden iki halk var. Burada iki farklı zihniyet var: Ermeni ve Türk zihniyeti. Bu iki düşman görüşteki insanlar birbirlerinin yok edilmesi gerektiğine inanırlar. Evet 1915’de Ermeniler yok edilmişlerdi, her şey onlara karşydı ve yenilgiyi kabullenmek zorundaydılar. Fakat insan şuna inanıyor ki, eğer aynı konuma Ermeniler sahip olsalardı onlar da Türklere aynısını yapacaklardı. Benim raporlarımdan ve benim Beyazıt, Van, Erzurum ve Erzincan’daki görevlilerden aldığım raporlardan biliyorum ki 1915’de Ruslarla savaş başladığında Ermeniler, Türk ordusunun arkasından isyana kışkırtıldılar ve Türk köy ve kasabalarını yıkıp, yerle bir ettiler. Daha sonra Türkiye’de olan olaylar işte Ermenilerin bu ilk düşmanca tutumu nedeniyle başlamıştır. Kabul ederim ki çok korkunç şeyler oldu; Şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde çok kan aktı. Fakat Ermeniler bu kan gölünün oluşmasında suçsuz değillerdi. Türkler gereğinden fazla ileri gittiler, fakat suç yine sadece Türklerde değildi. Suç Avrupalılarda görülmeyen çok derin nefretlerin oluştuğu, Asyalı düşünce tarzındaydı ve bu düşünceyle yapılan savaşta vahşice davranışlar ortaya çıkıyordu. “

” Örneğin Trabzon’a bak. Yanmış, yıkılmış Ermeni semtlerini gördün, fakat yerle bir edilmiş Türk mahallelerini de gördün mü? Henüz daha taze Türk mezarlarına da dikkat ettin mi? Hayır mı! Haydi git ve gör. Ermeniler de aynı pozisyonda oldukları zaman Rus ordusunun korumasında zafer kazandıklarında, 1915′ de yaşananlar tekrarlandı. Fakat bu sefer Türkler, Ermenilerce katledildi. Ermeniler, nerede bir Türk bulsalar onu acımasızca kesip doğradılar, nerede bir cami görseler onu yağmalayıp yaktılar. Türk mahalleleri yakıldı, duman ve alev içinde kaldı. Tıpkı bir zamanlar Ermeni semtlerinde olduğu gibi. Şimdi Anadolunun içlerine gidip savaşın bütün bu izlerini takip edebilirsin: Bayburt’da, Erzincan’da,, Erzurum ve Kars’da. Oralarda daha dumanı tüten yığınlar göreceksin; daha çok kan ve ceset koklayacaksın. Ancak bunlar Türklerin ölüleri olacaktır.”

Fransiskaner rahip bana gerçekleri söylemişti. Aylarca Ermenistan ve Kürdistan(Doğu Anadolu ve Kafkasya) içlerinde yolculuk yaptım ve gerçekten de rahibin bana anlattıklarının doğru oldugunu gördüm. Rus ordusunun geri çekilmesinden ve bunu takip eden barış anlaşmasından sonra, sözün ona Ermeni ordusu( Ermeni çeteleri) çeşitli operasyonlar yaptı. Bu çeteler Rusların çekildikleri bu Türk bölgelerini işgal ettiler. Ruslar işgal sırasında Türklerin canlarını ve mallarını koruyorlardı. Rusların geri çekilmesinden hemen sonra olanlar ise, yürek parçalayıcıdır. Küçük Türk yerleşim birimlerindeki insanlar, General Antranik ve Murat’ın çeteleri tarafından tek bir canlı kalmayıncaya kadar katledildi. Camiler son taşına kadar tahrip edildi.

Bu bulunmaz fırsatı yakalayan Ermeniler, beklentilerini, hayallerini bayağı genişlettiler ve neredeyse bütün Anadolu sanki onların olacakmış gibi davranmaya başladılar. Anadolu’da yaşayan Türklerle, yaşayan son erkeğe, son kadına ve son çocuğa varıncaya kadar hesaplaşabileceklerini ve onları yok edeceklerini umuyorlardı. Ben Erzincan’da yıkıntılar arasında yatan yüzlerce boğazlanmış Türkün cesedini gördüm. Kuyuların içine ışık tuttuğumda cesetlerle dolu olduğunu gördüm. Açılan toplu mezarlarda yüzlerce kadın ve erkek cesetlerinin üstüste yığılmış olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Bunları kim yapmıştı? Zafer kazanan Ermeniler tabiki. Böyle manzaralar sürekli olarak Yukarı Ermenistan yollarında, Kürdistan ve Rusya-Ermenistan’nda bana eşlik etti. Türkler’inde şimdi tekrar bir zafer kazandıklarında öç almaları ve öfkeyle misilleme yapmaları şaşırtıcı mıydı dersiniz? Şunu da itiraf etmeliyim ki, Rusya Ermenistan’ına yürüyüşleri sırasında Türkler tarafından yapılan öldürmeler de sürdü. Sarıkamış sınırının karşı tarafında birbirine yakın Ermeni yerleşim yerleri ateş ve demirle yerle bir edildi. Asya’nın bu vahşi ülkesinde şimdi zafer kazananlar, önceki zafer kazananlara karşı korkunç vahşi bir öfke duyuyorlardı. Halkların halklara karşı bu acımasız davranışlara nasıl kışkırtıldıklarını, bu acımasız nefreti, bizim Avrupalı beyinlerimiz anlamaz. Fakat biz Yukarı Ermenistan denilen bu bölgenin uygarlığı ile, Avrupa halklarının eski kültürünün karşılaştırılabileceğini düşünmemeliyiz. Çünkü buralarda yaşayan halkların milliyetleri yoktur, fakat çeteleri vardır. Bunu şöyle açıklamak mümkün. Buralarda iki çete karşılaştığında, bu taraflardan birinin imha edilmesi demek oluyordu. Bu nedenle bugüne kadar Büyük Ağrı Dağları’nda birlikte yaşamak için uzlaşmak, ortayolu bulmak diye birşey düşünülemez. Bunun yerine yanlızca imha etmek geçerlidir. Yukarı Ermenistan’ın çıplak dağlarında bir anlaşma yoktur, sadace ölüm kalım mücadelesi vardır. Kazanan yaşar, kaybeden ölür….

Benim Aleksandropol’de(Gümrü) kalışım sırasında orada yaşayan insanların düşünce yapısına ışık tutan şöyle bir olay oldu. Bir gün Alagöz dağları yönünden bir top atışı duyuldu. Türk sınırı arkasında korku içinde yaşayan Ermeni halkı bunu şöyle açıklamışlar; İngilizler Türklere karşı ilerliyorlar ve Türkler birkaç saat içinde yenilmiş olacaklar. Birden Türk sınırının gerisinde bir ayaklanma oluştu ve Ermeni köylerindeki zayıf Türk nöbetçileri şeytanca işkencelerle öldürüldü. Fakat ortada Ermenilerin geldiklerini sandıkları İngilizler yoktu. Olayın aslı şu idi: Kafkas Ermenilerinden bir birlik önce Türk cephesini yarmayı denemişler. Top atışı sesleri bu yüzdendi. Bu çatışma birkaç saat sonra bitti. Fakat sıra intikam almaya gelmişti. Türk askerlerinin sinsice katledildiği Ermeni köyleri yakılmaya başlandı. Bu durumda Ermenilerin hiç suçu olmadığı söylenebilir mi?

Tamamen Türklerin eline geçen Aleksandropol(Gümrü) kenti bir Ermeni kentiydi ve ben burada Türk işgaline rağmen günlük işlerini güçlerini yapan, şehrin ileri gelen Ermenileri ile tanıştım. Bu kişiler Ermeni çetelerinin düşüncesiz davranışları nedeniyle Türklerin bir gün öç alacakları düşüncesiyle sürekli korku içinde yaşıyorlar ve bir gün sırf bu yüzden yok olacaklarına inanıyorlardı. Ermeni halkının bir kısmı, ki buna ileri gelenleri diyebilirim, Türklerle barışcı bir anlaşma yapılmasının taraftarıydılar. Çünkü şimdi beraber yaşamak zorundaydılar ve karşılıklı bir antlaşma, bu cinayetlere bir son verebilirdi. Fakat halkın büyük bölümü ve çeteler yani sözde Ermeni askerleri, barışın adını bile etmiyorlardı. Onların sloganı: ” Ya biz, ya da onlar; birimizden biri yok olmalı” idi.

Düşününüz, Antlaşma ve barış isteyenler, Ermeni halkının büyük çoğunluğu tarafından lanetleniyordu. İçinde bulunduğum Ermeni çevrelerinden bazı insanlar bana açıkça şöyle diyorlardı: ” Şimdi Türkler başa geçti, ancak biz pek yakında tekrar başa geçtiğimizde elimize geçirdiğimiz hiç bir Türk’ü sağ bırakmayacağız. Onlarla bizim aramızda bir anlaşma olması mümkün değil. Asırlardır görülecek bir hesabımız var onlarla. Sürtüşmemiz, halkımızın tarihi kadar eskidir. Bu savaşım, Türklerin ülkemize gelmesiyle başladı. Bu savaş ya biz, ya da onlar yok olana kadar sürecektir. Biz barış istemiyoruz. Lanet olsun Türklerle dostluk kuranlara!”

İste o zamanlar Ermenilerin düşünceleri böyleydi. Ermenilerin bağımsızlıklarını kazanma ümitleri pek yoktu. Zaferi kazanan Ay-Yıldız’ın(Türklerin) ise bütün Rus- Ermenistan’ını ele geçirecegi görülüyordu.

İşte bunları duyduktan sonra, şimdi Türklerin geri çekilip de, Türk yerleşim yerleri tekrar Ermenilerin eline geçtikten sonra olanları tahmin etmek, herhalde zor olmasa gerektir.

Uzlaşmalar ancak uygar halklar arasında olabilir. Vahşi Asya’nın halkları arasında sadece nefret ve yok etme duyguları vardır. Evet, Türkler suçludur, katlettiler, ancak ellerine fırsat geçince aynı katliamları yapan Ermeniler acaba daha az mı suçlular? İnsan Asya’yı sadece Asyalı bakış açısıyla değerlendirebilir.

Algemeen Handelsblad
Amsterdam
25.05.1920 van Dinsdag
ARMENIE

De Armenisch-Turksche kwestie

Van een onzer medewerkers in den Balkan ontvingen wij den volgenden interessanten brief, waarvan de inhoud een anderen kijk geeft op de Armenische quaestie dan de in West Europa gebruijkelijke. Wij stellen in de objectiviteit van dezen medewerker het grootste vertrouwen. – Zijn betoogtrant bevat het bewijs dat hij dit verdient – en drukken daarom zijn correspondentie ongewijzigd en zonder commentaar af.

Evenals onder de regering van Sultan Abdulhamit komen uit Cilicie weer weerzinwekkende berichten over massaslachtingen van Armeniers, waardoor de zenuwen van de tamelijk afgestempte wereld weer opniew worden geschokt. Het valt mij in de verste verte niet in om slachtingen, door wie de ook worden gehouden, te rechtvaardigen en den weerzinwekkendsten van alle moorden, de gooddienstmoord, in bescherming te nemen. Maar elke waarheid heeft twee kanten, en wanneer de Armeensche perspropaganda het Armeensche bloodbad in Cilicie teger de Turken weet uit te buiten, in dezen zin, dat zij daardoor de volledige vernietiging van Turkije door de Entente bewerkt, dan meen ik dat het in het belang der waarheid is, om te onderzoeken of werkelijk alleen de beestachtigheid van de Turken aan deze massamorden schuldig is.

Ik geloof, dat ik eenig recht heb om dit uit te maken, want ik had gelegenheid om Turkije gedurende den oorlog bij wijze van spreken, in neglige te zien en wel juist daar, waar de Armeensche en Turksche stammen in den meest verbitterden haat elkaar te lijf gaaan.

In de lente van het gedenkwaardige jaar 1918, toen ten gevolge van de Russische nederlaag, Turkije het offensief weer begon, en de vlag van den profeet zegevierend in vreemde landen woei, wat sinds den vrede van Küçük Kaynarca niet meer gebeurd was, bevond ik mij in het Armeeinsch-Russische grensgebied, en maakte een deel van den Turkschen opmarsch in het voornamelijk door Armenieers bewoonde gebied mee.

Een ieder die weet wat oorlogvoeren betekent, zal moeten toegeven, dat er geen betere gelegenheid is, om een land en volk te leren kennen, als juist in den oorlog, waar alle menselijke hartstochten met geweld tot uiting komen, en waar het laagje cultuur en veinzerij voor de ruwe, hoogere noodzakelijkheid van de oorlogsvoering verdwijnen. Als eenige Eoropeaan bevond ik mij toen ter tijd in de kritieke omgeving en ben misschien de eenige Europeesche getuige ervan geweest op welke wijze de gebeurtenissen gedurende den Turkschen opmarsch in Russisch-Armenie zich hebben toegedragen, en hoe deze beide volkeren tot elkander stonden.

Voordat ik mijn reis begon, was ik reeds Armenisch gezind. Ik had gedurende mijn oponthoud te Konstantinopel, in de jaren 1916/17, genoeg weerzienwekkende details over de Armeensche massamorden in Turksch-Armenie gehord en de Europeanen, die meer of minder goed over de gebeurtenissen in Armenie ingelicht waren, gaven dan Turken alleen de schuld en beschouwden de Armeniers als de onschuldige offers van den Turkschen goddiensthaat en van de dierlijke hartstochten van een barbaarsch volk.

Mijn verhouding tot de Turken was goed genoeg om hen ook over dit netelige punt, wat een Europeaan bijna niet te berde durft te brengen, te spreken. De houding der Turken moest mij in mijn overtuiging sterken, dat de Armeniers onschuldig waren en de Turken alle shuld hadden. Want met een eigenaardige bruuske afwijzing werd mij steeds door iedereen Turk, wien ik ver het pro en contra van de Armeensche quaestie om inlichtingen vroeg, geantwoord: “Ja alles is waar wat men over ons verteld. Wij hebben een millionen Armeniers afgemaakt; het was afschuwelijk bloodbad, maar wij waren in ons recht en wij zijn daarvoor alleen tegenover ons zelf verantwoording schuldig.” Het gelukte mij niet nog verdere details, of de gronden van deze verschrikkelijke daden te, weten te komen. En ik kon alleen tot den slotsom komen ….. In de loogelaten hartstochten van den oorlog het goddienstfanatiesme tegenover de Cristenen zich liet gaan, waar het maar gelegenheid daartoe zag. En dat gebeurde in het hoogland van Armenie, waar de van de gehele wereld afgesneden. Armenieers aan den Turken overgeleverd waren.

In het voorjaar van 1918 kwam ik in Trabzon van waaruit -gelijk bekend is -de einige beganbare weg naar binnenland van Hoog-Armenie loopt.

Trabzon zelf was in 1915 getuige van een Armeensch bloedbad en drie jaar later wisten Grieken en Levantijnsche Europeanen mij nog in kleuren en geuren te vertellen van de onbeschrijfelijke gruwelscenes, die zich binnen de oer-oude muren van de Trabzon in 1915 afgespeeld hebben. Hoe op de straten van Trabzon het bloed der Armeniers vloeide! Hoe de Armeensche wijken in rook en vlammen opgingen en nog dagen en weken na het bloedbad de lijken van kinderen tegen den oer-ouden Konstantijnschen dijk en in de haven van Platana aanspoelden. Ik zag geruineerde streken en men vertelde mij, dat dit eens Armeensche wijken waren geweest. Men toonde mij Cristelijke kerken. Dit waren de kerken der Armeniers. Men rakelde de mesthoopen op en beenderen en vergane lijken kwamen te voorschijn. Dat zijn lijken van Armeniers, zeide

men mij.

Dit zijn zulke ontzettende gewaarwordingen, die men nooit vergeet en die bij iedereen maar een wensch doen opkomen: God behoede onsen een ieder voor deze barbaarscheid en voor den godsdiensthaat der Mohammeden!

Maar een prior der Franciskaner monniken, een envoudige oude prister, die ongetwijfeld aan de zijde van de Cristenen stond, schudde zijn hoofd, toen ik in verwenschingen tegen de Turken uitbrak. “Gij vergist u” zeide hij, “de Turken hebben niet alleen schuld. Ja voor iemand die uit Europa komt en die met Europesche begrijpen over Azie will oordeelen, die zal de misdaad van het uitroeien van dit volk verwenschen. Maar het is niet de geheele waarheid, die gij gezien en gehoord hebt. Gij moet deze dingen door een Aziatische bril bekijken en begrijpen, dat hier twee volken elkaar met eeuwenouden haat en verbittering te lijf gaan. Men heeft hier twee mentaliteiten, de Turksche en de Armeeensche en beide mentaliteiten zeggen, dat een van hen te gronde gaan. Ja, in 1915 waren het Armeniers, die te gronde zijn gegaan.Alles werd tegen hen in werking gesteld, en zij moesten de nederlaag lijden. Maar zijt gij er wel van overtuigd, dat de Armeniers in dezelfde omstandigheden niet hetzelfde zouden hebben gedaan of deden? Ik heb mijn rapporten van missies, uitgezonden door mijn orde in Beyazıt, Van, Erzurum, Erzincan; uit de rapporten weet ik, dat in 1915 toen de oorlog met Rusland begon, het de Armeniers waren, die achter het Turkse leger de revolutie aanwakkarden en de Turksche dorpen en nederzettingen ontvolkten en met den grond gelijk maakten. De verdere gebeurtenissen, die daarna in Turkije voorvielen, waren alleen de gevolgen van deze eerste vijandelijke houding der Armeniers. Ik geef toe, dat er verschrikkelijke dingen gebeurd zijn; er is zooveel bloed gevloid als nog nooit te voeren. Maar onschuldig waren de Armeniers aan het ontstaan van het bloedbad niet. En wanneer de Turken dan verder gegaan zijn dan nodig was, dan ligt daarvan de schuld niet alleen bij de Turken, maar bij de mentaliteit van Azie, waar de volkenhaat dieper gaat dan bij de Europesche volken en waar de oorlog beesachtige vormen aanneemt.”

“Zie b.v. naar Trabzon. Gij hebt de platgebrande Armeensche wijken gezien, maar hebt hij ook de platgebrande Turksche wijken aanschouwd? Hebt gij op de nog frissche graven van de Turksche bevolking gelet? Neen! Ziet toen de Armeniers zich in de zelfde positie bevonden als de Turken, toen zij zegevierend voortrukten onder de bescherming van het Russische leger, toen herhaalde zich het schouwspel van het jaar 1915, maar toen moesten de Turken het ongelden. Waar de Armeniers een Turk vonden, daar werd hij onbarmhartig neergehouwen, waar zij een Turksche moskee zagen werd deze geplunderd en in brand gestoken. Turksche wijken gingen even goed in rook en vlammen op als Armeensche wijken. Gij gaat thans het land in en gij zult de sporen van den oorlog kunnen volgen: Bayburt, Erzincan, Erzurum en Kars. Gij zult nog rookende puinhoopen zien; gij zult nog bloed en lijken ruiken, maar dat waren echter Turkse lijken.”

De Franciscaner pater heeft slechts de waarheid gezegd. Maandenlang ging ik dwaars door Armenie en Kurdistan en ik vond bevestigd, wat hij mij verteld had. Na den terugtocht van het Russische leger, die op de Russische vreede volgde, namen de troepen van het z.g. Armeensche leger, de militaire operaties in de bezette Turkse gebieden over. Gedurende de Russische bezetting beschermden de Russen het leven en eigendommvan de Turken. Wat na dan terugtocht van de Russen gebeurd is, is hartverscheurend. De kleine Turksche nederzettingen werden door de benden van generaals Adronits en Murat tot den laatsten man afgemaakt, kerken tot den laatsten steen vernield.

Toen waren de Armeensche verwactingen nog hoog gespannen. Hun plannen reikten ver, omspanden het geheele Turksche rijk. En zij hoopten dat zij met den erfvijand zouden kunnen afrekenen tot den laatsten man, de laatste vrouw, het laatste kind. Ik heb in Erzincan ruines gezien, waar honderden lijken van gewurgde Turken lagen tusschen de puinhoopen. Ik heb licht laten schijnen in putten, die vol lijken waren. Ik heb met eigen ogen gezien, dat graven open gemakt werden, waarin mannen-en vrouwenlijken overelkaar lagen, bij honderden. Wie hadden dit gedaan? Die overwinnende Armeniers.

Deze tooneelen vergezelden mij op den verren, langen weg door Opper-Armenie, Kurdistan tot in Russisch-Armenie. En is het een wonder, dat de Turken, toen zij weer overwinnaars waren, wraak namen, kwaad met kwaad vergolden? Ik moet erkennen dat tijdens den Turkschen opmarsch naar Russisch- Armenie het moorden voortgezet werd door de Turken. Aan den anderen kant van de grens van de Sarıkamış werden de Armeensche vestigingen, die daar tamelijk gezaaid zijn, ontvolkt met vuur en ijzer. De meest verbitterde volkshaat woedde tegen de vroegere overwinnaars, thans overwonnenen , in den beestachtigen vorm, een wild land van Azie eigen. Onze Europeesche hersens begrijpen deze onverbiddelijke haat niet, die volkeren tegen volkeren opzweept tot de ergste gruweldaden. Maar wij mogen niet vergeten, dat Opper-Armenie een land is, waarvan de beschaving vergeleken kan worden met de oer-cultuur der Europeesche volkeren. De volkeren daar zijn geen naties, doch horden. En zoals in den oertoestand der volkeren een ontmoeting van twee hordende vernitiging beteekende van een dezer twee, zoo is men in de bergen om den Grooten Ararat heden ten dage nog niet bedacht op samenleven, doch op vernietiging. In de kale bergen van Opper-Armenie bestaat er geen compromis, alleen strijd op leven en dood. De overwinnaar leeft, de overwonnene kan alleen sterven.

Tijdens mijn verblijf in Alexandropol(Gümrü) gebeurde het volgende, dat een goed licht werpt op de mentaliteit van de menschen aldaar. Uit de richting van de bergengroep Alagöz hoorde men op een dag kanongedonder. De Armenische bevolking, die achter het Turksche front in angst en beven leefde, legden dit kanongedonder zoo uit, dat de Engelschen oprukten tegen de Turken. En zij leefden in de overtuiging, dat de Turken binnen enkele uren verslagen zouden zijn. Onmiddelijk ontstond achter het Turksche front een opstand, en de zwakke Turksche posten in de Armenische dorpen werden op de geraffineerde manier dood gemarteld. Maar de Engelsen kwamen niet. Een detachement van Kafkas- Armeniers had getracht door het dunne Turksche front te breken. Vandaar het kanongedonder. En toen het gevecht een paar uur later voorbij was, kwaam de wraak. De dorpen, waarin Turksche soldaten vermoord waren werden vernietigd. Kan men zeggen, dat de Armeniers geen schuld hadden?

In Alexandropol zelf, in een zuiver Armeensche stad, waar, niettegenstaande de Turksche bezetting, de Armeniers rustig hun werk deden , kwam ik veel in aanraking met toonaangevende Armeniers. Zij leefden voortdurend onder een verschrikkelijke angst, dat op een dag door een onbedachtzame handeling van Armeensche benden de Turken wraak zouden nemen en dat zij dan het eerst er aan zouden moeten gelooven. Een gedellte van Armeensche volk, het beste deel- was voor een vreedzame overenstemmming met de Turken. Men was nu eenmaal gedwongen samen te leven. En dan zou toch alleen verdraagzaamheid een eind kunnen maken aan het moorden. Mat het grootste gedeelte en de benden, de zoogenaamde militairen wilden van vreede niets weten. Hun leuze was : “Zij of wij, een moet te gronde gaan.”

De mannen, die verdraagzaamheid en verzoeninig predikten, werden verwenscht door het gros van het Armeensche volk. Men zei mij openlijk in Armeensche kringen: “Nu zijn de Turken baas. Maar spoedig zullen wij weer heer en meester zijn en dan zullen we geen enkelen Turk, die in onze handen komt in leven laten. Tusschen ons is geen overeenstemming mogelijk. Wij hebben een rekening eeuwen oud te vereffenen. Onze strijd is zoo oud als ons volk. Deze strijd begon op den dag, waarop de Turken in ons land kwamen en zal tot den dag duren, waarop wij op zij te gronde gaan. Een verzoening willen wij niet. Vervloekt zijn zij , die vriendschap sluiten met de Turken. ”

Zoo was de stemming in een tijd, waarin de Armenen geen hoop hadden ooit van de Turken bevrijd te worden. Het zag er naar uit, alsof de overwinnende halve maan geheel Russisch- Armenie tot zich zou trekken.

Hiernaar kan men beoordelen, wat er gebeurd is, toen de Turken moesten terugtrekken en de Turksche vestiginggen weer in handen van de Armeniers vielen.

Een vergelijk is alleen mogelijk tusschen beschaafde volkeren. Bij de volkeren van het wildste Azie bestaat alleen haat en vernietiging. “De Turken zijn schuldig. Zij hebben gemoord.” Zijn echter de Armeniers minder schuldig, die ook hebben gemoord, zoodra daartoe de macht bezeten?

Azie kan men alleen beoordeelen met Aziatische ogen.

MERSİN’İN EN BÜYÜK TAVLA OYUNCUSU DR. YILMAZ GÜLER’İ KAYBETTİK!

MERSİN’İN EN BÜYÜK TAVLA OYUNCUSU DR. YILMAZ GÜLER’İ KAYBETTİK!

O’nu düz ve hapis oyununda iki kez yendiğim Dr. Yılmaz Güler, bana övgülü ve imzalı bir banknot vermişti.

Bugün Facebook’a yansıyan bir haberde, Mersin’nin çok sevilen doktorlarından Yılmaz Güler’in ‘Acı Kayıp’ duyurusunu görünce çok, ama çok üzüldüm.
Yılmaz Güler, güler yüzü ile sevildiği kadar, çok iyi bir radyoloji uzmanıydı.
1980’li ve 1990’lı yıllarda yaz aylarını Mersin’de geçiren kalburüstü insanların en güzel uğrak yeri, Soli tesislerindeki eğlence lokaliydi.
Kadınlı-erkekli konuklar saat 21.00-02.00 arası bu lokalde tavla ve iskâmbil oyunları ile eğlenirlerdi. Naçizane şahsım da her yaz tatilinde Soli tesislerinde konaklar ve akşamları da bu lokale uğrardım.

Lokale renk veren insanlardan biri olan Yılmaz Güler çok iyi bir tavla oyuncusuydu.
O’nunla, çok iyi oynadığı poker oyunlarında tanışmıştım. Benim de iyi tavla oynadığımı bilen bir dost, poker öncesi kahve içimi sırasında, ‘İlhan kardeşim ile Yüksel bey tavla oynasınlar da seyredelim’ deyiverdi.
Allah şimdilerde gani gani rahmet eylesin, Dr. Güler ayağa kalktı ve lokalde bulunan kalabalığa hitaben, ‘Hanımlar, beyler, bugüne kadar tavlada beni yeneniniz oldu mu?’ diye sordu. Duyduğum ‘Hayır’ sesleri ile korkmadım değil.
‘5 parti düz tavla, 5 parti de esir (Hapis) oynayacağız’ demişti rahmetli.
Tavla oyunu, biraz da zar şansı ile sonuçlanan bir oyundur.
Her ne kadar tavla oyununu ben de iyi oynasam da, biraz da zar şansı ile, düz oyununu 3 mars oyun ile 6-0 kazanmıştım. Hapis oyunu da mucizevi bir şekilde 5-0 lehime bitmişti.
Yılmaz bey, cebinden çıkardığı onbin liralık banknotun üzerine şunları yazıp imzalamıştı:
‘Kumardan kazanca olanı, oyundan KEYFE değiştiren İlhan Karaçay’a sevgiler. Dr. Yılmaz Güler’

Rahmetliyi anmışken, onun banknotu ile birlikte eski cüzdanımda sakladığım daha pek çok banknot var. Fotoğrafta gördüğünüz banknotlardan başka, kâğda dökülmüş, ‘İlhan Karaçay ile tövbe bir daha oynamayacağım’ kızgınlığı ile yazılmış sözler de var.

Rahmetlinin oğlu Evren, daha sonra tanıştığım bir değerdir.
Tatlı anıları geride bırakırken, Evren’e, ailesine ve tüm dostlarına başsağlığı diliyorum.