HUYSUZ VİRJİN, ARTIK KORKUTMAYACAK…

HUYSUZ VİRJİN, ARTIK KORKUTMAYACAK…

Sahnede tutunmak için eski kantocuları taklit ederek başarı elde eden Seyfi Dursunoğlu’nun ilginç yaşamı

İlhan KARAÇAY yazdı:

 

Sahneye çıktığı zaman, bazılarının korkulu rüyası olan,  zekâsı, esprisi ve cesareti ile takdir toplayan, Huysuz Virjin’ artist adı ile  ünlü sanatçı Seyfi Dursunoğlu’nun ölümünden sonra ben de bir şeyler yazmak istedim.

Kitaplaştırmak üzere hazırladığım ‘Ahirete göç eden ünlü dostlar’ başlıklı bir seri yazıma da ekleyebileceğim Huysuz ile Mersin’de birlikte olmuştum. İşletmekte olduğumuz Pompeipolis-Karaçay Gazinosu’nda program yapmak üzere bize gelen Huysuz, aslında en çok beni korkutmuştu.
Zira sahneye çıktığı zaman, gözüne takılan kimseleri ti’ye almakta çok hünerli olan Huysuz, kim olursa olsun, diline düşen o talihsizleri perişan ederdi. Huysuz, bu konuda çok cesurdu. Gözüne takılanları, esprileri ve şakaları ile çok hırpalayan Huysuz, gerçekten bir korkulu rüya gibiydi.

İşte ben de bunu bildiğim için, o gün sahneye çıkmadan önce konuştuğum Huysuz’a bir şeyler söylemek istedim. Sonra vazgeçtim. ‘En iyisi ben salonda görünmeyeyim’ diye düşündüm.
Bir ara, ‘Bak Seyfi kardeş, ne olur bu akşam bana takılma ha’ demeyi düşündüm ama, sonradan ‘Adama şimdiden kendimi yem yapıyorum’ diye düşünerek yine vazgeçtim.
Öyle hal ve tavırlara girdim ki, biraz sevecenliğim, biraz da ağırlığım ile, ‘Bu akşam bana dokunma ha!’ intibaı’nı bıraktım gibi…
O akşam sahneye çıkan Huysuz’dan kaçmak yerine, sürekli olarak yerimden kalkıyor ve oturuyordum.
Ne mutlu ki, Huysuz, o akşam kendisine yem olacak kurbanlarını bulmuştu bile.
Diline doladığı o kişileri o akşam da perişan etti.
Böylece de ben paçayı kurtarmıştım.

Başarılı bir şovmenlik (aslında women) yaşamından sonra, 87 yaşında hayata gözlerini yuman Seyfi Dursunoğlu’na Allahtan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.
Huysuz Virjin’in, sahnedeki huysuzluklarının nedeni ‘kopyacılıktan’ geliyormuş.
İşte eskiye dayanan o bilgiler.

HUYSUZ OLUŞUNUN NEDENİ ‘KOPYACILIKMIŞ’

Huysuz Virjin hatıramı yazarken, değerli bir dostum ‘yazacağın kitap için ekstra bilgi’ notuyla bir yazı gönderdi. Daha sonra yaptığım aramada Bercan Aktaş ve Yıldıray Oğur’un yazılarını buldum. Önemli bilgiler içeren bu yazıları size sunuyorum.

Huysuz’un ‘Virjin’i Hayganuş Hanım
Huysuz’un ‘Virjin’i Hayganuş Hanım: Kantonun ilk temsilcilerindendi, Abdülhamit devrinde “Ermeni komitacısı” diye jurnallendi, Huysuz Virjin onun adını aldı, aksanını taklit etti.

Kaybettiğimiz Seyfi Dursunoğlu, Huysuz Virjin olan sahne adını 1960’lı yılların Ramazan eğlencelerinde Beylerbeyi Kültür Cemiyeti’nde amatör olarak sahneye çıktığı dönemlerde almıştı. Kanto kariyerine başlamadan önce usta sahne sanatçılarıyla görüşüp mesleğinin tarihini öğrenmişti. Virjin, jenerik bir sahne adı olmakla beraber, kendisinin de belirttiği gibi Huysuz Virjin’in ismi, Minyon Virjin’den geliyordu. Peki, kimdi Minyon Virjin?

“Şimdi efendim, Virjin vardı zaten. ‘Minyon Virjin’ diye bir kantocu vardı zaten. Ancak 1.70-1.71 boyunda, bir de topukluyla minyon olamıyorum. Mecburen minyon kelimesini kaldırdık. Rejiyi ben idare ediyorum. Herkesi tenkit ediyorum. Olmadı diyorum, tekrar diyorum. Sevimsiz hale geldim. Yöneten daima sevimsizdir. Ve isim tevziatı yapıyorum. İşte birine Kıllıyan Hanım, birine Peruz Hanım, birine Şamram Hanım falan dedik. Benim adım da Virjin olacak dedim. İsmimin başına bir mahlas konması gerekiyordu. ‘Abi, o kadar huysuzsun ki’ dediler, senin mahlasın ‘huysuz’ kalsın. Ve bana çok büyük bir iyilik yaptılar, çünkü şovuma cuk oturan bir isim oldu huysuz kelimesi. Ben sahnede huysuz bir kadını canlandırıyorum.”

İlk kanto sanatçıları

Tanzimat’tan sonra kantoların fırtına gibi estiği, kanto gösterilerinin Şehzadebaşı’ndan Yoğurtçu Parkı’na kadar İstanbul’un dört bir yanında büyük bir izleyici kitlesi topladığı yıllardı. Kadınların dans ederek söylediği bu kantolar, başlangıçta tiyatroların daha çok ilgi görmesi için tiyatro oyunlarının arasına sıkıştırılmıştı. Fakat bu böyle kalmadı, kantolar başlı başına bir sanat olarak öne çıktı.

Minyon Virjin’in dışında, Seyfi Dursunoğlu’nun adını andığı Peruz Hanım (Terzakyan) ve Şamram Hanım (Kelleciyan) bu türün ilk temsilcileriydi. Performanslarını, Sahne-i Alem Kumpanyası’nda gösteriyorlardı. Adile Naşit’in anneannesi Virjin Ozan ise, sahneye çıktığında Minyon Virjin ile karıştırılmaması için “Küçük Virjin” adını almıştı. Küçük Virjin’i, Peruz Hanım yetiştirmişti. Seyfi Dursunoğlu’nun etkilendiği diğer isimlerden hem erkek hem de kadın kılığında kantolar yapan Niko da Küçük Verjin’in oğlu, Adile Naşit’in dayısıydı.

Müslüman kadınların sahne sanatlarından yasaklı olduğu zamanlardı. O nedenle ilk kanto sanatçıları Ermeni ve Rum kadınlardan oluşuyordu. Bazılarının isimleri Peruz, Şamram, Küçük Virjin (Virjin Ozan), Minyon Virjin (Hayganuş Hanım), Büyük Amelya, Küçük Amelya, Agavni ve Eleni’ydi. Şiveleri ve Türkçe konuşurkenki “farklı” vurguları, yıllar boyunca kantonun ayrılmaz bir parçası oldu. Seyfi Dursunoğlu da Huysuz Virjin olarak sahneye ilk çıktığı yıllarda bu geleneği sürdürerek Ermeni kadın rollerini oynadı.

Minyon Virjin (Hayganuş): “Kantoyu kendi kendime öğrendim”

Minyon Virjin ise bambaşka birisiydi. Peruz Hanımların kuşağındandı. Minyon Virjin’in gerçek adı Hayganuş idi. Gösteri sanatlarına çocukluğundan beri ilgi duyuyordu. Sahne hayatı tiyatrocu olarak Fasulyacıyan ve Büyük Benliyan kumpanyalarında başladığında henüz 13 yaşındaydı. Sonra kantocu oldu. Kendisine 1937 yılında “Sizin için ‘Peruz’un çırağı’ diyorlar, ustanız o imiş!” diye sorulduğunda cevabı netti:

“Hayır! Benim ustam, hocam falan yok. Beni bu işe teşvik eden; kanto söylemeyi, oynamanın usullerini gösteren olmadı. Ben her şeyi kendi kendime öğrendim. Fasulyacıyan’ın kumpanyasından ayrıldıktan sonra kanto söylenen ve ayak oyunları oynanan yerlere devama başladım. Peruz’u, Küçük Eleni’yi falan seyrettim. Kantoculuğa çok hevesim olduğu için işin inceliklerini çabuk kavradım.”

Devrin ünlü gazetecilerinden Ahmet Rasim de Minyon Virjin’i seyretmeye gidenler arasındaydı:
“İşte, Virjini Minyon… Aman ne minyon! Uykulu, saçları buruşuk, ufak bir saç bağına esir, fikri hep nazlanarak fırıl fırıl dönüyor, yanakları pudralı, bütün alnı kireç odalarının beyaz zeminini andırıyor.”

“Bir gülüşe nail olamayanlar saldırırlardı”

Hayranları çok olan kanto sanatçıları zaman zaman saldırılara da uğruyordu. Agavni adlı bir kantocu kadın, “belalısı” tarafından sahnede kurşunlanarak öldürülmüştü.

Minyon Virjin’le 1937 yılında Son Telgraf gazetesi için röportaj yapan gazeteci Münir Süleyman Çapanoğlu bu belalı hayranları şöyle anlatıyor:

“Eskiden kanto söyleyen kadınların hafiyelerden, tulumbacı reislerinden, köprü altı sakinlerinden, kahveci çıraklarından, mektepli efendilerden, gözü açılmamış miras yedilerden, paşazadelerden, her sınıftan, her milletten, velhasıl her çeşit insandan bir çok sevdalıları vardı. Kız kantoya çıkıp da nazlı nazlı kantosunu söyleyip kıvıra kıvıra göbek çalkalamaya başladı mı, hepsinin ağzının suyu akar, ondan bir iltifat bekleyip dururlardı. Bir gülüşe, bir iltifata nail olamayan bazen kadının arkasını kovalar, üstünü başını paralardı. Daha evvelleri sahneye tabanca atanlar, kurşun sıkanlar olduğunu söyleyenler hâlâ aramızda yaşamaktadırlar.”

Minyon Virjin’e “tatlı taarruzlar”

Minyon Virjin bu konuda şanslıydı. Onun uğradığı saldırılar, yıllar sonra gülerek anlatacağı cinstendi: “Tabancalı, kurşunlu, bıçaklı taarruzlara hiç uğramadım. Uğradığım taarruzlar daima tatlı taarruzlardır: Tabanca yerine arabama şekerleme kutuları, ipekli mendiller, küçük ipek keselerde çil çil altınlar atanlar çok oldu.”

“Vay, bir kantocu karı Ermeni komitacısı? Yakalayın, getirin şu yılanı!”

Minyon Virjin’in başı hayranlarla değil, bir kere devletle belaya girmişti. Sultan Abdülhamid döneminde bir gece sahneye çıkmış, “Hımbıl havası” adlı bir kantoyu okuyordu. Bu kantonun bir nağmesinde geçen “Hay nare, nare, nare / Başımız yandı nare” sözleri bir jurnalci hafiye tarafından hemen ihbar edilmişti:

“Bir gün zabtiye nezareti memurlarından İncir köylü Ali bey geldi. Bana, ‘Zabtiye kapısından seni istiyorlar, hazırlan gidelim!’ dedi. Daireye gittiğimiz zaman, Ali bey beni bir zabtiye çavuşuna teslim etti. Bir odaya koydular. Akşama kadar kaldım. Ne çağıran, ne arayan, ne de bir sorgu soran oldu. Akşam ezanına yakın sivil bir adam geldi, beni aldı, bir arabaya koydu, doğru Mehterhaneye götürdü. Üstümü, her tarafımı arayarak kadınlar tarafına soktular. Burada bir gece kaldım amma, sabahı nasıl ettiğimi ben bilirim. Ertesi günü: ‘Haydi git!’ dediler. Ve beni serbest bıraktılar. Beni niçin tutmuşlardı? Niçin bir sorgu sormadan serbest bırakmışlardı? Bu şaşılacak bir şeydi. Nihayet bu bir gecelik hapsin neden ileri geldiğini öğrendim: ‘Hay nare, nare, nare!’ ara nağmeli kantoyu dinleyen hafiyelerden biri, zabtiye nazırına jurnallamış, ve benim Ermeni komitesine mensup olduğumu da ilâve etmeyi unutmamış!.. Ve bu iddiasını ispat etmek için de kantonun ara nağmesini işhad ve tefsir etmiş!.. Kantodaki ‘Hay’ kelimesi Ermenice’de (Ermeni) mânâsına gelir, ‘nar’ ise Arapça (ateş) demektir. ‘Beyit’ tahlil edilirse şu mânâ çıkar: Ermeniler Türklerin elinde mahvoluyor, yanıyor! Zabtiye nazırı almış fitili: ‘Vay!’ demiş, bir kantocu karı Ermeni komitacısı?.. Yakalayın, getirin şu yılanı!.. Bereket versin Ali beye; işi üzerine almış, nazırı kandırmış, benim böyle şeylerle alâkam olmadığını söylemiş. Eğer Ali beyin bu dostluğu, sahabeti olmasaydı, bilmem halim ne olacaktı?”

Bu bir gecelik aradan sonra Minyon Virjin sahne almaya, meşhur kantolarını okumaya, seyircisini gözleriyle süzmeye devam etti. Onu dinleyenler ayaklarıyla tepiniyor, ıslık sesleriyle coşkuya kapılıyordu. Minyon Virjin ise en meşhur kantolarından birisini okuduktan sonra ardı arkası kesilmeyen tüm bu alkışların üstüne, seyircilerinin gözlerinin içine bakarak, Kemani Sarkis Efendi’nin (Suciyan) bestelediği nihavend şarkıya başlıyordu:

“Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben halime / Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime / Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime / Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime.”

“Çok şükür! Düşmanlarım yok!”

Türkiye’deki kanto geleneğinin öncüsü olan kadınlar; Peruz Hanım, Minyon Virjin, Şamram Hanım ve diğerleri önyargıların kırılmasında önemli bir rol oynadılar. O yıllarda adları İstanbul’da dilden dile dolaşan kantocu kadınların hikayelerinden bazıları günümüze kadar geldi, bazıları ise tarihin tozlu raflarında kaybolup gitti. Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu’yla başlayan modernleşme serüveninin sancıları arasında cesaretleriyle öncü bir yer edindiler.

Sahnelerin Minyon Virjin’i Hayganuş Hanım, yaşamının son döneminde tek başınaydı, ama kimseye muhtaç kalmamıştı. Varlık Vergisi Kanunu’nun çıkartılmasından beş yıl önce verdiği röportajda, geçimini, Şişli’deki evinden gelen kirayla ve sattığı arsalarından gelen parayla sağladığını söylemişti. Kendisine akrabası ve çocukları olup olmadığı sorulduğundaysa gözleri ışıldamış, sevinçle, “Çok şükür! Düşmanlarım yok” demişti.

Hayganuş Hanım’ın hayatını ne zaman ve hangi şartlarda kaybettiği bilinmiyor. Ama sahne adı hep yaşadı.

Seyfi Dursunoğlu, Hayganuş Hanım’ın sahne adını üstlendi ve sesini yıllarca Huysuz Virjin karakteriyle yaşattı. Nefretin değil neşenin, düşmanlığın değil kardeşliğin ve baskının değil özgürlüğün sembol isimlerinden birisi olarak bu dünyadan ayrıldı.

Huysuz Virjin yerli ve milli değil miydi?

Trabzonlu dindar bir aileden gelip, kendisine Ermeni bir kantocunun adını seçerek, kadın kılığında Ramazan eğlencelerinde sahneye çıkmış Huysuz Virjin’in hikayesi, bu toplumdaki çeşitliliği, onu bir kalıba dökmenin imkansızlığını çok iyi anlatıyor.

Selahattin, Nizamettin, Bahattin, Seyfettin…
Trabzon’da yaşayan Oflu Mehmet Ali Tursun, dört oğluna böyle adlar verecek kadar dindar bir saat tamircisiydi. Bayburtlu anne Selvi Hanım da siyah başörtülü beş vakit namaz kılan bir ev hanımı.
Dört erkek, iki kız çocukları olan anne ve baba, çocuklarından gizli saklı bir şey konuşmaları gerektiğinde aralarında Rumca konuşurlarmış.
Sonra baba İstanbul’a göç edip manifaturacılıktan epey para kazanmış, ailesini yanına almış. Beylerbeyi’nde dört katlı bir konağa yerleşmişler.
Sert bir baba, otoriter hatta dayakçı ablalar, akılları hep dışarıda abilerle birlikte büyüyen Seyfettin, önce özel liseye ardından, Askeri Deniz Lisesine yazdırılmış. Ama hiçbirinde mutlu olamamış.
Çünkü aklı hep şarkı söylemekte, dans etmekteymiş. Abisinin nişanında, kadın kılığına girip diğer abisiyle yaptığı dansla herkesi çok eğlendirmişler.
Seyfettin önce Tursun olan soyadını Dursun yapmış, sonra da fazla kaba bulduğu Seyfettin’i Seyfi.
Sonra Dursun da ona “kabzımal” soyadı gibi gelmiş, onu da Dursunoğlu’na çevirmiş ve Seyfi Dursunoğlu olmuş.

Peki nasıl Huysuz Virjin olmuş?

Mübarek Ramazan ayında Beylerbeyi Kültür Cemiyetinde erkek arkadaşları ile birlikte Ramazan eğlenceleri düzenlerken.

Ramazan eğlencesinde kadın sahneye çıkamayacağı için sırayla orta oyunu oynuyor, şarkı söylüyor, dans ediyorlarmış. En çok alkışı ise saçlarına peruk takıp, tuvalet giyip, makyaj yapıp çıktıkları sahnede Ermeni kantocuları taklit ettiklerinde alıyorlarmış. Hepsi kendine eski meşhur Ermeni kantoculardan adlar seçmişler.

Seyfi Dursunoğlu, Abdülhamit devrinin meşhur kantocusu Hayganuş hanımın lakabı olan Minyon Virjin’in, Virjin’ini almış, sahiden de köşeli, huysuz bir insan olduğu için Huysuz Virjin olmuş.
40’lı, 50’lı yıllarda 15 yıl boyunca her Ramazan ayında, Beylerbeyi’nde bu eğlence devam etmiş.
Aslında bir geleneği sürdürmüşler. Adını aldığı Minyon Virjin de Osmanlı devrinde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Ramazan eğlencelerinde sahne alırmış.
Sonraki yıllarda da bu gelenek sürmüş. Şehzadebaşı’ndaki direkler arası Ramazan eğlencelerinde kantocu Şamram Hanım, onun öğrencisi ve Adile Naşit’in de anneannesi olan Küçük Virjin, annesi Amelya Hanım da sahne almışlar.

Huysuz Virjin, bu geleneği şimdi adları hatırlanmayan başka pek çok erkek kantocu ile birlikte sürdürmüş.
Bir taraftan SGK’da memur olarak çalışırken, bir taraftan da sahne almaya başlamış, sonra abisiyle kavga edince evden ayrılmış, okuldan tanıdığı Zeki Müren’in de içinde olduğu İstanbul’da ev partilerinde devam eden alternatif bir hayatın içine girmiş.

Bütün bu bilgiler, 2004 yılında yayımlanan, Seyfi Dursunoğlu ile yapılmış uzun bir nehir söyleşisine dayanan Katina’nın Elinde Makası adlı kitaptan.
40’lı, 50’li, 60’lı yılların İstanbul’unda dindar Trabzonlu bir ailenin, dans etmekten şarkı söylemekten hoşlanan, askeri lisede tutunamayan, torpille SGK’ya sokulmuş ama gizli gizli kadın kılığında, Ermeni bir kantocuyu taklit ederek Ramazan eğlencelerinde, kulüplerde sahne alan evladının hikayesini okurken, Türkiye’nin sosyal hayatının görmezden gelinen sayfalarında dolaşıyorsunuz.

Çok renkli, çok kültürlü, farklı hayat tarzlarının iç içe geçtiği, tek bir kalıba dökülemeyecek bir Türkiye hikayesi bu.
Üstelik henüz ortada Netflix ya da LGBT hareketi yok, İstanbul Sözleşmesinin imzalanmasına ise 60 yıl var.

Huysuz Virjin, yaptığı işin ilk örneği de değildi.
Direkler arasının yıldız kantocularından Küçük Virjin’in, kadın kılığında showlar yapan, kantolar söyleyen oğlu Niko’nun (Adile Naşit’n dayısı) 60’lı yaşlarına kadar yine Ramazan eğlencelerinde sahne aldığını okuyoruz kitaptan. Dursunoğlu ondan da etkilenmiş.
Yani şimdilerde dini bütün padişahlar ve onların ehli- tarik tebaasından oluştuğu zannedilen Osmanlı dönemine dayanıyor Huysuz Virjin’in hikayesi.
Haremlik-selamlık içinde bulunmuş ara formüllerden biri olan zenne kültürünün tarihi ise Türkiye’deki ideolojilerin pek çoğundan daha eskiye dayanmakta.
Yani bugün bizim kültürümüz, bizim medeniyetimiz, öz değerlerimiz denilip bağra basılan pek çok şeyden daha eski bir kültürden bahsediyoruz.

Huysuz Virjin’e ekran yasağına mal olmuş, şarkılarda, fıkralarda, dilde müstehcenlik, müstehcen espriler de dejenere bir kültürün ürünleri, Batı’dan bize gelmiş yabancı değerler değiller.

Karagöz-Hacıvat’ın büyükler için olan orijinal versiyonunda, orta oyununda, Karadeniz’in yüzlerce yıllık atma türkülerinde, İç Anadolu’nun bozlaklarında yer alan ve zaman zaman yüz kızartan, yere baktıran müstehcenliğin yanında Huysuz Virjin’in esprileri Prime Time aile yayını gibi kalabilir.
Yani bizim kültürümüz, bizim medeniyetimiz derken kültürün sadece meşrebinize uyan kısımlarını alıp, ahlaki veya siyasi normlarınıza uymayan kısımlarını yabancı, bize ait olmayan ya da dejenere ilan edemezsiniz.
Bunu yaparsanız yüzlerce yıllık atma türküleri, bozlakları, Karagöz-Hacıvat’ı, deyimleri, fıkraları, içinde şarap, rakı geçen şarkıları, türküleri kesip biçmeniz gerekir.

İki yüzyıla yakındır Ramazan eğlencelerinde kadın kılığında kanto söyleyen erkekleri, Niko’yu, Zeki Müren’i, Bülent Ersoy’u, onlar kadar meşhur olmamış nice ismi de arşivlerden, gazetelerden çıkarmalısınız.
Herhalde böylesine uzun bir geçmişe dayandığı için Huysuz Virjin’in showu ve esprileri 60 yılı aşkın bir süre boyunca sürebildi. Zaman zaman zorluklar yaşasa da o kadar göze batmadı.

70’lerden itibaren TRT’de görünmeye başladı, Ramazan eğlencelerine çıktı, sahnesini izlemek için çalıştığı gazinolara gelen Turgut Özal’dan, Rauf Denktaş’a kadar pek çok isim onun esprilerinden alınmadı.
90’lar boyunca ve 2000’lerin ortalarına kadar neredeyse bütün özel televizyonlarda reyting rekorları kıran programlar yaptı.
Ta ki 2007 yılında RTÜK başkanının gayriresmi uyarısıyla ekranlara sadece Seyfi Dursunoğlu olarak çıkmasına izin verilinceye kadar.
O günlerde bu karar duyulmuş ve büyük bir gürültü kopmuştu.
Örneğin Sabah’ta Nazlı Ilıcak kararı şöyle eleştirmişti:
“Seyfi Dursunoğlu, 30-40 yıldır sanatını “zenne” rolü ile icra ediyor. RTÜK’e söz düşer mi? İyi reyting alıyor ama, Huysuz Virjin olsa belki de sıralamada birinci ya da ikinci gelecek. 28 Şubat sürecinde, demokrat sandığımız bazı kişiler, bugün, tereddütsüzce başkalarının hakkını ve hukukunu çiğneyebiliyor. Derin bir hayal kırıklığı yaşıyorum.”

Yine o günlerin medya ortamının çok sesliliğini gösteren bir örnek olarak kararı alan RTÜK Başkanı Zahit Akman ile Seyfi Dursunoğlu NTV’de Can Dündar’ın sunduğu “Neden” programında karşı karşı gelip ve bu gizli yasağı konuşmuşlardı.

Programda RTÜK Başkanı “Huysuz Virjin sevilen bir sanatçı, tiplemeyle bir derdimiz yok, önemli bir sanatı yaşatmaya çalışıyor, ancak gelişme çağındaki gençler ve çocuklar için zararlı espriler yaptığı için prime-time’da değil, saat 23:00’ten sonra yayınlanacak programlar yapabilecektir” demiş, bu diyalog sansürün yumuşayacağına yorulmuştu.
Fakat, buna rağmen Seyfi Dursunoğlu bir daha ekranlara Huysuz Virjin olarak çıkamadı, zaten 70’li yaşlarındaydı, geri çekildi ve geçen hafta da 88 yaşında hayatını kaybetti.
Verdiği son röportajlarda da bu küskünlüğünü anlattı.

 

NEŞELİ BİR PAZAR DİLEĞİYLE BARIŞA VE KARDEŞLİĞE ÇAĞRI…

NEŞELİ BİR PAZAR DİLEĞİYLE BARIŞA VE KARDEŞLİĞE ÇAĞRI…

Siyasi ve dini tolerans amacım gerçekleştiği için çok mutluyum

Değerli okurlarım ve sevgili dostlarım,
Dün yayınladığım, bir tarihçi bozmasının yorumu hakkındaki analizimde, bu yayını yapma konusundaki tereddütlerimi dile getirmiş ve ‘Bir gazetecinin haber yayınlamamak gibi bir lüksü olabilir mi?’ diye sormuştum.
İnanır mısınız, bu sorunun en sağlıklı cevabını bulmak için üç akil insan ile görüştüm.
Akil dostlarımdan aldığım yanıtlar olumsuzdu. Yani, ‘Yayınlarsan bu tarihçinin ekmeğine yağ sürersin ve Türk toplumunu da birbirlerine karşı harekete geçirirsin’ demişlerdi.

Geçmişte, toplumumuzu rahatsız etmemek için pek çok defa haber veya yorum yazmama lüksünü kullanmıştım. Ama bu defa öyle yapmadım. Akil dostlarıma şunu söyledim:
Bakın, bizi birbirimize düşürmek isteyenler, bu çirkin isteklerini gerçekleştirmek için hiçbir zaman durmayacaklardır. Ama bizim de artık biraz uyanmamız lazım. Ben öyle bir başlık ve öyle bir yazıya giriş yapacağım ki, okumaya başlayanlar, kendilerini kontrol altına alıp sağlıklı analizlerini yapacaklar. Buna siz de katkıda bulunursanız, belki de ilk defa amacımıza ulaşabiliriz.
Üç akil insan, benim ille de yayınlama israrım üzerine, ‘Denemekte yarar var’ dediler. Ben de bu akil dostlardan birinden, okuyucuyu daha da yumuşatmak için yarım sayfalık bir yorum istedim.
Ayrıca, sosyal medyada, tarihçi bozmasının yorumuna ilk olumlu tepkiyi gösteren dostum ile de temasa geçtim ve ‘Bu bozguncunun amacının ne olduğunu anlamadın mı? Atatürkçüler ve Atatürkçü olmayanları birbirlerine düşürmek istiyor.’ dedim.
O dost da bana, ‘Benim niyetim Atatürk aleyhtarlığını desteklemek değil ki…’ dedi ve sonra şu mesajı gönderdi:
‘Ben olayın daha çok, Türkiye’nin içişlerine müdahale etmek isteyen Batı ülkelerinin yalan yanlış haberler vermelerinden dolayı, ‘bir de bu tarihciyi okuyun’ diye yazdım. Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesinin, halkın büyük çoğunluğu tarafından benimsendiğini yazdığı için sevinmiştim.
Türkiye’deki dini ve sosyal yaşamımızı laikliğe borçluyuz. İslam’ı ezbere değil anlayarak uygulamak lâzım. Kuran’ı okuyanlar laikliğin ne kadar kıymetli olduğunu idrak ediyor. Ülkemiz maalesef bu yanlış laiklik dayatması neticesinde, Feto gibi, Menzil gibi, Mahmutağa gibi tarikatların ortaya çıkmasına sebep oldu. Hâlbuki laiklik islamın olmazsa olmazıdır. İnsanın inancı kendisi ile Allah arasındadır. Peygamber de olsa, hiçbir aracı Allah ile kul arasına giremez.
Ayrıca, Cumhuriyetimizin kurucusu ATATÜRK’ün düşmanları ile polemiğe hiç girmeyiz. Bu bakımdan müsterih olun. Biz üç beş çapulcuya kanıp ATATÜRK için birbirimize düşmeyiz.’

Sosyal medyadaki tartışmayı ilk başlatan bu dosttan böyle bir mesaj gelmesi, gerçekleştirmek istediğim amacım için çok iyi oldu.

Akil dostum da alttakileri yazınca işim daha da kolaylaştı: ‘Nuri Kurnaz’ın girift, bir o kadar da tartışmaya açık yazısı, bizim neredeyse Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana tartışılan bir konuyu, yani sekülerleşmeyi yeniden tartışma gündemine getirdi. Yazı, Batılı oryantalistlerin tespitleriyle donatılmış. Türk kimliği, laiklik, Atatürk gibi Türk halkı için hassas olan konulara teğet geçmiş. Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın panislamist bir politikasının olduğu iddia ediliyor. Ama yazının en absürt tarafı, Türk halkının sekülarizmi kabul etmediği savıdır. Oysa biraz tarih kitaplarını karıştıranlar bilerler ki Türkler’in islam anlayışı ve devlet yönetiminde siyasetin başı ile dini temsil eden kişiler ayrı ayrı kişilerdir. Devleti yöneten sürekli dini otoriteden izin akmak durumundadır. Yaptığı ve yapacağı işleri onaylatır. Selçuklu, Gazneliler, Babürler ve nihayetinde Osmanlılar’da Hakan’ın yani devlet başkanın din işlerine müdahale etmediğini bilirsiniz. Dolayısıyla sekülarizmin özü olan ana fikir, yani din ve devlet işlerinin aynı kişide olmaması, bir Türk devlet yönetim şeklidir. Türklerde teokratik devlet anlayışı ve geleceği yoktur.’

‘Yorumumu, yukarıdaki ifadeler ile zenginleştirirsem, yurttaşlarımız da birbirlerine karşı daha sakin ve düzeyli davranırlar’ diye düşünürken, iki gün sonra aynı gazetede bir Hollandalı okurun bu konuyla ilgili mektubu yayınlandı.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\IMG_1011.jpg
BİR HOLLANDALI BİZİM SORUNUMUZU BİZDEN İYİ BİLİYOR…
Volkskrant gazetesine, Ayasofya ve Atatürk konusunda bir yorum yazan Nuri Kurnaz’a Lahey’den okuyucu mektubu gönderen Ewoud Dam’ın yazısından son cümleyi dünkü yazıma koymuştum. Zira, tarihçinin daha uzun olan tercümesini yapmak ile meşguldum.
Ne var ki, Deventer eski Başkonsolosumuz sevgili Orhan Ertuğruloğlu Ewoud Dam’ın mektubunu tercüme etmiş.

İşte Ewoud Dam’ın mektubunun tercümesi:

“Nuri Kurnaz, Türkiye’nin oldum olası Laiklikle uyumlu bir evlilik yapamadığını yazmış ve Türk halkının laiklikle asla uyuşamadığını belirtmiş. Kurnaz , Türkiye’nin siyasi ve kültürel akımların çeşitliliğini değerlendirememiş. Halkın kucaklayamadığı laiklik değil, çoğunluğun, azınlığın fikrine saygı gösterme kültürünün ülkede hiçbir zaman gelişememiş olmasıdır. Türkiye zengin bir siyasal ve kültürel akım çeşitliliği vardır. (İslamcılar, Milliyetçiler, Laikler ve Komünistler) toplumda yeterli bir yüzde ile yer almaktadırlar. Cumhuriyetin kısacık tarihinde bunların toplum içindeki güç konumları, birbirleriyle olan ittifakları ve tabanları kuvvetli şekilde değişmiştir. Değişmeyen, iktidara hakim olanın iradesini güç politikasına ve şiddete başvurarak dayatması ve savunmasıdır. Laikler, iktidarda iken İslamcı duygulara pek az anlayış gösterdiler. Şimdi iktidarda olan İslamcılar, aynı uygulamayı laiklere yapıyor. Türkiye’nin, laiklik ile yapmış olduğu evliliğin olumsuz yürüdüğünü belirtmek yanlıştır. Sorun, insanların birbirlerinin siyasi haklarına saygı göstermemesidir.”
Ewout Dam Lahey (Den Haag)

Gördünüz ve okudunuz değil mi değerli okurlarım?
Belki de lalettayin bir Hollandalı bile, yazdıklarının tamamına katılmasak da, biz Türkler’in siyasi haklardaki saygısızlığımızı bizden iyi biliyor. İnanın ki, akil adamlar ile konuşurken sözünü ettiğimiz en önemli konu buydu.

BAŞARDIK
Ne mutlu ki, dünkü yayından sonra yaptığımız sosyal medya takibinde, yurttaşlarımız bu konuda hemen hemen kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Yanibirbirlerine sataşma yoktu.
Böyle olunca da benim, akil dostlarıma, ‘Gördünüz mü, açık dille yazmak yararlı oluyormuş’ deme hakkım doğdu.

KARDEŞLİĞE ÇAĞRI
Türkiye’de pek çok düşünür, kardeşliğe çağrı yazıları ve şiirleri yazmışlardır.
Cahit Sıtkı o zamanlar bile şöyle yazmış:

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

NEŞELİ VE HUZURLU BİR PAZAR GÜNÜ GEÇİRMENİZ DİLEĞİYLE…

 

BİR BOZGUNCUNUN YORUMUNU YAZMAMA LÜKSÜ OLUR MU?

BİR BOZGUNCUNUN YORUMUNU YAZMAMA LÜKSÜ OLUR MU?

İlhan KARAÇAY soruyor:

Gazetecilikte ‘yayınlamamak lüksü’ var mı?

Bir bozguncunun yorumunu hasıraltı etmek doğru mu?

Kim bu kötü niyetli ve cahil tarihçi (!) ?

 

Türkler’in geneli laiklik ile bağdaşmamış mış…

Değerli Okurlarım ve dostlarım,
Beni dört gündür meşgul eden ve uğraştıran bir yorumu analiz etme konusunda bir türlü karar veremiyordum. Bu yorum, Hollanda’nın sosyal demokrat görüşlü etkili bir gazetesinde 14 temmuz günü yayınlandı.
Yorumu yazan bir Türk (kökenli) idi.
Yorum öyle bir kurnazlıkla yazılmış ki, Türk toplumuna yayılması halinde, Atatürkçüler ve Atatürkçü olmayanlar arasında büyük bir mesaj sürtüşmesine neden olacak cinstendi.
Yorumun yayınlandığı gün, hem konu ve hem de yazan hakkında analiz yazıma başlamıştım. Yazarken de ‘Bu adamın yorumunu Türk toplumuna duyurmak ile, ekmeğine yağ sürmüş olur muyum’ diye düşünüyordum.

Bu konuda birkaç akil dostum ile fikir teatisinde bulunurken, sosyal medyada konunun tartışılmaya başlandığını gördüm bile…

Aslında, gazetecilikte, ‘Bu haberi yazarsam sonu şuraya kadar ulaşır, şöyle olur, böyle olur’ diye bir ‘kendini sansür etme’ lüksü yoktur. Gazeteci, olayı veya konuyu okuyucuya mutlaka duyurmalıdır.
Ama benim, bazı çok hassas durumlarda bu lüksü kullanmışlığım olmuştur.
‘Aynı lüksü kullanmam şimdi de doğru olur mu’ diye düşünürken, konunun sosyal medyada tartışılmaya başlandığını gördüm. Tartışmayı ilk başlatan kişiyi tanıyordum.
İlk işim onunla temas kurmak oldu. Aldığım cevabı haberin içinde göreceksiniz.Sonuçta bu konu Türk toplumu arasında şöyle veya böyle yaygınlaşacak, sosyal medyada yazılı tartışmalar yaşanacaktı.
Ben de analizimi yayınlayarak, yurttaşlarımız arasında yaşanacak olan bu yazılı tartışmaların aşırı olmamasını belki sağlayabilirim.
Şimdi, yayınlayıp yayınlamama üzerinde çok düşündüğüm o konuyu yayınlıyorum.


İlhan KARAÇAY soruyor
:
Kim bu kötü niyetli ve cahil tarihçi (!) ?
Türkler’in geneli laiklik ile bağdaşmamış mış…

Hollanda’nın ‘de Volkskrant’ gazetesine bir yorum yazan Nuri Kurnaz isimli bir tarihçi (!), Ayasofya konusunu ele aldığı yazısında, Türkler’in genelinin laiklikle bağdaştıramadığını belirtti.
Google’de arama yaptığım zaman, Amsterdam Üniversite’si VU’de öğrenim yaptığını öğrendiğim bu ‘okumuş’ (!) kara cahil adam, Ayasofya’nın cami olarak da hizmet verecek oluşunu, muhalefetin de desteklediğini ve Türk halkının büyük bir çoğunluğunun da aynı desteği verdiğini ileri sürüyor.
Muhalefet partilerinin, Atatürk’ün imza attığı bir kanunun değiştirilmesinden ötürü küplere bindiğinden habersiz olan veya bunu bilinçli olarak çarpıtan bu tarihçi bozmasının neyi amaçladığı merak konusu.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\Nuri Kurnaz.jpg C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\download.jpg
Nuri Kurnaz                                                                          Ayasofya

Aslında yazar olmayan, gazetede ‘okuyucu görüşü’ sayfasında yazan bu kara cahil tarihçi (!), yazısının büyük bir bölümünde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştirirken, Türk halkının büyük bir kesiminin Atatürk’ün imza attığı kanuna karşı oldukları halde, askeri baskı ile boyun eğdiklerini ve laikliğe layık olmadığını iddia etti.

Ben de dahil, Türk halkının büyük bir çoğunluğunun, Ayasofya’nın bir bölümünün cami olarak kullanılmasında bir beis görmediğimiz doğrudur ama, orada namaz kılınacak oluşuna hoşgörü ile bakmamızın, laiklik ilkesine uymayacağını iddia etmek de kara cahillik olmalıdır.

Yazısının bir bölümünde, ‘Kızıl komünist’ olarak nitelediği Nazım Hikmet’in de, 1950’li yıllarda Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi gerektiğini belirten Kurnaz, Necip Fazıl Kısakürek’in de, cami propagandası için Ayasofya Kongresi düzenlediğini yazmış.

Nuri Kurnaz adlı bu tarihçi bozması, gerçekten de kurnazlık dolu ifadeler ile, Türk halkının, laikliği baskı altında kabul ettiğini ima ederken, Erdoğan yönetimini de ağır bir şekilde eleştiriyor.

Konuları birbirine karıştırarak bozgunculuk yapmaya çalışan bu kurnazın niyetinin, Atatürkçü olanlar ve olmayanlar arasında yeni bir tartışmaya yolaçmak olduğu anlaşılıyor.
Zira, yorumun yayınlandığı günden sonra, sosyal medyaya bu konuda fikir beyan edenler ortaya çıktı.

Ne ilginçtir ki, Atatürk’ü baskıcı bir despot gibi sergilemeye çalışan bu tarihçi bozmasına, aynı gazetede cevap veren Ewoud Dam isimli bir Hollandalı, Türkiye’deki asıl sorunun laiklik ile halk arasındaki bağda değil, halkın siyasi alanda birbirlerine toleranslı olmadığını belirtti.
Gazete, Ewoud Dam’ın cevabını, Ayasofya önünde bir gelin ile damat fotoğrafı ile yayınladı.

BİR HOLLANDALI BİZİM SORUNUMUZU BİZDEN İYİ BİLİYOR…

 Volkskrant gazetesine, Ayasofya ve Atatürk konusunda bir yorum yazan Nuri Kurnaz’a Lahey’den okuyucu mektubu gönderen Ewoud Dam’ın yazısından son cümleyi  bu sabahki yazıma koymuştum. Zira daha uzun olan tercümeyi yapmak ile meşguldum.
Ne var ki, Deventer eski Başkonsolosumuz sevgili Orhan Ertuğruloğlu Ewoud Dam’ın mektubunu tercüme etmiş.
Teşekkürlerim ile ekliyorum.

 

İşte Ewoud Dam’ın mektubunun tercümesi:

“Nuri Kurnaz, Türkiye’nin oldum olası Laiklikle uyumlu bir evlilik yapamadığını yazmış ve Türk halkının laiklikle asla uyuşamadığını belirtmiş. Kurnaz , Türkiye’nin siyasi ve kültürel akımların çeşitliliğini değerlendirememiş. Halkın kucaklayamadığı laiklik değil, çoğunluğun, azınlığın fikrine saygı gösterme kültürünün ülkede hiçbir zaman gelişememiş olmasıdır. Türkiye zengin bir siyasal ve kültürel akım çeşitliliği vardır. (İslamcılar, Milliyetçiler, Laikler ve Komünistler)toplumda yeterli bir yüzde ile yer almaktadırlar. Cumhuriyetin kısacık tarihinde bunların toplum içindeki güç konumları, birbirleriyle olan ittifakları ve tabanları kuvvetli şekilde değişmiştir. Değişmeyen, iktidara hakim olanın iradesini güç politikasına ve şiddete başvurarak dayatması ve savunmasıdır. Laikler, iktidarda iken İslamcı duygulara pek az anlayış gösterdiler. Şimdi iktidarda olan İslamcılar, aynı uygulamayı laiklere yapıyor. Türkiye’nin, laiklik ile yapmış olduğu evliliğin olumsuz yürüdüğünü belirtmek yanlıştır. Sorun, insanların birbirlerinin siyasi haklarına saygı göstermemesidir.”

Ewout Dam Lahey(Den Haag)

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\IMG_1011.jpg

Ewoud Dam, Nuri Kurnaz’ı eleştirirken, daha önceki bir haberimde eleştirmiş olduğum Atatürkçü Düşünce Derneği’nden yine bir ses çıkmadı.
Hatırlayacaksınız, Rotterdam’da bir sokağa verilen Atatürk isminin kaldırılmak istenmesi karşısında bir yığın insan harekete geçmişken, Atatürkçü Düşünce Derneği’nden hiç ses çıkmadığını yazmıştım. Bunun üzerine derneğin başkanı Şerife Alparslan bana verdiği cevabında, bugüne kadar yaptıkları faaliyetleri yazmıştı.
Atatürkçü Düşünce Derneği’nin şimdi de sessiz kalışını, ‘bu yayından haberleri olmadı’ özrü ile geçiştirmek ne kadar doğru olur acaba?

SOSYAL MEDYADA İLK TEPKİ
Bir zamanlar Holanda’daki islami faaliyetlerinde önderlik yapmış AKP yanlısı olan çok değerli bir dostum, ‘Bir de bu tarihçiyi okuyun’ notu ile Hollandaca haberi facebook sayfasına koyarken, Atatürk konusundaki muhalif kanatın sözcülüğünü yapıyor ve yorumu onaylıyor gibiydi.
Temas kurduğum bu dost, amacının hiçbir zaman Atatürk’ü eleştirmek olmadığını belirtirken şunları söyledi: ‘Ben olayın daha çok, Türkiye’nin içişlerine müdahale etmek isteyen Batı ülkelerinin yalan yanlış haberler vermelerinden dolayı, ‘bir de bu tarihciyi okuyun’ diye yazdım. Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesinin, halkın büyük çoğunluğu tarafından benimsendiğini yazdığı için sevinmiştim.

Türkiye’deki dini ve sosyal yaşamımızı laikliğe borçluyuz. İslam’ı ezbere değil anlayarak uygulamak lâzım. Kuran’ı okuyanlar laikliğin ne kadar kıymetli olduğunu idrak ediyor. Ülkemiz maalesef bu yanlış laiklik dayatması neticesinde, Feto gibi, Menzil gibi, Mahmutağa gibi tarikatların ortaya çıkmasına sebep oldu. Hâlbuki laiklik islamın olmazsa olmazıdır. İnsanın inancı kendisi ile Allah arasındadır. Peygamber de olsa, hiçbir aracı Allah ile kul arasına giremez.
Ayrıca, Cumhuriyetimizin kurucusu ATATÜRK’ün düşmanları ile polemiğe hiç girmeyiz. Bu bakımdan müsterih olun. Biz üç beş çapulcuya kanıp ATATÜRK için birbirimize düşmeyiz.’

AKİL ADAMDAN TEPKİ
Şimdi de, akil bir dostumun, tarihçi (!) Nuri Kurnaz’ın yazısı hakkındaki görüşünü akuyalım lütfen:
‘Nuri Kurnaz’ın girift, bir o kadar da tartışmaya açık yazısı, bizim neredeyse Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana tartışılan bir konuyu, yani sekülerleşmeyi yeniden tartışma gündemine getirdi. Yazı, Batılı oryantalistlerin tespitleriyle donatılmış. Türk kimliği, laiklik, Atatürk gibi Türk halkı için hassas olan konulara teğet geçmiş. Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın panislamist bir politikasının olduğu iddia ediliyor. Ama yazının en absürt tarafı, Türk halkının sekülarizmi kabul etmediği savıdır. Oysa biraz tarih kitaplarını karıştıranlar bilerler ki Türkler’in islam anlayışı ve devlet yönetiminde siyasetin başı ile dini temsil eden kişiler ayrı ayrı kişilerdir. Devleti yöneten sürekli dini otoriteden izin akmak durumundadır. Yaptığı ve yapacağı işleri onaylatır. Selçuklu, Gazneliler, Babürler ve nihayetinde Osmanlılar’da Hakan’ın yani devlet başkanın din işlerine müdahale etmediğini bilirsiniz. Dolayısıyla sekülarizmin özü olan ana fikir, yani din ve devlet işlerinin aynı kişide olmaması, bir Türk devlet yönetim şeklidir. Türklerde teokratik devlet anlayışı ve geleceği yoktur.’

Değerli okurlarım, yukarıda Ewoud Dam isimli bir Hollandalı’nın bile, gazeteye gönderdiği mektubunda, Türkiye’deki asıl sorunun laiklik ile halk arasındaki bağda değil, halkın siyasi alanda birbirlerine toleranslı olmadığında olduğunu yazmış.
Yukarıda yazılanları iyi analiz etmeniz halinde, birbirimize karşı daha toleranslı olmanın yolunu bulabileceğimizi sanıyorum. Dilerim, bu bozguncu tarihçinin (!) kışkırtma oyununa düşmez ve sosyal medyada yine biribirimizi yemeyiz.

İşte, Hollanda gazetesinde yayınlanan o yorum: (önce Türkçesi)

Laiklik ile Türkiye’nin evliliği hiçbir zaman iyi olmadı
Tarihçi Nuri Kurnaz’a göre, Ayasofya’yı cami olarak vaftiz etmek (isimlendirmek), Türkiye’den çok Erdoğan’ın gücünü ortaya koyuyor.

Günümüzün haber konusu olan, Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürme sihirbazlığının, kişilerin, Türkiye’nin tarihi yapılanma sürecinde ne kadar az bilgiye sahip olduklarını gösterir.
Genel kanıya göre, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi kararının bizzat Erdoğan tarafından verildiğidir. Bu, Erdoğan’ınpanislam politikasının bir provakosyonudur. Bu konuyu derinlemesine düşünenler, camiye dönüştürülme tartışmasının, müze yapılma kararından bu yana varolduğunu görürler.

Halkın desteği
Ayasofya’da ibadet etmeyi sadece Erdoğan istemiyor. Hemen hemen bütün Türk halkı onyıllardır aynı şeyi istiyor. Bu karar, hiçbir zaman sadece AKP’nin isteği değildir. Her ne kadar, Erdoğan’ın 2016’dan bu yana otokratik baskısı sürse de, Ayasofya hakkındaki karar, muhalefetin ve halkın büyük desteği ile alınmıştır. Son yıllarda, Ayasofya’nın da bulunduğu Sultan Ahmet Meydanı’nda, camiye dönüştürme gösterileri yapılıyordu.

1950’li yıllarda bile, kızıl komünist ve Türkiye’nin en büyük şairi Nazım Hikmet, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesinin önemini vurguluyordu. Diğer tarafta, büyük islamcı ve şair Necip Fazıl Kısakürek de, 1960’lı yıllarda, Ayasofya’nın camiye dönüştürülme propagandası için Ayasofya Kongresi düzenlemişti. Türk milliyetçiliğinin önderlerinden Nihal Atsız da, Ayasofya’nın müze statüsünden çıkarılmasını istiyordu.

Laiklik yönü
Atatürk’ün, 1935 yılında, asırlardır cami olarak hizmet veren Bizans yapısını müzeye çevirmesi ile birlikte bu tartışma başlamıştı zaten…
Ayasofya Müzesi, Atatürk’ün yeni Türkiye çizgisi, yani Batılı laisizm ile ayakta duruyordu.
Reformlar tepeden inme kararlaştırılıyordu. Ayasofya’nın müzeye çevrilme kararı da, Türk halkının büyük bir kesimi tarafından kucaklanmamıştı.
Laik bir elit, islamların, komünistlerin ve milliyetçilerin istemediği kararları alınca bazı spontan ayaklanmalar oluyordu.

Bu ayaklanmalar, Atatürk yaşarken, askeri güçler tarafından bastırılıyordu. Ama halk, özellikle islam kaidelerine bağlı muhafazakâr kesim, laikliği hiç benimsememişti. Ayasofya gibi kararları alan bu laiklik kimliği ile alanlara karşı, başka konularda da hazımsızlık vardı. İçinde bulunduğumuz onyıla kadar, Atatürk’ün mirasları hiçbir zaman tartışılmadı. Halkın tamamı hemfikir olmadığı halde, yapılan reform meşru görüldü. Zira bu reform dökümanlarının altında, ülkenin kurtarıcısı ve ataların atasının imzası olduğu için itiraz edilmiyordu.

Erdoğan, alınmış olan bu kararlara karşı olan ve şüpheyle bakan ilk kişi değildi. Ama Erdoğan, bu reformları ters çevirecek politik güce sahiptir. Ayasofya’yı müzeye çevirenler Atatürk ile laik elitlerdi.
Şimdi çoğunluğun her zaman istediği gibi camiye çevrildi. Erdoğan bunu başardı, çünkü muhafazakâr bir elit oluşturdu, ordudaki laik elitin gücünü azalttı, sayısız mahkeme kararları ile siyasi temizlik yaptı.

Kimlik krizi
Türkiye, Batı’ya katılma kimlik krizinden çıktı ve Batı yolunda gitmekten vazgeçti. Her zamanki eski kimliğini seçti. İslamlığın hakim olduğu ve halkın müslümanlığı rahat yaşadığı bir ülkede…
Laiklik Erdoğan yüzünden bozulmadı. Hayır, Türkiye bunu hiç başarmadı. Ayasofya statüsü de laiklik başarısızlığının sembolü oldu.

Türkiye halkı, laiklik ile 80 yıl flört ettikten sonra, hiçbir zaman laikliği istemediği anlaşıldı.
Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesindeki Erdoğan’a verilen destek, kimlik mücadelesindeki gerçeği ortaya çıkardı.
Atatürk’ün kararının geri döndürülüşü, kimlik mücadelesindeki tartışmaya tekrar dikkat çekti.
Laiklik ile Türkiye arasındaki evlilik hiç iyi gitmedi. Bu nedenle de Türkiye eskiye, yani seçkin islama geri dönüyor. Türkiye’nin eski kimliğine dönüş yapması da, Ayasofya’da sembolik politikanın bir bölümü oldu.
Fazlası ve eksiği yok.

OPINIEOMDOPEN HAGIA SOPHIA
Secularisme en Turkije was nooit een goed huwelijk

Het omdopen van de Hagia Sophia tot moskee zegt meer over Turkije dan over leider Erdogan, betoogt historicus Nuri Kurnaz.

Nuri Kurnaz14 juli 2020,

https://images4.persgroep.net/rcs/eRiT5itr1ouIippP8QC46s5JdzE/diocontent/173189711/_fitwidth/1240?appId=93a17a8fd81db0de025c8abd1cca1279&quality=0.9
De Hagia Sophia in Istanboel.
Beeld AFP

De recente berichtgeving omtrent het Turkse besluit de Hagia Sophia weer om te toveren tot moskee laat zien hoe weinig men op de hoogte is van de historische processen en structuren in Turkije. Unaniem werd bericht dat Erdogan besloot de Hagia Sophia te veranderen tot moskee. Dit zou in het verlengde liggen van zijn provocatieve panislamistische politiek. Wie zich verdiept in de kwestie, weet dat de discussie in Turkije al speelt sinds de status werd veranderd naar museum.

Steun bevolking
Niet alleen Erdogan wil weer bidden in de Hagia Sophia. Al decennia wil (bijna) de hele Turkse bevolking dat. Dit besluit is alles behalve een wens van de AKP alleen. Alhoewel het sinds 2016 mogelijk is voor Erdogan zijn wensen op autocratische wijze door te drukken, is het besluit rond de Hagia Sophia genomen met de steun van de oppositie en goedkeuring van het gros van de bevolking. De laatste jaren was het Sultan Ahmet-plein, waar de Hagia Sophia staat, het decor van demonstraties om het gebouw weer te openen als moskee.

Al in de jaren vijftig schreef de donkerrode communist en grootste dichter van de Turkse republiek, Nazim Hikmet, over de noodzaak van de Hagia Sophia weer een moskee te maken. Aan de andere kant van het spectrum organiseerde Necip Fazil Kisakurek, als grootste islamist en dichter, een Hagia Sophia-congres om de heropening van de moskee te propageren in de jaren zestig. Ook een van de grondleggers van het Turks nationalisme, Nihal Atsiz, zag de museumstatus van de Hagia Sophia het liefst veranderen.

Seculiere koers
Nadat Atatürk het Byzantijnse bouwwerk, dat eeuwenlang fungeerde als moskee, in 1935 had omgetoverd tot museum, brak de discussie dus al los. De Hagia Sophia stond voor de nieuwe koers van Turkije: een van vergaande secularisatie en verwesterlijking onder leiding van Atatürk. Die hervormingen werden van bovenaf opgelegd. En die zijn, net als het besluit de Hagia Sophia om te dopen tot museum, eigenlijk nooit omarmd door grote delen van Turkije. Een seculiere elite nam besluiten waar islamisten, communisten en nationalisten zich niet achter schaarden, en dat leidde tot diverse spontane opstanden.

Toen Atatürk nog leefde, konden die opstanden nog worden onderdrukt door het Turkse leger. Maar de bevolking, vooral de conservatieve bevolking voor wie de islam een prominente rol bleef spelen, heeft zich de secularisering nooit eigen gemaakt. Deze opgedrongen seculiere identiteit, waarvan het omdopen van de Hagia Sophia tot museum onderdeel is, speelt mee in tal van andere zaken. Tot aan dit decennium stond de erfenis van Atatürk nooit ter discussie. Zelfs al was de hele burgerbevolking het er niet mee eens, de hervorming was legitiem omdat de handtekening van de redder en Turkse vader des vaderlands eronder stond.

Erdogan is niet de eerste die de legitimiteit van deze besluiten in twijfel trekt en er openlijk tegenin gaat. Hij is wel de eerste die de politieke macht heeft de hervormingen terug te draaien. De Hagia Sophia veranderen in een museum was duidelijk de wens van Atatürk en een seculiere elite. Het nu weer in een moskee veranderen, is wat de meerderheid altijd heeft gewild. En dat lukt omdat Erdogan erin is geslaagd een eigen conservatieve elite te creëren, en tegelijkertijd de macht van de seculiere elite in het leger en het land wist te beperken met tal van rechtszaken en politieke zuiveringen.

Identiteitscrisis
Turkije komt uit een identiteitscrisis en kiest niet meer voor een westerse koers, maar grijpt terug naar de identiteit die het land in wezen altijd al heeft gehad. Een overduidelijk islamitisch land met een samenleving, waarin de islam publiekelijk aanwezig is. De secularisering is niet mislukt door Erdogan, nee, die is in Turkije nooit geslaagd. De status van de Hagia Sophia is nu weer symbolisch voor de mislukte koers van secularisering.

Na tachtig jaar te hebben geflirt met het secularisme, is inmiddels duidelijk dat de Turkse bevolking er nooit mee in zee heeft gewild. De steun voor Erdogan en de brede steun om van de Hagia Sophia weer een moskee te maken, geeft deze strijd om de identiteit goed weer. Door het besluit van Atatürk terug te draaien, wordt nogmaals benadrukt dat het tij in de identiteitsstrijd is gekeerd. Secularisme en Turkije zijn nooit een goed huwelijk geweest en Turkije gaat daarom weer terug naar haar ex: de prominente islam. Om haar ex terug te krijgen, is de Hagia Sophia onderdeel geworden van haar symboolpolitiek.
Niets meer, niets minder.

İlhan KARAÇAY soruyor:
Gazetecilikte ‘yayınlamamak lüksü’ var mı?
Bir bozguncunun yorumunu hasıraltı etmek doğru mu?
Kim bu kötü niyetli ve cahil tarihçi (!) ?
Türkler’in geneli laiklik ile bağdaşmamış mış…

Değerli Okurlarım ve dostlarım,
Beni dört gündür meşgul eden ve uğraştıran bir yorumu analiz etme konusunda bir türlü karar veremiyordum. Bu yorum, Hollanda’nın sosyal demokrat görüşlü etkili bir gazetesinde 14 temmuz günü yayınlandı.
Yorumu yazan bir Türk (kökenli) idi.
Yorum öyle bir kurnazlıkla yazılmış ki, Türk toplumuna yayılması halinde, Atatürkçüler ve Atatürkçü olmayanlar arasında büyük bir mesaj sürtüşmesine neden olacak cinstendi.
Yorumun yayınlandığı gün, hem konu ve hem de yazan hakkında analiz yazıma başlamıştım. Yazarken de ‘Bu adamın yorumunu Türk toplumuna duyurmak ile, ekmeğine yağ sürmüş olur muyum’ diye düşünüyordum.

Bu konuda birkaç akil dostum ile fikir teatisinde bulunurken, sosyal medyada konunun tartışılmaya başlandığını gördüm bile…

Aslında, gazetecilikte, ‘Bu haberi yazarsam sonu şuraya kadar ulaşır, şöyle olur, böyle olur’ diye bir ‘kendini sansür etme’ lüksü yoktur. Gazeteci, olayı veya konuyu okuyucuya mutlaka duyurmalıdır.
Ama benim, bazı çok hassas durumlarda bu lüksü kullanmışlığım olmuştur.
‘Aynı lüksü kullanmam şimdi de doğru olur mu’ diye düşünürken, konunun sosyal medyada tartışılmaya başlandığını gördüm. Tartışmayı ilk başlatan kişiyi tanıyordum.
İlk işim onunla temas kurmak oldu. Aldığım cevabı haberin içinde göreceksiniz.

Sonuçta bu konu Türk toplumu arasında şöyle veya böyle yaygınlaşacak, sosyal medyada yazılı tartışmalar yaşanacaktı.
Ben de analizimi yayınlayarak, yurttaşlarımız arasında yaşanacak olan bu yazılı tartışmaların aşırı olmamasını belki sağlayabilirim.
Şimdi, yayınlayıp yayınlamama üzerinde çok düşündüğüm o konuyu yayınlıyorum.

İlhan KARAÇAY soruyor
:
Kim bu kötü niyetli ve cahil tarihçi (!) ?
Türkler’in geneli laiklik ile bağdaşmamış mış…

Hollanda’nın ‘de Volkskrant’ gazetesine bir yorum yazan Nuri Kurnaz isimli bir tarihçi (!), Ayasofya konusunu ele aldığı yazısında, Türkler’in genelinin laiklikle bağdaştıramadığını belirtti.
Google’de arama yaptığım zaman, Amsterdam Üniversite’si VU’de öğrenim yaptığını öğrendiğim bu ‘okumuş’ (!) kara cahil adam, Ayasofya’nın cami olarak da hizmet verecek oluşunu, muhalefetin de desteklediğini ve Türk halkının büyük bir çoğunluğunun da aynı desteği verdiğini ileri sürüyor.
Muhalefet partilerinin, Atatürk’ün imza attığı bir kanunun değiştirilmesinden ötürü küplere bindiğinden habersiz olan veya bunu bilinçli olarak çarpıtan bu tarihçi bozmasının neyi amaçladığı merak konusu.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\Nuri Kurnaz.jpg C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\download.jpg
Nuri Kurnaz Ayasofya

Aslında yazar olmayan, gazetede ‘okuyucu görüşü’ sayfasında yazan bu kara cahil tarihçi (!), yazısının büyük bir bölümünde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştirirken, Türk halkının büyük bir kesiminin Atatürk’ün imza attığı kanuna karşı oldukları halde, askeri baskı ile boyun eğdiklerini ve laikliğe layık olmadığını iddia etti.

Ben de dahil, Türk halkının büyük bir çoğunluğunun, Ayasofya’nın bir bölümünün cami olarak kullanılmasında bir beis görmediğimiz doğrudur ama, orada namaz kılınacak oluşuna hoşgörü ile bakmamızın, laiklik ilkesine uymayacağını iddia etmek de kara cahillik olmalıdır.

Yazısının bir bölümünde, ‘Kızıl komünist’ olarak nitelediği Nazım Hikmet’in de, 1950’li yıllarda Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi gerektiğini belirten Kurnaz, Necip Fazıl Kısakürek’in de, cami propagandası için Ayasofya Kongresi düzenlediğini yazmış.

Nuri Kurnaz adlı bu tarihçi bozması, gerçekten de kurnazlık dolu ifadeler ile, Türk halkının, laikliği baskı altında kabul ettiğini ima ederken, Erdoğan yönetimini de ağır bir şekilde eleştiriyor.

Konuları birbirine karıştırarak bozgunculuk yapmaya çalışan bu kurnazın niyetinin, Atatürkçü olanlar ve olmayanlar arasında yeni bir tartışmaya yolaçmak olduğu anlaşılıyor.
Zira, yorumun yayınlandığı günden sonra, sosyal medyaya bu konuda fikir beyan edenler ortaya çıktı.

Ne ilginçtir ki, Atatürk’ü baskıcı bir despot gibi sergilemeye çalışan bu tarihçi bozmasına, aynı gazetede cevap veren Ewoud Dam isimli bir Hollandalı, Türkiye’deki asıl sorunun laiklik ile halk arasındaki bağda değil, halkın siyasi alanda birbirlerine toleranslı olmadığını belirtti.
Gazete, Ewoud Dam’ın cevabını, Ayasofya önünde bir gelin ile damat fotoğrafı ile yayınladı.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\IMG_1011.jpg

Ewoud Dam, Nuri Kurnaz’ı eleştirirken, daha önceki bir haberimde eleştirmiş olduğum Atatürkçü Düşünce Derneği’nden yine bir ses çıkmadı.
Hatırlayacaksınız, Rotterdam’da bir sokağa verilen Atatürk isminin kaldırılmak istenmesi karşısında bir yığın insan harekete geçmişken, Atatürkçü Düşünce Derneği’nden hiç ses çıkmadığını yazmıştım. Bunun üzerine derneğin başkanı Şerife Alparslan bana verdiği cevabında, bugüne kadar yaptıkları faaliyetleri yazmıştı.
Atatürkçü Düşünce Derneği’nin şimdi de sessiz kalışını, ‘bu yayından haberleri olmadı’ özrü ile geçiştirmek ne kadar doğru olur acaba?

SOSYAL MEDYADA İLK TEPKİ
Bir zamanlar Holanda’daki islami faaliyetlerinde önderlik yapmış AKP yanlısı olan çok değerli bir dostum, ‘Bir de bu tarihçiyi okuyun’ notu ile Hollandaca haberi facebook sayfasına koyarken, Atatürk konusundaki muhalif kanatın sözcülüğünü yapıyor ve yorumu onaylıyor gibiydi.
Temas kurduğum bu dost, amacının hiçbir zaman Atatürk’ü eleştirmek olmadığını belirtirken şunları söyledi: ‘Ben olayın daha çok, Türkiye’nin içişlerine müdahale etmek isteyen Batı ülkelerinin yalan yanlış haberler vermelerinden dolayı, ‘bir de bu tarihciyi okuyun’ diye yazdım. Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesinin, halkın büyük çoğunluğu tarafından benimsendiğini yazdığı için sevinmiştim.

Türkiye’deki dini ve sosyal yaşamımızı laikliğe borçluyuz. İslam’ı ezbere değil anlayarak uygulamak lâzım. Kuran’ı okuyanlar laikliğin ne kadar kıymetli olduğunu idrak ediyor. Ülkemiz maalesef bu yanlış laiklik dayatması neticesinde, Feto gibi, Menzil gibi, Mahmutağa gibi tarikatların ortaya çıkmasına sebep oldu. Hâlbuki laiklik islamın olmazsa olmazıdır. İnsanın inancı kendisi ile Allah arasındadır. Peygamber de olsa, hiçbir aracı Allah ile kul arasına giremez.
Ayrıca, Cumhuriyetimizin kurucusu ATATÜRK’ün düşmanları ile polemiğe hiç girmeyiz. Bu bakımdan müsterih olun. Biz üç beş çapulcuya kanıp ATATÜRK için birbirimize düşmeyiz.’

AKİL ADAMDAN TEPKİ

Şimdi de, akil bir dostumun, tarihçi (!) Nuri Kurnaz’ın yazısı hakkındaki görüşünü akuyalım lütfen:

‘Nuri Kurnaz’ın girift, bir o kadar da tartışmaya açık yazısı, bizim neredeyse Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana tartışılan bir konuyu, yani sekülerleşmeyi yeniden tartışma gündemine getirdi. Yazı, Batılı oryantalistlerin tespitleriyle donatılmış. Türk kimliği, laiklik, Atatürk gibi Türk halkı için hassas olan konulara teğet geçmiş. Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın panislamist bir politikasının olduğu iddia ediliyor. Ama yazının en absürt tarafı, Türk halkının sekülarizmi kabul etmediği savıdır. Oysa biraz tarih kitaplarını karıştıranlar bilerler ki Türkler’in islam anlayışı ve devlet yönetiminde siyasetin başı ile dini temsil eden kişiler ayrı ayrı kişilerdir. Devleti yöneten sürekli dini otoriteden izin akmak durumundadır. Yaptığı ve yapacağı işleri onaylatır. Selçuklu, Gazneliler, Babürler ve nihayetinde Osmanlılar’da Hakan’ın yani devlet başkanın din işlerine müdahale etmediğini bilirsiniz. Dolayısıyla sekülarizmin özü olan ana fikir, yani din ve devlet işlerinin aynı kişide olmaması, bir Türk devlet yönetim şeklidir. Türklerde teokratik devlet anlayışı ve geleceği yoktur.’

Değerli okurlarım, yukarıda Ewoud Dam isimli bir Hollandalı’nın bile, gazeteye gönderdiği mektubunda, Türkiye’deki asıl sorunun laiklik ile halk arasındaki bağda değil, halkın siyasi alanda birbirlerine toleranslı olmadığında olduğunu yazmış.
Yukarıda yazılanları iyi analiz etmeniz halinde, birbirimize karşı daha toleranslı olmanın yolunu bulabileceğimizi sanıyorum. Dilerim, bu bozguncu tarihçinin (!) kışkırtma oyununa düşmez ve sosyal medyada yine biribirimizi yemeyiz.

İşte, Hollanda gazetesinde yayınlanan o yorum: (önce Türkçesi)

Laiklik ile Türkiye’nin evliliği hiçbir zaman iyi olmadı

Tarihçi Nuri Kurnaz’a göre, Ayasofya’yı cami olarak vaftiz etmek (isimlendirmek), Türkiye’den çok Erdoğan’ın gücünü ortaya koyuyor.

Günümüzün haber konusu olan, Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürme sihirbazlığının, kişilerin, Türkiye’nin tarihi yapılanma sürecinde ne kadar az bilgiye sahip olduklarını gösterir.
Genel kanıya göre, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi kararının bizzat Erdoğan tarafından verildiğidir. Bu, Erdoğan’ınpanislam politikasının bir provakosyonudur. Bu konuyu derinlemesine düşünenler, camiye dönüştürülme tartışmasının, müze yapılma kararından bu yana varolduğunu görürler.

Halkın desteği
Ayasofya’da ibadet etmeyi sadece Erdoğan istemiyor. Hemen hemen bütün Türk halkı onyıllardır aynı şeyi istiyor. Bu karar, hiçbir zaman sadece AKP’nin isteği değildir. Her ne kadar, Erdoğan’ın 2016’dan bu yana otokratik baskısı sürse de, Ayasofya hakkındaki karar, muhalefetin ve halkın büyük desteği ile alınmıştır. Son yıllarda, Ayasofya’nın da bulunduğu Sultan Ahmet Meydanı’nda, camiye dönüştürme gösterileri yapılıyordu.

1950’li yıllarda bile, kızıl komünist ve Türkiye’nin en büyük şairi Nazım Hikmet, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesinin önemini vurguluyordu. Diğer tarafta, büyük islamcı ve şair Necip Fazıl Kısakürek de, 1960’lı yıllarda, Ayasofya’nın camiye dönüştürülme propagandası için Ayasofya Kongresi düzenlemişti. Türk milliyetçiliğinin önderlerinden Nihal Atsız da, Ayasofya’nın müze statüsünden çıkarılmasını istiyordu.

Laiklik yönü
Atatürk’ün, 1935 yılında, asırlardır cami olarak hizmet veren Bizans yapısını müzeye çevirmesi ile birlikte bu tartışma başlamıştı zaten…
Ayasofya Müzesi, Atatürk’ün yeni Türkiye çizgisi, yani Batılı laisizm ile ayakta duruyordu.
Reformlar tepeden inme kararlaştırılıyordu. Ayasofya’nın müzeye çevrilme kararı da, Türk halkının büyük bir kesimi tarafından kucaklanmamıştı.
Laik bir elit, islamların, komünistlerin ve milliyetçilerin istemediği kararları alınca bazı spontan ayaklanmalar oluyordu.

Bu ayaklanmalar, Atatürk yaşarken, askeri güçler tarafından bastırılıyordu. Ama halk, özellikle islam kaidelerine bağlı muhafazakâr kesim, laikliği hiç benimsememişti. Ayasofya gibi kararları alan bu laiklik kimliği ile alanlara karşı, başka konularda da hazımsızlık vardı. İçinde bulunduğumuz onyıla kadar, Atatürk’ün mirasları hiçbir zaman tartışılmadı. Halkın tamamı hemfikir olmadığı halde, yapılan reform meşru görüldü. Zira bu reform dökümanlarının altında, ülkenin kurtarıcısı ve ataların atasının imzası olduğu için itiraz edilmiyordu.

Erdoğan, alınmış olan bu kararlara karşı olan ve şüpheyle bakan ilk kişi değildi. Ama Erdoğan, bu reformları ters çevirecek politik güce sahiptir. Ayasofya’yı müzeye çevirenler Atatürk ile laik elitlerdi.
Şimdi çoğunluğun her zaman istediği gibi camiye çevrildi. Erdoğan bunu başardı, çünkü muhafazakâr bir elit oluşturdu, ordudaki laik elitin gücünü azalttı, sayısız mahkeme kararları ile siyasi temizlik yaptı.

Kimlik krizi
Türkiye, Batı’ya katılma kimlik krizinden çıktı ve Batı yolunda gitmekten vazgeçti. Her zamanki eski kimliğini seçti. İslamlığın hakim olduğu ve halkın müslümanlığı rahat yaşadığı bir ülkede…
Laiklik Erdoğan yüzünden bozulmadı. Hayır, Türkiye bunu hiç başarmadı. Ayasofya statüsü de laiklik başarısızlığının sembolü oldu.

Türkiye halkı, laiklik ile 80 yıl flört ettikten sonra, hiçbir zaman laikliği istemediği anlaşıldı.
Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesindeki Erdoğan’a verilen destek, kimlik mücadelesindeki gerçeği ortaya çıkardı.
Atatürk’ün kararının geri döndürülüşü, kimlik mücadelesindeki tartışmaya tekrar dikkat çekti.
Laiklik ile Türkiye arasındaki evlilik hiç iyi gitmedi. Bu nedenle de Türkiye eskiye, yani seçkin islama geri dönüyor. Türkiye’nin eski kimliğine dönüş yapması da, Ayasofya’da sembolik politikanın bir bölümü oldu.
Fazlası ve eksiği yok.

OPINIEOMDOPEN HAGIA SOPHIA
Secularisme en Turkije was nooit een goed huwelijk

Het omdopen van de Hagia Sophia tot moskee zegt meer over Turkije dan over leider Erdogan, betoogt historicus Nuri Kurnaz.

Nuri Kurnaz14 juli 2020,

https://images4.persgroep.net/rcs/eRiT5itr1ouIippP8QC46s5JdzE/diocontent/173189711/_fitwidth/1240?appId=93a17a8fd81db0de025c8abd1cca1279&quality=0.9
De Hagia Sophia in Istanboel.
Beeld AFP

De recente berichtgeving omtrent het Turkse besluit de Hagia Sophia weer om te toveren tot moskee laat zien hoe weinig men op de hoogte is van de historische processen en structuren in Turkije. Unaniem werd bericht dat Erdogan besloot de Hagia Sophia te veranderen tot moskee. Dit zou in het verlengde liggen van zijn provocatieve panislamistische politiek. Wie zich verdiept in de kwestie, weet dat de discussie in Turkije al speelt sinds de status werd veranderd naar museum.

Steun bevolking
Niet alleen Erdogan wil weer bidden in de Hagia Sophia. Al decennia wil (bijna) de hele Turkse bevolking dat. Dit besluit is alles behalve een wens van de AKP alleen. Alhoewel het sinds 2016 mogelijk is voor Erdogan zijn wensen op autocratische wijze door te drukken, is het besluit rond de Hagia Sophia genomen met de steun van de oppositie en goedkeuring van het gros van de bevolking. De laatste jaren was het Sultan Ahmet-plein, waar de Hagia Sophia staat, het decor van demonstraties om het gebouw weer te openen als moskee.

Al in de jaren vijftig schreef de donkerrode communist en grootste dichter van de Turkse republiek, Nazim Hikmet, over de noodzaak van de Hagia Sophia weer een moskee te maken. Aan de andere kant van het spectrum organiseerde Necip Fazil Kisakurek, als grootste islamist en dichter, een Hagia Sophia-congres om de heropening van de moskee te propageren in de jaren zestig. Ook een van de grondleggers van het Turks nationalisme, Nihal Atsiz, zag de museumstatus van de Hagia Sophia het liefst veranderen.

Seculiere koers
Nadat Atatürk het Byzantijnse bouwwerk, dat eeuwenlang fungeerde als moskee, in 1935 had omgetoverd tot museum, brak de discussie dus al los. De Hagia Sophia stond voor de nieuwe koers van Turkije: een van vergaande secularisatie en verwesterlijking onder leiding van Atatürk. Die hervormingen werden van bovenaf opgelegd. En die zijn, net als het besluit de Hagia Sophia om te dopen tot museum, eigenlijk nooit omarmd door grote delen van Turkije. Een seculiere elite nam besluiten waar islamisten, communisten en nationalisten zich niet achter schaarden, en dat leidde tot diverse spontane opstanden.

Toen Atatürk nog leefde, konden die opstanden nog worden onderdrukt door het Turkse leger. Maar de bevolking, vooral de conservatieve bevolking voor wie de islam een prominente rol bleef spelen, heeft zich de secularisering nooit eigen gemaakt. Deze opgedrongen seculiere identiteit, waarvan het omdopen van de Hagia Sophia tot museum onderdeel is, speelt mee in tal van andere zaken. Tot aan dit decennium stond de erfenis van Atatürk nooit ter discussie. Zelfs al was de hele burgerbevolking het er niet mee eens, de hervorming was legitiem omdat de handtekening van de redder en Turkse vader des vaderlands eronder stond.

Erdogan is niet de eerste die de legitimiteit van deze besluiten in twijfel trekt en er openlijk tegenin gaat. Hij is wel de eerste die de politieke macht heeft de hervormingen terug te draaien. De Hagia Sophia veranderen in een museum was duidelijk de wens van Atatürk en een seculiere elite. Het nu weer in een moskee veranderen, is wat de meerderheid altijd heeft gewild. En dat lukt omdat Erdogan erin is geslaagd een eigen conservatieve elite te creëren, en tegelijkertijd de macht van de seculiere elite in het leger en het land wist te beperken met tal van rechtszaken en politieke zuiveringen.

Identiteitscrisis
Turkije komt uit een identiteitscrisis en kiest niet meer voor een westerse koers, maar grijpt terug naar de identiteit die het land in wezen altijd al heeft gehad. Een overduidelijk islamitisch land met een samenleving, waarin de islam publiekelijk aanwezig is. De secularisering is niet mislukt door Erdogan, nee, die is in Turkije nooit geslaagd. De status van de Hagia Sophia is nu weer symbolisch voor de mislukte koers van secularisering.

Na tachtig jaar te hebben geflirt met het secularisme, is inmiddels duidelijk dat de Turkse bevolking er nooit mee in zee heeft gewild. De steun voor Erdogan en de brede steun om van de Hagia Sophia weer een moskee te maken, geeft deze strijd om de identiteit goed weer. Door het besluit van Atatürk terug te draaien, wordt nogmaals benadrukt dat het tij in de identiteitsstrijd is gekeerd. Secularisme en Turkije zijn nooit een goed huwelijk geweest en Turkije gaat daarom weer terug naar haar ex: de prominente islam. Om haar ex terug te krijgen, is de Hagia Sophia onderdeel geworden van haar symboolpolitiek.
Niets meer, niets minder.

 

Sözde Ermeni Soykırımı İddialarına karşı Hollanda’dan Tarihi Belge

Sözde Ermeni Soykırımı İddialarına karşı Hollanda’dan Tarihi Belge

İlhan KARAÇAY

“Ermeni Soykırımı Yoktur” demeyi suça dönüştürecek kadar içlerine sızmış lobilerin esiri haline gelenlere ve kendi tarihlerinden kesit sunmak isteyenlere; 1920 yılında Hollanda gazetesinde çıkan haberin küpürünü ve bu küpürün Hollanda ve Türkçe metnini sunuyoruz. Rus-Ermeni sınırında görev yapan bir gazetecinin 1920 yılında Hollanda’nın Algeemen Handelsblad gazetesinde yayınlanan haberi; sözde Ermeni soykırımı iddialarının, zamanın savaş şartları içinde Türkleri nasıl tek taraflı resmetmeye çalışanların eseri olduğunu bir “Batılının” dilinden ortaya koyuyor.

Önce ismi açıklanmayan Hollandalı gazetecinin kim olduğunu da yıllar sonra buldum. Bu gazeteci 1885-1977 yılları arasında yaşamış olan George Nypels idi.
Nypels’in, sözde Ermeni soykırımı hakkındaki yazısını Türkçe ve Hollandaca olarak aşağıda bulacaksınız.
Daha sonra da Nijpels hakkında bulduklarımı göreceksiniz.

İşte o belge niteliğindeki yazılar:
********************

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\73584.jpg

Algemeen Handelsblad
Amsterdam
25.05.1920-Salı

                      Türk-Ermeni Sorunu

Balkanlarda görev yapan bir gazeteci arkadaşımızdan aşağıdaki ilginç mektubu aldık.  Bu mektubun içeriği, Ermeni sorununa Batı Avrupa’daki alışılageldik görüşten farklı bir bakış getiriyor. Bu gazeteci arkadaşımızın tarafsızlığına büyük güvenimiz var. Onun olayları değerlendirmesi daima kanıtlara dayandığı için, yazılarını yorumsuz olarak ve hiç bir değişiklik yapmadan olduğu gibi yayınlıyoruz.

Aynen Sultan Abdülhamit devrinde olduğu gibi, bugünlerde Kilikya’dan yeniden  çok sayıda Ermeninin  katledildiğine dair çirkin haberler geliyor. (Fransız işgali altındaki Adana, Gaziantep,  Maraş ve Urfa’daki Ermeni zulmune ve katliamlarına karşı Kuvvayı Milliye Hareketleri) Konuyu çoktan unutmuş olan dünya kamuoyu, bu haberlerle yeniden şok oldu. Aslında din uğruna yapılan bu  iğrenç katliamları savunmaya ve koruma altına almaya hiç niyetim yok. Fakat her gerçeğin iki yönü vardır. Olaylar sırasında Türkiye’yi parçalayıp yıkmak isteyen itilaf devletleri ve basını, propaganda yaparak Kilikya’daki Ermeni kıyımını Türklere karşı bilinçli olarak kullandılar ve bütün yıkımın Türkiye tarafından yapıldığını iddia ettiler. Önemli olan gerçeğin ne olduğunu bulmaktır. Bu bilinçle, sözü edilen bu kitlesel katliamdan gerçekte yalnızca Türklerin sorumlu olamayacağını gözler önüne sermek istiyorum.

Bu konuda fikrimi söyleme hakkını kendimde buluyorum. Çünkü Birinci dünya savaşı süresince Türkler ve Ermenilerin birbirleriyle nasıl bir nefret ile boğuştuklarını çok açık bir şekilde gözlerimle gördüm.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\download (1).jpg
İşte, giysilerinden Türk oldukları anlaşılan bir grup insan, Ermeniler tarafından katledilen yakınlarının iskeletleri ile görülüyor.

1918 baharında Rusların yenilgisinin sonucunda Türkiye yeniden saldırıya geçtiginde ve peygamberin mukaddes bayrağı Osmanlı ülkesinin dışında da dalgalandığında,  ki  Küçük Kaynarca anlaşmasından beri hiç böyle olmamıştı; ben kendimi Ermeni-Rus sınır bölgesinde buldum ve Türklerin Kafkasya’da ki ilerlemelerine şahit oldum.

Savaşı yaşayan bir kişi, bir ülke ve ulusunu tanımak için savaş halinden daha iyi başka bir fırsat olmadığını kabul edecektir. Bu durumda bütün insani canavarlıklar büyük bir şiddetiyle ortaya çıkar. Savaşımın gerektirdiği kaba güç kullanma ile, kültür ve uygar davranışlar kaybolur. O sıralar  Avrupalı olarak  bir tek ben, bu kritik ortamda bulunuyordum. Bu durumda söylenebir ki Türklerin Rus- Ermenistan’ına ilerleyişi sırasındaki olayların tek Avrupalı şahiti bendim.

Seyahatime başlamadan önce Ermeni yanlısıydım. 1916-1917’de İstanbul’daki kalışım sırasında, Ermenilere yapılan  toplu katliam hakkında, az çok bilgisi olan Avrupalılardan ve Türkiye Ermenilerinden  yeteri kadar tiksindirici, çirkin ayrıntılar duymuştum. Bu kişiler Türkleri suçlu ve Ermenileri de, barbar Türklerin masum kurbanları olarak görüyorlardı.

Türklerle aram yeterince iyi olduğu için, bu hassas konuda, hiç bir Avrupalının konuşmaya cesaret edemeyecegi şeyleri sorabiliyordum. Türklerin bana karşı olan davranışları, benim Ermenilerin suçsuz, Türklerin de suçlu olduğuna dair  inancımı kuvvetlendiriyordu. Çünkü ben Ermeni olayları ile ilgili bilgi almak için, soru sorduğumda Tüklerden şöyle yanıt alıyordum:  “Bizim hakkımızda anlatılanların hepsi doğru. Biz 1 milyon Ermeniyi kestik. Bu korkunç bir katliamdı. Fakat biz bu konuda haklıydık ve bu suçtan ötürü ancak kendimize karşı sorumluyuz.”  Bütün çabalarıma rağmen bu konuda ayrıntılı  ve olayların gerçek nedenleri hakkında bilgi elde edemiyordum. Ben de bu durumda şöyle bir yargıya varabiliyordum: Orada Hristiyanlara karşı fanatik bir din savaşı güdülüyordu. Bu olaylar Ermenistan’ın dünyayla tüm ilişkisinin kesildiği Yukarı Ermenistan’da meydana geliyordu. Orada Ermeniler Türklerin insafına terk edilmişti.

C:\Users\ILHAN\Desktop\AGUSTOS BULTENINE GIRECEKLER\ermeni_ceteleri_519_bin_turk_u_katletti_h11016_0d1a5.jpg

1918 ilkbaharında Trabzon’a geldim.  Bilindiği gibi  kıyıdan Ermenistan’in dağlık bölgelerine giden tek yol buradandır. Trabzon 1915’de Ermeni katliamını yaşamıştı. 3 yıl sonra bu kentte yaşayan Rumlar ve Avrupalı Levantenler bana  Trabzon surları içinde olan inanılmaz vahşeti;  Trabzon sokaklarında nasıl Ermeni kanı aktığını, Ermeni mahallelerinin nasıl alev alev yandığını, bu olaylardan günler haftalar sonra bile çocuk cesetlerinin Platana limanındaki Bizans duvarına vurduğunu anlatıyorlardı. Ben yanmış yıkılmış mahalleleri gördüm. Bana bunların bir zamanlar Ermeni mahalleleri olduklarını anlattılar. Bana Hristiyan kiliselerini gösterdiler. Bunlar Ermeni kiliseleriymiş. İnsanlar gübre yığınlarını eşelerken hala kemikler ve ceset artıkları buluyorlarmış. Bana bunların Ermenilere ait olduklarını anlattılar.

Bütün bunlar, insanın hiç unutamayacağı korkunç izlenimlerdi ve herkes bir tek şey diliyordu: “Tanrı bizi  ve herkesi bu barbarlıktan ve Müslümanların  düşmanlığından korusun.”
Bütün bu olanlardan dolayı ben lanetlerimi yağdırırken şüphesiz ki Hristiyanların tarafını tutması lazım gelen sıradan yaşlı bir Fransiskaner papazı başını salladı ve “Yanılıyorsunuz”, dedi.  “Sadece Türkler suçlu değildir. . Avrupa’dan gelen ve Avrupa kültür anlayışıyla Asyayı değerlendiren biri olarak, doğal olarak bu halkın yok edilmesi suçuna karşı lanetlerini yağdıracaksın. Fakat senin gördüklerin ve sana anlatılanlar, gerçeğin tamamı değildir.  Bütün bunları anlayabilmen için olayları bir Asyalı gibi görmen ve yorumlaman gerek. Şunu unutma ki burada yüzyıllardır birbirlerinden nefret eden ve birbirine kin güden iki halk var. Burada iki farklı zihniyet var: Ermeni ve Türk zihniyeti. Bu iki düşman görüşteki insanlar birbirlerinin  yok edilmesi gerektiğine inanırlar. Evet 1915’de Ermeniler yok edilmişlerdi, her şey onlara karşydı ve yenilgiyi kabullenmek zorundaydılar. Fakat insan şuna inanıyor ki, eğer  aynı konuma Ermeniler sahip olsalardı onlar da Türklere aynısını yapacaklardı. Benim raporlarımdan ve benim Beyazıt, Van, Erzurum ve Erzincan’daki görevlilerden aldığım raporlardan biliyorum ki 1915’de Ruslarla savaş başladığında Ermeniler, Türk ordusunun arkasından isyana kışkırtıldılar ve Türk köy ve kasabalarını yıkıp, yerle bir ettiler. Daha sonra Türkiye’de olan olaylar işte Ermenilerin bu ilk düşmanca tutumu nedeniyle başlamıştır. Kabul ederim ki çok korkunç şeyler oldu; Şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde çok kan aktı. Fakat Ermeniler bu kan gölünün oluşmasında suçsuz değillerdi. Türkler gereğinden fazla ileri gittiler, fakat  suç yine sadece Türklerde değildi. Suç Avrupalılarda görülmeyen çok derin nefretlerin oluştuğu, Asyalı düşünce tarzındaydı ve bu düşünceyle yapılan savaşta vahşice davranışlar ortaya çıkıyordu. ”

” Örneğin Trabzon’a bak.  Yanmış, yıkılmış Ermeni semtlerini gördün, fakat yerle bir edilmiş  Türk mahallelerini de gördün mü? Henüz daha taze Türk mezarlarına da dikkat ettin mi? Hayır mı! Haydi git ve gör. Ermeniler de aynı pozisyonda oldukları zaman Rus ordusunun korumasında zafer kazandıklarında, 1915′ de yaşananlar tekrarlandı. Fakat bu sefer Türkler, Ermenilerce katledildi. Ermeniler, nerede bir Türk bulsalar onu acımasızca kesip doğradılar, nerede bir cami görseler onu yağmalayıp yaktılar. Türk mahalleleri yakıldı, duman ve alev içinde kaldı. Tıpkı bir zamanlar Ermeni semtlerinde olduğu gibi. Şimdi Anadolunun içlerine gidip savaşın bütün bu  izlerini takip edebilirsin: Bayburt’da, Erzincan’da,, Erzurum ve Kars’da. Oralarda daha dumanı tüten yığınlar göreceksin; daha çok kan ve ceset koklayacaksın.  Ancak bunlar Türklerin ölüleri olacaktır.”

Fransiskaner rahip bana gerçekleri söylemişti. Aylarca Ermenistan ve Kürdistan(Doğu Anadolu ve Kafkasya) içlerinde yolculuk yaptım ve gerçekten de rahibin bana anlattıklarının doğru oldugunu gördüm. Rus ordusunun geri çekilmesinden ve bunu takip eden barış anlaşmasından sonra, sözün ona Ermeni ordusu( Ermeni çeteleri) çeşitli operasyonlar yaptı. Bu çeteler Rusların çekildikleri bu  Türk bölgelerini işgal ettiler. Ruslar işgal sırasında Türklerin canlarını ve mallarını koruyorlardı. Rusların geri çekilmesinden hemen sonra olanlar ise, yürek parçalayıcıdır. Küçük Türk yerleşim birimlerindeki insanlar, General Antranik ve Murat’ın çeteleri  tarafından  tek bir canlı kalmayıncaya kadar  katledildi. Camiler son taşına kadar tahrip edildi.

Bu bulunmaz fırsatı yakalayan Ermeniler, beklentilerini, hayallerini bayağı genişlettiler ve neredeyse bütün Anadolu  sanki onların olacakmış gibi davranmaya başladılar. Anadolu’da yaşayan Türklerle, yaşayan son erkeğe, son kadına ve son çocuğa varıncaya  kadar hesaplaşabileceklerini ve onları yok edeceklerini umuyorlardı. Ben Erzincan’da yıkıntılar arasında yatan yüzlerce boğazlanmış Türkün cesedini gördüm. Kuyuların içine ışık tuttuğumda cesetlerle dolu olduğunu gördüm. Açılan toplu mezarlarda yüzlerce kadın ve erkek cesetlerinin üstüste yığılmış olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Bunları kim yapmıştı? Zafer  kazanan Ermeniler tabiki. Böyle manzaralar sürekli olarak Yukarı Ermenistan yollarında, Kürdistan ve Rusya-Ermenistan’nda bana eşlik etti.  Türkler’inde şimdi tekrar bir zafer kazandıklarında öç almaları ve öfkeyle misilleme yapmaları şaşırtıcı mıydı dersiniz? Şunu da  itiraf etmeliyim ki, Rusya Ermenistan’ına yürüyüşleri sırasında Türkler tarafından  yapılan öldürmeler de sürdü. Sarıkamış sınırının karşı tarafında birbirine yakın Ermeni yerleşim yerleri ateş ve demirle yerle bir edildi. Asya’nın bu vahşi ülkesinde şimdi zafer kazananlar, önceki zafer kazananlara karşı korkunç vahşi bir öfke duyuyorlardı. Halkların halklara karşı bu acımasız davranışlara nasıl kışkırtıldıklarını, bu acımasız nefreti, bizim Avrupalı beyinlerimiz anlamaz. Fakat biz Yukarı Ermenistan denilen bu bölgenin uygarlığı ile, Avrupa halklarının eski kültürünün karşılaştırılabileceğini düşünmemeliyiz. Çünkü buralarda yaşayan halkların milliyetleri yoktur, fakat çeteleri vardır. Bunu şöyle açıklamak mümkün. Buralarda iki çete karşılaştığında, bu taraflardan birinin imha edilmesi demek oluyordu. Bu nedenle bugüne kadar Büyük Ağrı Dağları’nda birlikte yaşamak için uzlaşmak, ortayolu bulmak diye birşey düşünülemez. Bunun yerine yanlızca imha etmek geçerlidir. Yukarı Ermenistan’ın çıplak dağlarında bir anlaşma yoktur, sadace ölüm kalım mücadelesi vardır. Kazanan yaşar, kaybeden  ölür….

Benim Aleksandropol’de(Gümrü) kalışım sırasında orada yaşayan insanların düşünce yapısına ışık tutan şöyle bir olay oldu.  Bir gün Alagöz  dağları yönünden bir top atışı duyuldu. Türk sınırı arkasında  korku içinde yaşayan Ermeni halkı bunu şöyle açıklamışlar; İngilizler Türklere karşı ilerliyorlar ve Türkler birkaç saat içinde yenilmiş olacaklar. Birden Türk sınırının gerisinde bir ayaklanma oluştu ve Ermeni köylerindeki zayıf Türk nöbetçileri şeytanca işkencelerle öldürüldü. Fakat ortada Ermenilerin geldiklerini sandıkları İngilizler yoktu. Olayın aslı şu idi: Kafkas Ermenilerinden bir birlik önce Türk cephesini yarmayı denemişler. Top atışı sesleri bu yüzdendi. Bu çatışma birkaç saat sonra bitti. Fakat sıra intikam almaya gelmişti. Türk askerlerinin sinsice katledildiği Ermeni köyleri yakılmaya başlandı. Bu durumda Ermenilerin hiç suçu olmadığı söylenebilir mi?

Tamamen Türklerin eline geçen Aleksandropol(Gümrü) kenti bir Ermeni kentiydi ve ben burada Türk işgaline rağmen günlük işlerini güçlerini yapan, şehrin ileri gelen Ermenileri ile tanıştım. Bu kişiler Ermeni çetelerinin düşüncesiz davranışları nedeniyle Türklerin bir gün öç alacakları düşüncesiyle sürekli korku içinde yaşıyorlar ve bir gün sırf bu yüzden yok olacaklarına inanıyorlardı. Ermeni halkının bir kısmı, ki buna ileri gelenleri diyebilirim, Türklerle barışcı bir anlaşma yapılmasının taraftarıydılar. Çünkü şimdi beraber yaşamak zorundaydılar ve karşılıklı bir antlaşma, bu cinayetlere bir son verebilirdi. Fakat halkın büyük bölümü ve çeteler yani sözde Ermeni askerleri, barışın adını bile etmiyorlardı. Onların sloganı: ” Ya biz, ya da onlar; birimizden biri yok olmalı” idi.

Düşününüz, Antlaşma ve barış isteyenler, Ermeni halkının büyük çoğunluğu tarafından lanetleniyordu. İçinde bulunduğum Ermeni çevrelerinden bazı insanlar bana açıkça şöyle diyorlardı: ” Şimdi Türkler başa geçti, ancak biz pek yakında tekrar başa geçtiğimizde elimize geçirdiğimiz  hiç bir Türk’ü sağ bırakmayacağız. Onlarla bizim aramızda bir anlaşma olması mümkün değil. Asırlardır görülecek bir hesabımız var onlarla. Sürtüşmemiz, halkımızın tarihi kadar eskidir. Bu savaşım, Türklerin ülkemize gelmesiyle başladı. Bu savaş ya biz, ya da onlar yok olana kadar sürecektir. Biz barış istemiyoruz. Lanet olsun Türklerle dostluk kuranlara!”

İste o zamanlar Ermenilerin düşünceleri böyleydi. Ermenilerin bağımsızlıklarını kazanma ümitleri pek yoktu. Zaferi kazanan Ay-Yıldız’ın(Türklerin) ise bütün Rus- Ermenistan’ını ele geçirecegi görülüyordu.

İşte bunları duyduktan sonra,  şimdi Türklerin geri çekilip de, Türk yerleşim yerleri tekrar Ermenilerin eline geçtikten sonra olanları tahmin etmek, herhalde zor olmasa gerektir.

Uzlaşmalar ancak uygar halklar arasında olabilir. Vahşi Asya’nın halkları arasında sadece nefret ve yok etme duyguları vardır. Evet, Türkler suçludur, katlettiler, ancak ellerine fırsat geçince aynı katliamları yapan Ermeniler acaba daha az mı suçlular?   İnsan Asya’yı sadece Asyalı bakış açısıyla değerlendirebilir.

                               **************

Yazının Orijinal Hollandacası

Algemeen Handelsblad
Amsterdam
25.05.1920 van Dinsdag

ARMENIE
De Armenisch-Turksche kwestie

Van een onzer medewerkers in den Balkan ontvingen wij den volgenden interessanten brief, waarvan de inhoud een anderen kijk geeft op de Armenische quaestie dan de in West Europa gebruijkelijke. Wij stellen in de objectiviteit van  dezen medewerker het grootste vertrouwen.  – Zijn betoogtrant bevat het bewijs dat hij dit verdient  – en  drukken daarom zijn correspondentie ongewijzigd en zonder commentaar af.

Evenals onder de regering van  Sultan Abdulhamit komen uit Cilicie weer  weerzinwekkende  berichten over massaslachtingen van Armeniers, waardoor de zenuwen van de tamelijk afgestempte wereld weer opniew worden geschokt. Het valt mij in de verste verte niet in om slachtingen, door wie de ook worden gehouden, te rechtvaardigen en den weerzinwekkendsten van alle moorden, de gooddienstmoord, in bescherming te nemen. Maar elke waarheid heeft twee kanten, en wanneer de Armeensche perspropaganda het Armeensche bloodbad in Cilicie teger de Turken weet uit te buiten, in dezen zin, dat zij daardoor de volledige vernietiging van Turkije door de Entente bewerkt, dan meen ik dat het in het belang der waarheid is, om te onderzoeken of werkelijk alleen de beestachtigheid van de Turken aan deze massamorden schuldig is.

Ik geloof, dat ik eenig recht heb om dit uit te maken, want ik had gelegenheid om Turkije gedurende den oorlog bij wijze van spreken, in neglige te zien en wel juist daar, waar de Armeensche en Turksche stammen in den meest verbitterden haat elkaar te lijf gaaan.

In de lente van het gedenkwaardige jaar 1918, toen ten gevolge van de Russische nederlaag, Turkije het offensief  weer begon, en de vlag van den profeet  zegevierend in vreemde landen woei, wat sinds den vrede van Küçük Kaynarca niet meer gebeurd was, bevond ik mij in het Armeeinsch-Russische grensgebied, en maakte een deel van den Turkschen opmarsch in het voornamelijk door Armenieers bewoonde gebied mee.

Een ieder die weet wat oorlogvoeren betekent, zal moeten toegeven, dat er geen betere gelegenheid is, om een land en volk te leren kennen, als juist in den oorlog, waar alle menselijke hartstochten met geweld tot uiting komen, en waar het laagje cultuur en veinzerij voor de ruwe, hoogere noodzakelijkheid  van de oorlogsvoering verdwijnen. Als eenige Eoropeaan bevond ik mij toen  ter tijd in de kritieke omgeving en ben misschien de eenige Europeesche getuige ervan geweest op welke wijze de gebeurtenissen gedurende den Turkschen opmarsch in Russisch-Armenie zich hebben toegedragen, en hoe deze beide volkeren tot elkander stonden.
Voordat ik mijn reis begon, was ik reeds Armenisch gezind. Ik had gedurende mijn oponthoud te Konstantinopel, in de jaren 1916/17, genoeg weerzienwekkende details over de Armeensche massamorden in Turksch-Armenie gehord en de Europeanen, die meer of minder goed over de gebeurtenissen in Armenie ingelicht waren, gaven dan Turken alleen de schuld en beschouwden de Armeniers als de onschuldige offers van den Turkschen goddiensthaat en van de dierlijke hartstochten van een barbaarsch volk.

Mijn verhouding tot de Turken was goed genoeg om hen ook over dit netelige punt, wat een Europeaan bijna niet te berde durft te brengen, te spreken. De houding der Turken moest mij in mijn overtuiging sterken, dat  de Armeniers onschuldig waren en de Turken alle shuld hadden. Want met een eigenaardige bruuske afwijzing werd mij steeds door iedereen Turk, wien ik ver het pro en contra van de Armeensche quaestie om inlichtingen vroeg, geantwoord: “Ja alles is waar wat men over ons verteld. Wij hebben een millionen Armeniers afgemaakt; het was afschuwelijk bloodbad, maar wij waren in ons recht en wij zijn daarvoor alleen tegenover ons zelf verantwoording schuldig.” Het gelukte mij niet nog verdere details, of de gronden van deze verschrikkelijke daden te, weten te komen. En ik kon alleen tot den slotsom komen ….. In de loogelaten hartstochten van den oorlog het goddienstfanatiesme tegenover de Cristenen zich liet gaan, waar het maar gelegenheid daartoe zag. En dat gebeurde in het hoogland van Armenie, waar de van de gehele wereld afgesneden. Armenieers aan den Turken overgeleverd waren.

In het voorjaar van 1918 kwam ik in Trabzon van waaruit -gelijk bekend is -de einige beganbare weg naar binnenland van Hoog-Armenie loopt.

Trabzon zelf was in 1915 getuige van een Armeensch bloedbad en drie jaar later wisten Grieken  en Levantijnsche Europeanen mij nog in kleuren en geuren te vertellen van de onbeschrijfelijke gruwelscenes, die zich binnen de oer-oude muren van de Trabzon in 1915 afgespeeld hebben. Hoe op de straten van Trabzon het bloed der Armeniers vloeide! Hoe de Armeensche wijken in rook en vlammen opgingen en nog dagen en weken na het bloedbad de lijken van kinderen tegen den  oer-ouden Konstantijnschen dijk en in de haven van Platana aanspoelden. Ik zag geruineerde streken en men vertelde mij, dat dit eens Armeensche wijken waren geweest. Men toonde mij Cristelijke kerken. Dit waren de kerken der Armeniers. Men rakelde de mesthoopen op en beenderen en vergane lijken kwamen te voorschijn. Dat zijn lijken van Armeniers, zeide
men mij.

Dit zijn zulke ontzettende gewaarwordingen, die men nooit vergeet en die bij iedereen maar een wensch doen opkomen: God behoede onsen een ieder voor deze barbaarscheid en voor den godsdiensthaat der Mohammeden!
Maar een prior der Franciskaner monniken, een envoudige oude prister, die ongetwijfeld aan de zijde van de Cristenen stond, schudde zijn hoofd, toen ik in verwenschingen tegen de Turken uitbrak.  “Gij vergist u” zeide hij, “de Turken hebben niet alleen schuld. Ja voor iemand die  uit Europa komt en die met Europesche begrijpen over Azie will oordeelen, die zal de misdaad van het uitroeien van dit volk verwenschen. Maar het is niet de geheele waarheid, die gij gezien en gehoord hebt. Gij moet deze dingen door een Aziatische bril bekijken en begrijpen, dat hier twee volken elkaar met eeuwenouden haat en verbittering te lijf gaan. Men heeft hier twee mentaliteiten, de Turksche en de Armeeensche en beide mentaliteiten zeggen, dat een van hen te gronde gaan. Ja, in 1915 waren het Armeniers, die te gronde zijn gegaan.Alles werd tegen hen in werking gesteld, en zij moesten de nederlaag lijden. Maar zijt gij er wel van overtuigd, dat de Armeniers in dezelfde omstandigheden niet hetzelfde zouden hebben gedaan  of deden? Ik heb mijn rapporten van missies, uitgezonden door mijn orde in Beyazıt, Van, Erzurum, Erzincan; uit de rapporten weet ik, dat in 1915 toen de oorlog met Rusland begon, het de Armeniers waren, die achter het Turkse leger de revolutie aanwakkarden en de Turksche dorpen en nederzettingen ontvolkten en met den grond gelijk maakten. De verdere gebeurtenissen, die daarna in Turkije voorvielen, waren alleen de gevolgen van deze eerste vijandelijke houding der Armeniers. Ik geef toe, dat er verschrikkelijke dingen gebeurd zijn; er is zooveel bloed gevloid als nog nooit te voeren. Maar onschuldig waren de Armeniers aan het ontstaan van het bloedbad niet. En wanneer de Turken dan verder gegaan zijn dan nodig was, dan ligt daarvan de schuld niet alleen bij de Turken, maar bij de mentaliteit van Azie, waar de volkenhaat dieper gaat dan bij de Europesche volken en waar de oorlog beesachtige vormen aanneemt.”

“Zie b.v. naar Trabzon. Gij hebt de platgebrande Armeensche wijken gezien, maar hebt hij ook de platgebrande Turksche wijken aanschouwd? Hebt gij op de nog frissche graven van de Turksche bevolking gelet? Neen! Ziet toen de Armeniers zich in de zelfde positie bevonden als de Turken, toen zij zegevierend voortrukten onder de bescherming van het Russische leger, toen herhaalde zich het schouwspel van het jaar 1915, maar toen moesten de Turken het ongelden. Waar de Armeniers een Turk  vonden, daar werd hij onbarmhartig neergehouwen, waar zij een Turksche moskee zagen werd deze geplunderd en in brand gestoken. Turksche wijken gingen even goed in rook en vlammen op als Armeensche wijken. Gij gaat thans het land in en gij zult de sporen van den oorlog kunnen volgen: Bayburt, Erzincan, Erzurum en Kars. Gij zult nog rookende puinhoopen zien; gij zult nog bloed en lijken ruiken, maar dat waren echter Turkse lijken.”

De Franciscaner pater heeft slechts de waarheid gezegd. Maandenlang ging ik dwaars door Armenie  en Kurdistan en ik vond bevestigd, wat hij mij verteld had. Na den terugtocht van het Russische leger, die op de Russische vreede volgde, namen de troepen van het z.g. Armeensche leger, de militaire operaties in de bezette Turkse gebieden over. Gedurende de Russische bezetting beschermden de Russen het leven en eigendommvan de Turken. Wat na dan terugtocht van de Russen gebeurd is, is hartverscheurend. De kleine Turksche nederzettingen werden door de benden van generaals Adronits en Murat  tot den laatsten man afgemaakt, kerken tot den laatsten steen vernield.

Toen waren de Armeensche verwactingen nog hoog gespannen. Hun plannen reikten ver, omspanden het geheele Turksche rijk. En zij hoopten dat zij met den erfvijand zouden kunnen afrekenen tot den laatsten man, de laatste vrouw, het laatste kind. Ik heb in Erzincan ruines gezien, waar honderden lijken van gewurgde Turken lagen tusschen de puinhoopen. Ik heb licht laten schijnen in putten, die vol lijken waren. Ik heb met eigen ogen gezien, dat graven open gemakt werden, waarin mannen-en vrouwenlijken overelkaar lagen, bij honderden. Wie hadden dit gedaan? Die overwinnende Armeniers.

Deze tooneelen vergezelden mij op den verren, langen weg door Opper-Armenie, Kurdistan tot in Russisch-Armenie. En is het een wonder, dat de Turken,  toen zij weer overwinnaars waren, wraak namen, kwaad met kwaad vergolden? Ik moet erkennen dat tijdens den Turkschen opmarsch naar Russisch- Armenie het moorden voortgezet werd door de Turken. Aan den anderen kant van de grens van de Sarıkamış werden de Armeensche vestigingen, die daar tamelijk gezaaid zijn, ontvolkt met vuur en ijzer.  De meest verbitterde volkshaat  woedde tegen de vroegere overwinnaars, thans overwonnenen , in den beestachtigen vorm, een wild land van Azie eigen. Onze Europeesche hersens begrijpen deze onverbiddelijke haat niet, die volkeren tegen volkeren opzweept tot de ergste gruweldaden. Maar wij mogen niet vergeten, dat Opper-Armenie een land is, waarvan de beschaving vergeleken kan worden met de oer-cultuur der Europeesche volkeren. De volkeren daar zijn geen naties, doch horden. En zoals in den oertoestand der volkeren een ontmoeting van twee hordende vernitiging beteekende  van een dezer twee, zoo is men in de bergen om den Grooten Ararat heden ten dage nog niet bedacht op samenleven, doch op vernietiging. In de kale bergen van Opper-Armenie bestaat er geen compromis, alleen strijd op leven en dood. De overwinnaar leeft, de overwonnene kan alleen sterven.

Tijdens mijn verblijf in Alexandropol(Gümrü) gebeurde het volgende, dat een goed licht werpt op de mentaliteit van de menschen aldaar. Uit de richting van de bergengroep Alagöz hoorde men op een dag kanongedonder. De Armenische bevolking, die achter het Turksche front in angst en beven leefde, legden dit kanongedonder zoo uit, dat de Engelschen oprukten tegen de Turken. En zij leefden in de overtuiging, dat de Turken binnen enkele uren verslagen zouden zijn. Onmiddelijk ontstond achter het Turksche front een opstand, en de zwakke Turksche posten in de Armenische dorpen werden op de geraffineerde manier dood gemarteld. Maar de Engelsen kwamen niet. Een detachement van Kafkas- Armeniers had getracht door het dunne Turksche front te breken. Vandaar het kanongedonder. En toen het gevecht een paar uur later voorbij was, kwaam de wraak. De dorpen, waarin Turksche soldaten vermoord waren werden vernietigd. Kan men zeggen, dat de Armeniers geen schuld hadden?

In Alexandropol zelf, in een zuiver Armeensche stad, waar, niettegenstaande de Turksche bezetting, de Armeniers rustig hun werk deden , kwam ik veel in aanraking met toonaangevende Armeniers. Zij leefden voortdurend  onder een verschrikkelijke angst, dat op een dag door een onbedachtzame handeling van Armeensche benden de Turken wraak zouden nemen en dat zij dan het eerst er aan zouden moeten gelooven. Een gedellte van Armeensche volk, het beste deel- was voor een vreedzame overenstemmming met de Turken. Men was nu eenmaal gedwongen samen te leven. En dan zou toch alleen verdraagzaamheid een eind kunnen maken aan het moorden. Mat het grootste gedeelte en de benden, de zoogenaamde militairen wilden van vreede niets weten. Hun leuze was : “Zij  of wij, een moet te gronde gaan.”

De mannen, die verdraagzaamheid en verzoeninig predikten, werden verwenscht door het gros van het Armeensche volk. Men zei mij openlijk in Armeensche kringen:  “Nu zijn de Turken baas. Maar spoedig zullen wij weer heer en meester zijn en dan zullen we geen enkelen Turk, die in onze handen komt in leven laten. Tusschen ons is geen overeenstemming mogelijk. Wij hebben een rekening eeuwen oud te vereffenen. Onze strijd is zoo oud als ons volk. Deze strijd begon op den dag, waarop de Turken in ons land kwamen en zal tot den dag duren, waarop wij op zij te gronde gaan. Een verzoening willen wij niet. Vervloekt zijn zij , die vriendschap sluiten met de Turken. ”

Zoo was de stemming in een tijd, waarin de Armenen geen hoop hadden ooit van de Turken bevrijd te worden. Het zag er naar uit, alsof de overwinnende halve maan geheel Russisch- Armenie tot zich zou trekken.
Hiernaar kan men beoordelen, wat er gebeurd is, toen de Turken moesten terugtrekken  en de Turksche vestiginggen weer in handen van de Armeniers vielen.

Een vergelijk is alleen mogelijk tusschen beschaafde volkeren. Bij de volkeren van het wildste Azie bestaat alleen haat en vernietiging.   “De Turken zijn schuldig. Zij hebben gemoord.”  Zijn echter de Armeniers minder schuldig, die ook hebben gemoord, zoodra daartoe de macht bezeten?
Azie kan men  alleen beoordeelen met Aziatische ogen.

                            ***************

Sözde Ermeni sokırımı gerçeğini 1920’de Hollanda gazetesine yazan gezgin muhabirin kimliğini bulduk: George Nypels

Ermeniler’in soykırım iddialarını 1920’de Algemeen Handelsblad gazetesinde çürüten Hollandalı muhabirin kimliğini buldum.
Dünyanın dört bir tarafını gezen ve ünlü liderlerle görüşmeler yapan Hollandalı gezgin muhabir George Nypels hakkındaki araştırmayı sizler için yukarıda sundum.
Altta da Nypels için yazılanlardan bir demet sunuyorum.
Verslaggever George Nypels (1885-1977)
schreef history in the making.
Hij maakte barre reizen en sprak met de soms griezelige kopstukken van Europa. En toch is George Nypels bijna vergeten. Ten onrechte.
Ik geloof dat de tijd dat men ons, westerlingen, in Turkije voor superieure, nobele wezens hield, voorbij is en dat dit militaire schrikbewind der Engelsen de reputatie van ons allen in dit Oosten een lelijke knauw gegeven heeft…Over de Aziatische vernietigingsoorlog met de Armeniërs en Grieken mogen wij niet eenzijdig oordelen en veroordelen. Daar gebeuren aan beide zijden gruwelen, die wij niet rechtvaardigen, alleen maar verklaren kunnen.
Journalistieke observatie uit Constantinopel,
twee jaar na het einde van de Eerste Wereldoorlog.
De stad wordt (straf voor het pact dat de Turkse sultan in 1914 had gesloten met Duitsland en Oostenrijk) nog altijd bezet door geallieerde troepen. In Anatolië vecht intussen het rebellenleger van Mustafa Kemal voor de totstandkoming van een moderne, seculiere Turkse republiek. En de reiscorrespondent van het Amsterdamse Algemeen Handelsblad wil door de frontlinies heen van Constantinopel naar Angora zien te komen, en raakt onderweg steeds meer gesteld op al die aardige, vredelievende en tolerante Turken die hij tegenkomt, en die hij door de westerse bezetters – de haatdragende Grieken voorop – permanent vernederd en gemaltraiteerd ziet worden. In een lange serie reportages over het veelbelovende nieuwe Turkije van Kemal (Atatürk in de geschiedschrijving) vraagt hij aandacht voor een land in wording aan de rand van Europa. Het is 86 jaar na dato nog altijd gedenkwaardige lectuur.
Wie was die reiscorrespondent? En hoe is het mogelijk dat een Nederlandse verslaggever met een groot journalistiek talent, die tussen 1918 en 1938 bijna alle Europese revoluties afreisde – dat die totaal kan zijn vergeten?
Nypels was er bij.
In vaste dienst van de krant, of voornamelijk op eigen risico? Omdat er weinig bekend is over zijn leven, en omdat kranten toen (en nu nog, vrees ik) nogal slordig omsprongen met hun archief, kunnen we niet meer nagaan hoe zijn relatie met het Algemeen Handelsblad precies was geregeld.
Zijn productie was indrukwekkend. Ook relatief korte reizen leverden altijd op zn minst een serie op – vier, vijf, soms negen afleveringen. Al zn stukken barstten van de wetenswaardigheden. Hoeveel mensen in het veilige, neutraal gebleven Nederland wisten wat ze zich bij revolutie, burgeroorlog en straatgevechten moesten voorstellen? Nypels schreef het gedetailleerd op. Wie had trouwens wel eens in Silezië, voorbij Minsk, in Thracië en door weer en wind in de onherbergzame binnenlanden van Turkije gereisd? Nypels wel.
Zeker vanuit Nederland gezien was alles onzeker en angstig nieuw in die dagen en jaren. Nypels beschreef de romantische of angstaanjagende figuren die bezig leken een oude vertrouwde wereld op haar kop te zetten: Trotski, Lenin, Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Mustafa Kemal, Gabriele dAnnunzio, Benito Mussolini, Adolf Hitler. Met de meesten van hen had hij gesprekken gevoerd, waarin ze hun soms duizelingwekkende plannen ontvouwden. Nypels schreef als het ware history in the making. En het stond allemaal in het keurige Algemeen Handelsblad.

Waarom?

Het moet te maken hebben met een taai ongerief in de Nederlandse journalistiek, waar reflectie, beschouwing, analyse en opinievorming altijd voor deftiger en gewichtiger is aangezien dan het eenvoudige overdrachtsverhikel van de verslaggeverij. Voor great reporting moet je in Engeland en Amerika zijn. Daar zou een man als George Nypels, die in 1920 meteen in de gaten had dat aan gene zijde van de Bosporus iets bijzonders aan de hand was, in elk journalistiek handboek als een voorbeeld gememoreerd blijven.

 

 

HOLLANDA, SOYKIRIM KONULARINDA İKİYÜZLÜLÜK YAPIYOR…

HOLLANDA, SOYKIRIM KONULARINDA İKİYÜZLÜLÜK YAPIYOR…

Dışişleri eski Bakanı Verhagen, Endonezya katliamı için özür dilememiş ve sadece ‘üzüntülüyüz’ demişti. Günümüzün Başbakanı Rutte de, Srebrenitsa için,
‘Özür dilemeyiz ama üzüntülüyüz’ dedi.

İlhan KARAÇAY

Hollanda, pek çok sömürgeci ülke gibi, soykırım konularında ikiyüzlülük yapıyor.
Kendilerinin, sömürdükleri ülkelerde yapmış oldukları soykırımları görmezden gelen sömürgeci ülkeler, soykırım olup olmadığı kesinleşmemiş olaylar için bile, başka ülkelerden itiraf ve özür bekliyorlar.
Örneğin, sözde Ermeni soykırımı iddiası için Türkiye’den itiraf ve özür bekleyen Hollanda, 1947 yılında Endonezya’nın Rawa Gede köyünde meydana gelen katliam için özür dilemiyor ama üzüntü duyduklarını belirtiyor.

İşin tuhaf yanı, 2010 yılında Dışişleri Bakanlığı yaptığı zaman, Endonezya ziyareti sırasında, Rawa Gede’deki katliam nedeniyle, halk tarafından özür dilemesi istenen Verhagen, bu isteği cılız ve basit bir şekilde ret etmişti.
Verhagen ‘Ben o zaman doğmamıştım bile, bu nedenle sadece üzüntümü belirtirim, özürü 1947’deki hükümet dilesin’ ifadesini kullanıp, topu eski hükümete attı. Buna karşın pek çok ülke ve Hollanda, Türkiye’den, sözde Ermeni soykırımı için özür dilemesini bekliyor.
Kaldı ki Türkiye, topu Verhagen’in yaptığı gibi eski hükümet yerine Osmanlı’ya atma hafifliğini göstermiyor.

Maxima Verhagen-Mark Rutte
Maxima Verhagen (solda) ve Mark Rutte (sağda) kirli çamaşırlarını teşhir etmiyorlar

Dün yayınladığım yazımda Srebrenitsa’daki acı olayları dile getirmiştim.
Bugün size, Endonezya olayları hakkında daha önce çeşitli medya kuruluşları tarafından yayınlanmış olan benimle ilgili bir haberi sunuyorum.

Haber şöyle:

İlhan Karaçay, sözde Ermeni soykırımı için, Türkiye’den özür bekeleyenlere yanıt olabilecek bir haber yakaladı. Hollanda Dışişleri Bakanı Verhagen’in, Hollanda’dan Endonezya’daki kitle katliamı için özür bekleyenlere karşı vermiş olduğu cevap, Türkiye’den özür bekleyenlere ders niteliğinde.

Sözde Ermeni soykırımı iddiasını çürüten bir Hollandalı gazetecinin, 1920 yılındaki haberini de yakalamış ve yayınlamış olan İlhan Karaçay, şimdi de Türkiye’nin Ermeniler’den özür dileme lüksüne düşenlere ve Batılılara ders olacak nitelikteki bir haberi yakaladı.

DÜNYA Gazetesi’nin Hollanda temsilcisi İlhan Karaçay, Ermeniler’in soykırım iddialarına buyun eğen ‘özürcüler’e ve Batılılara ders niteliğinde olan bir haberi yakaladı.

Tatil nedeniyle Hollanda’da bulunmadığı 15 Ocak 2009 tarihinde, Hollanda’nın ciddi gazetelerinden De Volkskrant’ta yayınlanan bir haberi sonradan gören İlhan Karaçay, Hollanda Dişişleri Bakanı Maxime Verhagen’in açıklamasını inceledi ve değerlendirdi.

Konu, Hollandalı askerlerin 1947 yılında Endoneya’nın Rawa Gede köyünde işledikleri bir kitle katliamı için özür dilenmesinin istenmesi konusu.
Hollanda Dışişleri Bakanı Vergahen’in Endonezya’ya yaptığı ziyeret sırasında, Rawa Gedeli yaşlı kadınlar ile buluştuğu sırada, özür dilemesi istendiği zaman söylediği, “Ben o zaman doğmamıştım. Sadece üzuntümü dile getiririm. Özürü 1947’deki hükümet dilesin” dediği haber, De Volkskrant gazetesinde aynen şöyle yayınlandı:

Endonezya Rawa Gede Endonezya Rawa Gede mezar

Özür dilemem, üzüntümü belirtirim

Bir otobüs dolusu Endonezyalı çok yaşlı kadın, Hollanda Dışişleri Bakanı ile konuşmak için, Rawa Gede köyünden Jakarta’ya bir yolculuk yaptı. Bakan Maxime Verhagen, onları üç çeyrek saat dinledi. Bakan, kadınların anlattıklarının etkisi altında kaldığını ve duygulandığını belirtti. “Sizi can kulağı ile dinledim” dediği 80 yaşın üzerindeki kadıları köylerine uğurladı. Kadınlar, bu kez de “özür” kelimesini duyamadılar. Hollanda, Bakan Verhagen’in ağzından, 1947 yılında, kendi askerlerinin bu köyde işlediği kitle katliamı için,“üzüntü” hatta “derin üzüntü” duyduğunu bir kez daha açıkladı. Aynı üzüntü, 2005 yılında da daha önceki Bakan Ben Bot tarafından dile getirilmişti.
Geçen aralık ayında da Hollanda’nın Jakarta Büyükleçisi Van Dam da bu kadarla yetinmişti. Verhagen, tüm zorlamalara rağmen duygu dolu bu “özür” kelimesini kesinlikle ağzına almadı.Bir çok kez, ”İki kelime arasında farklılık var” diyen Verhagen, ‘özür’ ile geçmişte yaşananların sorumluluğunün üstelenmiş olunacağını ve Hollanda hükümetinin bunu kabul etmediğini belirtiyor ve ekliyor.
“Bu ancak 1947’deki Hollanda hükümetinin sorumluluğudur” diyor. “Ben 1956’da doğdum. Bu tarihi olay Ben doğmadan yaşanmış. O zaman  yaşananlardan biz sorumlu değiliz.” diyen Bakan, burada sadece politik bir mirastan söz edilebileceğini belirtiyor ve hiç bir şeyi kabullenemeyeceğini amaölenler için üzüntü duyduğunu ekliyor.

Kılı kırk yarmak gibi olacak ama, ‘özür’ yerine ‘üzüntü’ denmesinin ikinci bir nedeni de, daha sonra doğacak olan tazminata bağlanıyor. Peki Bakan tazminattan korkuyor mu? Bakan bu konuya yeniden girmek istemediğini belirtiyor. Kendisinden önceki Bakan’ın Endonezya ile, geçmişin üstüne bir çizgi çekilmesi konusunda anlaştığını, iki tarafın da tazminat talebinde bulunmayacaklarını belirten Verhagen, Hollanda ile Endonezya arasında bir finansal anlaşma olduğunu söyledi.

YARIN: ERMENİLER’İN SOYKIRIM İDDİALARINI ÇÜRÜTEN HOLLANDALI GAZETECİNİN 1920’DE YAZDIĞI HABER.